Ahmed Kalkan

    Ahmed Kalkan

    Web sitesi adresi: http://Ümraniye Kalemder
    Salı, 19 Ocak 2021 19:48

    Kıyâmet

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


    DAVUD EMRE YAYINEVİ
    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -8-
    KIYÂMET
    Yazarı:
    Ahmed KALKAN
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    ?????
    Dâvud Emre Yayınevi
    Telefon: (0 216) 632 29 58
    www.davudemreyayinevi.com
    KIYÂMET
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -8-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Allah’ın ismi ve izniyle. Hamd O’na, salât ve selâm Rasûlüne. Mü’minlere de duâ…
    Nedir kıyâmet? Kalkmak, dikilmek, ayaklanmak, kıyâm etmek, doğrulmak ve dirilmek anlamında olan kıyâmet; İslâmî literatürde, evrenin düzeninin bozulması, her şeyin altüst olarak yok olması ile, ölen tüm insanların yeniden dirilerek ayağa kalkması olayına verilen addır. Kıyâmet, cisimlerin ister kendi parçaları arasında, ister diğer cisimler arasında var olan uyumun, nizam ve birliğin kalkmasıdır. Bir kaostur, yıkımdır kıyâmet. Mânevî yönü ihmal edilip tek kanatlı kuş gibi, tek yönlü maddî ihtiyaçlarının hizmetinde bir insan, kıyâmeti yaşıyor demektir. İnsanın kıyâmeti, inancın kıyâmeti, hakikatin kıyâmeti... Hem namazda kıyâmı, hem de namaz gibi görev olan küfre ve şirke karşı kıyâmı gerektiği gibi yerine getirmeyenlerin âkıbetidir kıyâmet. “Kıyâm et” emrini uygulamayanların dünyevî cezâsıdır “kıyâmet”.
    Hadis rivâyeti olarak değerlendirildiği halde, hadis olmadığını tesbit ettiğimiz, ama anlamına katılarak bu konuya uygun yorumladığımız bir söz vardır: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanacaklar.” Sanal bir hayatta, yaşadığını sananların rüyalarıdır bugünün dünyası. İnsan, içinde yaşadığı çevreyi katletti, mahvetti; kendisi de o çevrenin, o doğanın bir parçası olduğunu düşünmedi; kendisi de mahvoldu. İçinde yaşadığı toplumu ve kendini (fıtratını, mânevî hayatı) insanın kendi eliyle imhâ etmesi kıyâmet değil de nedir?
    Kur’an’ın kıyâmetin dehşetinden sık sık bahsetmesinin temel hikmeti, yaşadığımız hayatı sorgulamak, Allah’ın var ettiği dünya ve içindekilerin âniden elimizden çıkabileceğini, her nimetin bir sonu olduğunu, ölümün yakın olduğunu hatırlayıp Allah’a karşı sorumluluklarımızı kuşanmaktır.
    Hayatın aslı, rûhun hayatıdır; mânevî hayattır. Bitkisel ve hayvansal hayat, dünya hayatıdır; ama bu hayat içinde rûhun/gönlün hayatı da yaşanabilir. Bu ise, kalbi günahlardan uzak tutma, tefekkür ve ibâdetlerle mümkün olur. Rûhî/mânevî hayattan uzak olup yalnızca dünya hayatını yaşayanlar aslında birer ölüdürler. Eşyanın dış yüzüne ve hayatın zâhirine takılıp kaldıkları için, olayların ve eşyanın gerisindeki hakikati göremedikleri için, kâinatta her bir şeyde açık seçik olan İlâhî tecellîleri göremedikleri, İlâhî mesajı alamadıkları için ölüdürler. Peygamberler, bunlara diriltici nefeslerle gelirler. Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerim’de, “Ey iman edenler!
    (Rasûlullah,) sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasûlü’nün çağrısına koşun...” (8/Enfâl, 24) buyurulur. Âyette, iman edenlere seslenilmesi, imanın bir hayat emâresi olmakla birlikte, asıl hayatın “rûhun ve kalbin hayat derecesi” olduğunu, buna ulaşmanın ise iman içre iman gerektirdiğini hatırlatmak için olsa gerektir.
    Hayat, asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, rûhun hayatı olduğu gibi; insanın asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat bulmadır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten ibârettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Bu gerçek hayatta artık yeni bir değişme, yani ölüp yeniden dirilme gibi şeyler söz konusu değildir. Dünyada ölü kaldıktan sonra ölümle dirilme, azâba, ateşe dirilmedir; dünyada diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel, sürekli, kalıcı bir canlılığa adım atarlar. Kur’an bunu, “Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten baştanbaşa hayattır, eğer bilselerdi.” (29/Ankebût, 94) şeklinde ifade etmektedir.
    Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle dirilemeyenler, Kur’an’ın deyişiyle, ölüdürler, kabirdedirler (kıyâmetleri çoktan kopmuştur onların). Kur’an’da: “Sen ölülere duyuramazsın!” (30/Rûm, 52); “Sen kabirdekilere duyuracak değilsin!” (35/Fâtır, 20) buyrulur. Hayat; iman, hicret, cihad ve şehâdettir. Kâfirler gibi canlı cenâze olmak, hayat süren leş konumunda bulunmak değildir. Esas hayat, rûhun hayatıdır, imanın can kafesinde ölü gibi kalması değil, sahibini ve toplumu diriltmesidir. Hayat, Allah’ın ve Rasûlünün bizi çağırdığı esaslara uymaktır. Bugün yaşananlar, bu ölçüler içinde hayat sürmek değil; ölü olduğunu bile hissetmeyecek kaosu, kıyâmeti yaşamaktır. Maddî hayat yönüyle ölenler, öldüklerinin, yani kendi kıyâmetlerinin koptuğunun farkındadırlar. Ama mânen ölmüş, kendi kıyâmeti kopmuş kimseler, öyle dehşetli bir kıyâmet içindedirler ki, kendilerini canlı sanmaktalar. Toplumun mânevî kıyâmeti, o toplumdaki bireyleri de kuşatır: “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirâyet ve hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.” (8/Enfâl, 25)
    Bırakalım artık yarınların hayaliyle oyalanmayı. “Kıyâmet ne zaman kopacak? Onun alâmetleri nelerdir?” diye sormak yerine; “ölüme, kıyâmete, ondan sonrasına hazır olup olmadığımızı” kendi kendimize sormamız gerekmez mi? Dünyaya bir daha gelip de eksik ve hatalarımızı telâfi etme şansımız olmadığına göre, yaşadığımız günün her ânını değerlendirmeli ve “gün bu gündür!” diyerek, ebedî saâdeti kazanmaya çalışmalıyız.
    Kıyâmetin ikinci aşaması; ölen tüm insanların yeniden dirilerek ayağa kalkması, kıyâm etmesidir. “Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker” adındaki kalk borusunu, “kıyâm et” emrini veren dâvetçi İsrâfiller, inşâAllah toplumu İsa nefesleriyle yeniden diriltecek ve Allah’ın izni ve yardımıyla topluma ba’su ba’de’l-mevti yaşatacaklardır.
    Hz. İsa, rûha önem verilmeyen yahûdileşmiş bir topluma rûhî özellikleri yeniden ihyâ etme yönüyle çeşitli mûcizelerle geldi: Bazı ölüleri Allah’ın izniyle diriltme, hastaları iyileştirme, körlerin gözlerini açma, dilsizi konuşturma gibi. İşte günümüz toplumunda da bu rûhî özellikleri ihyâ eden İsa nefesli müslümanlara ihtiyaç var. Böylece emperyalistlerin katı kapitalist etkileriyle ruhları, rûhî/mânevî özellikleri bombardıman edilen insanların ölümcül kalpleri ve ruhları dirilsin; ruh maddenin önüne çıksın, böylece tatmin olsun. Hasta kalpler ve mânevi/rûhî hastalıklar iyileşsin. Hakkı göremeyen gözler açılsın, basîret ve ferâset sahibi olan insanlar eşyaya Allah’ın nûruyla bakabilsin. Sadece görünenleri değil, perdenin arkasındakileri de görebilsin. Hakka kilitli dilleri açılsın, bülbül gibi şakısın. Bunların yerine gelmesi için Hz. İsa’nın gökten inmesini beklemeye lüzum yok. Hz. İsa’nın nefesine, Hz. Mûsâ’nın asasına, Hz. Muhammed’in Kur’an’ına mirasçı sensin. Kurtuluş istiyorsan, kurtarıcı beklemekten vazgeç; vazifeni yap. Hem sen kurtul, hem toplum kurtulsun ey İsa nefesli müslüman!
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Temmuz 2011, Ümraniye


    - 11 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -8-
    KIYÂMET
    •
    Kıyâmet; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    “Kıyâmet”in Diğer İsimleri
    •
    Kıyâmet Alâmetleri
    •
    Sûr; Kıyâmetin ve Haşrin Başlangıcı
    •
    İsrâfil (a.s.); Allah’ın Emriyle Kıyâmeti Başlatacak Melek
    •
    Ba’s ve Ba’sı İnkâr
    •
    Ba’su Ba’de’l-Mevt
    •
    el-Bâis; Yeniden Dirilten Allah
    •
    Haşr ve Neşr
    •
    Haşr-ı Cismânî
    •
    Mahşer
    •
    Sırat ve Sırat Köprüsü
    •
    Havz-ı Kevser
    •
    Hesap ve Hesap Günü
    •
    Esmâü’l-Hüsnâ’dan Hasîb; Allah Hesaba Çekendir
    •
    Mizan
    •
    Duhân; Kıyâmet Alâmetlerinden Biri
    •
    Dâbbetü’l-Arz
    •
    Deccal
    •
    Mehdi
    •
    Sahte Peygamberlik ve Hz. İsa’nın Nüzûlü
    •
    Siz de mi Hâlâ Kıyâmetin Kopmadığını Sanıyorsunuz?
    •
    Kur’ân-ı Kerîm’de Kıyâmet
    •
    Hadis-i Şeriflerde Kıyâmet ve Kıyâmet Alâmetleri
    •
    Kıyâmet ve Âhiret Şuuru
    •
    Yaratılışa İnanan, Yeniden Yaratılmaya da İman Eder
    •
    Kıyâmet ve Âhiret Anlayışı, Bizi Dirilişe Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
    •
    Her An Yaşadığımız Kıyâmet: Gündüz Yaşıyor, Gece Ölüyor, Sabah Diriliyoruz
    •
    Ölüm; Gurbetten Vuslata Hicret
    •
    Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 12 -
    “Allah -ki, O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur- sizi mutlaka kıyâmet gününde
    bir araya toplayacaktır. Bunda şüphe yoktur. Allah’tan daha doğru
    sözlü kim olabilir?” 1
    Kıyâmet; Anlam ve Mâhiyeti
    Kıyâmet: Kalkmak, dikilmek, ayaklanmak, doğrulmak ve dirilmek
    anlamına gelir. İslâm inancında, evrenin düzeninin bozulması,
    her şeyin altüst olarak yok olması ile ölen tüm insanların yeniden
    dirilerek ayağa kalkması olayını dile getirir. Bu olay Kur’an’da çok
    çeşitli isimlerle anılır.
    Kıyâmet, Allah inancından sonra İslâm’ın ikinci temel inancı
    olan Âhiret hayatının ilk aşamasını oluşturur. Genel bir yok oluş
    ve yeniden dirilişle birlikte gelişecek Haşr, Hesap, Mizan, Cennet
    ve Cehennem gibi olaylar hep Kıyâmet gününün gündemi içindedir.
    Bu nedenle Âhiret inancı, Kıyâmet ve onunla birlikte gelecek
    olaylara inançtan başka bir şey değildir. Bu büyük önemi
    yüzünden Kur’an Kıyâmet olayını sık sık hatırlatır, zaman zaman
    da bir korkutma, uyarma öğesi olarak kullanır. Kıyâmet kesin
    olarak gerçekleşecek,2 şüphe götürmeyen bir olaydır.3 Alâmetleri
    belirmiş,4 yaklaşmıştır.5 Ancak bir göz kırpması gibi ya da daha
    yakındır.6 Kâfirler bu günden devamlı bir şüphe içinde kalırlar,7 yalanlarlar.
    8 Onun ağırlığına ne gökler, ne de yer dayanabilir, ansızın
    gelir.9 Sarsıntısı korkunç bir şeydir.10 Belâlı ve acı bir Sâat’tir.11 Yalanlayanlar
    için çılgın bir ateş hazırlanmıştır. 12
    Kur’an, Kıyâmet olayının kesinliğini, yakınlığını bildirdiği, hatta
    oluş biçimine ilişkin tasvirler verdiği halde, zamanı konusunda
    bir açıklama yapmaz. Kıyâmet doğrudan doğruya Allah’ın dilemesine
    bağlı bir olaydır ve O’ndan başka hiç kimsenin bu konuda
    bir bilgisi yoktur. Kur’an, “Kıyâmet sâatinin bilgisi şüphesiz Allah
    katındadır”13 gibi âyetlerle Kıyâmet’in zamanının hiç kimse tarafından
    bilinemeyeceğini belirttikten sonra, bu konuda sorulan
    1] 4/Nisâ, 87
    2] 15/Hicr, 85
    3] 22/Haac, 7
    4] 47/Muhammed, 18
    5] 54/Kamer, 1
    6] 16/Nahl, 77
    7] 22/Hacc, 55
    8] 25/Furkan, 11
    9] 7/A'râf, 187
    10] 22/Hacc, 1
    11] 54/Kamer, 46
    12] 25/Furkan, 11
    13] 31/Lokman, 34
    KIYAMET
    - 13 -
    soruları şöyle cevaplar: “De ki: ‘Onun bilgisi ancak Rabbimin katındadır.
    Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz.”14; “Kıyâmet’in ne zaman
    gelip çatacağını soruyorlar. Senin neyine gerek onun zamanını bildirmek.
    Onun nihâyeti ancak Rabbine âittir.” 15 Cibril Hadisi olarak bilinen
    ünlü hadiste, Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Cebrâil’in bu konudaki
    sorusunu “Sorulan, sorandan daha bilgili değildir” diye cevaplayarak
    kendisinin de Kıyâmet’in zamanına ilişkin bir bilgiye sahip olmadığını
    açıklamıştır. 16
    Kur’an Kıyâmet’in oluş biçimine ilişkin ayrıntılı ve dehşet verici
    tablolar çizer. Buna göre Kıyâmet “Sûr’a üflenince” 17 başlayacak,
    kulakları sağır edecek bir ses ve korkunç bir sarsıntı nedeniyle emzikli
    kadınlar kucaklarındaki çocukları unutacak, hâmile kadınlar
    bebeklerini düşürecek, insanlar sarhoş gibi olacaklardır.18 Gök, erimiş
    maden gibi, dağlar atılmış yün gibi olacak, kimse dostunu soramayacaktır.
    19 Gök yarılacak, yıldızlar dağılıp dökülecek, denizler
    fışkıracak, kabirler altüst edilecektir.20 Gözler dehşetten kamaşacak,
    ay tutulacak, güneş ve ay kararacak, insanlar kaçacak sığınacak
    bir yer bulamayacaktır.21 Dehşetten on aylık gebe develer
    bile salıverilecek, yabani hayvanlar bir araya toplanacak, denizler
    kaynatılacak, nefisler çiftleşecek, gök sıyrılıp düşecek, Cehennem
    alevlendirilecek, Cennet yakınlaştırılacaktır. 22
    Kıyâmet’in genel yok oluşu belirten bu ilk safhasını Sûr ‘a ikinci
    kez üflenmesiyle ikinci safha izleyecek, tüm insanlar yeniden dirilerek
    ayağa kalkacaklardır.23 Bu diriliş ve kalkışı (ba’s) toplanma
    (haşr) izleyecektir. Kur’an Kıyâmet’in bu ikinci safhasını da canlı
    tasvirlerle anlatır: O gün insanlar gözleri dönüp kararmış bir halde,
    öteye beriye yayılmış çekirgeler gibi kabirlerinden çıkacak ve
    dâvet edene koşacaklardır. Bu arada kâfirler “bu ne çetin gün” diyerek
    korkularını dile getireceklerdir.24 Muttakî kullar ise Allah’ın
    huzuruna elçiler olarak toplanacaklardır.25 O gün herkes kardeşinden,
    anasından babasından, eşinden ve oğlundan kaçacaktır.
    Çünkü her insan ancak kendi derdi ile uğraşacaktır. Mü’minlerin
    14] 7/A'râf, 87
    15] 79/Nâziât, 42-44
    16] Buhârî, İmân 37
    17] 39/Zümer, 68
    18] 22/Hacc, 1-2
    19] 70/Meâric, 8-10
    20] 82/İnfitar, 1-5
    21] 75/Kıyâme, 6-12
    22] 81/Tekvîr, 1-13
    23] 39/Zümer, 68
    24] 54/Kamer, 7-8
    25] 10/Yûnus, 45
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 14 -
    yüzleri parıl parıl parlayacak, onlar gülecek ve sevinç içinde olacaklardır.
    Kâfir ve fâcirlerin yüzleri ise sanki toprak bürümüşçesine
    kapkara kesilecektir.26 Tüm insanlar tabî oldukları önderlerle
    birlikte çağrılacak,27 peygamberler ümmetlerine şâhitlik etmek
    üzere toplanacak,28 gök beyaz bulutlar halinde parçalanacak ve
    melekler bölük bölük ineceklerdir. 29
    Yeniden diriliş, kalkış ve toplanışın ardından insânlara amel
    defterleri dağıtılacak, mizan kurularak sevap ve günahları tartılacak,
    hak edenler Cennet’e, müstahak olanlar geçici ya da süresiz
    olarak Cehennem’e gönderilecek; böylece sonsuz âhiret hayatı
    mutluluk ya da azapla başlayacaktır.
    Kur’an ve Sünnet’ten kesin bir delile dayanmamakla birlikte,
    müslümanlar arasında ölüme küçük Kıyâmet (Kıyâmet-i suğrâ)
    denilmesi gelenekleşmiştir. Bazı bilginlere göre bu tanımlama,
    ölümün âhiret hayatına bir geçiş olmasına dayanılarak yapılmıştır.
    Kimi bilginler ise bu tanımlamanın Kur’an’a dayandığını öne sürmektedir.
    Bu bilginlere göre “Allah’a kavuş(up huzura çık)mayı yalan
    sayanlar, gerçekten ziyana uğradı(lar). Nihâyet kendilerine ansızın Sâat
    gelince, onlar (günah) yüklerini sırtlarına yüklenerek (gelirler ve): ‘Orada
    (hayatta iken), işlediğimiz büyük kusurlardan dolayı yazıklar olsun bize!’
    derler...”30 âyetinde “Kıyâmet” anlamındaki “Sâat” aynı zamanda
    ölümü de dile getirmektedir. Bu geleneğe göre gerçek Kıyâmet,
    Kıyâmet-i kübrâ (büyük Kıyâmet) olarak anılır.
    Küçük Kıyâmet (ölüm) ile başlayan ve büyük Kıyâmet’e kadar
    süren dönem Kabir Hayatı ya da Berzah olarak adlandırılır. Kabir
    Hayatı içinde Münker ve Nekir adlı meleklerin sorgusu ve ölünün
    mü’min ya da kâfir oluşuna göre mutluluk ya da azab vardır. Kabir
    Hayatı’na ilişkin bir hadisinde Hz. Peygamber (s.a.s.) kabri “ya
    Cennet bahçelerinden bir bahçe, ya da Cehennem çukurlarından
    bir çukur” olarak nitelemiştir.31 Bir başka hadiste de Münker ve
    Nekir’in sorgusundan sonra ölünün nimetlendirildiği ya da azâba
    uğratıldığı anlatılır. Buna göre Mü’minin mezarı yetmiş arşın genişletilir,
    aydınlatılır ve ona “Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği
    kişi tarafından uyandırılan şahıs gibi Mahşer gününe kadar
    uyumana devam et” denilir. Münâfık kişinin mezarına da “Bu
    adamı alabildiğine sıkıştır” emri verilir. Yer, cendere gibi adamı,
    26] 80/Abese, 34-42
    27] 17/İsrâ, 71
    28] 77/Mürselât, 11
    29] 25/Furkan, 25
    30] 6/En'âm, 31
    31] Tirmizî, Kıyâmet 26
    KIYAMET
    - 15 -
    kemikleri hurdahaş oluncaya kadar sıkıştırır ve ölü yeniden dirilene
    kadar böyle işkence görür.32
    Yaygın kanaate göre herkesin Kıyâmeti kendi ölümüyle başlar.
    İnsan, yaratılışının gereği ölümü hoş karşılamaz. Kur’ân-ı Kerîm’in
    çeşitli âyetlerinde dünyanın meşrû nimetlerinden faydalanılması
    emredilmiş ve yeryüzünün imar edilmesi istenmiştir.33 Hz. Peygamber
    de ölümün temenni edilmemesini tavsiye etmiş ve yaşamanın
    mü’mine hayır getireceğini bildirmiştir. 34
    Genelde vaaz, tasavvuf ve ahlâk alanlarına dâir kaleme alınan
    eserlerde ölüm uyarıcı ve korkutucu bir vâsıta olarak kullanılıp
    dehşet verici tasvirler yapılmıştır. Kur’an’da bile bile küfür ve inkâr
    yolunu tutanlar, zulmedenler, müslüman topluma karşı kin besleyip
    dinî hayat alanında çifte şahsiyet ortaya koyanların ölüm hallerinin
    elem verici olacağı ifâde edilir.35 Buna karşılık dünyada iman
    edip dürüst davrananların kendilerine esenlik dileyen melekler tarafından
    karşılanacağı, hiçbir korku ve üzüntüye kapılmadan hak
    ettikleri cennet mutluluğuyla sevinmelerinin kendilerine telkin
    edileceği haber verilir. Melekler onların dünyada ve âhirette dostları
    olduklarını, hizmetlerine hazır bulunduklarını ifâde edecek,
    ğafûr ve rahîm olan Allah’ın sayısız ikrâmına mazhar kılınacaklarını
    belirteceklerdir.36 Yine Kur’an’da meleklerin Allah’a dönüp
    O’nun yoluna uyanlar için duâ ve niyazda bulundukları, Cenâb-ı
    Hak’tan böylelerini bağışlamasını, cehennem azâbından korumasını,
    kendilerini iyi yoldan ayrılmayan ataları, eşleri ve nesilleriyle
    birlikten Adn cennetlerine koymasını talep ettikleri anlatılır.37 Bu
    âyetlerden çıkarılabilecek sonuçlara göre ölümle başlayan âhiret
    hayatı neşesi veya sıkıntısı bulunmayan bir yaşantı değildir. “Berzah
    âlemi” diye de anılan bu hayatın dünya ile âhiret arasında bir
    geçit yeri teşkil ettiği ve Kıyâmetin kopmasından sonra başlayacak
    ebedî hayatın bir örneğini oluşturduğu anlaşılmaktadır. Kabrin
    cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından
    bir çukur olduğunu ifâde eden ve Hz. Peygamber’e nisbet edilen
    hadis38 yakın anlamlı başka rivâyetlerle de desteklenmektedir.39
    Kozmik anlamda Kıyâmetin ne zaman kopacağı bilinmemektedir.
    32] Tirmizî, Cenâiz 70; Ahmet Özalp, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 366-367
    33] 2/Bakara, 168, 172; 2/Ankebût, 17; 62/Cum'a, 10
    34] Buhârî, Deavât 30; Müslim, Zikir 10, 13
    35] 6/En'âm, 93-94; 8/Enfâl, 49-51; 16/Nahl, 28-29; 47/Muhammed, 26-29
    36] 16/Nahl, 32; 41/Fussılet, 30-32
    37] 40/Mü'min, 7-8
    38] Tirmizî, Kıyâmet 26
    39] Müslim, Cennet 65-66; Tirmizî, Cenâiz 70
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 16 -
    Kur’an’da 40 yerde geçen “sâat” kelimesiyle anlatılan Kıyâmetin
    kopuşunun -jeolojik zaman çerçevesinde- yakın olduğu, ansızın
    geleceği ve alâmetlerinin belirdiği40 ifâde edilmektedir. Ancak bu
    alâmetlerin nelerden ibâret olduğu açık bir şekilde haber verilmemiş,
    sadece Ye’cûc ve Me’cûc’un gelişiyle,41 dâbbetu’l-arzın çıkışı42
    Kıyâmet alâmeti mânâsına alınabilecek bir bağlam içinde zikredilmiştir.
    Çeşitli hadis rivâyetlerinde yer alan Kıyâmet alâmetlerinden
    zaman içinde sosyal hayatın bozuluşu ve ahlâkî gerileyişi konu
    alanların dışında kalanlar, isnâd veya metin kritiği açısından iman
    derecesinde bağlayıcı olmaktan uzak bir görünüm arzetmektedir.
    Kıyâmetin Halleri: Kıyâmet hallerini sûra üfleniş, ba’s, haşir,
    hesap, cennet ve cehennem durakları olmak üzere beş merhalede
    incelemek mümkündür.
    Hadis ve tefsir rivâyetleriyle desteklenen bazı âyetlerde
    Kıyâmet gününde cezâ ve mükâfat safhasının fiilen başlamasından
    önce dünyada işlenen kötü amellerin ibret verici yansımalarının
    olacağı haber verilir. Meselâ toplumu sömürücü bir nitelik
    taşıyan ribâ/fâiz işlemini sürdürenler kabirlerinden şeytan çarpmış
    kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkacak,43 devlet malına
    hıyânet edenler Kıyâmet meydanına haksız yere aldıkları mal
    boyunlarına asılı olarak geleceklerdir.44 Ebû Hüreyre’den rivâyet
    edilen bir hadiste kaydedildiğine göre Hz. Peygamber sahâbîlere
    bir hitabede bulunurken devlet malına hıyânet etmenin dehşet
    verici sonuçlarından söz etmiş ve şöyle demiştir: “Kıyâmet gününde
    birinizin boynunda meleyen bir koyun, diğerinin boynunda için için
    kişneyen bir at, öbürünün boynunda böğüren bir deve, başkasının boynunda
    altın ve gümüş, bir diğerinkinde sallanıp duran bez parçası bulunuyorken
    karşıma çıkmayın! Bunların herbiri benden yardım isteyecek,
    ben de, ‘elimden gelen bir şey yok, dünyada iken sana tebliğ etmiştim’
    diyeceğim.” 45
    Din Günü: “(Allah), Din gününün mâliki (cezâ gününün, âhiret hayatının
    gerçek sahibi)dir.”46 “Din günü” kavramı, “gün” anlamına gelen
    “yevm” kelimesiyle; “itaat, hesap, cezâ (yapılan işin tam karşılığının
    verilmesi)” gibi anlamlara gelen “ed-dîn” kelimesinden
    oluşur. Din günü: Yapılan işlerin tam karşılığının verilip görüleceği
    40] 47/Muhammed, 18
    41] 21/Enbiyâ, 96
    42] 27/Neml, 82
    43] 2/Bakara, 275
    44] 3/Âl-i İmrân, 161
    45] Buhârî, Cihad 189; Müslim, İmâre 24
    46] 1/Fâtiha, 3
    KIYAMET
    - 17 -
    hesap günü anlamına gelir. Bu tanımda geçen “gün” kelimesi, bir
    gün ve gecenin toplamı olan yirmi dört sâat anlamında olmayıp,
    zaman bölümlerinden herhangi birini ifade etmektedir. Buradaki
    “gün”; ay, yıl, asır, çağ gibi bildiğimiz veya bilmediğimiz herhangi
    bir zaman birimi olabilir. “Bugün dünya, yarın âhiret” sözünde
    olduğu gibi. Kur’an’da geçen ifadelerden yola çıkılarak âhiretteki
    bir günün bin veya elli bin sene olduğu anlaşılmaktadır. “Din” kelimesi
    ise burada, hesap, cezâ, karşılık anlamlarına gelir.
    “Din günü” kavramının ifade ettiği başlıca anlamlar şunlardır:
    Hayrın hayır, şerrin de şer olarak görüleceği “Kıyâmet günü.”
    Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği “Cezâ günü.” İnsanların
    yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının
    görüleceği “Hesap günü.”
    Din gününden kastedilen, âhirettir, hesap günüdür. Kur’an’ı,
    Kur’anî kavramları, öncelikle Kur’an’la tefsir etmek en doğru
    yoldur. Din gününün ne olduğunu başka âyetler açıklamaktadır:
    “Sonra din gününün ne olduğunu nereden bileceksin? O gün, kimsenin
    hiç kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı bir gündür. O gün emir yalnız
    Allah’a aittir.”47 Din günü: “Bütün iyi ve kötü işlerin Hak ölçüsünden
    geçerek son tahakkukunu bulacağı ve birbirinden tamamen ayrılacağı
    son zamandır.” Gelecekte, yapılan işlerin tam karşılığının
    verileceği son gün demektir. Görüldüğü gibi, Din günü, Kıyâmet
    gününü ifade etmektedir. Kıyâmet gününün, öldükten sonra dirilme,
    durup bekleme, sual, hesap, mîzan, sırat ve cezâ gibi durum
    ve mertebeleri vardır. Şu halde Din günü, dinin mâlum olan
    mühim günü demektir ki, bundan da âhiret ve Kıyâmet günü anlaşılmaktadır.
    Bu günde herkes, dünyada yaptıklarının karşılığını
    mutlaka görecektir.
    Kur’an, üç boyutlu, üç zamanlıdır. İfade ve mesajı bu üç zaman
    dilimini kuşatır. Kur’an, coğrafyalar üstü, yani evrensel olduğu gibi,
    aynı zamanda çağlar üstüdür, tüm zamanların kitabıdır. Kur’an,
    hali ve halimizi anlatırken mâzîyi (geçmişi) hatırlatır. Aynı zamanda
    insanı geleceğe hazırlar. İstikbâli gözönüne serer. İstikbâl denilince
    çoğu kimsenin aklına gençlikten sonra yaşanan dünyevî
    dönem gelmektedir. Bu, ileriyi görememektir, uzun vâdeli değil;
    küçük düşünmek ve küçülmektir. İstikbâl göklerde değil; köklerdedir;
    yani fıtratta ve kaynak Kitap’ta. İnsan, Kur’an’ın mesajından
    beslenerek bu üç zamanı yaşarsa zamâne insanı olmaktan
    çıkar; diri diri yaşar ve her yaptığı ibâdet değeri kazandığından
    canlı Kur’an olur. Bu şuurdaki insan, din günü bilinciyle hesaplı
    47] 82/İnfitar, 17-18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 18 -
    yaşar, büyük mahkemede hesaba çekilmeden kendi nefsini hesaba
    çeker.
    Bir ömür boyu sürecek maaş karşılığında birkaç saat çalışma
    zahmetine kim katlanmaz? Aynen bunun gibi, âhiret hayatıyla
    karşılaştırıldığında çok kısa olan şu fâni dünyada, milyar dolarlara
    değişilmeyecek şerefli kulluk görevini terketmek akıllılık mıdır?
    İnsan, çok aceleci ve unutkan. Allah da çok merhametli, bizi uyarıyor
    ve bize din gününü hatırlatıyor. İstikbâl için yatırım yapmalıyız.
    Orada lâzım olacak azığı buradan hazırlayıp göndermeliyiz.
    Din günü şuuru bize bunları kazandırır.
    Din Günü de Denilen Kıyâmet ve Âhiretin Tek Sahibi Allah’tır:
    Âhirete, din günü denilmesinin bir sebebi de, âhiretin dinin temel
    esaslarından olmasıdır. Allah ve âhiret inancı, tevhidin tüm esaslarını
    içermektedir. Allah, âhiretin sahibi olduğu gibi; dünyanın
    da sahibi, mâliki ve meliki (yöneticisi)dir. Ama Fâtiha Sûresinde
    “din gününün, cezâ gününün mâliki” denmiştir. Bunun sebebi: Bu
    dünyada bir kısım insanların mâliklik ve meliklik iddiasında bulunmalarına
    Allah’ın fırsat vermiş olmasındandır. O’nun dünyanın
    sahibi ve yöneticisi olduğuna karşı gelen bazı çatlak sesler olabilir.
    Ama O’nun âhiret gününün sahibi oluşuna orada itiraz eden kâfir,
    müşrik hiçbir kimse olamayacaktır. Âhirette mülk ve milk, sahiplik
    ve otorite yalnız ve yalnız O’na aittir. “Kimindir o gün hükümranlık?
    Elbette kahhâr olan tek Allah’ındır.” 48; “O gün iş tamamıyla Allah’ındır.”
    49 Elbette âhiretin de dünyanın da sahibi sadece Allah’tır. Yoksa,
    âhiretin sahibi ve yöneticisi ile dünyanın sahibi ayrı ayrı güçler
    değildir. Ne var ki, O’nun dünyanın sahibi oluşu, bazı küfür çevrelerince
    tartışılsa bile âhiret mâlikliği tartışmasız ve itirazsızdır.
    Gerçek mü’min ise, O’nun dünya mâlikliği konusundaki tartışma
    ve itirazları ortadan kaldırmakla görevlidir.
    Yüce Allah’ın her şeyin tek yaratıcısı ve sahibi olduğunu bildiren
    pek çok gerçek vardır. Örneğin, kâinatın yapı taşı olarak
    bilinen atom ve hayat binasının ana maddesi olarak kabul edilen
    hücre. Atom, bunca küçüklüğüne rağmen büyük bir mûcize;
    Hücre, bunca görülmezliğine rağmen bir başka mûcize. Şüphesiz
    bu kâinat, her dilden okunan, her vesile ile anlaşılan apaçık bir
    gerçekler kitabıdır. Evrenin herhangi bir noktasına dikkatlice bakmak,
    Allah’a ve din gününe, yani âhirete inanmak için yeterlidir.
    Allah’ın okunan kitabı olan Kur’an’da din günü anlatılırken, görünen
    kâinat kitabından da bazı sayfalar gözler önüne serilmiştir.
    48] 40/Mü'min, 16
    49] 82/İnfitar, 19
    KIYAMET
    - 19 -
    Böylece öldükten sonra dirilme işi, Kıyâmet günü ve âhiret hayatı,
    en gerçekçi ve doğru bir şekilde anlatılmıştır.
    “Kıyâmet”in Diğer İsimleri
    Kur’an’da Kıyâmete ait pek çok isim zikredilmiştir. Kur’an’da
    “Kıyâmet” kelimesi dışında, aynı anlama gelen çokça kelimeler kullanılmıştır.
    Kıyâmet anlamında kullanılan bu kelimelerin önemli
    bir bölümü, Kıyâmetin dehşetini anlatan ve bu zaman diliminde
    olacak bazı özelliklerin ifâdesidir. Yani, bunların çoğu Kıyâmetin
    sıfatlarıdır. Ama isim olarak da kabul edilir. Bu isimler Kıyâmet’in
    oluş biçimi ve sonuçlarına ilişkin çeşitli nitelik ve yönlerini açığa
    çıkarmakta, tanımlamaktadır. Kıyâmet günü anlamına gelen ve
    Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen önemli isimler şunlardır:
    Yevmü’d-Dîn: Din günü, cezâ günü demektir. 50
    Es-Sâatü: Allah tarafından bilinen ve kararlaştırılmış olan zaman
    demektir. 51
    El-Yevmü’l Hakk: Hak günü, doğruluk günü demektir. 52
    Yevmü’l Ma’lûm: Geleceği kararlaştırılmış belirli ve muayyen
    gün demektir. 53
    El- Vaktü’l Ma’lûm: Geleceği belli olan Allah katında kararlaştırılmış
    bulunan vakit demektir. 54
    El-Yevmü’l Mev’ûd: Vadedilmiş, yani olacağına söz verilmiş gün
    anlamındadır.55
    El-Yevmü’l Âhir: Son gün, dünya hayatından sonra gelecek olan
    hayat demektir. 56
    Yevmü’l Âzife: Yakında gelecek olan musibetler ve felâketler
    günü anlamına gelir. 57
    Yevmü’n Asîr: Zor ve müşkül bir gün demektir. 58
    Yevmü’n Azîm: Büyük bir gün anlamındadır. 59
    50] 1/Fâtiha, 4
    51] 30/Rûm, 12, 14, 55
    52] 78/Nebe', 39
    53] 56/Vâkıa, 50
    54] 38/Sâd, 80-81
    55] 85/Burûc, 2
    56] 58/Mücâdele, 22
    57] 40/Mü'min, 18
    58] 54/Kamer, 8; 74/Müddessir, 8-9
    59] 6/En'âm, 15
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 20 -
    Yevmü’l Ba’s: Ölümden sonra yeniden dirilme günü anlamına
    gelir. 60
    Yevmü’t-Teğâbün: Aldanmadan duyulan üzüntü ve esef günü
    anlamına gelir. 61
    Yevmü’t-Talâk: Buluşma ve kavuşma günü demektir. 62
    Yevmü’t-Tenâd: İnsanların korku ve dehşetten bağrışıp çağrışacakları
    gün. 63
    Yevmü’l Cem’: Toplanma günü, yaratılmışların toplanacağı gün
    demektir. 64
    Yevmü’l-Hısâb: Hesap günü demektir. 65
    Yevmü’l Hasr: Hasret günü, yapılan işlerden dolayı pişmanlık
    duyup hasret çekme günü anlamlarına gelir. 66
    Yevmü’l Hurûc: Dirilip kabirden çıkma günü anlamındadır. 67
    Yevmü’l Fasl: Hak ve bâtılın ayırt edileceği hüküm günü demektir.
    68
    El-Kaari’a: Çarpıcı belâ, âlemin tahribi zamanında varlıkların
    birbirlerine şiddetle çarpmalarından dolayı, insanların akıllarını
    alacak ve ödlerini patlatacak olan büyük hâdise demektir. 69
    El- Ğâşiye: Perde günü, her şeyi sarıp kaplayan gün anlamındadır.
    70
    Et-Tammetü’l-Kübrâ: Büyük musibet ve felâket günü demektir. 71
    En-Nebeü’l-Azîm: Büyük haber günü demektir. 72
    El-Haakka: Zarûri olarak gelip gerçekleşecek olan sâbit saat ve
    zaman demektir. 73
    60] 26/Şuarâ, 87
    61] 64/Teğâbün, 9
    62] 40/Mü'min, 15
    63] 40/Mü'min, 32
    64] 42/Şûrâ, 7
    65] 38/Sâd, 16, 26
    66] 19/Meryem, 39
    67] 50/Kaf, 41-42
    68] 44/Duhân, 40; 77/Mürselât, 14, 38
    69] 101/Kaaria, 1-5
    70] 88/Ğâşiye, 1
    71] 79/Nâziât, 34-35
    72] 78/Nebe', 1-2
    73] 69/Haakka, 1-3
    KIYAMET
    - 21 -
    El-Va’ad: Vâde günü demektir. 74
    El-Vâkıa: Vuku bulacak gün, yani olacağı muhakkak olan gün
    demektir. 75
    Emrullah: Allah’ın emri, hükmünün geçerliliği anlamına gelir. 76
    Yevmü’l Kıyâmeh: Kıyâmet günü, ölülerin dirilip kalkacağı gün
    demektir. 77
    Kıyâmet Alâmetleri
    Eşrâtu’s-sâa, yani Kıyâmet alâmetleri: Ahir zamanda (zamanın
    sonları) ortaya çıkarak Kıyâmet’in yaklaştığını, kopmak üzere
    olduğunu gösteren belirtiler demektir. Bu belirtiler genellikle
    Küçük Alâmetler (Alâmât-ı Suğrâ) ve Büyük Alâmetler (Alâmât-ı
    Kübrâ) olmak üzere iki bölüm halinde incelenir.
    Kur’an, Kıyâmet’in zamanını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini
    belirtir.78 Buna karşılık yaklaştığını,79 yakın olduğunu,80
    ansızın geleceğini81 bildirir. Kıyâmet alâmetlerinin belirdiğini82
    ifâde etmekle birlikte bunlar hakkında bilgi vermez. Ancak, “Sâat
    yaklaştı, ay yarıldı yarılacak”83 âyetinin ikinci bölümünün “ay yarılacak”
    biçimde anlaşılması durumunda, bu olay Kur’an’da anılan tek
    Kıyâmet alâmeti olma özelliği kazanır.
    Hadis külliyâtları ise Kıyâmet’ten önce ortaya çıkacak
    alâmetlerden söz eden çok sayıda hadis ihtiva eder. İslâm bilginleri
    hadislerde dile getirilen alâmetleri nitelikleri açısından
    değerlendirerek bunları Küçük Alâmetler (Alâmât-ı Suğrâ) ve
    Büyük Alâmetler (Alâmât-ı Kübrâ) olmak üzere iki başlık altında
    toplamışlardır. Âhir zaman olarak tanımlanan Kıyâmet öncesi
    dönemde dinî duygu, düşünce ve davranışların zayıflaması,
    dinî kurallara gereken önemin verilmemesi, ibâdetlerin terkedilmesi,
    ahlâksızlığın çoğalması biçiminde kendini gösteren Küçük
    Alâmetler’in başlıcaları şu şekilde sıralanabilir:
    a) İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları. 84
    74] 70/Meâric, 42-44
    75] 56/Vâkıa, 1-2
    76] 40/Mü'min, 78; 82/İnfitar, 19
    77] 75/Kıyâme(t), 1, 40
    78] 7/A'râf, 187; 31/Lokman, 34; 33/Ahzâb, 63
    79] 54/Kamer, 1
    80] 16/Nahl, 77
    81] 7/A'râf, 187
    82] 47/Muhammed, 18
    83] 54/Kamer, 1
    84] Buhârî, Fiten 25; bk. Tecrîd-i Sarih Terc; 1/58
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 22 -
    b) İnsanların ölümü temenni etmeleri. 85
    c) Câriyenin efendisini doğurması. 86
    d) Hicaz’da bir ateşin çıkarak Busra’da (Şam yakınlarında bir
    yer) develerin ayaklarını aydınlatması. 87
    e) Fırat nehrinin sularının çekilerek, nehir yatağından altın çıkması.
    88
    f) İkisi de hak iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun
    birbiriyle savaşması. 89
    g) İslâmî ilimlerin ortadan kalkması, cehâletin artması. 90
    h) Depremlerin çoğalması. 91
    ı) Zamanın yaklaşması, gece ile gündüzün eşit olması. 92
    i) Cinâyetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi. 93
    j) Yahûdilerle Müslümanların savaşmaları, Müslümanların Yahudileri
    öldürmesi. 94
    k) Zinânın açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların
    çoğalıp erkeklerin azalması. 95
    l) Kahtan’dan bir kişinin çıkarak, insanları asâsı ile sevketmesi.
    96
    Kıyâmetin büyük alâmetleri ise şu hadis-i şerifte toplu olarak
    zikredilir: Huzeyfetu’l-Ğıfârî’den (r.a) rivâyet edilmiştir: “Biz bir
    gün kendi aramızda konuşurken, Hazreti Peygamber yanımıza
    çıkageldi. Bize “Ne konuşuyorsunuz?” dedi. Biz de ‘Kıyâmet gününden
    konuşuyoruz’ diye cevap verdik. Hz. Peygamber: “Şüphesiz
    on alâmet görülmedikçe Kıyâmet kopmayacaktır” dedi ve “Deccâl’i,
    dumanı(duhan), Dâbbetü’l-arz’ı, güneşin batıdan doğmasını, İsa (a.s.)’ın
    yere inmesini, Ye’cûc ve Me’cûc’u, doğuda, batıda ve Arap yarımadasında
    olmak üzere üç yer çöküntüsünü, son olarak da Yemen’den çıkarak
    insanları Mahşere sürecek ateşin vuku bulacağını” söyledi.” 97
    85] Buhârî, Fiten 25; Müslim, Fiten 53-54
    86] Müslim, İmân 1
    87] Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 42
    88] Müslim, Fiten 29-31
    89] Buhârî, Fiten 25; Müslim, Fiten 17
    90] Buhârî, Fiten 4
    91] Buhârî, Fiten 25
    92] Buhârî, Fiten 25
    93] Buhârî, Fiten 4; Müslim, Fiten 18
    94] Tecrîd-i Sarih Tercümesi, VIII, 341; Müslim, Fiten 79-82
    95] Ali en-Nâsif, Tac, 5/335
    96] Buhârî, Fiten 23
    97] Müslim, Fiten 39
    KIYAMET
    - 23 -
    Kıyâmetin bu on büyük alâmeti başka hadislerce ya da İslâm
    bilginlerince şu şekilde açıklanır:
    1. Deccal’in ortaya çıkışı: Deccâl, Kıyâmette zuhur edecek yalancı
    bir kişidir, İslâm Dini’ni ve müslümanları ifsad edip, kötülüğe
    ve bozgunculuğa sevketmek isteyecektir. Deccal’in sağ gözünün
    kör olduğu, iki gözünün arasında “kâfir” yazdığı, çocuğunun olmadığı,
    Medine’ye ve Mekke’ye giremeyeceği, ortaya çıktıktan
    sonra yeryüzünde kırk gün kalacağı, bu süre içerisinde istidrac türünden
    bazı olağanüstü olaylar göstereceği, daha sonra da yine
    Kıyâmetin büyük alâmetlerinden olan Hz. İsa’nın yeryüzüne inmesiyle
    onun tarafından öldürüleceği sahih hadislerde belirtilmiştir.
    98
    2. Duhan’ın çıkışı: Duman anlamına gelen duhan da Kıyâmetin
    büyük alâmetlerinden biridir. 99 Kıyâmetin vukuundan önce dünyayı
    bir duman bulutu kaplayarak, kırk gün ve kırk gece kalacak,
    mü’minler nezleye tutulmuş gibi, kâfirler ise sarhoş gibi olacaklardır.
    3. Dâbbetü’l-Arz ‘ın çıkışı: Dâbbetü’l-Arz: Kıyâmet’ten önce
    çıkacağı bildirilen bir yaratıktır. Kelime anlamı “yer hayvanı” demektir.
    Kur’ân-ı Kerîm’de “Kendilerine söylenmiş olan başlarına geldiği
    zaman, yerden bir çeşit hayvan (dâbbe) çıkarırız ki o, onlara, insanların
    âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını söyler.”100 buyrulmaktadır.
    Hz. Peygamber Dâbbetü’l-arz hakkında “Çıkacak olan Kıyâmet
    alâmetlerinden ilki, güneşin batı tarafından doğması ile bir kuşluk vakti
    insanlara karşı bir dâbbenin (hayvanın) zuhûrudur. Bu iki alâmetten biri,
    arkadaşından evvel olur. Akabinde diğeri de onun izi üzerinde yakın olarak
    meydana gelir”101 buyurmuştur.
    4) Güneşin Batıdan doğması: Güneş batıdan doğacak, insanlar
    topluca iman edecek, ancak daha önce iman etmemiş olanların
    imanları kendilerine bir yarar sağlamayacaktır. 102
    5. Hz. İsa’nın (a.s.) inmesi: Ehl-i sünnet itikadına göre
    Kıyâmetin vukuundan önce Hazreti İsa yeryüzüne inecek, hristiyanları
    İslâm’a davet edecek, Deccâl’i öldürecek, Hz. Peygamber
    (s.a.s.)’in şerîati ile hükmedecektir. 103
    6. Ye’cûc ve Me’cûc’un çıkışı: Kıyâmetin vukuundan önce
    98] Buhârî, Fiten 26; Müslim, Fiten 37, 39, 40, 91, 101, 110, 112
    99] Müslim, Fiten 39
    100] 27/Neml, 82
    101] Müslim, Fiten 118
    102] Tecrîd-i Sarih Tercümesi, XII 307; Müslim, Fiten 118
    103] Buhârî, Büyû’ 102; Müslim, İman 242-247
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 24 -
    çıkarak “yeryüzünde bozgunculuk yapacak”104 olan asılları ve soyları
    belirsiz iki insan topluluğudur.105 Hz. Zülkarneyn’in önlerine yaptığı
    seddin yıkılarak106 açılması ile yeryüzüne dağılacaklar insanlara
    saldıracak, kentleri yakıp yıkarak harâbe haline getireceklerdir.
    Bazı rivâyetlerde bu seddin Çin seddi olduğu zikredilir. 107
    7. 8. 9. Doğuda, Batıda, Arap Yarımadasında olmak üzere üç
    bölgede yer çöküntülerinin meydana gelmesi de Kıyâmet’in büyük
    alâmetlerindendir. 108
    10. Yemen’den çıkacak olan büyük bir ateşin insanları önüne
    katarak sürmesi. 109
    Ebû Dâvud ve Tirmizî’nin Sünen’lerinde yer alan bazı hadislere
    göre Mehdî’nin çıkması da Kıyâmet’in büyük alâmetlerindendir.
    110
    Hz. Peygamber (s.a.s.), Kıyâmetin kötü insanlar ve kâfirler üzerine
    kopacağını bildirmiştir. Bu hadislere göre Kıyâmet kopmadan
    önce mü’minlerin ruhları alınacak ve onların âhirete göçmeleri
    sağlanacaktır. 111
    Hadis şerhleriyle “fiten” ve “melâhim” türü kitaplarda Kıyâmet
    alâmetleri hakkında çeşitli rivâyetler Hz. Peygamber’e atfedilir. Bu
    rivâyetlerde ahlâkî bozuluşa, dinî-sosyal hâdiselere ve tabiat olaylarına
    ilişkin oldukça ayrıntılı bilgilere yer verilir. Kıyâmet alâmeti
    olarak dinle alâkalı birçok kitapta yüzlerce hadis rivâyeti vardır.
    Çoğu zayıf veya uydurma olan, toplumdaki dinî, sosyal ve siyasî
    gelişmeleri yansıtan bu rivâyetlerde belirtilen alâmetlerin sayısı
    yetmişi aşkındır. Kıyâmetin kopma zamanını bildiren herhangi bir
    âyet veya sahih hadis bulunmamakla birlikte, âhir zaman peygamberinin
    gelişiyle kâinatın son zaman dilimine girdiğini gözönünde
    bulundurarak Kıyâmetin kopuşunun ashâbdan itibaren başlayabileceği
    düşünülmüş ve hicrî 3., milâdî 9. yüzyıldan başlayarak hadislerde
    zikredilen Kıyâmet alâmetlerine inanılması itikadî bir ilke
    haline getirilmiştir.
    104] 18/Kehf, 94
    105] Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, IV, 3288
    106] 21/Enbiyâ, 96
    107] Muhammed Hamdi Yazır, a.g.e., IV/3291, 3374; Buhârî, Enbiyâ 7; Müslim, Fiten
    1, 2
    108] Müslim, Fiten 39
    109] Müslim, Fiten 39
    110] Sünen-i Tirmizî, IV, s.1-93; Sünen-i Ebû Dâvud, N. Şr. M. Abdul Hamid IV,
    100, 106
    111] Buhârî, Fiten 5; Müslim, İmâre 53; Ahmet Özgen, Şâmil İslâm Ansiklopedisi,
    c. 3, s. 367-368
    KIYAMET
    - 25 -
    Sahih hadislerde sözü edilmeyen, fakat literatürde Kıyâmet
    alâmetleri içinde sayılan toplumsal değişimle ilgili olayları içeren
    rivâyetlerin o devirde yaşayan müellifler tarafından uydurulmuş
    olması kuvvetle muhtemeldir. Rasûl-i Ekrem’in müslümanları
    uyardığı ve Kıyâmet alâmeti olarak zikrettiği ahlâkî bozuluş ve
    dinî hayatın yozlaşması, esâsen ferdin ve toplumun helâk olması
    anlamında bir Kıyâmet alâmeti olup kâinattaki kozmolojik düzenin
    yıkılması mânâsına gelmez. Aksi takdirde sözü edilen yıkılışın
    bugüne kadar gerçekleşmesi gerekirdi. Çünkü ahlâkî bozuluş
    kategorisindeki alâmetlerin Asr-ı Saâdet’ten itibaren sıkça vuku
    bulduğu şüphesizdir.
    Üzerinde tartışılan asıl Kıyâmet alâmetleri, “büyük alâmetler”
    olarak kabul edilen hârikulâde olaylar ve kozmik değişikliklerdir.
    Kıyâmetin kopuşu öncesinde gerçekleşeceğine inanılan başlıca
    hârikulâde olaylar deccalın ortaya çıkışı, mehdînin zuhûru,
    Hz. İsa’nın gökten inmesi, Ye’cûc ve Me’cûc’un görünmesi, Hicaz
    bölgesinde büyük bir ateşin çıkışı, gökten insanları bürüyen bir
    dumanın inmesi ve dâbbetu’l-arzın yerden çıkmasından ibârettir.
    Bunlardan dâbbetu’l-arz, duhân ve Ye’cûc ve Me’cûc konusu
    Kur’an’da zikredilmektedir. Mehdî, deccal ve nüzûl-i İsa inançları
    ise sadece Hz. Peygamber’e atfedilen rivâyetlere dayanır.
    Hadislerde dinî yozlaşmayı ve ahlâkî bozuluşu haber veren
    olayların kâinatın kozmik düzeninin yıkılışına işaret eden belirtiler
    olmaktan çok, ferdî ve toplumu yok oluşa götüren birer alâmet
    olduğunu kabul etmek daha isâbetli bir hüküm olmalıdır. Rasûl-i
    Ekrem’e atfedilen rivâyetlere dayanılarak Kıyâmet alâmetleri arasında
    zikredilen ve Kur’an’da haklarında bilgi bulunmayan deccalın
    çıkışı, mehdînin zuhûru ve Hz. İsa’nın gökten inişine dâir
    inançlara gelince, Selefiyye dışındaki Sünnîlerin de kabul ettiği
    epistemolojik anlayışa göre İslâm akaidi açısından bunlara inanma
    mecbûriyeti yoktur. Zira bunlar Kur’an’la sâbit olmadığı gibi,
    mütevâtir hadislerle de te’yit edilmiş değildir. Her şeyden önce
    nüzûl-i İsa inancına dayanak teşkil eden rivâyetlerdeki bilgiler
    Hz. İsa’nın tabiî bir şekilde öldürüldüğünü bildiren âyetlerle
    çelişmekte,112 ayrıca Rasûl-i Ekrem’in ardından peygamber gelmeyeceği
    ve her insanın belli bir süre yaşadıktan sonra öleceği
    gerçeğine aykırı düşmektedir. Nüzûl-i İsa’nın hıristiyanlara âit bir
    inanç olduğunu dikkate alarak Kur’an’la uyuşmayan bu tür âhad
    rivâyetlerin, tedvin döneminde hıristiyanlardan İslâm akaidine
    intikal etmiş olabileceği ihtimalini de göz ardı etmemek gerekir.
    Deccal inancı konusundaki son araştırmaların ortaya koyduğuna
    112] 3/Âl-i İmrân, 55; 5/Mâide, 117
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 26 -
    göre bu rivâyetlerde çelişkili bilgiler vardır. Sahih olanların ise deccalın
    ulûhiyyet niteliklerine sahip hârikulâde bir insan değil, kötülüğü
    temsil eden bir tip olduğu tarzında yorumlanması gerekir.
    Buhârî ve Müslim gibi hadis âlimleri eserlerinde mehdî hakkındaki
    rivâyetlere yer vermemişlerdir. Mehdînin zuhûruna ilişkin
    Tirmizî ve Ebû Dâvud rivâyetlerini nakleden râvîlerin güvenilir
    olmadığı cerh ve ta’dil âlimlerince belirtilmiştir. Ayrıca mehdînin
    insanların hidâyete ermesini sağlayacak hârikulâde bir güce sahip
    kılınması, peygamberlerin bile tabi olduğu sünnetullahı ortadan
    kaldıran bir anlayıştır. Mehdî inancının oluşmasında Ehl-i Beyt’e
    mensup imamlara yapılan eziyetlerin ve müslümanlar arasında
    meydana gelen üzücü olayların etkisinin bulunduğu kabul edilmektedir.
    Bu inancın ilk defa Şia’da görülmesi bunun bir delili sayılmalıdır.
    Ayrıca bazı rivâyetlere dayandırılan deccal, mehdî ve
    nüzûl-i İsa gibi hârikulâde olayların Kur’an’ın kesin açıklamasına
    göre Kıyâmetin ansızın vuku bulacak olması gerçeğiyle bağdaşmadığını
    söylemek gerekir. 113
    Kıyâmet, içinde yaşadığımız dünyanın ve onun bünyesinde
    yer aldığı evrenin parçalanıp dağılması ve bütün şuurlu varlıkların
    hesap vermek üzere Yaratıcı’nın huzurunda, mâhiyetini bilemeyeceğimiz
    bir biçimde kıyâm etmesidir. Bu, Kıyâmetin akla ilk gelen
    mânâsıdır. Kur’an iyi tetkik edildiğinde görülür ki, bu büyük ve
    genel Kıyâmetten başka sayısız küçük Kıyâmetler, varlıklar dünyasını
    doldurmuş bulunmaktadır.
    Hayat sahnesinde her an milyonlarca, milyarlarca Kıyâmet yaşanmaktadır.
    Kâinat bünyesinde bir hiç denecek kadar küçük bir
    yer tutan insan vücudunda da, her an binlerce Kıyâmet yaşanmaktadır.
    Her varlık birçok Kıyâmete sahnedir. Fakat her varlık daha
    büyük bir varlığın sahne olduğu Kıyâmetlerden de biridir. Binlerce
    Kıyâmete sahne olan bedenimiz, bir gün, büyük kürenin
    Kıyâmetlerinden biri olacaktır. Ve o büyük küre de, bir gün içinde
    bulunduğu güneş sisteminin Kıyâmetlerinden birine konu teşkil
    edecektir. Güneş sistemi, içinde bulunduğu bir başka bütünün, o
    da bir başka bütünün parça Kıyâmetleri olacaktır. Kur’an’ın eşsiz
    ifâdesiyle: “Yaratıcı’nın vechinden/yüzünden başka her şey helâk olacaktır.
    Hüküm ancak O’nundur ve hepiniz O’na döndürüleceksiniz.”114
    Kendimizden örnek verirsek, bizim altımızda ve üstümüzdeki
    planlarda Kıyâmetler vardır diyeceğiz.
    113] Yusuf Şevki Yavuz, TDV İslâm Ansiklopedisi, c. 25, s. 522-525
    114] 28/Kasas, 88
    KIYAMET
    - 27 -
    Toplumların da Kıyâmetleri vardır. Kur’an ve hadisler iyi tetkik
    edilirse görülür ki, onlarda geçen Kıyâmet kelimesi, yukarıda
    açıklanan Kıyâmetlerden bazen birini, bazen öbürünü, bazen de
    hepsini birden ifâde eder. Hadis veya âyet, bir sosyolojik değerlendirme
    yapıyorsa, Kıyâmet sözü “toplumun çöküşü” anlamını
    taşıyacaktır. Meselâ, bir hadiste: “Emânetler, görevler lâyık olmayanlara
    verildiğinde Kıyâmeti bekle” denilmektedir. Buradaki Kıyâmet,
    toplumun çöküşüdür. Çünkü; emânetlerin ehil olmayan ellere
    geçmesi toplumu yıkar. Yani, burada bir sosyolojik Kıyâmet sözkonusudur.
    Biz bu batışları, Kıyâmetleri, değişik isimler ve tablolar olarak
    seyrediyoruz. Sistemler, rejimler değişiyor, devrimler birbirini izliyor,
    imparatorluklar dağılıyor ve nihâyet dünya haritası durmadan
    değişiyor. Bütün bunlar din terminolojisindeki Kıyâmet deyiminin
    belirişleridir. Hadislerde toplumsal Kıyâmete sebep olacak
    birçok olumsuz gelişme ifâde edilmiştir. 115
    Sûr; Kıyâmetin ve Haşrin Başlangıcı
    Sûr; Kıyâmet sâati geldiği an dört büyük melekten biri olan
    İsrâfil’in (a.s.) üfleyeceği bir araçtır. Kur’ân-ı Kerîm’de Sûr ‘un nasıl
    bir şey olduğu açıklanmaz. Yalnız, “Sûr’a üfürüldüğü gün, Allah’ın
    diledikleri bir yana göklerde olanlar da korku içinde kalırlar. Hepsi Allah’a
    boyun eğmiş olarak gelirler.”116 âyeti Sûr ‘un varlığına bir delildir.
    Bunun dışında Hz. Peygamber’den nakledilen bazı hadisler onun
    mahiyetini ayrıntılı bir şekilde açıklar.
    Ebû Ya’lâ el-Mavsılî’nin Müsned adlı hadis kitabında Ebû
    Hüreyre’den (r.a.) nakledilen bir hadis-i şerif Sûr ‘u açıklar: Ebû
    Hüreyre der ki: Bir gün Peygamber (s.a.s.) bizimle oturuyor sohbet
    ediyordu. Etrafında sahabelerden büyük bir topluluk vardı.
    Bize şöyle dedi: “Yüce Allah gökleri yarattıktan sonra, Sûr ‘u yarattı. Ve
    onu İsrâfil’e (a.s.) verdi. İsrâfil ağzını Sûr ‘a dayamış ve gözlerini de Arş’a
    dikmiştir. Sûr’a üfürmesi için verilen emri beklemektedir.” Ebû Hüreyre
    diyor ki; ben, “Ey Allah’ın Rasûlü, Sûr nedir?” diye sordum. O da,
    “Boynuza benzeyen bir âlettir” diye cevap verdi. Ben yine, “O nasıl bir
    şeydir” diye sordum. O da, “O, çok büyük bir şeydir. Beni hakkı tebliğ
    etmek üzere gönderen Yüce Allah’a yemin olsun ki, yerler ve gökler
    onun yanında küçük kalır. Hepsi onun içine sığabilir” diye cevap verdi...
    Bu hadis-i şerif uzayıp gidiyor. Ayrıntısıyla her şeyi açıklıyor. Bu
    hadise göre: Sûr’a üfürülüş üç kez olacak. Birinci üfürüşte korku
    ve dehşetten bütün yaratıklar sarsılacak. İkinci üfürülüşte bütün
    115] Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 304-306
    116] 27/Neml, 87
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 28 -
    kâinat alt üst olup, bütün canlılar ölecek. Allah yeni bir düzen
    (âhiret yurdu) kurup hesap günü gelince, üçüncü bir üfürülüşle
    bütün ölülerin ruhlan bedenlerine girerek yeniden dirilecekler.
    Ve ardından hesap, kitap, mizan, şefaat, sırat, Cennet, Cehennem...
    Kıyâmet olayları olacak.
    Kur’ân-ı Kerîm Sûr’un üfürülüşü ânında yaşanacak dehşeti,
    Tekvîr, İnfitar, İnşikak ve daha başka sürelerde genişçe haber vermektedir:
    “O gün güneş dürülür, yıldızlar kararıp dökülür, dağlar yürütülür, en
    değer verilen on aylık develer terkedilir, denizler kaynatılır.” 117
    “Gök yarılır, yıldızlar etrafa saçılır, denizler akıtılır.” 118
    “Gök yarılıp Rabbinin emrine boyun eğer, yer uzatılır, içinde olanları
    atıp tamamen boşalır ve Rabbine boyun eğer.” 119
    “Büyük bir gürültü koparır, o gün insanlar ateş etrafında çırpınıp dökülen
    pervaneler gibi olur, dağlar atılmış renkli yüne benzer.” 120
    “Yer dehşetle sarsılır, ağırlıklarını dışarıya, çıkarır ve insan, “ne oluyor”
    diye korkusunu dile getirir.” 121
    “O gün bir sarsıntı sarsar, peşinden bir diğeri gelir kalpler titrer, insanların
    gözleri yere döner ve ‘biz ufalmış kemik olduğumuz zaman eski
    halimize mi döneceğiz (yoksa)? O takdirde bu zararına bir dönüştür’ diye
    düşünecekler. Tek bir çığlıkla hepsi bir düzlüğe dökülecekler.” 122
    “Sûr’a üfürüldüğü gün herkes bölük bölük gelecek, gökler kapı kapı
    açılacak, dağlar yürütülüp serap olacak.” 123
    “Yıldızların ışığı giderilecek, gök yarılacak, dağlar pamuk gibi atılacak.” 124
    “Gözün kamaştığı, ayın tutulduğu, güneş ve ayın bir araya getirildiği
    zaman insan “kaçacak yer neresi” diyecek, ama sığınak yoktur o gün.” 125
    “Arslandan ürkerek kaçan yabani merkeplere benzerler.” 126
    “Yeryüzü ve dağlar sarsılır, dağlar yumuşak kum yığını hâline gelir.” 127
    117] 81/Tekvîr, 1-4, 6
    118] 82/İnfitar, 1-3
    119] 83/İnşikak, 1-4
    120] 101/Karia, 1-5
    121] 99/Zilzâl, 1-3
    122] 79/Nâziât, 6-14
    123] 78/Nebe', 18-20
    124] 77/Mürselât, 8-10
    125] 75/Kıyâmet, 7-11
    126] 74/Müddessir, 50-51
    127] 73/Müzzemmil, 14
    KIYAMET
    - 29 -
    “Gökyüzü erimiş maden gibi olur, dağlar da atılmış pamuğa döner;
    hiçbir dost dostunu soramaz.” 128
    “Sarsıntıyı gören her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hâmile kadın
    çocuğunu düşürür, insanlar adeta sarhoş gibidir. Onlar sarhoş değildir
    ama Allah’ın azabının şiddeti onları o hâle koyar.” 129
    Ölü bedenlere ruhların verileceği üçüncü üfürülüş anında ise,
    “Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış olarak, o çağırana koçarak
    kabirlerinden çıkarlar. Kâfirler ‘bu ne zorlu bir gün’ derler.” 130
    “Kabirlerinden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini
    zillet bürümüş olarak sanki dikili taşlara doğru koşarlar. İşte bu, söz verilmiş
    olan gündür.” 131
    Yukarıdaki hadis-i şerifte Hz. Peygamberimiz’e; “Sûr’a üfürüldüğü
    gün, Allah’ın diledikleri müstesnâ, göklerde olanlar da yerde olanlar
    da korku içinde kalırlar. Hepsi boyunları bükülmüş olarak O’na gelirler.”132
    âyetindeki “Allah ın diledikleri müstesnâ” kelâmı ile kastedilen kişilerin
    kimler olduğu Ebû Hüreyre tarafından soruldu. Rasûlüllah
    cevaben, “Onlar şehidlerdir. Çünkü şehidler Yüce Allah’ın katında diridirler.
    Allah onları, Kıyâmet gününün dehşetinden, korku ve endişesinden
    korumuştur. O günün korku ve endişesi, sadece iman etmeyen âsi ve
    günâhkâr kullar içindir” karşılığını verdi. Peygamberimiz daha sonra
    Kıyâmet ve sûr konusunda özetle şu bilgileri verdi: “Bütün canlılar
    öldükten sonra ölüm meleği Azrâil Allah’ın huzuruna çıkar ve ‘Ey Allah’ım,
    yaşamasını dilediğin kimselerden başka, yerde ve gökte canlı olarak yarayan
    bütün varlıklar öldü’ der. Allah ise, geride kalanları herkesten daha
    iyi bildiği halde, ölüm meleğine ‘Geride canlı kalan kimse var mıdır?’ diye
    sorar. Azrâil, ‘Ey Allah’ım, ölmeyen ve daima diri olan Zât-ı Celâlin kaldı.
    Sen bâkisin ve dirisin. Bir de kalmasını dilediğin Arş’ı ayakta tutan melekler,
    Cebrâil, Mikâil ve ben kaldım’ cevabını verir. Daha sonra Allah’ın
    emriyle geride kalan melekler de ölür, Azrâil’e dönen Yüce Allah: ‘Ey
    meleğim, sen de diğer yaratıklarım gibisin. Bütün yaratıklarım öldü, sana
    ihtiyaç kalmadı. Yaratan ve öldüren benim. Artık sen de öl’ buyurur ve
    Azrâil de ölür. Sonra Yüce Allah: ‘Bugün mülk kimindir?’ diye seslenecek
    ama cevap verecek hiçbir canlı olmayacak; cevabı Allah kendisi verecektir.
    ‘Bugün mülk, tek ve her şeye gücü yeten Allah’ındır?”
    Yüce Allah, yerleri ve gökleri değiştirecek, yeni bir âlem yaratacak,
    her yer dümdüz olacak. Allah’ın seslenmesiyle bütün varlıklar
    128] 70/Meâric, 8-10
    129] 22/Hacc, 1-2
    130] 51/Kamer, 8-9
    131] 70/Meâric, 43-44
    132] 27/Neml, 87
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 30 -
    tekrar eski haline gelecek; yerin altındakiler altta, üstündekiler
    üstte olmak üzere dirilme anını bekleyecekler. Allah’ın emriyle
    gökler kırk gün yağmur yağdıracak, her taraf sularla kaplanacak.
    Ardından Allah cesetlere yeniden dirilmelerini emredecek. Cesetler
    bitkilerin yeşermesi gibi yerden çıkacak. Bu arada Cebrâil ve
    Mikâil de yeniden diriltilecek. Ardından Allah bütün ruhları çağıracak.
    O gün mü’min ruhlar ışık hâlinde, kâfirlerinki ise karanlık
    halde gelir. Allah bu ruhları Sûr ‘a doldurup İsrafile emreder. İsrafil
    emri yerine getirir ve Sûr’u üfler. Sûr’dan çıkan ruhlar yerle
    gök arasını doldurur; ardından Allah, her ruhun kendi cesedine
    girmesini emreder. Ruhların cesetlere girmesinden sonra yer yarılır
    ve herkes kabrinden çıkıp ilâhî huzura doğru yürümeye başlar.
    “Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış olarak o çağırana kabirlerinden
    koşarak çıkarlar.” 133
    Buna göre Sûr, İsrâfil’in (a.s.) Kıyâmet anında canların toptan
    öldürülmesi, kâinatın düzeninin bozulması, ardından yeni
    bir âlemin kurulması ve nihâyet canlıların tekrar dirilmeleri için
    toplam üç kez üfleyeceği, mahiyetini bilmediğimiz, dünyadaki
    âletlere benzemeyen, ancak hadislerde boru diye tanımlanan bir
    âlettir. 134
    İsrâfil (a.s.); Allah’ın Emriyle
    Kıyâmeti Başlatacak Melek
    Sûr’a üfleyecek olan melek; dört büyük melekten birisi olan
    İsrâfil Kıyâmet günü Sûr’a üflemekle vazifeli melektir. Kıyâmet günü
    Allah’ın emri ile iki defa Sûr’a üfleyecektir. “Sûr’a üflenince, Allah’ın dilediği
    bir yana, göklerde olanlar, yerde olanlar hepsi düşüp ölür. Sonra Sûr’a
    bir defa daha üflenince hemen ayağa kalkıp bakışıp dururlar.” 135
    İsrâfil’in birinci üflemesi ile yer ve gökteki bütün canlılar ölecek
    ve dünya hayatı sona erecektir. İkinci defa üflemesiyle de bütün
    canlılar dirilecek ve âhiret hayatı başlayacaktır. Sûr’un ilk üflenişine
    “nefha-i ûlâ”; ikinci üflenişine “nefha-i sâniye” denilir. İsrâfil’e
    (a.s.) Sûr’a üfüreceği için Sûr Meleği de denilmiştir. Peygamber’e
    (s.a.s.) Sûr’un mâhiyeti sorulunca şöyle demiştir: “Üfürülen bir boynuzdur.”
    136 Peygamber (s.a.s.); “İsrâfil Sûr’u tutmuş hazır bir şekilde
    kendisine ne zaman üfürmek için emredileceğini bekliyor”137 buyurmuştur.
    133] 54/Kamer, 8
    134] Fedâkâr Kırmızı, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 450-451
    135] 39/Zümer, 68
    136] Ahmed bin Hanbel, II/196
    137] Taberî, Câmiu'l-Beyân, 7/211; İbn Kesir, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm, 3/276
    KIYAMET
    - 31 -
    Sûr’un üfürülüşü ve İsrâfil’in (a.s.) sûr’a üfürmesini anlatan
    uzun bir hadis Tefsîr kitaplarında konu ile ilgili âyetlerin açıklanmasında
    zikredilmiştir. Bu hadisin bazı cümleleri sahih hadis kitaplarında
    konu ile ilgili anlatıları bahislerde geçmekle beraber, bazı
    cümleleri ifade ve manâ bakımından peygamber sözü olmayacak
    derecede münker kabul edilmiştir. Bu hadisin tek râvisi olan İsmail
    b. Râfi’ Medine’nin kıssacılarındandır. Ahmed b. Hanbel ve Ebû
    Hâtim er-Râzî gibi hadis tenkidçileri hadislerinin münker olduğunu
    hatta metrûk bir râvi tarafından rivâyet edildiğini söylemişlerdir.
    138
    Levh-i Mahfuz’da Allah’ın yazılı irâdelerini okumak ve bu
    irâdelerin yerine getirilmesiyle görevli olan mukarreb meleğe bildirmek
    de İsrâfil’in (a.s.) görevlerindendir. İsrâfil’in (a.s.) ve diğer
    meleklerin kadrinin yüceliğinden dolayı Hz. Peygamber (s.a.s.)
    bazen onların ismi ile duâ etmiştir. Hz. Peygamber (s.a.s.) gece namazına
    kalktığında şöyle duâ ederdi; “Ey Allah’ım, Cebrâil, Mikâîl ve
    İsrâfil’in Rabbi, göklerin ve yerin yaratıcısı, gaybı ve şehâdet âlemini bilen.
    Sen kullarının arasındaki ihtilaflar hakkında hüküm sahibisin. Beni izninle
    ihtilaf edilen şeylerde hakka kavuştur. Sen dilediğini sırât-ı müstakim’e
    kavuşturursun.” 139
    Ba’s ve Ba’sı İnkâr
    Ba’s; öldükten sonra dirilmek demektir. Hayatının başlangıç
    ve sonu olmayan tek varlık, Allah’tır. Diğer bütün varlıkların bir
    başlangıç ve bir sonu vardır. Her canlı gibi insan da doğar, büyür
    ve eceli gelince ölür. Ölen insan için kabir hayatı başlar, Kıyâmete
    kadar devam eden kabir hayatından sonra Kıyâmetin kopması
    ve ikinci defa İsrafil’in (a.s.) sûr’a üfürmesiyle kabirlerdeki bütün
    cesetler kendi ruhlarıyla birleşerek yerlerinden kalkıp, hesaplarının
    görüleceği geniş bir sahaya toplanırlar. Âhiret hayatının diğer
    merhalelerinden geçtikten sonra, iman ve amelleri nisbetinde
    Allah’ın kendilerine takdir etmiş olduğu Cennet veya Cehennem’e
    giderek âhiret hayatının devamını yaşamaya başlarlar.
    İşte insanın öldükten sonra dirilmesi ve âhiret hayatına başlamasına
    “ba’s” denir. Öldüren ve dirilten Allah’tır. Ölümün ve dirilmenin
    nasıllık ve niceliğini tam manasıyla bilmemekle birlikte;
    bunlar hakkında verilen haberlerin doğruluğuna kesinlikle inanmamız
    istenmektedir. Haberin doğruluğu, onu bildiren zatın doğruluğuna
    bağlıdır. Ölümü ve öldükten sonra dirilmeyi haber veren,
    Allah ve O’nun peygamberidir. Bilindiği gibi öldükten sonra
    138] İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim, 3/274-282
    139] Müslim, Müsafîrûn 200; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 207
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 32 -
    dirilmeye iman etmek imanın esaslarından biridir. Cibril Hadisi adı
    ile şöhret bulan bir hadiste Peygamberimiz (s.a.s.) imanın şartları
    konusunda şu ifadeleri kullanmaktadır: “...Allah’a, Meleklerine, Kitabına,
    Allah’a kavuşmaya ve Peygamberlerine ve öldükten sonra dirilmeye
    inanman, bir de bütün kadere inanmandır.”140 Hadiste bildirildiği gibi
    altı maddeden ibâret olan iman esaslarının hepsine birden inanmak
    farzdır. Bunlardan bir tanesini bile inkâr etmek, bütününü
    inkâr demektir. Dolayısıyla öldükten sonra dirilmeyi inkâr etmek
    küfür olup ebedî Cehennem azabını gerektirir. “Ba’s” olayının
    dünyada benzerlerini görmek son derece mümkün ve kolay bir
    husustur.
    “Allah -ölenin- ölümü zamanında, ölmeyenin de uykusunda ruhlarını
    alır. Bu sûretle hakkında ölümü hükmettiği ruhu tutar, diğerini muayyen
    bir vakte kadar salıverir. Şüphe yok ki bunda iyi düşünecek bir kavim için
    kesin ibretler vardır.” 141
    Bütün varlıkları yaratan ve herkesin sırlarını bilen Allah, ömürleri
    tamam olup ölecek olan nefisleri öldükleri zamanda ve ömürleri
    tamam olmayıp ölmeyecek olanları uykuları zamanında tutar,
    onları cesetlerine bırakmaz. İbn Abbâs’ın ifadesine göre: “İnsanda
    bir nefis ve bir ruh vardır. Aralarındaki fark güneş ile şuaları
    gibidir. Nefis, kendisiyle akıl ve temyiz yapılan; ruh da teneffüs
    ve hareket yapılandır. Ölüm halinde ruh ve nefis birlikte vefat
    ederken, uykuda yalnız nefis vefat eder.” Âyetten ve izahından
    anlaşılacağı gibi ölüm ve öldükten sonra dirilmenin bir benzerini
    insanoğlu uyuma ve uyanmasıyla yaşamaktadır.
    Geçmişte ve günümüzde inananların dışında- insanların büyük
    bir kısmı öldükten sonra dirilme gerçeğini iki sebepten kabul
    etmek istememişlerdir. Birincisi, akıl ile idrak edememeleri, ikincisi
    de dünyada yaptıkları isyanlarının hesabını verme korkusu. Her
    iki tür insana cevap ve müminlerin imanlarını takviye açısından
    Kur’an’da konu ile ilgili birçok âyet vardır. Âyetlerden bir kısmı bu
    dünyada meydana gelen öldürme ve diriltme olaylarını gözönüne
    sermektedir:
    a) İsrailoğullarından biri, zulmen öldürüldü, fakat cezânın
    tatbik edilebilmesi için katil bulunamadı. Allah onlara bir sığır
    kesmelerini emretti, sığır kesildi ve yine İlâhî emir gereği, kesilen
    sığırın bir parçası maktûle vuruldu, maktûl de Allah’ın izni ile dirilerek
    kendisini kimin öldürdüğünü söyledi. 142
    140] Müslim, İmân 8
    141] 39/Zümer, 42
    142] 2/Bakara, 73
    KIYAMET
    - 33 -
    b) Babil hükümdarı Buhtunnasrın, Kudüs ve civarını zaptedip
    harabeye çevirdi. Halkının bir kısmını öldürdü, bir kısmını da esir
    aldı. Esirler içerisinde bulunan -kuvvetli rivâyete göre Hz. Üzeyir
    (a.s.) Bâbil zindanlarından kaçarak Kudüs’e geri dönüp oranın harap
    halini görünce de buranın eski haline nasıl geleceğini üzüntü
    ile düşünmüştü. Bunun üzerine Allah, Üzeyir’in (a.s.) ruhunu alır
    ve yüz sene müddetle onu bu vaziyette bırakır. Yüz sene sonra dirilince
    yanındaki yiyeceklerinin aynen durup bozulmadığını, merkebinin
    ise kemiklerinin bile çürüyüp parçalandığını görür. Üzeyir
    (a.s.) bu durumda ancak bir gün veya daha az bir zaman kaldığını
    zanneder. Sonra Allah kudretiyle, Üzeyir’in (a.s.) merkebinin kemiklerini
    bir araya getirerek etlerini giydirir. Bütün bu hâdiseler
    Allah’ın emriyle meydana gelmektedir. 143
    3) Hz. İsa’nın (a.s.) mucizelerinden biri de ölüleri diriltmektir. 144
    4) Hz. İbrahim (a.s.), Allah’tan, ölüleri nasıl dirilteceğini göstermesini
    istedi. Ancak bu isteğinin, inançsızlığından değil, bilâkis
    kalbinin mutmain olması için olduğunu ifade etti. Allah O’na “O
    halde kuşlardan dördünü tut, onları kendine çek (iyice incele), sonra
    (kesip) her dağın başına onlardan birer parça koy. Sonra onları kendine
    çağır; koşarak sana geleceklerdir... “145 buyurdu. Hz. İbrahim de emredilenleri
    yapmış, kestiği kuşların etlerini birbirine karıştırarak
    herbirinden birer parçayı dağlara koymuş, sonra da onları çağırdığında
    kuşların her bir parçasının kendi vücutlarıyla birleşerek
    Allah’ın izniyle canlanıp yanına geldiklerini görmüştür.
    5) Kur’an kâfir kral Dekyanos zamanında yaşayan birkaç mümin
    gencin, kralın zulmünden kaçarak mağarada saklanmaları
    hâdisesini (Ashâbu’l-Kehf olayını) anlatır. Özetle Kur’an’ın bildirdiğine
    göre bu gençler gizlendikleri mağarada üçyüzdokuz yıl
    uyurlar. Uyandıklarında bir gün veya daha az bir müddet uyuduklarını
    sanan gençler, içlerinden birini yiyecek almak üzere şehre
    gönderirler. Şehir değişmiş, kral değişmiş, halk hristiyan olmuştur.
    Alış veriş için kullanmak istediği paranın kâfir yönetici Dekyanos
    zamanına ait olduğu farkedilir. Genç ve arkadaşlarının hazine bulduğunu
    zanneden halk, gençle birlikte mağaraya gelirler. Genç,
    arkadaşlarına haber vermek üzere mağaraya girer ve bir daha dışarı
    çıkmaz.146
    Yukarıda bildirilen ve Kur’an’la sâbit olan bu olaylar, öldükten
    143] 2/Bakara, 259
    144] 3/Âl-i İmrân, 49
    145] 2/Bakara, 260
    146] 18/Kehf, 9-26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 34 -
    sonra dirilme hâdisesinin, bizzat insan hayatı üzerindeki canlı misalleridir.
    Bunlardan başka Allah, insanlardan Ba’s’ı anlamak ve ibret
    almak isteyenler için tabiattan da birçok örnekler ve misaller
    vermiştir: Hac sûresi beşinci âyette Allah, öldükten sonra dirilme
    konusunda kuşku içinde olanları ikaz etmek üzere şöyle buyuruyor:
    “Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz (bilin ki)
    biz sizi (önce) topraktan, sonra nutfe (sperma)den, sonra alaka (embriyon)
    dan, sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki, size
    (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar
    rahimlerde tutuyoruz, sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz. Sonra güç
    (ve kabiliyetler)inize ermeniz için (sizi büyütüyoruz). İçinizden kimi (henüz
    çocukken) öldürülüyor, kimi de ömrün en kötü çağına (ihtiyarlığa) itiliyor
    ki, bilirken bir şey bilmez hale gelsin (çocukluğundaki gibi vücutça ve akılca
    güçsüz bir duruma düşün). Yeri de kurumuş, ölmüş görürsün. Fakat
    biz onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman titreşir, kabarır ve her güzel
    çiftten bitirir. Bu böyledir. Çünkü Allah, tek gerçektir. (Her şey O’nunla
    varlık kazanır) ve O, ölüleri diriltir ve O, her Şeyi yapabilir... Allah kabirlerde
    olanları diriltecektir.”147; “O ki rüzgârları rahmetinin önünde müjdeci gönderir.
    Nihâyet onlar, ağır ağır bulutları yüklenince, onu ölü bir memlekete
    yollarız; onunla su indirir ve türlü türlü meyveler çıkarırız. İşte ölüleri de
    böyle çıkaracağız. Herhâlde bundan ibret alırsınız.” 148
    Mekke müşriklerinden Adîy b. Rabîa, Hz. Peygamber’e (s.a.s.)
    Kıyâmet hakkında soru sordu o da Kıyâmetin kopacağını ve bütün
    insanların kabirlerinden dirilerek kalkacaklarını söyledi. Anlatılanları
    aklı ile kavrayamayan Adiy ve benzerlerine cevap olmak üzere
    Allah, “İnsan, bizim kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı
    mı sanıyor? Evet, toplarız, onun parmak uçlarını bile düzeltmeye gücümüz
    yeter.” 149 âyetini inzâl ediyor.
    Bunlardan başka daha birçok âyetlerde Allah, -kâfirlerin
    inkârlarına rağmen- insanların, ölümlerinden ve toz toprak olmalarından
    sonra, vakti gelince tekrar dirilteceğini, hesaplarının görülmesi
    için mahşere sevkedileceklerini belirtmektedir. Verilen bu
    bilgiler, gayb âlemine ait bilgilerdir. Bunların mantık veya müsbet
    ilimle izah ve ispatı sözkonusu değildir. Ancak, âyetler üzerinde
    düşünen insanlar dirilme olayının gerçekliğini kavrayabilirler. İnsanı
    ve tüm varlıkları, modeli yok iken ilk defa yaratmaya muktedir
    olan bir varlık, onları öldürdükten sonra tekrar diriltmeye de güç
    yetirebilir. Müminler, dirilmeye inanırlar. İnanmayanları ise Allah
    “kâfir” olarak nitelendirmiştir. 150
    147] 22/Hacc, 5-7
    148] 7/A'râf, 57
    149] 75/Kıyâme, 3, 4
    150] 64/Teğâbün, 7; Ayrıca geniş bilgi için Kur’ân-ı Kerîm'in şu âyetlerine baKIYAMET
    - 35 -
    Ba’su Ba’de’l-Mevt
    Ba’su ba’de’l-mevt: Öldükten sonra tekrar dirilmek demektir.
    Buna “haşr-ı ecsâd (cesedlerin birleşmesi) neş’e-i uhrâ (ikinci yaratılış)
    da denir. Bu dirilme İsrafil’in (a.s.) sûra ikinci defa üflemesiyle
    olacaktır. Buna iman etmek İslâmî akîde gereğidir. Kur’ân-ı
    Kerîm’de “Sonra sûra bir defa daha üflenecektir. Bir de görürsün ki insanlar
    kabirlerinden doğrulmuş bakıyorlar.” 151 buyrulur. O zaman Allah
    Teâlâ insanların dağılan parçalarının aslî uzuv ve parçalarını
    bir araya getirecek ve Âlem-i Berzah’da bulunan ruhlarını bedenlerine
    iâde ederek diriltecektir.
    Öldükten sonra dirilmenin vukû bulacağını Allah ve Rasûlü
    haber vermektedir. Bu konuda akıl, ilim ve duygularla bilgi elde
    edilemez. Fakat bunlar öldükten sonra dirilmenin vukû bulmayacağını
    da ispat edemez. Öyle ise öldükten sonra dirilme aklen
    mümkündür. Aklen mümkün olan bir şey hakkında nass vârid
    olunca artık ona inanmak gerekir.
    Kur’ân-ı Kerîm öldükten sonra dirilme üzerinde çok durur.
    Çünkü Mekke müşrikleri bunu bir türlü kabul edemiyorlar ve şiddetle
    karşı çıkıyorlardı. Kur’ân-ı Kerîm’de ifade edildiği gibi: “Hayat
    ancak dünya hayatıdır. Biz tekrar diriltilecek değiliz”152 diyorlardı.
    Kur’ân-ı Kerîm öldükten sonra dirilmenin olacağını sadece haber
    vermekle yetinmez, ispat etmek için birtakım aklî deliller de getirir.
    Bunlardan bir kısmı şöyledir:
    1- Bir şeyin benzeri ve örneği yok iken onu ilk defa yaratan,
    öldükten sonra tekrar benzerini meydana getirmeye elbette kadirdir.
    “Bütün varlıkları yoktan var eden ve sonra da tekrar diriltecek
    olan Allah’tır. Bu, O’na pek kolaydır.”153 Halef oğlu Ubey bir gün Hz.
    Peygamber’e (s.a.s.) geldi. Elinde bulunan çürümüş bir kemiği
    ufalayarak: “Böyle çürüdükten sonra bunu tekrar kim diriltecek?”
    dedi. Bunun üzerine aşağıdaki âyetler indi: “İnsan kendisini bir damla
    sudan yarattığımızı görmez mi ki, hemen apaçık bir hasım kesilir. Yarattığımızı
    unutarak bize misal getirir ve ‘çürümüş kemikleri kim diriltecekmiş?’
    der. De ki: ‘Onları ilk defa yaratan diriltecektir. O, bütün yaratılanları
    çok iyi bilir.” 154
    kılabilir: 2/Bakara, 28; 6/En’âm, 29, 30, 94; 16/A’râf, 38; 17/İsrâ, 51; 20/
    Yûnus, 102; 31/Lokman, 28, 58/Mücâdele, 6; 64/Teğâbün, 7; 36/Yâsin, 52;
    22/Hacc, 7; 19/Meryem, 33; 17/İsrâ, 49; Cengiz Yağcı, Şâmil İslâm Ansiklopedisi,
    c. 1, s. 202-204
    151] 39/Zümer, 68
    152] 6/En'âm, 28
    153] 30/Rûm, 27
    154] 36/Yâsîn, 77-79; İbn Kesîr, Tefsîru'l-Kur'ani'l-Azîm, IV, 581
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 36 -
    Bu ve benzer âyet-i kerîmelerde öldükten sonra dirilme ispat
    edilirken ilk yaratılıştan hareket edilmiş, örneği ve benzeri yok
    iken ilk defa yaratmanın güçlüğü yanında ikinci defa benzerini
    yaratmanın daha kolay olduğuna dikkat çekilmiş, âlemi ilk defa
    yoktan var eden Yüce Allah’ın, ölüleri tekrar diriltmeye haydi haydi
    kadir olacağı vurgulanmıştır.
    2- Uyku, küçük ölüm sayıldığı gibi uyanma da küçük hayat sayılır.
    İnsanlar uykudan sonra uyandıkları gibi öldükten sonra da
    dirileceklerdir. 155
    3- Yağmursuzluk ve kuraklık sebebiyle yeryüzündeki bitkiler
    ve yeşillikler kururlar. Sonra yağmur yağınca ya da sulanınca tekrar
    canlılık kazanırlar. “Yeryüzünü kupkuru görürsün. Üzerine su indirdiğimiz
    zaman harekete geçip dirilir. Bu, Allah’ın delillerindendir. Şüphesiz
    toprağa can veren Allah, ölüleri de diriltir. Muhakkak o, her şeye
    kaadirdir.”156; “Sen yeryüzünü kupkuru görürsün. Fakat Biz, oraya su indirdiğimiz
    zaman harekete geçer kabarır her çeşit güzel bitkiler bitirir. İşte
    bütün bunlar delildir ki, Allah haktır, ölüleri diriltecektir. Allah her şeye
    kadirdir, Kıyâmet kopacaktır, bunda şüphe yoktur. Allah kabirlerdekileri
    kaldıracaktır.” 157
    4- Âdem’i (a.s.) topraktan yaratıp neslini meniden yaratan
    kudret, öldükten sonra diriltmeye de kadirdir. Kur’ân-ı Kerîm’de:
    “Ey insanlar! Eğer tekrar diriltilmemizden şüphe ediyorsanız, ilk yaratılışınızı
    bir hatırlayın. Yaratmadaki kudretimizi açıkça göstermek iççin biz sizin
    aslınızı topraktan, sonra onun neslini nutfe (meni) den yarattık.” 158
    5- Göklerin ve yerin yaratılması öldükten sonra insanların tekrar
    diriltilmesinden daha güçtür. Allah Teâlâ şöyle buyurur: “Şüphesiz
    göklerin ve yerin yaratılması, insanların (ikinci defa) yaratılmasından
    daha büyük bir iştir. Fakat insanların çoğu bunu bilmezler.” 159
    6- Kur’ân-ı Kerîm’de öldükten sonra dirilme hakkında geçmişte
    vuku bulmuş misaller de verilmiştir. Kehf sûresinde anlatılan
    Ashabu’l-Kehf hâdisesi, Bakara sûresinin ikiyüz altmışıncı âyetinde
    anlatılan Hz. İbrahim’in (a.s.) paramparça ettiği dört kuşun tekrar
    diriltilmesi hadisesi, aynı sûrenin iki yüz elli dokuzuncu âyetinde
    anlatılan -tefsirlerin belirttiğine göre- Üzeyir (a.s.) hâdisesi bunlara
    misaldir.
    155] 6/En’âm, 60
    156] 41/Fussılet, 39
    157] 22/Hacc, 5-7
    158] 22/Hacc, 5
    159] 40/Mü'min, 57
    KIYAMET
    - 37 -
    Bunların dışında başka deliller de vardır. Hz. Ali öldükten sonra
    dirilmeyi inkâr eden birine: “Benim dediğim olursa sen zararlı
    çıkarsın, fakat senin dediğin çıkarsa ben bir şey kaybetmem” diye
    cevap vermiştir. Bir başka zât da: “Toprağa hangi tohum atılmıştır
    da bitmemiştir? İnsanların tekrar dirileceğinden niçin şüphe ediyorsunuz?”
    demiştir. 160
    el-Bâis; Yeniden Dirilten Allah
    el-Bâis: Esmâü’l-Hüsnâdan, Allah’ın güzel isimlerinden biridir.
    Kulları ölümlerinden sonra dirilten, ölüleri diriltip kabirlerinden
    çıkaran veya ümmetlere peygamberler gönderen anlamına gelir.
    Allah Teâlâ insanları ölüp toprak olduktan sonra dirilterek kabirlerinden
    kaldıracak “Arasat” denilen çok geniş, dümdüz, ağaçtan
    ve binadan tamamiyle boş bir yere çıkaracaktır. Âhiret günü yahut
    Kıyâmet günü denilen ve Kur’ân-ı Kerîm’ de daha başka adları
    olan bu gün iman esaslarından biridir ve el-ba’sü ba’del-mevt
    (öldükten sonra dirilme) diye adlandırılır.
    “De ki: ‘Onları ilk defa yaratan diriltecek. O, her yaratmayı hakkıyla
    bilendir.”161 Allah Teâlâ, mahlûkatını yok ettikten sonra tekrar diriltmeye
    kadirdir. “O, mahlûku ilkin yaratıp sonra onu (ö!dürdükten ve
    tekrar dirilttikten sonra) iâde edecek olandır ki, bu, O’na göre pek kolaydır.
    Göklerde ve yerde en yüce sıfatlar O’nun. O, yegâne gâlip, yegâne
    hüküm ve hikmet sahibidir.”162 Ba’s, yeniden diriltme ve din gününde
    amellerin karşılığını vermek içindir. Dünya imtihan; âhiret, sonuç
    günüdür.
    Haşr ve Neşr
    Haşr; bir topluluğu bulunduğu yerden çıkarmak, meskenlerinden
    koparıp başka bir yere sevketmek, sürgün etmek ve bir
    yere toplamak demektir, “Kitap ehlinden inkârcıları ilk haşrde/sürgünde
    yurtlarından çıkaran O’dur”163 âyetinde geçen “haşr” kelimesi,
    Kıyâmet günü vuku bulacak olan “haşr” değil, onun küçük bir
    numûnesi olmak üzere Nâdiroğulları yahûdilerinin yurtlarından
    çıkarılıp sürülmesi demektir. Bu “haşr” ehl-i kitabın ilk haşridir.
    Yani bunda ehl-i kitap, Arap Yarımadasından ilk defa olarak çıkarılmak
    sûretiyle haşrolunmuşlardır. İkinci haşirleri de herhalde
    Kıyâmette olacaktır.
    Terim olarak “haşr”; insanların öldükten sonra dirilip dünyada
    160] Durak Pusmaz, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 204-205
    161] 36/Yâsin, 79
    162] 30/Rûm, 27
    163] 59/Haşr, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 38 -
    iken yaptıkları işlerden ve söyledikleri sözlerden dolayı sorguya
    çekilmek üzere “mahşer” denilen yere sürülmeleri, burada toplanmalarıdır.
    Nitekim Kıyâmet gününe “yevmü’l-ba’s” (tekrar
    dirilme günü) ve “ yevmü’n-neşr” denildiği gibi, “yevmü’l-haşr”
    (toplanma günü) de denir.
    “Neşr”; yaymak, dağıtmak manasına yahut “nuşûr yapmak”
    yani ölüleri diriltmek anlamındadır. Buna “neşr”, öldükten sonra
    insanları tekrar diriltmek; “haşr” de onları mezarlarından
    çıkararak, “mahşer” denilen yere sevkedip orada toplamaktır.
    “Sizi yaratıp yeryüzüne yayan O’dur ve O’nun huzurunda toplanacaksınız.”
    164
    Öldükten sonra tekrar dirilmeye ve hesap vermek üzere Allah
    ile mülâki olmaya (neşre ve haşre) inanmak, iman esaslarından
    biridir. Kalbimizde en ufak bir şilphe duymadan bizleri yaratanın
    Allah olduğuna iman ettiğimiz gibi, aynı katiyetle O’nun huzunında
    toplanacağımıza da inanıyoruz. Ne var ki, ölümü gözleriyle
    gördükleri için inkâr edemiyen birtakım insanlar, öldükten sonra
    dirilmeye akıl erdiremiyor, ölümün toprak oluş ve nihâyette yokoluş
    olduğuna inanıyorlar. Bu gibilerine Kur’ân şöyle hitap eder:
    “Kendi yaratılışını unutup, ‘çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ diye
    Bize misâl vermeye kalkar. De ki; onları ilk defa yaratan diriltecektir. O,
    her türlü yaratmayı bilendir.” 165; “Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak,
    yeryüzünü ölümden sonra nasıl diriltiyor. Şüphesiz ölüleri O diriltir. O her
    şeye kadirdir.”166; “Allah, rüzgârları gönderir, onlar da bulutu kaldırır. Biz
    de onu ölü bir nehre sürükleriz; onunla yeri, ölümünden sonra diriltiriz.
    İşte ölümden sonra dirilme böyledir.”167; “Sonra onu öldürüp kabre koydu.
    Sonra dilediği zaman onu diriltip kaldırır.” 168
    Sağlıklı düşünebilen insan için bunlar ne kadar vecîz ve belîğ
    ifadelerdir. İlk önce yoktan vareden elbette öldürdükten sonra
    tekrar diriltmeye kadirdir. Görmüyor musun, her kış çürüyüp toprağa
    karışan bitkiler bahar gelince nasıl canlanarak ayağa kalkıyor,
    ölü iken yeniden diriliyor. Gören gözlere düşünen gönüllere
    lisan-ı hal ile “haşri ve neşri” ispat ediyor. “Ki, O, gökten belli bir
    miktar su indirdi de onunla ölü bir beldeyi dirilttik. Siz de böyle diriltilip
    çıkartılacaksınız.” 169
    164] 67/Mülk, 24
    165] 36/Yâsîn, 78, 79
    166] 30/Rûm, 50
    167] 35/Fâtır, 9
    168] 80/Abese, 21, 22
    169] 43/Zuhruf, 11
    KIYAMET
    - 39 -
    Varı yok edebilen, yoktan da var edebilen Allah için, ölüyü
    diriltmek idrâk edemeyeceğimiz kadar kolay ve basittir. “Bir şeyi
    dilediği zaman, O’nun buyruğu sadece, o şeye ‘ol!’ demektir, hemen
    oluverir.”170 Bunun için zamana, yardımcıya ve alete ihtiyacı yoktur.
    Bir kişiyi, bin kişiyi veya bir milyar kişiyi yaratmak, öldürüp haşretmek
    O’nun için birdir. “Sizin yaratılmanız ve (öldükten sonra) tekrar diriltilmeniz,
    tek bir nefsin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir. Şüphesiz
    Allah işitendir, görendir.” 171
    Allah’ın apaçık âyetlerini gördükleri halde, öldükten sonra
    tekrar dirileceklerine ve yaptıklarından hesaba çekileceklerine
    inanmayarak şeytana uyanlara Cenâb-ı Allah şöyle hitabediyor:
    “Rabbine andolsun ki, biz onları mutlaka uydukları şeytanlarla beraber
    haşredeceğiz. Sonra cehennemin yanında diz çöktürerek hazır bulunduracağız.”
    172
    Her ne sûretle olursa olsun ölüm muhakkaktır. Akıllı kimse
    odur ki Rabbi ile karşılaşacağını hesaplayarak kendini buna hazırlar.
    Ahmak, akılsız kimse böylesi bir hazırlıktan mahrum olarak yakasını
    Azrail’e kaptırandır. Mâdem ki ölüm vardır o halde Allah’ın
    istediği biçimde ölmeye bakmalıdır.
    “Andolsun ki ölseniz de öldürülseniz de Allah katında toplanacaksınız.”173
    “Müttakîleri o gün Rahmân’ın huzurunda O’na gelmiş misafirler olarak
    toplarız, suçluları da susuz olarak cehenneme süreriz.”174 O gün dehşetli
    bir gündür: “O gün, kişi, kardeşinden, annesinden, babasından,
    karısından ve oğullarından kaçar. O gün herkesin kendine yeter bir derdi
    vardır.” 175
    Haşr-ı Cismânî
    Haşr; Kıyâmet gününde amellerine bakılmak için ölülerin
    diriltilerek bir yere toplanmaları demek olduğuna göre; “Haşr-ı
    Cismânî” bedenen, cisimle, cesetle dirilme, bedenlerin haşri demektir.
    Ölümle, ruhların bedenlerden ayrıldığı, dolayısıyla bedenlerin
    ruhsuz kalarak çürüdüğü ve toprağa karıştığı malumdur. Ruhlara
    gelince, onların ölmeyip Kıyâmete kadar ruhlar âleminde
    bekletildiklerini biliyoruz. Dolayısıyla âhirette diriltilecek olan
    170] 36/Yâsîn, 82
    171] 31/Lokman, 28
    172] 19/Meryem, 68
    173] 3/Âl-i İmrân, 158
    174] 19/Meryem, 85-86
    175] 80/Abese, 34-37; Halid Erboğa, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 361-362
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 40 -
    bedenimizdir. Haşrolunacak olan da, ruhları kendilerine avdet etmiş
    vücutlarımızdır. Böyle olunca, bazı filozofların iddia ettiği gibi
    “haşr”; yalnızca ruhların haşredilmesi şeklinde olan “haşr-ı ruhânî”
    değil, aksine ruhla birlikte bedenlerin haşri, yani “haşrı cismânî”
    şeklinde olacaktır. Eğer haşr filozofların iddia ettiği gibi yalnızca
    ruhânî olsaydı, Cenâb-ı Allah’ın ölümden sonra bedenlerin tekrar
    diriltilmesinden söz etmesinin hiçbir anlamı olmazdı.
    “Kendi yaratılışını unuturda; ‘çürümüş kemikleri kim diriltecek?’ diyerek
    bize misal vermeye kalkar. De ki; ‘onları ilk defa yaratan diriltecektir.
    O, her türlü yaratmayı bilendir.” 176 Rivâyete göre Übeyy b. Halef, bir
    gün Hz. Muhammed (s.a.s.)’e elinde çürümüş bir kemikle gelerek
    parmaklarıyla onu ufalamış ve: “Muhammed! Allah’ın bu çürümüş
    dağılmış kemiği tekrar dirilteceğini mi sanıyorsun” deyince
    Peygamberimiz; “Evet, Allah bunu diriltecek, seni de öldürdükten sonra
    diriltip cehenneme sokacaktır” demiş, yukarıdaki âyet de bunun
    üzerine nâzil olmuştur. 177
    Âyette; “çürümüş kemikleri kim diriltecek?” diye bir soru sorulmakta
    ve soruya gâyet iknâ edici bir cevap verilmektedir: “De ki;
    onları ilk defa yaratan diriltecektir.” Onları yokluk âleminden varlık
    âlemine getiren Allah, tekrar diriltmeye kâdir değil midir? Hiç
    şeksiz şüphesiz kaadirdir.
    “Allah rüzgârları gönderir onlar da bulutu kaldırırlar, Biz de onu ölü
    bir şehre sürükleriz, onunla yeri ölümünden sonra diriltiriz. İşte ölümden
    sonra dirilme böyledir.” 178 Evet, nasıl ki ölü bir belde yağmurla yeniden
    dirilerek canlanıyorsa, çürümüş, toprağa karışmış cesetler de
    aynı şekilde Rableri’nin emriyle dirileceklerdir. “İşte ölümden sonra
    dirilme böyledir.” Dirilme böyle olunca, haşr de cismânî olacaktır.
    “Allah’ın rahmetinin eserlerine bir bak, yeryüzünü ölümünden sonra
    nasıl diriltiyor. Şüphesiz ölüleri O diriltir. O, her şeye kadirdir.” 179 Cenâb-ı
    Allah, ölümden sonra yeniden dirilmeyi hep bu çeşit örneklerle
    insanoğluna anlatmaktadır. Maddî olan çürümüş insan cesedinin
    diriltilmesini, yine maddeden ibâret olan tabiatın diriltilmesine
    benzeterek, insanı ikna yoluna gidiyor. Bu da gösteriyor ki haşr;
    “cismânî haşr” şeklinde olacaktır.
    “Bir de onlar dediler ki; sahi biz, bir kemik yığını ve kokuşmuş bir toprak
    olmuş iken, yeni bir hilkatte dirileceğiz, öyle mi?” 180
    176] 36/Yâsîn, 78, 79
    177] Vâhidî, "Esbâbü'n-Nüzûl", Tefsîr Sûret-i Yâsîn
    178] 35/Fâtır, 9
    179] 30/Rûm, 50
    180] 17/İsrâ, 49
    KIYAMET
    - 41 -
    “Dirilten de öldüren de O’dur. Gece ile gündüzün birbiri ardından gitmesi
    de O’nun emrine bağlıdır. Düşünmez misiniz?” 181
    “Öncekiler; ‘ölüp toprak ve bir yığın kemik olduğumuzda mı diriltileceğiz?’
    demişlerdi.” 182
    “Öldüğümüzde, kemik yığını ve toprak yığını olduğumuzda mı, biz mi
    tekrar dirileceğiz?’ diyorlardı.” 183
    Yukarıdaki âyetlerde müşriklerin öldükten sonra çürüyecek
    olan cesetlerinin yeniden diriltileceğine inanmadıkları anlaşılıyor.
    Bu da, bize gösteriyor ki Kur’an’da geçen haşrın cismânî olduğunu
    Câhiliyye Arapları biliyordu. İnkâr ederken kullandıkları
    ifâdeler buna şâhittir.
    Müşrikler “haşr”i tamamen inkâr ederken, İslâm filozofları
    diye bilinen meşhur bazıları da haşrın rûhânî olacağını savunarak,
    Kur’ân’ın bu gâyet açık olan nassına muhalefet etmektedirler.
    Hâlbuki “haşr-ı cismânî”yi kabul etmek hem akla, hem nakle,
    hem de ilâhî adalete daha uygundur. Çünkü Kur’ân gerek cennet
    gerekse cehennemi tasvir ederken devamlı olarak beş duyu ile algılanabilen
    tablolar çizmektedir. Kur’ân âyetleri haşrı hep maddî
    misallerle tasvir etmektedir. Diğer taraftan Allah’ın yarattığı nimetlerin
    tamamına yakın bölümü, dil, göz, kulak, burun ve derinin
    algılayacağı ve takdîr edip yaratıcısına şükredeceği mahiyette
    yaratılmış olduğunu biliyoruz. Dünyada bundan yararlanan azalarımız,
    Allah’ın ibâdetinde bulunmanın mükâfatı olarak âhirette
    de neden istifade etmesinler. 184
    Mahşer
    Mahşer; İnsanların toplandığı yer anlamında “Ha-şe-ra” fiilinden
    ismi mekândır. İkinci sûr’a üflendikten (nefha-i sâniyeden)
    sonra insanların hepsinin diriltilerek kabirlerinden kalkıp muhakeme
    edilmeleri için toplandıkları yer anlamına gelir. Mahşere
    “mevkıf” (insanların muhakeme olunmak üzere toplanacağı yer)
    zamana da “Yevmü’l-haşr” denilir. Şöyleki: Birinci nefhada (sûr’a
    ilk defa üflendiğinde) Allah’ın kalmasını dilediği melekler müstesna,
    canlıların hepsi ölecek, yerin ve göklerin nizamı bozulacaktır.
    Sonra göklerin ve genişletilen yerin nizamı başka bir şekilde sağlandıktan
    sonra ikinci nefha esnasında (sûr’a ikinci defa üfürülünce)
    her insan ve cinnin ruhları, diriltilen bedenleri ile birleşir. Yani
    181] 23/Mü'minûn, 80
    182] el-Mü'minûn, 23/82
    183] 56/Vâkıa, 47
    184] Halid Erboğa, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 363-364
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 42 -
    ruhları, diriltilen bedenlerine taallûk eder. “Birinci defa sûr’a üflenince,
    Allah’ın diledikleri müstesna olmak üzere, göklerde olanlarla yerde
    bulunan kimselerin hepsi düşüp ölecektir. Sonra ona bir daha üfürülecek.
    O anda görürsün ki ölüler diriltilip ayakta bakınıp duruyorlar.”185 Herkes,
    diriltildikten sonra, “mahşer” denilen yere sevkedilir ve burada
    toplanır: “...Artık sûra üfürülmüştür. Bu sûretle hepsini mahşer’de
    toplamışızdır.”186; “O gün (haşir günü) yer başka bir yere, gökler de (başka
    göklere) döndürülecektir. İnsanlar (kabirlerinden kalkıp) bir ve kahhâr
    olan Allah’ın huzurunda toplanacaklardır.”187 Diriltilen mahlûkatın
    toplandıkları “mahşer” fevkalâde geniş, düz, binasız ve yapısız
    yepyeni bir yer olacaktır. Peygamberimiz (s.a.s.), “Kıyâmet günü insanlar,
    hâlis undan yapılmış dümdüz ekmek gibi esmere yakın beyaz bir
    yer üzerinde toplanacaklardır.” 188 buyurmuştur.
    Abû Hureyrenin Peygamberimiz’den (s.a.s.) rivâyet ettiği bir
    hadisten öğrendiğimize göre; insanlar, mahşere yürüyerek, binek
    üzerinde ve ateş azâbı içerisinde olmak üzere üç grup halinde
    sevk edileceklerdir.189 Tirmizî’nin başka bir rivâyetine göre üçüncü
    grub, yüz üstü sürünerek mahşere çekilip götürüleceklerdir. 190
    İnsanlar ve cinler, mahşerde toplandıktan sonra muhakeme
    olunmak için çeşitli korku ve sıkıntılar içinde uzun müddet bekletileceklerdir.
    Bu müddetin bin ila ellibin yıl arası olduğu söylenir.
    Mahşer yerine Peygamberimiz Hz. Muhammed’in (s.a.s.) eline
    “Livâü’l-hamd” sancağı verilecektir. Başta Hz. Âdem olmak üzere
    bütün peygamberler, Rasûlullah’ın (s.a.s.) sancağı altında toplanacaklardır.
    191
    Mahşerde, insanlar, belirli bir süre bekledikten sonra
    muhâkeme ve muhasebe başlayacaktır. Büyük bir adalet mahkemesi
    kurularak herkese dünya da yaptığı her iş sorulacak, amel defterleri
    verilecek ve mizan konulacaktır. Herkes küfr ve dalâletteki
    veya iman ve hidâyetteki rehberleriyle birlikte çağırılacaktır. Bu
    konuda Kur’an da şöyle buyruluyor: “O gün insan sınıflarından herbirini
    rehberleriyle (izinden gittiği kimselerle birlikte) çağıracağız. Artık
    kimin kitabı (defteri), sağından verilirse, onlar kitablarını, en küçük haksızlığa
    uğratılmayarak okuyacaklardır.”192 Herkese “Kitabını, amel def-
    185] 39/Zümer, 68
    186] 18/Kehf, 99
    187] 14/İbrâhim, 48
    188] Buhârî ve Müslim'den, Mansûr Ali Nâsıf, et-Tac, İstanbul 1962, V, 365
    189] Buhârî ve Müslim den M. A. Nâsıf, et-Tac, 364
    190] et-Tac, V, 365
    191] Tirmizî, et-Tac, V, 385
    192] 17/İsrâ, 71
    KIYAMET
    - 43 -
    terini oku.”193 denilecek; Her insan da amel defterinde neler yazılı
    olduğunu anlayacaktır. “Yüce Allah, kula bu gün şahid olarak nefsin
    ve şahidler olarak Kirâmen Kâtibin melekleri kâfidir, der ve sonra ağzı
    mühürlenir ve organları da dünyada neler yaptıklarını anlatır.”194; “O gün
    onların ağızlarını mühürleriz. İşleyip kazandıklarını bize elleri söyler, ayakları
    da şehâdet eder.” 195
    İnsan öldükten sonra, bedeni dağılarak, molekül ve maddeleri
    başka hayvan ve insanlara geçiyor. Allah, insanı âhirette diriltirken
    başka insanlara aslî cüz (DNA: Deoksiribonükleik asit) olmaktan
    koruduğu ve altın zerresi gibi kaybolmaktan muhafaza ettiği
    ve onun bedeninin planını tamamen içeren bir molekülden yaratacaktır.
    Ve onu bu molekülden aynen yaratırken de diğer maddelerini
    ilâve edecektir. Zaten insanın bedeni dünyada iken de
    ölen ve dökülen hücrelerinin yerine yenisi yaratılarak beş ile altı
    senede tamamen yenileniyor. O halde insanın mahşerdeki bedeni
    ve organları, dünyadaki azalarının aynısı değildir. “Nasıl oluyor da
    eskisinin tam benzeri olsa da yeni maddelerden yaratılmış insanın
    azaları, eski organlarının işlediği suçlarına şahidlik yapacaktır”
    diye sorulursa; bunun doğru cevabı şudur:
    İnsan, esas rûhuyla insandır. İnsanın rûhu değişmez ve ölmez.
    Bozulmadan aynen kalır. İnsanın dünyada şuurlu olarak işledikleri
    amellerinin hepsinin bilgisi onun ruhunda aynen mahfuz kalır.
    Allah Teâlâ mahşerde insanın ağzını mühürleyerek, ruhundaki
    işlediklerine ait bu bilgileri onun el ve ayak gibi organlarına
    harikulâde bir yolla söyletecektir.
    Rivâyete göre; Mahşerde Peygamberimiz’e (s.a.s.) gâyet büyük
    bir havuz ihsan buyrulacak ki bunun büyüklüğü (boyu) Medine
    ile San’a arası kadar veya Şam’ın bir kasabası olan Eyle ile
    San’a arası kadar bir mesafedir. Suyu sütten daha ak, kokusu miskten
    daha güzel ve baldan daha tatlıdır. Kupaları da gökteki yıldızlar
    kadardır. Ondan bir defa içen bir daha susamaz.196 Böylece
    müminler Cennete girmeden önce bu havuzun suyundan içerek
    mahşerin dehşetinden ileri gelen hararetlerini gidereceklerdir.
    Gerçi Tirmizî’nin garib bir senetle rivâyet ettiği hadiste şöyle buyruluyor.
    Mahşerde “Her Peygamberin bir havuzu olacak. Onlar içinde
    havuzlarına su içmeye gelenlerin en çok ben olacağını umuyorum.” 197
    Yine Peygamberimiz (s.a.s.), bir hadisinde, “Havuzun başına gelenle-
    193] 17/İsrâ, 14
    194] Müslimden et-Tac, V, 372
    195] 36/Yâsin, 65
    196] Buhârî ve Müslim'den, et-Tac, V, 380
    197] Tirmizî'den, et-Tac, V, 378
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 44 -
    rin bir kısmının döndürüldüğü anda Onlar, benim ümmetim, diyeceğim.
    Onların senden sonra ne işler yaptığını (dinlerinden döndüklerini) bilemezsin,
    denilecek. Ben de, bundan sonra dinlerini değiştirenler helâk
    olsun, diyeceğim.” 198
    Mahşerde insanların muhakeme işleri bitirildikten sonra mahşerle
    Cennet arasında Cehennemin üzerine sırat köprüsü kurulacaktır.
    İnsanlar, bölük bölük Cehenneme bir kısmı da Cennete sevk
    olunacaktır. 199
    Sırat ve Sırat Köprüsü
    Sırat; Yol, cadde, geçit anlamına gelir. Kur’ân-ı Kerim’de sırat,
    daha çok “müstakim” (doğru) ile sıfatlanarak, Allah’ın rızâsına
    uygun olan ve O’na ileten Tevhid dini ve İslâm dini anlamında
    kullanılır: “Kim, Allaha güvenip dayanırsa muhakkak doğru yola (Sırat-ı
    müstakime) iletilmiştir.”200; “Muhakkak Allah benim de Rabbimdir, sizin
    de Rabbinizdir. O halde yalnız O’na ibâdet ediniz. Bu doğru yoldur (Sırat-ı
    Müstakim).” 201
    Fakat ıstılahta sırat denilince âhiretteki “sırat” akla gelir. Sırat
    mahşer yerinden itibaren Cehennemin üzerinden geçerek
    Cennete kadar uzanacak bir köprüdür. Bu köprü, haşir günü Cehennemin
    üzerinde kurulacaktır. Mü’min, günahkâr, kâfir herkes
    bu köprüye gelecektir. Cennete gidebilmek için bundan başka
    yol yoktur. Sıratın iki tarafına konulmuş kancalar, oradan geçmeye
    iyi amelleri yetmeyen kimseleri Allah’ın emriyle çekip Cehenneme
    düşüreceklerdir. İyi amelleri ağır gelenler, kötülükleri
    sebebiyle tırmalanıp yara almış olsalar bile Sıratı geçeceklerdir.
    Bazı mü’minler senelerce sürünerek geçeceklerdir. Sırattan geçiş
    esnâsında Peygamberimiz sırat üzerinde “Kurtar, ey Rabbim, kurtar”
    diye mü’minler için Allah’a duâ edip duracaktır. 202
    Ebû Said el-Hudrî’nin rivâyetinde Peygamberimiz şöyle buyuruyor:
    “Mahşerde muhâkeme ve muhâsebe işlerinden sonra Cehennemin
    üzerinde bir köprü (Sırat) kurulur. Allah şefaate izin verir. (Mü’minler) ya
    Allah selâmet ver, selamet ver, diye duâ eder durur’’. ‘Yâ Rasulallah, köprü
    nedir?’ diye sorulduğunda; şöyle cevap verir: “Kaypak ve kaygan
    198] Buhârî ve Müslim'den, et-Tac, V, 379
    199] Sa'deddin Teftazâni, Şerhu'l-Makasıd, II, 222-223, İstanbul 1305;
    Abdüsselâm b. İbrahim el-Lakkâni, Şerh-ü Cevhereti't-Tevhid, Mısır,
    1955/1375, s. 231-234; Fahreddin er-Razi, Mefâtihu'l-Gayb, İstanbul, 1308;
    Muhiddin Bağçeci, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 45-46
    200] 3/Âl-i İmrân, 101
    201] 3/Âl-i İmran, 51
    202] Müslim, İman 84, h. no: 329
    KIYAMET
    - 45 -
    bir yoldur. Orada; kancalar, çengeller ve Necid’de bilen sa’dan denilen
    sert dikencikler gibi dikenler vardır. Mü’minler amellerine göre kimi göz
    açıp kapayıncaya kadar, kimi şimşek gibi, kimi rüzgâr gibi, kimi kuş gibi,
    kimi iyi cins yarış atları gibi, kimi deve gibi süratle geçerler. Mü’minlerden
    kimi sapasağlam kurtulur. Kimi de tırmalanmış (hafif yaralı) olarak salıverilir.
    Kimileri de Cehennem ateşi içerisine dökülür.” 203
    Ebû Hureyre, Peygamberimizden şöyle rivâyet ediyor: “Cehennemin
    ortasına sırat (köprüsü) kurulur. Oradan peygamberlerden ümmetleri
    ile beraber geçenlerin ilki ben olacağım. Peygamberlerden başka
    o gün kimse konuşamaz, Peygamberlerin sözleri de ‘Ey Allah’ım, kurtar
    kurtar’ olur.” 204
    Ebû Sa’id el-Hudri’nin rivâyet ettiğine göre, Sırat köprüsü, kıldan
    ince, kılıçtan keskindir. Sırat’ın uzunluğu bin senelik yokuş,
    bin senelik iniş ve bin senelik de düzlüktür. Bu mesafe bazı insanlar
    için olacaktır. Her bir kimsenin bu mesafeyi geçmesi, amelleri
    ile orantılı bir zamanda olacaktır.205 Bazı ulemâya göre Sırat’ın kıldan
    ince, kılıçtan keskin olduğuna dair rivâyetler, bu köprünün
    üzerinden geçmenin pek müşkil ve zor olduğundan kinâyedir.
    Mü’minlerin Sırat’ın üzerinden çabuk geçip geçmemeleri, onların
    haramlara yönelip yönelmemelerine bağlıdır. Kalbine haram
    işleme düşüncesi gelip de ondan hemen yüz çevirip uzaklaşan
    kimseler Sırat’tan çabuk geçecektir.
    Sırat üzerinde her bir mü’minin yalnız kendisinin faydalanacağı
    bir nûru vardır. Bu nurdan başkası faydalanamayacaktır. Kimse,
    başka bir kimsenin nûru içerisinde gidemeyecektir. Nurunun
    intişarı nisbetinde her bir mü’mini Sırat geniş veya dar olacaktır.
    Sırat’ın genişliği hadd-i zatında bir ve aynı olduğu halde, üzerlerinden
    geçenlerin nurları nisbetinde kimisine ince ve sıkıcı, kimisine
    enli, rahat ve hoş görünecektir.
    Yüce Allah şöyle buyurur: “Ey iman edenler, günahlarınıza samimi
    bir tevbe ile Allah’a dönün! Umulur ki Rabbiniz, sizin kötülüklerinizi
    örter. Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri utandırmayacağı
    günde Allah sizi içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar. Çünkü onların
    nurları önlerinden ve yanlarından koşar da, ‘Ey Rabbimiz, nurumuzu
    tamamla, bizi bağışla; muhakkak sen her şeye kadirsin’ derler.” 206 Bu
    âyette, mü’minlerin nurlarından kastedilen, iman ve amelleriyle
    husûle gelen nurlardır. Özellikle bu nurları Sırat üzerinde onları
    203] Buhârî, Müslim ve Tirmizî'den naklen Mansur Ali Nasıf, Tac, V, 394-395
    204] Buhârî ve Müslim'den naklen, Tac, V, 377-378
    205] Mansur Ali Nasıf, Tac, V.394; Acluni, Keşfül-Hafa, II, 31
    206] 66/Tahrîm, 8
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 46 -
    yedip götürecek ve selamete çıkaracaktır. Münafıklar, karanlıkta
    kaldıkça mü’minler “Rabbimiz, nurumuzu söndürüp de bizi de
    kâfirler ve münafıklar gibi karanlıkta bırakma! Varacağımız yere
    kadar nurumuzu devam ettir ki, bu nurla sevinelim, karanlıkta
    kalıp perişan olmayalım” derler: “O gün (sıratta) münafık erkeklerle
    münafık kadınlar, mü’minlere, bizi bekleyin, nurunuzdan bir
    parça ışık alalım, derler. Onlara, dönün arkanıza da bir nur arayın,
    denilir. Nihâyet, onların arasına, bir kapısı olan ve içinde rahmet
    ve dışında azap bulunan bir sür çekilir.” 207
    Allah Teâlâ yine şöyle buyurur: “Sizlerden hiçbir kimse yoktur ki
    oraya (Cehenneme) uğramamış olsun. Bu, Rabbin için kesinleşmiş bir
    hükümdür. Sonra biz, iman edip kötülüklerden sakınanları kurtarırız.
    Zâlimleri de diz üstü çökmüş olarak orada bırakırız.”208 Bir rivâyete göre
    cennetlik mü’minlerin Cehenneme uğramaları, üzerindeki sırattan
    geçmelerinden ibarettir. Herkes bu köprüye gelecek ve Cehenneme
    girecek olanlar da buradan gireceklerdir. Mü’minlerin
    Cennete yollarının Cehennemden geçmesindeki hikmet; sevinçlerinin
    fazlalaşması ve kurtuldukları için şükürlerinin artması ve
    kâfirlerin üzüntülerinin çoğalmasıdır. Çünkü dünyada düşman
    saydıkları mü’minlerin kurtulması, kendilerinin Cehenneme atılmaları,
    kâfirler için azab üzerine azab olacaktır.
    Mu’tezile’nin çoğu ve Kadı Abdulcebbâr el-Hemedâni (ö.
    415/1025), Üzerinden geçmek mümkün olamaz; mümkün olsa
    bile Sırattan geçmek müminlere eza ve cefa çektirir” diyerek Sıratı
    inkâr etmişlerdir.
    Halîmî (ö. 403/1012) gibi bazı âlimler de, kâfirlerin Sırat’a
    uğramadan doğrudan doğruya Cehennem’e atılacaklarını söylemişlerdir.
    Bunlar, bu görüşlerini Ebû Sa’id el-Hudrî’nin rivâyet
    ettiği bir hadise dayandırmışlardır. Bu hadise göre, Mahşerde bir
    münâdi, “Her ümmet dünyada nelere tapıyor idiyse, onların ardına
    düşsün” diye çağırır. Bunun üzerine münezzeh ve yüce olan
    Allah’tan başka şeylere, putlara ve heykellere tapagelen ne kadar
    kimse varsa, onlardan hiçbir i kalmaksızın Cehenneme dökülürler.
    Artık ortalıkta iyi ve kötülerden yalnız Allah’a ibâdet etmiş olanlar
    ve ehl-i kitabın kalıntılarından başka kimseler kalmayınca, Yahudiler
    çağırılacak ve onlara “siz neye ibâdet ediyordunuz?” denilecek.
    Onlar “Allah’ın oğlu Üzeyr’e tapıyorduk” diyecekler. Bunun
    üzerine onlara, “yalan söylediniz! Allah hiçbir eş ve oğul edinmedi”
    denilir. Bunlar susadıklarını söyleyerek Cenâb-ı Allah’tan su
    207] 57/Hadîd, 13
    208] 19/Meryem, 71-72
    KIYAMET
    - 47 -
    isteyince, kendilerine serap gibi görünen ateşe götürülecekler ve
    birbirlerini çiğneyerek Cehennem ateşinin içine yuvarlanıp döküleceklerdir.
    Sonra Hıristiyanlar çağırılacak, “sizler kime ibâdet ediyordunuz?”
    denilecek. “Allah’ın oğlu Mesih’e ibâdet ediyorduk”
    diyecekler. Onlara da “yalan söylediniz! Allah hiçbir eş ve oğul
    edinmedi” denilecek. Bunlar da susadıklarını söyleyerek Allah’tan
    su isteyince, kendilerine, “Haydi suya gelmez misiniz?” diye işaret
    olunur. Serap gibi görünen Cehenneme doğru toplanacaklar
    ve birbirlerini çiğneyerek Cehenneme döküleceklerdir”. Bu hadisin
    devamında: Geride kalanlara, tanımadıkları bir surette Allah
    Teâlâ’nın tecelli edeceği, sonra şiddet ve dehşetin kaldırılarak samimi
    olarak Allah’a ibâdet edenlerin secde etmelerine izin verileceği,
    diğerlerinin -secde etmek istediklerinde- kafalarının üzerine
    düşecekleri, daha sonra Allah Teâlâ’nın bunlara ilk gördüklerinden
    başka bir surette (sıfatta) tecelli edeceği bildirilir. Bundan
    sonra da Cehennemin üzerine köprü (sıratın) kurulacağı ve şefaate
    izin verileceği beyan edilir. 209
    Sırat köprüsü için, ‘kıldan ince kılıçtan keskin’ benzetmesi
    yapılır. Şüphesiz bu benzetme, onun üzerinden geçmenin zorluğunu
    anlatmak içindir. Esasen bu yol, insanın dünyaya gelişiyle
    başlayan bir yoldur. Bu ‘sırat’, doğumdan ölüme doğru uzanmaktadır.
    İnsanların, özelde de mü’minlerin yaşadıkları hayat bir ‘sırat’
    üzerinde yürümedir. Bu köprüde yürümek, kurtuluşa doğru
    koşmak, tehlikelerden kaçınmak, Cehennem çukuru gibi yerlere,
    hatalara, günahlara, zorluklara düşmemek zordur. Hayat bu ‘sırat’
    üzerinde yürümekten başka bir şey değildir. İşte bu noktada
    önemli olan herhangi bir ‘sırat’ta değil, ‘müstakîm olan’ doğru ve
    dümdüz olan Allah’ın yolunda yürümektir
    ‘Sırâta’l-müstakîm’, İlâhî vahy olan İslâm’ın diğer adıdır. Rabbimizin
    insan için seçtiği, dümdüz, dosdoğru kıldığı, emin ve yönü
    hidâyet olan kurtuluş yoludur. Bu yol, eğrilikten, güvensiz olmaktan,
    yani her türlü ‘ıvec’den uzaktır. Bu yolun dışındaki bütün gidiş
    yolları eğri-büğrüdür, yanlıştır, inişli çıkışlıdır, yani ne üzerinde
    kolaylıkla yürümek mümkündür, ne de insanı hayatın hedefine
    götürürler. 210
    209] Buhârî, Müslim ve Tirmizî'den naklen et-Tac, V, 393-394; metin Müslim'in
    Sahih'inden özetlenerek alınmıştır; Sa'deddin Taftazani, Şerhul-Makasıd,
    İstanbul 1305, II, s. 223; Şerhul-Akaid İstanbul 1310; Abdusselâm b.
    İbrâhim el-Lakkâni, Şerh-u Cevhereti't-Tevhid, Mısır' 1955, s. 235-236;
    Fahreddin er-Razi, Mefâtihul-Gayb, İstanbul 1308, Kitab-ü Mecmü'atin
    mine't-Tefâsir, el-Matbaatül-Âmire İstanbul 1319); Muhiddin Bağçeci,
    Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 410-412
    210] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 599-602
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 48 -
    İnsanın Asıl Sırat Köprüsü Dünyadadır: “Şüphesiz Biz ona(insana),
    doğru yolu gösterdik. İster şükreder, ister küfreder.” 211
    Soğuk ve sıcak, siyah ve beyaz, gece ve gündüz birbirlerine
    zıttır. Tevhid ve şirk, iman ve küfür, mü’min ve kâfir de birbirlerine
    zıttır. Tıpkı bunlar gibi, Allah yolu ile şeytan yolu, ilâhî nizamla
    beşerî nizam da birbirlerine zıttır. Ve kâinatta her şey zıddıyla kaimdir.
    Bu zıtların yerlerinin değiştirilmesi, dengenin bozulmasıdır.
    Hakkı bâtılın yerine, bâtılı da hakkın yerine geçirmek, her şeyin
    alt üst olmamasına sebep olur.
    Geçici âlemle, ebedî âlemin arasında sıkı bir münasebet vardır.
    Her insan, gideceği ebedî âlemin azığını, hazırlığını, hesabını,
    kitabını bu âlemde yapar. Bu insana, baskı uygulanmadan, zorlanmadan
    iki yol gösterilir. Bu iki yolda yürümede serbest bırakılır.
    Yolların vasıfları, çıkış ve bitiş yerleri tek tek izah edilir. Hür
    irâdesini kullanarak, doğruyu tercih etmesi istenir. Yürüyeceği
    yolun doğru yol olması, geçerli olabilecek yol olması şart koşulur.
    Ve insan, anlatılanları dinledikten sonra kararını verir: Ya Allah’ın
    yolu, ya da bâtılın yolu. Rabbimizin yolunun, doğru olan yolun
    adı: “sırât-ı müstakîm”dir. Dünya, imtihan yeri olduğu için, bu
    yolda yürümek isteyenlerin yolculuğunda dikkat edeceği hususlar
    vardır. Şâyet dikkatli bulunmazsa ikaz ve irşadlara kulak vermezse,
    bu yoldan ayrılmış olması, başka yollarda yolculuğunu sürdürmesi
    an meselesidir. Sırât-ı müstakîmin sağında ve solunda birtakım
    bâtıl ve tehlikeli yollar olduğu gibi, bizzat bu yolda yürüyen
    insanların önüne geçen, sağından, solundan kendisine yaklaşıp
    bâtıl yola kaydırmak isteyen şeytan adlı düşman da vardır. 212
    Şeytanın âcil görevi, Allah yolunun yolcularını bu yoldan
    uzaklaştırıp diğer bâtıl yollara kaydırabilme mücadelesidir. Hadis
    rivâyetine göre, kıldan ince, kılıçtan keskin bir köprü olan213 “sırat
    köprüsü”, imanı ve ameli geçerli olacak kullar için, üzerinde evlerin,
    sarayların yapılabileceği kadar da geniş bir yol ve köprüdür.
    Yine, sırat’ın aşağısı ateştir, kavurucu bir ateş. Ancak, bu köprünün
    üzerinden geçecek olan mü’minlerin taşıdıkları nur, ateşi etkisiz
    hale getirebilecektir. Bilindiği gibi nûr ve nâr da birbirine zıttır.
    Sırat köprüsü, değişik bir şekilde, fakat taşıdığı anlam itibarıyla
    dünyada da vardır. Allah’ın yolu olan sırât-ı müstakîmle, cehennem
    üzerine kurulmuş olan sırat köprüsü birbirine bağlıdır.
    Dünyadaki sırat, dünyanın şartlarına; âhiretteki sırat da o âlemin
    211] 76/İnsan, 3
    212] 7/A’râf, 16
    213] Tac, 5/394
    KIYAMET
    - 49 -
    şartlarına göre tanzim edilmiştir. Fakat taşıdıkları hüviyet, maksat
    ve anlam aynıdır. Sırat köprüsü incedir; sırât-ı müstakîm de ince
    bir yoldur. O yolda yürümek, sanıldığı kadar kolay değildir. İnsanın
    önüne konulan yüzlerce yolu terkederek, reddederek sırât-ı
    müstakîmi tercih etmek, her kişinin kârı değildir. Üstelik o yollar,
    insana daha câzibeli, daha gösterişli ve süslü, hevâ ve şeytanın
    teşviki ile güzel gösterilen yollardır.
    Allah’ın yolunda yürüyen insanların yolculuklarına engel olmak
    isteyenler o kadar çoktur ki, bu yolda yürümek, ateşten bir
    gömlek giymektir. Elde ateş tutmaktadır bu yolda yürüyen; ateşi
    atsa sönecek; tutsa elini yakacaktır. Fakat bu ateşin tutulması gerekmektedir.
    Zira ateş imandır, cennetin bedelidir.
    Sıratın altında cehennem vardır. Sırât- müstakîmin sağında ve
    solunda da ateşe atılmaya sebep olacak işlerden, yollardan oluşan
    bir hayat vardır. Dünyanın âhirete giden bir yol olması gibi, sırat
    ve sırât-ı müstakîm de, birbirine bitişen bir yoldur. Dünyada sırât-ı
    müstakîmde yürümeyenlerin âhiretteki sırat’ı geçmeleri mümkün
    değildir.
    Yol, Allah’ın yolu, yolcular da Allah’ın kulu olduğu müddetçe,
    bu kervanı hiçbir ses ve hiçbir kimse durduramayacaktır. Bâtıl
    dinler ve düzenler, hak yolun altındaki ateşlerdir. Allah yolundan
    ayrılmak demek, dünya ve âhireti yakacak bu ateşi tercih demektir.
    214
    Havz-ı Kevser
    Havz-ı Kevser, yani Kevser Havuzu; Âhiret yurdunda bulunan
    ve Yüce Allah tarafından Peygamber efendimize verilmiş olan
    ırmak ve havuzun adıdır. “Doğrusu Biz sana Kevser’i verdik.”215 anlamındaki
    âyet-i kerîmede Peygamber Efendimiz’e Kevser’in
    verilmiş olduğu bildirilmekle birlikte, Kur’ân-ı Kerîm’de gerek
    Kevser’in ne olduğu ve gerekse Havz hakkında başka bir bilgi yoktur.
    Bu konudaki bilgilerimiz otuz kadar Sahabî’den çeşitli yollarla
    gelen ve tümü de muteber hâdis kitaplârında yer alan 50 dolayındaki
    hadis-i şerif’e dayanmaktadır. Hadislerden bir bölümünde
    Havz, bir bölümünde de Kevser hakkmda bilgiler vardır. Her ikisi
    hakkındaki ortak noktalar, havz ve ırmaktaki suyun tad, koku ve
    rengi ile ilgili olarak verilen bilgilerdir. Diğer özellikler farklı bir
    biçimde sayılmıştır.
    Nitekim Havz, adından anlaşılacağı üzere bir havuz; Kevser
    214] Abdullah Büyük, Müslümana Mesajlar, s. 337 vd.
    215] 108/Kevser, 1
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 50 -
    ise, bir Cennet ırmağıdır. Havz’ın genişliği hakkında bilgiler bulunmaktadır.
    Birçok kez verilen bu bilgiler sırasında orada bulunanların
    anlayışlarına göre, Havz’ın genişliği bir aylık yol veya şu
    şehirden bu şehire şeklinde tanımlanarak, büyüklüğü hakkında fikir
    verilmek istenmiştir. Havuzun kenarlarının ve açılarının eşit olduğu
    da gelen bilgiler arasında bulunmaktadır. Kevser Irmağı’nın
    ise, vâdisi hakkında bilgiler vardır. Buna göre, vâdi, yeryüzü ırmaklarının
    yataklarında olduğu gibi derin bir çukur biçiminde olmayıp,
    düz satıhtadır. Akış, yüzeyin düz olmasına karşın, çevreye
    dağılmadan, kendi mecrasında sürüp gitmektedir. Vâdinin tabanı,
    elmas, yakut ve inci gibi değerli taşlarla kaplıdır ve bu oluşum
    içindeki toprak, misk gibi kokmaktadır. Irmağın iki yanı da altın ve
    yakutla çevrili olup, sahilinde, boydan boya içi boşaltılarak kubbeler
    biçimine sokulmuş inciden yapılar vardır.
    Havz’ın suyundan bir yudum bile olsa içenler, ebediyen susamayacaklar
    ve yüzleri de asla kararmayacaktır; içmeyenler ise,
    susuzluktan kurtulamayacaklardır. Havz’ın suyunun kardan daha
    serin olduğu, oraya ilk varanın Peygamberimiz Efendimiz’in olacağı,
    ilk içenlerin fakir olup zengin bir kadınla evlenmek yahut
    idarecilere baş eğmek yoluyla zenginleşmenin yollarını aramayan,
    yüzü gözü toprak içinde pejmürde kılıkla Allah yolunda cihad
    eden, İslâm’a hizmette bulunan, dünya nimetlerini tadamadan
    şehitlik şerefine ulaşan muhacirler ve sonraki mü’minler olacağı
    da rivâyet edilen bilgiler arasında bulunmaktadır.
    Havuz, ucu Cennete dek varan altın ve gümüş iki oluktan
    beslenmektedir. Havuzu besleyen Cennet Irmaklarından bir ırmak
    olup, bu da Peygamber Efendimiz’e verilmiş bulunan Kevser
    Irmağı’dır. Ebû Dâvud’ta zikredilen “Kevser nedir, bilir misiniz?
    O, Cennet’te bana vadedilmiş ırmaktır. Onun üzerinde çok hayır vardır.
    Onun üzerinde bir de bir Havuz vardır. Kıyâmet günü ümmetim oraya
    uğrayacaktır.”216 anlamındaki hadis de, bu yoruma elverici manasıyla,
    Havuz ve Kevser’i bir arada Havz-ı Kevser olarak anmadaki
    gerekçeye açıklık getirmektedir. Nitekim Aliyyü’l-Kaarî: “Hazret-i
    Peygamber’in nehri Cennet’te; havzı ise Kıyâmetin koptuğu yerdedir.”
    217 diyerek bu duruma açıklık getirmiştir. Havzın Sırat’tan
    önce mi, sonra mı olduğu konusu tartışmalı olmakla birlikte,
    Kurtubî, biri Sırat’tan önce, diğeri Sırat’tan sonra iki Havuz olduğunu
    ifade etmiştir. Kıyâmet yerindeki bu Havuz’lardan, lâyık olmayanlar
    kovulacaklardır. Her peygamberin birer havuzu olduğu,
    son peygamber’in havuzunun çevresinin daha kalabalık olacağı
    216] Ebû Dâvûd, Sünne 26
    217] Fıkh-ı Ekber Şerhi, çev. Yunus Vehbi Yavuz s. 240
    KIYAMET
    - 51 -
    ve bu Havuz üzerinde minberinin de yer aldığı yine rivâyet edilen
    bilgilerdendir. Kevser ise, yalnızca bizim peygamberimize verilmiş
    olan bir ırmaktır.
    Gerek Havuz ve gerekse Kevser Irmağı’nın (burada, artık,
    Havz-ı Kevser diye ortak adı kullanabiliriz) ortak yanlarına gelince,
    suyun rengi kardan, sütten ve güneşten daha beyazdır. Kokusu ise
    miskten daha hoştur. Tadı, baldan daha tatlıdır. İçecek olanların
    kullanması için, orada, sayıları gökteki yıldızların sayısından daha
    çok olan altın ve gümüşten yapılma cennet kapıları vardır.
    Kevser ve Havz hakkında verilen bu bilgiler “tevâtür” derecesinde
    olduğu için, bunlara imanın farz olduğu belirtilmiştir.
    Bununla birlikte, özellikle Kevser Sûresi’nin tefsiri sırasında, aşırı
    mezhepler ve felsefi açıklama yönüne gidenler, gerek Havz, gerekse
    Kevser konusunda kimi bâtınî veya aklî yorumlar yapmaktan
    da uzak durmamışlardır.
    “Kevser” kelimesinin ifade ettiği geniş manadan yola çıkarak,
    muteber âlimler de, bu kavrama “Cennet Irmağı” ile birlikte daha
    başkaca anlamlar da vermişlerdir. Bu tutumda Kevser Sûresinin
    iniş sebebi de rol oynamıştır. Gerçekten de, Sûre, Peygamber
    Efendimiz’e, oğlu Kasım’ın ölümünden sonra, “ebter/nesli kesik”
    diyen müşriklerin bu sözleri üzerine, alınandan daha fazlasının
    verildiğini belirtmek ve “ebter” olmadığını vurgulamak üzere
    gönderilmiştir. Gerek kelimenin anlamındaki genişlik ve gerekse
    nüzul sebebi dolayısıyla, tefsirlerde, Kevser kelimesi, aynı zamanda
    “çok büyük bir hayır, taşkın hayırlar” anlamı çerçevesinde
    de ele alınmış ve “bu büyük hayr, Kur’ân-ı Kerîm’dir yahut İslâm
    dini’dir veya ümmetin çokluğudur ya da neslinin kesilmeyip, daha
    arttığı, artacağı, her yana yayılacağı gerçeğidir” yolunda yorumlarda
    bulunulmuştur. Kısacası, Kevser, Cennet’teki ırmakla birlikte
    daha birçok iyi, güzel ve hayırlı olan olguyla anlatılmış ve bunların
    tümünün Yüce Allah tarafından rasûlüne verildiği üzerinde
    durulmuştur. 218
    Hesap ve Hesap Günü
    Hesap Günü: Allah tarafından insanların bu dünyada iken
    yaptıkları iyilik ve kötülüklerden dolayı âhirette hesaba çekileceklerine
    dair dikkat çekilen günün adıdır; “Din günü/Cezâ günü” ile
    hemen hemen aynı anlama gelir.
    “Hesap günü”ne iman etmek İslâmiyetin inanç esaslarından
    218] Zübeyir Yetik, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. C. 2, s. 377-378
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 52 -
    birini teşkil eder. Bu günün hak olduğu, bir gün mutlaka gerçekleşeceği
    Kitap (Kur’ân)’la sâbittir. “Allah herkesi kazandığının karşılığını
    vermek üzere (diriltecektir). Şüphesiz Allah, hesâbı çabuk görendir.” 219
    buyrulmaktadır. Diğer bir âyette Hak Teâlâ şöyle buyurur: “Elbette
    kendilerine peygamber gönderilenlere de gönderilmiş olan peygamberlere
    de soracağız. Ve onlara olup bitenleri tam bir bilgi ile mutlaka anlatacağız.
    Zaten biz onlardan uzak değiliz.” 220
    Âyetlerden açıkça anlaşılıyor ki, sorguya çekilmesi gereken
    herkesin, “Hesap günü”, ifadesi alınacaktır. Kendilerine peygamber
    gönderilen her ümmete peygamberlere itaat edip etmedikleri;
    peygamberlere de, tebliğ vazifelerini ne dereceye kadar yaptıkları
    ve nelerle karşılaştıkları sorulacaktır. Şu kadar var ki: “Biz bir
    rasûl göndermedikçe azap edecek değiliz.”221 âyet-i celîlesi hükmünce,
    kendilerine “Rasûl” gönderilmeyenler bu hesap ve azaptan muaf
    olacaklardır. Diğer insanlar da dünyadaki amellerine göre hesaba
    çekileceklerdir:
    “O gün insanlar, yaptıkları kendilerine gösterilmek için bölük bölük
    dönerler.” 222
    “Bugün herkese kazandığının karşılığı verilir. Bugün haksızlık yoktur.
    Doğrusu Allah, hesabı çabuk görendir.” 223
    “Herkesin yaptığı her hayrı ve işlediği her kötülüğü, önünde hazır bulacağı
    gün yaklaşmaktadır. O gün kişi, kendisiyle yaptığı kötülükler arasında
    uzak bir mesafe bulunmasını ister. Allah sizi, kendisinden korkmanız
    için uyarıyor.” 224
    Gerçekten öyle zamanlar olur ki, insanın yaptığının yüzüne
    vurulması veya yaptıklarıyla yüzleştirilmesi her çeşit cezâdan daha
    ağır gelir. Ne var ki, böyle bir cezâyı hak etmişse bundan kurtuluş
    da yoktur. “Hesap günü”, kişi yaptıklarıyla yüzleştirildikten sonra,
    tartıya vurulmayan, cezâsı verilmeyen zerre miktarı hayır ve şerrin
    bırakılmadığı ince hesap anına geçilir. Artık o gün: “Kim zerre miktarı
    bir hayır işlemişse, onu görecektir ve her kim de zerre miktarı kötülük
    işlemişse onu görecektir.” 225
    O dehşetli “hesap günü”nde Allah’ın mü’min kullarına korku
    yoktur, onlar mahzun da olmayacaklardır. Dünyada iken
    219] 14/İbrâhim, 51
    220] 7/A'raf, 6
    221] 17/İsrâ, I5
    222] 99/Zilzâl, 6
    223] 40/Mü'min, 17
    224] 3/Âl-i İmrân, 30
    225] 99/Zilzâl, 7-8
    KIYAMET
    - 53 -
    yaptıklarına karşılık Rablerinin kendilerine hazırladığı nimetlere
    sevinç içinde kavuşacaklardır. Cenâb-ı Hak bu gibi mü’minler için
    şöyle buyurur: “Şüphesiz iman edenlerle, Yahudilerden, Hiristiyanlardan
    ve Sâbiîlerden Allah’a ve âhiret gününe hakkıyla inanıp salih amel
    işleyenler için Rabları katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir
    korku olmadığı gibi üzülmeyecekler de.”226 Onlara: “İşte bu, hesap günü
    için size söz verilenlerdir.”227 denilecek ve kolay bir hesaptan geçirileceklerdir:
    “Kimin kitabı sağından verilirse, kolay bir hesapla hesaba
    çekilecek ve sevinçli olarak ailesine dönecek.” 228; “Kitabı sağ tarafından
    verilen; ‘Alın kitabımı okuyun, doğrusu ben hesabımla karşılaşacağımı
    zaten bekliyordum’ der.” 229 Böylece hakettiği cennete girer.
    Rasûlüllah (s.a.s.) mü’minlerin “hesap günü”ndeki durumunu
    şöyle dile getirir: “Mü’min Kıyâmet günü Rabbine öyle yaklaştırılır ki,
    artık Rabbi onun sırrını mahşer ehlinden saklamış olur. Sonra ona bütün
    günahlarını ikrar ettirir: ‘Şunu işlediğini sen bilir misin?’ diye sorar. O da:
    ‘Yâ Rabbi bilirim’ der. Sonunda, mü’minin işlediği günahlar hakkındaki
    itirafları Allah’ın dilediği miktara ulaşınca Allah Teâlâ ona: ‘Şüphesiz Ben
    senin işlediğin günahları dünyada senin için örttüm. Bu gün de senin için
    günahlarını mağfiret ediyorum’ buyurur.” 230
    Bu delillerden açıkça anlaşılıyor ki, dünyada iken Allah’a ve
    âhiret gününe iman ederek O’nun emirlerine uyan, yasakladıklarından
    sakınan ve salih amel işleyen mü’minler, kolay bir hesaptan
    sonra Allah’ın kendilerine mükâfat olarak hazırladığı nimetlere
    kavuşacaklardır. Ancak müslüman olduğu halde, mutlak sûrette
    cezâyı hak edecek davranışlarda bulunan kimselerin hesabı zor
    olacaktır.
    Hz. Peygamber bir gün ashabına şöyle sorar: “Müflis kimdir bilir
    misiniz?” Ashâb: “Bizim aramızda müflis, hiçbir dirhemi ve malı olmayandır,”
    demişler. Bunun üzerine Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurur:
    “Benim ümmetimden gerçek müflis; Kıyâmet gününde namaz, oruç
    ve zekâtla gelip de şuna sövmüş, buna iftirada bulunmuş, şunun malını
    yemiş, bunun kanını dökmüş, başkasını da dövmüş olarak gelendir. Şuna
    buna hasenâtından verilecek. Şâyet dâvâsı görülmeden hasenatı biterse,
    onların günahlarından alınarak kendisinin üzerine yüklenecek, sonra cehenneme
    atılacaktır.” 231
    Günahkâr mü’minin durumu böyle olunca; inkârcıların ve
    226] 2/Bakara, 62
    227] 38/Sâd, 53
    228] 84/İnşikaak, 7-9
    229] 69/Haakka, 19-20
    230] Müslim, Tevbe 52; İbn Mâce, Mukaddime 13
    231] Müslim, Birr 59
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 54 -
    başkalarına zulüm yapanların, daha büyük sıkıntılara düşeceklerinde
    şüphe yoktur. Onlar, “Hesap günü”nden söz eden âyetleri
    işittiklerinde alaylı bir şekilde: “Dediler ki: Rabbimiz, hesap gününden
    önce (bize vaad ettiğin) hissemizi şimdiden ver.”232 Müşrikler böyle
    söylemekle; “hesap gününe kadar beklemeye ne gerek var, o
    cezâdan bizim payımıza düşeni şimdiden ver.” diyerek alay etmek
    istiyorlardı. Cenâb-ı Hak da: “Şüphesiz onların dönüşü Bizedir. Sonra
    onların hesâba çekilmesi de Bize âittir.”233 buyurarak hem Rasûlünü
    teselli etmiş, hem de onları tekrar uyarmıştır. Bu uyarılara kulak
    asmayıp sapık yollarına devam edenler için de şöyle buyurmuştur:
    “Doğrusu Allah yolundan sapanlara, hesap gününü unutmalarından dolayı
    çetin bir azap vardır.” 234
    O dehşetli gün gelip de insanlar hesaba çekilmeye başlanınca
    pişmanlık duymanın hiçbir yararı olmayacaktır. “Kimlerin tartısı
    ağır basarsa, işte asıl kurtuluşa erenler onlardır. Kimlerin de tartıları
    hafif gelirse, artık bunlar da kendilerine yazık etmişlerdir, ebediyyen
    cehennemdedirler.”235; “Kitapları sol taraflarından verilenlere gelince,
    o: ‘Keşke bana kitabım verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!’
    der.” 236 Cenâb-ı Hak onlara: “Âyetlerim okunurken onları
    yalanlayanlar siz değil miydiniz?” 237 diye sorunca, sanıyorlar ki konuşmalarına
    izin verilmiş, kendilerine ümit kapıları açılmış belki
    suçluluklarını itiraf ederlerse istedikleri kabul görür: “Derler ki:
    Rabbimiz, bize kötülüğümüz gâlip geldi. Biz, sapık bir kavim olduk. Rabbimiz,
    bizi buradan çıkar, eğer tekrar inkâra dönersek gerçekten zâlimler
    oluruz.”238 Onların bu sözlerine karşılık: “Allah da buyurur: Kesin sesi.
    Artık benimle konuşmayın. Çünkü kullarımdan bir zümre vardı ki bunlar,
    Rabbimiz inandık, artık bağışla bizi, acı bize. Sen acıyanların en hayırlısısın,
    diyorlardı. Siz ise onları alaya alıyordunuz, bunlar size beni anmayı
    unutturuyordu. Ve hep gülüyordunuz onlara.”239 diyerek cehenneme
    gönderilecekler. Bu arada kendilerinin bu acı hallerini gören
    mü’minler, cehenneme giriş nedenlerini sorarlar: “Kitapları sağdan
    verilenler suçlulara: ‘Sizi bu yakıcı ateşe sürükleyen nedir?’ diye sorarlar.
    Onlar derler ki; ‘Namaz kılanlardan değildik, düşkünü doyurmuyorduk.
    Bâtıla dalanlarla beraber biz de dalardık. Cezâ gününü yalanlardık. Bu
    durumumuz, ölüm bize gelinceye kadar devam etti’ derler.” 240
    232] 38/Sâd, 16
    233] 88/Ğâşiye, 25-26
    234] 38/Sâd, 26
    235] 23/Mü'minûn, 102-103
    236] 69/Haakka, 25-26
    237] 23/Mü'minûn, 105
    238] 23/Mü'minûn, 106-107
    239] 23/Mü'minûn, 108-110
    240] 74/Müddessir, 42-47
    KIYAMET
    - 55 -
    Akaid kitapları, “hesap günü” ile ilgili âyet ve hadislere dayanarak,
    bu günün gerçek olduğunu şu şekilde açıklarlar:
    a) Amellerin tartılması haktır: Çünkü Cenâb-ı Allah “O gün tartı
    (vezn) haktır.”241 buyurmuştur. Mu’tezile ise amellerin tartılmasını
    inkâr etmiş ve bu konudaki nasları tevil etmiştir.
    b) Amel defteri haktır: Bu defterden maksat, insanlara ait sevap
    ve günahların üzerinde tesbit edildiği şeydir. Mü’minlere sağ,
    kâfirlere sol ve arka taraflarından verilir.242 Mu’tezile bu konudaki
    nassları da te’vil ederek amel defterini gereksiz görür.
    c) Öldükten sonra sorguya çekilme haktır. 243
    Esmâü’l-Hüsnâ’dan Hasîb;
    Allah Hesaba Çekendir
    El-Hasîb: Hesap gören anlamında Allah’ın isimlerinden biridir.
    “Ki onlar (o peygamberler) Allah’ın risaletini tebliğ edenler, O’ndan içleri
    titreyerek korkanlar ve Allah’ın dışında hiç kimseden korkmayanlardır.
    Hesap görücü olarak Allah yeter.” 244
    Allah insanı yaratır ve henüz o dölyatağındayken ona sûret
    verir. Her insanı özenle ve bambaşka bir yaratılışla dünyaya getirir.
    Annesinin rahmindeyken ve o daha hiçbir şeyin şuurunda değilken
    onu korur, beslenmesini ve gelişmesini sağlar. Anne karnında
    geçen dokuz aylık süre insan için karanlık bir devredir. Hiç kimse
    bu dönemi ve dokuz ay içinde Allah’ın kendisi için nasıl inanılmaz
    mucizeler gerçekleştirdiğini bilmez. Fakat Allah, daha insan tek
    bir hücreyken bile onun ilk haline şâhittir. Çocukluk dönemi de
    aynı şekildedir. İnsanın hâfızasında çocukluğuyla da ilgili yalnızca
    birkaç anı kalır. Ama Allah, o bilmezken bile her an yanındadır,
    her yaptığına şahittir.
    Allah’ın şâhit olduğu yalnızca insanın amel olarak yaptıkları
    değil aynı zamanda içinden de geçirdikleridir. Çünkü Allah insanın
    hem içine hem dışına, hem rûhuna hem organlarına tam anlamıyla
    hâkimdir. O, nefsini koruyarak neyi, ne için yaptığını bilmezken
    Allah onun her hareketini ne amaçla yaptığını bilir. İnsan
    gizlenmiş tek bir hücre halindeyken de, ölmek üzere son nefesini
    verirken de Allah onun yaptıklarına şâhittir. Dünyada yaşadığı
    241] 7/A'râf, l8
    242] 69/Haaka, 25-26; 84/İnşikaak, 10; 17/İsrâ, 13
    243] 7/A'râf, 6; 14/İbrâhîm, 51; 3/Âl-i İmrân, 30; Müslim, Tevbe 52; Buhârî,
    Mezâlim 2; Halid Erboğa, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 2, s. 395-397
    244] 33/Ahzâb, 39
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 56 -
    süre boyunca otururken, konuşurken, yemek yerken, uyurken,
    gece gündüz her saniye işlediklerini tüm ayrıntılarıyla bilir, ağzından
    çıkan her konuşmayı, her lafı işitir, aklından geçirdiği her düşünceyi
    tespit eder. Hiçbir şey O’ndan gizli kalmaz.
    Oysa insan, hayatı boyunca yaptığı işleri, söylediği sözleri unutur.
    Yıllar geçtikçe zihnindeki anılar bulanıklaşır. Geçmişte yaşadıklarını
    saymaya kalksa ancak çok az şey sayabilir. On yıl önce
    yaşadığı bir olay kendisine hatırlatılıp o an ne düşündüğü sorulsa
    hiçbir şey hatırlayamaz. Sanki bütün yaşadıkları zihninden silinmiş
    gibidir, geriye çok az bir kalıntı kalmıştır. Allah ise bütün insanların
    hayatları boyunca yaptıklarını, her saniye kafalarından neler
    geçtiğini bilir. Hiçbir şeyi unutmaz. Hesap günü herkesin önüne
    kötülüklerini, iyiliklerini, sâlih amellerini ve günahlarını eksiksiz
    getirir. Bu yüzden insanın yapması gereken, Allah’ın kendisine
    şâhit olduğunu asla unutmamasıdır.
    “Bir selâmla selâmlandığınızda, siz ondan daha güzeliyle selâm verin
    ya da aynıyla karşılık verin. Şüphesiz, Allah her şeyin hesabını tam olarak
    yapandır.”245; “Yetimleri, nikâha erişecekleri çağa kadar deneyin; şâyet
    kendilerinde bir (rüşd) olgunlaşma görürseniz, hemen onlara mallarını
    verin. Büyüyecekler diye israf ile çarçabuk yemeyin. Zengin olan iffetli
    olmaya çalışsın, yoksul olan da artık mâruf (ihtiyaca ve örfe uygun) bir
    şekilde yesin. Mallarını kendilerine verdiğiniz zaman, onlara karşı şâhit
    bulundurun. Hesap görücü olarak Allah yeter.” 246
    Mîzân
    Denge Olarak Mizan: ‘Mizan’, ölçü ve tartı işinde kullanılan
    bir ölçü âletidir. İslâm inancında ise; Âhirette günah ve sevapların,
    iyilik ve kötülüklerin ölçülüp tartılacağı bir alettir, bir araçtır veya
    amellerin tartılmasına verilen bir addır.
    ‘Mizan’, yalnızca göze görünen, maddî şeyleri ölçen bir araç
    değil; iyilik ve kötülükleri, bazı ölçü ve değerleri belirlemek için
    de kullanılır. Adalet terazisi, hak terazisi, akıl terazisi (mizanı) gibi.
    Kur’an buna ‘vezn’ de demektedir. 247
    Kıyâmette Mizan: İslâm’a göre insanlar dünyada yaptıklarından
    dolayı sorguya çekilecekler, Yaptıkları işler (ameller) âhirette
    ‘mizan’da tartılıp ölçülecek ve değerlendirilecek. Tartısı ağır gelenler
    (sevabı çok olanlar) kurtulacaklar, mükâfat alacaklar; tartısı
    hafif gelenler ise zarara uğrayacaklar.
    245] 4/Nisâ, 86
    246] 4/Nisâ, 6
    247] 55/Rahmân, 7-9
    KIYAMET
    - 57 -
    Amellerin tartılması haktır. Bu, Kıyâmet gününün olaylarından
    birisidir. Kur’an, ‘mizan’ın kurulacağını açık bir dille bize haber
    vermektedir. Ancak bu tartı işinin, bu mizan olayının nasıl olacağını
    bilmemiz mümkün değildir. Onun bilgisi tümüyle Allah’a
    aittir. İnsanlara bu konuda bir bilgi verilmemiştir. Zaten önemli
    olan, bu tartı terazisinin nasıl olduğunu bilmek değil, tartıya ağır
    bir sevap hazırlamaktır.
    “O gün vezn (tartı) haktır. Kimin tartıları ağır basarsa, işte kurtulanlar
    onlardır. Kimin de tartıları hafif kalırsa, bunlar da âyetlerimize zulmedegeldikleri
    için nefislerine zarar verenlerdir.”248 Terazide ağır gelmesi
    istenen şey elbette kulun sevapları, yani Allah’a imandan sonra
    yaptığı ibâdetleri ve bunların karşılığında kazandıklardır. İyilikler,
    hayırlar, infaklar, ibâdetler, duâlar, zikirler, cihadlar, yalvarmalar;
    hepsi bunun içerisindedir.
    Âyetlerde mizan bazen çoğul olarak ‘mevazin’ şeklinde geçmektedir.
    Belki ölçü terazileri çoktur, belki ameller ayrı ayrı katogorilerde
    değerlendirecektir. 249
    Amellerin mizanda tartılması, amel defterlerinin kulların eline
    verilmesinden sonra olacaktır. Bir görüşe göre kâfirler için mizana
    gerek yoktur. Çünkü onlar dünyada iken iman etmedikleri için
    bütün amelleri boşa gitmiştir ve onların varacağı yer bellidir, yani
    cehennemdir.
    Allah’ın insanı hesaba çekeceğini bildiren sayısız âyet vardır.
    Bu konuda birçok âyet ve hadis vardır. 250
    Kıyâmet gününde iyi ve kötü amellerin tartılarak miktarının
    bilinmesine mahsus mîzan (terazi) haktır ve konulacaktır. Yüce
    Allah Kıyâmet gününde konulacak bu terazi için şöyle buyurur:
    “Kıyâmet günü adalet terazileri koyacağız. Hiçbir kimseye hiçbir haksızlık
    yapılmaz. Hardal tanesi kadar bile olsa yapılanı ortaya koyarız. Hesab
    görenler olarak bizler yeteriz.”251; “O gün (Kıyâmet günü) gerçek ve dosdoğru
    olan vezin (tartı) vardır. “(el-hakk kelimesi veznin haberi yapılarak
    mana verilirse) “O gün vezin (amellerin tartılması) haktır ve gerçektir.
    Mîzânları ağır basanlar, işte onlar kurtulanlardır. Mîzânları hafif gelenler,
    âyetlerimize yaptıkları haksızlıktan ötürü kendilerini zarar ve ziyana
    248] 7/A’râf, 8-9
    249] 21/Enbiyâ, 47; 23/Mü’minûn, 102-103; 101/Kaaria, 6-7
    250] Âyetlerden bazıları: 102 Tekâsür/8. 2 Bekara/284. 3 Âli Imran/30. 36 Yasin/
    65. 99 Zilzal/1-8. 69 Hakka/25-34. 4 Nisa/40. 58 Mücadile/6. v.d. Hadisler
    için bk. el-Esas Fi’s Sûnne-I. Akaidi, 10/221-239. K. Sitte, 14/393-418;
    Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 420-423
    251] 21/Enbiyâ, 47
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 58 -
    uğratanlardır.”252 Bir terazinin ağır gelmesi, onunla tartılan şeyin
    (mevzun’un) ağırlık ve miktarı ile orantılıdır. Âhirette terazinin
    ağır gelmesi istenilen tarafı iman ve iyi amellerin konulduğu gözüdür.
    Terâzide imanla birlikte iyilikleri, hayır ve hasenâtı ağır gelenler
    kurtulacaklardır. Yukarıda meali yazdığım âyetlerde geçen
    “mevazin’in, mîzânın cem’i olabileceği gibi “mevzun’un” (tartılan
    amelin) de çoğulu olacağına dair iki görüş rivâyet edilmiştir. Allah
    katında kıymeti ve ağırlığı olan iyi ameldir ki, mîzânda ağır
    gelecek olanda budur. Âyetlerde “Mîzân”ın, “mevâzin” şeklinde
    çoğul yapılması, mizanın şânını yüceltmek ve önemini belirtmek
    için veya amelleri tartılacak kişilerin çokluğundan dolayıdır. Yahut
    da her ferd için müteaddid mizanların bulunacağına işarettir.
    Veyahut kalblere ait ameller ayrı bir terazide sözler bir terazi de
    organların amelleri de başka bir terazide tartılacağı için mîzân
    cem’i olarak getirilmiştir. Veya mîzân, kısım ve teferruatı çok olduğundan
    dolayı çoğul şeklinde kullanılmıştır.
    Kur’ân-ı Kerîm’in vezin ve mîzânla ilgili beyanlarından çıkan
    netice şudur: Âhirette amellerin tartılması için her halde bir mîzân
    konulacaktır. Mîzânda amellerin tartılması, amel defterlerinin verilmesinden
    sonra olacaktır. Mîzân ile vezin esnasında, zâlimin hasenesi
    varsa, alacağı oranında mazluma verilecek: Hasenesi (iyiliği)
    yoksa, mazlumun günahı olacağı miktarda, zâlime verilecektir.
    Herkesin muhtelif amellerinin tartılmasından sonra kâr ve zarar
    hesabı hepsinin toplamından çıkarılacaktır.
    Mu’tezile “Mîzândan murad, Allah’ın koymuş olduğu adalettir.
    Ameller, arazdır, iâdesi mümkün olsa bile tartılmaları
    imkânsızdır. Kulların amelleri Allah’ın malumudur, tartılması faydasızdır”
    dedi. Ehl-i Sünnet, Mutezilenin bu iddiasına şöyle cevap
    verdi: “Mizanda amellerin vezni bütün halkın içinde Allah’ın
    dostlarını düşmanlarından ayırt etmek ve dosdoğru ve mükemmel
    adâletini göstermek içindir. Böylece herkes, Cenâbı Allah’ın
    zulmetmekten münezzeh olduğunu anlayacaklardır. Mîzânda iyilikleri
    ağır gelenlerin derecelerinin kemali ve faziletlerinin zuhuru
    sebebiyle ferah ve sürurları artacaktır. Kötülükleri ağır gelenlerin
    ise, gam, hüzün, korku, rezillik ve rüsvaylıkları artacaktır. Mevâzin
    lafzı sırf adalet üzerine hamledilir, diyenlerin delilleri tutarsızdır.
    Lafza hakiki manasından aklî bir zaruret olmaksızın mecaz manası
    vermek caiz değildir. Mîzân konusunda şu anlamda hadisler vârid
    olmuştur:
    252] 7/A'râf, 8-9
    KIYAMET
    - 59 -
    a) Mîzânda, tartılacak olan, amel defterleridir. 253
    b) Gerekli olan değerlerine göre iyilikler güzel ve nurani
    sûretlere (miktarlara) kötülükler de çirkin sûretlere çevirilerek
    tartılırlar. 254
    c) İnsan bir defa sırtına iyiliklerini yüklenerek sevabıyla tartılır,
    ayrıca da veballerini sırtına yüklenerek günahıyla tartılır. 255
    O halde kulların amellerinin vezni için mîzânı tasdik etmek
    gerekir. Bununla beraber veznin (hâsıl olacağını) keyfiyetini ve
    mîzânın mahiyetini akıl için tafsilatıyla bilmeye imkan yoktur. Bu
    sebeple bunların keyfiyetinin tafsilatına iman etmek şart değildir.
    Vezin ve mîzânı inkâr etmeyerek bunları adalet-i ilahi ile te’vil
    edenler küfre nisbet olunmaz.
    Fakat Allah’a ve âhiret gününe iman etmeyenlere gelince; Allah
    onların amelleri için hiçbir vezin ve tartı işlemi yapamayacaktır.
    Mîzânda vezin, iyilikleri ve kötülükleri bulunanların sevap ve günahlarının
    miktarı belli olsun diye gerçekleşecektir. Allah’ı, öldükten
    sonra diriltilerek hesap vermeyi inkâr ettikleri için kâfirlerin
    iyilikleri boşa gitmiştir. Çünkü iyilikleri tutan ve muhafaza eden
    kap imandır. Âhirette kâfirin küfür ve günahından başka hiçbir
    hasenesi kalmayacağından dolayı onun için vezin ve mîzâna gerek
    kalmaz. Bu sebeple Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor: “De ki: Size
    amelce en çok ziyanda olanı haber vereyim mi. Bunlar dünya hayatında
    çalışmaları boşa gitmiş olanlardır. Oysa onlar güzel iş yaptıklarını sanıyorlardı.
    İşte bunlar, Allah’ı ve Ona kavuşmayı inkâr edenlerdir. Bu yüzden
    amelleri boşa gitmiştir. O halde onlar için Kıyâmet gününde tartı işlemi
    yapmayacağız (vezin ikame etmeyeceğiz).” 256
    Peygamberimiz mahşer gününde üç yerde korku ve endişesi
    sebebiyle kimsenin kimseyi hatırlamayacağını söyler:
    1- Mîzân başında terazisinin ağır çekip çekmeyeceğini öğreninceye
    kadar
    2- Amel defterinin verildiği ve “alın kitabımı okuyun” denildiği
    zaman kitabının sağında mı solunda mı yoksa arkasında mı
    bulunacağını öğreninceye kadar,
    3- Cehennemin üstüne kurulduğu vakit Sırat’ın yanında. 257
    253] İbn Kesir Tefsir, Beyrut 1966/1385, IV, 566
    254] Fahrüddin er-Râzi, Mefâtihu'l-Gayb, İstanbul 1398 h. IV, s. 266-267, VIII s.
    666
    255] İbn Kesir, III, s. 146-147
    256] 18/Kehf, 103-105
    257] Mansûr Ali Nasıf et-Tac, V, 376
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 60 -
    Duhân; Kıyâmet Alâmetlerinden Biri
    Duhân; lügatta, “duman” anlamındadır. Terim olarak iki anlamı
    vardır: 1) Duhân, Kur’ân-ı Kerîm’in 44. sûresinin adıdır. Sözkonusu
    sûrenin onuncu âyetinde duhân (duman)dan bahsedildiği
    için bu adı almıştır. 2) Duhân (duman), “Kıyâmet alâmetlerinden
    biri”dir. Hz. Peygamber (s.a.s.) bir hadiste; “On alâmet zuhur etmedikçe
    Kıyâmet kopmayacaktır: Doğuda bir yer batması, batıda
    bir yer batması, Arap yarımadasında bir yer batması, duman,
    Deccâl, Dâbbetü’l-Arz, Ye’cûc ve Me’cûc, güneşin battığı yerden
    doğması ve Aden toprağının sonundan (Yemen’den) bir ateş çıkarak
    insanları haşrolacakları yere sürmesi” buyurmuştur. 258
    Duhân sûresinin “Göğün, insanları bürüyecek ve gözle görülecek bir
    duman çıkaracağı günü bekle; bu, can yakan bir azaptır” 259 âyetlerinde
    zikredilen dumanın, bazı âlimler, Kıyâmet kopmadan önce zuhur
    edecek Kıyâmet alâmetlerinden birisi olduğunu söylemişlerdir.
    Rivâyete göre bu duman kâfirlerin kulaklarından girecek, başları
    kebaba dönecek; müminlerin de hâli nezleye yakalanmışa dönecek,
    bütün yeryüzü bacasız bir fırın gibi kızacaktır. 260 Ashâbdan
    İbn Abbâs, İbn Ömer ve Zeyd b. Ali’nin rivâyetleri bu dumanın
    Kıyâmete yakın çıkacağı tarzındadır. 261
    Abdullâh bin Mes’ûd’dan gelen rivâyet ise şöyledir: Rasûlullah
    (s.a.s.), Kureyş’in kendisine şiddetle isyanını görünce: “Yâ Rab!
    Yusuf’un yedi (yılı) gibi onlara da yedi (yıl kıtlık) vermek sûretiyle bana
    yardım et” diye duâ etmişti. Onları bir kıtlık yakaladı. Birçokları
    açlıktan öldü. Derileri, ölü etlerini ve kemikleri yediler. Yerlegök
    arasını herkes açlıktan duman gibi görüyordu. Nihâyet Ebû
    Süfyân Hz. Peygamber’e gelerek dedi ki: “Yâ Muhammed! Sen
    bize akrabayı gözetmemizi emrediyorsun. Hâlbuki kavmin açlıktan
    ve kıtlıktan helâk oldu. Allah’a duâ et de onlardan bu belâyı
    kaldırsın.” Bunun üzerine Hz. Peygamber duâ etti, kıtlık geçti.
    Bol yağmura kavuştular. Refâha kavuşunca yine eski inançsızlık
    ve isyankârlık hallerine döndüler. Bunun üzerine Duhân sûresinin
    10-16. âyetleri indi. 262
    Duhân sûresinde geçen duman gerçek duman olmayıp, Hz.
    Peygamber’e isyân eden Mekke müşriklerinin Hz. Peygamber’in
    258] Müslim, Fiten 39, 40, 128, 129; Ebû Dâvûd, Melâhim 12; Tirmizî, Fiten 21;
    İbn Mâce, Fiten 25, 28
    259] 44/Duhân, 10-11
    260] Nesefî, Medârik, Beyrut, (t.y.), IV,128
    261] Ahmed Davudoğlu, Sahih-i Müslim Terc. ve Şerhi, İstanbul 1980, XI, 198
    262] Buhârî, İstiska 2; Tefsîru Sûre 30/1; Tefsîru Sûre 44/5-6; Müslim, Münâfikîn
    39, 40
    KIYAMET
    - 61 -
    duâsı neticesinde açlığa marûz kalıp etrafı duman şeklinde görmeleridir.
    Veya bu duman, Kıyâmetten önce zuhur edecek olan
    Kıyâmet alâmetlerinden biridir. Yahut da, Cehennem’in dumanıdır.
    263
    Dâbbetü’l-Arz
    Dâbbetü’l-Arz: Yer hayvanı demektir, Kıyâmetin büyük
    alâmetlerinden biridir. Debb ve debîb; hafif yürüme ve debelenme
    demektir. Hayvanlar ve çoğunlukla haşereler için kullanılır.
    İçkinin bedene yayılması ve bir çürüklüğün etrafına sirâyeti gibi
    hareketi gözle görülmeyen şeyler için de kullanılır. Dâbbe de debelenen,
    hareket eden demektir. Şu halde tren, otomobil, bisiklet
    vb. şeylere lügate göre dâbbe denebilirse de ıstılahta daha çok
    hayvanlar için kullanılır.
    “Allah bütün canlıları (her dâbbeyi) sudan yaratmıştır. Kimi karnı üzerinde
    sürünür, kimi iki ayakla, kimi de dört ayakla yürür. Allah dilediğini
    yaratır. Allah şüphesiz her şeye kaadirdir.” 264 âyetinden anlaşılacağı
    üzere her hayvana dâbbe denir. “Yeryüzünde yaşayan bütün canlıların
    (her dâbbenin) rızkı ancak Allah’a aittir.”265 âyetinden de anlaşılan
    budur.
    “Dâbbetü’l-Arz” da; Kıyâmetin kopmasına yakın, ortaya çıkacağı
    bildirilen ve Kıyâmetin büyük alâmetlerinden olan bir yaratıktır.
    Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Söylenmiş olan (tehdit edildikleri
    şey) başlarına geldiği zaman onlara yerden bir dâbbe çıkarırız da, insanların
    âyetlerimize kesin olarak inanmadıklarını kendilerine söyler.” 266
    buyrulmaktadır. Bu âyetten anlaşılan, dâbbenin bir hayvan-ı nâtık
    yâni konuşan bir canlı olduğudur. 267
    Râğıbü’l-İsfahânî, yukardaki âyete dayanarak şöyle demektedir:
    “Dâbbe, tanıdığımız hayvanlara benzemeyen bir hayvandır.
    Ortaya çıkması Kıyâmete yakın bir dönemde olacaktır. Bir de
    denildi ki: Bununla, cahiliyyede hayvan mertebesinde olan kötü
    insanlar kasdedilmiştir. 268
    Müfessirler yukardaki âyette269 dayanarak “Dâbbetü’l-Arz”ın
    Kıyâmete yakın bir zamanda ortaya çıkacağını söylerler. İbn
    263] el-Aynî, Umdetü'l-Kârî, Beyrut, (t.y.), VII, 29; Mehmet Bulut, Şâmil İslâm
    Ansiklopedisi, c. 1, s. 420-421
    264] 24/Nûr, 45
    265] 11/Hûd, 6
    266] 27/Neml, 82
    267] M. Hamdi Yazır, "Hak Dini Kur'ân Dili", V, 3701 vd.
    268] Râğıb, "Müfredât", debb maddesi
    269] 27/Neml, 82
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 62 -
    Ömer’e göre, “dâbbe”nin çıkması hadisesi, dünyada iyiliği emreden
    ve kötülükten sakındıran hiçbir fert kalmadığı zaman vuku
    bulacaktır. İbn Merdûye’nin Ebû Saîd el-Hudrî’den rivâyet ettiği
    bir hadîse göre, aynı şeyi bizzat Hz. Peygamber‘in (s.a.s.) kendisinden
    Ebû Saîd de duymuştur. Bu da, insanın başkalarını iyilik
    yapmaya teşvik ve kötülükten sakındırma (emr bi’lma’rûf, mehy,
    ani’l-münker) vazifesini terkettiği zaman Allah’ın, Kıyâmetin
    hemen öncesinde son ihtar vazifesini görmek üzere bir “dâbbe”
    meydana çıkaracağını gösterir. Mâmafih onun tek bir hayvan mı,
    yoksa bütün yeryüzünü istilâ edecek bir hayvan türü mü olduğu
    açık değildir. 270
    Akaid kitaplarına, Kıyâmetin alâmetlerinden biri olarak geçmiş
    olan “Dâbbetü’l-Arz” 271 hakkında Peygamber’den (s.a.s.) şöyle
    rivâyet edilir. “İlk çıkacak Kıyâmet alâmeti, güneşin battığı yerden
    doğması ve kuşluk vakti insanların üzerine ‘dâbbe’’nin çıkmasıdır. Bu
    alâmetlerden hangisi önce belirirse, ötekisi onu kısa zamanda takip edecektir.”
    272; “Üç şey vardır ki bunlar çıktığı zaman, daha önceden iman
    etmeyen hiçbir kimseye (o günkü) imanı fayda vermez: 1-Güneşin batıdan
    doğması, 2-Deccâl ve 3-Dâbbetü’l-Arz.”273; “Dâbbe, yanında Hz.
    Musa’nın (a.s.) asâsı ve Hz. Süleyman (a.s.)’ın mührü olduğu halde çıkacaktır.
    Mü’minin yüzünü asa ile parlatacak, kâfirin burnunu da mühürle
    mühürleyecek. İşte o dönemde yaşayan insanlar biraraya gelecekler ve
    mü’minler, kâfir belli olacaktır.” 274
    Bu konudaki rivâyetler pek çoktur, ancak hiçbir i mütevâtir
    olmadığından, Kıyâmet gibi tamamen gaybî olan bir meselede
    delil olamazlar. Bunun için, “Dâbbetü’l-Arz”la ilgili teferruâtı bir
    yana bırakıp, Cenâb-ı Allah’ın bizi bununla ilgili olarak Kur’ân-ı
    Kerim’de bildirdikleriyle yetinmemiz, işin iç yüzünü ve mahiyetini
    O’na havale edip Dâbbetü’l-Arz ‘ın Kıyâmete yakın zuhur edeceğine
    iman etmek en doğru yoldur. Bununla birlikte: “Gaybın anahtarları
    O’nun yanındadır. O’ndan başkası onları bilemez... “ 275
    Ye’cûc ve Me’cûc
    Ye’cûc ve Me’cûs; İslâm inancına göre eşrâtu’ssaat’tan
    (Kıyâmetin büyük alâmetlerinden) biri olmak üzere, yeryüzünde
    bozgunculuk çıkaran ve gerçek mâhiyetlerini Allah’ın bildiği iki
    270] Mevdûdî, "Tefhîm", IV, 128
    271] bk. Pezdevî "Ehl-i Sünnet Akaidi", 352; Nesefî, "Akaid ", şerh ve haşiyesi
    Kesteli. 194
    272] Müslim, Fiten 118; Amed bin Hanbel, II/201
    273] Müslim, İman 249; Tirmizî, Tefsîru Sûre 6
    274] Ahmed bin Hanbel, II/491; Tirmizî, Tefsîru Sûre 27
    275] 6/En'âm, 59; Halid Erboğa, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 351
    KIYAMET
    - 63 -
    topluluktur.
    Ye’cûc ve Me’cûc kelimeleri Arapçaya başka bir dilden girmiştir.
    Frenkler buna “Yağuğ ve Mağuğ” demişler, Şeytanın zürriyeti
    olduğuna inanmışlardır. Bazı kimseler de yeryüzündeki insanların
    onda dokuzunun Ye’cûc ve Me’cûc olduğunu söylemişleridir. İslâm
    inancına göre ise, Ye’cûc ve Me’cûc, eşrât-ı sâatten (Kıyâmetin
    kopacağına işaret sayılan büyük alâmetler)dir. Ye’cûc ve Me’cûc
    Kitap ve Sünnetle sâbittir. Ye’cûc ve Me’cûc Kur’ân-ı Kerîm’de iki
    âyette geçer:
    1- “Onlar dediler ki: “Zülkarneyn, gerçek şu iki Ye’cûc ve Me’cûc
    (bu) yerde bozgunculuk çıkaran (kabile)lerdir.” 276
    2- “Nihâyet Ye’cûc ve Me’cûc (ün seddi) açılıp da her tepeden saldıracakları
    ve gerçek va’d olan (Kıyâmet) yaklaştığı zaman o küfr (ve inkâr)
    edenlerin gözleri hemen belirip kalacak.” 277
    Hz. Peygamber’in (s.a.s.) hanımlarından Zeynep binti Cahş’dan
    (r.a.) gelen bir rivâyette ifâde olunduğuna göre, bir defasında
    telâşla Zeynep’in (r.a.) yanına girerek; “Lâ ilâhe illâllah! Vukuu yaklaşan
    bir çerden, büyük bir fitneden dolayı vay Arabın haline? Bugün
    Ye’cûc ve Me’cûc’un seddinden şunun gibi bir delik açıldı”, buyurdu da,
    başparmağıyla onun yanındaki şehâdet parmağını halkaladı. Bunun
    üzerine Zeynep b. Cahş; “Yâ Rasûlallah! İçimizde bu kadar iyi
    kimseler varken biz helâk olur muyuz?” diye sordu. Rasûlullah;
    “Evet! Fısk ve füccur, fuhş ve ma’siyet çoğaldığı zaman helâk olursunuz!”
    diye cevap verdi. 278
    Tefsir kitaplarındaki bilgilerden öğrendiğimize göre, sâlih bir
    zat olan Zülkarneyn279 dindar kimsedir. İşte bu zat Cenâb-ı Hakk’ın
    lütfuyla bir batıya, bir doğuya, üçüncü kere de kuzey tarafa doğru
    gitti ve iki sed arasında bir yere vardı ki, işte buradan Ye’cûc ve
    Me’cûc hücum ediyor, bozgunculuk çıkarıyor; ekinleri ve insanları
    yok ediyor. Orada halkın isteği üzerine, Zülkarneyn, Ye’cüc ve
    Me’cûc’ün zararından onları kurtarmak için bir sed yaptı. (Seddin
    yapımı bitince), artık Ye’cûc ve Me’cûc onu ne aşabildiler ve ne de
    delebildiler.280 Buradan anlıyoruz ki, artık Ye’cûc ve Me’cûc, saldırganlıklarını
    sürdürmediler. İşin tarihî yönü böyle. Zülkarneyn, sed
    yapmış ve Ye’cüc ile Me’cüc’ûn fesâdını önlemiştir.
    276] 18/Kehf, 94
    277] 21/Enbiyâ, 96-97
    278] S. Buhârî, Tecrîd Tercemesi, IX, 96
    279] Muhtasaru Tefsir-i İbn Kesir II, 433
    280] 18/Kehf, 97
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 64 -
    Enbiyâ sûresi 96-97. âyetlerinden de anlaşılıyor ki, Kıyâmet
    kopmadan önce, onlarla bir takım insanlar arasında bir engel olarak
    yapılan sed açılacak; onlar insanlara saldıracaklardır.
    Bugün Kur’ân’da adı geçen bu sed var mıdır, yok mudur?
    Henüz mesele açıklığa kavuşmuş değildir. Yalnız bu sed Zülkarneyn
    tarafından yapılmıştır. Ye’cûc ve Me’cûc vardır ve bunların
    Kıyâmet kopmadan önce, ortaya çıkıp çekirgeler gibi birçok yerleri
    yakıp yıkacakları kesindir. 281
    Deccal
    Deccâl Nedir? Sözlükte, bir şeyi örtmek, yaldızlamak veya boyamak
    manasındaki ‘decl’ kökünden türemiş bir sıfat olup, çok
    yalancı, aldatıcı, hilekâr demektir. Kavram olarak ‘deccâl’, ahir zamanda
    ortaya çıkıp, göstereceği olağanüstü yeteneklerle insanları
    dalâlete sürükleyeceği kabul edilen kişidir.
    ‘Deccâl’ ile ilgili Kur’an’da herhangi bir bilgi yoktur. ‘Deccâl’ ve
    onun faaliyetleriyle ilgili bilgiler hadislerde bulunmaktadır. Daha
    çok da ‘mesih deccâl/yalancı mesih’ olarak geçmektedir.
    ‘Deccâl’ inancı eski dinlerde olduğu gibi yahudilikte ve hıristiyanlıkta
    da vardır. Bozulmuş Tevrat ve İncil’de ‘deccâl’ ile ilgili
    verilen bilgilere bakılırsa İslâm’daki deccâl inancının onlardan etkilenmiş
    olabileceği akla gelmektedir. Ancak birçok meşhur hadis
    kitabında ‘deccâl’ ile ilgili pek çok hadis yer almaktadır.
    Peygamberimiz (s.a.s.)’den rivâyet ediliyor ki: “Şüphesiz on
    alâmet ortaya çıkmadıkça Kıyâmet kopmayacaktır: Doğuda, Batıda ve
    Arap yarımadasında bir yerin batması, duman’ın çıkması, deccâl, dabbetü’l
    arz, ye’cüc ve me’cüc, güneşin battığı yerden doğması ve Yemen’de bir
    ateşin çıkarak insanları toplanacakları yere (haşr yerine) sürmesi.” 282
    Deccâlin Özellikleri: Hadislerde geniş bir şekilde ‘deccâl’in
    özelliklerinden ve yapacağı işlerden bahsedilir. Buna göre ‘deccal’
    bir insandır ve olağanüstü yetenekleri vardır. Rüzgâr gibi hızlıdır.
    Yağmur yağdırıp, bitkileri yeşertebilecek. Yanında su ve ateş bulunacak.
    Fakat gerçekte onun suyu ateş, ateşi de sudur. Bir gözü
    kördür ve patlamış üzüm gibidir. Alnında kâfir yazılıdır. Genç bir
    kimsedir, esmer ve parlak tenlidir. Kısa boylu olmasına rağmen
    heybetlidir.
    Âhir zamanda doğudan gelecek ve müslümanların oturduğu
    281] Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 6, s. 393
    282] Müslim, Fiten 13, Hadis no: 2901; Ebû Dâvud, Melâhim, hadis no: 4311; Ibn
    Mâce, Fiten 25, Hadis no: 4041, 4055
    KIYAMET
    - 65 -
    şehirlerin birinde ortaya çıkacak. Birçok yeri dolaşacak ama Mekke,
    Medine ve Mescid-i Aksaya giremeyecek. Önce peygamberlik
    sonra ilâhlık davasına kalkışacak, karşı gelenleri cehennem adını
    verdiği yere atacak. Ama aslında onun cehennemi cennet gibi,
    cenneti ise cehennem gibidir. Bir rivâyete göre Hz. İsa tarafından
    Şam yakınlarında öldürülecek. 283
    Bütün peygamberlerin ümmetlerini ‘deccâl’ fitnesine karşı
    uyardıklarını, Peygamberimizin de duâlarında sık sık ‘deccâl’
    fitnesinden Allah’a sığındığını bildiren hadisler bulunmaktadır.
    Rasûlüllah (sav) şöyle buyurduğu rivâyet edilir: “Hiçbir peygamber
    yoktur ki, ümmetini yalancı köre (deccâla) karşı uyarmamış olsun. Dikkat
    edin o kördür… İki kaşının arasında kâfir yazılıdır.” 284
    Hadislerden anlaşıldığına göre ‘deccâl’ bir insandır. Çıkacak
    yeri ve zamanı tam net değildir. Hatta bir rivâyete göre otuz kadar
    ‘deccâl’ çıkacaktır.285 Bazı rivâyetlerde ise yetmiş kadar deccâl
    çıkacağı ifade ediliyor.
    Deccâl hakkında rivâyet edilen hadislerdeki çelişkiler bu konuda
    İslâm âlimlerinin farklı yorumlar yapmalarına sebep olmuştur.
    Kimilerine göre bu çelişkiler giderilebilecek şeylerdir. Onlara
    göre ‘deccâl’ ahir zamanda ortaya çıkacaktır. Kimileri birden çok
    deccâlin çıkacağını, Hz. Ali zamanında ortaya çıkan bir kimsenin
    ilk deccâllerden olduğunu, firavun ve nemrut gibi inkârcıların
    ve onlara benzeyelerin deccâl olabileceğini, onun muhtemelen
    Doğudan çıkacağını, onun yanındaki bir günün kırk gün olması;
    onunla geçecek günlerin zor olması anlamına geldiğini ileri sürdüler.
    Kimileri deccâlin göstereceği olağanüstü olayların bir aldatmaca
    olduğunu, deccâlin şer ve bozgunculuğun, hurâfe, yalancılık
    ve kötülüklerin sembolü olduğunu söylemişlerdir. Kimileri de
    deccâli, insanlığa zararlı inkârcı akımlarla yorumlamışlar. Kimileri
    göre de deccâl, küfrü ve inkârı yayan herkestir.
    Bazı araştırmacılara göre deccâlle ilgili rivâyetlerin çoğu zayıf
    ve birbiriyle çelişkili, hatta Peygamberimizin söylemesinin imkânı
    olmayan gerçek dışı rivâyetlerdir. Bir çoğu ahad haber (tek kanalla
    gelen rivâyet) olduğu için akaidde delil olamazlar. Dolaysıyla
    deccâl bir akaid konusu değildir. 286
    Ancak hemen bütün akaid kitaplarında ‘deccâl’in çıkmasının
    hak olduğu yer almakta, bu konudaki rivâyetler bir yekûn
    283] Müslim, Fiten 20, Hadis no: 2932-2937; Buhârî, Fiten 26-27
    284] Müslim, Fiten 20, Hadis no: 2933; Tirmizî, Fiten 62, Hadis no: 2245
    285] Müslim, Fiten 18, Hadis no: 2923; Buhârî, Fiten 25
    286] Y. K. Çağdaş Tefsiri, 8/88-90
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 66 -
    tutmaktadır. (Hâfız İbn Kesir, Deccâl’le ilgili olan 185 rivâyeti el-
    Bidâye ve’n-Nihâye isimli eserinde bir araya topladı ve hepsini ayrı
    ayrı değerlendirdi. Eşref b. Abdulmaksûd b. Abdurrahim de bu
    rivâyetleri el-Mesîhu’d-Deccâl adıyla Mısır’da ayrı bir kitap olarak
    yayınladı. Deccâlle ilgili rivâyetler için ayrıca bak.287
    Deccâl hakkındaki rivâyetlerden anlaşılması gereken önemli
    bir nokta şurasıdır: Deccâl, yeryüzünde inkârcılığı yaymaya çalışan,
    kutsal değerlerle savaşan, şer işleri yürüten kişi ve onların yürüttükleri
    çalışmalardır. Bu çalışmaların her devirde değişik temsilcileri
    olmuştur. Deccal, olağanüstü bir kişilik olmaktan çok, her devirde
    şer olan şeyleri temsil eden bir tiptir. Böyle bir tipin olması hem
    akıl yönünden mümkündür, hem de müslümanlar için bir imtihan
    sebebidir. Mü’minler, kendilerini şerre çağıran, İslâm dışı şeyleri
    İslâmí kılıfla sunmaya çalışan bozguncu kimseleri tanımak ve onların
    kurduğu düzenlere karşı uyanık olmak zorundadırlar. Deccâl
    tipli kişi ve kuruluşların sunacağı su ve ateşe dikkat etmek gerekir.
    Zâten mü’minler deccâlı ve onun zararlı faâliyetlerini iman
    ferâsetiyle bilirler, deccâl tiplileri iyi tanırlar ve onlarla mücâdele
    ederler.
    Türkiye’de yakın tarihte ve günümüzde İslâmî değerlere karşı
    mücâdele veren, İslâmî hükümleri yürürlükten kaldırmış, güç ve
    iktidar sahiplerine halkın ‘deccâl’ demesi oldukça anlamlıdır. Şurası
    bir gerçektir ki, tarih boyunca ve günümüzde Hakka karşı çıkanlar
    olmuştur ve olacaktır. Hakka karşı çıkanlar da her zaman fesâdı
    yayan, şer işleri artıran, zulme sebep olan tiplerdir.
    Bunlar arasında halkı çok kolay kandıran, birtakım numaralar
    yapan, onları etkileyen yalancı ve sahtekâr ‘deccâl’ tipleridir. Onlar,
    halkın karşısına hiçbir zaman asıl yüzleriyle çıkmazlar. Halka
    yalan vaadlerde bulunurlar, onlara mutluluk söz verirler ama mutsuzluğu
    getirirler. İnsanlara ‘su’ sunduklarını iddia ederler, ama
    sundukları ateşten başka bir şey değildir. Onlar Allah’ın hidâyetini
    kötü gösterirler, hâlbuki İlâhî dâvet ‘su’ gibi insanlara hayat kaynağı
    olmaktadır. Kendilerinde olağanüstü marifetler olduğuna
    kitleleri inandırırlar. Çünkü onların nefislerine hitap ederler, gerekirse
    onları çeşitli yöntemlerle ikna ederler. İkna olmayanları ise
    sindirirler. Ancak onların olağanüstü marifetleri yoktur. Usta göz
    boyacı (sihirbaz gibi) oldukları için iyi numara çekerler ve kitleler
    de onlara rahatlıkla kanarlar.
    Günümüzdeki maddeci, çıkarcı, nefislere hitap eden, bencil
    ve dalâlet olan hayat anlayışını insanlara kabul ettirenleri,
    287] S. Havva, Hadislerle İslâm Akaidi, 9/345-415
    KIYAMET
    - 67 -
    kendilerini üstün, başkalarını geri sayanları, kitleleri en usta numara,
    felsefe ve bilimsel yalanlarla güden ve sömürenleri, bütün
    güçlerini Allah’ın davetine karşı kullananları, insanları fikren iğdiş
    edip kendi sistemlerinin kulu ve kölesi yapanları deccâller sınıfına
    koymak yanlış olmaz.
    Hadislerde yer alan çelişkili rivâyetler, adeta masal havasına
    büründürülerek anlatılanlar; ya zayıf rivâyetler, ya ravilerin yanılarak
    yaptıkları ilaveler, ya da kendi görüşleri olabilir. Bu nedenle
    bu konuda dikkatli olup, her rivâyeti bir akaid konusu olarak almamak
    gerektiği gibi, rivâyetlerdeki zayıflıklara bakıp ta hepsini
    toptan reddetmemek de gerekir.
    ‘Deccâl’ olayı belki de bâtılın ve küfrün azılı önderlerini (imamlarını)
    bir nitelemedir, onların kötülüklerine ve insanları kandırma
    konusundaki numaralarına, onların sapıklıklarına bir dikkat çekmedir.
    Müslümanları bu gibi kötü kişilere ve kötülük odaklarına
    karşı uyanık olmaya, yeri ve zamanı gelince de onlarla mücâdele
    etmeye bir çağrıdır. Bütün deccâl işlerinden ve deccâl tipli kimselerin
    şerrinden Allah’a sığınırız. 288
    Mehdi
    Bu kavram ‘hedy-hidâyet’ kökünden türemiş bir kelimedir.
    ‘Hedy’; doğru yolu bulmak, yol göstermek, hidâyeti göstermek
    demektir.‘Mehdi’nin sözlük anlamı, hidâyete eren, doğru yolu
    bulan, Allah’ın hakk olan yola yönelttiği kimse demektir.
    Bu kelime sözlük anlamına uygun olarak şairler tarafından
    Peygamberimizi övmek için kullanılmıştır. Ayrıca dört halifeye de
    ‘mehdi’ dendiği olmuştur. (Hutbelerde okunan duâlarda dört halife
    hakkında ‘mürşidiyyun-mehdiyyun- irşad ediciler, hidâyette
    olanlar’ şeklinde övgü cümleleri geçmektedir.) Hz. Hüseyin ve bazı
    halifeler hakkında övgü sözü olarak ‘mehdi’ sıfatı kullanılmıştır.
    İslâm tarihinde ‘mehdi’; kendisinden önce zulüm ve haksızlıkların
    alıp yürüdüğü yeryüzünü, adâletle dolduracağı, İslâm’ı
    hâkim kılacağı sanılan kişidir. Mehdi’nin günün birinde geleceği
    ile ilgili hadis kitaplarında ahad (tek râvi kanalıyla gelen) hadisler
    bulunmaktadır, ama bunların içerisinde birbiriyle çelişen haberler
    vardır. Buhârî ve Müslim’in kitaplarında ise Mehdi kelimesi geçen
    bir hadis yoktur. Kur’an’da mehdi’yi gösteren en ufak bir işarete
    de rastlamak mümkün değildir.
    Bazı hadis rivâyetlerine göre Mehdi, ehl-i beyt’tendir ve
    288] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 136-139
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 68 -
    Fâtıma (r. anhâ) soyundandır.289 Dünya hayatının sona ermesine
    bir gün bile kalsa Mehdi’nin gönderileceği haber veriliyor. 290
    İlk dönem itikat kitaplarında Mehdi konusu yer almamıştır.
    Ancak daha sonra yazılan akaid kitaplarında Mehdiden bahsedilmektedir.
    Mehdi’den bahseden hadisler mütevatir olmadığı
    için, bu konu iman konuları içerisinde yer almamıştır. Ancak İslâm
    tarihinde Mehdi iddiasıyla birçok insan çıktı, insanlar bazılarına
    mehdi diye uydular ve birçoğu da bir mehdi beklentisi içerisinde
    oldular.
    Mehdi meselesi İslâm tarihinin başlangıcında ortaya çıkan
    siyasí tartışmalar ve siyasí mezhebleşmelerden sonra daha çok
    gündeme gelmiştir. Özellikle Şii’lerde mehdi inancı dinin esasından
    sayılmıştır. Onlara göre beklenen bir mehdi (mehdi-i muntazar)
    gelecek, kendilerini zulüm ve baskıdan kurtaracak, yeryüzüne
    adaletle dolduracaktır. Bu bakımdan onlar, kendilerine öncülük
    eden Ehl-i Beyt imamlarına mehdi gözüyle bakmışlar ve onlara
    itaat etmişlerdir. Onlara göre mehdi, Fâtıma (r.anhâ) soyundandır,
    günahsızdır ve olağanüstü özellikleri vardır. Şii’lerin çeşitli
    kollarına göre ayrı mehdiler vardır. Onların en büyük kolu olan
    İmâmiyye’ye göre ise ‘beklenen mehdi’, On ikinci İmam, Ebû’l Kasım
    Muhammed b. Hasan el-Mehdi’dir. O, küçük yaşta kaybolmuştur
    (gâibtir), yeniden gelecek ve zulümleri önleyecektir.
    Ehl-i Sünnet müslümanlarının da mehdi beklentisi vardır, ama
    onların beklediği Mehdi olağanüstü bir kimse değildir. İyi bir insan
    ve takvâ sahibi bir önderdir.
    Anlaşıldığı kadarıyla Mehdi inancı siyasî olayların müslümanları
    fırkalara ayırmasından sonra daha çok gündeme gelmeye başlamıştır.
    Ahad ve zayıf haberlerin dışında sağlam dayanağı bulunmamaktadır.
    İslâm tarihinde birçok Mehdiler çıkmıştır. Çevresine
    adam toplayıp saltanat sürmek isteyen niceleri veya zâlim yöneticilerle
    mücadele etmek isteyen iyi niyetli önderlerinin bir kısmı
    bu Mehdilik beklentisinden yararlanmışlardır. Tarih boyunca nice
    sahtekârlar, çıkar sağlamak ve halkın üzerinde etkili olabilmek
    için mehdilik inancını istismar etmişlerdir. Günümüzde bile bazı
    açıkgözler zaman zaman bu beklentiden yararlanmayı deniyorlar.
    İşin garibi bu gibi konuların istirmacısı bulanabileceği bilinmesine
    rağmen ‘mehdiyim’ diye ortaya çıkanlar çevrelerine adam toplamayı
    hâlâ başarabiliyorlar.
    289] Ebû Dâvud, Mehdi, Hadis no: 4282-4284; Ibn Mâce, Fiten 34, Hadis no:
    4082-4088
    290] Ebû Dâvud, Mehdi, Hadis no: 4282-4283
    KIYAMET
    - 69 -
    Mehdi beklentisi birçok müslümanı ümitsizliğe ve görevini
    yapmamaya sevketmiştir. Öyle ya mehdi gelecek ve dünyayı düzeltecek,
    zulümleri önleyecek, insanlara hidâyet dağıtacak… Bu
    hayal nicelerini boş beklentilere sevketmiştir. Niceleri bu umut sebebiyle
    yapması gereken en basit görevleri bile savsaklamış, kendisine
    zulmedenlerle mücadele etmeyi terketmiş, zâlimlere karşı
    çıkma görevini gelecek mehdiye bırakmıştır.
    Allah (c.c.) dilediği araç ve insanla dinini destekler. O dininin
    yaşanabilmesinin araçlarını dilediği gibi yaratır. Hidâyet O’nun
    elindedir, dilediğine verir. O’nun gönderdiği Kur’ân-ı Kerîm
    Kıyâmete kadar değişmeden kalacaktır. O Kur’an ki en büyük
    hidâyet aracıdır. İnsanlara düşen Kur’an’ı anlamak ve O’na uymaktır.
    Hayalleri (ümniyye’yi) bir tarafa bırakıp yapması gerekeni
    gücü yettiği kadar yerine getirmektir.
    Mehdi beklentisi müslümanların ne imanlarını artırır ne de
    sâlih amellerini. Müslümanlar işlerini ve çalışmalarını gelmesi
    muhtemel mehdilere göre ayarlamazlar. Onlar, inandıklarını hayatlarından
    uygulamaya çalışırlar. Sonuç Allah’a âittir.
    Şimdiye kadar çıktığı iddia edilen ve hâlâ çıkmaya devam eden
    bu mehdilerden acaba hangisi gerçek mehdidir? Kaynaklarda bir
    sayı ve zaman verilmediğine göre hepsini de mehdi olarak kabul
    edecek miyiz? Bundan sonra ortaya çıkan mehdi adaylarına karşı
    nasıl bir tavır takınacağız?
    İşin tuhafı, tarihten beri ortalıkta bu kadar mehdi adayı olmasın
    rağmen müslümanların durumlarında pek bir değişiklik
    görünmemektedir. Ne mehdinin mesajını anlayıp kendini düzeltenler
    var; ne de zâlimlerin zulmünün son bulması. Bu mehdi
    adaylarının bir marifetleri varsa, müslümanların saf inançlarını
    maddeye çevirme işlerinden vazgeçsinler de biraz da asıl işlerine
    dönsünler(!) İslâm ümmetinin dertlerine bir çözüm bulsunlar,
    İslâm ülkelerindeki tağutların hâkimiyetlerine ve zulümlerine bir
    dur desinler.
    Kur’an, müslümanlara Mehdi beklemeyi değil; iman etmeyi
    ve imanın gereğini yapmayı tavsiye ediyor. Bunu yapmayanlar ise
    zarar edeceklerdir. 291
    Eğer Mehdi’yi hidâyete götüren, hidâyet veren şeklinde anlarsak;
    Kur’an en büyük mehdi’dir (hâdî-hidâyete erdicidir). İnsanlar
    bu mehdi’ye uyarsalar doğru yolu bulurlar ve kurtuluşa
    ererler. Kur’an’ın kendisi de insanları sürekli bu kurtuluşa dâvet
    291] 103/Asr, 1-3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 70 -
    etmektedir. 292
    Sahte Peygamberlik ve Hz. İsa’nın Nüzûlü
    İslâm düşmanlarına, müslümanlara karşı girişecekleri savaş
    için silâh ve harp malzemelerinin çoğunun (belki tümünün), tarihten
    bugüne müslümanlar veya müslüman kabul edilenlerden
    geldiği unutuluyor, görmezlikten geliniyor. Salman Rüşdi’lere
    kızarken, onlara temel malzemeyi veren “Garanik olay” diye bilinen
    İsrâiliyat hurâfelerini eserlerine geçiren âlimler görülmek
    istenmiyor. Kadın hakları konusunda İslâm’a çatanlar değerlendirilirken,
    kadına zulmü dine rağmen, ama din adına emir ve teşvik
    eden âlim kabul edilen câhiller değerlendirme dışında tutuluyor.
    Örnekleri çoğaltmak mümkün. Mezarcı olayı da böyle. Hâlâ,
    müslümanlar, bu konuda suçu düzene, düzenin işkencelerine ve
    medyaya atarken, klâsik kabulleri tahlile tabi tutmaya yanaşmıyor,
    malzemenin çıkış noktasını dikkatlerden kaçırıyor. Elbette, İslâm
    düşmanı düzenin ve irticâ yaygaraları ile buna çanak tutan medyanın
    her konuda olduğu gibi bu olayda da suçunu hiç kimse küçük
    göremez. Ama bu meselenin arka planını görmemize engel
    olmamalı.
    Bu olayı, müslümanlar cephesinden değerlendiren bazı yetkili
    ve etkili kimseler, olayı yumuşak üslûpla ve suçu İslâm düşmanlarına
    çatmakla geçiştiriyorlar. Sahte peygamberlik iddiasında bulunmayı
    ve bunun fikrî alt yapısını oluşturan yanılgıları, muvahhid
    müslümanlar olarak biz açık yüreklilikle, hak ve hakikat adına
    gündeme getirmeyince bazı Bel’amlar ve medyatik din tüccarları
    da tam tersine rol üstleniyor, boşluğu dolduruyor. İlâhiyat dekanları
    boy gösteriyor: “Sahibinin sesi” stüdyolarında, ifratla tefrit yer
    değiştiriyor. Bu sefer de, İslâm düşmanlarının suçu örtbas edilerek
    farklı yanlış alternatifler sunuluyor, kaş yapılırken bu sefer de göz
    çıkarılıyor. Bir bâtıla/hurâfeye başka daha büyük bâtıl/tağûtî düzen
    adına karşı çıkılıyor.
    Tarihte birçok sahte kurtarıcılar, mehdiler, Mesihler ve yalancı
    peygamberler çıkmıştır. Bu gidişle daha çok da çıkacaktır.
    Hz. Muhammed (s.a.s.), peygamberlerin sonuncusudur, onunla
    peygamberlik mühürlenmiştir.293 Buna rağmen, daha peygamberimizin
    sağlığında yalancı peygamberler çıkmaya başlamıştır.
    Müseylime’den sonra da nice müslümancıklar, câhil müslümanların
    kafasını karıştırmaya çalışmışlardır. “Mütenebbî” denilen bu
    sahte peygamberler, ya şöhret düşkünü insanlardır veya dünyevî
    292] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 390-392
    293] Bk. 33/Ahzâb, 40
    KIYAMET
    - 71 -
    menfaat için dini satan bezirgânlar; ya da deliler. “Deli” deyince
    biraz durmak lâzım. Evet, delinin biri, bir kuyuya bir taş atar, kırk
    milyon akıllı çıkarmak için uğraşır durur. Ama bu kavramda durmak
    lâzım: Televizyon ekranlarında saatlerce konuşturulan Mezarcı,
    kendisine “deli!” diyenlerin bu suçlama mı, suçsuzlaştırma
    mı olduğu tartışılması gereken iddianın ne kadar yanlış olduğunu
    ortaya seriyor. “Deli” suçlamasıyla Kemalistler, Atatürk’e hakaret
    edenlerin “meczup” ve “deli” olduğunun sağlaması ve müslümanlar
    tarafından da itirafı olarak görüyor, İslâmcılara bir gol
    atmaya çalışıyor. Deli denen cin akıllı ise, bu “suçsuzlama”yı iddiasına
    delil diye kullanıyor: “İnanmayan insanlar, her peygambere
    ‘deli’ demişti; Deli denilmem, benim peygamberliğimin delilidir.”
    Ahmed Kadıyânî, Reşad Halife, Evrenesoğlu, M. Ali Ağca ve
    şimdilik en son da Hasan Mezarcı. Bunlara deli deyip meseleyi hallettiğini
    zannedenler, aslında çöpleri halının altına koyup geçici
    ve iğreti bir temizlikle iş yaptıklarını sanıyorlar. Delilikte ölçü nedir?
    Hangi verilerden yola çıkılarak birine deli deniyor?
    Kendi tezi ve savunması doğrultusunda tutarlı, mantıklı,
    muhâtaplarının oyunlarına düşmemeye çalışan, ikna etme gayretinde
    aklının öne çıktığına şahit olduğumuz birine deli demekte
    kullandığımız ölçü nedir? Hangi verilerden yola çıkılarak deli deniyor?
    Bu, peygamberlik iddiasını ciddiye almamak için yapılıyorsa,
    hem yalan, hem de yanlış olur ve eski müşriklerin tavrına benzer.
    İtirazlar, çürütülebilecek zayıflığa indirgenir. Zaten medya ciddiye
    alıyor veya işlerine öyle geldiği için ciddiye alıyor gözükerek kullanıyor.
    Hz. Peygamber’in bi’setinde, o günün medyası konumundaki
    çıkar çevreleri ve egemen güçler Nebî’yi ciddiye almıyor, deli
    diyorlardı; iyi niyetli insanlarsa ciddiye alıyor, dinliyorlardı; şimdi
    tam tersi: Medya ciddiye alıyor, samimi müslümanlar deli diyor. Bu
    tabir, ona direkt tavır almayı önlemek için kullanılıyorsa, bu doğru
    mudur, hangi şer’î ölçüler yüzünden ve niçin? Bu tür hüsn-i zannı
    (deli demek, bazen insan için hüsn-i zan olabiliyormuş, buna da
    şahit olduk!) uluorta herkes için kullanırsak, kimseyi tekfir edemeyiz,
    istismarcı ve sahtekârları önleyemeyiz. Allah, bizimle savaşan
    İslâm düşmanlarına karşı savaşırken bile aşırı gitmemizi yasaklar.294
    Kur’an’da herkese karşı adâletli ve hakkın şahitleri olmamız emredilir.
    Bu yasaklar, olayın diğer yönünü de kapsar. Müslümanın
    ölçüsü bellidir; Allah için sevmek, Allah için buğzetmek.
    Küfür, şirk, Allah’a iftira, kimden gelirse gelsin karşı çıkmak,
    Allah dostlarının temel ölçüsü olmalıdır. Dost kabul edilenlere,
    294] 2/Bakara, 190
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 72 -
    dün bizden olduğunu gördüğümüz veya öyle sandığımız insanlara
    karşı da ölçülü, adâletli ve hakkın şâhidi olmalıyız. Yalan, iftira
    hele Allah’a karşı yapılıyorsa, hiçbir müslümanın hiçbir gerekçe ile
    bunu temize çıkartmaya çalışması yakışık almaz. Unutmayalım ki,
    şeytanın varlığı günaha mâzeret olmadığı gibi, İslâm düşmanlarının
    varlığı ve zulümleri de Allah’a iftira atıp insanları ifsâd etmenin
    mâzereti olamaz.
    İslâm mı öncelikli; müslüman mı? Müslümanı (ya da daha önce
    müslüman olduğunu zannetttiğimiz kimseyi) temize çıkarırken
    İslâm dâvâsını lekelemiş oluyorsak, bu, iyi niyetle de olsa işlenmiş
    bir cinâyet değil midir? Bir kimseye “deli” deyip yeterli ve net tepki
    göstermediğimiz için, onun etkisinde kalan tek bir kişinin bile
    İslâm’dan sapmasına vesile olur, ya da seyirci kalırsak, bunun bedelini
    nasıl öderiz? Bir kavme düşmanlığımız haddi aşmaya sebep
    olmamalı, bir kimseye sempatimiz de, İslâm’ın korunması gerekli
    sınırlarının çiğnenmesine yol açmamalı. “Eskiden samimi müslümandı”
    diye, bir zamanlarki tebliğinin ve dâvâ adamı olmasının
    bedelini dinin ödemesine rızâ mı gösterelim? Sahâbenin içinden
    bile irtidat edenler çıktı, Habeşistan’a hicret eden ilk müslümanlardan
    hüsn-i hâtime ile hayatını noktalayamayan hayli insan vardı.
    Hele şirkin hâkim ve İslâm’ın mahkûm olduğu yerlerde müslüman
    olmaktan daha zordur müslüman kalmak ve müslüman
    ölebilmek. Hz. Yûsuf gibi biz de duâ ediyoruz: “Ey gökleri ve yeri
    yaratan! Sen dünyada da âhirette de benim velimsin/sahibimsin. Beni
    müslüman olarak öldür ve beni sâlihler arasına kat.” 295
    “Deli” deyimini bir başka açıdan ele alırsak, her şirk koşanın,
    inkârcı kâfirin de deli olduğunu söyleyebiliriz; hem de Kur’an’dan
    delil getirerek: “Onların (müşriklerin, inkârcıların) kalpleri vardır, ama
    onunla akletmezler/gerçeği kavramazlar...”296 Elbette her müşrik, bu
    anlamda delidir; ama bu, onun sorumluluğunu kaldırmaz. Yalancı
    peygamberliklerini iddia edenler için de hükmümüz daha farklı
    olamaz. Mutlak doğru, yani hak, herkes için ve her konumda doğrudur;
    beşerin doğruları gibi göreceli değildir. “Onlar akletmiyorlar”,
    ama biz, zâhire göre hükmetmek zorundayız. Kimsenin kalbini
    yarıp bakamayacağımız gibi, beynini de açıp göremeyiz. Dünyevî
    çıkarları konusunda aklını kullananlara, delilere tanınan dünya ve
    âhiretteki cezâdan kurtulma avantajlarından yararlandırma hakkını
    veremeyiz. Elbette Allah’ın âhiretteki hükmünü bilemeyiz. Allah,
    bizim bilmediğimiz tüm sırları da bilendir, hüküm O’nundur,
    O, cezâ gününün yegâne sahibidir. Düzene muhâlefet açısından
    295] 12/Yûsuf, 101
    296] 7/A’râf, 179
    KIYAMET
    - 73 -
    iyi bir bahane olsa da, gerçekliği tartışılacak şekilde hakka bâtılı,
    bâtıla da hakkı karıştırmamalı; gerçek zâlimlere, çürük delillerle
    onları mâsum kılacak, ispatlanamayacak isnadlarda da bulunmamalıyız.
    Gerçek zulümleri yeterli, İslâm düşmanlarını ve zulüm düzenlerini
    dışlamak için. Sonra, her içeri girip çıkana deli diyecek
    olursak, nice tevhid eri olan fikir adamı, âlim bundan payını alacak;
    kimseyi ciddiye alamayacağız. Onların ciddi çalışmalarına da
    şüphe ile bakacağız.
    Olayın adını doğru koyalım, atlas veya ipek kostümler içinde,
    üç dini temsil ettiğinin simgesi olduğunu söylediği üç parmak havada
    işaretiyle, Türk bayrağının yanında, ordu ve devlet düşmanı
    olmadığını ısrarla vurgulayan, devletin hak ettiği emekli maaşını
    vermediğini, bunu almak için uğraş verdiğini sızlanarak anlatan
    peygamber(!) fotoğrafını doğru okuyalım: Bu, her şeyden önce
    Allah’a apaçık iftiradır. “Beni peygamber kıldı, bana vahyediyor,
    benim mûcizelerim var, ben Meryem oğlu İsa Peygamber’im” demek,
    nice câhil müslümanın kafasını karıştırmak; hafife alınacak,
    yumuşakça geçiştirilecek bir suç olmamalı... Buna cevap verirken
    de Hz. İsa’nın nüzûlüyle ilgili Kur’an’la sağlaması yapılamayan
    rivâyet ve ihtilâfları gündeme getirmek ve bu çelişkilere sahip çıkmak
    da, hem bu olayların temel sebebi olması ve hem de bunlara
    rağmen istismarlara dur denecek ve onları suçlayacak çözüm bulunulamaması
    yönüyle büyük yanlışlıklardır...
    “Kim Allah’a karşı yalan uydurandan daha zâlim olabilir? Onlar
    (Kıyâmet gününde) Rablerine arz edilecekler, şahitler de: ‘İşte bunlar
    Rablerine karşı yalan söyleyenlerdir’ diyecekler. Bilin ki, Allah’ın lâneti
    zâlimlerin üzerinedir. Onlar, (insanları) Allah’ın yolundan alıkoyan ve onu
    eğri göstermek isteyenlerdir. Âhireti inkâr edenler de onlardır.” 297
    “Allah’a karşı yalan uydurandan, yahut kendisine hiçbir şey vahyedilmemişken,
    ‘bana da vahyolundu’ diyenden ve ‘ben de Allah’ın indirdiği
    âyetlerin benzerini indireceğim’ diye söyleyenden daha zâlim kim vardır?!
    O zâlimler, ölüm dalgaları içinde, melekler de pençelerini uzatmış, onlara:
    ‘Haydi (bakalım bizim elimizden) canlarınızı kurtarın, Allah’a karşı gerçek
    olmayanı söylemenizden ve O’nun âyetlerine karşı kibirlilik taslamanızdan
    ötürü, bugün alçaklık azabı ile cezâlandırılacaksınız!’ derken onların halini
    bir görsen!” 298
    Hâtemu’l-Enbiyâ, yani peygamberlerin sonuncusu Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’dir. “Muhammed sizin erkeklerinizden hiçbir inin babası
    değildir. Fakat o, Allah’ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur.
    297] 11/Hûd, 18-19
    298] 6/En’âm, 93
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 74 -
    Allah her şeyi hakkıyla bilir.” 299
    Şimdi, Hz. İsa’nın ölüp ölmediği, göğe kaldırılması ve Kıyâmete
    yakın yeryüzüne inip inmeyeceği konusunu delillerle inceleyelim:
    Hz. İsa’nın Ref’i ve Nüzûlü Meselesi: Hıristiyan kaynaklarına
    göre Hz. İsa, yahûdilerin şikâyeti üzerine, Romalılar tarafından
    çarmıha gerilmiş ve haçta insanların günahı için ölmüştür. Gömülmesinden
    üç gün sonra kıyam etmiş, havârilerine görünmüş, onlarla
    yemek yemiş ve sonunda göğe yükselerek Allah’ın yanına
    çıkmış, O’nun sağına yerleşmiştir. Kıyâmetten önce dünyaya gelecek,
    dünyayı sulh ve adâletle dolduracak, kendisine inanmayanlardan
    öç alacak ve saltanatı ebedî olarak sürecektir. 300
    Kur’an, Hz. İsa’nın öldürüldüğü ve çarmıha gerildiği tezini
    reddetmektedir. O öldürülmemiş, çarmıha gerilmemiştir. Allah
    onu kendi katına “ref” etmiş, yüceltmiş ve yükseltmiştir.301 Hz.
    İsa’ya ait bu yüceltme ve yükseltme işinin beden ile mi, yoksa ruh
    ile mi; beden ve ruh diri olarak mı, yoksa beden ölü olup yalnız
    ruh olarak mı gerçekleştiği hususu müphemdir. Bu konu, asırlar
    boyu Kur’an yorumcularını meşgul etmiştir. Bunu aydınlığa kavuşturmaya
    çalışan tarih ve kıssa yazarlarıyla müfessirler belli ölçüde
    yahûdi ve hıristiyan kaynaklarından ve onların sözlü geleneğinden
    etkilenmişlerdir. Kezâ Hz. İsa’nın nüzûlü ve Kıyâmetten önce
    dönüşü konusu da tartışılmaktadır. Eldeki rivâyetlerin gözden geçirilerek
    değerlendirilmesinde fayda vardır. Hadis rivâyetlerinde
    yer alan Hz. İsa’nın dönüşü konusu müfessirleri, âyetlerde geçen302
    kelimeleri yoruma (te’vil) zorlamış ve “âhad” olsalar da hadisleri
    değerlendirmeye almışlardır. Gerçekten de bu haberlerde,
    oldukça detaylı bilgiler yer almaktadır. İki asırdan beri hıristiyan
    ilâhiyatçıların ve oryantalistlerin Hz. İsa’nın dönüşü konusunu
    değişik metodlarla müslüman câmia içinde yayma gayretlerinin
    doğurduğu antipatinin de tesiriyle İslâm dünyasında konu bazı
    bilginlerce yeniden ele alınmış ve selef çığırının dışına taşan tartışma
    ve yorumlara neden olmuştur. 303
    Bazı müfessir ve âlimler, bu konuda fazla yorum yapmak istemezler.
    “Allah buyurmuştu ki: ‘Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime
    yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları
    Kıyâmete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz Bana
    299] 33/Ahzâb, 40
    300] Korintoslulara 1. Mektup, 15/22 vd.
    301] 4/Nisâ, 157-158
    302] 3/Âl-i İmrân, 55; 4/Nisâ, 156-159; 5/Mâide, 117
    303] Abdullah Aydemir, Peygamberler, D.İ.B. Y. s. 254
    KIYAMET
    - 75 -
    olacak. İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda Ben
    hükmedeceğim.”304 Seyyid Kutub, bu âyetin tefsirinde şunları söyler:
    “Onun vefatı ve ref’ edilmesi mugayyebâta ait bir husus olup,
    te’vilini Allah’tan başkasının bilemeyeceği müteşâbih meselelerdendir.
    Zaten bunun ötesinde akîdeye ve şeriata müteallik, fazla
    bir mesele de yoktur. 305
    Mevdûdî, Nisâ, sûresi, 158. âyetindeki “Allah onu kendisine yükseltti”
    ifadesini tefsir ederken şöyle der: Burada Allah, meselenin
    gerçeğini anlatıyor. Kur’an yahûdilerin Hz. İsa’yı öldürmeyi başaramadıklarını,
    Allah’ın onu kendisine yükselttiğini açıkça söyler;
    fakat meselenin nasıl olduğunu ve ayrıntıları konusunda sessiz
    kalır. Ne Allah’ın onu bedeni ile birlikte yeryüzünden gökteki bir
    yere yükselttiğini, ne de onun diğer insanlar gibi ölüp rûhunun
    göğe yükseltildiğini belirtmez. Mesele o kadar kapalı bir dille
    anlatılmıştır ki, olay hakkında, olayın olağanüstü mûcizevî olduğunu
    söylemekten başka bir yorum yapmak imkânsızdır. 306
    Aynı âyetle ilgili Muhammed Esed, Hz. İsa’nın beden olarak
    semâya yükseldiğini kabul etmez ve şu açıklamayı yapar: “Allah
    onu kendi katına yükseltti” 307 “Âyette Allah, Hz. İsa’ya ‘Seni ölüme
    yollayacağım ve katıma yücelteceğim’ buyurur. ‘Refaahû’ (lafzen,
    onu yüceltti yahut onu yukarı çıkarttı), bir insanın ref’ edilmesi fiili,
    ne zaman Allah’a atfedilmişse, her zaman “onurlandırma”, yahut
    “yüceltme” anlamlarına gelir. Kur’an’ın hiçbir yerinde, Allah’ın
    Hz. İsa’yı yaşadığı sırada bedensel olarak cennete “yükselttiği”
    şeklindeki yaygın inancı destekleyen bir beyan yoktur. Yukarıdaki
    âyetteki “Allah onu kendi katına yüceltti” ibâresi, Hz. İsa’nın
    Allah’ın özel rahmeti mertebesine yükseldiğini gösterir; “rafe’nâhu
    (onu yücelttik)” fiilinin İdris Peygamber ile bağlantılı olarak kullanıldığı308
    âyetinden açıkça anlaşılacağı gibi bu, bütün peygamberlerin
    yararlandıkları bir lütuftur. 309
    Müfessirlerden çoğunun kanaatine göre Hz. İsa, rûhu ve cesediyle
    birlikte göğe yükselmiştir ve âhir zamanda tekrar yeryüzüne
    inecektir. Bir kısım müfessirlere göre de göğe yükseltilen, İsa
    (a.s.)’nın cismi değil; rûhudur. Kur’an’da ifade edilen “Seni Bana
    yükselteceğim”310 hitabıyla kast edilen, Hz. İsa’nın rûhudur. Çünkü
    304] 3/Âl-i İmrân, 55
    305] Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l-Kur’an, Hikmet Y. c.1, s. 297
    306] Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, İnsan Y. c. 1, s. 380
    307] 4/Nisâ, 158
    308] 19/Meryem, 57.
    309] Muhammed Esed, İslâm Mesajı, İşaret Y. c. 1, s. 177
    310] 3/Âl-i İmrân, 55
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 76 -
    rûh, insanın hakikatidir. Ceset, emanet elbise gibidir, artar eksilir.
    Değişmeyen insanın rûhudur.311 Yine Hz. İsa’nın göğe kaldırıldığı
    kabulünün müslümanlara hıristiyan inançlarından geçtiği belirtilerek
    bu olay şöyle değerlendirilir: Gök ile kast edilen, maddî gök
    ise bu, yıldızlardan, galaksilerden ibârettir. Yani İsa, şu yıldızlardan
    birine mi çıkarılmıştır? Eğer kast edilen mânevî gök ise oraya
    ceset gitmez, rûh gider; çünkü orası maddî değildir. 312
    Kur’an, İsa (a.s.)’nın göğe yükseltildiğini değil; Allah’a yükseltildiğini
    söyler: “Bel rafaahu’llahu ileyh”313 cümlesi: “Allah, onu göğe
    yükseltti” değil; “Allah, onu kendisine yükseltti” anlamındadır. Bu
    konuyla ilgili diğer âyette de aynı ifade vardır.314 Göğe yükseltmek
    başka, Allah’a yükseltmek başkadır. Allah’ın onu kendine yükselttiği
    mecburen kabul edileceğine göre, onun göğe yükseltildiğini
    söylemek, Allah’a belli bir mekân tahsis etmek olur. Oysa Yüce
    Allah her yerdedir. İsa’nın Allah’a yükselmesi için göğe çıkması
    gerekmez. Allah, göklerin de yerin de ilâhıdır. Allah’ı gökte imiş
    gibi düşünüp Allah’a yükseltilen İsa’nın göğe yükseltildiğini söylemek,
    âyetin ifadesine uymamaktadır. Âyetin anlamı, İbn Cüreyc’in
    dediği gibi, Allah’ın İsa’nın rûhunu yüceltmesi, şânını yükseltmesi,
    katında O’na değer vermesi demektir.
    Yüce Allah, Hz. İsa’yı saldırganların elinden kurtarmak sûretiyle
    mânevî derecelere nâil eylemiş, şânını yüceltmiştir. Nitekim
    “Kıyâmet gününe kadar sana uyanları, inkâr edenlere üstün kılacağım”315
    âyetinden bu anlam anlaşılmaktadır. Gerçekten Hz. İsa’ya uyan
    ve ona yakın olanlar yahûdilere hâkim olagelmiştir. Bu da onun
    Allah katındaki şânının yüceliğini gösterir.
    Müfessirlerin “Seni vefat ettireceğim, Bana yükselteceğim.”316
    âyetini, genellikle İsa’nın göğe çıktığı şeklinde tefsir etmelerinin
    başlıca iki etkeni vardır: Bunlardan birincisi ve en önemlisi, hıristiyanlar
    ve yahûdiler hakkındaki âyetlerin izahı için İslâm’a yeni
    girmiş olan yahûdi ve hıristiyan âlimlerine başvurmaları ve onların
    söylediklerini tam gerçek kabul edip aktarmalarıdır. İkinci etken
    de, İsa’nın (a.s.) göğe çıktığı ve âhir zamanda yere inip Deccal’ı öldüreceği,
    haçı kıracağı ve İslâm şeriatıyla amel edeceği hakkında
    anlatılan hadis rivâyetleridir.
    Âl-i İmrân 55. âyetiyle Mâide, 117. âyetine göre Hz. İsa’nın
    311] Tefsîru’l-Menâr, 3/316-317
    312] S. Ateş, Kur’an Ans. 10/206
    313] 4/Nisâ, 158
    314] Bk. 3/Âl-i İmrân, 55
    315] 3/Âl-i İmrân, 55
    316] 3/Âl-i İmrân, 55
    KIYAMET
    - 77 -
    bedeninin öldüğü açıkça belirtilmiştir. Ama Hz. İsa’yı başkaları öldürmemiş,
    Allah onu eceliyle vefat ettirmiştir. Yükseltilen onun
    mânevî derecesi, Allah’ın katına çıkan rûhudur. Zaten bütün peygamberlerin
    ruhları Allah’ın huzuruna çıkar, O’ndan ikram görür.
    Hz. İsa’nın vefatını haber veren âyetleri, âhad haberlere dayanarak
    te’vil etmek yerine bu hadisleri te’vil etmek daha doğrudur.
    Bu hadisler şöyle te’vil edilir: İsa’nın rûhu, yani ümmeti mahvolmadı,
    daha yaşayacaktır. Fakat Kıyâmetten önce bu rûh, yani İsa
    ümmeti, İslâm’a dönecektir. Bu hadislerden, hıristiyanların bir gün
    müslüman olacakları değerlendirilebilir. Said Nursi bu kanaattedir.
    Meşhur müfessirimiz Elmalılı Hamdi Yazır da yaklaşık bunu söylemektedir:
    “Her peygamberin rûhânî eceli, ümmetinin ecelidir. Rûhânî
    ecelleri tamam olmuş nice peygamberler var ki Kur’an’da zikredilmemişlerdir.
    Allah’ın seçkin peygamberleri içine giren büyük
    peygamberlerin, derecelerine göre rûhânî semâda bekaları devam
    etmektedir ki bunlar da İbrahim âilesidir. İmrân âilesi de bunlardandır.
    İsa’nın cesedi Allah’a kaldırılmış, fakat İsa’nın rûhu da
    kabzedilmemiş, yani ümmetinin eceli gelmemiş, İsrâiloğullarının
    sû-i kastı, hilesi ile hıristiyanlık mahvolmamış, yaşamış ve İsa’nın
    rûhu, Mûsâ maiyetinde (beraberliğinde) yaşamıştır. Bunun için
    mahvoldu zannedilen bir avuç tabileri, bu rûhtan istifade ederek
    kısa bir zamanda yahûdilerin üstünde bir hayata kavuşmuşlardır.
    Ve nihâyet Hz. Muhammed’in (s.a.s.) gelmesiyle hepsi, Hz.
    Muhammed’in rûhunun emri altına geçmiştir. Artık bundan sonra
    İsa da diğer peygamberler gibi, Muhammed’in (s.a.s.) rûhu maiyetindedir.
    Bir gün gelecek, ümmet-i Muhammed’in daraldığı
    bir devirde, Allah’ın garib bir kelimesi olan İsa’nın rûhu ortaya
    çıkacak, Muhammed’in rûhu maiyetinde hizmet edecek ve fakat
    Kıyâmetten evvel vefat eyleyecektir.” 317
    Muhammed Abduh da bu konuda şöyle diyor: “Bu te’vile göre
    İsa’nın zamanı, insanların İslâm şeriatının rûhuna bağlanacakları
    ve şekilleri bırakıp içleri ıslah için İslâm şeriatının özüyle amel edecekleri
    zamandır.” 318
    Müfessirlerden bir kesimi, Hz. Peygamberimiz’in Miraç’ta Hz.
    İsa ve Hz. Yahyâ’yı ikinci gökte görmüş olmasını Hz. İsa’nın rûhu
    ve cesediyle göğe çekilmesiyle ilgili delillerden biri sayar. Eğer Hz.
    Peygamber’in Miraç’ta görmesi Hz. İsa’nın cesediyle göğe çıktığına
    delil ise, Hz. Yahyâ’nın ve diğer peygamberlerin de cisimleriyle
    317] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 2, s. 1112-1114
    318] M. Reşid Rızâ, Tefsîru’l Kur’âni’l-Hakîm, c. 3, s. 317
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 78 -
    göğe çıktığına delildir. Çünkü Hz. Peygamber, öteki peygamberleri
    de çeşitli göklerde görmüştü. Oysa hiç kimse, başka bir peygamberin
    rûhu ve cesediyle birlikte göğe çıktığını ileri sürmemiştir.
    Zaten bütün peygamberlerin rûhları yücelere, melekût âlemine
    yükselirler.
    Hz. İsa’nın nüzûlü, Kur’an’da geçmez. Bu konudaki kabul,
    mütevâtir olmayan hadis-i şerif rivâyetlerine, yani haber-i vâhide
    (âhad hadislere) dayanır. Bu hadislerin sahih olduğu kabulünden
    dolayı, bazı âyetler bu hadisler çerçevesinde yorumlanmış,
    te’vil edilmiştir. Aslında hadislerin Kur’an’a arzedilmesi, Kur’an
    âyetlerine göre tashih, te’vil ve yorumlarının yapılması daha doğru
    bir yol kabul edilseydi, bu zorlama te’viller yapılmazdı. Bu konuyla
    ilgili bazı hadis rivâyetlerini görelim:
    Hz. İsa’nın Gökten İneceğini İfade Eden Hadis
    Rivâyetleri
    “Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, muhakkak yakında
    Meryem oğlu İsa, âdil bir hâkim olarak inecektir. O, haçı kıracak,
    domuzu öldürecek, cizyeyi kaldıracaktır. O zaman, mal o kadar artacak ki,
    onu kimse kabul etmeyecek. Artık Allah’a bir kere secde etmek dünya ve
    dünyanın içinde olan her şeyden daha hayırlı olacaktır.” 319
    “Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücadeleye Kıyâmet
    gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa ibn Meryem de iner. Bu
    müslümanların reisi: ‘Gel bize namaz kıldır!’ der. Fakat İsa (a.s.): ‘Hayır!’
    der, Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize emîrsiniz.” 320
    “İbn Meryem gökten sizin yanınıza indiği zaman devlet reisiniz kendinizden,
    namazda imâmınız olduğu (İsa da imâmınıza uyduğu) halde
    bakalım nasıl olursunuz?” 321
    “Meryem oğlu (İsa a.s.), Feccu’r-Ravhâ adlı mevkide, hac yapmak veya
    umre yapmak yahut da her ikisini de yapmak için telbiye getirecektir.”322
    Bir hadis rivâyetinde “Meryem oğlu İsa Kıyâmetin 10
    alâmetinden biri” sayılmakla beraber onun gökten ineceğinden
    söz edilmez,323 Bazı hadis rivâyetlerinde, “Şam’daki beyaz minareye
    319] Buhârî, Büyû 102, Mezâlim 31, Enbiyâ 49; Müslim, İman 242, hd. no: 155;
    Ebû Dâvud, Melâhim 14, hd. no: 4324; Tirmizî, Fiten 54, hd. no: 2234; Ahmed
    bin Hanbel, II/240, 294, 538; Tecrîd-i Sarih Terc. c.6, s. 532
    320] Müslim, İman 247; Küt. Sitte, 14/274
    321] S. Buhârî Tecrîd-i Sarih Terc. c. 9, s. 182
    322] Müslim, Hacc 216, hd. no: 1252; Küt. Sitte Terc. c. 13, s. 152, Buhârî Tecrîd-i
    Sarih Terc. c.2, s. 431
    323] Ebû Dâvud, Melâhim, bâbu Emârâti’s-Sâah
    KIYAMET
    - 79 -
    iner.”324; “Hz. İsa inmeden Kıyâmet kopmaz”325; “O indikten sonra kırk
    yıl kalır.” 326
    Bir rivâyette İslâm ümmetine imamlık yapmaz, İslâm kumandanı
    Mehdî’nin cemaati olurken, başka bir rivâyette “Rumları
    yenen, İstanbul’u fetheden askerler, orada zeytin ağaçlarına kılıçlarını
    asmış vaziyette ganimetleri bölüşürken şeytanın ‘Mesih
    evlerinize sahip oldu’ diyeceği, Bunların Şam’a gelerek savaşmak
    için kılıçlarını düzeltirken namaz kılacağı, namazlarında İsa’nın
    inip onlara imam olacağı, Allah’ın düşmanı Deccal’ın onu görünce
    tuzun suda erimesi gibi erimeye başlayacağı”327 söylenir. “O,
    Deccâl’ı Ludd kapısında öldürecektir.”328 Deccâl’dan bahseden bir hadis
    rivâyetine göre, Meryem oğlu İsa’nın geleceği, Allah’ın onu
    Deccâl’dan koruyacağı, Allah’ın vahyiyle mü’minleri Tur’a çıkaracağı,
    sonra Ye’cûc ve Me’cûc’un zuhur edip Taberiye Gölüne
    doğru yürüyecekleri, İsa ve adamlarının kuşatılacağı, sonra İsa ve
    adamlarının dağdan yere inecekleri, yerde her şeyin bollaşacağı,
    nihâyet Kıyâmetin kopacağı”329 anlatılmaktadır.
    Hadis rivâyetlerinde bunlar gibi daha birçok detay bilgiler verilmektedir.
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) kendi zamanında İsa’nın inme ihtimalinden
    bahsedilir: “Ben, ömrüm uzarsa Meryem oğlu İsa’ya ulaşacağımı
    umuyorum. Eğer ecelim acele gelirse, sizden ona ulaşan selâmımı
    söylesin.” 330
    Lâfızları, birbirinden hayli değişiklikler gösteren bu hadis
    rivâyetlerinin, manalarında da bir birlik yoktur. Birinde İsa zuhur
    edince çok bolluk olacağı, Deccâl’ı öldüreceği belirtilirken, ötekinde
    İsa ve adamlarının, Ye’cûc ve Me’cûc tarafından kuşatılacağı,
    bir süre çok darlık çekecekleri söylenmektedir. İsa’nın ineceği ifade
    edilen bu rivâyetlerde, iniş safhalarının birbirinden farklı anlatıldığı
    görülür. Hadis rivâyetlerinde geçen İsa’nın bütün kiliseleri
    yıkacağı ifadesi de 22/Hacc, 40 âyetine aykırıdır. Bu âyette Allah’ın
    koruduğu ve kulları vasıtasıyla savunduğu Allah’ın adı anılan
    mâbedleri İsa nasıl yıkar? Âyete göre Hz. İsa’nın bu mâbedleri koruyanların
    başında olması gerekir.
    Ayrıca bu rivâyetlerde müslümanların kılıçlarını düzelteceklerinden
    söz edilmektedir. Bu, asırlar öncesi savaş silâhını ifade eder
    324] Ebû Dâvud, Melâhim 14; İbn Mâce, Fiten 33
    325] Buhârî, Mezâlim 31; İbn Mâce, Fiten 33
    326] Hindî, Kenzu’l-Ummâl, 14/336
    327] Müslim, Kitab 52, bab 9, hadis 34
    328] Tirmizî, Fiten 62
    329] Müslim, Kitab 52, bab 20, hadis 110
    330] Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/298-299
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 80 -
    ama Deccâl’ın çıkacağı Kıyâmete yakın zamanların silâhını ifade
    edemez. Herhalde modern çağlarda müslüman askerleri, silâh
    olarak kılıç değil; modern silâhlar taşırlar. Ayrıca bu istikbal haberleri,
    Allah’tan başka kimsenin gaybı bilemeyeceği hakkındaki
    âyetlere 331 aykırıdır.
    İsa’nın ineceğine inanmak, itikadî bir meseledir. İtikad, şek
    üzerine kurulmaz; yakîn ve mütevâtir nass üzerine kurulur. Hz.
    İsa’nın göğe çıktığına ve âhir zamanda ineceğine dair yakîn (kesin
    bilgi) ifade edecek herhangi mütevâtir bir haber yoktur. Bu konudaki
    rivâyetlerin hepsi âhad haberlerden ibârettir. Hz. İsa’nın
    ineceği hakkında anlatılanlar, Ehl-i Beyt’ten Mehdî adındaki âdil
    bir imamın geleceğine dair anlatılan rivâyetlere de çok benzerlik
    gösterir. Mehdî hakkındaki rivâyetlerde de bir kesinlik yoktur. Bu
    rivâyetler, mütevâtir olmadığı gibi meşhur bile değildir. Hadisçiler
    katında sahihin altında bir derece olan “hasen hadis” kabul edilmiştir.
    Kesinlik ifade etmeyen bu hadis rivâyetleriyle itikad kurulamaz.
    Kur’ân-ı Kerîm’de Hz. Muhammed’den (s.a.s.) önce hiçbir insana
    ebedî yaşama verilmediği, ondan öncekilerin hepsinin öldüğü
    belirtilir: “Biz, senden önce de hiçbir beşere ebedîlik vermedik. Şimdi
    sen ölürsen, sanki onlar ebedî mi kalacaklar? Her canlı, ölümü tadacaktır.
    Bir deneme olarak sizi hayırla da şerle de imtihan ederiz. Ve siz, ancak
    Bize döndürüleceksiniz.”332 Peygamberimiz’in de bir gün öleceği
    vurgulanan bu âyetlere göre Hz. Hz. İsa’nın öldüğüne inanmak
    gerekir. 333
    Ahmet Keleş, “Hadislerin Kur’an’a Arzı” adlı kitabında Hz.
    İsa’nın ref’i ve nüzûlüyle ilgili hadislerin Kur’an’a arzedilmesini
    tavsiye eder ve şöyle der:
    Bazı âlimler, Hz. İsa’nın nüzûlünün Kur’an’da da zikredildiği,
    bir kısım âyetlerin bu konuda bilgi verdiği gerekçesiyle, sözkonusu
    hadislerin Kur’an’a da uygun olduğunu iddiâ etmiştir. Bu konuda
    delil kabul edilen âyetler şunlardır:
    “Ehl-i kitaptan herbiri, ölümünden önce ona muhakkak iman edecektir.
    Kıyâmet gününde de o, onlara şâhit olacaktır.” 334
    “Şüphesiz ki o, Kıyâmet için bir bilgidir. Sakın onda şüpheye düşmeyin
    331] 7/A’râf, 188; 27 Neml, 65; 10/Yûnus, 20; 11/Hûd, 123; 6/En’âm, 50, 59
    332] 21/Enbiyâ, 34-35
    333] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Y. c. 10, s. 216-218
    334] 4/Nisâ, 159
    KIYAMET
    - 81 -
    ve Bana uyun; çünkü bu, dosdoğru yoldur.”335 Bu âyette geçen “o”,
    Hz. İsa olarak kabul edilmiş ve âyette geçen “ilm” kelimesi, kırâat
    farklılığı olarak “alem” şeklinde de okunmuştur. O zaman âyetin
    anlamı şöyle olur: “O (İsa), Kıyâmet için bir alâmet/işarettir.”
    Bu iki âyetten hareketle Kıyâmetten önce Hz. İsa’nın geleceği
    söylenmiştir. Ancak bu âyetlerdeki işaretler sarih/açık olmadığından
    dolayı, onlar için bu iddianın, açık bir delil olması
    sözkonusu değildir. Bazı müfessirlerin bu kanaate varmalarında
    hadis rivâyetlerinin önemli ölçüde rolü olmuştur. Çünkü Elmalılı,
    bu konuda yaptığı tefsirinde; “Yâ İsâ! Seni öldüreceğim ve kendime
    yükselteceğim.”336 âyetini açıklarken, bu âyetteki “öldüreceğim” anlamındaki
    “müteveffîke” kelimesini başka anlama te’vil etmenin
    câiz olmadığını, sarih anlamıyla anlamak gerektiğini ifade etmektedir.
    Ancak, hadislerdeki Hz. İsa’nın tekrar ineceğini bildiren haberlerden
    dolayı bu âyeti uygun bir şekilde te’vil etmek gerektiğini
    söylemektedir.337 Bu ifadeler bize, “şâyet bu rivâyetler olmamış olsaydı,
    müfessirler bu âyetlere böyle mânâ vermeyeceklerdi” kanaatini
    vermektedir. Âyete verilen anlamda rivâyetlerin rolü gâyet
    açıkça görülmektedir. Ancak, sahâbenin Kur’an ilimleri ve tefsiri
    konusunda en meşhuru, bu âyetteki kelimeye farklı anlam vermez:
    İbn Abbâs (r.a.): “Ey İsa, şüphesiz ki seni vefat ettirecek olan (onlar
    değil) Benim” 338 âyetindeki “müteveffîke” ibâresini “seni öldürecek
    olan” diye açıklamıştır. Bu rivâyeti Buhârî, bab başlığında kaydetmiştir.
    339
    Bu âyetlerden sözkonusu “nüzûl/inme”nin anlaşılmayacağı
    üzerinde de durulmuştur. Hz. İsa’nın öldüğünü, tekrar gelmesinin
    sözkonusu olamayacağını, bu konudaki âyetlerin yanlış anlaşıldığını
    ifade eden âlimler de olmuştur. 340
    Zeccâc, “ölümünden önce ona mutlaka bütün ehl-i kitap
    inanacaktır”341 âyetindeki “ona” ifadesindeki zamirin, hem Hz.
    İsa’ya, hem de Hz. Muhammed’e (s.a.s.) râci olabileceğini, her iki
    anlamının da doğru olduğunu söylemektedir. Çünkü ona göre,
    bu âyetin ifade ettiği anlam şöyledir: “Her peygamberi inkâr
    335] 43/Zuhruf, 61
    336] 3/Âl-i İmrân, 55
    337] Elmalılı, Eser Y. II/372
    338] 3/Âl-i İmrân, 55
    339] Buhârî, Tefsir, Sûretu’l-Mâide 13; Küt. Sitte Terc. c. 3, s. 365
    340] Bk. Mahmut Şeltut, İsa’nın Ref’i; S. Ateş, Y. K. Ç. Tefsiri, II/396-410; A. Hatîb,
    Mesîh fi’l-Kur’an, s. 532
    341] 4/Nisâ, 159
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 82 -
    edenler, ölümlerinden önce gerçeği görmek sûretiyle yanlış yolda
    olduklarını anlar ve peygamberin getirdiklerinin doğruluğuna
    inanırlar.”342 Yine müellif; “Bu âyetten Hz. İsa’nın gökten inip de
    bütün ehl-i kitabın ona inanacağını anlamaya dil müsâit değildir.
    Çünkü âhir zamanda olanlar ona inanacaklardır, diyelim; o
    zamana kadar olanları ne yapacağız? Doğrusu bu âyetten böyle
    bir mânâ çıkarmak doğru değildir” demektedir. 343
    “O, Kıyâmet için bir bilgidir/alâmettir”344 âyetinin de, Hz. İsa’ya
    delâletinin kat’i olmadığını bildirmişlerdir. Zeccâc, buradaki
    alâmetin Kur’an olması da mümkündür demektedir.345 Taberî, her
    iki anlamı da birçok müfessirden naklettikten sonra, kurrânın
    ekseriyetinin bu kelimeyi “ılmun” şeklinde okuması nedeniyle,
    Kıyâmete âit bilginin “Kur’an” olması görüşünü tercih etmiştir.
    Çünkü Kur’an, Kıyâmetin bilgisini vermektedir.
    Bu iki âyetin ifade ettikleri anlamlara arz ederek Hz. İsa’nın
    ineceğine dair hadisleri tashih etmek, arz usûlü olarak belirtilen
    prensipler muvâcehesinde mümkün değildir. Şimdi, Kur’an’da
    zikredilen âyetlerin Hz. İsa’nın her ölümlü gibi öldüğüne, tekrar
    dünyaya gelmesinin imkânsız olduğuna dair Kur’an metinlerini
    görelim:
    “Her nefis/can, ölümü tadacaktır. Sonra da Bize döneceksiniz.” 346
    “Biz onları (peygamberleri), yemek yemez birer (cansız) ceset olarak
    yaratmadık. Onlar (bu dünyada) ebedî de değillerdir.” 347
    “Allah buyurmuştu ki: ‘Ey İsa! Seni vefat ettireceğim, seni nezdime
    yükselteceğim, seni inkâr edenlerden arındıracağım ve sana uyanları
    Kıyâmete kadar kâfirlerden üstün kılacağım. Sonra dönüşünüz Bana olacak.
    İşte o zaman ayrılığa düştüğünüz şeyler hakkında aranızda hükmü
    Ben vereceğim.” 348
    “Allah’ın rasûlü Meryem oğlu İsa’yı öldürdük, dediler. Hâlbuki onu
    ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi.
    Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık/şüphe
    içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri
    yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilâkis Allah onu (İsa’yı) kendine
    342] Zeccâc, Meâni’l-Kur’an, II/129-130
    343] A.g.e., s. 130
    344] 43/Zuhruf, 61
    345] 43/Zuhruf, 61
    346] 29/Ankebût, 57; ayrıca Bk. 3/Âl-i İmrân, 185; 21/Enbiyâ, 35
    347] 21/Enbiyâ, 8
    348] 3/Âl-i İmrân, 55
    KIYAMET
    - 83 -
    yüceltmiştir. Allah izzet ve hikmet sahibidir.” 349
    “(İsa:)Doğduğum gün, öleceğim gün ve diri olarak kabirden kaldırılacağım
    gün selâm/esenlik banadır.” 350
    “Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin
    de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum
    müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar
    üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin.” 351
    “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbir inin babası değildir. Fakat O,
    Allah’ın rasûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla
    bilir.” 352
    Bu Kur’an âyetleri açık bir şekilde ve muhkemât olarak Hz.
    İsa’nın öldüğünü bildirmektedir. Bu âyetler, mezkûr hadislerin tesirinde
    kalmadan anlaşılınca bu anlam, sarih olarak anlaşılacaktır.
    Bu nedenle, önceki âyetler, bu konuda vârid olan hadisler için
    arz metnini oluşturmazken, bu âyetler anlamlarındaki açıklık ve
    kat’ilik nedeniyle arz metnini oluşturmaktadırlar.
    Âyette ifade edilen, yahûdilerin Hz. İsa’yı öldürememeleri,
    asamamaları, Allah’ın da onu öldürmediğine bir delil sayılamaz.
    Çünkü Allah diğer âyetlerinde onu öldürdüğünü açıklamıştır. Ayrıca,
    Hz. Muhammed’in son nebî olması da onun tekrar gelmesine
    engeldir. Hz. İsa’nın peygamber olarak gelmeyeceği görüşü
    de kabul edilemez. Çünkü Hz. İsa’nın geleceğini kabul edenlerin
    en önemli gerekçeleri, ehl-i kitabın ona inanmasıdır. Ehl-i kitap
    ona ne olarak inanacaklardır? Müslümanlar “mehdîye tabi olur”
    şeklinde bir yorumla problemi çözmüş görünmektedirler, ama
    işaret edilen nokta, göz ardı edilmiştir. Hz. Mesih’in, ehl-i kitabı
    Hz. Muhammed’e (s.a.s.) inandırmak için geleceğini kabul etmek
    ise kabul edilir bir görüş olamaz. Hangi şekilde gökten inecek bir
    Mesih, hıristiyan dünyayı müslüman edecektir? Onları imana zorlayacak
    açık bir mûcizeyle gelmesi, herkesin zorunlu olarak ona
    inanması, dinin imtihan sırrına muhâliftir, kabul edilemez. Böyle
    zorunlu bir inandırma, ne Hz. Mesih’in kendi sağlığında ne de
    başka peygamberin hayatında gerçekleşmemiştir. Gerçekleşmesi
    de Kur’an’ın bildirdiği imtihan mantığına aykırıdır.
    Şâyet böyle bir açık mûcizeyle gelmez ise, kimse ona inanmayacaktır.
    Sıradan bir insan çıkıp da “ben Mesihim” dese buna kim
    349] 4/Nisâ, 157-158
    350] 19/Meryem, 33
    351] 5/Mâide, 117
    352] 33/Ahzâb, 40
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 84 -
    inanır? Nitekim 1340’da Nahcivan’da doğan Fazlullah Esterâbâdî,
    1819’da Hindistan’da doğan Mirza Ali Muhammed ve 1830’da
    Hindistan’da doğan Ahmed Kadıyânî gibi kimseler, Mehdî ve İsa
    olduklarını söylemişler ve kendilerine inananlar da olmuştur, ama
    bu inanma hiçbir zaman hadislerde anlatılan gibi olmamıştır.
    Hz. İsa’nın tekrar dünyaya gelmesini, hem de tekrar dünyevî
    ceset giymesini, gerçekten ölmüş bile olsa gerekli görenler, Hz.
    İsa’yı yere indiğinde “iman nuru” ile kendisine çok yakın olanların
    tanıyabileceğini söylemişlerdir.353 Bu ifadeler de Hz. İsa’nın
    inmesi konusunda zikredilen rivâyetler ile delil sayılan âyetlerin,
    reel olarak anlaşılabilmesinin ve tahakkukunun imkânsız olduğu
    kanaatini vermektedir. Çünkü birkaç kişinin tanıyacağı bir Mesîh,
    hadislerde anlatılan misyonu üstlenemez. Ayrıca bu şekilde “kurtarıcı”
    beklentilerinin, müslüman irâdeyi ve İslâmî aktiveteyi nasıl
    etkileyip körleştirdiği, herbiri bir Mesîh ve Mehdî görevi üstlenmesi
    gereken mü’minlerin, bu kutsal tebliğ görevinden kendilerini,
    haber verilen bu “muntazar/beklenen” şahıslar yüzünden devre
    dışı tutmakta ve bu dini, bütün insanlığa ve ehl-i kitaba tebliğ
    etmek görevini üstlenip de yerine getireceklerine, gökten inecek
    Hz. İsa ile Hz. Mehdî’ye bırakmakla yetinmektedirler. Sözkonusu
    hadislerin müslüman dünya için oluşturduğu bu fâsit telakkî bile
    bu rivâyetleri reddetmek için yeterli bir neden sayılmalıdır.
    Bu konuda zikredilen hadislerin İsrâiliyat kaynaklı olmasını
    ve İslâmî literatüre de hıristiyan öğretisinden geçmiş olacağını da
    vurgulamak gerekir. Bu konuda Pavlos’un II. Mektubunun II. babında
    ve Müşâhedât’ın 19. babında Hz. İsa’nın Deccâlı öldüreceği
    yazılıdır. 354
    Bazı araştırmacılara göre Şiî müslümanların Muntazar İmam
    Mehdî, sünnî müslümanların çoğunluğunun da Mehdî inancı, hıristiyanların,
    halen yaşadığına inandığı ve bir gün yeryüzüne inip
    kurtarıcı krallık yapacağını beklediği Hz. İsa inancından kaynaklanmaktadır.
    Çünkü ölmediği, maddî bedeniyle göğe çıktığı, binlerce,
    belki milyonlarca yıl bedeniyle göklerde kaldıktan sonra
    yeryüzüne ineceği sanılan İsa ile Muntazar imam aynıdır. Yalnız
    isim değişmiş; İsa yerine imam veya Mehdi denmiş, bazen de ikisi
    aynı şahıs kabul edilmiştir. 355
    Hz. Mesîh’in tekrar dünyaya geleceğini bildiren rivâyetler,
    353] Bk. Said Nursi, Mektûbât
    354] Geniş bilgi için bk. Zeki Sarıtoprak, İslâm’a ve Diğer Dinlere Göre Deccâl,
    Nesil Y. s. 25-48
    355] S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Y. c. 10, s. 222
    KIYAMET
    - 85 -
    Kur’an’ın bu konudaki açık nasslarıyla çeliştiğinden, tekrar dünyaya
    gelmesinin İslâm’ın getirdiği mesaj ve tebliğ ile uyumunun bulunmamasından
    dolayı kabul edilmesi zordur. Ancak, Hz. Mesih’le
    ve mehdiyle ilgili hadisler birer sembol kabul edilerek zâhirî anlamlarıyla
    değerlendirilmeyip “bunlar müteşâbih hadislerdir, bunlarla
    kast edilen başka anlamlar vardır” denilir ve ne itikadî ve ne
    de amelî bir bağlayıcılığı olmamak ve herhangi bir mükellefiyet
    de getirmemek kaydıyla kabulünde ve zikrinde mahzur olmayabilir.
    356 Bu müteşâbih olanlardan ilimde rüsûh sahibi olanlar, kendileri
    için bir mesaj alıyorlarsa, bu öznel anlamaya bir şey denilemez.
    Fakat genel olarak âhir zaman telakkîsi ve dine hizmet, bu
    rivâyetler üzerine binâ edilemez. 357
    Hz. İsa’nın eceliyle ölmüş olduğunu Kur’an’ın açık naslarına
    rağmen kabul etmek istemeyenler, iki bin yaşını çoktan geçmiş
    olarak, (hıristiyanların inancının bir benzeri şekilde, göğe kaldırılıp
    orada) yaşadığını ve dünyaya geleceğini değerlendirirken,
    hadis rivâyetlerinin dışında, delil olarak sadece şu âyeti gösterirler:
    “Bilakis Allah onu (İsa’yı) kendi nezdine yükseltmiştir (rafeahû).”358 Bu
    âyette kullanılan “rafea (kaldırdı, yükseltti)” kelimesi, aynı şekilde
    meselâ, İdris (a.s.) için de kullanılmıştır: “Kitapta İdris’i de an. Hakikaten
    o, pek doğru bir insan, bir peygamberdi. Onu üstün bir makama
    yükselttik (rafa’nâhu).”359; “Allah onu kendisine yükseltmiştir” ifadesini
    tek başına ele alıp “Hz. İsa ölmedi, o halen yaşıyor” diyebiliyorsak,
    aynı ifadeden hareketle Hz. İdris de ölmemiştir, halen yaşamaktadır,
    Allah onu da göğe yükseltmiştir” dememiz gerekmektedir. Hz.
    İdris için, yükseltme, “Allah indindeki makamı yükseltildi; manevî
    derece olarak Allah katında mertebesi yükseltildi” denilirken aynı
    kelime kullanıldığı halde, Hz. İsa için niye mecazî anlam olarak,
    “Allah katında manevî makamı yükseltildi” anlamı verilmez ve
    bu çelişki nasıl izah edilir? Bu çelişkiden daha büyük yanlış, -hâşâ-
    Allah’a mekân isnad etmektir. Âyette “Allah onu kendi nezdine yükseltmiştir”
    ifadesinden “göğe yükseltilme” anlamı nasıl çıkacaktır?
    Allah, hâşâ gökte midir ki, kendine yükseltmesi, göğe kaldırma
    olarak değerlendirilebilsin?!
    Eski Ezher şeyhi Mahmut Şeltut, bu âyetle ilgili olarak şunları
    söyler: “Bilakis Allah onu (İsa’yı) kendi nezdine yükseltmiştir (rafeahû).”360
    356] Âhir zamanda zuhur edecek bu tür haberlerin sembol olduğu görüşü
    için bk. Said Nursî, Lem’alar, s. 112; Şualar, 5. Şua, s. 459-471; Reşid Rızâ,
    Tefsîru’l-Menâr, III/317-318
    357] Ahmet Keleş, Hadislerin Kur’an’a Arzı, İnsan Y. s. 220-223
    358] 4/Nisâ, 158
    359] 19/Meryem, 56-57
    360] 4/Nisâ, 158
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 86 -
    Bu âyet, Hz. İsa’yı kesin olarak öldürmediklerini anlatan ifadeden
    sonra gelmiştir. Ref’ (yükseltme)den maksat, İsa’yı (a.s.) düşürmeyi
    amaçladıkları şeye engel olmak sûretiyle İsa’nın derecesinin ve
    konumunun yükseltilmesidir. Böylece mana şu şekilde olmaktadır:
    “Allah İsa’yı onlardan korumuştur. Onlar onu öldürmeyi gerçekleştirememişlerdir.
    Hatta Allah onların tuzaklarını boşa çıkarmış ve
    onu kurtarmıştır. Ve onu eceliyle vefat ettirmiş; böylece de onun
    derecesini yükseltmiştir. Böylece âyet, Allah Teâlâ’nın şu sözüyle
    tamamen uyuşmaktadır: “Seni vefat ettirecek, seni Bana yükseltecek
    (ref’) ve seni küfreden kimselerden tertemiz kılacağım.”361 Bu âyet, onların
    İsa’nın cismiyle, diri olarak ref’i konusundaki tezlerini çürütmektedir.
    İmam Fahreddin Râzi, tefsirinde şöyle demektedir:
    “Seni tertemiz kılacağım. Yani seni onların arasından çıkaracak,
    seninle onların arasını ayıracağım. Kendisine ref’ (yükseltme) lafzıyla
    şânının büyüklüğü anlatıldığı gibi, tertemiz kılma (tathir) lafzıyla
    da arındırma manası bildirilmiştir.
    Tüm bunlar, onun şânının ve derecesinin yükseltilmesindeki
    mübâlağaya işaret etmektedir. Alla Teâlâ’nın şu sözünün anlamı
    hakkında da şöyle demektedir: “Sana tabi olanları küfreden kimselerin
    üstünde kılacağım.”362 Buradaki “üstünde”likten kast edilen hüccet
    ve burhan ile olmasıdır. Bil ki, âyet-i kerimedeki ref’ine delâlet
    eden “seni Bana yükselteceğim”, derecenin ve şânın yükseltilmesidir.
    Yoksa yön ve mekânla ilgili değildir. “Üstünde” kılmada olduğu
    gibi mekânla ilgili bir durum değil; tamamen derece ve şânın yükseltilmesi
    ve yüceltilmesidir.” 363
    “Ben onlara, ancak bana emrettiğini söyledim: ‘Benim de Rabbim, sizin
    de Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin’ dedim. İçlerinde bulunduğum
    müddetçe onlar üzerine kontrolcü idim. Beni vefat ettirince artık onlar
    üzerine gözetleyici yalnız Sen oldun. Sen her şeyi hakkıyla görensin.”364
    Bu âyet, dolaylı yoldan başka bir tevhid gerçeğine dikkat çekmektedir:
    Peygamberlerin, ölümlerinden sonra artık dünya üzerinde
    tasarruf imkânlarının kalmadığı. Böyle bir tasarruf sözkonusu
    olduğunda akla gelecek ilk isimlerden biri olan peygamber Hz.
    İsa’ya: “İçlerinde bulunduğum müddetçe onlar üzerine kontrolcü/
    tanık idim. Beni vefat ettirince artık onlar üzerine gözetleyici
    yalnız Sen oldun” diye söyletilmesi gösteriyor ki, hiçbir insan,
    ne kadar büyük olursa olsun, ölümünden sonra, dünya üzerinde
    361] 3/Âl-i İmrân, 55
    362] 3/Âl-i İmrân, 55
    363] Mahmut Şeltut, Hz. İsa’nın Ref’i Hakkında, Haksöz Dergisi, sayı 20, Kasım
    92
    364] 5/Mâide, 117
    KIYAMET
    - 87 -
    tasarruf sürdüremez. Böyle bir şey, beşer olmakla çelişir. Ve tüm
    peygamberler de beşerdir. Buradan hareketle tasavvuf bünyesine
    sokulan “ölüm sonrası evliyâ tasarrufları” anlayışının Kur’an dışı
    olduğunu rahatlıkla fark ederiz. Bu tevhid dışı anlayış, asırlarca
    kabirleri, ölüleri, ölülerin eşyasını tanrılaştırma illetinin kucağına
    itmiş, vahyin rahmetiyle aramıza engeller koymuştur.
    Hz. İsa’nın ineceğine ve İslâm şeriatıyla amel edeceğine dair hadis
    rivâyetleri şöyle te’vil edilebilir: Bir peygamberin dini yaşadıkça
    kendisi mânen yaşamaktadır. İsa’nın (a.s.) fikriyâtını yahûdiler öldürememişlerdir.
    Bilâkis onun tebliğleri yayılmış, yahûdiliğe egemen
    olmuştur. Onun rûhunu temsil eden ümmeti, bir gün ismen
    olmasa bile mânen Hz. Muhammed’in (s.a.s.) fikriyâtını benimseyecek,
    onları uygulayacaktır. Bunlar, görünürde hıristiyan olsalar
    bile uygulamada İslâm’ın özüne mensup olacaklar veya bunlar,
    tamamen hıristiyanlığı bırakıp İslâm’a döneceklerdir. Nitekim, 21.
    asrın başlarında Avrupa ve Amerika’da İslâm’ın sesi soluğu duyulmaya
    başlamıştır, Afrika ve Amerika’da İslâm süratle yayılmaktadır.
    İslâm, olduğu gibi anlatıldığı takdirde dünyanın her yerinde
    hak dinin hâkim duruma geçeceği şüphesizdir. Bu gün değilse yarın;
    işte bu, Hz. İsa’nın rûhunun dirilmesi, onun mesajının hâkim
    olması, onun Muhammed ümmetine tabi olması (hizmet etmesi),
    haçın kırılıp domuzun öldürülmesi demektir. İslâm, Kıyâmete
    kadar bâkî olacak hak dindir. Onun güçlenmesine yardım eden,
    bu uğurda canını fedâ etmeğe hazır olan her müslüman, İsa’dır,
    Mehdîdir, imamdır. İslâm düşmanları ve onların hakkı bâtıl, bâtılı
    da hak gösteren araçları (özellikle televizyonun bu amaçla kullanılışı)
    da Deccâl ve onun silâhlarıdır.
    Kur’ân-ı Kerîm, Hz. İsa’yı bir peygamber olarak tanıtır. Onun
    peygamberliği, daha doğumunun ilk gününde ilân edilmişti: “Çocuk
    şöyle dedi: ‘Ben Allah’ın kuluyum. O, bana Kitab’ı verdi ve
    beni peygamber yaptı.”365 Hz. Muhammed (s.a.s.) ise, peygamberlerin
    sonuncusudur: “Muhammed, sizin erkeklerinizden hiçbir
    inin babası değildir. Fakat O, Allah’ın rasûlü ve peygamberlerin
    sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilir.”366 Hz. İsa’nın Hz.
    Muhammed’den (s.a.s.) sonra dünyaya gelmesi, bu âyetler ışığında
    değerlendirilince mümkün değildir. Gelmiş olsa, son peygamber
    Hz. Muhammed değil; Hz. İsa olur.
    İkinci gelişinde Hz. İsa’nın peygamber olmayacağını iddia
    etmek, İsa’nın peygamberliği ile ilgili âyetleri inkâr anlamına
    365] 19/Meryem, 30
    366] 33/Ahzâb, 40
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 88 -
    gelebilir. Hz. İsa geldiğinde Kur’an âyetlerini inkâr etmeyeceğine
    göre kendisinin peygamber olduğunu bildiren âyetlere de inanacaktır.
    Bu durumda Hz. Muhammed’in (s.a.s.) son peygamber
    oluşunu inkâr etmiş duruma düşmeyecek midir? Hz. İsa, Kur’an’ın
    tanıttığı şekliyle bir peygamberdir. Peygamberliği olmayan bir
    İsa’nın diğer insanlardan farkı, etkisi, inandırıcılığı ve gücü ne olabilir?
    Yine Hz. İsa’nın nüzûlü ile bazı haramları helâl edeceğine
    dair hadis rivâyetleri, İslâm dininin tamamlandığını bildiren “... Bugün
    size dininizi ikmal ettim, üzerinize nimetimi tamamladım ve sizin için
    din olarak İslâm’ı beğendim.”367 âyetiyle çelişir.
    Kendisinin İsa olduğunu iddia eden nice insanlar çıkmış, çıkmakta
    ve çıkacaktır. Gerçek İsa’yı (a.s.) insanlar nasıl tanıyacaktır;
    daha önce gösterdiği gibi mûcizeleri de, peygamber olarak gelmeyeceği
    için gösteremeyecektir. Yok, peygamber olarak gelirse,
    (ki Mezarcı o iddiadadır.) o zaman da Kur’an’ın Hz. Muhammed
    (s.a.s.) için, “peygamberlerin sonuncusu” 368 olduğunu bildiren
    âyeti ve buna dayanan İslâm itikadı inkâr edilmiş olacaktır. Ayrıca
    dinin tamamlandığını bildiren âyet369 reddedilmiş olacaktır. Bu
    da kendisinin Mehdi olduğunu iddia edenler gibi istismar konusu
    olacak, sahte Mesihlerin insanları kandırma yolu ardına kadar
    açılmış olacaktır. Bilindiği üzere, Papa suikastçısı M. Ali Ağca bile
    tarihin çöplüğünde yer almış yüzlerce sahtekâr kişi gibi, kendisinin
    Mehdi ve İsa olduğunu iddia edebilmektedir. Şimdi de eski
    bir müftü ve milletvekili olan Hasan Mezarcı, kendisinin Hz. İsa
    olduğunu ve gökten indiğini iddia etmeye başladı. Hz. Peygamberimiz
    zamanında minare olmadığı halde, Hz. İsa’nın Şam’daki beyaz
    minareye ineceği iddia edilebilmektedir. Hatta Adıyaman’daki
    meşhur şeyhin bulunduğu câminin minaresi bembeyaz renge
    boyanmış, Hz. İsa’nın oraya ineceği iddia edilerek, köye “inilecek
    yer” anlamına gelen “Menzil” adı verilmiştir. Örnekleri çoğaltmak
    mümkün. Bunlar, ne ilk ve ne de sondur. Bunun gibi nice beklentiler,
    oyalanmalar, kurtarıcı bekleyip sorumluluktan kaçmalar ve
    istismarlar sözkonusu olduğu gibi bu gidişle çok daha olacaktır.
    Mehdî Olayına da kısaca değinirsek; Mehdi’nin günün birinde
    geleceğiyle ilgili hadis kitaplarında âhad (tek râvi kanalıyla gelen)
    hadisler bulunmaktadır ama bunların içerisinde birbiriyle çelişen
    haberler vardır. Buhârî ve Müslim’in kitaplarında ise mehdi kelimesi
    geçen bir hadis yoktur. Kur’an’da mehdi’yi gösteren en ufak
    bir işarete de rastlamak mümkün değildir.
    367] 5/Mâide, 3
    368] 33/Ahzâb, 40
    369] 5/Mâide, 3
    KIYAMET
    - 89 -
    İlk dönem itikat kitaplarında mehdi konusu yer almamıştır.
    Ancak daha sonra yazılan Akaid kitaplarında mehdiden bahsedilmektedir.
    Mehdiden bahseden hadisler mütevâtir olmadığı için,
    bu konu iman konuları içerisinde yer almaması gerekir. Ancak,
    İslâm tarihinde mehdi iddiasıyla birçok insan çıktı, insanlar bazılarına
    mehdi diye uydular ve birçoğu da bir mehdi beklentisi içerisinde
    oldular.
    Anlaşıldığı kadarıyla mehdi inancı siyasî olayların müslümanları
    fırkalara ayırmasından sonra daha çok gündeme gelmeye
    başlamıştır. Âhad ve zayıf haberlerin dışında sağlam dayanağı bulunmamaktadır.
    İslâm tarihinde birçok mehdi çıkmıştır. Çevresine
    adam toplayıp saltanat sürmek isteyen niceleri veya zâlim yöneticilerle
    mücadele etmek isteyen iyi niyetli önderlerin bir kısmı bu
    mehdi beklentisinden yararlanmıştır.
    Tarih boyunca nice sahtekârlar, çıkar sağlamak ve halkın üzerinde
    etkili olabilmek için mehdilik inancını istismar etmişlerdir.
    Günümüzde bile bazı açıkgözler zaman zaman bu beklentiden
    yararlanmayı deniyorlar. İşin garibi bu gibi konuların istismarcısı
    bulanabileceği bilinmesine rağmen ‘mehdiyim’ diye ortaya çıkanlar
    çevrelerine adam toplamayı hâlâ başarabiliyorlar.
    Mehdi ve Hz. İsa’nın gökten inme beklentisi, birçok müslümanı
    ümitsizliğe ve görevini yapmamaya sevk etmiştir. Öyle ya, nasıl
    olsa mehdi gelecek ve dünyayı düzeltecek, zulümleri önleyecek,
    insanlara hidâyet dağıtacak… Bu hayal nicelerini boş beklentilere
    sevk etmiştir. Niceleri bu umut sebebiyle yapması gereken en basit
    görevleri bile savsaklamış, kendisine zulmedenlerle mücadele
    etmeyi terk etmiş, zâlimlere karşı çıkma görevini gelecek mehdiye
    bırakmıştır.
    Allah (c.c.) dilediği araç ve insanla dinini destekler. O dininin
    yaşanabilmesinin araçlarını dilediği gibi yaratır. Hidâyet O’nun
    elindedir, dilediğine verir. O’nun gönderdiği Kur’ân-ı Kerîm
    Kıyâmete kadar değişmeden kalacaktır. O Kur’an ki en büyük
    hidâyet aracıdır. İnsanlara düşen, Kur’an’ı anlamak ve O’na uymaktır.
    Hayalleri (ümniyye’yi) bir tarafa bırakıp yapması gerekeni
    gücü yettiği kadar yerine getirmektir. Mehdi beklentisi, müslümanların
    ne imanlarını artırır ne de sâlih amellerini. Müslümanlar
    işlerini ve çalışmalarını, gelmesi muhtemel mehdilere göre ayarlamazlar.
    Onlar, inandıklarını hayatlarında uygulamaya çalışırlar.
    Sonuç Allah’a aittir.
    Şimdiye kadar çıktığı iddia edilen ve hâlâ çıkmaya devam eden
    bu mehdilerden acaba hangisi gerçek mehdidir? Kaynaklarda bir
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 90 -
    sayı ve zaman verilmediğine göre hepsini de mehdi olarak kabul
    edecek miyiz? Bundan sonra ortaya çıkan mehdi adaylarına karşı
    nasıl bir tavır takınacağız? İşin garibi tarihten beri ortalıkta bu
    kadar mehdi adayı ve mehdi taslağı olmasına rağmen müslümanların
    durumlarında pek bir değişiklik görünmemektedir. Ne mehdinin
    mesajını anlayıp kendini düzeltenler var; ne de zâlimlerin
    zulmünün son bulması. Bu mehdi adaylarının bir mârifetleri varsa,
    müslümanların saf inançlarını maddeye çevirme işlerinden vazgeçsinler
    de biraz da asıl işlerine(!) dönsünler. İslâm ümmetinin
    dertlerine bir çözüm bulsunlar, İslâm ülkelerindeki tağutların
    hâkimiyetlerine ve zulümlerine dur desinler.
    Kur’an, müslümanlara mehdi beklemeyi değil; hakiki anlamda
    iman etmeyi ve imanın gereğini yapmayı tavsiye ediyor. Bunu
    yapmayanlar ise zarar edeceklerdir.370 Eğer mehdiyi hidâyete götüren,
    hidâyet veren şeklinde anlarsak; Kur’an en büyük mehdîdir
    (hâdî-hidâyete erdiricidir). İnsanlar bu mehdiye uyarlarsa doğru
    yolu bulurlar ve kurtuluşa ererler. Kur’an’ın kendisi de insanları
    sürekli bu kurtuluşa dâvet etmektedir. 371
    Hz. İsa, ruha önem verilmeyen bir topluma rûhî özellikleri yeniden
    ihyâ etme yönüyle çeşitli mûcizelerle geldi: Ölüleri diriltme,
    hastaları iyileştirme, körlerin gözlerini açma, dilsizi konuşturma
    gibi. İşte günümüz toplumunda da bu rûhî özellikleri ihyâ eden
    İsa nefesli insanlara ihtiyaç var. Böylece yahûdilerin katı kapitalist
    etkileriyle ruhları, rûhî özellikleri bombardıman edilen insanların
    ölümcül kalpleri ve ruhları dirilsin, ruh maddenin önüne çıksın,
    böylece tatmin olsun. Hasta kalpler ve ruh hastalıkları iyileşsin.
    Hakkı göremeyen gözler açılsın, basîret ve ferâset sahibi olan
    insanlar eşyaya Allah’ın nuruyla bakabilsin. Sadece görünenleri
    değil; perdenin arkasındakileri de görebilsin. Hakka kilitli dilleri
    açılsın, bülbül gibi şakısın. Bunların yerine gelmesi için Hz. İsa’nın
    gökten inmesini beklemeye lüzum yok. Hz. İsa’nın nefesine, Hz.
    Mûsâ’nın asasına, Hz. Muhammed’in Haktan getirdiği mesaja
    mirasçı sensin. Kurtuluş istiyorsan kurtarıcı beklemekten vazgeç;
    vazifeni yap. Hem sen kurtul, hem toplum kurtulsun ey İsa nefesli
    müslüman! 372
    İsa veya Mehdi bekleyerek kendi üzerine farz olan görevleri,
    kurtarıcılara havâle edip ertelemek, Allah erine yakışmaz. Biz,
    İslâm’ı yaşayıp çevremize hâkim kılmaya çalışalım. Gerisi bizi fazla
    370] Bk. Asr Sûresi
    371] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y. s. 390-392
    372] Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, Denge Y. s. 5
    KIYAMET
    - 91 -
    ilgilendirmemelidir. Allah da zaten bizi bazılarını beklemeye çağırmıyor.
    Her şuurlu müslümanın hidâyete götüren, hidâyet veren
    anlamında en büyük mehdî olan Kur’an’a uyması kurtuluş için yeterlidir.
    Her tebliğcinin de, mânen ölmüş canlı cenaze durumundakilere
    İsa nefesiyle hayat vermeye gayret etmesi gerekmektedir.
    Kurtarıcı beklemeyi bırakıp kendimiz kurtarıcı olmaya çalışmalı,
    böylelikle hiç değilse kendimizi kurtarmanın yolunu bulmalıyız.
    O zaman Deccallar da bize zarar veremeyecektir: “Ey iman edenler!
    Siz kendinize bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olduğunuz müddetçe
    dalâlette olanlar (sapıklar) size zarar veremez.” 373
    Siz de mi Hâlâ Kıyâmetin
    Kopmadığını Sanıyorsunuz?
    Nedir Kıyâmet? Kalkmak, dikilmek, ayaklanmak, kıyâm etmek,
    doğrulmak ve dirilmek anlamında olan Kıyâmet; İslâmî literatürde,
    evrenin düzeninin bozulması, her şeyin altüst olarak yok olması
    ile ölen tüm insanların yeniden dirilerek ayağa kalkması olayına
    verilen addır. Kıyâmet, cisimlerin ister kendi parçaları arasında,
    ister diğer cisimler arasında var olan uyumun, nizam ve birliğin
    kalkmasıdır. Bir kaostur, yıkımdır Kıyâmet. Mânevî yönü ihmal
    edilip tek kanatlı kuş gibi, tek yönlü maddî ihtiyaçlarının hizmetinde
    bir insan, Kıyâmeti yaşıyor demektir. İnsanın Kıyâmeti, inancın
    Kıyâmeti, hakikatin Kıyâmeti... Hem namazda kıyâmı, hem de
    namaz gibi görev olan küfre ve şirke karşı kıyâmı gerektiği gibi
    yerine getirmeyenlerin âkıbetidir Kıyâmet. “Kıyâm et” emrini uygulamayanların
    dünyevî cezâsıdır “Kıyâmet”.
    Hadis rivâyeti olarak değerlendirildiği halde, hadis olmadığını
    tesbit ettiğimiz, ama anlamına katılarak bu konuya uygun yorumladığımız
    bir söz vardır: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanacaklar.”
    Sanal bir hayatta, yaşadığını sananların rüyalarıdır bugünün dünyası.
    İnsan, içinde yaşadığı çevreyi katletti, mahvetti; kendisi de o
    çevrenin, o doğanın bir parçası olduğunu düşünmedi; kendisi de
    mahvoldu. İçinde yaşadığı toplumu ve kendini (fıtratını, mânevî
    hayatı) insanın kendi eliyle imhâ etmesi Kıyâmet değil de nedir?
    Kur’an’ın Kıyâmetin dehşetinden sık sık bahsetmesinin temel
    hikmeti, yaşadığımız hayatı sorgulamak, Allah’ın var ettiği dünya
    ve içindekilerin âniden elimizden çıkabileceğini, her nimetin bir
    sonu olduğunu, ölümün yakın olduğunu hatırlayıp Allah’a karşı
    sorumluluklarımızı kuşanmaktır.
    Kur’an’a göre, Kıyâmetin ne zaman kopacağını, Allah’tan
    373] 5/Mâide, 105; Ahmed Kalkan, Haksöz, Sayı 118, Ocak 2001
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 92 -
    başka hiç kimse bilemez. Bu bilemeyenlere Peygamberimiz de
    dâhildir. Kıyâmet, ansızın kopacaktır. “Sana Kıyâmetten sorarlar:
    ‘Gelip çatması ne zamandır?’ derler. Onu zikretmek, ne zaman geleceğini
    bilmek nerede, sen nerede?”374; “Sana Kıyâmet sâatinden, onun ne
    zaman gelip çatacağından soruyorlar. De ki: ‘Onun ilmi ancak Rabbimin
    katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası açıklayamaz. O göklere de yere
    de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir.’ Sanki sen onu biliyormuşsun
    gibi sana soruyorlar. De ki: ‘Onun bilgisi ancak Allah’ın katındadır’ ama
    insanların çoğu (bunu) bilmezler.” 375
    Kıyâmetin alâmetleri, değişik biçimde ortaya çıkmıştır, ama
    farkında olmadan Kıyâmeti yaşayan kimsenin bunları anlaması
    kolay olmayacaktır. Kıyâmetin hâlâ alâmetlerini bekleyenler,
    onun ansızın kopacağını bilmeyenler veya bilmek istemeyenlerdir.
    Kur’an’ı okuyanlar bilirler ki, onun alâmetleri çoktan gelmiştir.
    “Onlar, Kıyâmet zamanının ansızın gelip çatmasından başka bir şey
    mi bekliyorlar? Şüphesiz onun alâmetleri gelmiştir/belirmiştir. Kendilerine
    gelip çatınca ibret almaları neye yarar?”376 Ansızın kopacak Kıyâmetin
    Kur’an’da belirtilen tek alâmeti olarak değerlendirilen ayın yarılması
    da gerçekleşmiştir. Kur’an, Kıyâmetin yaklaştığını ve alâmet
    olarak ayın yarıldığını çok net biçimde ve mâzî sîgasıyla açıklar:
    “Kıyâmet yaklaştı ve ay yarıldı.”377 Kıyâmetin kopmasına bir göz açıp
    kapama kadar bir zaman kalmıştır, hatta belki bundan daha da
    yakındır: “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a âittir. (Kıyâmet) sâatinin durumu
    ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan başkası değildir.”
    378
    Bütün bu Kur’ânî hakikatlere rağmen, Hz. Peygamber
    (s.a.s.)’den Kıyâmetin alâmetleri hakkında çok sayıda rivâyet, hadis
    kitaplarını doldurmuştur. Bunların tümünü, sahih olmadıkları
    iddiâsıyla reddetmek doğru olmasa gerektir. Ama bu hadislerin
    Kur’an’a arzedilmesi gerekir. Kur’an’ın bazı âyetlerinin müteşâbih
    olduğunu biliyoruz.379 Müteşâbih, anlam yönüyle birbirine benzeyen,
    mânâsı kapalı, birçok anlama gelebilen, yorumunda güçlük
    çekilen demektir. Âlimlerin çoğu, Kur’an’da bahsedilen Kıyâmet
    ve ahvâlini müteşâbih olarak değerlendirirler. Kıyâmet alâmetleri
    olarak hadis rivâyetlerinde belirtilen hususlar da müteşâbihtir.
    Müteşâbihlerin tek bir tefsiri olmaz, farklı te’villeri/yorumları
    374] 79/Nâziât, 42-43
    375] 7/A'râf, 187
    376] 47/Muhammed, 18
    377] 54/Kamer, 1
    378] 16/Nahl, 77
    379] 3/Âl-i İmrân, 7
    KIYAMET
    - 93 -
    olabilir, esas anlamını da ancak Allah bilir. 380
    Hadis rivâyetlerinin zâhirine takılıp kalan ve Kur’an’ın Kıyâmet
    konusundaki mesajını göz ardı eden Osmanlı’nın son devir mollaları,
    olanca zulüm ve tuğyânı, sadece “Kıyâmet alâmeti” olarak
    değerlendirmiş, son alâmetlerden olduğu yaklaşımıyla “başımıza
    taş yağması yakındır” diyerek eli-kolu (ve dili) bağlı gibi
    beklemeye başlamıştır. Hâlbuki Kıyâmetin çok yakın olduğunu
    ve alâmetlerinin geldiğini zâten Kur’an çok önceden belirtmişti.
    Küçük-büyük alâmetlerin ortaya çıkıp çıkmadığını tartışmak yerine,
    Kıyâmet kopmadan, -ki bugün bile kopabilir, kopmayacağını
    hiçbir Kur’an talebesi/bağlısı iddiâ edemez- Kur’an’ın yüklediği
    bireysel ve toplumsal görevimizi yerine getirmek gerekir. Hadis
    rivâyetlerinde Kıyâmet alâmetleri olarak belirtilen müteşâbihlere
    dalıp onları zâhirlerine göre değerlendirerek, büyük alâmetlerinin
    çıkmadığı anlayışıyla Kıyâmeti çok uzaklara ertelemek, “kalplerinde
    eğriliğin bulunması” ve “fitne çıkarma” 381 riski ile karşı karşıya
    gelmek demektir.
    Kimilerinin hadis zannettiği meşhur bir söz vardır: “İzâ mâte’linsânu
    fekad kamet Kıyâmetuhû; İnsan öldüğü zaman, onun
    Kıyâmeti kopmuştur.” Diğer insanların Kıyâmeti artık onu ilgilendirmeyecektir.
    Ölüm de her an gelebileceğine göre, Kıyâmetin
    zâhirî alâmetlerinin tümünün çıkmadığını sanıp Kıyâmetin daha
    kopmayacağını düşünmek, şeytanın vesvesesine kapılmaktır.
    Zâten ölüm, küçük bir Kıyâmet olduğu gibi, uyku da küçük bir
    ölümdür: Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır. Bir
    âyet-i kerimede, “Allah ölümleri ânında nefisleri vefat ettirir; ölmeyenleri
    de uykularında; üzerlerine ölüm hükmünü verdiğini tutar ve diğerini
    belli bir ecele kadar salar. Düşünen bir kavim için bunda âyetler vardır.”382
    buyrulmaktadır. Demek ki ölümle uyku bir bakıma aynıdır; çünkü
    uykuda, nefis/rûh, bedenden kısmen ayrılır; en azından, şuur
    olarak bedenin farkında değildir. Ölümde ise bu kopuş, bütün
    bütündür. Bu yüzden, “uyku, ölümün yarısıdır.” Ölüm de, insan
    rûhu için yeryüzündeki sürenin dolması ve rûhun bedenden sıyrılmasıdır.
    Hayatın aslı, rûhun hayatıdır; mânevî hayattır. Bitkisel ve hayvansal
    hayat, dünya hayatıdır; ama bu hayat içinde rûhun/gönlün
    hayatı da yaşanabilir. Bu ise, kalbi günahlardan uzak tutma, tefekkür
    ve ibâdetlerle mümkün olur. Rûhî/mânevî hayattan uzak
    380] 3/Âl-i İmrân, 7
    381] 3/Âl-i İmrân, 7
    382] 39/Zümer, 42
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 94 -
    olup yalnızca dünya hayatını yaşayanlar aslında birer ölüdürler.
    Eşyanın dış yüzüne ve hayatın zâhirine takılıp kaldıkları için, olayların
    ve eşyanın gerisindeki hakikati göremedikleri için, kâinatta
    her bir şeyde açık seçik olan İlâhî tecellîleri göremedikleri, İlâhî
    mesajı alamadıkları için ölüdürler. Peygamberler, bunlara diriltici
    nefeslerle gelirler. Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerîm’de, “Ey iman edenler!
    (Rasûlullah,) sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a
    ve Rasûlü’nün çağrısına koşun...” 383 buyrulur. Âyette, iman edenlere
    seslenilmesi, imanın bir hayat emâresi olmakla birlikte, asıl hayatın
    “rûhun ve kalbin hayat derecesi” olduğunu, buna ulaşmanın
    ise iman içre iman gerektirdiğini hatırlatmak için olsa gerektir.
    Hayat, asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, rûhun hayatı olduğu
    gibi; insanın asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman,
    anladığımız şekilde “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat
    bulmadır. Hayatın kaynağını örten maddî perdelerden sıyrıldıktan
    sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle tanıması nasıl ölmek olabilir?
    Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan göçmekten
    ibârettir. Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe
    kavuşur ve “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların
    sevincini yaşar, özlemlerini giderirken, dünyada ölü olanlar ise,
    ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta ve gerçek hayatın ne olduğunu
    görmektedirler. Bu gerçek hayatta artık yeni bir değişme, yani
    ölüp yeniden dirilme gibi şeyler sözkonusu değildir. Dünyada ölü
    kaldıktan sonra ölümle dirilme, azâba, ateşe dirilmedir; dünyada
    diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel, sürekli, kalıcı bir canlılığa
    adım atarlar. Kur’an bunu, “Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten
    baştanbaşa hayattır, eğer bilselerdi.”384 şeklinde ifade etmektedir.
    Peygamberlerin getirdiği hayat verici nefeslerle dirilemeyenler,
    Kur’an’ın deyişiyle, ölüdürler, kabirdedirler (Kıyâmetleri çoktan
    kopmuştur onların). Kur’an’da: “Sen ölülere duyuramazsın!”385;
    “Sen kabirdekilere duyuracak değilsin!”386 buyrulur. Böylelerinin ruhları
    silinmiş, kalpleri kararmış, dolayısıyla kalplerinin duyma (sem’a)
    ve görme (basar) güçleri yok olmuştur. Peygamber’in (s.a.s.) çağrılarını
    duymadıkları gibi, çevrelerinde mutlak gerçeğin işaretleri ve
    görüntüleri olarak cilvelenen sayısız âyetleri de görmezler; olanlardan
    ders almazlar, dünya hayatına nasıl gelinip bu hayattan
    nasıl göçüldüğüne dikkat etmezler; yeryüzünde gezip öncekilerin
    bıraktıkları konusunda düşünmezler, kâinatın muhteşem âhenk
    383] 8/Enfâl, 24
    384] 29/Ankebût, 94
    385] 30/Rûm, 52
    386] 35/Fâtır, 20
    KIYAMET
    - 95 -
    ve düzeni onlar için hiçbir şey ifade etmez. Böylesi diriltici unsurlar
    karşısında kaskatı ölü kesilenler için son dirilme çaresi, artık
    ölümdür. 387
    Hayat; iman, hicret, cihad ve şehâdettir. Kâfirler gibi canlı
    cenâze olmak, hayat süren leş konumunda bulunmak değildir.
    Esas hayat, rûhun hayatıdır, imanın can kafesinde ölü gibi kalması
    değil, sahibini ve toplumu diriltmesidir. Hayat, Allah’ın ve
    Rasûlünün bizi çağırdığı esaslara uymaktır. Bugün yaşananlar, bu
    ölçüler içinde hayat sürmek değil; ölü olduğunu bile hissetmeyecek
    kaosu, Kıyâmeti yaşamaktır. Maddî hayat yönüyle ölenler, öldüklerinin,
    yani kendi Kıyâmetlerinin koptuğunun farkındadırlar.
    Ama mânen ölmüş, kendi Kıyâmeti kopmuş kimseler, öyle dehşetli
    bir Kıyâmet içindedirler ki, kendilerini canlı sanmaktalar. Toplumun
    mânevî Kıyâmeti, o toplumdaki bireyleri de kuşatır: “Bir de
    öyle bir fitneden sakının ki o, içinizden sadece zulmedenlere erişmekle
    kalmaz (umuma sirâyet ve hepsini perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azâbı
    şiddetlidir.” 388
    İnsan, bazı ölüleri yaşıyor zanneder, bazı yaşayanları ölü zannettiği
    gibi. “Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ‘ölüler’ demeyin.
    Bilâkis onlar diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız..”389 “Bil
    ki sen, ölülere işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olana, sağırlara da
    dâveti duyuramazsın.” 390
    Hadis külliyâtları, Kıyâmet’ten önce ortaya çıkacak
    alâmetlerden söz eden çok sayıda hadis rivâyeti ihtivâ eder. Âhir
    zaman olarak tanımlanan Kıyâmet öncesi donemde dinî duygu,
    düşünce ve davranışların zayıflaması, İslâmî kurallara gereken
    önemin verilmemesi, ibâdetlerin terk edilmesi, ahlâksızlığın çoğalması
    biçiminde kendini gösteren Kıyâmet alâmetlerinin tümünün
    ortada olduğunu, çoktan insanı kasıp kavurduğunu görüyoruz.
    Hadis rivâyetlerinde Kıyâmet alâmetleri olarak sayılan, yukarıdaki
    ifadelerin dışında şunları görüyoruz: İnsanların bina yapmakta birbiriyle
    yarışmaları, insanların ölümü temenni etmeleri (ve intihar
    arzusu), İkisi de hak iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun
    birbiriyle savaşması, İslâmî ilimlerin ortadan kalkması, cehâletin
    artması, depremlerin çoğalması, zamanın yaklaşması, gece ile
    gündüzün eşit olması (zamanın bereketinin gittiği bir koşturmaca
    ve elektrik aydınlığı ile gecenin gündüz gibi olması), cinâyetlerin
    çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi, yahûdilerle müslümanların
    387] Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y. s. 237
    388] 8/Enfâl, 25
    389] 2/Bakara, 154
    390] 27/Neml, 80
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 96 -
    savaşmaları (Filistin’de fiilen ve dünyanın her tarafında fikren),
    zinânın açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp
    erkeklerin azalması (özellikle çarşı pazarda)... Bütün bunların
    yaşanılan vak’a olduğundan yola çıkarak Kıyâmetin de koptuğunu
    söyleyebiliriz. Çünkü bunlar, toplumsal âfetlerdir. Bu problemler,
    toplumların Kıyâmetidir. Bu özellikler, huzursuzluğun, fitnenin,
    kaosun, kokuşmuşluğun belirtileridir. Bunları yaşayan toplum,
    Kıyâmet dehşeti yaşıyordur. Kıyâmet dehşetiyle bin kere ölmüştür
    de cenâzesini kıldıran yoktur. Kıyâmetin ne zaman kopacağını
    bilmeyen, hatta kendi yaşadığı zamanda bile Kıyâmetin kopmayacağından
    emin olmayan bir peygamber, toplumun Kıyâmetini
    çok belîğ bir şekilde anlatmış olur bu alâmetlerle. Osmanlı, son
    demlerinde, ölüm döşeğindeki “hasta adam”a benzetilirdi; şimdi
    onun devamını adam yerine koyan olmadığına göre çoktan öldü
    o. Osmanlı, “Kıyâmet alâmeti” olarak dillendirilen bu toplumsal
    mikropları, tedbirsizlikten dolayı bünyesine bulaştırdığı için hastalandı.
    Onun çocuğu bu belâlara ilâç diye sarıldığı için Kıyâmeti
    her an yaşamakta. Gerçek Kıyâmetin dehşeti bir anlık iken; toplumsal
    Kıyâmet, her an dehşet saçmaktadır.
    Kıyâmetin büyük alâmeti olarak kabul edilenler de, Kur’an’a
    arzedilerek, müteşâbih olduğu unutulmadan te’vil edilebilir. Bu,
    Kur’an mesajına daha uygun olur. Âl-i İmrân 55. ve Mâide, 117.
    âyetine göre Hz. İsa’nın bedeninin öldüğü açıkça belirtilmiştir.
    Ama Hz. İsa’yı başkaları öldürmemiş, Allah onu eceliyle vefat ettirmiştir.
    Yükseltilen onun mânevî derecesi, Allah’ın katına çıkan,
    onun rûhudur. Zâten bütün peygamberlerin ruhları Allah’ın huzuruna
    çıkar, O’ndan ikram görür. Hz. İsa’nın vefatını haber veren
    âyetleri, âhad haberlere dayanarak te’vil etmek yerine, bu hadisleri
    te’vil etmek daha doğrudur. Bu hadisler şöyle te’vil edilebilir:
    İsa’nın rûhu, yani ümmeti mahvolmadı, daha yaşayacaktır. Fakat
    Kıyâmetten önce bu rûh, yani İsa ümmeti, İslâm’a dönecektir. Bu
    hadislerden, hıristiyanların bir gün müslüman olacakları değerlendirilebilir.
    Said Nursi bu kanaattedir.391 Meşhur müfessirimiz
    Elmalılı Hamdi Yazır da yaklaşık bunu söylemektedir.392 Yalnız,
    Kıyâmet alâmetleri konusunda ihtiyâtı elden bırakmamalı, bu ve
    benzeri her çeşit yorumların da beşerî çıkarımlar olduğu, yanlış
    olma ihtimalinin bulunduğunu hatırdan çıkarmamalıdır. Her şeyin
    en doğrusunu bilenin Allah olduğu ve gayb bilgisinin ve özellikle
    Kıyâmet ilminin sadece O’na âit olduğu unutulmamalıdır.
    Bir peygamberin dini (O’nun tebliğ ettiği esaslar) yaşadıkça,
    391] Bk. Şualar, 5. Şua, s. 459-471; Lem'alar, s. 112
    392] Bk. Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 2, s. 1112-1114
    KIYAMET
    - 97 -
    kendisi mânen yaşamaktadır. İsa’nın (a.s.) fikriyâtını yahûdiler öldürememişlerdir.
    Bilâkis onun tebliğleri yayılmış, yahûdiliğe egemen
    olmuştur. Onun rûhunu temsil eden ümmeti, bir gün ismen
    olmasa bile mânen Hz. Muhammed’in (s.a.s.) fikriyâtını benimseyecek,
    onları uygulayacaktır. Bunlar, görünürde hıristiyan olsalar
    bile uygulamada İslâm’ın özüne mensup olacaklar veya bunlar,
    tamamen hıristiyanlığı bırakıp İslâm’a döneceklerdir. Bu, “güneşin
    batıdan doğması”dır. Nitekim giderek ivme kazanan bir hızla
    Avrupa ve Amerika’da İslâm’ın sesi soluğu duyulmaya başlamıştır,
    Afrika ve Amerika’da İslâm süratle yayılmaktadır. Bush adındaki
    deccalın Sharon deccalına yardım için Ortadoğuda müslüman
    avına çıkmasının asıl sebebi budur. İslâm, olduğu gibi anlatıldığı,
    hele örnek olacak şekilde yaşandığı takdirde, dünyanın her yerinde
    ve Batıda tek Hak dinin hâkim duruma geçeceği şüphesizdir.
    Bu gün değilse yarın; işte bu, Hz. İsa’nın rûhunun dirilmesi, onun
    mesajının hâkim olması, onun Muhammed ümmetine tabi olması
    (hizmet etmesi), haçın kırılıp domuzun öldürülmesi demektir.
    İslâm, Kıyâmete kadar bâkî olacak hak dindir. Onun güçlenmesine
    yardım eden, bu uğurda canını fedâ etmeğe hazır olan her
    müslüman, İsa’dır, Mesih’tir, Mehdîdir, İmamdır. İslâm düşmanları
    ve onların hakkı bâtıl, bâtılı da hak gösteren araçları (özellikle
    televizyonun bu amaçla kullanılışı) da Deccâl ve onun silâhlarıdır.
    Bırakalım artık yarınların hayaliyle oyalanmayı. “Kıyâmet ne
    zaman kopacak? Onun alâmetleri nelerdir?” diye sormak yerine;
    “ölüme, Kıyâmete, ondan sonrasına hazır olup olmadığımızı” kendi
    kendimize sormamız gerekmez mi? Dünyaya bir daha gelip de
    eksik ve hatalarımızı telâfi etme şansımız olmadığına göre, yaşadığımız
    günün her ânını değerlendirmeli ve “gün bu gündür!”
    diyerek, ebedî saâdeti kazanmaya çalışmalıyız.
    İsa veya Mehdi bekleyerek kendi üzerine farz olan görevleri,
    kurtarıcılara havâle edip ertelemek, Allah erine yakışmaz. Biz,
    İslâm’ı yaşayıp çevremize hâkim kılmaya çalışalım. Gerisi bizi fazla
    ilgilendirmemelidir. Allah da zâten bizi bazılarını beklemeye çağırmıyor.
    Her şuurlu müslümanın hidâyete götüren, hidâyet veren
    anlamında en büyük “mehdî” olan Kur’an’a uyması kurtuluş için
    yeterlidir. Her tebliğcinin de, mânen ölmüş canlı cenaze durumundakilere
    İsa nefesiyle hayat vermeye gayret etmesi gerekmektedir.
    Kurtarıcı beklemeyi bırakıp kendimiz kurtarıcı olmaya çalışmalı,
    böylelikle hiç değilse kendimizi kurtarmanın yolunu bulmalıyız. O
    zaman “deccal”lar da bize zarar veremeyecektir: “Ey iman edenler!
    Siz kendinize bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olduğunuz müddetçe
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 98 -
    dalâlette olanlar (sapıklar) size zarar veremez.” 393
    Kıyâmetin ikinci aşaması; ölen tüm insanların yeniden dirilerek
    ayağa kalkması, kıyâm etmesidir. “Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i
    ani’l-münker” adındaki kalk borusunu, “kıyâm et” emrini veren
    dâvetçi İsrâfiller, inşâAllah toplumu İsa nefesleriyle yeniden diriltecek
    ve Allah’ın izni ve yardımıyla topluma ba’su ba’de’l-mevti
    yaşatacaklardır.
    Hz. İsa, rûha önem verilmeyen yahûdileşmiş bir topluma rûhî
    özellikleri yeniden ihyâ etme yönüyle çeşitli mûcizelerle geldi:
    Bazı ölüleri Allah’ın izniyle diriltme, hastaları iyileştirme, körlerin
    gözlerini açma, dilsizi konuşturma gibi. İşte günümüz toplumunda
    da bu rûhî özellikleri ihyâ eden İsa nefesli müslümanlara ihtiyaç
    var. Böylece emperyalistlerin katı kapitalist etkileriyle ruhları,
    rûhî/mânevî özellikleri bombardıman edilen insanların ölümcül
    kalpleri ve ruhları dirilsin; ruh maddenin önüne çıksın, böylece
    tatmin olsun. Hasta kalpler ve mânevi/rûhî hastalıklar iyileşsin.
    Hakkı göremeyen gözler açılsın, basîret ve ferâset sahibi olan
    insanlar eşyaya Allah’ın nûruyla bakabilsin. Sadece görünenleri
    değil, perdenin arkasındakileri de görebilsin. Hakka kilitli dilleri
    açılsın, bülbül gibi şakısın. Bunların yerine gelmesi için Hz. İsa’nın
    gökten inmesini beklemeye lüzum yok. Hz. İsa’nın nefesine, Hz.
    Mûsâ’nın asasına, Hz. Muhammed’in Kur’an’ına mirasçı sensin.
    Kurtuluş istiyorsan, kurtarıcı beklemekten vazgeç; vazifeni yap.
    Hem sen kurtul, hem toplum kurtulsun ey İsa nefesli müslüman!
    Son söz: Her şeyin en doğrusunu bilen yalnız Allah’tır. 394
    Kur’ân-ı Kerîm’de Kıyâmet
    Kur’ân-ı Kerim’de Kıyâmet kavramına çok yer verilir. Değişik
    kelimelerle Kıyâmetten bin civarında âyette konu edinilir.
    Kıyâmetle ilgili temel kavram mâhiyetindeki kelimelerin kısa bir
    dökümünü vermek, bu konuda ufuk açıcıdır: “Kıyâmet” kelimesi,
    toplam 70 yerde zikredilir. Aynı anlamdaki “sâat” sözcüğü ise
    toplam 48 yerde geçer. “Âhir (yevmu’l-âhır)” kelimesi 28 yerde,
    “âhiret” kelimesi ise 115 yerde kullanılır. Âhirette hesaba çekilmek
    ve Kıyâmet günü ve hesap günü anlamındaki “hesap (hısâb) ve
    “yevmu’l-hısâb” kelimeleri toplam 39 yerde ifâde edilir. Yeniden
    diriliş anlamında kullanılan “ba’s” kelimesi ve türevleri toplam 67
    yerde kullanılır. Kıyâmetin kopması ve her yaratığın ölümünden
    sonra, yeniden dirilişle birlikte mahşerde toplanmak anlamındaki
    393] 5/Mâide, 105
    394] Ahmed Kalkan, Vuslat Dergisi, sayı 25, Temmuz 2003
    KIYAMET
    - 99 -
    “haşr” kavramı ve türevlerinin toplam 43 yerde zikredildiği görülür.
    İslâm inancının üç temel esasından birini oluşturan Kıyâmet
    veya âhiret konusu yüzleri aşan, çok değişik ve müstakil sûrelerde
    ele alınmıştır. Burada, toplum hayatında büyük önem taşıyan
    mes’ûliyet duygusunun telkin edilmesinin bir hedef teşkil ettiği
    şüphesizdir. Ayrıca, “Herkes yarın için ne hazırladığının bilincini
    taşımalıdır.”395 âyetinde ifâdesini bulan geleceği düşünme ve ebedî
    hayatın mutluluğunu sağlama uğruna faâliyet gösterme ilkesinin
    hâkim rol oynadığını da söylemek gerekir.
    Kur’ân-ı Kerîm’de zaman zarfı olan “yevme”, “yevmeizin”
    kelimeleriyle oluşup Kıyâmeti tasvir eden âyetlerin sayısı 400’e
    yakındır. Bunların yetmişi “yevmu’l-kıyâmeh” şeklindedir. Ayrıca,
    Kur’an’ın altmış yedinci sûresi olan Mülk sûresinden itibâren
    yer alan 48 sûrenin büyük ekseriyetinin en belirgin muhtevâsı
    “Kıyâmet” konusudur. Bunlardan başka “Kıyâmetin kopma zamanı”
    demek olan “sâat”, “dünyanın sonu” anlamına gelen
    “ukbâ”,396 “mutlaka gerçekleşecek olan realite” mânâsındaki
    “vâkıa”, “kimini alçaltan, kimini yükselten olay” anlamındaki
    “hâfida-râfia,397,”yeniden diriltmek, dirilterek hesap meydanında
    toplamak” mânâsındaki “ba’s” ve “haşr”398 kelimeleriyle bunlara
    benzer kavramlar Kıyâmet için kullanılmıştır. “Dönüş, dönüş yeri,
    çıkarıldığı yer” anlamına gelen ve bir âyette yer alıp bir yoruma
    göre Kıyâmet mânâsında olan “meâd” kelimesi de,399 özellikle
    kelâm ve felsefe kitaplarında Kıyâmet yerine kullanılmıştır.
    “Onlar ki, namazlarına devam ederler. Mallarında belli bir hisse vardır;
    İsteyene ve mahruma. Cezâ gününü tasdik ederler.”400 Bu âyetler,
    Allah’a ve âhiret gününe iman etmenin, insan hayatındaki önemini
    belirtiyor. Şu âyet de Kıyâmeti, âhireti yalanlayanların bazı
    temel özelliklerini açıklıyor: “(Onlar da) dediler ki: ‘Biz namaz kılanlardan
    olmadık. Yoksula da yedirmezdik. Boş şeylere dalanlarla birlikte
    dalardık. Cezâ gününü yalanlardık.” 401
    “(Allah), Din gününün mâliki (cezâ gününün, âhiret hayatının gerçek
    sahibi)dir.” 402
    395] 59/Haşr, 18
    396] ukbe'd-dâr; 13/Ra'd, 22, 24, 35, 42
    397] 56/Vâkıa, 1-3
    398] 22/Hacc, 5; 50/Kaf, 44
    399] 28/Kasas, 85
    400] 70/Meâric, 22-26
    401] 74/Müddessir, 43-46
    402] 1/Fâtiha, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 100 -
    “Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz
    ki: ‘Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ (Bundan) Sonra
    onların: ‘Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’
    demelerinden başka bir fitneleri olmadı (kalmadı.) Bak, kendilerine karşı
    nasıl yalan söylediler ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup
    uzaklaştı.” 403
    “Rablerinin karşısında durdurulduklarında onları bir görsen: (Allah:)
    ‘Bu, gerçek değil mi?’ dedi. Onlar: ‘Evet, Rabbimiz hakkı için’ dediler. (Allah:)
    ‘Öyleyse inkâr edegeldikleriniz nedeniyle azâbı tadın!’ dedi.” 404
    “Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, doğrusu hüsrana uğramışlardır.
    Öyle ki, sâat (Kıyâmet günü) apansız onlara geliverince, günahlarını sırtlarına
    yüklenerek: ‘Onda (dünyada) sorumsuzca yaptıklarımızdan dolayı
    yazıklar olsun bize…’ derler. Dikkat edin, o işleyip yüklendikleri ne kötüdür!”
    405
    “Üzerinde Allah’ın isminin anılmadığı şeyi yemeyin; çünkü bu fısk’tır
    (yoldan çıkıştır). Gerçekten şeytanlar, sizinle mücâdele etmeleri için kendi
    dostlarına gizli çağrılarda bulunurlar. Onlarla itaat ederseniz şüphesiz siz
    de müşriklersiniz.” 406
    “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine
    göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi
    sakın sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini
    göremeyeceğiniz yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları,
    inanmayacakların dostları kıldık.” 407
    “Kimine hidâyet verdi, kimi de sapıklığı haketti. Çünkü bunlar, Allah’ı
    bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar.”
    408
    “Sâatin (Kıyâmetin) ne zaman demir atacağını (gerçekleşeceğini)
    sorarlar. De ki: ‘Onun ilmi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun süresini
    O’ndan başkası açıklayamaz. O, göklerde ve yerde ağırlaştı. O, size apansız
    bir gelişten başkası değildir.’ Sanki sen, ondan tümüyle haberdarmışsın
    gibi sana sorarlar. De ki: ‘Onun ilmi yalnızca Allah’ın katındadır. Ancak
    insanların çoğu bilmezler.” 409
    “O gün, onların tümünü bir arada toplayacağız, sonra şirk katanlara:
    403] 6/En’âm, 22-24
    404] 6/En’âm, 30
    405] 6/En’âm, 31
    406] 6/En’âm, 121
    407] 7/A’râf, 27
    408] 7/A’râf, 30
    409] 7/A’râf, 187
    KIYAMET
    - 101 -
    ‘Yerinizden ayrılmayınız; siz de, şirk koştuklarınız da’ diyeceğiz. Artık onların
    arasını açmışızdır. Şirk koştukları derler ki: ‘Siz bize ibâdet ediyor
    değildiniz. Bizim ile sizin aranızda şahid olarak Allah yeter. Gerçekten biz,
    sizin ibâdetinizden habersizdik.’ İşte orada, her nefis önceden yaptıklarıyla
    imtihana çekilmiş olacak ve onlar asıl-gerçek mevlaları olan Allah’a
    döndürülecekler. Yalan yere uydurdukları da, kendilerinden kaybolup
    uzaklaşacaklar.” 410
    “(Kıyâmetin) Geleceği günde, O’nun izni olmaksızın, hiç kimse söz
    söyleyemez. Artık onlardan kimi ‘bedbaht ve mutsuz’, (kimi de) mutlu
    ve bahtiyardır.” 411
    “(Ey Muhammed,) Allah’ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından
    habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne
    ertelemektedir. Başlarını dikerek koşarlar, gözleri kendilerine dönüp-çevrilmez.
    Kalbleri (sanki) bomboştur.” 412
    “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a âittir. (Kıyâmet) Sâatin(in) emri de yalnızca
    (süratli) göz açıp kapama gibidir veya daha yakındır. Şüphesiz, Allah
    her şeye güç yetirendir.” 413
    “O şirk koşanlar, şirk koştuklarını gördükleri zaman: ‘Rabbimiz, seni
    bırakıp bizim taptığımız ortaklarımız bunlardır’ diyecekler. (Onlar da bunlara:)
    ‘Siz gerçekten yalan söyleyenlersiniz’ diye sözü (geri çevirip) fırlatacaklar.
    O gün (artık) Allah’a teslim olmuşlardır ve uydurdukları (yalancı
    ilahlar) da onlardan çekilip uzaklaşmıştır.” 414
    “Dağları yürüteceğimiz gün, yeri çırılçıplak (dümdüz olmuş) görürsün;
    onları bir arada toplamışız da, içlerinden hiçbir ini dışarda bırakmamışızdır.
    Onlar senin Rabbine sıra sıra sunulmuşlardır. Andolsun, siz ilk defa yarattığımız
    gibi bize gelmiş oldunuz. Hayır, bizim size bir kavuşma zamanı
    tesbit etmediğimizi sanmıştınız değil mi?” 415
    “(Kâfirlere:) ‘Benim ortaklarım sandığınız şeyleri çağırın’ diyeceği gün;
    işte onları çağırmışlardır, ama onlar, kendilerine cevap vermemişlerdir. Biz
    onların aralarında bir uçurum koyduk.” 416
    “Biz o gün, bir kısmını bir kısmı içinde dalgalanırcasına bırakıvermişiz.
    Sûr ’a da üfürülmüştür, artık onların tümünü bir arada toparlamışız.” 417
    410] 10/Yûnus, 28-30
    411] 11/Hûd, 105
    412] 14/İbrâhim, 42-43
    413] 16/Nahl, 77
    414] 16/Nahl, 86-87
    415] 18/Kehf, 47-48
    416] 18/Kehf, 52
    417] 18/Kehf, 99
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 102 -
    “Andolsun Rabbine, biz onları da, şeytanları da mutlaka haşredeceğiz,
    sonra onları cehennemin çevresinde diz üstü çökmüş olarak hazır bulunduracağız.”
    418
    “Ve onların hepsi, Kıyâmet günü O’na, ‘yapayalnız, tek başlarına’ geleceklerdir.
    419
    “Sûr’a üfürüleceği gün, biz suçluları/günahkârları o gün, (yüzleri kara,
    gözleri) gömgök (kaskatı ve kör) olarak toplayacağız.” 420
    “Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: ‘Benim Rabbim, onları darmadağın
    edip savuracak. Yerlerini bomboş, çırçıplak bırakacaktır. Orada
    ne bir eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek.” 421
    “O gün, kendisinden sapma imkânı olamayan çağırıcıya uyacaklar.
    Rahman (olan Allah)a karşı sesler kısılmıştır; artık bir hırıltıdan başka bir
    şey işitemezsin.” 422
    “O gün, Rahman (olan Allah)’ın kendisine izin verdiği ve sözünden
    hoşnut olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.” 423
    “İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz
    çeviriyorlar.” 424
    “Hayır, onlara apansız gelecek de, böylece onları şaşkına çevirecek; artık
    ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek ve ne onlara süre tanınacak.” 425
    “Biz, Kıyâmet gününe âit duyarlı teraziler koyarız da artık, hiçbir nefis
    hiçbir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye)
    getiririz. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz.” 426
    “Bizim, göğü kitabın sayfalarını katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya
    başladığımız gibi, yine onu (eski durumuna) iâde edeceğiz. Bu,
    bizim üzerimizde bir vaiddir. Elbette, Biz yapıcılarız.” 427
    “Hayır, onlar Kıyâmet sâatini yalanladılar; biz Kıyâmet sâatini yalan
    sayanlara çılgınca yanan bir ateş hazırladık. (Ateş,) Onları uzak bir yerden
    gördüğünde, onlar bunun gazablı öfkesini ve uğultusunu işitirler. Elleri
    boyunlarına bağlı olarak, sıkışık bir yerine atıldıkları zaman, orada yok
    418] 19/Meryem, 68
    419] 19/Meryem, 95
    420] 20/Tahâ, 102
    421] 20/Tahâ, 105-107
    422] 20/Tahâ, 108
    423] 20/Tahâ, 109
    424] 21/Enbiyâ, 1
    425] 21/Enbiyâ, 40
    426] 21/Enbiyâ, 47
    427] 21/Enbiyâ, 104
    KIYAMET
    - 103 -
    oluşu isteyip çağırırlar.” 428
    “Sûr ’a üfürüleceği gün, Allah’ın dilediği kimseler dışında, göklerde
    ve yerde olan herkes artık korkuya kapılmıştır ve herbiri ‘boyun bükmüş’
    olarak O’na gelmişlerdir.” 429
    “O gün (Allah) onlara seslenerek: ‘Bana ortak olarak öne sürdükleriniz
    nerede?’ der. Üzerlerine (azab) sözü hak olanlar derler ki: ‘Rabbimiz,
    işte bizim azdırıp-saptırdıklarımız bunlar; kendimiz azıp saptığımız gibi,
    onları da azdırıp saptırdık. (Şimdiyse) Sana (gelip onlardan) uzaklaşmış
    bulunmaktayız. Onlar bize tapıyor da değillerdi. Denir ki: “Ortaklarınızı
    çağırın.’ Böylelikle çağırırlar, ama kendilerine cevap vermezler ve azabı
    görürler. Hidâyet bulmuş olsalardı ne olurdu. O gün (Allah) onlara seslenerek:
    ‘Gönderilen (elçilere) ne cevap verdiniz?’ der.” 430
    “Kıyâmet sâatinin kopacağı gün, suçlu-günahkârlar umutsuzca yıkılırlar.
    (Allah’a eş koştukları) Ortaklarından kendilerine şefaatçi olan yoktur;
    onlar, ortaklarını inkâr ediyorlar.” 431
    “Kıyâmet sâatinin bilgisi, şüphesiz Allah’ın katındadır. Yağmuru yağdırır;
    rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilmez.
    Hiç kimse de, hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz Allah bilendir,
    haberdârdır.” 432
    “İnsanlar, sana Kıyâmet sâatini sorarlar; de ki: ‘Onun bilgisi yalnızca
    Allah’ın katındadır.’ Ne bilirsin; belki Kıyâmet sâati pek yakın da olabilir.” 433
    “Onlar: ‘Eğer doğru sözlü iseniz, bu vaad (ettiğiniz azap) ne zamanmış?’
    derler. De ki: ‘Sizin için belirlenmiş bir gün vardır ki, ondan ne bir an
    ertelenebilirsiniz, ne de (bir an) öne alınabilirsiniz.” 434
    “Demişlerdir ki: ‘Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim
    diriltip kaldırdı? Bu, Rahmân (olan Allah)’ın vaad ettiğidir, (demek ki)
    gönderilen (elçi)ler doğru söylemiş.” 435
    “Onlar, yalnızca tek bir çığlıktan başkasını gözetmezler, onlar birbirleriyle
    çekişip dururken o kendilerini yakalayıverir. Artık ne bir tavsiyede
    bulunmağa güç yetirebilirler, ne âilelerine dönebilirler.” 436
    “Sûr’a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine
    428] 25/Furkan, 11-13
    429] 27/Neml, 87
    430] 28/Kasas, 62-65
    431] 30/Rûm, 12-13
    432] 31/Lokman, 34
    433] 33/Ahzâb, 63
    434] 34/Sebe', 29-30
    435] 36/Yâsin, 52
    436] 36/Yâsin, 49-50
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 104 -
    doğru (dalgalar halinde) süzülüp giderler.” 437
    “İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibârettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak)
    bakıp duruyorlar.” 438
    “Derler ki: ‘Eyvahlar bize; bu, din günüdür.’ ‘Bu, sizin yalanladığınız
    (mü’mini kâfirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür.” 439
    “Ve onları durdurup tutuklayın, çünkü sorguya çekileceklerdir.” 440
    “Siz, O’nun dışında dilediklerinize ibâdet edin.” De ki: “Gerçekten hüsrana
    uğrayanlar, Kıyâmet günü hem kendilerini, hem yakınlarını hüsrana
    uğratanlardır. Haberiniz olsun; bu apaçık olan hüsranın kendisidir.” 441
    “Kıyâmet günü, Allah’a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara
    olduğunu görürsün. Büyüklenenler için cehennemde bir konaklama yeri
    mi yok?” 442
    “Kıyâmet sâatinin ilmi O’na döndürülür. O’nun ilmi olmaksızın, hiçbir
    meyve tomurcuğundan çıkmaz, hiçbir dişi, gebe kalmaz ve doğurmaz
    da. Onlara: ‘Benim ortaklarım nerede?’ diye sesleneceği gün, dediler ki:
    ‘Sana arzettik ki, bizden hiçbir şâhit yok.” 443
    “Ki Allah, hak olmak üzere Kitabı ve mizanı indirdi. Ne bilirsin; belki
    Kıyâmet sâati pek yakındır.” 444
    “Onlar, hiç şuurunda değilken kendilerine apansız geliverecek olan
    Kıyâmet sâatinden başkasını mı gözlüyorlar?” 445
    “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan
    (Allah) ne yücedir. Kıyâmet sâatinin ilmi O’nun katındadır ve O’na döndürüleceksiniz.”
    446
    “De ki: ‘Allah sizi diriltiyor, sonra sizi öldürüyor, sonra kendisinde hiçbir
    kuşku olmayan Kıyâmet günü O sizi bir araya getirip toplayacaktır. Ancak
    insanların çoğu bilmezler.” 447
    “Artık onlar, Kıyâmet-sâatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını
    mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine
    437] 36/Yâsin, 51
    438] 37/Sâffât, 19
    439] 37/Sâffât, 20-21
    440] 37/Sâffât, 24
    441] 39/Zümer, 15
    442] 39/Zümer, 60
    443] 41/Fussılet, 47
    444] 42/Şûrâ, 17
    445] 43/Zuhruf, 66
    446] 43/Zuhruf, 85
    447] 45/Câsiye, 26
    KIYAMET
    - 105 -
    geldikten sonra öğüt alıp-düşünmeleri onlara neyi sağlar? 448
    “O gün, o çığlığı bir gerçek (hak) olarak işitirler. İşte bu, (dirilip kabirlerden)
    çıkış günüdür.” 449
    “O yaklaşmakta olan yaklaştı.” 450
    “Gözleri zillet ve dehşetten düşmüş olarak, sanki yayılan çekirgeler
    gibi kabirlerinden çıkarlar. Boyunlarını çağırana doğru uzatmış olarak koşarlarken,
    kâfirler derler ki: ‘Bu, zorlu bir gün.” 451
    “(Çünkü o gün) Suçlu-günahkârlar, simalarından tanınır da alınlarından
    ve ayaklarından yakalanırlar.” 452
    “Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar darmadağın olup ufalandığı, toz duman
    halinde dağılıp savrulduğu Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman...” 453
    “Ve diyorlardı ki: ‘Biz öldükten, toprak ve kemik yığını olduktan sonra,
    biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?’ De ki, öncekiler
    ve sonrakiler. Belli bir günün buluşma vakti için mutlaka toplanacaklardır.
    Sonra siz ey sapık yalancılar, elbette bir ağaçtan, bir zakkum ağacından
    yiyeceksiniz. Onunla karınlarınızı dolduracaksınız. Üzerine de kaynar su
    içeceksiniz. Susuzluk hastalığına tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz.
    İşte cezâ gününde onların ağırlanışı bu şekilde olacaktır.” 454
    “Vâkıa (kesin bir gerçek olan Kıyâmet) vuku bulduğu zaman, Onun
    vukuuna (gerçekleşmesine artık) yalan diyecek yoktur.” 455
    “O yaklaşmakta olan yaklaştı. Onu Allah’ın dışında ortaya çıkaracak
    başka (hiçbir güç yoktur).” 456
    “Derler ki: ‘Eğer doğru söylüyorsanız, şu tehdit (ettiğiniz azap) ne zamanmış?’
    De ki: ‘(Bununla ilgili) Bilgi ancak Allah’ın katındadır. Ben ancak
    apaçık bir uyarıcıyım.” 457
    “O gün, mü’min erkekler ile mü’min kadınları, nurları önlerinde ve
    sağlarında koşarken görürsün. ‘Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalıcılar
    (olduğunuz), altından ırmaklar akan cennetlerdir.’ İşte ‘büyük kurtuluş
    ve mutluluk’ budur. O gün, münafık erkekler ile münafık kadınlar, iman
    448] 47/Muhammed, 18
    449] 50/Kaf, 42
    450] 53/Necm, 57
    451] 54/Kamer, 7-8
    452] 55/Rahmân, 41
    453] 56/Vâkıa, 4-7
    454] 56/Vâkıa, 47-56
    455] 56/Vâkıa, 1-2
    456] 53/Necm, 57-58
    457] 67/Mülk, 25-26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 106 -
    edenlere derler ki: ‘(Ne olur) Bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık alıp
    yararlanalım.’ Onlara: ‘Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp bulmaya
    çalışın’ denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sûr çekilmiştir; onun iç
    yanında rahmet, dış yanında o yönden azab vardır.” 458
    “Ey iman edenler, Allah’a kesin (nasuh) bir tevbe ile tevbe edin. Olabilir
    ki, Allah sizin kötülüklerinizi örter ve altından ırmaklar akan cennetlere
    sokar. O gün Allah, Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük
    düşürmeyecektir. Nurları, önlerinde ve sağ yanlarında koşar-parıldar. Derler
    ki: “Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizi bağışla. Şüphesiz Sen, her şeye
    güç yetirensin.” 459
    “Gözleri ‘korkudan ve dehşetten düşük’, kendilerini de zillet sarıp kuşatmış.
    Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye dâvet edilirlerdi.”
    460
    “Artık sûr’a tek bir üfürülüşle üfürüleceği. Yeryüzü ve dağlar yerlerinden
    oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp
    parça parça olacağı zaman. İşte o gün, vakıa (bir gerçek olan Kıyâmet)
    artık vukubulmuş (gerçekleşmiş)tur. Gök yarılıp-çatlamıştır; artık o gün,
    ‘sarkmış za’fa uğramıştır.” 461
    “Artık kitabı sağ-eline verilen kişi, der ki: ‘Alın, kitabımı okuyun. Çünkü
    ben, gerçekten hesabıma kavuşacağımı sanmış (anlamış)tım.’ Artık o,
    hoşnut bir yaşama içindedir. Yüksek bir cennette.” 462
    “Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: “Bana keşke kitabım verilmeseydi.
    Hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi.” 463
    “Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün; Dağlar da (etrafa uçuşmuş)
    rengârenk yün gibi olacak.” 464
    “(Böyle bir günde) Hiçbir yakın dost bir yakın dostu sormaz.” 465
    “Şüphesiz, size vaad edilen gerçekleşecektir.” 466
    “Yıldızlar ‘örtülüp (ışıkları) silindiği’ zaman, Gök yarıldığı zaman,
    Dağlar kökünden sökülüp savurulduğu zaman. Ve Rasuller de (şâhitlik
    için) belli bir vakitte getirildiği zaman...” 467
    “Bu ayırma gününü sana ne bildirdi? O gün, yalanlayanların vay haline.
    458] 57/Hadîd, 12-13
    459] 66/Tahrîm, 8
    460] 68/Kalem, 43
    461] 69/Haakka, 13-16
    462] 69/Haakka, 19-22
    463] 69/Haakka, 25-27
    464] 70/Meâric, 8-9
    465] 70/Meâric, 10
    466] 77/Mürselât, 7
    467] 77/Mürselât, 8-11
    KIYAMET
    - 107 -
    Biz, öncekileri helâk etmedik mi? Sonra arkadan gelenleri onların izinde
    yürüteceğiz. İşte Biz, suçlu günahkârlara böyle yapıyoruz. O gün, yalanlayanların
    vay haline!” 468
    “Sûr ’a üfürüleceği gün, artık siz dalga dalga geleceksiniz. O sırada
    gök açılmış ve kapı kapı olmuştur. Dağlar yürütülmüş, artık bir serab
    oluvermiştir.” 469
    “Şüphesiz o hüküm (fasl) günü, belirlenmiş bir vakittir.” 470
    “Şüphesiz, size vaad edilen gerçekleşecektir.” 471
    “O ne zaman demir atacak?’ diye, sana Kıyâmet sâatini soruyorlar.
    Onunla ilgili bilgi vermekten yana, sende ne var ki… En sonunda o (ve
    onunla ilgili bilgi), Rabbine âittir.” 472
    “Kişi o gün, kendi kardeşinden kaçar; Annesinden ve babasından.” 473
    “O gün, onlardan herbirisinin kendine yetecek bir işi vardır.” 474
    “O gün, öyle yüzler vardır ki apaydınlıktır; Güler ve sevinç içindedir.” 475
    “Artık o gün hiç kimse (Allah’ın) vereceği azap gibi azaplandıramaz.
    Onun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz.” 476
    “Yer, o şiddetli sarsıntısıyla sarsıldığı, Yer, ağırlıklarını dışa atıp çıkardığı
    Ve insan: ‘Buna ne oluyor?’ dediği zaman; O gün (yer), haberlerini
    anlatacaktır. Çünkü senin Rabbin, ona vahyetmiştir.” 477
    Hadis-i Şeriflerde Kıyâmet ve
    Kıyâmet Alâmetleri
    İlk dönemlerden itibâren Kıyâmet alâmetleri, Kıyâmetin çeşitli
    merhaleleri, cennet ve cehennem hayatıyla ilgili birçok zayıf
    veya mevzû rivâyet ortaya çıkmıştır. Kıyâmet ve özellikle Kıyâmet
    alâmetleriyle ilgili hadislerin sıhhati ve toplumsal problemlere
    dikkat çekip onların Kıyâmet gibi kargaşa ve kaos sebebi olmasıyla
    ilgili te’vil edilmesi gereken özellikleri üzerinde ciddî
    değerlendirme yapılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, Kur’an’ın ve
    468] 77/Mürselât, 14-19
    469] 78/Nebe', 18-20
    470] 78/Nebe', 17
    471] 77/Mürselât, 7
    472] 79/Nâziât, 42-44
    473] 80/Abese, 34-35
    474] 80/Abese, 37
    475] 80/Abese, 38-39
    476] 89/Fecr, 25-26
    477] 99/Zelzele (Zilzâl), 1-5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 108 -
    Peygamberimiz’in çok net beyanlarından Rasûlullah da Kıyâmetin
    ne zaman kopacağını bilmez. O yüzden hadis-i şeriflerde geçen
    bazı alâmetler henüz gerçekleşmedi diye, Kıyâmetin vaktine daha
    çok zaman olduğu, ya da şu tarihte olabileceği gibi değerlendirmeler
    çok yanlıştır.
    “Şunu bilmelisiniz ki, Kıyâmette çıplak, yalınayak ve sünnetsiz olarak
    haşrolunacaksınız” sonra Rasûlullah (s.a.s.) “Yaratmayı ilkin nasıl başlattıysak
    onu tekrar ederiz.” 478 meâlindeki âyeti okuduktan sonra
    Kıyâmette ilkin Hz. İbrâhim’in giydirileceğini belirtmiştir. 479 Hz.
    Âişe’den rivâyet edilen hadisin devamında Hz. Âişe, bir arada bulunacak
    çıplak kadın ve erkeklerin birbirine bakabileceğinden söz
    etmiş, Rasûl-i Ekremde, “Durum buna müsâade etmeyecek kadar vahim
    olacaktır” cevabını vermiştir. Ebû Hüreyre’den nakledilen bir
    hadiste de insanların üç grup halinde haşir işlemine tabi tutulacağı
    haber verilmektedir: Günahları sebebiyle ümitle korku arasında
    bulunan mü’minler ki, bunların yaya olarak gitmesi muhtemeldir,
    binekle gidecek erdemli mü’minler ve yanlarından ayrılmayan bir
    ateşle hesap meydanına sevk edilecek gruplar. 480
    “Kıyâmet gününde birinizin boynunda meleyen bir koyun, diğerinin
    boynunda için için kişneyen bir at, öbürünün boynunda böğüren bir deve,
    başkasının boynunda altın ve gümüş, bir diğerinkinde sallanıp duran bez
    parçası bulunuyorken karşıma çıkmayın! Bunların herbiri benden yardım
    isteyecek, ben de, ‘elimden gelen bir şey yok, dünyada iken sana tebliğ
    etmiştim’ diyeceğim.” 481
    “Nefsim kudret elinde olan Zat-ı Zülcelal’e yemin ederim! Meryem
    oğlu İsa’nın, aranıza (bu şeriatle hükmedecek) adaletli bir hâkim olarak
    ineceği, istavrozları kırıp, hınzırları öldüreceği, cizyeyi (Ehl-i Kitap’tan) kaldıracağı
    vakit yakındır. O zaman, mal öylesine artar ki, kimse onu kabul
    etmez; tek bir secde, dünya ve içindekilerin tamamından daha hayırlı
    olur.” Sonra Ebû Hureyre der ki: “Dilerseniz şu âyeti okuyun. (Mealen):
    “Kitap ehlinden hiçbir kimse yoktur ki, ölümünden önce O’nun (İsa’nın)
    hak peygamber olduğuna iman etmesin. Kıyâmet gününde ise İsa onlar
    aleyhine şahitlik edecektir.” 482
    “Ümmetimden bir grup, hak için muzaffer şekilde mücâdeleye
    Kıyâmet gününe kadar devam edecektir. O zaman İsa İbn Meryem de
    478] 21/Enbiyâ, 104
    479] Buhârî, Rikak 45; Müslim, Cennet 56-58
    480] Buhârî, Rikak 45; Müslim, Cennet 59
    481] Buhârî, Cihad 189; Müslim, İmâre 24
    482] 4/Nisâ, 159; Buhârî, Büyû’ 102, Mezâlim 31, Enbiya 49; Müslim, İman 242,
    h. no: 155; Ebû Dâvud, Melâhim 14, h. no: 4324; Tirmizî, Fiten 54, h. no.
    2234
    KIYAMET
    - 109 -
    iner. Bu Müslümanların reisi: ‘Gel bize namaz kıldır!’ der. Fakat Hz. İsa
    aleyhisselam: ‘Hayır! der, Allah’ın bu ümmete bir ikramı olarak siz birbirinize
    emîrsiniz!” 483
    “Dünyanın tek günlük ömrü bile kalmış olsa Allah o günü uzatıp, benden
    bir kimseyi o günde gönderecek.” “...Ehl-i beytimden birisi, ki bu
    zatın ismi benim ismine uyar, babasının ismi de babamın ismine uyar. Bu
    zat, yeryüzünü, eskiden cevr ve zulümle dolu olmasının aksine, adâlet ve
    hakkaniyetle doldurur.” 484
    “Mehdi benim zürriyetimden, kızım Fâtıma’nın evlâtlarındandır.” 485
    “Temîmi’d-Dâri’nin rivâyetinin benim size ondan (Mesih Deccal’dan)
    Mekke ve Medine’den anlattığıma muvâfık düşmesi hoşuma gitti. Bilesiniz
    o Şam denizinde veya Yemen denizindedir. Hayır, doğu tarafındadır.
    Evet, o doğu tarafında zuhur edecektir. O doğu tarafından zuhur edecektir!’
    buyurdu ve eliyle doğu tarafına işaret etti.” 486
    “Deccal, Medine geçitlerine girmesi kendisine haram kılınmış olarak
    çıkacak. Derken (Medine civarındaki) bazı ekimsiz yerlere kadar gelir. O
    gün insanların en hayırlısı olan -veya en hayırlılarından- bir kimse onun
    karşısına çıkar ve: ‘Sen Rasûlüllah (s.a.s.)’ın bize haber verdiği Deccal’sin!’
    der. Deccâl de (kendi adamlarına): ‘Ben şunu öldürüp sonra da diriltsem
    ne dersiniz? Bu işte bu şüpheye düşer misiniz?” der. Oradakiler: ‘Hayır!’
    derler. Deccal onu öldürür ve sonra diriltir. Dirilttiği zaman adam: ‘Allah’a
    yemin olsun. Senin hakkında hiçbir vakit bugünkünden daha basiretli
    olmamıştım!’ der. Deccal onu tekrar öldüreyim mi di(yerek öldürmek isteye)
    cek, fakat musallat edilmeyecek.” 487
    “Deccal çıktığı vakit beraberinde su ve ateş vardır. Ancak halkın ateş
    olarak gördüğü tatlı sudur; halkın su olarak gördüğü ise yakıcı bir ateştir.
    Sizden kim o güne ererse, halkın ateş olarak gördüğüne düş(meyi kabul
    et)sin. Çünkü o, tatlı soğuk sudur.” 488
    İbn Ömer (r. a.) anlatıyor: “Rasûlüllah (s.a.s.) Vedâ haccı sırasında
    (bir ara): “Halk susup dinlesin!” buyurdular. Sonra Allah’a
    hamd ve senâda bulunup, arkadan Mesih ve Deccal’den uzun
    uzun söz ettiler ve buyurdular ki:
    483] Müslim, İman 247
    484] Ebû Dâvud, Mehdî 1, h. no: 4282; Tirmizî, Fiten 52, h. no: 2231, 2232
    485] Ebû Dâvud, Mehdi 1, (4284)
    486] Müslim, Fiten 119, h. no: 2942; Ebû Dâvud, Melâhim 15, h. no: 4325, 4326;
    Tirmizî, Fiten 66, h. no: 2254
    487] Buhârî, Fiten 27, Fedâilu'l-Medine 9; Müslim, Fiten 112, h. no: 2938
    488] Buhârî, Fiten 26, Enbiyâ 50; Müslim, Fiten 105, h. no: 2935; Ebû Dâvud,
    Melâhim 14, h. no: 4315
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 110 -
    “Allah’ın gönderdiği her peygamber, ümmetini onunla inzar etti. Nuh
    aleyhisselam ümmetini onunla inzar etti, ondan sonra gelen peygamberler
    de. O, sizin aranızda çıkacak. Onun hali sizden gizli kalmayacak.
    Rabbinizin tek gözlü olmadığı size kapalı değildir. O ise sağ gözü kör
    birisidir. Onun gözü, sanki (salkımdan) dışa fırlamış bir üzüm danesi gibidir.
    (İki gözünün arasında kefere yani kâfir yazılmış olacaktır. Bunu her
    Müslüman okuyacaktır).” 489
    “Ayakkabıları kıldan bir kavimle savaşmadıkça Kıyâmet kopmaz. Siz,
    yüzleri kılıflı kalkanlar gibi, gözleri küçük, burunları yassı olan bir kavmle
    savaşmadıkça Kıyâmet kopmaz.” 490
    “Rumlar, A’mak ve Dâbık nam mahallere inmedikçek Kıyâmet kopmaz.
    Onlara karşı Medine’den bir ordu çıkar. Bunlar o gün arz ehlinin en
    hayırlılarıdır. Bu ordunun askerleri savaşmak üzere saf saf düzen alınca,
    Rumlar: ‘Bizden esir edilenlerle aramızdan çekilin de onları öldürelim!’
    derler. Müslümanlar da: ‘Hayır! Vallahi sizinle, kardeşlerimizin arasından
    çekilmeyiz’ derler. Bunun üzerine (Müslümanlar) onlarla harb eder. Bunlardan
    üçte biri inhizama uğrar. Allah ebediyen bunların tevbesini kabul
    etmez. Üçte biri katledilir, bunlar Allah indinde şehitlerin en faziletlileridir.
    Üçte biri de muzaffer olur. Bunlar ebediyen fitneye düşmezler. Bunlar
    İstanbul’u da fethederler. (Fetihten sonra) bunlar, kılıçlarını zeytin ağacına
    asmış ganimet taksim ederken, şeytan aralarında şöyle bir nidâ atar: ‘Mesih
    Deccal, ailelerinizde sizin yerinizi aldı!’ Bunun üzerine, çıkarlar. Ancak
    bu haber batıldır. Şam’a geldiklerinde (Deccal) çıkar. Bunlar savaş için
    hazırlık yapıp safları tanzim ederken, namaz için ikamet okunur. Derken
    İsa İbnu Meryem iner ve onlara gitmek ister. Allah’ın düşmanı, Hz. İsa’yı
    görünce, tıpkı tuzun suda erimesi gibi, erir de erir. Eğer bırakacak olsa,
    (kendi kendine) helâk oluncaya kadar eriyecekti. Ancak Allah onu kudret
    eliyle öldürür; öyle ki onlara, harbesindeki kanını gösterir.” 491
    “Bir tarafı karada bir tarafı da denizde olan bir şehir işittiniz mi?” diye
    sordular. Oradakiler: ‘Evet!’ deyince, şöyle buyurdular: “İshakoğullarından
    yetmiş bin kişi bu şehre sefer tertiplemedikçe Kıyâmet kopmaz.
    Askerler şehre gelince konaklarlar. Ancak silahla savaşmazlar, tek bir ok
    dahi atmazlar. “Lailahe illallahu vallahu ekber!” derler. Bunun üzerine
    şehrin deniz tarafı düşer. Sonra askerleri ikinci kere, “Lailahe illallahu vallahu
    ekber” derler, şehrin diğer tarafı da düşer. Sonra tekrar “Lailahe
    illallahu vallahu ekber!” derler. Bu sefer onlara (kapılar) açılır. Oradan şehre
    girerler ve şehrin ganimetini toplarlar. Ganimetleri aralarında taksim
    489] Buhârî, Fiten 27; Müslim, Fiten 100-103, h. no: 169-2933
    490] Buhârî, Cihad 95, 96, Menâkıb 25; Müslim, Fiten 62, h. no: 2912; Ebû Dâvud,
    Melâhim 9, h. no: 4303, 4304; Tirmizî, Fiten 40, h. no: 2216; Nesâî, Cihad
    42
    491] Müslim, Fiten 34, h. no: 2897
    KIYAMET
    - 111 -
    ederlerken, yanlarına bir münadi gelip: “Deccal çıktı!” diye bağırır. Askerler
    her şeyi bırakıp geri dönerler” 492
    “Yahudilerle savaşacak ve onları öldüreceksiniz. Öyle ki taş dahi: “Ey
    Müslüman! İşte Yahudi, arkamda (saklandı), gel, öldür onu!” diyecek.” 493
    “Müslümanlardan iki grup aralarında savaşmadıkça Kıyâmet kopmaz.
    Bunlar aralarında büyük bir savaş yaparlar, fakat davaları birdir.” 494
    “Nefsim yed-i kudretinde olan Zat-ı Zülcelal’e yemin olsun! İmamınızı
    öldürmedikçe, kılıçlarınızı birbirinize kullanmadıkça, dünyanıza şerirleriniz
    vâris olmadıkça Kıyâmet kopmaz.” 495
    “Herc atmadıkça Kıyâmet kopmaz!” buyurmuşlardı. (Yanındakiler):
    “Herc nedir ey Allah’ın Rasûlü?” diye sordular. “Öldürmek!
    Öldürmek!” buyurdular.” 496
    “Kıyâmet kopmazdan önce gece karanlığının parçaları gibi fitneler
    olacak. (O vakit) kişi mü’min olarak sabaha erer de kâfir olarak akşama
    kavuşur. Mü’min olarak akşama erer, kâfir olarak sabaha kavuşur. Birçok
    kimseler azıcık bir dünyalık mukabilinde dinlerini satarlar.” 497
    “Ben Kıyâmet şöyle yakın olduğu halde gönderildim!” buyurdular ve
    şehâdet parmağıyla orta parmağını yanyana gösterdiler. 498
    “Ben Kıyâmetin kopacağı aynı sâatte gönderildim. Ancak, şunun şunu
    geçmesi gibi ben Kıyâmet sâatini geçip biraz evvel geldim!” buyurdu ve
    orta parmağı ile şehâdet parmağını gösterdi.” 499
    “Hicaz bölgesinden bir ateş çıkmadıkça Kıyâmet kopmaz. Bu ateş Busra’daki
    develerin boyunlarını aydınlatacaktır.” 500
    “Kıyâmetten önce, Hadramevt’ten -veya Hadramevt denizinden- bir
    ateş çıkacak, insanları toplayacak” buyurmuşlardı. (Orada bulunanlar):
    “Ey Allah’ın Rasûlü (o güne ulaşırsak) ne yapmamızı emredersiniz?”
    diye sordular. “Size Şam (Yani Sûriye’ye gitmenizi) tavsiye
    ederim” buyurdular. 501
    492] Müslim, Fiten 78, h. no: 2920
    493] Buhârî, Cihad 94, Menâkıb 25; Müslim, Fiten 79, h. no: 2921; Tirmizî, Fiten
    56, h. no: 2237
    494] Buhârî, Fiten 24, Menâkıb 25, İstitabe 8; Müslim, İman 248, h. no: 157, Fiten
    17
    495] Tirmizî, Fiten 9, h. no: 2171
    496] Müslim, Fiten 18, h. no: 157
    497] Tirmizî, Fiten 30, h. no: 2196
    498] Buhârî, Rikak 39, Tefsiru Nâziât 1, Talâk 25; Müslim, Fiten 132, h. no: 2950
    499] Tirmizî, Fiten 39, h. no: 2214
    500] Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 42, h. no: 2902
    501] Tirmizî, Fiten 42, h. no: 2218
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 112 -
    “Bugün doğmuş (canlı olan) hiçbir nefis yoktur ki, yüz sene sonra ölmemiş
    olsun.” (Râvi der ki): “Bununla ömrün kısalması kastedilmiştir.”
    502
    Enes (r.a.) anlatıyor: “Bir adam Rasûlüllah (s.a.s.)’a: “Kıyâmet
    ne zaman kopacak?” diye sormuştu. Aleyhissalâtu vesselâm bir
    müddet sükûttan sonra yanında duran Ezd-i Şenûe kabilesine
    mensup bir çocuğa bakıp:
    “Bu delikanlı pîr-i fâni olmadan önce Kıyâmetiniz kopacaktır!” buyurdular.”
    Enes (r.a.) der ki: “Çocuk o gün benim akranım idi.” 503
    Açıklama: Bu hadiste, Aleyhissalâtu vesselâm, herkesin ölümünü,
    kendisi için “Kıyâmet” olarak değerlendirmiş bulunmaktadır.
    Hadisi, dünyanın eceli olan Kıyâmetten ziyade kendi ecelimiz olan
    şahsî Kıyâmetimizle ilgilenmeye bir uyarı olarak değerlendirebiliriz.
    Dünyanın eceli ilm-i İlahîde mahfuzdur, Allah’tan başka kimse
    bilemez. Ama beşerî ecelimiz, şahsî Kıyâmetimiz, zaman olarak
    kısmen bellidir. Yarın hususunda bir garanti olmadığına göre, şu
    veya bu şekilde her an gelebilir. Öyleyse “Kıyâmet” hadisesinden
    insan nefsi bir dehşet alıyor, ibrete meylediyor ise, bu ibreti, her
    an gelmesi muhtemel olan ecelinden, kopması muhtemel olan
    şahsî Kıyâmetinden almalıdır. Efendimiz, dünyanın Kıyâmetinden
    sorulduğu halde şahsî Kıyâmeti zikretmek sûretiyle cevap vermekle
    dikkatleri buna çekmek gereğine uyan bir irşadda bulunmuş
    olmaktadır. 504
    “Otuz kadar yalancı deccaller çıkmadıkça Kıyâmet kopmaz. Bunlardan
    herbiri Allah’ın elçisi olduğunu zanneder.” 505
    “Güneş, battığı yerden doğmadıkça Kıyâmet kopmaz. Batıdan doğunca,
    insanlar görür ve hepsi de iman eder. Ancak, daha önce inanmamış
    veya imanın sevkiyle hayır kazanamamış olan hiç kimseye bu iman
    fayda sağlamaz.” 506
    Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Güneş battığı sırada Kıyâmet
    alâmetlerinin ilki güneşin battığı yerden doğması ve kuşluk vaktinde
    insanlara Dâbbetü’l-Arz ın çıkmasıdır. Bunlardan hangisi
    önce çıkarsa diğerinin çıkması buna yakındır.” 507
    502] Müslim, Fezâilu's-Sahâbe 218, h. no: 2538; Tirmizî, Fiten 64, h. no: 2251
    503] Müslim, Fiten 138, h. no: 2953
    504] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yayınları, 14/321
    505] Tirmizî, Fiten 43, h. no: 2219; Ebû Dâvud, Melâhim 16 h. no: 4333, 4334,
    4335
    506] Buhârî, Rikak 39, İstiska 27, Zekât 9; Müslim, İman 248, (157); Ebû Dâvud,
    Melâhim 12, 4312
    507] Müslim, Fiten 118
    KIYAMET
    - 113 -
    “Ruhumu kudret elinde tutan Zat-ı Zülcelal’e yemin olsun ki, vahşi
    hayvanlar insanlarla konuşmadıkça, kişiye kamçısının ucundaki meşin,
    ayakkabısının bağı konuşmadıkça, kendisinden sonra ehlinin ne yaptığını
    dizi haber vermedikçe Kıyâmet kopmaz.” 508
    “Devs kabilesinin kadınlarının kıçları, Zü’lhalasa putunun etrafında
    titremedikçe Kıyâmet kopmaz. Zü’lhalasa, Devslilerin cahiliye devrinde
    tapındıkları (Tebâle’deki) puttur.” 509
    “İnsanların dünyaca en bahtiyarını âdi oğlu âdiler teşkil etmedikçe
    Kıyâmet kopmaz.” 510
    “Kıyâmet Allah Allah diyen bir kimsenin üzerine kopmayacaktır.” 511
    Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlüllah (s.a.s.), yanındaki
    cemaate konuşurken, bir adam gelerek: “(Ey Allah’ın Rasûlü!)
    Kıyâmet ne zaman kopacak?” dedi. Aleyhissalâtu vesselâm konuşmasına
    devam etti, sözlerini bitirdiği vakit: “Sual sahibi nerede?”
    buyurdular: Adam: “İşte buradayım ey Allah’ın Rasûlü!” dedi.
    Aleyhissalâtu vesselâm: “Emânet zâyi edildiği vakit Kıyâmeti bekleyin!”
    buyurdular. Adam: “Emanet nasıl zâyi edilir?” diye sordu. Efendimiz:
    “İş, ehil olmayana tevdi edildi mi Kıyâmeti bekleyin!” buyurdular.”
    512
    “Kahtan’dan, insanları değneğiyle idare eden bir adam çıkmadıkça
    Kıyâmet kopmaz.” 513
    “Fırat nehri altın bir dağ üzerinden açılmadıkça Kıyâmet kopmaz.
    Onun üzerine insanlar savaşırlar. Yüz kişiden doksan dokuzu öldürülür.
    Onlardan herbiri: ‘Herhalde savaşı ben kazanacağım’ der.” 514
    “Zaman yakınlaşmadıkça Kıyâmet kopmaz. Bu yakınlaşma öyle olur
    ki, bir yıl bir ay gibi, ay bir hafta gibi, hafta da bir gün gibi, gün sâat gibi,
    sâat de bir çıra tutuşması gibi (kısa) olur.” 515
    “Allah Teâlâ hazretleri ipekten daha yumuşak bir rüzgârı Yemen’den
    gönderir. Bu rüzgâr, kalbinde zerre miktar iman bulunan hiç kimseyi hâriç
    tutmadan hepsinin ruhunu kabzeder.” 516
    508] Tirmizî, Fiten 19, h. no: 2182
    509] Buhârî, Fiten 23; Müslim, Fiten 51, h. no: 2906
    510] Tirmizî, Fiten 37, h. no: 2210
    511] Müslim, İman 234, h. no: 148; Tirmizî, Fiten 35, h. no: 2208
    512] Buhârî, İlm 2, Rikak 35
    513] Buhârî, Fiten 23, Menâkıb 7; Müslim, Fiten 60, h. no: 2910
    514] Buhârî, Fiten 24; Müslim, Fiten 29, h. no: 2894; Ebû Dâvud, Melâhim 13, h.
    no: 4313, 4314; Tirmizî, Cennet 26, h. no: 2572, 2573
    515] Tirmizî, Zühd 24, h. no: 2333
    516] Müslim, İman 185, h. no: 117
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 114 -
    “Kıyâmet sadece şerir insanların üzerine kopacaktır!” 517
    İbn Zuğb el-Eyâdî anlatıyor: “Abdullah İbnu Havale el-Ezdî
    (r.a.)’nin yanına indim. Bana: “Rasûlüllah (s.a.s.) bizi, ganimet alalım
    diye yaya olarak gönderdi. Biz de döndük ve hiçbir ganimet
    elde edemedik. Yorgunluğumuzu yüzlerimizden anlayıp aramızda
    doğrularak:
    “Ey Allah’ım, onları bana tevkil etme; ben onları üzerime almaktan
    acizim! Onları kendilerine de tevkil etme, bu işten kendileri de acizdirler.
    Onları diğer insanlara da tevkil etme kendilerini onlara tercih ederler!”
    buyurdular. Sonra elini başımın üstüne koydu ve: “Ey İbnu Havâle!
    Hilafetin (Medine’den) Arz-ı Mukaddese’ye (Sûr iye’ye) indiğini görürsen,
    bil ki artık zelzeleler, kederler, büyük hadiseler yakındır. O gün Kıyâmet,
    insanlara, şu elimin, başına olan yakınlığından daha yakındır” buyurdu.”
    518
    Hz. Enes (r.a.) dedi ki: “İstanbul’un fethi Kıyâmet ânında olacaktır.”
    519
    Hz. Ali (r.a.) anlatıyor: “Rasûlüllah (aleyhissalâtu vesselâm) (bir
    gün): “Ümmetim on beş şeyi yapmaya başlayınca ona büyük belânın
    gelmesi vâcip olur!” buyurmuşlardı. (Yanındakiler): “Ey Allah’ın
    Rasûlü! Bunlar nelerdir?” diye sordular. Rasûlullah (s.a.s.) saydı:
    “Ganimet (yani millî servet, fakir fukaraya uğramadan sadece zengin ve
    mevki sahibi kimseler arasında) tedavül eden bir meta haline gelirse.
    Emanet (edilen şeyleri emanet alan kimseler, sorumlu ve yetkililer, memurlar)
    ganimet (malı yerini tutup, yağmalayıp nefislerine helâl) kıldıkları
    zaman.
    Zekât (ödemeyi ibâdet bilmeyip bir angarya ve) cezâ telakki ettikleri zaman.
    Kişi annesinin hukukuna riâyet etmeyip, kadınına itaat ettiği;
    Babasından uzaklaşıp ahbabına yaklaştığı;
    Mescidlerde (rızâyı İlahî gözetmeyen husumet, alışveriş, eğlence ve siyasata
    vs. müteallik) sesler yükseldiği zaman.
    Kavme, onların en alçağı (erzel) reis olduğu;
    (Devlet otoritesinin yetersizliği sebebiyle tedhiş ve zulümle insanları sindiren
    zorba) kişiye zararı dokunmasın diye hürmet ettiği;
    517] Müslim, Fiten 131, h. no: 2949
    518] Ebû Dâvud, Cihad 37, h. no: 2535
    519] Tirmizî, Fiten 58, h. no: 2240
    KIYAMET
    - 115 -
    (Çeşitli adlarla imal edilen) içkiler (serbestçe) içildiği;
    İpek (haram bilinmeyip erkekler tarafından) giyildiği;
    (San’at, bale, konser gibi çeşitli adlar altında; bar, gazino, dansing ve salonlarda
    ve hatta televizyon ve filim gibi çeşitli vasıtalarla yaygın şekilde)
    şarkıcı kadınlar ve çalgı âletleri edinildiği;
    Bu ümmetin sonradan gelen nesilleri, önceden gelip geçenlere (çeşitli
    ithamlar ve bahanelerle) hakaret ettiği zaman artık kızıl rüzgârı, (zelzeleyi),
    yere batışı (hasfı) veya sûret değiştirmeyi (meshi) [veya gökten taş
    yağmasını, (kazfi)] bekleyin.” 520
    “Çıkış itibariyle, Kıyâmet alâmetlerinin ilki güneşin battığı yerden doğması,
    kuşluk vakti insanlara dabbetu’l-arzın çıkmasıdır. Bunlardan hangisi
    önce çıkarsa, diğeri de onun hemen peşindedir.” 521
    “Beytu’l Makdis’in (Mescid-i Aksâ’nın) imarı Yesrib’in harabıdır.
    Yesrib’in harabı melhamenin (savaşın) çıkmasıdır. Melhame ‘şehir’in
    (‘İstanbul’un) fethidir, İstanbul’un fethi Deccal’in çıkmasıdır!” buyurdu.
    Sonra elini (Rasûlullah), konuşmakta olduğu kimsenin (yani Hz.
    Muaz’ın) dizine vurdu ve: “Bu söylediğim kesinlikle hakikattir. Tıpkı
    senin burada oturman hak olduğu gibi” buyurdular.” 522
    “Melhame ile Medine’nin (Şehrin) fethi arasında altı yıl vardır. Yedinci
    yılda da Mesih Deccal çıkar.” 523
    “Sûrun sahibi (İsrafil aleyhisselam), sûr denen borusunu ağzına dayamış,
    yüzünü çevirmiş, kulağını dikmiş, üfleme emrini beklerken ben nasıl
    tereffühle (dünya nimetlerinden) istifade edebilirim?” buyurmuşlardı.
    Bu, sanki ashabına çok ağır gelmişti:
    “Peki, biz ne yapalım -veya ne diyelim- ey Allah’ın Resûlü?”
    diye sordular. Onlara: “Hasbünallah ve ni’melvekil (Allah bize yeter,
    o ne güzel vekildir!), Allah’a tevekkül ettik. -belki de “tevekkülümüz
    Allah’adır!” demişti- deyiniz!” diye emir buyurdular.” 524
    “Rasûlüllah’a (s.a.s.) sûr’dan sorulmuştu: “Bu, içine üflenen bir
    boynuzdur!” diye cevap verdi.” 525
    Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlüllah (s.a.s.): “İki sûr arasında
    kırk vardır!” buyurmuştur. Bunun üzerine oradakiler:
    520] Tirmizî, Fiten 39, h. no: 2211
    521] Müslim, Fiten 118, h. no: 2941; Ebû Dâvud, Melâhim 12, h. no: 4310
    522] Ebû Dâvud, Melâhim 3, h. no: 4294
    523] Ebû Dâvud, Melâhim 4, h. no: 4296; İbn Mace, Fiten 35, h. no: 4093
    524] Tirmizî, Kıyâmet 9, h. no: 2433
    525] Ebû Dâvud, Sünnet 24, h. no: 4742; Tirmizî, Kıyâmet 9, h. no: 2432
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 116 -
    “Ey Ebû Hureyre! Kırk gün mü?” diye sordular. Fakat o: “Bir şey
    diyemem!” cevabını verdi. Tekrar: “Kırk ay mı?” dediler. O yine:
    “Bir şey diyemem!” cevabını verdi. “Kırk yıl mı?” dediler. O yine:
    “Bir şey diyemem!” cevabını verdi ve (Rasûlüllah’ın hadisine devam
    etti:)
    “Sonra Allah semâdan su indirecek ve insanlar yerden sebze biter gibi
    bitecekler. İnsanda bir kemik hâriç hepsi çürür. Bu çürümeyen, acbu’zzeneb
    denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyâmet günü yeniden yaratılış
    bundan terkib edilecektir.” 526
    “Mü’minin ruhu, cennet ağacında beslenen bir kuş olur. Yeniden dirilme
    gününde Allah onu cesedine döndürünceye kadar orada beslenir.” 527
    Ebû Rezin el-Ukaylî (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü dedim,
    Allah, mahlûkatı nasıl iâde eder, (yeniden diriltir)? Bunun dünyadaki
    örneği nedir?” “Sen dedi, hiç kavminin üzerinde yaşadığı vadiden
    kurak mevsimde geçmedin mi? Sonra bir kere de her tarafın yemyeşil üğründüğü
    münbit mevsimde uğramadın mı?” Ben: “Elbette!” deyince:
    “İşte bu, (yeniden) yaratmasına Allah’ın delilidir. Allah, ölüleri de böyle
    diriltecektir!” buyurdular.” 528
    İbn Abbas (r.a.) “O boru öttürülünce” 529 âyeti ile ilgili olarak
    dedi ki: “Bu, sûrdur. Sûrede geçen racife, birinci nefha (üfleme),
    râdife de ikinci nefhadır.” 530
    Ebû Said (r.a.) anlatıyor: “Rasûlüllah (s.a.s.) (bir gün bize)
    Sâhib-i Sûr’u (İsrâfil’i) zikretti ve dedi ki: “Sağında Cibril, solunda da
    Mikâil aleyhimusselam var.” Rezin tahric etmiştir. 531
    “Kıyâmet günü insanlar beyaz, bembeyaz, has unun çöreği gibi bir
    yerde toplanacaklar. Orada hiç kimsenin bir işareti (evi, bağı vs.) olmayacak.”
    532
    “Sizler Allah’a yalınayak, bedenleriniz çıplak ve kabuklu (sünnet
    edilmemiş) olarak haşr olunacaksınız!” buyurdu. Bir diğer rivâyette
    İbn Mes’ud şöyle demiştir: “Rasûlüllah (s.a.s.) va’z etmek üzere
    526] Buhârî, Tefsir, Zümer 3, Amme 1; Müslim, Fiten 141, h. no: 2955; Muvatta,
    Cenâiz 48, h. no: 1, 239; Ebû Dâvud, Sünnet 24, h. no: 4743; Nesâî, Cenaiz
    117, h. no: 4, 111
    527] Muvatta, Cenâiz 49, h. no: 1, 240; Nesâî, Cenâiz 117 h. no: 4, 108) İbn Mâce,
    Zühd 32, h. no: 4271
    528] Rezin tahric etmiştir. Bu hadis Ahmed İbn Hanbel'in Müsned'inde biraz
    farklı lafızlarla rivâyet edilmiştir (IV/11
    529] 74/Müddessir, 8
    530] Buhârî, Rikak 43 -muallak olarak-
    531] Ebû Dâvud, Hurûf ve'l-Kıraat 1, h. no: 3999
    532] Buhârî, Rikak 44; Müslim, Münafıkûn 28, h. no: 2790
    KIYAMET
    - 117 -
    aramızda doğruldu ve dedi ki:
    “Ey insanlar! Sizler (Kıyâmet günü) Allah’ın yanında yalınayak, çıplak
    ve kabuklu olarak toplanacaksınız. (Sonra şu âyeti okudu:) “İlk yaratışa
    nasıl başladı isek, üzerimizde hak bir vaad olarak yine onu iâde edeceğiz...”
    533; “Haberiniz olsun! Kıyâmet günü mahlûkattan ilk giydirilecek
    İbrâhim aleyhisselâm’dır. Haberiniz olsun, o gün ümmetimden bazı kimseler
    getirilir ve sol tarafa alınırlar. Bunun üzerine ben:
    ‘Ey Rabbim! Bunlar ashabımdır!’ derim. Bana:
    ‘Sen bilmiyorsun, bunlar senden sonra neler yaptılar” denilir. Ben sâlih kul
    (İsa)’nın dediği gibi diyeceğim:
    “Ben içlerinde bulunduğum müddetçe üzerlerinde bir kontrolcü idim.
    Fakat vakta ki sen beni (içlerinden) aldın, üstlerinde nigehban yalnız sen
    oldun. (Zaten) sen (her zaman) her şeye hakkıyla şahidsin. Eğer kendilerine
    azab edersen şüphe yok ki onlar senin kullarındır. Eğer onları affedersen
    mutlak galib ve yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan da hakikaten
    sensin sen” 534
    Rasûlüllah (s.a.s.) devamla dedi ki: “Bunun üzerine bana: ‘Onlar,
    sen aralarından ayrıldığın günden beri, dinden yüz çevirmeye hiç ara vermediler!’
    denilecek.”
    “Bir rivâyette şu ziyade var: “Ben: ‘Rahmetten uzak olsunlar, rahmetten
    uzak olsunlar!’ derim.” 535
    “Kıyâmet günü insanlar üç sınıf olarak haşrolunurlar: Yayalar sınıfı,
    binekliler sınıfı, yüzü üstü sürünenler sınıfı.” Peygamberimiz’e soruldu:
    “Ey Allah’ın Rasûlü! Bunlar yüzleri üzerine nasıl yürürler?” Şu
    cevabı verdiler: “Onları ayakları üzerine yürüten Zât-ı Zülcelâl, yüzleri
    üzerine yürütmeye de kadirdir. Ancak bilesiniz, bu yüzleri üstü yürüyenler,
    önlerine çıkan her engele, her dikene karşı kendilerini yüzleriyle korumaya
    çalışırlar.” 536
    “İnsanlar Kıyâmet günü üç hal üzere haşrolunurlar:
    1) İstekliler, korkanlar,
    2) İki kişi bir deve üzerinde olanlar, üç kişi bir deve üzerinde olanlar, dört
    kişi bir deve üzerinde olanlar, on kişi bir deve üzerinde olanlar.
    533] 21/Enbiyâ, 104
    534] 5/Mâide, 117-118
    535] Buhârî, Rikak 45, Enbiyâ 8, 44, Tefsir, Mâide 14, 15, Tefsir, Enbiyâ 2; Müslim,
    Cennet 57, h. no: 2860; Tirmizî, Kıyâmet 4, h. no: 3329; Nesâî, Cenâiz 118,
    h. no: 4, 114
    536] Tirmizî, Tefsir Benî İsrâil (İsrâ Sûresi), h. no: 3141
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 118 -
    3) Geri kalanları, ateşe tapanlar. Cehennem, onların kaylûle yaptığı
    yerde onlarla kaylûle yapar, geceledikleri yerde onlarla birlikte geceler,
    onların sabahladıkları yerde onlarla sabahlar, onların akşamladıkları yerde
    onlarla beraber akşamlar.” 537
    “İnsanlar Kıyâmet günü öylesine ter akıtırlar ki, bu terler yerin içinde
    yetmiş zira’lık derinliğe kadar iner ve bu ter (yer üstünde de birikerek
    insanları konuşamaz hale getirmek üzere ağızlarına) gem vurur ve kulaklarına
    kadar ulaşır.” 538
    “Kimin üzerinde kardeşine karşı ırz veya başka bir şey sebebiyle hak
    varsa, dinar ve dirhemin bulunmadığı [Kıyâmet (ve hesaplaşmanın olacağı)]
    gün gelmezden önce daha burada iken helâlleşsin. Aksi takdirde
    o gün, salih bir ameli varsa, o zulmü nisbetinde kendinden alınır. Eğer
    hasenâtı yoksa arkadaşının günahından alınır, kendisine yüklenir.” 539
    “Kıyâmet günü hak sahiplerine haklarını mutlaka edâ edeceksiniz. Öyle
    ki kabış (boynuzsuz) koyun için, boynuzlu koyundan kısas alınacak, taşa
    (niye bir başka) taş üzerine yüklenip kaldığından; adamın adamı niye yaraladığından
    sorulacak.”
    (Râvî Ebû Hureyre) der ki: “Biz şunu da işitirdik: “Kıyâmet günü,
    kişiyi tanımadığı birisi yakalar ve der ki: “Sen beni hata ve münker işlerken
    görüyordun, fakat ondan men etmiyordun!” 540; “Boynuzlu koyun...”
    tabirinden gerisi Rezin’in ziyâdesidir.
    Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: “Rasûlüllah (s.a.s.): “Âhirette kimin
    hesâbı münâkaşa edilirse, azâba mâruz kalacak demektir!” buyurmuşlardı.
    Ben: “Nasıl olur? Allah Teâlâ (meâlen): “O vakit kimin kitabı
    sağ eline verilirse; kolay bir hesabla muhâsebe edilecek ve ehline sevinçli
    olarak dönecek” 541 buyurmadı mı, (bu hesap münâkaşası değil
    mi)?” dedim. “Hayır! buyurdular, bu (münâkaşa değil) arzdır. Kıyâmet
    günü hesâba çekilen herkes mutlaka helâk olmuş demektir!” 542
    “Kıyâmet günü, kişi amelleri arasında önce namazın hesâbını verecek.
    Bu hesap güzel olursa kurtuluşa erdi demektir. Bu hesap bozuk olursa,
    hüsrâna düştü demektir. Eğer farzında eksiklik çıkarsa Rab: ‘Bakın, kulumun
    (defterinde yazılmış) nâfilesi var mı?’ buyurur. Böylece, farzın eksikleri
    nâfile (namazları) ile tamamlanır. Sonra, bu tarzda olmak üzere diğer
    537] Buhârî, Rikak 48; Müslim, Cennet 59, h. no: 2861; Nesâî, Cenâiz 118, h. no:
    4, 115, 116
    538] Buhârî, Rikâk 47; Müslim, Cennet 61, h. no: 2863
    539] Buhârî, Mezâlim 10, Rikak 48; Tirmizî, Kıyâmet 2, h. no: 2421
    540] Müslim, Birr 6, h. no: 2582; Tirmizî, Kıyâmet 2, h. no: 2422
    541] 84/İnşikak 7-9
    542] Buhârî, İlim 35, Tefsir, İnşikak 1; Rikak 49; Müslim, Cennet 80, h. no: 2876;
    Ebû Dâvud, Cenâiz 3, h. no: 3093; Tirmizî, Kıyâmet 6, h. no: 2428
    KIYAMET
    - 119 -
    amelleri hesaptan geçirilir.” 543
    Yahya İbn Said (rahimehullah) anlatıyor: “Bana ulaştığına
    göre, (Kıyâmet günü), kulun ilk bakılacak ameli namazdır. Eğer
    namazı kabul edilirse, geri kalan amellerine bakılır. Eğer namazı
    kabul edilmezse diğer amellerinin hiçbir ine bakılmaz.” 544
    “Kıyâmet günü, insanlar arasında hükmedilecek ilk şey kandır.” 545
    “Kıyâmet günü, dört şeyden sual edilmedikçe, kulun ayakları (Rabbinin
    huzurundan) ayrılamaz: Ömrünü nerede harcadığından, ne amelde
    bulunduğundan, malını nerede kazandığından ve nereye harcadığından,
    vücûdunu nerede çürüttüğünden.” 546
    “Kıyâmet günü kul (hesap vermek üzere huzur-u İlahîye) getirilir. Allah
    Teâlâ: ‘Ben sana kulak, göz, mal ve evlat vermedim mi? Sana hayvanları
    ve ekimi musahhar kılmadım mı? Seni bunlara baş olmak, onlardan istifade
    etmek üzere serbest bırakmadım mı? Acaba, Benimle bugünkü şu
    karşılaşmanı hiç düşündün mü?’ diye soracak. Kul da: ‘Hayır’ diyecek. Allah
    Teâlâ: ‘Öyleyse bugün Ben de seni unutacağım, tıpkı senin (dünyada)
    Beni unuttuğun gibi!’ buyuracak.” 547
    Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: (Ashab, Rasûlüllah’a): “Ey Allah’ın
    Rasûlü! Kıyâmet günü Rabbimizi görecek miyiz?” diye sordular.
    Allah’ın elçisi: “Bulutsuz bir günde, öğle vaktinde güneşi görme hususunda
    bir itişip kakışmanız olur mu?” diye sordu. Ashab: ‘Hayır!’ deyince:
    “Bulutsuz (dolunaylı) gecede ayı görmekte itişip kakışmanız olur
    mu?” diye tekrar sordu. Ashab yine: ‘Hayır!’ deyince: ‘Nefsim elinde
    olan Zât-ı Zülcelâl’e yemin olsun, Rabbinizi görme hususunda da hiçbir
    itişip kakışmanız olmayacak. Tıpkı güneş ve ayı görmede itişip kakışmanız
    olmadığı gibi. Böylece kul, Rabbiyle karşı karşıya gelecek. Rabb Teâlâ: ‘Ey
    filan! Ben sana ikram etmedim mi? Seni efendi yapmadım mı? Sana zevce
    vermedim mi? Atı, deveyi sana musahhar (hizmetçi) kılmadım mı? Reislik
    yapmana, ganimet malından dörtte bir almana müsaade etmedim mi?’
    diye soracak. Kul: ‘Evet ey Rabbim!’ diyecek. Rab Teâlâ: ‘Benimle karşılaşacağını
    hiç düşünmedin mi?’ diyecek. Kul bu soruya: ‘Hayır!’ karşılığını
    verecek. Rab Teâlâ da: ‘Öyleyse şimdi de ben seni unutuyorum. Tıpkı
    (dünyada) sen Beni unuttuğun gibi!’ diyecek. Sonra ikinci kul Allah’ın
    karşısına çıkar. Rab Teâlâ ona da aynı şeyleri söyler. Sonra üçüncüye de
    birinciye söylediklerinin aynısını söyler. Kul: ‘Evet! ey Rabbim!’ der. Rab
    543] Tirmizî, Salat 305, h. no: 413; Nesâî, Salât 9, h. no: 1232
    544] Muvatta, Kasru's-Salât 89, h. no: 1, 173
    545] Buhârî, Diyat 1, Rikak 48; Müslim, Kasâme 28, h. no: 1678; Tirmizî, Diyât 8,
    h. no: 1396; Nesâî, Tahrim 2, h. no: 7, 83
    546] Tirmizî, Kıyâmet 1, h. no: 2419
    547] Tirmizî, Kıyâmet 7, h. no: 2430
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 120 -
    Teâlâ da: ‘Benimle karşılaşacağını hiç aklından geçirdin mi?’ diye sorar.
    Kul: ‘Ey Rabbim, sana, kitaplarına ve peygamberlerine inandım. Namaz
    kıldım, oruç tuttum, sadaka verdim!” der ve elinden geldiğince (Allah
    hakkında) hayır senâda bulunur. Rab Teâlâ: ‘Bu hususta lehine şehâdet
    edecek biri var mı?’ diye soracak. Kul: ‘Hayır, yok!” diyecek. Rab Teâlâ:
    ‘Şimdi senin aleyhine bir şâhit gönderilecek!’ der. Kul kendi kendine: ‘Benim
    aleyhime şâhitlik yapacak da kim?’ diye içinden düşünür. Kulun ağzı
    mühürlenir. Uyluğuna: ‘Haydi konuş!’ denir. Uyluğu, eti, kemiği konuşup,
    onun amelini haber verirler. Bu, onun kendisi için bir özür aramaması
    içindir. Bu kimse, Allah’ın gadabına uğrayan münâfıktır.” 548
    İnsanlar Rasûlullah’a (s.a.s.): “Ey Allah’ın Rasûlü! Kıyâmet
    günü Rabbimizi görecek miyiz?” diye sordular. O da: “Siz bulutsuz
    dolunay gecesinde ayı görmekten şüpheye düşer misiniz?” diye sordu.
    Onlar; ‘hayır, ey Allah’ın Rasûlü!’ diye cevap verdiler. Allah’ın
    Rasûlü: “Bulutsuz bir günde güneşi görmekten şüphe eder misiniz?”
    diye tekrar sordu. Ashab yine: ‘Hayır!’ cevabını verdiler. Bunun
    üzerine: “Şunu bilin ki, siz Rabbinizi de böyle göreceksiniz. Kıyâmet
    günü, insanlar haşrolunurlar. (Rab Teâlâ): ‘Kim (Benden başka) bir şeye
    tapıyor idiyse ona tâbi olsun!’ buyurur. Onlardan bir kısmı güneşe, bir
    kısmı aya, bir kısmı da putlara tabi olurlar. Orada, münafıklarıyla birlikte
    bu ümmet kalır. Allah onlara (tanımadıkları bir sûrette) yaklaşır. ‘Ben sizin
    Rabbinizim!’ buyurur. Oradakiler: ‘(Senden Allah’a sığınırız). Biz, Rabbimiz
    bize gelinceye kadar bu yerdeyiz! Rabbimiz gelince biz onu tanırız!”
    derler. Derken Rableri (onların tanıyacağı sûrette) gelir. ‘Ben Rabbinizim!’
    der. Onlar da: ‘Sen Rabbimizsin!’ derler. Rab Teâlâ onları (cennete) davet
    eder. Cehennemin üzerine sırat kurulur. Peygamberler arasında, ümmetiyle
    sırattan ilk geçen ben olurum. O gün peygamberler dışında kimse
    konuşmaz. Peygamberlerin o günkü kelâmı da: ‘Allahümme sellim, Allahümme
    sellim (Ey Rabimiz selâmet ver, ey Rabbimiz selâmet ver!’ olacak.
    Cehennemde, deve dikeninin dikenleri gibi kancalar var. Deve dikeninin
    dikenlerini gördünüz mü?” diye sordu. Ashab: ‘Evet!’ deyince Peygamberimiz
    devam etti: “İşte o kancalar, tıpkı deve dikeninin dikenleri
    gibidir. Ancak, onların büyüklüğü ne kadardır, Allah’tan başka kimse bilmez.
    İnsanları (kötü) amelleri sebebiyle kapar. İnsanların bir kısmı (kötü)
    ameli sebebiyle helâk olur. Bir kısmı da ateşin içine yıkılır, sonra kurtulur.
    Allah, ateş ehlinden kurtarmak istediklerine rahmet etmeyi irade edince,
    ateş ehlinden Allah’a ibâdet etmiş olanları, ateşten çıkarmaları için meleklere
    emreder. Melekler bu kimseleri, secde izleriyle tanırlar. Çünkü Allah
    Teâlâ hazretleri secde mahallinin yakılmasını ateşe haram etmiştir. Onlar
    böylece ateşten çıkarlar. Hepsi de ateşten kavrulmuş vaziyettedir. Üzerlerine
    hayat suyu dökülür. Selin getirdiği milli topraktan habbelerin (filiz
    548] Müslim, Zühd 16, h. no: 2968
    KIYAMET
    - 121 -
    açıp) bitmesi gibi, suyun değdiği yerler yeniden bitecek. Rab Teâlâ, sonra,
    kullar arasındaki hükmünü tamamlayacak. Derken cennetle cehennem
    arasında bir kul kalacak. Bu, cennete girmede cehennemliklerin sonuncusudur.
    Yüzü cehenneme doğru ilerlerken: ‘Ey Rabbim! Yüzümü ateş
    tarafından çevir! Kokusu beni perişan etti, alevi de beni kavurdu’ diye
    yalvaracak. Allah Teâlâ’ya, kendisine duâ etmesini dilediği kadar duâda
    bulunacak. Sonra Allah Teâlâ: ‘Ben bu istediğini versem, bundan başkasını
    da ister misin?’ diye soracak. Adam: ‘İzzet ve celâline yemin olsun
    hayır! Bundan başkasını istemem!’ diyecek ve istemeyeceği hususunda
    Allah’a ahd u mîsakta bulunacak. (Allah), bunun üzerine yüzünü ateşten
    çevirecek. Adam yüzüyle cennete yönelince ve onun güzelliğini görünce,
    Allah’ın dilediği bir müddet susacak. Sonra (dayanamayıp): ‘Ey Rabbim!
    Beni cennetin kapısına yaklaştır!’ diyecek. Allah Teâlâ: ‘Sen Bana istemiş
    olduğundan başka bir talepte bulunmayacağına dair ahd u mîsakta bulunmadın
    mı? Ey Âdemoğlu yazık sana! Sen ne dönekmişsin!’ diyecek.
    Adam: ‘Ey Rabbim! Mahlûkatın en bedbahtı ben olmayayım!’ diyecek.
    Rab Teâlâ: ‘Sana bu istediğin verilse, acaba başka bir şey istemeyecek
    misin?’ der. Adam: ‘Hayır! İzzetine ve celaline yemin olsun hayır! Başka
    bir şey istemeyeceğim!’ diyecek. Rabbi de onu mâzur addedecek. Çünkü
    o, sabredilemeyecek bir şeyler görmüştür. Adam, Rabbine, istediği ahd
    u misakta bulunur. (Rabbi de) onu cennetin kapısına yaklaştırır. Kapıya
    yaklaşıp onun güzelliğini ve içindeki taravet ve süruru görünce, Allah’ın
    dilediği kadar sesini keser. (Fakat daha fazla dayanamayıp atılır): ‘Ey Rabbim!
    Beni cennete koy!’ der. Rab Teâlâ: ‘Ey Âdemoğlu yazık sana! Sen ne
    dönekmişsin! Sana verilenlerin dışında bir şey istemeyeceğine dair bana
    ahd u mîsak vermedin mi?’ diyecek. Adam: ‘Ey Rabbim! Beni mahlûkatın
    en bedbahtı yapma!’ diyecek. Allah onun bu haline gülecek. Sonra ona
    cennete girmesi için izin verecek ve: ‘Dile (ne dilersen!)’ diyecek. Adam
    dileyecek. Öyle ki, hiçbir arzusu kalmayacak. Allah yine de: ‘Şunları şunları
    da iste!’ deyip, istemesi gereken şeyleri zikredecek. Böylece istenecek
    şeyler bitince Allah Teâlâ: ‘Bütün bunlar, bir misliyle sana verilmiştir!’ buyuracak.”
    Râvî Ebû Saîd der ki: “Rasûlüllah’ın (s.a.s.): “Bütün bunlar,
    on misliyle birlikte sana verilmiştir!” dediğini işittim.” 549
    “Kıyâmet günü insanlar üç kere Allah’a arzedilirler: İlk iki arzedilmede
    cidal ve özür beyanı vardır. Ama üçüncü arzedilme esnasında ellerde sayfalar
    uçuşur, kimisi sağ eliyle, kimisi de sol eliyle alır.” 550
    İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Bir adam bana: ‘(Kıyâmet günü
    Allah’ın kişiye hususi) hitabı hakkında ne işittin?’ diye sordu. Şu
    cevabı verdim: “Rasûlüllah’ın (s.a.s.): “Mü’min Rabbine yaklaştırılır.
    549] Buhârî, Rikak 52, Ezan 129, Tevhid 24; Müslim, İman 299, h. no: 182; Tirmizî,
    Cennet 20, h. no: 2560
    550] Tirmizî, Kıyâmet 5, h. no: 2427
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 122 -
    Öyle ki, (Allah onun) üzerine himayesini indirir ve günahlarını itiraf ettirir.
    Ona sorar: Şu şu günahlarını biliyor musun?’ Mü’min kul, iki kere: ‘Evet ey
    Rabbim, biliyorum!’ der. Rab Teâlâ da: ‘Dünyada iken bunları örterek seni
    teşhir etmemiştim. Bugün de onları senden affediyorum!’ buyurur. Sonra
    ona hasenât defteri verilir. Ama kâfirlere ve münâfıklara gelince, bunlarla
    ilgili olarak, bütün mahlûkatın huzurunda: ‘Bunlar Allah nâmına yalan
    söylemiş, (böylece büyük bir zulümde bulunmuşlardır). Haberiniz olsun!
    Allah’ın lâneti zâlimleredir!’ diye nidâ olunur” dediğini işittim.” 551
    Âişe (r. anhâ) anlatıyor: “Bir adam gelerek: ‘Ey Allah’ın Rasûlü!
    Benim kölelerim var, bana yalan söylüyorlar ve bana ihanet ediyorlar,
    bana isyan ediyorlar. Ben de onlara şetmediyor ve dövüyorum.
    Onlar yüzünden (Allah yanında) durumum ne olacak?’ diye
    sordu. Rasûlüllah (s.a.s.): “Kıyâmet günü onlar, sana olan ihânetleri,
    isyanları ve yalanları sebebiyle muhâsebe olacaktır. Senin onlara verdiğin
    cezâ ise, eğer cezân onların günahları nisbetinde ise, başabaştır; ne
    lehine ne de aleyhine olur. Eğer onlara verdiğin cezâ onların suçlarından
    az ise bu senin için bir fazilet olur. Eğer onlara verdiğin cezâ onların suçlarından
    çok olursa, bu fazla kısım sebebiyle onlar lehine sana kısas yapılır”
    buyurdular. Bunun üzerine adam huzurdan çekildi, ağlamaya
    ve dövünmeye başladı. Bunun üzerine Rasûlullah dedi ki: “Sen
    Allah’ın kitabını okumuyor musun? (Bak ne diyor!) (Meâlen): “Biz Kıyâmet
    gününe mahsus adâlet terazileri koyacağız. Artık hiçbir kimse hiçbir şeyle
    haksızlığa uğratılmayacaktır. (O şey) bir hardal tanesi kadar bile olsa,
    onu getiririz (mizana koyarız). Hesapçılar olarak da Biz yeteriz” 552. Adam
    tekrar: ‘Allah’a yemin olsun, ey Allah’ın Rasûlü! Ben hem kendim
    ve hem de onlar için, ayrılmalarından daha hayırlı bir şey göremiyorum.
    Seni şâhit kılıyorum, hepsi hürdür, (âzâd ettim)’ dedi.” 553
    Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlüllah (s.a.s.) (bir gün) güldüler ve:
    “Niye güldüğümü biliyor musunuz?” buyurdular. Biz: “Allah ve Rasûlü
    daha iyi bilir!” dedik. “Kulun Rabbine olan hitabından!” buyurdular
    ve şöyle devam ettiler: “Kul şöyle der: ‘Ey Rabbim, Sen beni zulümden
    korumadın mı?’ Rab Teâlâ: ‘Evet korudum’ buyurur. Kul da: ‘Fakat
    ben bugün, kendime, kendimden başka bir kimsenin şâhit olmasını asla
    istemiyorum’ der. Rab Teâlâ: ‘Bugün sana tek şâhit olarak nefsin, çok
    şâhit olarak da kirâmen kâtibîn kâfidir’ buyurur.” Rasûlüllah devamla
    dedi ki: “Ağzına mühür vurulur ve diğer organlarına: Konuş! denilir.
    Onlar adamın amelini haber verirler. Sonra konuşma hususunda serbest
    bırakılır. Adam organlarına: ‘Yazıklar olsun size! Buradan defolun! Ben
    551] Buhârî, Mezalim 2, Tefsiru Hûd 4, Edeb 60, Tevhid 36; Müslim, Tevbe 52, h.
    no: 2768
    552] 21/Enbiyâ, 47
    553] Tirmizî, Tefsir, Enbiyâ, h. no: 3163
    KIYAMET
    - 123 -
    sizin için mücâdele etmiştim’ der.” 554
    “Aziz ve celil olan Allah (Kıyâmet günü), ümmetimden bir adamı
    mahlûkatın arasından seçer ve onun için doksan dokuz büyük defter
    açar. Her defter, gözün alabildiği kadar büyüktür. Rab Teâlâ adama sorar:
    ‘Bu defterde yazılı olanlardan bir şey inkâr ediyor musun? Muhâfız
    kâtiplerim (olmadık şeyler yazarak sana) zulmetmişler mi?’ Kul: ‘Ey Rabbim!
    Hayır! (Hepsi doğrudur!)’ der. Rab Teâlâ sorar: ‘(Bunları yapmada
    beyan edeceğin) bir özrün var mı?’ Kul der: ‘Hayır! Ey Rabbim!’ Aziz ve
    celil olan Allah: ‘Evet! Senin bizim yanımızda (makbul, büyük) bir de hasenen
    var. Bugün sana zulüm yapmayacağız!’ buyurur. Hemen bir etiket
    çıkarılır. Üzerinde ‘Eşhedü en lâ ilâhe illâllah ve eşhedü enne Muhammeden
    Rasûlallah (şehâdet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur ve şehâdet
    ederim ki Muhammed Allah’ın elçisidir)’ yazılıdır. Sonra, Rabb Teâlâ der:
    ‘Ağırlığını (yani amellerinin ağırlığını) hazırla!’ Kul sorar: ‘Ey Rabbim! Bu
    defterlerin yanındaki bu etiket de ne?’ Rabb Teâlâ der: ‘Sana zulmedilmeyecek!
    Hemen defterler Mizan’ın bir kefesine konur, etiket de diğer
    kefesine. Tartılırlar. Sonunda defterler hafif kalır, etiket ağır basar. Esasen
    Allah’ın ismi yanında hiçbir şey ağır olamaz.” 555
    Ebû Mes’ud el-Bedrî (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü dendi,
    biz câhiliye devrinde yaptıklarımızdan hesaba çekilecek miyiz?” Şu
    cevabı verdiler: “Müslüman olduktan sonra iyi olana, câhiliye devrinde
    yaptıklarından sorulmayacaktır. Kötü amel işleyene, hem İslâm’daki ameli
    hem de önceki ameli sebebiyle hesap sorulacaktır.” 556
    “Bir kimseyi (küfür veya günah gibi) bir şeye çağıran hiç kimse yok ki
    Kıyâmet günü, o çağırdığı şeyle birlikte tevkif edilmemiş olsun. Mutlaka
    onunla ayrılmaz şekilde beraberdir. Bir adam bir adamı (bir şeye) dâvet
    etmiş olsa dahi!” Sonra şu âyeti okudu. (meâlen): “Onları hapsedin,
    çünkü onlar mes’uldürler” 557
    Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Ey Allah’ın Rasûlü dedim, Kevser
    havzının kapları nedir?” Şu cevabı lutfettiler: “Nefsimi kudret elinde
    tutan Zat-ı Zülcelal’e yemin olsun, onun kapları açık ve karanlık bir gecede
    gökteki yıldızlardan daha çoktur. Cennetin kaplarından kim içerse
    artık ömrünün sonuna kadar hiç susamaz. Havzın cennetten çıkan iki
    oluğu gürül gürül akar. Genişliği uzunluğuna denktir. Bu da Amman’dan
    Eyle’ye olan mesafe kadardır. Suyu sütten daha beyaz, baldan daha tatlıdır.”
    558
    554] Müslim, Zühd 17, h. no: 2969
    555] Tirmizî, İman 17, h. no: 2641
    556] Buhârî, İstitâbe 1; Müslim, İman 189, h. no: 120
    557] 37/Sâffât, 24). (Tirmizî, Tefsiru Sâffât, h. no: 3226
    558] Müslim, Fezâil 36, l, h. no: 2300; Tirmizî, Kıyâmet 16, h. no: 2447
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 124 -
    “Her peygamberin bir havzı vardır. Ümmeti oraya su almaya gelir.
    Peygamberlerin herbiri, hangisinin suya geleni çok diye övünürler. Su
    almaya gelen ümmeti en çok olan peygamberin ben olacağımı ümid
    ediyorum.” 559
    Enes (r.a.) anlatıyor: “Rasûlüllah (s.a.s.)’a “Kevser nedir?” diye
    sorulmuştu. “Cennette bir nehirdir. Allah onu bana verdi. O, sütten
    daha beyaz, baldan daha tatlıdır. Onda (nehirde) bir kuş vardır, boynu
    deveboynuna benzer!” buyurdular. Hz. Ömer atılarak: “Öyleyse o
    müreffehtir!” dedi. Rasûlullah da: “Onu yiyen, ondan da müreffehtir!”
    buyurdular.” 560
    “Ben havza ilk geleniniz olacağım!” 561
    “Ben havzın başına sizden önce geleceğim. Bana sizden bazı kimseler
    yükseltilip (gösterilecek). O kadar ki, eğilsem onları tutarım. Ama hemen
    geri çekilecekler. ‘Ey Rabbim! Bunlar benim ashâbım!’ derim. Ama bana:
    ‘Senden sonra bunların ne bid’atler yaptıklarını sen bilmezsin!’ denilir. Ben
    de: ‘Dini benden sonra değiştirenler rahmetten uzak olsun, rahmetten
    uzak olsun!’ derim.” 562
    “Ümmetim havzın başında yanıma gelecek. Ben, tıpkı kendi devesinden
    başkasının devesini kovan bir kimse gibi, havzımdan (bazı) insanları
    kovarım!” Yanındakiler: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bizi tanıyacak mısınız?’
    dediler. ‘Evet buyurdu. Sizin, başkasında olmayan bir alâmetiniz olacak.
    Sizler yanıma alın ve abdest uzuvlarında, abdestin eseri olan bir nurla
    geleceksiniz. Ancak sizden bir grup benden engellenecek, onlar bana
    ulaşamayacaklar. Ben: ‘Ey Rabbim onlar benim ashâbım, onlar benim
    ashâbım!’ diyeceğim. Ama bir melek bana cevap verip: ‘Senden sonra
    onlar ne bid’alar ortaya çıkardılar biliyor musun?’ diyecek.” 563
    “Siz (ashâbım), havzın başında yanıma gelenlerin yüz bin cüzünden
    sadece bir cüzünü teşkil edeceksiniz!” Râvî sahâbîye: “O gün siz ne
    kadardınız?” diye soruldu da: “Yedi yüz veya sekiz yüz kadardık!”
    diye cevap verdi.” 564
    Enes (r.a.) anlatıyor: “(Bir gün), ‘ey Allah’ın Rasûlü! Kıyâmet
    günü bana şefaat edin!’ dedim. “İnşâallah yapacağım!” buyurdular.
    Ben tekrar: “Sizi nerede arayıp bulayım?” dedim. “Beni ilk aradığın
    zaman sırat üzerinde ara!” buyurdular. “Size (orada) rastlayamazsam?”
    dedim. “Mizan’ın yanında beni ara!” buyurdular. “Orada da
    559] Tirmizî, Kıyâmet 15, h. no: 2445
    560] Tirmizî, Kıyâmet 15, h. no: 2445
    561] Buhârî, Rikak 53; Müslim, Fezâil 25, h. no: 2289
    562] Buhârî, Rikak 53, Fiten 1; Müslim, Fezâil 32, h. no: 2297
    563] Müslim, Tahâret 37, h. no: 247
    564] Ebû Dâvud, Sünnet 26, h. no: 4746
    KIYAMET
    - 125 -
    size rastlayamazsam?” dedim. “Öyeyse beni havzın yanında ara! Zira
    ben üç mevkinin dışına çıkmam!” buyurdular.” 565
    Hz. Âişe (r.anhâ) anlatıyor: “Ateşi hatırlayıp ağladım.
    Rasûlüllah (s.a.s.): “Niye ağlıyorsun?” diye sordu. “Cehennemi hatırladım
    da onun için ağladım! Siz, Kıyâmet günü, ailenizi hatırlayacak
    mısınız?” dedim. “Üç yerde kimse kimseyi hatırlamaz: Mizan
    yanında; tartısı ağır mı geldi hafif mi öğreninceye kadar, sahifelerin uçuştuğu
    zaman; kendi defterini nereye düşecek, öğreninceye kadar: Sağına
    mı soluna mı; yoksa arkasına mı? Sıratın yanında; cehennemin iki yakası
    ortasına kurulunca; bunu geçinceye kadar.” 566
    “Her peygamberin müstecab (Allah’ın kabul edeceği) bir duâsı vardır.
    Her peygamber o duâyı yapmada acele etti. Ben ise bu duâmı Kıyâmet
    gününde, ümmetime şefaat olarak kullanmak üzere sakladım (kullanmayı
    âhirete bıraktım). Ona inşâallah, ümmetimin şirk koşmadan ölenleri
    nâil olacaktır.” 567
    “Kâfir, bir iki fersah uzunluğundaki dilini Kıyâmet günü yerde sürür,
    (Mevkıf’te) insanlar onun üzerine basarlar.” 568
    “Kıyâmet günü ilk çağırılacak olan, Âdem (a.s.)’dir. Allah Teâlâ: ‘Ey
    Âdem!’ der. Âdem (a.s.): ‘Buyur ey Rabbim, emrindeyim!’ der. Rabb
    Teâlâ: ‘Zürriyetinden cehenneme gidecekleri ayır!’ diye emreder. Âdem:
    ‘Ey Rabbim ne miktarını ayırayım?’ diye sorar. Rabb Teâlâ: ‘Her yüzden
    doksan dokuzunu!’ diye ferman buyurur.” (Ashab bu esnâda atılıp:)
    ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Bizden geriye ne kaldı?’ derler. Allah’ın Elçisi:
    ‘Benim ümmetim, diğer ümmetler yanında siyah öküzün başındaki beyaz
    tüy gibi (az)dır!” 569
    “Üç kişi vardır ki, Allah Kıyâmet gününde onlarla ne konuşur, ne onlara
    nazar eder, ne de onları günahlarından arındırır, onlara acıklı bir azâb
    vardır:
    Sahrada, fazla suyu bulunduğu halde ondan yolcuya vermeyen kimse,
    Kıyâmet günü Allah onun karşısına çıkıp: ‘Bugün Ben de senden fazlımı
    (lütfumu) esirgiyorum, tıpkı senin (dünyada iken) kendi elinin eseri olmayan
    şeyin fazlasını esirgediğin gibi’ der.
    İkindi vaktinden sonra, bir mal satıp müşterisine Allah Teâlâ’nın adını
    zikrederek bunu şu şu fiyatla almıştım diye yalandan yemin ederek,
    565] Tirmizî, Kıyâmet 10, h. no: 2435
    566] Ebû Dâvud, Sünen 28, h. no: 4755
    567] Buhârî, Deavât 1, Tevhid 31; Müslim, İman 334, h. no: 198; Muvattâ, Kur'an
    26, h. no: 1, 212; Tirmizî, Deavâat 141, h. no: 3597
    568] Tirmizî, Cehennem 3, h. no: 2583
    569] Buhârî, Rikak 45
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 126 -
    muhâtabını inandıran ve bu sûretle malını satan kimse.
    Sırf dünyevî bir menfaat için bir imama biat eden kimse; öyle ki, dünyalıktan
    istediklerini verirse biatında sâdıktır, vermezse sâdık değildir.” 570
    Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Rasûlüllah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Üç
    işi vardır, Kıyâmet gününde Allah onlara ne konuşur ne nazar eder ne de
    günahlardan arındırır, onlar için elim bir azab vardır! Bunu üç kere de
    tekrar etti. Ben: ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Öyleyse onlar büyük zarar ve
    hüsrana uğramışlardır. Kimdir bunlar?’ dedim. Şöyle saydılar: “(Elbisesini
    kibirle, yerlere kadar salıp) süründüren, yaptığı iyiliği başa kakan,
    malını yalan yeminlerle reklâm eden kimseler!” 571
    Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlüllah (s.a.s.) buyurdu ki: “Üç
    kişi vardır, Kıyâmet günü Allah Teâlâ hazretleri onlara konuşmaz, nazar
    etmez, günahlardan da arındırmaz, onlara elim bir azab vardır: Zinâ eden
    yaşlı, yalan söyleyen devlet reisi, büyüklenen fakir.” 572
    İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: “Rasûlüllah (s.a.s.) buyurdu ki:
    “Üç kişi vardır, Kıyâmet günü Allah onlara nazar etmez: Anne ve babasının
    hukukuna riâyet etmeyen kimse, erkekleşen kadın ve deyyus (karısını
    yabancı erkeklerden kıskanmayan) kimse.” 573
    Ebû Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlüllah (s.a.s.) buyurdu ki:
    “Allah Teâlâ şöyle buyurdu: ‘Üç kişi vardır, Kıyâmet günü Ben onların hasmıyım:
    Benim adıma (yemin) edip sonra gadreden kimse, hür bir kimseyi
    satıp parasını yiyen kimse, bir işçiyi ücretle tutup çalıştırdığı halde, ücretini
    vermeyen kimse.” 574
    Ebû Hüreyre anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Kıyâmet
    günü ilk çağrılacaklar, Kur’ân’ı ezberleyen biri, Allah yolunda öldürülen
    biri ve bir de çok malı olan biridir. Allah Teâlâ Kur’ân okuyana:
    ‘Ben Rasûlüme inzal buyurduğum şeyi sana öğretmedim mi?’ diye
    soracak. Adam:
    ‘Evet, yâ Rabbi!’ diyecek.
    ‘Bildiklerinle ne amelde bulundun?’ diye Allah Teâlâ tekrar soracak.
    Adam:
    570] Buhârî, Şirb 2, Hiyel 12; Müslim, İman 173, h. no: 108; Ebû Dâvud, Büyû' 62,
    h. no: 3474, 3475; Nesâî, Büyû' 6, h. no: 7, 247
    571] Müslim, İman 171, h. no: 106; Ebû Dâvud, Libas 28, h. no: 4087, 4088;
    Tirmizî, Büyû' 5, h. no: 1211; Nesâî, Büyu' 5, h. no: 7, 245
    572] Müslim, İman 172, h. no: 107; Nesâî, Zekât 77, h. no: 5, 86
    573] Nesâî, Zekât 69, h. no: 5, 80
    574] Buhârî, Büyû' 106
    KIYAMET
    - 127 -
    ‘Ben onu gündüz ve gece boyunca okurdum’ diyecek. Allah:
    ‘Yalan söylüyorsun!’ diyecek. Melekler de ona:
    ‘Yalan söylüyorsun! diye çıkışacaklar. Allah Teâlâ ona:
    ‘Bilakis sen, ‘Falanca Kur’an okuyor’ densin diye okudun ve bu da
    söylendi’ der.
    Sonra, mal sahibi getirilir. Allah Teâlâ:
    ‘Ben sana bolca mal vermedim mi? Hatta o kadar bol verdim ki, kimseye
    muhtaç olmadın?’ der. Zengin adam, ‘Evet yâ Rabbi’ der.
    ‘Sana verdiğimle ne amelde bulundun?’ diye Allah Teâlâ sorar. Adam:
    ‘Sıla-i rahimde bulunur ve tasadduk ederdim’ der. Allah:
    ‘Bilakis sen: ‘Falanca cömerttir’ desinler diye bunu yaptın ve bu da
    denildi’ der.
    Sonra Allah yolunda öldürülen getirilir. Allah Teâlâ Hazretleri:
    ‘Niçin öldürüldün?’ diye sorar. Adam:
    ‘Senin yolunda cihadla emrolundum. Ben de öldürülünceye kadar savaştım”
    der. Hakk Teâlâ ona:
    ‘Yalan söylüyorsun!’ der. Ona melekler de: ‘Yalan söylüyorsun!’ diye
    çıkışırlar. Allah Teâlâ ona tekrar: ‘Bilakis sen: ‘Falanca cesûrdur’ desinler
    diye düşündün ve bu da söylendi’ buyurur.”
    Sonra (Rasûlullah (s.a.s.) Ebû Hüreyre’nin dizine vurup): “Ey
    Ebû Hüreyre! Bu üç kimse, Kıyâmet günü, cehennemin, aleyhlerinde kabaracağı
    Allah’ın ilk üç mahlûkudur!” dedi. 575
    Abdullah ibn Ömer dedi ki: Babam Ömer İbnu’l-Hattab (r.a.)
    bana şunu anlattı:
    “Ben Peygamber (s.a.s.)’in yanında oturuyordum. Derken elbisesi
    bembeyaz, saçları simsiyah bir adam yanımıza çıkageldi. Üzerinde,
    yolculuğa delâlet eder hiçbir belirti yoktu. Üstelik içimizden
    kimse onu tanımıyordu da. Gelip Peygamber (s.a.s.)’in önüne oturup
    dizlerini dizlerine dayadı. Ellerini bacaklarının üstüne hürmetle
    koyduktan sonra sormaya başladı:
    ‘Ey Muhammed! Bana İslâm hakkında bilgi ver!’ Peygamber
    (s.a.s.) açıkladı:
    “İslâm, Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in O’nun kulu ve
    575] Müslim, İmâret 152, h. no: 1905; Tirmizî, Zühd 48, h. no: 2383; Nesâî, Cihâd
    22, h. no: 6, 23, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 128 -
    elçisi olduğuna şehâdet etmen, namaz kılman, zekât vermen, Ramazan
    orucu tutman, gücün yettiği takdirde Beytullah’a haccetmendir.” Yabancı:
    ‘Doğru söyledin’ diye tasdîk etti. Biz hem sorup hem de söyleneni
    tasdik etmesine hayret ettik. Sonra tekrar sordu:
    ‘Bana iman hakkında bilgi ver.’ Peygamber (s.a.s.) açıkladı:
    “Allah’a, meleklerine, kitablarına, peygamberlerine, âhiret gününe
    inanmandır. Kadere yani hayır ve şerrin Allah’tan olduğuna da inanmandır.”
    Yabancı yine:
    ‘Doğru söyledin!’ diye tasdik etti. Sonra tekrar sordu:
    ‘İhsan nedir?’ Peygamber (s.a.s.) açıkladı:
    “İhsan Allah’ı sanki gözlerinle görüyormuşsun gibi Allah’a ibâdet etmendir.
    Sen O’nu görmesen de O seni görüyor.” Adam tekrar sordu:
    ‘Bana Kıyâmet(in ne zaman kopacağı) hakkında bilgi ver.’ Peygamber
    (s.a.s.) bu sefer:
    “Kıyâmet hakkında kendisinden sorulan, sorandan daha fazla bir şey
    bilmiyor!” karşılığını verdi. Yabancı:
    ‘Öyleyse Kıyâmetin alâmetinden haber ver!’ dedi. Peygamber
    (s.a.s.) şu açıklamayı yaptı:
    “Köle kadınların efendilerini doğurmaları, yalın ayak, üstü çıplak, fakir
    -Müslim’in rivâyetinde fakir kelimesi yoktur- davar çobanlarının yüksek
    binalar yapmada yarıştıklarını görmendir.”
    Bu söz üzerine yabancı çıktı gitti. Ben epeyce bir müddet kaldım.
    -Bu ifâde Müslim’deki rivâyete uygundur. Diğer kitaplarda
    “Ben üç gece sonra Hz. Peygamber (s.a.s.) ile karşılaştım” şeklindedir-
    Peygamber (s.a.s.):
    “Ey Ömer, sual soran bu zâtın kim olduğunu biliyor musun?” dedi.
    Ben:
    ‘Allah ve Rasûlü daha iyi bilir’ deyince şu açıklamayı yaptı:
    “Bu, Cebrâil aleyhisselâmdı. Size dininizi öğretmeye geldi.” 576
    Kıyâmet ve Âhiret Şuuru
    Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında
    âhirete iman gelir. İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine
    teslim olmaları ancak bu iman ile mümkündür. Bunun için âhiret
    konusunun en fazla işlendiği sûreler Mekkî sûrelerdir. Bunun
    576] Müslim, İman 1, h. no: 8; Nesâî, İman 6, h. no: 8, 101; Ebû Dâvud, Sünnet 17,
    h. no: 4695; Tirmizî, İman 4, h. no: 2613
    KIYAMET
    - 129 -
    böyle olması kaçınılmazdı. Çünkü müşrik, kâfir, ya da putçu her
    ne olursa olsun, insanların her tür şirk, küfür ve cahiliyye düşüncesinden
    temizlenmeleri ve hayatlarının bütününde İslâm’ı kendilerine
    bir yaşam biçimi edinmeleri, bu iman ile mümkündür. Her
    şeyden önce Allah’a ve bu dünyadan sonra gelecek ebedî âhiret
    hayatına inanmayan bir insanın, yeryüzünde şeytanın oyunlarına
    karşı sebat etmesi, canı ve malı pahasına mustaz’afların haklarını
    savunup zâlimlere karşı durması beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları
    hayat gereği, tüccarca bir felsefeyi kendilerine rehber
    edinmişlerdir. Yaptıkları her tür iyilik ya da yardımın karşılığını bu
    dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle almak isterler. Oysa İslâm,
    müslümanlara böyle bir şey va’detmez. Aksine insan, akidesi için
    sadece malını ve dünyevî zevklerini değil, canını bile feda etse,
    bunun karşılığını yalnızca âlemlerin rabbı olan Allah’tan beklemek
    zorundadır. Allah’a teslimiyet, dünyevî zevk, rahat ve menfaatlerden
    ferâgat anlamına geldiğine göre sağlam bir âhiret
    inancı, mü’minde olmazsa olmaz bir özellik demektir.
    Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî
    düşünce ve yaşayışlardan uzak durması, imkân hâricindedir. Bu
    yüzden Kur’an, her konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru
    yolu takip etmiş ve yeryüzünde Allah’ın hilafetini yüklenecek ve
    ilahî adaletini arz üzerinde tesis edecek insanları somut haram ve
    helâllerden uzaklaştırmadan önce, yakîn bir âhiret (cezâ-mükâfat)
    inancına davet etmiştir. Nitekim Mekke’de de böyle olmuş ve namaz,
    oruç, hac, içki, zina gibi konularla ilgili hükümler gelmeden
    önce bu inancın sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
    İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini,
    dünyevî ve hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği
    her şeye hükmetme istemesi her yerde fesadı arttırmıştır. Bunun
    sonucu olarak, İslâm’dan uzak anlayış ve yaşayış; insandan tabiata,
    felsefeden bilime, dinden siyasete hemen hemen her şeyin dengesini
    altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan, bu altüst olmuş
    dengenin hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği daha
    da iyi olacağını söylüyor. Bu dengenin bozulması sonucu adaletin
    arz üzerindeki tesisi de ortadan kalkmıştır. Ve artık yeryüzünde
    suç işleyen, zulmeden, milyonlarca mustaz’af insanı sömüren müstekbirler,
    emperyalistler, çağdaş firavunlar cezâlandırılmadan bu
    dünyadan ayrılıyorlar. İşte bunların nihaî cezâsını Allah, âhirete
    saklamıştır. Adalet konusu, sadece kâfir ve mücrimlerin suçlarıyla
    değil, aynı zamanda müslümanların ecirleriyle de ilgilidir. “Göğü,
    yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık; bu, inkâr edenlerin bir
    zannıdır. Bu yüzden o inkâr edenlere ateşten helâk vardır. Yoksa biz,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 130 -
    iman edip iyi işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi
    tutacağız? Yoksa muttakîleri, yoldan çıkaranlar gibi tutacağız?” 577
    Bu dünyada sırf Rabbinin rızâsını gözeterek her tür meşakkate
    katlanan, Allah’ın davası için işkence, hapis, kınanma, işinden
    edilme gibi her tür zorluğa göğüs geren insanların, Allah’ın bir
    lütfu olarak âhirette bir karşılığının bulunması gerekir. Gerçi bir
    müslüman, dünyada sırf Rabbine olan bağlılığından dolayı gördüğü
    eza ve cefalarla hiçbir zaman alçalmaz; aksine O’nun katında
    daha fazla yükselir.
    Yaratılışa İnanan, Yeniden
    Yaratılmaya da İman Eder
    Yaratılış olarak da âhiretin varlığında şüphe edilemez. Müşriklerin
    kesin inkârlarına getirdikleri en büyük delil; yok olan,
    toprağa karışan insan bir daha nasıl diriltilebilir? Oysa âlemlerin
    rabbi olan Allah’ın buna gücü elbette yeter. “Elbette gökleri ve yeri
    yaratmak, insanları yaratmaktan daha büyük (bir şey)dir. Fakat insanların
    çoğu bilmezler. Kör ile gören bir olmaz. İnanıp salih ameller yapanlarla
    kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz! (Kıyâmet) sâat(i)
    mutlaka gelecektir. Bunda asla şüphe yoktur. Fakat insanların çoğu inanmazlar.”
    578; “Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü? (Allah)
    onu yaptı. Kalınlığını (tavanını) yükseltti, onu düzenledi.” 579; “De ki: ‘Allah
    sizi yaşatıyor, sonra sizi öldürüyor, sonra sizi kendisinde şüphe olmayan
    günde toplayacaktır. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 580
    Öldükten sonra dirilme; bir de insanın yaratılış felsefesi ile ilgilidir.
    Peygamberimiz: “insanın dünyada bir yolcu, dünyanın da ağaç
    altında bir solukluk dinlenme yeri” olduğunu söylemiştir. Yani başı
    O’ndan gelen ve sonu yine O’na ulaşacak olan bir yolculuk. (İnnâ
    lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.). Bu yolculukta insan başıboş bırakılmamıştır.
    “İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır?” 581; “Bizim sizi boş yere,
    bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp getirilmeyeceğinizi
    mi sandınız?”582 Allah, insanı boş yere yaratmadığına
    göre, helâkını da boş yere yapmayacaktır. Bu dünyada kendisine
    bu kadar nimet ve hasletler verilen, mahlûkatın en şereflisi kılınan
    ve tüm bunların karşılığında sadece Allah’a kulluk etmesi istenen
    insanın, tüm bu imkân ve lütufları boş yere harcaması, ya da sırat-ı
    577] 38/Sâd, 27-28
    578] 40/Mü'min, 57-59
    579] 79/Nâziât, 27-28
    580] 45/Câsiye, 26
    581] 75/Kıyâme(t), 36
    582] 23/Mü'minûn, 115
    KIYAMET
    - 131 -
    müstakim doğrultusunda kullanması karşılıksız kalmayacaktır.
    “...(O müttakiler) âhirete yakîn olarak iman ederler. İşte onlar, Rablerinden
    bir hidâyet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de onlardır.”583 Âyette
    geçen yakînen iman önemlidir. İslâm’ın temel özelliklerinden birisi,
    insanları, gaybe imana davet etmesidir. Bu gaybın varlığı, bizim
    duyularımızla müşahede edilmez; aklî çıkarsamalar ya da mantıksal
    önermelerle de bilinmez. Aksine gaybe imanın en sağlam
    teminatı, sadık habere duyulan güvendir. Kur’an gibi sadık bir
    haberde herhangi bir yanlışlık ya da tezatlık olmayacağına göre,
    gaybin varlığı da kesindir. Âhiret gaybî olduğuna göre, ona yakînî
    iman da ancak Allah’a olan imanla mümkündür. Çünkü gerçek
    yakîn, bizatihi müşahede iledir. Oysa âhiret konusunda böyle bir
    imkân yoktur. Dolayısıyla konu, Allah’ın sözüne iman ile alâkalıdır.
    Kıyâmet ve Âhiret Anlayışı Bizi
    Dirilişe Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
    Bugün yaşadığımız toplumda âhiret inancı, bir mit ve
    hurâfeler yığını olarak yaşamaktadır. İnsanlar bu inancın getirdiği
    her tür dinamizm, coşkunluk ve aşktan fersah fersah uzaktadırlar.
    Bu avamî anlayış, tevhid bilincine sahip mücadeleci müslümanlar
    için geçerli değildir. Avamdan, ya da ehl-i dünyadan birisi yaşadığı
    hayat ve sahip olduğu hayat felsefesince âhirete inanmaktadır ve
    büyük bir ihtimalle de kendini cennette görmektedir.
    Gerçek müslümanlar için durum çok farklıdır. Çünkü müslümanlar
    ‘dünyadadırlar’, ama ‘dünyadan ve dünyevî’ değildirler.
    Dünyada, bütün ömürleri boyunca bir yolcu ya da garip gibidirler.
    Yani onlar, niçin yaratıldıklarını, nasıl yaşayacaklarını ve buna
    bağlı olarak sonlarının nereye ulaşacağını bilen insanlardır. İnsan,
    şu anda yaşadığına göre, öncelikle bilmesi gereken; nasıl yaşayacağı
    ve sonunun ne olacağıdır. Aslında son dediğimiz şeye, fazla
    uzak gözüyle bakılmamalıdır. Çünkü “Dünya” kelimesi, denâ’dan
    gelir ve ‘yakınlaştırılmış şey’ demektir. Demek ki dünya, insanın
    akıl ve idrak tecrübesine ve bilincine yakınlaştırılmış bir şeydir. Yakına
    getirilen şeyin (dünyanın) tabir caizse bizi kuşatması ve etkilemesi
    gerçeği, bilincimizi, son varış yerimizden (âhiretten) başka
    yöne çevirir. Bu son gidilecek yer, ‘daha sonra’ geldiğinden; bize
    ‘uzak’ gibi gelir. Hâlbuki bu, ‘yakın’ olan (dünya)nın sebep olduğu
    yanılsama ve şaşırtmacadan dolayı böyledir. Yani, son, âhiret
    bize o kadar uzak değildir. Uzak sanmamız, duyularımızın bizi yanıltması
    nedeniyledir. Öyleyse yaşadığımız ile ulaşacağımız sonu
    583] 2/Bakara, 1-5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 132 -
    düşünmek ve her anımıza bir muhâsebe yapmak durumundayız.
    Müslüman birey, kendi bilinç ve dimağını devamlı diri tutmak
    zorundadır. Bir taraftan cahilî yaşamın, diğer taraftan nefsin/
    şeytanın öne sürdüğü zaaf ve oyalanmalar arasında kalan birey,
    cihadın her şeyden önce bunlara karşı verilmesi gereken bir mücadele
    olduğunu bilmelidir. Bunun sağlanabilmesi ise ancak yaşanılan
    dünyadan ve hayattan daha yüksek, yüce ilkelere, hedeflere
    bağlanmakla mümkündür. Bu ilke ya da hedef, günlük yaşamadan
    ve denîlikten uzak ve yüce olduğu ölçüde bu hayatı anlamlı
    kılabilecektir. Hangi düzeyde olursa olsun, müslüman birey için
    mücadele zorunlu olduğundan, mücadeleye liyakat için fertlerin
    dimağlarını her zaman diri tutacak donanımlara, eskimeyen kaynaklara
    ihtiyacı vardır. İşte bu kaynakların başında âhiret inancı
    gelir. Kişi, dünyanın geçici zevklerinden, korku ve umutsuzluktan,
    hedef sapmalarından ve hilâfet görevini unutmaktan, ancak bu
    inanç ile uzaklaşabilir. İnsanoğlu nisyâna (unutmaya) meyillidir ve
    nisyan arttıkça isyan ve sapma da artar. Dahası, insanın gönlünde
    iki ayrı (üstelik zıt) ilkenin, idealin ya da duygunun bulunması
    mümkün değildir. Bir yandan hilafet görevini yerine getirmeye
    çalışmak, özgürlük ve adalet için mücadele etmek, bir yandan da
    dünyanın ve şeytanın geçici oyunları, hileleri karşısında aldanmak,
    korkmak ve zavallı yaşam biçimlerine istek duymak, bir müslümanın
    şahsında birleşemez. “Dünya hayatını âhiret hayatı karşılığında
    satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür
    ya da galip gelirse, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.”584
    Allah’ın yolunda mücadele, -alanı ve biçimi ne olursa olsun- ancak
    dünya hayatının satılmasından sonradır. Sağlam bir irade ve
    direnme duygusuna sahip olmayan insanların, düşmanın güç ve
    oyunları karşısında kısa zamanda umutsuzluk ve korkuya düşmesi
    mümkündür. Hâlbuki sorgulama, tahkir edilme, işkence görme ve
    nihâyet şehidlik ile kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını; aksine cennetlere
    ve bunun ötesinde temiz ve özgür bir ruha sahip olacağını
    ve Rabbinin huzuruna bu tertemiz haliyle çıkacağını bilen bir insan
    için, korku son derece arızî bir şeydir.
    Her An Yaşadığımız Kıyâmet: Gündüz
    Yaşıyor, Gece Ölüyor, Sabah Diriliyoruz
    “Niçin varsın?” şeklindeki soruya “yok olmak için” şeklinde cevap
    vermek, var olan ve yaşanılan her şeyi bir anda anlamsız kılmak
    demektir. Öyle ya, siz bir şey icad eder, bir şey var edersiniz;
    ardından size sorarlar: “Bunu niçin var ettin?” Cevap verirsiniz:
    584] 4/Nisâ, 74
    KIYAMET
    - 133 -
    “Var etmiş olmak için var ettim!” Neticede her iki cevap da oldukça
    anlamsız olup, kişinin kendisini, hayatı ve varlığı tanımadığını,
    olup bitenlerden gaflet içinde yaşadığını gösterir. “Onlar, ayakta,
    oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin yaratılışı
    üzerinde düşünürler. Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın (derler).
    Sen yücesin, bizi ateş azabından koru.” 585
    Her şeyin bir anlamı vardır. Hayatın, ölümün, ağaçların, dağların,
    insanların, hayvanların... Ölümü anlamlandırdığımız zaman,
    her şey bir anlam kazanacaktır. Ölüm, bir yok olma değil; yeni bir
    hayatın başlangıcıdır. Ölümlü, fani sıkıntılarla dolu bir diyardan,
    ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu zahmet ve sıkıntının
    bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara yolculuktur.
    Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona hazır olur.
    Hatta, yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında
    dünyayı satar. “Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni bir hayata
    geçiştir” cümlesinden hareketle, yaşadığımız hayatı ve varlıkları
    seyredelim:
    Her gece bir ölüm, her sabah bir diriliştir. Gece olur uyuruz.
    Uyku, ölümün kardeşidir, ölmenin provasıdır. Bir müddet sonra
    uyanırız. Yani ölümden dirilişe geçeriz. Bunu her gün tekrarlarız.
    Gündüz yaşar, gece ölür, sabah diriliriz.
    Her Kış Bir Ölüm, Her Bahar Bir Diriliştir
    Güneşin her batışı bir ölüm, her doğuşu bir diriliştir. Her gün
    tekrarlanan bu batış ve doğuş gösterileri, bize şu gerçeği fısıldar:
    Ey insan! Tıpkı benim gibi sen de bir gün böyle batıp sonra tekrar
    doğacaksın, yani öleceksin ve dirileceksin. Bu gerçeği unutturmamak
    için Rabbimiz her gün bu manzarayı bize seyrettiriyor.
    Bakmasını bilenler, baktıklarında görenler için güneşin doğuş ve
    batışı da âhirete imanı içeren bir âyettir.
    Mevsimler de bize ölüm ve ardından dirilişi anlatır. Her kış bir
    ölüm, her bahar bir diriliştir. Kış geldiğinde toprağı ve hayatı ölü
    görürüz. O yeşil yeşil canlı bitkiler ve toprağın üstünde kaynaşan,
    devinen, gezinen böcekler, hayvanlar yoktur artık. Ama baharın
    gelip yağmurların inmesiyle birlikte toprağın dirilişe geçtiğini görürüz.
    Kışın, nice sineklerin kaybolması bir ölüm, baharla ortaya
    çıkması bir diriliştir. Kışın odun haline gelen ağaç için bu bir ölüm,
    baharla çiçek açıp meyve vermesi bir diriliştir. Tabiat, kendi diliyle
    haykırır: “Ey insan! Bir gün sen de böyle ölecek ve dirileceksin!”
    Rabbimiz, kış ve bahar mevsimlerini yaşatırken aynı zamanda
    585] 3/Âl-i İmran; 191
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 134 -
    ölümleri ve dirilişleri de aylarca seyrettirir. Tohumların toprağa
    atılışı bir ölüm, günler sonra topraktan çıkışı bir diriliştir. Tohumun
    toprağın içinde yok olduğunu zannederiz; hâlbuki yokluk
    yoktur. O, tohum rüzgârı borusunu öttürecek, tohum, Kıyâmeti
    yaşayarak kıyam edecek, yeşillikler içinde yeni bir hayata kalkacaktır.
    İnsan da böyle bir tohum gibidir. Yaşarken bir gün toprağın
    altına düştüğünü görürüz. İnsanın düştüğü yer, onun kabridir. Tohum
    gibi o da bir gün düştüğü yerden kalkacaktır. Kıyâmet günü,
    zaten kalkış günü demektir. “Gökten bereketli bir su indirdik. Kullara
    rızık olmak üzere onunla bahçeler, biçilecek taneli ekinler, küme küme
    tomurcukları olan hurma ağaçları yetiştirdik. O su ile ölü yeri dirilttik. İşte
    insanların diriltilmesi de böyledir.” 586 “O (Allah), ölüden diri, diriden ölü
    çıkarır; yeryüzünü ölümünden sonra o canlandırır. Ey insanlar! İşte siz de
    böyle diriltileceksiniz.! 587
    Doğum da bir diriliştir. Doğum, ölü gibi olan bebeklerin ana
    rahminde dirilişe geçip dünyaya adım atmasıdır. Bakmasını ve görmesini
    bilenler için bir damla suyun (atılan pis suyun milyonlarca
    parçasından birinin) dirilişe geçmesidir. “Allah’ı nasıl inkâr edersiniz ki,
    siz ölüler idiniz; O sizi diriltti. Yine öldürecek, yine diriltecek, sonra O’na
    döndürüleceksiniz.” 588; “İnsan görmez mi ki, biz onu meniden yarattık.
    Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi yaratılışını unutarak
    bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: ‘şu çürümüş kemikleri kim diriltecek?’
    diyor. De ki: ‘Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek. Çünkü O, her
    türlü yaratmayı gâyet iyi bilir.” 589
    İçinde yaşadığımız hayatın kuruluş düzeni de ölümden sonra
    dirilişin ve hesaba çekilmenin gerçekleşeceğine başlı başına
    bir delildir. Çünkü yaşadığımız hayatta güçlü ve zâlim insanlar
    var. Çoğu kez bunlar, “ben istediğimi yaparım ve kimseye hesap
    vermem!” havası içinde yaşıyorlar. Diğer taraftan zavallı, güçsüz,
    her türlü haksızlığa maruz kalıp hakkını alamayanlar var. Günün
    birinde, zâlim cezâsını, mazlum da hakkını alamadan ölüp gidebiliyor.
    Hayat, bu kadar dengesiz ve anlamsız, zâlimlerin yaptıklarının
    yanına kâr kalacağı adaletsiz olamaz. Hemen insanın aklına
    şu geliyor: “Ölümden önce haklıya hakkı, suçluya cezâsı tümüyle
    verilmediğine göre, demek ki ölümden sonraya bırakılıyor.” İşte
    ancak bu değerlendirmeden sonra hayat anlam kazanıyor. İnsan,
    dirilişin sancılarını çekmektedir. Vicdan azabının da temelinde
    “öldükten sonra bir gün dirilme ve yaşanılan hayatın hesabını
    586] 50/Kaf, 9-11
    587] 30/Rûm, 19
    588] 2/Bakara, 28
    589] 36/Yâsin, 77- 79
    KIYAMET
    - 135 -
    vermenin getirdiği endişeler” vardır.
    Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü
    yaşarsınız. Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız.
    Çevremizdeki insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla
    yaşasalar!.. Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı saadet
    olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada
    iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya
    yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline getirmeye
    koyulunca cenneti de unuttuk. Özlemez olduk. Nasıl özleyebiliriz
    ki; lüks, israf demeden yaşadığımız hayatı, materyalistlerin
    uydurma cenneti gibi yapmak için bir ömür boyu gece gündüz
    koşturunca. Sahabe, cenneti öyle bir özlüyordu ki! Enes bin Nadr,
    Uhud savaşında “cennetin kokusunu Uhud’un arkasından duyar
    gibi oluyorum” diyordu. Bilirsiniz, insan çok acıkınca yemeğin kokusunu
    çok uzaktan duyar. Sahabe de cennete öyle acıkıyordu ki,
    daha dünyada iken kokuları geliyordu cennetin.
    İmam Gazali diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler
    yüzünden dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.” Ölüm
    öncesindeki kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini
    hissederek yaşayan insan, hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir
    mi? Hırsla hayatın ve eşyaların, burada kalacak şeylerin ardına
    bir ömür boyu düşer mi? “Onlar, geride nice şeyler bıraktılar; bahçeler,
    çeşmeler, ekinler, güzel makamlar ve zevk ü sefa sürecekleri nice nimetler.
    İşte böyle oldu ve biz onları başka topluma miras verdik.” 590; “Ey iman
    edenler, size ne oldu ki: ‘Allah yolunda topluca savaşa çıkın’ denildiği
    zaman yere çakılıp kaldınız? Âhirettense dünya hayatına mı razı oldunuz?
    Ama dünya hayatının geçimi (zevki), âhiret yanında pek azdır.” 591
    Gerçek özgürlük, Allah’a koşmakta ve Allah’a yakın olmaktadır.
    İnsan, Allah’a ne kadar yakın olur, O’na ne kadar bağlanırsa
    o kadar özgür sayılır. Allah’tan uzak yaşayan insanlar köle insanlardır.
    Mesela; mobilyalarının ve arabalarının çizilmesine hiç dayanamazlar.
    Çünkü o çizilen şeylerin kölesi durumundadırlar. Efendilerinin
    zarar görmesinden rahatsız olurlar. Ama her gün dinleri,
    imanları, şerefleri, namusları çizilir, hiç rahatsız olmazlar. Başörtüsüne
    uzanan ele kızmaz; yeter ki o el, kendi putlarına, efendilerine
    zarar vermesin. Menfaatine dokunulduğunda etrafı velveleye
    boğanlar, dinlerine ve âhiretlerine yapılan hücumdan hiç rahatsızlık
    duymamaktalar. Böyle insanların özgürlükten bahsetmeleri,
    kölelerin özgürlük dersi vermesine benzer.
    590] 44/Duhân, 25-28
    591] 9/Tevbe, 38
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 136 -
    Peygamberimiz’in tavsiyesi şöyle idi: “Bu dünyada, sanki gurbete
    gitmiş, birgün yuvasına tekrar dönecek biri gibi ol veya gelip geçici bir
    yolcu gibi yaşa.” Hayatın geçiciliğini kalbine ve kafasına oturtmuş
    bir müslüman geçici şeylere sevgi beslemez ve kendini bağlamaz.
    Zaten şu bir gerçektir ki; Allah’ın dışındaki şeylere olan ilgi ile
    Allah’a olan ilgi arasında ters orantı vardır. Bir kimsenin Allah’ın
    dışındaki varlıklara, eşyaya ilgisi ne kadar fazla ise, Allah’a olan
    ilgisi o kadar azdır. Böyle bir durumda ilgi duyulan şeyler Allah ile
    kul arasında engel teşkil ederler. Bu yüzden İslâm, insanın duygularını
    âhirete yönetmek için Kur’an’da çok sık şekilde ölüm, âhiret,
    Kıyâmet, hayatın geçiciliği üzerinde durur. Mekkî sûrelerin aşağı
    yukarı tamamında, diğer sûrelerin de genelinde bu havanın verilmeye
    çalışıldığını görürsünüz. “Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence,
    süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlat çoğaltma yarışıdır. (Bu) tıpkı bir
    yağmura benzer ki, bitirdiği ot ekincilerin hoşuna gider, sonra kurur, onu
    sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Âhirette ise çetin bir azab; Allah’tan
    mağfiret ve rızâ vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir zevkten başka bir şey
    değildir.” 592
    Ölüm; Gurbetten Vuslata Hicret
    Ölümü tefekkür ederek yaşamak, hayatta “gidici” olarak yaşama
    sonucunu doğurur. Böyle yaşayan insan da hesabını ve yatırımını
    gideceği yere göre yapar. Hesaba çekilme günü gelmeden
    önce kendini hesaba çeker. Aksi halde, insan gideceği sâate kadar
    kalacakmış gibi yaşar ve tercihini ona göre yapar. “Ama siz, dünya
    hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”
    593 Aşağı yukarı her insan, bir eşya satın alırken, önüne konan iki
    maldan “iyisi olsun, pahalı olsun” diyerek daha kalıcısını tercih
    ettiği halde, Allah’ın önüne koyduğu iki hayattan geçicisini tercih
    ediyor; kalıcısını bırakıyor. “Hayır, siz acele geçiveren şu dünyayı çok
    seviyorsunuz da âhireti bırakıyorsunuz!” 594 Hayır, siz yaptığınız işlerin
    karşılıklarının acele, peşin verildiği şu dünyayı çok sevdiğiniz için
    karşılıkların veresiye olduğu öteki dünyayı bırakıyorsunuz, sevmiyorsunuz.
    “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan,
    ürünlerden biraz eksiltmekle imtihan eder, deneriz. Sabredenleri
    müjdele.” 595; “Yoksa içinizden Alah cihad edenleri ve sabredenleri belirtmeden
    cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz?” 596
    Görüldüğü gibi, dünyadaki acıların ve zevklerin altında
    592] 57/Hadîd, 20
    593] 87/A'lâ, 16-17
    594] 75/Kıyâme(t), 20-21
    595] 2/Bakara, 155
    596] 3/Âl-i İmran, 142
    KIYAMET
    - 137 -
    imtihana çekilme esprisi yatmaktadır. O halde böyle durumlarda
    alınması gereken ilaç sabırdır. Çünkü bu zevkler ve acılar geçicidir.
    Geçici olması da sabrı kolaylaştırıyor. Sabretmediğimizde ne
    olur? Geçici zevklere sabretmeyip dalarsak, âhiretteki ebedî ve
    hakiki zevklerden mahrum kalırız. Şu hayatın geçici elemlerine
    sabretmezsek, bu defa hem ebedî, hem de daha ağır âhiret azabına
    maruz kalırız ve âhirette bize şöyle denilir: “İnkâr edenler, ateşe
    sunuldukları gün, onlara: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her
    şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz; ama bugün, yeryüzünde haksız
    yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir
    azab göreceksiniz’ denir.” 597
    Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların
    sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da
    âhireti hesaba katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır,
    doğrusu onlar âhiretten korkmuyorlar.” 598 Kur’an, terbiye etmeye
    çalıştığı insanda ilk etapta âhiret endişesi oluşturmaya çalışır.
    Bu endişe belli bir boyuta ulaştığı zaman insanların hayatlarında
    inkılabların gerçekleştiğine şahit oluruz. Mesela; içki Medine
    döneminde ve yaklaşık Uhud savaşı yıllarına kadar yasaklanmamıştır.
    Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince
    evdeki şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini
    görürüz. Peki, bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah
    korkusundan. O insanlar o güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları
    işin âhirette kendilerine çok pahalıya malolacağı söylendiği anda
    hemen o işten vazgeçiyorlar.
    Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını
    ortadan kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive
    edemezsiniz. Yani iyi şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden
    de kendiliklerinden vazgeçiremezsiniz. Âhirete iman; en
    büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol mekanizmasıdır. Âhiret
    ve Allah korkusu olmadan insanları neye göre ahlâklı ve dürüst
    olmaya sevkedeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir kötülüğün
    cezâsını görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya
    yapacağı bir iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın?
    Denilebilir ki; insanlık için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok
    kısa bir süre içinde beni unutacaklar. Unutmasalar bile öldükten
    sonra bana ne faydaları dokunabilecek ki?
    Ama düşünün ki “bir varlık” var ve “bir gün” var. O varlık, o
    günde yaptığınız tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla
    597] 46/Ahkaf, 20
    598] 74/Müddessir, 53
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 138 -
    verecek ve yaptığınız kötülüklerin de cezâsını verecek. O varlık
    ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adaletli, kimseye zerre kadar zulmetmez,
    hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı ve sahibi, çok
    merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman edip sadece
    O’nun rızâsını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz bu
    insanları “Allah’ın rızâsını kazanma” amacıyla iyi şeylere kolayca
    yönlendirebilir ve kötü şeylerden de kolayca sakındırabilirsiniz.
    Aksi takdirde bütün çabalarınız sonuçsuz kalır. Âhiret korkusu olmadan
    insanlar, fırsat bulduklarında kötülük yapabilecekleri için
    kimsenin kimseye güveni olmaz.
    İnsanın ve insanlığın kemali, âhirete iman olmadan mümkün
    olamazdı. Toplumsal huzurun ve ferdin saadetinin âhiret inancına
    bağlı olduğunu bize saadet asrının örnek toplumu öğretti. Hiçbir
    ahlâkî kural tanımayan, fuhşun alenen işlenip suç sayılmadığı,
    birçok insanın babasının tombala usulü belirlendiği, kokuşmuş
    gelenek dışında kanun ve nizamın bulunmadığı, hak ve hukukun
    değil; gücün egemen olduğu, güçlünün hep haklı olduğu, kız çocuklarının
    diri diri toprağa gömüldüğü, faizin ve her türlü haksız
    kazancın normal sayıldığı, ezmeyene ezilmekten başka bir seçenek
    tanınmadığı cahiliyye toplumundan dünya tarihinin ender
    şahid olduğu faziletli bir toplum çıkarılmasında, âhiret inancının
    payı sanıldığından da daha büyüktür.
    Kur’an ve Sünnette Allah’a iman ile âhirete iman birlikte
    zikredilir. Zaten ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir.
    Ayırdığımız zaman bir anlamı kalmaz. Örneğin, laiklerin inandığı
    gibi bir Allah’a inanıyorsunuz. Yani Allah’ın, kendi varlığınızı
    ve her şeyi yarattığını kabul ediyorsunuz. Fakat Allah’ı hayatınıza
    karıştırmıyorsunuz. Kötülük yaptığınızda cezâ vermiyor; iyi ve
    dürüst davrananlara da ödül vermiyor. Allah aşkına bana söyler
    misiniz böyle bir Allah’a inanmakla inanmamak arasında ne fark
    var? Hiçbir fark yok. Ama Allah’ın iyileri mükâfatlandıran, suçluları
    cezâlandıran bir varlık olduğuna iman eden, ayrıca zâlimin
    cezâsını görmediği, mazlumun da hakkını şu hayatta alamadıklarını
    gören bir insan, elbette ölümden sonra bu işlerin tamamlandığı
    bir günün olduğuna zorunlu olarak iman eder. Zaten âhiret
    gününün bir başka adı da “din günü”dür. Din’in sözlük anlamlarından
    birisi de mükâfat ve cezâ olduğuna göre din günü; yapılan
    işlerin karşılıklarının verileceği gün manasına gelir.
    İki insan düşününüz. Birincisi hep onun bunun hakkını gasbetmiş,
    başkalarının alın teri ve emeği üzerinde keyif çatmış, ikincisi,
    başkalarının hukukuna tecavüz etmediği gibi bir ekmeğini ikiye
    bölerek tasadduk etmiş. Birincisi zulmetmiş, ezmiş, sömürmüş ve
    KIYAMET
    - 139 -
    semirmiş. İkincisi yardım etmiş, gönül yapmış, onarmış ve mazlumu
    kollamış. Birincisi cana, mala, ırza tecavüz etmiş; ikincisi canı,
    malı, ırzı aziz ve muhterem bilmiş ve korumuş. Birincisi her türlü
    ahlâkî kurallardan ve insanî faziletlerden uzak, arzularının ve
    tutkularının esiri olarak yaşamış; ikincisi Allah’ın kendisi için çizdiği
    sınırları yine O’nun sevgisi ve korkusuyla çiğnememiş ve hep
    ahlâkî, insanî değer ve faziletleri koruyarak kuralları yaşamış.
    Evet, şimdi bu iki kişinin de öldükten sonra aynı sonuçla karşılaşıp
    yaptıklarının yanlarına kalacağını düşünmek hangi akla,
    hangi vicdana ve hangi adalete sığar? 599
    Dünyanın; ekolojik anlamda tabii dengenin bozulması sınırından;
    ahlâkî, kültürel, siyasi, ekonomik vb. anlamlarda da toplumsal
    dengenin deformasyonu sınırına kadar, ilahî olan her tür dengenin,
    tabiiliğin, sünnetullahın sınırlarını zorlayıcı bir sona doğru
    hızla yaklaştığını gördüğümüz bu dünyanın her şeye rağmen “halifesi”
    olarak seçilmişleri olan insanlarının, bu ilahî misyonlarını
    yerine getirebilmeleri için hâlâ bir fırsatları, bir şansları var.
    Batı uygarlığının; insanı ve tabiatı tahrip eden, baş döndürücü
    bir ilerleme-kalkınma yarışı ile büyüleyici çağdaşlık, modernlik
    sendromu ile ifsad edici iletişim-medya hegemonyası, iğfal edici
    gayri ahlâkî yaşam tarzı ile artık âşina olduğumuz bu şeytanî
    uygarlığın sağına, soluna, ortasına bakmaksızın bütün yorumları,
    uzantıları ve sonuçları ile dünyayı ve insanlığı tehdit etmesine son
    verebilmek için hâlâ insanlığın en erdemlilerinin yapacakları bir
    şeyler var.
    Bu erdemlilerin ve daha doğrusu insana üflenen ilahî ruhun
    bütün erdemlerini temsil eden İslâm inancının insanlığa sunacağı
    ilahî hikmetin bir ayağını tevhid; diğer ayağını âhiret bilinci oluşturuyor.
    Batının şeytanî hegemonyasına alarak ilahî olana yüz
    çevirttiği, hikmeti ve ilahî bilgiyi unutturduğu, insanî olan, tabii
    olan, hak olan her şeye sırtını döndürdüğü insanlık, içine düştüğü
    şeytanî bataktan ancak tevhid ve âhiret ayaklarına basarak
    doğrulabilir. Bu gerçek, yeryüzünün her yöresinde her gün her
    sâat her an kendini gösteren trajik akıbetin farkına varan, farkında
    olan müslümanlar için üstlenilmesi gereken ağır sorumluluklar
    manasına geliyor.
    Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve
    imtihan aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu
    bilgisini ve bu imanını, kuru ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç
    599] M. İslâmoğlu, İman Risalesi, 287-288
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 140 -
    kofluğundan çıkartıp, olması gereken yere, âlemlerin rabbi olanın,
    dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği yere, hayatın tam ortasına
    oturtmak zorundadır.
    Âhiret inancını hayatın tam ortasına oturtmak ne demektir?
    Ve bu, nasıl olabilir? Bu sorulara müslümanın, her müslüman
    topluluğun âhiret inancını gözden geçirmesi, içi boş bir inanç olmaktan
    çıkartıp, hayatına yön veren bir şuur/bilinç düzeyinde el
    alması ve müslüman insanın dünyevî yaşantısının bu bilinçle nasıl
    şekilleneceğini ortaya koyması ile cevap verilebilir. Bu da, elbette
    ki dünyaya değer vermeyerek, bir oyun ve eğlence gözüyle görerek
    dünyevî olana itibar etmeyerek, gelip geçici değerlerden yüz
    çevirip, o büyük gün için, Rabbimiz’in karşısına tek tek çıkacağımız,
    titreyerek ya da açık alınla çıkacağımız hesap günü için yaşamakla
    mümkündür. Bu mümkünü, hayatın tam ortasına oturmuş
    bir gerçekliğe dönüştürebilmek, yani gerçekten hesap günü için,
    hesap gününe ayarlanmış bir biçimde yaşayabilmek için de âhiretin
    bilincine varmış olmak gerekiyor.
    Ufukları ölümle sınırlı, ölüme kadar uzanabilen bir yaşam
    felsefesine inanan, ölüm öncesini de Allah’sız, âhiretsiz, ed-Din’siz
    beşerî ideolojilerin yaşam projeleriyle tasarlayan şeytanın kemalist
    ve batıcı dostlarının egemen olduğu bir toplumda hem bu bilince
    ulaşabilmek, hem de bu bilincin gerektirdiği tarzda yaşayabilmek
    -işin doğrusu- o kadar da kolay değil. Çünkü iki yüz yıldır ümmetin
    başına bela olan batı işbirlikçisi egemen güçlerin, ezerek, zulmederek,
    hile dolap ve desiseler kurarak, batı batağına sürüklemeye
    çalıştığı ümmetin ve bir parçası olan yaşadığımız toprakların insanlarını,
    inkârın, şirkin, sapmanın, yüz çevirmenin, yalanlamanın,
    küçümsemenin, hor görmenin anaforundan baktığı ilahî değerlere,
    ed-din gerçeğine, felah (kurtuluş) yoluna yeniden, bıkmaksızın,
    usanmaksızın çağırmak ve bununla birlikte işbirlikçilerin, satılmışların,
    sömürücülerin, insanlık düşmanlarının, Allah düşmanlarının
    düzenlerine karşı bitmez tükenmez bir kin pınarından beslenerek
    savaşmak, bir ve en büyük olan Allah’a, âhiret gününe yakînen
    iman edenlerin mesleğidir. Âhiret bilincinin gerektirdiği tarzda
    yaşayabilmek bu mesleği icra etmektir ve onun için kolay değildir.
    Yaşadığımız toplumda bir asra yakın ifsad ve inkâr kaynaklı
    zulüm düzeninin, pozitivist ve modernist paradigmalar temelinde
    ürettiği kemalist, sağcı, solcu, milliyetçi, kapitalist vb. ideolojilerin
    kıskacında bulunan insanların arasından çıkan müslümanların, bu
    kıskacın etkilerini tamamen silebildiğini söyleyebilmek çok zordur.
    Şu veya bu şekilde tevhid bilincine erişmiş insanların aynı oranda
    ve önemde âhiret bilincine de ulaşabildiklerini ne yazık ki iddia
    KIYAMET
    - 141 -
    edemiyoruz. Eğer tevhid bilinci insanlara beyinlerdeki ve kalplerdeki
    putları, tağutları yıktırıyorsa; âhiret bilinci de hayattaki
    putları ve tağutları yıkma mücadelesine sevkeder. Dünyayı değiştirmenin,
    toplumu değiştirmenin, insanı değiştirmenin en doğal,
    en sıradan faturası ve bedeli olan ölümü göze almanın, ölüme
    atılabilmenin, ölümden korkmamanın insanı davası uğruna
    mücadeleye sevkeden en güçlü sâik olduğunu görürüz.
    Eğer insanlar tevhid bilinciyle yorumlayabildikleri dünyayı değiştirebilmek
    için kıllarını dahi kıpırdatmıyorlarsa, ya da sadece
    kıllarını, ya da dillerini kıpırdatıyorlarsa, işte o zaman insanların
    iç dünyalarına inip oradaki tortuyu, toplumun kültüründen kalmış
    gizli kalıntıları, yani o çıplak ölüm korkusunu, o açık dünya
    sevgisini bulup çıkarmak gerekir; zira insanları, tevhide ulaştığı
    halde yerinde tutacak olan, hâlâ yaşamaya, yalnızca yaşamaya
    sevkedecek olan tek sebep, bütün teorik, ilmî, fikrî izahların, yorumların,
    anlayışların aldatıcı perdesi arkasına gizlenen tek sebep;
    dünya sevgisi ve ölüm korkusudur. İslâmî bilincine rağmen bu içgüdüsel
    tortuyu barındıran insanların ölüm korkusu diğer insanlardan
    daha fazla, dünya sevgisi diğer insanlarınkinden daha yoğun
    ve kalıcı olur. Çünkü bir içgüdü olarak, bilinçaltında sürekli
    beyin, kalp ve dildeki gerçeklerin perdesiyle örtülüp, bir biçimde
    bu gerçeklere inanıyor olmanın rahatlatıcı, yeterli gördürücü, tatmin
    edici işleviyle oyalanıyor olarak dünyayı sevmek daha meşru,
    ölümden korkmak daha doğal hale gelir ve bu insanlar âhiretin
    bilincine daha uzak bir noktaya düşerler. Çünkü bu bilinci de taşıdıklarını
    var saymakta ve kendilerini de başkalarını da buna inandırabilmektedirler.
    Oysa âhiret bilincini sıradan bir insana kavratabilmek
    daha kolay; bu tür insanların yeniden kavrayabilmeleri
    daha zordur.
    “Lâ ilâhe illâllah”ın bütün bir tarihi, bütün bir dünyayı, bütün
    bir toplumu izah eden esprisini kavrayıp da, yeryüzünde işlenen
    bunca zulme, bunca haksızlığa, bunca iğrençliğe şahid olup da,
    içinde yaşadığı toplumda ne yapmasını ve ne yapmamasını açık ve
    net bir şekilde kavrayıp da, hiçbir şey yokmuş gibi yaşamanın, hiçbir
    şey bilmiyormuş gibi davranmanın, hiçbir sorumluluğa sahip
    değilmiş gibi ömür tüketmenin başka bir izahı yoktur. Mücâdelesiz,
    kavgasız, çilesiz, hapissiz, işkencesiz, kansız, şehidsiz geçen günlerin;
    daha fazla küfür, daha fazla zulüm, daha fazla tuğyan, daha
    fazla zillet demek olduğunu bilen insanların, bilmesi ve gereken
    insanların hâlâ yerlerinde durabilmeleri, hâlâ mücadeleye atılmamaları,
    hâlâ kavgayı yarınlara erteleyici çözümlere sarılmaları,
    hâlâ kolay ve rahat yolları bayraklaştırabilmeleri, başka bir
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 142 -
    şeyle izah edilemez. Mücâdelenin, kanın, şehidin olmadığı yerde
    âhiret bilinci de gereği kadar yoktur demektir. Âhiret bilincinin
    gereği kadar olduğu bir yerde insanlar günlerini meydanlarda, sokaklarda,
    karakollarda, mahkemelerde, cezâevlerinde, mezarlarda
    ya da mezar başlarındaki şehadet andlarında doldururlar.
    Oysa düşmanın açık seçik belli olduğu, kavganın bütün yakıcılığıyla
    kendini dayattığı, inancın kan, ter ve gözyaşı ile ispat istediği
    bir zamanda, insanlar hâlâ kaybetmekten korkacakları şeyleri
    biriktirmekle meşgullerse, hâlâ yaşamak için, sıradan bir vatandaş
    olarak yaşamak için, sıradan bir vatandaş olarak yaşamak için
    çaba gösteriyorlarsa, hâlâ hayatın uyutucu gerçekleri hesap gününün
    ürpertici gerçeğinin önüne geçebiliyorsa, hâlâ şerefsizce
    yaşamanın sermayesi olan dünyalık şeyler peşinde koşmak, âhiret
    kazanma çabasına girmemenin mazereti olabiliyorsa, o zaman
    Allah’ın ipine tutunarak ayağa kalkabilmenin bir ayağı yani âhiret
    bilinci eksik demektir. Zaten yüce Rabbimiz de Kur’ân-ı Kerîm’de
    sık sık “Allah’a ve âhiret gününe iman edenler” diyerek, iki ayağın
    kopmaz birliğini vurgulamıyor mu?
    Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında
    özellikle ölümü, dirilişi, Kıyâmeti, mahşeri, cenneti, cehennemi,
    günahlarımızı, Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı
    derin derin düşünelim. Bunu kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki
    rahatımızdan fedakârlık yapalım. Hem burada tam bir rahat
    etme, hem de orada rahat etme gibi imkânsız ve gülünç olan
    sevdadan vazgeçelim. Sahâbeler, Hz. Peygamber’e, biraz rahatına
    bakması, kendini fazla yormaması yolunda birtakım şeyler söyleyince,
    Önder ve Örneğimiz’den şu cevabı alırlar: “Nasıl refah ve
    nimetin tadını bulurum ki, boynuz sahibi (İsrafil) boynuzu (sûr’u) ağzına
    koymuş, alnını eğdirmiş ve kulağını vermiş, ne zaman üfleyeceğine dair
    emir bekliyor.” 600
    Kabirlere, hele gece karanlığında gidip, oralarda ölümle kolkola
    yaşayacağımız günleri düşünelim. Ölüm ve şehadet râbıtası
    yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat süremiyorsak
    müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine varalım.
    Mezarlarda ve hayalinde düşünerek canlandırdığın kabir hayatında
    düşün ki, bir-iki metrelik çukur, içinde birkaç kemik parçası ve
    mezar taşında da senin adın, evet senin adın, benim adım yazılı.
    Artık Rabbinle karşı karşıyasın. Büyük Kıyâmetin kopmasını bekliyordun
    veya beklemiyordun. Ama öldün, yani senin Kıyâmetin
    koptu. İşte bu Kıyâmete hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını?
    600] Tirmizî
    KIYAMET
    - 143 -
    Sakındın mı yapmaman gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-
    harçların, ümitlerin, beklentilerin, yatırımların... neresi için?
    Ölüm... Ne zaman? Evet, ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni
    bir hayatla çıktığı gibi bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin
    huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceğini
    düşün ve hayatını ona göre düzenle: Çünkü ölüm bir yok oluş
    değil; diriliştir. Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır.
    Âhirete iman etmiş olmak, âhiret bilincine erişmiş olmak,
    yalnızca kafalarda âhiretle ilgili bilgileri arttırmakla, kalplerde
    âhirete olan inancı tazelemekle gerçekleşmez. Çünkü âhiret bilinci
    kafa ve kalpte başlayıp biten işlevsiz bir olgu değil; insan hayatının
    bütün boyutlarını ve ömrünün bütün anlarını belirleyen
    canlı ve dinamik bir olgudur. O yüzden Bakara sûresi 4. âyette
    Kur’an’ın doğru yola kılavuzluk edeceği muttakîlerin vasıfları sayılırken
    “âhirete inananlar” değil; “âhirete yakînen (şuurlu / bilinçli
    olarak) iman ederler.” denilir. O yüzden âhiret bilincinin varlığını
    ve derecesini ölçebilmenin bir yolu sürekli olarak kafa ve kalbi
    gözden geçirmekse, bir diğer yolu da bizatihi yaşanan hayatı
    gözden geçirmek ve hesap günündeki ilahî sorguya uyup uymadığının
    muhâsebesini yapmaktır. Bu muhâsebe de, dünya ve içindekilere
    bağlılık, dünyevî zevk ve değerlere iltifat, ölüm duygusu
    ve gerçeğinden uzaklaşmak olumsuz; âhirete ve hesap gününe
    ayarlı bir hayat yaşamaya çalışmak, dünyadan, içindekilerden, geçici
    zevk ve değerlerden -Allah’ın istediği vasatın dışında- uzaklaşabilmek
    ve hayatı, enerjiyi, yetenekleri, bilgiyi, gücü, bedeni,
    kafayı Allah’ın davası için harcamak olumlu olarak değerlendirilmelidir.
    Birey olarak muhâsebesinde olumsuz hanesi ağır basanlar
    istedikleri kadar tevhid bilincine ulaştıklarını iddia etsinler, yaşadıkları
    hayatın yüzlerine çarpılacağını unutmamak zorundadırlar.
    Muhâsebesinde olumlu hanesi ağır basanlar ise, zaten içiçe
    yaşadıkları ölümle gerçek hayata geçtikleri andan itibaren Rablerine
    kavuşmanın mutluluğunu tadarlar. Ne mutlu onlara! Ne mutlu,
    ölümden korkmayan, ölümü sevebilen, ölümü arzulayabilen,
    ölümle dostluk kurabilen, ölümün koynunda ömür tüketebilen
    Allah erlerine! “Rabbinizin mağfiretine (bağışına) ve takvâ sahipleri için
    hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!” 601
    Âhiret bilinci; ölümü sevmek, ölümle bir yaşamak ve nasıl gelirse
    gelsin, ama müslümanca yaşayış üzerine gelsin, müslümana yakışır
    şekilde ölüme, yani cennete koşabilmektir. 602
    601] Al-i İmran, 133
    602] Hüseyin Özhazar, Âhiret Bilinci; Hasan Eker, Âhiret Bilinci
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 144 -
    Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri
    İnsan, teklifsiz, başıboş ve kendi keyfine bırakılmamıştır. Onun
    yapacağı işler ve yapmaması gerekenler, ilâhî hükümlerle bildirilmiştir.
    Dünyada irâdesiyle Allah’a kulluk etmesi için ona her türlü
    imkân sağlanmıştır. Allah’ın kendisine verdiği, maddî mânevî tüm
    imkânları O’nun istediği gibi kullanan kimse, dünyada ebedî hayatı
    kazanmış olur. Aksini yapan kişi de bu ebedî hayatın mutlu
    sonucunu elde edemez. Bunun içindir ki, her insanın âhiret hayatı,
    dünyadaki ömrüne göre değil; dünya hayatında yaptığı işlerine
    göre olacaktır.
    Ebû Hureyre’den (r.a.), Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu
    rivâyet edilmiştir: “Yedi kimseyi Allah, kendi zıllinden (gölgesinden)
    başka bir gölge olmayan Kıyâmet gününde kendi gölgesi altında barındıracaktır.
    Bunlar; 1- İmâm-ı âdil (adâletli müslüman devlet başkanı, idareci),
    2- Rabbine itaat ve ibâdet eden genç, 3- Gönlü mescidlere bağlı
    olan kimse, 4- Birbirlerini Allah için seven ve yine Allah için buğz eden iki
    kimseden herbiri, 5- Makam ve güzellik sahibi bir kadının isteğine rağmen
    “ben Allah’tan korkarım” diyerek haram işlemeyen erkek, 6- (Gönül
    hoşnutluğu ile) infak ettiğinden sol elinin haberdar olmayacağı kadar
    gizli olarak sadaka veren kimse, 7- Tenhada (lisanen veya kalben) Allah’ı
    zikredip de gözü yaşla dolup taşan kişi.” 603
    Kıyâmet günü evlât ve malın fayda vermediği, ancak doğruların
    doğruluğunun fayda verdiği bir gündür. Geleceğinde hiç
    şüphe olmayan bu günde, insanlar kabirlerinden çıkarak Allah’ın
    huzurunda toplanacak ve hiçbir kimse -Allah’ın izin verdikleri
    müstesnâ- bir diğerine fayda veremeyecektir. İnsanların kendi organları
    yaptıklarına şâhitlik edecektir.604 Kısacası bu günün, çok
    korkunç anları ve özellikleri vardır. Kıyâmet gününde insanın kendi
    yaptıklarından başka her şeyden, kesin olarak ümidini keseceği
    anlaşılıyor.
    Kur’an âyetlerinde ve hadis-i şeriflerde, Kıyâmet tasvir edilirken,
    yer ve gök nizamının bozulmasından ve bunların mahvolup
    toz haline gelmesinden bahsedilmiştir. “O gün arz (yer) başka bir
    arz olup değişecek; gökler de değişecek...”605 Bu âyetten de anlaşıldığına
    göre Kıyâmet, âlemin nizamının bozulmasının ve dünyadaki
    mevcut hayatın mahvolmasının ismidir. Ondan sonra yeni bir
    hayat başlayacak, bu yeni hayatın nizamı kurulacaktır. Kıyâmet
    inancı, dinin iman esaslarındandır. İnsanların davranışlarına yön
    603] Buhârî, Bed'ul Ezân, 384, Tecrîd-i Sarih Ter. c. 2, s. 617
    604] 41/Fussılet, 20-21
    605] 14/İbrâhim, 48
    KIYAMET
    - 145 -
    vermedeçok etkili olduğu içindir ki, İslâm, bu inancı kendi mensuplarının
    gönüllerine tam ve kâmil bir şekilde yerleştirmek istemiştir.
    Kur’an’ın ve hadis-i şeriflerin belirttiği Kıyâmet gününün çeşitli
    durumlarına, ne yazık ki insanların pek çoğu, gerektiği şekilde
    samimi olarak inanmamaktadır. Dilleri ile “Kıyâmet günü
    haktır” derken, kalpleri o günden gâfil bulunanlar, dilleriyle
    inanmış, ancak davranışlarıyla o günü yalanlamış olanlardır. Şu da
    unutulmamalıdır ki, Kıyâmeti davranışlarla yalanlamak, yani sanki
    bu gün hiç gelmeyecekmiş gibi her türlü günah ve kötülükler
    işlemek, dil ile yalanlamak gibidir. Kıyâmetin vuku bulacağı şüphesizdir.
    Çünkü bunu Allah haber vermiştir. Kıyâmeti inkâr etmek
    küfürdür. Kıyâmetin ne zaman meydana geleceğini Allah, kullarına
    bildirmemiştir. O er geç vuku bulacaktır. Şu kadar ki, onun
    olacağı zamanı kimse tayin edemez. İnsana düşen görev, böyle
    bir günün geleceğini bilmek, ona inanmak ve o gün için hazırlanmaktır.
    Zaten bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, insan ölünce
    kendi Kıyâmeti kopmuş demektir.
    Âhirete iman etmek, öldükten sonra tekrar dirilmeye inanmak,
    hesap ve cezâ meselelerini kabullenmek, İslâm dininin inanç
    esaslarının bir bölümüdür. Allah’ın tek bir ilâh olduğunu kabul
    etmenin hemen ardından bunlara inanmak gereklidir. İslâm’da
    ulûhiyet gerçeği ile âhiret hayatının hakikatı birleştirilip tek temel
    üzerine oturtulmuş, böylece itikadî, amelî ve ahlâkî değerler
    birleştirilerek bir bütün haline getirilmiştir.
    İslâm tasavvurunda hayatın mânâsı, insan ömrünün teşkil ettiği
    şu kısa zaman değildir. Hatta bu hayatın anlamını, ne bir kavmin
    ve toplumun yüz yıllar süren ömrü, ne de bütün insanların
    süregelen hayatı ifade edebilir. İslâm tasavvurundaki hayat, şu
    görünen dünya hayatını içine aldığı gibi, Allah’tan başka kimsenin
    bilmediği âhiret hayatını da içine almaktadır. Mekân itibarıyla
    da, üzerinde insanların yaşamakta olduğu şu yeryüzünü içine
    aldığı gibi; âhiret yurdunu da ihtiva etmektedir. Yine âlemleri
    kucaklarcasına şu görünen kâinata şâmil olduğu gibi, her türlü
    gerçeklerini Allah’tan başka kimsenin bilmediği “gayb” âlemini
    de kapsamaktadır. O gayb âlemi, ölüm ânı ile başlayıp âhiret hayatıyla
    son bulur. Mâhiyet itibarıyla hayat, dünya hayatındaki şu
    bilinen yaşayışı kapsadığı gibi, ikinci hayat dediğimiz âhiret yaşayışını
    da içine almaktadır.
    İşte Kıyâmete ve âhiret gününe iman etmek, böylesine zamanın
    sonsuz mesafesini, mekânın hudutsuz ufuklarını, hayat ve
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 146 -
    âlemlerin bitmeyen derinliklerini ve yüceliklerini ifade etmektedir.
    Bu inanç, kesinlikle kişinin dünya görüşünü değiştiren ve davranışlarını
    etkileyen bir inançtır. Her asırda olduğu gibi günümüzde
    de en önemli hususlardan biri, âhiret gününe iman etmek konusudur.
    Bunun içindir ki, Kur’an, tevhid inancıyla beraber bu inanç
    üzerinde ısrarla durmuş, Hz. Peygamber de pek çok sözleriyle bu
    inancın önemini belirtmiştir. Her konuda hakkı bildiren Allah, hak
    olan âhiret konusunda da önemle duruyor. Eğer insan yaptıklarından
    sorumlu olmasaydı, o zaman iyilik ve kötülüğün farkı ortadan
    kalkmış olur, insan yaşayışı tamamen maksatsız ve gayesiz hale
    gelir, her iş neticesiz kalırdı. Oysa insan, maksatsız ve gâyesiz olarak
    yaratılmamıştır. Her insan, kendi iradesiyle yaptıklarının karşılığını
    görmeyecek olsaydı, o zaman iyilik ve kötülük aynı şey olur,
    günah ve sevâbın anlamı kalmazdı.
    İnsanlar, bu dünya hayatında da az çok yaptıklarının karşılığını
    görürler. Bununla beraber şunu da unutmamalıdır ki, pek çok
    zâlim günahkârlar, kötülük yapan insanlar, bu dünyada rahat yaşarlar
    da, birçok iyi insan musibetlere mâruz kalır. Çünkü bu dünya,
    yapılan işlerin asıl karşılığının görüleceği yer değildir. İşte tüm
    işlerin karşılığının verileceği ve rabbânî adâletin tecellî edeceği an
    din günüdür. 606
    Allah’ın kâinat için koyduğu bazı kanunlar vardır. Adına Sünnetullah
    dediğimiz bu tabiat kanunlarından biri “cezâ=karşılık
    kanunu”dur. Yapılan hiçbir hareket karşılıksız değildir. Ateş yakar,
    ekilen tohum biter, olgunlaşan meyve yere düşer... Yani kâinatta
    neyi düşünsek, nereye göz atsak, Allah’ın koymuş olduğu bu “karşılık
    kanunu”nu görürüz. Atasözlerinde de “eden bulur”, “eşen
    düşer”, “her koyun kendi bacağından asılır”, “ne ekersen onu biçersin”
    gibi ifadeler, karşılık kanunu için örneklerdir.
    Karşılık kanunu, en büyük adâlettir. Çünkü insan, daha önceden
    bildiği esaslara uyup uymamanın neye mal olduğunu bilmekte,
    seçimini hür irâdesiyle ona göre yapma imkânına sahip
    olmaktadır. Bu ilâhî kanuna göre, herkes amellerinin karşılığını
    görecek, hiç kimse başkasının günahını çekmeyecektir.607 Bununla
    birlikte, ister hayır, ister şer olsun, yapılan en küçük iş karşılıksız
    kalmayacaktır. 608 Bu da insanın, bahane bulma duygusunu
    yok edecek; “kendim ettim, kendim buldum” şeklinde bir neticeye
    varmasına yol açacaktır. Kâinatta her şeyin bir karşılığı olduğu
    606]] Y. Çiçek, F. Yıldız, Din Günü İbâdet, s. 61
    607] 6/En'âm, 164; 17/İsrâ, 15; 53/Necm, 38
    608] 99/Zilzâl, 7-8
    KIYAMET
    - 147 -
    gibi, yapılan hiçbir kötülük, kimsenin yanına kâr kalmayacaktır.
    Hal böyle iken, bütün karşılıkların görülebilmesi için, dünya hayatı
    elbette kâfi değildir. O zaman şöyle bir durumla karşı karşıya
    kalırız: Bir tarafta karşılık kanunu, diğer tarafta dünya hayatının
    buna kâfi gelmeyişi. Burada, “imtihan edilme” sözkonusudur.
    Bu açıdan bakıldığında “karşılık kanunu”, âhirete inanmanın
    zarûretini de ortaya koyar. Yani her şeyin bir karşılığı olacağına
    göre, dünya hayatının da bu karşılıklar için kâfi gelmediğine
    göre, mutlaka bir karşılık zamanı olmalıdır. İşte Fâtiha’da Allah
    bu “karşılık günü = din günü”nün tek sahibi olduğunu belirtmektedir.
    Burada “din”, yapılan bir işin, kendi cinsinden karşılığı
    manasını ifade eder. Bu karşılık kanunu sebebiyle, dünyada da
    hesaba çeken Allah’tır; âhirette de hesaba çeken Allah’tır. Allah,
    karşılıkları imhal eder, ama ihmal etmez. (Karşılığını erteleyebilir,
    istediği vakitte verir; ama ihmal etmez.) Allah’ın bu “karşılık kanunu”,
    bütün ilmî disiplinlerce kabul edilmektedir. Burada problem,
    işin ilâhî boyutunun gözardı edilmesidir. 609
    Dünya, âhiretin habercisi, âhiret dünyanın izdüşümüdür. İnsan
    adlı bu ölümsüz yolcu, birinden diğerine intikal ederek sürdürür
    sonsuz yolculuğunu. Çünkü ölüm, bir başka hayatın besmelesidir.
    Nübüvvet, insanlığın geçmişinin; âhiret ise geleceğinin tarihidir.
    Kur’an da, bu tarihin akacağı yatağın ilâhî projesi. İnsan, bu projeye
    bakarak tarihi değiştiriyor ve tarihi tarihe bu projeyle taşıyor.
    Âhiret olmasaydı, insan insan olamazdı. İnsana irâde verildiği
    gün âhiret de verildi. Eğer seçiminin ödül ve cezâsını görmeyecekse
    yaratıklar arasındaki bunca ayrıcalığın gerekçesi ne ola ki?
    İşte bu nedenle âhiret, seçme hürriyetinin, irâde ve şuurun doğal
    sonucudur. İnsanın seçiminin Allah tarafından kaale alındığının,
    değerlendirildiğinin bir delilidir. İnsanı yaratan, onu yeryüzüne
    halife seçip irâde veren ve kendi ruhundan ruh üfleyen Allah’ın,
    en güzel kıvamda yarattığı kulunun istikbâliyle ilgilenmediğini
    düşünmek abes olacaktır. Boşuna mı yaratıldı şu muazzam makine
    ve yaratılanların en muhteşemi olan insan? Boş yere, abes bir
    iş olarak mı yaratıldı evren ve içindekiler? Cennet niçin yaratıldı?
    Cehennem lüzumsuz mu?
    Âhiret, Allah’ın “vaad” ve “vaîd”inin, yani ödül ve cezâsının
    bir gereğidir. Suyu getirenle testiyi kıranı mahlûk bile bir tutmazken
    Hâlık’ın bir tutması O’nun mutlak adâletine nasıl sığar? Eğer
    “şunu yaparsan ödüllendirilir, bunu yaparsan cezâlandırılırsın” deniliyorsa
    elbette sonuçta “iyi” olanla “kötü” olanın ayrılıp, yapana
    609]] A. Özbek, Kur'an'da Tevhid Eğitimi, 26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 148 -
    ödülü, yapmayana cezâsı verilecektir. Bu nedenle âhiret, adâlet-i
    ilâhînin kaçınılmaz sonucudur. Âhirete inanmamak adâlete inanmamak,
    adâleti istememek demektir.
    Âhirete iman, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa ve kronik
    bir illete dönüşmesini engeller. Ölümden sonra bir hayatın olduğuna
    inanan, kendisini koyvermez. Onun için, ölüm bir bitiş değil;
    bir intikaldir. Bu nedenle âhirete iman eden kâmil bir mü’min, hayatta
    bir kez ölür. Âhirete inanmayan kâfirse her ölümü hatırlayışta
    ölür. Bu nedenle âhireti inkâr edenler, mümkün olduğunca
    ölümü hatırlamak istemezler. Kendilerine ölümün hatırlatılmasından
    rahatsız olurlar ve beklenenden daha fazla tepki gösterirler.
    Bir de müslümanların ölümü güler yüzle karşıladıklarını, onunla
    sık sık selâmlaştıklarını düşünelim. İslâm medeniyetinde mezarlar
    şehirlerin ortasına yapılırdı. İslâm, insanların ölümü sık hatırlamaları
    için mezar ziyaretini Nebi’nin diliyle özendirmişti. 610
    Kur’an, her sayfasında, insanı hem ruhun tarihine, hem
    istikbâline (âhirete) götürerek insana önünü ve sonunu hatırlatır.
    Bu nedenle mü’min, her ânında üç zamanı birden yaşayan insandır.
    Bu, ona süreklilik ve sorumluluk duygusu verir. Kur’an’daki
    Kıyâmet, cennet, cehennem, mahşer, mîzan ve sorgu sahneleri,
    mü’minde sorumluluk hissini ve fazileti güçlendirmek için
    istikbâline açılan birer penceredir.
    “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibârettir.”611 Oyuncaktan hoşlanan
    çocuklar mıyız, yoksa rüştümüzü isbat eden adamlar mı?
    Dünya oyuncağına verdiğimiz değerde saklı bunun cevabı. Oyuna
    dalıp çokça eğlenenler, çocuklar ve o seviyedeki çocuk akıllılardır.
    Kıyâmet ve hesap günü şuûru, bize ölümü sık sık düşündürür
    ve bizi oraya hazırlar. Bu bilinçle ölüm râbıtası, bir adım daha ileri
    giderek şehâdet rabıtası yapmalıyız. Bu bilinç ve râbıtalar, bize
    sadece âhiret azığı değil; dünyada kaybettiğimiz izzeti, insanlık
    onurumuzu da kazandıracak ve ölüm korkusunu yenen, ölümle
    sevdalanan bir seviyeye çıkaracaktır. Ancak bu sayede haklarımızı
    söke söke almak için dileniş değil direniş gerektiğini öğrenir
    ve canlı şehid olarak şerefli bir hayat süreriz. Bugün Yahudi, teknik
    imkâna sahip milyarı aşan kimlik müslümanlarından değil;
    intifâda coşkusunu sürdüren çocuk yaştaki genç yiğitlerden korkmaktadır.
    Ölümden korkan gayr-ı müslim, en çok ölümden korkmayanlardan
    korkar. Müslümanın müslümanca yaşayamadığı her
    ortamda müslümanca ölme imkânı her an vardır.
    610] M. İslâmoğlu, İman Risalesi, 285
    611] 6/En'âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
    KIYAMET
    - 149 -
    Her asırda olduğu gibi, günümüzde de birkısım insanın,
    Kıyâmet gününe iman etmeyişlerinin sebebi, öldükten sonra dirilmeyi
    uzak bir ihtimal görmeleridir. İnanmayanların görüşüne
    göre hayat, sebepsiz, hedefsiz ve gayesiz bir hareketten ibârettir.
    Oysa her şeyde bir sır, o sırrın gerisinde bir hedef ve hedefin gerisinde
    de bir hikmet vardır. İnsan bir ölçü dâhilinde bu dünyaya
    getirilir, yine aynı şekilde takdir edilmiş olan âkıbete, cezâ ve hesap
    gününe döndürülmüş olur. Dünya hayatı da, her insan için bir
    imtihandır. İnsanların bütün bu gerçekleri bilip, bunların gerisinde
    kudret ve hikmet sahibi yüce Yaratıcı’yı düşünmesi gerekir. İşte
    bu bilgi ve düşünce insanı âhiret inancına götürür.
    İnsanların çokça hatırlaması gereken ölüm, her canlının kendisine
    erişeceği bir hâdisedir. Ölüm, kendi yolunda sapmadan ve
    durmaksızın ilerler. Ne geride bıraktıklarına, ne de ıstırap çekenlerin
    feryadına bakar. Korkanların korkusu, sevenlerin de sevgisi
    bunu önleyemez. Hayatı sadece dünya hayatından ibâret görmek,
    çok ilkel bir düşüncedir. Kur’an, düşüncesi gelişmemiş bu tür kişilerin
    sözlerini ve durumlarını şöyle dile getirir: “Onlar derler ki: ‘Bu
    dünya hayatımızdan başka bir hayat yok! Tekrar dirilecek değiliz.” 612
    İslâm’da dünya, âhiretin tarlasıdır. Dünya hayatını ıslah etmek,
    ondan her tür kötülüğü ve bozgunculuğu kaldırmak, bütün insanlar
    için iyilik ve adâleti gerçekleştirmek gibi işlerde sarf edilen
    emek ve uğraşıların hepsi, âhiret sermâyesidir. Böyle bir inançla
    çalışan ve Allah’ın rızâsını dileyerek gönülden bu güne inananların
    yeryüzünü ihmal etmeleri, azgınlıklara ve bozgunculuklara
    göz yumarak dünyayı terk etmeleri mümkün olabilir mi?
    Bazı insanlar, -âhirete iman ettiklerini iddia etmekle beraberkendilerini,
    câhilliğin ve azgınlığın akıntısına kaptırmışlarsa; bu,
    Allah’a ve âhiret gününe inandıkları için değil; âhirete imanlarının
    zayıf oluşundandır. Her asırda, âhireti inkâr edenler veya bu
    güne, inanılması gerektiği şekilde inanmamış olanlar, devamlı
    günah işlemeyi arzu edip buna karşı bir engelin çıkmasından korkanlar
    ve her şeye kadir Yaratıcının huzurunda hesap vermek istemeyenlerdir.
    İşte bunun için de öldükten sonra dirilmeyi ve âhireti
    hayal zannederler.
    Âhiret gününe, Kıyâmete inanmak ve bu inancın gereğini
    yapmak, kötülüğe koşan her nefis için bir gem, günahı seven
    her insan için de bir engeldir. Bütün insanlığa hitap eden Kur’an,
    bu günün olmasını imkânsız görenlere en kesin ve doğru cevabı
    verir: “İnsan, kendini bir nutfeden nasıl yarattığımızı görmedi mi ki,
    612] 6/En'âm, 29
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 150 -
    şimdi apaçık bir hasım kesildi.”613 İnsanın yaratılışındaki hayret verici
    durumlar, organlarının yapısındaki çeşitli özellikler, onun tekrar
    diriltilmesinden çok daha önemli ve dikkat çekicidir. Allah’ın sanat
    ve kudretindeki bu incelikleri, mükemmellikleri bilip görenler,
    öldükten sonra dirilmeyi artık nasıl inkâr edebilirler? Ne yazık ki
    ünsiyet etmediği her şeyi inkâr, insanoğlunun tabiatındadır. Eğer
    o yılanı yüzüstü ve hem de sür’atle yürür görmese, ayaklardan
    başka şey üzerinde yürümeyi kabul etmezdi. Hatta insan, dünyayı
    görmeden, dünyadaki acayip haller ona anlatılsa, onları bile
    çoktan inkâra kalkardı. Şu halde, din gününü yakînen tasdik etmemek,
    bu kavramı anlamaktaki noksanlıktan ileri gelmektedir.
    Görünmediğinden dolayı, din gününe inanmayanlar, ilim adına
    cehâlet gösterenlerdir. “Âhiret yurdu, sakınan muttakîler için daha hayırlıdır,
    düşünmüyor musunuz?” 614
    Dünya, ne seçim ne de geçim dünyasıdır müslüman için; dünya
    kulluk/ibâdet dünyasıdır, imtihan dünyasıdır. Sınav esnâsında
    oyuna dalan, gülüp eğlenen kimsenin imtihanda başarı şansı ne
    kadar olabilir? Gençler, üniversite imtihanına verdikleri önemi,
    esas sınava, büyük imtihana verseler, din günü bilinci nasıl hayata
    yansırmış, görürdük. Orta yaşlılar, yakın gelecekleri için hazırlayıp
    biriktirdiklerini, esas istikbâl için yatırıma dönüştürseler, örnek
    müslümanların sayısı nasıl artardı! “Ey iman edenler! Allah’tan korkun
    ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Çünkü
    Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” 615
    Mücâdelenin, cihadın, şehâdetin olmadığı yerde Kıyâmet ve
    âhiret günü bilinci yeterince yok demektir. Ana vatanımız, baba
    diyarımız cennet olduğuna göre, biz memleketimizde gerekli ihtiyacımızı
    karşılamak için bu diyarda gurbete çıkmış durumdayız.
    Orada lâzım olan azığı unutup, buradaki görevimizi ihmal etmek
    ve buralarda oyuncaklarla oyalanmak ne kadar mantıklılıktır?
    Ne mutlu, Kıyâmet, âhiret, din günü bilincine sahip, ölüme
    ve ölüm ötesi hesaba hazır olan ve ölümden korkmayan, ölümle
    dostluk kurabilen canlı şehidlere!
    613] 36/Yâsin, 77
    614] 6/En’âm, 32; Y. Çiçek, F. Yıldız, Din Günü İbâdet, s. 65
    615] 59/Haşr, 18
    KIYAMET
    - 151 -
    Kıyâmet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Kıyâmet Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde): 2/Bakara,
    85, 113, 174, 212; 3/Âl-i İmrân, 55, 77, 161, 180, 185, 194; 4/Nisâ, 87, 109, 141,
    159; 5/Mâide, 14, 36, 64; 6/En’âm, 12; 7/A’râf, 32, 167, 172; 10/Yûnus, 60, 93;
    11/Hûd, 60, 98, 99; 16/Nahl, 25, 27, 92, 124; 17/İsrâ, 13, 58, 62, 97; 18/Kehf,
    105; 19/Meryem, 95; 20/Tahâ, 100, 101, 124; 21/Enbiyâ, 47; 22/Hacc, 9, 17, 69;
    23/Mü’minûn, 16; 25/Furkan, 69; 28/Kasas, 41, 42, 61, 71, 72; 29/Ankebût, 13,
    25; 32/Secde, 25; 35/Fâtır, 14; 39/Zümer, 15, 24, 31, 47, 60, 67; 41/Fussılet, 40;
    42/Şûrâ, 45; 45/Câsiye, 17, 26; 46/Ahkaf, 5; 58/Mücâdele, 7; 60/Mümtehıne, 3;
    68/Kalem, 39; 75/Kıyâme, 1, 6.
    B- Sâat Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 48 Yerde): 6/En’âm, 31,
    40; 7/A’râf, 34, 186; 9/Tevbe, 117; 10/Yûnus, 45, 49; 12/Yûsuuf, 107; 15/Hıcr, 85;
    16/Nahl, 61, 77; 18/Kehf, 21, 36; 19/Meryem, 75; 20/Tahâ, 15; 21/Enbiyâ, 49;
    22/Hacc, 1, 7, 55; 25/Furkan, 11, 11; 30/Rûm, 12, 14, 55, 55; 31/Lokman, 34; 33/
    Ahzâb, 63, 63; 34/Sebe’, 3, 30; 40/Mü’min, 46, 59; 41/Fussılet, 47, 50; 42/Şûrâ,
    17, 18; 43/Zuhruf, 61, 66, 85; 45/Câsiye, 27, 32, 32; 46/Ahkaf, 35; 47/Muhammed,
    18; 54/Kamer, 1, 46, 46; 79/Nâziât, 42.
    C- Âhır (Yevmu’l-Âhır) ve Âhiret Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam
    143 Yerde –28/115): 2/Bakara, 4, 8, 62, 86, 94, 102, 114, 126, 130, 177, 200,
    201, 217, 220, 228, 232, 264; 3/Âl-i İmrân, 22, 45, 56, 77, 85, 114, 145, 148,
    152, 176; 4/Nisâ, 38, 39, 59, 74, 77, 134, 136, 162; 5/Mâide, 5, 33, 41, 69, 92;
    6/En’âm, 32, 92, 113, 150; 7/A’râf, 45, 147, 156, 169; 8/Enfâl, 67; 9/Tevbe, 18,
    19, 29, 38, 38, 44, 45, 69, 74, 99; 10/Yûnus, 10, 64; 11/Hûd, 16, 19, 22, 103; 12/
    Yûsuf, 37, 57, 101, 109; 13/Ra’d, 26, 34; 14/İbrâhim, 3, 27; 16/Nahl, 22, 30, 41,
    60, 107, 109, 122; 17/İsrâ, 7, 10, 19, 21, 45, 72, 104; 20/Tahâ, 127; 22/Hacc, 11,
    15; 23/Mü’minûn, 33, 74; 24/Nûr, 2, 14, 19, 23; 27/Neml, 3, 4, 5, 66; 28/Kasas,
    70, 77, 83; 29/Ankebût, 20, 27, 36, 64; 30/Rûm, 7, 16; 31/Lokman, 4; 33/Ahzâb,
    21, 29, 57; 34/Sebe’, 1, 8, 21; 38/Sâd, 7; 39/Zümer, 9, 26, 45; 40/Mü’min, 39,
    43; 41/Fussılet, 7, 16, 31; 42/Şûrâ, 20, 20; 43/Zuhruf, 35; 53/Necm, 25, 27; 57/
    Hadîd, 3, 20; 58/Mücâdele, 22; 59/Haşr, 3; 60/Mümtehıne, 6, 13; 65/Talâk, 2;
    68/Kalem, 33; 74/Müddessir, 53; 75/Kıyâme, 21; 79/Nâziât, 25; 87/A’lâ, 17; 92/
    Leyl, 13; 93/Duhâ, 4.
    D- “Hesap” (Hısâb) ve Hesap günü “Yevmu’l-Hısâb” Kelimelerin Geçtiği
    Âyet-i Kerimeler (Toplam 39 Yerde): 2/Bakara, 202, 212; 3/Âl-i İmrân, 19, 27,
    37, 199; 5/Mâide, 4; 6/En’âm, 52, 52, 69; 10/Yûnus, 5; 13/Ra’d, 18, 21, 40, 41;
    14/İbrâhim, 41, 51; 17/İsrâ, 12; 21/Enbiyâ, 1; 23/Mü’minûn, 117; 24/Nûr, 38, 39,
    39; 26/Şuarâ, 113; 38/Sâd, 16, 26, 39, 53; 39/Zümer, 10; 40/Mü’min, 17, 27, 40;
    65/Talâk, 8; 69/Haakka, 20, 26; 78/Nebe’, 27, 36; 84/İnşikak, 8; 88/Ğâşiye, 26.
    E- Haşr Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 43 Yerde): 2/
    Bakara, 203; 3/Âl-i İmrân, 12, 158; 4/Nisâ, 172; 5/Mâide, 96; 6/En’âm, 22, 51, 38,
    72, 111, 128; 7/A’râf, 111; 8/Enfâl, 24, 36; 10/Yûnus, 28, 45; 15/Hıcr, 25; 17/İsrâ,
    97; 18/Kehf, 47; 19/Meryem, 688, 85; 20/Tahâ, 59, 102, 124, 125; 23/Mü’minûn,
    79; 25/Furkan, 17, 34; 26/Şuarâ, 36, 53; 27/Neml, 17, 83; 34/Sebe’, 40; 37/Sâffât,
    22; 38/Sâd, 19; 41/Fussılet, 19; 46/Ahkaf, 6; 50/Kaf, 44; 58/Mücâdele, 9; 59/Haşr,
    2; 67/Mülk, 24; 79/Nâziât, 23; 81/Tekvîr, 5.
    F- Ba’s Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 67 Yerde): 2/
    Bakara, 56, 129, 213, 246, 247, 259; 3/Âl-i İmrân, 164; 4/Nisâ, 35; 5/Mâide, 12,
    31; 6/En’âm, 29, 36, 60, 65; 7/A’râf, 14, 103, 167; 9/Tevbe, 46; 10/Yûnus, 74, 75;
    11/Hûd, 7; 15/Hıcr, 36; 16/Nahl, 21, 36, 38, 84, 89; 17/İsrâ, 5, 15, 49, 79, 94, 98;
    18/Kehf, 12, 19, 19; 19/Meryem, 15, 33; 22/Hacc, 5, 7; 23/Mü’minûn, 16, 37, 82,
    100; 25/Furkan, 41, 51; 26/Şuarâ, 36, 87; 27/Neml, 65; 28/Kasas, 59; 30/Rûm, 56,
    56; 31/Lokman, 28; 36/Yâsin, 52; 37/Sâffât, 16, 144; 38/Sâd, 79; 40/Mü’min, 34;
    56/Vâkıa, 47; 58/Mücâdele, 6, 18; 62/Cum’a, 2; 64/Teğâbün, 7, 7; 72/Cinn, 7; 83/
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 152 -
    Mutaffifîn, 4; 91/Şems, 12.
    G- Kıyâmetle İlgili Konular:
    a- Kıyâmetin Kopma Zamanı Bilinemez: A’raf, 187-188, Hud, 104 ; Nahl, 77 ;
    Enbiya, 1
    b- Kıyâmetin Kopması ve Tekrar Dirilmenin Dehşeti: İsra, 58 ; Kehf, 47 ; Ta-
    Ha, 105-108 ; Enbiya, 104 ; Hacc, 1-2 ; Nur, 37 ; Neml, 88 ; Tur, 9-10 ; Mürselat,
    8-10...
    c- İlk Defa Yaratan Kudret, Tekrar Diriltecektir: İsra, 49-52 ; Meryem, 66-67 ;
    Hacc, 5 ; Mü’minun, 84-85; Rum, 19 ; Vakıa, 57, 62 ; Kıyâme, 37-40 ; İnsan, 28
    ; Naziat, 27...
    d- Dirilmeyi İnkâr: En’âm, 2, 29-31 ; Yunus, 7-8 ; Hud, 7 ; Ra’d, 5 ; Nahl, 38 ;
    İsra, 49-52 ; Meryem, 66-67; Mü’minun, 81-83 ; Yasin, 78-79 ; Saffat, 16-18 ;
    Vakıa, 47-50, 57, 60-62, 83-87; Teğabün, 7 ; Kıyâme, 3-6 ; İnsan, 27-28 ; Naziat,
    10-14...
    e- Kıyâmet Gününün Tek Hakimi Allah’tır: Fatiha, 4 ; En’âm, 73 ; Ta-ha, 111;
    Hacc, 56; Furkan, 26 ; Zümer, 67 ; Mü’min, 16 ; Nebe’, 37 ; İnfitar, 19.
    f- Âhirete İman: Bakara, 4, 46, 62, 123, 177 ; Al-i İmran, 9, 25 ; En’âm, 113 ;
    A’raf,147; Tevbe, 18-19, 44; Yunus, 45 ; Nahl, 22 ; Kehf, 110 ; Neml, 3 ; Lokman,
    4 ; Şura, 7 ; Mearic, 2, 26.
    g- Kıyâmet Alâmetleri: Neml, 82 ; Sebe’, 14 ; Duhan, 9-14 ; Kıyâme, 7-9 ; Kehf,
    92-97; Enbiya, 96-97 ; Zuhruf, 61 ; Muhammed, 18.
    H- Âhiretle İlgili Konular:
    a- Âhirete İman: Bakara, 4, 46, 62, 123, 177; Al-i İmran, 9, 25; Nisa, 38-39, 59,
    162; En’âm, 113; A’raf, 147; Tevbe, 18-19, 44; Yunus, 45; Nahl, 22; Kehf, 110;
    Neml, 3; Lokman, 4; Şura, 7; Mearic, 2, 26.
    b- Âhireti İnkâr: Nisa, 136; Yunus, 7-8; Neml, 4-5; Sebe’, 3, 7-9; Mutaffifin,
    10-12; Tin, 7.
    c- Âhiretin Varlık Hikmeti: Sebe’, 4-5
    d- Âhiret İçin Gönderilen Ameller: Bakara, 110; Hacc, 77; Yasin, 12; Haşr, 18;
    Kıyâme, 13; İnfitar, 5.
    e- Âhiret Nasibi İçin Çalışmak: Bakara, 200-201; Al-i İmran, 145; Nisa, 77; Kasas, 77.
    f- Âhiret Hayırlıdır: En’âm, 32; A’raf, 169-170, Kasas, 60; Şura, 36; A’la, 16-17;
    Duha, 4.
    g- Âhireti İsteyenler: İsra, 19; Şura, 20.
    h- Âhiret Nimetleri İle Dünya Nimetlerinin Karşılaştırılması: Kasas, 60;
    AnkEbût, 64.
    i- Âhiret Nimeti (Cennet), Zulümden ve Fesattan Sakınanlar İçindir: Kasas, 83;
    AnkEbût, 36; Şura, 36-39.
    j- Âhiret Hayatı, Geleceği Gerçek Bir Hayattır: AnkEbût, 20; Sebe’, 3.
    k- Âhiret Hayatı Asıl Hayattır: AnkEbût, 64.
    l- Kâfirler, Dünyayı Âhiretten Üstün Tutarlar: İbrahim, 3; Kehf, 32-36; Rum, 7;
    Kıyâme, 20-21; İnsan, 27; A’la, 16.
    m- Âhiret de Dünya da Allah’ındır: Necm, 25; Leyl, 13.
    n- Dünya, Âhiretin Tarlasıdır: Şura, 20.
    o- Hem Dünya, Hem Âhiret Nasibi İstemek: Bakara, 201; Nisa, 145; Kasas, 77;
    Cum’a, 10.
    p- Âhirete Önden Hayır Yollamak: Bakara, 110; Hacc, 77; Yasin, 12; Haşr, 18;
    Kıyâme, 13; İnfitar, 5.
    r- Âhiret İçin Zararlı Kadınlar: Teğabün, 14.
    KIYAMET
    - 153 -
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. TDV. İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. Kıyâmet: c. 25, s. 516-522 (B.
    Topaloğlu); Kıyâmet Alâmetleri: c. 25, s. 522-525 (Yusuf Şevki Yavuz)
    2. Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. Kıyâmet: c. 3, s. 366-367 (Ahmet
    Özalp); Kıyâmet Alâmetleri: c. 3, s. 367-368 (Ahmet Özgen); Ba’s: c. 1,
    s. 202-204 (Cengiz Yağcı), el-Bâıs: c. 1, s. 204; Ba’su Ba’de’l-Mevt: c. 1, s.
    204-205; Sûr: c. 5, s. 450-451 (Fedâkâr Kırmızı); Haşr ve Neşr: c. 2, s. 361-
    362 (Halid Erboğa); Haşr-ı Cismanî, c. 2, s. 363-364 (H. Erboğa); Hesap
    Günü: c. 2, s. 395-397 (H. Erboğa); Mizan, c. 4, s. 219-220 (Muhiddin
    Bağçeci)
    3. Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 211-213;
    217-223
    4. Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 304-307
    5. Kur’an’da Kıyâmet Sahneleri, Said Köşk, Anahtar Y.
    6. İtikadî Açıdan Uzak Gelecekle İlgili Haberler, İlyas Çelebi, Kitabevi Y.
    7. Âyetlerle Ölüm ve Diriliş, Said Köşk, Anahtar Y.
    8. Kur’an ve Kıyâmet, Emel Faruk Yavuz, Marifet Y.
    9. Kur’an’da Kıyâmet Sahneleri, Seyyid Kutub, Çizgi Y. / Hilâl Y. / Yeni
    Ufuklar Y.
    10. Gözle Görülen Kıyâmet, Muhammed Mahmud Savvaf, Hilâl Y.
    11. Ölüm, Yeniden Doğuş İçin Kıyâmet, Ahmet Musaoğlu, Okul Y.
    12. Kıyâmet Yaklaşıyor, Vehbi Karakaş, Cihan Y.
    13. Kıyâmet Alâmetleri, Abdullah Naim Şener, Sönmez Neşriyat
    14. Kıyâmet Alâmetleri, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
    15. Kıyâmet Alâmetleri, Naim Erdoğan, Pamuk Y.
    16. Kıyâmet Günü, Yusuf Samedoğlu, Ötüken Neşriyat
    17. Kıyâmet ve Âhiret, Naim Erdoğan, Huzur Y.
    18. Kıyâmet ve Âhiret, Ahmet Faiz, Uysal Kitabevi
    19. Kıyâmet ve Âhiret, İmam Gazâli, Hakikat Y.
    20. Kıyâmet ve Âhiretle İlgili Kavramların Öğretimi, Osman Taştekin,
    Palmiye Y.
    21. Kıyâmet Alâmetleri, Abdullah Naim Şener, Bahar Y.
    22. İslâm İnancı Açısından Nüzûl-i İsa Meselesi, Zeki Sarıtoprak, Çağlayan Y.
    23. Deccal Komplosu, Üç Büyük Dinin Kaynaklarına Göre D. Tarihi, Said
    Eyyüb, Sır Y.
    24. Geleceğin Tarihi, Orhan Baytan, 1-2, Mevsim Y.
    25. Ölüm ve Sonrası, Mehmed Paksu, Nesil Basım Yayın
    26. Ölümden Sonra Dirilmek ve Reenkarnasyon, Naim Erdoğan, Enes
    Kitabevi Y.
    27. Âhir Zaman Garipleri, Mehtap Araz, Sinan Y.
    28. Âhir Zaman Fitneleri, Derleme, İttihad Y.
    29. Büyük Gün Hz. İsa’nın Dönüşü, Olcay Yazıcı, Marifet Y.
    30. Âhiret Bilinci, Hüseyin Hazar, Bengisu Y.
    31. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    32. Âhiret Hazırlığı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
    33. Âhiret Perdesini Aralarken, Hâris el-Muhâsibî, Çev. Abdülaziz Hatip,
    Nesil Basın Yayın
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 154 -
    34. Âhirete Açılan Kapı Kabir, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
    35. Âhirete Giden Yol, Ali Rızâ Altay, Sönmez Neşriyat
    36. Âhirete İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
    37. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
    38. Ölüm ve Diriliş, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
    39. Mezar Notları, Muammer Özkan, İnsan Dergisi Y.
    40. Bediuzzaman’ın Yorumları Işığında Kıyâmet, Alâmetleri, İsmail Mutlu,
    Mutlu Y.
    41. Ölüm Yokluk mudur? Hekimoğlu İsmail, Timaş Y.
    42. Ölüm, Kıyâmet ve Âhiret, Sıddık Naci Eren, Demir Kitabevi Y.
    43. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
    44. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile Y. / Merve Yayın Paz.
    45. Ruh Âleminde Bir Seyahat, Kemal Osmanbay, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
    46. Dünya ve Âhiret Hayatı, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
    47. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
    48. Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Âhiret İnancı, Mehmet Paçacı, Nûn Y.
    49. Kur’ân-ı Kerîm’de Kıyâmet ve Âhiret, İmam Gazâli, Salah Bilici Kitabevi Y.
    50. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
    51. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Salih, Kayıhan Y.
    52. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazâli, Vural Y.
    53. Ölüm ve Âhiret, İmam Gazâli, Arslan Y.
    54. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
    55. Ölüm ve Ötesi Hayat, Abdülhay Nâsih, Nil A.Ş. Y.
    56. Ölüm, Kıyâmet ve Diriliş, Şârânî, Pamuk Y.
    57. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Ötesi, Abdullah Aydın, Mehdi Y.
    58. Ölüm, Kıyâmet, Cehennem, Cavit Yalçın, Vural Y.
    59. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Âhirzaman Alâmetleri, Şârânî, Bedir Y.
    60. Ölüm, Kabir, Kıyâmet, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Yayın Dağıtım
    61. Gaybın Haberleri, Safvet Senih, Zaman Gazetesi Y.
    62. İman Nurları, Âhiret Sırları, Ali Küçüker, Bahar Y.
    63. Haşir Risâlesi, B. Said Nursi, Sözler Y. / Envar Y. / İhlâs-Nur Y. / Yeni Asya
    Gazetesi Neşriyat
    64. Kıyâmet Günü, Harun Yahya, Vural Y.
    65. Ölüm, Kıyâmet, Cehennem, Harun Yahya, Vural Y.
    66. Deccal, Zeki Sarıtoprak, Nesil Basın Yayın
    67. Onbirinci Sâat, Martin Lings, İnsan Y.
    68. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özhazar, Bengisu Y.
    69. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    70. Âhirete Giden Yol, Ali Rızâ Altay, Sönmez Neşriyat
    71. Âhiret Hazırlığı, Sadık Dânâ, Erkam Y.
    72. Ecel, Kıyâmet, Âhiret, Ali Eren, Çile/Merve Y.
    73. Gözle Görülen Kıyâmet, Muhammed Mahmud Savvaf, Çelik Y.
    74. Kabir Âlemi, Celâleddin Suyûtî, Kahraman Y.
    75. Kırık Tayflar, Şemseddin Nuri, T.Ö.V. Y.
    76. Mezar Notları, Muammer Özkan, İnsan Dergisi Y.
    KIYAMET
    - 155 -
    77. Ölüm Psikolojisi, Faruk Karaca, Beyan Y.
    78. Ölüm, Mehmed Zâhit Kotku, Sehâ Neşriyat
    79. Ölüm, Kıyâmet ve Âhiret, Sıddık Naci Eren, Demir Kitabevi Y.
    80. Ölüm Ötesi Hayat, M. Fethullah Gülen, Nil Y.
    81. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi
    82. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
    83. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
    84. Ölüm Yokluk mudur? Hekimoğlu İsmail, Timaş Y.
    85. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
    86. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
    87. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölüm, Cenaze, Kabir, İsmail Mutlu,
    Mutlu Y.
    88. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölümden Sonra Diriliş, İsmail Mutlu,
    Mutlu Y.
    89. Ölüm ve Diriliş, Safvet Senih, Nil A.Ş.
    90. Kabir Âlemi, Âlemü’l-Berzah Tercümesi, Celâleddin Süyûtî, Kahraman Y.
    91. Batılının Ölüm Karşısında Tavrı, Philippe Arise, Gece Y.
    92. Ölümsüzlük Düşüncesi, Turan Koç, İz Y.
    93. Ölümü Yaşamak, Betty J. Eadie, Form Y.
    94. Ölüm Her An Gündemde, Feridun Yılmaz Yüceler, Akçağ Y.
    95. Kaçınılmaz Gerçek Ölüm, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
    96. Âhirete Açılan Kapı Kabir, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
    97. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Ötesi, Abdullah Aydın, M. İzci, Mehdi Y.
    98. Ölüm, Kıyâmet, Cehennem, Cavit Yalçın, Vural Y.
    99. Meşhurların Son Anları, Burhan Bozgeyik, Türdav A.Ş.
    100. Ölüm Cezâsı, Jean Imbert, İletişim Y.
    101. Ölüm İstatistikleri, 1990 D.İ.E. , Devlet İstatistik Enstitüsü Y.
    102. Ölüm İstatistikleri, İl ve İlçe Merkezlerinde 1993 D.İ.E. , Devlet İstatistik
    Enstitüsü Y.
    103. Ölüm, Kabir, Kıyâmet, Mustafa Necati Bursalı, Erhan Y.
    104. Ölüm, Kıyâmet, Âhiret ve Âhir Zaman Alâmetleri, İmam Şârânî, Bedir Y.
    105. Ölüm, Kıyâmet ve Diriliş, İmam şârânî, Pamuk Y.
    106. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nâsıh, Nil A.Ş.
    107. Ölüm Son Değildir, Selim Gündüzalp, Zafer Y.
    108. Ölüm Sonrası Cennet ve Cehennem, Selim Al, Furkan Dergisi Y.
    109. Ölüm ve Âhiret, İmam Gazali, Arslan Y.
    110. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Salih, Kayıhan Y.
    111. Ölümden Sonra Dirilmek ve Reenkarnasyon, Naim Erdoğan, Fatih Enes
    Kitabevi
    112. Sentez (Ölüm Son Değildir), Yusuf Mirdoğan, İshak Basımevi
    113. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Hasan Ali Kasır, Denge Y.
    114. Ölüm Şiirleri Antolojisi, Ahmet Sezgin, Cengiz Yalçın, Ünlem Y.
    115. Felsefe Tarihinde Ölüm Meselesi, Ernst Von Aster, Resimli Ay Matbaası
    116. Ölüm Korkusundan Kurtuluş, İbn Sînâ, Burhaneddin Matbaası
    117. Kitabu’r-Rûh, İbn Kayyım el-Cevziyye, İz Y.
    118. Ruhî Olaylar ve Ölümden Sonrası, Sinan Onbulak, Dilek Y.
    119.
    Hüvel Baki, Mustafa Özdamar, Kırk Kandil Y.
    120.
    Sevmek, Ölmekle Başlar, 1-2; Murat Başaran, Zafer Y.
    121.
    Ölümü Yaşarken, Gülay Atasoy, Türdav Y.
    122.
    Ölüm Sonrası Hayat, Burhan Bozgeyik
    123.
    Ah Şu Ölüm Dedikleri, Abbas Yunal, Uysal Kitabevi Y.
    124.
    Ölümü Özlemeyen Aşkı Anlayamaz, İsmail Acarkan, Vural Y.
    125.
    Modern Fizik ve Tasavvuf Karşısında Ruh ve Ölüm, Cemal Bardakçı, Akdem Y.
    126.
    Stres ve Dinî İnanç, Necati Öner, T.D.Vakfı Y.
    127.
    Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, Hayreddin Karaman, T. Diyanet Vakfı Y.
    128.
    Kur’an’da İnsan, İman ve Âhiret, Murtaza Mutahhari, Endişe Y.
    129.
    Anadolu Folklorunda Ölüm, Sedat Veyis Örnek, Ank. Ün. Basımevi
    130.
    Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Âhiret İnancı, Nun Y.
    131.
    Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
    132.
    Ölüm ve Ötesi Bilimsel İncelenimi, Haluk Egemen ve Suat Bergil, Taş Matbaası, İst.
    133.
    Çağdaş Filozoflarda Ölümün Anlamı, R. Schaerez
    134.
    Ölüm, Louis-Vincent Thomas, İletişim Y.
    135.
    Ölümün Sıcak Yüzü, Ölümün Soğuk Yüzü, Ölümün Yüzsüzlüğü, M. Ali Kılıçbay, Gece Y.
    136.
    Korkular, Takıntılar, Saplantılar, Özcan Köknel, Altın Kitaplar Y.
    137.
    Ölümden Sonra Hayat, A. Raymond Moody, İnkılap ve Aka Kitabevi Y.
    138.
    İnsanların Ölüm Karşısındaki Tutumları, Murat Yıldız, Dokuz Ey. Ü. S. Bil. Enst. İzmir
    139.
    Aile İçindeki Ölüme Karşı Çocukların Tepkileri, Atalay Yörükoğlu, Nöro Psik. Araşt. 5, 7
    140.
    Uyku ve Ölümün Tabiatıyla İlgili Çağdaş Müslüman Yorumları, İ. Jane Smith, At. Ün. İ. F. Der. s.13
    141.
    Ölüm Gerçeği ve Allah İnancı, Dokuz Eylül Ün. İ.F. Dergisi, c.1, sayı 1, sayfa 303-312
    142.
    Ölümle İlgili Dinî Sosyal Davranış Örüntülerinin Değişmesi, Ank. Ün. Sosyal B. Enst.
    143.
    Mutasavvıflara Göre Ölüm, Mehmet Demirci, İslâmî Araştırmalar Dergisi, sayı, 3, 1987
    144.
    Ölüm Üzerine, B. Ziya Egemen, Ank. Ü. İ.F.D. c. 11, 1983
    145.
    Ölümle İlgili Tutumlar ve Dinî Davranış, Hayati Hökelekli, İslâmî Araştırmalar, c. 5, sayı, 2, 1991
    146.
    Ölüm ve Ölüm Ötesi Psikolojisi, Hayati Hökelekli, Uludağ Ün. İ.F. Dergisi, c.3, sayı 3, 1991
    147.
    Ölümle İlgili Tutumların Dinî Davranışla İlişkisi, H. Hökelekli, Uludağ Ün. İ.F. Der, c.4, s.4, 1992
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
    Salı, 19 Ocak 2021 19:19

    Ahiret, Cennet ve Cehennem

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     


    DAVUD EMRE YAYINEVİ
    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -7-
    AHİRET , CENNET
    VE CEHENNEM
    Yazarı:
    Ahmed KALKAN
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    ?????
    Dâvud Emre Yayınevi
    Telefon: (0 216) 632 29 58
    www.davudemreyayinevi.com
    AHİRET , CENNET
    VE CEHENNEM
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -7-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, El-hamdu lillâh, ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ rasûlillâh.
    Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır. Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla dünya ile âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt olacaktır. Âhiretten ayırdığımız dünyayı, tekrar âhiretle birleştirmek zorundayız. Sadece ölüme kadar olan süre olarak algıladığımız istikbal (gelecek) kavramını, ölümden sonrasını da içine alacak şekilde anlamaya ve bu anlayışı gündelik yaşayışa geçirmek, kulluk görevimizdir.
    Bir ayağımız âhirette; bir ayağımız dünyada, bir gözümüz âhirette; bir gözümüz dünyada ve bir kulağımız İsrafil’in surunda; bir kulağımız dünyada olarak yaşarsak dünya-âhiret dengesini kurmuş oluruz. Yoksa hem kendimiz, hem de bizden etkilenen her şey fesada uğrayacaktır. “Öyle binalar ediniyorsunuz ki, sanki içinde ebedî kalacaksınız!” (26/Şuarâ, 129)
    Cennet, sadece bağ ve bahçelerden ibaret olmayıp bunların yanında kendilerine has maddelerden oluşan nesneleri ve tesisleri de mevcuttur. İman ve sâlih amel sahibi kimselerin ebediyet âleminde ravzâtü’l-cennâtta (cennetlerin has bahçelerinde) yaşayacaklarını ifade eden âyette (42/Şûrâ, 22) yer alan ve sözlük anlamları bakımından her ikisi de bahçe anlamına gelen ravzât ile cennât kelimelerinden ikincisine “tesis” manasını vermek gerekir. Birçok âyette sâlih mü’minlere vaad edilen cennetin çoğul şekliyle kullanıldığına bakılırsa, birden fazla tesisin bulunduğu ve her mü’mine bir mesken hazırlandığı anlaşılır. Cennetin, göklerin ve yerin “arz”ı/genişliği kadar olduğunu ifade eden âyetlerin (3/Âl-i İmran, 133; 57/Hadîd, 21) tefsiri için şu farklı görüşler ileri sürülmüştür: 1- Cennetin tasavvur edilemeyecek kadar geniş olduğunu ifade eden bir benzetmedir. Buna göre arz; en, yani genişlik demektir. Bir alanın dar cephesini genellikle onun genişliği oluşturduğuna göre cennetin uzunluğu bu teşbih çerçevesinde çok daha fazla olacaktır. 2- Cennet, dünya hayatında insanoğlu tarafından kavranabilen kâinat kadar değerlidir. 3- Madde âleminin insan idrâkine sunuluşu gibi cennet de onun bilgi ve idrâkine sunulmuştur. Bu yorumlar içinde en çok tercih edilen, birinci görüştür.
    Kur’ân-ı Kerim’de cennet için “güzel meskenler” (9/Tevbe, 72; 61/Saff, 12), “üst üste kurulmuş konaklar” (39/Zümer, 20) ve “ev” (66/Tahrim, 11) kavramları kullanılmak sûretiyle onun maddî manada eleman ve tesislerden oluştuğu belirtilmiştir. Cennet
    hayatıyla ilgili bazı tasvirler de bu gerçeği vurgulamaktadır. Naslardan anlaşıldığına göre cennet ehli için çadırlar da kurulacaktır (55/Rahmân, 72; Müslim, Cennet 23-25). Onlar, Cuma günleri güzel kokular saçan rüzgârların estiği bir çarşıyı dolaşacaklar, bu şekilde zarafetlerine zarafet katacaklardır (Müslim, Cennet 13).
    Böyle bir cennet önemsenmeyip dünyanın ve içindekilerinin merkeze alınması, ne kadar akıl kârıdır? “Haydi koşun, Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete!” (3/Âl-i İmran, 133)
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Temmuz 2011, Ümraniye

    - 9 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -7-
    ÂHİRET
    •
    Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Âhiret
    •
    Yakînî Bilgi, Kesin İnanç
    •
    Âhirete İman
    •
    Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri
    •
    Âhiret Şuuru
    •
    Yaratılışa İnanan, Yeniden Yaratılmaya da İman Eder
    •
    Âhiret Anlayışı Bizi Dirilişe Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
    •
    Gündüz Yaşıyor, Gece Ölüyor, Sabah Diriliyoruz
    •
    Her Kış Bir Ölüm, Her Bahar Bir Diriliştir
    •
    Ölüm; Gurbetten Vuslata Hicret
    “O müttakîler (takvâ sahipleri) ki, sana indirilene (Kur’an’a) ve senden önce indirilenlere (İlâhî Kitaplara) iman ederler. Onlar âhirete de yakînî olarak, kesin bir şekilde iman ederler.” 1
    Âhiret; Anlam ve Mâhiyeti
    Âhiret, kelime olarak Arapçada son, diğer, sonra gelen demektir. Âhiret; dünya hayatını takip eden, ona benzeyen yönler olduğu kadar, benzemeyen yönlerin de olduğu daha değişik ve ölümsüz bir hayattan, ebediyet âlemine ait çeşitli merhaleler ve hallerden ibarettir. “Yakîn” ise, gerçeğe uygun ve herhangi bir şüphe ile ortadan kalkmayacak şekilde şek ve şüpheden uzak olan sabit ve kesin bir inanış, şüphe karışmayan kesin bilgi demektir.
    Âhiret inancı, Allah’ın varlığını kabul eden hemen hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde (tabii bu arada hıristiyanlık ve yahûdilikte de) mevcuttur. Kur’an’da Hz. Nuh, İbrahim, Yusuf, Mûsâ, İsa ve diğer peygamberlerin kendi ümmetlerine âhiret akidesini telkin ettikleri ifade edilir.2
    1] 2/Bakara, 4
    2] bk. 12/Yûsuf, 101; 19/Meryem, 33; 20/Tâhâ, 55; 26/Şuarâ, 81-102; 71/Nuh, 17-18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 10 -
    Kur’ân-ı Kerim’de Âhiret
    Âhiret kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 115 yerde geçer.3 Yine,
    “son gün” anlamında “yevmü’l-âhir” şeklinde, dünya ile karşılaştırmalı
    olarak veya yalın halde 26 yerde kullanılır.4 Yalın halde elâhire
    şeklinde kullanıldığı yerlerde ed-dâru’l-âhire tamlaması, yani
    “âhiret yurdu”, “diğer ülke” anlamında olduğu veya âhiret hayatı
    demek olduğu kabul edilir. Bu kullanılış şekillerinden de anlaşılacağı
    gibi âhiret kavramı ile dünya kavramı arasında sıkı bir münasebet
    vardır.
    Kur’ân-ı Kerim’de yüzden fazla terim ve deyim kullanılarak
    âhiret akidesi işlenir. Âhiretle ilgili âyetler hem Mekkî, hem de
    Medenî sûrelerde sık sık tekrarlanmaktadır. Bu tekrarın, konunun
    önemini vurgulamak, sorumluluk duygusunu pekiştirmek, dünya
    ile âhiret arasındaki psikolojik mesafeyi kısaltarak mü’minin
    ruhunu yüceltmek ve hayatını ebedîleştirmek gibi hedeflere yönelik
    olduğunu söylemek mümkündür. Birçok sûrede kâinatın,
    özellikle insanın yaratılışından ve hayatın akışından bahseden
    âyetlerle âhiret hayatını tasvir eden âyetler yan yana yer almıştır.
    Kur’an’ın tasvirine göre dünya hayatı bir “oyun ve eğlence”5 bir
    “süs ve öğünüş”tür;6 “mal, evlat ve nüfuz yarışı”dır.7 Netice itibariyle o
    geçici bir faydalanış ve aldanış vesilesidir. Asıl hayat, âhiret hayatıdır.
    Gerçek anlamda huzur ve sükûn sadece ölümsüz âlemdedir.8
    Her ne kadar ölüm, geride kalanlar için acı ve hasret dolu bir olay
    ise de, imanlı gönüller için fânîlikten ebedîliğe geçişi sağlayan bir
    3] Âhiret Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 115 Yerde:) 2/Bakara,
    4, 86, 94, 102, 114, 130, 200, 201, 217, 220; 3/Âl-i İmrân, 22, 45, 56, 77, 85,
    145, 148, 152, 176; 4/Nisâ, 74, 77, 134; 5/Mâide, 5, 33, 41; 6/En’âm, 32, 92,
    113, 150; 7/A’râf, 45, 147, 156, 169; 8/Enfâl, 67; 9/Tevbe, 38, 38, 69, 74; 10/
    Yûnus, 64; 11/Hûd, 16, 19, 22, 103; 12/Yûsuf, 37, 57, 101, 109; 13/Ra’d, 26,
    34; 14/İbr3ahim, 3, 27; 16/Nahl, 22, 30, 41, 60, 107, 109, 122; 17/isrâ, 7, 10,
    19, 21, 45, 72, 104; 20/Tâhâ, 127; 22/Hacc, 11, 15; 23/Mü’minûn, 33, 74; 24/
    Nûr, 14, 19, 23; 27/Neml, 3, 4, 5, 66; 28/Kasas, 70, 77, 83; 29/Ankebût, 20,
    27, 64; 30/Rûm, 7, 16; 31/Lokman, 4; 33/Ahzâb, 29, 57; 34/Sebe’, 1, 8, 21;
    38/Sâd, 7; 39/Zümer, 9, 26, 45; 40/Mü’min, 39, 43; 41/Fussılet, 7, 16, 31;
    42/Şûrâ, 20, 20; 43/Zuhruf, 35; 53/Necm, 25, 27; 57/Hadîd, 20; 59/Haşr, 3;
    60/Mümtehıne, 13; 68/Kalem, 33; 74/Müddessir, 53; 75/Kıyâmet, 21; 79/
    Nâziât, 25; 87/A’lâ, 17; 92/Leyl, 13; 93/Duhâ, 4.
    4] Âhiret Günü Anlamındaki “El-Yevmü’l-Âhır” Terkibinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 26 Yerde:) 2/Bakara, 8, 62, 126, 177, 228, 232, 264; 3/Âl-i
    İmrân, 114; 4/Nisâ, 38, 39, 59, 136, 162; 5/Mâide, 69; 9/Tevbe, 18, 19, 29,
    44, 45, 99; 24/Nûr, 2; 29/Ankebût, 36; 33/Ahz3ab, 21; 58/Mücâdele, 22;
    60/Mümtehıne, 6; 65/Talâk, 2.
    5] 6/En’âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
    6] 57/Hadîd, 20
    7] 57/Hadîd, 20
    8] Bk. 29/Ankebut, 64 ; 40/Mü’min, 39; 57/Hadîd, 20
    AHİRET
    - 11 -
    vasıtadır. O yüzden birçok âyette ölüm ve âhiret hayatı “buluşmak,
    sevdiğine kavuşmak” anlamındaki “lika (likaullah, likau’l-âhire)9 kelimesiyle
    ifade edilmiştir.
    Asıl hayatın ikinci âlemde başlayacağına iman edenler, ölümün
    ebedî yokluk olmadığını kabul ederler. Henüz hayattayken,
    bu gerçek vatanın, baba yurdunun, sonsuz mutluluk hayatının
    özlemini duyar ve ona göre yaşarlar.
    Kur’ân-ı Kerim’in âhireti ispat metodu, “nereden geldim, nereye
    gidiyorum?” sorusuna tatminkâr bir cevap bulmaya dayanır.
    Düşünen her insanın sormaya mecbur olduğu bu sorunun birinci
    kısmında, kendisine ve içinde yaşadığı tabiata hâkim, mutlak
    kudrete sahip bir yaratıcının varlığına inanan kimse, sözkonusu
    sorunun ikinci kısmında da aynı düşünce tarzını devam ettirerek
    öbür âlemin ölümsüzlüğünü kolaylıkla benimser. Bundan dolayı
    Allah’a imanla âhiret gününe iman Kur’an’da sık sık ve birlikte
    zikredilmek suretiyle bunun ne kadar önemli bir ilke olduğuna
    dikkat çekilmiştir.
    Dünyaya ilk gelişinde pek âciz bir canlı olan insan, hayatının
    daha sonraki devrelerinde fizyolojik ve psikolojik yönden gelişip
    tabiat içindeki en mükemmel yaratık haline gelir. Ondaki rûhî ve
    fikrî gelişme devam ederek, fıtratındaki özellik ortaya çıkarak
    kendisinde ebediyet duygusu meydana getirir. İnsanın, iyi düşünmeden,
    ilk bakışta yok oluş (fenâ) gibi telakki ettiği ölümden
    korkması veya öbür âleme inanmayanlarla ona hazırlıklı olmayanların
    ölümden ürkmesi de bu ebediyet duygusuna bağlanabilir. O
    halde daha mükemmel ve ölümsüz bir âlem olan âhiretin varlığını
    benimsemek insanın tabii yaratılışında, fıtratında bulunan
    bir özelliktir. Ancak, dünya hayatının câzibesi, kişinin fıtratındaki
    ölümsüzlük duygusunu unutturup tabiatındaki seyri durdurabilir.
    Yakînî Bilgi, Kesin İnanç
    Yakînî bilgi, kendisinde şüphe olmayan bilgidir. Müttakîler,
    âhireti gözleriyle görmemişlerdir ama gözlerini yaratan Allah,
    âhiretin varlığını haber verdiği için şüphesiz iman ederler. Gözün
    görmesinde yanılma ve yanlışlık olabilir, fakat Allah’ın verdiği
    haberde yanlışlık olmaz. Çölde su görüp de ona doğru koşan
    insan, çoğu zaman su yerine serapla karşılaşabiliyor. Bu sebeple
    biz Allah’ın haberine gözlerimizle gördüğümüzden daha fazla
    inanırız. “Bu dünya hayatından başka hayat yoktur. Ölürüz ve yaşarız.
    9] 6/En’âm, 31; 7/A’râf, 147…
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 12 -
    Biz, diriltilecek değiliz.”10 diyen insanlar, mevsimlik böcekler gibi hiç
    görmedikleri baharı inkâr etmekteler. Ama bu kışın bir baharı, bu
    dünyanın da bir âhireti var.
    Ana rahmindeki bebeğe “buradan daha geniş bir dünya var”
    deseniz, gülüp geçebilir. Bu dünya da, âhiretin ana rahmidir. Bu
    toprak ana üzerinde yaşar, büyür ve ölerek âhirette doğarız. Baharda
    doğan, yazın gençliğini yaşayan, güz mevsiminde ölen, kardan
    kefenlerle toprağa gömülen çekirdeklerin baharda İsrafil’in
    surunu andıran ılık rüzgârlarla çiçeğe dönüşmeleri, âhiretin varlığını
    bize hatırlatan âyetlerdir. 11
    Âhiret konusu, İslâm’ın olmazsa olmaz ilkelerinden biridir ve
    sanıldığından çok daha fazla pratik değerlere sahiptir. Müslümanın
    arz üzerinde küçük ve büyük günahlardan kaçınabilmesi,
    dünyayı gözünde küçültüp, şehid cesaretini elde edebilmesi,
    dünya müstekbirlerine meydan okuyabilmesi ancak bu inancın
    sağlamlığı ölçüsünde mümkündür. Âhiret inancı, kesin bir kanaat,
    bir bilinç, bir şuurdur. Yani, insan hayatına yön veren yerleşik
    bir idrâk etmedir. Bu yüzden Mushaf tertibiyle âhiret kelimesinin
    geçtiği ilk âyette12 “yûkınûn (yakînen iman)” ifâdesi yer almış;
    Kur’an’ın hidâyetine erip kurtuluşa erecek muttakîlerin özellikleri
    arasında “âhirete yakînî iman” şartı aranmıştır.
    Bir bilginin, ya da fikrin insanda, yakînen iman olması, şuur/
    bilinç haline gelmesi, o düşüncenin kişi gözüyle görüyor, şâhid
    oluyor gibi konuyla kendi arasında yakınlık kurmasıyla, o düşüncenin
    kişiye mal olmasıyla mümkündür. Bir konu hakkında yakîne,
    şuura sahip olan kişi, o konu hakkında fikrî üretkenliğe ulaşabilir,
    bunu rahatlıkla başkalarına aktarabilir. Bundan da önemlisi,
    bundan elde ettiği bakış açısı ve yönelişi kendini ilgilendiren diğer
    alanlara da taşıyabilir. Öyleyse, çoğu insan tarafından ilme’lyakîn
    olarak bilinen âhiret konusunun ayne’l- yakîn seviyesine
    taşınması gerekir.
    Ayne’l-yakînde kişi, şâhid olduğu şeyi gerçekmiş gibi görür.
    Ama bütünüyle duyumsayamaz. Çünkü bu seviye, hakka’l-yakînin
    alanına girer. Öyleyse ayne’l-yakînin güçlendirilmesi için sembollere,
    teşbihlere ihtiyaç vardır. Bu teşbih ve semboller yoluyla
    âhiret tasvir edilir. Kalp gözü açık olanlar, bu tasvirin en uç noktasına,
    yani sınırına varabilirler. Bizzat müşahede ise şüphesiz öldükten
    sonra olacaktır. İşte müslümanların âhirete imanları bu
    10] 6/En’âm, 29; 23/Mü’minûn, 39; 45/Câsiye 24
    11] Mahmut Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., 1/87
    12] 2/Bakara, 4
    AHİRET
    - 13 -
    minval üzere olursa, âhiret konusu bir şuur haline dönüşecek ve
    pratik hayata aksedecektir.
    Hayata birkaç damla su ile başlayıp ölümden sonra sonsuzluğa
    uzanan biz insanların ölüm sonrası hakkında ciddi endişelerimiz
    yoksa; bu, hem dünyevî hayatımız, hem de uhrevî hayatımız
    için büyük bir tehlikedir. Bugün insanların kafalarında taşıdıkları
    endişelerine bakın; tamamının veya tamamına yakınının dünyevî
    endişeler olduğunu göreceksiniz. Kalabalık bir şehrin en yoğun
    noktasında durun ve oradan geçen binlerce insandan her birine
    şu soruyu yöneltin: “Şu anda neyi düşünüyordunuz?” Hiçbir insanın,
    “şu anda, bir gün öleceğimi ve yaşadığım hayatın hesabını
    vereceğimi düşünüyordum” dediğini kolay kolay duyamayacaksınız.
    İnsan, başına yüzde yüz gelecek ölüm olayını ve hesaba çekilmeyi
    düşünmeden nasıl yaşar? Fakat, maalesef yaşıyorlar; buna
    yaşamak denirse.
    Müslüman, hayata tevhid penceresinden bakmak zorundadır.
    Tevhid, birlemek demek olduğuna göre, laik bir anlayışla dünya
    ile âhiret arasını ayırmak bu inanca zıt olacaktır. Âhiretten ayırdığımız
    dünyayı, tekrar âhiretle birleştirmek zorundayız. Sadece
    ölüme kadar olan süre olarak algıladığımız istikbal (gelecek) kavramını,
    ölümden sonrasını da içine alacak şekilde anlamak ve bu
    anlayışı gündelik yaşayışa geçirmek, kulluk görevimizdir.
    Bir ayağımız âhirette; bir ayağımız dünyada, bir gözümüz
    âhirette; bir gözümüz dünyada ve bir kulağımız İsrafil’in surunda;
    bir kulağımız dünyada olarak yaşarsak dünya-âhiret dengesini
    kurmuş oluruz. Yoksa hem kendimiz, hem de bizden etkilenen
    her şey fesada uğrayacaktır. “Öyle binalar ediniyorsunuz ki, sanki içinde
    ebedî kalacaksınız!”13
    Âhirete İman
    Mü’minlerin akîdelerini teşkil eden iman esaslarından birisi
    de “âhiret gününe inanmak”tır. Kur’an, bizden gaybî olan âhiret
    âlemine yakînen, (kesin inançla) inanmamızı istemektedir. İsrâfil
    (a.s.) birinci defa sura üfürdüğünde kıyâmet kopacak, her şey yok
    olacaktır. İkinci defa üfürdüğünde ise herkes dirilecektir. İnsanların
    tekrar dirilmesiyle başlayan ve ebedîyyen devam edecek
    olan zamana âhiret denir. “Sonra siz kıyâmet gününde muhakkak
    diriltileceksiniz.”14; “Onlar sana indirilene de, senden önce indirilenlere
    13] 26/Şuarâ, 129
    14] 23/Mü’minûn, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 14 -
    de inanırlar, âhirete de kesin inanç ile inanırlar.”15
    Âhiret gününde dünyada kim ne işlemişse karşılığı tam olarak
    verilecektir. Bir âyet-i kerimede şöyle buyuruluyor: “Kâfirler öldükten
    sonra hiç dirilmeyeceklerini zannederler. Ey Muhammed! De ki, Hayır!
    Rabbime yemin ederim ki öldükten sonra yeniden dirileceksiniz. Sonra da
    yaptıklarınız size bildirilecektir. Bu Allah’a çok kolaydır.” 16
    Her şey gibi dünyanın da bir sonu vardır. Bir gün gelecek her
    yaratılan şey gibi dünya da yok olacaktır. Her şey yok olduktan
    sonra insanlar Allah’ın emriyle tekrar dirilecektir. Herkes dünyada
    işlediğinden sorguya çekilecek, her yaptığının karşılığını görecektir.
    O gün insana İman ve sâlih amelden başka hiç bir şey fayda
    vermeyecektir. İslâm’ı seçen ve gereklerini yerine getirenler cennete;
    bâtılı seçenler ise cehenneme gidecektir.
    “Güneş dürülüp ışığı kalmadığı zaman;
    Yıldızlar düşüp söndüğü zaman;
    Doğurması yaklaşmış develer başıboş bırakıldığı zaman;
    Yabani hayvanlar bir araya toplatıldığı zaman;
    Denizler kaynatıldığı zaman;
    Canlar bedenlerle birleştirildiği zaman;
    Kız çocuğun hangi suçtan ötürü öldürüldüğü kendisine sorulduğu
    zaman;
    Amel defterleri açıldığı zaman;
    Gök yerinden oynatıldığı zaman;
    Cehennem alevlendirildiği zaman;
    Cennet yaklaştırıldığı zaman;
    İnsanoğlu ne yaptığını görecektir.” 17
    Âhiret âlemine İman, Kur’an’da çoğunlukla Allah’a İmandan
    hemen sonra zikr edilmektedir. Yani Allah’a İman ile âhirete İman
    birbirine bağlı olarak ifâde edilmiştir. Biri başlangıç, öbürü ise sonuç.
    Çünkü yapılan her amel, her iyilik, işlenen her suç, çiğnenen
    her emir ve reddedilen her hükmün karşılığı ancak o adil mahkemede
    hallolunacaktır. O mahkemede hiç bir şey karşılıksız bırakılmayacaktır.
    “Kim zerre miktarı bir hayır işlerse, onun mükâfatını
    15] 2/Bakara, 4
    16] 64/Teğâbûn, 7
    17] 81/Tekvîr 1-14
    AHİRET
    - 15 -
    görecek; kim de zerre miktarı bir kötülük işlerse, onun cezâsını görecektir.”
    18
    Evet, dünya bir imtihan yeri, âhiret de o imtihanın değerlendirileceği
    bir başka yerdir. O yerde Allah’tan başka hiçbir yardımcı,
    O’nun izni olmadan hiç bir şefaatçı bulunamaz. Artık bütün
    işlemler bitmiş ve bütün hesaplar neticelendirilmiştir. Kur’ân-ı
    Kerim bu manzarayı şöyle dile getirmektedir: “Bir de öyle bir azap
    gününden sakının ve korunun ki, o günde (Kıyâmette) hiç bir kimse, hiç
    bir kimse adına bir şey ödeyemez. Kimseden şefaat da kabul edilmez.
    Azâbdan kurtulmak için kimseden bedel ve karşılık alınmaz. O kâfirlere
    yardım da yapılmaz.” 19
    Mü’minler bilmelidir ki, o gün mes’ûliyet ferdîdir, hesaplar
    şahsîdir. Herkes kendi nefsinden sorumludur. Hiç kimse başkasının
    günahını taşıyamaz. Hiç kimse kimseyi kurtaramaz.
    Âhirete iman, mü’mine, mutlak adâlete dayanan ferdî mesuliyeti
    yükler. Bu prensip, mü’mine, kendi değerini öğreten ve iç
    âleminde uyanıklığı hâkim kılan en kuvvetli bir prensiptir. Âhirette
    mü’mini kurtaracak, onu himaye edecek ancak sâlih amelidir. Hiç
    bir fidye onu küfür ve masiyetinin cezâsından kurtaramaz. Bunun
    içindir ki, âhirete İmanın, mü’minin hayatında büyük bir etki edeceği
    kaçınılmazdır. Öyle ise mü’min, bütün hazırlık ve çalışmasını
    âhirete yönelik yapmalıdır. İslâmî çalışma ve ibâdet hayatında
    bunun dışında hiç bir menfaat beklememelidir. Çünkü icraatında
    başkasını ortak eden (yani, Allah’tan başkası için ibâdet edip,
    başkaları takdir etsin diye kulluk yapan) âhirette de kimi ortak
    yapmış ise, ecrini ondan isteyecektir. Âhirette Allah’dan başkası
    mükâfat ve cezâ veremeyeceğine göre, o halde mü’min Allah’tan
    başkası için kulluk yapamaz.
    Âhirete iman, insanoğlunun başıboş olmadığını, lüzumsuz
    yere yaratılmadığını, kendi hevâ ve hevesiyle baş başa bırakılmadığını
    insana öğretir. Bu akîde, ameli karşılığı ile birleştiren bir
    inançtır. Bu inanç, insanoğluna kesin olarak bildiriyor ki, mutlak
    bir adâlet kendisini beklemektedir. Mü’min bu inanç sayesinde
    hesap ve adâlet gününe kendini hazırlar.
    Bu inanç, mü’min ile kâfiri birbirinden yaşantı itibariyle de ayırır.
    Mü’min, âhirete inandığı için dünyayı bir imtihan yeri olarak
    kabul eder ve çalışmasını da ona göre yapar. Kâfirler ise, âhirete
    inanmadıkları için, hayatı sadece bu dünyadan ibâret sayar ve
    18] 99/Zilzâl, 7-8
    19] 2/Bakara, 48
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 16 -
    çalışmasını da hep bu dünyaya ait kılar. Böylece onlar, âhirete eli
    boş olarak gider ve orada onlara sadece ateş arkadaşlık eder. Başka
    yardımcıları yoktur onların.
    Âhirete İman, onun için çalışmayı da beraberinde getirir. Yani
    âhirete inandığını iddia eden herkes, çalışmasını ona göre yapmalıdır.
    Allah’a ve âhirete inanıp mü’min olduğunu iddia eden kimse,
    karşısındaki kim olursa olsun, onun sevgisi Allah’adır, Rasûlünedir
    ve mü’minleredir. Kalbinde diğerlerine en ufak bir sevgi besleyemez.
    Allah’ın mü’minlerden istediği budur. 20
    İnsanın, bir şeyin kârını ve zararını düşünmesi fıtrattandır. Bu
    âlemden başka âlem tanımayan kimse, yalnızca bu dünyadaki
    kârı ve zararı düşünür; dünyevî faydalar beklemediği hiç bir işe
    yanaşmaz. Fakat âhiret gününe inanan kimse, dünyevî fayda ve
    zararlara pek aldanmaz. Çünkü onun bütün kazancı âhirete yöneliktir.
    O mükâfatını sadece Allah’tan bekler. Ona hayırlı bir iş
    götürüldüğünde, madden kaybedeceği bir şey olsa bile onu kaçırmamaya
    çalışır. Karşısına kötü bir iş çıktığında da, maddî faydası
    ne kadar olursa olsun ondan kaçınır. Kısaca mü’min âhirete yönelik
    çalışmalarda bulunarak, geçici dünya menfaatinin para, servet,
    mal, mülk, mevki, şöhret gibi aldatıcı metâlarına aldanmaz.
    O bilir ki, dünya üzerinde bulunan bütün varlıklar, tüm dünyevi
    faydalar geçicidir; günün birinde hepsi yok olup gidecektir.
    Yine insan, günün birinde, güneşin soğuyup bütün enerjisini
    kaybedeceğini, yıldızların dökülüp yok olacağını ve bütün
    kâinatın altüst olacağını yakinen bilmelidir. Kıyâmetten sonra da
    insana yeni baştan hayat bahşedileceği, insanların bu dünyadaki
    fiillerinin kayıtlar altında tutulup, kıyâmet gününde ortaya konulacağı,
    kıyâmette herkesin Allah tarafından hesaba çekileceği,
    bir kısım insanların (İman ve amel-i sâlih sahiplerinin) Cennet’e;
    bir kısım insanların (isyankârların) da Cehennem’e gireceğini yakinen
    bilir ve inanır.
    Kur’ân-ı Kerim’de Cennet ve Cehennem ehlinin tasviri şöyle
    yapılmaktadır: “Kıyâmet gününde birtakım yüzler ak, birtakım yüzler
    de kara olacak. O vakit yüzleri kara olanlara şöyle denilecek: ‘İmanınızdan
    sonra küfrettiniz ha! İşte o küfrün cezâsı olarak tadın azâbı.’ Ama
    yüzleri ak olanlar Allah’ın rahmeti içindedirler. Onlar orada (Cennet’te)
    ebedî olarak kalacaklardır.”21
    Mü’min âhirete İman ederken, bunu sözde bırakmayarak
    20] Bk. 58/Mücâdele, 22
    21] 3/Âl-i İmran, 106 - 107
    AHİRET
    - 17 -
    âhiret için ne gerekirse onu yapar, âhiret mutluluğunu kazanabilmek
    için önceden âhirete yönelik gayret ve çalışmalarda bulunur.
    Çünkü Alah Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kim de mü’min olduğu
    halde âhireti ister ve çalışmasını da onun için yaparsa, işte bunların çalışmaları
    makbuldür.” 22
    Âhiretin Gerekliliği ve Âhirete
    İnanmanın Faydaları
    1-) Dünya insan için bir imtihan yeridir. İnsan akıl ve irâde sahibidir.
    Allah, gönderdiği peygamberler ve kitaplarla insanlara hakkı
    ve bâtılı açıklamıştır. İnsan imtihan olunmaktadır, eğer İslâm’ı
    seçerse cennete girecektir, yok bâtıl bir din seçerse cehenneme
    girecektir. “Hanginizin daha iyi amellerde bulunacağını denemek için,
    ölümü ve hayatı yaratan O’dur.” 23
    İnsana kendisine verilen nimetleri nerede kullandığı mutlaka
    sorulacaktır: “Sonra, yemin olsun ki, o gün (Kıyâmet günü) mutlaka
    nimetlerden sorulacaksınız.” 24
    2-) Dünyada birçok haksızlıklar yapılmaktadır. Yapılan zulümlerin
    hesabı âhirette, dünyadan çok daha ağır bir şekilde görülecektir.
    3-) Yaptığı amellerin hesabını vereceğine inanan kimse hareketlerine
    dikkat eder. Çünkü bilir ki yaptığı işlerden mes’uldür,
    âhirette hesap verecektir. Bu yüzden kendisi ve insanlık için iyi
    amellerde bulunur.
    4-) Âhirete inanmak insanlık için bir huzur ve teselli kaynağıdır.
    İnsan da her canlı gibi ölecektir. Bu yüzden insan için öldükten
    sonra dirileceği inancı büyük bir nimettir.
    Kıyâmet ve Kıyâmetin Zamanı
    Kıyâmetin ne zaman kopacağı, bu düzenin ne zaman bozulacağı
    konusu insanları çokça meşgul etmiştir. Bu zamanı bilebileceğini
    tahmin ettikleri kişilere her zaman sormuşlardır. Ama
    kıyâmetin zamanı, sadece Allah’ın bileceği bir sırdır.
    “Sana kıyâmeti sorarlar: ‘Gelip çatması ne zamandır?’ (derler.) Sen onu
    nereden bilip bildireceksin? Onun nihâî ilmi yalnız Rabbine aittir. Sen ancak
    ondan korkanları uyarırsın. Kıyâmet gününü gördüklerinde (dünyada)
    sadece bir akşam vakti ya da kuşluk zamanı kadar kaldıklarını sanırlar.” 25
    22] 17/İsrâ, 19
    23] 67/Mülk, 2
    24] 102/Tekâsür, 8
    25] 79/Nâziât, 42-46
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 18 -
    “(Ey Muhammed!) Sana, kıyâmet saatinin ne zaman gelip çatacağını
    soruyorlar. De ki, onu ancak Rabbim bilir, onun vaktini O’ndan başka
    belirtecek yoktur. Göklerin ve yerin, ağırlığını kaldıramayacağı o saat,
    sizlere ansızın gelecektir.” 26
    Amel Defterleri
    Âhirette insanlara yapmış olduğu ameller, yazılmış bir defter/
    kitap halinde verilir. Bu defterler Kirâmen Kâtibîn melekleri tarafından
    yazılmış kitaplardır. Benzetme yerindeyse, dünyada her
    yaptığımız amel bu melekler tarafından kamerayla videoya çekilmektedir.
    Defter veya kitap denilen bu filmler âhirette cennetlik
    olanlara sağdan, cehennemlik olanlara ise soldan ve arkalarından
    verilecektir.
    Cennetlik olanlar büyük sevinç yaşayacaklar ve herkese kitabını
    göstermek isteyeceklerdir. Cehennemlik olanlar ise elindeki
    kitaplarda her şeyin yazıldığını görüp hayret edecekler ve pişman
    olacaklardır. Bu defterlerde; insanın dünyada yaptığı her şey büyüğüyle,
    küçüğüyle eksiksiz olarak yazılmış olacaktır. “Kitap ortaya
    konmuştur: Suçluların, onda yazılı olanlardan korkmuş olduklarını görürsün.
    ‘Vay hâlimize! Derler, bu nasıl kitapmış? Küçük-büyük hiçbir şey
    bırakmaksızın (yaptıklarımızın) hepsini sayıp dökmüş!’ Böylece yaptıklarını
    karşılarında bulmuşlardır. Senin Rabbin hiç kimseye zulmetmez.”27
    Mizan
    Mizan: Âhirette, amellerin tartılması için Allah’ın kıyâmet
    günü ortaya koyacağı terazilerdir. Âhirette hesaptan sonra insanların
    amellerini tartacak olan İlâhî adâlet ölçüsü demektir. Her
    insanın yapmış olduğu ameli bu terazide tartılacak, sevâbı ağır
    gelenler cennete; hafif gelenler ise cehenneme girecektir.
    Mizan, her ne kadar terazi ve ölçü âleti demek ise de mizan,
    bu dünyadaki ölçü âletlerine benzetilemez. Nasıl olduğunu kavramamız
    mümkün değildir. Mizan tam mânâsıyla doğru bir terazi
    olacaktır. Birilerinin hakkının yenmesi veya birilerinin kayırılması
    asla olmayacaktır. Çünkü o terazinin sahibi, âdil olanların
    en adâletlisi Allah’tır (c.c.). Allah Teâlâ bir âyet-i kerimede şöyle
    buyurmaktadır: “Biz kıyâmet gününe mahsus adâlet terazileri koyacağız.
    Artık hiç bir kimse, hiçbir şeyle haksızlığa uğramayacaktır. O şey bir
    hardal tanesi de olsa onu getirir, mizana koyarız. Hesap görücü olarak
    Biz yeteriz.”28
    26] 7/A’râf, 187
    27] 18/Kehf, 49
    28] 21/Enbiyâ, 47
    AHİRET
    - 19 -
    Allah, âhiret günü tartının hak olduğunu,29 kimin tartılan
    ameli ağır gelirse onun râzı edecek bir yaşayış içinde olacağını,30
    kurtuluşa ereceğini;31 ameli hafif olanların ise hâllerinin yaman
    olacağını, 32 bunlar Allah’ın âyetlerini inkâr ettikleri için kendilerini
    ziyana soktuklarını,33 amellerinin boşa gittiğini, kıyâmet gününde
    onlar için hiçbir ölçünün tutulmayacağını bildirmektedir.34
    Cennet ve Cehennem
    Cennet: Allah’ın İman edenleri ve İmanlarının gereklerini yerine
    getirenleri mükâfatlandıracağı yerdir. Cehennem ise Allah’a
    isyan edenlerin cezâlarını görecekleri yerdir.
    Cennet ebedîdir (sonsuzdur). Cennetin nimetleri hiç sona ermeyecektir.
    Genel kanı, kâfirler için cehennem azâbının da ebedî
    oluşudur. Âlimlerin çoğuna göre kâfirler de cehennemde ebedî
    kalacaklardır. Günahkâr müslümanlar ise günahları kadar cehennemde
    kaldıktan sonra cennete gireceklerdir.
    “Küfre sapanlar grup grup cehenneme sürülmüştür. Nihâyet oraya
    gelince kapıları açılmıştır. Onun (cehennemin) bekçileri onlara: ‘İçinizden
    Rabbinizin âyetlerini size okuyan ve bu gününüze kavuşacağınız hakkında
    sizi uyaran peygamberler gelmedi mi?’ derler.” 35
    Cehennem ateşten ve azaptan bir dünyadır. Orada her insan
    azap yönüyle eşit değildir. Mü’min ile kâfir, kâfir ile münâfık aynı
    yerde ve aynı azapta olmayacaktır. Yerleri ve dereceleri farklı
    farklı olacaktır.
    Cennette ise mutluluğun her türlüsü vardır. Orada sıcak ve
    soğuk yoktur, ebedî yeşilliklerle devamlı ilkbahar mevsimi hüküm
    sürer. Evler, köşkler, saraylar ve meyvelerin her türlüsü vardır. Orada
    korku, üzüntü ve keder yoktur. “Rablerinin azâbından sakınanlar
    da grup grup cennete sevkolunmuşlardır. Nihâyet oraya geldiklerinde
    ve kapıları açıldığında cennetin bekçileri onlara: Selâm size! Tertemiz
    geldiniz. Artık sonsuz kalmak üzere oraya girin derler.” 36
    29] 7/A’râf, 8
    30] 101/Karia, 6-7
    31] 7/A’râf, 8
    32] 101/Karia, 8-9
    33] 7/A’râf, 9; 23/Mü’minûn, 103
    34] 18/Kehf, 105
    35] 39/Zümer, 71
    36] 39/Zümer, 73
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 20 -
    Âhirete İmanın İnsan Hayatındaki Yeri
    İnsanlara bakıyorsunuz, sulu ve yeşillik bir yer görünce, hemen
    hafta sonu orada birkaç saat zevkli anlar geçirmek için piknik
    programları yapıyorlar. Ama aynı insanlar, Allah’ın, altından
    ırmaklar akan yeşillik mekânında (cennette) ebedî piknik yapmanın
    programını yapmıyorlar. Veya yazın sıcak günlerinde 40-50
    derecelik sıcağa dayanamayıp kaçan insanlar, o dehşetli günün ve
    yerin (cehennemin) bilmem kaç bin derecelik sıcağından korunmuyorlar.
    Şu hayatta apartmanlar ve villalar yaptırmaya kalkan
    insanlar, öbür tarafta bir gecekondu olsun yapmaya kolay kolay
    kalkışmıyorlar. Sanki bir gün oraya gitmeyeceklermiş gibi. Yine
    bu insanlar, şu hayatta, boğazlarından kısarak kooperatiflere
    yazılıyorlar. Yazıldıkları daireyi elde edip içinde rahat bir şekilde
    oturmak için canları çıkarcasına yıllarca taksit ödüyorlar. İyi, olsun,
    ev dünyada bir ihtiyaçtır ama, aynı kişiler cennet kooperatifinden
    bir köşke talip olup da “taksitlerini düzenli bir şekilde ödeyeyim;
    günü gelince bana anahtarı teslim edilsin” diye düşünmüyorlar.
    Yine bu insanlar, mahkemeye düştüklerinde beraat etmek için ellerinden
    geleni yapıyorlar. En iyi avukatı tutuyorlar, hakimi görmek
    gerekiyorsa görüyorlar... Ama aynı insanlar, birgün kurulacak
    olan İlâhî mahkemede berat etmek için pek de fazla bir çaba
    harcamıyorlar.
    Biz birine iyilik yapsak, adam karşılığında teşekkür etmeden
    çekip gitse “ne karaktersiz bir adam; o kadar iyilik yaptım, bir
    teşekkür bile etmedi. Nankör, sen bundan sonra görürsün!” deriz.
    Ama biz aynı şeyi Allah’a karşı yapmıyor muyuz? Evet, bütün meseleler
    gelip âhirete ve dirilişe ciddi mânâda iman (yakînî bir bilgi
    ve kesin bir inanç) noktasında düğümleniyor. “O (Allah), hanginizin
    daha güzel amel işleyeceğini denemek için ölümü ve hayatı yarattı.”37
    Bu âyetin ifadesiyle hayata baktığımızda sanki bir terslik varmış
    gibi görebiliriz. Çünkü biz insanlar, önce yaşar sonra ölürüz; ama
    âyette önce ölüm, sonra hayat denilmiş. Burada Allah bize şunu
    ima ediyor: “Hayatı anlamak ve doğru yaşamak istiyorsanız, önce
    ölümü anlamalısınız.” İnsanın hayatı nasıl anladığı, her şeyden
    önce ölümü nasıl anladığına bağlıdır. Eğer siz ölümü bir bitiş ve
    yok olma şeklinde anlarsanız, hayatı da “nasıl olsa ölüm var; o
    halde ölmeden önce ne yaparsam kârdır” şeklinde anlar ve öyle
    yaşarsınız. Ama ölümü bir bitiş değil de, aksine bir diriliş ve gerçek
    hayat olarak anlarsanız, o zaman hayatı; “en ince teferruatına
    kadar hesabının verileceği bir olay” olarak anlar ve o şekilde
    yaşarsınız. Herhangi bir şey yapmadan önce, onun hesabını yapar,
    37] 67/Mülk, 2
    AHİRET
    - 21 -
    hesaba çekileceğiniz bilinciyle hesaplı ve ölçülü davranırsınız.
    Âhiret Şuuru
    Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında
    âhirete iman gelir. İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine
    teslim olmaları ancak bu iman ile mümkündür. Bunun için âhiret
    konusunun en fazla işlendiği sureler Mekkî surelerdir. Bunun böyle
    olması kaçınılmazdı. Çünkü müşrik, kâfir, ya da putçu her ne
    olursa olsun, insanların her tür şirk, küfür ve câhiliyye düşüncesinden
    temizlenmeleri ve hayatlarının bütününde İslâm’ı kendilerine
    bir yaşam biçimi edinmeleri, bu iman ile mümkündür. Her
    şeyden önce Allah’a ve bu dünyadan sonra gelecek ebedî âhiret
    hayatına inanmayan bir insanın, yeryüzünde şeytanın oyunlarına
    karşı sebat etmesi, canı ve malı pahasına mustaz’afların haklarını
    savunup zâlimlere karşı durması beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları
    hayat gereği, tüccarca bir felsefeyi kendilerine rehber
    edinmişlerdir. Yaptıkları her tür iyilik ya da yardımın karşılığını bu
    dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle almak isterler. Oysa İslâm,
    müslümanlara böyle bir şey va’detmez. Aksine insan, akidesi için
    sadece malını ve dünyevî zevklerini değil, canını bile feda etse,
    bunun karşılığını yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah’tan beklemek
    zorundadır. Allah’a teslimiyet, dünyevî zevk, rahat ve menfaatlerden
    ferâgat anlamına geldiğine göre sağlam bir âhiret inancı,
    mü’minde olmazsa olmaz bir özellik demektir.
    Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî
    düşünce ve yaşayışlardan uzak durması, imkân haricindedir. Bu
    yüzden Kur’an, her konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru
    yolu takip etmiş ve yeryüzünde Allah’ın hilafetini yüklenecek
    ve İlâhî adâletini arz üzerinde tesis edecek insanları somut haram
    ve helallerden uzaklaştırmadan önce, yakîn bir âhiret (cezamükâfat)
    inancına davet etmiştir. Nitekim Mekke’de de böyle olmuş
    ve namaz, oruç, hac, içki, zina gibi konularla ilgili hükümler
    gelmeden önce bu inancın sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
    İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini,
    dünyevî ve hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği
    her şeye hükmetme istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Bunun
    sonucu olarak, İslâm’dan uzak anlayış ve yaşayış; insandan
    tabiata, felsefeden bilime, dinden siyasete hemen hemen her şeyin
    dengesini altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan, bu altüst
    olmuş dengenin hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği
    daha da iyi olacağını söylüyor. Bu dengenin bozulması sonucu
    adâletin arz üzerindeki tesisi de ortadan kalkmıştır. Ve artık
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 22 -
    yeryüzünde suç işleyen, zulmeden, milyonlarca mustaz’af insanı
    sömüren müstekbirler, emperyalistler, çağdaş firavunlar cezalandırılmadan
    bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte bunların nihaî cezasını
    Allah, âhirete saklamıştır. Adâlet konusu, sadece kâfir ve mücrimlerin
    suçlarıyla değil, aynı zamanda müslümanların ecirleriyle
    de ilgilidir. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık; bu,
    inkâr edenlerin bir zannıdır. Bu yüzden o inkâr edenlere ateşten helak
    vardır. Yoksa Biz, iman edip iyi işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk
    yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa muttakîleri, yoldan çıkaranlar gibi mi
    tutacağız?” 38
    Bu dünyada sırf Rabbinin rızâsını gözeterek her tür meşakkate
    katlanan, Allah’ın davası için işkence, hapis, kınanma, işinden
    edilme gibi her tür zorluğa göğüs geren insanların, Allah’ın bir
    lütfu olarak âhirette bir karşılığının bulunması gerekir. Gerçi bir
    müslüman, dünyada sırf Rabbine olan bağlılığından dolayı gördüğü
    eza ve cefalarla hiçbir zaman alçalmaz; aksine O’nun katında
    daha fazla yükselir.
    Yaratılışa İnanan, Yeniden
    Yaratılmaya da İman Eder
    Yaratılış olarak da âhiretin varlığında şüphe edilemez. Müşriklerin
    kesin inkârlarına getirdikleri en büyük delil; yok olan,
    toprağa karışan insan bir daha nasıl diriltilebilir? Oysa âlemlerin
    rabbi olan Allah’ın buna gücü elbette yeter. “Elbette gökleri ve yeri
    yaratmak, insanları yaratmaktan daha büyük (bir şey)dir. Fakat insanların
    çoğu bilmezler. Kör ile gören bir olmaz. İnanıp sâlih ameller yapanlarla
    kötülük yapan bir olmaz. Ne kadar az düşünüyorsunuz! (Kıyamet)
    saat(i) mutlaka gelecektir. Bunda asla şüphe yoktur. Fakat insanların
    çoğu inanmazlar.”39; “Yaratılışça siz mi daha çetinsiniz, yoksa gök mü?
    (Allah) onu yaptı. Kalınlığını (tavanını) yükseltti, onu düzenledi.”40; “De
    ki: ‘Allah sizi yaşatıyor, sonra sizi öldürüyor, sonra sizi kendisinde şüphe
    olmayan günde toplayacaktır. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 41
    Öldükten sonra dirilme; bir de insanın yaratılış felsefesi ile
    ilgilidir. Peygamberimiz: “insanın dünyada bir yolcu, dünyanın da
    ağaç altında bir solukluk dinlenme yeri” olduğunu söylemiştir. Yani
    başı O’ndan gelen ve sonu yine O’na ulaşacak olan bir yolculuk.
    (İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.). Bu yolculukta insan başıboş
    38] 38/Sâd, 27-28
    39] 40/Mü’min, 57-59
    40] 79/Nâziât, 27-28
    41] 45/Câsiye, 26
    AHİRET
    - 23 -
    bırakılmamıştır. “İnsan, başıboş bırakılacağını mı sanır?”42; “Bizim sizi
    boş yere, bir oyun ve eğlence olarak yarattığımızı ve sizin bize döndürülüp
    getirilmeyeceğinizi mi sandınız?”43 Allah, insanı boş yere yaratmadığına
    göre, helakını da boş yere yapmayacaktır. Bu dünyada
    kendisine bu kadar nimet ve hasletler verilen, mahlûkatın en şereflisi
    kılınan ve tüm bunların karşılığında sadece Allah’a kulluk
    etmesi istenen insanın, tüm bu imkân ve lütufları boş yere harcaması,
    ya da sırat-ı müstakim doğrultusunda kullanması karşılıksız
    kalmayacaktır.
    “...(O müttakîler) âhirete yakîn olarak iman ederler. İşte onlar, Rablerinden
    bir hidâyet üzeredirler ve kurtuluşa erenler de onlardır.”44 Âyette
    geçen yakînen iman önemlidir. İslâm’ın temel özelliklerinden birisi,
    insanları, gaybe imana davet etmesidir. Bu gaybın varlığı, bizim
    duyularımızla müşahede edilmez; aklî çıkarsamalar ya da mantıksal
    önermelerle de bilinmez. Aksine gaybe imanın en sağlam
    teminatı, sâdık habere duyulan güvendir. Kur’an gibi sâdık bir
    haberde herhangi bir yanlışlık ya da tezatlık olmayacağına göre,
    gaybin varlığı da kesindir. Âhiret gaybî olduğuna göre, ona yakînî
    iman da ancak Allah’a olan imanla mümkündür. Çünkü gerçek
    yakîn, bizatihi müşahede iledir. Oysa âhiret konusunda böyle bir
    imkân yoktur. Dolayısıyla konu, Allah’ın sözüne iman ile alakalıdır.
    Âhiret Anlayışı Bizi Dirilişe
    Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
    Bugün yaşadığımız toplumda âhiret inancı, bir mit ve
    hurâfeler yığını olarak yaşamaktadır. İnsanlar bu inancın getirdiği
    her tür dinamizm, coşkunluk ve aşktan fersah fersah uzaktadırlar.
    Bu avamî anlayış, tevhid bilincine sahip mücadeleci müslümanlar
    için geçerli değildir. Avamdan, ya da ehl-i dünyadan birisi yaşadığı
    hayat ve sahip olduğu hayat felsefesince âhirete inanmaktadır ve
    büyük bir ihtimalle de kendini cennette görmektedir.
    Gerçek müslümanlar için durum çok farklıdır. Çünkü müslümanlar
    ‘dünyadadırlar’, ama ‘dünyadan ve dünyevî’ değildirler.
    Dünyada, bütün ömürleri boyunca bir yolcu ya da garip gibidirler.
    Yani onlar, niçin yaratıldıklarını, nasıl yaşayacaklarını ve buna
    bağlı olarak sonlarının nereye ulaşacağını bilen insanlardır. İnsan,
    şu anda yaşadığına göre, öncelikle bilmesi gereken; nasıl yaşayacağı
    ve sonunun ne olacağıdır. Aslında son dediğimiz şeye, fazla
    uzak gözüyle bakılmamalıdır. Çünkü “Dünya” kelimesi, denâ’dan
    42] 75/Kıyâme(t), 36
    43] 23/Mü’minûn, 115
    44] 2/Bakara, 1-5
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 24 -
    gelir ve ‘yakınlaştırılmış şey’ demektir. Demek ki dünya, insanın
    akıl ve idrâk tecrübesine ve bilincine yakınlaştırılmış bir şeydir. Yakına
    getirilen şeyin (dünyanın) tabir câizse bizi kuşatması ve etkilemesi
    gerçeği, bilincimizi, son varış yerimizden (âhiretten) başka
    yöne çevirir. Bu son gidilecek yer, ‘daha sonra’ geldiğinden; bize
    ‘uzak’ gibi gelir. Hâlbuki bu, ‘yakın’ olan (dünya)nın sebep olduğu
    yanılsama ve şaşırtmacadan dolayı böyledir. Yani, son, âhiret
    bize o kadar uzak değildir. Uzak sanmamız, duyularımızın bizi yanıltması
    nedeniyledir. Öyleyse yaşadığımız ile ulaşacağımız sonu
    düşünmek ve her anımıza bir muhâsebe yapmak durumundayız.
    Müslüman birey, kendi bilinç ve dimağını devamlı diri tutmak
    zorundadır. Bir taraftan cahilî yaşamın, diğer taraftan nefsin/
    şeytanın öne sürdüğü zaaf ve oyalanmalar arasında kalan birey,
    cihadın her şeyden önce bunlara karşı verilmesi gereken bir mücadele
    olduğunu bilmelidir. Bunun sağlanabilmesi ise ancak yaşanılan
    dünyadan ve hayattan daha yüksek, yüce ilkelere, hedeflere
    bağlanmakla mümkündür. Bu ilke ya da hedef, günlük yaşamaktan
    ve denîlikten uzak ve yüce olduğu ölçüde bu hayatı anlamlı
    kılabilecektir. Hangi düzeyde olursa olsun, müslüman birey için
    mücadele zorunlu olduğundan, mücadeleye liyakat için fertlerin
    dimağlarını her zaman diri tutacak donanımlara, eskimeyen kaynaklara
    ihtiyacı vardır. İşte bu kaynakların başında âhiret inancı
    gelir. Kişi, dünyanın geçici zevklerinden, korku ve umutsuzluktan,
    hedef sapmalarından ve hilâfet görevini unutmaktan, ancak bu
    inanç ile uzaklaşabilir. İnsanoğlu nisyâna (unutmaya) meyillidir ve
    nisyan arttıkça isyan ve sapma da artar. Dahası, insanın gönlünde
    iki ayrı (üstelik zıt) ilkenin, idealin ya da duygunun bulunması
    mümkün değildir. Bir yandan hilafet görevini yerine getirmeye
    çalışmak, özgürlük ve adâlet için mücadele etmek, bir yandan da
    dünyanın ve şeytanın geçici oyunları, hileleri karşısında aldanmak,
    korkmak ve zavallı yaşam biçimlerine istek duymak, bir müslümanın
    şahsında birleşemez. “Dünya hayatını âhiret hayatı karşılığında
    satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim Allah yolunda savaşır da öldürülür
    ya da galip gelirse, biz ona yakında büyük bir mükâfat vereceğiz.”45
    Allah’ın yolunda mücadele, -alanı ve biçimi ne olursa olsun- ancak
    dünya hayatının satılmasından sonradır. Sağlam bir irade ve
    direnme duygusuna sahip olmayan insanların, düşmanın güç ve
    oyunları karşısında kısa zamanda umutsuzluk ve korkuya düşmesi
    mümkündür. Hâlbuki sorgulama, tahkir edilme, işkence görme ve
    nihâyet şehidlik ile kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını; aksine cennetlere
    ve bunun ötesinde temiz ve özgür bir ruha sahip olacağını
    45] 4/Nisâ, 74
    AHİRET
    - 25 -
    ve Rabbinin huzuruna bu tertemiz haliyle çıkacağını bilen bir insan
    için, korku son derece arızî bir şeydir.
    Gündüz Yaşıyor, Gece Ölüyor, Sabah Diriliyoruz
    “Niçin varsın?” şeklindeki soruya “yok olmak için” şeklinde cevap
    vermek, var olan ve yaşanılan her şeyi bir anda anlamsız kılmak
    demektir. Öyle ya, siz bir şey icad eder, bir şey var edersiniz;
    ardından size sorarlar: “Bunu niçin var ettin?” Cevap verirsiniz:
    “Var etmiş olmak için var ettim!” Neticede her iki cevap da oldukça
    anlamsız olup, kişinin kendisini, hayatı ve varlığı tanımadığını,
    olup bitenlerden gaflet içinde yaşadığını gösterir. “Onlar, ayakta,
    oturarak ve yanları üzerine yatarken Allah’ı anarlar. Göklerin ve yerin
    yaratılışı üzerinde düşünürler. Rabbimiz! Bunu boş yere yaratmadın (derler).
    Sen yücesin, bizi ateş azâbından koru.” 46
    Her şeyin bir anlamı vardır. Hayatın, ölümün, ağaçların, dağların,
    insanların, hayvanların... Ölümü anlamlandırdığımız zaman,
    her şey bir anlam kazanacaktır. Ölüm, bir yok olma değil; yeni bir
    hayatın başlangıcıdır. Ölümlü, fani sıkıntılarla dolu bir diyardan,
    ölümün olmadığı, ebedî, mükâfatlarla dolu zahmet ve sıkıntının
    bulunmadığı, sevdiğimiz her şeyin bulunduğu bir diyara yolculuktur.
    Onun için müslüman ölümden korkmaz; sadece ona hazır
    olur. Hatta yeri geldiğinde seve seve canını verir, âhiret karşılığında
    dünyayı satar. “Ölüm yok olmak değil; bir diriliştir, yeni bir
    hayata geçiştir” cümlesinden hareketle, yaşadığımız hayatı ve
    varlıkları seyredelim:
    Her gece bir ölüm, her sabah bir diriliştir. Gece olur uyuruz.
    Uyku, ölümün kardeşidir, ölmenin provasıdır. Bir müddet sonra
    uyanırız. Yani ölümden dirilişe geçeriz. Bunu her gün tekrarlarız.
    Gündüz yaşar, gece ölür, sabah diriliriz.
    Her Kış Bir Ölüm, Her Bahar Bir Diriliştir
    Güneşin her batışı bir ölüm, her doğuşu bir diriliştir. Her gün
    tekrarlanan bu batış ve doğuş gösterileri, bize şu gerçeği fısıldar:
    Ey insan! Tıpkı benim gibi sen de bir gün böyle batıp sonra tekrar
    doğacaksın, yani öleceksin ve dirileceksin. Bu gerçeği unutturmamak
    için Rabbimiz hergün bu manzarayı bize seyrettiriyor.
    Bakmasını bilenler, baktıklarında görenler için güneşin doğuş ve
    batışı da âhirete imanı içeren bir âyettir.
    Mevsimler de bize ölüm ve ardından dirilişi anlatır. Her kış
    bir ölüm, her bahar bir diriliştir. Kış geldiğinde toprağı ve hayatı
    46] 3/Âl-i İmran; 191
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 26 -
    ölü görürüz. O yeşil yeşil canlı bitkiler ve toprağın üstünde kaynaşan,
    devinen, gezinen böcekler, hayvanlar yoktur artık. Ama
    baharın gelip yağmurların inmesiyle birlikte toprağın dirilişe geçtiğini
    görürüz. Kışın, nice sineklerin kaybolması bir ölüm, baharla
    ortaya çıkması bir diriliştir. Kışın odun haline gelen ağaç için bu
    bir ölüm, baharla çiçek açıp meyve vermesi bir diriliştir. Tabiat,
    kendi diliyle haykırır: “Ey insan! Bir gün sen de böyle ölecek ve
    dirileceksin!” Rabbimiz, kış ve bahar mevsimlerini yaşatırken aynı
    zamanda ölümleri ve dirilişleri de aylarca seyrettirir. Tohumların
    toprağa atılışı bir ölüm, günler sonra topraktan çıkışı bir diriliştir.
    Tohumun toprağın içinde yok olduğunu zannederiz; hâlbuki
    yokluk yoktur. O, toprağın altında diriliş sürecini yaşamaktadır.
    Nihâyet bir müddet sonra, bahar rüzgârı borusunu öttürecek,
    tohum, kıyâmeti yaşayarak kıyam edecek, yeşillikler içinde yeni
    bir hayata kalkacaktır. İnsan da böyle bir tohum gibidir. Yaşarken
    bir gün toprağın altına düştüğünü görürüz. İnsanın düştüğü yer,
    onun kabridir. Tohum gibi o da bir gün düştüğü yerden kalkacaktır.
    Kıyâmet günü, zaten kalkış günü demektir. “Gökten bereketli
    bir su indirdik. Kullara rızık olmak üzere onunla bahçeler, biçilecek taneli
    ekinler, küme küme tomurcukları olan hurma ağaçları yetiştirdik. O su
    ile ölü yeri dirilttik. İşte insanların diriltilmesi de böyledir.”47; “O (Allah),
    ölüden diri, diriden ölü çıkarır; yeryüzünü ölümünden sonra o canlandırır.
    Ey insanlar! İşte siz de böyle diriltileceksiniz.! 48
    Doğum da bir diriliştir. Doğum, ölü gibi olan bebeklerin ana
    rahminde dirilişe geçip dünyaya adım atmasıdır. Bakmasını ve
    görmesini bilenler için bir damla suyun (atılan birkaç damla suyun
    milyonlarca parçasından birinin) dirilişe geçmesidir. “Allah’ı nasıl
    inkâr edersiniz ki, siz ölüler idiniz; O sizi diriltti. Yine öldürecek, yine diriltecek,
    sonra O’na döndürüleceksiniz.”49; “İnsan görmez mi ki, biz onu
    meniden yarattık. Bir de bakıyorsun ki, apaçık düşman kesilmiş. Kendi
    yaratılışını unutarak bize karşı misal getirmeye kalkışıyor ve: ‘şu çürümüş
    kemikleri kim diriltecek?’ diyor. De ki: ‘Onları ilk defa yaratmış olan diriltecek.
    Çünkü O, her türlü yaratmayı gâyet iyi bilir.” 50
    İçinde yaşadığımız hayatın kuruluş düzeni de ölümden sonra
    dirilişin ve hesaba çekilmenin gerçekleşeceğine başlı başına bir
    delildir. Çünkü yaşadığımız hayatta güçlü ve zâlim insanlar var.
    Çoğu kez bunlar, “ben istediğimi yaparım ve kimseye hesap vermem!”
    havası içinde yaşıyorlar. Diğer taraftan zavallı, güçsüz, her
    47] 50/Kaf, 9-11
    48] 30/Rûm, 19
    49] 2/Bakara, 28
    50] 36/Yâsin, 77- 79
    AHİRET
    - 27 -
    türlü haksızlığa maruz kalıp hakkını alamayanlar var. Günün birinde,
    zâlim cezasını, mazlum da hakkını alamadan ölüp gidebiliyor.
    Hayat, bu kadar dengesiz ve anlamsız, zâlimlerin yaptıklarının
    yanına kâr kalacağı kadar adâletsiz olamaz. Hemen insanın
    aklına şu geliyor: “Ölümden önce haklıya hakkı, suçluya cezası
    tümüyle verilmediğine göre, demek ki ölümden sonraya bırakılıyor.”
    İşte ancak bu değerlendirmeden sonra hayat anlam kazanıyor.
    İnsan, dirilişin sancılarını çekmektedir. Vicdan azâbının da
    temelinde “öldükten sonra bir gün dirilme ve yaşanılan hayatın
    hesabını vermenin getirdiği endişeler” vardır.
    Sadece bu dünyada yaşayacağınızı düşünerek yaşarsanız ölü
    yaşarsınız. Ama öleceğinizi düşünerek yaşarsanız diri yaşarsınız.
    Çevremizdeki insanlar hep dirilişin etkisiyle, âhiret şuuruyla yaşasalar!..
    Seyredin o zaman hayatın güzelliğini. İkinci asr-ı saadet
    olur çağımız. İnanın, iman ettiğimiz cenneti daha burada
    iken yaşamaya başlarız. Fakat biz, tüm yatırımlarımızı bu dünyaya
    yönlendirerek yaşadığımız hayatı ve yeri sahte cennet haline
    getirmeye koyulunca cenneti de unuttuk. Özlemez olduk. Nasıl
    özleyebiliriz ki; lüks, israf demeden yaşadığımız hayatı, materyalistlerin
    uydurma cenneti gibi yapmak için bir ömür boyu gece
    gündüz koşturunca. Sahabe, cenneti öyle bir özlüyordu ki! Enes
    bin Nadr, Uhud savaşında “cennetin kokusunu Uhud’un arkasından
    duyar gibi oluyorum” diyordu. Bilirsiniz, insan çok acıkınca
    yemeğin kokusunu çok uzaktan duyar. Sahabe de cennete öyle
    acıkıyordu ki, daha dünyada iken kokuları geliyordu cennetin.
    Gazali diyor ki: “Mezardakilerin pişman oldukları şeyler yüzünden
    dünyadakiler birbirlerini kırıp geçiriyor.” Ölüm öncesindeki
    kavgaların ölümden sonra pişmanlık getireceğini hissederek
    yaşayan insan, hiç pişman olacağı şeyin kavgasını verir mi? Hırsla
    hayatın ve eşyaların, burada kalacak şeylerin ardına bir ömür
    boyu düşer mi? “Onlar, geride nice şeyler bıraktılar; bahçeler, çeşmeler,
    ekinler, güzel makamlar ve zevk ü sefa sürecekleri nice nimetler. İşte
    böyle oldu ve biz onları başka topluma miras verdik.”51; “Ey iman edenler,
    size ne oldu ki: ‘Allah yolunda topluca savaşa çıkın’ denildiği zaman
    yere çakılıp kaldınız? Âhirettense dünya hayatına mı râzı oldunuz? Ama
    dünya hayatının geçimi (zevki), âhiret yanında pek azdır.” 52
    Gerçek özgürlük, Allah’a koşmakta ve Allah’a yakın olmaktadır.
    İnsan, Allah’a ne kadar yakın olur, O’na ne kadar bağlanırsa
    o kadar özgür sayılır. Allah’tan uzak yaşayan insanlar köle
    51] 44/Duhân, 25-28
    52] 9/Tevbe, 38
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 28 -
    insanlardır. Meselâ; mobilyalarının ve arabalarının çizilmesine hiç
    dayanamazlar. Çünkü o çizilen şeylerin kölesi durumundadırlar.
    Efendilerinin zarar görmesinden rahatsız olurlar. Ama her gün
    dinleri, imanları, şerefleri, namusları çizilir, hiç rahatsız olmazlar.
    Başörtüsüne uzanan ellere kızmaz; yeter ki o el, kendi putlarına,
    efendilerine zarar vermesin. Menfaatine dokunulduğunda etrafı
    velveleye boğanlar, dinlerine ve âhiretlerine yapılan hücumdan
    hiç rahatsızlık duymamaktalar. Böyle insanların özgürlükten bahsetmeleri,
    kölelerin özgürlük dersi vermesine benzer.
    Peygamberimiz’in tavsiyesi şöyle idi: “Bu dünyada, sanki gurbete
    gitmiş, birgün yuvasına tekrar dönecek biri gibi ol veya gelip geçici bir
    yolcu gibi yaşa.”53 Hayatın geçiciliğini kalbine ve kafasına oturtmuş
    bir müslüman geçici şeylere sevgi beslemez ve kendini bağlamaz.
    Zaten şu bir gerçektir ki; Allah’ın dışındaki şeylere olan ilgi ile
    Allah’a olan ilgi arasında ters orantı vardır. Bir kimsenin Allah’ın
    dışındaki varlıklara, eşyaya ilgisi ne kadar fazla ise, Allah’a olan
    ilgisi o kadar azdır. Böyle bir durumda ilgi duyulan şeyler Allah ile
    kul arasında engel teşkil ederler. Bu yüzden İslâm, insanın duygularını
    âhirete yönetmek için Kur’an’da çok sık şekilde ölüm, âhiret,
    kıyâmet, hayatın geçiciliği üzerinde durur. Mekkî sûrelerin aşağı
    yukarı tamamında, diğer sûrelerin de genelinde bu havanın verilmeye
    çalışıldığını görürsünüz. “Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence,
    süs, kendi aranızda övünme, mal ve evlât çoğaltma yarışıdır. (Bu)
    tıpkı bir yağmura benzer ki, bitirdiği ot ekincilerin hoşuna gider, sonra
    kurur, onu sapsarı görürsün, sonra çerçöp olur. Âhirette ise çetin bir
    azab; Allah’tan mağfiret ve rızâ vardır. Dünya hayatı aldatıcı bir zevkten
    başka bir şey değildir.” 54
    Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların
    sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da
    âhireti hesaba katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır,
    doğrusu onlar âhiretten korkmuyorlar.”55 Kur’an, terbiye etmeye
    çalıştığı insanda ilk etapta âhiret endişesi oluşturmaya çalışır. Bu
    endişe belli bir boyuta ulaştığı zaman insanların hayatlarında inkılabların
    gerçekleştiğine şâhit oluruz. Meselâ; içki Medine döneminde
    ve yaklaşık Uhud savaşı yıllarına kadar yasaklanmamıştır.
    Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince evdeki
    şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini görürüz.
    Peki, bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah korkusundan.
    O insanlar o güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları
    53] Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
    54] 57/Hadîd, 20
    55] 74/Müddessir, 53
    AHİRET
    - 29 -
    işin âhirette kendilerine çok pahalıya malolacağı söylendiği anda
    hemen o işten vazgeçiyorlar.
    Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını
    ortadan kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive
    edemezsiniz. Yani iyi şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden
    de kendiliklerinden vazgeçiremezsiniz. Âhirete iman; en
    büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol mekanizmasıdır. Âhiret
    ve Allah korkusu olmadan insanları neye göre ahlâklı ve dürüst
    olmaya sevkedeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir kötülüğün cezasını
    görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya yapacağı
    bir iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın?
    Denilebilir ki; insanlık için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok kısa bir
    süre içinde beni unutacaklar. Unutmasalar bile, öldükten sonra
    bana ne faydaları dokunabilecek ki?
    Ama düşünün ki “bir varlık” var ve “bir gün” gelecek. O varlık,
    o günde yaptığınız tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla
    verecek ve yaptığınız kötülüklerin de cezasını verecek. O varlık
    ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adâletli, kimseye zerre kadar zulmetmez,
    hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı ve sahibi, çok
    merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman edip sadece
    O’nun rızâsını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz
    bu kişiyi “Allah’ın rızâsını kazanma” amacıyla iyi şeylere kolayca
    yönlendirebilir ve kötü şeylerden de kolayca sakındırabilirsiniz.
    Aksi takdirde bütün çabalarınız sonuçsuz kalır. Âhiret korkusu olmadan
    insanlar, fırsat bulduklarında kötülük yapabilecekleri için
    kimsenin kimseye güveni olmaz.
    İnsanın ve insanlığın kemali, âhirete iman olmadan mümkün
    olamazdı. Toplumsal huzurun ve ferdin saadetinin âhiret inancına
    bağlı olduğunu bize saadet asrının örnek toplumu öğretti. Hiçbir
    ahlâkî kural tanımayan, fuhşun alenen işlenip suç sayılmadığı,
    birçok insanın babasının tombala usulü belirlendiği, kokuşmuş
    gelenek dışında kanun ve nizamın bulunmadığı, hak ve hukukun
    değil; gücün egemen olduğu, güçlünün hep haklı olduğu, kız çocuklarının
    diri diri toprağa gömüldüğü, faizin ve her türlü haksız
    kazancın normal sayıldığı, ezmeyene ezilmekten başka bir seçenek
    tanınmadığı cahiliyye toplumundan dünya tarihinin ender
    şâhid olduğu faziletli bir toplum çıkarılmasında, âhiret inancının
    payı sanıldığından da daha büyüktür.
    Kur’an ve Sünnette Allah’a iman ile âhirete iman birlikte zikredilir.
    Zaten ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Ayırdığımız
    zaman bir anlamı kalmaz. Örneğin, laiklerin inandığı gibi
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 30 -
    bir Allah’a inanıyorsunuz. Yani Allah’ın, kendi varlığınızı ve her
    şeyi yarattığını kabul ediyorsunuz. Fakat Allah’ı hayatınıza karıştırmıyorsunuz.
    Kötülük yaptığınızda ceza vermiyor; iyi ve dürüst
    davrananlara da ödül vermiyor. Allah için bana söyler misiniz böyle
    bir Allah’a inanmakla inanmamak arasında ne fark var? Hiçbir
    fark yok. Ama Allah’ın iyileri mükâfatlandıran, suçluları cezalandıran
    bir varlık olduğuna iman eden, ayrıca zâlimin cezasını dünyada
    görmediğine, mazlumun da hakkını şu hayatta alamadığına
    şahit olan bir insan, elbette ölümden sonra bu işlerin tamamlandığı
    bir günün olduğuna zorunlu olarak iman eder. Zaten âhiret
    gününün bir başka adı da “din günü”dür. Din’in sözlük anlamlarından
    birisi de mükâfat ve ceza olduğuna göre din günü; yapılan
    işlerin karşılıklarının verileceği gün mânâsına gelir.
    İki insan düşününüz. Birincisi hep onun bunun hakkını gasbetmiş,
    başkalarının alın teri ve emeği üzerinde keyif çatmış, ikincisi,
    başkalarının hukukuna tecavüz etmediği gibi bir ekmeğini
    ikiye bölerek tasadduk etmiş. Birincisi zulmetmiş, ezmiş, sömürmüş
    ve semirmiş. İkincisi yardım etmiş, gönül yapmış, onarmış ve
    mazlumu kollamış. Birincisi cana, mala, ırza tecavüz etmiş; ikincisi
    canı, malı, ırzı aziz ve muhterem bilmiş ve korumuş. Birincisi her
    türlü ahlâkî kurallardan ve insanî faziletlerden uzak, arzularının
    ve tutkularının esiri olarak yaşamış; ikincisi Allah’ın kendisi için
    çizdiği sınırları yine O’nun sevgisi ve korkusuyla çiğnememiş ve
    hep ahlâkî, insanî değer ve faziletleri koruyarak kuralları yaşamış.
    Evet, şimdi bu iki kişinin de öldükten sonra aynı sonuçla karşılaşıp
    yaptıklarının yanlarına kalacağını düşünmek hangi akla,
    hangi vicdana ve hangi adâlete sığar? 56
    Dünyanın; ekolojik anlamda tabii dengenin bozulması sınırından;
    ahlâkî, kültürel, siyasi, ekonomik vb. anlamlarda da toplumsal
    dengenin deformasyonu sınırına kadar, İlâhî olan her tür dengenin,
    tabiiliğin, sünnetullahın sınırlarını zorlayıcı bir sona doğru
    hızla yaklaştığını gördüğümüz bu dünyanın her şeye rağmen “halifesi”
    olarak seçilmişleri olan insanlarının, bu İlâhî misyonlarını
    yerine getirebilmeleri için hâlâ bir fırsatları, bir şansları var.
    Batı uygarlığının; insanı ve tabiatı tahrip eden, baş döndürücü
    bir ilerleme-kalkınma yarışı ile büyüleyici çağdaşlık, modernlik
    sendromu ile ifsad edici iletişim-medya hegemonyası, iğfal edici
    gayri ahlâkî yaşam tarzı ile artık âşina olduğumuz bu şeytanî
    uygarlığın sağına, soluna, ortasına bakmaksızın bütün yorumları,
    uzantıları ve sonuçları ile dünyayı ve insanlığı tehdit etmesine son
    56] Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Y., s. 287-288
    AHİRET
    - 31 -
    verebilmek için hâlâ insanlığın en erdemlilerinin yapacakları bir
    şeyler var.
    Bu erdemlilerin ve daha doğrusu insana üflenen İlâhî ruhun
    bütün erdemlerini temsil eden İslâm inancının insanlığa sunacağı
    İlâhî hikmetin bir ayağını tevhid; diğer ayağını âhiret bilinci oluşturuyor.
    Batının şeytanî hegemonyasına alarak İlâhî olana yüz
    çevirttiği, hikmeti ve İlâhî bilgiyi unutturduğu, insanî olan, tabii
    olan, hak olan her şeye sırtını döndürdüğü insanlık, içine düştüğü
    şeytanî bataktan ancak tevhid ve âhiret ayaklarına basarak doğrulabilir.
    Bu gerçek, yeryüzünün her yöresinde her gün her saat
    her an kendini gösteren trajik akıbetin farkına varan, farkında
    olan müslümanlar için üstlenilmesi gereken ağır sorumluluklar
    mânâsına geliyor.
    Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve
    imtihan aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini
    ve bu imanını, kuru ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç kofluğundan
    çıkartıp, olması gereken yere, âlemlerin rabbi olanın,
    dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği yere, hayatın tam ortasına
    oturtmak zorundadır.
    Âhiret inancını hayatın tam ortasına oturtmak ne demektir?
    Ve bu, nasıl olabilir? Bu sorulara müslümanın, her müslüman
    topluluğun âhiret inancını gözden geçirmesi, içi boş bir inanç olmaktan
    çıkartıp, hayatına yön veren bir şuur/bilinç düzeyinde ele
    alması ve müslüman insanın dünyevî yaşantısının bu bilinçle nasıl
    şekilleneceğini ortaya koyması ile cevap verilebilir. Bu da, elbette
    ki dünyaya değer vermeyerek, bir oyun ve eğlence gözüyle görerek
    dünyevî olana itibar etmeyerek, gelip geçici değerlerden
    yüz çevirip, o büyük gün için, Rabbimiz’in karşısına tek tek çıkacağımız,
    titreyerek ya da açık alınla çıkacağımız hesap günü için
    yaşamakla mümkündür. Bu mümkünü, hayatın tam ortasına oturmuş
    bir gerçekliğe dönüştürebilmek, yani gerçekten hesap günü
    için, hesap gününe ayarlanmış bir biçimde yaşayabilmek için de
    âhiretin bilincine varmış olmak gerekiyor.
    Ufukları ölümle sınırlı, ölüme kadar uzanabilen bir yaşam
    felsefesine inanan, ölüm öncesini de Allah’sız, âhiretsiz, ed-Din’siz
    beşerî ideolojilerin yaşam projeleriyle tasarlayan şeytanın kemalist
    ve batıcı dostlarının egemen olduğu bir toplumda hem bu bilince
    ulaşabilmek, hem de bu bilincin gerektirdiği tarzda yaşayabilmek
    -işin doğrusu- o kadar da kolay değil. Çünkü iki yüz yıldır
    ümmetin başına bela olan batı işbirlikçisi egemen güçlerin, ezerek,
    zulmederek, hile, dolap ve desiseler kurarak, batı batağına
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 32 -
    sürüklemeye çalıştığı ümmetin ve bir parçası olan yaşadığımız
    toprakların insanlarını, inkârın, şirkin, sapmanın, yüz çevirmenin,
    yalanlamanın, küçümsemenin, hor görmenin anaforundan
    baktığı İlâhî değerlere, ed-din gerçeğine, felah (kurtuluş) yoluna
    yeniden, bıkmaksızın, usanmaksızın çağırmak ve bununla birlikte
    işbirlikçilerin, satılmışların, sömürücülerin, insanlık düşmanlarının,
    Allah düşmanlarının düzenlerine karşı bitmez tükenmez bir kin
    pınarından beslenerek savaşmak, bir ve en büyük olan Allah’a,
    âhiret gününe yakînen iman edenlerin mesleğidir. Âhiret bilincinin
    gerektirdiği tarzda yaşayabilmek bu mesleği icra etmektir ve
    onun için kolay değildir.
    Yaşadığımız toplumda bir asra yakın ifsad ve inkâr kaynaklı
    zulüm düzeninin, pozitivist ve modernist paradigmalar temelinde
    ürettiği kemalist, sağcı, solcu, milliyetçi, kapitalist vb. ideolojilerin
    kıskacında bulunan insanların arasından çıkan müslümanların,
    bu kıskacın etkilerini tamamen silebildiğini söyleyebilmek çok
    zordur. Şu veya bu şekilde tevhid bilincine erişmiş insanların aynı
    oranda ve önemde âhiret bilincine de ulaşabildiklerini ne yazık
    ki iddia edemiyoruz. Eğer tevhid bilinci insanlara beyinlerdeki ve
    kalplerdeki putları, tâğutları yıktırıyorsa; âhiret bilinci de hayattaki
    putları ve tâğutları yıkma mücâdelesine sevkeder. Dünyayı
    değiştirmenin, toplumu değiştirmenin, insanı değiştirmenin en
    doğal, en sıradan faturası ve bedeli olan ölümü göze almanın,
    ölüme atılabilmenin, ölümden korkmamanın insanı davası uğruna
    mücâdeleye sevkeden en güçlü sâik olduğunu görürüz.
    Eğer insanlar tevhid bilinciyle yorumlayabildikleri dünyayı değiştirebilmek
    için kıllarını dahi kıpırdatmıyorlarsa, ya da sadece
    kıllarını, ya da dillerini kıpırdatıyorlarsa, işte o zaman insanların iç
    dünyalarına inip oradaki tortuyu, toplumun kültüründen kalmış
    gizli kalıntıları, yani o çıplak ölüm korkusunu, o açık dünya sevgisini
    bulup çıkarmak gerekir; zira insanları, tevhide ulaştığı halde
    yerinde tutacak olan, hâlâ yaşamaya, yalnızca yaşamaya sevkedecek
    olan tek sebep, bütün teorik, ilmî, fikrî izahların, yorumların,
    anlayışların aldatıcı perdesi arkasına gizlenen tek sebep; dünya
    sevgisi ve ölüm korkusudur. İslâmî bilincine rağmen bu içgüdüsel
    tortuyu barındıran insanların ölüm korkusu diğer insanlardan
    daha fazla, dünya sevgisi diğer insanlarınkinden daha yoğun ve
    kalıcı olur. Çünkü, bir içgüdü olarak, bilinçaltında sürekli beyin,
    kalp ve dildeki gerçeklerin perdesiyle örtülüp, bir biçimde bu
    gerçeklere inanıyor olmanın rahatlatıcı, yeterli gördürücü, tatmin
    edici işleviyle oyalanıyor olarak dünyayı sevmek daha meşrû,
    ölümden korkmak daha doğal hale gelir ve bu insanlar âhiretin
    AHİRET
    - 33 -
    bilincine daha uzak bir noktaya düşerler. Çünkü bu bilinci de taşıdıklarını
    var saymakta ve kendilerini de başkalarını da buna inandırabilmektedirler.
    Oysa âhiret bilincini sıradan bir insana kavratabilmek
    daha kolay; bu tür insanların yeniden kavrayabilmeleri
    daha zordur.
    “Lâ ilâhe illâllah”ın bütün bir tarihi, bütün bir dünyayı, bütün
    bir toplumu izah eden esprisini kavrayıp da, yeryüzünde
    işlenen bunca zulme, bunca haksızlığa, bunca iğrençliğe şâhid
    olup da, içinde yaşadığı toplumda ne yapmasını ve ne yapmamasını
    açık ve net bir şekilde kavrayıp da, hiçbir şey yokmuş
    gibi yaşamanın, hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranmanın, hiç
    bir sorumluluğa sahip değilmiş gibi ömür tüketmenin başka bir
    izahı yoktur. Mücâdelesiz, kavgasız, çilesiz, hapissiz, işkencesiz,
    kansız, şehidsiz geçen günlerin; daha fazla küfür, daha fazla
    zulüm, daha fazla tuğyan, daha fazla zillet demek olduğunu
    bilen insanların, bilmesi ve gereken insanların hâlâ yerlerinde
    durabilmeleri, hâlâ mücâdeleye atılmamaları, hâlâ kavgayı
    yarınlara erteleyici çözümlere sarılmaları, hâlâ kolay ve rahat
    yolları bayraklaştırabilmeleri, başka bir şeyle izah edilemez.
    Mücâdelenin, kanın, şehidin olmadığı yerde âhiret bilinci de
    gereği kadar yoktur demektir. Âhiret bilincinin gereği kadar
    olduğu bir yerde insanlar günlerini meydanlarda, sokaklarda,
    karakollarda, mahkemelerde, cezaevlerinde, mezarlarda ya da
    mezar başlarındaki şehâdet andlarında doldururlar.
    Oysa düşmanın açık seçik belli olduğu, kavganın bütün yakıcılığıyla
    kendini dayattığı, inancın kan, ter ve gözyaşı ile ispat
    istediği bir zamanda, insanlar hâlâ kaybetmekten korkacakları
    şeyleri biriktirmekle meşgullerse, hâlâ sıradan bir vatandaş olarak
    yaşamak için çaba gösteriyorlarsa, hâlâ hayatın yutucu gerçekleri
    hesap gününün ürpertici gerçeğinin önüne geçebiliyorsa,
    hâlâ şerefsizce yaşamanın sermayesi olan dünyalık şeyler peşinde
    koşmak, âhiret kazanma çabasına girmemenin mazereti olabiliyorsa,
    o zaman Allah’ın ipine tutunarak ayağa kalkabilmenin
    bir ayağı yani âhiret bilinci eksik demektir. Zaten yüce Rabbimiz
    de Kur’ân-ı Kerim’de sık sık “Allah’a ve âhiret gününe iman edenler”
    diyerek, iki ayağın kopmaz birliğini vurgulamıyor mu?
    Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında
    özellikle ölümü, dirilişi, kıyâmeti, mahşeri, cenneti, cehennemi,
    günahlarımızı, Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı
    derin derin düşünelim. Bunu kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki
    rahatımızdan fedakârlık yapalım. Hem burada tam bir rahat
    etme, hem de orada rahat etme gibi imkânsız ve gülünç olan
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 34 -
    sevdadan vazgeçelim. Sahâbeler, Hz. Peygamber’e, biraz rahatına
    bakması, kendini fazla yormaması yolunda birtakım şeyler söyleyince,
    Önder ve Örneğimiz’den şu cevabı alırlar: “Nasıl refah ve
    nimetin tadını bulurum ki, boynuz sahibi (İsrâfil) boynuz (sur)u ağzına
    koymuş, alnını eğdirmiş ve kulağını vermiş, ne zaman üfleyeceğine dair
    emir bekliyor.” 57
    Kabirlere, hele gece karanlığında gidip, oralarda ölümle kolkola
    yaşayacağımız günleri düşünelim. Ölüm ve şehâdet râbıtası
    yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat süremiyorsak
    müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine varalım.
    Mezarlarda ve hayalinde düşünerek canlandırdığın kabir hayatında
    düşün ki, bir-iki metrelik çukur, içinde birkaç kemik parçası ve
    mezar taşında da senin adın, evet senin adın, benim adım yazılı.
    Artık Rabbinle karşı karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun
    veya beklemiyordun. Ama öldün, yani senin kıyâmetin
    koptu. İşte bu kıyâmete hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını?
    Sakındın mı yapmaman gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-
    harçların, ümitlerin, beklentilerin, yatırımların... neresi için?
    Ölüm... Ne zaman? Evet, ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni
    bir hayatla çıktığı gibi bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin
    huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceğini
    düşün ve hayatını ona göre düzenle: Çünkü ölüm bir yok oluş
    değil; diriliştir. Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır.
    Âhirete iman etmiş olmak, âhiret bilincine erişmiş olmak,
    yalnızca kafalarda âhiretle ilgili bilgileri arttırmakla, kalplerde
    âhirete olan inancı tazelemekle gerçekleşmez. Çünkü âhiret bilinci
    kafa ve kalpte başlayıp biten işlevsiz bir olgu değil; insan hayatının
    bütün boyutlarını ve ömrünün bütün anlarını belirleyen
    canlı ve dinamik bir olgudur. O yüzden Bakara sûresi 4. âyette
    Kur’an’ın doğru yola kılavuzluk edeceği muttakîlerin vasıfları
    sayılırken “âhirete inanırlar” değil; “âhirete yakînen (şuurlu/bilinçli
    olarak) iman ederler.” denilir. O yüzden âhiret bilincinin varlığını ve
    derecesini ölçebilmenin bir yolu sürekli olarak kafa ve kalbi gözden
    geçirmekse, bir diğer yolu da bizatihi yaşanan hayatı gözden
    geçirmek ve hesap günündeki İlâhî sorguya uyup uymadığının
    muhâsebesini yapmaktır. Bu muhâsebe de, dünya ve içindekilere
    bağlılık, dünyevî zevk ve değerlere iltifat, ölüm duygusu ve gerçeğinden
    uzaklaşmak olumsuz; âhirete ve hesap gününe ayarlı bir
    hayat yaşamaya çalışmak, dünyadan, içindekilerden, geçici zevk
    ve değerlerden -Allah’ın istediği vasatın dışında- uzaklaşabilmek
    ve hayatı, enerjiyi, yetenekleri, bilgiyi, gücü, bedeni, kafayı
    57] Tirmizî
    AHİRET
    - 35 -
    Allah’ın dâvâsı için harcamak olumlu olarak değerlendirilmelidir.
    Birey olarak muhâsebesinde olumsuz hanesi ağır basanlar istedikleri
    kadar tevhid bilincine ulaştıklarını iddia etsinler, yaşadıkları
    hayatın yüzlerine çarpılacağını unutmamak zorundadırlar.
    Muhâsebesinde olumlu hanesi ağır basanlar ise, zaten içiçe
    yaşadıkları ölümle gerçek hayata geçtikleri andan itibaren Rablerine
    kavuşmanın mutluluğunu tadarlar. Ne mutlu onlara! Ne mutlu,
    ölümden korkmayan, ölümü sevebilen, ölümü arzulayabilen,
    ölümle dostluk kurabilen, ölümün koynunda ömür tüketebilen
    Allah erlerine! “Rabbinizin mağfiretine (bağışına) ve takvâ sahipleri için
    hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!”58
    Âhiret bilinci; ölümü sevmek, ölümle bir yaşamak ve nasıl gelirse
    gelsin, ama müslümanca yaşayış üzerine gelsin, müslümana yakışır
    şekilde ölüme, yani cennete koşabilmektir.59
    Ölüm; Gurbetten Vuslata Hicret
    Ölümü tefekkür ederek yaşamak, hayatta “gidici” olarak yaşama
    sonucunu doğurur. Böyle yaşayan insan da hesabını ve yatırımını
    gideceği yere göre yapar. Hesaba çekilme günü gelmeden
    önce kendini hesaba çeker. Aksi halde, insan gideceği saata kadar
    kalacakmış gibi yaşar ve tercihini ona göre yapar. “Ama siz, dünya
    hayatını tercih ediyorsunuz. Oysa âhiret daha hayırlı ve daha kalıcıdır.”60
    Aşağı yukarı her insan, bir eşya satın alırken, önüne konan iki
    maldan “iyisi olsun, pahalı olsun” diyerek daha kalıcısını tercih
    ettiği halde, Allah’ın önüne koyduğu iki hayattan geçicisini tercih
    ediyor; kalıcısını bırakıyor. “Hayır, siz acele geçiveren şu dünyayı çok
    seviyorsunuz da âhireti bırakıyorsunuz!”61 Hayır, siz yaptığınız işlerin
    karşılıklarının acele, peşin verildiği şu dünyayı çok sevdiğiniz için
    karşılıkların veresiye olduğu öteki dünyayı bırakıyorsunuz, sevmiyorsunuz.
    “Muhakkak sizi biraz korku, biraz açlık ve mallardan, canlardan,
    ürünlerden biraz eksiltmekle imtihan eder, deneriz. Sabredenleri
    müjdele.”62; “Yoksa içinizden Allah, cihad edenleri ve sabredenleri belirtmeden
    cennete gireceğinizi mi sanıyordunuz?” 63
    Görüldüğü gibi, dünyadaki acıların ve zevklerin altında imtihana
    çekilme esprisi yatmaktadır. O halde böyle durumlarda
    58] 3/Âl-i İmran, 133
    59] Bu konunun son bölümü, Hüseyin Özhazar (Bengisu Y.) ve Hasan Eker’in
    (Denge Y.) Âhiret Bilinci adlı eserlerinden kısmen yararlanılıp birkaç sayfası
    yer yer özetlenerek oluşturulmuştur.
    60] 87/A’lâ, 16-17
    61] 75/Kıyâme(t), 20-21
    62] 2/Bakara, 155
    63] 3/Âl-i İmran, 142
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 36 -
    alınması gereken ilaç sabırdır. Çünkü bu zevkler ve acılar geçicidir.
    Geçici olması da sabrı kolaylaştırıyor. Sabretmediğimizde ne olur?
    Geçici zevklere sabretmeyip dalarsak, âhiretteki ebedî ve hakiki
    zevklerden mahrum kalırız. Şu hayatın geçici elemlerine sabretmezsek,
    bu defa hem ebedî, hem de daha ağır âhiret azâbına
    maruz kalırız ve âhirette bize şöyle denilir: “İnkâr edenler, ateşe
    sunuldukları gün, onlara: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan
    her şeyi harcadınız, onların zevkini sürdünüz; ama bugün, yeryüzünde
    haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı
    bir azab göreceksiniz’ denilir.” 64
    64] 46/Ahkaf, 20
    AHİRET
    - 37 -
    Âhiretle İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Âhiret Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 115 Yerde): 2/Bakara,
    4, 86, 94, 102, 114, 130, 200, 201, 217, 220; 3/Âl-i İmrân, 22, 45, 56, 77, 85, 145,
    148, 152, 176; 4/Nisâ, 74, 77, 134; 5/Mâide, 5, 33, 41; 6/En’âm, 32, 92, 113, 150;
    7/A’râf, 45, 147, 156, 169; 8/Enfâl, 67; 9/Tevbe, 38, 38, 69, 74; 10/Yûnus, 64; 11/
    Hûd, 16, 19, 22, 103; 12/Yûsuf, 37, 57, 101, 109; 13/Ra’d, 26, 34; 14/İbr3ahim, 3,
    27; 16/Nahl, 22, 30, 41, 60, 107, 109, 122; 17/isrâ, 7, 10, 19, 21, 45, 72, 104; 20/
    Tâhâ, 127; 22/Hacc, 11, 15; 23/Mü’minûn, 33, 74; 24/Nûr, 14, 19, 23; 27/Neml,
    3, 4, 5, 66; 28/Kasas, 70, 77, 83; 29/Ankebût, 20, 27, 64; 30/Rûm, 7, 16; 31/Lokman,
    4; 33/Ahzâb, 29, 57; 34/Sebe’, 1, 8, 21; 38/Sâd, 7; 39/Zümer, 9, 26, 45; 40/
    Mü’min, 39, 43; 41/Fussılet, 7, 16, 31; 42/Şûrâ, 20, 20; 43/Zuhruf, 35; 53/Necm,
    25, 27; 57/Hadîd, 20; 59/Haşr, 3; 60/Mümtehıne, 13; 68/Kalem, 33; 74/Müddessir,
    53; 75/Kıyâmet, 21; 79/Nâziât, 25; 87/A’lâ, 17; 92/Leyl, 13; 93/Duhâ, 4.
    B- Âhiret Günü Anlamındaki “El-Yevmü’l-Âhır” Terkibinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 26 Yerde:) 2/Bakara, 8, 62, 126, 177, 228, 232, 264; 3/Âl-i İmrân,
    114; 4/Nisâ, 38, 39, 59, 136, 162; 5/Mâide, 69; 9/Tevbe, 18, 19, 29, 44, 45, 99;
    24/Nûr, 2; 29/Ankebût, 36; 33/Ahz3ab, 21; 58/Mücâdele, 22; 60/Mümtehıne, 6;
    65/Talâk, 2.
    C- Âhiret Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    a- Âhirete İman: Bakara, 4, 46, 62, 123, 177; Al-i İmran, 9, 25; Nisa, 38-39, 59,
    162; En’am, 113; A’raf, 147; Tevbe, 18-19, 44; Yunus, 45; Nahl, 22; Kehf, 110;
    Neml, 3; Lokman, 4; Şura, 7; Mearic, 2, 26.
    b- Âhireti İnkâr: Nisa, 136; Yunus, 7-8; Neml, 4-5; Sebe’, 3, 7-9; Mutaffifin,
    10-12; Tin, 7.
    c- Âhiretin Varlık Hikmeti: Sebe’, 4-5
    d- Âhiret İçin Gönderilen Ameller: Bakara, 110; Hacc, 77; Yasin, 12; Haşr, 18;
    Kıyame, 13; İnfitar, 5.
    e- Âhiret Nasibi İçin Çalışmak: Bakara, 200-201; Al-i İmran, 145; Nisa, 77; Kasas,
    77.
    f- Âhiret Hayırlıdır: En’am, 32; A’raf, 169-170, Kasas, 60; Şura, 36; A’la, 16-17;
    Duha, 4.
    g- Âhireti İsteyenler: İsra, 19; Şura, 20.
    h- Âhiret Nimetleri İle Dünya Nimetlerinin Karşılaştırılması: Kasas, 60;
    Ankebût, 64.
    i- Âhiret Nimeti (Cennet), Zulümden ve Fesattan Sakınanlar İçindir: Kasas, 83;
    Ankebût, 36; Şura, 36-39.
    j- Âhiret Hayatı, Geleceği Gerçek Bir Hayattır: Ankebût, 20; Sebe’, 3.
    k- Âhiret Hayatı Asıl Hayattır: Ankebût, 64.
    l- Kâfirler, Dünyayı Âhiretten Üstün Tutarlar: İbrahim, 3; Kehf, 32-36; Rum, 7;
    Kıyame, 20-21; İnsan, 27; A’la, 16.
    m- Âhiret de Dünya da Allah’ındır: Necm, 25; Leyl, 13.
    n- Dünya, Âhiretin Tarlasıdır: Şura, 20.
    o- Hem Dünya, Hem Âhiret Nasibi İstemek: Bakara, 201; Nisa, 145; Kasas, 77;
    Cum’a, 10.
    p- Âhirete Önden Hayır Yollamak: Bakara, 110; Hacc, 77; Yasin, 12; Haşr, 18;
    Kıyame, 13; İnfitar, 5.
    r- Âhiret İçin Zararlı Kadınlar: Teğabün, 14.
    Âhiretle İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
    Buhari, Bed’ül Halk 8, Salat, 48, Cihad 33, Rikak 39, 41
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 38 -
    Müslim, İman 312, Zikr 14, 16-18, Fiten 133-135
    İbni Mace, Zühd 32
    Tirmizi, Zühd 5
    Âhiret Daha Çok Düşünülmeli: Kütüb-i Sitte, 17/ 565
    Âhiret Hayatında Ölüm Olmayacaktır: Kütüb-i Sitte, 14/ 417-418
    Âhiret İşleri Dünyadakilere Sadece İsmen Benzer, Hakikatleri Ayrıdır: Kütüb-i
    Sitte, 14/ 383
    Âhirette Dünyanın Alacağı Hal: Kütüb-i Sitte, 4/ 38-39
    Dünyadaki Azab ve Nimet Âhirette Sona Erer: Kütüb-i Sitte, 14/ 416
    Âhirette Herkes Otuz Yaşında Olacak: Kütüb-i Sitte, 14/ 450
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s.
    184-188
    2. Tefsir-i Kebir (Mefatihu’l Gayb), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1, s. 467
    3. Hadislerle Kur’ân-ı KerimTefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 173-178
    4. Fi Zılalil Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 82-83
    5. Tefhimu’l-Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 51
    6. Kur’ân-ı KerimŞifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 87-89
    7. Min Vahyi’l Kur’an, Tefsir Dersleri, M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. s.
    49-50
    8. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin El-Muvahhid, Hak Y. s. 40-41
    9. Bakara Sûresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. s. 65-71
    10. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 94-99
    11. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 285-298
    12. Arınma Yolu, c. 2, s. 75-130
    13. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 1s. 401 , C. 4 s. 133-134
    14. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 1, s. 543-548
    15. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 197-204
    16. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y. s. 26-28
    17. Kur’an’da Ulûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 127-133; 232-233; 258
    18. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 221-226
    19. Haşir Risalesi, Said Nursi, Med-Zehra Y.
    20. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 22-25
    21. İslâm ve Sosyal Değişim, 36-39, 82
    22. İslâm -Temel İlkeler- Ali Ünal, Beyan Y. s. 121-136
    23. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s.
    191-199
    24. Kur’ani Araştırmalar, Murteza Mutahhari, Tuba Y. s. 115-118
    25. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 144-148
    26. İtikat Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y. s. 115-119
    27. İlahi Kanunların Hikmetleri, Abdülkerim Zeydan, İhtar Y. s. 331-342
    28. İslâm Nizamı, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 314-344
    29. Yakin: Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 423-425
    30. Kur’an Penceresinden Bakış, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı, s. 77-113
    31. İslâm Nizamı, Ali Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 2, s. 314-344
    AHİRET
    - 39 -
    32. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 152-173
    33. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özhazar, Bengisu Y.
    34. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    35. Âhiret Hazırlığı, Sâdık Dana, Erkam Y.
    36. Âhirete İnanıyorum, M. Yaşar Kandemir, Damla Y.
    37. Âhirete Giden Yol, Ali Rızâ Altay, Sönmez Neşriyat
    38. Âhirete Açılan Kapı Kabir, Yusuf Şensoy, Furkan Dergisi Y.
    39. Âhiret Perdesini Aralarken, Haris el-Muhasibi, Nesil Basım Yayın
    40. Dünya-Âhiret, Ömer Öngüt, Hakikat Y.
    41. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölüm, Cenaze, Kabir, İsmail Mutlu,
    Mutlu Y.
    42. Bediüzzaman’ın Görüşleri Işığında Ölümden Sonra Diriliş, İsmail Mutlu,
    Mutlu Y.
    43. Bediüzzaman’ın Yorumları Işığında Kıyamet Alametleri, İsmail Mutlu,
    Mutlu Y.
    44. Kıyamet Alametleri, İsmail Mutlu, Mutlu Y.
    45. Gençlik ve Ölüm, Burhan Bozgeyik, Türdav A.Ş.
    46. Gerçek Hayat, M. Necati polat, Kaynak Y.
    47. Haşir Risalesi, Said Nursi, Sözler/Envar Y.
    48. İman Nurları, Âhiret Sırları, Ali Küçüker, Bahar Y.
    49. Kur’ân-ı Kerim’de Kıyamet ve Âhiret, İmam Gazali, Salah Bilici Kitabevi Y.
    50. Kıyamet Yaklaşıyor, Vehbi Karakaş, Cihan Y.
    51. Ölüm, Kabir, Kıyamet, M. Necati Bursalı, Erhan Y.
    52. Ölüm, Kıyamet, Âhiret ve Ahir Zaman Alametleri, Şarani, Bedir Y.
    53. Ölüm, Kıyamet ve Diriliş, Şarani, Pamuk Y.
    54. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nasih, Nil A.Ş.
    55. Ölüm ve Âhiret, İmam Gazali, Arslan Y.
    56. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
    57. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
    58. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Salih, Kayıhan Y.
    59. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
    60. Ölüm, Kıyamet ve Âhiret, Sıddık Naci Eren, Demir Kitabevi
    61. Ölüm, Mehmed Zahit Kotku, Seha Neşriyat
    62. Ölüm ve Diriliş, Safvet Senih, Nil A.Ş.
    63. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi
    64. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
    65. Ölüm Yokluk mudur? Hekimoğlu İsmail, Timaş Y.
    66. Ölüm Son Değildir, Selim Gündüzalp, Zafer Y.
    67. Kur’an’da ve Kitab-ı Mukaddes’te Âhiret İnancı, Mehmet Paçacı, Nun Y.
    68. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
    69. Dünya ve Âhiret Hayatı, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
    70. Ebediyet Yolcusunu Uğurlarken, Hayreddin Karaman, T. Diyanet Vakfı Y.
    71. Kıyamet ve Âhiret, İmam Gazali, Hakikat Y.
    72. Kıyamet ve Âhiret, Naim Erdoğan, Huzur Y.
    73. Kur’an’da Kıyamet Sahneleri, Seyyid Kutub, Çizgi Y.
    74. Onbirinci Saat, Martin Lings, İnsan Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 40 -
    75. Âyetlerle Ölüm ve Diriliş, Said Köşk, Anahtar Y.
    76. Âhiret Hazırlığı, Sâdık Dana, Erkam Y.
    77. Gözle Görülen Kıyamet, Muhammed Mahmud Savvaf, Çelik Y.
    78. Hüvel Baki, Mustafa Özdamar, Kırk Kandil Y.
    79. Mezar Notları, Muammer Özkan, İnsan Dergisi Y.
    80. Kabir Alemi, Celaleddin Suyuti, Kahraman Y.
    81. Kırık Tayflar, Şemseddin Nuri, T.Ö.V. Y.
    82. Kıyamet ve Âhiret, Ahmet Faiz, Uysal Kitabevi
    83. Ecel, Kıyamet, Âhiret, Ali Eren, Çile Y./ Merve Yayın Pazarlama
    84. Ruh Aleminde Bir Seyahat, Kemal Osmanbay, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
    85. Haşir Risalesi, Said Nursi, Med-Zehra Y.
    86. Reenkarnasyon Var mı? Sevim Asımgil, Gonca Y.
    87. Ölümden Sonra Dirilmek ve Reenkarnasyon, Naim Erdoğan, Enes
    Kitabevi Y.
    88. Türk Edebiyatında Ölüm Şiirleri Antolojisi, Ahmet Sezgin - Cengiz Yalçın,
    Ünlem Y.


    - 43 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -7-
    DİN GÜNÜ
    Din günü yakında gelecek;
    Hesaba çekilmezden önce
    Kendini hesaba çek!
    •
    Din Günü; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Ümit - Korku Dengesi:
    •
    Allah, Sadece Rahmet Sahibi Değil; Aynı Zamanda Âdildir de
    •
    Din Gününün Tek Sahibi Allah’tır
    •
    Kur’an’da Din Günü
    •
    Kıyâmetin Diğer İsimleri
    •
    Din Günü Şuuru, Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri
    Mâlik-i Yevmi’d-Dîn: “(Allah), Din gününün mâliki (cezâ günününgerçek sahibi)dir.” 65
    Din Gününün Sahibi
    “Mâlik-i yevmi’d-dîn” tamlaması, hesap gününde adâlet dağıtan anlamını taşır. Kur’an, din kelimesini genelde hesap karşılığı olarak kullanır. Kıyâmet gününe hesap günü denmesinin sebebi budur.
    “(Allah), Din gününün mâliki (gerçek sahibi)dir.”66 meâlindeki âyet, Allah’ın ezelî ve ebedî olan “Hak mâlikliğini ve melikliğini” vurgulamaktadır. “Bunlar benim!” diyerek büyüklenip mülküne güvenerek, kimseye vermezken küçük bir şeye bile sahip olamaz hale düşenlere ilâhî bir ihtardır. Ayrıca âyet, insanların sahip bulundukları her türlü mal ve üstünlüklerin bir gün yok olacağını, nihâyet asıl sahibine döneceğini de ifade etmektedir. Çünkü o gün, başka idareci, başka memleket ve hükümet bulunmayacaktır. Bu gün
    65] 1/Fâtiha, 4
    66] 1/Fâtiha, 4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 44 -
    din gününü inkâr ederek yokluğa güvenenler, o gün bundan da
    mahrum olacaklardır. Nitekim bu durumu Kur’an çok canlı olarak
    bildirmektedir. “Tek bir çığlık. Birden bire gözleri açılıverecektir. ‘Eyvah
    bize!’ derler; işte bu, ceza ve hesap günüdür. Onlara, ‘İşte bu, yalanladığınız
    hüküm günüdür’ denilir.” 67
    Din gününü yalanlayanların, böyle hayret ve şaşkınlık içinde
    kalacakları, önceden bir türlü inanamadıkları bu günü pişmanlıkla
    karşılayacakları belirtiliyor.
    Mâlik-i yevmi’d-dîn ifâdesindeki mülk ve mülkiyet; bir şey üzerinde
    tek başına söz sahibi olma gücü; tasarrufa konu olan şey
    üzerinde sırf sahibine ait olmak üzere tasarruf, yetki ve iktidar anlamında
    bir terimdir. Arapça “milk” mastarından bir isimdir. Yevm:
    Süresi değişik olan vakit bölümlerine ıtlak edilebilen bir zaman birimidir.
    Güneşin doğuşuyla batışı arasındaki vakte de “yevm” denir.
    Burada, birinci mânâ tercih olunmalıdır. Din: Arapçada yerine
    göre bir işin karşılığı, muhâsebe, hüküm, siyaset, sultan (otorite),
    âdet, hal, şeriat, kahr gibi anlamlara gelir. Allah’ın din gününün
    sahibi vasfı, “cezâ gününün mâliki” şeklinde açıklanır. Bu vasıf,
    herkesin yaptığının karşılığını alacağı günde, Allah’ın her şey ve
    herkes üzerinde tam bir hâkimiyet ve sahipliğini ifâde eder. Bu
    isim, yalnız bir âyette geçer.68 Fakat aynı mânâ, başka tarzda da
    ifâde olunmuştur. 69
    Allah Mâliktir
    Görünen, görünmeyen, dünyadaki ve âhiretteki, bildiğimiz ve
    bilmediğimiz bütün varlıkların Yüce Sahibi ve Hükümdarıdır. O,
    hiçbir şeye muhtaç değildir her şey ve herkes O’na muhtaçtır. Biz,
    sadece emanetçiyiz. Sahip olduğumuzu zanettiğimiz şeylerin gerçek
    sahibi değiliz. Her şey emanet. Melik ve Mâlik olan Rabbimiz,
    işte o var olan her şeyin gerçek sahibidir.
    Her şeyin tek hükümdarı ve sahibinin Allah olduğunu bilen
    bir kişi, hiçbir yaratılmışa boyun eğmez. Alçak gönüllü davranır,
    adâletten ve merhametten ayrılmaz. Sahip olduğu nimetleri başka
    insanlara karşı gösteriş aracı olarak kullanmaz. Mala-mülke
    fazla değer vermez. Malın esiri olmaz.
    O Mâlikü’l-mülktür. Allah Teâlâ mülkün hem sâhibi, hem
    hükümdârıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin
    O’nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide hakkı yoktur...
    67] 37/Saffât, 19-21
    68] 1/Fâtiha, 4
    69] 82/İnfitâr, 19; 6/En’âm, 73; 40/Mü’min, 16 vb.
    DİN GÜNÜ
    - 45 -
    Dilediğine verir, dilediğinden alır. Mülkünde hiçbir ortağa ve
    yardımcıya ihtiyacı yoktur.
    Allah, hem Mâliktir, hem Meliktir
    Allah el-Melik’tir; yani “Mülkün, kâinatın sahibi, mülk ve
    saltanatı devamlı olan”dır. Yüce Allah Melik’tir. Yani mülk sahibi,
    bütün eşyanın ve yaratılanların tek mâlikidir. Bütün varlıklar
    üzerinde emretme, istediği gibi tasarruf etme, hiçbir şarta bağlı
    olmaksızın sahip olma O’na mahsustur. Yarattıklarına emretme,
    sakındırma, cezalandırma, istediğini zelil, dilediğini de aziz etme
    kudretine sahip olan yalnız yüce Allah’tır. O, yarattığı mülkünde
    ve orada olanların hepsinde yegâne hükümdardır. Sonsuz kudretiyle
    onları idaresi altında tutan tek varlık Allah’tır.
    Melik ve Mâlik kelimesi, me-le-ke fiilinden gelir. Me-le-ke,
    Mâlik ve sahip olmak demektir. Kelime, hem bir şeye sahip olmayı,
    hem de kuvvetli olmayı çağrıştırır. Sahip ve Mâlik anlamında ‚melik,
    Mâlik, melîk‘ kelimeleri kullanılır. Masdarı olan mülk veya milk,
    üzerinde sahip ve tasarrufta bulunulan şeyi ifade ettiği gibi, tasarrufta
    bulunmayı da ifade eder. Bu tasarruf, hem insanlar, öncelikle
    insanlar, hem de mallar üzerinde tasarruftur. Nitekim, Allah
    Teâlâ için insanların meliki denirken, O‘nun insanlar üzerinde
    mutlak tasarruf sahibi olduğu anlatılmak istenir. Fakat, yukarıda
    belirttiğimiz gibi, şirk koşan insanlar, Allah‘ın melikliğini, yeryüzünde
    ve dolayısıyla insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmak ve
    yeryüzündeki servetleri, yani mülkü diledikleri gibi kullanmak için
    gasbetmeğe çalıştılar. İblis de, Âdem‘i önce bu noktada kandırdı:
    „Dedi: Ey Âdem! Seni sonsuzluk ağacına ve tükenmez bir mülke götüreyim
    mi?“ 70
    Demek ki, insan Allah‘ın hâkimiyeti altında değil, arzuları
    doğrultusunda sınırsızca yeryüzünün meliki ve mâliki olmak
    isteğindedir. Nitekim, tüm diğer Firavunlar gibi, Hz. Mûsâ‘nın
    Allah‘ı tek Rab, ilâh ve melik olarak kabul etmeye çağırdığı Mısır
    Firavun‘u da Mısır mülkünün kendisine ait olduğu iddiası içindeydi.
    71 Melik ya da mâlik olma, mâlik olunan şey üzerinde istenildiği
    biçimde tasarrufta bulunmayı gerektirir. Bu anlamda, mutlak melik
    ancak ve ancak Allah‘tır; çünkü, Kur‘an‘da mülkün yalnızca
    Allah‘a ait olduğu defalarca tekrarlanmaktadır. Bütün kâinat
    Allah‘ın mülküdür ve Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir.
    Allah âdil, hak ve tek İlâh olduğu için kâinatta dengesizlik ve
    70] 20/Tâhâ, 120
    71] 43/Zuhruf, 51
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 46 -
    haksızlık olmaz.
    İnsan yeryüzünde halife (adayı) olduğu, yani Allah’ın hükmünü
    yeryüzünde hâkim kılması için gayret edeceği için, kendisine
    yeryüzü mülkü üzerinde izafî bir meliklik ve mâliklik yetkisi
    tanınmıştır. Bu yetki, hiçbir zaman mutlak anlamda olmadığı ve
    insanın keyfine bırakılmadığı gibi, Allah‘ın yeryüzündeki hayatının
    gereği olarak çeşitli biçimlerde, renklerde, yeteneklerde ve mesleklere
    sahip olacak şekilde yarattığı insanlar da, önce bütün olarak
    bu meliklik ve mâliklik yetkisine sahiptirler. Dolayısıyla, herkesin
    belli bir tasarruf sahası vardır. Fakat bu tasarruf, hiçbir zaman
    mutlak değil, sınırlı ve Allah‘ın tanıdığı alanda sadece bir emanettir.
    Öte yandan, tek tek insanların nasıl mülk sahibi olacaklarını ve
    mülklerinde nasıl tasarruf edeceklerini belirten kuralları da Allah
    insanlar arasından seçtiği elçiler aracılığıyla bildirmiştir: „Göklerin
    ve yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allah içindir.”72; “De ki: Allah’ım,
    mülkün sahibi; mülkü dilediğine verir, mülkü dilediğinden alırsın.” 73
    Allah, gerek meliklik, gerekse mâliklik olarak mülkü dilediğine
    verir, dilediğinden alır. O, yeryüzünde insanlar üzerindeki tasarrufu,
    yani meliklik, yöneticilik olarak mülkü, öncelikle, elçilerine
    vermiştir. Aynı zamanda, mülk ile ilim ve hikmet bir arada bulunmak
    durumundadır. Bunlar da en fazla Allah’ın elçilerinde mevcuttur;
    öyleyse ilim ve hikmet, melikliğin şartlarındandır. „(Yusuf
    dedi:) Rabbim, bana gerçekten mülkten verdin ve bana olayların te‘vilini
    (yorumunu) öğrettin.” 74; „Allah ona (Dâvud‘a) mülk ve hikmet verdi ve
    ona dilediğini öğretti.” 75
    Allah, bazen elçilerini hem peygamber, hem melik/devlet
    başkanı kılar; Hz. Dâvud‘un ve Hz. Muhammed‘in durumlarında
    olduğu gibi... Bazen de, peygamberin yanısıra, başka melikler de
    var eder. Nitekim, İsrailoğulları için aynı anda birden fazla ve birbiri
    peşi sıra nebîler geldiği gibi, bu nebîlerin yanısıra, onların emrinde
    melikler de bulunabiliyordu: „Mûsâ kavmine demişti ki: Ey kavmim!
    Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; O içinizde nebîler varetti,
    sizi melikler yaptı.”76 Bu âyette, İsrâiloğulları‘nın hizmetçi, binek ve
    kadın sahibi olmakla „melik“ diye adlandırıldıkları belirtilmişse
    de, İsrâiloğulları içinde nebîlerin yanısıra, meliklerin bulunduğu
    da açıktır. „Nebîlerine, ‘bize bir melik gönder’ dediler... Nebîleri onlara,
    ‘Allah, Tâlût’u size melik gönderdi’ dedi. ‘O bizim üzerimizde nasıl melik
    72] 5/Mâide, 18
    73] 3/Âl-i İmrân, 26
    74] 12/Yusuf, 101
    75] 2/Bakara, 251
    76] 5/Mâide, 20
    DİN GÜNÜ
    - 47 -
    olabilir? Biz melikliğe ondan daha lâyığız, ona geniş mal da verilmemiştir’
    dediler: (Nebîleri de), ‘Allah onu sizin üzerinize seçti, onun bilgisini ve
    gücünü artırdı.’ dedi.” 77
    Mâlik-i Yevmi’d-Dîn: Din gününün sahibi. “Din gününün
    mâlikidir.” 78 İnsanların öldükten sonra dirilecekleri, biraraya gelerek
    hesaplarını verip, âkıbetlerini görecekleri gün, din günüdür.
    O gün insanın başkalarıyla, hatta kendi anesi, babası, eşi ve çocuklarıyla
    bile ilgilenmeye ne hali, ne fırsatı vardır. Din gününün
    şiddeti ve olağanüstü korkusu, herkesi kendi derdine düşürür. Allah
    o diriliş gününü diğer adıyla din gününü Kur’an’da şöyle tarif
    etmektedir: “Din gününü sana bildiren şey nedir? Ve yine din gününü
    sana bildiren şey nedir? Hiçbir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeyle
    güç yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah’ındır.” 79
    O gün dünya hayatında kişinin en çok değer verdiği ilişkiler
    Allah’ın azâbı karşısında paramparça olur. Artık insanlar arasındaki
    dünyevî yakınlıkların, soy bağlarının hiçbir anlamı kalmamıştır.
    Tek değer, kişinin imanıdır. Hiç kimse, kimseye yardım edemez.
    Ancak öyle bir irâde yardım edebilir ki Cennetin sonsuz nimetlerine
    de, cehenemin çılgın yanan ateşine de, görevli meleklere
    de hâkim olsun... Bu, insanın Allah dışında yardım beklediği tüm
    kapılarının kapanmış olması demektir. İçinde bulunduğu bu zor
    durumdan onu ancak Allah kurtarabilir. O da yine Allah’ın dilemesine
    bağlıdır.
    Kişi din gününün tek sahibi olan Allah’ın huzurunda ilk yaratıldığında
    olduğu gibi yalnızdır. Dünyadaki yaşamı süresince her
    yaptığı, her düşündüğü Allah tarafından gözler önüne serilir. En
    ufak bir ayrıntı dahi unutulmaz. Allah azamet ve şânına yaraşır
    bir ortam yaratır ve yarattığı kullarından hesap sorar. Ancak, kimi
    dilerse rahmetiyle kurtarır. İnkârcıların kahredici bir pişmanlığa
    sürüklendiği bu günde mü’minler, sevinçli ve coşkuludurlar. “...
    O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük düşürmeyecektir...”
    80 Çünkü Allah, “elçilerine ve iman edenlere, hem
    dünya hayatında hem de şâhitlerin (şâhitlik için) duracakları gün yardım
    edeceğini”81 vaad etmiştir. İşte o günün sahibi, yalnız Allah’tır ve
    emir O’nundur.
    İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibarettir; artık kendileri
    77] 2/Bakara, 246-247
    78] 1/Fâtiha, 4
    79] 82/İnfitâr, 17-19
    80] 66/Tahrîm, 8
    81] 40/Mü’min, 51
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 48 -
    (diriltilmiş olarak) bakıp duruyorlar. Derler ki: „Eyvahlar bize; bu,
    din günüdür. Bu, sizin yalanladığınız (mü‘mini kâfirden, haklıyı haksızdan)
    ayırma günüdür.“ 82; “O gün, yalanlayanların vay haline. Ki onlar,
    din gününü yalanlıyorlar. Oysa onu, ‘sınır tanımaz, saldırgan’, günahkâr
    olandan başkası yalanlamaz.” 83
    Bu vasıf, Allah’ın hâkimiyet ve sahibiyetinin âhirete tahsis edildiği
    intibaını vermektedir. Kur’ân-ı Kerim’in başka birkaç âyeti de,
    bu kabildendir: “Sûra üfleneceği gün, hükümranlık O’nundur.”84; “O
    gün emir yalnız Allah’ındır.”85 gibi. Müfessirler âyette geçen Allah’ın
    âhirete ait hükümranlığını şu şekilde açıklamışlardır:
    1) Maksat, o günün ehemmiyetini bildirmek, o günü ta’zim
    etmektir.
    2) Dünya hayatında zâhiren, hem mülk hem de milk Allah’tan
    başkaları için de doğrudur. Ama o gün, bunlar zâhirî bakımdan
    da zâil olacaklardır. Onun mâlikiyet ve melikiyeti tam bir zuhurla
    açığa çıkacaktır.
    3) İlk ferdinden son ferdine varıncaya kadar, bütün insanlar o
    gün bir araya toplanacaktır. İnsanların İlâhî hükümranlık hakkında
    tek bildikleri husus vardır. Fakat o gün; bu hükümranlık, başka
    zamanlarda anlaşıldığından son derece fazla olarak, topyekün insanlar
    tarafından bir anda müşâhede olunacaktır.
    4) Allah Teâlâ’nın hikmeti, bu dünyada sebepleri koymayı dilemiş,
    insanı da bu nizama uymakla yükümlü kılmıştır. Hikmet;
    izzet ve kudrete gâliptir. Dolayısıyla sebepler dairesi, itikad dairesine
    gâliptir. Bu iki zıt kavramdan ortaya çıkan âhenk sâyesinde
    mü’min, bir taraftan Allah’ın izzetini unutmaktan kurtulurken,
    öbür taraftan yaşayış planında sebepler düzenini ihmal etmekten
    kurtulmaktadır. Din gününde, Allah’ın izzetini perdeleyen bu nizam
    kaldırılıp her şeyin mâhiyeti, içyüzüyle ortaya çıkacaktır. İtikad
    dairesi, sebepler dairesine gâlip geleceği, bütün hüküm ve
    mülkün Allah’a âit olduğu tam bir şekilde ortaya çıkacağı içindir
    ki, böyle bir tahsis vârid olmuştur. 86
    Din Günü
    “Din günü” kavramı, “gün” anlamına gelen “yevm” kelimesiyle;
    “itaat, hesap, ceza (yapılan işin tam karşılığının verilmesi)” gibi
    82] 37/Sâffât, 19-21
    83] 83/Mutaffifîn, 10-12
    84] 6/En’âm, 73
    85] 82/İnfitâr, 19
    86] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 127-128
    DİN GÜNÜ
    - 49 -
    anlamlara gelen “ed-dîn” kelimesinden oluşur. Din günü: Yapılan
    işlerin tam karşılığının verilip görüleceği hesap günü anlamına
    gelir. Bu tanımda geçen “gün” kelimesi, bir gün ve gecenin toplamı
    olan yirmi dört saat anlamında olmayıp, zaman bölümlerinden
    herhangi birini ifade etmektedir. Buradaki “gün”; ay, yıl, asır, çağ
    gibi bildiğimiz veya bilmediğimiz herhangi bir zaman birimi olabilir.
    “Bugün dünya, yarın âhiret” sözünde olduğu gibi. Kur’an’da
    geçen ifadelerden yola çıkılarak âhiretteki bir günün bin veya elli
    bin sene olduğu anlaşılmaktadır. “Din” kelimesi ise burada, hesap,
    ceza, karşılık anlamlarına gelir.
    “Din günü” kavramının ifade ettiği başlıca anlamlar şunlardır:
    Hayrın hayır, şerrin de şer olarak görüleceği “Kıyâmet günü”,
    Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği “Ceza günü”,
    İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının
    görüleceği “Hesap günü”.
    Din gününden kastedilen, âhirettir, hesap günüdür. Kur’an’ı,
    Kur’anî kavramları, öncelikle Kur’an’la tefsir etmek en doğru
    yoldur. Din gününün ne olduğunu başka âyetler açıklamaktadır:
    “Sonra din gününün ne olduğunu nereden bileceksin? O gün, kimsenin
    hiç kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı bir gündür. O gün emir yalnız
    Allah’a aittir.”87 Din günü: “Bütün iyi ve kötü işlerin Hak ölçüsünden
    geçerek son tahakkukunu bulacağı ve birbirinden tamamen ayrılacağı
    son zamandır.” Gelecekte, yapılan işlerin tam karşılığının
    verileceği son gün demektir. Görüldüğü gibi, Din günü, Kıyâmet
    gününü ifade etmektedir. Kıyâmet gününün, öldükten sonra dirilme,
    durup bekleme, sual, hesap, mîzan, sırat ve ceza gibi durum
    ve mertebeleri vardır. Şu halde Din günü, dinin mâlum olan
    mühim günü demektir ki, bundan da âhiret ve kıyâmet günü anlaşılmaktadır.
    Bu günde herkes, dünyada yaptıklarının karşılığını
    mutlaka görecektir.
    Ümit - Korku Dengesi
    Allah, Sadece Rahmet Sahibi Değil; Aynı Zamanda Âdildir de:
    Fâtiha sûresinde, Allah’ın Rahmân ve Rahîm oluşunun ardından,
    hemen O’nun “din gününün sahibi” olduğu bildiriliyor. Böylece
    Rahmân ve Rahîm sıfatları, herkesin yaptıklarının hesabını vereceği
    günün unutulmasına yol açmayacaktır. Her insan kesin olarak
    bilmelidir ki, Allah, sadece Rahmân ve Rahîm değil; aynı zamanda
    âdildir de. Allah, Rahmân ve Rahîm isimleriyle bizi önce
    87] 82/İnfitâr, 17-18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 50 -
    ümitlendiriyor. “Mâlik-i yevmi’d-dîn” ile de korkutuyor. Cennete
    gitme ümidi ile ceheneme düşme korkusu arasında işlerimizi ve
    niyetlerimizi düzeltmemiz hatırlatılmış oluyor. Allah’ın her şey
    üzerinde mutlak kudrete sahip bulunması dolayısıyla, dilediğini
    cezalandırmak O’nun kudretinde ve irâdesindedir. Şu halde, din
    günü, âkıbetimizin hüsran veya saâdet içinde olmasının Allah’ın
    kudreti dâhilinde bulunduğuna inanmamızı ifade etmektedir. Bütün
    bunlardan anlaşılacağı gibi, din günü, umumi ceza ve Rabbânî
    adâletin günü olacaktır. O günde bizim adımıza iş görenler olmayacak.
    Parayla kapılar açılmayacak. Rüşvetler, mallar, çocuklar fayda
    etmeyecek. Dünyevî bir şey zaten yanımızda bulunmayacak. 88
    Dünyevî mahkemelerden bile korkan insanlara büyük mahkeme
    ve büyük sorgu hatırlatılmakta ve insan uyarılmaktadır. O
    büyük mahkemenin tek hâkimi vardır. O günün tek mâliki ve melikinin
    Allah olduğu vurgulanmaktadır.
    Fâtiha’nın ilk iki âyeti Allah, Rab, Rahmân ve Rahîm isimlerini
    tanıtıyor. Yediklerimizi, giydiklerimizi, sevdiklerimizi, beden ve
    ruhumuzu yaratan, yaşatan ve yöneteni bize bildiriyor.
    Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz, Allah’a hamd etmemizi
    istedikten sonra, ceza gününün sahibi olduğunu hatırlatıyor.
    Kur’an’ın temel üslûbudur bu: Ümit ve korku; Cennet ve cehenem;
    rahmet ve gazab... İki gerçekle karşı karşıya bırakır irâde
    sahibi insanı. İnsan bunlardan birini tercih eder yaşayışıyla. Allah,
    bu zıtların birbirini dengelemesini ister. Ümit-korku dengesi hayatımıza
    yön vermelidir. Bu, aynı zamanda bize tebliğin metodunu
    da öğretiyor. Önce inanan - inanmayan herkese sevindirici,
    müjdeleyici olacağız. Sonra mü’minleri ayırıp, iman kardeşliği
    sebebiyle dost ve öncelikli kabul edecek; fakat herkese devamlı
    açıklayıcı, anlatıcı, kurtuluşa dâvet edip felâketi gösterip uyarıcı
    olacağız. Bunlardan anlamayanlar için korkutucu, sakındırıcı ifadeler
    kullanacağız.
    Kur’an, üç boyutlu, üç zamanlıdır. İfade ve mesajı bu üç zaman
    dilimini kuşatır. Kur’an, coğrafyalar üstü, yani evrensel olduğu
    gibi, aynı zamanda çağlar üstüdür, tüm zamanların kitabıdır.
    Kur’an, hali ve halimizi anlatırken mâzîyi (geçmişi) hatırlatır.
    Aynı zamanda insanı geleceğe hazırlar. İstikbâli göz önüne serer.
    İstikbâl denilince çoğu kimsenin aklına gençlikten sonra yaşanan
    dünyevî dönem gelmektedir. Bu, ileriyi görememektir, uzun vâdeli
    değil; küçük düşünmek ve küçülmektir. İstikbâl göklerde değil;
    köklerdedir; yani fıtratta ve kaynak Kitap’ta. İnsan, Kur’an’ın
    88] Bk. 26/Şuarâ, 88
    DİN GÜNÜ
    - 51 -
    mesajından beslenerek bu üç zamanı yaşarsa zamâne insanı olmaktan
    çıkar; diri diri yaşar ve her yaptığı ibâdet değeri kazandığından
    canlı Kur’an olur. Bu şuurdaki insan, din günü bilinciyle
    hesaplı yaşar, büyük mahkemede hesaba çekilmeden kendi nefsini
    hesaba çeker.
    Bir ömür boyu sürecek maaş karşılığında birkaç saat çalışma
    zahmetine kim katlanmaz? Aynen bunun gibi, âhiret hayatıyla
    karşılaştırıldığında çok kısa olan şu fâni dünyada, milyar dolarlara
    değişilmeyecek şerefli kulluk görevini terketmek akıllılık mıdır?
    İnsan, çok aceleci ve unutkan. Allah da çok merhametli ve
    bizi uyarıyor ve bize din gününü hatırlatıyor. İstikbâl için yatırım
    yapmalıyız. Orada lâzım olacak azığı buradan hazırlayıp göndermeliyiz.
    Din günü şuuru bize bunları kazandırır.
    İlk ferdinden son ferdine varıncaya kadar, bütün insanlar o
    gün bir araya toplanacaktır. İnsanların İlâhî hükümranlık hakkında
    tek bildikleri husus vardır. Fakat o gün; bu hükümranlık, başka
    zamanlarda anlaşıldığından son derece fazla olarak, topyekün insanlar
    tarafından bir anda müşâhede olunacaktır.
    Allah Teâlâ’nın hikmeti, bu dünyada sebepleri koymayı dilemiş,
    insanı da bu nizama uymakla yükümlü kılmıştır. Hikmet; izzet
    ve kudrete gâliptir. Dolayısıyla sebepler dairesi, itikad dairesine
    gâliptir. Bu iki zıt kavramdan ortaya çıkan âhenk sâyesinde
    mü’min, bir taraftan Allah’ın izzetini unutmaktan kurtulurken,
    öbür taraftan yaşayış planında sebepler düzenini ihmal etmekten
    kurtulmaktadır. Din gününde, Allah’ın izzetini perdeleyen bu nizam
    kaldırılıp her şeyin mâhiyeti, içyüzüyle ortaya çıkacaktır. İtikad
    dairesi, sebepler dairesine gâlip geleceği, bütün hüküm ve
    mülkün Allah’a âit olduğu tam bir şekilde ortaya çıkacağı içindir
    ki, böyle bir tahsis vârid olmuştur. 89
    İnsanların öldükten sonra dirilecekleri, bir araya gelerek hesaplarını
    verip, âkıbetlerini görecekleri gün, din günüdür. O gün
    insanın başkalarıyla, hatta kendi anesi, babası, eşi ve çocuklarıyla
    bile ilgilenmeye ne hali, ne fırsatı vardır. Din gününün şiddeti ve
    olağanüstü korkusu, herkesi kendi derdine düşürür. Allah o diriliş
    gününü diğer adıyla din gününü Kuran’da şöyle tarif etmektedir:
    “Din gününü sana bildiren şey nedir? Ve yine din gününü sana bildiren
    şey nedir? Hiçbir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeyle güç yetiremeyeceği
    gündür; o gün emir yalnızca Allah’ındır.” 90
    89] Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 127-128
    90] 82/İnfitâr, 17-19
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 52 -
    O gün dünya hayatında kişinin en çok değer verdiği ilişkiler
    Allah’ın azâbı karşısında paramparça olur. Artık insanlar arasındaki
    dünyevî yakınlıkların, soy bağlarının hiçbir anlamı kalmamıştır.
    Tek değer, kişinin imanıdır. Hiç kimse, kimseye yardım edemez.
    Ancak öyle bir irâde yardım edebilir ki Cennetin sonsuz nimetlerine
    de, cehenemin çılgın yanan ateşine de, görevli meleklere
    de hâkim olsun... Bu, insanın Allah dışında yardım beklediği tüm
    kapılarının kapanmış olması demektir. İçinde bulunduğu bu zor
    durumdan onu ancak Allah kurtarabilir. O da yine Allah’ın dilemesine
    bağlıdır.
    Kişi din gününün tek sahibi olan Allah’ın huzurunda ilk yaratıldığında
    olduğu gibi yalnızdır. Dünyadaki yaşamı süresince
    her yaptığı, her düşündüğü Allah tarafından gözler önüne serilir.
    En ufak bir ayrıntı dahi unutulmaz. Allah azamet ve şânına
    yaraşır bir ortam yaratır ve yarattığı kullarından hesap sorar. Ancak,
    kimi dilerse rahmetiyle kurtarır. İnkârcıların kahredici bir pişmanlığa
    sürüklendiği bu günde mü’minler, sevinçli ve coşkuludurlar.
    “...O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük
    düşürmeyecektir...”91 Çünkü Allah, “elçilerine ve iman edenlere, hem
    dünya hayatında hem de şâhitlerin (şâhitlik için) duracakları gün yardım
    edeceğini” vaad etmiştir. İşte o günün sahibi, yalnız Allah’tır ve
    emir O’nundur.
    İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibârettir; artık kendileri (diriltilmiş
    olarak) bakıp duruyorlar. Derler ki: “Eyvahlar bize; bu, din
    günüdür. Bu, sizin yalanladığınız (mü’mini kâfirden, haklıyı haksızdan)
    ayırma günüdür.”92 “O gün, yalanlayanların vay haline. Ki onlar, din gününü
    yalanlıyorlar. Oysa onu, ‘sınır tanımaz, saldırgan’, günahkâr olandan
    başkası yalanlamaz.” 93
    Din Gününün Tek Sahibi Allah’tır
    Âhirete, din günü denilmesinin bir sebebi de, âhiretin dinin
    temel esaslarından olmasıdır. Allah ve âhiret inancı, tevhidin
    tüm esaslarını içermektedir. Allah, âhiretin sahibi olduğu gibi;
    dünyanın da sahibi, mâliki ve meliki (yöneticisi)dir. Ama burada
    “Din, ceza gününün mâliki” denmiştir. Bunun sebebi: Bu dünyada
    bir kısım insanların mâliklik ve meliklik iddiasında bulunmalarına
    Allah’ın fırsat vermiş olmasındandır. O’nun dünyanın sahibi ve yöneticisi
    olduğuna karşı gelen bazı çatlak sesler olabilir. Ama O’nun
    âhiret gününün sahibi oluşuna orada itiraz eden kâfir, müşrik
    91] 66/Tahrîm, 8
    92] 37/Sâffât, 19-21
    93] 83/Mutaffifîn, 10-12
    DİN GÜNÜ
    - 53 -
    hiçbir kimse olamayacaktır. Âhirette mülk ve milk, sahiplik ve otorite
    yalnız ve yalnız O’na aittir. “Kimindir o gün hükümranlık? Elbette
    kahhâr olan tek Allah’ındır.”94; “O gün iş tamamıyla Allah’ındır.”95 Elbette
    âhiretin de dünyanın da sahibi sadece Allah’tır. Yoksa, âhiretin
    sahibi ve yöneticisi ile dünyanın sahibi ayrı ayrı güçler değildir.
    Ne var ki, O’nun dünyanın sahibi oluşu, bazı küfür çevrelerince
    tartışılsa bile, âhiret mâlikliği tartışmasız ve itirazsızdır. Gerçek
    mü’min ise, O’nun dünya mâlikliği karşısındaki tartışma ve itirazları
    ortadan kaldırmakla görevlidir.
    Yüce Allah’ın her şeyin tek yaratıcısı ve sahibi olduğunu bildiren
    pek çok gerçek vardır. Örneğin, kâinatın yapı taşı olarak
    bilinen atom ve hayat binasının ana maddesi olarak kabul edilen
    hücre. Atom, bunca küçüklüğüne rağmen büyük bir mûcize;
    Hücre, bunca görülmezliğine rağmen bir başka mûcize. Şüphesiz
    bu kâinat, her dilden okunan, her vesile ile anlaşılan apaçık bir
    gerçekler kitabıdır. Evrenin herhangi bir noktasına dikkatlice bakmak,
    Allah’a ve din gününe, yani âhirete inanmak için yeterlidir.
    Allah’ın okunan kitabı olan Kur’an’da din günü anlatılırken, görünen
    kâinat kitabından da bazı sayfalar gözler önüne serilmiştir.
    Böylece öldükten sonra dirilme işi, kıyâmet günü ve âhiret hayatı,
    en gerçekçi ve doğru bir şekilde anlatılmıştır. Şimdi, konuyla ilgili
    Kur’an âyetlerini ve kıyâmet gününün Kur’an’da geçen diğer isimlerini
    görelim.
    Kur’an’da Din Günü
    Din Günü anlamında “yevmu’d-dîn ifâdesi, Kur’ân-ı Kerim’de
    toplam olarak 13 yerde geçer. 96 Din günü kavramının dışında da
    Kur’an’da kıyâmete ve âhirete ait pek çok isim zikredilmiştir. 97
    94] 40/Mü'min, 16
    95] 82/İnfitâr, 19
    96] Din Günü Anlamındaki Yevmu’d-Dîn İfâdesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 13 Yerde:) 1/Fâtiha, 4; 15/Hıcr, 35; 26/Şuarâ, 82; 37/Sâffât, 20; 38/
    Sâd, 78; 51/Zâriyât, 12; 56/Vâkıa, 56; 70/Meâric, 26; 74/Müddessir, 46; 82/
    İnfitâr, 15, 17, 18; 83/Mutaffifîn, 11.
    97] Din günü gibi, kıyâmet günü anlamına gelen ve Kur'an'da geçen diğer
    önemli ismler şunlardır: Es-Sâatü: Allah tarafından bilinen ve kararlaştırılmış
    olan zaman demektir (30/Rûm, 12, 14, 55). El-Yevmü'l Hakk: Hak
    günü, doğruluk günü demektir (78/Nebe', 39). Yevmü'l Ma'lûm: Geleceği
    kararlaştırılmış belirli ve muayyen gün demektir (56/Vâkıa, 50). El- Vaktü'l
    Ma'lûm: Geleceği belli olan, Allah katında kararlaştırılmış bulunan vakit
    demektir (38/Sâd, 80-81). El-Yevmü'l Mev'ûd: Vadedilmiş, yani olacağına
    söz verilmiş gün anlamındadır (85/Burûc, 2). El-Yevmü'l Âhir: Son gün,
    dünya hayatından sonra gelecek olan hayat demektir (58/Mücâdele, 22).
    Yevmü'l Âzife: Yakında gelecek olan musibetler ve felâketler günü anlamına
    gelir (40/Mü'min, 18). Yevmü'n Asîr: Zor ve müşkül bir gün demektir
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 54 -
    Din günü ile ilgili Bazı Âyetler: “Allah, din gününün (mükâfat
    ve ceza gününün) sahibidir.”98 Bu âyet, Allah’ın ceza ve öldükten
    sonra dirilme gününün tek sahibi olduğunu, itaatkâr olanlarla,
    günahkâr olanların ortaya çıkarılıp yaptıklarının karşılığını göreceklerini
    belirtiyor. Allah dünyada zulüm yapanlara hemen cezalarını
    vermiyor. Ancak, zâlimlerin zulmüne râzı olmadığını beyan
    etmiş, bu emre uymayanlardan mutlaka intikam alacağını açıkça
    bildirmiştir. İşte, “din gününün mâliki” âyetinden kastedilen
    mânâ budur. Yani zerre miktarı iyilik yapan mükâfatını, yine en
    küçük kötülük yapan da cezasını görecektir.
    “(Şeytana) tâ ceza gününe kadar lânetim üzerinedir.”99 Yani ceza
    günü gelince, o da lâyık olduğu ebedî azâba kavuşmuş olacaktır.
    Âyetler, “din günü”nün, yapılan işlerin karşılığının görüleceği
    “ceza günü” anlamına geldiğine işaret ediyor. Kıyâmet gününe kadar
    lânete uğramış kişiler, ebedî azâbı hak etmiş olanlardır. Bunun
    için, şeytan da âhiret âleminde, lânetin üzerinde azâba uğrayacak,
    Allah’ın emrini uygun görmemenin ebedî cezasını çekecektir. Ayrıca
    âyetler, dünya hayatında, Allah’ın hükümlerini beğenmeyip
    uygun bulmayanlara, yani şeytanlaşanlara ilâhî bir ikaz niteliği
    taşımaktadır.
    “(İbrahim a.s.), ceza günü hatamı bağışlayacağını umduğum da
    (54/Kamer, 8; 74/Müddessir, 8-9). Yevmü'n Azîm: Büyük bir gün anlamındadır
    (6/En'âm, 15). Yevmü'l Ba's: Ölümden sonra yeniden dirilme günü
    anlamına gelir (26/Şuarâ, 87). Yevmü't-Teğâbün: Aldanmadan duyulan
    üzüntü ve esef günü anlamına gelir (64/Teğâbün, 9). Yevmü't-Talâk: Buluşma
    ve kavuşma günü demektir (40/Mü'min, 15). Yevmü't-Tenâd: İnsanların
    korku ve dehşetten bağrışıp çağrışacakları gün (40/Mü'min, 32).
    Yevmü'l Cem': Toplanma günü, yaratılmışların toplanacağı gün demektir
    (42/Şûrâ, 7). Yevmü'l-Hısâb: Hesap günü demektir (38/Sâd, 16, 26).
    Yevmü'l Hasr: Hasret günü, yapılan işlerden dolayı pişmanlık duyup hasret
    çekme günü anlamlarına gelir (19/Meryem, 39). Yevmü'l Hurûc: Dirilip
    kabirden çıkma günü anlamındadır (50/Kaf, 41-42). Yevmü'l Fasl: Hak ve
    bâtılın ayırt edileceği hüküm günü demektir (44/Duhân, 40; 77/Mürselât,
    14, 38). El-Kaari'a: Çarpıcı belâ, âlemin tahribi zamanında varlıkların
    birbirlerine şiddetle çarpmalarından dolayı, insanların akıllarını alacak
    ve ödlerini patlatacak olan büyük hâdise demektir (101/Kaaria, 1-5). ElĞâşiye:
    Perde günü, her şeyi sarıp kaplayan gün anlamındadır (88/Ğâşiye,
    1). Et-Tâmmetü'l-Kübrâ: Büyük musibet ve felâket günü demektir (79/
    Nâziât, 34-35). En-Nebeü'l-Azîm: Büyük haber günü demektir (78/Nebe',
    1-2). El-Hākka: Zaruri olarak gelip gerçekleşecek olan sâbit saat ve zaman
    demektir (69/Hākka, 1-3). El-Va'ad: Vâde günü demektir (70/Meâric, 42-
    44). El-Vâkıa: Vuku bulacak gün, yani olacağı muhakkak olan gün demektir
    (56/Vâkıa, 1-2). Emrullah: Allah'ın emri, hükmünün geçerliliği anlamına
    gelir (40/Mü'min, 78; 82/İnfitâr, 19). Yevmü'l Kıyâmeh: Kıyâmet günü,
    ölülerin dirilip kalkacağı gün demektir (75/Kıyâme(t), 1-40).
    98] 1/Fâtiha, 4
    99] 38/Sâd, 78
    DİN GÜNÜ
    - 55 -
    O’dur.”100 Âyet, Allah’ın her şeye kadir bir ma’bud olduğunu ifade
    ediyor. Hz. İbrahim, bir peygamber olduğu için, günahtan
    mâsumdur. Fakat bu âyette, insanlığa bir fazilet dersi verilmek
    isteniyor. Din gününe gerçekten inanmanın, günahlardan korunup,
    Allah’ın rahmetine ilticâ etmekle mümkün olacağı, insanlara
    böylece öğretilmiş oluyor.
    “Vah bize, bu ceza günüdür!’ dediler. Bu, (daha önce) yalanlamakta
    olduğunuz hüküm günüdür.” 101 Bu âyetler, din gününü yalanlayarak
    ona inanmayanların, o günde nasıl üzüntüler içinde kalacaklarını
    haber veriyor. Dünyada iken âhiret hayatını inkâr edenler, o
    âleme sevkedildiklerinde, bunun bir gerçek olduğunu görüp anlamış
    olurlar. Kur’an, kendine özgü üslûbuyla, bu hâdisenin mutlaka
    olacağını ifade etmiştir. İşte o gün, yaratıklar arasında Allah’ın
    hükmünün tecellî edeceği gün olacaktır.
    “Ceza günü ne zaman?’ diye sorarlar. O gün onlar ateşte yakılacaklardır.
    (Kendilerine:) ‘Fitnenizi (fesatçılığınızın cezasını) tadın! Acele isteyip
    durduğunuz şey budur işte!’ (denilecek).”102 Âyetler, koyu bir cehâlet
    içinde kalıp, apaçık örnekleri kavrayamamış kimselerin âhiret
    inançlarını açıklıyor. Onların “ceza günü ne zaman?” sözlerindeki
    maksatlarını bildiriyor. Bilmek ve öğrenmek için değil, alay etmek
    için sorduklarını belirtirken, onların bu sorularına gereken cevabı
    da veriyor. Din gününü yalanlayanların, kıyâmet gününde ateşe
    atıldıkları anki durumları anlatılıyor.
    “Ve diyorlardı ki: ‘Biz öldükten, toprak ve kemik yığını olduktan sonra,
    biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?’ De ki, öncekiler
    ve sonrakiler. Belli bir günün buluşma vakti için mutlaka toplanacaklardır.
    Sonra siz ey sapık yalancılar, elbette bir ağaçtan, bir zakkum ağacından
    yiyeceksiniz. Onunla karınlarınızı dolduracaksınız. Üzerine de kaynar su
    içeceksiniz. Susuzluk hastalığına tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz.
    İşte ceza gününde onların ağırlanışı bu şekilde olacaktır.” 103
    “Onlar ki, namazlarına devam ederler. Mallarında belli bir hisse vardır.
    İsteyene ve mahruma. Ceza gününü tasdik ederler.”104 Bu âyetler,
    Allah’a ve âhiret gününe iman etmenin, insan hayatındaki önemini
    belirtiyor. Şu âyet de âhireti yalanlayanların bazı temel özelliklerini
    açıklıyor: “(Onlar da) dediler ki: ‘Biz namaz kılanlardan olmadık.
    Yoksula da yedirmezdik. Boş şeylere dalanlarla birlikte dalardık. Ceza
    100] 42/Şûrâ, 82
    101] 37/Saffât, 20-21
    102] 51/Zâriyât, 12-14
    103] 56/Vâkıa, 47-56
    104] 70/Meâric, 22-26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 56 -
    gününü yalanlardık.” 105
    “Ceza günü oraya (ateşe) girerler. Onlar ondan (hiçbir yere kaçıp) kaybolacak
    değillerdir. Ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin!
    Ve yine ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin! (O gün,)
    kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür. O gün emir yalnız
    Allah’a aittir.” 106
    “Onlar ceza gününü yalanlamaktadırlar. Onu ancak saldırgan ve günaha
    düşkün kimse yalanlar.” 107
    Kur’an’da din günü anlamında “âhiret” ve “kıyâmet” kelimeleri
    de kullanılır.
    Din Günü Şuuru, Kıyâmetin ve
    Ölümün Düşündürdükleri
    İnsan, teklifsiz, başıboş ve kendi keyfine bırakılmamıştır. Onun
    yapacağı işler ve yapmaması gerekenler, İlâhî hükümlerle bildirilmiştir.
    Dünyada irâdesiyle Allah’a kulluk etmesi için ona her türlü
    imkân sağlanmıştır. Allah’ın kendisine verdiği, maddî mânevî tüm
    imkânları O’nun istediği gibi kullanan kimse, dünyada ebedî hayatı
    kazanmış olur. Aksini yapan kişi de bu ebedî hayatın mutlu
    sonucunu elde edemez. Bunun içindir ki, her insanın âhiret hayatı,
    dünyadaki ömrüne göre değil; dünya hayatında yaptığı işlerine
    göre olacaktır.
    Ebû Hureyre’den (r.a.), Rasûlüllah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu
    rivâyet edilmiştir: “Yedi kimseyi Allah, kendi zıllinden (gölgesinden)
    başka bir gölge olmayan kıyâmet gününde kendi gölgesi altında barındıracaktır.
    Bunlar; 1- İmâm-ı âdil (adâletli müslüman devlet başkanı,
    idareci), 2- Rabbine itaat ve ibâdet eden genç, 3- Gönlü mescidlere bağlı
    olan kimse, 4- Birbirlerini Allah için seven ve yine Allah için buğz eden iki
    kimseden her biri, 5- Makam ve güzellik sahibi bir kadının isteğine rağmen
    “ben Allah’tan korkarım” diyerek haram işlemeyen erkek, 6- (Gönül
    hoşnutluğu ile) infak ettiğinden sol elinin haberdar olmayacağı kadar
    gizli olarak sadaka veren kimse, 7- Tenhada (lisanen veya kalben) Allah’ı
    zikredip de gözü yaşla dolup taşan kişi.” 108
    Kıyâmet günü evlât ve malın fayda vermediği, ancak doğruların
    doğruluğunun fayda verdiği bir gündür. Geleceğinde hiç
    şüphe olmayan bu günde, insanlar kabirlerinden çıkarak Allah’ın
    105] 74/Müddessir, 43-46
    106] 82/İnfitâr, 15-19
    107] 83/Mutaffifin, 11-12
    108] Buhârî, Bed'ul Ezân, 384, Tecrîd-i Sarih Ter. c. 2, s. 617
    DİN GÜNÜ
    - 57 -
    huzurunda toplanacak ve hiçbir kimse -Allah’ın izin verdikleri
    müstesnâ- bir diğerine fayda veremeyecektir. İnsanların kendi organları
    yaptıklarına şâhitlik edecektir.109 Kısacası bu günün, çok
    korkunç anları ve özellikleri vardır. Kıyâmet gününde insanın kendi
    yaptıklarından başka her şeyden, kesin olarak ümidini keseceği
    anlaşılıyor.
    Kur’an âyetlerinde ve hadis-i şeriflerde, kıyâmet tasvir edilirken,
    yer ve gök nizamının bozulmasından ve bunların mahvolup
    toz haline gelmesinden bahsedilmiştir. “O gün arz (yer) başka bir arz
    olup değişecek; gökler de değişecek...”110 Bu âyetten de anlaşıldığına
    göre kıyâmet, âlemin nizamının bozulmasının ve dünyadaki mevcut
    hayatın mahvolmasının ismidir. Ondan sonra yeni bir hayat
    başlayacak, bu yeni hayatın nizamı kurulacaktır. Kıyâmet inancı,
    dinin iman esaslarındandır. İnsanların davranışlarına yön vermede
    büyük etkisi olduğu içindir ki, İslâm, bu inancı kendi mensuplarının
    gönüllerine tam ve kâmil bir şekilde yerleştirmek istemiştir.
    Kur’an’ın ve hadis-i şeriflerin belirttiği din gününe ve kıyâmet
    gününün bildirilen çeşitli durumlarına, ne yazık ki insanların pek
    çoğu, gerektiği şekilde samimi olarak inanmamaktadır. Dilleri ile
    “kıyâmet günü haktır” derken, kalpleri o günden gâfil bulunanlar,
    dilleriyle inanmış, ancak davranışlarıyla o günü yalanlamış olanlardır.
    Şu da unutulmamalıdır ki, kıyâmeti davranışlarla yalanlamak,
    yani sanki bu gün hiç gelmeyecekmiş gibi her türlü günah
    ve kötülükler işlemek, dil ile yalanlamak gibidir. Kıyâmetin vuku
    bulacağı şüphesizdir. Çünkü bunu Allah haber vermiştir. Kıyâmeti
    inkâr etmek küfürdür. Kıyâmetin ne zaman meydana geleceğini
    Allah, kullarına bildirmemiştir. O er geç vuku bulacaktır. Şu kadar
    ki, onun olacağı zamanı kimse tayin edemez. İnsana düşen görev,
    böyle bir günün geleceğini bilmek, ona inanmak ve o gün için
    hazırlanmaktır. Zaten bir hadis-i şerifte ifade edildiği gibi, insan
    ölünce kendi Kıyâmeti kopmuş demektir.
    Din gününe iman etmek, öldükten sonra tekrar dirilmeye
    inanmak, hesap ve ceza meselelerini kabullenmek, İslâm dininin
    inanç esaslarının bir bölümüdür. Allah’ın tek bir ilâh olduğunu
    kabul etmenin hemen ardından bunlara inanmak gereklidir.
    İslâm’da ulûhiyet gerçeği ile âhiret hayatının hakikati birleştirilip
    tek temel üzerine oturtulmuş, böylece itikadî, amelî, ve ahlâkî değerler
    birleştirilerek bir bütün haline getirilmiştir.
    İslâm tasavvurunda hayatın mânası, insan ömrünün teşkil
    109] 41/Fussılet, 20-21
    110] 14/İbrâhim, 48
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 58 -
    ettiği şu kısa zaman değildir. Hatta bu hayatın anlamını, ne bir
    kavmin ve toplumun yüz yıllar süren ömrü, ne de bütün insanların
    süregelen hayatı ifade edebilir. İslâm tasavvurundaki hayat,
    şu görünen dünya hayatını içine aldığı gibi, Allah’tan başka kimsenin
    bilmediği âhiret hayatını da içine almaktadır. Mekân itibarıyla
    da, üzerinde insanların yaşamakta olduğu şu yeryüzünü içine
    aldığı gibi; âhiret yurdunu da ihtiva etmektedir. Yine âlemleri
    kucaklarcasına şu görünen kâinata şâmil olduğu gibi, her türlü
    gerçeklerini Allah’tan başka kimsenin bilmediği “gayb” âlemini
    de kapsamaktadır. O gayb âlemi, ölüm ânı ile başlayıp âhiret hayatıyla
    son bulur. Mâhiyet itibarıyla hayat, dünya hayatındaki şu
    bilinen yaşayışı kapsadığı gibi, ikinci hayat dediğimiz âhiret yaşayışını
    da içine almaktadır.
    İşte din gününe iman etmek, böylesine zamanın sonsuz mesafesini,
    mekânın Hûdutsuz ufuklarını, hayat ve âlemlerin bitmeyen
    derinliklerini ve yüceliklerini ifade etmektedir. Bu inanç, kesinlikle
    kişinin dünya görüşünü değiştiren ve davranışlarını etkileyen
    bir inançtır. Her asırda olduğu gibi günümüzde de en önemli hususlardan
    biri, din gününe iman etmek konusudur. Bunun içindir
    ki, Kur’an, tevhid inancıyla beraber bu inanç üzerinde ısrarla
    durmuş, Hz. Peygamber de pek çok sözleriyle bu inancın önemini
    belirtmiştir. Her konuda hakkı bildiren Allah, hak olan âhiret konusunda
    da önemle duruyor. Eğer insan yaptıklarından sorumlu
    olmasaydı, o zaman iyilik ve kötülüğün farkı ortadan kalkmış olur,
    insan yaşayışı tamamen maksatsız ve gayesiz hale gelir, her iş neticesiz
    kalırdı. Oysa insan, maksatsız ve gayesiz olarak yaratılmamıştır.
    Her insan, kendi irâdesiyle yaptıklarının karşılığını görmeyecek
    olsaydı, o zaman iyilik ve kötülük aynı şey olur, günah ve sevâbın
    anlamı kalmazdı.
    İnsanlar, bu dünya hayatında da az çok yaptıklarının karşılığını
    görürler. Bununla beraber şunu da unutmamalıdır ki, pek çok
    zâlim günahkârlar, kötülük yapan insanlar, bu dünyada rahat yaşarlar
    da, birçok iyi insan musibetlere mâruz kalır. Çünkü bu dünya,
    yapılan işlerin asıl karşılığının görüleceği yer değildir. İşte tüm
    işlerin karşılığının verileceği ve rabbânî adâletin tecellî edeceği an
    din günüdür. 111
    Allah’ın kâinat için koyduğu bazı kanunlar vardır. Adına Sünetullah
    dediğimiz bu tabiat kanunlarından biri “ceza;karşılık
    kanunu”dur. Yapılan hiçbir hareket karşılıksız değildir. Ateş yakar,
    ekilen tohum biter, olgunlaşan meyve yere düşer... Yani kâinatta
    111] Y. Çiçek, F. Yıldız, Din Günü İbâdet, Bir Y., s. 61
    DİN GÜNÜ
    - 59 -
    neyi düşünsek, nereye göz atsak, Allah’ın koymuş olduğu bu “karşılık
    kanunu”nu görürüz. Atasözlerinde de “eden bulur”, “eşen
    düşer”, “her koyun kendi bacağından asılır”, “ne ekersen onu biçersin”
    gibi ifadeler, karşılık kanunu için örneklerdir.
    Karşılık kanunu, en büyük adâlettir. Çünkü insan, daha önceden
    bildiği esaslara uyup uymamanın neye mal olduğunu bilmekte,
    seçimini hür irâdesiyle ona göre yapma imkânına sahip olmaktadır.
    Bu ilâhî kanuna göre, herkes amellerinin karşılığını görecek,
    hiç kimse başkasının günahını çekmeyecektir.112 Bununla birlikte,
    ister hayır, ister şer olsun, yapılan en küçük iş karşılıksız kalmayacaktır.
    113 Bu da insanın, bahane bulma duygusunu yok edecek;
    “kendim ettim, kendim buldum” şeklinde bir neticeye varmasına
    yol açacaktır. Kâinatta her şeyin bir karşılığı olduğu gibi, yapılan
    hiçbir kötülük, kimsenin yanına kâr kalmayacaktır. Hal böyle
    iken, bütün karşılıkların görülebilmesi için, dünya hayatı elbette
    kâfi değildir. O zaman şöyle bir durumla karşı karşıya kalırız: Bir
    tarafta karşılık kanunu, diğer tarafta dünya hayatının buna kâfi
    gelmeyişi. Burada, “imtihan edilme” söz konusudur. Bu açıdan
    bakıldığında “karşılık kanunu”, âhirete inanmanın zarûretini de
    ortaya koyar. Yani her şeyin bir karşılığı olacağına göre, dünya
    hayatının da bu karşılıklar için kâfi gelmediğine göre, mutlaka bir
    karşılık zamanı olmalıdır. İşte Fâtiha’da Allah bu “karşılık günü ;
    din günü”nün tek sahibi olduğunu belirtmektedir. Burada “din”,
    yapılan bir işin, kendi cinsinden karşılığı mânâsını ifade eder. Bu
    karşılık kanunu sebebiyle, dünyada da hesaba çeken Allah’tır;
    âhirette de hesaba çeken Allah’tır. Allah, karşılıkları imhal eder,
    ama ihmal etmez. (Karşılığını erteleyebilir, istediği vakitte verir;
    ama ihmal etmez.) Allah’ın bu “karşılık kanunu”, bütün ilmî disiplinlerce
    kabul edilmektedir. Burada problem, işin ilâhî boyutunun
    gözardı edilmesidir. 114
    Nübüvvet, yani peygamberlik, Allah’ın insanlık tarihine yönelik
    bir müdâhalesidir. O, bu müdâhaleyi kullarına olan rahmet ve
    şefkatinden dolayı Rahmân ve Rahîm isminin bir tecellîsi olarak
    yapıyordu. Din günü demek olan âhiret ise, Rabbimiz tarafından
    insanlığın geleceğine bir müdâhaledir. O, bu müdâhaleyi İlâhî
    adâletini gerçekleştirmek için yapar. Fâtiha’da Rahmân ve Rahîm
    isimlerini bildiren âyetten hemen sonra gelen “din gününün
    mâliki” âyeti, insanın tarihiyle istikbâlinin bağlantısıdır. Mâziyi
    unutmadan istikbâle hazır olması için, içinde yaşadığı anda ne
    112] 6/En'âm, 164; 17/İsrâ, 15; 53/Necm, 38
    113] 99/Zilzâl, 7-8
    114] A. Özbek, Kur'an'da Tevhid Eğitimi, Esra Y., s. 26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 60 -
    yapması gerektiği de, bundan sonraki âyette hatırlatılmaktadır:
    “Ancak Sana ibâdet ederiz. Ve ancak Senden yardım isteriz.” 115
    Dünya, âhiretin habercisi, âhiret dünyanın izdüşümüdür. İnsan
    adlı bu ölümsüz yolcu, birinden diğerine intikal ederek sürdürür
    sonsuz yolculuğunu. Çünkü ölüm, bir başka hayatın besmelesidir.
    Nübüvvet, insanlığın geçmişinin; âhiret ise geleceğinin tarihidir.
    Kur’an da, bu tarihin akacağı yatağın İlâhî projesi. İnsan, bu projeye
    bakarak tarihi değiştiriyor ve tarihi tarihe bu projeyle taşıyor.
    Âhiret olmasaydı, insan insan olamazdı. İnsana irâde verildiği
    gün âhiret de verildi. Eğer seçiminin ödül ve cezasını görmeyecekse
    yaratıklar arasındaki bunca ayrıcalığın gerekçesi ne ola ki?
    İşte bu nedenle âhiret, seçme hürriyetinin, irâde ve şuurun doğal
    sonucudur. İnsanın seçiminin Allah tarafından kaale alındığının,
    değerlendirildiğinin bir delilidir. İnsanı yaratan, onu yeryüzüne
    halife seçip irâde veren ve kendi ruhundan ruh üfleyen Allah’ın,
    en güzel kıvamda yarattığı kulunun istikbâliyle ilgilenmediğini
    düşünmek abes olacaktır. Boşuna mı yaratıldı şu muazzam makine
    ve yaratılanların en muhteşemi olan insan? Boş yere, abes bir
    iş olarak mı yaratıldı evren ve içindekiler? Cennet niçin yaratıldı?
    Cehenem lüzumsuz mu?
    Âhiret, Allah’ın “vaad” ve “vaîd”inin, yani ödül ve cezasının
    bir gereğidir. Suyu getirenle testiyi kıranı mahlûk bile bir tutmazken
    Hâlık’ın bir tutması O’nun mutlak adâletine nasıl sığar? Eğer
    “şunu yaparsan ödüllendirilir, bunu yaparsan cezalandırılırsın” deniliyorsa
    elbette sonuçta “iyi” olanla “kötü” olanın ayrılıp, yapana
    ödülü, yapmayana cezası verilecektir. Bu nedenle âhiret, adâlet-i
    İlâhînin kaçınılmaz sonucudur. Âhirete inanmamak adâlete inanmamak,
    adâleti istememek demektir.
    Âhirete iman, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa ve kronik
    bir illete dönüşmesini engeller. Ölümden sonra bir hayatın olduğuna
    inanan, kendisini koyvermez. Onun için, ölüm bir bitiş değil;
    bir intikaldir. Bu nedenle âhirete iman eden kâmil bir mü’min, hayatta
    bir kez ölür. Âhirete inanmayan kâfirse her ölümü hatırlayışta
    ölür. Bu nedenle âhireti inkâr edenler, mümkün olduğunca ölümü
    hatırlamak istemezler. Kendilerine ölümün hatırlatılmasından
    rahatsız olurlar ve beklenenden daha fazla tepki gösterirler. Bir
    de müslümanların ölümü güler yüzle karşıladıklarını, onunla sık
    sık selâmlaştıklarını düşünelim. İslâm medeniyetinde mezarlar şehirlerin
    ortasına yapılırdı. İslâm, insanların ölümü sık hatırlamaları
    115] 1/Fâtiha, 5
    DİN GÜNÜ
    - 61 -
    için mezar ziyaretini Nebî’nin diliyle özendirmişti. 116
    “Ölümse, Gel dese; Tak tak tak, Mu-hak-kak.”
    “Neylersin ölüm herkesin başında.
    Uyudun uyanmadın olacak.
    Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
    Bir namazlık saltanatın olacak,
    Taht misali o Mûsâlla taşında.”
    “Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
    Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.
    Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
    Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
    Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
    Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
    Bîçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!
    Hicranlı hayatın ne de son mâtemidir bu!
    Dünyada sevilmiş ve seven nâfile bekler;
    Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
    Birçok gidenin her biri sanki memnun yerinden,
    Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.” 117
    Kur’an, her sayfasında, insanı hem ruhun tarihine, hem
    istikbâline (âhirete) götürerek insana önünü ve sonunu hatırlatır.
    Bu nedenle mü’min, her ânında üç zamanı birden yaşayan insandır.
    Bu, ona süreklilik ve sorumluluk duygusu verir. Kur’an’daki
    kıyâmet, Cennet, cehenem, mahşer, mîzan ve sorgu sahneleri,
    mü’minde sorumluluk hissini ve fazileti güçlendirmek için
    istikbâline açılan birer penceredir.
    “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibârettir.”118 Oyuncaktan hoşlanan
    çocuklar mıyız, yoksa rüştümüzü isbat eden adamlar mı?
    Dünya oyuncağına verdiğimiz değerde saklı bunun cevabı. Oyuna
    dalıp çokça eğlenenler, çocuklar ve o seviyedeki çocuk akıllılardır.
    116] M. İslamoğlu, İman Risalesi, 285
    117] Sırasıyla: Necip Fazıl, Cahit Sıtkı, Yahya Kemal
    118] 6/En'âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 62 -
    Din günü şuûru, bize ölümü sık sık düşündürür ve bizi oraya
    hazırlar. Bu bilinçle ölüm râbıtası, bir adım daha ileri giderek
    şehâdet râbıtası yapmalıyız. Bu bilinç ve râbıtalar, bize sadece
    âhiret azığı değil; dünyada kaybettiğimiz izzeti, insanlık onurumuzu
    da kazandıracak ve ölüm korkusunu yenen, ölümle sevdalanan
    bir seviyeye çıkaracaktır. Ancak bu sâyede haklarımızı söke
    söke almak için dileniş değil direniş gerektiğini öğrenir ve canlı şehid
    olarak şerefli bir hayat süreriz. Bugün Yahûdi, teknik imkâna
    sahip milyarı aşan kimlik müslümanlarından değil; intifâda coşkusunu
    sürdüren çocuk yaştaki genç yiğitlerden korkmaktadır.
    Ölümden korkan gayr-ı müslim, en çok ölümden korkmayanlardan
    korkar. Müslümanın müslümanca yaşayamadığı her ortamda
    müslümanca ölme imkânı her an vardır.
    Her asırda olduğu gibi, günümüzde de bir kısım insanın,
    kıyâmet gününe iman etmeyişlerinin sebebi, öldükten sonra dirilmeyi
    uzak bir ihtimal görmeleridir. İnanmayanların görüşüne
    göre hayat, sebepsiz, hedefsiz ve gayesiz bir hareketten ibârettir.
    Oysa her şeyde bir sır, o sırrın gerisinde bir hedef ve hedefin gerisinde
    de bir hikmet vardır. İnsan bir ölçü dâhilinde bu dünyaya
    getirilir, yine aynı şekilde takdir edilmiş olan âkıbete, ceza ve hesap
    gününe döndürülmüş olur. Dünya hayatı da, her insan için bir
    imtihandır. İnsanların bütün bu gerçekleri bilip bunların gerisinde
    kudret ve hikmet sahibi Yüce Yaratıcı’yı düşünmesi gerekir. İşte bu
    bilgi ve düşünce insanı âhiret inancına götürür.
    İnsanların çokça hatırlaması gereken ölüm, her canlının kendisine
    erişeceği bir hâdisedir. Ölüm, kendi yolunda sapmadan ve
    durmaksızın ilerler. Ne geride bıraktıklarına, ne de ıstırap çekenlerin
    feryadına bakar. Korkanların korkusu, sevenlerin de sevgisi
    bunu önleyemez. Hayatı sadece dünya hayatından ibâret görmek,
    çok ilkel bir düşüncedir. Kur’an, düşüncesi gelişmemiş bu tür kişilerin
    sözlerini ve durumlarını şöyle dile getirir: “Onlar derler ki: ‘Bu
    dünya hayatımızdan başka bir hayat yok! Tekrar dirilecek değiliz.” 119
    İslâm’da dünya, âhiretin tarlasıdır. Dünya hayatını ıslah etmek,
    ondan her tür kötülüğü ve bozgunculuğu kaldırmak, bütün insanlar
    için iyilik ve adâleti gerçekleştirmek gibi işlerde sarf edilen
    emek ve uğraşıların hepsi, âhiret sermâyesidir. Böyle bir inançla
    çalışan ve Allah’ın rızâsını dileyerek gönülden bu güne inananların
    yeryüzünü ihmal etmeleri, azgınlıklara ve bozgunculuklara
    göz yumarak dünyayı terk etmeleri mümkün olabilir mi?
    Bazı insanlar, -âhirete iman ettiklerini iddia etmekle
    119] 6/En'âm, 29
    DİN GÜNÜ
    - 63 -
    beraber- kendilerini, câhilliğin ve azgınlığın akıntısına kaptırmışlarsa;
    bu, Allah’a ve âhiret gününe inandıkları için değil; âhirete
    imanlarının zayıf oluşundandır. Her asırda, âhireti inkâr edenler
    veya bu güne, inanılması gerektiği şekilde inanmamış olanlar, devamlı
    günah işlemeyi arzu edip buna karşı bir engelin çıkmasından
    korkanlar ve her şeye kadir Yaratıcının huzurunda hesap vermek
    istemeyenlerdir. İşte bunun için de öldükten sonra dirilmeyi
    ve âhireti hayal zanederler.
    Din gününe inanmak ve bu inancın gereğini yapmak, kötülüğe
    koşan her nefis için bir gem, günahı seven her insan için de bir
    engeldir. Bütün insanlığa hitap eden Kur’an, bu günün olmasını
    imkânsız görenlere en kesin ve doğru cevabı verir: “İnsan, kendini
    bir nutfeden nasıl yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi apaçık bir hasım
    kesildi.”120 İnsanın yaratılışındaki hayret verici durumlar, organlarının
    yapısındaki çeşitli özellikler, onun tekrar diriltilmesinden çok
    daha önemli ve dikkat çekicidir. Allah’ın sanat ve kudretindeki
    bu incelikleri, mükemmellikleri bilip görenler, öldükten sonra dirilmeyi
    artık nasıl inkâr edebilirler? Ne yazık ki ünsiyet etmediği
    her şeyi inkâr, insanoğlunun tabiatındadır. Eğer o yılanı yüzüstü
    ve hem de sür’atle yürür görmese, ayaklardan başka şey üzerinde
    yürümeyi kabul etmezdi. Hatta insan, dünyayı görmeden, dünyadaki
    acayip haller ona anlatılsa, onları bile çoktan inkâra kalkardı.
    Şu halde, din gününü yakînen tasdik etmemek, bu kavramı anlamaktaki
    noksanlıktan ileri gelmektedir. Görünmediğinden dolayı,
    din gününe inanmayanlar, ilim adına cehâlet gösterenlerdir.
    “Âhiret yurdu, sakınan muttakîler için daha hayırlıdır, siz hiç düşünmüyor
    musunuz?” 121
    Dünya, ne seçim ne de geçim dünyasıdır müslüman için; dünya
    kulluk/ibâdet dünyasıdır, imtihan dünyasıdır. Sınav esnâsında
    oyuna dalan, gülüp eğlenen kimsenin imtihanda başarı şansı ne
    kadar olabilir? Gençler, üniversite imtihanına verdikleri önemi,
    esas sınava, büyük imtihana verseler, din günü bilinci nasıl hayata
    yansırmış, görürdük. Orta yaşlılar, yakın gelecekleri için hazırlayıp
    biriktirdiklerini, esas istikbâl için yatırıma dönüştürseler, örnek
    müslümanların sayısı nasıl artardı! “Ey iman edenler! Allah’tan
    korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun.
    Çünkü Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”122 Mücâdelenin, cihadın,
    şehâdetin olmadığı yerde din günü bilinci yeterince yok demektir.
    Ana vatanımız, baba diyarımız Cennet olduğuna göre, biz
    120] 36/Yâsin, 77
    121] 6/En'am, 32; Y. Çiçek, F. Yıldız, a.g.e. s. 65
    122] 59/Haşr, 18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 64 -
    memleketimizde gerekli ihtiyacımızı karşılamak için bu diyarda
    gurbete çıkmış durumdayız. Orada lâzım olan azığı unutup, buradaki
    görevimizi ihmal etmek ve buralarda oyuncaklarla oyalanmak
    ne kadar mantıklılıktır?
    Din günü yakında gelecek;
    Hesaba çekilmezden önce
    Kendini hesaba çek!
    Ne mutlu, din günü bilincine sahip, ölüme ve ölüm ötesi hesaba
    hazır olan ve ölümden korkmayan, ölümle dostluk kurabilen
    canlı şehidlere!
    DİN GÜNÜ
    - 65 -
    Din Günüyle İlgili Âyet-i Kerimeler
    Din Günü Anlamındaki Yevmu’d-Dîn İfâdesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam
    13 Yerde:) 1/Fâtiha, 4; 15/Hıcr, 35; 26/Şuarâ, 82; 37/Sâffât, 20; 38/Sâd, 78;
    51/Zâriyât, 12; 56/Vâkıa, 56; 70/Meâric, 26; 74/Müddessir, 46; 82/İnfitâr, 15, 17,
    18; 83/Mutaffifîn, 11.
    Din Günü Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    Âhirete İman: Bakara, 4, 46, 62, 123, 177; Âl-i İmran, 9, 25; En’am, 113;
    A’raf,147; Tevbe, 18-19, 44; Yunus, 45; Nahl, 22; Kehf, 110; Neml, 3; Lokman,
    4; Şura, 7; Mearic, 2, 26.
    Dünya, Âhiretin Tarlasıdır: Şura, 20
    Kıyâmet Alametleri: Neml, 82; Sebe’, 14; Duhan, 9-14; Kıyame, 7-9; Kehf, 92-
    97; Enbiya, 96-97; Zuhruf, 61; Muhammed, 18.
    Kıyâmetin Kopma Zamanı Bilinemez: A’raf, 187-188, Hud, 104; Nahl, 77; Enbiya, 1
    Kıyâmetin Kopması ve Tekrar Dirilmenin Dehşeti: İsra, 58; Kehf, 47; Ta-Ha,
    105-108; Enbiya, 104; Hacc, 1-2; Nur, 37; Neml, 88; Tur, 9-10; Mürselat, 8-10...
    İlk Defa Yaratan Kudret, Tekrar Diriltecektir: İsra, 49-52; Meryem, 66-67; Hacc,
    5; Mü’minun, 84-85; Rum, 19; Vakıa, 57, 62; Kıyame, 37-40; İnsan, 28; Naziat, 27...
    Dirilmeyi İnkâr: En’am, 2, 29-31; Yunus, 7-8; Hud, 7; Ra’d, 5; Nahl, 38; İsra, 49-
    52; Meryem, 66-67; Mü’minun, 81-83; Yasin, 78-79; Saffat, 16-18; Vakıa, 47-50,
    57, 60-62, 83-87; Teğabün, 7; Kıyame, 3-6; İnsan, 27-28; Naziat, 10-14...
    Kıyâmet Gününün Tek Hâkimi Allah’tır: Fâtiha, 4; En’am, 73; Ta-ha, 111; Hacc,
    56; Furkan, 26; Zümer, 67; Mü’min, 16; Nebe’, 37; İnfitar, 19.
    Din Günüyle İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
    Buhari, Cihad 94, 95, 96, Menakıb, 7, 25, Fiten 23, 24, İstiabe 8, Rikak, 35, 39,
    İlm 2
    Müslim, fiten 9, 17, 18, 34, 42, 62, 78, 79, İman 234, 248,
    Ebu Dâvud, Melahim 9, 12, 16
    Tirmizi, Fiten 19, 35, 39, 40, 42, 43, 56,
    Nesai, Cihad 42
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Akçağ Y. C. 2, s. 90-93
    2. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, c.1, s. 329-337
    3. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Eser Y. c. 1, s. 81-95
    4. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c.1, s. 68-69
    5. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 40-42
    6. Din Günü İbadet, Yakup Çiçek, Fahreddin Yıldız, Bir Y. s. 9-65
    7. İman Risalesi, Mustafa İslamoğlu, Denge Y. 285-297
    8. Kur’ani Araştırmalar, Murteza Mutahhari, Tuba Y. s. 115-118
    9. Fâtiha Tefsiri, Azad, Bir Y. s. 161-170
    10. İslam Ansiklopedisi, Şamil Y. C. 1s. 401 , C. 4 s. 133-134
    11. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 197-204
    12. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y. s. 26-28
    13. Kur’an’da Uluhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 127-133; 232-233; 258
    14. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 151-155
    15. Haşir Risalesi, Said Nursi, Med-Zehra Y.
    16. Sorularla Fâtiha Sûresi, Zabit Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 121-132
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 66 -
    17. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. S. 160-170
    18. Esmaü’l-Hüsna, Ali Osman Tatlısu, Yağmur Y. s. 212-214
    19. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Y. s. 22-25
    20. İslam ve Sosyal Değişim, 36-39, 82
    21. İslam -Temel İlkeler- Ali Ünal, Beyan Y. s. 121-136
    22. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özhazar, Bengisu Y.
    23. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    24. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s.
    191-199
    25. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 144-148
    26. Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. s. 47-50
    27. Esmaü’l-Hüsna, Afifüddin Süleyman Tilmsani, İnsan Y. s. 8-18
    28. İtikat Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y. s. 115-119
    29. Kıyâmet Günü, Hârun Yahya, Vural Y.
    30. Ölüm, Kıyâmet, Cehennem, Hârun Yahya, Vural Y.


    - 69 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -7-
    CENNET
    •
    Cennet Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Cennetin İsimleri ve Tabakaları
    •
    Cennetin Tasviri
    •
    En Büyük Zevk: Cennette Allah’ın Görülmesi
    •
    Cennet Hayatı
    •
    Cennet Nimetleri
    •
    Cennette Cinsî Zevkler
    •
    Amaç, Cismanî Zevkler Sağlayan Cennet Nimetleri Değil; Allah’ın Rızasıdır
    •
    Cennetlikler
    •
    Cehennem Korkusu - Cennet Ümidi (Allah ile İlişkilerimizde Denge)
    •
    Cennet Ucuz Değil!
    “İman edip sâlih amel işleyenler için, içinden ırmaklar akan cennetler olduğunu müjdele! O cennetlerdeki bir meyveden kendilerine rızık olarak yedirildiği vakit, ‘bu, bundan önce dünyada bize verilenlerdendir’ derler. Ve bu rızık onlara bazı yönlerden dünyadakine benzer olarak verilmiştir. Onlar için cennette tertemiz eşler vardır. Ve onlar orada ebedî kalacaklar.” 123
    Cennet Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
    Cennet, “örtmek, gizlemek” anlamındaki “cenn” kökünden isim olup “bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe, yeşillikleri bol, sık dal ve yaprakları ile yeri gölgelendiren bağlık, bahçe” manasına gelir. Peygamberlerin davetine uyarak iman edip dünya ve âhirete ait işleri, kulluk vazifelerini elden geldiği kadar güzel bir şekilde yapan temiz ve müttakî kişiler için hazırlanmış bir huzur ve mutluluk beldesidir. Âhiret hayatında mü’minlerin ebedî saâdet ve nimetler yurdu olan yerin bu şekilde adlandırılmasının sebebi, genel görünümüyle dünya bahçelerine benzemesi veya eşsiz nimetlerini insan idrâkinden gizlemiş olması şeklinde açıklanmıştır. Çoğulu cinân ve cennât’tır.
    123] 2/Bakara, 25
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 70 -
    Cennetin İsimleri ve Tabakaları
    Cennet kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 147 defa geçmektedir.
    İslâm literatüründe cenneti ifade etmek üzere kullanılan isimleri
    ve cennet tabakalarını şu şekilde sıralamak mümkündür:
    1- Cennet: Ebedî saâdet yurdunu ifade etmek üzere Kur’an’da,
    çeşitli hadislerde ve diğer İslâmî eserlerde yer alan isimler içinde
    en çok kullanılan, içindeki bütün mekân ve imkânları kapsayacak
    şekilde muhtevası geniş olan bir terimdir. Yukarıda belirtildiği
    gibi Kur’an’da 147 yerde geçmektedir. İslâm literatüründe ebedî
    saâdetle ilgili vaadler, özendirici anlatım ve tasvirler genellikle
    cennet ismi etrafında yoğunlaşmıştır. Diğer isimler tekil olarak
    kullanıldığı halde, cennetin çok sayıdaki âyette çoğul şekliyle de
    (cennât) yer alması, saâdet yurdunun belli bir bölgesinin değil;
    tamamının adı olduğunu gösterir.
    2- Cennetü’n-Naîm: 13 âyette geçmektedir.124 Arapça’da “refah,
    huzur, mutlu hayat” anlamına gelen nimet kelimesinden
    daha kapsamlı bir muhtevaya sahip olan naîm, insana mutluluk
    veren maddî ve manevî bütün güzellikleri ifade etmektedir. Buna
    göre cennâtü’n-naîm; mutluluklarla dolu cennetler manasına gelir.
    “Beni cennetü’n-naîmin vârislerinden kıl.” 125
    3- Adn cenneti: En belirgin anlamı ile ikamet etme, ikamet
    edilen yer demek olan adn, 11 âyette kullanılmıştır.126 Adn’in, cennetin
    belli bir bölümünün adı olduğu veya çoğul şeklinde kullanılışına
    bakarak onun tamamını ifade eden bir isim olduğu anlaşılır.
    “Şüphesiz ki, iman edenler ve güzel amel işleyenler yok mu, işte onlar
    mahlûkatın en hayırlısıdır. Onların Rableri katındaki mükâfatı, zemininden
    ırmaklar akan, içinde devamlı olarak kalacakları Adn cennetleridir.
    Allah onlardan râzı olmuş, onlar da O’ndan râzı olmuşlardır. Bu, Rabbinden
    korkan O’na saygı gösterenler içindir.” 127
    4- Firdevs: Özellikle, içinde üzüm bulunan bağ bahçe anlamına
    124] Mutluluklarla Dolu Cennet(ler) Anlamına Gelen “Cennetu’n-Neıym” Kavramının
    Geçtiği Âyetler (Toplam 13 Yerde): 10/Yûnus, 9; 22/Hacc, 56; 26/
    Şuarâ, 85; 31/Lokman, 8; 37/Sâffât, 43; 52/Tûr, 17; 56/Vâkıa, 12,89; 68/Kalem,
    34; 70/Meâric, 38; 82/İnfitâr, 13; 83/Mutaffifîn, 22.
    125] 26/Şuarâ, 85
    126] İkamet Edilen (Güzel) Yer Anlamındaki “Adn Cenneti” Kavramının Geçtiği
    Âyetler (Toplam 11 Yerde): 9/Tevbe, 72; 13/Ra’d, 23; 16/Nahl, 31; 18/Kehf,
    31; 19/Meryem, 61; 20/Tâhâ, 76; 35/Fâtır, 33; 38/Sâd, 50; 40/Mü’min, 8; 61/
    Saff, 12; 98/Beyyine, 8.
    127] 98/Beyyine, 7-8
    CENNET
    - 71 -
    gelir. İki âyette geçer.128 Firdevs, cennetin tamamını ifade eden bir
    isim olabileceği gibi, onun ortası, en yüksek ve en değerli bölgesinin
    özel adı da olabilir. “Şüphesiz, iman edip güzel amel işleyenler için
    barınak olarak Firdevs cennetleri vardır.” 129
    5- Hüsnâ: İyilik yapanlara Allah tarafından daha büyük bir iyilikle
    karşılık verileceğini, ayrıca buna bir de ilâve (ziyade) yapılacağını
    ifade eden Yunus 26. âyetindeki hüsnâ (daha güzel, daha
    iyi, en güzel, en iyi) kelimesinin cennet anlamına geldiği müfessirlerin
    büyük çoğunluğu tarafından kabul edilmiştir. Bu duruma
    göre cennet anlamına gelen “Hüsnâ” kelimesi bir âyette geçer.
    Âyetteki “ziyade”den maksat da, cennette Allah’ı görme şerefine
    nail olmaktır. “Güzel davrananlara hüsnâ (daha güzel karşılık), bir de
    ziyade/fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara leke) bulaşır, ne
    de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar orada ebedî
    kalacaklardır.” 130
    6- Dârüs’s-Selâm: Maddî ve manevî âfetlerden, hoşa gitmeyen
    şeylerden korunmuş olma manasındaki selâm ile dâr/yurt kelimesinden
    oluşan bu terkip, iki âyette cennetin adı veya tabakası
    olarak zikredilmiştir. İki âyette zikredilir.131 Cennetin esenlik yurdu
    olduğu şüphesizdir. Gerçek esenliğin ancak cennette bulunabileceği,
    sonsuz hayatın, ihtiyaç bırakmayan zenginliğin, zillete yer
    vermeyen şeref ve üstünlüğün, eksiksiz bir sıhhatin sadece orada
    mevcut olduğu anlaşılır. “Hâlbuki Allah, Dârü’s-Selâm’a çağırıyor ve O,
    dilediği kimseleri dosdoğru bir yola hidâyet buyurur.” 132
    7- Dârü’l-Mukame: Asıl durulacak yer, ebedî ikamet edilecek
    yurt manasındaki bu terkip de cennete girenlerin Allah’a hamd
    ve şükür sırasında bulundukları mekân için kullanacakları bir tabir
    olmalıdır. Bir âyette geçer: “O (Rab) ki lütfuyla bizi Dârü’l-Mukameye
    / asıl oturulacak yurda (cennete) yerleştirdi. Artık orada bize ne bir yorgunluk
    dokunacak, ne de orada bize bir usanç gelecektir.” 133
    8- Cennetü’l-Me’vâ: Cennetu’l-Me’vâ da bir âyette geçer.
    “İman edip güzel amel işleyenlere gelince, onlar için Me’vâ cennetleri
    vardır.” 134
    128] Üzüm ve Benzeri Nimetler Bulunan Bağ-Bahçe Anlamına Gelen “Firdevs” Cennetinin
    Geçtiği Âyetler (Toplam 2 Yerde): 18/Kehf, 107; 23/Mü’minûn, 11.
    129] 18/Kehf, 107
    130] 10/Yûnus, 26
    131] Cennetin Adı veya Tabakası Olarak Zikredilen ve Esenlik Yurdu Anlamına
    Gelen “Dâru’s-Selâm” İfâdesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 2 Yerde): 6/
    En’âm, 127; 10/Yûnus, 25.
    132] 10/Yûnus, 25
    133] 35/Fâtır, 35
    134] 32/Secde, 19
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 72 -
    Bu isimlerin dışında, “ev, konak, şehir, ülke” anlamlarına gelen
    “dâr” kelimesi, Kur’an’da dâru’l-huld (ebediyet / sonsuzluk yurdu),
    dâru’l-âhire (âhiret yurdu), âkıbetü’d-dâr, ukbe’d-dâr (dünya yurdunun
    sonu) terkipleriyle cennet anlamında kullanılmıştır.
    Kur’an’da zikredilen bu isimler, cennetin tabakaları olarak
    da kabul edilmektedir. Bu tabakalardan her birinde, mü’minlerin
    yaptıkları iyi işler karşılığında girecekleri veya yükselecekleri
    derece veya mertebeler vardır. Nitekim Müslim’in Ebû Said el-
    Hudri’den rivâyet ettiği hadiste, Allah yolunda cihad edenlerin,
    cihadları sebebiyle cennette yüz derece yükselecekleri, her derecenin
    arasının ise, yer ile gök arasındaki mesafe kadar olduğu,
    Hz. Peygamber tarafından haber verilmektedir.135 Hadiste sözü
    edilen dereceler konusunda ise şu ihtimaller öne sürülmüştür. Bu
    dereceleri zahiriyle anlamak mümkündür. Gerçekten söz konusu
    derecelerin, zahirinden anlaşıldığı üzere, birbirinden daha yüksek
    menziller (tabakalar) olması muhtemeldir. Buna karşılık, yükseklikten
    kastın, cennetteki nimetlerin çokluğu, insanın veya bir başka
    yaratığın hiç aklına bile gelmemiş, gönlünden dahi geçmemiş
    iyiliklerin büyüklüğü veya çokluğu anlamında olması muhtemeldir.
    Zira Allah Teâlâ’nın mücahide lutfettiği iyilik veya cömertlik
    türleri birbirinden çok farklıdır, birbirinden üstündür. Buna göre,
    nimetlerin fazilet (üstünlük) konusundaki farklılıkları uzaklık açısından
    yer ile gök arasındaki mesafe gibidir.
    Buhârî’nin bir rivâyetinde Hz. Peygamber, Allah yolunda savaşan
    mücâhidler için cennette yüz derece (tabaka) hazırlandığını
    ve iki derecenin arasının yerle gök arası gibi olduğunu haber vermekte
    ve sözlerine devamla şöyle buyurmaktadır: “Allah’tan istediğiniz
    zaman Firdevs’i isteyin. Çünkü Firdevs, cennetin ortası ve cennetin
    en yükseğidir. Firdevs’ten cennet nehirleri doğar.” 136
    Bütün bu âyet ve hadislerden cennetin birçok tabakası olduğu
    anlaşılmaktadır. Bu tabakalardan bazılarının daha yüce ve nimetlerinin
    daha güzel veya daha efdal olması sebebiyle isimleri bize
    bildirilmiştir. Firdevs cenneti, mertebece en yüksek olan cennet
    tabakasıdır.
    Cennetin Tasviri
    Dinler tarihine dair araştırmalar, hemen her din ve inanç sisteminde
    ölüm sonrası hesaplaşmanın, ceza veya mükâfatın varlığının
    kabul edildiğini göstermiştir. Genel olarak İslâm âlimlerinin
    135] Müslim, İmâre 116
    136] Buhâri, Cihad 4
    CENNET
    - 73 -
    cennet tasviri hakkında benimsedikleri görüş, onun mahiyetinin
    bilinemeyeceği şeklindedir. Çünkü mü’min kullar için âhiret
    hayatında hazırlanmış mutluluk vesilelerinin hiç kimse tarafından
    tahayyül edilemeyeceğini ifade eden âyetten137 başka, Allah
    Teâlâ’dan naklen bir hadis rivâyeti olarak meşhur metin de
    bu hususu açıkça belirtmektedir: “Ben, sâlih kullarım için, hiçbir
    gözün görmediği, hiçbir kulağın duymadığı ve hiçbir beşer zihninin
    tasavvur edemeyeceği mutluluklar hazırladım.”138 Dünya hayatında
    beş duyu ve akıl alanlarındaki idrâkler, tabiat şartlarıyla kayıtlı
    olduğuna göre nasslarda geçen tasvirleri aynı şartlar çerçevesinde
    veya hayal gücüyle değiştirerek algılamak gerekir. Nitekim
    bazı âyetlerde, cennet ve nimetleriyle ilgili dünya ve âhiret
    idrâkleri arasında benzerliklerin bulunduğu ifade edilmiştir.139
    İbn Abbas’tan yaygın olarak rivâyet edilen “Cennette isimlerden
    başka dünyayı andıran hiçbir şey yoktur.” 140 ifadesi, ikisi arasındaki
    mahiyet farklılığını belirten bir söz olsa gerektir.
    Cennetin sekiz kapısının olduğu ilk dönemlerden beri kabul
    edile gelmiştir. Ancak, cehenneme ait yedi kapının mevcûdiyeti
    Kur’ân-ı Kerim’de açıkça zikredildiği halde141 cennetin sadece
    kapılarının (ebvâb) bulunduğu ifade edilmiş ve sayıları hakkında
    herhangi bir işarette bulunulmamıştır. Ancak, bazı hadis-i şeriflerde
    cennetin sekiz kapısı olduğu belirtilmektedir. Bu hadis
    rivâyetlerinin kapıların genişliği için verdikleri çok uzun mesafelere
    bakılırsa, cennet kapıları, aynı zamanda onun bölümlerini de
    ifade etmiş olmalıdır. Nitekim bazı eserler, sekiz cennet kapısının
    adlarını kaydederken bazı küçük farklarla cennetin isimlerini
    zikretmişlerdir. Sahih hadislerin belirttiğine göre, bu mekânlara
    belli amel sahipleri girebilecektir. Mesela, namazlarını dosdoğru
    kılanlar namaz kapısından, cihada katılanlar cihad kapısından, Allah
    yolunda infak yapanlar sadaka kapısından, oruç tutanlar da
    “reyyân” (suya kandıran) kapısından gireceklerdir. Cennet kapılarının
    cehenneminkinden daha fazla ve cennetin tasavvur edilemeyecek
    kadar geniş olması, cennet ehlinin cehennemliklerden
    çok olacağını gösterir. Nitekim bir hadiste, cennete gireceklerin
    yerlerini aldıktan sonra orada yine boş yer kalacağı, bunun için
    Cenâb-ı Hakk’ın yeniden bazı nesiller yaratıp cenneti dolduracağı
    ifade edilmiştir. 142
    137] 32/Secde, 17
    138] Buhâri, Tefsir 1; Müslim, Cennet 2-5
    139] 2/Bakara, 25; 47/Muhammed, 6
    140] Makdisî 1/194
    141] 15/Hıcr, 44
    142] Buhâri, Tefsir 1; Müslim, Cennet 34
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 74 -
    Cennet, sadece bağ ve bahçelerden ibaret olmayıp bunların
    yanında kendilerine has maddelerden oluşan nesneleri ve
    tesisleri de mevcuttur. İman ve sâlih amel sahibi kimselerin ebediyet
    âleminde ravzâtü’l-cennâtta (cennetlerin has bahçelerinde)
    yaşayacaklarını ifade eden âyette143 yer alan ve sözlük anlamları
    bakımından her ikisi de bahçe anlamına gelen ravzât ile cennât
    kelimelerinden ikincisine “tesis” manasını vermek gerekir. Birçok
    âyette sâlih mü’minlere vaad edilen cennetin çoğul şekliyle
    kullanıldığına bakılırsa, birden fazla tesisin bulunduğu ve her
    mü’mine bir mesken hazırlandığı anlaşılır. Cennetin, göklerin ve
    yerin “arz”ı/genişliği kadar olduğunu ifade eden âyetlerin144 tefsiri
    için şu farklı görüşler ileri sürülmüştür: 1- Cennetin tasavvur
    edilemeyecek kadar geniş olduğunu ifade eden bir benzetmedir.
    Buna göre arz; en, yani genişlik demektir. Bir alanın dar cephesini
    genellikle onun genişliği oluşturduğuna göre cennetin uzunluğu
    bu teşbih çerçevesinde çok daha fazla olacaktır. 2- Cennet, dünya
    hayatında insanoğlu tarafından kavranabilen kâinat kadar değerlidir.
    3- Madde âleminin insan idrâkine sunuluşu gibi cennet de
    onun bilgi ve idrâkine sunulmuştur. Bu yorumlar içinde en çok
    tercih edilen, birinci görüştür.
    Kur’ân-ı Kerim’de cennet için “güzel meskenler”,145 “üst üste
    kurulmuş konaklar” 146 ve “ev” 147 kavramları kullanılmak sûretiyle
    onun maddî manada eleman ve tesislerden oluştuğu belirtilmiştir.
    Cennet hayatıyla ilgili bazı tasvirler de bu gerçeği vurgulamaktadır.
    Naslardan anlaşıldığına göre cennet ehli için çadırlar da kurulacaktır.
    148 Onlar, Cuma günleri güzel kokular saçan rüzgârların
    estiği bir çarşıyı dolaşacaklar, bu şekilde zarafetlerine zarafet katacaklardır.
    149
    Rahmân sûresinde, “Rabbinin huzuruna suçlu olarak çıkmaktan
    korkan kimseler için iki cennet (cennetân) vardır.”150 denildikten sonra,
    bu cennetlerin imkânlarından bahsedilmekte, ardından, o iki cennetten
    başka (veya onların altında) iki cennet daha bulunduğu151
    belirtilerek bunların da benzer imkânları tasvir edilmektedir. Müfessirler,
    bu iki (veya dört) cennet hakkında cin ve insan türlerine
    143] 42/Şûrâ, 22
    144] 3/Âl-i İmran, 133; 57/Hadîd, 21
    145] 9/Tevbe, 72; 61/Saff, 12
    146] 39/Zümer, 20
    147] 66/Tahrim, 11
    148] 55/Rahmân, 72; Müslim, Cennet 23-25
    149] Müslim, Cennet 13
    150] 55/Rahmân, 46
    151] 55/Rahmân, 62
    CENNET
    - 75 -
    verilecek cennetler, iyiliklerin yapılması ve kötülüklerin terk edilmesine
    karşılık verilecek iki cennet, iman ve sâlih amel için verilecek
    cennet ile lutf-ı ilahi olarak fazladan ikram edilecek cennet
    gibi bazı yorumlar yapmışlardır. Hz. Peygamberimiz bir hadisinde,
    âhiretteki iki cennetten birinin kap kacak ve madenî eşyasının altından;
    diğerinin de gümüşten olacağını ifade etmiştir.152 Sonuç
    olarak bir mü’mine birden fazla cennetin veriliş hikmeti tam açık
    bir şekilde anlaşılmadığı gibi, bunların kaç tane olacağı da bilinmemektedir.
    Dünya hayatında mü’minlerin Allah’a itaat ve bağlılıklarının
    aynı derecede olmadığı bilinmektedir; bunun sonucu olarak ceza
    ve mükâfat derecelerinin de aynı olmayacağı haber verilmektedir.
    153 Bununla ilgili bir hadiste, Allah yolunda cihad edenlere hazırlanan
    cennetin “yüz derece” olduğu ve her derecenin gökle
    yer arasındaki mesafe kadar birbirinden uzak bulunduğu haber
    verilmiştir.154 Sahip oldukları nimetler açısından farklı mekânlar
    olduğu anlaşılan bu derecelerin imanın hasletleri (şubeleri) kadar
    yetmiş küsür olacağı, bu hasletleri kendisinde toplayanların bütün
    dereceleri elde edeceği de söylenmiştir.
    Cennet tasviriyle ilgili hadislerin içinde Firdevs ile Adn’in özel
    durumları olduğu görülür. Rahmân sûresinde ayrı ayrı tasvir edilen
    iki çift cennete bir açıdan açıklık getiren bir hadise göre Firdevs
    cennetleri dört âdet olup, ikisinin bütün süsleri ve eşyaları
    altından, ikisinin de gümüştendir; mü’minlerin cemâl-i İâhî’yi müşahede
    edecekleri yer ise Adn’dir. Cennetteki dört nehrin fışkıracağı
    yerin Firdevs olduğu zikredilir. 155
    Kur’ân-ı Kerim’de yer alan cennet tasvirleri içinde, kelimenin
    çoğul olarak kullanıldığı âyetlerin ekserisinde altlarından nehirlerin
    aktığı ifade edilmiştir. İbn Kayyim’in de belirttiği gibi bu
    âyetlerde geçen “taht” (alt) zarfı, cennet toprağının görünmeyen
    alt tabakası demek olmayıp ağaçların, binaların ve benzeri tesislerin
    zemini ve eteği anlamına gelir. Hadis olarak da nakledilen
    bazı rivâyetlerden faydalanan âlimler, cennetteki nehirlerin nehir
    yataklarında değil; yüzeyde aktıkları kanaatine varmışlardır. Cennet
    nehirlerinin mevcudiyetini belirten âyetler, onların mahiyetleri
    hakkında bilgi vermezken, Muhammed sûresi, 15. âyeti farklı bir
    tasvir yapar. Buna göre cennette içimi bozulmayan su ırmakları,
    tadı değişmeyen süt ırmakları ve süzülmüş baldan ırmaklar vardır.
    152] Buhâri, Tevhid 34, Tefsir 1-2; Müslim, İman 296
    153] 4/Nisâ, 96; 8/Enfâl, 4
    154] Buhâri, Cihad 4; Müslim, İmâre 116
    155] Buhâri, Tevhid 22; Tirmizî, Sıfatü’l-Cennet 4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 76 -
    Buhârî ile Tirmizî’nin birbirini tamamlar mâhiyette naklettikleri
    bir hadis-i şerifte Hz. Peygamberimiz, Firdevs’in cennetin ortasını
    ve üst kısmını teşkil ettiğini, dört nehrin de oradan çıktığını
    haber vermektedir.156 Burada sözü edilen dört nehir, Muhammed
    sûresinde anlatılan nehirler olmalıdır. Öyle anlaşılıyor ki, bu özel
    nehirler diğer birçok âyette tekrarlanan genel nehirlerden ayrıdır.
    Kur’ân-ı Kerim’in 108. sûresine adını veren ve “çok şey” anlamına
    gelen Kevser’den ne kastedildiği müfessirler arasında tartışmalı
    olmakla birlikte, Kevser’in cennetteki bir nehrin adı olduğu öne
    çıkar. Muhtelif rivâyetlerle nakledilen hadislerde Hz. Peygamber,
    cennette Kevser isminde bir nehrin kendisine verileceğini, bu nehrin
    iki kenarında inciden yapılmış kubbelerin bulunacağını, akan
    suyunun da hâlis misk gibi koku salacağını beyan etmiştir.157 Cenneti
    tasvir eden bazı âyetler, orada su pınarlarının da bulunduğunu
    haber verir: “Kötülüklerden korunanlar bahçelerde, gölgelerde ve
    pınarların başında bulunacaklardır.”158 Rahmân ve Ğâşiye sûrelerinde,
    akan pınarlardan söz edilmekte, diğer bazı âyetlerde de cennet
    ehlinin bu pınarlardan su içeceği haber verilmektedir. 159
    Sözlük anlamı “bağ, bahçe” olan cennette ağaçların bulunması
    doğaldır. Çeşitli âyetlerde gölgelerden, dallardan, sarmaş dolaş
    olmuş koyu yeşilliklerden, meyveleri kolayca toplanabilen ağaçlardan
    bahsedildiği gibi, özel olarak hurma, nar, reyhan, kiraz,
    muz gibi ağaç ve bitkilerden de söz edilir.160 Buhârî ile Müslim’in
    rivâyet ettiği bir hadiste Hz. Peygamber cennette, idmanlı ve
    hızlı bir binicisinin, gölgesinde yüz yıl koştuğu halde sonuna ulaşamayacağı
    kadar büyük bir ağacın bulunduğunu ifade etmiştir.
    161 Hadisin çeşitli rivâyetlerini nakleden ibn Kesir’in Ahmed b.
    Hanbel’den aktardığı bir rivâyette söz konusu ağaç, şeceretü’l-huld
    olarak adlandırılmıştır. Hadiste zikredilen ağacı, bir ağaç türü olarak
    anlamak, “yüzyıl”ı da çokluktan kinaye saymak mümkündür.
    Daha çok halka hitap eden dinî edebî eserlerde söz konusu edilen
    “tûbâ ağacı”nın mevcudiyeti ise kesin değildir. İman ve güzel amel
    sahipleri için iyi bir ebediyet hayatının hazırlandığını ifade eden
    âyet-i kerimedeki “tûbâ” kelimesi162 sözlükte “iyilik ve güzellik, iyi
    ve güzel karşılanan her şey” anlamına gelir. Müfessirlerin bu kelimeye
    verdikleri yedi sekiz kadar manadan biri de tûbâ ağacıdır.
    156] Buhâri, Tevhid 22; Tirmizî, Sıfatü’l-Cennet 4
    157] İbn Kesir II/400-407
    158] 15/Hıcr, 45; 77/Mürselât, 41
    159] Bk. 55/Rahmân, 50, 66;88/ Ğaşiye, 12; 76/İnsan, 6, 18; 83/Mutaffifin, 28
    160] 55/Rahmân, 12, 68; 56/Vâkıa, 28-29
    161] Buhârî, Bed’ü’l-halk 8; Müslim, Cennet 6-8
    162] 13/Ra'd, 29
    CENNET
    - 77 -
    Fahreddin Râzi’nin de belirttiği gibi kelimeyi sözlük anlamından
    çıkarıp dar bir alana tahsis etmek doğru değildir. Bunun yerine
    “ebedî saâdete vesile olan her güzel şey” manası verildiği takdirde
    bağ, bahçe ve ağaçlar da dâhil olmak üzere her imkân kelimenin
    kapsamına alınmış olur.
    Bir hadislerinde Rasûlullah (s.a.s.) cennetin gümüş ve altın
    kerpiçten yapıldığını, harcının misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu,
    oraya girenlerin bolluk ve refah içinde, üzüntüsüz ve
    kedersiz yaşayacağını, ebedî kalacaklarını, ölmeyeceklerini, elbiselerinin
    eskimeyeceğini ve gençliklerinin yok olmayacağını
    ifade eder. 163
    “Cennet, takvâ sahiplerine, uzak olmayarak yaklaştırılmıştır. İşte size
    va’d olunan, gördüğünüz şu cennettir ki, o, Allah’a yönelen, emirlerine
    riâyet eden, görmediği halde Rahmân’dan korkan ve Allah’ı tâatine yönelmiş
    bir kalple gelen kimselere aittir.” 164
    “Tevbe edenler, iyi amel ve harekette bulunanlar öyle değil. Çünkü
    bunlar hiçbir şeyle haksızlığa uğratılmayarak cennete, çok merhametli
    Allah’ın, kullarına gıyaben vaad buyurduğu Adn cennetlerine gireceklerdir.
    O’nun vaadi şüphesiz yerini bulacaktır. Orada boş söz değil;
    sadece selam duyarlar. Orada sabah akşam rızıkları da ayaklarına gelecektir.
    O, öyle cennettir ki biz ona kullarımızdan gerçekten müttakî
    olanları vâris kılacağız.” 165
    “Adn cennetleri vardır ki altlarından ırmaklar akar. Onlar orada ebedî
    kalıcıdırlar. İşte günahlardan temizlenenlerin mükâfatı.” 166
    “Canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi
    oradadır. Siz de orada devamlı olarak kalacaksınız. İşte bu, sizin çalıştığınız
    ameller sebebiyle mirasçı kılındığınız cennettir. Sizin için orada çok
    meyveler vardır, onlardan yiyeceksiniz.” 167
    “İşte bu yüzden Allah onları o günün fenalığından esirger. (Yüzlerine)
    parlaklık, (gönüllerine) sevinç verir. Sabretmelerine karşılık onlara cenneti
    ve oradaki ipekleri lutfeder. Orada koltuklara kurulmuş olarak bulunurlar.
    Ne yakıcı sıcak görürler orada, ne de dondurucu soğuk. Ağaçlarının gölgeleri
    üzerine sarkar; kolayca koparılabilen meyveleri istifadelerine sunulur.
    Yanlarında gümüş kaplar ve billur kâselerle, gümüşî beyazlıkta (billur
    gibi) şeffaf kupalarla dolaşılır ki (cennet sakinleri bunlara dolduracakları
    163] et-Tâc, c. 5, s. 402
    164] 50/Kaf, 31-33
    165] 19/Meryem, 60-63
    166] 20/Tâhâ, 76
    167] 43/Zuhruf, 71-73
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 78 -
    cennet şarabını cennetteki insanların iştahları) ölçüsünde tayin ve takdir
    ederler. Onlara orada bir kâseden içirilir ki karışımında zencefil vardır. (Bu
    şarap) orada bir pınardandır ki adına Selsebil denir. Cennettekilerin etrafında
    öyle ölümsüz genç hizmetçiler dolaşır ki, onları gördüğünde kendilerini
    etrafa saçılmış inciler sanırsın. Ne yana bakarsan bak, (yığınla) nimet
    ve ulu bir saltanat görürsün. Üzerlerinde ince yeşil ipekli, parlak atlastan
    elbiseler vardır. Rableri onlara tertemiz içecekler içirir. Onlara: ‘İşte bu, sizin
    işlediklerinizin karşılığıdır, çalışmalarınız şükre değer’ denir.” 168
    En Büyük Zevk: Cennette Allah’ın Görülmesi
    Mü’minler, cennette Allah’ı göreceklerdir; bu, onlar için en büyük
    nimet olacaktır. Buna “rü’yetullah” denir. Bu hususta Kur’ân-ı
    Kerim’de şöyle buyrulur: “O gün Rablerine bakan ışık saçan yüzler
    vardır.”169 Rasûlullah da bir hadislerinde şöyle buyurur: “Siz gerçekten
    tıpkı şu ayı gördüğünüz gibi, Rabbinizi gözle (açıkça) göreceksiniz.
    O’nu görmekte haksızlığa uğramayacak, izdihama düşmeyeceksiniz.”170
    Süheyb (r.a.)’in rivâyetine göre peygamberimiz (s.a.s.): “İyi iş ve güzel
    amel işleyenlere daha güzel karşılık ve bir de ziyade (Allah’ı görmek)
    vardır.”171 âyetini okuduktan sonra şöyle buyurdu: “Cennetlikler
    cennete girdiği zaman Allah şöyle buyuracak: ‘Size daha da vermemi
    istediğiniz bir şey var mı?’ Cennetlikler de şöyle derler: ‘Yüzlerimizi ak
    çıkarmadın mı, bizi cennete koymadın mı, bizi cehennemden kurtarmadın
    mı? (Bunlar yeter)’ Rasûlullah sözlerine devam ederek: ‘Cenâb-ı Hak
    perdeyi kaldırır, cennetliklere artık Rablerine bakmaktan daha sevimli
    gelecek hiçbir şey verilmiş olmaz.” 172
    Mü’minlerin Allah Teâlâ’yı cennette görmeleri, herhangi bir
    yön, yer ve şekilden uzak olarak vuku bulacaktır. Bunun keyfiyeti
    bizce meçhuldür. “Allah bilir” deriz. Kur’an ve sünnette bildirildiği
    için rü’yetullah’a inanırız.
    Cennet Hayatı
    İnsanın Allah’a imana sarılıp O’na bağlanmasında, en büyük
    kaygı ve korkusu olan yok olmaktan kurtulma ve Allah’ın kendisine
    tükenmeyecek bir hayat bahşetmesi ümidinin büyük etkisi vardır.
    Nitekim insanların kendi kendilerine yetmediklerini ve Allah’a
    muhtaç olduklarını, Allah’ın dilerse onları yok edip yerlerine başka
    varlıklar yaratabileceğini ifade eden âyetlerde173 bu hususa da
    168] 76/İnsan, 11-22
    169] 75/Kıyâme, 22-23
    170] Buhârî, Mevâkît 16, 26
    171] 10/Yûnus, 26
    172] Müslim'in rivâyeti, et-Tâc, c. 5, s. 423
    173] 35/Fâtır, 15-16
    CENNET
    - 79 -
    işaret vardır. Ebedî mutluluğun simgesi olan cennete kavuşma
    ümidi, bütün müslümanlar için hayatın birçok güçlüğüne göğüs
    germeyi, fedakârlık göstermeyi göze aldıran bir faktör olmuştur.
    İlk İslâm şehidleri Sümeyye - Yâsir ailesinin bu uğurda çektikleri
    çilelerden günümüz İslâm dünyasındaki mücadelelere kadar
    müslümanların davranışlarında cennet idealinin en önemli etken
    olduğu şüphesizdir.
    İslâm dini Allah’ın seçkin kullarına nasıl bir cennet hayatı vaad
    etmektedir? Bu hayatın konu ile ilgili nasların birleştiği ve önemle
    vurguladığı iki özelliği vardır: Arzulanan her şey ve ebediyet.
    Bir âyet-i kerimede şöyle denilmektedir: “Gönüllerin özleyeceği,
    gözlerin hoşlanacağı her şey orada vardır. Ve siz orada ebediyen
    kalacaksınız.”174 Dünya hayatında duyu organlarıyla algılanamayan
    meleklerin insanlara hizmet ettiği, onları koruduğu, Allah
    yolunda yürüyenler için esenlik dilediği Kur’an’ın çeşitli beyanlarından
    anlaşılmaktadır. Âhiret âleminde melekler inançlı ve dürüst
    insanlara görünmeye başlayacaklar ve yeni hayata intibakları
    sırasında korku ve üzüntüye düşmemelerini telkin ederek onlara
    şöyle diyeceklerdir: “Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız.
    Canlarınız ne isterse, gönlünüz ne dilerse burada sizin için hazırdır.
    Bütün bunlar, merhamet eden ve bağışlayan Allah’ın bir ikramıdır.” 175
    Hz. Peygamber, çeşitli münasebetlerle cennetteki sınırsız
    imkân ve mutluluklardan söz ettiğinde yanında bulunanlar zaman
    zaman cennette at, deve vb. şeylerin de bulunup bulunmadığını
    sormuşlar, o da, “Allah sizi cennete koyarsa orada canınızın arzuladığı
    ve gözünüzün hoşlandığı her şeyi bulursunuz.” şeklinde cevap
    vermiştir.176 Hz. Peygamber, cennet hayatının imkân ve nimetlerinin
    genel anlamda fevkalâde olduğunu belirtmekle birlikte ayrıntılı
    tasvirlere girmemiştir. Cennet halkının arzu ettiği her şeyin
    gerçekleşeceği ilkesine karşı, “başkalarına zarar verici, erdemsiz,
    çelişkili oluşu sebebiyle imkânsız şeyler talep edilirse durum ne
    olacak?” şeklinde teorik olarak bir itiraz ileri sürülebilirse de, cennete
    girecek insanlar fizyolojik ve psikolojik kusurlardan arınmış
    olacaklarından pratikte böyle bir talebin vuku bulmayacağı açıktır.
    Cennet Nimetleri
    Kur’ân-ı Kerim ve sahih hadislerde mevcut beyanlara dayanarak
    cennet nimetlerinin ana özelliklerini şu şekilde tespit etmek
    mümkündür:
    174] 43/Zuhruf, 71
    175] 41/Fussılet, 30-32
    176] Tirmizî, Sıfatü’l-cennet 11
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 80 -
    1- Sonsuz lüks ve konfor,
    2- Sürekli barış ve huzur,
    3- Cennet ehlinin hem bedenî, hem ruhî bakımdan son derece
    güçlü ve yetenekli olmaları,
    4- Mânevî tatmin (rızâ),
    5- Allah’ı görmek, O’nunla konuşmak,
    6- Bütün bunları saran bir ebediyet.
    İnsanın irade ve tercihini kullanarak tekâmülünü sürdürebileceği
    yer dünya hayatıdır ve buradaki manevî tekâmül, iman
    ve sâlih amel ölçüsüne bağlanmıştır. Bir bekleyiş merhalesi olan
    Berzah döneminden sonra başlayacak âhiret hayatında, dünya
    tekâmüllerini sekteye uğratmayanlar, öyle anlaşılıyor ki, fizyolojik
    ve psikolojik yönlerden son bir operasyon ve arındırmaya tâbi
    tutulduktan sonra cennete alınacaklardır. Müslim’in rivâyet ettiği
    bir hadiste Hz. Peygamberimiz, kıyamet günü cennet kapısını ilkin
    kendisinin çalacağını ve ondan önce bu kapının kimseye açılmayacağını
    söylemiştir.177 Cennete giriş sırasında bütün mü’minler
    görevli melekler tarafından karşılanacak ve melekler: “Selam olsun
    sizlere! Saâdetler içinde olun, bir daha çıkmamak üzere cennete
    buyurun!”178 diyeceklerdir.
    Buhârî, Müslim ve Tirmizî’nin çeşitli rivâyet kanallarından
    aktardıkları hadislere göre179 mü’minler dolunay veya parlak yıldızlar
    gibi ışıklar saçarak cennete girecekler, orada diledikleri
    gibi yiyip içtikleri halde abdest bozma ihtiyacı hissetmeyecekler,
    sümkürüp tükürmeyeceklerdir. Aldıkları gıdaların sindirimi hoş
    kokulu geğirti ve terden başka bir külfet getirmeyecektir. Cennet
    halkına yorgunluk ve usanç gelmeyeceği için180 uykuya da
    ihtiyaç duymayacaklardır.
    Cennet ehlinin imkânlarını dile getiren bir hadiste onlara
    şöyle nida edileceği kaydedilir: “Daima sağlıklı olacak, asla
    hastalanmayacaksınız; sonsuza kadar yaşayacak, hiç ölmeyeceksiniz;
    her an gençliğinizi koruyacak ve hiçbir zaman ihtiyarlamayacaksınız;
    sürekli nimetler içinde olacak ve asla güçlükle
    karşılaşmayacaksınız.”181 Konu ile ilgili hadislerin bazı
    177] Müslim, İman 333
    178] 39/Zümer, 73
    179] Buhârî, Bed’ü’l-halk 8; Müslim, Cennet 14-22; Tirmizî, Sıfatü’l-cennet 7
    180] 35/Fâtır, 35
    181] Müslim, Cennet 22
    CENNET
    - 81 -
    rivâyetlerinde cennete girecek erkeklerin ataları Âdem’inki gibi
    bir bünyeye sahip olacakları, hatta 60 arşın boyunda bulunacakları
    anlatılır. Ayrıca bu erkeklerin daima 33 yaşında olmakla birlikte
    bıyıkları yeni terlemiş sakalsız gençler görünümü arz edeceklerinden
    de söz edilir. Kadınların ise çok güzel tenli ve çok değerli elbiselere
    bürünmüş halde bulunacakları ifade edilir.
    Cennet ehlinin ruhî portreleri konusunda en çok vurgulanan
    özellik, onların gönüllerinde kin ve nefretin bulunmayacağı hususudur.
    “Gönüllerindeki kini söküp atacağız”182 şeklindeki ifadeler,
    cennete gireceklerin mânevî bir arındırma operasyonuna tâbi tutulacağının
    delilidir. Yine ilgili âyet ve hadislerin beyanına göre
    cennette kusursuz bir ahlakî hayat yaşanacak, cennetlikler arasında
    anlamsız ve gereksiz konuşmalar, suçlamalar olmayacak,
    tam bir dostluk ve kardeşlik hayatı hüküm sürecektir. 183
    Kötülüklerden korunmayı başaranlar meleklerden gelen iltifatlarla
    cennete girecekleri sırada şöyle diyeceklerdir: “Bize karşı
    vaadini gerçekleştirip dilediğimiz yerinde yerleşebileceğimiz cennete
    bizleri vâris kılan Allah’a hamdolsun!”184 Âyetin ifade tarzından,
    mü’minlerin yerleşim açısından serbestlik içinde olacakları anlaşılmaktadır.
    Rahmân sûresinde sözü edilen iki veya dört cennetin
    bir anlamı da bu olmalıdır.
    Cennet meskenlerindeki yaygı, sergi vb. ev eşyasının son derece
    lüks olması yanında yiyecek ve içeceklerin, ayrıca giysilerin
    de olağanüstü zevk verici özelliklere, temizlik ve zarafete sahip
    olacağı muhtelif âyetlerde yer yer ayrıntılı olarak tasvir edilir.
    Hadislerde belirtildiğine göre cennet ehline ilk verilecek yemek,
    havyar ziyafetidir.185 Cennette ekmek, et, meyve, tatlı, ayrıca su,
    süt ve şarap gibi yiyecek ve içecekler mevcut olmakla birlikte,
    bunların dünyadaki benzerleriyle isimden başka bir münasebetinin
    bulunmayacağı âlimlerce belirtilir. Nitekim fevkalâde zevk
    veren cennet şarabı kadehler dolusu içileceği halde sarhoşluk ve
    rahatsızlık vermeyecektir.186 Cennet halkının beslenme rejiminde
    meyvelerin önemli bir yer tuttuğu çeşitli âyetlerin beyanlarından
    anlaşılmaktadır.
    Cennet hayatının nimetlerini dile getiren nassların ayrıntılı anlatımları
    ve bunların hayal ettirdiği cismanî zevkler, bazı yabancı
    182] 7/A’râf, 43
    183] 15/Hıcr, 47; 56/Vâkıa, 25; Müslim, Cennet 16-17
    184] 39/Zümer, 74
    185] Buhârî, Enbiyâ 1; Müslim, Münâfikıyn 30
    186] 37/Saffat, 45-47; 47/Muhammed, 15
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 82 -
    araştırmacıların eleştirilerine konu olmuştur. Hâlbuki cennet hayatının
    nimetleri bu cismanî zevklerden ibaret değildir. Cennet
    halkı, asıl mutluluğu manevî tatminde bulacak, onlar nefes alıp
    vermek kadar tabii bir şekilde Allah ile irtibat kuracak, cemalini
    müşahede ederek O’nunla konuşacaklardır. Aradaki derin
    mâhiyet farkına rağmen uhrevî hayat, dünya hayatına benzer şekilde
    devam edeceğine göre oradaki konfor da buradaki konforla
    bir bakıma bağlantılı olacaktır.
    Deney dünyasından aldığı izlenimler sayesinde idrâk gücüne
    sahip olan insana bu idrâkin sınırlarını aşan kavramlarla herhangi
    bir konuda fikir vermek mümkün değildir. Dünya hayatındaki
    cismanî zevklerin ruhun yücelişine engel teşkil ettiği genellikle kabul
    ediliyorsa da bunun uhrevî hayatta da aynı mahiyette olacağı
    söylenemez. Çok değişik zamanlardaki çok değişik kitlelere hitap
    eden dinin bu dünya ile paralellik arz eden bu üslûbun özendirici
    ve etkileyici özellikler taşıdığı da bilinen bir gerçektir.
    Cennette Cinsî Zevkler
    “Gerçekten cennetlik olanlar, o gün eğlenceyle meşguldürler.” 187
    “O cennetlerde gözlerini kocalarından başkasına çevirmeyen hanımlar
    vardır ki, bu kocalarından önce kendilerine ne bir insan dokunmuştur,
    ne de bir cin.” 188
    “Onlar yakut ve mercan gibidirler.” 189
    “Doğrusu Allah’a karşı gelmekten sakınanlara kurtuluş, bahçeler,
    bağlar, göğüsleri tomurcuklanmış yaşıt kızlar ve dolu kadehler vardır.
    Orada boş ve yalan söz işitmezler. Bunlar Rabbinin katından hesapları
    karşılığı verilenlerdir.” 190
    “Cennette onlar için işlediklerine karşılık olarak sedefteki inciler gibi
    hûriler/ceylan gözlüler vardır.” 191
    “Biz hûrileri/ceylan gözlüleri (cennetlikler için) yeniden yaratmışızdır.
    Onları, bâkire, şuh, eşlerine düşkün ve yaşıtları kılmışızdır.” 192
    “Ebedî gençliğe erdirilmiş genç hizmetçiler, baş ağrısı ve dönmesi
    vermeyen bembeyaz bir kaynaktan doldurulmuş kâseler, ibrikler ve
    187] 36/Yâsin, 55
    188] 55/Rahmân, 56
    189] 55/Rahmân, 58
    190] 78/Nebe', 31-36
    191] 56/Vâkıa, 22-23
    192] 56/Vâkıa, 35-37
    CENNET
    - 83 -
    kadehlerle (cennetliklerin) etrafında dolaşırlar.”193
    Cinsiyetin insan hayatında önemli bir yer tuttuğu şüphesizdir.
    Kur’an’da vurgulandığı üzere194 karşı cinsler hayatlarını birleştirmekle
    bedenî ve ruhî tatmin bulmaktadırlar. Aynı tatminin
    uhrevî hayatta da devam etmesi tabiidir. Cennet tasviriyle ilgili
    çeşitli âyet ve hadislere göre cennette hem dünya kadınları hem
    hûriler bulunacaktır. Âyetlerde geçen “tertemiz zevceler” ifadesi195
    hûrilerle birlikte dünya kadınlarını da kapsamına almaktadır.
    Cennete giriş öncesinde mü’minlere uygulanacak bedenî ve
    ruhî arındırma operasyonu sonunda, kadınların cinsî hayatlarına
    olumsuz etki yapan, mutluluklarını bölen fizyolojik ârızâların ve
    ruhî depresyonların tamamen giderileceği anlaşılmaktadır. Çeşitli
    âyet ve hadislerde cennet kadınlarının güzelliği, zarafeti ve çekiciliği
    konusunda canlı tasvirler mevcuttur. Bir rivâyette huriler,
    kendi ayrıcalıklarından söz edecekleri bir sırada cennetteki dünya
    kadınları, dünya hayatında işledikleri güzel ameller sebebiyle onlardan
    üstün olduklarını ifade edecekler ve onları susturacaklardır.
    Bir erkeğin kaç eşe, özellikle kaç dünya kadınına sahip olacağı
    hususunda farklı görüşler ileri sürülmesine rağmen, bu konuda
    sahih rivâyet Buhârî ile Müslim’de yer alan hadistir. Buna göre
    cennetteki her erkeğe “zarif ve şeffaf tenli” iki kadın verilecek ve
    orada evlenmemiş kimse kalmayacaktır.196 Kadınların ikisi de hûri
    veya dünya kadını olabileceği gibi birinin hûri, birinin de dünyalı
    olması muhtemeldir.
    “İri gözlerinin beyazı saf, siyahı koyu, gümüş berraklığında
    beyaz tenli kızlar” anlamına gelen hûrilerin cennet erkekleri için
    farklı bir yapıya sahip kılınarak yaratıldığı ve “erkeklerine düşkün,
    başkalarında gözü olmayan, kimse tarafından dokunulmayan, inci tenli,
    yakut yanaklı, yaştaş genç kızlar” gibi özelliklerle vasıflandırıldıkları
    çeşitli âyetlerde görülür. Hûrilerin sayısı hakkında değişik ve doğrulukları
    sabit olmayan rivâyetler mevcuttur. Genel eğilim, her
    erkeğe dünya hanımlarından iki, hûrilerden ise birkaç tane verileceği
    yolundadır.
    Cennetteki cinsî hayatla ilgili tasvirlerde güzellik, çekicilik vb.
    faktörler kadınlara nisbet edildiği halde bu tür tasvirlerin sağladığı
    özendirici sonuç ve avantajların genellikle erkekler için söz konusu
    edildiği ve kadının âdeta erkeğin zevklerini tatmin eden bir
    193] 56/Vâkıa, 17-19
    194] 30/Rûm, 21
    195] 2/Bakara, 25; 3/Âl-i İmran, 15
    196] Buhârî, Bed'ü'l-halk 8; Müslim, Cennet 14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 84 -
    vasıta olarak gösterildiği şeklinde bir itirâzın ileri sürülmesi mümkündür.
    Arap dilinde kadınlı erkekli bir topluluğa hitap edilirken
    veya onlara yönelik açıklamalar yapılırken müzekker/eril sigaların
    kullanıldığı bilinmektedir. Ayrıca hemen bütün toplumların sanat
    ve edebiyatlarında kadın zarâfet ve câzibenin odak noktası olarak
    kabul edilmiş, aşk şiirleri ve diğer sanat alanlarının ana teması
    kadın olmuş, büyük bir çoğunlukla kadın talep eden değil; talep
    edilen konumunda bulunmuştur.
    Aynı üslûp ve yaklaşımın cennetteki cinsî hayatın tasvirinde
    de hâkim olduğu anlaşılmaktadır. Kimsenin bekâr kalmayacağı
    cennet hayatında erkeğe -biri dünya kadını, biri de hûri olmak
    üzere- en az iki eş verileceği halde kadının birden fazla kocaya
    sahip bulunmaması da aynı temaya bağlı olmalıdır. Gerçekten
    dünya hayatında kadın psikolojisi üzerinde sürdürülen çalışmalar,
    yapılan anket ve araştırmalardan onun monogam olduğu, gönül
    ve hayal âleminde sadece bir erkeğe yer verdiği anlaşılmıştır. Bu,
    aynı zamanda insan türünün devamını sağlayan ana rahminin korunması,
    dolayısıyla nesebin tayini ve neslin bekası için de gereklidir.
    İslâmiyet’te dini kabullenme ve İlâhî buyrukları yerine getirme
    hususundaki sorumluluk ferdî/kişiseldir, kimse diğerinin dinî
    yükümlülüğünü taşımadığı gibi bunun olumlu veya olumsuz sonuçlarına
    da muhatap olmaz.197 Ancak iman ve ameliyle cennete
    girmeye hak kazanmış aile fertleri arasında Allah katında değeri
    en üstün olanın diğerlerini yanına alabileceği kabul edilmektedir.
    Dünyada birden fazla erkekle evlenmiş kadının cennette bunlardan
    hangisinin eşi olacağı meselesi ashabdan itibaren düşünülmüştür.
    Bâkire olarak ilk evlendiği erkekle veya son kocasıyla
    bulunacağı şeklinde iki ayrı kanaat yanında, hadis olduğu ileri sürülen
    iki farklı rivâyete dayanılarak huyu daha güzel olanla veya
    tercih edeceği bir kocasıyla beraber bulunacağı söylenmiştir.198
    Dünya hayatında meşru evlenmelerle kurulan ailelerin cennette
    aynen devam etmesi nazarî/teorik olarak mümkün görülmekle
    birlikte cennete girmeye hak kazanamayanların, birden fazla evliliklerin
    durumu farklılıklar meydana getirecektir. Bu bakımdan
    cennetteki aile hayatını dünyadakinin devamı gibi telakki etmek
    isabetli görünmemektedir. Cennette bulunacak dünyalı kadın ve
    erkek kesimi arasında evlenme açısından kendiliğinden bir denkliğin
    oluşması muhtemeldir. Bir hadiste belirtildiğine göre Allah
    197] 35/Fâtır, 18
    198] İbn Kesir, c. 2, s. 548
    CENNET
    - 85 -
    cennet için yeniden bazı nesiller (kadın ve erkekler) yaratacaktır.
    Kadınlı erkekli eşlerin sayısını tamamlamak ve dengeyi sağlamak
    için bu yeni nesillerden faydalanılması mümkündür.
    Amaç, Cismanî Zevkler Sağlayan Cennet Nimetleri Değil;
    Allah’ın Rızâsıdır
    Bedenî ihtiyaçları gideren ve cismanî zevkler sağlayan cennet
    nimetleri aslında cennet sakinleri için amaç değildir. Ulaşılmak istenen
    asıl hedef Allah rızâsıdır. İnsan için bu rızâya nail olmak,
    Allah’ın kendi katından bedene bahşettiği ruhu199 yine O’na yöneltmek,
    O’nu müşahede etmek, O’nunla konuşmaktır. Müslümanlar
    arasında minnet ve şükran duygularını dile getirmeye vesile
    olan en samimi ve en yaygın dua ifadesi, “Allah râzı olsun!”
    cümlesidir. Allah’ın dostları O’na en yakın olan, O’nun rızâ ve
    muhabbetini kazanan, O’nu gönülden sevip rızâ ve teslimiyetle
    en büyük mutluluğa erenlerdir. Cennet ve Allah rızâsı münasebetini
    dile getiren bir âyette, “Allah mü’min erkeklerle mü’min
    kadınlara içlerinde ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan
    cennetler, Adn bahçelerinde güzel meskenler vaad etti. Allah’ın
    rızâsı ise hepsinden daha üstündür. İşte en büyük saâdet budur.”200
    denilerek uhrevî saâdetin bu manevî unsurunun, maddî içerikli
    kavramlarla anlatılan diğer bütün nimetlerden daha değerli olduğu
    açıkça ifade edilmiştir. “Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan
    râzı/hoşnut, O da senden râzı/hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin)
    kullarım arasına katıl ve cennetime gir!”201 Sahih hadislerde belirtildiği
    gibi bütün mü’minler cennetteki yerlerini aldıktan sonra
    Cenâb-ı Hak kendilerine hitap ederek hallerinden memnun olup
    olmadıklarını soracak, onlar da son derece memnun olduklarını
    ifade edeceklerdir. Bunun üzerine Allah, “Size bundan daha değerli
    bir şey veriyorum: Size rızâmı saçıyorum, artık size gazabım
    bir daha dokunmayacak” diyecektir.202
    Cennet, (dolayısıyla cehennem ve âhiret hayatı) sadece ruhlar
    âleminde değil; ruh ve bedenden oluşan, ayrıca bağı bahçesi,
    nehri, yapısı vb. bulunan bir maddeler ve realiteler dünyasında
    başlayıp devam edecektir. Sadece Kur’an âyetleri çerçevesinde
    bile mevcut nassların içerdiği maddî unsurları, manevî ve ruhî
    anlatımlar veya sembollerle te’vil etmek mümkün değildir. İmam
    Gazali, cennet zevklerinin hissî, hayalî ve aklî olmak üzere üçe ayrıldığını
    ve herkesin kendi kabiliyetine göre bunların tamamından
    199] 15/Hıcr, 29
    200] 9/Tevbe, 72
    201] 89/Fecr, 27-30
    202] Müslim, Cennet 9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 86 -
    veya bir kısmından faydalanacağını kabul etmiştir. Dünya hayatında
    özellikle hayalî ve aklî zevklerin kusuru olan kesintiler âhirette
    bertaraf edilip bu zevkler süreklilik kazandığında son derece
    câzip olurlar. 203
    Cennetlikler
    Kur’an ve sünnette ifade buyrulduğuna göre, peygamberlerin
    davetine uyup iman eden ve amel-i sâlih işleyen kimseler
    cennete gireceklerdir. Bu kimseler cennetliktir. Esasen Allah’a ve
    insanlara karşı görevlerini yerine getirmekle insan daha dünyada
    iken manevî bir huzura kavuşur, maddî refah sağlanır ama tam
    manasıyla huzur ve kardeşlik cennette gerçekleşir: “Takvâ sahipleri,
    elbette cennetlerde ve pınarlardadır. Girin oraya selametle, emin olarak.
    Biz, o cennetliklerin kalplerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi kardeşler
    olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine hiçbir
    zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değiller.” 204
    Kur’ân-ı Kerim namazını eksiksiz kılanların, malından bir
    kısmını yoksullara ayıranların, ceza-hüküm gününe inananların,
    Allah’ın gazabından korkanların, ırzlarına sahip olanların, sözlerine
    ve emanete sadık kalanların, doğru şahitlikte bulunanların
    cennete gireceklerini bildirmektedir.205 Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın
    rızâsını dileyerek sabredenlere206, şükredenlere207, yürekten tevbe
    edenlere208, Allah yolunda canını fedâ eden şehidlere209 ve
    Allah’a yönelmiş bir kalple idealize olmuş müslümanlara “Allahın
    ölçüsünde Allah’a yönelenlere”210 içinde ebedî kalınacak cennete
    girecekleri yüce Rabbimiz tarafından müjdelenmiştir.
    Cennetliklerin hallerini dile getiren Kur’an âyetlerinden bazılarında
    şöyle buyrulur:
    “İman edip sâlih amel işleyen kimseleri, Rableri, imanları sebebiyle,
    ağaçları altından ırmaklar akan, nimeti bol cennetlere hidâyet buyurur.
    Bunların, cennette duaları: ‘Allah’ım, seni tesbih ve tenzih ederiz,’ sözüdür
    ve aralarındaki dilekleri de hep selamdır. Dualarının sonu ise; ‘bütün
    hamd, âlemlerin Rabbine mahsustur’ gerçeğidir.” 211
    203] Hasan Eker, A.g.e. s. 90
    204] 15/Hıcr, 45-48
    205] 70/Meâric, 23-29, 33
    206] 13/Ra'd, 20-23
    207] 46/Ahkaf, 15-16
    208] 66/Tahrim, 8
    209] 2/Bakara, 154
    210] 50/Kaf, 31-34
    211] 10/Yûnus, 9-10
    CENNET
    - 87 -
    “Kim de O’na bir mü’min olarak sâlih amel işlemiş olduğu halde varırsa,
    işte onlara en yüksek dereceler var. Adn cennetleri vardır ki, (ağaçları)
    altından nehirler akar, orada ebedî kalacaklar. İşte böyle cennetlerde
    ebedî kalış, küfür ve isyandan temizlenenlerin mükâfatıdır.” 212
    Kur’ân-ı Kerim’de, cennet hayatı ve cennetlikler hakkında çok
    sayıda âyet vardır.
    İmran b. Husayn’dan (r.a.) rivâyete göre Hz. Peygamber (s.a.s.)
    cennet ehlinin çoğunun fakirler olduğunu ifade buyurmuşlardır.213
    Hadis yorumcuları bunu şöyle açıklarlar: Birçok kötülüğü insana
    para işletir. Çoğu insan para ve mal yüzünden azar. Onun için
    veya maldan mahrum fakirler çoğunluğu oluşturduğundan, bunların
    cennet ehlinin çoğunluğunu teşkil etmesi de olağandır.
    Cennete ilk giren bir cemaatin yüzleri ayın on dördüncü gecesindeki
    gibi berraktır. Onlardan sonra girenler de en keskin ışık
    yayan yıldızlar gibidir. Hz. Muhammed ümmetinden yetmiş bin
    kişi hesap ve azap görmeksizin ilk olarak cennete girecektir. 214
    Hadislerden öğrendiğimize göre cennete en son girecek kimseye,
    bu dünyanın iki misli (diğer rivâyette on misli) kadar cennet
    verilecektir.215 Çeşitli rivâyetlerle sâbittir ki, son sözü kelime-i
    tevhid olan kimsenin mükâfatı cennettir.216 Bu durumu hadisçiler
    şöyle yorumlarlar: Sadece “Lâ ilâhe illâllah” demekle, birinin müslümanlığına
    hükmedilmez; “Muhammedün Rasûlullah” sözünü
    de eklemesi gerekir. Hatta İslâm dininden başka bütün dinlerden
    uzak olması icap eder. Bu inançta olan kimse, ehl-i kebâir (büyük
    günah işleyen) de olsa, günahı kadar cehennemde ceza gördükten
    sonra cennete girecektir. Nitekim Muaz b. Cebel’in (r.a.) Hz.
    Peygamber’den rivâyet ettiği şu hadis meseleyi açıklığa kavuşturur:
    “Hiçbir kimse yoktur ki, kalben tasdik ederek Allah’tan başka ilâh
    olmadığına ve Muhammed (s.a.s.)’in, Allah’ın kulu ve rasûlü olduğuna
    şehâdet etsin de, Allah ona cehennemi haram etmiş olmasın.” 217
    Cennet hayatı ve cennet nimetleriyle ilgili çok sayıda hadis-i
    şerif vardır.
    “Lâ ilâhe illâllah Muhammeddün Rasûlullah” diyen ve bunun
    gereğince iman edip sâlih amel işleyen her insan Allah’ın izniyle
    mutlaka cennete girecektir. Cennetlikler, hastalık, sakatlık,
    212] 20/Tâhâ, 75-76
    213] S. Buhârî, Tecrid-i Sarih Tercümesi, c. 9, s. 40
    214] S. Buhârî, Tecrid, c. 4, s. 41-43
    215] S. Buhârî, Tecrid, c. 2, s. 845
    216] S. Buhârî, Tecrid, c. 4,s. 264-275
    217] S. Buhârî, Tecrid, c. 4, s. 271
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 88 -
    ihtiyarlık, huysuzluk vs. hallerden uzak olarak yaşayacaklardır.
    Modern hayatın içinde bunalmış, özlediği hayatı sadece düşünüp,
    hayallerinde yaşayabilen bir insanlık var. Modern hayat huzur
    ve mutluluk vaad etmişti. Ama vermediği gibi huzursuzluğu
    arttırdı. Bugün insanlık acılar içinde kıvranmaktadır. Beton binalar
    arasında sıkışmış, gürültülü şehir yaşamının ve hayatın yoğunluğunun
    ortaya çıkardığı stresin, kirli havayı teneffüs etmenin getirdiği
    birtakım biyolojik rahatsızlıklar, Allah korkusundan uzak
    yaşayan insanların sahtekârlıkları, çevirdikleri entrikalar ve işledikleri
    zulümler hayatı cehenneme çevirdi. Tabiattan ve tabiatından
    bu kadar uzaklaşan insan sanal/yapay şeylerle kendisini avutuyor.
    Evindeki akvaryumuyla, birkaç saksısıyla, kafesteki kuşuyla ve vazolara
    koyduğu birkaç plastik veya gerçek çiçekleriyle kendine yapay
    bir tabiat oluşturmaya çalışıyor. Sinema ve film dünyası yeterli
    gelmedi; bilgisayar oyunları ve stimülasyonlarla her şey sanallaştı,
    oyunlaştı. Fakat bütün bunlar, insanın streslerini atmaya, huzurlu
    olmasına yetmiyor. Artık hafta sonları bir su başında, birkaç ağacın
    dibinde geçirilen piknik saatleri de tatmin etmemeye başladı.
    Tabii ardından geriye özlem, yani nostaljik duygular kendini gösterip
    insanı avutma ve oyalama görevini üstlendi.
    Günümüz insanı, bilim-teknoloji derken, bunları putlaştırdı.
    Ancak Allah’ın huzurunda elde edilebilen “huzur”u teknolojinin
    sağlayacağı ümidiyle yıllarca koştu. Yolun sonlarına doğru
    gelmesine rağmen baktı ki ortalarda cennet olmadığı gibi yaşam
    eskisinden de kötü oldu. İşte bu insanlardan bazıları “acaba cennet
    geçtiğimiz yollarda idi de biz mi göremedik? Dönüp bir daha
    bakalım!” dediler. Kısacası nostalji; cenneti dünyada aramanın
    şaşkınlığıdır. Fakat insanlar kusura bakmasınlar, cenneti dünyada
    asla bulamayacaklar. Çünkü dünyada cennet yok; Cennet, ölüm
    ötesi dünyaya ait bir yerdir.
    Cennetle ilgili birçok âyetlerde “altından ırmaklar akan cennetler”
    ifadeleri geçer. Bugün özellikle zengin insanların yaptırdıkları
    veya satın aldıkları villaların denize nâzır olanlarının ne kadar pahalı
    ve değerli olduğunu biliyoruz. Niye değerli? Çünkü balkonuna
    çıkıp oturduğunuz zaman karşınız deniz. Bakanlara serinlik ve
    ferahlık veriyor. “Defterleri sağdan verilenler, ne mutlu o sağ ehline!
    Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları), üst üste dizili meyveleri sarkmış
    muz ağaçları, yayılıp uzanmış gölgeler, çağlayarak akan su kenarlarında,
    bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler arasındadırlar.”218
    Ne kadar güzel bir tatil yeri! Tatil yapanların oradan hiç ayrılmak
    218] 56/Vâkıa, 27-33
    CENNET
    - 89 -
    istemeyecekleri bir yer. Dünyadaki hemen tüm tatil köyleri ve dinlenme
    kampları genellikle bir su kenarında ve yeşil bir ortamda
    tesis edilmişlerdir. Allah da buralara uygun ifadelerle cenneti tasvir
    etmiş. Fakat oradaki tatil yerleri hem ebedî, hem hakiki, hem
    de insanların akıllarına bile getiremedikleri nimetlerle dolu.
    Cehennem Korkusu - Cennet Ümidi
    (Allah ile İlişkilerimizde Denge)
    Kur’an insanlara öğüt verirken onların duygularını dengede
    tutmaya çalışır. O mü’minlerle kâfirleri, cennetle cehennemi,
    iyi davranışlarla kötü davranışları, amel defterlerini/karnelerini
    sağdan alanlarla soldan alanları peş peşe anlatır. Ne aşırı şekilde
    tek taraflı ümitlenmek, ne de tek taraflı korkmak, ikisi de hoş
    olmayan sonuçlara götürür. İnsan, aşırı şekilde sadece ümitlenirse
    lâubali, şımarık olur. Ve bu hal Allah’la ilişkilerinde de görülür.
    Kulluğu hafife alır, ciddiyetini kaybeder. Bu durum şeytanın insanı
    Allah ile aldatmasına yol açar. Kur’an’da şeytanın insanı Allah ile
    aldatmasına dair birçok âyet vardır. Bunlardan biri şudur: “Allah’ın
    affına güvendirerek şeytan sizi aldatmasın.”219 İnsan bazen günah
    dolu bir hayat içerisinde yaşarken biri kendisini Allah’tan korkmaya
    davet edip günahlardan alıkoymaya çalıştığında, hemen
    Allah’ın çok merhametli ve affedici olduğunu söyleyerek o günahı
    işlemeye devam eder. Bu, Allah’ı yanlış tanımadır.
    Şüphesiz Allah’ın affedici ve çok merhametli olması, hiçbir zaman
    insanın O’na isyan etmesini, günah işlemesini gerektirmez.
    İnsanın aşırı şekilde, tek taraflı korkuya kapılması, bu defa insanı
    ümitsizliğe sevk eder. Ümitsiz yaşamak insanda karamsarlık ve hayata
    karşı duyarsızlık oluşturur.220 “Onlar Rablerine, azabından korkarak
    ve rahmetinden ümitvar olarak dua ederler.”221 “Gerçekten onlar
    hayır işlere koşarlar, umarak ve korkarak bize dua ederlerdi ve bize derin
    saygı gösterirlerdi.” 222 “O’na korkarak ve umarak dua ediniz.” 223
    Yalnız dünya için çalışanlar, çalıştıklarının karşılığını bu
    dünyada alırlar. Âhiret yurduna hazırlık yapanlar ise hem bu
    dünyada hem de âhirette karşılığını en güzel şekilde alırlar.
    Kâfire âhirette yakıtı insan ve taş olan cehennem gösterilirken,
    mü’mine ise köşklerin, suların, çiçeklerin en güzel ve tertemiz
    eşlerin olduğu cennet vaad ediliyor.
    219] 35/Fâtır, 5
    220] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 5, s. 72
    221] 32/Secde, 16
    222] 21/Enbiyâ, 90
    223] 7/A'râf, 56
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 90 -
    Bu dünyada insanlardan bir kısmı bir villaya, arabaya ve güzel
    bir kadına sahip olmak için kendilerini her türlü tehlikenin
    içine atabiliyor. Hâlbuki bu dünyanın çiçekleri soluyor, sevgililer
    önce soluyor, sonra ölüyor. Tüm doğanlar ölüyor, yapılanlar yıkılıyor.
    Gençliğini harcayarak birçok şeye sahip oluyor; tam yaşayacağım
    dediği anda doktoru ona tuzu-yağı-tatlıyı yasaklıyor ve
    eşine karşı da iktidarsızlık dönemi başlıyor. Mü’minler kendilerini
    âhirete göre ayarlarlar. Allah, onlara bu dünyayı da verir. Ama
    geçici olan bu dünya nimetleri cennette solmadan devam eder.
    Geldiğimiz yere dönüyoruz. Yemyeşil bir ülkeden geldik. Yeşillikler
    üzerindeki fıskiyelerin etrafında yeşil yastıklar, nefis işlemeli
    döşekler üzerine yaslanmış, sevgililerinden başkasına bakmayan,
    kendilerine insan ve cin eli değmeyen sevgililerin bulunduğu
    ülkeden geldik. Bir tanesinin kokusu yeryüzünü dolduracak, parlaklığı
    güneş ve ayın ışığını solduracak derecede güzel, yakut ve
    mercan gibi, her an bekâreti yeniden verilen, altın bilezik, yeşil
    ipekli elbise ve incilerle süslenmiş tomurcuk memeli sevgililerle
    bezenmiş bir ülkeden geldik. Altından sular akan kat kat köşkler,
    binası altın ve gümüşten, harcı miskten meydana gelen güzel meskenler,
    gümüş kaplar, billur kupalar, altın tepsiler ve kadehlerde
    canların çektiği gözlerin hoşlandığı herşeyin bulunduğu, istenilen
    et ve meyvelerin bol olduğu, ölümün uğramadığı, gençlik ve güzelliğin
    solmadığı, sonu misk kokan, mühürlü hâlis şarabın içildiği,
    yandıran güneş, donduran soğuğun bilinmediği bir ülkeden indik.
    Kin ve yalanın bilinmediği, hiç bir günahın işlenmediği, cinsî
    iktidarsızlığın ve yorulmanın olmadığı, yenen ve içilenlerin ter halinde
    çıktığı ve güzel kokular saçtığı bir ülkeden Hz. Adem’le - Hz.
    Havva vâlidemizle bu imtihan dünyasına indik, eski ve ebedî yurdumuza,
    ana vatanımıza, baba ocağımıza tekrar dönmek üzere.
    Cenneti yaratan ve bizi sınav için bu dünyaya indiren Rabbimiz
    “Rabbinizden olan rahmet ve cennete doğru koşunuz.”224 “İyi şeyler için
    yarışanlar bunun için yarışsınlar.” 225 emriyle kıyamete kadar gelecek
    insanları uzun bir yarışa başlattı ki, varış noktası dünyada devlet,
    âhirette cennet. Ödül ise cennet nimetleri ve cemâlullah.
    Dışını halk, içini Hak için süsleyen muttaki insanlara hazırlanan
    bu güzellikler yurduna ancak temiz insanlar layık olduğundan
    bu dünyadan kalbimizi ve kalıbımızı kirlendirmemeye,
    kirlenen yerlerimizi de temizlemeye çalışmak bizim görevlerimiz
    arasındadır. Bu dış ve iç temizlik, bazen gözyaşı, bazen alın teri,
    224] 3/Âl-i İmran, 133
    225] 83/Mutaffifin, 26
    CENNET
    - 91 -
    bazen mürekkep, bazen kanla yapılır. Cennete doğru koşan, bu
    dünyada terleyecek, tökezleyip günah bataklığına düşerse tekrar
    kalkıp koşacak, kirlerini gözyaşıyla yıkayıp pişmanlık ateşiyle
    yakacak. Dünyada pişmanlık ve tevbe ateşiyle günahlarından
    temizlenmeyen mü’minleri Allah lutfedip affetmezse cehennem
    ateşiyle temizleyecektir. “Gelin bugün yanalım, yarın yanmamak
    için!” 226
    İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) ile beraberdim.
    Ensar’dan bir sahabi geldi ve Rasûlullah’a selâm verdi. Sonra da
    sordu: “Yâ Rasûlallah! Mü’minlerin en üstünü hangisidir?” “Onların
    ahlâkı en güzel olanıdır.” “Yâ Rasûlallah! Mü’minlerin en zekisi
    hangisidir?” “Onların ölümü en çok hatırlayanı, ölümden sonrası
    için en güzel bir şekilde âhiret hazırlığı yapanıdır. İşte onlar, en zeki
    mü’minlerdir.” 227
    Cennet Ucuz Değil!
    Cennet insanın hayallerine dahi sığmayacak güzellikte yaratılmış.
    Fakat nefse ağır gelen, nefsini terbiye edememiş, ona esir
    olmuş insanlara çok zor gelen işlerle kuşatılmıştır. Her nimetin
    bir külfeti vardır. Külfet nimetin önemine göre değişir. Cennetin
    etrafını kuşatmış bu zor ve sıkıntılı engelleri aşmak için her şeyden
    önce kuvvetli bir iman ve bununla birlikte ileri derecede bir
    sabır gücü olması lâzım.
    Cehennemse nefse hoş gelen, insanı cezbeden işlerle kuşatılmıştır.
    Bütün bu işlere bir ömür boyu direnmek, karşı koymak da
    çok güçlü bir maneviyatı gerekli kılıyor. Öyle ya insanlar haramhelal,
    iyi-kötü demeden her türlü lezzeti yaşamaya koyulacaklar,
    siz de bunları göreceksiniz ve yapmayacaksınız! “Ben sabredersem
    Rabbim bana cennette daha güzellerini, hem de ebedî olarak
    verecek” diyeceksiniz. Bu, cennete ne kadar iman ettiğine ve
    dünya hayatına ne kadar değer verdiğine bağlı bir şey. Hayata
    damgasını vurmuş büyük insanlara bakın. Hiç birisinin dünyaya
    gerektiğinden fazla değer verdiklerini göremeyeceksiniz.
    Ama bunun yanında bir de hayatı son derece maddîleşmiş,
    ölmeyecekmiş gibi yaşayan, eğlenmek, yemek, içmek, giyinmekten
    başka bir derdi olmayan, ne dünün eyvahını, ne de yarının
    kaygısını çekmeyen insanlara bakalım; insana ait tüm yüce değerlerden
    yoksun iki ayaklı hayvanlar gibi (hatta daha da aşağı)
    bir vaziyette ömür tüketiyorlar. Bunlar zevkleri için yaşamaya
    226] Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 452
    227] İbn Mâce Hadis no: 4259
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 92 -
    çalışıyorlar. Basit, geçici, bir müddet sonra insana bıkkınlık veren
    zevkleri, âhiret zevklerine değişiyorlar. Tabii bunlara âhiretten
    söylenecek şey şu olabilir: “İnkâr edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara:
    ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi (bütün zevklerinizi)
    harcadınız, onların zevkini sürdünüz. Ama bugün, yeryüzünde haksız
    yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı
    bir azap göreceksiniz’ denir.” 228
    Dünya hayatında basit bir eve talip oluyorsunuz. Birkaç yıl
    “taksitlerini ödeyeceğim” diye boğazınıza kadar her şeyinizden
    kısıyorsunuz. Yine aynı şekilde evlenmek için bir kıza talip olduğunuzda
    bir sürü masraf ve sıkıntıya giriyorsunuz. Dünyada bir
    eve ve bir kıza talip olmak bir sürü maddî ve manevî sıkıntılara
    girmeyi gerektiriyor da bir cennet köşkü ile hurilere talip olmak
    niye bazı sıkıntılara girmeyi gerektirmesin? Üniversite mezunu
    nice insanın branşlarıyla ilgili bir meslek bulamadıkları ve pek de
    işe yaramayan fakülte diploması için bunca zahmet boşuna imiş
    dedikleri bir ortamda, yine de bir yüksek okula girebilmek için her
    yıl milyonu geçen sayıda insanın nasıl sınavlara hazırlandığını biliyoruz.
    En azından bu kadar olsun çalışmaların, dökülen terlerin ve
    çekilen sıkıntıların cennet için de olması gerekmez mi?
    “Yoksa siz, sizden öncekilerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete
    gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara öyle darlık, zorluk, sıkıntı geldi ve
    sarsıntıya uğradılar ki Peygamber ve onunla beraber mü’minler: ‘Allah’ın
    yardımı ne zaman?’ diyordu. Gözünüzü açın! Allah’ın yardımı şüphesiz
    pek yakındır.”229 Rivâyete göre bu âyet, Uhud veya Hendek savaşı
    esnasında nâzil olmuştu. Mü’minler öyle daralmışlardı ki, âdeta
    ölüp ölüp diriliyorlardı. Sahâbelerden bazıları oldukça tedirgin,
    “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?” demeye başlamışlardı. İşte
    Cenâb-ı Hak yukarıdaki âyeti vahyederek âdeta “siz yoksa cenneti
    ucuz mu zannetmiştiniz?” buyuruyor. Allah’ın en sâlih kulları en
    çok musibetlere uğratılanlar olduğuna göre, bize ne oluyor da
    cenneti ucuza kapatmaya çalışıyoruz? 230
    Yukarıdaki âyetin takdiri şudur: “Ey mü’minler, sizler Allah’ın
    sizi kullukla mükellef tuttuğu her şey ile ibâdet etmediğiniz, sizi
    imtihan ettiği şeylere sabretmediğiniz, kâfirlerin eziyetine, fakirlik
    ve yoksulluğa, geçim sıkıntısı ve darlıklarına katlanmadığınız,
    düşmanla savaşın dehşet ve korkunç hallerine göğüs germediğiniz
    müddetçe, sırf bana iman edip, peygamberimi tasdik etmek
    228] 46/Ahkaf, 20
    229] 2/Bakara, 214
    230] Hasan Eker, A.g.e. s. 90
    CENNET
    - 93 -
    sûretiyle cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz? Bütün bunlar,
    sizden önceki mü’minlerin başına gelmiştir.” 231
    Âyet, cennete girmeye hazırlanmak için, ezelden beri gelen
    Allah’ın kanununa yöneltiyor. Cennet ehli olmak için inanç sahiplerinin,
    inançlarını müdâfaa etmeleri; o yolda zorluğa, eziyete,
    şiddete ve ıstıraba katlanmaları; zafer ve mağlubiyet arasında gidip
    gelerek itikadları üzerine sabit kalmaları; hiçbir şiddetin onları
    dağıtmaması; hiçbir kuvvetin onları korkutmaması; mihnet ve
    fitne balyozları altında gevşememeleri ve zafere hak kazanmaları
    için Allah onlara yön veriyor. Zira o günde, Allah’ın dininin muhafızı
    onlardır. Kendilerine emanet edilen şeyleri beklemektedirler.
    O, emaneti korumaya ve müdâfaaya hazırdırlar. Bu yüzden
    de emanete müstahak olmuşlardır. Çünkü onların ruhları korkudan
    kurtulmuştur. Dünya hayatının hırsından, yükünden, boşluğundan
    kurtulmuştur... O anda ruhları, olduğu âlemden cennete
    daha yakındır... Çamurlar âleminden çok yücelerdedirler...
    İşte mü’minler, cihad ve imtihandan, sabır ve sebattan, sadece
    Allah’a sığınıp O’nu düşündükten, Allah’tan başka her şeyi ve
    herkesi ikinci plana attıktan sonra cenneti hak ederler. Yol budur:
    İman ve cihad; mihnet ve bela; sabır ve sebat; sadece Allah’a
    yöneliş... Yardım bundan sonra geliyor. Cennet nimetleri de bundan
    sonra geliyor... 232
    “Sizden önceki ümmetler, çeşitli belâlarla azap olunmuşlardı. Ama
    bu, onları dinlerinden çevirmemişti. Öyle ki adamın başının ortasından
    testereyle kesilir, böylece iki parçaya ayrılır; yine adamın etleri ve sinirleri
    demir taraklarla kemiklerinden ayrılır, ama bu onu dininden çeviremezdi.
    Allah’a yemin ederim ki, bu iş, mutlaka kemale erecektir. Öyle ki, kervancı
    Sana ile Hadramut arasında seyahat ederken ancak Allah’tan ve koyunlarına
    karşı kurttan korkacaktır; başka hiç kimseden korkmayacaktır.
    Ne var ki sizler, acele ediyorsunuz.” 233
    Ebu Hureyre (r.a.) rivâyet ediyor. Rasûlüllah (s.a.s.): “İmtinâ
    edip kaçınanlar hâriç, bütün ümmetim cennete girecektir.” ‘Kim cennete
    girmekten kaçınıp ayak diretir?’ dediler. “Kim bana itaat ederse
    cennete girer, kim âsi olup itaat etmezse o kaçınmış olur demektir!” buyurdular.
    234
    231] Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 5, s. 72
    232] Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 452
    233] Buhârî, İkrah 1
    234] Buhârî, İ'tisam 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 94 -
    “Rabbinizin bağışına ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği
    gökler ve yer kadar olan cennete koşun (onun için yarışın!)” 235
    “Yaptıklarına karşılık olarak onlar için nice sevindirici ve göz aydınlatıcı
    nimetler saklandığını hiç kimse bilemez.” 236
    “Ey mutmain ruh! Rabbini râzı etmiş ve râzı edilmiş/hoşnut olmuş
    olarak Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına kavuş ve gir cennetime!” 237
    235] 3/Âl-i İmran, 133
    236] 32/Secde, 17
    237]] 90/Beled, 27-30
    CENNET
    - 95 -
    Cennet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    Cennet Kelimesi ve Çoğulunun Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 147 Yerde):
    2/Bakara, 25, 35, 82, 111, 214, 221, 265, 266; 3/Âl-i İmrân, 15, 133, 136, 142,
    185, 195, 198; 4/Nisâ, 13, 57, 122, 124; 5/Mâide, 12, 65, 72, 85, 119; 6/En’âm, 99,
    141; 7/A’râf, 19, 22, 27, 40, 42, 43, 44, 46, 49, 50; 9/Tevbe, 21, 72, 72, 89, 100,
    111; 10/Yûnus, 9, 26; 11/Hûd, 23, 108; 13/Ra’d, 4, 23, 35; 14/İbrâhim, 23; 15/Hıcr,
    45; 16/Nahl, 31, 32; 17/İsrâ, 91; 18/Kehf, 31, 32, 33, 35, 39, 40, 107; 19/Meryem,
    60, 61, 63; 20/Tâhâ, 76, 117, 121; 22/Hacc, 14, 23, 56; 23/Mü’minûn, 19; 25/Furkan,
    8, 10, 15, 24; 26/Şuarâ, 57, 85, 90, 134, 147; 29/Ankebût, 58; 31/Lokman,
    8; 32/Secde, 19; 34/Sebe’, 15, 16, 16; 35/Fâtır, 33; 36/Yâsin, 26, 34, 55; 37/Sâffât,
    43; 38/Sâd, 50; 39/Zümer, 73, 74; 40/Mü’min, 8, 40; 41/Fussılet, 30; 42/Şûrâ, 7,
    22, 72; 44/Duhân, 25, 52; 46/Ahkaf, 14, 16; 47/Muhammed, 6, 12, 15; 48/Fetih,
    5, 17; 50/Kaf, 9, 31; 51/Zâriyât, 15; 52/Tûr, 17; 53/Necm, 15; 54/Kamer, 54; 55/
    Rahmân, 46, 54, 62; 56/Vâkıa, 12, 89; 57/Hadîd, 12, 21; 58/Mücâdele, 22; 59/
    Haşr, 20, 20; 61/Saff, 12, 12; 64/Teğâbün, 9; 65/Talâk, 11; 66/Tahrîm, 8, 11; 68/
    Kalem, 17, 34; 69/Haakka, 22; 70/Meâric, 35, 38; 71/Nûh, 12; 74/Müddessir, 40;
    76/İnsan, 12; 78/Nebe’, 16; 79/Nâziât, 41; 81/Tekvîr, 13; 85/Bürûc, 11; 88/Ğâşiye,
    10; 89/Fecr, 30; 98/Beyyine, 8.
    Mutluluklarla Dolu Cennet(ler) Anlamına Gelen “Cennetu’n-Neıym” Kavramının
    Geçtiği Âyetler (Toplam 13 Yerde): 10/Yûnus, 9; 22/Hacc, 56; 26/Şuarâ,
    85; 31/Lokman, 8; 37/Sâffât, 43; 52/Tûr, 17; 56/Vâkıa, 12,89; 68/Kalem, 34; 70/
    Meâric, 38; 82/İnfitâr, 13; 83/Mutaffifîn, 22.
    İkamet Edilen (Güzel) Yer Anlamındaki “Adn Cenneti” Kavramının Geçtiği
    Âyetler (Toplam 11 Yerde): 9/Tevbe, 72; 13/Ra’d, 23; 16/Nahl, 31; 18/Kehf, 31;
    19/Meryem, 61; 20/Tâhâ, 76; 35/Fâtır, 33; 38/Sâd, 50; 40/Mü’min, 8; 61/Saff, 12;
    98/Beyyine, 8.
    Üzüm ve Benzeri Nimetler Bulunan Bağ-Bahçe Anlamına Gelen “Firdevs”
    Cennetinin Geçtiği Âyetler (Toplam 2 Yerde): 18/Kehf, 107; 23/Mü’minûn, 11.
    “Cennetü’l-Me’vâ” İfâdesinin Geçtiği Âyet (1 Yerde): 32/Secde, 19.
    İyilik/Güzellik Cenneti Anlamında “Hünsâ” Kelimesinin Geçtiği Âyet (1 Yerde):
    10/Yûnus, 26.
    Cennetin Adı veya Tabakası Olarak Zikredilen ve Esenlik Yurdu Anlamına Gelen
    “Dâru’s-Selâm” İfâdesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 2 Yerde): 6/En’âm, 127;
    10/Yûnus, 25.
    Asıl Durulacak Yer, Ebedî İkamet Edilecek Yurt Mânâsına Gelen “Dârul’l-
    Mukame” Terkibinin Geçtiği Âyet (1 Yerde): 35/Fâtır, 35.
    Cennet ve Cennetlikler Konusundaki Âyet-i Kerimeler: Bakara, 25, 82; 214,
    221; Âl-i İmran, 15, 133, 136, 185; 195, 198; Nisa, 13, 57, 122, 124; Maide, 12,
    72, 119; A’raf, 40, 42, 44, 46-47; Tevbe, 21-22, 72, 89, 100; Yunus, 9, 10, 26;
    Hud, 23, 108; Ra’d, 23-24, 35; İbrahim, 23; Hıcr, 45, 48; Nahl, 31-32; Kehf, 31,
    107-108, Meryem, 60, 63; Tâhâ, 76; Enbiya, 102-103; Hacc, 14, 23; Mü’minun,
    11; Furkan, 16, 75-76; Şuara, 90; Kasas, 61; Ankebut, 58; Lokman, 8-9; Secde,
    19; Sebe’, 1; Fâtır, 33, 35; Yasin, 55, 58; Saffat, 41, 49, 61; Sad, 50, 54; Zümer,
    21, 74-75; Mü’min, 40; Zuhruf, 70, 73; Duhan, 52, 57; Ahkaf, 14; Muhammed,
    6, 12, 15; Feth, 5; Kaf, 31, 34-35; Zariyat, 15; Tur, 17, 20, 22, 28; Rahman, 46,
    48, 50, 52, 54, 56, 58, 62, 64, 66, 68, 70, 72, 74; Vakıa, 15, 23, 25, 26, 40, 88, 91,
    95; Hadid, 10, 12; Mücadele, 22; Teğabün, 9; Talak, 11; Tahrim, 8; Kalem, 34;
    Hakka, 22, 24; Mearic, 25; Müddessir, 39-40; İnsan, 5-6, 12, 22; Mürselat, 41,
    44; Nebe’, 32, 35; Tekvir, 13; Büruc, 11; Ğaşiye, 10, 16; Beyyine, 8.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 96 -
    Cennetlikler Hakkındaki Âyet-i Kerimeler
    1. Cennet, Takvâ Sahipleri İçin Hazırlanmıştır: Âl-i İmran, 133; Ra’d, 35;
    Nahl, 31; Meryem, 63; Kaf, 32-35; Rahman, 46.
    2. Cennet, İman Eden ve Güzel Amel İşleyenler İçindir: Nisa, 57; Yunus, 9;
    Vakıa, 24; Hadid, 21.
    3. Cennette Mü’minlerin Sözleri: Yunus, 10; İbrahim, 23; Hacc, 24; Fâtır, 34-
    35; Saffat, 50-54; Zümer, 74; Tur, 25-28.
    4. Cennetliklerin Cehennemliklerle Konuşmaları: A’raf, 44, 50-51; Saffat,
    50-59; Müddessir, 39-48.
    5. Cennette Mü’minle Akrabasıyla Beraber Bulunurlar: Ra’d, 23-24.
    6. Mü’minler Cennette Boş Laf ve Kötü Söz İşitmezler: Vakıa, 25-26; Nebe’,
    35; Ğaşiye, 11.
    7. Cennette Mü’minlerin Yaşı: Vakıa, 35-37.
    8. Cennetlik Mü’minlerin Özellikleri: İnsan, 5-12.
    9. Dünyada Kâfirler, Mü’minlerle Alay Ederlerdi; Mü’minler de Cennette
    Kâfirlere Gülecekler: Mutaffifin, 29-36.
    10. Cenneti Kazanmak İçin Kulluk ve Dua: Tevbe, 111, Şuara, 85.
    11. Cennetler ve Cennetin Özellikleri Hakkındaki Âyet-i Kerimeler
    12. Altlarından Irmaklar Akan Cennetler: Bakara, 25; Âl-i İmran, 15, 136;
    Nisa, 57; Tevbe, 71; İbrahim, 23; Nahl, 31; Kehf, 31; Tâhâ, 76; Hacc, 23;
    Hadid, 12; Mücadele, 22; Saf, 12; Teğabün, 9; Talak, 11; Tahrim, 8; Büruc,
    11; Beyyine, 8.
    13. Adn Cennetleri: Tevbe, 72; Ra’d, 23; Nahl, 31; Kehf, 31; Meryem, 62;
    Tâhâ, 76; Fatır, 33; Sad, 50; Mü’min, 8; Saf, 12; Beyyine, 8.
    14. Firdevs Cennetleri: Kehf, 107; Mü’minun, 11.
    15. Me’vâ Cennetleri: Secde, 19; Necm, 13-15.
    16. Naıym Cennetleri: Saffat, 40-44; Vakıa, 12; İnfitar, 13.
    17. Tevrat ve İncilde Cennet: Tevbe, 111.
    18. Cennetin Genişliği: Hadid, 21.
    19. Cennetin Özellikleri: Ra’d, 35; Rahman, 62, 64.
    20. Cennetle Cehennem Karşılaştırması: Furkan, 15-16; Fâtır, 21.
    Cennetteki Nimetler Hakkındaki Âyet-i Kerimeler
    1. Cennet Nimetleri: Bakara, 25; Yunus, 9; Kehf, 31; Meryem, 61-62; Hacc,
    23; Fâtır, 33; Yasin, 55-58; Saffat, 40-49, 60-62; Sad, 51-55; Zuhruf, 70-73;
    Duhan, 51-57; Muhammed, 15; Tur, 21-24; Rahman, 46-78; Vakıa, 15-
    40; Hakka, 23; İnsan, 5-6, 12-22; Nebe’, 32-36; Mutaffifin, 22-28; Ğaşiye,
    12-16.
    2. Cennetin Nimetleri, Dünya Nimetlerinden Hayırlıdır: Âl-i İmran, 14-15;
    Nahl, 30.
    3. Cennet Süsü: Kehf, 31; Hacc, 23; İnsan, 15-16, 21.
    4. Cennet Zevceleri ve Huriler: Bakara, 25; Âl-i İmran, 15; Nisa, 57; Saffat,
    48-49; Duhan, 54; Tur, 20; Rahman, 56-57, 70,72, 74, 76; Vakıa, 22-23,
    35-38; Nebe’, 33.
    5. Cennette Allah’ın Rızası: Âl-i İmran, 15; Tevbe, 72.
    6. Cennet Şarabı: Saffat, 45-47; Tur, 23; Vakıa, 18-19; İnsan, 5-6, 15-18;
    Nebe’, 34; Mutaffifin, 25-28; Ğaşiye, 14.
    7. Tesnim ve Selsebil Kaynağı: Rahman, 50; İnsan, 18; Mutaffifin, 27-28.
    CENNET
    - 97 -
    8. Maıyn Kaynağı: Vakıa, 18.
    9. Kevser Irmağı: Kevser, 1.
    10. Cennette Dört Irmak: Tevbe, 15.
    11. Ru’yetullah (Allah’ın Görülmesi) Hakkındaki Âyet-i Kerimeler
    12. Dünyada Gözler Allah’ı Göremez: En’am, 103.
    13. Mü’minler, Allah’ı Cennette Göreceklerdir: Yunus, 26; Kıyame, 22-23;
    Mutaffifin, 15.
    Cennet Konusuyla İlgili Kütüb-i Sitte Hadis Kaynakları
    1. Cennetlikler ve Cehennemlikler: 14/ 446, 465.
    2. Cennet ve cehennem ehlinin ayrılması yakındır 17/ 591.
    3. Cennet ve Cehennem Konuşabilir mi? 14/ 466-467.
    4. Cennet ve Cehennemin Sıfatları: 14/ 442-443.
    5. Rasûlüllah’ın cennet tasviri: 17/ 611.
    6. Cennet ağaçlarının gölgelerinin altından olması: 14/ 442-443.
    7. Cennete asla giremeyecek kimse: 17/ 345.
    8. Cennet ehlinin durumu: 14/ 429-430.
    9. Cennet ehlinin efendileri: 17/ 558.
    10. Cennete giremeyen üç sınıf insan: 16/ 348-349.
    11. Cennete girenlerin çoğunluğu fakirlerdir: 7/ 449.
    12. Cennete girmekten kaçınanlar: 13/ 76-77.
    13. Cennet ehlinin vasıfları: 14/ 450-452.
    14. Cennet ehlinin çoğunluğunun Hz. Muhammed Ümmetinden Olacağı:
    13/ 74-75.
    15. Cennet ehlinin yemeği: 17/ 417.
    16. Cennete girecek insanların azlığı: 13/ 72.
    17. Cennet halen mahluk ve mevcuttur: 12/ 546.
    18. Cennet hangi maddeden inşa edildi? 14/ 421-423.
    19. Cennet hazinelerinden bir hazine: 17/ 499.
    20. Cennetin çarşısı: 14/ 434.
    21. Cennetin eşi yoktur: 17/ 611.
    22. Cennetin evsafı: 14/ 419; 17/ 610.
    23. Cennetin Genişliği: 14/ 426-427.
    24. Cennetin iştiyak duyduğu üç kişi: 12/ 553.
    25. Cennetin kapısı ilk olarak Peygamberimiz’e açılacaktır: 12/ 396.
    26. Cennetin kapısı üzerinde yazılı olan şey: 17/ 292.
    27. Cennetin kokusunu alamayan kadın: 17/ 228.
    28. Cennetin kokusunu duyamayanlar: 17/325.
    29. Cennetin kokusunun duyulma mesafesi: 17/ 228.
    30. Cennet kılıçların gölgesi altındadır: 5/ 73.
    31. Cennetin tasviri: 7/ 120-121.
    32. Cennetin yiyecekleri dünyadakilere sadece ismen benzerler: 15/ 466.
    33. Cennetlik erkeğin şehevi gücü daimidir: 17/ 612.
    34. Cennetlikler: 14/ 446.
    35. Cennetliklerin ibadeti bir vecibe değildir: 14/ 449.
    36. Cennetliklerin vasıfları: 14/ 448-449.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 98 -
    37. Cennetlikler üç kısımdır: 16/ 406.
    38. Cennette akşam ve sabah: 14/ 449.
    39. Cennette bir karışlık yer: 17/610.
    40. Cennette canın her çektiği, gözün her hoşlandığı verilecektir: 14/ 431-432
    41. Cennette doğum yoktur: 14/ 451.
    42. Cennette en az zevce sayısı: 17/ 612.
    43. Cennette kaza-yı hacet: 14/ 449.
    44. Cennette mertebesi en düşük olan kişinin nimetleri: 14/ 454.
    45. Cennette mü’minin çok zevcesi olacaktır: 14/ 425-426.
    46. Cennete müslümanların Allah’ı görmesi: 14/ 423-425.
    47. Hesaba çekilmeden cennete girecek yetmiş bin kişi kimlerdir? 11/ 350.
    48. Cennette Peygamber’e komşu olmanın yolu: 17/ 475.
    49. Cennette Peygamber’le beraber olmanın şartı: 8/ 224.
    50. Mertebece farklı olan dostlar, cennette nasıl beraber olurlar? 10/ 144-145.
    51. Cennette sâlih kullar için hazırlanan nimetler: 14/ 419-421.
    52. Cennette yüce mertebeler kazanmaya teşvik: 14/ 454-457.
    53. Cennetteki dereceler: 14/ 427-428.
    54. Cennetteki gurfelilerin durumu: 14/ 446-447.
    55. Cennette mertebelerin mesafesi: 4/ 287-288.
    56. Cennetteki yasak ağaç ne idi? 14/ 226.
    57. Cennetten olan şeyler: 17/ 443.
    58. Firdevs cennetleri: 14/ 422-423.
    59. İnsanları en çok cennete ulaştıran iki haslet: 16/ 329.
    60. Kimse hakkında cennetliktir veya cehennemliktir diye kesin hüküm
    vermekten kaçınmak: 11/ 539- 540.
    61. Rasûlullah (s.a.v.)’in cenneti müjdelemesi: 12/ 253.
    62. Ümmet-i Muhammed’den yetmiş bin kişinin cennete hesapsız
    konulacağı: 13/ 73.
    63. Yeryüzünde insanların zevk aldıkları toplantılar cennette de vardır: 14/
    433-434.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Cennet ve Cennetlikler, Veysel Özcan, Mirfak Y.
    2. Cennet Yolları, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat
    3. Cennet Yolu, Sâlih Suruç, Nesil Basım Yayın
    4. Cennet Nerede? Vehbi Karakaş, Cihan Y.
    5. Cennet Nimetleri, Abdullatif Ahmet Aşur, Uysal Kitabevi
    6. Cennete Çağrı, Sevim Asımgil, Timaş Y.
    7. Cennetin Tasviri, İbn Kayyim el-Cevziyye, Uysal Kitabevi
    8. Cennet, Hârun Yahya, Vural Y.
    9. Cennet ve Cehennem’in Sonsuzluğu, Ahmet Çelik, Ekev Y.
    10. Cennet Hurileri, İbn Kayyım el-Cevziyye, Davetu’lHak Y.
    11. Kur’an’da Metafizik Bir Âlem Cennet, Ömer Kara, Rağbet Y.
    12. İlâhî Dinlerde Cennet İnancı, Mukayeseli Bir Araştırma, Osman Cilacı,
    Beyan Y.
    13. Ölüm Sonrası Cennet ve Cehennem, Selim Al, Furkan Dergisi Y.
    CENNET
    - 99 -
    14. Âyetlerle Ölüm ve Diriliş, Said Köşk, Anahtar Y.
    15. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
    16. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
    17. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nasih, Nil A.Ş. Y.
    18. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
    19. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
    20. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Sâlih, Kayıhan Y.
    21. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
    22. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
    23. Dünya ve Âhiret Hayatı, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
    24. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c1, s. 239-242
    25. Mefatihu’l Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s.163-164,
    167-172, c. 5, s.70- 77
    26. Hadislerle Kur’ân-ıKerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2 s. 228-231
    27. Fi Zılali’l Kur’an, Seyyid Kutub, HikmetY. c. 1, s. 99-100
    28. Kur’ân-ıKerim ŞifaTefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 109-111
    29. Bakara Sûresi Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. 158-160
    30. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 300-302
    31. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 7, s. 374-386
    32. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 78-80
    33. Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 151-159
    34. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s.
    197-199
    35. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 41-42
    36. İlmihal 1, İman ve İbadetler, İsam Y. s. 131-132
    37. İlmin Işığında İslâmiyet, Afif A. Tabbara, Kalem Y. s. 143-151
    38. İslâm’da İnanç Esasları, B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y. 313-317
    39. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özhazar, Bengisu Y. s. 116-120
    40. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y. s. 75-93
    41. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlurrahman, Fecr Y. s. 232-248
    42. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y. s. 317-318, 327-341
    43. İslâm, Üçüncü Kitap, Said Havva, Petek Y. s. 279-296, 334-352
    44. İslâm Nizamı, Ali Rıza Demircan, Eymen Y. cilt 2, s. 339-344

    - 101 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -7-
    CEHENNEM / NÂR
    •
    Nâr ve Cehennem Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’an’da Cehennem Tasviri
    •
    Cehennemin 7 Kapısı ve Cehennem Tabakaları
    •
    Psikolojik Cezalar
    •
    Cehennem Ehli
    •
    Kur’an’da Cehennem Tabloları
    •
    Cehennemle İlgili Bazı Hadis-i Şerifler
    •
    Konuyla İlgili Birkaç Uyarı
    •
    Ve Cehennemin Düşündürdükleri
    “Bunu yapamazsanız -ki elbette yapamayacaksınız- yakıtı, insan ve taş olan cehennem ateşinden sakının. Çünkü o ateş, kâfirler için hazırlanmıştır.” 238
    Nâr ve Cehennem Kelimelerinin Anlam ve Mâhiyeti
    Nâr, ateş demektir. Gözle algılanan alevli ateş anlamına gelir. Kur’an’da 145 yerde geçer. Ateş, insan bedenine çok büyük acı ve ıstırap verdiği için âhirette kâfir, münâfık ve âsilerin cezası ateşle verilecektir. Cehennem, âhirette suçlulara ceza olarak tutuşturulan ateşin ismidir. Cehennemin en açık vasfı ateş olduğu için, bazen cehennem yerine ateş anlamına gelen “nâr” kullanılır.
    Cehennem, azap yurdu olan ateşin özel ismidir. Arapça “cehmân” kelimesinden alınmış olup, bu da “cehm” den türetilmiştir. Cehm, sert ve çirkin olmak; cehmân, dibi görünmez derin kuyu demektir. “Kehennam” kelimesinden Arapçalaştırılmış, yabancı bir kelime olduğu da söylenmiştir.239 Kur’ân-ı Kerim’de cehennem kelimesi 77 yerde zikredilmekle birlikte; aynı anlamda kullanılan başka kelimeler de bulunmaktadır. Cehennem için Kur’an’da en çok “nâr (ateş) ismi kullanılır. Cehennemin diğer isimleri ise şunlardır: Harîk (yangın), hutame (ezip yok eden), saıyr (alevler), hâviye (uçurum, çukur), lezâ (hâlis ateş, bedenin iç
    238] 2/Bakara, 24
    239] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, c. 2, s. 64
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 102 -
    organlarını söküp koparan), sekar (insanın derisini kavuran ateş),
    cahıym (yakıcı ateş), hamîm (kaynar su), semûm (sıcak rüzgâr),
    siccîn (hapishane, derin çukur), veyl (Vay haline!), ğayy (azıp sapmak).
    İslâm âlimlerinin çoğunluğuna göre, kâfir, münafık ve müşrikler
    cehennemde ebedî kalırlar. Tevbe etmeden günahkâr olarak
    ölen ve Allah’ın kendilerini affetmediği mü’minler ise, cehennemde
    ebedî kalmazlar. Kendilerine günahları kadar azâb edilir. Sonra
    oradan kurtulup Cennet’e girerler ve orada ebedî kalırlar.
    Kur’an’da Cehennem Tasviri
    Cehennem ve oradaki hayat, Kur’ân-ı Kerim’de şu şekilde tasvir
    edilir: Suçlular cehenneme vardıklarında, cehennem onlara büyük
    kıvılcımlar saçar,240 uzaktan gözüktüğünde onun kaynaması
    ve uğultusu işitilir.241 İnkârcılar için bir zindan olan cehennem,242
    ateşten örtü ve yataklarıyla,243 cehennemlikleri her taraftan
    kuşatan,244 yüzleri dağlayan ve yakan,245 deriyi soyup kavuran,246
    yüreklere çöken,247 kızgın ateş dolu bir çukurdur.248 Yakıtı insanlarla
    taşlar olan cehennem,249 kendisine atılanlardan bıkmayacaktır.
    250 İnsanın içine işleyen bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serin ve
    hoş olmayan bir kara dumanın gölgesinde bulunacak cehennemliklerin251
    derileri, her yanışında, azabı tatmaları için başka derilerle
    değiştirilecektir.252 Onların yiyeceği zakkum ağacı,253 içecekleri
    kaynar su ve irindir.254 Orada serinlik bulamadıkları gibi, içecek
    güzel bir şey de bulamayacaklardır.255
    Allah’ı görmekten mahrum kalacak inkârcı kâfirlere256 Allah
    bağışlayıp rahmet etmeyecek,257 cehennem azâbı onları
    240] 77/Mürselât, 32-33
    241]] 25/Furkan, 12
    242] 17/İsrâ, 8
    243] 7/A'râf, 40-41
    244] 18/Kehf, 29
    245] 14/İbrahim, 50; 23/Mü'minun, 104
    246] 70/Meâric, 16
    247] 104/Hümeze, 7
    248] 101/Karia, 9-11
    249] 66/Tahrim, 6; 2/Bakara, 24
    250] 50/Kaf, 33
    251] 56/Vâkıa, 42-44
    252] 4/Nisâ, 56
    253] 37/Saffat, 64-66
    254] 56/Vâkıa, 53-55; 78/Nebe', 25
    255] 78/Nebe', 24
    256] 83/Mutaffifin, 15
    257] 4/Nisâ, 137, 168
    CEHENNEM
    - 103 -
    kuşatacaktır. Günahkâr mü’minler, cehennemde ebedî kalmayacaklar,
    Peygamberimiz’in hadislerinde de bildirildiği gibi, cezalarını
    çektikten sonra cennete konulacaklardır.258
    Cehennemin Yedi Kapısı ve Cehennem Tabakaları
    Kur’an’ı Kerim’de cehennem’in yedi kapısının olduğu belirtilmektedir.
    “Cehennemin yedi kapısı vardır. Onlardan her kapı için birer
    grup ayrılmıştır.” (15/Hıcr, 44) Bu âyet, iki şekilde tefsir edilmiştir:
    a- Cehenneme girecekler çok olduğu için yedi kapısı vardır. b-
    Cezalandırma, azgınlığın çeşit ve derecelerine göre olacağı için
    cehennem’in yedi tabakası vardır. Bu tabakalar şunlardır:
    Cehennem: “Derin kuyu” demektir. Cehennem tabakalarına
    ait yedili tasnif sisteminde azabı en hafif olan en üst tabakadır.
    Sünnî âlimlere göre burası günahkâr mü’minlerin azap yeri olacak,
    bunların azabı sona erdikten sonra boş kalacaktır. Bu durumda
    cehennem, genel olarak âhiretteki azap yerinin bütününün; özel
    olarak da en üst tabakasının adı olmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de 77
    âyette geçmektedir.
    Cahıym: “Kat kat yanan, alevi ve ısı derecesi yüksek ateş” anlamında
    olup 26 âyette ve bazı hadislerde geçer. Kur’an’da daha
    çok cehennem yerine, birkaç âyette de “tutuşturulan yakıcı ateş”
    anlamında kullanılmıştır.
    Hâviye: “Yukarıdan aşağıya düşmek” anlamındaki hüviy kökünden
    isim olan hâviye, “uçurum, derin çukur” mânâsına gelir.
    Kur’an’da sadece bir yerde259 zikredilmiş ve âyetin devamında harareti
    yüksek ateş diye izah edilmiştir.
    Hutame: “Kırmak, ufalayıp tahrip etmek” anlamındaki hatm
    kökünden olup, “Allah’ın yüreklere kadar tırmanan tutuşturulmuş
    ateşi” diye açıklanmıştır.260
    Lezâ: “Hâlis ateş” anlamına gelen kelime Kur’an’da bir yerde
    geçmekte ve “bedenin iç organlarını söküp koparan” diye nitelendirilmektedir.
    261
    Saıyr: “Tutuşturmak, alevlendirmek” anlamındaki sa’r kökünden
    sıfat olup, Kur’an’da 17 âyette yer alır. Kur’an’da çoğunlukla
    cehennemin bir adı olarak, bazen de “tutuşturulmuş, alevli ateş”
    mânâsında kullanılmıştır.
    258] Buhâri, Rikak 51, Tevhid 19; Tirmizi, Birr 61; İbn Mâce, Mukaddime 9
    259] 101/Karia, 9
    260] 104/Hümeze, 4-7
    261] 70/Meâric, 15-16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 104 -
    Sakar: “Şiddetli bir ısı ile yakıp kavurmak” anlamındaki sakr
    kökünden isimdir. Dört âyette cehennem kelimesi yerine kullanılmış,
    bunlardan bir âyette262 “yaktığı şeyi tüketircesine tahrip etmekle
    birlikte sönmeyip yakmaya devam eden ve insanın derisini
    kavuran” şeklinde nitelendirilmiştir.
    Kur’an’da cehennem için kullanılan başka kelime ve terkipler
    de mevcuttur. Beş âyette “azâbü’l-harîk” (yakıcı, ateş, yangın azabı)
    cehennem için kullanılır. 12 Âyette geçen “hamîm” (kaynar su)
    cehennemdeki azap türlerinden biri olmak üzere, bunun, cehennemliklere
    içirileceği ve başlarından aşağı döküleceği beyan edilir.
    “Semûm”: Temas ettiği şeyi zehir gibi etkileyip dokularına işleyen
    sıcak rüzgâr anlamındadır. Cehennem azabının türlerinden olmak
    üzere iki âyette geçer. Hapishane, derin çukur anlamındaki “Siccîn”
    kelimesinin cehennemin veya oradaki vadilerden birinin adı olduğu
    kabul edilir. Azıp sapmak anlamındaki “ğayy” kelimesi ile,
    yazıklar olsun, vay haline! anlamındaki “veyl” kelimesinin cehennemdeki
    bir kuyu, dağ veya vadinin adı olduğu da belirtilir.
    İslâm âlimleri, cehennemin yedi kapılı (yedi tabaka) oluşu üzerinde
    durmuşlardır. Ebussuud’a göre kapıların daha az veya daha
    çok değil de yedi oluşu, oraya girmeye sebep olan vasıtaların, yani
    beş duyu organıyla, şehvet ve gazap temayüllerinin toplam aynı
    sayıda olmasıyla ilgilidir. Elmalılı ise şöyle bir yorum yapmaktadır:
    İnsanın mükellefiyet organları beş duyu ile birlikte kalp ve tenasül
    uzvudur. Manevî anlamdaki kalp kapısı açık olursa kişi doğru
    yoldan yürüyerek cennete girer, aksi takdirde yedi organ, mükellefi
    yedi çeşit azaba sürükler. Nitekim cennet ehlinden söz eden
    âyetlerde onların kalplerinde kin ve kötülüğün bulunmadığı ifade
    edilir. 263
    Hâviye, uçurum, derin çukur demektir. Hâviye adlı cehennemin
    derinliğini düşün! Dünyadaki şehvetlerin, nefsânî isteklerin
    derinliklerinin bir sonu olmadığı gibi, Hâviye’nin de derinliğinin
    sonu yoktur.
    Nasslarda hâkim olan temaya göre insanla Allah arasındaki
    aslî münasebet, sevgi ve rahmete dayanır. Esmâ-i Hüsnâ içinde
    kâinata ve özellikle insana yönelik olanlardan sadece iki veya üçü
    kahır ve gazap ifade etmekte, diğerleri karşılıklı rıza ve muhabbet
    anlamını içermektedir. İslâm’da asıl olan kulun itaat etmesi,
    Allah’ın dünya ve âhirette mükâfatlandırmasıdır. Ceza, aslî unsur
    olmayıp kötülüklerin önlenmesi için bir tedbirdir. İnsandaki
    262] 74/Müddessir 28-29. âyetlerde
    263] Elmalılı, a.g.e. Eser Y. c 5, s. 3066
    CEHENNEM
    - 105 -
    adalet duygusu ve müeyyide/yaptırım anlayışı, âhiret hayatındaki
    ceza ve mükâfatın varlığını gerekli kılar.
    Allah ile kul arasındaki bağın ulûhiyet açısından rahmete,
    kulluk açısından tâzime dönüşen bir muhabbete dayanması esas
    alınmış olmakla birlikte eğitilmesi çok zor olan insanlar için azap,
    diğer dinlerde olduğu gibi İslâm’da da bir müeyyide olarak kullanılmıştır.
    Kur’ân-ı Kerim’de cehennem azabı çeşitli etkileriyle yakıcı
    olan ateşle tasvir edilmiştir. Azap âyetlerinin incelenmesinden
    anlaşılacağı üzere ateş, maddî bir ateş olup yakıtı insanlar ve yanma
    özelliği bulunan taşlardan (yahut putlardan) ibârettir. Bu ateş;
    alevlenen, sönmeye yüz tuttukça tekrar tutuşturulan, vücudu saran,
    tahripkâr yakıcılığı ile bedeni pişirip parçalayan ve iç organlara
    kadar nüfuz eden bir ateştir. 77/Mürselât sûresi, 32-33. âyete
    göre cehennem ateşinin develer ve saraylar kadar kıvılcım saçtığı
    belirtilir. Bir hadiste, dünya ateşinin kemmiyet ve keyfiyet açısından
    cehennem ateşinin yetmişte biri olduğu ifade edilmiştir.264
    Bir âyetin dolaylı,265 bir hadisin de açık ifadesine göre266 cehennemin
    yakıcı ateşi gibi dondurucu soğuğu da bir azap türüdür. Çeşitli
    âyetlerde cehenneme gireceklerin simalarından tanınacakları,
    perçemlerinden ve ayaklarından yakalanarak yüzleri üstü
    ateşe atılacakları, cehennemin kaynamaktan doğan uğultusunu
    duyacakları, hiddetli ve dehşetli görüntüsünü müşahede edecekleri
    anlatılır. Yine Kur’an’ın beyanlarına göre cehennemlikler
    kaynar sular, ateşten prangalar ve zincirler, ateşten elbiselerle
    cezalandırılacaktır. Kur’an’daki en açık ve etkili azap tasviri ise
    şöyledir: Altını ve gümüşü biriktirip de Allah yolunda harcamayanlar
    için bu altın ve gümüşler cehennem ateşinde kızdırılacak,
    sahiplerinin alınları, böğürleri ve sırtları onlarla dağlanacaktır.267
    Cehennem ehli açlık ve susuzluk hissedecek, fakat yemek olarak
    kendilerine, karınlarında erimiş madenler gibi kaynayacak zakkum
    ağacı, darî’ denilen zehirli nebat, içecek olarak da bağırsakları
    parçalayan kaynar su, kanla karışmış irin verilecektir.
    Cehennem ehli, açlık ve susuzluklarını hiçbir şeyle
    gideremeyecek,268 cennet ehlinden su talepleri geri çevrilecektir.269
    Yiyecek olarak hayvanların dahi yiyemediği bir nebat darî’270 ve
    264] Müslim, Cennet 30; Tirmizi, Cehennem 8
    265] 76/İnsan, 13
    266] Buhâri, Bed'ü'l-halk 10; Tirmizî, Cehennem 9
    267] 9/Tevbe, 34-35
    268] 78/Nebe', 24; 87/A'lâ, 5
    269] 7/A'râf, 50
    270] 88/Ğaşiye, 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 106 -
    zakkum ağacı271 takdim edilecektir. Bu kâfir ve âsilerin kalacakları
    yer, bir hapishanedir,272 bu hapishanenin, her biri muayyen bir
    gruba ayrılmış olmak üzere, yedi kapısı vardır,273 bu hapishanenin
    bekçileri, çok sert olan meleklerdir,274 fakat bu yer altı hapishanesi
    de, bazısı diğerlerinden daha aşağıda olan birçok odalara
    bölünmüştür,275 üzerlerine ise, kapıları kilitlenmiş ateş276 salıverilecektir.
    Bu, kızgın ve yakıcı bir ateştir;277 Uzaktan bakıldığında homurtusu
    ve uğuldaması duyulan,278 doymaz bir ateştir bu.279 Lâvlar
    fışkırtan volkan gibi de kıvılcımlar saçmaktadır.280 Günahkârlar ise
    kâh kıskıvrak281 olarak, kâh boyunlarında bukağılar olduğu halde282
    alınlarından ve ayaklarından tutulup283 uzun zincirlere vurularak284
    yüz üstü sürüklenirler285 ve yüz üstü286 ateşe, hem de
    sıkışık bir yere287 atılırlar; yakıcı bir ateşle288 tutuşturulurlar. Artık
    cehennem için yakıt ve odun olmuşlardır.289
    Sıkıntı ve acıdan kendilerinden geçmiş olan suçlular, kaçmak
    istedikleri her seferde demirden kamçılarla290 dövülerek ateşin ta
    ortasına itilirler. Ateşten bir döşeğe yatırılacak, yine ateşten örtülere
    bürünecekler291 ve ateş tarafından tamamen kuşatılacaklardır.
    292 Bu öylesine bir alev ki, hep yüzlerini yalayacak,293 derilerini
    veya parmaklarını söküp alacak, istisnasız her yeri yakacak,294
    kasıp kavuracak,295 kömüre çevirecektir.296 Onun nüfuzu bu
    271] 37/Saffat, 62-66
    272] 17/İsrâ, 8
    273] 15/Hıcr, 44
    274] 66/Tahrim, 6; 74/Müddessir, 30-31
    275] 4/Nisâ, 145
    276] 90/Beled, 20; 94/İnşirâh, 8
    277] 101/Karia, 1, 11
    278] 25/Furkan, 12
    279] 50/Kaf, 30
    280] 77/Mürselât, 32
    281] 25/Furkan, 13; 89/Fecr, 26
    282] 13/Ra'd, 5; 24/Nur, 33
    283] 55/Rahmân, 41
    284] 40/Mü'min, 71; 69/Haakka, 32
    285] 17/İsrâ, 97; 25/Furkan, 34
    286] 27/Neml, 90
    287] 25/Furkan, 13
    288] 8/Enfâl, 50; 22/Hacc, 9
    289] 2/Bakara, 24; 72/Cin, 15
    290] 22/Hacc, 21-22; 32/Secde, 20
    291] 7/A'râf, 41
    292] 18/Kehf, 29; 29/Ankebut, 54-55; 39/Zümer, 16
    293] 14/İbrahim, 50; 23/Mü'minun, 104
    294] 70/Meâric, 16
    295] 74/Müddessir, 28
    296] 74/Müddessir, 29
    CEHENNEM
    - 107 -
    kadarla da kalmayacak, ruhları ve gönülleri saracaktır.297 Cezanın
    hafifletilmesi298 veya bu işin artık bitirilmesi dileğiyle feryad
    edecekler,299 fakat bu boşuna olacak, bitmeyen bir azab içinde derileri
    yenilenecek,300 tekrar feci inilti ve solumalarla baş başa kalacaklardır.
    Derken kaynar suya sürülecekler,301 kaynar su dökülecek
    tepelerinden.302 Derilerindeki gözeneklere nüfuz edecek yakıcı bir
    rüzgâr (semûm) ve sonsuz derecede kaynar bir su (hamîm) içindedirler.
    Üstlerinde ise bütün ümitleri çökertecek bir tarzda kesat
    olan303 karanın karası dumandan bir gölge…304
    Psikolojik Cezalar
    Kur’an’daki cehennem tasvirlerinden anlaşıldığına göre yukarıda
    özellikleri belirtilen fizyolojik cezalardan başka, bir de
    psikolojik nitelikli azap vardır. Bu tür azap, ruhlara en şiddetli
    ıstırabı verecek; bu azaba müstahak olanların Allah’ı görmekten
    ve O’nunla konuşmaktan mahrum bırakılarak ilahî lanete
    uğratılmaları şeklinde vuku bulacaktır.305 Bütün amellerinin
    boşa gitmesi,306 Allah’a ortak kılınan putların kendisine bağlananları
    terk etmesi,307 âhirette nasiblerinin olmaması,308 âhirette
    unutulmaları,309 yardımsız bırakılmaları,310 kovulmaları,311 dostsuz
    ve yardımsız kalmaları,312 göğün kapılarının onlara açılmaması,313
    özür beyan edemeyecek olmaları314 ziyanda olmaları315 gibi psikolojik
    azaplarla da cezalandırılırlar.
    Yine bunların yanında, ba’s zamanında suçlular başları eğik
    olduğu halde Allah’ın huzurunda dururlar,316 yüzleri kara317 ve
    297] 104/Hümeze, 7
    298] 23/Mü'minun, 107; Fâtır, 36
    299] 35/Fâtır, 37
    300] 4/Nisâ, 56
    301] 40/Mü'min, 71-72; 55/Rahmân, 48
    302] 22/Hacc, 19-20; 44/Duhan, 48
    303] 56/Vâkıa, 44
    304] 56/Vâkıa, 43
    305] 2/Bakara, 161-162; 3/Âl-i İmran, 77
    306] 2/Bakara, 217, 264, 266, 276
    307] 6/En'âm, 94; 11/Hûd, 21
    308] 2/Bakara, 102; 3/Âl-i İmran, 77, 176
    309] 7/A'râf, 51; 45/Câsiye, 34
    310] 17/İsrâ, 22
    311] 17/İsrâ, 18, 39
    312] 42/Şûrâ, 8
    313] A'râf, 40
    314] 77/Mürselât, 35-36
    315] 2/Bakara, 27, 121; 3/Âl-i İmran, 85, 149
    316] 32/Secde, 12
    317] 3/Âl-i İmran, 106
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 108 -
    somurtkan olacaktır.318 Amel defterleri büyük küçük her şeyi kaydetmiştir.
    319 Kendi organları, kendi aleyhine şâhitlik ederler,320
    günahlarını sırtlarına yüklenmişlerdir.321 İnfakında cimrilik gösterdikleri
    malları boyunlarına dolanacaktır,322 zemmedilmiş,323 kınanmış324
    ve Allah’ın buğzuna uğramışlardır,325 hor ve hakirdirler,326
    üzüntüler içinde parmaklarını ısıracaklardır.327
    İslâm âlimleri, en büyük saâdet olan cemâl-i İlâhîyi müşâhede
    etmekten mahrum bulunmayı en ıstıraplı azap olarak telakki etmişlerdir.
    “Acıklı, büyük, şiddetli, aşağılayıcı, sürekli, uzun süreli” gibi nitelikler
    taşıyan cehennem azabının kâfirler için “ahkab” adı verilen
    uzun devirler süreceği, bunun kâinatın ömrü kadar sürekli olacağı,
    fakat ilahî irâdeye bağlı olarak sürenin uzatılıp kısaltılabileceği,328
    Kur’an’da verilen bilgiler arasında yer alır.
    Cehennem Ehli
    Dünyada işlenen günahlara karşılık âhirette uygulanacak cezanın
    yeri anlamındaki cehenneme sadece lâyık olanlar girer. Rahmeti
    gazabını aşmış bulunan Allah, dilediğini hak ettiğinden fazla
    mükâfatlandırdığı halde,329 kimseye hak ettiğinden fazla azap vermez.
    Cehenneme lâyık olanlar kimlerdir? Yaratıkların en şereflisi
    kılınan insan, Allah’ı tanımak gibi üstün bir yetenekle donatıldığına
    göre330 kâinatın yaratıcı ve yöneticisini tanıyıp O’nu tâzime dönüşen
    bir sevgi ile sevmedikçe, yani selim yaratılış istikametinden
    ayrılıp inkâra yöneldiği sürece cehennem ehlinden sayılmaya lâyık
    olur. Uhrevî cezadan, yani cehennemden kurtulmanın yegâne
    çaresi olan imanı Allah ile kul arasında oluşan bir sevgi telakki
    eden Kur’an, Allah’tan kula yönelik sevginin gerçekleşebilmesi
    için bütün semavî kitapları kucaklayan son ilahî mesajın tebliğcisi,
    geçmiş nebîlerin tasdikçisi, son peygamber Muhammed’e (s.a.s.)
    uymayı şart koşmuştur.331
    318] 77/Mürselât, 24
    319] 18/Kehf, 49
    320] 24/Nur, 24, 36
    321] 6/En'âm, 31
    322] 3/Âl-i İmran, 180
    323] 17/İsrâ, 18, 22
    324] 17/İsrâ, 39
    325] 40/Mü'min, 40
    326] 6/En'âm, 124
    327] 25/Furkan, 27-29
    328] 6/En'âm, 128; 11/Hûd, 107; 78/Nebe', 23
    329] 2/Bakara, 105
    330] 51/Zâriyat, 56
    331] 3/Âl-i İmran, 31
    CEHENNEM
    - 109 -
    Önceki peygamberlerin ümmetleri de dönemlerinde
    nebîlerine samimiyetle uymuşlarsa ebedî cezadan kurtulmuşlardır.
    Allah Teâlâ, kendilerinden ahid aldığı İsrailoğulları’na şöyle
    demiştir: “Ben sizinle beraberim. Eğer namaz kılar, zekât verir, peygamberlerime
    inanır, onları desteklerseniz ve ihtiyacı olanlara faizsiz borç verirseniz
    günahlarınızı örter, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlerime
    koyarım. Bundan sonra inkâr yolunu tutanınız iyi bilsin ki doğru yoldan
    sapmıştır.”332 Ne var ki bunu takip eden âyetlerde anlatıldığı üzere
    İsrailoğulları da, kendilerinden benzer ahid alınan hıristiyanlar da
    ahidlerini bozmuşlar, Allah’tan “bir nur ve apaçık bir kitap” getiren
    son peygambere uymamışlar ve böylece Allah’ın rızasından uzaklaşmışlardır.
    333
    Allah, kullarından dilediğine azap etmeye muktedir olmakla
    birlikte334 O, azabının inkâra ve isyana karşılık olduğunu bildirmiştir.
    335 İman edip ilahî emirlere itaat edenlerin dışında kalan insanlarla
    cinler, inkârlarının derecesi ve günahlarının büyüklüğüne
    bağlı olarak cehennemde azap göreceklerdir.336 Peygamber gönderilmeyen
    (ve kendilerine ilahî mesaj hiç ulaşmamış olan) topluluklara
    azap edilmeyecektir.337 Buna karşılık Allah’ın huzuruna
    çıkacaklarına inanmayıp âyetleri inkâr eden kâfirler, Kur’an’a sırt
    çeviren yahûdiler, hıristiyanlar, münafıklar, müşrikler, peygamberlerin
    bir kısmına inanıp diğerlerini inkâr edenler şiddetli azaba
    uğratılacaktır.338 Kur’an’da belirtilen sınırları (hudûdullah) aşıp
    peygamberlerin bildirdiklerine aykırı davranan büyük günah sahibi
    mü’minler de azaptan kurtulamayacaklardır.339 Sözü edilen
    bu zümreler, kısaca kâfirler ve âsi mü’minler, azaplarını Allah’ın
    dilediği sürece kalacakları cehennemde çekeceklerdir.340
    İman ile davranışlar arasında sıkı bir münasebet vardır. Gerçekten
    iman eden kimse, amellerini de imanı paralelinde yerine
    getirir. Kur’an, bütün kurtuluş vesilelerini iman-amel mutabakatına
    bağlar. İslâm tarihinin ilk dönemlerinden itibaren,
    mü’minlerde göze çarpacak davranış bozukluklarının yani günahların
    ebedî saadet açısından doğuracağı sakıncalar üzerinde
    332] 5/Mâide, 12
    333] 5/Mâide, 13-16
    334] 5/Mâide, 40; 29/Ankebut, 21
    335] 7/A'râf, 96; 9/Tevbe, 95
    336] 4/Nisâ, 145; 16/Nahl, 88
    337] 17/İsrâ, 15
    338] 18/Kehf, 105-106; 4/Nisâ, 139, 145, 161, 172; 5/Mâide, 72-73; 3/Âl-i İmran,
    151; 33/Ahzâb, 73
    339] 4/Nisâ, 10, 14, 93, 97; 5/Mâide, 94-95; 24/Nur, 23, 63
    340] 11/Hûd, 106-107; 78/Nebe', 23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 110 -
    durulmuştur. Hâricîler ve mu’tezile âlimleri, samimi bir tevbe ile
    telafi edilmeyen büyük günahları işleyenlerin, inkârcılar zümresine
    gireceğini ve ebedî olarak cehennemde kalacağını söylemişlerdir.
    İslâm tarihinde daima büyük çoğunluğu oluşturan ehl-i sünnet
    âlimleri ise, irade zaafı ve benzeri faktörlerle işlenecek günahların
    kalpteki imanı yok etmeyeceğine kani olmuşlar ve açık inkâr dışında
    kalan günahları işleyenlerin, bir süre cehennemde cezalandırılsalar
    bile eninde sonunda oradan çıkıp cennete gireceklerini
    kabul etmişlerdir.
    Meryem sûresinde cehennemden ve onun ehlinden bahsedildikten
    sonra, “İçinizden oraya gitmeyecek hiçbir kimse yoktur.”341 denilmektedir.
    Buradaki gidişin (vürûd) yorumu hakkında çeşitli görüşler
    ileri sürülmüştür. Söz konusu âyetlerden edinilen ilk kanaat,
    mü’minler de dâhil olmak üzere herkesin cehenneme uğrayacağı
    ve onu göreceği şeklindedir. Fakat bu ziyaret, doğrudan cennete
    gireceklere bir zarar vermeyecektir. Cennet ile cehennem halkı
    arasında vuku bulacağı haber verilen karşılıklı konuşmalardan, cehennemliklerin
    cennetteki nimetlerden haberdar olacakları anlaşılmaktadır.
    342
    Cehennem azabı ile cezalandırılacak kişiler, ilgili âyetlerin
    ışığında tasnife tâbi tutulacak olursa, hukukullah/Allah hakkı ile
    hukuku’l-ibâd/kul hakkına tecavüz edenler şeklinde bir gruplandırma
    yapmak mümkündür. Hukukullaha tecâvüz, iman yolunu
    terk edip inkâra sapmak şeklinde özetlenebilir. Bu tecavüz türü
    küfür, şirk, nifak, Allah’ın âyetlerini ve peygamberlerini tekzip
    gibi kavramlarla birçok âyette dile getirilerek eleştirilmiş ve mücrimler
    diye nitelendirilen bu mütecavizler için “Allah’ın düşmanı”
    tabiri kullanılmıştır. Yanılmak, kulun âdeta bir özelliği ise, bağışlamak
    da Allah’ın en çok vurgulanan bir sıfatıdır. Ancak, kul, hatalarında
    ısrar eder ve “suçu kendisini çepeçevre kuşatırsa” muhakkak ki
    ebediyyen cehennemde kalır.343 Şu âyetler de cehennemlik insan
    tipini etkileyici bir şekilde tasvir etmektedir: “Alabildiğine inat eden,
    hayra (veya Allah yolunda harcamaya) var gücüyle engel olan, Allah’a
    ortak koşan, şüpheci, nankör.”344
    Kul hakkına tecavüz eden tiplerle ilgili birçok âyet ve hadis
    mevcuttur. Âyetlerde bu kişiler hakkında zâlim, katil, kibirli,
    mü’minlere işkence yapan, yetim malı yiyen gibi vasıflar sıralanmakta,
    duyu organları sağlam ve zihnî muhakemeleri yerinde
    341] 19/Meryem, 71
    342] bk. 7/A'râf, 50
    343] 2/Bakara, 81
    344] 50/Kaf, 24-26
    CEHENNEM
    - 111 -
    olduğu halde gerçeği görüp idrâk etmeyen bu kişiler için “dört
    ayaklı hayvanlar gibi, hatta onlardan da şaşkın”345 ifadesi kullanılmaktadır.
    Bir âyetin tasviri de şöyledir: “Alabildiğine yemin eden, izzet-i
    nefsi bulunmayan, ötekini berikini ayıplayan, laf getirip götüren, cimri,
    aşırı zâlim, günaha dadanmış, kaba, haşin, şerefsiz ve soysuz.”346 Hadis
    kitaplarında yer alan çeşitli rivâyetler de bu tür tasvirleri dile getirmektedir.
    Bir hadiste, kişileri cehenneme en çok sürükleyen iki
    şeyin ağız ile tenasül organı olduğu ifade edilmiştir.347 Kadınların
    cehennem halkının çoğunluğunu teşkil ettiğini belirten rivâyet,348
    eğer hadis kritiği açısından sahih ise, genelde kadın nüfusun erkek
    nüfustan fazla olduğunu göstermiş olabilir. Çeşitli hadislerde,
    mü’min oldukları anlaşılan, fakat günahları sebebiyle cehenneme
    giren kimselerin secde halindeyken yere temas eden organlarına,
    iman mahalli olan kalplerine, Allah korkusundan yaşaran ve
    Allah yolunda uykusuz kalan gözlerine cehennem ateşinin nüfuz
    etmeyeceği belirtilmiştir.
    “Doğrusu Allah, iman edip sâlih amel işleyenleri, altlarından ırmaklar
    akan cennetlere koyar. Nankörlük edenler ise zevklenirler ve hayvanlar
    gibi yerler. Onların yerleri ateştir.”349 Bu âyet, kâfirin dünyada maddî
    hayattan faydalanma ve nefsinin istediğini yeme yönündeki çabasının,
    mü’minin öngördüğü çabadan daha fazla olduğunu belirtmektedir.
    Üstelik kâfir, maddî şeylerden yararlanırken tıpkı hayvan
    gibi kendisini kontrol etmeyi bilmemekte, helâl ve harama,
    başkasının varlığına saygı göstermemektedir.
    Cehennem ehli, devamlı tartışacak ve çekişecektir. Dünyadayken
    şerli önderlerinin sözünü dinleyenler, onları kendilerini saptırmakla
    suçlayacak, önderleri ise kendilerini bütün suçlamalardan
    temize çıkarmaya çalışacaktır.350
    Hadislerde belirtildiğine göre cehenneme girenlere farklı derecelerde
    azap edilecektir. Peygamberleri öldürenler, sapıklığa
    önderlik yapıp topluma bu şekilde yön verenler ve zâlim devlet
    başkanları en şiddetli azâba mâruz bırakılacaklardır.351 Müslüman
    olmamakla birlikte Hz. Peygamber’i himaye eden ve dolayısıyla
    İslâmiyet’in yayılışını destekleyen Ebû Tâlib’e ise hafif bir azap
    345] 7/A'râf. 179
    346] 68/Kalem, 10-13
    347] Müsned-i Ahmed, II, 291, 392, 442
    348] Buhârî, Rikak 16; Müslim, İman 132
    349] 47/Muhammed, 12
    350] 34/Sebe', 31-33; 38/Sâd, 64; 50/Kaf, 27-28
    351] Müsned-i Ahmed, I/375, 407; II/55
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 112 -
    uygulanacaktır.352 Cehennemdekilerin kimi ayak bileklerine, kimi
    dizlerine, kimi de beline ve göğsüne kadar ateşe gömülecek,353
    kâfirlerin bedenleri büyültülerek farklı şekillere sokulacaktır.354
    Beşerî adalet mekanizmaları, özellikle İslâm’ın hüküm sürmediği
    beldelerde mutlak adaleti sağlayamamaktadır. Hâkimlerin
    hâkimi olan Allah, âhiret hayatında mücrimlerin mutlaka ayrı
    bir statüye tâbi tutulacağını birçok âyette açıklamıştır. Bu bakımdan
    iyi ile kötünün farklı şartlarda, farklı sonuçlarla karşılaşacağı
    şüphesizdir. İman edenle etmeyenin, Allah’a itaat edenle
    O’na isyan edenin eşit tutulmaması, ilahî adâlet ve hikmetin
    gereğidir. Kur’an’ın çeşitli âyetlerinde, Allah’ın lütuf ve keremine
    güvenerek inkâr ve isyana düşülmemesi konusunda bütün
    insanlar uyarılmaktadır.355 İyilerle kötülerin hem dünya hayatında
    hem de âhirette farklı muamelelere tâbi tutulacakları ısrarla
    belirtilmektedir. Unutmamalıdır ki, Allah’ın, bağışlayıcı olması
    yanında, azabı da şiddetlidir.356 İnkârcı ve isyankâr kullara azap
    etmek, hem bir adalet hem de rahmet olarak düşünülebilir. Nitekim
    günahkârlardan ilahî azabın geri çevrilmeyeceği anlatılırken
    Allah’ın geniş bir rahmet sahibi oluşuna temas edilmesinde de357
    böyle bir hikmet aramak mümkündür. Kur’an ile birlikte bütün
    semavî kitaplarda yer alan bu temel hükmü yok farzedecek bir
    yorum, tümüyle isabetsiz ve geçersizdir. Ancak, suçluya uygulanacak
    cezanın sonsuza kadar ateş ve cehennem olup olmaması tartışmalı
    konudur.358 Cehennemde görülecek azabın miktar, şiddet
    ve şekillerini ancak Allah ve Rasûlü’nün bizlere bildirmesiyle ve
    bildirdikleri kadarıyla bilebiliriz.
    Âhiret hayatının her devresinde olduğu gibi cehennem azabını
    ruh, beden ile birlikte çekecektir. Ancak cehennem hayatında
    sözü edilen acı, ıstırap, azap, ateş vb. şeyler, bu dünyadakilerine
    tam benzetilemez. Bunların iç yüzünü insanların bilmesi mümkün
    değildir; ancak Allah bilir.
    “O gün cehenneme: ‘Doldun mu?’ deriz, o: ‘Daha var mı?’ der.”359
    Duyguları körelmemiş, hislerini kaybetmemiş hiçbir insan, bu ifadeleri
    okuduğu veya işittiği zaman, sakin olamaz. Ruhunda bir
    352] Müsned-i Ahmed I/290
    353] Müsned-i Ahmed bin Hanbel, III/ 13; Müslim, Cennet 33
    354] Müslim, Cennet 44, 45; Tirmizi, Sıfatü Cehennem 3
    355] 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5; 57/Hadid, 14
    356] 15/Hıcr, 50
    357] 6/En'âm, 147
    358] İslâm Ansiklopedisi, T.D. V. c. 7, s. 225 ve devamı
    359] 50/Kaf, 30
    CEHENNEM
    - 113 -
    şeylerin uyandığını, kabardığını hisseder. Cehennem öyle anlatılmış
    ki, sanki insan azmanı. Gözünü dört açmış, etrafında, yakınında
    gördüğü her şeyi içine çeken ve yok eden bir canavar gibi.
    Görevi, insan yemek! İnsan bu ifadeleri okuyup, ruh dünyasında
    canlandırdığı zaman hiç o müthiş tuzağa doğru gider mi? Yakınından
    bile geçmez.
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Benim halim ateş yakan
    bir adamın misali gibidir. Ateş, etrafını aydınlatınca, pervaneler ve şu
    küçük hayvanlar, başlar içine düşmeye. O adam onlara mani olmaya çalışır.
    Onlar adama galebe çalarlar da, düşünmeden kendilerini ateşin içine
    atarlar. İşte benimle sizin örneğiniz budur. Ben, sizi eteğinizden tutup
    ateşten çekiyor (alıkoymaya çalışıyorum). Ateşten uzak durun! Ateşten
    uzak durun! diye çağırıyorum. Sizler beni yeniyor ve düşünmeden kendinizi
    ateşin içerisine atıyorsunuz.” 360
    Ya Rasûlallah, ne kadar merhametlisin! Sanki cehenneme
    karşı bize kalkan vazifesi görüyorsun. Çünkü sen cehennemin
    vehâmetini, dehşetini biliyordun. Onu her an görüyor gibi ona
    iman etmiştin. Böyle olduğu içindir ki “Benim bildiğimi bilseydiniz,
    çok ağlar; az gülerdiniz.” demiştin. Doğru, biz senin gibi ve senin kadar
    bilmediğimiz için ateşe doğru uçan kelebekler gibiyiz. Orada
    sanki bir şey var zannıyla koşuyoruz. Sen ise orada durmuş, gelenlere
    “gidin buradan, burada bir şey yok, değilse helâk olacaksınız”
    diyerek uzaklaştırıyorsun. Selâm olsun sana, ey Rasûl...
    Kur’an’da Cehennem Tabloları
    Yüce Rabbimiz, Kur’ân-ı Kerim’de cehennem ve cennet hayatını
    idrâklerimize yaklaştırarak bütün ayrıntılarıyla bildirmektedir.
    Bu açıklamalar o derece canlıdır ki, bazen de ruhun etkileneceği
    şekilde tablolaştırılır ve seslendirilir. İslâm nizamına inanmayan ve
    bu Hak düzeni yaşamayanların atılacakları cehennemin azabını
    ve bu azabın kalplere korku salan dehşetini âyetlerden izleyelim:
    “Cehennem o azgınların hepsinin buluşma yeridir. Onun yedi kapısı
    vardır. Her kapıdan onların girecekleri ayrılmış bir kısım vardır.”361 Dünya
    hayatında da o azgınlar hep aynı yerlerde buluşurlardı. Şeytanın
    süslü gösterdiği batakhanelerde, eğlence yerlerinde. Orada
    da aynı yerde buluşurlar. O cehennemin yedi kapısından her biri,
    başka bir koğuşa açılır. Her kapıya o azgınlardan bir miktar, nasıl
    olduklarına ve ne yaptıklarına göre, bölünüp ayrılmışlardır. Herkes
    konulduğu koğuşta cefa çeker. “Zaten onlar kıyamet saatini de
    360] Sahih-i Müslim
    361] 15/Hıcr, 43-44
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 114 -
    yalanladılar. O saatin geleceğini yalanlayanlara çılgın alevli bir ateş hazırlamışızdır.
    Bu ateş onlara uzak bir yerden gözükünce, onun kaynamasını
    ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına bağlanarak, dar bir yerden
    atıldıkları zaman, orada yok olup gitmeyi isterler. ‘Bir kere yok olmayı
    değil; birçok defa yok olmayı isteyin’ denir. De ki ‘Bu mu iyidir, yoksa
    ebedî cennet mi daha iyidir?”362 Cehennemin homurtusu ve uğultusu;
    kızdırılmış ve sinirlenmiş bir canavarın sağa sola saldırmaya hazırlanışını
    andırıyor. Haydi, yaklaşın bakalım! Böylesi bir canavarın
    önüne atılan avın halini bir düşünelim! Aynı şekilde cehenneme
    atılanların, cehennemin uğultusuna karışan, bitmek tükenmek
    bilmeyen feryatları... Sonsuza dek...
    “O (cehennem) ne geri bırakır, ne de azaptan vazgeçer, insanın derisini
    kavurur.” 363 Adiy bin Hatem (r.a.)’den Rasûlullah’ın şöyle buyurduğu
    rivâyet edilmiştir: “Ateşten korununuz!” Râvi: “Rasûlullah
    sanki ateşe bakıyor gibi cehennemden çekindi” dedi. Sonra böyle
    buyurdu. Sonra üç defa sakınıp yüzünü çevirdi. Hatta biz, cehenneme
    bakıyor zannettik. Sonra: “Yarım hurma ile de olsa ateşten
    korununuz: Onu da bulamayan güzel bir söz (söylemek)le (korunsun)”
    buyurdu.364
    Bir defasında Peygamberimiz, gülen bir topluluğa uğradı da:
    “Aranızda cennet ve cehennem anılırken gülüyorsunuz ha?!” buyurdu.
    Artık bu kimselerden hiç biri ölünceye kadar gülerken görülmedi.
    “Âyetlerimizi inkâr edenleri ateşe sokacağız, derilerinin her yanışında
    azabı tatmaları için onları başka derilerle değiştireceğiz. Allah güçlüdür,
    hakîmdir.” 365
    “İşte Rableri hakkında tartışmaya giren iki taraf: O’nu inkâr edenlere,
    ateşten elbiseler kesilmiştir. Başlarına da kaynar su dökülür de bununla
    karınlarındakiler ve derileri eritilir. Demir topuzlar da onlar içindir. Orada,
    uğradıkları gamdan ne zaman çıkmak isteseler her defasında oraya geri
    çevrilirler. ‘Yakıcı azabı tadın’ denir.” 366
    “Allah, şüphesiz kâfirlere lânet etmiş ve onlara içinde sonsuz olarak
    temelli kalacakları çılgın alevli cehennemi hazırlamıştır. Onlar bir dost
    ve yardımcı bulamazlar. Yüzleri ateşte çevrildiği gün: ‘Keşke Allah’a itaat
    etseydik, keşke Peygamber’e itaat etseydik!’ derler. ‘Rabbimiz! Biz
    yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat etmiştik. Fakat onlar bizi yoldan
    saptırdılar. Rabbimiz! Onlara iki kat azap ver, onları büyük bir lânete
    362] 25/Furkan, 11-15
    363] 74/Müddessir, 28-29
    364] Buhâri; Müslim
    365] 4/Nisâ, 56
    366] 22/Hac, 19-22
    CEHENNEM
    - 115 -
    uğrat’ derler.”367 Çılgın alevli bir ateş, “imdat” diyerek yardım isteyecekleri
    hiçbir dost ve yardımcı yok. Böyle bir pozisyonda birileri
    ateşte evire çevire pişiriliyor. Tıpkı şişlere takılmış etlerin ateşte
    çevrilerek pişirilmesi gibi. “Yüzleri ateşte çevrildikleri gün...” Ve ardından
    faydası olmayan pişmanlık feryatları. “Rabbimiz biz Sana
    ve Rasûlüne itaat edeceğimize, yönetici ve büyükleri-mize itaat
    etmiştik, onları râzı etmeye çalışmıştık...” Kendilerinin bu duruma
    düşmesine sebep olan yönetici ve büyüklere öyle öfkelenmişler ki,
    Rablerinden onlara iki kat azap talebinde bulunuyorlar, onlara
    lânet edilmesinin, yüreklerine su serpeceğine inanıyorlar.
    “Tâğîlere/azgınlara kötü bir gelecek vardır. Onlar için cehennemde bir
    döşek vardır, orası ne kötü döşektir.”368
    “Kitapları soldan verilenler; ne yazık o sol ashabına! İnsanın içine işleyen
    bir sıcaklık ve kaynar su içinde, serinliği ve hoşluğu olmayan kara bir
    dumanın gölgesinde bulunurlar. Çünkü onlar, bundan önce dünyada nimet
    içinde bulunurlar iken, büyük günah işlemekte direnir dururlardı.”369
    Hava kavurucu sıcaktır. İnsanın derilerinin gözeneklerine işler
    ve vücutları kavurur. Su ise, son derece sıcaktır, ne serinletir ne
    de susuzluğu giderir. Orada bir gölge vardır. Kara dumandan bir
    gölge. Görünce çok sevinirler. Serinlemek için oraya doğru koşarlar.
    Fakat yakıcı, yalayıcı ve boğucu bir gölge olduğunu görünce
    müthiş bir hayal kırıklığı. Psikolojik azap. Azap içinde azap. Şüphe
    yok ki bu, alay ve eğlence mânâsıyla gölgedir. Bir gölge ki ne
    serinletir ve ne fayda verir. Şımarıklara bu sıkıntı ne acıdır. “Onlar
    için cehennemden bir yatak ve üstlerine de örtüler vardır. Zâlimleri böyle
    cezalandırırız.”370 Cehennem bir yatakhane gibi hazırlanmış. Konuklarının
    altına ateşten bir döşek, üstlerine ateşten bir yorgan
    ve başlarının altına ateşten bir yastık. Yatakhane, döşek, yorgan
    denilince insanın aklına istirahat, uyumak ve tatlı rüyalar gibi güzel
    şeyler gelir. Fakat böyle güzel şeyler düşman başına. Tabii yine
    aşağılayıcı alay sahnesi.
    “Yakıcı ateşe yaslanırlar, kızgın bir kaynaktan içirilirler. Beslemeyen,
    açlığı gidermeyen kötü kokulu bir dikenden başka yiyecekleri yoktur.”371
    Cehennem konuklarının altına minderleri, yatakları serilmişti.
    Tabii hava çok sıcak olunca hemen içecek bir şeyler ikram edilir.
    Meşrubatlar gelir, fakat o da ne, fokur fokur kaynıyor. Ardından
    367] 33/Ahzâb, 64-68
    368] 38/Sâd, 55-56
    369] 56/Vâkıa, 41-45
    370] 7/A'râf, 41
    371] 88/Ğâşiye, 4-7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 116 -
    konuklara yemek ikram edilir. Öyle bir yemek ki insanın boğazında
    durunca ne ileri gider ne geri çıkar. İnsana boğulma anını
    sürekli yaşatır. Dikenli olduğu için boğazı da parçalamış ve oraya
    takılmış duruyor. Yiyenlerin açlığını da gidermiyor. Ne ağırlama!
    Sonra siz ey sapıklar, yalanlayanlar! Doğrusu zakkum ağacından yiyeceksiniz,
    karınlarınızı onunla dolduracaksınız.”372
    Peygamberimiz: “Ey iman edenler, Allah’tan hakkıyla korkun ve
    ancak müslümanlar olarak can verin.”373 âyetini okudu ve şöyle buyurdu:
    “Zakkumdan bir damla dünya yurduna damlatılsa, dünyadakilerin
    yiyeceklerini acıtırdı. Öyle ise yiyeceği zakkum olan kimsenin hali
    nasıl olur?”374
    “Cehennem halkı, cennet halkına: ‘Bize biraz su veya Allah’ın size
    verdiği rızıktan gönderin’ diye seslenir, onlar da; ‘Doğrusu Allah dinlerini
    oyun ve eğlenceye alan, dünya hayatına aldanan inkârcılara ikisini de haram
    etmiştir’ derler. Bu günle karşılaşacaklarını unuttukları, âyetlerimizi
    bile bile inkâr ettikleri gibi biz de onları unutuyoruz.”375 Öteki dünyada
    unutulmamak için burada Allah’ı unutmamak ve sonu ateş olan
    işlerden kaçınmak gerekiyor. Şu dünyanın yaz sıcaklarında güneş
    altında durmaktan kaçınan insanın, cehennem sıcağına nasıl dayanacağının
    muhasebesini yapması gerekir.376
    “Allah’ın Rasûlü’ne muhalefet etmek için (cihaddan) geri kalanlar,
    (sefere çıkmayıp) oturmaları ile sevindiler; mallarıyla, canlarıyla Allah yolunda
    cihad etmeyi çirkin gördüler; ‘bu sıcakta sefere çıkmayın’ dediler.
    De ki: ‘Cehennem ateşi daha sıcaktır!’ Keşke anlasalardı! Artık kazanmakta
    olduklarının cezası olarak az gülsünler, çok ağlasınlar!” 377
    “Kitabı solundan verilmiş olana gelince; o, ‘keşke, der, bana kitabım
    verilmeseydi de, Hesabımın ne olduğunu bilmeseydim! Keşke onunla
    (ölümümle) her iş olup bitseydi! Malım bana fayda sağlamadı. Saltanatım
    (gücüm ve belgelerim) da benden ayrılarak yok olup gitti. (Böyle kimse
    hakkında, görevli cehennem bekçilerine şu İlâhî buyrukla hitap edilir:)
    Onu yakalayın da (ellerini boynuna) bağlayın; Sonra alevli ateşe atın onu!
    Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire sarın! Çünkü o, ulu
    Allah’a iman etmezdi. Yoksulu doyurmaya (kendi yanaşmadığı gibi, başkalarını
    da) teşvik etmezdi. Bu sebeple, bugün burada onun herhangi
    bir candan dostu yoktur. Ancak günahkârların yediği kanlı irinden başka
    372] 56/Vâkıa, 51-53
    373] 3/Âl-i İmran, 102
    374] Tirmizi, Nesai, İbn Mâce
    375] 7/A'râf, 50-51
    376] Hasan Eker, Âhiret Bilinci, Denge Y., s. 67 ve devamı
    377] 9/Tevbe, 81-82
    CEHENNEM
    - 117 -
    yiyeceği de yoktur.” 378
    Amel defterlerini sollarından alanlar okurla kitaplarını. Okudukça
    renkleri gider. İçlerini bir haşyet ve pişmanlık ateşi kaplar.
    Bir taraftan kapkara bir geçmişi okur, bir taraftan hatırlar yaptıklarını;
    sevap hanesinde bir şeyin olmadığını, öbür tarafta ise isyan,
    fücur ve tuğyanla dolu amellerini görür. Mücrimler o zaman
    bolluğun ve darlığın bir imtihan, gerçek hayatın ise âhiret hayatı
    olduğunu anlarlar. Dünya hayatını gerektirdiği gibi kullanamadıklarını,
    emanetlere ihanet ettiklerini hatırlarlar. Ama ne yazık
    ki, vakit çok geçmiştir. Bu ceza gününde hatırlamanın ve pişmanlık
    duymanın bir faydası yoktur. Sadece; dünya hayatında, amel
    yurdunda, fırsatların geçmesine yanmaktan başka bir şey gelmez
    ellerinden.
    “O gün, gerçek hükümdarlık Rahman’ındır. İnkârcılar için yaman bir
    gündür o. O gün, zâlim kimse iki elini ısırarak; ‘ne olurdu ben de Peygamberlerle
    beraber bir yol tutsaydım’ diyecektir. ‘Vay başıma gelene!
    Keşke falancayı veli (dost ve lider) edinmeseydim. Andolsun ki bana gelen
    Kur’an’dan o saptırdı beni. Şeytan insanı yapayalnız ve yardımcısız
    bırakıyor. Nebî de: ‘Yâ Rabbim, kavmim, bu Kur’an’ı mehcur/terkedilmiş
    bıraktılar (buna iltifat etmediler, inananları da buna gelmekten alıkoydular)
    demiştir.” 379
    Kendilerine gelen Rasûle ve Kur’an’a bîgâne kalanların karşılaştıkları
    pişmanlık, kendilerini yiyip bitirir. Kur’an’ı terkeden, ona
    Rahman’ın tüm insanlığın hayat nizamı ve düsturları, esenliğe götüren
    hidâyet rehberi olarak değil; sıradan yazılan bir kitapmış
    gibi bakanların, ona yabancı kalanların, onu bırakıp beşerî ideoloji
    ve kanunlara sarılanların içerisine düştükleri pişmanlık ve hasret
    böyle tasvir ediliyor. Sonlarının korkunçluğunu gören, hassasiyet
    ve duyarlılıktan yoksun olarak yaşamış insanlar farkında olmadan
    iki ellerini birden ısırırlar. Akılları başlarına gelmiş, dehşet etraflarını
    sarmıştır. Ama bugün yapılacak bir şey yoktur artık.
    “Onların, ateşin başında durdurulmuş iken: ‘Ahh ne olurdu keşke
    biz (dünyaya) geri çevrilseydik de Rabbimiz’in âyetlerini yalanlamasaydık,
    iman edenlerden olsaydık’ dediklerini bir görsen!”380 Ellerine geçirmiş
    oldukları güçle, haksız yere mal toplayıp biriktiren, insanlara zulmeden
    mütekebbirler, Karunların, tağutların ve onlara yardakçılık
    yapıp, onları yaşatanların, tuğyanın bizatihi Allah’ın dinine
    karşı galebesi için müslümanlara savaş açan pis sürüngenlerin acı
    378] 69/Hakka, 25-37
    379] 25/Furkan, 26-30
    380] 6/En'âm, 27
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 118 -
    sonu böyle ifade ediliyor. Ellerine geçirdikleri saltanatın biteviye
    devam edeceğini zannediyorlardı. Bugün ümitsizlik, hasret ve
    zillet içerisinde, yaptıkları zulmün, katliamın ve haksızlığın, şerri
    ayakta tutmanın karşılığını göreceklerdir. Allah dâvâsının erlerini
    mağlup etmek için zâlimlerin yanında yer aldıklarına, onlara itaat
    ettiklerine pişman olacaklardır. Kendilerini yüceltip, takdis ettikleri
    erkânın da aynı akıbette, güçsüz, hakir, aşağılanmış halini görünce
    pişmanlıkları daha da artacaktır. Mala ve mülke, saltanat ve
    dünyaya olan sevgisini ve zâfiyetini aşamayıp kullara kul olanlar
    hasretler içerisine yanmaya mahkûm olacaklardır.381
    “İtaat edilenler (kendilerine) itaat edenlerden uzak durdular; azabı
    gördüler, aralarında-ki bağlar kesildi. İtaat edenler, şöyle dediler: ‘Ah
    keşke bir daha dünyaya dönmemiz mümkün olsaydı da şimdi onların
    bizden uzak durdukları gibi biz de onlardan uzak dursaydık.’ Böylece
    Allah, onlara işledikleri bütün fiilleri hasretler (pişmanlık ve üzüntüler
    kaynağı olarak) gösterecektir.”382; “Elleri boyunlarına bağlı olarak dar
    bir yerden atıldıkları zaman orada yok olup gitmeyi isterler.”383; O gün
    yok olup gitmek de aranıp ele geçmeyen bir arzudur. Bu tâkat
    götürmez sıkıntıdan kurtulmanın biricik yolu yok olup gitmektir.
    Ama, işte onların isteklerine karşı verilen cevap: “Bir kere değil,
    birçok kereler yok olmayı isteyin.”384; “Yüzleri ateşte (pişirilip) çevrildiği
    gün derler ki; ‘eyvah bize keşke Allah’a ve Rasûlü’ne itaat etseydik”385;
    “Bir zaman gelir ki, inkâr edenler, ‘keşke müslüman olsaydık’ diye arzu
    ederler.”386; “Ateşe sürüldükleri zaman; ‘keşke dünyaya bir daha döndürülsek
    de, Rabbimizin âyetlerini inkâr etmeyip iman edenlerden olsak’
    dediklerini bir görsen. Hayır, evvelce gizleyip durdukları işleri karşılarına
    çıktı da ondan böyle söylüyorlar. Eğer geri dönderilseler yine kendilerine
    yasak edilen şeylere dönerler. Çünkü onlar şüphesiz yalancıdırlar.”387; “O
    gün kişi, ellerinin (yapıp) öne sürdüğü işlere bakar ve kâfir: ‘Keşke ben
    toprak olsaydım’ der.” 388
    “Cehennem, (kendisine atılacaklara) uzak bir yerden gözükünce, onlar,
    onun kaynamasını ve uğultusunu işitirler.”389 İşitirler de tam bir
    nedâmet ve hüsran içerisinde şöyle vah ederler: “... Keşke ölüm kati
    olaydı (da bir daha dirilmeyeydim) Malım bana fayda vermedi, gücüm
    381] Hüseyin Özhazar, Âhiret Bilinci, 121 ve devamı
    382] 2/Bakara, 166-167
    383] 25/Furkan, 13
    384] 25/Furkan, 14
    385] 33/Ahzâb, 66
    386] 33/Ahzâb, 66
    387] 6/En'âm, 27-28
    388] 78/Nebe', 40
    389] 25/Furkan, 16
    CEHENNEM
    - 119 -
    de kalmadı.” Allah da ilgili meleklere şöyle buyurur: “Onu tutun,
    bağlayın. Sonra da cehenneme yaslayın.” 390
    İnkârcı ve isyancı kullar cehenneme atıldığında; azap onları kuşatacak:
    “... Azap, onları tepelerinden ve ayakları altından saracak.” 391
    “İşte siz, ey sapıklar, yalanlayanlar! Doğrusu bu zakkum ağacından
    yiyeceksiniz, karınlarınızı onunla dolduracaksınız. Onun üzerine (erimiş
    maden tortusu gibi) kaynar su içeceksiniz. Hem de susamış develerin
    suya saldırışı gibi içeceksiniz.” 392
    “Bu içki, ne fena bir içki ve bu ateş de ne kötü konaklama yeridir.” 393
    Tabiidir ki, azap görenler, bu korkunç acıdan kurtulmak, ıstırabı
    ölümden daha ağır olan cehennemden çıkmak isterler; ama
    nafile: “Oradan her çıkmak istedikçe, yine o ateş içine döndürülürler ve
    onlara: ‘tadın bakalım yalanlayıp durduğunuz o ateşin azabını’ denilir.”
    394 Çaresizlik içinde bunalırlar da ilgili meleklere iltica ederler:
    “Ateşte olanlar, cehennem bekçilerine: ‘Rabbinize yalvarın da hiç değilse
    bir gün azabımızı hafifletsin’ derler. Cehennem bekçileri de şöyle
    söyler: ‘Size peygamberleriniz belgelerle gelmemiş miydi?’ ‘Evet, gelmişti.’
    ‘O halde kendiniz yalvarın. Ancak inkârcıların yalvarışı boşunadır.”395
    Cehennem azabını çekenler, hiçbir dostun ve hiçbir yardımcının
    olmadığını anlarlar da Allah’a yönelirler ve şöyle yalvarırlar:
    “Rabbimiz! Bizi, azgınlığımız yenmişti; sapık bir toplum olmuştuk.
    Rabbimiz! Bizi buradan çıkar. Eğer (Seni inkâra ve Senin düzenine isyana)
    dönersek, artık şüphesiz biz zulmetmiş oluruz.’ (Allah da) buyurur ki: Alçaldıkça
    alçalın, sinin orada! Bana karşı konuşup mazeret beyan etmeyin.
    Zira kullarımdan bir zümre: ‘Rabbimiz! Biz iman ettik; öyle ise bizi affet;
    bize acı! Sen merhametlilerin en iyisisin, demişlerdi. İşte siz onları alaya
    aldınız; sonunda onlar (ile alay etmeniz) size beni hatırlatmayı unutturdu,
    siz onlara gülüyordunuz.” 396
    “İnkâr edenlere cehennem ateşi vardır. Öldürülmezler ki ölsünler, cehennem
    azabı da onlara biraz olsun hafifletilmez. İşte biz, küfürde ileri
    giden her nankörü böyle cezalandırırız. Onlar orada: Rabbimiz! Bizi çıkar,
    (önce) yaptığımızın yerine sâlih amel yapalım, diye feryad ederler. Size
    düşünecek kimsenin düşünebileceği kadar bir ömür vermedik mi? Size
    390] 69/Haakka, 27-31
    391] 29/Ankebut, 55
    392] 56/Vâkıa, 51-56
    393] 18/Kehf, 29
    394] 32/Secde, 20
    395] 40/Mü'min, 49-50
    396] 23/Mü'minun, 106-110
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 120 -
    uyarıcı (peygamber) de gelmişti. Artık tadın (azabı)! Zâlimlerin yardımcısı
    olmaz.” 397
    “O (cehennem), insanlık için sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen
    kimseler için, gerçekten çok büyük bir uyarıcıdır. Her nefis, kazandığına
    (yaptığına) karşılık bir rehindir; ancak (hesap defteri/karnesi) sağ yanından
    verilenler başka; Onlar, cennetler içindedir. Günahkârlara), ‘Sizi
    şu Sakar’a/yakıcı ateşe sokan nedir?’ diye uzaktan uzağa sorarlar.
    Onlar şöyle cevap verirler: ‘Biz namazımızı kılmıyorduk, yoksulu
    doyurmuyorduk, (bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk. Din/ceza
    gününü de yalan sayıyorduk. Nihâyet (bu haldeyken) bize ölüm
    gelip çattı. Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez. Böyle
    iken bunlara ne oluyor ki, âdetâ aslandan ürküp kaçan yaban
    eşekleri gibi (hâlâ) öğütten yüz çeviriyorlar? Güya onlardan her
    biri, kendisine (önünde) açılmış sayfalar (İlâhî vahiy) verilmesini istiyor.
    Elbette olacak şey değil! Aslında onlar, âhiretten korkmuyorlar. Ama bu,
    gerçekten bir ikazdır! Dileyen onu (düşünür) öğüt alır. Bununla beraber,
    Allah dilemeksizin onlar öğüt almazlar. Kendisinden sakınılması gereken
    O’dur; kendisine bağışlamak yaraşan da.” 398
    “Kim Allah’a ve Rasûlü’ne karşı gelirse, bilsin ki ona (kendisi gibilerle
    birlikte) içinde ebedî kalacakları cehennem ateşi vardır.” 399
    “Kitabı sol tarafından verilene gelince; o, ‘keşke, der, bana kitabım
    verilmeseydi de, hesabımın ne olduğunu bilmeseydim! Keşke onunla
    (ölümümle) her iş olup bitseydi! Malım bana hiç fayda sağlamadı. Saltanatım
    (gücüm ve belgelerim) da benden (koptu,) yok olup gitti. (Böyle
    kimse hakkında görevli cehennem bekçilerine şu ilahî buyrukla hitap
    edilir:) Onu yakalayın; (ellerini boynuna) bağlayın; sonra alevli ateşe atın
    onu! Sonra da onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire sarın! Çünkü
    o, ulu Allah’a iman etmezdi. Yoksulu doyurmaya (kendi yanaşmadığı
    gibi, başkalarını da) teşvik etmezdi. Bu sebeple, bugün burada onun herhangi
    bir candan dostu yoktur. Ancak günahkârların yediği kanlı irinden
    başka yiyeceği de yoktur.” 400
    Cehennemle İlgili Bazı Hadis-i Şerifler
    “Şüphesiz ki kıyamet gününde cehennemliklerin azap itibariyle en hafif
    olanı, ayaklarının altına iki kor parçası konulan ve onların sıcağından
    beyni kaynayan kimsedir. O zanneder ki kendisinden daha şiddetli azap
    gören hiç kimse yoktur. Hâlbuki o, onlar içinde azabı en hafif olanıdır.” 401
    397] 35/Fâtır, 36-37
    398] 74/Müddessir, 35-56
    399] 72/Cin, 23
    400] 69/Haakka, 25-37
    401] Buhârî, Rikak 51; Müslim, İman 363, 364; Tirmizî, Cehennem 12
    CEHENNEM
    - 121 -
    “Yüce Allah, azabı en hafif olan kimseye ‘dünyada olan her şey senin
    olsaydı (kendini kurtarmak için) onu fidye olarak verir miydin?’ diye
    soracak. O: ‘Evet’ diye cevap verecektir. Bunun üzerine Allah Teâlâ: ‘Ben
    senden, sen henüz Âdem’in sulbünde iken bundan çok daha kolayını istemiştim.
    O da, Bana şirk koşmamandı. Fakat sen şirkten başkasını kabul
    etmedin.’ buyuracaktır.” 402
    “Âdemoğlunun yaktığı ateş, cehennem ateşinin yetmiş cüzünden bir
    parçadır.” 403
    “Sizin (şu dünya) ateşiniz, cehennem ateşinin yetmiş cüz’ünden bir
    parçadır.” Ashâb: “Yâ Rasûlallah, Dünya ateşi (kâfirleri, fâcirleri
    azap için) herhalde kâfidir” dediler. Rasûlullah: “Cehennem ateşi
    (miktar ve sayıca) dünya ateşleri(nin tümü) üzerine altmış dokuz derece
    fazla kılındı. Bunlardan her birinin harareti, bütün dünya ateşinin harareti
    gibidir.” 404
    “Kıyamet gününde bir kişi getirilip cehenneme atılır da cehennemde
    onun bağırsakları derhal karnından dışarı çıkar. Sonra o kişi (bağırsakları
    etrafında) değirmen merkebinin değirmende döndüğü gibi döner. Bunun
    üzerine cehennem halkı o kişinin başına toplanıp da: ‘Ey filan! Halin
    nedir? Sen bize (dünyada) iyilikle emredip bizi kötülükten nehyeden (bir
    öğütçü) değil miydin?’ derler. O da: ‘(Evet ben öyleydim, fakat) ben sizi
    ma’ruf ile emrederdim; hâlbuki kendim yapmazdım. Yine ben sizi münkerden
    nehyederdim de kendim işlerdim!’ diye cevap verir.” 405
    “Cehennem irininden bir kova dünyaya dökülmüş olsa, dünyadakilerin
    hepsi kokardı.” 406
    “Cehennem, şehvetlerin perdeleriyle örtülmüştür. Oraya şehvetler
    (irtikâbı) ile (girilir). Cennet de nefsin hoşlanmadığı ibâdetlerle korunmuştur.
    (Buraya da ibâdet meşakkatleriyle girilir)” 407
    “(Ashâbım!) Cennet, sizin her birinize nalınının tasmasından (ayakkabısının
    bağından) daha yakındır. Cehennem de bunun gibi (yakın)dır
    (Tâat cennete; ma’siyet de cehenneme yaklaştırır).” 408
    “Ateşle azâb vermek, sadece ateşin sâhibine (Allah’a) âittir.”409
    402] Buhârî, Rikak 49; Müslim, Müsafirûn 51, 52
    403] Muvatta, Cehennem 1; Müsned-i Ahmed 2/ 467
    404] Buhârî, Tecrid-i Sarih c. 9, s. 50
    405] Buhârî, Tecrid-i Sarih, c. 9, s. 51
    406] Tirmizî, Cehennem 4; Müsned-i Ahmed, 3/ 28, 83
    407] Buhârî, Tecrid-i Sarih, c. 12, s. 195
    408] Buhârî, Tecrid-i Sarih, c. 12, s. 195
    409] Ebû Dâvud, Cihad 122, h. no: 2675, Edeb 176, h. no: 5268
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 122 -
    Konuyla İlgili Birkaç Uyarı
    Çocuklara, mükellef yaşlarında olmadıkları halde “Allah yakar!”
    diyerek, onu güya terbiye etmek, Allah’ın yakıcılığını ve
    cezasını önceliklemek en azından üç büyük yanlış içerir. Allah’a
    iftira atılmış olur; Allah, çocukları çok sever, onların yaptığı hiçbir
    şeyden dolayı yakmaz. Allah, azabıyla korkulan vasfından önce,
    sevilmesi gereken merhametli Rabbimizdir. Terbiye yönüyle de
    sevgi esasına dayanmayan, ceza ve korkutmaya dayanan terbiye
    çocuk üzerinde olumsuz etkileri olan bir yaklaşımdır, bu yönüyle
    de yanlıştır.
    Cennet ve cehennem konusunda bazı vâizlerin ve halk kitaplarının
    mübalağalı tasvirleri sözkonusudur. Bunlar terğib ve terhib
    amaçlı ifadelerdir. Ama unutmamalıyız ki, cehennem gaybla ilgili
    bir konudur. Dinle ve özellikle de gaybla ilgili konularda delilsiz
    beyanlar çok yanlıştır.
    Cehennem ve cennetle ilgili fıkralar anlatmak, anlatılan fıkralara
    tasvip ederek veya gülerek katılmak, dini, cennet ve cehennemi
    alaya almak ve küçümsemek demek olduğundan çok tehlikelidir.
    Bu tür Bektaşi fıkralarına veya güncel yakıştırmalara iltifat
    edilmemesi gerekir.
    Ve Cehennemin Düşündürdükleri
    Dünya hayatındaki inanç ve eylemlerin soncu olarak cennet
    ve cehennem iki önemli neticedir. Her ikisi de Cenâb-ı Hakk’ın
    esmâ ve sıfatlarının gereğidir. Mü’min için hem cennet hem de
    cehennem rahmettir. Kur’an, cehennem azabının dehşetini belirttikten
    hemen sonra, cin ve inse “Rabbiniz’in hangi nimetlerini
    yalanlarsınız?”410 diye hitap ediyor. Burada kast edilen nimet: Cehennemin,
    bütün dehşetiyle insanın içinde bir ürperti meydana
    getirerek, mü’minin hayatını tanzim hususunda fikir ve ibret vermesidir.
    Cennet, yüce duygulu insanlar için, onları yüksek zirvelere
    sevketmekte sebep olduğu gibi, cehennem de, seviyesi olgunluğa
    ermemiş insanların ondan korkmaları sebebiyle hayatlarını
    ciddi bir kontrol altına almalarına sebeptir. Cehennem, tehlikeli
    bir yolda yakılmış bir ateş gibidir. O yola düşmekten insanı korur.
    Cennet ise, müstakim/dosdoğru yola kurulmuş bir sofradır; insanı
    o yola davet eder. Böylece her ikisi de neticeyi düşünebilen insanlar
    için ayrı ayrı birer nimet olmuş olur.
    “Dünya hayatını ve güzelliklerini arzulayanlara, orada işlediklerinin
    410] 55/Rahmân, 35-36
    CEHENNEM
    - 123 -
    karşılığını eksiksiz veririz. Ancak, âhirette onlara ateşten başka bir şey
    yoktur.”411 Hayatımız, sağ ve sol omuzlarımızdaki kameramanlarca
    filme alınmaktadır. “Kim zerre miktarı hayır yapmışsa onu görür.
    Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.”412 Akıllı yatırım, âhirete
    yapılan yatırımdır. Kazançlı ticaret, Allah’la yapılan ticarettir; gerçek
    anlamda iman edip mal ve canla Allah yolunda cihad ederek
    cenneti satın almak, cehennemden kurtulmaktır. Kur’an’da anlatılan
    canlı cehennem tasvirleri, haram zevkleri insanın boğazına
    dizecek cinstedir. Haram-helâl demeden yiyip içmek, gezip tozmak,
    gülüp oynamak, nefsin her istediğini yapmak, dünyadan
    kâm almak belki önemli olurdu: Eğer cehennem olmasaydı. Ama
    unutmayalım ki cehennem var. Ve bize çok uzak da sayılmaz. İyi ki
    cehennem var; yoksa insanoğlunu hiçbir şey zaptedemezdi. Dünya
    lezzetleri, eğlence ve ziyafetleri, yatlar, katlar... için ibâdeti, yaratılış
    gayesini unutarak bütün gücünü sarfetmeye gelmediğimiz
    belli olacak, sınavın çileli zevki ortaya çıkacak. İyi ki cehennem
    var; yoksa insan azdıkça azar, ezdikçe ezerdi. “Zâlimler için yaşasın
    cehennem!”
    Yanma acısı, belki acıların en dayanılmazıdır. Kibrit ateşine, bir
    kibrit sönünceye kadar dayanamıyor parmağımız. Küçük bir yanık
    günlerce nasıl acı vermektedir, hemen hepimiz biliriz. Günahlarla,
    haramlarla iç içe yaşayan insan, gözleri kapalı uçuruma koşan,
    elindeki benzin bidonuyla ateşle oynayan insandan daha feci bir
    durumdadır aslında. Hz. Yusuf, Rabbinin burhanını gördüğü, haramların
    iç yüzüne şahit olduğu için davet edildiği günahı dünya
    hapsine tercih etmişti. 413
    Şeytan, haramlara sahte güzellik makyajı yapmakta, insan
    nefsinde bir çeşit hallüsinasyonlar oluşturup göz boyamaya çalışırken;
    müslüman, Allah’ın yasaklarında güzellik olmadığı bilinciyle
    oyuna gelmemeli, şeytanın taktığı maskenin altındaki çirkinliği
    görebilmelidir. Her haram, cehenneme düşme, ateşe atılma olarak
    gelmeli müslüman gözünde. Âhirete, cennet ve cehenneme
    yakînen iman etmek, gözle görür gibi iman etmektir. Mikroskopla
    dıştan temiz gibi görünen suya bakan insanın mikropları gördüğü
    gibi derin bakış, feraset ve hikmetle görüş hâkim olmalı.
    Cehenneme çok uzak sayılmayız. Dünyamız, ateş topunun
    üzerinde duruyor. 50 km.lik ince bir yer kabuğunun altı cehenneme
    benzer ateş yığınından ibaret. Volkanik dağlardan çıkan lavlar
    411] 11/Hûd, 15-16
    412] 99/Zilzâl, 7-8
    413] 12/Yûsuf, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 124 -
    insana altımızdaki ateşi ve cehennemi hatırlatması açısından ne
    dehşet verici görüntüler sahneliyor! Bu yüzden cehennemin bulunduğu
    yerin yer altı olduğunu söyler bazı âlimler.
    Şeytan, bazı mü’mine şöyle yaklaşabiliyor: “Nasıl olsa cehennem
    mü’mine ebedî değil; günahlarını zaten Allah affeder, affetmese
    bile kısa bir müddet yanıp cennete gidersin, çok önemli değil!”
    Dünyada 10-15 senelik hapis cezası ile bile karşılaştırıverelim
    durumu. Hangi akıllı biraz zevkleneyim diye bu kadar hapsi göze
    alır? Dünyadaki işkencelerle zebanilerin işkencelerini karşılaştırabiliriz.
    Dünya ateşinden 70 misli büyük ve güçlü ateşi, insanların
    cezası ile şedîdü’l-ıkab olan Allah’ın azabının büyüklüğünü mukayese
    edebilirsiniz.
    Cehennem ehlinin pişmanlıkları, vicdanlarını kanatan ıstırapları
    hep ruhîdir; ancak, alev alev ateşin içine girmeleri, yanan derilerinin
    yerine azabın yenilenmesi için derhal yeni deri giydirilmesi
    ve organlarının kendi aleyhinde şahitlikte bulunması gibi hususlar
    ise tamamen cesede mahsus azap çeşitleridir. O yüzden cehennem
    azabı, hem cesede, hem ruha beraber etki edecektir.
    Bizim için cennet garanti olmadığına, cehennemden kurtuluşumuzun
    kesinleşmediğine, ölümün de her an gelebileceğine,
    cennet ve cehennemin inanç ve yaşayışımıza bağlı olduğuna
    göre, her ânımızı müslümanca geçirmeli, az sonra ölecekmişiz gibi
    âhirete hazır olmalıyız.
    Mü’minin Allah’a itaat etmek sûretiyle cehennem ateşinden
    kaçınması gerekir. Cehennemin Kur’an’da tasvir olunan dehşeti,
    insana gerçek anlamda iman ve sâlih amele sarılıp bu feci akıbetten
    korunması için bir öğüt olarak algılanmalıdır. İnsanın eğitimi
    ve iyi davranışlara yönlendirilmesi açısından cennet ve cehennem
    inancının dünya hayatına etkileri açıktır. Kişi, gizli ve açık yaptığı
    her şeyin karşılığını bulacağını ve cehennemdeki cezanın dehşetini
    hatırladığında, elbette hareketlerine çeki düzen verme ihtiyacını
    duyacaktır.
    “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da hasene (güzellik ve iyilik) ver, âhirette
    de hasene ver. Bizi cehennem azâbından koru!”414; “Ey Rabbimiz! İman
    ettik; bizim günahlarımızı bağışla, bizi ateş azâbından koru!” 415
    414] 2/Bakara, 201
    415] 3/Âl-i İmran, 16
    CEHENNEM
    - 125 -
    Nâr ve Cehennemle İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Ateş (Azâbı) Anlamındaki “Nâr” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam
    145 Yerde): 2/Bakara, 17, 24, 39, 80, 81, 126, 167, 174, 175, 201, 217, 221,
    257, 266, 275; 3/Âl-i İmrân, 10, 16, 24, 103, 116, 131, 151, 183, 185, 191, 192;
    4/Nisâ, 10, 14, 30, 56, 145; 5/Mâide, 29, 37, 64, 72; 6/En’âm, 27, 128; 7/A’râf, 12,
    36, 38, 38, 44, 47, 50; 8/Enfâl, 14; 9/Tevbe, 17, 35, 63, 68, 81, 109; 10/Yûnus, 8,
    27; 11/Hûd, 16, 17, 98, 106, 113; 13/Ra’d, 5, 17, 35; 14/İbrâhim, 30, 50; 15/Hıcr,
    27; 16/Nahl, 62; 18/Kehf, 29, 53, 96; 20/Tâhâ, 10, 10, 10; 21/Enbiyâ, 39, 69; 22/
    Hacc, 19, 72; 23/Mü’minûn, 104; 24/Nûr, 35, 57; 27/Neml, 7, 8, 90; 28/Kasas, 29,
    29, 29, 41; 29/Ankebût, 24, 25; 32/Secde, 20, 20; 33/Ahzâb, 66; 34/Sebe’, 42;
    35/Fâtır, 36; 36/Yâsin, 80; 38/Sâd, 27, 59, 61, 64, 76; 39/Zümer, 8, 16, 19; 40/
    Mü’min, 6, 41, 43, 46, 47, 47, 49, 72; 41/Fussılet, 19, 24, 28, 40; 45/Câsiye, 34;
    46/Ahkaf, 20, 34; 47/Muhammed, 12, 15; 51/Zâriyât, 13; 52/Tûr, 13, 14; 54/Kamer,
    48; 55/Rahmân, 15, 35; 56/Vâkıa, 71, 57/Hadîd, 15; 58/Mücâdele, 17; 59/
    Haşr, 3, 17, 20; 64/Teğâbün, 10; 66/Tahrîm, 6, 10; 71/Nûh, 25; 72/Cinn, 23; 74/
    Müddessir, 31; 85/Bürûc, 5; 87/A’lâ, 12; 88/Ğâşiye, 4; 90/Beled, 20; 92/Leyl, 14;
    98/Beyine, 6; 101/Karia, 11; 104/Hümeze, 6; 111/Mesed, 3.
    B- “Cehennem” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 77 Yerde): 2/
    Bakara, 206; 3/Âl-i İmrân,12, 162, 197; 4/nisâ, 55, 93, 97, 115, 121, 140, 169;
    7/A’râf, 18, 41, 179; 8/Enfâl, 16, 36, 37; 9/Tevbe, 35, 49, 63, 68, 73, 81, 95, 109;
    11/Hûd, 119; 13/Ra’d, 18; 14/İbrâhim, 16, 29; 15/Hıcr, 43; 16/Nahl, 29; 17/İsrâ,
    8, 18, 39, 63, 97; 18/Kehf, 100, 102, 106; 19/Meryem, 68, 86; 20/Tâhâ, 74; 21/
    Enbiyâ, 29, 98; 23/Mü’minûn, 103; 25/Furkan, 34, 65; 29/Ankebût, 54, 68; 32/
    Secde, 13; 35/Fâtır, 36; 36/Yâsin, 63; 38/Sâd, 56, 85; 39/Zümer, 32, 60, 71, 72;
    40/Mü’min, 45, 60, 76; 43/Zuhruf, 74; 45/Câsiye, 10; 48/Fetih, 6; 50/Kaf, 24, 30;
    52/Tûr, 13; 55/Rahm3an, 43; 58/Mücâdele, 8; 66/Tahrîm, 9; 67/Mülk, 6, 72/Cinn,
    15, 23; 78/Nebe’, 21; 85/Bürûc, 10; 89/Fecr, 23; 98/Beyyine, 6.
    C- Isı Derecesi Çok Yüksek Ateş Anlamına Gelen ve Cehennemin Bir Adı Olarak
    kullanılan “Cehıym” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 26 Yerde):
    2/Bakara, 119; 5/Mâide, 10, 86; 9/Tevbe, 113; 22/Hacc, 51; 26/Şuarâ, 91; 37/
    Sâffât, 23, 55, 64, 68, 97, 163; 40Mü’min, 7; 44/Duhân, 47, 56; 52/Tûr, 18; 56/
    Vâkıa, 94; 57/Hadîd, 19; 69/Haakka, 31; 73/Müzzemmil, 12; 79/Nâziât, 36, 39;
    81/Tekvîr, 12; 82/İnfitâr, 14; 83/Mutaffifîn, 16; 102/Tekâsür, 6.
    D- Cehennemin Bir Adı Olarak Kullanılan ve tutuşturulmuş, Alevli Ateş Anlamına
    Gelen “Seıyr” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 17 Yerde):
    4/Nisâ, 10, 55; 17/İsrâ, 97; 22/Hacc, 4; 25/Furkan, 11; 31/Fussılet, 21; 33/Ahzâb,
    64; 34/Sebe’, 12; 35/Fâtır, 6; 42/Şûrâ, 7; 48/Fetih, 13; 54/Kamer, 24, 47; 67/Mülk,
    5, 10, 11; 76/İnsan, 4; 81/Tekvîr, 12; 84/İnşikak, 12.
    E- Cehennem Yerine Kullanılan ve Yakıp Kavuran Anlamına Gelen “Sekar”
    Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 4 Yerde): 54/Kamer, 48; 74/Müddessir,
    26, 27, 42.
    F- Uçurum, derin Çukur Anlamına Gelen ve Harâreti Yüksek Ateş Olarak
    Kur’an’da İzah Edilen “Hâviye” Kelimesinin Geçtiği Âyet (1 Yerde): 101/Karia, 9.
    G- Yüreklere Kadar Tırmanan Tutuşturulmuş, Tahrip Edici Ateş Anlamına Gelen
    “Hutame” Kelimesinin Geçtiği Âyetler (2 Yerde): 104/Hümeze, 4, 5.
    H- Hâlis Ateş Anlamına Gelen Bedenin İç Organlarını Söküp Koparan Diye
    Nitelendirilen “Lezâ” Kelimesinin Geçtiği Âyet (1 Yerde): 70/Meâric, 15.
    İ- Azap ve İşkence Anlamındaki “Azâb” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i
    Kerimeler (Toplam 371 Yerde -Azâb 312 Yerde-): 2/Bakara, 7, 10, 49, 85, 86, 90,
    96, 104, 114, 126, 162, 165, 165, 166, 174, 175, 178, 201, 284; 3/Âl-i İmrân, 4,
    16, 21, 56, 56, 77, 88, 91, 105, 106, 128, 129, 176, 177, 178, 181, 188, 188, 191;
    4/Nisâ, 14, 18, 25, 37, 56, 93, 102, 138, 147, 151, 161, 173, 173; 5/Mâide, 18, 18,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 126 -
    33, 36, 36, 37, 40, 41, 73, 80, 94, 115, 115, 115, 118; 6/En’âm, 15, 30, 40, 47, 49,
    65, 70, 93, 124, 157; 7/A’râf, 38, 39, 59, 73, 141, 156, 164, 164, 165, 167; 8/Enfâl,
    14, 32, 33, 33, 34, 35, 50, 68; 9/Tevbe, 3, 14, 26, 34, 39, 39, 52, 55, 61, 66, 68, 74,
    74, 79, 85, 90, 101, 101, 106; 10/Yûnus, 4, 15, 50, 52, 54, 70, 88, 97, 98; 11/Hûd,
    3, 8, 20, 26, 39, 39, 48, 58, 64, 76, 84, 93, 103; 12/Yûsuf, 25, 107; 13/Ra’d, 34,
    34; 14/İbrâhim, 2, 6, 7, 17, 21, 22, 44; 15/Hıcr, 50, 50; 16/Nahl, 26, 45, 63, 85, 88,
    88, 94, 104, 106, 113, 117; 17/İsrâ, 10, 15, 54, 57, 57, 58, 58; 18/Kehf, 55, 58, 86,
    87, 87, 87; 19/Meryem, 45, 75, 79; 20/Tâhâ, 47, 48, 61, 71, 127, 134; 21/Enbiyâ,
    46; 22/Hacc, 2, 4, 9, 18, 22, 25, 47, 55, 57; 23/Mü’minûn, 64, 76, 77; 24/Nûr, 2,
    8, 11, 14, 19, 23, 63; 25/Furkan, 19, 27, 42, 65, 65, 69; 26/Şuarâ, 135, 138, 156,
    158, 189, 189, 201, 204, 213; 27/Neml, 5, 21, 21; 28/Kasas, 64; 29/Ankebût, 10,
    21, 23, 29, 53, 53; 54, 55; 30/Rûm, 16; 31/Lokman, 6, 7, 21, 24; 32/Secde, 14, 20,
    21, 21; 33/Ahzâb, 8, 24, 30, 57, 68, 73; 34/Sebe’, 5, 8, 12, 14, 33, 35, 38, 42, 46;
    35/Fâtır, 7, 10, 36; 36/Yâsin, 18; 37/Sâffât, 9, 33, 38, 59, 176; 38/Sâd, 8, 26, 41,
    61; 39/Zümer, 13, 19, 24, 25, 26, 40, 40, 47, 54, 55, 58, 71; 40/Mü’min, 7, 45, 46,
    49; 41/Fussılet, 16, 16, 17, 27, 50; 42/Şûrâ, 16, 21, 26, 42, 44, 45; 43/Zuhruf, 39,
    48, 50, 65, 74; 44/Duhân, 11, 12, 15, 30, 48, 56; 45/Câsiye, 8, 9, 10, 11; 46/Ahkaf,
    20, 21, 24, 31, 34; 48/Fetih, 6, 16, 16, 17, 17, 25, 25; 50/Kaf, 26; 51/Zâriyât, 37;
    52/Tûr, 7, 18, 27, 47; 54/Kamer, 16, 18, 21, 30, 37, 38, 39; 57/Hadîd, 13, 20; 58/
    Mücâdele, 4, 5, 8, 15, 16; 59/Haşr, 3, 3, 15; 61/Saff, 10; 64/Teğâbün, 5; 65/Talâk,
    8, 8, 10; 67/Mülk, 5, 6,28; 68/Kalem, 33, 33; 70/Meâric, 1, 11, 27, 28; 71/Nûh, 1;
    72/Cinn, 17; 73/Müzzemmil, 13; 76/İnsan, 31; 78/Nebe’, 30, 40; 84/İnşikak, 24;
    85/Bürûc, 10, 10; 88/Ğâşiye, 24, 24; 89/Fecr, 13, 25, 25.
    Nâr (Ateş) Konusundaki Âyetler:
    Bakara, 17, 266; Âl-i İmran, 183; Nisa, 10; Maide, 64; A’raf, 12; Tevbe, 81, 109;
    Hud, 113; Ra’d, 17; Hıcr, 27; Taha, 10; Enbiya, 69; Nur, 35; Neml, 7; Kasas, 29;
    Yasin, 8; Sad, 76; Mü’min, 41; Rahman, 15; Vakıa, 71; Hadid, 13; Büruc, 5;
    Karia, 9.
    K- Cehennem ve Cehennemlikler Hakkındaki Âyetler
    Bakara, 24, 80-81, 126, 167, 206; Âl-i İmran, 10, 131, 185; Nisa, 14, 56, 169;
    Maide, 10, 72; En’am, 27, 70, 128; A’raf, 38, 41, 50, 179; Enfal, 37; Tevbe, 17,
    35, 63, 68, 73, 109; Yunus, 4-8; Hud, 106-107, 119; Ra’d, 5, 18; Hıcr, 43-44; İsra,
    8, 18, 97; Kehf, 29, 100; Meryem, 86; Enbiya, 98, 100; Hacc, 19, 22, 51, 72;
    Mü’minun, 104, 107-108, 112, 114; Furkan, 11, 14, 34, 65-66; Şuara, 91, 103;
    Ankebut, 54-55, 68; Secde, 13-14, 20-21; Ahzab, 64-65; Fatır, 36-37; Yasin, 59,
    67; Saffat, 161, 163; Sad, 55, 61; Zümer, 15, 17, 61, 72; Mü’min, 6, 46, 60, 71-72,
    76; Fussılet, 19; Şura, 45; Zuhruf, 74-75; Duhan, 43, 50; Muhammed, 15; Kaf,
    23, 29-30; Tur, 13-14, 16; Rahman, 35, 43-44; Vakıa, 41, 56, 92, 95; Hadid, 15,
    19; Mücadele, 8; Haşr, 17; Tahrim, 6; Mülk, 6, 11; Hakka, 31, 32, 35, 37; Mearic,
    15, 18; Müddessir, 26, 31, 35, 37, 48; Mürselat, 29, 34; Nebe’, 21, 28, 30; Naziat,
    39; Tekvir, 12; Beyyine, 6; Karia, 10-11; Hümeze, 4, 9.
    L- Cehennemlikler Hakkındaki Âyetler
    Cehennem, Kâfirler İçin Hazırlanmıştır: Âl-i İmran, 13; Kehf, 29; Fatır, 36; Sad,
    55-56; Nebe’, 21-23.
    Cehennemde Kâfirlerin Sözleri: Fatır, 37, Mü’min, 47-52; Fussılet, 29; Zuhruf,
    77-78; Mülk, 8-10.
    Cehennemliklerin Cennetliklerle Konuşmaları: A’raf, 44, 50, 51; Saffat, 50-59;
    Müddessir, 39-48.
    Cehennemliklerin Özellikleri: Leyl, 15-16; Karia, 9-11; Hümeze, 4-9.
    Cehennem, İnsanlar ve Cinlerle Dolacaktır: Hud, 119; Secde, 13.
    Cehennemde Kâfirlerin Durumu: İbrahim, 16-17; Kehf, 29; Mülk, 6-11.
    CEHENNEM
    - 127 -
    Cehennemde Ölmek ve Dirilmek Yoktur: Taha, 74; A’la, 12-13.
    M- Cehennem Azâbı ve Cehennemin Özellikleri Konusundaki Âyetler
    Cehennem Azabı Çetindir: Furkan, 66; Mülk, 7-8; Müddessir, 27-29, 32-37;
    Mürselat, 31-34; Karia, 9-11; Hümeze, 4-9.
    Cehennemde Zakkum Ağacı: İsra, 60; Saffat, 62-67; Duhan, 43-46; Vakıa, 51-
    54.
    Cehennem Şarabı: Saffat, 67-68; Sad, 57-58; Vakıa, 42, 54-55; Nebe’, 24-25;
    Ğaşiye. 5.
    Cehennem Ziyafeti: Vakıa, 51-56; Hakka, 36-37; Nebe’, 24-25; Ğaşiye, 6-7.
    Cehennem Zebanileri: Zümer, 71, 73; Duhan, 47-50; Tahrim, 6; Mülk, 8; Müddessir,
    30-31; Alak, 18.
    Cehennem, Kâfirleri Alacak Kadar Geniştir: Kaf, 30.
    Cehennemin Yedi Kapısı Vardı: Hıcr, 44.
    Cehennemin Yakıtı: Bakara, 24, Tahrim, 6.
    Cehennemle Cennet Karşılaştırması: Furkan, 15-16; Fatır, 21.
    Allah’ın Cehennem Azabından Koruması İçin Dua: Bakara, 201; Âl-i İmran, 16,
    191-192; Furkan, 65.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 2, s. 64
    2. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 7, s. 225-233; c. 4, s. 302-309
    3. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 1, s. 280-282; 183-184
    4. İslâmi Terimler Sözlüğü, Hasan Akay, İşaret Y. s. 74-75
    5. Kur’an’da Dini ve Ahlaki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y. s. 159-164
    6. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s.
    193-197
    7. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 40
    8. İman Nurları ve Âhiret Sırları, Ali Küçüker, Bahar Y. s. 359-371
    9. İlmihal 1, İman ve İbadetler, İsam Y. s. 130
    10. Kur’an’da Günah Kavramı, Sadık Kılıç, Hibaş Y. s. 362-367
    11. İlmin Işığında İslâmiyet, Afif A. Tabbara, Kalem Y. s. 152-154
    12. İslâm’da İnanç Esasları, B. Topaloğlu, Y. Ş. Yavuz, İ. Çelebi, İFAV Y. 308-312
    13. Âhiret Bilinci, Hasan Eker, Denge Y. s. 67-74
    14. Âhiret Bilinci, Hüseyin Özhazar, Bengisu Y. s. 121-126
    15. Cehennem ve Cehennemlikler, Veysel Özcan, Mirfak Y.
    16. Âyetlerle Ölüm ve Diriliş, Said Köşk, Anahtar Y.
    17. Ölüm Sonrası Cennet ve Cehennem, Selim Al, Furkan Dergisi Y.
    18. Ölüm ve Ölümden Sonraki Hayat, Murat Tarık Yüksel, Demir Kitabevi Y.
    19. Ölüm ve Ötesi, Heyet, Sağlam Y.
    20. Ölüm Ötesi Hayat, Abdülhay Nasih, Nil A.Ş. Y.
    21. Ölüm ve Ötesi, Hüseyin S. Erdoğan, Çelik Y.
    22. Ölüm ve Sonrası, İmam Gazali, Vural Y.
    23. Ölümden Sonra Diriliş, Subhi Salih, Kayıhan Y.
    24. Ölümden Sonraki Hayat, Süleyman Toprak, Esra Y.
    25. Ölüm, Kıyamet, Cehennem, Hârun Yahya, Vural Y.
    26. Dünya Ötesi Yolculuk, Abdülaziz Hatip, Gençlik Y.
    27. Dünya ve Âhiret Hayatı, Muhammed İhsan Oğuz, Oğuz Y.
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
    Salı, 19 Ocak 2021 19:01

    Peygamber, İman,ve Halife

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     


    DAVUD EMRE YAYINEVİ
    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -6-
    PEYGAMBER, İMAM
    VE HALİFE
    Yazarı:
    Ahmed KALKAN
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    ?????
    Dâvud Emre Yayınevi
    Telefon: (0 216) 632 29 58
    www.davudemreyayinevi.com
    PEYGAMBER, İMAM
    VE HALİFE
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -6-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, El-hamdu lillâh, ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ rasûlillâh.
    Peygamberler… İnsanları küfürden, şirkten kurtarmaya çalışan önderler. Onlardır diğer insanları vahiyle buluşturan, onlardır yaratılış gayesini hatırlatan, onlardır örnek bir şahsiyet, model bir kahraman, onlardır kâmil insan, mürşid-i kâmil. Topluma yön veren, toplumun önüne düşen, bedelin en ağırını kendilerinin ödediği Allah’ın seçtiği güzel insanlar…
    Son peygamber Hz. Muhammed’den (s.a.s.) başka bir peygamber gelmeyecek, ama onların yolunu takip eden imamlar, halifeler olacaktır.
    “Gerçek şu ki sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim. Öyleyse Bana ibâdet/kulluk edin.” (21/Enbiyâ, 92). Mü’minler olarak hepimiz Allah’ın huzurunda tek ümmet inancını ve şuurunu koruyup korumadığımız hususunda hesap vereceğiz. İslâm ümmeti, tektir, birdir; küfür ümmeti ise sayısız denecek kadar çok olabilir. Tek ümmet inancının saptırılmadan devam etmesi, tek imamın varlığına bağlıdır. Esasen imâmet, bir ümmet sorunudur. Ümmet olmadan imâmet de olmaz. İmâmetin ihyâsı, ümmetin varlığına bağlanmıştır. Çünkü İslâm’da tek ümmet ve tek imam esastır (Mustafa Çelik, İslâmî Hareket Fıkhı, c. 4, s. 42).
    İmâmet; “din ve dünya işlerinde Rasûlullah’a niyâbeten (vekil olarak) başkanlık, devlet reisliği” diye tanımlanmıştır. “Dinin uygulanması, dinin sınırlarının korunması konusunda, ümmetin tümünün kendisine uyması vâcip olmak üzere Râsûlullah’ın halîfeliğini yapmak” diye de ifade edilmiştir (Abdülkadir Udeh, İslâm ve Siyasî Durumumuz, s. 121-122). Mâverdî de şöyle diyor: “İmâmet; dinin bekçiliği ve dünya siyaseti konularında peygamberliğe halef olarak konulmuş ve kabul edilmiş bir müessesedir.” (İmam Mâverdi, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye)
    İmamsız ümmet, başsız beden gibidir. Organizmanın canlılığı, ruhu ne ise; ümmet için imam da odur. İmamsız toplum, bir cesetten farksızdır. Ümmetin başına gelenler, imâmetin başına gelenlerle doğru orantılıdır. Kur’an’da ümmet ile imâmet kavramları birbiriyle yakın irtibat halindedir. Allah İbrâhim’i (a.s.) insanlara imam yapmıştır (5/Mâide, 45). O imamların başıdır. Aynı zamanda o, imamların kendisinden geldiği bir ümmettir (16/Nahl, 120). Dolayısıyla Hz. İbrâhim’in şahsında imâmet ve ümmet kavramları birlikte gündeme gelmişlerdir. O yüzden rahatlıkla şu
    hükme varılabilir: Ümmet; tek bir imama bey’at ederek bağlı olan mü’minler topluluğudur. İmama bağlı olmadan ümmet teşekkül edemez. Ümmetsiz imam, imamsız ümmet olmaz.
    Ümmet ve imam kavramlarını hayata geçirmek için haydi, önce gerçek Müslüman olup, sonra cemaat olmaya. Cemaatten ümmete, ümmetten başında imam olan devlete…
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Temmuz 2011, Ümraniye

    - 9 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -6-
    PEYGAMBERLİK VE PEYGAMBERLER
    •
    Nebî ve Rasül; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Nebî ve Rasül Kavramı
    •
    Peygamberlerin Özellikleri
    •
    İnsanların Peygamberlere İhtiyacı
    •
    Peygamberlerin Gönderiliş Gâyeleri
    •
    Peygamberlerin Dâvetlerinin Özellikleri
    •
    Peygamberlerin Peygamberliği Nasıl Anlaşılır?
    •
    Son Peygamber
    •
    Mütenebbî/Sahte Peygamber
    •
    Peygamberlerin Sıfatları
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de İsmi Geçen Peygamberler
    •
    Peygamberlere İman
    •
    Peygamberlere İman, Onları Örnek ve Önder Kabul Edip Onlara İtaat Etmek İçindir
    •
    Peygamberlere Vâris Olabilmek
    •
    Nebî ve Rasûl Kelimeleri Arasında Fark Var mıdır?
    “Hatırlayın (ey İsrâil oğulları!) Verilen nimetlere karşılık, ‘Ey Mûsâ! Bir tek yemekle dayanamayız, bizim için Rabbine duâ et de yerin bitirdiği şeylerden; sebzesinden, kabağından, sarımsağından, mercimeğinden, soğanından bize çıkarsın’ dediniz. Mûsâ ise (onlara): ‘Daha iyiyi daha kötü ile değiştiriyor musunuz?! O halde mısıra (şehre) inin. Herhalde istedikleriniz sizin için orada vardır.’ dedi. İşte (bu hâdiseden sonra) üzerlerine zillet (alçaklık) ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın gazabına uğradılar. Bu musîbetler (onların başına), Allah’ın âyetlerini inkâra devam etmeleri, haksız olarak nebîleri/peygamberleri öldürmeleri sebebiyle geldi. Onların hepsi, sadece isyanları ve düşmanlıkları sebebiyledir.” 1
    Nebî ve Rasül; Anlam ve Mâhiyeti
    “Nebî” sözlükte haber getiren, haberci demektir. Nebe’ fiilinin fâil ismidir. “Nebe’”, kendisiyle ilim meydana gelen, çok faydalı ve
    1] 2/Bakara, 61
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 10 -
    önemli haber demektir. “Nebî”, önemli ve faydalı, aynı zamanda
    sağlam bir haber getiren elçi demektir. Bazılarına göre nebî kelimesi,
    yükseklik anlamına gelen “nübüvvet” kelimesinden türemiştir.
    Buna göre “nebî”, her bakımdan yüksek bir makam sahibi,
    insanlara doğru ve önemli haber getiren kimse demektir.
    “Rasûl” kavramı “risl” kökünden türemiştir. “Risl” sözlükte; yerine
    getirmek üzere gitmek, yumuşaklık ve kolaylık üzere göndermek
    demektir. “Rasûl”, hem gönderilen mesaj, hem de mesaj yüklenip
    götüren anlamında kullanılmıştır. Kur’an’da daha çok ikinci
    anlamda geçmektedir. Allah (c.c.) insanlar arasından bazılarını seçer
    ve onları özel bir görevle gönderir. Bu gönderme işine “irsâl”,
    gönderilen elçiye “rasûl”, rasûllerin görevlerine de “risâlet” denir.
    İslâm literatüründe “nebî” ile “rasûl” aynı anlamı ifade ederler.
    Kur’an her iki kelimeyi de aynı anlamda kullanmaktadır.
    Türkçe’de ise, Farsçadan gelen “peygamber” kelimesi daha
    yaygın olarak kullanılmaktadır. Her üç kelime de “Allah’ın elçisi”
    anlamına gelir. Nebî’nin çoğulu “enbiyâ” ve “nebiyyûn”dur.
    Kur’an’da, nebîlerden/peygamberlerden çokça bahseden 21.
    sûrenin adı: “Enbiyâ” sûresidir. “Rasûl” veya “mürsel”, haber ve
    mesaj götüren anlamında elçi demektir. “Rasûl”ün çoğulu; rusül,
    mürsel’in çoğulu ise; mürselîn’dir.
    Rasûller tıpkı nebîler gibi Allah’ın seçtiği elçilerdir. Ancak
    nebîler, haber getiren anlamında yalnızca insanlardan seçilirken;
    rasûller hem insanlar arasından, hem de insan dışındaki varlıklardan
    seçilebilir. Rasûle aynı zamanda mürsel de denilmektedir.
    “Rasûl”, risâlet görevini Allah ile insan arasında yürüten kimsedir.
    Rabbimizin mesajlarını bir plana bağlı olarak, yumuşaklıkla, ürküntüye
    yer vermeden yerine ulaştıran elçidir.
    Rasûller haberci anlamında elçi oldukları için bazen şuursuz
    varlıklar arasından da seçilmiş olabilirler. Şuursuz elçilere yağmur
    ve rüzgâr, şuurlu rasûllere melekler ve nebîler örnek olarak verilebilir.
    “Allah, meleklerden de elçiler seçer, insanlardan da. Şüphesiz Allah,
    işitendir, görendir.”2 Kur’an, rüzgârın aşılayıcı elçi olarak gönderildiğini
    ifade etmektedir.3 Elçi, bir işle görevlendirilen ve görevi konusunda
    yetkisi olan kimsedir. O, kendisini gönderen makama karşı
    sorumludur. Hangi iş için gönderilmişse, o işi yapmaya memurdur.
    Nitekim rüzgârın veya yağmurun elçi olarak gönderilmesi, onların
    belli bir işlevi yerine getirmeleri ile sınırlıdır. Rüzgâr aşılayıcı,
    yağmur yeryüzünü diriltici bir fonksiyon gösterir; onların elçilikleri
    bunlarla sınırlıdır.
    2] 22/Hacc, 75
    3] 15/Hicr, 22
    PEYGAMBER
    - 11 -
    Nebî, Allah’ın kendisine vahyettiği şeyleri insanlara aktaran,
    onları bu vahye inanmaya ve itaat etmeye davet eden kişidir. Onlar
    insanları, vahiyle terbiye eden terbiyecidirler. Onlar, Allah tarafından
    seçildikleri için, en temiz insanlardır. İnsanlık için örnek
    kişilerdir. Onlar, Allah’ın kendilerine vahyettiği şeyi canlı olarak
    yaşıyorlardı. Peygamberler, aldıkları vahyin canlı örnekleridir. Her
    nebî, kendi döneminin insanları için, Allah tarafından seçilmiş
    örnek (numûne) idi. Nebîler, Allah’a hakkıyla kulluk yaparlar ve
    ubûdiyyetin (kulluğun) nasıl yapılması gerektiğini gösterirler.
    Allah’ın insanlar arasından seçtiği elçiler de belli bir mesajı insanlara
    ulaştırmak, bazı şeyleri haber vermek ve aldıkları vahiyle
    insanlara örnek olmak üzere görevlidirler. Risâlet, bir anlamda
    nübüvvettir ve Allah’ın insanlara haber ulaştırma yoludur. İnsanları
    hidâyete götürmenin, onları dünya hayatında yaşantılarını
    düzenlemenin, onları karanlıklardan aydınlığa çıkarmanın, onları
    âhiret hayatına hazırlamanın bir yoludur.
    Risâlet, insanları Allah’ın vahyi ile terbiye etmenin sistemidir.
    İnsanlık bu kurum sayesinde Allah’a kulluğu ve fıtratındaki güzelliği
    keşfedebilir. Rasûller, aldıkları vahiy ve yüklendikleri görevle;
    insan fıtratının derinliklerindeki güzellikleri, iyilikleri ve Hakk’a
    bağlılığı pratik hayata geçirirler; insan hayatından çirkinlik ve kötülükleri
    uzaklaştırmaya çalışırlar.
    Kur’ân-ı Kerim’de Nebî ve Rasül Kavramı
    Kur’ân-ı Kerim’de “nebî” kelimesi, tekil ve çoğul olarak 75
    defa, “nübüvvet” 5 defa geçer. Bu sayı, aynı kökten fiillerle toplam
    160’a çıkar. “Rasül” ve “mürsel” kelimeleri ise Kur’an’da toplam
    383 yerde kullanılır. Buna aynı kökten fiiller de eklenince bu
    sayı 513’e yükselir. Nebîlerin soyları, ahlâkları, hayatları ve yürekleri
    pak ve aydınlıktır. Onlar selâm üzerine doğar, selâm ile ölürler.4
    Yani, onlar her türlü kirden ve pislikten, isyandan ve sapıklıktan
    korunmuşlardır. Emniyet ve güven, itimat ve barış onların karakteridir.
    Çevrelerine selâm (güven ve barış) ortamı sunarlar. “Ve
    selâmün ale’l mürselîn = Gönderilen bütün peygamberlere selâm olsun!”5
    Peygamberler, insanları cennet ve Allah’ın nimetleriyle müjdelemek,
    cehennem ve Allah’ın azabıyla korkutmak için gönderilmişlerdir.
    6 En güzel biçimde yaratılan insan,7 irâde sahibidir. Tüm
    4] 19/Meryem, 15, 33
    5] 37/Saffât, 181
    6] 5/Mâide, 19; 7/A’râf, 184, 188; 11/Hûd, 2, 12; 4/Nisâ, 165
    7] 95/Tîn, 4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 12 -
    davranışlarından mes’uldür. Allah’ın verdiği nimetlere karşı şükretmek
    ve O’na ibâdet etmekle yükümlüdür. İnsan, tek başına, nasıl
    şükredileceğini, nasıl kulluk yapılması gerektiğini bilemez; bu
    görevlerini yerine getirme noktasında birçok engelle ve zorluklarla
    karşılaşır. O yüzden insanın bir mürşide, rehber ve kılavuza
    ihtiyacı vardır. İşte bu mürşid ve rehber, peygamberdir. 8
    İnsanlar arasından seçilmiş rasûllerin görevleri, diğer elçilerden
    farklıdır. Şu âyet onların işlevini en güzel bir şekilde açıklamaktadır:
    “Nitekim kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye
    eden (temizleyen), size Kitabı ve hikmeti öğreten ve size bilmediklerinizi
    öğreten rasûller gönderdik.”9 Rasûller, açık deliller ile gelirler. Yanlarında
    ilâhî adâletin ölçüsü vardır. Kitab’ı ve onunla gelen gerçekleri
    mü’minlere öğretirler. Gücün, kuvvetin ve malın nasıl kullanılacağını
    bildirirler. Allah (c.c.), bu anlamda insanlardan kimin
    peygambere yardım edeceğini, kimin onun dâvetine uyup uymayacağını
    imtihan etmektedir. 10
    Allah (c.c.) bazı peygamberlere, nasıl yaşayacaklarını, hangi
    prensiplere göre hareket edeceklerini ve ibâdetlerini nasıl yerine
    getireceklerini bildiren şeriatler göndermiştir.11 Ama bütün peygamberler,
    insanlara yalnızca Allah’ın dini olan İslâm’ı anlatmakla
    görevli idiler. Allah’ın rasûlleri arasında da bir ayrım yoktur; Hepsi
    de seçilmiş, şerefli elçilerdir.12 Mü’minler, peygamberlerin tümüne
    iman ederler. Peygamberlere itaat etmek Allah’a itaat etmektir.13
    Peygamberler bir şeye hüküm verdikleri zaman mü’minler “işittik
    ve itaat ettik” derler. Son Peygamber’e iman eden mü’minler,
    O’nun herhangi bir konuda verdiği hükme itirazda bulunmazlar
    ve O’nun verdiği hükme teslimiyetle rızâ gösterirler. 14
    Mü’minler, Allah’ı sevdikleri için son Peygamber’e uyarlar, onu
    tâkip ederler.15 Peygamberler, insanlar için seçilmiş en güzel örneklerdir.
    16 Mü’minler, Peygamber’in getirdiği her şeyi almak, yasakladığı
    her şeyden de kaçmak zorundadırlar.17 Son peygamber
    olan Hz. Muhammed (s.a.s.), mü’minleri sever, onların üzerine
    8] 5/Mâide, 16
    9] 2/Bakara, 151
    10] 57/Hadid, 25
    11] 42/Şûrâ, 13
    12] 2/Bakara, 285
    13] 4/Nisâ, 59, 64
    14] 24/Nûr, 51; 33/Ahzâb, 36
    15] 3/Âl-i İmrân, 31
    16] 33/Ahzâb, 21
    17] 59/Haşr, 7
    PEYGAMBER
    - 13 -
    titrer, sıkıntıya düşmelerinden dolayı üzülür.18 Bütün peygamberler
    rahmet; Son Peygamber de âlemlere rahmettir. 19
    “Kendi içinizden, size âyetlerimizi okuyan, sizi temizleyen, size Kitab’ı
    ve hikmeti getirip size bilmediklerinizi öğreten bir Rasül gönderdik.” 20
    “İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet) idi. Bu durumda iken Allah,
    müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında
    anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber
    hak yolu gösteren kitapları indirdi.” 21
    “Gönderilen peygamber, Rabbi tarafından kendisine indirilene iman
    etti, mü’minler de iman ettiler. Onlardan her biri Allah’a, O’nun meleklerine,
    kitaplarına, peygamberlerine iman ettiler. (Biz de onun için) Allah’ın
    peygamberlerinden hiç birini ayırmayız (hepsine inanırız). Onlar ‘işittik,
    itaat ettik; ey Rabbimiz mağfiretini niyaz ederiz, dönüş yalnızca sanadır’
    dediler.” 22
    “Hiç bir beşerin, Allah’ın kendisine Kitap, hikmet ve peygamberlik vermesinden
    sonra (kalkıp) insanlara: ‘Allah’ı bırakıp bana kul olun’ demesi
    mümkün değildir. Bil’akis (şöyle demesi gerekir ve der:) Okumakta ve
    öğretmekte olduğunuz Kitap uyarınca Rabbe hâlis kullar olunuz.” 23
    “İçlerinden, kendilerine Allah’ın âyetlerini okuyan, (kötülüklerden ve
    inkârdan) kendilerini temizleyen, kendilerine Kitap ve hikmeti öğreten bir
    peygamber göndermekle Allah, mü’minlere büyük bir lütufta bulunmuştur.”
    24
    “Biz her peygamberi, ancak Allah’ın izniyle kendisine itaat edilmesi
    için gönderdik.” 25
    “Hayır! Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda
    seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın
    (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” 26
    “Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberler gönderdik ki, insanların,
    peygamberlerden sonra Allah’a karşı bir bahaneleri olmasın! Allah
    azizdir, hakîmdir.” 27
    18] 9/Tevbe, 128
    19] 21/Enbiyâ, 107
    20] 2/Bakara, 151
    21] 2/Bakara, 213
    22] 2/Bakara, 285
    23] 3/Âl-i İmrân, 79
    24] 3/Âl-i İmrân, 164
    25] 4/Nisâ, 64
    26] 4/Nisâ, 65
    27] (4/Nisâ, 165)
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 14 -
    “Ey Rasül! Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan
    O’nun elçiliğini yapmamış olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.
    Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu hidâyete erdirmez.” 28
    “İşte o peygamberler, Allah’ın hidâyet ettiği kimselerdir. Sen de
    onların yoluna uy.” 29”Şüphesiz her ümmete bir peygamber gelmiştir.
    Peygamberleri geldiğinde, aralarında adâletle hükmolunur. Onlara
    asla zulmedilmez.” 30
    “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin, tâğuttan sakının’ diye (emretmeleri
    için) her kavme bir peygamber gönderdik.” 31
    “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki, ona; ‘Benden başka
    ilâh yoktur; o halde Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” 32
    “Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Rasülü’ne dâvet edildiklerinde,
    ‘işittik ve itaat ettik’ demek, sadece mü’minlerin söyleyeceği sözdür.
    İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir. Kim Allah’a ve Rasülü’ne itaat
    eder, Allah’a saygı duyar ve O’ndan sakınırsa, işte asıl bedbahtlıktan kurtulanlar
    onlardır.” 33
    “O gün, zâlim kimse ellerini ısırıp şöyle der: ‘Keşke o peygamberle
    birlikte bir yol tutsaydım! Ne yazık bana! Keşke falancayı dost edinmeseydim.’
    Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan
    saptırdı. Şeytan, insanı (uçuruma sürükleyip, sonra) yapayalnız ve yardımcısız
    bırakmakta.” 34
    “Andolsun, size, Allah’ı ve âhiret gününü umanlara ve Allah’ı çokça
    zikredenlere Allah’ın rasûlü’nde güzel bir örnek vardır.” 35
    “O peygamberler ki Allah’ın emirlerini insanlara tebliğ ederler,
    Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden korkmazlar.” 36
    “Muhakkak ki Biz, peygamberlerimizi açık delillerle/mûcizelerle gönderdik.
    İnsanlar, aralarında adâleti hâkim kılsınlar diye, o peygamberlere
    kitap ve ölçü/nizam indirdik. Biz demiri de indirdik ki onda büyük bir kuvvet
    ve insanlar için faydalar vardır. Bu, Allah’ın dinine ve peygamberlerine
    görmeden yardım edenleri belirlemesi içindir. Şüphesiz Allah kuvvetlidir,
    daima üstündür. “ 37
    28] 5/Mâide, 67
    29] 6/En'âm, 90
    30] 10/Yûnus, 47
    31] 16/Nahl, 36
    32] 21/Enbiyâ, 25
    33] 24/Nûr, 51-52
    34] 25/Furkan, 27-29
    35] 33/Ahzâb, 21
    36] 33/Ahzâb, 39
    37] 57/Hadîd, 25
    PEYGAMBER
    - 15 -
    Peygamberlerin Özellikleri
    Peygamberler, “nübüvvet/peygamberlik” kurumunu hayata
    geçiren elçilerdir. Onlar, Allah’tan aldıkları dini, insanlara öğretirler.
    Her türlü zorluğa katlanarak insanları tevhîde, kurtuluşa
    dâvet ederler. Bu dâvetleri için insanlardan hiç bir karşılık beklemezler.
    Kendilerini dinlemeyen inkârcıların ve haddi aşanların kınama
    ve eziyetlerine aldırmazlar. Peygamberleri, insanı ve insanla
    ilgili her şeyi bilen Allah seçer. İnsanlar kendi istekleriyle peygamber
    olamazlar. Peygamberleri insanlar kendi aralarından seçselerdi,
    şüphesiz en uygununu değil; belki en kuvvetlisini, kendilerine
    hoş geleni veya makam sahiplerini, üstünlük taslayan zorbaları
    seçerlerdi.
    İnsanlara önderlik etmeye kalkışan nice bilginler, filozoflar,
    nice sultanlar, onları bölmüşler, onları lâyık olmadıkları halde
    kendilerine itaate çağırmışlar, hatta zorlamışlardır. Üstünlük ölçüsü
    olarak renkleri, zenginliği, sosyal statüleri temel almışlardır.
    Peygamberler ise insanları yalnızca Allah’a ve takvâya çağırmışlardır.
    Allah (c.c.) bütün insanlara peygamberler göndermiştir. Bütün
    peygamberler de, insanlara tevhid dinini anlatmıştır. Hiç bir peygamber
    diğer nebîleri yalanlamamış; bir sonra gelen bir öncekini
    doğrulamıştır.
    Peygamberler insanları en doğru yola, ahlâka, şerefe, insanlığa,
    dünya ve âhiret mutluluğuna dâvet etmişlerdir. Kendileri en
    yüce ahlâka sahip oldukları gibi, insanları da o üstünlüğe çağırmışlardır.
    Onlar, insanların hayatına güzellikleri, adâleti, yardımlaşmayı
    hâkim kılmaya çalışmışlardır. Zulmü, haksızlığı, sömürüyü,
    cehaleti, düşmanlığı, ahlaksızlığı kaldırmaya gayret etmişlerdir.
    Onlar, peygamber olarak gönderildikleri toplumun öncüsü idiler.
    Kavimlerine hem vahyi öğretiyor, hem de din ve dünya işlerine
    ait sorunlarını çözüyorlardı. Peygamberler birer beşer/İnsandırlar.
    Hepsi de Allah’ın kullarıydı. Ancak onların peygamber olmalarına
    sebep olacak üstün özellikleri vardı. Bu özellikleri (sıfatları) sebebiyle,
    diğer insanlardan farklılaşıyorlar ve risâlet (peygamberlik)
    görevini yükleniyorlardı.
    Nübüvvet kurumu Allah’a aittir. Rabbimiz, yarattığı insanın
    tüm ihtiyaçlarını ve zayıf taraflarını bildiğinden dolayı, onun için
    gerekli ilâhî bilgileri, şeriatleri ve prensipleri nübüvvet yoluyla
    göndermiştir. Bu kurum, Rab ile O’nun kulları arasında haberleşmenin
    yoludur. Bu haberleşme Allah’tan insana doğru “vahy” ile;
    insandan Allah’a doğru “duâ ve ibâdet” ile olmaktadır.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 16 -
    İnsanların Peygamberlere İhtiyacı
    Nübüvvet, insanın yeryüzündeki konumunu, görevlerini, geliş
    yerini ve varacağı yeri, gücünü ve kapasitesini gösterir, öğretir. Bu
    durum, insanlık için bir okul gibidir. Hayatın nasıl yaşanacağını
    insan bu okulda öğrenir. Nübüvvet, insanlar için bir “örneklik” kurumudur.
    İnsanın Allah karşısındaki konumunu bu kurum tanıtır.
    İnsanın nasıl olması gerektiğini bu kurum canlı örnekler halinde
    ortaya koyar. Vahy, insanları hayal olan bir hayata değil, önlerinde
    canlı olarak kendi cinslerinden (beşer) peygamberlerin gösterdiği
    somut örneğe dâvet eder.
    İnsan, fıtrattan/yaratılıştan getirdiği birtakım duygulara sahiptir.
    İrâdesiyle bu duygularını istediği gibi yönlendirir. Kendisine
    verilen nefis, iyi şeyleri de isteyebilir; kötü şeyleri de. Toplu
    olarak yaşayan insanlar belli kurallara bağlı olmazsa; huzur olmaz,
    haklar yerini bulmaz. İnsan, tutkularının esiri olarak haddi aşabilir,
    mal ve dünyalığa haksız yere sahip olmak isteyebilir, diğer insanlara
    hükmetmek, onları sömürmek isteyebilir. Bu aşırı davranışlar
    ise insanlar arasında düşmanlığa ve huzursuzluğa sebep olur. Bu
    karışıklığın çaresi topluma adâletin yerleştirilmesidir. Peki bu nasıl
    olacaktır ve bunu kim gerçekleştirecektir?
    Adâletin sağlanması için birtakım ölçülere, kurallara ve prensiplere
    ihtiyaç vardır. Bu ölçüleri koyan, insan mı olmalı, yoksa insandan
    daha farklı bir üstün güç mü? Bu ölçüleri insan kendisi koyarsa,
    şu ihtimaller akla gelebilir: Bu ölçüleri koyan, diğer insanlar
    üzerinde haksız, bazen de sınırsız otorite kurar. Ölçüyü koyanlara,
    kendi koydukları ölçü genellikle uygulanmaz. Konulan ölçülere
    uymak zorunda olanlar arasından daha güçlü birisi çıkar, o ölçüleri
    tanımaz ve kendisi yeni ölçüler koymak ister. İnsanlar hiç bir
    zaman mutlak adâlet ölçülerini bulamazlar. Çünkü insanın zayıf
    tarafları ve kapasitesinin yetersizliği söz konusudur.
    İnsanlar için ölçü koyan öyle birisi olmalı ki, bütün bu sorunlar
    olmasın. O, insanı tamamen bilen ve insandan güçlü biri olsun.
    Ölçüye uyanlara mükâfat, uymayanlara ceza verebilsin. Gücü ve
    kudreti tartışılmaz ve hükmünde asla yanılmasın. Hiçbir noksanı
    bulunmasın, mutlak ve gerçek adâlet sahibi olsun. Böyle birisi elbette
    insanlar arasından çıkmaz. Bu sıfatları ancak âlemlerin rabbi
    Allah taşımaktadır. O Allah, insanın dünya ve âhiret mutluluğunu
    sağlayacak ilâhî prensipleri, yeryüzünün halifesi olarak yarattığı
    insanlar arasından seçtiği peygamberleri aracılığıyla bildirmektedir.
    PEYGAMBER
    - 17 -
    Peygamberlik kurumu olmasaydı, şüphesiz insanlar doğru
    yolu bulamazlardı. İnsan, beşer olması dolayısıyla kendi aklı ve
    irâdesiyle nasıl hareket edeceğini, nasıl kulluk yapacağını bilemez.
    Üstelik zayıf tarafları vardır, hırs ve aşırı isteklere sahiptir. Bu şekilde
    yaratılan insanın sürekli “irşâd” edilmesi gerekir. Kendisine
    doğru yol gösterilmeli, iyi ve kötü şeyler anlatılmalı, fenalıklardan
    sakındırılmalı, hayırlı olan şeylere ve kulluğa teşvik edilmeli. İnsana,
    hiç şaşırmayacağı, mutlak doğru olan prensipler verilmeli. Peygamberler
    bu anlamda insanları irşâd eden mürşidlerdir. Öyleyse
    nübüvvet, ilâhî irşâd kurumudur.
    Risâlet veya nübüvvet, Allah’ın insana olan rahmetinin bir
    tecellisidir. Başıboş bırakılan insan tek başına, ne hidâyeti ne de
    güzel davranışları bulabilir. İnsan, kendi kendine ilâhî güzelliklere
    ulaşamaz. Yaratılışı gereği bir rehbere, üstün nitelikli bir imama/
    öndere muhtaçtır. Peygamberler, bu manada insanların önderleridir.
    Peygamberler, yeryüzünde canlı vahiylerdir. Allah’ın kullarından
    istediği insan tipinin somut örnekleridir. Risâlet/peygamberlik
    görevi çalışılarak, okuyarak elde edilebilecek bir makam değildir.
    Allah (c.c.) kulları içerisinden üstün niteliklere sahip kimseleri elçi
    olarak seçer ve onlar vasıtasıyla insanlara mesajını gönderir. Elçilerinin
    diğer insanları vahiyle terbiye etmesini ister.
    Son Rasûl de diğer şerefli elçiler gibi, yalnızca mektup getiren
    postacı benzeri, yani sadece mesajı (vahyi) getirip haber veren
    kimse değildir. O, vahyi getirip haber verir, onu tebliğ etmek için
    çaba sarf eder ve o vahyi bizzat uygular. Daha doğrusu vahyin
    hedefini bizzat yaşayarak gösterir. Mü’minler O’na bakarak müslümanlığı
    nasıl yaşayacaklarını ve Allah’ın kendilerinden ne istediğini
    öğrenirler. Rasûl, Allah’ın mesajını insanlara ulaştırırken her
    türlü eziyet ve sıkıntıya göğüs gerer. Gerekirse vahyin düşmanları
    ile mücadele de eder.
    Peygamberler, insanlar arasında en emin/güvenilen insanlardır.
    Ahlâk ve davranış bakımından üstün özellikleri vardır. Onlarda
    herhangi bir ahlâk düşüklüğü, çirkin bir davranış, veya günah işlemek
    yoktur. Onlar Allah’ın vereceği mükâfâtın müjdecisi, azgınlara
    vereceği cezanın da korkutucusudurlar (beşîr ve nezîrdirler)38.
    İnsanların sorunları ancak onların getirdiği ölçülerle çözülebilir.
    İnsanlık ancak onların getirdiği mesaj ile gerçek huzura, insanlığa
    ve kurtuluşa ulaşabilir.
    38] 6/En’âm, 48
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 18 -
    Dünya hayatını nasıl yaşayacağımız konusundaki prensipler
    Allah tarafından, peygamberleri ile bize bildirilmeseydi, insanların
    hepsi bugünkü İslâm dışı görüşlere sahip olanlar gibi; kendi
    kafalarına, yani kendi hevâlarına uyacaklar ve sayısız uydurma
    dinlerin peşinden gitmek zorunda kalacaklardı. 39
    Peygamberlerin Gönderiliş Gâyeleri
    1- Allah’a Dâvet: İnsanoğlunun dünyaya gönderilmesindeki
    asıl gâye, Kur’an’ın da bize bildirdiği gibi, Yaratıcı’sını tanıyıp
    O’na hakkıyla kulluk etmektir. “Ben cinleri ve insanları ancak Bana
    kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım.”40 İşte peygamberlerin gönderiliş
    sebeplerinin başında, bu kulluğun nasıl yapılacağı, en açık bir
    şekilde insanlara öğretmek gelmektedir. Aslında Allah’a inanmak,
    her doğan insanın fıtratında var olan bir gerçektir.41 Her insan,
    fıtratında, kendinden yüce, güçlü ve kuvvetli birine inanmayı
    ihtiyaç olarak hisseder. Bazıları bu yüce varlığı, “tabiat güçleri”
    olarak algılarken, diğer bazıları, kendi elleriyle yapıp taptıkları
    “put” olarak telakki eder. Gönderilen her peygamber, kendi
    kavmini bu yüce gerçeğe dâvet etmiş, onlara, inanılması gerekli
    olan Zât’ı bildirmiştir. “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki,
    ona; ‘Benden başka ilâh yoktur; o halde Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş
    olmayalım.”42; “Andolsun Biz, ‘Allah’a kulluk edin, tâğuttan sakının’ diye
    (emretmeleri için) her kavme bir peygamber gönderdik.” 43
    Tarih de açıkça ortaya koymuştur ki, insan, tek başına doğru
    bir şekilde Yaratıcı’sını tanıyamamakta, O’na kulluk yollarını bilememektedir.
    Gönderilen peygamberler arasındaki devrede bile
    insan, pek çok bâtıl ve hurâfelere tapmış, herhangi bir fayda ve
    zararı olmayan putlara, cansız varlıklara, yıldızlara vs. İbâdet etmiştir.
    Gönderilen her peygamber, ümmetini Allah’a dâvet etmiş,
    bu konuda büyük gayretler sarfetmiş, onlara gerçek Mâbud’u
    anlatmıştır. Bütün peygamberler, hayatları boyunca bunun mücadelesini
    vermiştir. Hz. Nûh’un 950 sene gece-gündüz, gizli-açık
    bir şekilde, bütün yolları deneyerek kavmini hidâyete çağırdığını,
    ancak toplumun buna yanaşmadıklarını44 örnek verebiliriz.
    2- Allah’ın Emirlerini Tebliğ: Peygamberlerin gönderiliş amaçlarından
    bir diğeri, dini tebliğdir. Eğer onlar gelmeseydi biz,
    39] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 487-489; 506-508
    40] 51/Zâriyât, 56
    41] Buhâri, Cenâiz 92; Ebû Dâvud, Sünnet 17; Tirmizî, Kader 5
    42] 21/Enbiyâ, 25
    43] 16/Nahl, 36
    44] 29/Ankebût, 14; 71/Nûh, 9, 21
    PEYGAMBER
    - 19 -
    ibâdete ait meseleleri bilemez, Allah’ın emir ve yasaklarını hiçbir
    zaman alamaz ve mükellefiyetlerimizi kavrayamazdık. Namaz,
    oruç, zekât, hac gibi görevlerimizi; içki, kumar, zina, ihtikâr/karaborsa
    ve faiz gibi haramları bilemezdik. Bütün bunları ve bunlara
    benzer birçok meseleleri peygamberler vasıtasıyla öğrenmiş
    bulunuyoruz.
    Hayat ve medeniyetle beraber insan düşüncesinin de ilerlediği
    öne sürülür. Asırlar içerisinde ve nesiller boyunca insanda meydana
    gelen değişikliğe rağmen, ilk insanla bugünkü insan, insan
    olma bakımından müşterek, hatta aynı mâhiyete sahiptir. İlk insanlarla
    günümüz insanının ortak ihtiyaçları ve ortak kaderleri
    vardır. İnsanda değişmeyen bu ihtiyaçların çözümü için, insanlığın
    ebedî kurallara bağlanması ve öyle tanzim edilmesi bir zarûrettir.
    Bu ihtiyacın, durmadan değişen ve olgunlaştığı kabul edilen akıl
    ve ilim yoluyla değil; mutlak ve ebedî esaslara sahip olan din yoluyla
    tanzim edilmesi gerekmektedir.
    İlâhî emir ve yasakları insanlara ulaştıracak bir insana ihtiyacın
    varlığı inkâr edilemez. Ve aynı zamanda bu elçinin bir insan
    olması da gereklidir. Allah da bu elçileri insanlardan seçmiştir. Seçilen
    bu peygamberler, bu yüce görevi tamamen yerine getirmiş,
    hiçbiri insanları Allah’a dâvetten geri kalmamışlardır. “O peygamberler
    ki Allah’ın emirlerini insanlara tebliğ ederler, Allah’tan korkarlar ve
    O’ndan başka kimseden korkmazlar.”45; “Ey Rasül! Rabbinden sana indirileni
    tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O’nun elçiliğini yapmamış olursun.
    Allah seni insanlardan koruyacaktır. Doğrusu Allah, kâfirler topluluğunu
    hidâyete erdirmez.” 46
    3- İnsanları Doğru Yola Dâvet: İnsan, kendisinde bulunan birtakım
    özelliklerden dolayı, zaman zaman “sırât-ı müstakim” dediğimiz,
    doğru yoldan sapabilir. Ancak ona, bu sapmasını haber
    vererek, onun yeniden fıtratına dönmesine, iyilikleri yakalayıp
    onları işlemesine yardımcı olacak birtakım uyarıcılar gelmiştir. İşte
    bunlar, Allah’ın kendilerini seçip görevlendirdiği peygamberlerdir.
    Evet, gelen her peygamber, etrafındaki insanları uyarmış, yanlış
    yolların kötülüğünü izah etmiş, onları sırât-ı müstakime yönlendirmeye
    çalışmıştır. “Elif Lâm Râ. (Bu Kur’an,) Rablerinin izniyle insanları
    karanlıklardan nûra/aydınlığa, yani her şeye gâlip (ve) övgüye lâyık olan
    Allah’ın yoluna çıkarman için sana indirdiğimiz bir kitaptır.” 47
    45] 33/Ahzâb, 39
    46] 5/Mâide, 67
    47] 14/İbrahim, 1
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 20 -
    4- İnsanlara Örnek Olmak: Peygamberlerin gönderiliş
    gâyelerinden birisi de, her konuda insanlara örnek olmalarıdır.
    Nebîlerin fıtratları temiz, rûhî yönden pek yüksek, irâdeleri ise,
    çok güçlüdür. Kur’an da Rasulullah’a, diğer peygamberlerin yolunu
    takip etmesini emretmekle, aynı zamanda diğer insanları
    da bu konuda uyarmıştır. “İşte o peygamberler, Allah’ın hidâyet ettiği
    kimselerdir. Sen de onların yoluna uy!”48 Buradan da, her konuda
    peygamberlere uymanın ve onları örnek almanın, insanlar için bir
    emir olduğunu anlıyoruz.
    Her şeyden önce, peygamberlerin kendi hayatları, hakikaten
    çok büyük bir ahlâkî temizlik ve dürüstlük örneğidir. Bunlar, insanlara
    dinî ve ahlâkî hakikatleri bildirmekten, onlara her bakımdan
    faydalı olmak ve hizmet etmekten başka bir şey düşünmemişler,
    hiçbir menfaat hırsı gütmemişlerdir. Onların hayatlarını ve
    davranışlarını düşünürken, insan gerçekten heyecan duymaktadır.
    Sonra onların din ve ahlâk namına getirdikleri ölmez prensiplerin
    doğruluğu, asırlar sonra dahi meydandadır. Kur’an, “onların hepsi
    de sâlih kimselerdendi.” 49 demekle, peygamberlerin bütünü hakkında
    değer hükmünü bildirmiştir.
    Allah, olgunluk ve fazilette, onları birer örnek ve numûne
    kılmıştır. Çünkü onlar, akıl yönüyle mükemmel, hedef ve yöneliş
    yönüyle tertemiz, şeref ve rütbe yönüyle de bütün insanlardan üstündürler.
    “Andolsun, size, Allah’ı ve âhiret gününü umanlara ve Allah’ı
    çokça zikredenlere Allah’ın rasûlü’nde güzel bir örnek vardır.”50 Peygamberler,
    bütün insanlık için, en güzel birer önder, en güzel birer
    örnektirler. Herkes, onlara uymak ve onların metodlarını tâkip
    etmekle yükümlüdür.
    5- İnsanları Bâki Âleme Yönlendirme: İnsanoğlu, yaratılışı
    gereği dünyaya karşı aşırı bir şekilde sevgi beslemektedir. Hz.
    Peygamber’den rivâyet edilen şu hadiste de, onun bu yönüne dikkat
    çekilmiştir: “Şâyet insanoğlunun bir vâdi dolusu altını olsa, yine o,
    iki vâdi dolusu olmasını arzu eder. İnsanoğlunun ağzını (aç gözlülüğünü)
    topraktan başkası doyurmaz.”51 Ahiret hayatı, peygamberler olmaksızın
    aklın hakikatini anlayamayacağı, gaybe âit işlerdendir. İşte
    peygamberler, devamlı olarak dünyaya meyilli olan insanları, bu
    âleme doğru yönlendirmeye çalışmışlardır.
    Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde, dünya hayatının bir
    48] 6/En’âm, 90
    49] 6/En'âm, 85
    50] 33/Ahzâb, 21
    51] Buhârî, Rikak 10; Tirmizî, Menâkıb 32, 64
    PEYGAMBER
    - 21 -
    aldanma metâı olduğu,52 insanlar için çok süslü gösterildiği,53 oyun
    ve oyalanmadan ibaret olduğu,54 dünyadaki nimetlerin geçici olup
    asıl bitmeyen ve tükenmeyenlerin âhiret yurdunda olacağı 55 üzerinde
    durulmuştur.
    Günümüzde şu gerçeğin görülmemesi mümkün değildir:
    Âhiret inancının olmadığı toplumlarda, huzur ve mutluluktan söz
    etmek hiç de kolay değildir. Zira insanoğlunun hemen yarısını teşkil
    eden çocuklar, yalnız cennet fikriyle, onlara dehşetli ve ağlatıcı
    görünen ölümlere karşı dayanabilirler ve bu ümitle sevinçli bir
    şekilde yaşayabilirler. İnsanlığın azımsanamayacak bir bölümünü
    teşkil eden ihtiyarlar, uhrevî hayatla yakınlarında bulunan kabre
    karşı tahammül gösterebilirler. Toplumun önemli bir kesimini
    oluşturan gençler, delikanlılar aşırı bir şiddette olan duygularını,
    nefislerini, hevâ ve isteklerini; tecavüzlerden, zulüm ve haksızlıklardan,
    ancak cennet düşüncesi ve cehennem korkusuyla dizginleyebilirler.
    Böyle mutlu bir toplumu da ancak, getirmiş oldukları
    prensiplerle insanları istikamete götüren peygamberler kurabilmişlerdir.
    6- Dünya-Âhiret Dengesini Sağlama: Peygamberler, dünya
    ve ukbâ dengesini kurmak için gelmişlerdir. Onların getirdiği
    muvâzene/denge ile insanoğlu, ifrat ve tefritten kurtulacak ve istikameti
    bulacaktır. Ne papazlar ve ruhbanlar gibi bütün dünyayı
    terkedip manastırlara çekilme, ne de her şeyiyle dünyaya dalıp
    ona kul-köle olma değil; sürekli orta yolu bulma ve yaşama ki, bu
    da ancak vahyin aydınlık dünyasında elde edilebilecek bir nasiptir.
    Yoksa akıl ve vicdanla böyle bir denge kurulamaz.
    İslâm’da insanın dünyadan tamamen çekilmesi ve kendini
    sadece namaza oruca vermesi istenmediği gibi; aynı zamanda
    kendini tamamen maddeye kaptırıp onun arkasından devamlı
    koşması da tavsiye edilmemiştir. Bilakis, dünya-ukbâ uygunluğu,
    dünyanın âhirete bir tarla kılınması tavsiyesinde bulunulmuştur.
    Mü’minin dünya ve âhiret mutluluğunu beraber istemesi,56 Karun
    gibi sadece dünyaya takılıp kalınmaması,57 ama bununla birlikte,
    çeşitli nimetlerden istifade edilebilmesi58 de, yine İslâm’ın, dolayısıyla
    bütün peygamberlerin prensipleri arasındadır.
    52] 3/Âl-i İmrân, 185; 13/Ra'd, 26; 31/Lokman, 33
    53] 2/Bakara, 212; 3/Âl-i İmrân, 14; 57/Hadîd, 20
    54] 6/En'âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36
    55] 4/Nisâ, 77; 16/Nahl, 96; 35/Fâtır, 5
    56] 2/Bakara, 200-201
    57] 28/Kasas, 81
    58] 7/A'râf, 31-32, 15
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 22 -
    7- İtiraz Kapısını Kapatma: Peygamberlerin gönderiliş sebeplerinden
    biri de, insanların âhirette Allah’a karşı herhangi bir
    itirazlarının olmasını önlemektir. “Müjdeleyici ve sakındırıcı olarak
    peygamberler (gönderdik) ki, insanların, peygamberlerden sonra Allah’a
    karşı bir bahaneleri olmasın. Allah azizdir, hakimdir.”59 Yani iman ve
    itaat edenlere, âhirette ecir ve sevap ile müjde vermek; küfür ve
    isyan edenlere, cehennem azâbını haber verip çekindirmek üzere
    elçiler gönderilmiştir ki, azâbı gördükleri zaman mâzeretleri
    kalmasın: “Eğer Biz, bundan önce onları helâk etseydik, muhakkak ki
    şöyle diyeceklerdi: ‘Ey Rabbim! Bize bir peygamber gönderseydin de, şu
    aşağılığa ve rüsvaylığa düşmeden önce âyetlerine uysaydık!”60 Peygamber
    gönderilmemiş olsaydı, demek ki insanlar, bunu bahane edeceklerdi:
    “Vaktiyle bize bunları bildirseydin, hükümlerini, şeriatını,
    kanunlarını bildiren bir peygamber gönderseydin de, bilmediklerimizi
    öğrenip onlara tâbi olsaydık ve felâketler başımıza gelmeseydi
    ne olurdu; bize bir elçi gönderseydin de böyle alçak ve rezil
    olmadan önce, senin âyetlerine uysaydık” diyebileceklerdi. İşte bu
    mâzeret kapısını Allah, peygamber göndermekle kapatmıştır.
    Kıyâmet gününde Allah, bütün insanları toplayacak, her
    peygamberi de aynı zamanda kendi ümmetine tebliğde bulunduğuna
    dair şâhit olarak getirecektir: “Kıyâmet gününde, her ümmete
    bir şâhit getirdiğimizde halleri ne olacaktır? O gün, inkâr edip peygambere
    isyan edenler, yerle bir olmayı isterler. Allah’tan hiç bir sözü
    gizleyemezler.”61 Yine onlar, kıyâmet gününde, cehenneme atılmadan
    önce, o korkunç âkıbete götürülürken, kendilerine işlemiş oldukları
    suçlardan sorulur da, onlar, bunu itiraf ederler: “Cehennem,
    öfkeden parçalanacak bir hale gelir. Cehenneme her topluluk atıldığında,
    zebâniler onlara: ‘Size bir uyarıcı gelmemiş miydi?’ diye soracaklardır.
    Onlar da: ‘Evet, uyarıcı gelmiş, fakat biz yalanlamıştık ve Allah hiçbir şey
    indirmedi; siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz’ demiştik diye cevap
    verirler. ‘Eğer dinlesek veya düşünseydik, alev alev yanan cehennemin
    ehlinden olmazdık’ derler. İşte böylece günahlarını itiraf ederler. Kahrolsun
    alev alev yanan o cehennem ehli!” 62
    Her peygamber, insanları inandırmak ve inanmayanların da
    bahanelerine meydan vermemek için bazı mûcizelerle gelmiştir.
    Artık bundan böyle kimsenin itiraza hakkı yoktur. Allah, inanmamızı
    istediği hakikatleri, peygamberleriyle gayet açık bir şekilde
    gözler önüne sermiştir. Zaten bu da, onların gönderiliş
    59] 4/Nisâ, 165
    60] 20/Tâhâ, 134
    61] 4/Nisâ, 41-42; 16/Nahl, 89
    62] 67/Mülk, 8-11
    PEYGAMBER
    - 23 -
    gayelerinden biridir. Ayrıca önemli bir nokta da, Allah, “Biz, peygamber
    göndermedikçe azab edici değiliz.”63 buyurmaktadır. Demek
    ki, peygamberler gönderildiği için mizan ve terazi kurulacak ve
    kimsenin mâzeretine (daha doğrusu bahanesine) bakılmadan
    herkesin hesabı sorulacaktır.
    8- İnsan Fıtratına Uygun Olan Gerçek Din Duygusunu Öğretme:
    İlk insanla beraber ortaya çıkan din, çağlar boyunca inanların
    rûhunu tatmin etmiş, meraklarını gidermiştir. Dinin bu vasfı,
    kaynağının sağlamlığındandır. Günümüz dünyasında da, bütün
    eski dönemlerde olduğu gibi, insanların büyük çoğunluğu Allah’a
    inanmakta ve tüm varlıkları O’nun eseri olarak kabul etmektedir.
    Din, insanlığın en önemli gereksinimlerindendir.
    İnsanlar, ilâhî ve uhrevî hakikatleri, kendi akıllarıyla idrâk edemezler.
    Zira aklın kapasitesi sınırlıdır. Akıl, insanları çeşitli yollara
    götürebilir. Büyük hakikatlere dair söz söylemek iddiasındaki filozofların,
    insanlığa ne kadar değişik, hatta birbirini yalanlayan, zıt
    yollar çizdikleri bilinir ve bilinmesi gerekir. Allah, lütfu ile zaman
    zaman yeryüzünün çeşitli bölgelerinde, ilâhî tebliği alıp kavimlerine
    ulaştıracak insanlar seçmiştir. Zira, hayatın, yaşayış tarzının,
    ilâhî tâlimata göre tanzim edilmesi gerekmektedir. İnsan fıtratı
    da, bu evreni var eden bir yaratıcıya ibâdet etmekle donatılmış
    gibidir ki, bunu, Kur’ân-ı Kerim, şu âyetiyle kullara ifade etmektedir:
    “Sen, yeryüzünü, hanîf (tevhid eri, Allah’ı birleyici) olarak dine, yani
    Allah insanları hangi fıtrat üzere yaratmış ise o fıtrata çevir. Allah’ın yaratışında
    değişme yoktur. İşte dosdoğru din budur; fakat insanların çoğu
    bilmezler.”64 insanlar, fıtraten sağlam, fikir ve düşünce yönüyle
    düzgün oldukları müddetçe, dine yönelmeleri devam edecektir.
    Çünkü insanın duygu ve düşüncelerinin yöneldiği en kıymetli şey,
    dindir. Aynı zamanda onu, diğer yaratıklardan ayıran en belirgin
    öğe de din ve onu yaşamadır. İşte peygamberler de, insanların
    muhtaç oldukları gerçek dini getirerek, onların bu ihtiyaçlarını en
    güzel bir şekilde karşılamışlardır.
    9- İnsanlara, Doğru Kuralları Gösterme: Nübüvvet görevlerinden
    birisi de, Allah’tan almış oldukları dosdoğru kurallar vasıtasıyla,
    hem bu, hem de öbür dünyada insanları saâdete götürecek,
    faziletli davranışlara yönlendirmektir. İnsanların tek başlarına,
    iyi şeylerin tamamını kavrayıp onların gerektirdiği doğrultuda
    hareket etmeleri söz konusu değildir. Zira insanların arzu, istek
    ve menfaatleri farklı farklıdır. Buna en büyük delil, bugünkü
    63] 17/İsrâ, 15
    64] 30/Rûm, 30
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 24 -
    dünyanın içinde bulunduğu durumdur. Pek çok zulüm işlenmesine,
    haksızlıklar yapılamasına, insan hakları çiğnenmesine rağmen
    birçokları, medeniyetin zirvesinde olduğunu pek rahat bir şekilde
    söyleyebiliyorlar. İşte bundan dolayıdır ki, peygamberlerin risâleti,
    toplumu düzeltip insanları Allah’a kul olma noktasına getirecek
    kuralları açıklamak ve yine toplumu felâkete sürükleyip Allah’ın
    gazabını gerektirecek, kötü hareketlere dikkat çekmektir.
    Kur’ân-ı Kerim’i incelediğimizde, her peygamberin, kendi dönemindeki
    insanları doğruya sevk edip, kötü şeylerden sakındırdığını
    görürüz. Hz. Nûh, insanları putlara tapmaktan sakındırmış,
    tutmaları gereken yolu göstermiş,65 Hz. İbrahim, kavmiyle büyük
    mücadeleler vermiş, akıl yönünden değişik metodlar kullanarak
    doğruları göstermeye çalışmış66, Hz. Sâlih, kavmini kötü şeylerden
    ve kötü kimselere uymaktan sakındırmış67, Hz. Lût, kavmi arasında
    yaygın olan livâtadan (homoseksüellikten) vazgeçirmeye çalışmış
    ve bu uğurda çetin mücadeleler vermiş,68 Hz. Şuayb, ölçü
    ve tartıda eksiklik yapan kavmini bu davranışlarından caydırmaya
    uğraşmıştır.69 Netice itibariyle her peygamber, kavmiyle buna
    benzer nice mücadelelerde bulunmuştur. “Şüphesiz her ümmete
    bir peygamber gelmiştir. Peygamberleri geldiğinde, aralarında adâletle
    hümolunur. Onlara asla zulmedilmez.” 70; “Muhakkak ki Biz, peygamberlerimizi
    açık delillerle/mûcizelerle gönderdik. İnsanlar, aralarında adâleti
    hâkim kılsınlar diye, o peygamberlere kitap ve ölçü/nizam indirdik.” 71
    10- Ahlâk Eğitimini Gerçekleştirme: İnsan için hem iyilik, hem
    de kötülük yolu açıktır. “Biz, ona her iki yolu da (hayır ve şerri) göstermedik
    mi?”72;“Gerçekten de nefis, kötülüğü emreder.”73 Ancak insan,
    arzu ve isteklerini yönlendirme, sınırlama ve frenleme gücüne
    sahiptir. “Rabbinin azametinden korkup kendini şehevî arzulardan koruyana
    gelince, onun da varıp kalacağı yer mutlaka cennettir.”74 Fakat
    her insan, nefsine hâkim olamayabilir. Demek ki insanda, bir şeyi
    emreden veya yasaklayan gizli bir güç vardır. Kötülüklere karşı insanı
    dizginleyen en önemli faktör, Allah’a inanma ve yaptıklarının
    hesabını verme düşüncesidir. Ahlâk eğitimi de diyebileceğimiz bu
    65] 7/A’râf, 59-64; 10/Yûnus, 71-73...
    66] 6/En’âm, 76-79, 80-83; 21/Enbiyâ, 58-67...
    67] 7/A’râf, 73-79; 11/Hûd, 61-68...
    68] 7/A’râf, 80-82; 11/Hûd, 77-80...
    69] 7/A’râf, 85-86; 11/Hûd, 84-85...
    70] 10/Yûnus, 47
    71] 57/Hadîd, 25
    72] 90/Beled, 10
    73] 12/Yûsuf, 53
    74] 79/Nâziât, 40-41
    PEYGAMBER
    - 25 -
    davranışları en iyi, peygamberler vermiştir. Onlar, getirdikleri kanunlarla,
    insanlar arası münasebetleri en iyi bir şekilde ayarlamaya
    çalışmışlar, onları güzel ahlâka yönlendirmişler ve bu konuda
    en güzel birer örnek olmuşlardır. Kur’ân-ı Kerim de, peygamberimizin
    bu yönüne dikkatleri çekmiş, O’nun yüce bir ahlâkla yaratıldığını
    vurgulamıştır.75 Ayrıca peygamberimiz de, kendisinin,
    “güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini”76 ifade etmiştir. 77
    Peygamberlerin Dâvetlerinin Özellikleri
    1- Rabbânîlik: Kur’an’da peygamberlik, Allah’ın kulları arasından
    seçtiği şahıslara verdiği bir lütuf ve rahmet olarak takdim
    edilir. İnsanların kendi istek ve çabalarıyla bu unvânı elde etmeleri
    mümkün değildir. Peygamberlerin, Allah tarafından bu görev
    için tercih edildiğini,78 onların seçkin79 kişiler olduğunu belirten
    âyetlerin yanında; Allah’ın, peygamberliği dilediği kimselere vereceğini
    ifade eden âyetler de vardır.
    Hiçbir peygamber, düşünüp taşınıp kendi aklına göre, “şöyle
    bir sistem ortaya koyayım” diyerek işe başlamamıştır ve başlamaz.
    Doğrudan doğruya Allah, insanlar içinden bir kimseyi peygamber
    yapmayı diler. Vakti gelince, tamamen peygamberlik için yaratılmış
    bu seçkin insana, peygamberlik vazifesini duyurur, o da peygamberliğini
    ilân eder. Nübüvvet, Allah’ın istediğine verdiği bir
    görevdir. O, ne akıl, ne çalışma, ne çok ibâdet ve ne de verâset
    yoluyla ulaşılacak bir şey değildir. Onların getirmiş olduğu her şey,
    vahiyden ibarettir. Onlardan her biri, şöyle der: “Ben yalnızca bana
    vahy olunana uyuyorum.” 80
    Bulundukları çevre şartları, ekonomik ve sosyal hâdiseler, onların
    konumlarını asla değiştiremez. Onlar, bildikleri yolda hedeflerine
    varmaya çalışırlar. Vazifelerini yaparlarken de, muhâtaplarının
    kabul veya reddi onları pek bağlamaz. Onların vazifesi, sadece
    tebliğ edip anlatmak ve ilâhî emirleri tatbik etmekten ibarettir.
    Muhâliflerin dedikleri, söyledikleri veya yaptıkları, onların tavırlarını
    değiştirmez. Mesajlarını, çarpıtmadan, eğip bükmeden net
    bir şekilde toplumlarına iletirler. Dâvâları adına tâviz vermeleri,
    kat’iyyen düşünülemez. “Ayı bir eline, güneşi diğer eline koysalar,
    peygamberler, bu dâvâlarından kesinlikle vazgeçmezler.”
    75] 68/Kalem, 4
    76] Ahmed bin Hanbel, II/381; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk, 8
    77] Muhittin Akgül, Kur’ân-ı Kerim’de Peygamber, s. 28-36
    78] 3/Âl- İmrân, 33; 7/A’râf, 144...
    79] 27/Neml, 59; 38/Sâd, 47
    80] 6/En’âm, 50; 7/A’râf, 203...
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 26 -
    2- Tevhide Çağrı: Bütün peygamberlerin tebliğ ettiği din olan
    İslâm’da temel nokta, tevhid bayrağı altından toplanmaktır. Bunun
    da esası, kelime-i tevhiddir. “...Yalnız Allah’a kulluk edelim ve
    O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayalım...”81 Bütün peygamberlere baktığımızda,
    hepsinin temel gayelerinin, insanları Allah’ın varlığına
    ve birliğine çağırdıklarını görürüz. Her peygamber, çevresindekilere
    şunları söylemiştir: “Ey kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin için
    O’ndan başka ilâh yoktur.” 82
    Bütün peygamberlerin dâvetlerindeki esas tema, temel vurgu,
    insanları sadece Allah’a kulluğa ve O’na inanıp teslim olmaya
    yöneliktir. “Andolsun Biz, her ümmet/millet içinde; ‘Allah’a kulluk edin;
    tâğuttan (ona itaatten) kaçının’ diyen bir rasül gönderdik.”83 Bunlardaki
    söz birliği ve hepsinin tevhid hakikatiyle gelmesi de, yine peygamberlik
    kurumuna ait bir özelliktir. Onun içindir ki, Allah Rasülü:
    “Ben ve benden evvel gelen bütün peygamberlerin söylediği en faziletli
    söz: ‘Lâ ilâhe illâllahu vahdehû lâ şerîke lehû”(Bir tek olan ve hiç ortağı
    bulunmayan Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur) sözü veya bu anlama gelen
    sözdür.”84 buyurmuştur.
    3- Ücret İstememe: Peygamberlerin, yaptıkları hizmetler karşılığında
    insanlardan hiçbir beklentileri yoktur. Diğer insanların
    böyle bir şeyi arzulamaları mümkün olabilir. Ancak Kur’an, peygamberlerin
    böyle bir istekte bulunmadıklarını söylemektedir.
    Onlardan her birinin, bu konudaki yegâne sözü: “Ben sizden hiçbir
    ücret/karşılık istemiyorum. Benim ücretim/mükâfatım ancak Allah’a
    aittir.”85 cümlesi olmuştur. Onlar, bunun karşılığını Allah’tan beklerler.
    Nasihatleri ve irşadları karşılığında, insanlardan bir övgü de
    beklemezler. Yegâne istekleri, Allah rızâsı ve âhiret sevabıdır.
    4- Kavimlerinin Diliyle Gelme: Allah, insanlara olan merhametinden
    dolayı, gönderdiği her peygamberi, insanlar ondan, anlaşılması
    gerekli olan şeyleri kolaylıkla kavrayabilsinler ve anlasınlar
    diye, kendi kavminin diliyle göndermiştir. Allah’ın âdeti, sünneti
    böyledir. Öteden beri, her peygamber, gönderildiği ümmetin ve
    özellikle içlerinde oturduğu topluluğun dili ile gönderilmiştir. Tâ
    ki, tebliğine emredilmiş olduğu şeyleri kavmine anlatsın, anlattırsın.
    Çünkü bir peygamberin peygamberliği, gerek kavmine ait olsun
    ve gerek daha başkalarını da kapsasın, mutlaka o peygamber,
    öncelikle kavmini dâvet edecek ve ilk işi onlara peygamberliğini
    81] 3/Âl-i İmrân, 64
    82] 5/Mâide, 72, 117; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85...
    83] 16/Nahl, 36
    84] Muvattâ, Kur’an 32, Hacc 246
    85] 10/Yûnus, 72; 11/Hûd, 29, 51...
    PEYGAMBER
    - 27 -
    anlatmak olacaktır. Bu ise, onların en iyi, en kolay anlayabilecekleri
    kendi dilleriyle açıklamaya bağlıdır. Şayet Kur’an, başka bir
    dille indirilseydi, peygamberin de içlerinde bulunduğu ve ilk önce
    hitap edeceği kavmi anlamayacaktı. Kur’an, bu durumu şöyle dile
    getirir: “Eğer Biz bu Kur’ân’ı, yabancı bir dille indirseydik, iman etmeyenler,
    mutlaka diyeceklerdi ki, ‘âyetleri uzun uzadıya açıklamalı değil miydi?
    Arap bir peygambere yabancı dil, öyle mi?”86 Peygamberler, içinden
    çıktıkları toplumlarının diliyle gönderilmeseydi, diğer kavimlere
    tebliğ etmek ve mesajı umûmileştirmek için, ilk neşredenler yetişmeyecek
    ve bundan dolayı, hiçbir topluluk hakkında Allah’ın kesin
    delili gerçekleşmeyecekti. “Allah, her peygamberi kendi kavminin
    diliyle göndermiştir.” 87
    5- Hedef ve Gâyenin Açıklığı: Bütün peygamberler, insanların
    fıtratlarına uygun bir şekilde hareket eder, onlara akıllarının
    alabileceği sadelikte hitap ederlerdi. Çünkü dâvetçinin, konuşmalarında,
    sohbetlerinde sözünün muhâtapları tarafından anlaşılır
    netlikte ve sadelikte olması gerekir. Aksi takdirde dediği anlaşılmaz,
    sözleri hedefini bulamaz. “(Ey peygamber!) Sen, insanları Rabbinin
    yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde
    mücadele et.” 88
    İnsanlar, çoğu hususta birbirinden farklıdır. Zekâ ve ilimleri
    farklı olduğu gibi, karakter ve duyguları da farklıdır. Ayrıca düşünce
    ve tasavvurlarında farklı oldukları gibi, eğilim ve yönelişlerinde
    de farklılık gösterirler. Bütün bu farklılıklar, dâvet ve dâvetçilerin,
    onları etkileyecek ve karakterlerine münasip düşecek bir şekilde
    giriş yapmalarını mecburi kılmaktadır. Bu noktayı çok iyi bir şekilde
    bilen peygamberler, gayet açık ve net bir şekilde, aktaracakları
    şeyleri aktarmış, insanların anlamakta güçlük çekecekleri bir metottan
    uzak durmuşlardır. Tekellüfe/zorluğa girilmemiş,89 en kolay
    ve açık deliller ileri sürülmüş,90 anlatılacak şeylerde bir kapalılık
    bırakılmamıştır. 91
    6- İhlâs ve Samimiyet: İhlâsı, “yapılan bir şeyi Allah için yapma
    ve bunu Allah’tan başkasının görmesini istememe” şeklinde tanımlayabileceğimiz
    gibi, “yapılan bir harekette, diğer insanların
    değerlendirmelerini gözardı etme ve onların düşüncelerinden kaçınma”
    diye de tarif edebiliriz. İşte peygamberler, bütün işlerinde
    86] 41/Fussılet, 44
    87] Ahmed bin Hanbel, V/158
    88] 16/Nahl, 125
    89] 38/Sâd, 86
    90] 2/Bakara, 258
    91] 12/Yûsuf, 108
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 28 -
    ihlâsa erdirilen şahsiyetlerdir. İhlâs ve samimiyetin zirvesini onlar
    tutmuştur. Kur’an, onların bu yönlerini bazı peygamberlerin
    şahsında şöyle anlatmaktadır: “Kitab’da Mûsâ’yı da an! Gerçekten o,
    ihlâsa erdirilmiş bir rasûl, nebî idi.”92 Hz. Yusuf için: “Şüphesiz o, ihlâsa
    erdirilmiş kullarımızdandır.”93 Ve Hz. Peygamber’e ise: “Şüphesiz ki
    Kitab’ı sana hak olarak indirdik. (O halde sen de) dini O’na has kılarak,
    ihlâs ile Allah’a kulluk et!”94; “De ki: ‘Ben dinimde ihlâs ile (dini O’na has
    kılarak) ancak Allah’a ibâdet ederim.” 95
    Peygamberlerin Peygamberliği Nasıl Anlaşılır?
    Bir peygamberin peygamberliği, onun gösterdiği mûcizelerden
    anlaşılır. Bütün peygamberlerin bir mûcizesi vardır. Peygamberlerin
    peygamberliklerini ispat etmeleri için Allah’ın izni ile göstermiş
    oldukları hârikulâde (olağanüstü) olaylara mûcize denir.
    Peygamberlerde görülen mûcizelerin benzeri, başkaları tarafından
    gösterilemez. Mûcize, Allah’ın bir fiili olup, peygamberlere
    nisbet edilmesi mecazîdir. Peygamberler, kendiliklerinden ve istedikleri
    mûcizeyi gösteremezler. Peygamberin, bi’setinden (peygamber
    olarak gönderilmesinden) kısa bir süre önce zuhur eden
    hârikulâde hallere irhasat; daha evvel zuhur eden olağanüstü hallere
    de keramet denir.
    Son Peygamber
    Allah son peygamber olarak Hz. Muhammed’i (s.a.s.) göndermiştir.
    Ondan sonra artık peygamberlik kapısı kapanmıştır. Yani,
    bir daha peygamber gelmeyecektir. Peygamberlerin en üstünü
    ve en faziletlisi Hz. Muhammed’dir. “Biz Seni âlemlere rahmet olarak
    gönderdik.”96;“Şüphesiz Allah ve melekleri Peygamber Muhammed’i
    överler/salât getirirler). Ey iman edenler! Siz de O’nu övün, O’na salât ve
    selâm getirin.” 97
    Müslümanların örnek alması gereken kişi, tek önderimiz Hz.
    Muhammed’dir. Müslümanlar yaşayış tarzını, en ufağından en büyüğüne
    bütün hal ve hareketlerini O’nu örnek alarak düzenlerler.
    Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor: “Ey inananlar! And olsun ki, sizin
    için, Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çok zikredenler
    için Resulullah en güzel örnektir.” 98
    92] 19/Meryem, 51
    93] 12/Yûsuf, 24
    94] 39/Zümer, 2
    95] 39/Zümer, 14; M. Akgül, a.g.e. s.37-40
    96] 21/Enbiyâ, 31
    97] 33/Ahzâb, 56
    98] 33/Ahzâb, 21
    PEYGAMBER
    - 29 -
    Peygamber’e itaat Allah’a itaattir. Allah Kur’an’da şöyle buyuruyor:
    “(Ey Muhammed) de ki, Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki, Allah
    da sizi ve günahlarınızı bağışlasın. Allah affeder ve merhamet eder. De ki
    Allah’a ve Peygamber’e itaat edin. Yüz çevirirlerse bilsinler ki Allah, inkâr
    edenleri sevmez.” 99
    Mütenebbî/Sahte Peygamber
    Mütenebbî: Son peygamber olarak Hz. Muhammed’in (s.a.s.)
    gelmesi ve O’ndan sonra başka peygamberin gelmeyecek olmasına
    rağmen, Hz. Muhammed (s.a.s.)’den sonra peygamberlik iddiasında
    olan kimselere verilen isimdir. Bunlara yalancı peygamber
    de denir. Bu kişiler; ya deli, ya şöhret düşkünü veya basit çıkar
    peşinde koşan insanlardır.
    İlk mütenebbi, Peygamberimiz zamanında ortaya çıkan
    Müseylimetü’l-Kezzab’tır. Bu yalancı peygamber, Hz. Ebu Bekir’in
    halifeliği zamanında yapılan savaşta öldürülmüştür. Son zamanların
    sahte peygamberlerinden Hindistan’da Sör Seyyit Ahmet
    nice fitnelere sebep olmuş bir İngiliz ajanıdır. Yine 20. asrın
    mütenebbîlerinden Reşad Halife de, Amerika’daki bir mescidde
    meçhul birisi tarafından öldürülmüştür. Ankara’daki İskender Evrenesoğlu
    (İskender el-ekber), içinde Demirel’den, bazı bakanlardan
    isim isim bahseden Allah’tan “kitap” getirdiğini iddia eden
    meczup insanlar da cahil halkı kandırarak bu tür komik iddialarda
    bulunabilmektedir.
    Peygamberlerin Sıfatları
    1-) Sıdk; Doğruluk demektir. Peygamberler, hem sözlerinde
    hem de işlerinde doğru sözlüdürler. Asla yalan söylemezler. “Kitapta
    İbrahim’i de an. O, dosdoğru (sıddîk) bir nebî idi.”100 Yine bütün peygamberlerin
    doğru olduklarını, örneklendiren benzer âyetlerde,
    Hz. İsmâil,101 Hz. İdris,102 Hz. Yusuf103 için sıdk sıfatı verilir; diğer
    peygamberlerin de sâdık oldukları başka ifadelerle anlatılır.
    2-) Emanet; Güvenilir olmak demektir. Peygamberler güvenilir
    insanlardır. Peygam-berler asla emanete hıyanet etmezler. “Bir
    peygamber için, emanete hiyanet etmek olur şey değildir.”104 Mekke
    müşrikleri Peygamberimize “Muhammed’ül-emin” diyorlardı.
    99] 3/Âl-i İmrân, 31-32
    100] 19/Meryem, 41
    101] 19/Meryem, 54
    102] 19/Meryem, 57
    103] 12/Yusuf, 46
    104] 3/Âl-i İmrân, 161
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 30 -
    Peygamberimizin en azılı düşmanı olan bu müşrikler, en değerli
    eşyalarını Peygamberimize emanet ediyorlardı.
    3-) Fetanet; Peygamberler, insanların en zekileri ve en akıllılarıdır.
    4-) İsmet; Günah işlememek demektir. Peygamberler büyük
    günah işlemezler. Ancak, insan olduklarından dolayı “zelle” denilen
    çok küçük hatalar yaparlar. Kur’an bu hataları bazen zelle kelimesi
    ile bazen zulüm kelimesiyle, bazen de zenb/günah kelimesi
    ile ifade eder. Bu hatalar derhal Allah tarafından düzeltilir.
    5-) Tebliğ; Bildirmek demektir. Peygamberler Allah’tan almış
    oldukları emirleri mutlaka insanlara bildirmişlerdir. Hiçbir şeyi
    gizlememişler; hiçbir şey ilave etmemişlerdir. “O peygamberler ki
    Allah’ın emirlerini insanlara tebliğ ederler, Allah’tan korkarlar ve O’ndan
    başka kimseden korkmazlar.” 105
    Bütün peygamberler, tebliğ görevini yapmak için büyük meşakkat
    ve çilelere göğüs germişlerdir. Hatta bazıları bu uğurda
    canlarını feda etmişlerdir. Peygamberler, gördükleri tüm kötülükleri
    mutlaka elleriyle veya dilleriyle düzeltmeye çalışmışlardır.
    Peygamberler âdil kimselerdir. Adalete ters hiçbir iş yapmazlar.
    Peygamberler, görevlerinden azl olunmazlar. Peygamberlik çalışmakla
    elde edilmez. Allah, onu dilediğine vermiştir. Peygamberler
    seçilmiş, seçkin insanlardır; soyları temizdir. Güzel ahlak sahibidirler.
    Yaratılışları ve suretleri de güzeldir. Allah’tan başkasından
    korkmazlar. Bütün bunlarla birlikte, peygamberler, beşerdir, yani
    bizim gibi insandırlar. İnsanlar için tabii olan yeme-içme, evlenme,
    uyuma, yanılma, unutma, hastalanma... gibi hususlar peygamberler
    için de mümkündür. Fizikî bünye ve ihtiyaçları itibariyle diğer
    insanlardan farksızdırlar. 106
    Kur’an’da İsmi Geçen Peygamberler
    Peygamberlik makamı Hazreti Âdem ile başlayıp Hazreti Muhammed
    Mustafa ile son bulmuştur. Bu iki peygamber arasında ne
    kadar peygamber gelip geçtiğini Allah’tan başka hiç kimse bilemez.
    Bütün peygamberler Kur’an-ı Kerim’de açıklanmamıştır. “Bir
    kısım peygamberleri sana anlattık, bir kısmını ise anlatmadık.”107 Fakat
    her ümmete (topluma) peygamber gönderildiği ifade edilmektedir.
    Kur’an’da ismi geçen 25 peygamber vardır. Bu peygamberler
    105] 33/Ahzâb, 39
    106] bk. 25/Furkan, 20; 13/Ra’d, 38
    107] 4/Nisâ, 164
    PEYGAMBER
    - 31 -
    şunlardır:
    Adem, İdris, Nuh, Hud, Salih, Lut, İbrahim, İsmail, İshak, Yakub,
    Yusuf, Şuayb, Harun, Mûsâ, Davud, Süleyman, Eyyub, Zülkifl,
    Yunus, İlyas, Elyasa, Zekeriyya, Yahya, İsa, Muhammed Mustafa
    (s.a.s.).
    Ayrıca Kur’an-ı Kerim’de ismi geçtiği halde peygamber olup
    olmadıkları hakkında bilgi bulunmayanlar vardır. Bunlar: Uzeyir,
    Lokman ve Zülkarneyn’dir.
    Peygamberlere İman
    Bilindiği gibi, peygamberlere inanmak imanın esaslarından biridir.
    Peygamberlerin birini bile inkâr eden kişi dinden çıkar. Yüce
    Allah, her topluma İslâm’ı tebliğ için peygamberler göndermiştir
    ki, Allah’ı bilsinler ve O’ndan başkasına kulluk etmesinler. Allah,
    kendilerine peygamber göndermediği bir topluma azab etmez.
    “Biz bir peygamber göndermedikçe azab etmeyiz.”108 Peygamberlere
    imanla alakalı olarak Kur’an-ı Kerim’de birçok âyet vardır. “Allah’a
    ve peygamberlerine iman eden ve peygamberlerden hiç birisi arasında
    (kendisine iman etme bakımından) fark gözetmeyen kimselere gelince,
    işte onların mükâfatını Allah kıyamette verecektir. Allah çok bağışlayıcı
    ve merhametlidir.” 109
    “O kimseler ki, Allah’ı ve peygamberlerini inkâr ederek kâfir olurlar.
    Allah ile peygamberlerinin arasını açmak isterler. Ve ‘peygamberlerden
    bir kısmına inanırız, bir kısmını inkâr ederiz!’ derler. Böylece iman ile küfür
    arasında bir yer tutmak isterler.” 110Kendilerine peygamber gönderilen
    toplumların çoğu, peygamberlerini yalanlamış ve onlara
    uymamışlardır. Bugün olduğu gibi, geçmişte de peygamberlerine
    tâbi olan insanlar çok az olmuştur. Mesela Hz. İsa’ya on iki kişilik
    “havâriler” dediğimiz kimseler inanıp tâbi olmuştur. Diğer insanlar,
    tâbi olmadığı gibi onu öldürmek istemişlerdir.
    Bütün peygamberlerin getirdiği dinin adı İslâmiyet idi. Ne
    Hz. İsa’nın dini hıristiyanlık; ne de Hz. Mûsâ’nın dini yahudilikti.
    Hz. İsa’nın da Hz. Mûsâ’nın da, bütün peygamberlerin de dini
    ancak İslâm idi ve bütün peygamberler müslüman idiler. Bu gerçek,
    Kur’an’ın dilinden şöyle ifade edilir: “İbrahim ne bir yahudi, ne
    de bir hıristiyandı. Fakat Allah’ı bir tanıyan gerçek bir müslümandı. Ve
    108] 17/İsrâ, 15
    109] 4/Nisâ, 152
    110] 4/Nisâ, 150; Peygamberlere imanla ilgili diğer âyetler için, bkz. 2/Bakara,
    4-5; 4/Nisâ, 14-15, 59, 80; 7/A’râf, 35. Peygamberlere itaat etmeyelere
    azab ile ilgili bkz. 6/En’âm, 11; 13/Ra’d, 32; 5/Mâide, 33; 3/Âl-i İmrân, 32
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 32 -
    müşriklerden de değildi.”111; “Mûsâ da kavmine şöyle dedi: Ey kavmim,
    siz gerçekten Allah’a iman ettiyseniz O’nun birliğine teslim olmuş müslümansınız.
    Artık Allah’a tevekkül edin.”112; “Hani havarilere (Hz. İsa’ya
    bağlı olanlara): ‘Bana ve peygamberlerime iman edin’ diye ilham etmiştim
    de onlar, ‘iman ettik, bizim hakiki müslümanlar olduğumuza şahid ol’
    demişlerdi.” 113
    Görüldüğü gibi, Allah tarafından gönderilen bütün dinlerin
    adı İslâm, peygamberlerinin ve onlara tâbi olanların da adı müslüman
    idi. Fakat sonradan, bu saf ve temiz olan isim (İslâm), çeşitli
    isimler adı altında değiştirilmiştir. İslâm, her asır ve her peygamberin
    dinidir. Fakat çoğu peygamberin şeriatı ayrıdır. Buna göre din
    (İslâm) geniş, şümullü bir kavram; şeriat ise, bu dinin içerisinde her
    bir peygamberin tâkip ettiği yoldur.
    Bu ümmet ile geçmiş ümmetlerin şeriatları ayrı olabilir; fakat
    bizim ile onlar arasında müsavi (aynı) olan bir kelime vardır ki o
    özdür, temeldir, hiç bir zaman ve hiç bir şarta göre değişmez. Bu
    gerçeği Yüce Allah şöyle beyan ediyor: “De ki, ey ehl-i kitap, hepiniz
    bizimle sizin aranızda müsavi olan bir kelimeye gelin; şöyle diyerek:
    Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim; O’na hiç bir şeyi ortak koşmayalım.
    Allah’ı bırakıp da kimimiz kimimizi rabler tanımayalım.” 114; “Senden
    önce gönderdiğimiz her peygambere: ‘Benden başka ilah yoktur, Bana
    kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”115; “Andolsun ki her ümmete; ‘Allah’a
    ibâdet edin ve tâğutlardan kaçının’ diye peygamberler gönderdik.” 116
    İşte, Hz. Adem’den kıyamete kadar her insanın ve her cinnin,
    hatta bütün kâinatın uyması gereken kural ve gerçek budur.
    Mü’min bilir ve inanır ki, geçmişte ne kadar nebi ve rasül varsa,
    onlara uyanlarla beraber müslüman idiler. Onlar Allah’tan başkasına
    kulluk etmiyorlardı.
    Tevhid dininin (İslâm’ın) son halkasını Hz. Muhammed (s.a.s.)
    teşkil etmektedir. Artık Rasülullah gönderildiğinden itibaren,
    Rasülullah’sız bir din, Rasülullah’sız bir akide ve inanç olamaz. Öyleyse,
    yeryüzünde Allah’a bağlanmak isteyenlerin ve müslüman
    olarak kalmak isteyenlerin rehberi, kılavuzu Rasülullah’tan başkası
    olamaz. Zira Rasül’e itaat Allah’a itaattır. Bu konuda Yüce
    Allah şöyle buyuruyor: “Kim Rasül’e itaat ederse, muhakkak ki Allah’a
    itaat etmiş olur. Kim de yüz çevirirse, bu seni üzmesin. Zira seni onlara
    111] 3/Âl-i İmrân, 67
    112] 10/Yunus, 84
    113] 5/Mâide, 112
    114] 3/Âl-i İmrân, 64
    115] 21/Enbiyâ, 25
    116] 16/Nahl, 36
    PEYGAMBER
    - 33 -
    koruyucu ve gözetici olarak göndermedik (ancak tebliğci olarak gönderdik).”
    117
    Allah Teâlâ bu âyet-i kerimede Rasülüne itaat edenin Allah’a
    itaat etmiş olduğunu, Rasül’e isyan edenin de Allah’a isyan etmiş
    olduğunu haber veriyor. Bunun sebebi, Rasülullah’ın (s.a.s.) kendi
    hevâ ve hevesinden konuşmaması ve Allah’ın dinini tebliğ etmesidir.
    118 Rasülulah, hiç bir zaman Allah adına kendi kafasından bir
    şey konuşmaz; kendisine vahyedileni bildirir. Onun için Allah ile
    Rasülü’nün hükümleri arasında ayrılık, zıtlık, farklılık olamaz.
    İslâm akidesi açısından peygamberlik kurumu gerçekten büyük
    değer taşır. Bu müessese, akidenin ikinci yarısıdır. Peygambere
    iman, tevhid kelimesinin ikinci kısmıdır. Peygamberlik inancının
    tezahürleri pratik hayatta mutlaka görülmelidir. Normalde her
    insan, peygamberlere inandığını söyleyebilir. Fakat bu akide gerçeklere
    dayandırılırsa görülür ki, mü’min olduklarını iddia eden
    pek çok insan bu bağdan kopmuştur. Rasüllere iman olsun, diğer
    iman esaslarına iman olsun, her zaman kulluk ve itaat gerektirir.
    İtaat ve kullukla beslenmeyen bir iman, iman olarak kalamaz.
    Günün birinde tamamen söner veya yön değiştirir. Bunun içindir
    ki, itaat imana bağlı kılınmıştır. Böylece, Allah’a inanan kimse,
    Rasül’e bağlanmak zorundadır. Rasül’e bağlanmayanlar, Allah’a
    da bağlanmamışlardır.
    Kur’an-ı Kerim, peygamberler ve itaat konusunu şöyle açıklıyor:
    “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve
    sizden olan ulu’l-emre (emir sahiplerine) de. Eğer bir hususta çekişirseniz,
    onu Allah’a ve Rasülüne götürünüz. Eğer Allah’a ve ahiret gününe
    inanmışsanız; bu hem hayırlı ve hem de netice itibariyle en güzeldir.”
    119“Hayır, Rabbine and olsun ki, aralarında çekiştikleri şeylerde seni hakem
    tayin edip, sonra haklarında verdiğin hükümden dolayı içlerinde bir
    sıkıntı duymadan (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olamazlar.”
    120“Biz peygamberleri ancak itaat olunsunlar diye gönderdik.”
    121“Allah’a ve O’nun rasülüne itaat edin ve onların emirlerine ve yasaklarına
    aykırı hareket etmekten sakının. Eğer itaat etmekten yüz çevirirseniz,
    bilin ki, Peygamberimiz’e düşen sadece açık bir tebliğdir.” 122
    Bu âyetlerde mü’minlerin, Allah ile beraber Rasülü’ne
    de itaat etmeleri şart koşuluyor. Rasül’e itaat etmeden İslâm
    117] 4/Nisâ, 80
    118] Bk. 53/Necm, 3-4
    119] 4/Nisâ, 59
    120] 4/Nisâ, 65
    121] 4/Nisâ, 64
    122] 5/Mâide, 92; Ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 132; 47/Muhammed, 33
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 34 -
    yaşanamaz. Zira, “Rasüller sadece kendilerine itaat edilsin diye izn-i ilahi
    ile gönderilmişlerdir.”123 İtaat, imanın ve İslâm’ın şartı ve hudududur.
    İman edip de Allah’a ve Rasül’e itaat etmemek boş bir iddiadan
    başka bir şey değildir. Bu yalan, tâğutla hükmetmek isteyen her
    yalancının iddiasıdır. Çünkü, münâfıkların alâmeti, devamlı surette
    itaatten kaçınmaktır. Zira Yüce Allah münâfıklar hakkında şöyle
    buyurur:“Onlara Allah’ın indirdiğine ve Peygamber’e gelin denildiği
    zaman, senden büsbütün kaçtıklarını görürsün.”124 İtaat, bir akide meselesidir.
    Mü’min, akidesini sağlam temeller üzerine oturtmalıdır.
    İslâm’ın ve imanın hududunu çok iyi bilmelidir. 125
    Peygamberlere İman, Onları Örnek ve Önder
    Kabul Edip Onlara İtaat Etmek İçindir
    Peygamberlerin en büyük ve en önemli görevleri, insanların,
    hakkında ihtilâfa düşerek kendi imkânlarıyla hakkı bulamayacakları
    alanlarda ihtilâflarını çözümleyici hükümler getirmeleridir:
    “İnsanlar (aslında) bir tek ümmet (millet) idi. Bu durumda iken Allah,
    müjde verici ve uyarıcı olarak peygamberleri gönderdi. İnsanlar arasında
    anlaşmazlığa düştükleri hususlarda hüküm vermeleri için, onlarla beraber
    hak yolu gösteren kitapları indirdi.” 126 İşte bunun için Yüce Allah,
    her bir kavim için bir nezîr/uyarıcı göndermiştir.127 Peygamberlere
    iman, onların çağrısını kabul etmek, onların izinden gitmek, “olsa
    da olur, olmasa da” kabilinden insanların tercihine bırakılmış bir
    tutum değildir. İnsanlar, peygamberlere iman etmekle, onların
    izinden gitmekle yükümlüdürler. Aksini yaptıkları takdirde her
    peygamberden ümmeti hakkında şâhitlik etmesi de istenecek ve
    bu şehâdet, onların kesinleşmiş ceza ve azaplarını daha bir pekiştirici
    anlam taşıyacaktır. “Allah yolunda hakkıyla cihad edin. O, sizi seçti.
    Dinde size güçlük vermedi. Babanız İbrahim’in milletine/dinine (uyun).
    Sizi daha önceden ve bunda (Kur’an’da) ‘müslümanlar’ diye adlandırdı
    ki Peygamber size şâhit olsun; siz de insanlar üzerine şâhitlik edesiniz.
    O halde namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güvenin. O’dur
    sizin Mevlânız. O, ne güzel mevlâ ve ne güzel yardımcıdır.”128 Böylece
    peygamberler, ümmetlerine karşı, peygamberlere iman edenler
    de diğer insanlara karşı şâhitlik edecek ve hakkında şehâdet ettikleri
    kimselerin peygamberlerin gösterdikleri yoldan gidip gitmedikleri
    hususunda beyanda bulunacaklar; ya da bulunmaları
    123] 4/Nisâ, 64
    124] 4/Nisâ, 61
    125] Ahmed Kalkan, Akaid Ders Notları, 80-83
    126] 2/Bakara, 213
    127] 35/Fâtır, 24
    128] 22/Hacc, 78
    PEYGAMBER
    - 35 -
    istenecektir.
    Peygamberlere uymakla yükümlü olmanın yanında, insanın
    başka sorumlulukları da vardır: Peygamberlerin mesajını yaymak,
    bu mesajı insanlar arasında uygulanan yegâne din ve şeriat haline
    getirmek yolunda, peygamberî metod istikametinde cihad etmek,
    gereken gayreti gösterip hakkıyla mücadele vermek.
    Peygamberlerin gösterdiği yoldan başka yolda gitmenin, dünya
    hayatında sayılamayacak kadar çok olumsuz sonucu ve cezasından
    ayrı olarak, âhirette de büyük bir cezası vardır. Bu ceza o
    kadar büyük olacaktır ki, kâfirler dünyada iken peygamberlerin
    izinden gitmediklerinden, kendilerinden farklı hiçbir meziyetleri
    olmayan, haktan uzak sapık önderlere uyduklarından dolayı,
    -faydasını göremeyecekleri bir zamanda- pişman olacaklar ve pişmanlıklarını
    dile getireceklerdir. Bu durumu Yüce Rabbimiz şöyle
    tablolaştırmaktadır: “...O gün kâfirlere çok zordur. O günde zâlim, ellerini
    ısırıp: ‘Keşke peygamberle birlikte yol almış olsaydım!’ der. ‘Eyvah
    bana, keşke filanı dost edinmeseydim. Andolsun ki o, bana geldikten
    sonra beni haktan saptırdı.’ Şeytan insanı yardımsız ve zelil bırakandır.”129
    İşte bu dünyada şeytanın ardından giderek peygamberlerin yolunu
    terk edenler, âhirette bu dünyada iken uydukları kimselerden
    uzaklaşmak isteyecekler; böylelikle azaptan kurtulmayı deneyeceklerdir.
    Ancak bunun da kendilerine bir faydası olmayacaktır. 130
    Allah, insanlara insan olarak, kendi aralarından peygamberler
    göndermiş ve onların yolundan gitmelerini, peygamberlerine
    her hususta itaat etmelerini emretmiştir. Peygamberlerin izinden
    gitmeyenlere uymak, ya da onların izinden gidilmeyen hallerde
    baştakilere, ileri gelenlere itaat, Allah’ın yolundan sapmak için
    gösterilecek geçerli bir mâzeret değildir. Yüce Rabbimiz, peygamberlerin
    yolundan sapmak için gösterilecek hiçbir mâzereti kabul
    etmeyecektir. Peygamberlerin getirdikleri yola aykırı yol izleyenlere
    itaat, -kim olursa olsunlar- meşrû bir itaat değil; “Yaratan’a
    isyanı gerektiren hususlarda yaratılmışa itaat yoktur” şeklindeki nebevî
    düstur ile ve “mârufu emredip münkeri nehyetmek” ilkesi gereğince
    böylelerini hizaya getirmek gerekir; Onların sapıklıklarının
    peşinden gitmek değil. Peygamberlerin dışında, uyulan kimsenin
    büyük yanılgılara düştüğü önemli bir husustur. Uyulan kimselerin
    peygamberlerin yolundan gitmemeleri halinde kimlikleri, sıfatları,
    nitelikleri, makamları, yakınlıkları ne olursa olsun, uyanlara
    âhirette hiçbir fayda sağlayamayacakları, ebedî azaptan
    129] 25/Furkan, 26-29
    130] Bk. 2/Bakara, 165-167
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 36 -
    kurtaramayacakları herkes tarafından gayet açık ve net bir şekilde
    bilinmelidir. “Yüzleri ateşte (bir taraftan bir tarafa) çevrileceği o
    günde diyeceklerdir ki: ‘Ne olaydı, biz Allah’a ve Rasûl’e itaat etseydik!’
    Ve diyecekler ki: ‘Rabbimiz, gerçekten biz başkanlarımıza, efendilerimize
    itaat ettik de, onlar da bizi saptırdılar. Rabbimiz, onlara azaptan iki kat ver
    ve onları en büyük lânet ile lânetle!” 131
    İşte âhirette durum böyle olacaktır; peygamberlerden başkalarının
    yolunu izleyenler için. Peygamberler ise, kendilerine itaat
    eden ümmetlerine hatalarının affedilmesi için şefaatçi olacaklardır.
    Dünyada her iki tür önderliğin ve bu önderliğe tâbi olmanın
    farklı sonuçları olduğu gibi; âhirette de aynı farklılık sözkonusu
    olacaktır; hatta daha da geniş boyutlarda...
    Gerçekten akıl sahibi olanlar, peygamberlerden başkalarının
    yolundan gitmeyi düşünmek, akıllarının en ücra köşesinden geçirmek
    şöyle dursun; bu hayırlı ve biricik doğru yoldan gitmeyenleri
    gafletlerinden uyandırmak için peygamberlerin açtıkları yolda,
    gösterdikleri istikamette ve onların metoduyla mücadele eder, cihad
    ederler...
    Peygamberlerin ve –günümüz için söyleyecek olursak- son
    peygamber Hz. Muhammed’in (s.a.s.) getirmiş olduğu şeriate aykırı
    bir hüküm ya da hükümleri, düzen ya da düzenleri, kurum ya
    da kurumları, değer ya da değerleri alternatif olarak göstermek,
    kabul etmek, onlara çağırmak; bunlar insanlara hükmetmekte
    iseler, bunları kabul edip rızâ göstermek, izâleleri için çalışmamak,
    onlara gereken tepkiyi göstermemek; bütün bunlar peygamberin
    getirdiği şeriatı reddetmek anlamına geleceğinden, iman ile
    bağdaşamaz. Yani, böyle bir tutum, anlayış ve davranış küfürdür.
    Çünkü İslâm’ın ve Kur’an’ın üzerinde hassasiyetle durduğu “peygamberlere
    iman” ilkesine ve kelime-i şehâdetin ikinci bölümü
    olan “Muhammed’in (s.a.s.) Allah’ın Rasûlü” olduğunu kabul ve
    ikrar etmeye aykırıdır.
    Peygamberlere iman, onlara karşı belli bir edeple edeplenmeyi
    de gerektirir. Onların dâvetlerini kabul etmek, onların izinden
    gitmek, uymakla yükümlü olduğumuz bütün hususlarda, yani
    peygamberlik makamları gereği, kendilerine has olan hususlar dışında
    kalan bütün alanlarda onlara uymak, bu edebin en önemli
    yanıdır.
    Peygamber Efendimiz’e karşı –hayatta iken- ümmet fertleri
    131] 33/Ahzâb, 66-68 ve yine bk. 7/A’râf, 38
    PEYGAMBER
    - 37 -
    seslerini yükseltmemekle132 yükümlü oldukları gibi, vefatından
    sonra da kayıtsız şartsız ona uyarak, hükmüne teslim olarak, önüne
    geçmemekle yükümlüdürler.133 Hiçbir zaman kendilerini ona
    tercih edemezler. O kendilerine öz canlarından daha yakındır.
    Onun zevceleri, mü’minlerin anneleridir.134 Bu bakımdan onun hanımları,
    mü’minler için bir kadının saygı ve ihtiram noktasının en
    zirvesindedirler. Mü’min bir kimsenin onlara annelik nazarından
    başka türlü bakması mümkün değildir. 135
    Mü’minin Allah’ın peygamberlerine ve özellikle de son peygamber
    Hz. Muhammed Mustafâ (s.a.s.)’ya karşı konumu şudur:
    Katıksız, şeksiz, şüphesiz tam bir tasdikin yanında; ona tam anlamıyla
    uymanın mutlak bir farz olduğunu kabul etmeli; hükümlerini
    tam bir tasdik ve teslimiyetle karşılayarak dünyada hidâyet
    üzere olmanın, âhirette de vaad olunan cennete girmenin onun
    sünnet-i seniyyesine tâbi olmakla mümkün olacağına tam bir
    yakîn ile inanmalı ve bunu amelî hayatında da ortaya koymalıdır.
    Onun dışında hiçbir yol gösterici ve önder aramamalı; kendisini,
    kendisine emir verenleri ve emri ve sorumluluğu altındakileri hep
    onun gösterdiği yol ile getirdiği şeriat ile uyguladığı ve söylediği
    sünnet ile ölçüp değerlendirmelidir. Kendisinde ve çevresinde bu
    ölçülere aykırı gördüklerini ilk fırsatta ve en güzel yolla düzeltme
    yoluna gitmelidir. 136
    Peygamberlere Vâris Olabilmek
    İnsanları ıslahın bedeli ağır, fiyatı çok yüksektir. Bu yüksek fiyatı
    ödeyecek bir varlık vardır ki o da Yüce Allah’tır (c.c.). Rabbi
    ile irtibatı zayıflamış veya kopma noktasına gelmiş, yahut da tamamen
    kopmuş olan insanları tebliğ ve dâvetleriyle irşad eden
    bu güzel insanlar, ücretsiz gönül erleridir. Ücretleri tamamen
    Rabbimiz’e aittir.
    İlk peygamber Hz. Âdem’den, son peygamber Hz.
    Muhammed’e (s.a.s.) kadar gelmiş olan peygamberler bugün yine
    tüm tazelikleriyle insanları irşad etmekte, onları Yüce Allah’ ımızla
    barıştırmanın mücadelesini vermektedirler. Gerek hayatları ve
    gerekse temiz sicilleri bizzat Rabbimiz tarafından açıklanmış olan
    bu gönül erleri kitabımız Kur’ân-ı Kerim’de sık sık anlatılır ve tüm
    insanlığa numune olarak gösterilir.
    132] 49/Hucurât, 2
    133] 49/Hucurât, 1
    134] 33/Ahzâb, 6
    135] 33/Ahzâb, 53
    136] M. Beşir Eryarsoy, İman ve Tavır, s. 59-91
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 38 -
    Her biri Allah’ın yolu dediğimiz sırât-ı müstakimin kenarlarında
    bir nevi nöbet tutmakta ve bu mübarek yoldan çıkmak ve
    sapmak isteyenlere güzel usulleriyle, temiz tavırlarıyla engel olmaktadırlar.
    Gün olmuş insanlar kendi içlerinden bazı büyükleri rab edinmişler,
    bu sapıtmış kimselere Hz. Nuh gönderilmiş... Gün olmuş
    insanlar dünyaya meyletmiş, köşk ve saraylarda, yüzme havuzları
    olan villalarda zevk ve sefaya dalmışlar, Rabbimiz Hz. Sâlih’i
    görevlendirmiş. Yine gün olmuş insanlar cinsî sapıklığa düşmüş,
    nikâh yoluyla meşrû olan kadın ve kızları dışlayarak hemcinsleriyle
    düşüp kalkmaya başlamışlar, derhal Hz. Lut görevlendirilmiş.
    Saltanat ve müstekbir yaşayışlarıyla yoldan çıkmış olanlara Hz. Süleyman;
    Allah’a göklerin hâkimiyetini verip yeryüzü egemenliğini
    vermeyen Firavun’a Hz. Mûsâ; ölçü, tartı ve adâlet mekanizmasını
    tahrip eden bir topluma Hz. Şuayp; köleliğin, insanı sömürmenin
    ve sınıfsal bir toplumun yapısını ortaya koymanın zirvesini yaşayan
    bir topluma Hz. Yusuf; akla ve hayale gelebilecek tüm kötülükleri
    hayatlarına geçirmiş olan bir başka topluluğa ve hak yol
    arayışında olan tüm insanlığa ise Hz. Muhammed (s.a.s.) gönderilmiştir.
    Gönderilmiş olan tüm peygamberler, sırât-ı müstakimde yürüyen
    yolcuları, Allah adına kollamak ve sapmalara karşı ikaz ve
    irşad görevlerini noksansız olarak ifa etmişlerdir. Allah’ın selâmı
    hepsinin üzerine olsun.
    Batının kendi toplumsal problemlerini çözmek için geliştirdiği
    formül ve çözüm yollarını olduğu gibi aynen müslüman bir ümmete
    uygulamak için baskıcı ve dayatmacı zihniyete karşı çıkmak,
    bir iman borcudur. Bu borcu ödemek durumunda olan her İslâm
    tebliğcisi ve dâvetçisi bir peygamber vârisidir/olmalıdır.
    Sözgelimi, fâize yenik düşmüş bir toplumu, kapitalist sisteme
    karşı reaksiyoncu bir seviyeye getirmeye çalışan, İslâm’ın bölünmez
    bir bütün olduğunu söyleyerek bunu icabında hayatıyla ödeyen
    bir müslüman, peygamber vârisidir.
    “Alimler peygamberlerin vârisleridir.” buyuran Rasûlullah
    Efendimiz’e tam manası ile vâris olmak meselesine gelince;
    Kur’ân’ı öğrenip öğreten, insanları İslâmî yaşayış esasları üzerinde
    eğiten, nefisleri şirkten ve diğer hastalıklardan temizlemek
    mücadelesini sürdüren, bütün bunları gerçekleştirmek için ilim,
    amel, kesin tavır ve numûne olmayı ihmal etmeyen, tefsir, hadis,
    fıkıh halkaları kurarak, insanları sohbet ve dersleriyle yetiştiren
    PEYGAMBER
    - 39 -
    insanlar, peygamberin vârisleridir. 137
    Örnekleri çoğaltmak mümkün. Kur’ân-ı Kerim, peygamberlerin
    hayatından bazı enstantaneler, kesitler sunar. Bundaki temel
    amaç, o örnekleri müslümanlar güncelleştirsin, benzer konumdaki
    örnekleri yaşayışlarına geçirsinler; böylece peygamberlerin bıraktığı
    mirası bölüşsünler. O miras, öyle büyük bir hazinedir ki, o
    birikimle hem dünyanın hem âhiretin tüm güzel kapıları açılacak,
    her hastalığa nebevî reçeteler şifa verecek, her probleme nebevî
    çözümler çare olacaktır. Nu mutlu peygamber vârislerine!
    Nebi İle Rasül Arasında Fark Var mıdır?
    (Geleneğin Yanlışından Modern Küfre/Sahte
    Peygamberliğe)
    Nebi ve Rasul kavramları müteradif, yani eşanlamlı ifadelerdir.
    Kur’an’da “nebî” ve “rasûl” kelimeleri peygamberler için
    kullanılmıştır. Ancak klâsik anlayışa göre, ikisi arasında şöyle bir
    fark olduğu belirtilir: Rasul, kendisine kitap ve şeriat gönderilen
    peygambere denir. Nebi ise, kendisine kitap ve şeriat gönderilmeyip,
    kendisinden önceki rasulün kitap ve şeriatını insanlara tebliğ
    eden peygambere denir. O halde her rasûl aynı zamanda nebîdir,
    ama her nebî rasûl değildir. Çağımızda bazı yalancı peygamberler
    ve onları savunanlar da bu farkları tersine çevirirler.
    Modern mütenebbiler, sahte peygamberliklerinin dine ters
    düşmediğini güya kanıtlamak için, nebî ile rasül kavramı arasında
    olduğunu kabul ettikleri farktan yola çıkarlar. Nebî, kitap verilenlere;
    rasül ise, bu mesajı taşıyanlara verilen ad olduğunu ileri sürerler.
    Hindistan’da Sör Seyyit Ahmet’in başını çektiği modernist
    akım, bunu iddia eder. Bunlara göre, her nebî aynı zamanda rasüldür;
    fakat her rasül nebî değildir. Nebî, hem kendinden önceki kitapları
    doğrulayıcı, hem de aldığı yeni kitabı insanlara ulaştırıcıdır.
    Her kitap verilen nebî bir elçidir/rasüldür; fakat her elçiye/rasüle
    kitap verilmemiştir. Kur’an’dan uydurma deliller bulmaya çalışan
    bu sahtekârlar, Peygamberimiz’in (s.a.s.) “hâtemu’l enbiyâ/nebîlerin
    sonuncusu” 138 olduğunu kesin biçimde ifade edildiğini görüp bir
    teville bunu çürütemedikleri için, sahte peygamberlerini, nebî değil
    de rasül olarak isimlendirirler. Nebî ve rasülle ilgili geleneksel
    yanlışı tersinden başka bir yanlışla sürdüren bu kimseler, yalancı
    peygamberlik kurumunu yeniden işletmeye çalışırlar. Hâlbuki
    Kur’an, nebî ile rasül arasında bir fark gözetmiyor.
    137] Abdullah Büyük, Müslümana Mesajlar, 79-80
    138] 33/Ahzâb, 40
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 40 -
    Kur’an’a Göre Nebî ile Rasül Arasında Fark Yoktur. Nebî, peygamberlerin
    haber alma, vahiy alma vasıflarına, rasül ise, alınan
    mesajın elçiliğini yapma, aktarma vasıflarına işaret etmektedir.
    Tıpkı adâletli davranmayı ve takvâlı olmayı şahsında birleştiren
    mü’min gibi. Yani nasıl bir mü’minin aynı anda âdil ve muttakî olması,
    çelişki arzetmiyorsa, bir peygamberin de aynı anda nebî ve
    rasül olması da tenâkuz teşkil etmez. Nebî ile rasül arasındaki fark,
    sadece kelime anlamları itibarıyladır. Yoksa şeriat alıp almaması,
    kitap alıp almaması açısından aralarında anlam farkı yoktur. Geleneksel
    bazı iddialara göre, Hz. İsmail gibi peygamberler sadece
    nebîdir; kendilerinden önceki rasülü tekrar ederler. Oysa Kur’an,
    Hz. İsmail için, hem rasül, hem de nebî sıfatlarını kullanmaktadır:
    “Kitap’ta İsmail’e dair anlattıklarımızı da an. Çünkü o sözünde duran rasül
    nebî idi.”139 Hz. Hârun için de Kur’an, Hz. Mûsâ ile beraber her ikisine
    rasül demektedir: “Fir’avn’a giderek (ona) deyin ki: ‘Biz âlemlerin
    Rabbinin rasûlüyüz.” 140
    Geleneksel görüşün nebî’yi önceki kitabın ve rasülün mukallidi
    durumuna indirgemesi çok yanlıştır. Çünkü birçok âyette nebî
    kavramına kitap nispet edilmiştir. “Allah, nebîlerden şöyle söz almıştı:
    ‘Bakın, size kitap ve hikmet verdim, şimdi yanınızda bulunanı doğrulayıcı
    bir rasûl geldiğinde, ona mutlaka yardım edeceksiniz; bunu kabul
    ettiniz mi? Ve bu hususta ağır ahdimi üzerinize aldınız mı?’ demişti. Kabul
    ettik dediler. O halde şâhit olun, Ben de sizinle beraber şâhit olanlardanım
    dedi.”141 Bu âyetten kesin olarak anlaşılmaktadır ki, nebî,
    kitap ve şeriat olmayan biri değildir. Yine Kur’an’da kendilerine
    kitap verildiği muhkem olarak Kur’an’da anlatılan peygamberleri
    nebî olarak vasfetmektedir. “Nebîlerden söz almıştık. Senden,
    Nuh’tan, İbrâhim’den, Mûsâ’dan, Meryem oğlu İsâ’dan sağlam bir söz
    (misak) almışızdır.”142 Dolayısıyla Kur’an, nebî ile rasül arasında kitap
    alıp almamak açısından bir ayrım yapmamaktadır. Kur’an, bazı
    nebîlere kitap verildiğini belirttiği gibi, rasüllere de kitap verildiğini
    açıklar: “Andolsun Biz rasüllerimizi açık delillerle gönderdik. Ve
    onlarla beraber Kitab’ı, mizan’ı/nizâmı indirdik ki, insanlar adâleti yerine
    getirsinler.”143 Görüldüğü gibi âyet-i kerimede rasül kavramına
    kitap nispet edilmiştir. Bu da gösteriyor ki, Kur’an, nebî ile rasül
    arasında kavramsal fark gözetmemektedir. Fakat peygamberlerin
    genel Kur’anî tanımı nebîdir; rasül, gönderilmekle (irsâl) ve tebliğle,
    görevin icrâsıyla ilgili bir kavramdır.
    139] 19/Meryem, 54
    140] 26/Şuarâ, 16
    141] 3/Âl-i İmrân, 81
    142] 33/Ahzâb, 7
    143] 57/Hadîd, 25
    PEYGAMBER
    - 41 -
    Kur’an, Hz. İsmail, Hz. Mûsâ ve Hz. Muhammed’e (s.a.s.) aynı
    âyetlerde hem nebî, hem rasül demektedir.144 Hâtemiyetin (son
    nebî olmanın) sadece nebîlik için söz konusu olduğunu, rasüllük
    için söz konusu olmadığını iddia etmek, hastalıklı kalplere sahip
    olanların bir tahrif çabasından ibarettir. Kur’an nebî ile rasül arasında
    bir ayrım gözetmediği gibi, şu peygamberler nebî; şunlar
    da rasüldür diye Kur’an’ın bir beyanı da yoktur. Nebî, genellikle
    peygamberlerin haber alma, vahiy alma yönünü, rasül ise genellikle,
    alınan vahyin elçiliğini yapma yönünü ifade eden kavramlardır.
    Her peygamber vahiy almıştır (nebî); ve aldığı vahyi tebliğ
    etmiştir (rasül). Bu iki vasfı bünyesinde bulundurmayan birine
    de peygamber denemez. Yani kalbine indirilen vahyin elçiliğini
    (rasüllüğünü), insanlara iletimini üstlenmeyen birine nebî denemeyeceği
    gibi, vahiy almayan (nebî olmayan) birine de rasül
    denemez. Hz. Muhammed’den (s.a.s.) sonra bir insan, kavramsal
    anlamda ister rasül olduğunu, isterse nebî olduğunu iddia etsin,
    yalancı peygamberdir, müseylimetü’l kezzâbtır. Çünkü nebî de rasül
    de ıstılâhî açıdan peygamberliğe delâlet etmektedir. Her nebî
    rasüldür; her rasül de nebîdir. 145
    144] 19/Meryem, 54, 51; 7/A'râf, 157; 33/Ahzâb, 40
    145] F. Zülaloğlu, Nebî İle Rasül Arasındaki Fark, Haksöz 66
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 42 -
    Peygamber ve Peygamberlikle İlgili Âyet-i Kerimeler
    Peygamber Anlamındaki Nebî ve çoğulu Enbiyâ ve Nebiyyûn/Nebiyyîn Kelimelerinin
    Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 75 Yerde:) 2/Bakara, 61, 91, 136,
    177, 213, 246, 247, 248; 3/Âl-i İmrân, 21, 39, 68, 80, 81, 84, 112, 146, 161, 181;
    4/Nisâ, 69, 155, 163; 5/Mâide, 20, 44, 81; 6/En’âm, 112; 7/A’râf, 94, 157, 158; 8/
    Enfâl, 64, 65, 67, 70; 9/Tevbe, 61, 73, 113, 117; 17/isrâ, 55; 19/Meryem, 30, 41,
    49, 51, 53, 54, 56, 58; 22/Hacc, 52; 25/Furkan, 31; 33/Ahzâb, 1, 6, 7, 13, 28, 30,
    32, 38, 40, 45, 50, 50, 50, 53, 53, 56, 59; 37/Sâffât, 112; 39/Zümer, 69; 43/Zuhruf,
    6, 7; 49/Hucurât, 2; 60/Mümtehıne, 12; 65/Talâk, 1; 66/Tahrîm, 1, 3, 8, 9. Peygamberlik
    Anlamındaki Nübüvvet Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam
    5 Yerde:) 3/Âl-i İmrân, 79; 6/En’âm, 89; 29/Ankebût, 27; 45/Câsiye, 16; 57/
    Hadîd, 26.Elçi/Peygamber Anlamına Gelen Rasûl ve Çoğulu Rusul Kelimelerinin
    Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 332 Yerde:) 2/Bakara, 87, 87, 98, 101,
    108, 129, 143, 143, 151, 214, 253, 279, 285, 285, 285; 3/Âl-i İmrân, 32, 49, 53,
    81, 86, 101, 132, 144, 144, 153, 164; 172, 179, 179, 183, 183, 184, 194; 4/Nisâ,
    13, 14, 42, 59, 59, 61, 64, 64, 69, 79, 80, 83, 100, 115, 136, 136, 136, 150, 150,
    152, 157, 164, 164, 165, 165, 170, 171, 171; 5/Mâide, 12, 15, 19, 19, 32, 33, 41,
    55, 56, 67, 70, 70, 75, 75, 83, 92, 92, 9, 104, 109, 111; 6/En’âm, 10, 34, 61,
    124,130; 7/A’râf, 35, 37, 43, 53, 61, 67, 101, 104, 157, 158, 158; 8/Enfâl, 1, 1, 13,
    13, 20, 24, 27, 41, 46; 9/Tevbe, 1, 3, 3, 7, 13, 16, 24, 26, 29, 33, 54, 59, 59, 61, 62,
    63, 65, 70, 71, 74, 80, 81, 84, 86, 88, 90, 91, 94, 97, 99, 105, 107, 120, 128; 10/
    Yûnus, 13, 21, 47, 50, 74, 103; 11/Hûd, 59, 69, 77, 81, 120; 12/Yûsuf, 110; 13/
    Ra’d, 32, 38, 38; 14/İbrâhim, 4, 9, 10, 11, 13, 44, 47; 15/Hıcr, 11; 16/Nahl, 35, 36,
    113; 17/İsrâ, 15, 77, 93, 94, 95; 18/Kehf, 106; 19/Meryem, 19, 51, 54; 20/Tâhâ,
    47, 96, 134; 21/Enbiyâ, 25, 41; 22/Hacc, 52, 75, 78; 23/Mü’minûn, 32, 44, 44, 51,
    69; 24/Nûr, 47, 48, 50, 52, 52, 54, 54, 56, 62, 62, 63; 25/Furkan, 7, 27, 30, 37, 41;
    26/Şuarâ, 16, 27, 107, 125, 142, 162, 178; 28/Kasas, 47, 59; 29/Ankebût, 18, 31,
    33; 30/Rûm, 9, 47; 33/Ahzâb, 12, 21, 22, 22, 29, 31, 33, 36, 36, 40, 53, 57, 66, 71;
    34/Sebe’, 45; 35/Fâtır, 1, 4, 25; 36/Yâsin, 30; 38/Sâd, 14; 39/Zümer, 71; 40/
    Mü’min, 5, 22, 34, 50, 51, 70, 78, 78, 83; 41/Fussılet, 14, 43; 42/Şûrâ, 51; 43/
    Zuhruf, 29, 45, 46, 80; 44/Duhân, 13, 17, 18; 46/Ahkaf, 9, 35; 47/Muhammed,
    32, 33; 48/Fetih, 9, 12, 13, 17, 26, 27, 28, 29; 49/Hucurât, 1, 3, 7, 14, 15; 50/Kaf,
    14; 51/Zâriyât, 52; 57/Hadîd, 7, 8, 19, 21, 25, 25, 27, 28; 58/Mücâdele, 4, 5, 8, 9,
    12, 13, 20, 21, 22; 59/Haşr, 4, 6, 6, 7, 7, 7, 8; 60/Mümtehıne, 1; 61/Saff, 5, 6, 6, 9,
    11; 62/Cum’a, 2; 63/Münâfıkun, 1, 1, 5, 7, 8; 64/Teğâbün, 6, 8, 12, 12; 65/Talâk,
    8, 11; 69/Haakka, 10, 40; 72/Cinn, 23, 27; 73/Müzzemmil, 15, 15, 16; 77/
    Mürselât, 11; 81/Tekvîr, 19; 91/Şems, 13; 98/Beyine, 2. Gönderilmiş Rasûl/Peygamber
    Anlamına Gelen Mürsel ve Çoğulu Mürselûn/Mürselîn Kelimelerinin
    Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 35 Yerde:) 2/Bakara, 252; 6/En’âm, 34, 48;
    7/A’râf, 6, 75, 77; 13/Ra’d, 43; 15/Hıcr, 57, 61, 80; 18/Kehf, 56; 25/Furkan, 20;
    26/şuarâ, 21, 105, 123, 141, 160, 176; 27/Neml, 10, 35; 28/Kasas, 7, 65; 36/Yâsin,
    3, 13, 14, 16, 20, 52; 37/Sâffât, 37, 123, 133, 139, 171, 181; 51/Zâriyât, 31. Elçilik/
    Peygamberlik Anlamına Gelen Risâlet ve Çoğulu Risâlât Kelimelerinin Geçtiği
    Âyet-i Kerimeler (Toplam 10 Yerde:) 5/Mâide, 67; 6/En’âm, 124; 7/A’râf, 62,
    68, 79, 93, 144; 33/Ahzâb, 39; 72/Cinn, 23, 28.Peygamberlere İman ve Peygamberlik
    Konularındaki ÂyetlerPeygamberlere İman Etmek: 2/Bakara, 98, 136-
    137, 177, 253, 285; 3/Âl-i İmran, 84; 4/Nisâ, 64, 136, 150, 152, 171; 5/Mâide, 12,
    32, 99, 109, 111; 6/En’âm, 34, 86-87, 89, 130; 7/A’râf, 53; 10/Yûnus, 103; 17/İsrâ,
    15, 55; 18/Kehf, 106; 21/Enbiyâ, 6-9; 42/Şûrâ, 13; 44/Duhân, 5.Mü’minler, Peygamberler
    Arasında Ayrım Yapmazlar: 2/Bakara, 135-137, 285; 3/Âl-i İmran,
    84; 4/Nisâ, 150-152.Peygamberlerin Bazılarına Üstün Özellikler Verilmiştir: 2/
    Bakara, 253; 17/İsrâ, 55.Allah, Peygamberliği Dilediği Kimseye Verir: 3/Âl-i
    İmrân, 74; 6/En’âm, 88; 14/İbrahim, 11; 16/Nahl, 2; 17/İsrâ, 55; 28/Kasas, 68; 40/
    Mü’min, 15; 62/Cum’a, 4.Peygamberleri Yalanlayanlar: 3/Âl-i İmrân, 137; 6/
    PEYGAMBER
    - 43 -
    En’âm, 11, 42-45; 7/A’râf, 94-96, 101; 10/Yûnus, 13, 47; 12/Yûsuf, 13, 47; 12/
    Yusuf, 110; 13/Ra’d, 42; 14/İbrahim, 9, 46; 16/Nahl, 26, 36; 17/İsrâ, 76-77; 19/
    Meryem, 42-45; 23/Mü’minûn, 44; 25/Furkan, 39; 30/Rûm, 47; 35/Fâtır, 26; 37/
    Saffât, 72-74; 38 Sâd, 1-4, 11-14; 39/Zümer, 25-26; 40/Mü’min, 5-6, 22, 83; 43/
    Zuhruf, 6-8, 24-25; 50/Kaf, 12-14; 58/Mücâdele, 5-6; 64/Teğâbün, 5-6; 69/Hakka,
    9-10.Peygamberlere Düşmanlık Edenler: 2/Bakara, 98; 13/Ra’d, 42.Peygamberlerin
    Şeriatlerinin Çeşitli Olmasının Hikmetleri: 5/Mâide, 48. Peygamberlere
    Mûcize ve Kitap Verilmiştir: 16/Nahl, 44; 57/Hadîd, 25.Peygamberler,
    Kıyamet Gününde Ümmetleri Üzerine Şahit Olarak Bulunacaklardır: 16/Nahl,
    84, 89; 17/İsrâ, 71; 28/Kasas, 75.Peygamberleri İnkâr: 4/Nisâ, 136, 150-151; 6/
    En’âm, 89, 148; 10/Yûnus, 74; 16/Nahl, 63; 17/İsrâ, 94-96; 43/Zuhruf, 6-7; 51/
    Zâriyât, 52-53.Bütün Peygamberlere Selâm: 37/Saffât, 181.Her Ümmete Peygamber
    Gönderilmiştir: 4/Nisâ, 41; 10/Yûnus, 47; 15/Hıcr, 10; 16/Nahl, 36; 26/
    Şuarâ, 208-209; 28/Kasas, 47; 30/Rûm, 47; 35/Fâtır, 24; 37/Saffât, 72-74; 43/
    Zuhruf, 6.Peygamberlere İtaat: 4/Nisâ, 64, 70; 7/A’râf, 35.Kıssaları/Hikâyeleri
    Anlatılan ve Anlatılmayan Peygamberler: 4/Nisâ, 164; 6/En’âm, 83-87, 89; 21/
    Enbiyâ, 48-91; 40/Mü’min, 78. G- Peygamberlerin Görevleri ve ÖzellikleriPeygamberler,
    Beşîr ve Nezîrdir (Rahmet Müjdecileri ve Azap Habercileridir): 2/
    Bakara, 213; 4/Nisâ, 165; 6/En’âm, 48; 18/Kehf, 56; 34/Sebe’, 34; 53/Necm,
    56.Peygamberler, Kendilerine Kesinlikle Kulluk İstemezler: 3/Âl-i İmrân, 79-
    80; 21/Enbiyâ, 90; 27/Neml, 45; 33/Ahzâb, 7-8.Peygamberler, Kendiliklerinden
    Hiçbir Şey Getirmezler: 40/Mü’min, 78.Peygamberler, Eziyetlere Sabrederler:
    6/En’âm, 34; 14/İbrahim, 12; 33/Ahzâb, 69; 35/Fâtır, 4; 46/Ahkaf, 35.Peygamberler,
    Allah’ın Hidâyet Ettiği Kimselerdir: 6/En’âm, 90; 19/Meryem, 58.Yalancı
    Peygamberler: 6/Enâm, 93.Peygamberlerin Gönderilmesi, Allah’ın Zulüm İle
    Yok Edici Olmadığındandır: 6/En’âm, 131; 7/A’râf, 6; 26/Şuarâ, 208-209; 28/
    Kasas, 47; 34/Sebe’, 34.Peygamberler de, Sorguya Çekilecektir: 7/A’râf, 6-7;
    33/Ahzâb, 7-8.Bütün Peygamberlerle Alay Edilmiştir: 13/Ra’d, 32; 15/Hıcr, 11-
    12; 21/Enbiyâ, 41.Peygamberler, Allah’ın İzni Olmadan Mûcize Gösteremezler:
    13/Ra’d, 38.Peygamberler, Kendi Kavimlerinin Dilleriyle Gelirler: 14/İbrahim, 4.
    Peygamberlerin Görevleri Tebliğdir: 16/Nahl, 35; 29/Ankebût, 18; 33/Ahzâb,
    7-8, 39.Peygamberler, Beşerdir/İnsandır: 17/İsrâ, 94-95; 21/Enbiyâ, 8; 22/Hacc,
    75; 25/Furkan, 20.Şeytan, Peygamberler Üzerinde Etkili Olamaz: 22/Hacc, 52-
    53.Peygamberler, Güzel Amel ile Emredilmişlerdir: 23/Mü’minûn, 51.Bütün
    Peygamberlerin Getirdiği Ortak Prensipler: 6/En’âm, 90; 21/Enbiyâ, 92; 23/
    Mü’minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45; 87/A’lâ, 14-15, 18-19.Peygamberler
    Mâsumdurlar: 38/Sâd, 48-49.Peygamberler, Emaneti Korurlar: 3/Âl-i
    İmrân, 161. Peygamberler, Allah’a ibâdete Dâvet Ederler: 3/Âl-i İmrân, 79-80;
    21/Enbiyâ, 90; 27/Neml, 45; 33/Ahzâb, 7-8.Peygamberleri Yalanlamak ve Onlara
    İsyan:Peygambere İsyân: 4/Nisâ, 14, 42, 80, 115; 5/Mâide, 56; 8/Enfâl, 27;
    9/Tevbe, 61, 63; 22/Hacc, 78; 33/Ahzâb, 36; 72/Cin, 23.Peygamberleri Yalanlayanların
    Kötü Sonları: 3/Âl-i İmrân, 137; 6/En’âm, 11, 42-45; 7/A’râf, 94-96,
    101; 10/Yûnus, 13, 47; 12/Yusuf, 110; 13/Ra’d, 42; 14/İbrahim, 9, 46; 16/Nahl, 26,
    36; 17/İsrâ, 76-77; 19/Meryem, 59; 22/Hacc, 42-45; 23/Mü’minûn, 44; 25/Furkan,
    39; 30/Rûm, 47; 35/Fâtır, 26; 37/Saffât, 72-74; 38/Sâd, 1-4, 11-14; 39/Zümer,
    25-26; 40/Mü’min, 5-6, 22, 83; 43/Zuhruf, 6-8, 24-25; 50/Kaf, 12-14; 58/
    Mücâdele, 5-6; 64/Teğâbün, 5-6; 69/Hakka, 9-10. Peygambere Karşı Gelmek
    ve Çok Soru Sormak, Yok Oluş Sebebidir: 5/Mâide, 101-102.Peygamber Gönderilmeyen
    Toplumlara Azap Edilmez: 17/İsrâ, 15; 26/Şuarâ, 208-209; 28/Kasas,
    59. Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.):Peygambere Biat Etmek: 48/Feth,
    10, 18.Peygambere İtaat Etmek: 3/Âl-i İmrân, 31-32, 132; 4/Nisâ, 13, 59, 64, 69-
    70, 80; 5/Mâide, 92; 7/A’râf, 157-158; 8/Enfâl, 1, 20, 46; 9/Tevbe, 71; 24/Nûr,
    51-52, 54, 56; 33/Ahzâb, 36, 71; 47/Muhammed, 33; 48/Feth, 17; 58/Mücâdele,
    13; 59/Haşr, 7; 64/Teğâbün, 12. Peygamberin ve Mü’minlerin Yolundan AyrıKUR’AN
    KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 44 -
    lanlar: 4/Nisâ, 115; 28/Kasas, 85.Peygamber Güzel Ahlak Örnekleri Vardır: 33/
    Ahzâb, 21; 68/Kalem, 4Peygamberimiz’e Salevat Getirmek: 33/Ahzâb, 56.Peygamberimiz
    Rahmettir: 9/Tevbe, 61, 128; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/
    Duhân, 6.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1- İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 245-284
    2- İtikad Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y. s. 93-102
    3- Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 89-93
    4- Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. s. 93-103
    5- İslâm’da İnanç Esasları, Heyet, İFAV Y. s. 161-210
    6- İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y. s. 254-271
    7- İslâm’ın İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y. 133-155
    8- İslâm’da İnanç Konuları ve İtikadi M. Süleyman Uludağ, Marifet Y. s. 185-208
    9- İnancımız, Ömer Küçükağa, Buruc Y. s. 103-144
    10- İlmihal, İslâm Araştırmaları Merkezi Y. c. 1, s. 106-117
    11- Yahudileşme Temayülü, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 96-99
    12- İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y. 59-91
    13- İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. c. 1, s. 31-47; 59-70
    14- İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, Muhammed el-Behiy, Yöneliş Y. s. 113-116
    15- Şâmil İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 4, s. S.
    16- Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 243-330
    17- Merak Ettiklerimiz, Adem Tatlı, Mehmet Dikmen, Cihan Y. s. 143-162
    18- İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y. s. 11-150
    19- İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. s. 72-77
    20- Psikoloji Açısından Hz. Peygamber’in İbadet Hayatı, Habil Şentürk, Bahar
    Y. s. 12-25
    21- Kur’an’da İman Psikolojisi, Abdurrahman Kasapoğlu, Yalnızkurt Y. s. 132-137
    22- Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 89-100
    23- Mekke Rasüllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y. s. 41-59; 64-74
    24- Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 505-514
    25- Kuram ve Eylem , M. Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. II, s. 107-221
    26- Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 177-223
    27- Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. 93-126
    28- Kur’an’da Bazı Kavramlara Bakış, Ömer Dumlu, Anadolu Y. s. 253-266
    29- İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 140-151
    30- İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 487-489; 506-508;
    525-528
    31- Müslümana Mesajlar, Abdullah Büyük, Suffe Y. s. 79-83
    32- Peygamberler, Seyyid Kutub, Ravza Y.
    33- Peygamberler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
    34- Peygamberler Aydınların Önderleri, Abdülkerim Süruş, Kıyam Y.
    35- Peygamberler Tarihi I-II, M. Âsım Köksal, T. Diyanet Vakfı Y.
    36- Peygamberler Tarihi, İlhami Ulaş, Osmanlı Y.
    37- Peygamberler Tarihi, Bünyamin Ateş, Nesil Basım Yayın
    38- Peygamberler Tarihi, Mustafa Necati Bursalı, Ölçü Y.
    PEYGAMBER
    - 45 -
    39- Peygamberler Tarihi, Mehmet Dikmen, Cihan Y.
    40- Peygamberler Tarihi, 1, 2, 3, Ahmet Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
    41- Peygamberler Tarihi, Ahmet Behçet, Uysal Kitabevi Y.
    42- Peygamberlerden Kıssalar, Muhammed el-Habeş, İklim Y.
    43- Peygamberlerin Hayatı, Seyyid Kutub, Ravza Y.
    44- Peygamberlerin Hayatı, S. Kutub-Abdülkadir Cûde es-Sahhar, İslâmoğlu Y.
    45- Peygamberlerin Hayatı, Ebu’l Hasan en-Nedvî, Risale Y.
    46- Peygamberlerin Kıssaları, Ebu’l Hasan en-Nedvî, Arslan Y.
    47- Peygamberlerin Mucizeleri, H. İbrahim Acıpayamlı, Tuğra Y.
    48- Peygamberlik ve Peygamberler, Muhammed Ali Sâbûni, Kültür Basın Yayın
    Birliği Y.
    49- Peygamberler Tarihi, İsmail Yiğit, Kayıhan Y.
    50. Dâvet Öyküleriyle Peygamberlerimiz, Münire Daniş, Timaş Y.
    51- Nebîler Silsilesi I-IV, Osman Nuri Topbaş, Erkam Y.
    52- Kur’an-ı Kerim’e Göre Peygam. ve Tevhid Mücadelesi, 1, 2, 3, M. Solmaz,
    İ. L. Çakan, Nesil/Ensar
    53- Kur’an’da Peygamber, Muhittin Akgün, Işık Y.
    54- Kur’an’da Peygamberler ve Peygamberimiz, Afif Abdülfettah Tabbara,
    Gonca Y.
    55- Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber, Muhittin Akgül, Işık Y.
    56- Kur’an’ın Tanıttığı Peygamberler, A. Lütfi Kazancı, Nil A. Ş.
    57- Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı, Mevdudi,
    Pınar Y.
    58- Kitab-ı Mukaddes ve Kur’ân-ı Kerim’de Nübüvvet, Basılmamış Doktora Tezi
    59- Müşriklerin Vahye ve Rasullere Karşı Aldığı Tavırlar, Cengiz Duman, Haksöz
    46-47 (Ocak 95)
    60- Nebi ile Rasül Arasındaki Fark, F. Zülaloğlu, Haksöz 66 (Eylül 96), s. 29-33

    - 47 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -6-
    İMAM
    •
    İmam; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de İmam Kavramı
    •
    Hadis-i Şeriflerde İmam Kavramı
    •
    İmâmet-i Kübrâ
    •
    İmâmet Sisteminin Temel Özellikleri
    •
    İmâmetin Önemi
    •
    İzinden Gidilen Önderler; Takvâ İmamları ve Küfür İmamları
    •
    Zâlim ve Fâsığın İmameti
    •
    Zâlim ve Fâsık İmama Karşı Kıyam Hakkı
    •
    Cemaat/Teşkilât İmamlığı
    •
    Namaz İmamlığı
    “Bir zamanlar Rabbi İbrâhim’i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine getirince; ‘Ben seni insanlara imam/önder yapacağım’ demişti. ‘Soyumdan da (imamlar/önderler yap, yâ Rabbi!)’ dedi. Allah: ‘Ahdim zâlimlere ermez (onlar için söz vermem)’ buyurdu.” 1
    İmam; Anlam ve Mâhiyeti
    “İmam” kelimesinin sözlük anlamı; önde olan, kendisine uyulan, önder, lider demektir. “İmam” kelimesi, anne demek olan “el-ümm” kelimesinden türemiştir. “Ümmet” kavramı da aynı köke dayalı olarak; bir köke, bir öze, bir anne gibi asıla bağlı olan mânâsına gelir.
    “İmam”, bir anlamda “ümmet”in önderidir. “İmam”, kendisine uyulan bir liderdir. Bir kök durumundadır ve arkasında bir cemaat vardır. Bu cemaat de bir imamın/önderin peşinde olduğu için “ümmet” adını almaktadır. Ümmetsiz imam, imamsız ümmet olmaz.
    İslâm hukukunda “imâmet”, dünyayı din ile idâre etmekte peygamberliğe vekâlet etmektir. Müslümanların işlerini yönetmek için Rasûlullah’a vekil olana da imam denir. “İmam”,
    1] 2/Bakara, 124
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 48 -
    müslümanların özel bir seçim sistemi olan “biat”ı ile seçilen, ümmetin
    (müslüman toplumun) din ve dünya siyasetini idare etmek
    üzere seçilmiş müslüman önderlere denir. Bu mânâda ‘imam’,
    İslâm’la yönetilen bir ülkenin müslüman başkanıdır. Bu imama
    “ulu’l-emr”, “halîfe”, “emîru’l-mü’minîn” de denilir. Mü’minler,
    kendi zamanlarında müslümanların serbest biatıyla (özel seçimiyle)
    iş başına gelen imama tâbi olmak durumundadırlar. Böyle bir
    imama biat etmeden ölen müslümanlar hata etmiş olurlar.
    Namaz kıldırmak için önde olanlara da, “namaz imamı, namazda
    önder” denmiştir. Çünkü o da namazda önde bulunmaktadır
    ve arkasında bir cemaat (bir ümmet) namaz için toplanmaktadır.
    Namazda ümmet durumunda olan cemaat, ümm (ana, kök,
    asıl, önder) durumundaki imama yani cemaatin liderine uymaktadırlar.
    İnsanların kendilerine uyup ilimlerinden ve ictihadlarından
    faydalandıkları büyük âlimlere de “imam” denilmiştir. Çünkü insanlar,
    herhangi bir meselede onların fikirlerinin etrafında toplanmakta
    ve onların ictihadının rehberliğinde sorunlarına çözüm
    bulmaktadır. Mezhep imamları bu mânâdadır. İmam A’zam, İmam
    Şâfii, İmam Ahmed bin Hanbel gibi.
    Ayrıca hadis ilminde otorite olan, en bilgili, hadis ilminde
    peşinden gidilen büyük âlimlere de hadiste “imam” denilmiştir.
    İmam Buhârî, İmam Müslim gibi.
    Peygamberimiz’in kızı Hz. Fâtıma (r. anhâ) ile Hz. Ali’nin (r.a.)
    soyundan gelen önderlere de “imam” adı verilmektedir. Bu temiz
    soydan silsile yoluyla gelen önderlere ‘Ehl-i Beyt imamları’ denilmektedir
    ki sayıları on iki tanedir.2 İmam Ali, İmam Câfer-i Sâdık,
    İmam Zeynelâbidin gibi.
    Kur’an-ı Kerim’i güzel okuma ilmi olan kıraat ilminde üstün
    bir yeri olan âlimlere de “kıraat imamları” denilmiştir.
    Dikkat edilirse, bunların tümünde bir önderlik ve peşinde olan
    bir cemaat olgusu (ümmet) sözkonusudur. “İmam”, özet olarak,
    bir topluluğa önder olan demektir. Günümüz Türkiye’sinde, imam
    kavramının diğer bütün anlamları kaybolmuş ve yalnızca namaz/
    câmi imamlığı mânâsı kalmıştır. O da, çoğunluğun kafasında basit
    karşılığı olan bir kavramdır.
    Görünen o ki, bugün paramparça olan İslâm ümmetini ilimde,
    siyasette ve toplumsal hayatta bir araya toplayacak müslüman
    2] Bk. Buhârî, Ahkâm; Müslim, İmâre 9, hadis no: 1821
    İMAM
    - 49 -
    imamlara -önderlere, rehberlere- ihtiyaç vardır. Müslümanların biatıyla
    (özel ve serbest tercih ve onaylamasıyla seçilmiş) halifelere
    de ‘imam’ denildiğini tekrar hatırlayalım. Müslümanlar, bu şekilde
    seçilmiş bir imamın önderliğinde her tür işlerini ve ibâdetlerini
    daha iyi yerine getirirler, yaşadıkları coğrafyayı daha iyi ıslah ve
    tanzim ederler.
    Müslümanlar, her devirde bol miktarda meydanda olan “küfür
    ve şirk” imamlarını çok iyi tanımalı, onların peşinden gitmemelidir.
    Onların kurduğu düzenlere, ortaya koydukları dünya görüşlerine
    ve hayat anlayışlarına karşı dikkatli olmalıdır. 3
    Kur’ân-ı Kerim’de İmam Kavramı
    Kur’ân-ı Kerim’in adlarından biri de ‘Ümmü’l Kitab’dır. Yani
    kitapların anası, kaynağı, kökü.4 Kur’ân-ı Kerim, aynı zamanda
    ‘İmâmü’l Mübîn’dir. Yani apaçık önder, yol gösterici, birleştirici,
    önde olandır. ‘İmam’, Yâsin Sûresinde, kaderin yazıldığı yer,
    Levh-i Mahfuz anlamında kullanılmıştır.5 Kur’an’da; takvâ sahiplerine
    önder olma isteği ve bu konudaki duâ övülmüştür.6 Demek
    ki imam (lider, önder) olmak bir nimet ve bir şereftir.
    Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrâhim’e (a.s.), ‘insanların imamı’ sıfatını
    vermektedir. İbrâhim (a.s.), büyük peygamberlerdendir ve Tevhidin
    babası sayılmaktadır. O bu mânâda bütün insanların önderidir.
    Yahûdiler ve hıristiyanlar günümüzde bile İbrâhim’i (a.s.) severler.7
    İbrâhim (a.s.) soyundan gelen peygamberler de insanlığa birer
    imamdır. 8
    ‘İmam’, etrafında bir topluluk (ümmet) toplayan, onları peşinden
    götüren, onlara yol gösteren insandır. İmam makamında
    olan önderler, insanları hidâyete ve kurtuluşa götürdükleri gibi,
    peşine takılanları ateşe sürükleyenler de vardır.9 Bunlar, “eimme-i
    küfr”dür, küfrün imamları, kâfirlerin önderleridir. Fazîletli insanlara,
    mü’minlere, takvâ sahiplerine imam olmak ne kadar şerefli
    bir rütbe ise, inkârcılara ve günahkârlara imam olmak da o kadar
    şerefsiz ve aşağılık bir iştir. Kıyâmet günü bütün insanlar, kendilerine
    yol gösteren veya peşinden gittikleri, izini takip ettikleri
    imamlarıyla (önderleriyle) beraber diriltilecek ve o şekilde hesaba
    3] Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s. 302
    4] 43/Zuhruf,1-4
    5] 36/Yâsin, 12
    6] 25/Furkan, 74
    7] 2/Bakara, 124
    8] 21/Enbiyâ, 73
    9] 9/Tevbe, 12; 28/Kasas, 41
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 50 -
    çekileceklerdir. 10
    “İmam” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de tekil olarak 7, çoğul olarak
    da 5 olmak üzere toplam 12 yerde geçmektedir. İmam kelimesi,
    bu âyetlerde şu anlamlarda kullanılmıştır:
    a- İyilik önderleri: Kur’an’da “imam” kavramı, daha çok önder,
    iyilik önderleri anlamında kullanılır. Bazı peygamberler imam
    olarak vasıflandırılır,11 bazı iman edip takvâ sahibi kimselerin
    muttakîlere imam olmak için duâ ettikleri vurgulanır.12 Tüm bu
    âyetlerdeki kullanım, iyilik önderleri anlamındadır.
    b- Kötülük önderleri: Kur’an, küfrün imamlarıyla savaşılmasını
    emreder.13 Yine, bazı yöneticiler, insanları ateşe çağıran imamlardır.
    14 İnsanlara önderlik edenlerin bir kısmı, onlara kötülük yaparak
    dünyada huzursuz eden ve âhirette cehenneme sürükleyen
    kimseler olabilir. Meselâ, Firavun, kötülük timsali önder olarak
    gösterilir.15 Bu âyetlerdeki imam kavramı, kötülük önderi anlamındadır.
    Görüldüğü gibi imam kavramı, genel olarak hak önderleri
    anlamında kullanıldığı halde, küfrün lider ve önderleri için de
    kullanılır. “İmam” lafzı mutlak (genel) anlamda kullanıldığı zaman,
    bâtıl imamlara kullanılmaz. Kur’an’da küfür imamlarının
    anlatılması, hep kayıtlı olarak (“küfür imamları” şeklinde) gelmiş,
    mutlak bir ifade ile (sadece “imam” şeklinde) kullanılmamıştır.
    Kâfirler imam/önder olamayacaklarından, kâfirlerin önderlerine
    mutlak olarak “imam” ismi verilemez; ancak “kâfirlerin imamları”
    şeklinde kullanılır.
    c- Kitap ve peygamber: Kur’an’da “imam” kavramına, önder
    anlamının yanında, kitap ve peygamber mânâsı da verilir. 16
    d- Levh-i Mahfuz: İmam kelimesinin Kur’an’da diğer bir anlamı,
    Levh-i Mahfuz’dur.17 Levh-i Mahfuz; Allah tarafından takdir
    olunmuş şeylerin yazılı olduğu mânevî levha, kitap demektir.
    e- Yol: İmam kelimesi, bir âyette de yol anlamına kullanılmıştır.
    18 Yola imam denilmesi, yolun uyulup izlenmesiyle ilgilidir.
    10] 17/İsrâ, 71-72
    11] 2/Bakara, 214
    12] 25/Furkan, 74
    13] 9/Tevbe, 12
    14] 28/Kasas, 41
    15] 28/Kasas, 39-41
    16] 17/İsrâ, 71
    17] 36/Yâsin, 12
    18] 15/Hıcr, 79
    İMAM
    - 51 -
    “Bir zamanlar Rabbi İbrâhim’i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam
    olarak yerine getirince; ‘Ben seni insanlara imam/önder yapacağım’ demişti.
    ‘Soyumdan da (imamlar/önderler yap, yâ Rabbi!)’ dedi. Allah: ‘Ahdim
    zâlimlere ermez (onlar için söz vermem)’ buyurdu.” 19
    “Eğer antlaşmalarından sonra yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa,
    küfrün imamlarına/önderlerine karşı savaşın. Çünkü onların yemin
    (diye bir şeyleri) yoktur. (Onlara karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son
    verirler.” 20
    “Rabbin tarafından gelmiş açık bir delile dayanan ve kendisini Rabbinden
    bir şâhidin izlediği, ayrıca kendisinden önce, bir imam/önder ve bir
    rahmet olarak Mûsâ’nın Kitab’ı (elinde) bulunan kimse, (inkârcılar gibi)
    midir? Çünkü bunlar, ona (Kur’an’a) inanırlar...” 21
    “Eyke halkı da gerçekten zâlim idiler. Fakat Biz, onlardan da intikam
    aldık. Bu yerlerin ikisi de (Eyke ve Hicr) açık bir imam/yol üzerindedir.” 22
    “Her insan topluluğunu, imamları/önderleri ile birlikte çağıracağımız
    günde kimlerin amel defterleri sağından verilirse, onlar, en küçük bir haksızlığa
    uğramamış olarak amel defterlerini okurlar.” 23
    “Ona (İbrâhim’e), İshak’ı ve fazladan bir bağış olmak üzere Ya’kub’u
    lütfettik; her birini sâlih insanlar yaptık. Onları, emrimiz uyarınca doğru
    yolu gösteren imamlar/önderler yaptık ve kendilerine, hayırlı işler yapmayı,
    namaz kılmayı, zekât vermeyi vahyettik. Onlar, Bize ibâdet eden
    kimselerdi.” 24
    “Ve onlar (iman edip tevbe edenler), ‘Rabbimiz! Bize gözümüzü aydınlatacak
    eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine imam/önder
    kıl!’ derler.” 25
    “Biz istiyoruz ki, o yeryüzünde müstaz’aflara (güçsüz düşürülenlere)
    lütufta bulunalım, onları imamlar/önderler yapalım, onları vârisler kılalım
    (ötekilerin yerini aldıralım).” 26
    “Onları (Firavun ve askerlerini) (insanları) ateşe çağıran imamlar/öncüler
    kıldık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.” 27
    “Sabrettikleri ve âyetlerimize yakînî olarak (kesin bir şekilde) iman
    19] 2/Bakara, 124
    20] 9/Tevbe, 12
    21] 11/Hûd, 17
    22] 15/Hıcr, 78-79
    23] 17/İsrâ, 71
    24] 21/Enbiyâ, 72-73
    25] 25/Furkan, 74
    26] 28/Kasas, 5
    27] 28/Kasas, 41
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 52 -
    ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/rehberler
    yaptık.” 28
    “Şüphesiz ölüleri ancak Biz diriltiriz. Önden gönderdikleri işleri ve bıraktıkları
    eserleri yazarız. Zâten Biz, her şeyi apaçık bir imam/kitap (olan
    Levh-i Mahfûz’da) sayıp yazmışızdır.” 29
    “Ondan önce de bir rahmet ve imam/rehber olarak Mûsâ’nın kitabı
    vardır. Bu (Kur’an) da, zulmedenleri uyarmak ve muhsinlere/iyilik yapanlara
    müjde olmak üzere Arap lisânıyla indirilmiş, doğrulayıcı bir kitaptır.” 30
    Hadis-i Şeriflerde İmam Kavramı
    “İnsanlar üzerinde olan büyük imam, çoban (gibi)dır. (Çobanın sürüden
    sorumlu olduğu gibi) O da halkından sorumludur.” 31
    “Kim imama bey’at etmeden ölürse, câhiliyye ölümü (gibi bir ölüm)
    ile ölür.” 32
    “Üç kişi sefere çıktıkları zaman içlerinden birini emir tâyin etsinler.”
    “Üç kişi, yeryüzünde bir çölde oldukları vakit, içlerinden birisini emir
    tâyin etmemeleri onlara helâl olmaz.” 33
    “Kim Bana itaat ederse Allah’a itaat etmiş olur; kim Bana isyan ederse
    Allah’a isyan etmiş olur. Kim Benim emîrime itaat ederse Bana itaat etmiş;
    kim de Benim emîrime isyan ederse Bana isyan etmiş olur.” 34
    “Dinleyin ve itaat edin! Üzerinize tâyin olunan vâli/yönetici, başı siyah
    kuru üzüm gibi Habeş’li bir köle olsa bile, sizin aranızda Allah’ın kitabını
    uyguladığı müddetçe dinleyin ve itaat edin.” 35
    “Müslüman bir kimseye, kendisine ma’siyet (Allah’a isyan, günah hususlar)
    emredilmediği müddetçe, hoşlandığı ve hoşlanmadığı (her) hususta
    (İslâm devleti yöneticisini) dinleyip ona itaat etmesi gerekir. Eğer
    ma’siyet emredilirse, ne dinlemek vardır, ne de itaat!” 36
    “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez.” 37
    28] 32/Secde, 24
    29] 36/Yâsin, 12
    30] 46/Ahkaf, 12
    31] Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre, hadis no: 1705; Ebû Dâvud, İmâre 1;
    Tirmizî, Cihad 7, hadis no: 1705; Ahmed bin Hanbel, 2/54
    32] Müslim, İmâre 58, hadis no: 1851
    33] Ebû Dâvud, Cihad 87; Ahmed bin Hanbel, 2/177
    34] Buhârî, Ahkâm 1; Müslim, İmâre 33; Nesâî, Bey’at 26
    35] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 37; Nesâî, Bey’at 27
    36] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839; Tirmizî, Cihad 29, hadis
    no: 707; Ebû Dâvud, Cihad 96; Nesâî, Bey’at 34; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no:
    2864; Ahmed bin Hanbel, 6/111
    37] Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839
    İMAM
    - 53 -
    “Üç kişi vardır ki, kıyâmet gününde Allah onlarla konuşmaz, onlara
    bakmaz, onları tezkiye etmez/temize çıkarmaz. Hem onlara elîm bir azap
    vardır. Bunlar: 1- Kırda fazla suyu olup da onu yolcuya vermeyen, 2- İkindiden
    sonra bir kimseye bir mal satan ve o malı ‘(kendim) şu kadara aldım’
    diye Allah’a yemin ederek, gerçek bunun aksine olduğu halde müşteriyi
    kendisine inandıran, 3- Bir imama, yalnız dünyalık için bey’at eden, dünyalık
    verirse sözünde duran, vermezse durmayan kimselerdir.” 38
    “Bir kimse imama bey’at eder de ona şaklayan elini ve kalbinin semeresini
    verirse, elinden geldiği takdirde hemen ona itaat etsin! Başka biri
    gelir de onunla çekişirse sonradan çıkana itaat etmeyin!” 39
    “Benden sonra sizin (yönetim) işinizi birtakım insanlar üzerine alacaklar,
    sünneti söndürecekler, bid’atı ihdâs edecekler (uyduracaklar), namazı vakitlerinden
    geciktirecekler.” Bunun üzerine İbn Mes’ud Rasûlullah’a
    sordu: “Ben onlara yetişirsem ne yapmalıyım?” Rasûlullah şöyle
    buyurdu: “Ey Ümmü Abd’in oğlu! Allah’a isyan edene itaat olmaz!” 40
    “Sizden kim yaşarsa çok ihtilâf görecektir. Size vâcip (gerekli) olan
    Benim sünnetim ve hidâyette olan râşid halîfelerimin sünnetine uymanızdır.
    Bu sünnetlere tutunun ve azı dişlerinizle ısırırcasına bunlara sıkı
    sıkı sarılın. Dinde sonradan uydurulan işlerden (bid’atlerden) sakının. (Din
    ve ibâdet olarak) Sonradan çıkarılan şey bid’attir. Ve her bid’at dalâlettir/
    sapıklıktır.” 41
    “Nübüvet hilâfeti otuz senedir. Sonra krallık olur.” 42
    “Sizin aranızda Allah’ın, olmasını dilediği kadar nübüvvet olacak, sonra
    peygamberliği kalkmasını dilediği zaman kaldıracak. Sonra nübüvvet
    metodu üzerine hilâfet olacak; o da Allah’ın olmasını istediği kadar olacak.
    Sonra hilâfeti, kalkmasını dileyince kaldıracak. Sonra ısırıcı krallık olacak.
    O da Allah’ın olmasını dilediği kadar olacak. Sonra ısırıcı melikliği,
    kalkmasını dilediği zaman kaldıracak. Sonra zorba/zâlim krallık olacak. O
    da Allah’ın, olmasını dilediği kadar olacak. Onu da kalkmasını dilediği
    zaman kaldıracak. Sonra nübüvvet metodu üzere hilâfet olacak.” 43
    “Benî İsrâili peygamberler yönetirdi. Bir peygamber vefat ettiği zaman
    38] Buhârî, Ahkâm 48; Müslim, İman 173; Tirmizî, Siyer 35, hadis no: 1595; İbn
    Mâce, Ticâret 30, hadis no: 2207
    39] Müslim, İmâre 46; Ebû Dâvud, Bey’at 25; İbn Mâce, Fiten 9; Nesâî, Bey’at 25;
    Ahmed bin Hanbel, 2/161
    40] Ahmed bin Hanbel, 5/301, hadis no: 3790; İbn Mâce, Cihad 40, hadis no:
    2865
    41] Tirmizî, İlim 16, hadis no: 2676; Ebû Dâvud, Sünnet 5; İbn Mâce, Mukaddime
    6, hadis no: 42; Dârimî, Mukaddime 6
    42] Ebû Dâvud, Sünnet 8; Tirmizî, Fiten 48, hadis no: 2226
    43] Ahmed bin Hanbel, 4/273
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 54 -
    yerine (başka) bir peygamber geçerdi. Şu muhakkaktır ki, Benden sonra
    peygamber yoktur. Ama halîfeler gelecek, hem de çok olacaklardır.”
    Ashâb: “O durumda bize ne emredersin?” diye sordular. “Birinciye
    ve ondan sonra gelene yaptığınız bey’atı tutun! Onlara haklarını verin.
    Çünkü Allah halka, gözetmelerini istediği şeyden soracaktır.” 44
    Câbir bin Semûre’nin (r.a.) rivâyetine göre Rasûlullah şöyle buyurdu:
    “On iki halîfe olacak.” Râvi Câbir diyor ki; Sonra, bir kelime
    dedi ki, ben onu işitemedim. Babama: “Ne söyledi?” diye sordum.
    O da; “Hepsi Kureyş’den” dedi.” 45
    “Müslüman bir halka, Allah’ın görüp gözetmek üzere idâreci kıldığı
    hiçbir kul yoktur ki, onları aldatıp (zulmetmiş) olduğu halde ölürse muhakkak
    Allah ona cenneti haram etmiş olmasın.” 46
    “Müslümanların idare işini üzerine alıp da onlar için çalışmayan ve
    hayır istemeyen hiçbir âmir yoktur ki, onlarla (müslümanlarla) birlikte cennete
    girebilsin.” 47
    “İslâm’ın tutunulması gereken kulpları (yapılması gereken emirleri) tek
    tek çözülecek; her bir kulp koptukça insanlar önlerindekilere benzeyecekler.
    O kulpların ilki hüküm (hâkimiyetin Allah’ın olması, Kur’an’la hükmedilmesi),
    sonuncusu da namazdır.” 48
    Hz. Peygamber’e “cihadın hangisi efdaldir?” diye sorulunca:
    “Zâlim sultana karşı hakkı söylemektir.” 49
    Hz. Ebû Bekir’e (r.a.) Ahmes’li bir kadın şöyle bir soru sormuştur:
    “Câhiliyyeden sonra Allah’ın getirdiği bu iyi ve uygun işin
    (İslâm’ın) bekası ne kadar sürer?” Hz. Ebû Bekir (r.a.): “İmamlarınız
    sizi (İslâmî) istikamet üzere doğru tuttuğu müddetçe” diye
    cevap vermiştir. 50
    Hz. Ömer bin Hattab (r.a.) şöyle diyor: “İmamları (yöneticileri)
    ve rehberleri istikamet üzere oldukları müddetçe, insanlar istikamet
    üzere olmaya devam edecektir.” 51
    Selman’dan (r.a.) rivâyet edilmiştir ki, Halîfe Ömer İbn Hattab
    44] Buhârî, Enbiyâ 5; Müslim, İmâre 44, hadis no: 1842; İbn Mâce, Cihad 42, hadis
    no: 2871; Ahmed bin Hanbel, 2/97
    45] Buhârî, Ahkâm; Müslim, İmâre 9, hadis no: 1821
    46] Buhârî, Ahkâm 8
    47] Müslim, İman 229, hadis no: 142
    48] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Hibban, Sahih, hadis no: 257; Hâkim, el-
    Müstedrek, 4/92
    49] Ahmed bin Hanbel, 5/251; İbn Mâce, Fiten 20, hadis no: 4011-4012; Tirmizî,
    Fiten 13, hadis no: 2175; Ebû Dâvud, Melâhim 17
    50] Buhârî, Menâkıbu’l-Ensâr 25; Dârimî, Mukaddime 23
    51] et-Tabakatu’l-Kübrâ, İbn Sa’d, 3/292; Beyhakî, Sünen
    İMAM
    - 55 -
    (r.a.), Selman’a (r.a.), “halîfe ile melik/kral arasındaki farktan sorduğunda
    Selman (r.a.) şu cevabı vermiştir: “Müslümanların arazisinden
    bir dirhem veya daha az veya daha çok toplarsan, sonra da
    onu lâyık olmayan yere koyarsan (sarf edersen) işte sen bu halinle
    kralsın demektir. Halîfe ise, halka adâletle davranandır, aralarında
    adâletli ve düzgün bir şekilde taksimat yapandır, erkeğin ev
    halkına ve ananın çocuğuna olan şefkati gibi halkına şefkat ve
    merhamet eden ve Allah’ın kitabıyla hükmedendir”. Kâ’b, bu cevap
    üzerine şöyle dedi: “Bu mecliste halîfe ile melikin arasını ayırt
    edecek kimseyi zannetmiyordum. Fakat Allah Selman’a cevabı ilham
    etti.” 52
    İmâmet-i Kübrâ
    İslâmî topluluğun dinî ve siyasî liderliğine imâmet-i kübrâ
    denilir. Bu anlamda “hilâfet” kavramı kullanıldığı gibi, başlangıçtan
    itibaren ve özellikle şiî müslümanların bu kavram yerine
    “imâmet”i kullanmasından sonra “imâmet” kelimesi de kullanılmaya
    başlanmıştır. Aynı zamanda bu makama, namaz kıldırma
    vazifesi demek olan imamlıktan (imâmet-i suğrâ/küçük imâmet)
    ayırt etmek için “İmâmet-i kübrâ” da denilmiştir.
    Şiî müslümanların dışında ve özellikle ehl-i sünnete göre
    imâmet-i kübrâ, itikadı ilgilendiren bir konu değildir. Sadece kulların
    fiillerine ait muâmelâtla ilgili meselelerdendir. Rasûlullah’ın
    vefatını müteâkip ashâbın imam/halîfe seçtikleri ve İslâm ümmetinin
    imamsız bir zamanının geçmesine rızâ göstermedikleri
    tevâtüren sâbittir. Nitekim Hz. Ebûbekir, meşhur ilk hutbesinde
    buna işaret ederek diyordu ki; “Haberiniz olsun ki, Muhammed
    (s.a.s.) vefat etmiştir ve bu dini ayakta tutacak bir reise (imâmet-i
    kübrâya) mutlaka ihtiyaç vardır.” Muhtemel bir zararın defedilmesi
    ve ümmetin çeşitli maslahatı bakımından da imam/halîfe seçilmesinin
    vâcip olduğunda icmâ edilmiştir. Bu nedenle herkes Hz.
    Ebûbekir’in sözünü yürekten kabul etmiştir. 53
    Taftazânî, şunları da söylemektedir: “İmâmet-i kübrâ meselesi,
    itikadî esaslardan olmayıp fıkhı ilgilendiren bir meseledir. Fıkıh
    kitaplarımızda zikredilmiştir ki; millet için, dini yaşatacak, sünneti
    ayakta tutacak, mazlumları koruyacak ve haklıyı haksızdan ayıracak
    bir başkana/imama mutlaka ihtiyaç vardır.54 İmamın seçimi
    ise; “ehl-i hall ve’l-akd”in seçmesi ile olur. Diğer bir görüşe göre;
    daha evvelki imam tarafından bir tavsiye ile beraber halkın ileri
    52] et-Tabakatu’l-Kübrâ, İbn Sa’d, 3/306; Târihu’l-Hulefâ, es-Süyûtî, s. 140
    53] Taftazânî, Şerhu'l-Makasıd II/271
    54] Taftazânî, a.g.e. II/27
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 56 -
    gelenlerinin bey’atından ibârettir. Bu iki görüş arasında gerçekte
    büyük bir ayrılık yoktur. Bu ihtilâf, ilk halîfelerin tesbit tarzından
    ileri gelmektedir.
    İmamda Aranan Şartlar: İmamın mükellef, müslüman, hür ve
    erkek olmasından başka şu şartları da taşıması gerekir:
    1- İlim: İmâmete aday gösterilecek kimse, Allah’ın insanlara
    bildirdiği kanunlarını tam mânâsıyla bilip derinliğine nüfuz edecek
    kadar âlim olmalıdır.
    2- Adâlet: İmamlığa aday olacak kimsenin âdil olması gerekir.
    Bu makam, adâletle iş görmesi gereken bütün diğer makamları
    idare ve kontrol eden bir makamdır. O halde imamın her şeyden
    evvel âdil olması gerekir. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin,
    zâlilmlerin ta kendisi olduklarından55 imamların, Allah’ın
    hükmünü gereken titizlikle uygulamaları şarttır. Yine adâlet, fıskın
    (fâsıklığın) zıddı olduğundan, âdil olması gereken imamın,
    günahlarda ısrar eden veya büyük günah işleyen birisi olmaması
    gerekmektedir.
    3- İktidar ve ehliyet: Dinin korunması, düşmanla savaş, Allah’ın
    hükmüne uygun çeşitli kanunların çıkarılması, İslâm’a uygun hükümlerin
    konulması ve şer’î cezaların (hadlerin) tatbik edilmesi
    gibi birçok hususta imamın, zamanında karar vermesi ve bu kararı
    yerinde tatbik edebilecek ehliyete ve fevkalâde bir siyâsî basîrete
    sahip olması gerekir. Bazı eserlerde ayrı birer sıfat olarak zikredilen
    cesaret, ictihad ve rey sahibi olması da iktidar ve ehliyetin
    içinde değerlendirilebilir. 56
    4- Bünyesinin sağlam ve ârızasız olması: İmâmet makamına
    gelecek kimsenin delilik, körlük, sağırlık, dilsizlik, iki el ve ayağının
    yokluğu gibi noksanlıklardan berî ve duyularının sağlam olması
    lâzımdır. Çünkü bu noksanlıklar, imamın üzerine aldığı işleri
    başaramamasının sebeplerindendir. Bu bakımdan eğer bu eksiklikler,
    şahsın sadece görünüşünü ilgilendiren cinsten ise, o zaman
    bu şart, bir kemal şartı olur.57 Meselâ körlük, sağırlık, dilsizlik sebebiyle
    imam azledilir; fakat ağır işitmek ve kekemelik sebebiyle
    azledilemez.
    İmâmet makamına gelecek kimsenin Kureyş’li olmasına gelince;
    “İmamlar Kureyştendir” hadis-i şerifi ile ileri sürülen bu şartı,
    bazı âlimler, meselâ Ebûbekir Bâkıllâni gibi ilim adamları
    55] 5/Mâide, 45
    56] Taftazânî, a.g.e. II/271
    57] İbn Haldun, Mukaddime I/342-343
    İMAM
    - 57 -
    kabul etmemişlerdir.58 Bu hususta İbn Haldun’un görüşü şudur:
    “Halîfenin/imamın Kureyş’ten olmasının şart koşulmasının asıl sebebi,
    Kureyş’in devleti idare ve koruma kudretine sahip olduğu
    ve çekişmeleri ortadan kaldırabildiği içindir. Şâri’, hüküm ve kaideleri
    yalnız bir kavim, bir asır ve sadece bir toplum için ortaya
    koymamıştır. Müslümanların idaresi başında bulunacak kavmin,
    devleti idare ve koruma kuvvetine sahip ve kendi zamanında diğer
    kavimlerden üstün olması şarttır. Şâri’in maksadı herhalde işte
    budur. Bu açıklamalardan halîfeliğin, her asırda Kureyş’e mahsus
    olacağı değil; her ülkenin o zamanda devleti idare etme kudretine
    sahip olan kavmin elinde olacağı anlaşılır ve o kavim devletin
    başına geçer.” 59
    “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden
    olan ulu’l-emre (emir sahiplerine) itaat edin.”60 Bu âyet-i kerimeye göre,
    imama/halîfeye itaat farzdır. Yalnız, bu itaat imamın Allah’ın emrine
    uyması ile kayıtlanmıştır. “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara
    itaat edilmez.” 61; “Ma’siyet emredilirse, ne dinlemek vardır, ne de itaat!”
    62
    Eğer halîfe Allah’ın emrine uymazsa, kendisi ikaz edilir; dinlemezse
    azledilir. Nitekim Hz. Ebûbekir (siyasetin düsturu sayılan)
    meşhur ilk hutbesinde bu hususu şöyle açıklar: “Ben, sizin en hayırlınız
    olmadığım halde başınıza geçmiş bulunuyorum. Eğer doğru
    yolda yürürsem bana yardım ediniz; doğrudan saparsam bana
    gerçek yolu gösteriniz. Doğruluk emânet; yalan ise hıyânettir.
    İçinizde zayıf bir kimse, hakkını kendisine vererek rahatlatıncaya
    kadar nazarımda kuvvetlidir. Kuvvetli de, başkasının hakkını ben
    kendisinden alıncaya kadar yanımda zayıftır. Hiç biriniz Allah yolunda
    cihadı terketmesin; çünkü cihadı terkeden kavmi Cenâb-ı
    Allah zillete düşürür. Bir kavimde de kötülükler yayıldımı, Allah
    onları genel belâlarla terbiye eder. Ben Allah ve Rasûlüne itaat
    ettiğim müddetçe bana itaat ediniz. Eğer Allah ve Peygamberine
    itaat etmezsem sizin de bana itaatiniz gerekmez!”63 Taberînin bu
    naklinden de anlaşıldığı gibi, imâmet makamında olan kimseye
    Allah ve Rasûlüne bağlı olduğu müddetçe itaat edilir. Allah’a karşı
    isyan eden bir kimseye itaat etmeme, İslâm’da çok meşhur ve bilinen
    bir prensiptir. 64
    58] Bk. İbn Haldun, Mukaddime, 345
    59] İbn Haldun, Mukaddime, I/345-347
    60] 4/Nisâ, 59
    61] Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839
    62] Buhârî, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 38, hadis no: 1839
    63] et-Taberî, Târihu'r-Rusül ve mülûk, IV/1829
    64] Geniş bilgi için bkz. El-Mâverdî, el-Ahkâmu's-Sultâniyye, terc. Ali Şafak, s.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 58 -
    İmâmet Sisteminin Temel Özellikleri
    Kur’an’da imâm ve imâmetle ilgili âyetler, ahkâmla ve Allah’ın
    indirdiğiyle hüküm konusunu içeren âyetlerle birlikte değerlendirildiğinde,
    bu konudaki hadis-i şerifler ve İslâm âlimlerinin görüşleri
    ışığında şu gerçekler ortaya çıkar:
    1- İslâm, yönetim sahasında mükemmel bir sistem getirmiştir.
    Bu, İslâm’ın her zamana ve her yere uygun olduğunu, evrensellik
    ve kapsamlılığını bize gösterir. Bu düzen ebedîdir ve kıyâmete kadar
    da tatbiki mümkündür. Bu ümmetin sonra gelenlerine yaraşacak
    sistem, önce gelenlerine yaraşan ve “asr-ı saâdet” örneğinde
    ortaya çıkan sistemden başkası değildir.
    2- İmâmetin vâcip oluşu, Kitap, sünnet, icmâ ve şer’î kurallarla
    sâbittir. Bu ümmetin temsilcileri olmaları, bu önemli konuda ümmetin
    vekili olmaları bakımından “ehl-i hal ve’l-akd”e yöneltilen
    bir farz-ı kifâyedir. Ehl-i hal ve akd bu işte zayıflık gösterirse, bu
    vâcibin yerine getirilmesi için gücü yeten her müslüman gayret
    göstermedikçe kendilerini vebalden kurtaramaz ve gücü yetip de
    bu faâliyeti göstermeyen herkes günahkâr olur.
    3- “İslâm, hüküm alanında bir düzen getirmemiştir. ‘İslâm devleti’
    diye bir şey olmaz. Müslümanlara câhiliyye düzenlerinden
    farklı bir İslâm devletini kurmak farz kılınmamıştır” diyenlerin
    iddiâsı kesinlikle bâtıldır, geçersizdir.
    4- İmâmet vesiledir; gâye değildir. Gâye, Allah’a ibâdet/kulluk
    yaparak O’nun rızâsını kazanmaktır. İmâmet ümmetin hayır ve
    adâlet üzere kalmasını, hakkın hak, bâtılın da bâtıl olarak kabul
    edilip bunun geçerli kılınmasını sağlamaya bir vesiledir. O ümmet
    ki, iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a inanır; O’nun
    indirdikleriyle hükmetmek için Kur’an’a uygun düzenin oluşması
    için gayret eder. Kendisinin ve toplumunun, İslâmî değişim ve
    dönüşümü için tüm gayretlerini seferber eder; bu gayretlerini de,
    beşerî metotlara göre değil; Allah’ın çizdiği hudûda ve Rabbânî
    usûle göre ortaya koyar.
    5- İmâmetin hedeflerinin en önemlisi, dini korumak, dünyayı
    da din ile yönetmektir. Bu ise, imamın boynuna takılan görevlerin
    en önemlisidir. Zira din ile siyaseti/yönetimi ayıran ve dünyayı
    bu dinin dışında yöneten mü’min olamaz.65 Dini siyasetten ayırıp
    “din başka, devlet başka” deyince; devlet dinsiz, din de devletsiz/
    güçsüz kalacaktır.
    5-25; Ahmet Yaşar, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 143-144
    65] 5/Mâide, 44
    İMAM
    - 59 -
    6- İzzet, şeref ve İslâm ümmetinin ayakta kalışı, ancak Allah’ın
    kitabı ve Rasûlü’nün sünnetinin hükmüne dönmekle mümkündür.
    Dini koruyup müslümanlara izzet ve şereflerini iâde etmek, İslâmî
    hilâfeti/imâmeti oluşturup onun uygulanmasına çalışmakla gerçekleşebilir.
    7- İmâmete geliş usûlü, Kur’an ve sünnet ilkeleri çiğnenmemek
    şartıyla ümmete bırakılmıştır. Râşid halîfelerin iş başına geliş
    şekilleri ve bey’atın yapılış tarzı örnek alınmalı ve bu örnekler
    çağa uyarlanabilmelidir.
    8- İmâmete dayalı sistemde 3 ana esas dikkate alınmalıdır.
    Bunlar; “bey’at” denilen İslâm’a has özel seçim sistemi, “adâlet”
    denilen Allah’ın indirdiğiyle hükmetme66 ve zerre kadar haksızlık
    yapmama gayreti, “istişâre” denilen emin ve ehil kimselerle,
    işinin uzmanı ve dinini yaşayan takvâ sahibi güvenilir kişilerle danışarak
    onların öneri, eleştiri ve tavsiyelerini dikkate alma şeklindeki
    uygulamadır.
    9- İmamı seçme yetkisine sahip olanlar, “ehl-i hal ve’l-akd”
    diye isimlendirilen ümmetin en âlim ve seçkinleridir. Demokrasilerde
    olduğu gibi seçime bütün insanlar direkt olarak katılamaz.
    Şûrâ’ya da bundan dolayı, en uygun ve en akıllı olanlar seçilir.
    Çağdaş demokrasilerde olduğu gibi milletvekili olabilmek için insanları
    iknâ etmeye (kandırmaya) ve bu uğurda boş yere ve çokça
    para harcamaya ve propaganda yapmaya gerek de yoktur.
    10- İmâmet, verâset yoluyla (babadan oğula) intikal etmez.
    İslâm, bir ırka, bir soy ve kabileye ayrıcalık verme anlayışını kabul
    etmez. Krallıkla imâmetin bir farkı da; birinde soy, diğerinde ehliyet/
    yetenek ve en uygun olanı belirlemenin öne çıkmasıdır.
    11- Bey’at, imâmete lâyık bir imamın bulunduğu vakit müslümanın
    boynuna borçtur. Aksine bir tavır, kişinin câhiliyye ölümü
    ile ölmesini sonuçlandırabilir. Keyfî ve indî gerekçelerle bey’atı
    bozmak da, meşrû imamın meşrû her emrine en küçük bir itaatsizlik
    de haramdır.
    14- Devrim yoluyla ve zorla imâmete geçmek, şer’î bir yol değildir.
    İmâmet, ümmetin bey’atı olmaksızın gerçekleşmez.
    15- İmam adayının o makama ehil olabilmesi için imâmete ait
    şartları taşıması gerekir.
    16- İmamın, mevcut insanların en faziletlisi olması şart değildir.
    Zaten bunu tesbit de mümkün olmayabilir. Evlâ olan,
    66] 5/Mâide, 45
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 60 -
    faziletlilerden biri olması, müslümanlara en faydalı ve en uygun
    olanının seçilmeye çalışılmasıdır.
    17- Ümmetin maslahatıyla ilgili olarak imamın üzerinde birçok
    görev vardır. Bunları imamın yerine getirme zorunluluğu ve
    sorumluluğu vardır. Fakat bu görevleri yerine getirebilmesi için
    kendisine yardım edilmesi, kendisinin ümmet üzerindeki haklarındandır.
    18- Âdil imama karşı çıkmak ve fitneyi uyandırmak haramdır,
    büyük günahlardandır. Allah’ın indirdiği hükümlerle hükmettiği
    ve ma’siyeti emretmediği müddetçe imama itaat vâciptir. Şeriata
    ters düşen yerde, Allah’a isyan kabul edilecek durumlarda
    itaat ise haramdır. İmamların otoritesi, Kitap ve sünnete uygun
    davranmasına bağlıdır. Allah’a itaat ettiği müddetçe kendilerine
    itaat edilir. Allah’a karşı geldiklerinde de kendilerine karşı gelinir.
    Yaratıcı’ya isyanda mahlûka itaat yoktur. Kim isyanda onlara itaat
    ederse, günah hem emredene ve hem de emri uygulayanadır.
    19- Şûrâ, meşrû ve gereklidir. İmamın seçilmesi ânında şûrânın
    olması vâcip olduğu gibi, halkın işlerinin düzenlenmesinde de
    şûrâ gereklidir. Bu, halkın direkt veya dolaylı seçimiyle oluşabilecek
    “Danışma Meclisi” şeklinde seçilecek milletvekillerinden veya
    İslâm’a ters düşmeyen çağın anlayış ve ihtiyaçlarına uygun farklı
    şekillerde istişâre meclisinden oluşabilir.
    20- İslâm hukuk sistemi ve yönetim tarzı, geçmişte ve bugün
    uygulanan beşerî sistemlerin tümünden farklı özelliklere sahiptir.
    Güttüğü amaç, gâyeye götüren araçlar, vesileler, hedefler,
    dayandığı kaynak/referans, ulaşmak istediği hedef... yönünden
    sayılamayacak farkı vardır. O, beşerî düzenlerden çok ayrı bir
    sistemdir. Onunla beşerî hüküm, rejim ve kanunları kıyaslamak
    mümkün değildir. 67
    İmâmetin Önemi
    İmamsız ümmet, başsız beden gibidir. Organizmanın canlılığı,
    ruhu ne ise; ümmet için imam da odur. İmamsız toplum, bir cesetten
    farksızdır. Ümmetin başına gelenler, imâmetin başına gelenlerle
    doğru orantılıdır. Kur’an’da ümmet ile imâmet kavramları
    birbiriyle yakın irtibat halindedir. Allah İbrâhim’i (a.s.) insanlara
    imam yapmıştır.68 O imamların başıdır. Aynı zamanda o, imamların
    67] Süleyman ed-Demirci, El-İmâmetu’l-Uzmâ, İslâm’da Devlet Başkanlığı, s.
    491-493
    68] 5/Mâide, 45
    İMAM
    - 61 -
    kendisinden geldiği bir ümmettir.69 Dolayısıyla Hz. İbrâhim’in şahsında
    imâmet ve ümmet kavramları birlikte gündeme gelmişlerdir.
    O yüzden rahatlıkla şu hükme varılabilir: Ümmet; tek bir imama
    bey’at ederek bağlı olan mü’minler topluluğudur. İmama bağlı
    olmadan ümmet teşekkül edemez. Ümmetsiz imam, imamsız ümmet
    olmaz.
    “Gerçek şu ki sizin bu ümmetiniz tek bir ümmettir. Ben de sizin Rabbinizim.
    Öyleyse Bana ibâdet/kulluk edin.”70 Mü’minler olarak hepimiz
    Allah’ın huzurunda tek ümmet inancını ve şuurunu koruyup korumadığımız
    hususunda hesap vereceğiz. İslâm ümmeti, tektir, birdir;
    küfür ümmeti ise sayısız denecek kadar çok olabilir. Tek ümmet
    inancının saptırılmadan devam etmesi, tek imamın varlığına
    bağlıdır. Esasen imâmet, bir ümmet sorunudur. Ümmet olmadan
    imâmet de olmaz. İmâmetin ihyâsı, ümmetin varlığına bağlanmıştır.
    Çünkü İslâm’da tek ümmet ve tek imam esastır. 71
    İmâmet; “din ve dünya işlerinde Rasûlullah’a niyâbeten (vekil
    olarak) başkanlık, devlet reisliği” diye tanımlanmıştır. “Dinin uygulanması,
    dinin sınırlarının korunması konusunda, ümmetin tümünün
    kendisine uyması vâcip olmak üzere Râsûlullah’ın halîfeliğini
    yapmak” diye de ifade edilmiştir.72 Mâverdî de şöyle diyor:
    “İmâmet; dinin bekçiliği ve dünya siyaseti konularında peygamberliğe
    halef olarak konulmuş ve kabul edilmiş bir müessesedir.”73
    İbn Hümam; “Mü’minlerin, kendi içlerinden imam seçmelerinin
    sebebi, İslâm’ın hükümlerini hakkı ile edâ etmek içindir.”74 diyerek
    önemli bir noktaya işaret ediyor. İmam Ebû Muin en-Nesefî
    de bu konuda şöyle der: “Üzerimizde İslâm devlet başkanı olan
    imamı görmeden bir günün geçmesi câiz değildir. İmam, devlet
    başkanı olan halîfedir. İmâmetin hak olduğunu kabul etmeyen
    kimse kâfir olur. Çünkü dinî hükümlerden bir kısmının farz olması,
    ancak imamın varlığına bağlıdır. Cuma namazı, bayram namazı
    ve yetimleri evlendirmek... gibi. İmamı inkâr eden kimse, farzları
    inkâr etmiş olur. Farzları inkâr eden de kâfir olur.” 75
    Siyerle ilgili kaynaklarda Rasûl-i Ekrem’in vefatından sonra
    sahâbenin, daha Rasûlullah’ı defnetmeden önce imam/halife seçme
    hususunda titiz davrandığı kaydedilir. İbn Âbidin, bu konuyla
    69] 16/Nahl, 120
    70] 21/Enbiyâ, 92
    71] Mustafa Çelik, İslâmî Hareket Fıkhı, c. 4, s. 42
    72] Abdülkadir Udeh, İslâm ve Siyasî Durumumuz, s. 121-122
    73] İmam Mâverdi, el-Ahkâmu’s-Sultâniyye, s.
    74] Kemâleddin İbn Hümam, Kitabü’l-Müsâyera, s. 265
    75] İmam Ebû Muîn en-Nesefî, Bahrü’l Kelâm fî Akaidi’l-ehli’l-İslâm
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 62 -
    ilgili şunları zikreder: “Rasûlullah (s.a.s.) pazartesi günü vefat etmiş,
    çarşamba günü defnedilmiştir. Bu arada ashâb-ı kiram, her
    şeyden evvel müslümanların başına bir halife seçmekle meşgul olmuşlardır.
    Bu sünnet, bugüne kadar devam edegelmiştir. Bir imam
    vefat ettimi, onun yerine başkası seçilmedikçe defnedilmez. İmamın,
    müslüman ve hür/özgür olması şarttır. Zira kâfir, müslüman
    üzerine velî olamaz. Köleden de halife olmaz. Çünkü onun kendine
    velî olmaya bile gücü yokken, nasıl başkasına velî olabilir? Sabî
    ve köle de deli gibidir. İmam, muktedir, yani hükümleri yürütebilir,
    mazlumun hakkını zâlimden almağa, sınırları ve memleketi korumağa,
    asker sevkine vs. gücü yeter olmalıdır.” 76
    Kâfirlerin (tâğutî güçlerin); Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil/
    alternatif olmak ve onların yerine geçmek üzere koydukları
    hükümleri reddetmek farzdır. Onların, mü’minler üzerinde velâyet
    hakkının bulunmayacağı hususu kesindir.77 Dolayısıyla mü’minler;
    kâfirlerin veya mürtedlerin istilâsına/işgâline uğrarlarsa, zor gücüyle
    başlarına geçen bu yönetimi kabul etmezler. Onlara karşı
    cihadın farz-ı ayın olduğunu bilirler. Nitekim İmam Serahsî; “Cihaddan
    maksat; müslümanların emniyet içerisinde bulunmaları,
    din ve dünya işlerini yürütme imkânına kavuşmalarıdır”78 diyerek,
    hassas bir noktaya işaret eder. İşgal altında iken dahi; mü’minlerin
    (müstevlîlerin liderine itaat etmeyip) kendi içlerinden bir imam
    seçmeleri vâciptir. Nitekim İbn Âbidin bu konuyu şu şekilde izah
    etmektedir: “Eğer görev verecek sultan yoksa veya kendisinden
    görev alacak bir yetkili bulunmazsa (ki bazı müslümanların yaşadığı
    bölgelerde olduğu gibi) o bölgelerde gayr-ı müslimler hâkim
    olmuşlar, müslümanlar bir bakıma azınlıkta kalmışlar veya müslümanlar
    mahkûm durumda, gayr-ı müslimler ise hâkim durumdadırlar.
    Kurtuba’da (İspanya’da) bugün (yazarın yaşadığı tarihlerde)
    olduğu gibi. Bu durumda ne yapılmalıdır? Gerekli (vâcip) olan,
    müslümanların kendi aralarından birine bu görevi (imâmeti) vermeleridir.
    Onda ittifak etmeleri vâciptir. Onu kendilerine imam/
    idareci olarak seçerler, o da kadı tâyin eder. Böylece kendi aralarında
    vuku bulan hâdiselerin yargı organlarına (mahkemeye)
    aktarılması sağlanmış olur. Yine buralarda kendilerine Cuma namazı
    kıldıracak bir imam nasbederler. İnsanın mutmain olduğu,
    kabul edebileceği görüş de bu olsa gerektir. Bu görüş istikametinde
    amel edilmelidir.79 Kâfir oldukları; kendi ikrarları ve beyyine
    ile sâbit olan işgalcilerin tâyin ettiği kadı kabul edilemez. Çünkü
    76] İbn Âbidin, Reddü’l-Muhtar al’d-Dürri’l-Muhtar, c. 2, s. 384
    77] 4/Nisâ, 141
    78] İmam Serahsî, el-Mebsût, c. 10, s. 3
    79] İbn Âbidin, a.g.e. c. 12, s. 145
    İMAM
    - 63 -
    velâyet hakkı, kat’i nasslarla sâbittir. 80
    “İçinizden hayra çağıran ve ma’rûfu emredip münkerden nehyeden
    bir ümmet bulunsun. Kurtuluşa erenler, işte bunlardır.”81 Bu âyeti tefsir
    ederken Elmalılı Hamdi Yazır şunları söyler: “Ümmet, öne düşen,
    çeşitli insan gruplarını toplayan, kendilerine uyulan bir topluluk
    demektir ki, hepsinin önünde “imam” bulunur. Cemaat ile namazlar,
    bu muntazam ve hayırlı sosyal tertibin görüntüsünü ifade
    eden gözle görülür şeklidir. Bu şekilde hayra dâvet ve emr-i bi’lma’ruf,
    nehy-i ani’l-münker yapacak bir ümmet ve imâmet teşkili,
    müslümanların imandan sonra ilk dinî farîzalarıdır. (Farîza; İslâm
    açısından yapılması mecburî olan, farz, Allah’ın emri demektir.)
    Bu farîzayı yerine getirebilen müslümanlar âyetin açık hükmü gereğince
    kâmil (tam) kurtuluşa ererler.” 82
    Devletsiz toplum, toplumsuz birey olmaz. Fert olarak insanın
    yaratılış maksadı “Allah’a kulluk”tur. Bu gâyenin gerçekleşebilmesi
    için ferdin canı, malı, dini, aklı, nesli ve şerefi korunmalıdır.
    Korunma ancak düzen içinde olur; düzen ise devlettir, kanun
    hâkimiyetidir. Yönetimsiz devlet, başkansız yönetim olmayacağına
    göre, devlete bir başkan gereklidir. İslâm’da bu başkana, halîfe
    ve emîru’l-mü’minîn sıfatlarının yanı sıra, imam denilmiştir. Birçok
    hadis-i şerif, müslümanlara, İslâm devletinin müslüman ve
    ehil başkanını tanımalarını, ona bey’at ve itaat etmelerini; bey’at
    “şartlı” itaat sözü ve vekâlet mâhiyetinde olduğu için, imam, şartlara
    riâyet etmediği veya liyâkat vasfını kaybettiği takdirde ona
    itaat etmemelerini (değiştirip yerine lâyık olanı getirmelerini) emretmektedir.
    Her sosyal hareket gibi, İslâmî hareketin de rehberlere ve
    baş rehbere (imam/önder) ihtiyacı vardır. Hareket, İslâmî olunca,
    İslâm’ın hayata hâkim kılınması gibi bir hedefe yönelince rehberlerin
    de İslâm âlimi, İslâm’ı iyi bildiği kadar iyi yaşayan kimseler olması
    zarûret haline gelmektedir. Tesbihin başlangıç ve bitiş yerini
    belirleyen, tesbihi boncuk dizisinden ayırıp “tesbih” yapan şeyin
    adına “imâme” denir. Tesbih bile imâmesiz olmadığına göre, ümmetin
    imamsız olması elbette mümkün değildir.
    “İpi kopan tesbihim,
    Dağılmış tane tane;
    Acı ama tesbihim
    80] Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 182-183
    81] 3/Âl-i İmrân, 104
    82] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. c. 2, s. 407
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 64 -
    Hani nerde imâme?”
    İzinden Gidilen Önderler; Takvâ
    İmamları ve Küfür İmamları
    Allah, Kur’an’da imam kelimesini genelde peygamberler ve
    kitap için kullanmakla birlikte; Kitabı ve peygamberleri kendisine
    örnek edinerek dâvânın yaşanması ve yaşanılır kılınması için öncülük
    eden muttakî önderlere karşı cephe oluşturarak, insanların
    hidâyeti anlamasını ve hidâyete tâbi olmasını engelleyebilmek için
    mücâdele edenleri de Allah küfür imamları/önderleri diye belirlemiştir.
    İmam ve Ümmet Münâsebeti: Kur’an’da “imam” kavramının
    “ümmet” kelimesi ile yakın ilişkisini görmekteyiz. Biri anlaşılmadan
    ve gerçekleşmeden, diğerinin de anlaşılması ve gerçekleşebilmesi
    mümkün değildir. Zira ümmetin oluşumunda onlara belli
    bir düşünme, davranış ve yapı kazandıran imamdır/önderdir. İşte
    bu sebeple, Allah her topluma, bir imam ve rehber olan peygamber
    göndermiştir ki, toplumu karanlıklardan aydınlığa çıkarsın.83
    Onlara, Kitapla yol göstersin, ışık tutsun, o toplum içerisinde kendisine
    iman edenlerin karşılaştıkları problemleri çözümlesin. Tek
    kelimeyle hakka, hidâyete yöneltsin; onların dünyalarını mâmur
    ettiği gibi, âhirette de kurtuluşlarına sebebiyet verecek aydınlık
    ve nurlu yolu (sırât-ı müstakîmi) göstersin. Allah, bozulmaya
    yüz tutmuş, kokuşmuş câhilî toplumlara peygamberler gönderir.
    Ellerinde kılavuz ve rehber (imam) olarak Kitab vardır. Rasüller,
    toplumlarını o Kitaba iman etmeye ve onunla amel etmeye çağırırlar.
    İman edenlere, Kitabı ve onun hikmetini öğretirler. Onları
    birtakım kötü davranış ve düşüncelerden, nefsin kötü arzularından
    arındırarak onlara rehberlik ederler. Dâvet etmiş oldukları
    doğrularla insanları fiilî olarak eğitirler; bu bilince dayalı sahih
    davranışlarda bulunan sâlih bir toplumu, müslüman bir ümmeti
    oluştururlar.
    Artık o toplumun önünde imam olan peygamber ve ellerinde
    Allah’tan gelen Furkan vardır. O Furkan olan Allah’ın kitabıyla/
    hükmüyle hakkı bâtıldan ayırmaya çalışırlar. Zâlim, fâsık, müşrik
    ve kâfirleri cehennemle korkutarak, geçmiş toplumların başına
    gelen belâ ve musîbetlerin kendi başlarına da gelebileceğini
    hatırlatarak, kendilerine yüklenilen dâvet görevini yerine getirmeye
    çalışırlar. İman edenleri, ihsanda/güzel davranışlarda bulunmaya
    ve sorumluluk bilinciyle hareket etmeye çağırır; hakka,
    83] 2/Bakara, 257
    İMAM
    - 65 -
    hayra yönelen ve başkalarının da hakka yönelebilmesi için Allah’a
    dâvet eden, iyilikleri emredip kötülükleri yasaklayanları cennetle
    müjdelerler. Bu görevlerini yerine getirirken, dâveti reddeden bir
    toplum oluşur ki; bunların da öncüleri, imamları/önderleri vardır.
    Bu önderleri, halkı hakka ve hayra karşı örgütlerler. Bunların bir
    ideolojileri, ellerinde ise arzularından kaynaklanan bir kitapları,
    prensipleri ve ilkeleri vardır. Onunla düşünce ve davranışlarını
    ayarlamaya çalışır, örgütlü bir toplum oluşturmaya çalışırlar. Bu
    toplumun adı ise “câhiliyye” veya “küfür toplumu”dur.
    Günümüzde Kur’an’ı yaşam biçimi olarak kabullenmeyip
    başka sistemleri (komünizm, faşizm, kapitalizm, demokrasi, Kemalizm
    vs.) onun yerine ikameye çalışanlar ile bazı meselelerde
    Kur’ân’ı kabullenip hatta bazı ibâdetleri de şeklen (namaz, oruç,
    hac gibi) yerine getirmelerine rağmen, toplumsal yapıyı düzenlemede
    Kur’an dışı sistemlerden birini kabullenen toplumlar işte
    bu câhiliyye toplumu kategorisine girerler. Örgütlü câhiliyye toplumu,
    İslâm’a ve müslümanlara, kademeli olarak savaş başlatır ki;
    hem kendi sistemini ayakta tutabilsin, hem de kendisini yok etmeye
    yönelik tüm düşünce, oluşum ve örgütlenmeleri yok edebilsin.
    Ancak, bu mücâdelesinde hassas davranması gerekir. Eğer o
    toplumda din, geleneksel anlamda kabul görüyor ve kısmen yaşanıyorsa,
    orada ruhban, Bel’am ve Sâmirîleri kullanarak davranışlarını
    dine dayandırıyor intibâı vererek topluma dindar gözükmesi
    gerekir ki, otoritesini meşrûlaştırabilsin. Âyetleri ruhban, Bel’am
    ve Sâmirîlerine te’vil ve tahrif ettirerek, gerçekleri saptırarak,
    mücâdeleci müslümanları bozguncu ve bölücü olarak, terörist
    olarak gösterebilsin. Bunu sağladıktan sonra, oradaki müslümanlara
    uygulayacağı işkence, mahkûmiyet veya yargısız infazlarla
    mücâdelenin önünü kesebilsin. Kendisinin müsaade ettiği din
    anlayışını ise te’vil ve tahrif mantığı ile bu psikolojik ve bedensel
    işkencenin de verdiği korku ile toplumda kabul görüp taraftar
    bulmasını sağlayabilsin.
    İşte böyle bir ortamda; âhiret bilinci kalplerine yerleşmiş olan
    müslüman dâvâ erleri sabrı kuşanarak, küfür toplumu içerisinde
    yeniden bir ümmet oluşturabilmek için sorumluluk bilinci ile bir
    araya gelmek zorunluluğu hissederler. Ancak bu şekilde, Allah
    Teâlâ’nın rahmeti ortaya çıkmış olur. “Sabrettikleri ve âyetlerimize
    yakînî olarak (kesin bir şekilde) iman ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle
    doğru yola ileten imamlar/rehberler yaptık.” 84
    Evet, bir yanda câhiliyye toplumu içerisinde insanları hidâyete,
    84] 32/Secde, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 66 -
    doğru yola dâvet edip yönelten bir imam veya peygamber; diğer
    yanda ise peygambere veya muttakî imamlarlarla beraber Kur’an’a
    tâbi olanları engellemeye çalışan ateş önderleri, ateşe dâvet eden
    imamlar. “Onları (Firavun ve askerlerini) (insanları) ateşe çağıran imamlar/
    öncüler kıldık. Kıyâmet günü onlar yardım görmeyeceklerdir.”85 Onlar
    kıyâmet günü yardım görmeyeceklerdir. Çünkü onlar insanların
    hidâyeti anlamalarına engel olmuşlardır. Onlar kitabı te’vil ve tahrife
    yönelerek, insanların vahyi anlamalarını engellemiş ve sapmalarına
    sebebiyet vermişlerdir. Peki ya onları destekleyerek yanlarında
    yer alanlar, onların zulüm ve işkencesinden korkarak uymak
    mecburiyetinde oldukları anlayışıyla hareket edenler, kendilerini
    sorumluluktan kurtarabilecek mi?
    “Rabbim, bizi saptıranlar bunlardı, bunlar bizim hakkı anlamamıza
    ve hakkı yaşamamıza engel olmuşlardı, bizi bunlardan ayır,
    bunlardan ayrı değerlendir. Biz, güçsüzlüğümüz sebebiyle onlarla
    birlikte olmuş, İslâm’a ve müslümanlara karşı yapılan savaşta
    bu sebeple onların yanında yer almıştık” diyerek davranışlarının
    doğru olduğunu savunabilecekler mi? Hayır! Bu bahanelerin hiçbir
    faydası olmayacak. Çünkü onlar zâlimlerle birlik olup hakka
    birlikte karşı çıkmışlar, âhireti bir kenara bırakarak dünya nimetlerini
    tercih etmişlerdir. Yardımcı oldukları, yolunda yürüdükleri
    imamları/önderleri olan o zâlim müstekbirlerle birlikte ateşe gireceklerdir.
    Âhirette insan toplulukları imamları/önderleriyle birlikte
    çağrılacaktır.
    “Her insan topluluğunu, imamları/önderleri ile birlikte çağıracağımız
    günde kimlerin amel defterleri sağından verilirse, onlar, en küçük bir
    haksızlığa uğramamış olarak amel defterlerini okurlar.”86 Evet, o gün insanlar
    ellerine tutuşturulan kitabı okuyacaklar. “Eyvah, bu kitaba
    ne olmuş, büyük küçük her şeyi en ince ayrıntısına kadar saymış,
    dökmüş. Yazıklar olsun bize!” diyecekler,87 ama artık faydası yok;
    orada haksızlığa uğratılmadan bizzat kazandıkları şeyler sebebiyle
    ateşe atılacaklardır.
    Kur’an’da imam kelimesi ile kastedilen şeyin sadece peygamberlerin
    değil, rasûllerle birlikte kitabın da imam olduğunu,88 insanlara
    önder ve rehber olduğunu, onların yollarını aydınlatıp
    hayatlarını belli bir plan çerçevesinde programladığını görürüz.
    Peygamberler görevlerini yerine getirip ümmetini/toplumunu
    oluşturduktan sonra onlar toplum içerisinde tâyin edilmiş bir
    85] 28/Kasas, 4128/Kasas, 41
    86] 17/İsrâ, 71
    87] 18/Kehf, 49
    88] 11/Hûd, 17
    İMAM
    - 67 -
    vakte kadar kalırlar, sonra Allah onları toplumlarından çekip alınca,
    artık orada önder ve rehber (imam) olarak kitap vardır. İnsanlar
    artık o kitaba sarılırlar, onunla problem ve ihtilâflarını halleder,
    onunla toplumsal yaşamlarını düzenlerler. Belli bir süre böyle devam
    eder, zamanla nefislerini ön plana çıkaranlar olur, aralarında
    ihtilâflar baş gösterir. Kimileri bağy edip Allah’ın hidâyetinden,
    aydınlık yolundan saparlar. İhtiraslar çoğalır, dünyaya meyleder,
    âhireti unuturlar. Bu sebeple ayrılık ve fitne zuhur eder, dinden
    sapmalar çoğalır. Onlar artık din, kitap tanımazlar. Onların ahit ve
    antlaşmaları da olmaz. Orada can, mal, akıl, nesil ve din emniyetleri
    de kalmaz. Orada her şey onların hevâlarına/arzularına göre
    ayarlanır.
    Eğer güçlü iseler, birtakım değerleri ayaklar altına alırlar, ezmeye,
    sömürmeye ve yok etmeye çalışırlar. Artık öylesi ortamlarda;
    peygamberi kendisine örnek edinen, Kitabı rehber (imam)
    edinen mü’minler için ağır sorumluluk başlar, o sorumluluklarını
    yerine getirmeye çalışmaları gerekir: “Eğer antlaşmalarından sonra
    yeminlerini bozarlar ve dininize saldırırlarsa, küfrün imamlarına/önderlerine
    karşı savaşın. Çünkü onların yemin (diye bir şeyleri) yoktur. (Onlara
    karşı savaşırsanız) umulur ki küfre son verirler.” 89
    Peygamberin çizgisini tâkip eden tevhidî topluluk, içinde yaşadıkları
    câhilî toplumun önderlerine karşı uyanık ve dikkatli olmak
    zorundadır. Zira, onlar gücü ellerine geçirdikleri zaman, ekini
    ve nesli ifsad ederler.90 Bunu gerçekleştirirken ne söz/ahit, ne de
    antlaşma tanırlar. Artık orada insanların hürriyetleri ellerinden
    alınır ve insanlar tâğûtî otoritenin kulu haline getirilirler. Orada
    zulüm ve haksızlık yaygınlaşır. Küfrün imamları/önderleri, otoritelerini
    süreklileştirebilmek için, insanların bilinçsizleştirilmeleri
    ve sorumluluk duygularını kaybetmeleri gerekir. Bu tâğutlar, fikir
    ve düşünce hürriyetini kendi ölçülerine göre belirler, birtakım tabular
    oluştururlar. Bilinçsizleştirdikleri yığınların kaybolan değer
    yargılarının yerine, küfrün imamları/önderleri, kendi değer yargılarını
    enjekte ederler ve bunları toplumun sahiplenmesini isterler.
    Böyle bir toplumda, bilinçli kimselere haksızlık karşısında
    susmayan inançlı insanlara çok büyük görevler düşer. Zira Allah,
    insanları bilinçlenmeye ve akletmeye çağırır. Allah, kullarını, kullara
    kul olmaktan kurtarıp sadece kendisine kulluk yapmalarını
    sağlayarak gerçek hürriyetlerine kavuşmalarını ister. İşte bu sebeple,
    küfrün önderleri olan müstekbirler, fırsatını buldukları an
    89] 9/Tevbe, 12
    90] 2/Bakara, 205
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 68 -
    müslüman dâvâ erlerini ve onların imamlarını yok etmeye çalışırlar.
    Rabbimiz ise, müslümanların Kur’an’ı kendilerine imam (rehber)
    edinmelerini istemektedir.
    Kur’an bize rehberlik ederek küfrün önderlerine karşı sürekli
    bir mücâdele içerisinde olmamızı öğütler; onlarla savaşmamızı
    emreder.91 İşte bu savaş, yani cihad, organize olmuş imamlı bir cemaatle
    olur. Toplum, müttakî bir topluluktur. İmamları ise takvâ
    sahiplerinin önderidir. Onlara takvâda öncülük eder. Bu toplumda
    bütün hesaplar âhiret üzerine yapılır, âhireti kazanmanın
    mücâdelesi verilir. “Ve onlar (iman edip tevbe edenler), ‘Rabbimiz! Bize
    gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine
    imam/önder kıl!’ derler.” 92
    İmam, bir rehber ve önderdir; insanlara öncülük eder. İmâmet
    ise bir makamdır, rehberlik ve önderlik makamı. İmâmet, Âdem’le
    başlamış ve Rasûlullah’a kadar kesintisiz olarak vahiyle birlikte
    devam etmiştir. Rasûlullah’tan sonra ise bu makam, O’nun getirdiği
    Kitab (Kur’an)’a vâris olan, Kitabı yaşayıp toplumda yaşanılır
    kılabilmek için mücâdele veren imamlar tarafından sürdürülecektir.
    İşte bu imamlar, Rasûl’ün getirdiği şeriatı uygulamada ve dini
    insanlara tebliğ etmede O’nun halefidirler. Bu makama getirilen
    insanın Kur’an’ı kendisine rehber, Rasûlullah’ı ise örnek edinerek
    muttakî olması gerekir. Peygamber’in soyundan da gelse zâlim
    olanlar bu makama gelemezler. 93
    Firavunî sistemlerin temeli, zora ve zulme dayanır. Orada insanlar
    gruplara, partilere ayrılarak güçsüzleştirilerek birlikleri yok
    edilir. Bu sistemlerin zulüm ve sömürülerinden kendilerini korumaya
    çalışanlar, Firavunların/küfür önderlerinin kendilerine müsaade
    etmiş oldukları yasalar çerçevesinde hareket ederler. Bu sebeple
    orada güç ve inisiyatif Firavunların elindedir, onu diledikleri
    gibi kullanırlar. Tüm mücâdeleci hareketleri kontrolleri altında
    tutarlar.
    Allah ise zayıf bırakılmış, ezilen ve sömürülen müstaz’af halka
    seslenerek onları birlik olmaya, yeniden imâmeti diriltmeye ve
    müstekbirlere karşı mücâdeleye dâvet ediyor, kendilerine lütufta
    bulunarak onları yeniden önderler yapacağını, ezilmiş ve sömürülmüşlükten
    kurtaracağını ve ne yapmaları gerektiğini anlatarak
    uyarıyor. “Biz istiyoruz ki, o yeryüzünde müstaz’aflara (güçsüz düşürülenlere)
    lütufta bulunalım, onları imamlar/önderler yapalım, onları vârisler
    91] 9/Tevbe, 12
    92] 25/Furkan, 74
    93] 2/Bakara, 124
    İMAM
    - 69 -
    kılalım (ötekilerin yerini aldıralım).” 94
    “Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman
    Allah’a ve Rasûlüne icâbet edin. Ve bilin ki, muhakkak Allah, kişi ile kalbi
    arasına girer ve siz O’na götürülüp toplanacaksınız.” 95
    İman edenler, imanlarının gereği olarak Allah’ın ve Rasûlünün
    çağrısına dikkat etmeliler. Bu çağrının gösterdiği hedefin gerçekleşebilmesi
    için gerekli güç ve çalışmayı ortaya koymalılar. Zira bu
    çağrı iman edenlere hayat bahşedecek bir dâvettir. İmâmet kurumunun
    yeniden gerçekleşebilmesi için imamlı cemaatlerini oluşturmaları
    gerekir. Zira Allah’ın huzuruna götürüldükleri âhiret
    gününde bu ağır sorumluluk gerektiren görevlerini yerine getirmemenin
    ne anlama geldiğini bilirler.
    Her imam, kendi cemaatini oluştururken, İslâm’ın karşısında
    insanlar da oluşacaktır. Bu insanlar da küfrün imamlarıdır. İnsanları
    kendi küfür yollarına dâvet ederken, kendi küfrî toplumlarını
    oluştururlar. Artık orada iki ayrı topluluk oluşmuştur. Bir yanda insanları
    Allah ve O’nun dinine çağıran imam ve beraberinde oluşan
    “İslâm toplumu”, diğer yanda, insanları ateşe (cehenneme) çağıran
    küfür imamları ve beraberinde oluşan “câhiliyye toplumu”.
    Bu iki toplumun da inandıkları bir rabbi, bir dini vardır. Bu
    topluluklar, âhirete imamlarıyla birlikte giderler. Peygamber’i,
    O’nun getirdiği Kur’an’ı ve Kitap’la insanlar arasında hükmeden
    Peygamber’in halefi olan imamları kendisine rehber edinenler
    âhirette O’nunla beraber cennete girerler. Allah, Kur’an ve
    Peygamber’i tanımayan veya bunları tanıdığını iddia etmesine
    rağmen, Kur’an’ı yaşam biçimi olarak kabullenmeyip kendi yanlarından
    sistem belirleyerek insanları onunla idare edenleri önder
    ve rehber edinenler de âhirette o imamlarıyla birlikte ateşe girecekler,
    cehenneme atılacaklardır.
    Her ümmetin peygamberi Allah huzurunda şâhidlik edecek96
    ve “Yâ Rabbi, Senin dinini, Senin mesajını insanlara ulaştırdım, onlara
    Kitap’ta belirlediğin hayat şeklini ve bana öğrettiğin doğru
    düşünme ve uygulama biçimini öğrettim” diyecektir. Rasûlullah’ın
    ümmeti, sadece kendi bulunduğu dönemde yaşayıp da dâvetini
    kabullenerek onun gereklerini yerine getiren insanlarla sınırlı
    değildir. Bu ümmet, O’nun risâlet döneminde başlayıp kıyâmet
    gününe kadar getirmiş olduğu dine girerek ona uygun amellerle
    94] 28/Kasas, 5
    95] 8/Enfâl, 24
    96] 4/Nisâ, 41
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 70 -
    imanını doğrulayarak onun göstermiş olduğu yolda yürüyen ve
    o dinin sürekli yaşanılabilmesi için dâvet ve cihad görevini yerine
    getiren insanların tamamından oluşmaktadır.
    Biz de, bizim için çizilmiş olan bu yolda imamlarımızı hangi
    ölçüye göre tesbit etmiş olduğumuza, kimleri imam olarak tanıdığımıza
    dikkat edelim. Dikkat edelim ki, âhiretimizi kurtarmaya
    çalışmış, görevimizi yapmış olabilelim; âhirete imamımızla birlikte
    gideceğimizi unutmayalım. Onlar bizim hakkımızda orada
    şâhidlik edeceklerdir.
    Kur’an’da belirlenen imamlı cemaatimizi oluşturarak, âhirette
    kurtuluşumuzu sağlayacak davranış içerisinde olalım. Bu ümmetin
    kıyâmete kadar devam edebilmesi için bizden sonra gelen nesillere
    bu kurumu sapasağlam, tertemiz bir vaziyette bırakalım ki,
    kurtuluşa erenlerden olabilelim. “İçinizden hayra çağıran ve ma’rûfu
    emredip münkerden nehyeden bir ümmet bulunsun. Kurtuluşa erenler,
    işte bunlardır.”97; “Muhakkak ümmetiniz tek bir ümmettir ve Ben de sizin
    Rabbinizim; o halde Bana ibâdet edin.” 98
    İşte Allah’ın tarif ettiği ideal toplum. İslâm’ı kendine din olarak
    seçmiş, Allah’a iman ederek yalnız O’nu Rab edinmiş, kulluğunu
    sadece O’na yaparak başka hiçbir şeyi ortak tanımayan, sahte
    rableri reddederek onların yaşam biçimlerini ve ideolojilerini kabul
    etmeden, kıble edinilen çeşitli şeylere yönelmeyip sadece Rabbimizin
    belirlediği kıbleye yönelen, Kur’an’da tarif edilen, özellikleri
    belirtilen şahsı kendisine imam edinerek, başkalarını önder ve
    rehber edinmeyen muttakî toplum; işte kurtulacak olan cemaat
    de budur. 99
    Zâlim ve Fâsığın İmâmeti
    Yüce Allah, kulu ve elçisi olan İbrâhim’i (a.s.) ateşten koruduğu
    gibi, evlâtlarını da korumuş ve onlara peygamberler arasında üstün
    mevki ve mertebe de vermiştir. Kur’ân-ı Kerim Hz. İbrâhim’in
    önderliğinden ve evlâtlarından şöyle bahsediyor: “Bir zamanlar
    Rabbi İbrâhim’i birtakım kelimelerle sınamış, onları tam olarak yerine
    getirince; ‘Ben seni insanlara imam/önder yapacağım’ demişti. ‘Soyumdan
    da (imamlar/önderler yap, yâ Rabbi!)’ dedi. Allah: ‘Ahdim zâlimlere
    ermez (onlar için söz vermem)’ buyurdu.”100 Allah Teâlâ, sevdiği kulu
    İbrâhim’i herkesin tâbi olduğu bir imam/önder yaptığını beyan
    97] 3/Âl-i İmrân, 104
    98] 21/Enbiyâ, 92
    99] C. Tayyar Soykök, Kur'an'da İmam ve İmamet, Haksöz, sayı 62, 64
    100] 2/Bakara, 124
    İMAM
    - 71 -
    ediyor. Çünkü İbrâhim (a.s.), Yüce Allah’ın sınavlarını tümüyle ve
    en güzel şekilde kazanmıştı.
    Yüce Allah, kulu ve elçisi olan İbrâhim’i (a.s.) ateşten koruduğu
    gibi, evlâtlarını da şirk ve haramlardan korumuş ve onlara peygamberler
    arasında üstün mevkî ve mertebe de vermiştir. Yüce
    Allah, sevdiği kulu İbrâhim’i herkesin tâbi olduğu bir imam/önder
    yaptığını beyan ediyor.101 Çünkü İbrâhim (a.s.), Allah’ın sınavlarını
    kazanmıştı. Allah’ın kendisini insanlara imam kılacağını beyan
    edince, İbrâhim (a.s.) kendi soyundan da imamlar isteyince, Allah
    “zâlimler imamlık/önderlik hakkına sahip olamazlar” karşılığını
    vermiştir. Hiçbir zâlim, imam olamaz, kendisine uyulan önder
    olamaz, buna hakkı yoktur. Allah’ın imâmet ahdine hiç bir zâlim
    eremez.
    Bu konuda Fahreddin Râzi şöyle der: “Onlar (zâlimler), Allah’ın
    emirlerinin kendilerine emanet edildiği kişiler olamaz. Kendilerine
    uyulamaz. Dolayısıyla imam (önder, lider) olamaz. Böylece
    fâsığın imâmetinin bâtıl olduğu bu âyetin delâleti ile sâbit olmuştur.
    Efendimiz buyuruyor ki: “Yaratana isyan konusunda hiçbir
    mahlûka itaat yoktur.”102 Ve yine bu âyet-i kerime gösteriyor ki, fâsık
    hâkim olamaz. Hüküm mevkiine geçtiği zaman, onun verdiği hükümler
    uygulanamaz. Şehâdeti kabul edilmez ve Rasûlullah’tan
    naklettiği hadis benimsenemez. Fetvâ verirse fetvâsına itibar edilmez.
    Namaz için öne geçirilemez.” 103
    Görüldüğü üzere imamlık veya diğer bir adıyla önderlik, sıradan
    basit bir görev değildir. Babadan oğula geçen veya soy sop takip
    eden bir verâset malı olmadığı gibi, zâlim, fâcir, fâsık, münâfık
    ve müşrik gibi kimselerin de gelip oturduğu bir makam değildir.
    İmamlık; iman, amel, şuur ve yaptırıcı güce sahip olanların hakkıdır.
    Bu üstün meziyetlere sahip olmayanlar babası ve atası ne
    olursa olsun, o yüce makama getirilemez. İslâm, bir saltanat ve
    hükümdarlık dini değildir. İslâm, hak ve adâlet dinidir. Kim o mertebeye
    ulaşırsa onun hakkıdır.
    İmamlığı sadece bir devlet başkanı olarak düşünmek doğru değildir.
    İmamlık; risâlet imamlığı, hilâfet imamlığı, devlet imamlığı,
    cemaat imamlığı ve namaz imamlığı şeklinde geniş bir muhtevâya
    sahiptir. Hangi şekliyle olursa olsun, o makamlara geçecek şahsın
    zâlimlik, fâsıklık ve benzeri sıfatlardan uzak kalarak tam bir
    adâlet sıfatına sahip olması şarttır. Allah Teâlâ’nın İbrâhim’e (a.s.)
    101] 2/Bakara, 124
    102] Müslim, İmâre, 38, hadis no: 1839
    103] İbn Kesir, Hadislerle Kur'ân-ı Kerim Tefsiri, c. 2, s. 536
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 72 -
    söylediği “zâli1m. ler.e imamlık ahdim erişmez” ifadesi, sadece İbrâhim
    nesline münhasır değildir. Her dönemde geçerli bir kuraldır.
    Zâlimlik ve fâsıklık yaparak Allah’ın dinini hafife alan herkes için
    geçerli bir ölçüdür bu. Dün de, bugün de, yarın da olsa zâlimler,
    bu yüce makama getirilemez. Şirk, en büyük zulüm104 olduğu için,
    müşrik bir kimse büyük bir zâlimdir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen
    zâlimlerin ta kendisi105 olduğundan Allah’ın indirdiği dışında,
    O’na ters yasa veya hükümle hükmetmek, insanları yönetmek
    zulüm olduğu gibi bu yönetici de zâlimin ta kendisidir.106 Zulmün
    zıddı, adâlettir. Allah adâletle davranmayı emretmektedir.107 Bütün
    bunlarla birlikte nefsine uyduğundan, câhillik ve başka sebepler
    yüzünden adâletten ayrılan kimse de zâlimdir. Ve zâlimlerin
    imam/önder/lider olma hakkı yoktur. 108
    İslâm siyâset tarihinde hiçbir fakîh, kâfirin imâmetini/yöneticiliğini
    tartışmamıştır. Çünkü Kur’an’la sâbittir ki, kâfirlerin
    mü’minler üzerinde velâyet hakkı yoktur: “Allah kâfirlere mü’minler
    üzerine asla velâyet hakkı tanımamıştır.”109 Tartışılan konu, fâsık ve
    zâlimin imâmeti ve yöneticiliğidir.
    Bu konuda Hâricîler’i bir kenara bırakırsak, birbirine zıt iki görüş
    vardır orta yerde. 1- Mürcie’nin görüşü: Bunlar, “olan” olması
    gerekendir, deyip statükoyu savunanlardır. Bunlara göre, eğer birileri
    herhangi bir yolla yönetimi ele geçirmişse bunun ele geçiriliş
    tarzına bakılmaz. O yönetici zâlim ve fâsık olsa da meşrû addedilir.
    2- Mu’tezile: Bu kesim de fıskı ve zulmü görülen bir yöneticinin
    yönetimi gayr-ı meşrûdur. O meşrû olmadığı gibi, o yönetimde
    görev yapan hâkimlerin -isterse Allah’ın indirdiğiyle hükmetsinlerhükümleri
    meşrû değildir.
    Bu noktada İmam Âzam, daha dengeli bir tavrı benimsemiştir.
    Zâlim ve fâsığın yöneticiliğini kabul etmemekle birlikte, sosyal
    faâliyetlerin yürütülmesi gerektiğini kabul ederek, eğer kendisi
    âdilse zâlim imamın/halîfenin kadısının (hâkiminin) hükmünü
    kabul etmiş, sorumluluğu ferdin kendisinden başlatmıştır. İmam
    Âzam, zâlim ve fâsık bir yönetimde görev alma konusuna bireysel
    açıdan yaklaşıyordu. Eğer fâsık bir rejimde fert, bulunduğu makamda
    İslâm’ın ahkâmını icrâda bir engelle karşılaşmıyorsa onun
    o makamda bulunmasına cevaz veriyordu. Ancak, ferdin fâsık ve
    104] 31/Lokman, 13
    105] 5/Mâide, 45
    106] 5/Mâide, 45
    107] 16/Nahl, 90
    108] Beşir İslâmoğlu, İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, s. 46-49
    109] 4/Nisâ, 141
    İMAM
    - 73 -
    zâlim olması durumunda bunu meşrû saymıyordu. Tekrar başa dönerek,
    sorumuzu soralım: İmam Âzam’ın zâlim ve fâsığın imamlığı/
    yöneticiliği konusundaki net görüşü ne idi? Bu sorumuza Mekkî
    ve Kerderî’nin ortaklaşa aldıkları İmam Âzam’ın bir ictihadında
    cevap buluyoruz:
    “Fey’i (İslâm devletinin gayr-ı müslimlerden aldığı vergiyi)
    meşrû olmayan yollarda harcayan, ya da zulümle hükmeden ve
    Allah’ın emirlerini terkedip yasaklarını irtikâp eden kimsenin
    imamlığı/yöneticiliği bâtıldır. Onun vereceği emirler ve hükümler
    geçersizdir.” Bazıları, İmam Âzam’ın “fâsık imamın ardında namaz
    kılınabilir ve eğer âdil ve sâlih ise yönetici zâlim de olsa o
    yönetimin Kur’an ile hükmeden kadısının hükmü geçerlidir” görüşleriyle;
    “zâlim ve fâsık’ın yöneticiliği gayr-ı meşrûdur; onun hükümleri
    geçersiz, ona yapılan biat bâtıldır” ictihadı arasında bir
    çelişki olduğu zehâbına kapılmıştır.
    İmam Âzam’ın namaz için fâsığın imâmetine, zâlim bir yönetimde
    kadılık yapan âdil birinin meşrû hükmünü tenfîze cevaz
    verişinden yola çıkanlar “yanlıştan yanlış gelir” mantığıyla onun
    fâsık ve zâlimin imâmetini/yöneticiliğini de kabul ettiğini sanmışlardır.
    Yani, “zâlim imamın/yöneticinin hükmü ne ise, onun tâyin
    ettiğinin hükmü de aynıdır” demişlerdir. Bazıları bu zanlarından
    dolayı Ebû Hanife’yi tâviz vermekle suçlarken, bazıları da yine bu
    yanlış anlayışı kendi bâtıl görüşleri olan zulümle uzlaşma çarpıklığına
    dayanak göstermişlerdir. İkisi de yanlış.
    Hanefî mezhebinin ünlü imamlarından Ebûbekir Cessas’tan
    dinleyelim: “İnsanlardan bazıları Ebû Hanife’nin fâsığın
    imâmetine ve hilâfetine “olur” verdiğini ve halîfeyle hâkimin arasını
    ayırarak onun hükmünü câiz görmediğini zannederler. Bunu
    kelâmcılardan Zürkan adında biri söylemiştir. Kuşkusuz bu lakırdı
    asılsızdır. Ebû Hanife’ye göre halife ile onun atadığı hâkim arasında
    (yönetme hakkı ve meşrûiyet açısından) bir fark yoktur. Yönetime
    gelişleri ve getirilişleri (hâkimin kendisi âdil ve sâlih de olsa)
    gayr-ı meşrûdur. Çünkü her ikisinin meşrûiyetinin şartı da âdil olmaktır.
    Fâsığın hilâfeti ve hâkimliği meşrû olmadığı gibi, şâhitliği
    de kabul edilmez. Eğer Peygamber’den rivâyet ettiği hadis varsa
    o da alınmaz.” 110
    Ebû Hanife şöyle der: “Ümmetin malını meşrû olmayan yollarda
    harcayan, ya da zulümle hükmeden ve Allah’ın emirlerini terkedip
    yasaklarını irtikâp eden kimsenin yöneticiliği bâtıldır. Onun
    110] Cessas, Ahkâmu’l-Kur’an, I/86 Cessas, Ahkâmu’l-Kur’an, I/86 Cessas,
    Ahkâmu’l-Kur’an, I/86
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 74 -
    vereceği emirler ve hükümler geçersizdir.”
    Cessâs, “Zâlimler ahdime nâil olamazlar.”111 âyetinden hüküm çıkarırken
    şunları söyler: “Bu âyetin delâletiyle fâsığın imamlığının/
    yöneticiliğinin bâtıl olduğu anlaşıldı. Fâsık ve zâlim biri halife olamaz.
    Hatta bu karakterde olanlar, herhangi bir biçimde yönetim
    makamına gelseler, fıskları yüzünden halkın kendilerine uymaları
    gerekmez. Bu konuda Rasûlullah şöyle buyuruyor: “Allah’a isyanda
    kula itaat yoktur.” Bu hadis de delâlet eder ki; fâsık biri hâkim olamaz;
    hükmettiği zaman verdiği hüküm yerine getirilmez, şâhitliği
    kabul edilmez, Peygamber’den rivâyet ettiği hadis alınmaz, müftü
    olup fetvâ verdiğinde fetvâsına uyulmaz.” 112
    İbn Abbas, bu konuda şöyle der: “Zâlime verilen söze (biat)
    vefâ gerekmez. Eğer ona verdiğin sözü yapmayınca zulme uğrayacaksan,
    o zaman sözünü yerine getir.” Hasan Basrî ise şu açıklamayı
    yapar: “Zâlimlere verilmiş ahid yerine getirilmez. Allah
    âhirette onu yerine getirmeyen kişiyi sorumlu tutmayacağı gibi,
    ecrini de artırır.” 113
    İmam Âzam’ın zâlim ve fâsığın (kâfirin değil) yöneticiliği konusunda
    hem böylesine pratik, hem de ideal bir yaklaşımı benimsemesi,
    üzerinde durulması gereken bir konu. İmam bu yaklaşımıyla
    olayı ferdin kendisinde başlatmış, kişiyi kendi yaptığı
    eylemlerle karşı karşıya bırakmıştır. Böyle yapmakla “olan” ile
    “olması gereken” arasındaki tercihte bocalayan birçok insana çıkış
    yolu göstermiştir. Bu yol, anarşiye meydan vermeden zulme karşı
    çıkmanın yoludur. Bu yol, toplum için ferdin önceliklerini, fert
    için toplumun önceliklerini ihlâl etmeden yaşayabilmenin adıdır.
    Bu yol, zâlim ve fâsık yöneticileri aklamak için kendilerince meşrû
    birtakım mâzeretler uyduranların mâzeretlerini iptal eden yoldur.
    Ümmetin tepesine musallat olan zorbaların elinden ümmeti
    kurtarmak için bulunmuş dengeli bir mücâdele metodudur. İmam
    Âzam, insanlara, zâlim ya da mazlum olmaktan başka seçenek
    bırakılmayan ortamlarda, dengeli bir çözüm, meşrû ve pratik bir
    çıkış yolu göstermiştir. 114
    Zâlim ve Fâsık İmama Karşı Kıyam Hakkı
    İmam Âzam, zâlim ve fâsık yönetime karşı müslümanların
    silâhlı başkaldırısını emr bi’l-ma’ruf ve nehy ani’l-münker
    111] 2/Bakara, 124
    112] Cessâs, a.g.e., I/86
    113] Cessâs, a.g.e., I/85
    114] Mustafa İslâmoğlu, İmamlar ve Sultanlar, s. 239-242
    İMAM
    - 75 -
    farîzasının bir parçası olarak görmüştür. Bu konuda İmam Ebu
    Hanife ilk değildir. Emevîler, hilâfeti ellerine geçirdiğinden beri
    silâhlı kıyamı savunan sahâbe ve ulemâ eksik olmamıştır.
    Sahâbeden Hicr bin Adiyy ve arkadaşları bu görüşteydiler ve
    yönetim tarafından katledildiler. Hz. Âişe ve Abdullah bin Mes’ud
    gibi ünlü isimler de bu çıkışları desteklediler. Hz. Hüseyin, zâlim
    ve fâsık yönetime karşı kıyâmın (hurûç ale’s-sultan) farziyyetine
    inanıyor ve bu uğurda şehâdeti göğüslüyordu. Hz. Ebûbekir’in
    torunu Abdullah bin Zübeyr de aynı inanç uğrunda mücâdele vermiş
    ve şehid edilmişti. İbn Eş’as ayaklandığında tâbiînin en ünlü
    âlimleri onun bu çıkışının şer’î olduğunu ilân ederek halkı yönetime
    karşı onu desteklemeye çağırıyorlardı. Bu cümleden olarak İbn
    Ebî Leylâ, eş-Şa’bî, Ebu’l-Bahterî ve Said bin Cübeyr’i sayabiliriz.
    Zamanlarının en ünlü fakîhleri olan bu zatlar İbn Eş’as kıyâmının
    içinde yer almışlar, bizatihî yardımcı olmuşlardır.
    Hasan Basrî de kıyamları meşrû görmekle birlikte, başarılı olmasını
    şart koşmuş, başarılamaması durumunda çok kan dökülür
    gerekçesiyle kıyamların içinde bizzat yer almamıştır. Ancak,
    yönetimin verdiği maaşı reddetmiş, işledikleri zulümleri bir bir
    saymış, bunun gıybet olacağını söyleyen bazılarına “zâlimin zulmünü
    dile getirmek gıybet değildir” demiştir. Bu dönemde, her
    tarafta zâlimler tarafından oluk oluk müslüman kanı akıtılırken
    âlimlerden bazılarının “ilim” adı altında fer’î meselelerle halkı
    oylamasına içerleyen Hasan Basrî hayretini şöyle dile getirecektir:
    “Ne garip! Müslümanların kanlarının köpek kanı gibi akıtılmasına
    aldırmayanlar, pire kanının hükmünü soruyorlar.”
    İmam Zeyd ile İmam Muhammed ve İbrahim’in kıyamlarında
    İmam Âzam’ın sergilediği tavır oldukça nettir. Kıyâmını Bedir
    Zaferi’ne benzettiği İmam Zeyd’e elinden gelen her türlü yardımı
    yapması, onu çağının diğer fakîhlerinden ayıran en önemli
    boyutudur. Bu olaylarda verdiği fetvâ ve sergilediği tavırlardan
    anlaşılan o ki İmam Âzam, İmam Zeyd ile İmam Muhammed ve
    İbrahim’e biat etmişti. İmam, İbrahim bin Hasan’ın kıyâmında
    “boynumuza ipler takılsa yine de sözünden dönenlerden olmayacağız”
    diyordu. Basra’lı tâbîsi Ebû İshak’a: “İbrahim’in safında
    cihad eden kardeşinin aldığı sevap, senin kâfirlerle giriştiğin savaşta
    aldığın sevaptan üstündür” diyordu.
    İmam Âzam’ın zâlim ve fâsık yönetimler karşısında gösterdiği
    bu tavır konusunda çağdaşlarından fakîh Evzaî şöyle der: “Ebû
    Hanife’nin tüm ictihadlarına tahammül ettik. Ne ki, bu kez zâlim
    ve fâsık yöneticiye karşı silâhlı kıyâmı kabullenerek, üzerimize
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 76 -
    kılıçla geldi. Emr bi’l-ma’ruf nehy ani’l-münker’in vücûbuna inanıyordu.
    Kendisine bu konuda hüküm soranlara Rasûlullah’ın şu
    hadisini naklediyordu: “Şehidlerin en erdemlisi Hamza bin Abdulmuttalib
    ve zâlim yöneticiye iyiyi emredip kötüden sakındırdığı için öldürülen
    kimsedir.” 115
    İmam Âzam, bu ictihadının altını kanıyla imzalamış, Allah da
    onun adını yüceltmiş ve ebedîleştirmiştir. İmam Âzam’ın bu konudaki
    ictihadlarını ve tavrını çok net bir biçimde özetleyen Hanefî
    mezhebinin ünlü imamı Ebûbekir el-Cessâs, yöneticilerin zulmüne
    ve fıskına karşı hassâsiyetini yitiren kimi tâvizkâr âlimleri eleştirerek
    şunları söyler: “Geçmişte ve günümüzde câhil ve lüzumsuz
    bazı hadisçiler hâriç İslâm ümmetinin âlimlerinden hiçbiri böyle
    bir durumda silâhlı kıyâma karşı çıkmadı. Bu câhil ve lüzumsuzlar,
    bağî olan topluluğun öldürülmesini, emr bi’l-ma’ruf nehy
    ani’l-münker’in silâhla yapılmasını hoş görmeyip ona karşı çıktılar.
    Allah’ın şu âyetini işittikleri halde silâhla emr bi’l-ma’ruf nehy
    ani’l-münker’i fitne sayıp azgın zorbaların öldürülmesini kerih
    gördüler: “Saldırganlık yapanlarla Allah’ın hükmüne boyun eğinceye kadar
    savaşın.”116 Âyetin lafzı, savaş işinin kılıç, ya da başka silâhlarla
    olmasını gerekli kılıyor.
    Bazıları, sultanın zulmüne, fıskına, Allah’ın öldürülmesini haram
    kıldığı canlara kıymasına, karşı konulamayacağını, ancak sultanın
    dışındaki yöneticilere de silâhsız olarak sözle, ya da başka
    bir biçimde karşı konulabileceğini söylemekle ümmete düşmanlardan
    daha beter kötülük ettiler. Çünkü onların bu gibi fetvâları
    insanları zorbaları öldürmekten, zâlim ve günahkâr yöneticiye
    karşı koymaktan alıkoydu. İnsanlar ne zaman zâlim yöneticilere
    ma’rufu emredip -velev ki silâhla olsun- münkerden nehyetmediler,
    işte o zaman tüm İslâm topraklarını kesif bir zulüm bulutu
    kuşattı. Din de gitti, dünya da gitti elden ve birçok zındıka akım
    türedi.” 117
    Cemaat/Teşkilât İmamlığı
    Resmî veya gayr-ı resmî cemaatler, sivil toplum kuruluşları
    olduğu için, toplumu İslâmî anlamda değiştirme ve dönüştürme
    çabaları yönünden kaçınılmaz birlikteliklerdir. Dâvâyı benimsemiş
    müslümanlardan oluşan bir cemaatin veya bunların oluşturduğu
    teşkilâtın imamı/lideri, insanları Allah rızâsı idealine, müslümanca
    faâliyet ve özellikle dâvetçi/tebliğci kimliği kazandırmaya yönelik
    115] Cessâs, Ahkâmu’l-Kur’an, I/87
    116] 49/Hucurât, 9
    117] Cessâs, a.g.e. II/320-321; M. İslâmoğlu, a.g.e., s. 246-249
    İMAM
    - 77 -
    çalışmaları organize eden kimsedir. Cemaat imamının liderliğinin
    kabulü ve ona itaat, dinin bu konudaki tavsiyesi doğrultusunda
    gönüllü bir tercihe dayanmaktadır. Bu imamlıkta, insanları belli
    ideallere inandırarak ve gönüllerini kazanarak sevk ve idare etme
    kural ve yeteneği geçerlidir.
    Cemaat liderliği, “belirli grupları veya toplulukları mecburî
    olmayan yöntemlerle, planlanan hedeflere doğru yönlendirme
    tekniği”dir. Çünkü liderlik; hem kendini yetiştirme ve yenileme,
    hem de başkalarını etkileme ve sürükleme becerisidir. Gerçek ve
    başarılı imam/lider, bir yandan kendisini ve cemaatini iyiye doğru
    değiştiren, bir yandan yeni ve yeterli stratejiler geliştiren, bir yandan
    da farklı karakter ve yetenekteki insanları aynı hedefe doğru
    sevk ve idare eden kimsedir. Özellikle İslâmî cemaat ve hareketlere
    imamlık/liderlik yapacak şahsiyetler, bu “başkanlık”, “ağabeylik”,
    “hocalık” makamını, bir nimet ve ganimet değil; ilâhî bir emânet
    ve büyük bir mes’ûliyet kabul ederler/etmelidirler. Bu çeşit yapılanmaların
    başında imam konumundaki kişilerde şu özelliklerin
    bulunması gereklidir:
    1- Sağlam Bir İman ve İstikamet: Müslümanlara başkanlık
    yapacak kimselerin bâtıl düşüncelerden uzak, kâmil/sağlam bir
    imana ve en azından haramları terkettirip farzları yaptıran bir
    takvâya sahip olması gerekir. Dinî konularda ve İslâmî yaşayışta
    titiz ve dürüst olmayan kişiler, ahlâkî zaafları terkedip kendini
    düzeltemeyen şahsiyetler, cemaatleri üzerinde itimat ve itibar/
    saygınlık telkin edemezler. “(Nefsin kötü arzularına ve İslâmî hayatın
    zorluklarına) Sabrettikleri ve âyetlerimize yakînî olarak (kesin bir şekilde)
    iman ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/
    rehberler yaptık.”118 Bu âyet, anlatılan gerçeğe dikkatimizi çekmektedir.
    “Ve onlar (iman edip tevbe edenler), ‘Rabbimiz! Bizi takvâ
    sahiplerine imam/önder kıl!’ derler.”119 Takvâ sahiplerine önder olmak,
    takvâda da önder olan bir yaşayış gerektirecektir.
    2- Zihnî Yetenek ve Kültür: İmamlık yapacak kimselerin süper
    zekâya sahip olmaları şart değildir. Ancak, İslâm’ı, çağı ve çevreyi
    yorumlamada ve uygulamada, hatta gerektiğinde özel yöntemler
    ve orijinal fikirler ortaya koyabilme hususunda yeterli ve yetenekli
    olmalıdır. İslâm’ı ve hareketi hazmedip özümsemiş, düşünen, değerlendiren,
    mukayese ve muhâkeme eden, fikir üreten bir kafa
    yapısına sahip bulunmalıdır.
    3- Sosyal Kabiliyet: İnsanlara ve özellikle muhâtabı olduğu
    118] 32/Secde, 24
    119] 25/Furkan, 74
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 78 -
    cemaat ve teşkilat mensuplarına, onların ilgi ve bilgi seviyelerinden
    yaklaşamayan, onları kendi ayarlarında ve kendi diyarlarında
    idare etmesini ve bununla beraber dâvâ istikametinde sürüklemesini
    başaramayan kimseler imam olamazlar, başkanlık ve
    ağabeylik yapamazlar. Çünkü imamlık/liderlik, başkaları yoluyla
    iş başarmaktır. Çok çalışmak ve her işi yapmaktan ziyade; iyi bir
    organizatör olmak, uygun işe uygun adam seçip o işi severek yaptırmaktır.
    Her işe kendisi koşan, her şeyi bizzat kendisi yapmaya
    çalışan lider başarılı olamaz. Lider; otoritesini kullanarak organize
    yapan, uygun görev bölümü hazırlayan, arkasından takip ve
    değerlendirmeyi unutmayan ve sonunda eksikleri tamamlayan ve
    boşlukları dolduran ve ikinci bir girişimde aynı hataları tekrarla(t)
    mayan kişidir.
    4- İstişâre ve Adâlet: Her çeşit imamlık/yöneticilik için Kur’an’ın
    temel prensiplerinden ikisidir istişâre ve adâlet. “İş (yönetim) hakkında
    onlarla istişâre et, onlara danış, Kararını verdiğin zaman da artık
    Allah’a tevekkül et, O’na dayanıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp
    güvenenleri sever.”120; “Onların işleri, aralarında şûrâ/danışma iledir.” 121;
    “Allah size, emânetleri mutlaka ehil olanlara vermenizi ve insanlar arasında
    hükmettiğiniz zaman adâletle hükmetmenizi emreder.”122; “Muhakkak ki
    Allah, adâleti, ihsânı/iyiliği, akrabaya yardım etmeyi emreder.”123 İstişâre
    edilecek insanlarda bulunması gereken vasıfların başında iki husus,
    vazgeçilmez şarttır: O konuda ehil/uzman olmak ve emîn/güvenilir
    olmak.
    5- Kararlılık, Cesâret ve Metânet: İmamlık yapacak kişiler, gereken
    her hususta o konunun uzmanlarıyla, kendi yardımcıları ve
    çevresindeki yakınlarıyla istişâre yapmalı, ortaya atılan fikir ve
    önerileri dikkate almalı ve sonunda kendisinde hâsıl olan vicdanî
    kanaatine göre verdiği kararı uygulamada cesaret ve ciddiyet
    sahibi olmalıdır. “Kararını verdiğin zaman da artık Allah’a tevekkül et,
    O’na dayınıp güven. Çünkü Allah, kendisine dayanıp güvenenleri sever.”124
    Karar vermede tereddüt gösteren ve kararı geciktiren veya sık sık
    karar değiştiren tipler, başarılı olamaz. İmam, kendisinin bir otorite
    olduğunu/olması gerektiğini unutmamalı, cesaretle bazı kararlar
    alıp uygulamaya koymak zorunda olduğunu unutmamalıdır.
    Kararsız, korkak ve özgüveni olmayan liderler, beklentiye cevap
    veremez, çevresinden gereken saygıyı duyamazlar.
    120] 3/Âl-i İmrân, 159
    121] 42/Şûrâ, 38
    122] 4/Nisâ, 58
    123] 16/Nahl, 90
    124] 3/Âl-i İmrân, 159
    İMAM
    - 79 -
    6- Problem Çözmede Mârifet: Liderler, ânî ve yeni problemleri
    çözmede, zorlukları ve olumsuzlukları yenmede girişimci ve
    becerikli olmalıdır. Problemleri, tehdit ve tehlike derecesine göre
    sıraya koymada, problem çözümünde orijinal ve yeni metodlar
    uygulamada keşfedici bir karaktere sahip bulunmalıdır. Sıkıntı ve
    saldırılar karşısında yılgınlığa ve şaşkınlığa kapılmamalıdır. En zor
    anlarda bile çevresine ümit ve gayret aşılamalı, onların hırs ve heyecanını
    diri tutmalıdır. Sık sık paniğe kapılan, pısırıklık psikolojisinden
    kurtulamayan tipler, imamlık/liderlik yapamazlar. Altından
    kalkamayacağı sorunları, varsa bir üst makama iletmeli, kendinden
    daha tecrübeli insanlardan yardım istemelidir. “Onlara (İslâmî
    cemaat ve hareketle ilgili) güven veya korkuya dair haber gelince hemen
    onu yayarlar (Bu tür haberlerin psikolojik veya stratejik yarar veya zararını
    hesaba katmazlar). Hâlbuki o haberi Rasûl’e veya aralarında emir ve yetki
    sahibi kimselere götürselerdi, onların arasında olayın içyüzünü anlayanlar
    o haberin ne anlama geldiğini (ve yayılıp yayılmaması gerektiğini) bilirlerdi.
    Allah’ın size lütuf ve merhameti olmasaydı, (böyle rastgele haber ve
    yorum yaymaktan dolayı) pek azınız hâriç şeytana uyup giderdiniz.” 125
    7- İletişim ve Hitâbet: İnsanları etkilemede, onları kudsî hedeflere
    yönlendirmede hitâbetin büyük önemi vardır. İnsanları
    yönetme ve çalışmaları organize etmede iletişim, temel unsurlardan
    biridir. Bunun için de konuşma düzgünlüğü, çekiciliği, güzelliği
    ile ifade tarzı/üslûp, hayatî öneme sahiptir. Konuşmaların
    “dinle beni”si, yazıların “oku beni”si olmalı, sıkıcı değil; çekici ve
    câzip olup, uyuyanı uyandırmalıdır. Konuşma konuları önceden
    planlanmalı, toplumun/cemaatin karşısına hazırlıksız çıkılmamalıdır.
    İletişim araçlarından yararlanmasını bilmelidir. Hz. Mûsâ’nın
    konuşma kabiliyetini ve ifade yeteneğini artırması için Allah’a şu
    duâsı, mesajın gerekli etkisi açısından hitâbetin önemini vurgulamaktadır:
    “Rabbim! Ruhuma/gönlüme genişlik ver. Kolaylaştır işimi. Çöz
    düğümü dilimden; ki anlasınlar sözümü.” 126
    8- İktisat, Kanaat: İmamlar, her türlü israfı önleyici tedbirleri
    almak zorundadır. Malî kaynakların ve maddî imkânların çarçur
    edilmesinin önüne geçtiği gibi; eleman ve ekip israfına da, zaman
    ve imkân israfına da izin vermemelidir. Üç kişinin başarabileceği
    işe beş kişi görevlendirmek, ekip israfı; hatiplik ve ağabeylik yapacak
    kapasitedeki insana afiş astırmak da eleman israfıdır. Güncelliğini
    yitirmiş konuları konuşmak ve yazmak, zaman israfıdır. Cemaatin/
    ümmetin parası, emânet bilinciyle değerlendirilmeli, kaliteli
    işler ve ürünler ucuz maliyete getirilmeye çalışılmalıdır. İhtiyaçla
    125] 4/Nisâ, 83
    126] 20/Tâhâ, 25-28
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 80 -
    lüks karıştırılmamalıdır. Reklâm ve vitrine ayrılacak bütçe, çalışma
    ve eylemlerin önüne geçmemelidir. Ayrıca, töhmet ve zan altında
    kalmamak için, her şeyin kuruşu kuruşuna hesabı tutulmalı, bu
    konuda şeffaf olmalıdır. “Allah, israf edenleri sevmez.”127 İsraf, aşırılık
    demektir; bu tavır da tepkiyi doğurduğundan itaat ve emre uymayı
    imkânsız hale getirir: “İsraf edenlere itaat etmeyin!”128; “Gereksiz
    yere saçıp savurma. Böylesine israf edip saçıp savuranlar, şeytanların
    kardeşleri/dostlarıdır.”129 Plansız, programsız, hazırlıksız, ekipsiz, takipsiz
    işler başarısız ve bereketsiz olacağından sonuçta zaman ve
    imkân israf edilmiş sayılacak ve tabii, hizmetin neticesi hezimet ve
    iflâsla noktalanacaktır.
    9- Hürmet ve Muhabbet: İmamlık yapacak kişiler, hem olgun
    ve ağırbaşlı, hem de herkese kibar ve saygılı olmalıdır. Başkalarını
    sevmeyen, kendisi de sevilmeyen kişilerde hayır yoktur.
    Hürmet etmeyen, kendisine hürmeti hak edemez. Sevmeyen
    sevilmez. Tabii, lâkayt, laçka ve lâubali tipler, gırgır, geveze ve
    hafif meşrep kimseler de saygıya ve itaate lâyık olamaz. İmamın,
    ciddî, ama asık suratlı değil; sempatik ve güleryüzlü ama sırıtkanlıktan
    uzak bir portresi olmalı. Herkesle ve her kesimle rahat
    diyalog kurabilen, her gruptan müslümanla iyi ilişkiler geliştirebilen,
    başkalarıyla asgarî müştereklerde uzlaşabilen, ama kendi
    doğrularından ve değerlerinden tâviz vermeyen bir kabiliyet ve
    karakter taşımalıdır. 130
    Namaz İmamlığı
    Halîfeye imam adının verilmesi, ittîbâ ve iktidâr bakımından
    namaz kıldıran imama benzetilmesinden dolayıdır. Rasûl-i Ekrem
    ve dört râşid halîfe, namaz kıldırma işini mecbur kalmadıkça
    başka bir kimseye bırakmamışlar, kendileri namazda da imam olmuşlardır.
    Hatta iki imam/halîfe, namaz imamlığı esnâsında şehid
    edilmişlerdir. Hz. Ömer ve Hz. Ali’nin imamlık yaparken öldürülmeleri,
    Muâviye bin Ebû Süfyan’ın önlem almasına sebep olmuş
    ve namaz kıldırırken başında silâhlı nöbetçiler bekletmeye başlamıştır.
    Bazen de, belki bu gerekçeyle imamlığı başkasına yaptırmış
    ve zaman zaman namazlarını câmideki parmaklıkla çevrilmiş
    korumalı kısımda (maksûrede) kılmıştır. Abbâsiler döneminde halifeler
    vakit namazlarında imamlık yapmayı tamamen terketmiş
    ve bu işe resmî görevliler tâyin etmişler, Cuma namazı kıldırma
    127] 6/En'âm, 141; 7/A'râf, 31
    128] 26/Şuarâ, 151
    129] 17/İsrâ, 26-27
    130] Ahmet Akgül, Dâvâ Erlerine Mesaj ve Metod, s. 25-31
    İMAM
    - 81 -
    ile yetinmişler; çok geçmeden o görevi de kadılara bırakmışlardır.
    Fıkıhta imam; cemaatin önüne geçip onlara namaz kıldıran
    kimseye denir. İmamın yapmış olduğu göreve de imâmet denir.
    İmamlık faziletli bir görevdir. Peygamber Efendimiz ve kendisinden
    sonra gelen râşid halîfeler bu görevi büyük bir özenle yapmışlardır.
    Gelişi güzel herkes bu görevi yapamaz. İmam olabilmek için
    birtakım şartlar vardır. Bunlar:
    1- Müslüman olmak. Müslüman olmayanlar imam olamaz.
    Fâsık ve bid’at sahibi kimselerin imam olması ise tahrimen mekruhtur.
    2- Erkek olmak. Kadının imam olması câiz değildir. Ancak, kadının
    kadınlara imam olması, kerâhetle câizdir. Bu durumda imam
    olan kadın öne geçmez, cemaat olan kadınların sağında bulunur.
    3- Akıllı olmak. Akıl hastasının imamlığı câiz değildir.
    4- Ergenlik çağına ermiş olmak. Büluğ/ergenlik çağına ermemiş
    olan çocuğun büyüklere imam olması câiz değildir. Ancak,
    kendisi gibi çocuklara imam olabilir.
    5- Özürlü olmamak. İdrarı tutamamak, devamlı olarak burundan
    veya yaradan kan gelmesi gibi durumlar birer özürdür. Bu
    gibi özürleri olan kimseler imam olamazlar. Ancak, aynı cins özre
    sahip olanlara imam olabilirler. Özürleri farklı ise imam olması
    câiz değildir.
    6- Namaz sahih olacak kadar ezbere düzgün Kur’an okumasını
    bilmek. Okuma yazma bilmeyenlere “ümmî” denir. Ümmî kendisi
    gibi olanlara imam olabilir. Ümmînin ümmîye imamlığı câizdir.
    Kur’an’ı iyi okuyamayanların, iyi okuyanlara imam olması sahih
    değildir.
    İmamlığa geçmede fazilet sırası: Evde ev sahibinin namazı kıldırması,
    daha uygundur. Cemaatle namaz kılacaklar arasında ev
    sahibi, görevli bir imam veya İslâm devletinde yetkili âmir yoksa,
    sırasıyla şunlar imam olur:
    1- Namazın hükümlerini, yani İslâm fıkhını en iyi bilen,
    2- Kur’ân-ı Kerim’i en güzel, tecvid kurallarına ve mahreçlerine
    uygun şekilde okuyan,
    3- En fazla günahlardan sakınan, takvâda en ileri olduğu kabul
    edilen,
    4- En yaşlı olan,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 82 -
    5- Ahlâkı en güzel olan,
    6- Yüzü daha çok nurlu olan,
    7- Sesi en güzel olan,
    8- Elbisesi daha temiz olan.
    Bütün bu hususlarda eşit olurlarsa aralarında kur’a çekilir, ya
    da cemaat onlardan birisini imamlığa seçer. 131
    İyi niyetli halk tarafından büyük fedâkârlıklarla yapılan
    câmilere Diyânet hemen el koyar. Maksat, orada kendisinin anlattığı
    devletin dininden farklı bir dinin anlatılmasına, yaşanmasına
    engel olmaktır. Câmiler, Diyanet eliyle devlet dairesi haline
    gelmiştir; İmamlar da namaz kıldırma memuru. İşgal edilen bu
    mekânlar, mü’minler için zararlı mıdır, tartışılmalı, ama devlet
    için öylesine faydalı yerlerdir ki, devlet bu yerlerin kendi kontrolünde
    olmak şartıyla sayılarının artmasından memnun bile
    oluyor. Haftada bir gün, o kadar insana Cuma günü anlatacağı
    mesajları neden fırsat bilmesin? O kadar insan zorla toplanmaya
    çalışılsa bu kadar başarılı olunmaz.
    Bu konuda Abdurrahman Dilipak’a kulak verelim: “Şimdi modern
    din adamı adına, Kemalist imam görüntüsü altında İslâm’a
    ve müslümanlara karşı bir tehdit odağı oluşturulmak isteniyor.
    İslâm’da din adamı, ruhban sınıfı yok, ama bu düzen içinde bunlar
    var. Bu tip insanlar, sadece Cuma namazında imama ihtiyaç
    duyuyor olsa gerekir. Ömürleri boyunca İslâm’a ve müslümanlara
    saldırdıktan sonra, bir maaş karşılığı susturulmuş imamların öncülüğünde,
    ne olur ne olmaz, yarın âhirette belki lâzım olur diye,
    biraz da Allah’ı kandırmak istercesine müslümanların kendileri
    hakkında iyi şahitlik yapmasını isterler. Müslüman mezarlığına
    gömülmek, garip bir tutkudur onlar için. Bu iş için, fazla baş ağrıtmayan,
    ölülerin arkasından kırkıncı günlerinde şen şakrak mevlitler
    okuyacak bir aydın imama ihtiyaçları vardır.
    Câmilerimizin sosyal mimarisini kaybettik. Câmi, eski hali ile
    hayatı kuşatan bir mekândı. İbâdet, bizim dinimizde kapsamlı
    bir kavramdır. Günümüzdeki şekliyle câmiler, dinin hapsedildiği,
    ya da hapsedilmek istendiği hapishaneler gibidir... İmamlar da
    bu hapishanelerin gardiyanları. Kimileri, buraya gelen insanları
    avlayarak onları din adına uyuşturarak kendi çıkarları yönünde
    kullanmak istemektedirler. Ucuz bir oy deposu, ucuz bir fedâiler
    mangası!
    131] Abdullah Yücel, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 142
    İMAM
    - 83 -
    Câmiler, şimdi sadece beş vakit namazın cemaatle kılındığı
    mescidlerdir. Câmi günlük hayattaki ekonomik, sosyal, kültürel
    fonksiyonunu büyük ölçüde yitirdi. Câmiler birbirinin dertleri ile
    dertlenmeyen, hatta birbirini tanımayan yaşlı insanların gelip
    gittikleri bir yer haline getirilmek istenmektedir. Cemaat imamın,
    imam cemaatin jurnalcisi olacaktır! Ne müthiş bir komplo. Namaz
    dışında câmilerin kapısına artık kilit vuruluyor. Câmi, müslümanların
    meşveret yeri olmaktan çıktı. Hutbeler ve vaazlar sivil karakterli,
    dinin özünden alınan ilhamlarla günün problemlerine
    çözüm getiren şeyler değil. Çoğu câmide okunan hutbe ve vaazları
    bir başka şekli ile bir kilise papazının ya da budist bir râhibin
    vaazlarında duyabilirsiniz. On emir”den ibaret ya da hıristiyanlaştırılmış,
    sadece kişisel ahlâka indirgenmiş bir din.
    Câmi, ilk zamanlarda siyasî, sosyal, kültürel bir merkezdi. Giderek
    İslâmî yapı içinde mimarî bir üslûp kazanarak kurumlaştı.
    Şifâhâneleri, aş evleri, medresesi, öğrencilerin ve gariplerin barınacağı
    bir yer, buluşma ve müşâvere yeri, kütüphanesi ve vakfiyeleri
    ile hayatın en can alıcı noktalarında yer alırdı. Câmi her
    şeydi. Bugün ise, bütün bu boyutlarından yalıtılmış, tek boyutlu
    soluk bir renktir sadece. Şükürler olsun ki, bu durum giderek pozitif
    yönde değişmekte, câmi yeniden aslî yapısına doğru bir evrim
    süreci içinde bulunmaktadır.
    Câminin siyasî merkezlerin güdümünde rûhâniyetini yitirmesiyle,
    müslümanlar câmi dışında bizzat hayatın içinde örgütlenmeye,
    câminin fonksiyonunu kendi evlerine, işlerine, sosyal hayatlarına,
    kültür dünyalarına taşıma gayretine girmişlerdir. Şunda kuşku
    yok ki, câmilerin biraz daha dejenere edilmesi ile bu dejenerasyona
    teslim olan mekânlar ve kişiler İslâm toplumundan tecrit edilecek
    ve dırar mescidi kavramı yeniden uyanacaktır.
    İmamlara bunca maaşı niye veriyorlar dersiniz? Çok sevdikleri
    için, dine imana hizmet olsun diye mi? Yoo, onlara maaş verenler,
    onların ellerine kendi bildirilerini tutuşturup okutmak için... Bunda
    da çok başarılı değiller. Ama yine de güçlü bir oto sansür, oto
    kontrol mekanizması var.
    İmamlık bir meslektir artık. İmam-Hatip okulları Meslek liseleri
    değil mi? Bir İmam-Hatip öğretmenine soruyorsunuz: “Hangi
    derse giriyorsunuz?” Cevap veriyor: “Meslek dersleri öğretmeniyim.”
    Sormak gerek: “Müslümanlık ne zamandan beri meslek
    oldu, ya da din?! O kardeşimize kızmamak gerek. Bu işin raconu
    böyle. Resmî yazışmalarda İmam-Hatip Lisesi bir meslek okulu;
    ama sıra maaş ödemeye gelince, normal lise statüsünde ödüyorlar.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 84 -
    Ne kurtarsak kâr hesabı. Tam ikiyüzlü bir politika. İmam-Hatip Liselerinde
    kız öğrencilerin başlarını örtmeleri resmen yasak. Tabii,
    Heybeliada papaz okulu talebelerine güçleri yetmez, hınçlarını
    bizimkilerden alıyorlar. Niye örgütlediler İmam-Hatip okullarını?
    Aydın din adamı yetiştirmek için. Ölülerini yıkayıp Allah önünde
    kendileri hakkında yalancı şahitlik yapsınlar diye. ama olmadı...
    Tutmadı. 132
    Din ıstılahında imam “devlet başkanı” demektir. Din ve dünyayı
    ayrı düşünen inanç sonucu devletin başındakilere değil de sadece
    câmide namaz kıldıranlara bu isim münhasır olmuştur. Hâlbuki
    imam “otorite” demektir. Devletin başı, hem idarî işlerde, hem de
    dinin diğer sahalarında en üst makamdaki zat demektir. Cumâ’yı
    o, ya da onun vekili kıldırır. Onun adına hutbe okunur. Böyle iken
    bugün imam, beşinci sınıf devlet memuru sayılmaktadır.
    İmam ve müezzine “din görevlisi” demek çok sakıncalıdır. Dinimizin
    bu şekilde görevlendirdiği birileri yoktur. İslâm’da kim
    daha ehil ise, o kişi müslümanların önüne geçer, imam olur ve
    namaz kıldırır. Namaz dışında da bu kimseler, cemaatin her türlü
    işinde istişâre edeceği, sözünü dinleyeceği selâhiyetli kimselerdir.
    İmam, devletin memuru statüsünde değil; halkın ve cemaatin içerisinde
    ilmiyle, ahlâkıyla, irfânıyla sivrilmiş örnek alınacak şahıs
    demektir. Aynı zamanda o Peygamber’in vekilidir/olmalıdır. Mihrap,
    Peygamberin hakkıdır. Hz. Peygamber’den sonra ise O’nun
    vekillerine emânet edilmiştir. İmam olan şahısların bu sorumluluğu
    takdir edebilecek ve taşıyabilecek kabiliyet ve kapasitede
    olmaları gerektiği gibi, cemaatin de imamı, Peygamber’in vekili
    mevkiinde görüp ona itaat ve saygıyı elden bırakmaması gerekmektedir.
    İmamı, sadece namaz için görevlendirilmiş bir “namaz
    kıldırma memuru” gibi görmek din ile devlet, din ile dünya işlerini
    birbirinden ayrı gören laik bir anlayışın ürünüdür. Bu anlayış
    ile namazın gerçek mânâsına erebilmek, hiç de mümkün olmayacaktır.
    Mihrâbın ve bu mevkînin hakkını verebilecek gerçek imamlar
    yetiştirmek, bu ümmetin boynuna borçtur. Ümmetin kurtuluşu,
    ancak, ehil âlimler ve imamların yetiştirilmesiyle gerçekleşecektir.
    Cenâze ve mevlit peşinden koşmayan, nikâh ve hatim paralarına
    tenezzül etmeyen ehl-i Kur’an, hamele-i Kur’an imam ve müezzinler
    tasavvur ettiğimiz takdirde ve bunun tedbirlerini aldığımız
    zaman din ve dindara bakış da bugünkü halinden çok farklı olacaktır.
    132] Abdurrahman Dilipak, Bu Din Benim Dinim Değil, s. 36-37
    İMAM
    - 85 -
    Namaz kılanların imamlığa geçecek kişiyi seçmeleri haklarıdır.
    Mescit ehli, devamlı namaz kıldıracak kişiyi kendileri seçer. Eğer
    ihtilâf ederlerse, çoğunluğun seçtiği namazı kıldırır. Kişinin, cemaat
    istemediği takdirde imamlığa yeltenmesi doğru değildir. “Üç
    kişinin namazları kabul olmaz. Bunlardan birisi, cemaat istemediği halde
    imamlık yapmak iseteyen kişidir...”133; “Üç kişi vardır ki, namazları kulaklarını
    aşmaz: Kerih gördükleri halde bir cemaate imamlık yapan kişi...” 134
    İmamlık, cemaatle namazda bir esastır. İmam olacak kişi, namaz
    kılanların rızâsı esasına göre seçilir. Namaz imamlığı, “din
    adamları” denilen bir gruba tahsis edilen dinî bir makam değildir.
    Herhangi bir müslüman bu vazifeyi üstlenebilir. Ancak, kişinin
    ehliyetli olup olmadığı esas alınarak ona en lâyık olan tesbit
    edilmelidir.
    Bu imamlık anlayışı, bütün işlerinde bir idârecinin bulunmasının
    gerekliliğini ilham eder. Bu kişiler tavsiye ve nasihatlerle onu
    korurlar. Yine onlar, tâbi olanlarına Allah’a itaat konusunda insanlara
    uydukları güzel bir örnek olurlar. Müslümanlar, siyasî, sosyal
    ve cihadla ilgili işlerinde imamlığı/yöneticiliği ihmal ettiği takdirde
    bütün işlerinde aksamalar ortaya çıkacaktır. Çünkü zulmü
    önlemek, adâleti yaymak, dinî vecîbeleri yerine getirmek, Allah
    yolunda cihad gibi bütün faâliyetler (ahkâm ve muâmelât) durur.
    Dinde sadece fertle ilgili farzlar kalır. Namaz için imam seçimindeki
    prensip neyse, imam/yönetici seçimindeki prensip de odur.
    Sahâbe de konuyu böyle değerlendirmiş, son zamanki hastalığında
    Hz. Ebûbekir’i namaz imamlığına geçiren Peygamberimiz’in
    bu uygulamasından yola çıkarak, yönetici anlamındaki imamlık
    konusunda da Peygamber’in onu işaret ettiği sonucu çıkarmış
    ve o şekilde uygulamıştır. Yönetici anlamındaki imam da, namaz
    imamlığında olduğu gibi, cemaatin/toplumun rızâsı (bey’ati) ve
    onlarla müşâvere ile seçilir. İnsanlar bu konuda ihtilâfa düşerlerse
    hak sahibi, müslüman cumhurun/çoğunluğun seçtiği/bey’at ettiği
    kişidir.
    Bir müslüman seçildiği zaman, artık ona, namaz imamına
    uyulduğu gibi uyulur. Namaz imamı yanılınca, imamın arkasındakiler,
    nasıl ve hangi usûlle imamı düzeltiyorlarsa, aynı şekilde
    imam/halîfe yanıldığı, yanlış davranışlarda bulunduğu zaman düzeltilmesi
    gerekir. Meselâ imam, namazın rekâtlarını ziyâde ederse
    ona uyulmaz; tesbih ve tekbir gibi bir usûlle hatırlatılır, doğru
    olana sevkedilir. Hz. Ömer de devlet başkanı iken Cuma namazı
    133] Ebû Dâvud
    134] Tirmizî
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 86 -
    kıldırdığında hutbede cemaate soruyordu: “Ben Haktan ayrılırsam
    ne yaparsınız?” Cemaatten ses yükseliyordu: “Kılıçlarımızla
    düzeltiriz.” Hz. Ömer: “Bana bu şuurda cemaaat verdiği için
    Allah’a hamd u senâlar olsun!” diye şükrediyordu.
    Cemaatle namaz, yöneticiler için de bir eğitim ve genel yönetim
    sahasında sâlih gâyeler için bir enerjidir. Cemaatle/toplumla
    istişâre etmek, onların hesap sormalarına karşı hesap vermek, onlara
    nasihat etmek, onların tercih ve eleştirilerine kulak vermek
    için halife anlamındaki imamın, namaz imamlığını da yapması gerekli
    görülmüştür. Zaten namaz, mü’minin hayatında prototiptir.
    Mü’minlerin her işi, her şeyi namaza benzemeli, namazdaki gibi
    ibâdet bilinciyle yerine getirilmelidir.
    İmam, namaz için tâyin edilen vakitten geç kaldığı zaman
    beklenmez. Cemaat, onun yerine namaz kıldıracak başka bir kişiyi
    öne geçirir. Hz. Peygamber, namaza çıkmakta gecikince sahâbe
    böyle yapardı.135 Cemaatin imam üzerindeki haklarından biri de,
    imamın cemaatten daha yüksekte durmamasıdır. “Kişi, bir cemaate
    imamlık yaptığı zaman, onlardan yüksek bir yerde durmasın.”136 Cemaatin
    haklarından bir diğeri de, imamın duâsında sadece kendisine
    duâ etmemesi, cemaatini de duâsına katmasıdır. “Üç şeyi yapmak,
    hiç kimseye helâl değildir. Bunlardan birisi de, kişinin bir cemaate imamlık
    yapıp duâsında sadece kendisine duâ etmesidir. Eğer böyle yaparsa onlara
    hıyânet etmiş olur.” 137
    Yine başka bir hak, cemaati sıkıntıya sokarak namazı fazla
    uzatmamasıdır. Bu, uyulması gereken bir prensiptir. “Bir adam Hz.
    Peygamber’e (s.a.s.) gelerek şöyle dedi: ‘Ben, falan kimse namazı
    uzattığından dolayı sabah namazlarından geri kalıyorum’ Râvi der
    ki: ‘Ben Peygamber’in o gün kızdığı kadar hiçbir nasihatinde kızdığını
    görmedim.’ Hz. Peygamber bunun üzerine şöyle buyurdu:
    “Ey insanlar! İçinizde nefret ettirenler var. Sizden biriniz namaz kıldırdığı
    zaman uzun kıldırmasın. Arkasında zayıf veya ihtiyaç sahipleri olabilir.” 138
    Cemaat imama uyar, onun arkasında saf bağlayarak namazı
    kılar ve bütün hareketlerinde ona tâbi olur. Hiç bir durumda
    imamdan önce hareket etmez, onu takip eder. “Ey insanlar! Muhakkak
    ki Ben sizin imamınızım. Rükû, secde, kıyâm ve selâmda Beni
    geçmeyin.” 139
    135] Ebû Dâvud
    136] Tirmizî ve Ebû Dâvud
    137] Müslim
    138] Müslim
    139] Müslim
    İMAM
    - 87 -
    Müslümanın gördüğü her cemaatte, kendisine diğer sosyal ilişkilerde
    ve özellikle İslâmî devletin yöneticisiyle (imamla) ilişkileri
    açısından bir eğitim ve bütünlük vardır. Meselâ, namazda, imamın
    hemen arkasında ehliyetli (muttakî ve ilim sahibi) kişiler vardır/
    olmalıdır. İmam hata yaptığı zaman ona hatırlatır, âyetleri karıştırdığı
    zaman onu düzeltirler. İmamlık makamı boş kaldığı zaman,
    imam bir özürden dolayı devam edemeyeceğinde onlar bu görevi
    üstlenirler. “Benim arkamda sizden, akıllı ve yanlışları düzeltme gücüne
    sahip olanlar dursun.”140 Bu durum, büyük imamlık için de geçerlidir.
    Namaz, müslümanlara, yöneticilerinin etrafını sâlih, ilim sahibi ve
    ehil kimselerle çevirmeyi öğretir. Onlar danışma meclisini, istişâre
    heyetini oluştururlar. İmamlarını nasihatleriyle yönlendirir, genel
    işlerde onu vekil kılarlar, yanıldıklarında onu hemen düzeltirler.
    Neredeyse imâmet-i suğrâ (namaz imamlığı) ile imâmet-i
    kübrâ (devlet başkanlığı)nın hükümleri aynıdır. Bu durum, dinin
    tekâmülüne ve hayatın bütün safhalarındaki hükümlerinin muntazamlığına
    ve her işin ibâdet olmasına delildir. Bu, onun tek kaynağı
    olmasındandır; dünya ile âhiretin, din ile hayatın bir bütün
    kabul edilip ayrılmaması ile ilgilidir. Din, müslümanın hayatının
    bütününe hitap eder. Onda hayatın özel ve genel değerleriyle
    ibâdet ve hükümleri arasında ayrılık yoktur. Dinin eğitim anlayışı,
    insanı her yönüyle kuşatır, kendisini, ortağı olmayan tek bir
    Allah’a teslim etmek, namazın ve diğer ibâdetlerin, hayatın ve
    ölümün; âlemlerin Rabbı olan Allah’a âit olması için tek metodda
    şekillenir. 141
    İmam denilince, sözlük anlamına da uygun olarak, çevresine
    önderlik ve öncülük eden kimse anlaşılır. Bunun için imamın,
    hem namaz ibâdetinin, hem de her türlü hayırlı hizmetin yerine
    getirilmesinde toplumuna önderlik etmesi, ilim ve ahlâkıyla, söz
    ve davranışlarıyla insanların takdirini kazanması beklenir. Tabii,
    her şeyden önce, imâmet-i kübrâ için olduğu gibi, namaz imamının
    da müslüman olması gerekir. Bazılarının, “bu da mevzû mu
    edilir, tabii ki imamların hepsi müslümandır” diyecekleri büyük
    ihtimaldir. Ama günümüzde imamlarda aranacak ilk şart, onların
    her çeşit şirkten arınmış, sadece Allah’tan korkan muvahhid birer
    müslüman olmalarıdır. İmamlar ve cemaatler, gereği gibi muvahhid
    mü’min olsalar, nihâi tercihlerini Allah’tan ve âhiretten
    yana yapsalar, her şey bir başka olacaktır.
    Mü’minlerin imamı/lideri, ancak mü’minlerden olur. Herhangi
    140] Müslim
    141] Hasan Turâbi, Namaz, s. 141-148
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 88 -
    bir kâfirin mü’minlere yönetici olma hakkı yoktur. “Allah kâfirlere
    mü’minler üzerine asla velâyet hakkı tanımamıştır.”142 Ümmetin ekserisi,
    müslüman olduğu halde fâsık veya zâlim olan birisinin de imam
    ve yönetici olma hakkına sahip olmadığı görüşündedir. Bu anlayış,
    Kur’an’da “imam” ve “itaat” kavramıyla ilgili âyetler değerlendirildiğinde
    tercih etmek zorunda olduğumuz bir tavırdır. Kur’an’da
    kâfirlerin, ancak kâfirlere imam olduğu, kendisine uyanları ateşe/
    cehenneme ulaştıracağı ifade edilir. Fâsık ve zâlimlerin de, ancak
    kendileri gibi imamları olacaktır. Çünkü insanlar nasıl iseler, öyle
    idarecilere/imamlara müstahak olacak ve o şekilde yönetileceklerdir.
    Mü’min imamlar ise, imamların imamı Hz. İbrâhim örnekliğinde
    ortaya konulur. O, put ve putçulara karşı tek başına bir ümmettir.
    Ve aynı zamanda ümmetin imamıdır. O’nun İshak, İsmail gibi
    oğulları, Ya’kub, Dâvud, Mûsâ, İsa, Muhammed (salevâtullahi
    aleyhim ecmaîn) gibi torunları imamdır. Kur’an, apaçık bir imam/
    rehber olduğu gibi, yol (hidâyet yolu, sırât-ı müstakîm) da imamdır.
    İmam hakkındaki Kur’an’ın bu tanımlarından yola çıkarak
    diyebiliriz ki; iyilik imamı, peygamberlerin izinden ayrılmayan,
    Kur’an’ın ahkâmını inanarak uygulayan ve İslâm hidâyeti üzere,
    sırât-ı müstakîm yolunda önder kişidir. Bu özellikleri taşımayan
    kimse, mü’minlerin imamı olamaz; olsa olsa, küfür imamı/önderi
    olabilir.
    İslâm’ın toplumsal hükümlerini yaşayabilmek, bulunduğumuz
    yere İslâm’ı hâkim kılabilmek için imamın mevcûdiyeti, başta
    gelen esaslardandır. “Cemaat mi, arasından imamı çıkarır, yoksa
    imam mı kendi cemaatini yetiştirir, oluşturur?” sorusuna, her iki
    açıdan cevap vermek mümkündür.
    Günümüzde İslâmî ve ideal anlamda cemaat bile olamayan
    müslümanların, aralarından imam çıkarmaları ve imamsız devlete
    tâlip olmaları gerçekleşmeyecek bir düşten ibârettir. Rüyanın gerçek
    olması için önce cemaat ve ümmet bilincine sahip olmalı ve
    içimizden bizi çekip çevirecek bir imam çıkarması için dil ve fiil ile
    duâ etmeliyiz: “Ve onlar (iman edip tevbe edenler), ‘Rabbimiz! Bize gözümüzü
    aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine
    imam/önder kıl!’ derler.” 143
    Selâm olsun hidâyet imamlarına ve hidâyete tâbi olan
    muttakîlere! Yazıklar olsun toplumu hidâyetten engellemeye çalışan
    önderlere ve onların izindekilere!
    142] 4/Nisâ, 141
    143] 25/Furkan, 74
    İMAM
    - 89 -
    Selâm olsun, imamların unutulduğu ortamlarda ortaya çıkarak
    cemaatlerini oluşturmaya ve imâmet müessesesini gerçekleştirmeye
    çalışanlara!
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 90 -
    Konuyla İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- Kur’ân-ı Kerim’de “İmam” ve Çoğulu “Eimme” Kelimesinin Geçtiği Âyet-i
    Kerimeler (12 âyet): 2/Bakara, 124; 9/Tevbe, 12; 11/Hûd, 17; 15/Hıcr, 79; 17/
    İsrâ, 71; 21/Enbiyâ, 73; 25/Furkan, 74; 28/Kasas, 5, 41; 32/Secde, 24; 36/Yâsin,
    12; 46/Ahkaf, 12.
    B- İmam Kelimesinin Farklı Anlamları:
    a- Önder, Rehber, Lider: 2/Bakara, 124; 11/Hûd, 17; 25/Furkan, 74; 46/Ahkaf, 12.
    b- Kitab, Levh-i Mahfûz: 36/Yâsin, 12
    c- Yol: 15/Hıcr, 79
    d- Liderler: 9/Tevbe, 12; 21/Enbiyâ, 73; , 17/71; 28/Kasas, 5, 41; 32/Secde, 24.
    Konuyla İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    1. Buhârî, Salât 5-7, 60; Ezan 51, 54; Meğâzî 53, 82, Hudûd, 86, Edeb 74;
    Ahkâm 1, 4, 8, 48; Enbiyâ 5; Menâkıbu’l-Ensâr 25.
    2. Müslim, Mesâcid 289-290; Salât 178; İmâre, 9, 33, 37, 38, 44, 46, 58; İman,
    173, 229.
    3. Tirmizî, Fiten 13, 48, 75; Menâkıb 19, 33; Salât 174; Mevâkît 39, 149;
    Cihad 7, 29; Siyer 35; İlim 16.
    4. Nesâî, İmâmet 3-4, 39, 41; Bey’at 25, 26, 27, 34.
    5. İbn Mâce, Fiten 8, 9, 20; Mukaddime 6, 11, Ezan 3; İkamet 46-48, 78;
    Ticâret 8, 30; Cihad 40, 42.
    6. Ebû Dâvud, Salât 32, 40, 60-62, 63, 134; Büyû’ 37; İmâre 1; Cihad 87, 96;
    Bey’at 25; Sünnet 5, 8; Melâhim 17.
    7. Müsned-i Ahmed, I/21, 23, 55, 84, 118, 119, 152, 209, 333, 375; II/54, 97,
    161, 177, 232, 336; III/129, 183, 428, 457, 475; IV/21-22, 118, 148, 203-204,
    273, 405, 461; V/29-30, 71, 251, 301; VI/111, 405.
    8. Dârimî, Mukaddime 6, 23.
    9. İbn Hibban, Sahih, hadis no: 257.
    10. Hâkim, el-Müstedrek, 4/92.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 233-253
    2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdûdi, İnsan Y. c. 1, s. 109-122
    3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 403-429 ; Eser
    Y. c. 1, 490-520
    4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 246-276
    5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 528-584
    6. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat, c. 1,
    s. 220-241
    7. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 3, s. 408-520
    8. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c.
    1, s. 379-444
    9. El-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, İmam Kurtubi, Buruc Y. c. 2, s. 304-367
    10. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 1, s. 231-248
    11. Et-Tefsîru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Y. c. 5, s. 125-136
    12. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. c. 1, s. 34-38
    13. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 168-
    182
    14. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 3, s.9-43
    15. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 256-283
    İMAM
    - 91 -
    16. El-İmâmetü’l-Uzmâ, İslâm’da Devlet Başkanlığı, Süleyman ed-Demirci,
    terc. İbrahim Cücük, Ravza Y.
    17. Tek Başına Bir Ümmet, Necmettin Şahiner, Beyan Y.
    18. İmamlar ve Sultanlar, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    19. İmamet ve Rehberiyyet Reçetesi, Murtaza Mutahhari, çev. Ünal
    Çetinkaya, Endişe Y.
    20. İmamet ve Rehberiyet Felsefesi, Muhammed Beyşehri, çev. Ünal
    Çetinkaya, Endişe Y.
    21. İmam En Büyük Önder, Ensari Kirmani, çev. İrfan Keser, Endişe Y.
    22. İmamiye Şiasında On İkinci İmam ve Mehdi İnancı, Mustafa Öz, Marm.
    Ün. İl. Fak. Vakfı Y.
    23. İslâmî Siyaset Teorisi ve Sorunlar, Heyet, Ekin Y.
    24. Ümmet Bilinci, Atasoy Müftüoğlu, Denge Y.
    25. Ulemâ ve Dinî Otorite, Derleme, İnsan Y.
    26. Mehdilik ve İmamiye, İbrahim Süleymanoğlu, Nil A.Ş. Y.
    27. Resmî İdeolojinin Ücretli Köleleri, Mustafa Çelik, Misak Y.
    28. T.D.V. İslâm Ansiklopedisi, (M. Sabri Küçükaşçı) T.D.V. Y. c. 22, s. 178-190,
    201-207
    29. Şâmil İslâm Ansiklopedisi, (Abdullah Yücel) Şâmil Y. c. 3, s. 142-144
    30. Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, (Nureddin Yıldız) Risale Y. c. 2, s. 236-240
    31. İslâmî Hareket Fıkhı, Mustafa Çelik, Ölçü/Yenda, c. 4, s. 37-47
    32. İlmî ve Siyasî Tahliller, Molla Mansur Güzelsoy, Fıtrat Y. s. 15-35
    33. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 180-183
    34. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 534-537
    35. Kur’an’da Siyasî Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s.127-135
    36. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 301-302
    37. Tartışılan Sorular, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y. s. 69-79, 127-130
    38. İslâm’ın Anlaşılmasının Önündeki Engeller, Abdurrahman Çobanoğlu,
    İhtar Y. s. 55-69
    39. İbâdet mi Âyin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y. s. 95-103
    40. İslâm Cemaatine Doğru, Abdurrahman Dilipak, Risale Y. s. 86-105
    41. İslâmî Hareket, İlkeler ve Sorunlar 2, Muhammed Fadlullah, Ekin Y. s.
    197-207, 271-284, 93-103
    42. İslâmî Hareketin Tarihî Seyri, Beşir İslâmoğlu, Denge Y.
    43. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 193-244
    44. İslâm Siyaset İlişkileri, Süleyman Uludağ, Dergâh Y. s. 50, 60-64
    45. Teşkilat ve Teşkilatçılık, H. Mustafa Genç, Akabe-Biat Y. s. 123-148
    46. Dâvâ Erlerine Mesaj ve Metod, Teşkilatçılık, Ahmet Akgül, Doğuş Y. s. 23-33
    47. Bu Böyledir, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 193-218
    48. İslâm ve Siyasî Durumumuz, Abdülkadir Udeh, terc. M. Beşir Eryarsoy,
    Pınar Y.
    49. Bu Din Benim Dinim Değil, Abdurrahman Dilipak, İşaret/Ferşat Y.
    50. Ahkâmu’s-Sultâniyye, İmam Mâverdi, Bedir Y.
    51. Namaz, Hasan Turâbi, Risale Y.
    52. Ümmet ve İmâmet Soruşturması, Tevhid Dergisi, sayı 18, 19, 20, Haz,
    Tem, Ağustos 1991
    53. Kur’an’da İmam ve İmamet, Cafer Tayyar Soykök, Haksöz, sayı 62, 64
    (Mayıs, Temmuz, 1996)

    - 93 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -6-
    HİLÂFET - HALİFELİK
    •
    Halife Kelimesinin Anlamı ve Mâhiyeti
    •
    Kur’an’da Halife Kavramı
    •
    Halife’nin Anlam Sahası
    •
    “Yeryüzü” Halifeliği
    •
    “Allah’ın Halifesi” Olur mu?
    •
    Genel Hilâfet/Umumî İstihlâf
    •
    Özel Hilâfet/Hususî İstihlâf
    •
    Devlet ve Toplulukların İstihlâfı/Halife Kılınması
    •
    Bireylerin İstihlâfı/Halife Kılınması
    •
    Halifelik Makamı ve Halifenin Yükümlülükleri
    •
    “Halife”liğin Siyasi Boyutu; İslâm Devlet Başkanı Olarak Halife
    •
    Halifenin Görevleri
    •
    Râşid Halifeler
    •
    Halifeliğin Kaldırılması
    •
    Ardından Ağıt Yakmak İçin Değil; Muhteşem Dönüşünü Hızlandırmak İçin HİLÂFET
    “Hatırla ki Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım,’ dedi. Onlar ‘Biz hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara: ‘Sizin bilemeyeceğinizi ben bilirim’ dedi.” 1
    Halife Kelimesinin Anlamı ve Mâhiyeti
    Halife kelimesi, h-l-f (halefe) kökünden türemiştir. Halefe, geride kaldı, sonradan geldi anlamındadır. Halife, selefin yerini alan, sonradan gelen (nesil), istihlâf edilen, birinin yerine bırakılan demektir. Aynı zamanda bu kelimenin kapsamı içinde vekâlet ve yöneticilik de vardır. Hilâfet, halife olmak, halifelik, reislik, başkanlık, birinin yerine geçmek, onun adına iş yapmak ve onu temsil etmek anlamına gelir. Istılahta ise; “Hz. Peygamber (s.a.s.)’den sonra, Ona halef olarak mü’minlere emîr olmak” şeklinde tarif edilmiştir. Bey’at sonucu mü’minler adına tasarruf yetkisine sahip olan ve
    1] 2/Bakara, 30
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 94 -
    ahkâmın tatbikini sağlayan kimseye halife denir. 2
    Halife’nin çoğulu halâif ve hulefâ’dır. İstihlâf ise, birini halife
    (temsilci/ardçı) kılmak anlamındadır. H-l-f (halefe) kökünden türeyen
    kelimeler Kur’an’da çokça (127 yerde) geçer. Ama konumuzla
    direkt ilgili olarak halife kelimesi Kur’an’da 2 yerde,3 halife’nin çoğulu
    halâif 4 yerde,4 Hulefâ kelimesi de 3 yerde5 geçer. İstihlâf kelimesi
    ise Kur’an’da 4 âyette6 zikredilir. Yine konuyla dolaylı ilgili
    half kelimesinin de 2 âyette7 geçtiği görülmektedir.
    Kur’an’da Halife Kavramı
    “Hatırla ki Rabbin meleklere: ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’
    dedi. Onlar: ‘Biz hamdinle Seni tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde
    fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’
    dediler. Allah da onlara: ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi.” 8
    “Sizi yeryüzünün halifeleri kılan, size verdiği (nimetler) hususunda sizi
    deneyip sınamak için kiminizi kiminizden derecelerle üstün kılan O’dur.
    Şüphesiz Rabbin, cezası çabuk olandır ve gerçekten O, bağışlayan, merhamet
    edendir.” 9
    “İnsanları yeryüzünde halîfe (hâkim) kılan O’dur. İnkâr edenin inkârı
    kendi aleyhinedir. İnkârcıların inkârı, Rableri katında yalnızca kendilerine
    gazabı arttırır. İnkârcıların inkârı, hüsrandan başkasını artırmaz.” 10
    “Darda kalanın duasına, kendisine yakardığı zaman karşılık veren, başındaki
    sıkıntıyı gideren ve insanları yeryüzünün halifeleri yapan Allah,
    kendisine eş koşulan bütün varlıklardan üstün ve yücedir.” 11
    “Onu (Nuh’u) yalancı saydılar. Ama biz, onu ve gemide beraberinde
    bulunanları kurtardık. Onları halifeler kıldık / ötekilerinin yerine geçirdik.
    Âyetlerimizi yalanlayanları suda boğduk. Uyarıları dinlemeyenlerin sonlarının
    nasıl olduğuna bir bak!” 12
    “Andolsun ki sizden önce, peygamberleri kendilerine mûcizeler getirdiği
    halde (yalanlayıp) zulmettiklerinden dolayı nice toplumları helâk
    2] Râgıp el-İsfehânî, el-Müfredât, s. 105-106
    3] 2/Bakara, 30 ve 38/Sâd, 26
    4] 6/En'âm, 165; 10/Yûnus, 14, 73; 35/Fâtır, 39
    5] 7/A'râf, 69, 74; 27/Neml, 62
    6] 6/En'âm, 133; 7/A'râf, 129; 11/Hûd, 57; 24/Nûr, 55
    7] 7/A'râf, 169; 19/Meryem, 59
    8] 2/Bakara, 30
    9] 6/En'âm, 165
    10] 35/Fâtır, 39
    11] 27/Neml, 62
    12] 10/Yûnus, 73
    HALİFE
    - 95 -
    ettik; zaten onlar iman edecek değillerdi. İşte Biz suçlu kavimleri böyle
    cezalandırırız. Sonra da, nasıl davranacağınızı görmeniz için onların ardından
    sizi yeryüzünde halifeler kıldık (onların yerine sizi getirdik).” 13
    “(Hûd, kavmine dedi ki:) ‘Size Rabbimin sözlerini bildiriyorum. Ben sizin
    için güvenilir bir elçiyim. Sizi uyarmak üzere aranızdan bir adam aracılığıyla
    Rabbinizden size bir haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? Allah’ın sizi
    halifeler kılıp Nuh kavmi yerine getirdiğini ve yaratılışça onlardan daha
    üstün kıldığını hatırlayın. Başarıya erişebilmeniz için Allah’ın nimetlerini
    anın.” 14
    “(Hz. Hûd, kavmine şu uyarıda bulundu:) ‘Ben, ancak benim de sizin
    de Rabbimiz olan Allah’a güvenirim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah ona el
    koymamış bulunsun. Rabbim, elbette doğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz,
    şüphesiz ben size bana emanet edilen mesajı bildirdim. Rabbim
    sizden başka bir kavmi istihlâf eder, yerinize getirir. Ona hiçbir şey de
    yapamazsınız. Doğrusu Rabbim her şeyi koruyandır.” 15
    Âd kavminden sonra gelen Hz. Salih, Semûd kavmine Allah’ı
    tanıma ve O’na kulluk etme çağrısını yaptıktan sonra, şunları söyledi:
    “Allah’ın sizi Âd kavmine halifeler yaptığını, onların yerine getirdiğini,
    ovalarında köşkler kurup dağlarında kayadan evler yonttuğunuz yeryüzünde
    yerleştirdiğini hatırlayın. Allah’ın nimetlerini anın. Yeryüzünde bozgunculuk
    yaparak karışıklık çıkarmayın.” 16
    “Firavun kavminin ileri gelenleri, “Mûsâ’yı ve kavmini yeryüzünde
    bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla başbaşa bıraksınlar diye mi koyveriyorsun,
    dediler. Firavun, onlara şu cevabı verdi: ‘Onların oğullarını
    öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz, onları ezecek üstünlükteyiz.’
    Hz. Mûsâ ise kavmine şöyle seslendi: ‘Allah’tan yardım isteyin ve
    sabredin. Yeryüzü, şüphesiz Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı
    kılar. Sonuç, Yüce Allah’tan korkup günahtan sakınanlarındır.’ Kavmi ona
    şu karşılığı verdi: ‘Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyet
    çektik.’ Hz. Mûsâ şunları söyledi: ‘Rabbinizin düşmanlarınızı yok etmesi
    ve yeryüzünde sizi istihlâf etmesi, onların yerine geçirmesi umulur. O zaman
    nasıl davranacağınıza da bakar.”17 Yüce Allah, Firavun ve yandaşlarına
    sıkıntılar verdi; onları sınadı, sonunda yok etti. “Hor görülen
    o kavmi (yahudileri), bereketli kıldığı yerin doğularına ve batılarına mirasçı
    kıldı. Allah’ın İsrailoğullarına verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık böylece
    yerine geldi. Firavun ve kavminin yaptığı ve yükselttikleri yıkıldı.” 18
    13] 10/Yûnus, 13-14
    14] 7/A'râf, 68-69
    15] 11/Hûd, 56-57
    16] 7/A'râf, 74
    17] 7/A'râf, 127-129
    18] 7/A'râf, 130-137
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 96 -
    “Onların peşinden öyle bir half (nesil) geldi ki, bunlar namazı bıraktılar;
    nefislerinin arzularına uydular. Bu yüzden ileride sapıklıklarının cezasını
    çekecekler.” 19
    “Onların ardından (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını
    alıp, ‘nasıl olsa bağışlanacağız’ diyerek Kitab’a vâris olan birtakım kötü
    half (nesil) geldi. Onlara,ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar.
    Peki, Kitap’ta Allah hakkında haktan/gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine
    dair onlardan söz alınmamış mıydı ve onlar Kitap’takini okumamışlar
    mıydı? Ahiret yurdu Allah’tan korkup günahtan sakınanlar için
    daha hayırlıdır. Hâlâ aklınız ermiyor mu?” 20
    “Rabbin zengindir, rahmet sahibidir. Dilerse, sizi başka bir kavmin soyundan
    getirdiği gibi, sizleri yok eder, dilediğini istihlâf eder, sizin yerinize
    getirir. Size vadedilen, mutlaka yerine gelecektir. Siz O’nu âciz bırakamazsınız.
    De ki: Ey kavmim! Elinizden geleni yapın! Doğrusu ben de yapacağım.
    Sonucun kimin için hayırlı olduğunu göreceksiniz. Zulmedenler iflâh
    olmaz, kurtulamazlar.” 21
    “Allah, içinizden iman edip salih amel işleyenlere, onlardan öncekileri
    halef (güç ve iktidar sahibi) kıldığı gibi, onları da yeryüzünde istihlâf edeceğine
    (halifeler yapacağına), onlar için râzı olup beğendiği dini temelli
    yerleştireceğine ve korkularını güvene çevireceğine dair söz vermiştir.
    Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi Bana ortak koşmazlar. Bundan
    sonra inkâr eden kimseler fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir. Namaz kılın,
    zekât veren, Peygamber’e itaat edin ki, size merhamet edilsin. İnkâr
    edenlerin, Bizi yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanmayın. Varacakları yer
    ateştir. Ne kötü dönüş yeridir.” 22
    “Ey Dâvud! Şüphesiz seni, yeryüzünde halife (hükümran, iktidar sahibi)
    kıldık. Öyleyse, insanlar arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese
    uyma. Yoksa seni Allah yolundan saptırır. Doğrusu, Allah’ın yolundan
    sapanlara, hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azap vardır.” 23
    Halife’nin Anlam Sahası
    Allah, yeryüzünü îmar etmek, insanları Allah’ın kanunlarına
    göre yönetmek üzere yarattığı Âdem ve neslini halife olarak yaratacağını
    belirtiyor. “Yeryüzünde bir halife yaratacağım”24 ifadesinden
    Hz. Âdem yaratılmadan önce yeryüzünün yaratıldığını
    19] 19/Meryem, 59
    20] 7/A'râf, 169
    21] 6/En'âm, 133-134
    22] 24/Nur, 55-57
    23] 38/Sâd, 26
    24] 2/Bakara, 30
    HALİFE
    - 97 -
    öğreniyoruz. Hz. Âdem yeryüzünde halife olarak yaratıldı. Papazların
    dediği “Hz. Âdem cennette yasak meyveyi yemeseydi şimdi
    biz cennetteydik” sözünün yanlış olduğunu haber veriyor.
    Allah meleklere yeryüzünde halife var edeceğini bildirmekle,
    insanı yeryüzünün hâkimi ve yaratıkları arasında hükmedecek biri
    yapacağını belirtmiştir. Âyetteki “halife” kelimesinde hâkimiyet
    anlamı vardır. Yeryüzünde halife olmak, yeryüzünün hâkimi ve
    yöneticisi olmak demektir. “Ey Dâvud! Biz seni yeryüzünde halife
    yaptık. O halde insanlar arasında hak ve adaletle hükmet.”25 Âyetten
    de anlaşıldığı gibi burada “halife”, hüküm veren; yöneten anlamında
    kullanılmıştır. Bu nedenle insanlar arasında hak ve adaletle
    hükmetmesi Hz. Dâvud’dan istenmektedir. “Yani ey Dâvud, seni
    hükümdar yaptık ki iyiliği emredesin ve kötülükten sakındırasın.
    Böylece senden önceki peygamber ve sâlih önderlere halef olasın”
    “Sonra da, sizin nasıl davranacağınızı görmek için onların ardından sizi
    yeryüzünde halifeler kıldık.”26 “Yani onların yerine artık siz hükmedeceksiniz.”
    Halife kelimesiyle, nesil nesil birbirini takip edecek
    ve nesillerden her birinin diğerine halef olacağı bir canlı türü kastedilmiştir.
    Yine Hz. Nuh ve kavmi için de şöyle buyrulur: “Onları
    (yeryüzünde) halifeler kıldık; âyetlerimizi yalanlayanları da (denizde) boğduk.”
    27
    Bu âyetlerde “halife” kelimesi, sözlük anlamı olan; başkasının
    yürüttüğü bir işi, ondan sonra yüklenip yürüten anlamındadır. Ancak
    devralınan iş, hâkimiyetle ilgili bir iştir. Nitekim Hz. Âdem için
    “halife” kelimesinin kullanıldığı âyetten hemen önceki âyette:
    “Allah, yerde ne varsa hepsini sizin için yarattı.”28 buyurulmaktadır.
    Demek ki Hz. Âdem’in halife kılındığı şey, yeryüzünün hâkimiyet
    ve yönetimiyle ilgili bir iştir. 29
    “Yeryüzü” Halifeliği
    Kur’an’da ya yalın veya “arzda halife” terkibi halinde geçen
    halife kelimesini bu bütünlükte değerlendirdiğimizde, insanlar
    yeryüzünde ömür süren, orayı imar ve ıslah eden, orada iskân
    eden yeryüzü halifeleri anlamında kullanıldığı anlaşılır; onlar birbiri
    ardından gelen nesillerdir.30 Bu anlamda, beşeriyetin yeryüzündeki
    kaderini ve Allah’a vereceği hesabı anlatan Bakara sûresi
    25] 38/Sâd, 26
    26] 10/Yûnus, 14
    27] 10/Yûnus, 73
    28] 2/Bakara, 29
    29] İbn Teymiyye, Mecmuatu Fetâvâ, 35/42-46
    30] 43/Zuhruf, 60; 19/Meryem, 59
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 98 -
    30. âyetteki halife insan, yeryüzünün halifesi olacak, orada iskân
    edecek, kan dökecek, ama Rabbinden isimler öğrenecek ve yaptıklarının
    hesabını verecek bir nesildir. 31
    Arz üzerindeki bütün güçler, bütün tabiat yasaları insana boyun
    eğmiş ve insan, bunları kendi yararına kullanmak kabiliyetinde
    yaratılmıştır. Yeryüzündeki diğer yaratıklar insana boyun
    eğdirilmiştir. İnsan, dünya üzerindeki canlıların hiçbirinin yapamayacağı
    işleri yapmaktadır; bu özellikleri, insanın halife olarak
    yaratılmasından dolayıdır.
    “O ki, sizi yeryüzünün halifeleri kıldı.”32; “Onların ardından sizi yeryüzünde
    halifeler kıldık, nasıl davranacağınıza bakalım diye.”33 Âyetlerde
    “yeryüzünün halifeleri” ve “yeryüzünde halifeler” ifadeleri geçmekte
    ve insanın halife kılınarak bir imtihana tâbi tutulduğu belirtilmektedir.
    İmtihansa elbette irâde sahibi olmayı gerektirmektedir.
    İrade, seçme özgürlüğü demek olduğundan insanın istediği
    şekilde hareket edebileceği ortaya çıkar. İrade sahibi bir varlığın
    iyilik yapabileceği gibi, kötülük de yapabileceği kolayca anlaşılır.
    Şu halde, irade sahibi olma “halife” kelimesinin kapsamı içindedir
    ve melekler insanın fesat çıkarıp kan dökeceğini buradan anlamış
    olabilirler. Öte yandan, halife’nin irade sahibi olması, belli bir
    hâkimiyet gücünü elinde bulundurması demektir.
    “Allah’ın Halifesi” Olur mu?
    Allah’ın bir halifesi olamaz. Nitekim Hz. Ebu Bekir’e “Ey
    Allah’ın halifesi!” denildiğinde, “Ben Allah’ın halifesi değilim;
    ben ancak Rasûlullah (s.a.s)’ın halifesiyim ve bu bana yeter”34 demiştir.
    İbn Teymiyye’ye göre, tanım gereği; ölen, orada hazır bulunmayan,
    ya da işinde âciz olan biri için halife söz konusudur.
    Allah hakkında ise bu tür durumlar mümkün değildir. Allah’ın ne
    bir benzeri, ne de dengi mümkündür. Âlemlerden müstağni olan
    Allah’ın halifeye/vekile ihtiyacı yoktur. İbn Teymiyye, vahdet-i vücutçuların
    insanı ulûhiyet makamına yükseltmek istediklerini, bu
    yüzden İbn Arabi’nin “insanın Allah’ın halifesi” olduğunu iddia
    ettiğini söyler. Vahdet-i vücutçular, insanın birtakım mertebelerle
    Allah’la bütünleşebileceğini iddia ederken, “Allah’ın halifesi” gibi
    görünüşte Kur’anî bir dayanak ileri sürerler. 35
    Aynı şekilde hilâfet makamına geçtiğinde Hz. Ömer’e de,
    31] Bk. 27/Neml, 62; 35/Fâtır, 39; 6/En’âm, 135
    32] 6/En’âm, 165
    33] 10/Yûnus, 14
    34] Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/10-11
    35] M. Sait Şimşek, Kur'an Kıssalarına Giriş, s. 168-169
    HALİFE
    - 99 -
    “Allah’ın halifesi” şeklinde hitap edilmesi kendisine teklif edilmiş,
    kendisi bunu reddetmiştir. “Allah’ın halifesi” şeklinde bir ifadeye
    ne bir âyet ve ne de sahih herhangi bir hadiste rastlıyoruz.
    Âyetteki “halife” kelimesiyle nesil nesil birbirini takip edecek ve
    nesillerden her birinin diğerine halef olacağı bir canlı türü kastedilmiştir.
    Bu görüş, aynı zamanda İbn Kesir (H. 99), Taberi (H. 200),
    Maturidi gibi nice âlimlerin kabul ettiği bir yorumdur. Bu görüş,
    “halife” kelimesinin kelime anlamına da aykırı değildir. Çünkü
    “halife” kelimesi, hem ism-i fâil ve hem de ism-i mef’ûl olarak alınabilir.
    İsm-i fâil olarak alındığında, başkasının yerine geçen; ism-i
    mef’ûl olarak alındığında da başkası ona halef olan anlamındadır.
    Halife’nin, hâkim olan ve yöneten şeklindeki tefsirine gelince, yukarıdaki
    bütün anlamlarla birlikte zikredilmesi gereken bir görüştür.
    Hz. Âdem’in devraldığı iş, yönetme işidir. 36
    Oysa Allah’ın temsil edilebilir bir varlık olarak algılanması,
    Hz. İsa’yı enkarne olmuş (et giymiş -Allah’ın oğlu-) biçimi olarak
    gören Hıristiyanlara ait bir düşünce idi. İslâm’ı istismar ederek,
    İslâm’ın öngörmediği usullerle işbaşına geçen zâlim yöneticiler,
    İslâm’ı kullanarak dini siyasete âlet etmek için “Allah’ın halifesi”,
    “Allah’ın yeryüzündeki gölgesi” vasıflarını kendileri için uygun
    bir ünvan olarak gördüler. Kötülük ve adâletsizliklerini örtbas etmek
    için kendilerine tanrısal bir statü vermeleri, müstekbirlerin
    geleneksel tavrı olsa gerek. Bunlar, ilâhî tayinle iktidar oldukları
    iddiasını sürekli tekrarlamışlardır. Firavunlar, zaman zaman kendilerini
    tanrının oğlu (Ra tanrısının, güneşin oğlu), hatta zaman
    zaman da tanrının kendisi olarak sunarlar. Japon imparatorlarına
    yirminci asra kadar hâlâ “güneşin oğlu” deniliyordu. İnsan, tarih
    boyunca, ilâhî adalete aykırı olarak, hak etmediği vasıflara sahip
    çıkmaktadır. Bu olumsuz tavrı gösterenler arasında, vahye muhatap
    olmuş ama onun kadrini kıymetini bilememiş ve tahrif etmiş
    yahudi ve hıristiyanlar, ümmî Kureyşliler de vardı.
    Yahudi ve hıristiyanlar: “Biz Allah’ın oğulları ve sevgilileriyiz.”37
    sözü ile Allah tarafından seçilmiş ırk görüşünü savunurlar. Fil
    olayının sonucunu kendi üstünlüklerine yoran Kureyşliler de,
    kendilerinin Mescid-i Haram’a daha lâyık olduklarını ileri sürerek38
    hak etmedikleri bir imtiyazla39 bütün kabilelerin Kureyş’e
    ta’zimini sağlamaya çalışmışlardır. Görüldüğü gibi zulüm iktidarları
    kendi meşruiyetlerini garanti altına almak için insan fıtratında
    36] M. Sait Şimşek, a. g. e., s. 177
    37] 5/Mâide, 18
    38] 8/Enfâl, 34
    39] 9/Tevbe, 19
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 100 -
    vazgeçilmez bir olgu olarak yer alan Allah’a inanma eğilimini kullanarak
    Allah adına hareket ettikleri iddiasıyla, mazlumları etki ve
    yetki altına almaya çalışmışlardır. Câhilî zihniyet, kendi iddialarına
    göre risâletten önce Allah’ın yakınlarıdır.40 Risâletten sonra Emeviler
    döneminde ise Allah’ın halifesidir. İslâm düşüncesinin değişime
    uğradığı tarihin daha geç dönemlerinde ise “zıllullah”tır;
    yani Allah’ın gölgesi. Artık sultanın yaptığı zulümden vazgeçmesi
    isteniyorsa o zaman yapılacak tek şey vardır: Oturup dua etmek!
    Çünkü her haliyle yeryüzünde Allah’ın gölgesi olan sultana isyan
    en büyük günahtır(!)
    Hz. Ebu Bekir ve Ömer’in kabul etmediği Allah’ın halifeliği
    sıfatına zulümlerine meşrûluk vermek için zâlim yöneticiler can
    simidi gibi sarılıyorlar. Rasûlullah için Kur’an ısrarla “kul” vasfını
    verdiği, Allah’ın halifesi gibi ifadeler O’nun için bile söylenmediği
    halde, Emevilerden itibaren sözde halifeler için, Rasûlullah’ın halifesi,
    mü’minlerin emîri, müslümanların halifesi gibi sıfatlar yeterli
    gelmiyor, cılız kabul ediliyordu. Allah’ın yeryüzündeki temsilcileri
    ilan edilen bu müstağni liderler, Allah’ın kulluğuna değil; vekilliğine
    soyunuyor. Ortaya koydukları siyasete/pratiğe göre de dini
    yorumlayıp zulümlerine kılıf geçiriyorlar. Böylece dokunulmazlıkları
    olan küçük yeryüzü ilahlıkları, rahatlıkla sömürü düzenlerini
    devam ettirecek; ama asla eleştirilemeyeceklerdir. Çünkü sultaları
    Allah’ın takdiridir(!) Cebr ve İrcâ akidesi imdatlarına yetişir. 41
    İlk dönem İslâm tarihinde halife’nin kavramsal olarak yerleşmediğini
    ve öncü sahabenin bu kelimenin Allah’a nisbet edilmesine
    kesinlikle karşı çıktığını görüyoruz. İlk dönem İslâm öncüleri,
    Rasül’ün ve Kur’an’ın yönetim için kavramlaştırdığı “emr” kelimesini
    kullanmışlar, kendilerini “emîr” olarak görmüşlerdir. Kur’an,
    yöneticilere “Ülü’l-Emr” ve “Veliyyü’l-Emr”42 terkibini tercih eder.
    Kur’an, halife kelimesini açık bir şekilde arza izafeten kullanıyor;
    Allah’a izâfeten hiçbir yerde kullanmıyor. Bakara sûresi 30.
    âyetten sonraki âyetlerdeki, meleklerin yorumlarında ve reel hayatta
    gördüğümüz gibi, (yaratıcısını överek tesbih edeceğine) yeryüzünde
    fesat/kargaşa çıkaran, kan döken biri Allah’ın temsilcisi
    olabilir mi? Bir temsilci, temsil ettiğinin dışına çıktığı zaman temsilci
    olmaktan çıkacağına göre, belli bir irâdî alanda istemlerini
    gerçekleştirme, tercihte bulunma yeteneğine sahip insan gerçeği,
    “Halifetullah” ile nasıl uzlaştırılacaktır? 43
    40] 8/Enfâl, 34; 9/Tevbe, 19
    41] Fevzi Zülaloğlu, Allah’ın Halifeleri miyiz? Haksöz, Aralık 92, s. 16-17
    42] 4/Nisâ, 83
    43] Bak. 10/Yûnus, 14
    HALİFE
    - 101 -
    Adı sanı anılmadan nice çağlar gelip geçtikten sonra yeryüzü
    için yaratılan ve yeryüzünün hâkim ve yöneticisi konumuna getirilen
    insan, nasıl hareket edeceği konusunda denenmektedir. Oysa
    Allah’ın temsilcisi olarak görülen birinin özgür bir iradesi olmasından
    bahsedemeyiz. Böyle bir statüye sahip birinin yapıp ettiklerinden
    dolayı sorgulanması da söz konusu olamaz. Çünkü yapıp
    ettikleri Allah adına, Allah’ı temsilendir. Hâlbuki insan için izzet
    ve üstün bir şeref aranıyorsa, bu, Allah’a kulluk ve takvâdır. 44
    “Halifetü’l-Arz” (Yeryüzünün efendisi, yöneticisi) insanın kendisi
    için Allah’ın takdir ettiği bir konumu, bu ifadeyle anlatılıyor.
    Yasak meyveyi yiyen insan, kendi farkına varmış, böylece içgüdüye
    bağlı istekten; itaat ve isyana kabiliyetli, irâde/istem hürriyetine
    kavuşmuştur. Böylece “yeryüzünün halifesi” payesini almaya
    hak kazanmıştır.
    Bazı âyetlerde halife kelimesi, başkasının yürüttüğü bir işi
    ondan sonra yüklenip yürüten anlamındadır. Ancak, devralınan
    hâkimiyetle/egemenlikle ilgili bir iştir. “Allah, yerde ne varsa hepsini
    sizin için yarattı.”45 Demek ki insanın halife kılındığı şey, yeryüzünün
    hâkimiyet ve yönetimiyle ilgili bir iştir. “Ey Dâvud! Biz
    seni yeryüzünde (senden öncekilerin yerine) hükümdar yaptık. İnsanlar
    arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevesine /keyfe uyma; sonra seni
    Allah’ın yolundan saptırır.”46 Yani ey Dâvud, seni hükümran kıldık
    ki adaleti yerine getirerek, iyiliği emredip kötülükten sakındırarak,
    senden önceki peygamber ve sâlih önderlere halef olasın. Bu
    hilâfet, siyasi erkle kayıtlı değildir; eşyanın tümünün âdil kullanımını
    öngörür. “Sonra onların ardından sizi yeryüzünde halifeler yaptık
    ki nasıl davranacağınızı görelim.” 47
    İnsana, kâinatta Allah’ın biçtiği konum yerine; hak edilmeyen
    bir statüye kaydırarak yer aramak, eşyada var olan dengeyi tersine
    çevirmek demektir. İnsan, ancak insana temsilci/halife olur.
    Ontolojik denge açısından eşitliğe sahip olmayan insanla Allah
    arasında müşterek bir vekâlet sistemi yoktur. O halde Allah’ın vekil/
    halife edinmesinden söz etmek mümkün değildir. 48
    Genel Hilâfet/Umumî İstihlâf
    Kur’an’da halife ve istihlâf kelimeleri, biri genel, diğeri özel
    olmak üzere iki anlamda kullanılır. Bütün insanların yeryüzünün
    44] Bak. 3/Âl-i İmran, 79
    45] 2/Bakara 29
    46] 38/Sâd, 26
    47] 10/Yûnus, 14
    48] Fevzi Zülaloğlu, a.g. y., s. 20-21
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 102 -
    halifesi olması, yeryüzündeki her şeyin emir ve istifadelerine sunulması,
    mülkiyetin kendisine emanet edilmiş olması, yeryüzünü
    yönetip ıslah ederek ona sahip çıkması demektir.
    Bakara sûresi 30. âyetteki “yeryüzünde var edilen halife”nin, kimin
    halefi/ardçısı, ve kimin temsilcisi olduğu konusu çok tartışılmıştır.
    Bu konuda meleklerin, cinlerin veya Allah’ın temsilcisi olduğu
    iddia edilmiştir. Ayrıca insan nesillerinin birbirinin yerine geçtiği,
    insanın yeryüzünde hâkim ve yöneten olduğu görüşleri ileri sürülmüştür.
    Hiçbir âyette, halife kelimesi Allah’a izafe edilmemiştir;
    yani “Allah’ın halifesi” tabiri Kur’an’da geçmez. Yalın halde veya
    “arz” kelimesiyle tamlama yapılarak kullanılmıştır. Konumuzla ilgili
    âyetin49 hemen öncesindeki âyette Allah, yeryüzünde olanların
    hepsini insan için yarattığını belirtir.50 Şu halde insanın istihlâfı, yeryüzüne
    hâkimiyet ve orasını yönetmekle ilgilidir. Böylece insana,
    sınırsız değil ama geniş bir egemenlik alanı verilmiştir.
    Özel Hilâfet/Hususî İstihlâf
    a- Devlet ve Toplulukların İstihlâfı/Halife Kılınması:
    Bu istihlâf, Allah’ın bir ümmete, başkalarından sonra hâkimiyet
    ve istiklâl vermesi, birçok toplumları onun idaresi altında birleştirmesidir.
    Devlet ve toplulukların istihlâfı bağlamında, Hz. Nuh’un
    ve kavminin durumu şöyle belirtilir: “Onu yalancı saydılar. Ama biz,
    onu ve gemide beraberinde bulunanları kurtardık. Onları halifeler kıldık/
    ötekilerinin yerine geçirdik. Âyetlerimizi yalanlayanları suda boğduk. Uyarıları
    dinlemeyenlerin sonlarının nasıl olduğuna bir bak!” 51
    Hz. Hûd, peygamber olarak gönderildiği Âd kavmini şöyle
    uyarıyordu: “Size Rabbimin sözlerini bildiriyorum. Ben sizin için güvenilir
    bir elçiyim. Sizi uyarmak üzere aranızdan bir adam aracılığıyla Rabbinizden
    size bir haber gelmesine mi şaşıyorsunuz? Allah’ın sizi halifeler kılıp
    Nuh kavmi yerine getirdiğini ve yaratılışça onlardan daha üstün kıldığını
    hatırlayın. Başarıya erişebilmeniz için Allah’ın nimetlerini anın.”52 Hz.
    Hûd, ayrıca onlara şu uyarıda bulundu: “Ben, ancak benim de sizin
    de Rabbimiz olan Allah’a güvenirim. Hiçbir canlı yoktur ki Allah ona el
    koymamış bulunsun. Rabbim, elbette doğru yoldadır. Eğer yüz çevirirseniz,
    şüphesiz ben size bana emanet edilen mesajı bildirdim. Rabbim
    sizden başka bir kavmi istihlâf eder, yerinize getirebilir. Ona hiçbir şey de
    yapamazsınız. Doğrusu Rabbim her şeyi koruyandır.” 53
    49] 2/Bakara, 30. ayet
    50] Bak. 2/Bakara, 29
    51] 10/Yûnus, 73; ayrıca bak. 7/A'râf, 59-64
    52] 7/A'râf, 69; ayrıca bak. 7/A'râf, 65-72
    53] 11/Hûd, 56-57; ayrıca bak. 11/Hûd, 58-61
    HALİFE
    - 103 -
    Âd kavminden sonra gelen Semûd kavmine Hz. Salih, Allah’ı
    tanıma ve O’na kulluk etme çağrısını yaptıktan sonra, şunları söyledi:
    “Allah’ın sizi Âd kavmine halifeler yaptığını, onların yerine getirdiğini,
    ovalarında köşkler kurup dağlarında kayadan evler yonttuğunuz yeryüzünde
    yerleştirdiğini hatırlayın. Allah’ın nimetlerini anın. Yeryüzünde
    bozgunculuk yaparak karışıklık çıkarmayın.”54 Ama onlar, bu uyarıları
    dinlemedikleri için feci sonları geldi çattı.55
    Sihirbazlar Hz. Mûsâ’nın mucizesini görüp Allah’a inandıktan
    sonra, “Firavun kavminin ileri gelenleri, “Mûsâ’yı ve kavmini yeryüzünde
    bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla başbaşa bıraksınlar diye mi koyuveriyorsun,
    dediler. Firavun, onlara şu cevabı verdi: ‘Onların oğullarını
    öldüreceğiz, kadınlarını sağ bırakacağız. Elbette biz, onları ezecek üstünlükteyiz.’
    Hz. Mûsâ ise kavmine şöyle seslendi: ‘Allah’tan yardım isteyin ve
    sabredin. Yeryüzü, şüphesiz Allah’ındır. Kullarından dilediğini ona mirasçı
    kılar. Sonuç, Allah’tan korkup günahtan sakınanlarındır.’ Kavmi ona şu
    karşılığı verdi: ‘Sen bize gelmeden önce de, geldikten sonra da eziyet
    çektik.’ Hz. Mûsâ şunları söyledi: ‘Rabbinizin düşmanlarınızı yok etmesi
    ve yeryüzünde sizi istihlâf etmesi, onların yerine geçirmesi umulur. O zaman
    nasıl davranacağınıza da bakar.” 56 Yüce Allah, Firavun ve yandaşlarına
    sıkıntılar verdi; onları sınadı, sonunda yok etti. “Hor görülen
    o kavmi (yahudileri), bereketli kıldığı yerin doğularına ve batılarına mirasçı
    kıldı. Allah’ın İsrailoğullarına verdiği güzel söz, sabırlarına karşılık böylece
    yerine geldi. Firavun ve kavminin yaptığı ve yükselttikleri yıkıldı.” 57
    Hz. Peygamber’e ve kavmine de, Allah’ın uyarılarını dinlemeleri
    konusunda, benzer hatırlatmalar yapılır: “Rabbin müstağnî ve
    rahmet sahibidir. Dilerse, sizi başka bir kavmin soyundan getirdiği gibi,
    sizleri yok eder, dilediğini istihlâf eder, sizin yerinize getirir. Size vadedilen,
    mutlaka yerine gelecektir. Siz O’nu âciz bırakamazsınız. De ki: Ey kavmim!
    Elinizden geleni yapın! Doğrusu ben de yapacağım. Sonucun kimin için
    hayırlı olduğunu göreceksiniz. Zulmedenler iflâh olmaz, kurtulamazlar.” 58
    Allah’a ve peygamberine itaat çağrısı ve peygamberin yalnızca
    tebliğ/bildirim görevi olduğu, herkesin kendine yüklenenden
    sorumlu olacağı anlatıldıktan sonra, şunlar belirtilir: “Allah, içinizden
    iman edip salih amel işleyenlere, onlardan öncekileri halef (güç ve
    iktidar sahibi) kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halef kılacağına, onlar için
    râzı olup beğendiği dini temelli yerleştireceğine ve korkularını güvene
    çevireceğine dair söz vermiştir. Çünkü onlar Bana kulluk eder, hiçbir şeyi
    54] 7/A'râf, 74
    55] 7/A'râf, 75-79
    56] 7/A'râf, 127-129
    57] 7/A'râf, 130-137
    58] 6/En'âm, 133-134
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 104 -
    Bana ortak koşmazlar. Bundan sonra inkâr eden kimseler fâsık (yoldan
    çıkmış) kimselerdir. Namaz kılın, zekât veren, Peygamber’e itaat edin ki,
    size merhamet edilsin. İnkâr edenlerin, Bizi yeryüzünde âciz bırakacaklarını
    sanmayın. Varacakları yer ateştir. Ne kötü dönüş yeridir.” 59
    Bu âyetler, iktidar değişiminin, iktidarın işleyişinin ve amacının
    temel değişkenlerini açıkça belirtir: İman, sâlih amel, yalnız
    Allah’a ibâdet ve hiçbir şeyi O’na şirk koşmama; dinin yerleşmesi,
    korkuların güvene dönüşmesi; namaz ve zekâtın yerine getirilmesi,
    Peygamber’e itaat; inkârcıların yoldan çıkışları, cehenneme
    varışları.
    b- Bireylerin İstihlâfı/Halife Kılınması:
    Bu tür istihlâf, devlet başkanları için söz konusudur. Bireylerin
    istihlâfı bağlamında Hz. Dâvud örnek verilir: “Ey Dâvud! Şüphesiz
    seni, yeryüzünde halife (hükümran, iktidar sahibi) kıldık. Öyleyse, insanlar
    arasında adaletle hükmet. Hevâ ve hevese uyma. Yoksa seni Allah
    yolundan saptırır. Doğrusu, Allah’ın yolundan sapanlara, hesap gününü
    unutmalarına karşılık çetin azap vardır.”60 Bu âyet, iktidar sahiplerinin
    kendi arzu ve heveslerine, istek ve tutkularına göre değil; adalet
    esaslarına göre yönetmelerini açıkça vurguluyor. Bilindiği üzere
    Hz. Dâvud, dinî ve siyasî otoriteleri birleştiren, hem bir peygamber,
    hem de İbranilerin başında bir hükümdardı. 61
    Bireylerin istihlâfı için, ayrıca imam62 ve melik63 kelimeleri de
    kullanılır. Kur’ân-ı Kerim’de halife kavramı, yalnızca Hz. Dâvud
    için siyasi bir içerikle kullanılmıştır. Devlet ve toplulukların istihlâfı
    ise, ancak siyasi iktidar ve nesil değişikliği çevresinde siyasi-sosyal
    bir anlam kazanır. İslâm siyasi tarih ve edebiyatında halife kelimesi,
    bu kavramlarla bağlantılı olarak terimleşmiştir. 64
    Halifelik Makamı ve Halifenin Yükümlülükleri
    Bakara, 30. âyette belirtilen meleklerin, halifenin yaratılış
    hikmetini öğrenmek amacıyla sordukları soru “halife” kelimesini
    biraz açmaktadır. Onların sorusundan halifenin üç önemli özelliği
    belli olmuştu. Bunlardan birisi, meleklerin merak sorusunun
    yorumuyla anlaşılabilecek bir özelliktir. Onlar, “Halifenin yaratılmasından
    maksat kulluksa, biz en güzel şekilde yapıyoruz; öyleyse
    59] 24/Nur, 55-57
    60] 38/Sâd, 26
    61] Bak. 2/Bakara, 246-250
    62] 2/Bakara, 124
    63] 5/Mâide, 20
    64] Kur'an'da Siyasi Kavramlar, V. Akyüz, s. 130 ve devamı
    HALİFE
    - 105 -
    başka bir halifenin yaratılmasının hikmeti nedir? Öyle anlaşılıyor
    ki, yaratılacak halife de tıpkı melekler gibi Allah’ı tesbih edecek,
    yani O’na ibâdette bulunacak ve yönetim hakkı olacak. İkinci
    özelliği yeryüzünde yaşayacak olması. Bunu âyetin başında bizzat
    Rabbimiz söylüyor. Üçüncü özelliği ise, yer için yaratılacak halifenin
    orada fesat çıkaracak ve kan dökecek olmasıdır.
    Melekler, halifenin yaratılış hikmetini anlamak için, “yeryüzünde
    fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi yaratacaksın?”65 diye sorarlar.
    Allah, halife insanı bu olumsuz özelliklerle nitelemelerinden
    dolayı onları yalanlamadı. “Hayır, siz yanılıyorsunuz, benim
    halifem böyle bir şey yapmayacak” demedi. Buna karşı “Ben sizin
    bilmediklerinizi bilirim” dedi.
    Bütün bunlar, yeryüzü halifesinin Hz. Âdem ve onun soyundan
    gelecek bütün insanlar olduğunu gösterir. Şurası kesindir ki
    Hz. Âdem yeryüzüne indikten sonra ne fesat çıkardı ve ne de kan
    döktü. Bu kötü fiilleri ilk olarak kendi oğullarından birisi yaptı.
    Onun soyundan gelen niceleri tarih boyunca sayısız fesat çıkardılar,
    haksız yere başkalarının kanını akıttılar. Öyleyse kast edilen
    Hz. Âdem ve onun soyundan gelenlerdir. Kur’an’ın ifadesinden
    anlaşıldığına göre Allah, bütün Âdemoğullarını yeryüzüne halife
    olarak gönderdi. Şu âyet, bu açıdan oldukça dikkat çekicidir:
    “Sonra, nasıl yapıp davranacaksınız diye sizleri gözlemek için, onların ardından
    sizi yeryüzünde halifeler yaptık.”66 Kendilerine verilen nimetin
    değerini bilmeyen ve nimet verene şükretmeyen, elçilere karşı
    çıkan nice topluluklar cezalandırıldı, helâk edildi. Onların yerine
    Rablerini tanıyan, şükretmesini bilen yeni kuşaklar halife olarak
    gönderildiler. Onlar, Allah’ın hükmüyle hükmederler, yüklendikleri
    emaneti hakkıyla taşırlar.
    Hz. Âdem’in şahsında halife olarak yaratılıp dünyaya gönderilen
    insan, bu özelliğini ancak halifeliğin gereğini yaparsa
    koruyabilir. Halifeliğin gereği de şüphesiz ki dağların, yerin ve
    göklerin taşımaktan korktuğu “emânet”i taşımaktır. Halifeliğin
    değeri bununla ortaya çıkmaktadır. Bu anlamda başta bütün
    peygamberler halifedir. Onlar en kutsal yük olan emaneti taşıma,
    Allah’ın hükümlerini uygulama ve ümmetlerine anlatma yönüyle
    kendilerinden önceki peygamberlerin halefleridirler. Peygamberleri
    dinleyen, ilâhî davete kulak verip, Allah’ın koyduğu ölçülere
    göre yaşayan bütün sâlih insanlar da, bu mübarek yükü taşımada
    kuşaktan kuşağa birbirlerinin yerine halife olmuşlardır. Yine
    65] 2/Bakara, 30
    66] 10/Yûnus, 14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 106 -
    Allah’ın adıyla yaşayan, Allah’ın indirdikleriyle hükmeden, gücünü
    ve otoritesini Allah’ın adı yüce olsun diye kullanan bütün otorite
    sahipleri de bu halifelik sıfatına lâyıktır.
    Allah, başta Hz. Âdem olmak üzere bütün insanları kendi
    hükümlerinin uygulayıcıları olsunlar diye yarattı. Bütün insanlar
    doğuştan birer halife adayıdır. Kim bu emaneti hakkıyla taşımış
    veya taşıyorsa, onun halifelik sıfatı devam ediyor demektir.
    Allah’ın hükmüne uymayıp, O’nun dininden yüz çevirenler, yani
    ilâhî emaneti taşımayanlar ise o kutsal ve üstün halifelik sıfatını
    koruyamayanlardır. 67
    İnsan, yeryüzünün hâkimi, yöneticisidir; ama bu farazî ve sembolik
    bir liderlik ve hâkimiyettir; Allah’a itaat etse de, karşı çıksa
    da böyledir. Çünkü Allah’ın meşîetinin/ dilemesinin dışına çıkamaz.
    Ama itaat ederse kendisi ve kendi saadeti için itaat etmiş
    olur; irâde ve kaynaklandığı ‘benlik’ emanetini yerinde kullanmış
    olur. İşte bu emaneti yerinde kullandığında fesat çıkaran değil;
    selâmeti, sulhü gerçekleştiren bir halife olur. Şu halde, insan yeryüzünün
    halifesidir ve bu halifelik yeryüzünde hükmetmektir. Bu
    şekilde, insan toplulukları, nesiller birbirlerinin yerini alırlar, yani
    birbirlerine halef olurlar; bir topluluk emanete ihanet ettiğinde
    Allah onun yerine başka birini getirir, yani ona başka bir topluluğu
    halef kılar ve onları yeryüzünün halifeleri yapar. Şu halde, halifeyi
    yalnızca birinin yerine geçen anlamında kullanmak, kavramın
    muhtevasını büyük ölçüde daraltmak olur. 68
    Kur’ân-ı Kerim’de konu ile ilgili âyetlerden anladığımıza göre
    Allah Teâlâ, genel anlamda bütün insanları yeryüzünün halifeleri
    olarak yaratmıştır. Yeryüzündeki bütün yaratıklar, insanoğlu
    için yaratılmış, onun hizmetine sunulmuştur; insan yeryüzünün
    efendisi ve halifesidir. Bu halifelik gereği bütün insanlar ilk
    plânda Allah’a iman etmekle ve bu imanın sonucu olarak O’nun
    hâkimiyetini kabul etmekle yükümlü tutulmuşlardır. İnsanın yeryüzü
    halifeliği, onun yönetim ve davranışlarda Allah’ın hükmünü
    uygulaması demektir. Bu uygulamalarda Allah’ın kanunları mutlak
    ölçüdür. İnsan, yeryüzünde halifeliğini ifa ederken bu ölçünün
    dışına çıkamaz, bu hükümlere aykırı hareket edemez. Çünkü
    Allah, yeryüzünde halife olarak görevlendirdiği insana mutlak bir
    serbestlik vermiş değildir. İnsan için birtakım kurallar ve sınırlar
    çizmiş ve bunları aşmamasını istemiştir.
    Zürriyetlerini temsilen halife kılınan ilk insan Hz. Âdem ve eşi
    67] H. K. Ece, Hz. Adem, Denge Y., s. 49-50
    68] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 522
    HALİFE
    - 107 -
    için bile birtakım sınırlamalar söz konusudur.69 Bu hududa uymak,
    insanın yeryüzü halifeliğinde, bu yüce makamda kalabilmesinin
    temel şartıdır.70 Bu ölçülerin dışına taşanlar ise, ateş azabına düşmekle
    tehdit edilir. Diğer bir deyişle; insanlardan istenen, halifelik
    gereklerini yerine getirmeleridir. Bu ise, Allah’ın belirlemiş olduğu
    sınırlar içerisinde kalmakla mümkün olur. Bu anlamda bütün
    insanlar, Allah’ın yeryüzünde halife tayin ettiği kimselerdir. Tüm
    insanların bu şekilde görevlendirilmiş olmalarına “umûmî hilâfet”
    diyoruz. Hz. Âdem’in soyundan gelen herkes bunun kapsamı içerisindedir.
    İnsan, halifeliğinin sonucu olarak yüklenmiş olduğu
    “emanet”in gereklerini yerine getirmekle yükümlüdür.
    Allah, bu yükümlülüğü yerine getirmeyenleri, yerlerine başkalarını
    istihlâf etmekle, başkalarını halife yapmakla tehdit ediyor.
    Buna göre halifelik makamında, yalnızca bu makamın gerektirdiği
    yükümlülükleri yerine getirenler kalabiliyor. Yalnız bu kişilerin
    bu makamda kalabilmelerine de “husûsi hilâfet” adını veriyoruz.
    Tarih boyunca bu anlamda toplumlar birbirlerinin yerine geçmiş
    ve halifelik onlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Allah’ın halife
    yapacağına ve onları yeryüzünde hâkim kılacağına yemin ile söz
    verdiği kimseler, 71 O’nun dinini yeryüzünde hâkim kılanlar ve insanları
    tağutların tasallutundan kurtarma savaşını sürdürenlerdir.
    İster genel, isterse özel anlamda olsun hilâfet, “Allah’ın dinini
    hâkim kılmak” özünü taşır. Bu öz, hilâfetin sosyal alanda
    da hissedilir olup, gerçekleşmesiyle ve teşkilâtlanmasıyla siyasî
    bir görünüm kazanır. Allah, Hz. Dâvud’a kendisini yeryüzünde
    halife kıldığını bildirmekle birlikte ona; insanlar arasında hak ile
    (Allah’ın hükümleri ile) hükmetmeyi72 emretmiştir. Hz. İbrahim
    de kendisinin insanlara imam (halife) kılındığı haberini Allah’tan
    alınca, soyundan geleceklerin de bu makama yükseltilmelerini
    istemiş, Allah ise bu ahdinin zâlimler hakkında sözkonusu olmayacağını73
    bildirmiştir. Anlaşılmaktadır ki halifelik, Allah’ın
    hâkimiyetinin her alanda bütün açıklığıyla ortaya çıkması demektir.
    Bütün insanlar bununla görevlidir. Böyle bir makama yükselmek
    isteyen, daha doğrusu bu makamdan düşmek istemeyen
    toplum da ona göre davranmak zorundadır. Bu tür toplumun en
    yüksek temsilcisi ise, yeryüzündeki halifelerin kendi hür iradeleriyle
    seçtikleri “halife”dir. Halife, bu emaneti yüklenebilecek
    69] Bak. 2/Bakara, 35
    70] Bak. 2/Bakara 38
    71] 24/Nur, 55
    72] 38/Sâd, 260
    73] 2/Bakara, 214
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 108 -
    nitelikte olmalıdır. Çünkü emanetlerin ehil kimselere verilmesi,
    Kur’an’ın emirleri arasındadır. 74
    “Halife”liğin Siyasi Boyutu; İslâm Devlet Başkanı
    Olarak Halife
    Siyasi anlamda “halife”: Bey’at sonucu mü’minler adına tasarruf
    (yönetme) yetkisine sahip olan ve Allah’ın indirdiği ahkâmın
    adalet ve istişare ile tatbikini sağlayan kimse demektir.
    Hilâfetin akdî temeli, ümmetin halifeyi seçme hakkı bulunduğu
    esasına dayanır. Halife, özel bir seçim olan bey’atla seçilir.
    Ehl-i Hal’ ve’l-Akd denilen ümmetin seçkin temsilcileri tarafından
    bey’atla seçilerek görev alır. Bu kurumun; halife küfre meyleder,
    açıkça fısk olan işleri yapar, yönetimi hakkıyla icra edemeyecek
    duruma düşerse halifeyi azletme (hal’ etme) yetkisi vardır. Halife,
    şeriatı, bu seçkin temsilcilerden oluşan organla istişare ederek icra
    eder. Bu organ, aynı zamanda şûrâ organıdır.
    Halifelik, bütün ümmetin bağlılığını gerektirecek şekilde, dini
    ve müslümanları, tüm insanî özellikleri korumak, sosyal hayatı
    idare etmek konusunda Hz. Peygamber’e halef olmak demektir.
    İslâmî devlet yönetiminde olmazsa olmaz olan temel esaslar:
    Bey’atla başa geçen halifelik/imamlık, adalet (Allah’ın indirdikleriyle
    hükmetmek) ve şûra prensipleridir.
    Halifenin Görevleri
    Allah’ın hükümlerini tatbik etmek,
    Namazları, özellikle Cuma ve Bayram namazlarını kıldırmak,
    Zekât ve diğer vergileri toplamak,
    Kadıları (hâkimleri) ve valileri tayin etmek,
    İslâm devletinde yaşayan fertlerin malını, canını, dinini,
    ahlâkını, neslini korumak,
    İslâm devletinin sınırların korumak, cihadı tanzim etmek,
    Orduları hazırlamak, seferberlik emri vermek, komutan tayin
    etmek ve gerekirse
    komutanlık yapmak,
    İslâm devleti içinde zulme uğrayanlara veya ihtiyaç sahibi
    olanlara yardım etmek,
    74] Bak. 4/Nisâ, 58; Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 2, s. 424
    HALİFE
    - 109 -
    İslâm devletinde yaşayan fertler arasındaki ihtilafları çözmek
    ve fitneleri engellemek.
    Hz. Peygamber, hayatta olduğu sürece peygamberlik görevinin
    yanı sıra devlet başkanlığını da şahsında toplamıştı. Bu nedenle
    Hz. Peygamber hayatta iken, kurulan ilk İslâm devletinin
    başkanını belirlemek gibi bir problemle karşılaşılmış değildi. Diğer
    taraftan Peygamberimiz, kendisinden sonraki halifeyi belirleyen
    herhangi bir söz de söylememişti. Durumun böyle olması nedeniyle
    Hz. Ebu Bekir (r.a.) halife seçilene kadar bazı farklı görüşlerin
    ortaya çıktığını görüyoruz. Ancak bu durumlar geçici ve oldukça
    kısa bir süre için sözkonusu olmuş; bir müddet sonra unutulup
    gitmiştir. Yani bu görüş ayrılıkları Hz. Peygamber’in vefatından
    sonra Hz. Ebu Bekir halife seçilinceye kadar devam etmiş ve onun
    seçilmesiyle son bulmuştur. Hz. Ebu Bekir, halife seçildikten sonra
    yaptığı konuşmada şunları söyledi:
    “İnsanlar! Sizin en iyiniz olmadığım halde başınıza getirildim.
    İyi davranırsam bana yardımcı olun; saparsam düzeltin beni.
    Doğruluk emanet, yalan ihânettir. İçinizdeki güçsüz, hakkını alıncaya
    kadar benim yanımda güçlüdür. İçinizdeki güçlü de, Allah’ın
    izniyle hakkı ondan alınıncaya kadar benim yanımda zayıftır. Sizden
    kimse cihadı terk etmesin; çünkü onu terk eden bir kavmi,
    muhakkak Allah zillete düşürmüştür. Allah’a ve Rasûlüne itaat
    ettiğim sürece bana itaat edin. Allah’a âsi olursam, bana itaatiniz
    gerekmez!”
    Hilâfet kurumunda bu ilk mesaj, bir yandan onun kişiliğini ve
    görev anlayışını dile getirirken; bir yandan da, “hilâfet”in hangi
    temellere dayandığını ve varlık gayesini açıklamaktadır.
    Râşid Halifeler
    Rasül-i Ekrem’den sonra, müslümanların devlet ve hükümet
    reisine “Rasûlullah’a halef olan” anlamında “halife” denmiştir.
    Bu halifelerin ilk dördü hemen her yönüyle örnek halifelerdir.
    Bunlara hulefâ-i râşidîn/râşid halifeler denir.
    Hz. Peygamber (s.a.s.)’den sonra gelen ilk dört halifenin
    hilâfet süreleri, Saâdet Asrının ikinci dönemini teşkil eder. İslâm
    hukukçularının büyük bir çoğunluğu, bu dönemdeki uygulamalara,
    alınan kararlara büyük bir önem verir ve bunları İslâm hukukunun
    kaynakları arasında görürler. Çünkü onların uygulamaları Hz.
    Peygamber’e zaman itibariyle en yakın olmak, O’nun eğitiminden
    geçmiş olmak, vahyin nüzulüne tanık olmak, sünneti yakından
    tanımak gibi ayırıcı özellikler nedeniyle önem taşır, başkalarının
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 110 -
    fikir ve düşüncelerine göre üstünlük arz ederler. Hakkında nass
    bulunmayan konularda Râşid Halifelerin uygulamaları oldukça
    değerlidir. Bunun nedeni ise, onların hem veliyyü’l-emr olarak
    mü’minlerin kendilerine itaat etmekle yükümlü olmaları; hem
    de İslâm’ın özünü en iyi kavramış bulunmalarıdır. Bununla ilgili
    verilecek örnekler pek çoktur. Meselâ, Hz. Ebu Bekir’in zekât
    vermeyenlerle ilgili olarak aldığı kararlar, Hz. Ömer (r.a.)’in Irak
    topraklarıyla ilgili görüşleri ve bunları etrafındakilere de delilleriyle
    birlikte açıklayıp kabul ettirmesi, Hz. Ali’nin (r.a.) Hâricilerle
    savaşmak ile ilgili tutumları kendi konumlarında olduğu gibi, sonra
    bunlardan çıkarılan sonuç ve hükümlerle ilgileri bakımından
    oldukça önemlidir.
    Çünkü bütün bunlarla ilk defa karşılaşılıyordu ve bunların
    İslâmî bir çözüme bağlanmaları gerekli idi. Yine Hz. Peygamber’in
    (s.a.s.) vefatından hemen sonra onun yerine geçecek devlet başkanını
    belirlemek konusu ortaya çıktı. Hz. Ebu Bekir’den sonra
    gelen diğer üç halife de farklı şekillerde belirlendi. Onlar ile ilgili
    durumlar İslâm hukukunda devlet başkanının başa geçiş yollarının
    farklı olabileceği görüşünü belirledi. Bu konuda kesin ve açık
    bir hükmün bulunmayışı, bu tabii sonucu doğurmuştur. Bu ise
    İslâm’ın, her çağda her toplum için uygulanabilir olmasının kanıtları
    arasındadır. Hulefâ-i Râşidîn’den sonra Muaviye’nin hilâfete
    geçmesiyle birlikte, hilâfetin tarihinde saltanatın egemenliği de
    başlamış olur. Artık, 4 halifeden sonra kâmil anlamda halifelik değil;
    eksik halifelik veya ismi halifelik olan saltanat başlamış oldu.
    Emevîlerden toplam 14 halife/sultan işbaşına geçti. Emevilerden
    sonra Abbasilerin uzun saltanat dönemleri başlar. Abbasilerden
    de toplam 37 halife/sultan hüküm sürmüştür. Abbasilerden sonra,
    1924’teki ilgâsına kadar hilâfet Osmanlılarda kaldı. 29 halife/padişahın
    idaresindeki Osmanlılardaki hilâfet de ondan öncekilerden
    pek farklı değildi. Hilâfet kurumu, 23 Mart 1924’de T.B.M.M.’nin
    431 nolu kanunuyla tam 1293 yıl devam ettikten sonra şimdilik
    tarihe terkedilmiştir.
    Hilâfetin akdî temeli, ümmetin halifeyi seçme hakkı bulunduğu
    esasına dayanır. Halife, özel bir seçim olan bey’atla seçilir.
    Ehl-i Hal’ ve’l-Akd denilen ümmetin seçkin temsilcileri tarafından
    bey’atla seçilerek görev alır; bu kurumun halife küfre meyleder,
    açıkça fısk olan işleri yapar, yönetimi hakkıyla icra edemeyecek
    duruma düşerse halifeyi azletme (hal’ etme) yetkisi vardır. Halife,
    şeriatı, bu seçkin temsilcilerden oluşan organla istişare ederek icra
    eder. Bu organ, aynı zamanda şûrâ organıdır.
    Halifelik, bütün ümmetin bağlılığını gerektirecek şekilde, dini
    HALİFE
    - 111 -
    ve müslümanları, tüm insanî özellikleri korumak, sosyal hayatı
    idare etmek konusunda Hz. Peygamber’e halef olmak demektir.
    İslâmî devlet yönetiminde olmazsa olmazlardan biri bey’atla başa
    geçen halifelik/imamlık, adalet (Allah’ın indirdikleriyle hükmetmek)
    ve şûra prensipleridir.
    Kur’ân-ı Kerim’de: “Ey iman edenler! Allah’a itaat edin. Peygamber’e
    itaat edin. Peygamber’e ve sizden olan (müslüman) emir sahiplerine (ülü’lemre)
    de itaat edin. Eğer bir şey hakkında ihtilafa düşerseniz, onu (ihtilaf
    konusunu Allah’a ve Rasûlüne havâle edin. Eğer Allah’a ve âhiret gününe
    inanıyorsanız (böyle yapın). Bu hem hayırlı, hem netice bakımından daha
    güzeldir. Sana indirilene de Senden evvel indirilmiş olan (kitap)lara da
    iman ettiklerini boş yere iddia edenlere bir bakmadın mı ki; onu inkâr
    etmeleriyle emrolundukları halde, yine tâğutun huzurunda muhakeme
    edilmelerini arzu ediyorlar. Şeytan da onları uzak bir sapkınlıkla büsbütün
    saptırmak ister.”75 Mü’minlerin kime, hangi şartlarda ve nasıl
    itaat edecekleri, neyi kesinlikle reddedecekleri burada açıkça izah
    olunmuştur. Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.), “Kim ülü’l-emre itaatten bir el
    kadar ayrılırsa, kıyamet gününde Allah’a, fiili (ameli) hususunda lehinde
    hiçbir hücceti olmayarak kavuşacaktır. Kim de boynunda (ülü’l-emre)
    beyatı olmayarak ölürse, câhiliyye ölümü ile ölür.”76 buyurduğu rivâyet
    edilmiştir. İslâmî eserlerde “halife”, “imam”, “ülü’l-emr” kavramları
    hep aynı mâhiyeti beyan için kullanılmıştır.
    Hanefi fıkıh bilginlerinden İbn Hümam, mü’minlerin kendi
    içlerinden halife/imam seçmelerinin sebebi, İslâm’ın hükümlerini
    edâ etmek içindir demektedir.77 İmam Nesefî de bu konuda şunları
    söyler: “Üzerimizde İslâm devlet başkanı olan halifeyi/imamı seçilmiş
    görmeden bir günün geçmesi câiz değildir. İmam, devlet başkanı
    olan halifedir. İmametin/hilâfetin hak olduğunu kabul etmeyen
    kimse dinden çıkar. Çünkü dinî hükümlerden bir kısmının farz
    olması, imamın varlığına bağlıdır. Cuma namazı, bayram namazı
    ve yetimleri evlendirmek gibi... İmamı inkâr eden kimse, farzları
    inkâr etmiş olur.78 Tarihî kaynaklarda, Rasül-i Ekrem’in (s.a.s.) vefatından
    sonra sahabenin Rasülüllah’ı defnetmeden önce halife
    seçme hususunda titiz davrandığı kayıtlıdır.
    Kâfirlerin, tâğutî güçlerin; Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil
    olmak ve onların yerine geçmek üzere koydukları hükümleri
    reddetmek farzdır. Onların, mü’minler üzerinde velâyet hakkının
    bulunmayacağı hususu kat’idir. Dolayısıyla mü’minler; kâfirlerin
    75] 4/Nisâ, 59-60
    76] Müslim, 2/1478, hadis no: 1851; ayrıca Buhârî, Ahkâm, 8/105
    77] İbn Hümam, Kitabü'l-Müsâyere, s. 265
    78] Nesefî, Bahrü'l-Kelâm fi Akaidi'l-Ehli'l-İslâm
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 112 -
    veya mürtedlerin istilasına uğrarlarsa, kuvvetle başlarına geçen
    bu yönetimi kabul etmezler. Onlara karşı cihadın farz-ı ayn olduğunu
    bilirler. Nitekim İmam Serahsi; “Cihaddan maksat; müslümanların
    emniyet içerisinde bulunmaları, din ve dünya işlerini
    yürütme imkânına kavuşmalıdır” der. İstilâ altında iken dahi
    mü’minlerin müstevlilerin liderine itaat etmeyip kendi içlerinden
    bir halife/imam seçmeleri vâciptir. 79
    Halifeliğin Kaldırılması
    İslâm; insanlara tevhid esaslı bir dünya görüşü sunduğu gibi,
    tevhid esasına dayanan bir yaşam ve yönetim biçimi de sunar.
    İslâm’da yönetim biçimi, devlet düzeninde hâkimiyetin kayıtsız
    şartsız Allah’a ait olması ve İlâhî hükümlerin esas alınmasına dayanır.
    İslâm devletinin başında, Müslüman ahalinin bey’at ettiği âlim
    ve âdil bir halife bulunur. Halife; İslâm devletinin ve Müslümanların
    birliğinin sembolü ve imamıdır. (Bu gün dünyanın bütün
    devletlerinde devlet başkanı ya da cumhurbaşkanı bulunmaktadır).
    Ancak, İslâm devleti, halifeden ve hilâfet makamından ibaret
    değildir. Halifenin, İslâm hukukunda belirlenmiş yetki ve görevleri
    vardır. İslâm ahkâmının devlet eliyle tatbikinden ve tatbikinin takibinden
    sorumludur. Kanunların üstünde bir yetkisi olmadığı gibi,
    kendisi de İslâmî kanunlara bağlıdır ve İslâm’ın kendisine verdiği
    yetkinin dışına çıkamaz. Bütün bunlar İslâm hukukunda belirlenmiş
    ve bilinen hususlardır. Nitekim halifenin İslam literatüründeki
    anlamı; Allah’ın (c.c.) emir ve yasaklarını tatbik etmekle mükellef
    olmak, bu işle vazifeli olmak demektir. Dolayısıyla İslâm hukukçuları
    bu kavramı, genellikle Rasûlullah’ın (s.a.s.) devlet başkanlığı
    makamına geçme ve toplumu İslâmî kurallara göre sevk ve idare
    etmede O’na halef olma anlamında kullanmışlardır.
    Müslümanların, devletsiz ve başsız olamayacağı hakikatinden
    dolayı, Rasulullah (s.a.s.) daha defnedilmeden Hz. Ebubekir (r.a.)
    halife seçilmiş ve Müslümanların bey’atını aldıktan sonra vazifeye
    başlamıştır. Hz. Ali’ye (r.a.) kadar ehliyet ve bey’at üzere devam
    eden hilâfet, Muaviye tarafından hile ve zor karışımı taktiklerle
    ele geçirildi ve saltanata dönüştürüldü. Kılıç zoruyla kabileler ve
    kavimler arasında el değiştirdi, onu elinde bulunduran hanedan
    içinde babadan oğula intikal etti. Yavuz Sultan Selim, 16. yüzyılın
    başında Mısır seferinden sonra Halifeliği Osmanlılara taşıdı ve o
    tarihten 1924 yılına kadar da Osmanlılarda kaldı.
    79] Kelimeler Kavramlar, s. 181-182
    HALİFE
    - 113 -
    Hilâfetin iki temel özelliği vardır; ehliyet ve bey’at. Halife
    olacak kişide bu iki temel özellik aranır, halifeliğe ehil olmalı ve
    Müslüman teba tarafından bey’at verilmelidir. Ancak Muaviye ile
    birlikte bu iki temel özellik ortadan kaldırıldı, zor kullanımıyla
    birlikte saltanat ve hanedanlığa dönüştürüldü. Osmanlılarda halifeliğin
    aynı hanedan içinde babadan oğula geçmesi, deli olanların
    bile halife olması ve kardeşin kardeşi öldürüp halifeliğini ilan
    etmesi, hilâfetin aslından ne kadar uzaklaştığını, daha doğrusu
    saptırıldığını göstermektedir.
    Mustafa Kemal; hilâfeti tümden lağvedip batı standartlı laik
    cumhuriyet rejimini oluşturmak istiyordu. Hilâfetin gelmiş olduğu
    nokta ve halifelik makamında oturanların yanlış icraatlarından
    değil, aksine İslâm’a, İslâmî yönetime ve müesseselerine karşı olduğundan
    ve batıya aşırı derecede hayranlık duyduğundan dolayı
    bu düşünceye sahipti.
    Bunu doğrulayan belgeler çoktur. Örneğin; 1907 yılında daha
    26 yaşında bir subay iken Bulgar asıllı Türkolog Manolov’a; “Bir
    gün gelecek hayal sandığınız bütün bu devrimleri başaracağım”
    demiş ve konuşmasında saltanat ve halifeliğin kaldırılacağını, kıyafetten
    yazı harflerine kadar siyasi ve sosyal alanda değişikliklerin
    yapılıp tamamen Batıya yöneleceklerini ifade etmiştir.
    Aynı şekilde, 1919 yılında Erzurum’da iken yakın arkadaşları
    arasındaki konuşmasında; Türkiye’nin yönetim şeklinin Cumhuriyet
    olacağını söylemişti.
    Mustafa Kemal bir yandan bu düşüncelere sahipken, öte yandan
    ortamın buna hazır olmadığının hesabını yapıp Müslüman
    halkın İslâmî duyarlılığını dikkate alarak son derece sinsi ve kurnazca
    hareket ediyor, her vesileyle halifeye bağlılık ve sadakatini
    ilan ediyor, gittiği yerlerde minberlere çıkıp bir vâizden daha ateşli
    bir şekilde İslâmî nutuklar atıyordu. O yıllardaki bütün gezilerine
    katılan ve o zaman Vakit gazetesinde muhabir-yazar olarak
    çalışan Naşit Hakkı Uluğ, Mustafa Kemal’in bu tutumu hakkında
    şu tespitlerde bulunuyor: “Mustafa Kemal, Saltanatın kaldırılmasından
    sonra dahi, Cumhuriyet kurma kararını ve Halifeliğin
    kaldırılması konusu üzerinde fikirlerini tekrarlamayı sakıncalı
    buluyor ve devlet şeklini, ağzına “Cumhuriyet” sözünü almaksızın,
    “Ulusal Egemenlik” formülü içinde her an Cumhuriyete doğru
    yürüyen bir yöne sevk ediyordu. Onun bu gidişatının hedefini
    sezen muhafazakârlar (Meclis içindeki şeriat ve hilafet isteklileri)
    zaman zaman Mustafa Kemal’i konuşturmak istiyorlardı. Mustafa
    Kemal ise bu sorulara zamanın icabına göre cevaplar vererek
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 114 -
    karşısındakileri idare ediyordu.”
    Konuyla ilgili önemli bir olay şöyledir: Sultan Vahdettin’in
    İstanbul’dan ayrılmasının ardından 18 Kasım 1922 günü meclis
    başkanı Rauf Orbay’ın teklifleri sonucu TBMM’de halife seçimi
    için müzakereler başlamıştı. Bu müzakerelerde bir halifenin seçilmesi
    ve ona biat edilmesi gerektiği vurgulanmıştı. İşte bu arada
    Mustafa Kemal yine kurnazca bir manevra yapmış ve “Arkadaşlar!
    Mevzubahis olan meseleyi çok münakaşa etmek, çok tahlil
    etmek mümkündür. Fakat zannediyorum ki münakaşat ve tahlilatta
    (tartışma ve değerlendirmelerde) ne kadar ileri gidersek meseleyi
    halletmekte o kadar münakaşat ve teahhürata (tartışma ve
    gecikmelere) uğrarız. Benden önce kürsüyü terk eden Yusuf Ziya
    Bey, halife olacak zatın vazife ve salahiyetlerinin ne olacağından
    bahis buyurdular. Zannediyorum ki ondan önce bir halife intihap
    etmek (seçmek) daha mühimdir. Sonra seçeceğimiz halifeye hilafetini
    tebliğ edeceğiz… Binaenaleyh bu gün söylenen şeylerin
    hepsini halletmemiz mümkün değildir” diyerek sözde bir halifelik
    seçimi yapmak ve halifeye hiçbir yetki ve vazife verdirtmemeye
    çalışmıştı. Bu konuşmayla; “Biat” ve “Halifenin Yetkileri” meselesini
    gündemden çıkarmış, dikkati daha çok halifelik makamına çevirerek:
    “Fakat Türkiye’nin vazifesi Makam-ı Hilafeti kurtarmaktır.
    Bu bizim için bir dava-yı mahsustur (özel bir davadır)….” demiş
    ve hem meclis yoluyla kendi fikirlerini gerçekleştirmenin önünde
    oluşacak bir engeli ustaca savmış, hem de Hilafeti savunma
    pozisyonuna girip meclis havasına hâkim olmuştu. Neticede bir
    seçim yapılmış, oylamaya katılan 162 üyeden 148’i Abdülmecid’e
    oy vermişti. 19 Kasım 1922 tarihinde Mustafa Kemal, TBMM riyaseti
    başlığıyla ve “Halife-i Müslimin” hitabıyla Abdülmecid’e bir
    telgraf çekip biatlarını iletmişti.
    Evet! Peygamber’den (s.a.s.) sonra Hz. Ebubekir (r.a.) ile başlayan
    Halifelik, Muaviye ile birlikte saltanata tebdil edilmiş, ancak
    İslâm ahkâmını esas alan sistem ve müesseseler ortadan kaldırılmamıştır.
    Halifelik makamına oturan kişi ile devlet idaresindeki
    zevat, eğer isterse İslâm’ı hakkıyla tatbik edebilir, İslâm adâletini
    toplum içinde tesis edebilirdi. Buna herhangi bir mâni, devlet
    düzeni içinde yasal bir engel yoktu. Nitekim Ömer b. Abdülaziz
    halife olduğunda (ki Muaviye’den çok sonra idi) İslâm ahkâm ve
    adâletini tatbik etmiş, onun zamanında zekâtlar (dağıtılacak yerler
    bulunmadığı için) çoğu kere devlet hazinesinde kalmış ve İslâm
    âlimlerinin çoğu onu hülafa-i raşidin’den (Raşit Halifelerden) kabul
    etmişlerdir.
    Sıkıntı; Muaviye ile başlatılan saltanat geleneği ve buna
    HALİFE
    - 115 -
    paralel olarak devlet düzenine sokulan bid’atler neticesinde,
    ehil olmayan insanların başa geçmesi sonucu İslâm ahkâm ve
    adâletinin hakkıyla uygulanmaması idi. Osmanlı padişahları her
    ne kadar İslâm Halifesi unvanına sahip olsalar da, bu geleneği sürdürmüşlerdir.
    Ancak, Mustafa Kemal bunlara değil, İslâm’ın öngördüğü devlet
    düzenine tümden karşı çıkmış, İlâhî kanunların hâkimiyetini
    reddetmiş, beşerî kanunların hâkimiyetini istemiştir. Bu nedenle
    Batı standartlı laik Cumhuriyet fikrini benimsemiştir. Yaptığı devrimlerin
    tümü bu doğrultuda olmuş ve bu fikrin gerçekleştirilmesi
    için yapılmıştır. Eğer iddia edildiği gibi İslâm ahkâmına ve İslâm
    devlet düzenine karşı değil de Osmanlı padişahlarının yanlış ve
    gayri İslâmî uygulamalarına karşı olmuş olsaydı, yeni kurulan meclisi
    bu yönde yapılandırırdı ve İslâm ahkâmını esas alırdı, ayrıca
    İslâmî müesseseleri ve İslâm’ın toplumdaki sosyal düzenini, gerçekleştirdiği
    devrimlerle birer birer ortadan kaldırmaz ve İslâm’ı
    yasaklı hale getirmezdi.
    Hâlbuki Ankara’da meclisi kurup uygun ortam oluşturduktan
    sonra halifeliği kaldırdığı gibi, İslâmî bütün müesseseleri, İslam’ın
    sosyal hayattaki kural ve kaideleri, Kur’an ve İslâm kültür külliyatının
    kendisiyle yazılmış olduğu Arap alfabesini ve hatta Müslümanların
    İslâmî gelenekten kaynaklanan kılık ve kıyafetlerini bile
    yasakladı.
    Şimdi konumuz olan Halifeliğin kaldırılmasına dönelim:
    Mustafa Kemal; kurtuluş savaşını yürütmek üzere geçici olarak
    kurulduğunu söylediği Ankara’daki TBMM’yi kurduktan ve
    yasama, yürütme, yargı yetkilerini bu meclise verdirdikten sona,
    fikirlerini hayata geçirmek için en önemli zemin ve basamağı zaten
    oluşturmuştu. Yetkilerin kendisinde toplandığı meclis içinde
    süratli bir şekilde ortam oluşturdu ve ikna edebildiği insanları etrafına
    toplayarak etkinlik kurmaya çalıştı. Çoğunluğu âlim, molla
    ve şeyhlerden oluşan ilk meclisi, muhalif gördüğü bu kişilerden
    hızla temizledi. Ancak fikirlerini adım adım, ürkütmeden, İslâm’a
    ve hilafete de toz kondurmadan meclise onaylattırarak hayata
    geçirdi. Saltanatın kaldırılması ve Cumhuriyetin ilanından sonra
    artık meclis onun istediği noktaya gelmiş, etkinliği artmış ve arzu
    ettiği ortam oluşmuştu. Artık Laik Cumhuriyetin önündeki en büyük
    engel olan hilafet müessesesini kaldırmanın zamanı gelmişti.
    Çünkü bu kaldırıldıktan sonra yeni cumhuriyet için Avrupa’dan
    alınacak yeni hukuk sistemi getirilecek ve İslâm hukuku tamamen
    terk edilecekti.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 116 -
    Bu amaçla Mustafa Kemal; kendisiyle birlikte hareket eden
    üyeler vasıtasıyla meclisi harekete geçirdi. Hilâfet kaldırılacaktı.
    Hâlbuki bundan bir buçuk yıl önce saltanat kaldırılırken, İslâm
    ve Hilâfet etrafındaki endişeleri bertaraf etmek için: “Makam-ı
    Hilâfet bizim için en âlî makamdır (en yüksek makamdır) ve
    Türk’ün başında ebediyyen bir Halife-i İslâm bulunacaktır” demişti.
    Hilâfetin kaldırılacağı fısıltıları duyulunca gazetelere de manşet
    olmuş ve toplum içinde gündem oluşturup yoğun bir tartışma
    atmosferi içine girilmişti. Bu, bilinçli yapılmıştı. Başta meclis olmak
    üzere toplum da buna alıştırılıyordu. Neticede meclis içinde yeteri
    kadar üye ikna olmuş ve hilâfet makamı tartışılır hale sokulmuştu.
    Ve Meclis, Hilâfeti gündemine alarak toplandı. Meclis içinde
    etkili olan bazı üyeler Hilâfetin kaldırılması üzerine hararetli
    konuşmalar yaptılar. Özellikle İslâm Hukuk Profesörü ve İlâhiyat
    Fakültesi Dekanı olan Seyyid Bey’in, Mustafa Kemal’in istediği istikamette
    uzun bir konuşma yapıp Hilâfetin şer’î değil, dünyevî
    olduğunu vurgulaması ve kaldırılmasını ısrarla istemesi mecliste
    etkili oldu. Netice itibariyle oylama yapıldı ve iki oy hâricinde
    meclis üyeleri tarafından hilâfetin kaldırılması kabul edildi. Tarih
    03 Mart 1924.
    İslâm ve Müslümanlar açısından hayatı karartan kara bir gün
    olan bu tarihte, kapkara bir devrim gerçekleşiyordu. Böylece İslâm
    devlet düzeninin temel taşlarından biri olan ve İslâm ümmetinin
    birliğini sembolize eden hilâfet makamı kaldırılmış oldu. Ümmet
    anlayışı reddedildi, ulus anlayışı tercih edildi.
    Hilâfetin kaldırılmasının İslâm ümmeti üzerinde olumsuz büyük
    tesirleri olmuştur. Her ne kadar Osmanlı devletinde hilâfet
    sembolik bir makam haline getirilmiş ve halifeler görevlerini ifa
    etmiyor idiyseler de. Bu kara devrimle İslâm ümmetine ve İslâm
    âlemine çok büyük bir darbe indirilmiş ve telâfisi imkânsız büyük
    zararlar vermiştir. Ümmet bilinci kırılmış, İslâm âleminin birliği yönündeki
    duygular kararmıştır. İslâm âleminde ümmet anlayışının
    kalkması ve ulus anlayışının yerleşmesinde ve günümüzde İslâm
    âleminin ulus devletler şeklinde parçalanıp dağılmasında, bu kara
    devrimin etkisi inkâr edilemez boyuttadır. 80
    80] M. Ali Nur
    HALİFE
    - 117 -
    Ardından Ağıt Yakmak İçin Değil; Muhteşem Dönüşünü
    Hızlandırmak İçin HİLÂFET
    İslâm’ın hiçbir kurumu, sadece belirli zamanlarda yaşanıp bir
    daha hayata dönemeyecek ceset değildir. Yine, hiçbir esası, insanları
    fikir ve hayal dünyasında gezintiye çıkaran felsefî ütopya şeklinde
    kabul edilemez. İslâm, her şeyiyle bir hayat nizamıdır. Evrenseldir,
    her coğrafyada ve her zaman diliminde tatbik edilebilecek
    yapıdadır. “Halifelik de, tarihî bir kurum olarak ne kadar câzip ve
    muhteşem olursa olsun, bugünkü ve yarınki insana vereceği fazla
    bir şey yoktur” diyen kimse, İslâm’ı anlamamış demektir. Hilâfet,
    Rasûlullah’ın âhirete irtihâlinden 1924 yılına kadar tam 1293 yıl
    müslümanları kendi etrafında toplayan mıknatıslı bir sancak olmuştur
    ve daha nice yıllar aynı görevi üstlenecektir.
    Câhiliyye egemenliklerini tarihte defalarca çöpe atarak mazlumları
    kurtaran risâlet ve (Son Rasûl’den sonra da) hilâfet kurumu,
    modern câhiliyye zulmü altında kıvranan dünya için yegâne
    alternatiftir. Batı uygarlığı adındaki ihtiyar cadının maskesi düşmekte,
    sırıtan makyajı arkasındaki çirkin suratı, kendi âşıkları tarafından
    bile görülebilmektedir. Kendi gayrı meşrû çocuğu Komünizm
    karşısında bile kaç defa köşeye sıkıştırılıp başındaki hakeme
    sayı saydıran, yapay hormonlarla beslenip yasak doping ilaçlarıyla
    maça çıkan bu şikeci boksör, gerçek rakibiyle karşılaşmaktan
    korktuğu için, onun ringe çıkamayacağına sarhoş ettiği seyircileri
    inandırmak istiyor.
    Batının kanlı makasıyla lime lime doğranıp 46 parçaya ayrılmış
    güzelim kumaşın hiç kesilmemiş gibi birleştirilmesinin kolay olmadığının
    elbet farkındayız. Ama ihtiyar ninelerimiz, yaşlı annelerimiz
    yaklaşık bu sayıdaki kumaş parçalarını birleştirerek nasıl güzel
    seccâde oluştururdu. Yeter ki kumaş sağlam olsun, terzi ustaysa,
    o parçaları birleştirmesini becerir. İş, terzilerin yetişmesinde. Kendi
    önündeki kesik parçaları, kullanışlı güzel elbiseye çevirmesini
    bilen terziler, içlerinden birini terzibaşı olarak seçecekler, çok da
    zor değil hani. Üç tane sıfırın önüne geçen 1’in o sıfırları “bin”
    yapması gibi bir bereket görülecektir, önünde “imam”ı olan toplumlarda.
    İnleyen nağmeler coşan şarkılara dönüşecek, işinin ehli
    orkestra şefinin yönetiminde. Söndürülüp seksen senedir yakılmayan
    lambanın düğmesini açmak gibi bir şey. Karanlıkta düğmenin
    yerini bulmaktır önemli olan. Bunun için de kafa gözüyle birlikte
    gönül gözü de açık olanlara iş düşecektir.
    Katolikleri papa, Ortodoksları patrik, Yahûdileri hahambaşı
    topluyor, temsil ediyor, yönlendiriyor. Bir tek İslâm âlemi başsız!
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 118 -
    Hem de dinleri “üç kişinin bile, yolculukta dâhi, içlerinden birini
    lider seçmelerini” emrettiği halde. Lidersiz/halifesiz ümmet,
    başsız ceset gibidir. Önce ümmet içinde hayra dâvet eden emr-i
    bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapan özel ümmet çıkmalı81 ki,
    onlar yolu açsın. Sonra ümmet, ümmet bilinci ve sorumluluğunu
    kuşansın.82 Müslümanlar tek ümmet, yani evrensel bir âile olduklarını,
    birbirleriyle ilişkilerinde ispatlasın.83 Müslümanlara “böl,
    parçala, yut” taktiğiyle tavır alanlar, “Birleşmiş Milletler” şemsiyesine
    ihtiyaç duyuyor, Avrupa Birliğini tek devlet çatısı haline
    dönüştürüyor, her vesileyle müttefik ve koalisyon ortakları arıyorlar.
    Müslümanların “hilâfet” konusunu gündeme getirmelerine
    ise “cısss!” diyorlar. Müslümanlar, dünyaya müslümanca nizam
    vermeyi düşünmesinler diye, Amerika’nın başı çekerek Türkiye
    modelini örnek(!) göstererek yön verdiği “Büyük Ortadoğu” projeleri
    gündeme getiriliyor; “memlekete komünizm gerekiyorsa
    onu da biz getiririz” anlayışıyla. Neo Osmanlı tartışmaları başlıyor,
    “Hasta Adam”ın son demlerindeki “Jöntürkler”e, yani “Yeni
    Osmanlılar”a nazîre olarak.
    Amerika, 11 Eylül’den sonra daha belirginleşen tavrı ve kendi
    başı Buş oğlu Buş’un ifâdesiyle “Haçlı Seferleri”ni tekrar başlatarak
    “yeni dünya düzen(sizliğ)i” projesini uygulamak için,
    Ortadoğu’nun işgâlini her alana yaymaya çalışıyor. Bir yandan da
    stratejik destek için İslâmî hareketlere karşı “ılımlı İslâm”, “yumuşatılmış
    İslâm”, “resmî, düzene uygun İslâm”, “başörtüsüz İslâm”,
    “lâ’sı olmayan, her şeyle uzlaşan, herkesi hoş gören İslâm” şeklinde
    içi boşaltılmış ve Amerikanlaştırılmış İslâm’lar pazarlamaya çalışıyor
    kuklaları eliyle. “Paranın dini imanı olmaz”, “din devlete
    karışmaz”, “laiklik ve demokrasi İslâm’la çatışmaz” gibi sloganlar
    Amerikancı İslâm’ın (elbette bu Allah’ın katında tek gerçek din
    olan İslâm değildir, muharref dindir) gerçek İslâm’ı yok etmesi için
    kukla yönetici ve yönlendiricilerini seferber ediyor. Savaşlardan,
    işgallerden çok daha tehlikeli bir durumdur; “müslümanım” diyen
    etkin güçler tarafından dinin tahrifi, hakla bâtılın karıştırılıp
    hak diye sunulması.
    Halifeliğin ihyâsı demek, Dünya İslâm Devleti demek. Müslümanların
    birbiriyle kardeş olduklarını kavraması demek. Aynı
    coğrafyada yaşayan, aynı ülkenin, aynı mezhebin insanlarının
    bile bin bir gruba ayrıldığı bir ortamdan kurtulup tüm dünya
    müslümanlarının tevhid çizgisinde birleşmesi demek. Irkçılıktan,
    81] 3/Âl-i İmrân, 104
    82] 3/Âl-i İmrân, 110
    83] 21/Enbiyâ, 92
    HALİFE
    - 119 -
    ulusçuluk/milliyetçilikten, ulus-devlet anlayışından ümmetçiliğe
    geçiş, vatandaşlık anlayışından Allah’a kulluk şuuruna hicret demek.
    İslâm, sadece toplumun anladığı anlamda bir din değil; aynı
    zamanda sosyal ve siyasal nizamdır da. Hilâfet adı verilen bu nizam,
    1924’lere kadar yaşandı, yine yaşanabilir. Dünya, teknoloji
    ve özellikle iletişim araçlarıyla çok küçüldü; şimdi çok daha kolay
    uygulanabilir çok uluslu, çok katılımlı, çok ve zengin kültürlü, tek
    halifenin (ya da hilâfet komisyonunun) şûrâ ile ve Allah’ın indirdiği
    gerçek adâlet ilkeleriyle yönettiği bir Büyük İslâm Devleti.
    Düşünebiliyor musunuz iki milyar nüfuslu, 46 ulus-devletin birleşmesinden
    oluşmuş, başında halifesi olan bir Dünya İslâm Devleti...
    Rüyâsı bile insanı mutlu ediyor, hayaline bile can kurban. Böyle
    bir gücün karşısında kim durabilir? Global zulüm, ABD adlı vahşi
    kovboy ve İsrail adlı haydutlar çetesi böyle bir güç karşısında ne
    yapabilir? Böyle bir yapının ekonomisini, dünyaya verdiği huzuru
    düşünün...
    Umudu, hedefi, ideali olmayan kimse, dâvâ adamı olamaz.
    Dâvâsı olmayan eyyamcı tip, reel politik oltalarına takılan tâvizci,
    günlük işler arasında kaybolan ve yozlaşmaya, olumsuz değişime
    açık, sürüleşmeye aday boş vermişlerden oluşur. Böyle kimselerin
    bırakın mensup olduğunu düşündüğü din ve dâvâya, kendine bile
    faydası olmayacaktır. Bunlar olsa olsa popstar yarışmalarına katılabilir,
    biraz yaşlıysa o programlara seyirci ve seçici olarak takılabilir.
    Müslümanın hedefi, ideali büyük olmalı; hele bizim nesil
    gibi yenilgileri, kayıpları büyük ise. Müslüman, sadece bulunduğu
    ülkede değil; tüm yeryüzünden fitneyi (zulmü ve en büyük zulüm
    olan şirki) kaldırmaya çalışmakla yükümlüdür.84 Müslümanların
    tüm yeryüzünde halife olduğu85 ve hâkimiyet anlamında bu halifeliği
    uygulama imkânına kavuşmak için iman ve amel-i sâlihle ilgili
    tüm görevlerini yerine getirmesi, sadece Allah’a kulluk/ibâdet
    edip O’na hiçbir şeyi şirk koşmaması gerektiği86 Kur’an’ın mesajıdır.
    “Hilâfet” derken; Emevî, Abbâsî, Fâtımî veya Osmanlı tipi saltanatçı
    ve nâkıs hilâfet değil; hulefâ-i râşidîn (dosdoğru yolda olan
    dört halife) tarzı hilâfeti kast ettiğimizi belirtelim. Hilâfet; İslâm
    birliği, daha doğrusu müslümanlar birliği demektir. İdeal olan tek
    devlet, tek lider anlayışının hayata geçmesi olmakla birlikte; geçiş
    döneminde (hatta kalıcı olarak) bu “tek”lik, olmazsa olmaz değildir.
    Önemli olan tek güç olmak, hedef birliği içinde organize
    84] 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
    85] 2/Bakara, 30
    86] 24/Nûr, 55
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 120 -
    olabilmektir. Bu, kolektif şekilde federatif biçimde de olabilir.
    Önemli olan bey’at denilen özel bir seçim usûlüyle işbaşına gelip,
    şûrâ prensibini ihmal etmeden, insanlara tek adâlet ölçüsü olan
    Allah’ın indirdikleriyle hükmetmektir. Hilâfet düşüncesi, artık bir
    daha hayata geçemeyecek hayâlî bir düşünce değildir. Kâinâtı,
    içindekileri ve yaratıkların işleyiş kanunlarını yaratan zâtın kitabı
    olan Kur’an’ın projeleri hayata geçirilebilecek projeler, kurtuluş
    reçeteleridir. Hiçbiri ütopik ve ayağı yere basmayan uçuk teori ya
    da artık devri geçmiş eskinin değeri değildir. Miladî 7. asrın başlarında,
    medeniyet ve dünyevî etkinlikten uzak bir yörede yükselen
    nebevî mesaj, o devirde hemen hiç kimsenin hayal bile edemeyeceği
    en büyük devrim ve en güzel toplumsal değişimi çok kısa
    bir zamanda gerçekleştirmedi mi? Bırakın, Allah’ın yardım vaad
    ettiği Kur’anî projelerin hayata geçirilmesini, kâfirlerin bile planlı
    ve gayretli çalışmalarıyla 20. asrın başlarında çoğu yahûdinin dahi
    hayal edemediği bir vampir devlet, asrın ilk yarısı bitmeden Ortadoğunun
    kalbine saplanmış hançer şeklinde ortaya çıkmadı mı?
    Birbirleriyle aynı asırda iki defa dünya savaşı veren Avrupa ülkeleri,
    savaşın üzerinden altmış sene geçmeden tek devlete doğru hızla
    gitmekte. Avrupa Birliğinin bugünkü şeklini savaş sonrasında,
    yani elli-altmış sene önce hayal eden kaç kişi çıkardı? Sahi, çeyrek
    asır önce İran’da ne oldu, nasıl oldu İslâm Devrimi, bütün dünyaya
    ve hatta şiî olmayan müslüman âleme rağmen?! Kimlerin hayal
    bile edemediğini, kim nasıl gerçekleştirdi?
    Örneği direkt konumuzla ilgili verelim: 1900’lerin başında halifeliğin
    kaldırılıp yeni bir dirilişe kadar tümüyle tarihe terk edileceğini
    kaç kişi hayal edip dillendirebiliyordu dersiniz? Okullarda
    okutulan tarihe bakarsanız, Yavuz’un Mısır’a gidip müslümanlarla
    savaşarak kılıç zoruyla hilâfeti Osmanlılara getirmesi de, bir
    Osmanlı paşasının eline fırsat geçtiği ilk anda, meclisten kanun
    çıkartarak “dünya müslümanlarının sosyal ve siyasal liderliği”ni,
    böylesi önemli bir gücü tarihe gömmesi de zafer olarak anlatılır.
    Her ikisi de devrimdir. Her ikisi de yavuzluktur. Peki, “yavuz hırsız”
    kimdir, orası meçhul.
    Hilâfet bir hayal değil, Kur’ânî bir gerçekliktir. Kur’an bizim
    yeryüzünün halifesi olmak için yaratıldığımızı vurgular.87 Allah’ın
    takdir ve dilemesi, yeryüzünde güçsüz düşürülenlere lütufta bulunup,
    onları önderler yapmak, vârisler kılmaktır (28/Kasas, 5). İman
    edip sâlih ameller işleyenleri, tüm yeryüzünde güç ve iktidar sahibi
    olarak etkin şekilde halife yapmak, Allah’ın vaadidir.88 Hilâfetin
    87] 6/En’âm, 165
    88] 24/Nûr, 55
    HALİFE
    - 121 -
    gerçekleşeceğine, Dünya İslâm Devletine inanmamak, belki de
    Allah’ın vaadine inanmamakla eş tutulabilir. Liyâkat kesbedenlere
    bir meyvedir hilâfet. Mekke’de çalışıp gayret eden ve şirkin
    her çeşidini terk edip sadece Allah’a kulluk edenlere Medine’de
    devlet kapısının kendiliğinden (Allah’ın lütfu ve meyvesi olarak)
    açılıverdiği gibi. Daha beş-on sene önce Yâsir’lere, Sümeyye’lere
    sorsanız hayal bile edilecek şey değildi bu. Hedefler, önce hayal
    edilir, sonra ideal, daha sonra da gerçek olur; eğer gerekli çaba
    gösterilirse...
    Global/küresel sömürüye, çağdaş Haçlı Seferlerine, yönlendirilen
    Bir”leş”miş Milletlere, tek devlet haline gelen Avrupa Birliğine
    ve organize ittifaklara karşı, müslümanların ayrı ayrı küçük
    ulusal devletler halinde (özellikle onlara hayran, kukla yöneticiler
    de başlarındayken) dayanmaları, şimdiki sınırlı özgürlüklerini bile
    korumaları mümkün gözükmüyor. Örnek aramaya gerek var mı?
    Bosna, Çeçenistan, Afganistan, Irak. Sırada bekleyen Suriye, İran...
    İslâm âlemi için, özellikle yarınki birleşmiş küfür cephesine karşı,
    hilâfetten başka bir çözüm sözkonusu değildir; tabii onların
    içinde eriyip yok olmayı, onlardan birine dönüşmeyi çözüm görmüyorsak.
    Bu gerekçelerle Avrupa Birliğine katılmaya ve onların
    içinde erimeye karşı çıkan kaç müslüman kaldı, orası da ayrı bir
    problem.
    “Hilâfet” demek; laiklik, demokrasi ve muhâfazakârlık gibi
    tuzaklardan kurtulup Kur’anî ilkelere sarılmak demek. Yol uzun,
    aşılması gereken dağlar yüksek olabilir. Ama unutmayalım; zorluklar,
    başarının değerini arttıran süslerdir. Hedefin zorluğudur
    insanı kahraman yapan. Sınavın zorlu olmasıdır kişiye dünyada
    devleti, âhirette Cenneti armağan ettiren.
    “İmkânsız”, ancak inançsızların sözlüğünde bulunabilecek bir
    kelimedir. İman imkândır, hem de en büyük imkân. “İmkânsız”
    kelimesini müslümanın diline tercüme ettiğimizde, sâlih amel ve
    kulluk bilincini kuşanarak Allah’a daha yaklaşıp O’nun yardımını
    kavlî ve fiilî olarak daha çok istemek anlamına gelecektir. Başkalarının
    imkânsız dediği şey; müslüman için, olsa olsa “biraz zaman
    alabilecek şey” anlamına gelir. Nefsini (hevâsını) dizginleyip
    Hakk’a ibâdet ve itaat gıdâlarıyla benliğini güçlendiren, takvânın
    sağladığı imkânlarla Allah’a yaklaşıp O’nun yardımına muhâtap
    olan kimse için İlâhî emir ve tavsiyelerin hiçbiri “zor” ve hele
    “imkânsız” gelmeyecektir.
    En büyük engel, sahte kurtarıcılar, sahte halifeler. Keşke
    Almanya’da, işi çocukların evcilik oyununa benzeten işçilerin kâğıt
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 122 -
    üzerindeki devleti hiç olmasaydı, hiç İsa ve Mehdi’ler çıkmasaydı,
    cihad zannedilen terör olayları yapılmasaydı, “ihlâs” gibi güzel
    kelimeler ihlâssız kimselerce yıpratılmasaydı, Allah adı kullanılarak
    insanlar kandırılmasa, politikacılar dini istismara yeltenmeseydi...
    Sakın bütün bunlar, sırât-ı müstakîm yolcularının yolunu
    tıkamak için yol kesen yolsuzlar ve yolunu bulmak isteyen o yolun
    yolcularının insanımızı yoldan çıkarma yolu olmasın!
    İmtihan için yaratılan insanoğlu, denemenin gereği olarak birtakım
    yükümlülükleri yerine getirecek, bazı güçlükleri göğüsleyecek,
    bazı zor gibi görünen ibâdetleri yapacak, nefsinin çok arzu
    etmesine rağmen, sınavın bir gereği olarak bazı isteklerinden vazgeçecektir.
    Kolaylık-zorluk kavramı, psikolojik ve sübjektif bir kavramdır.
    Bazen pek basit ve çok kolay görülen bir şey, bir insan için
    dağları aşmak kadar zor gelebilir, bazen de çoğu insan açısından
    çok zor kabul edilen bir şey, birisine kolay gelir. Bunlar, her şeyden
    önce kalpleri elinde bulunduran Allah’a âit bir tasarruftur. Tabii,
    bu rasgele olmaz. Bunun da bir İlâhî kuralı, sünnetullah dediğimiz
    Allah tarafından konulmuş ölçüsü vardır: Muhakkak zorlukla beraber
    bir kolaylık vardır.89 Kim takvâ sahibi olur, Allah’tan korkarsa,
    Allah ona işinde kolaylıklar verir.90 İnsanlara emr-i bi’l-ma’ruf
    ve nehy-i ani’l-münker yapan, onlara öğüt veren kişileri Allah, en
    kolaya yöneltip onda başarılı kılacaktır.91 Bu konudaki İlâhî sünnet,
    iman-takvâ-infak konusunda görevini yapanlara kolaylığın
    ihsân edilmesidir.92 Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp
    Hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, o da İlâhî kudret
    eliyle en zora yöneltilecektir. 93
    İman cesârettir, takvâ sahibi olmak güçlü olmaktır. Mü’min
    inanır ki, Allah zoru kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar
    İlâhî hikmet ve sünnetullah dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların
    kolaylaştırılmasının adı İslâm’dır. Şeytan olumlu bir şeyi
    terkettirmek için onu zor gösterir. İnsan zordan kaçmaya meyillidir.
    Ama bu şeytanî/nefsî oyuna gelmeyen nice insan sebat ve ısrar
    ederek başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya başkalarının
    zor dediğinin hiç de zor olmadığını anlamış ve isbat etmiştir.
    Toplumu ve hele koca bir ümmeti ilgilendiren büyük değişiklikler,
    tedrîc denilen bir süreci gerekli kılar. Bir katın merdivenlerini
    birer ikişer adımlamadan tümünü birden atlamaya kalkan
    89] 94/İnşirâh, 5
    90] 65/Talâk, 4
    91] 87/A'lâ, 6-9
    92] 92/Leyl, 5-7
    93] 92/Leyl, 8-10
    HALİFE
    - 123 -
    insan, aceleciliğinin cezâsını belki sakatlanarak çekecek, artık basamakları
    birer birer bile çıkamayacak hale gelecektir. Konuyla
    ilgili günümüzde tüm müslümanların yapması gereken, öncelikle
    dünyadaki tüm müslümanları farklı mezhep ve ictihadlarına rağmen
    Allah için sevmek, birbirleriyle hangi alanlarda ilişki kurabileceklerse
    kurmaya çalışıp ümmet bilincine ulaşmak olmalı. Hacda
    hem halkın ve hem de âlimlerin yararlanacağı dünya müslümanlarının
    bilinçlenip birleşmesi için organizeler yapılmalı. Farklı ülkelerdeki
    müslüman âlim ve aydınların, yazar ve çizerlerin arasında
    ciddî ilişki ve iletişim oluşturulmalı. Müslümanlar, kâfirlerin
    çizdiği coğrafî sınırları reddetme tavrı olarak farklı ülkelerdeki
    mü’minleri, yani kardeşlerini ziyâret etmeli. İnternetten, dış ticaretten
    yararlanmalı, farklı ülkelerden gelin ve dâmatlar edinerek
    akrabâlık bağı oluşturmalı, dışpolitikayı en az iç politika kadar
    tâkip etmeli. Müslüman gençler mutlaka Kur’an kültürü ile birlikte
    Arapça ve İngilizce’yi çok iyi öğrenmeli. Müslüman imamlar,
    hatipler, hocalar, öğretmenler, yazarlar resmî hutbe, resmî söylem,
    resmî program yerine İslâm âleminin ortak sorunlarını ve Kur’anî
    çözümleri gündeme getirmeli. Vatandaşlık yerine İslâm kardeşliği
    vurgulanmalı. Vatanın müslüman için İslâm’ın hâkim olduğu her
    yer olduğu söylem ve eylemle ortaya konulmalı. Var olan un, yağ,
    şeker bir araya getirilip güzel helvalar yapılmalı.
    Mehdi bekleyen insanlar, çözümü Hz. İsa’nın gökten inip
    kendilerini kurtarması olarak görüp görevlerini kuşanmaktan kaçanlar
    bilsinler ki, kurtuluş, aralarından bir önder (imam, halife)
    çıkarıp onunla birlikte Kur’an’ın emrettiği şekilde cihad etmekle
    mümkün olacaktır. Sünnetullah budur. Böyle bir lider, namaz
    imamı gibi toplumun önünde (gerisinde değil), dünyevî riskin en
    büyüğüne tâlip olacak şekilde ve toplumun kardeşi, içlerinden
    biri olacaktır. Hicret örneğindeki Büyük Önder gibi, gemiyi en son
    terk eden kaptan olmayı seçecektir. Tek başına ümmet94 olmakla
    birlikte, aynı zamanda insanlara imam/önder olan 95 İbrâhim
    gibi putlarla ve putçularla mücâdelenin bedelini gerekirse ateşe
    atılarak ödemekten çekinmeyen birisi olacaktır. Takıyye yapması,
    bazı ruhsatları kullanması câiz olmayan, müslümanların izzet ve
    onuruna halel getirmeyen, çok net olarak İlâhî mesajı insanlara
    ulaştıran örnek şahsiyet olacaktır lider/halife. O öne geçip yürüyecek,
    arkasından ümmet yürüyecektir.
    “Allah, içinizden iman edip sâlih amel işleyenlere, onlardan öncekileri
    halef (güç ve iktidar sahibi) kıldığı gibi, onları da yeryüzüne halife
    94] 16/Nahl, 120
    95] 2/Bakara, 124
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 124 -
    kılacağına, onlar için râzı olup beğendiği dini temelli yerleştireceğine
    ve korkularını güvene çevireceğine dâir söz vermiştir. Çünkü onlar Bana
    kulluk eder, hiçbir şeyi Bana şirk/ortak koşmazlar. Bundan sonra inkâr
    eden kimseler fâsık (yoldan çıkmış) kimselerdir. Namaz kılın, zekât verin,
    Peygamber’e itaat edin ki, size merhamet edilsin. İnkâr edenlerin, Bizi
    yeryüzünde âciz bırakacaklarını sanmayın. Onların varacakları yer ateştir.
    Ne kötü dönüş yeridir.” 96
    Bu âyetler, iktidar değişiminin, iktidarın işleyişinin ve amacının
    temel değişkenlerini açıkça belirtir: İman, sâlih amel, yalnız
    Allah’a ibâdet ve hiçbir şeyi O’na şirk koşmama; dinin yerleşmesi,
    korkuların güvene dönüşmesi; namaz ve zekâtın yerine getirilmesi,
    Peygamber’e itaat.
    Allah, başta Hz. Âdem olmak üzere bütün insanları kendi hükümlerinin
    uygulayıcıları olsunlar diye yarattı. Bütün insanlar doğuştan
    birer halife adayıdır. Kim bu emaneti hakkıyla taşımış veya
    taşıyorsa, onun halifelik sıfatı devam ediyor demektir. Allah’ın
    hükmüne uymayıp, O’nun dininden yüz çevirenler, yani ilâhî emaneti
    taşımayanlar ise o kutsal ve üstün halifelik sıfatını koruyamayanlardır.
    Kur’an-ı Kerim’de konu ile ilgili âyetlerden anladığımıza göre
    Allah Teâlâ, genel anlamda bütün insanları yeryüzünün halifeleri
    olarak yaratmıştır. Yeryüzündeki bütün yaratıklar, insanoğlu
    için yaratılmış, onun hizmetine sunulmuştur; insan yeryüzünün
    efendisi ve halifesidir. Bu halifelik gereği bütün insanlar ilk
    plânda Allah’a iman etmekle ve bu imanın sonucu olarak O’nun
    hâkimiyetini kabul etmekle yükümlü tutulmuşlardır. İnsanın yeryüzü
    halifeliği, onun yönetim ve davranışlarda Allah’ın hükmünü
    uygulaması demektir. Bu uygulamalarda Allah’ın kanunları mutlak
    ölçüdür. İnsan, yeryüzünde halifeliğini ifa ederken bu ölçünün
    dışına çıkamaz, bu hükümlere aykırı hareket edemez. Çünkü Allah,
    yeryüzünde halife olarak görevlendirdiği insana mutlak bir
    serbestlik vermiş değildir. İnsan için birtakım kurallar ve sınırlar
    çizmiş ve bunları aşmamasını istemiştir.
    Allah, bu yükümlülüğü yerine getirmeyenleri, yerlerine başkalarını
    istihlâf etmekle, başkalarını halife yapmakla tehdit ediyor.
    Buna göre halifelik makamında, yalnızca bu makamın gerektirdiği
    yükümlülükleri yerine getirenler kalabiliyor. Yalnız bu kişilerin
    bu makamda kalabilmelerine de “hususi hilâfet” adını veriyoruz.
    Tarih boyunca bu anlamda toplumlar birbirlerinin yerine geçmiş
    ve halifelik onlar tarafından gerçekleştirilmiştir. Allah’ın halife
    96] 24/Nur, 55-57
    HALİFE
    - 125 -
    yapacağına ve onları yeryüzünde hâkim kılacağına yemin ile söz verdiği
    kimseler,97 O’nun dinini yeryüzünde hâkim kılanlar ve insanları
    tâğutların tasallutundan kurtarma savaşını sürdürenlerdir.
    İster genel, isterse özel anlamda olsun hilâfet, “Allah’ın dinini
    hâkim kılmak” özünü taşır. Bu öz, hilâfetin sosyal alanda da
    hissedilir olup, gerçekleşmesiyle ve teşkilâtlanmasıyla siyasî bir
    görünüm kazanır. Allah, Hz. Davud’a kendisini yeryüzünde halife
    kıldığını bildirmekle birlikte ona; insanlar arasında hak ile (Allah’ın
    hükümleri ile) hükmetmeyi98 emretmiştir. Hz. İbrahim de kendisinin
    insanlara imam (halife) kılındığı haberini Allah’tan alınca, soyundan
    geleceklerin de bu makama yükseltilmelerini istemiş, Allah
    ise bu ahdinin zâlimler hakkında sözkonusu olmayacağını99 bildirmiştir.
    Anlaşılmaktadır ki halifelik, Allah’ın hâkimiyetinin her alanda bütün
    açıklığıyla ortaya çıkması demektir. Bütün insanlar bununla
    görevlidir. Böyle bir makama yükselmek isteyen, daha doğrusu bu
    makamdan düşmek istemeyen toplum da ona göre davranmak
    zorundadır. Bu tür toplumun en yüksek temsilcisi ise, yeryüzündeki
    halifelerin kendi hür iradeleriyle seçtikleri “halife”dir. Halife,
    bu emaneti yüklenebilecek nitelikte olmalıdır. Çünkü emanetlerin
    ehil kimselere verilmesi, Kur’an’ın emirleri arasındadır. 100
    Hilâfet, bir şiardır, bir semboldür müslümanlar için, hatta
    nâmus ve izzet meselesidir. Tüm işgal altındaki şehirlerimizin ve
    tüm müslümanların, hatta tüm mazlumların kurtuluşu için, dünya
    ve âhiret nimeti için paroladır hilâfet.
    “Sahi, aslan nerede düşmüştü ve nereden kalkacaktı?” Özellikle,
    olaya hamâsetle yaklaşmaya devam eden ulusalcı ve asabiyecilere
    soruyor ve pratik cevap istiyorum.
    “İpi kopan tesbihim, dağılmış tane tane;
    Acı ama tesbihim, hani nerde imâme?”
    97] 24/Nur, 55
    98] 38/Sâd, 260
    99] 2/Bakara, 214
    100] Bk. 4/Nisâ, 58
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 126 -
    Halife - Hilâfet Konusuyla İlgili Âyetler
    a- Halîfe Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 2 Yerde): 2/Bakara, 30;
    38/Sâd, 26.
    b- Halîfe Kelimesinin Çoğulu Halâif ve Hulefâ’ Kelimelerinin Geçtiği Âyet-i
    Kerimeler (Toplam 7 Yerde): 6/En’âm, 165; 7/A’râf, 69, 74; 10/Yûnus, 14, 73;
    27/Neml, 62; 35/Fâtır, 39.
    c- Halife Kelimesinin Türevlerinin Geçtiği Diğer Âyet-i Kerimeler (+Toplam
    Yerde) 6/En’âm, 133; 7/A’râf, 129, 169, 169; 9/Tevbe, 118, 120; 11/Hûd, 57; 19/
    Meryem, 59, 64; 24/Nûr, 55, 55; 34/Sebe’, 39; 57/Hadîd, 7.
    d- Halife Kavramıyla İlgili Konular: 2/Bakara, 30; 6/En’âm, 133, 165; 7/A’râf,
    69, 74, 129, 169; 10/Yûnus, 14, 73; 11/Hûd, 57; 19/Meryem, 59; 24/Nûr, 55; 27/
    Neml, 62; 35/Fâtır, 39; 38/Sâd, 26.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 112-117
    2. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 259-260
    3. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 62
    4. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 117-118
    5. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 255-260; 272-275
    6. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 244, 373
    7. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c.
    1, s. 164-166
    8. Min Vahyi’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s.
    151-166
    9. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sabuni, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 81-84
    10. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 75-97
    11. İslâm Ansiklopedisi, T. Diyanet Vakfı Y. c. 17, s. 539-540, c. 15, s. 299-300
    12. İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 2. s. 422-438
    13. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Kuba Y. c. 1, s. 122-123
    14. Hz. Adem, Hüseyin K. Ece, Denge Y. s. 36-50, 56-65
    15. Hz. Adem (İlk İnsan) Mustafa Erdem, T. Diyanet Vakfı Y. s. 127-130
    16. Terimler Sözlüğü (Kitabü’t-Târifât), Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y. s. 101
    17. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y. s. 130-135
    18. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 519-523
    19. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. s. 180-184
    20. Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, Süleyman Uludağ, Marifet Y. s. 219-220
    21. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılâb Y. s. 75-76
    22. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y. s. 167-177
    23. İslâm’da İmamet ve Hilâfet, Hasan Gümüşoğlu, Kayıhan Y.
    24. İslâm’da Mülk ve Hilâfet, Şahin Uçar, İz Y.
    25. Hilâfet: Modern Arap Düşüncesinin Eleştirisi, Fehmi Şinnavi, İnsan Y.
    26. Halifesiz Günler, Hakan Albayrak, Denge Y.
    27. Hilâfet ve Şehâdet, Muhammed Bâkır es-Sadr, Objektif Y.
    28. Hilâfet ve Halifesiz Müslümanlar, Sadık Albayrak, Araştırma Y.
    29. Hilâfet Nasıl Yıkıldı? Abdülkadim Zellum, Hizbü’t-Tahrir Y.
    30. Hilâfet ve Kemalizm, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, Alem Y. / Araştırma Y.
    31. Hilâfetin İlgasının Arkaplânı, Şeyhülislâm Mustafa Sabri, İnsan Y.
    HALİFE
    - 127 -
    32. Hilâfet-i İslâmiyye ve T. B. M. Meclisi, İsmail Şükrü, Bedir Y.
    33. Hilâfet (Geçmişi ve Geleceği ile), Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
    34. Hilâfet ve Saltanat, Mevdudi, Hilâl Y.
    35. Hilâfetin Saltanata Dönüşmesi, Vecdi Akyüz, Dergâh Y.
    36. Hilâfet Hareketleri, Mim Kemal Öke, T. Diyanet Vakfı Y.
    37. Hilâfetin Kaldırılması Sürecinde Cumhuriyetin İlânı ve Lütfi Fikri Dâvâsı,
    1-2, Murat Çulcu, Kastaş Y
    38. Halifeliğin Kaldırılması ve Lâiklik, Seçil Akgün, Turhan Kitabevi Y.
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
    Pazartesi, 18 Ocak 2021 15:59

    Kitap Kur'an okuma yazma

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله


    DAVUD EMRE YAYINEVİ
    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -5-
    KİTAP, KUR’AN,
    OKUMA VE YAZMA
    Yazarı:
    Ahmed KALKAN
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:
    ?????
    Dâvud Emre Yayınevi
    Telefon: (0 216) 632 29 58
    www.davudemreyayinevi.com
    KİTAP, KUR’AN,
    OKUMA VE YAZMA
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -5-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    “Oku!” diye başlayan bir Kitab’ın mensûbuyuz. Neyi okumaktan ziyade nasıl okumamız gerektiği anlatılır Alak sûresinde. Rabbimizin ismiyle ve izniyle okumamız istenir. Okumayı tavsiye ederken, Peygamberimiz’in “faydasız bilgiden Allah’a sığındığını” unutmayalım. Mideyi nasıl zararlı gıdalarla doldurmak zararlı ise, zihnin gıdası olan kitaplar için de aynı durum sözkonusudur. Beynin ve gönlün hastalanması, midenin hastalığından elbette çok daha kötüdür. Hazmedilmeyen gıdalar nasıl hastalıklara sebep oluyorsa, özümsenip hazmedilmeyen kitaplar ve okuma da kafanın ve gönlün hastalanmasına sebep olabilir. Bilgi, sindirildiği zaman hayata dönüşür. Bir kısmı düşünceyi,bir kısmı duyguyu, bir kısmı da eylemi besler. Beslemeyen bilgi, kendisinden Allah’a sığınılması gereken faydasız bilgidir. Gıda zehirlenmesi gibi bilgi zehirlenmesi de olabilir. Bilgiyi ölçme ve değerlendirmenin, bilgiyi elde etmek kadar, belki daha fazla önemi olduğunu unutmamalıyız. Elimize geçen her kitabı okumak, bazen ciddi zararlara sebep olabilir. Her kitabı değil, bizim için faydalı olacağına inandığımız güzel kitapları seçerek okumalıyız. Faydalıdan ziyade, en faydalı olanları seçmek ya da güvenilen bir büyüğün tavsiye ettiği kitaplardan, program dâhilinde okumak en güzelidir.
    Okumak, sadece boş zaman işi değildir. Okumayı boş zaman işi kabul edenler, onu çekirdek çitlemek, pul koleksiyonu yapmak türünden çok basit görmüş ve teferruat saymış olurlar. Okuma dürtüsü, bilgi ve hikmet sevgisinden kaynaklanmalıdır. O zaman okumak, bir zahmet değil; bir lezzet halini alacaktır. Bu zevki tadan biri, okumayınca rahatsız olur, sanki bir tarafının eksildiğini hisseder. Kitaplar sadece bilgiyi öğretmezler, aynı zamanda hayatı da öğretirler.
    Elektronik ve dijital yazıların, çağdaş insanı olanca kuşatmasına reğmen, kitabın önemi devam edecektir. Kitaplar, bilginin en sâdık taşıyıcıları olmayı sürdürecektir. Kitaba alternatif olarak çıkartılan bilgi taşıma araçlarının hayli baştan çıkarıcı câzibesi bile kitabı tahtından etmeyi başaramamıştır. Her alanda ve her şeyde olduğu gibi, doğruyu, iyiyi, güzeli kitap konusunda aramak, okurların başta gelen görevidir.
    Ciddi kitapları ve özellikle Kur’an’ı bütün dimağımızı, bütünü ruhumuzu ve şuurumuzu vererek okumalıyız. Okuduklarımız üzerinde düşünmeli ve hayatımıza daha iyi yön verebilmeliyiz.
    Unutmayalım, bütün kitaplar bir Kitab’ı daha iyi anlamak için olmalı, ya da bütün kitapları bir tarafa koyarak Allah’ın Kitabı Kur’an’ı, hayata tatbik edip hâkim kılmak için, canlı Kur’an olmak gâyesiyle okumalıyız.
    Bu kitap, sizi kulluk görevlerini yapmaktan, sözgelimi, Kur’an’ı anlayarak okumaktan engelliyorsa, yırtıp atın bu kitabı. Rabbinizin kitabını sevdirecekse, onu tavsiye edecek, onu daha uygun şartlarda okumaya çalıştıracaksa insanları, okuyun, okutun. Ama esas olarak Kur’an’ı okuyun, Allah’ın dinini Allah’tan, birinci elden alıp öğrenelim. Haydi okumaya… Kur’an’ı sanki yeni iniyor gibi, sanki şahsımıza nâzil oluyor gibi, Allah bizden ne istiyor, diye merak edip O’nun mesajını her sözden üstün tuttuğumuzu ispat edecek bir okuyuşla haydi okumaya…
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Temmuz 2011, Ümraniye

    - 9 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -5-
    KUR’AN
    •
    Kitab; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’an; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Zalike’l- Kitab (Bu Kitap) Ne Demektir?
    •
    Kur’an Hakkında Kısa Bilgi
    •
    Kur’an Konuları
    •
    Kur’an’da Kur’an
    •
    Bu Kitab’ı Kim Göndermiştir?
    •
    Bu Kitap Niçin Gönderilmiştir?
    •
    Bu Kitap Neyi Anlatmaktadır?
    •
    Kur’ân-ı Kerim Hakkında Bilgi
    •
    Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ Açan Sadece Kur’an’dır
    •
    Bu Kitabı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz?
    “Kendisinde hiçbir şüphe olmayan bu Kitap, müttakîler için (takvâya, sorumluluk bilincine sahip olanlara) hidâyet kaynağı (rehber-kılavuz) ve yol göstericidir.” 1
    Kitab; Anlam ve Mahiyeti
    Kur’an’ın temel kavramlarından biri olan “kitab” 255 yerde geçmektedir. Türkçedeki ‘kitap’ anlamı yanında; yazılı şey, yazı, yazılan ve yazdırılan anlamlarına da gelir. “El-Kitab”: Allah’ın Kitabı demektir. Kur’an ıstilâhında Kitab; Allah tarafından yazdırılan şey anlamında kullanılır ve bu anlamda imanın temel konularından biri de Kitaplara imandır.
    Kur’an’ın “kitab”la ilgili ifâdelerinden şunların kast edildiği anlaşılır:
    Genel anlamda vahy, 2
    Son Peygamber’e gelmiş bulunan vahiyler toplamı, 3
    1] 2/Bakara, 1-2
    2] 43/Zuhruf, 4; 13/Ra'd, 39
    3] 2/Bakara, 2; 38/Sâd, 29; 41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 10 -
    Bütün kâinat,
    İnsan,
    Levh-ı Mahfuz’daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür), 4
    Her ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket. 5
    Kur’an’a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel
    kitap vardır: Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur’an) ve insanın bizzat
    kendisi. Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini
    kolaylaştıran bir nurdur/ışıkdır. Evren ve insan adlı kitapların
    gerektiği şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy
    kitabı aracılığıyla insana yardımcı olmak için devreye girmektedir.
    Kur’an, bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını “âyet” olarak
    anmaktadır. Kur’an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve
    insan da âyetler topluluğudur.6 Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya
    ait ilimler olmaksızın çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı
    olmadan lâyıkıyla anlaşılabilir.
    Kur’ân; Anlam ve Mahiyeti
    Kur’an, Allah’ın Kitabı’nın özel adıdır. Kur’an’da, Kur’an için
    birkaç isme daha yer verilmekle birlikte; en çok Kur’an adı geçmektedir.
    Bu ad Kur’an’da 70 defa geçer. Kur’an kelimesi için iki
    ayrı kök gösterilir. Bunlardan biri, okumak anlamındaki kıraat;
    ikincisi toplamak, kompoze etmek anlamındaki karn köküdür.
    Kur’an, ilk emri olan “ikra’” yani oku anlamındaki kelimeyle aynı
    kökten bir isim taşıyarak okumaya ve ilme en büyük değeri verdiğini
    belirttiği gibi, neyi ve nasıl okumamız gerektiğini de gösterir.
    Birçok inceliği ve gerçeği topladığı için de toplamak mânâsındaki
    bir köke dayanması ayrı bir hikmet sergiler.
    “Bu o Kitaptır ki, kendisinde hiçbir şüphe yoktur. Müttakîler için rehberdir,
    kılavuzdur (Hûden).” 7
    Bu âyet, Kur’an açıldığında Fâtiha’dan sonra ilk okunan âyettir.
    Kur’an’ı eline alan okuyucu için elinde tuttuğu Kitabın ne olduğu,
    ne işe yarayacağı ve kime fayda vereceğinin açıklanmasıyla başlamaktadır.
    Bu Kitap, “lâ raybe fîh”, kendisinde şüphe bulunmayan
    bir Kitaptır. Allah’tan (c.c.) geldiği kesindir. Kitabı okuyan kişinin
    ilk öğrenmesi gereken onun bir Allah kelâmı olduğunu şeksiz ve
    şüphesiz kabul etmesidir. Allah’tan geldiği konusunda meydana
    4] 18/Kehf, 47-49; 45/Câsiye, 29
    5] 17/İsrâ, 13-14
    6] 51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53
    7] 2/Bakara, 2
    KUR’AN
    - 11 -
    gelebilecek bir “acaba?” endişesi, Kitap ile kul arasındaki irtibatı
    zayıflatacağından, öncelikle bu konudaki endişenin giderilmesi
    ve tam bir güvenle Allah ile konuşuyormuşçasına Kitapla uyum
    sağlanılmalıdır. Zira tüm Kitap boyunca birçok açıklama yapılacak,
    yol gösterilecektir. Ona yaklaşan kişinin, Kitabı bu bakışla değerlendirmesi
    gerekir.
    Rayb kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de toplam 17 yerde geçer.8 Bu
    kelimenin kökü, değişik kullanım biçimleriyle Kur’an’da toplam
    36 yerde geçer. Rayb; r-y-b kökünden şu anlamda kelimeler geliyor:
    Râbehû-rayben: Şüpheye düşürmek, şüphe vermek; Rayb: Zan,
    şüphe, töhmet; İrtâbe: Şüphe etti, itham etti. Âyette geçen “Lâ
    raybe fih (onda şek, şüphe yoktur)”un anlamı, “Bu Kitabın Allah’tan
    olduğunda en ufak bir tereddüt bile geçersizdir” şeklinde olmalıdır.
    Zira Kitabı eline alan bir okuyucu ilk önce bu Kitabı kimin
    yazdığını ve nereden geldiğini merak eder. İşte bu şüphe, daha
    ilk cümlede ortadan kaldırılıyor. Bu Kitap açık, apaçık bir hakikat
    olarak işte elimizin altındadır.
    “Lâ raybe fih” ifâdesiyle Kitabın “hak” olduğu; “Hûden” ifâdesiyle
    “ne işe yarayacağı”, “li’l-muttekıyn” ifâdesi ile de “kime” yarayacağı
    açıklanmış oluyor.
    Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri
    Kur’an’da 317 yerde geçer. Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin
    kökü “d-l-l” ve türevleri ise toplam 188 yerde kullanılır.9 H-d-y
    kökünden şu anlamlarda kelimeler geliyor: Hidâyet: Doğru yolu
    bulmak, yoluna girmek. Hûden (li): Yol tarif etmek, yol göstermek;
    Ehdâ: Mekke’ye kurbanlık sevketmek; Hâdâ: Hediyeleşmek, sulh
    yapmak; İhtedâ: Doğru yolu buldu, doğru yol üzerinde durdu;
    Hâdî: Yol gösteren, boyun, aslan; Hâdiye: Önde olan; Hûdâ: Yol
    gösterme, itaat ve kulluk; Hedy: Saygıdeğer kişi, hal ve gidiş. Bu
    kitabın ne işe yarayacağının “Hûden” lafzı ile anlatılışı genel bir
    yol gösterme ve rehberlik-kılavuzluk fonksiyonuna işaret etmektedir.
    Ayrıca şu veya bu konuda diyerek kısıtlama yapılmayarak
    sadece yol göstericidir denilmesi, akla gelebilecek her alanı kapsamaktadır.
    Arapçada, devenin önünde yularını tutup ona çölde
    yol gösteren kişiye “Hâdî” denilmektedir. Bu Kitab’ın yol gösterişi
    genel ve temel esaslardadır. O her şeyin genel rotasını çizer. Temel
    8] Rayb Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 17 Yerde:) 2/Bakara, 2,
    23; 3/Âl-i İmrân, 9, 25; 4/Nisâ,87; 6/En’âm, 12; 10/Yunus, 37; 17/İsrâ, 99; 18/
    Kehf, 21; 22/Hacc, 5, 7; 32/Secde, 2; 40/Mü’min, 59; 42/Şûrâ, 7; 45/Câsiye,
    26, 32; 52/Tûr, 30.
    9] Hidâyet konusu ve hidâyetle ilgili âyetler için Bk. 1/Fâtiha, 6; İhdinâ’ssırâta’l
    müstekîm âyeti.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 12 -
    yönleri belirtir. Meselâ; doğu, batı, kuzey, güney gibi temel yönleri
    bildirir. Rasûller, güneybatı, kuzeydoğu vb. ara yönleri gösterir.
    Bunlar doğrultusunda muttakî fakih de daha iç yönleri bulabilir.
    Bu Kitabın kime yararlı olacağı ise li’l-muttekıyn (Allah’tan sakınanlar
    için) ifâdesi ile açıklanır. V-k-y kökünden şu kelimeler gelmektedir:
    Vekaa: Sakınmak, korkmak, korumak, düzene koymak;
    İttikaa: Korku, saygı; et-takvâ: Allah’ın emirlerini tutup yasaklarından
    kaçınma; Muttekıy: Allah’tan sakınan; Takıyye: Korkmak,
    gerçek durumunu gizlemek. Bu kitap Allah’tan sakınan, O’nun
    koyduğu kuralları çiğnemekten çekinen ve bu hissi taşıyan kişilere
    fayda verecektir. Diğerleri için ise sadece okunan, ezberlenen,
    araştırılan, bilgi sahibi olunan bir Kitap konumunda kalacaktır.
    Bu kitabın gerçekten Hûden olabilmesi, onu eline alan kişinin
    niyet ve hisleri ile gerçekleşebilecektir. Zira burada canlı olan okuyucudur.
    Niyeti ne ise, ameli de ona göre olacaktır. Kitabı eline almaktan,
    okumaktan maksadı ne ise, yararı da ona göre olacaktır.
    Bu Kitabın fayda verişi kişinin kasdına göre değişmektedir.
    Eğer kasdı kafasında önceden edindiği bir fikre delil bulmaksa,
    kasdı beğenmediği ve uymak istemediği bir ilkeyi, kuralı değiştirmekse,
    kasdı bilgi sahibi olmaksa, kasdı Bu Kitabı sermaye yapıp
    üzerinden geçinmekse, bu niyetler ona zarar vermeyecek; bu
    kasdı taşıyana zarar verecektir. Kasdı Allah’tan sakınmak, kalbi
    titreyerek gerçekten hayatına onunla yön çizmekse Bu Kitap işte
    bu kişiye Hûden olacak, fayda verecektir. Bütün bunlar Bu Kitaba
    hiçbir zarar vermeyecek, o tazeliğini ve zindeliğini daima koruyacak,
    ona yaklaşanlar eskiyecek, gelip geçecek; Bu Kitap ebedîyete
    kadar yaşayacaktır.
    “Rablerinden korkanların derileri ondan ürperir. Sonra derileri de kalpleri
    de Allah’ın zikriyle yumuşar. İşte Bu Kitap Allah’ın insanlar için gönderdiği
    bir rehber (Hûden)dir. Allah onunla dilediğini hidâyete erdirir. Kimi de
    Allah saptırırsa ona hidâyet edecek yoktur.” 10
    Kur’an’ın önsözü durumundaki Fâtiha’dan sonra, Kitab’ı ilk
    açan okuyucu için; “Bu Kitap kendisinde şek ve şüphe bulunmayan
    bir Kitaptır. Müttakîler için rehberdir, kılavuzdur (Hûden).”11 açıklaması
    yapılarak okuyucunun Kitap hakkında endişe etmemesi gerektiği
    âdeta teyid edilmiştir. Lâ raybe fih denilerek Kitabın varlığı; Hûden
    denilerek de kitabın ne amaçla gönderildiği anlatılmaktadır. Böylece
    Kitabı eline alan mü’min, Allah’tan olduğu kesin olan Bu
    10] 39/Zümer, 23
    11] 2/Bakara, 2
    KUR’AN
    - 13 -
    Kitab’ı rehber-kılavuz edinerek yolunu bulabilecektir.
    Devam eden ikinci âyette yapılması gerekenler topluca özetlenmiştir.
    Gayb diye ifâde edilen çıplak gözle göremediği, kendini
    aşan birkaç konuya kesin iman edecek, Salât şeklinde anılan amellerden
    ilkiyle bazı görevleri yerine getirmeye başlayacaktır. İnfak
    şeklinde ifâde olunan inandığı ve bağlandığı bir dine hizmet için
    çaba ve gayretlerini ilkiyle bu esasları başkalarına da götürecektir.
    Bunlara ilk kendisinin inanmadığını, devam edegelen tarihî
    mücâdelenin izleyicisi olduğunu hatırlaması için kendinden öncekilerle
    de irtibatını kuracak, son olarak inzal olunan Bu Kitab’a,
    Kitabın indiği şahsa (Hz. Muhammed (s.a.s.) ve önceden inzal olan
    Kitaplara ve Rasûllere de iman edecektir. Bütün bu inanç, amel ve
    gayretleri hayatın ikinci ve ebedî bölümü olan Âhiret için yapacak,
    onun varlığına sanki görüyormuşçasına inanacaktır. Eğer böyle
    yaparsa hayatın dünyadaki bölümünün imtihanını başaracak ve
    kurtulmuş olacaktır.
    Kur’an’da Kur’an
    Kur’an, kendisini bir kılavuz, rehber olarak tanıtıyor. Kur’an,
    insanlara hayatları boyunca takip etmeleri gereken esasları, yasaları
    gösteren ve onları teşvik eden bir kitaptır. Kur’an, akleden
    insanlar için bir öğüt ve hatırlatmadır. Kur’an’ı, kendi dilinden tanımaya
    çalışalım:
    “Elif Lâm Râ; Bunlar, gerçeği açıklayan Kitab’ın âyetleridir. Biz, onu
    anlayasınız diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Biz, bu Kur’an’ı sana
    vahyederek en güzel kıssaları anlatıyoruz. Oysa daha önce sen bunlardan
    habersizdin.” 12
    “Bu, Allah’ın izniyle, insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve hamde
    lâyık olan, göklerde ve yerde olanların sahibi Allah’ın yoluna çıkarman
    için sana indirdiğimiz kitaptır.” 13
    “Kur’an, âlemler için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir.” 14
    “Bu Kitap, hiç şüphesiz müttakîler için rehberdir.” 15
    “Bu Kur’an, onunla uyarılsınlar, tek bir ilâh bulunduğunu bilsinler ve
    akıl sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara tebliğ edilmiştir.” 16
    “De ki, Kur’an’ı Rûhul Kudüs (Cebrâil) Rabbinin katından mü’minlerin
    12] 12/Yûsuf, 1-2
    13] 14/İbrahim, 1-2
    14] 68/Kalem, 52
    15] 2/Bakara, 2
    16] 14/İbrahim, 52
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 14 -
    imanlarını pekiştirmek, müslümanlara doğruluk rehberi ve müjde olmak
    üzere hak olarak indirmiştir.” 17
    “Bu Kur’an, insanlara bir açıklama, müttakîlere yol gösterme ve bir
    öğüttür.” 18
    “Doğrusu size Allah’tan bir ışık ve apaçık bir Kitap gelmiştir. Allah,
    rızâsını gözetenleri onunla selâmet yollarına eriştirir ve onları, izni ile karanlıklardan
    aydınlığa çıkarır, onları doğru yola iletir.” 19
    “O halde Allah’ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Allah’ın sana
    indirdiği Kur’an’ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın. Onların
    heveslerine uyma. Eğer yüzçevirirlerse bil ki, Allah, bir kısım günahları yüzünden
    onları cezalandırmak istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktırlar.” 20
    “Biz sana onu böyle Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda tehditleri
    türlü biçimlerde açıkladık. Belki sakınırlar veya onlara bir öğüt olur.” 21
    “Andolsun, bu Kur’an’da insanlara her çeşit misali türlü şekillerde açıkladık.
    Ama insanların çoğu inkâr ederek yüzçevirirler.” 22
    “Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna hak ile bâtılın arasını ayıran ölçüyü
    indiren ne yücedir!” 23
    “De ki, bu, mü’minlere doğruluk rehberi ve şifâdır.” 24
    “Kur’an’ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm indirdik.” 25
    “Rabbinizdin size indirilen Kitaba uyun; ondan başka veliler edinerek
    onlara uymayın. Pek az öğüt dinliyorsunuz.” 26
    “O gün zâlim kişi ellerini ısırıp ‘keşke Peygamber’le beraber bir yol
    tutsaydım, vay başıma gelene, keşke falancayı dost edinmeseydim, and
    olsun ki beni, bana gelen Kur’an’dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve
    yardımcısız bırakıyor.’ der. Peygamber: ‘Ey Rabbim, doğrusu kavmim/toplumum
    bu Kur’an’ı terk etmişti.’ der.” 27
    “Benim Kitabımdan yüzçeviren bilsin ki, onun dar bir geçimi olur ve
    Kıyâmet günü de onu kör olarak haşrederiz. O zaman, ‘Rabbim, beni
    17] 16/Nahl, 102
    18] 3/Âl-i İmran, 138
    19] 5/Mâide, 16
    20] 5/Mâide, 49
    21] 20/Tâhâ, 113
    22] 17/İsrâ, 89
    23] 25/Furkan, 1
    24] 41/Fussılet, 44
    25] 17/İsrâ, 106
    26] 7/A'râf, 3
    27] 25/Furkan, 27-30
    KUR’AN
    - 15 -
    niye kör olarak haşrettin? Oysa ben gören bir kimseydim’ der. Allah: ‘İşte
    böyle, âyetlerimiz sana gelmişti de sen onları unutmuştun (önemsememiştin,
    arkana atmıştın) bugün de öylece unutulursun’ der.” 28
    “Gerçekten, indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitapta insanlara
    açıkladıktan sonra, onu gizleyen kimselere hem Allah lânet eder, hem de
    bütün lânet edenler lânet ederler. Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler
    hâriç. Onların tevbesini kabul ederim.” 29
    “Gerçekten, Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şeyi gizlemede bulunup da
    onu az bir değere değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları ancak
    ateştir. Allah, Kıyâmet günü onlarla konuşmaz ve onları günahlarından
    arındırmaz. Onlara elem verici bir azap vardır.” 30
    “Kur’an’ı işlerine geldiği gibi bölenlere de azâbı indirmişizdir. Onlar
    Kur’an’ı bölüp ayıranlardır. Rabbine and olsun ki mutlaka yaptıklarının
    hesabını hepsine soracağız. Sana emrolunanı açıkça söyle ve müşriklerden
    yüzçevir!” 31
    “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden öyle davrananların cezası dünya hayatında ancak rüsvaylık;
    Kıyâmet gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta
    olduklarınızdan asla gafil değildir.” 32
    “Onlar Kur’an’ı düşünmezler mi, yoksa kalpleri mi kilitli?” 33
    Bu Kitab’ı Kim Göndermiştir?
    Şu âyetlere dikkatle göz atalım: “Bu Kur’an, Allah’ındır. O’ndan
    başkasına nispet edilemez. Ancak o daha önceki inen Kitapları tasdik
    edici ve hükümleri açıklayıcı, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir. Bunda hiç
    şüphe yoktur.”34 “Onlar hâlâ Kur’an’ın Allah kelâmı olduğunu ve mânâsını
    düşünmeyecekler mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı muhakkak
    ki içinde birbirini tutmayan çok söz ve ifâdeler bulurlardı.”35 “Bu
    Kur’an, sana, hükmünde hikmet sahibi olup her şeyi bilen Allah katından
    veriliyor.”36 “Bu Kur’an, Rahmân, Rahim tarafından indirilmedir.”37 O, bir
    şair sözü değildir, bir kâhin sözü de değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz.
    28] 20/Tâhâ, 124-126
    29] 2/Bakara, 159-160
    30] 2/Bakara, 174
    31] 15/Hicr, 90-94
    32] 2/Bakara, 85
    33] 47/Muhammed, 24
    34] 10/Yûnus, 37
    35] 4/Nisî, 82
    36] 27/Neml, 6
    37] 41/Fussılet, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 16 -
    O âlemlerin Rabbından indirilmedir.”38 “Eğer o peygamber bazı sözler uydurup
    bize isnat etmeye kalkışsaydı, biz onu kuvvetle yakalar ve ondan
    intikam alırdık. Sonra da onun kalp damarlarını keserdik. O vakit, sizden
    hiçbir iniz ona siper de olamazdınız.”39 “Kur’an’ı şeytanlar getirmedi;
    Kur’an’ı indirmek onlara uygun düşmez; hem de buna güçleri yetmez.” 40
    Bu Kitab’ın Allah’tan geldiğinde şüphesi olanlara lâ raybe fîh
    ifâdesini teyid için yukarıdaki âyetlerle tafsilatlı açıklamalar yapılmaktadır.
    Kur’an’ın Allah kelâmı olmadığı, olamayacağı yolundaki
    itirazlar şu noktalarda toplanıyordu: Onun bir şair sözü olabileceği,
    Onun bir kâhin sözü olabileceği, Onun bir şeytan ilhamı ve
    vesvesesi olabileceği, Peygamberin uydurması olduğu. Yukarıdaki
    âyetlerde bu iddialara bir bir cevap verilerek reddedilir. Ve doğru
    olan ortaya konur. İnanan inanır; inanmayan inanmaz. “Bu Kur’an,
    bir Peygamberin (Allah’tan) getirdiği sözdür.” 41
    Rasûlullah (s.a.s.) bir toplum içinde yaşıyordu. Onlardan biriydi.
    Ancak ona vahy olunuyordu. O da aldığı vahyi açıklıyor, insanları
    buna çağırıyordu. Ona iman edenler, karşı çıkanlar oluyordu.
    Rasûl (s.a.s.) bu şekilde toplum içinde 23 yıl yaşadı. Bunun 13 yılını
    Mekke’de; 10 yılını Medine’de geçirdi. Kur’an bu süre içerisinde
    peyderpey nâzil oldu. Onun ölümü ile birlikte Bu Kitap tamamlanmış
    oldu.
    Kur’an’daki âyetlerin olaylarla iç içe nâzil olduğunu bilmemiz
    bize Kitabın indiği toplum ve çevreden bağımsız anlaşılmayacağı
    gerçeğini öğretir. Zira o bir toplum hareketine öncülük etmiş,
    yönlendirmiş Kitaptır. Onu masa başı kitabı olarak ele almak yanlış
    sonuçlara götürür.
    İlâhî vahy insana ve içinde yaşadığı topluma hitap etmektedir.
    Onu anlayacak, hayata geçirecek, toplum düzeni olarak bir sisteme
    dönüştürecek insandır. Bu Kitap’ta insanın düşünce, duygu,
    irade ve ünsiyet gibi yeteneklerini harekete geçirici âyetler vardır.
    Bu yeteneklerini kullanan insan, toplum içinde diğer insanları da
    etkileyecek, Şeytanın ilhamına kulak verenlerle Allah’tan gelen
    vahy ile mücâdele edecek; canını, malını bu yolda feda edecektir.
    Böylelikle İlâhî vahye olan bağlılığını ve imanını ispat etmiş
    olacaktır. Mücâdele, Allah’ın sözünün Şeytanın sözüne galebe
    çaldığı, İlâhî vahyin toplumda “ekber” hale geldiği âna kadar devam
    edecek, sonra dünyadaki tüm toplumlarda da bu İlâhî hedef
    38] 69/Haakka, 41-43
    39] 69/Haakka, 44-47
    40] 26/Şuarâ, 210- 211
    41] 69/Haakka, 40
    KUR’AN
    - 17 -
    gerçekleşinceye kadar sürecektir. İşte Allah’ın kitabı Kur’an, bütün
    bunları yapacak insana-topluma hitap etmektedir. İnsan bu
    mücâdele içinde yetişecek, olgunlaşacak, kemal noktasına ulaşacaktır.
    Bu Kitap Niçin Gönderilmiştir?
    “Elif, Lâm, Râ. Bu Kur’an, öyle bir Kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle
    zulumattan nura, her şeye galip ve hamde lâyık olan Allah’ın yoluna
    çıkarmak için onu sana indirdik.”42 “O (Kur’an) sizi zulumattan nura çıkarmak
    için apaçık âyetler olarak kuluna (Peygamber’e) indirilmiştir.”43 “O bir
    peygamber gönderdi; Allah’ın açıklayıcı âyetlerini sizlere okuyor ki iman
    edip salih amel işleyerek zulumattan nura çıkasınız.” 44
    Bu Kitab’ın niçin gönderildiğini açıklayan birçok âyetten bazıları
    bunlar. Buna göre Kitabın inzal amacının şu esaslar üzerine
    kurulduğu söylenebilir:
    Âyetlere göre şeytanın egemenliği altına giren herhangi bir
    durum zulumat (karanlıklar) olarak vasıflandırılmaktadır.
    Rasûller bu zulumattan nura çıkışı gerçekleştirmek (dönüşümdeğişim)
    için seçilmişlerdir. Kitap ve âyetler bu ihracın (çıkışın) sağlanması
    için gönderilmişlerdir.
    3- Bu çıkış, Allah’ın izniyle Kur’an ve salih amelle, yani çaba
    ile gerçekleşecektir. “Zulumattan nura çıkarmak için” ifâdesi bu
    Kitabın niçin gönderildiğini en veciz bir şekilde açıklamaktadır.
    Kur’an’a göre, aslolan toplumun karanlıklardan aydınlığa çıkmasıdır.
    Faziletli toplumun inşa edilmesidir. Bu arada fertler de bu
    mücâdele esnasında yetişip ahlâkî faziletlerle donanacaklardır. 45
    Zulumât, karanlıklar demektir. Zulüm kelimesi de aynı kökten
    gelmektedir. Dolayısıyla Nur kaynağından gelen aydınlığı kendine
    veya başkalarına engelleyip karanlıkları tercih, bir zulümdür aynı
    zamanda. O yüzden “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler, zâlimlerin
    ta kendileridir.”46 Nur, tek olduğu halde; karanlıklar, yanlışların sayısı
    kadar çoktur. Allah, yeryüzünü maddî ışık kaynağı güneşten
    mahrum yaratmadığı, bir an olsun mahlûkatını ışıksız bırakmadığı
    gibi; gönlümüzü ve yolumuzu aydınlatan nur’dan da bizi mahrum
    bırakmamış, elçi ve Kitap göndermiştir. Karanlık, fıtrî değil;
    ârızîdir. Karanlıklar, ışık kaynağıyla irtibatın kesilmesi olduğundan
    42] 14/İbrahim, 1
    43] 39/Zümer, 39
    44] 65/Talâk, 11
    45] İhsan Eliaçık, İtikad Üzerine, Şafak Y., s. 20
    46] 5/Mâide, 45
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 18 -
    zâlim insanın nur düşmanlığının neticesi oluşturduğu zindanlardır.
    Zindan; ışıktan, nurdan uzak yaşansın diye insanın kendi eliyle ördüğü
    duvarlardır. Âhiretteki cezanın sebebi, dünya hayatını kendine
    ve başkalarına zindan etmektir. İnsan, asr-ı saadetteki insanı
    mutlu eden kuralları değil de; zindanı, zindanları tercih ediyorsa,
    kendisi bilir. Ama başkalarına zindan hayatı yaşatmaya kimsenin
    hakkı yoktur. Saadet asrı insanının saadetine benzer bir mutluluğu,
    burada başlayıp orada bitmeyen mutluluğu, insana çok gören
    tâğutlar tarafından binâ edilmiştir zindanlar. “Allah, mü’minlerin
    dostudur, onları karanlıklardan nura (aydınlığa) çıkarır. İnkâr edenlere
    gelince, onların dostları da tâğuttur. O, onları nurdan (aydınlıktan) alıp
    karanlığa götürür.”47 Zâlim insan, ışığa karşı gözlerini kapatmış, karanlıklar
    içinde yaşamayı tercih etmiş, Allah’ın “gözleri vardır, onlarla
    (görülmesi gerekeni) görmezler.”48 dediği körlüğü seçmiş, kendine de
    yazık (zulüm) etmiş insandır. Zâlimlerin en büyükleri olan tâğutlar
    ise, gören göze düşman olan, başkalarını da körlüğe zorlayan ışık
    (nur) düşmanı vahşilerdir.
    Karanlıklar, korkuyu meydana çıkarır. Bu korku, yanlış bir korkudur.
    Allah korkusu, yani takvâ değil; vehimlerden oluşan korkudur;
    fobidir, aç kalmaktan, insanlardan... kısacası korkulmaması
    gerekenlerden korkmaktır. Karanlıklar, şeytanların faaliyetleri için
    uygun bir ortam oluşturur. Karanlıklar, insanın önünü ve ilerisini
    (istikbalini) görmesine engeldir. Yolda ne gibi tehlikelerin olduğunu
    görüp bilemez karanlıkların insanı. Işığın yardımını reddettiğinden,
    nurla, göz nuruyla görerek işini yapamaz; yapıp ettiklerini
    ancak el yordamıyla yapar, körebe gibi tuttuğunu yakalar. Fili de
    tuttuğu yeriyle tanır ve tanıtır.
    Aydın insan, münevver insan, câhiliyye karanlıklarını reddedip,
    bir adı da “Nur” olan Allah’ın Kitabıyla nurlanıp başkalarını aydınlatmaya
    çalışan insandır. Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil;
    olsa olsa kara karanlıkların kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların
    nuru boğduğu vahşi bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin
    hayatıdır. “Kim benim zikrimden (Kur(an’dan) yüz çevirirse şüphesiz
    onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz.
    O: ‘Rabbim! Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten
    görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz
    geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun.
    Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız.
    Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli ve daha süreklidir.” 49
    47] 2/Bakara, 257
    48] 7/A'râf, 179
    49] 20/Tâhâ, 124-127
    KUR’AN
    - 19 -
    Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
    “Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret
    kabul eder ama, yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez.
    Kitapsız toplumdur câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir.
    Öldükten sonra sorulacak sorulardan birinin “Kitabın ne?”
    sorusu olacağı hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını
    mühürleriz; yaptıklarını bize elleri anlatır, ayakları da şâhitlik eder.”50
    “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz “falan gazete”, “filânın
    nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”... diyebilir.
    Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
    bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
    uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden
    onları itiraf edecektir. “Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme
    ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa tümüyle yaşayışımıza yön veren
    gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak, inandığını yaşamaktır. Ateşin
    yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini ateşe uzatmaz.
    Bu Kitap Neyi Anlatmaktadır?
    Tüm peygamberler ve Allah’tan getirdikleri kitapların ana fikri
    insanoğlunu ulûhiyeyyet ve ubûdiyyet konusunda aydınlatmaktır.
    Hz. Âdem ve Havvâ’nın yeryüzüne indirilişinden bu yana binlerce
    sene geçmiş ve insan nüfusu altı milyara ulaşmıştır. Bu rakam şu
    anda diri olanların sayısıdır. Geçmişte yaşayıp ölenler de eklenince
    milyarları bulmaktadır. Allah, yeryüzünü hiçbir zaman rehbersiz
    ve kılavuzsuz bırakmamış, daima elçilerle kitaplar göndererek insanlara
    yol göstermiştir. Kitaplar bu rehberliğin yazılı metinleridir.
    Allah’ın insanlara çağrısı ve onlar için gösterdiği hayat tarzı kitaplara
    kaydedilerek insanoğlunun elinde vesika olarak bulunması
    sağlanmıştır. Ancak bu rehberlik en son “Bu Kitap” ile sona ermiştir.
    Bir daha Nebî seçilmeyecek, yazılı metinlerden oluşan Kitap
    gönderilmeyecektir. Artık insanlık son Rasûlün (s.a.s.) getirdiği
    Kitapla yükümlü olacaklardır.
    Bu Kitabı Nasıl Okumalı, Ona Nasıl Yönelmeliyiz?
    Kur’an okuyor veya dinliyor olmamız, tek başına, bizi aldatmasın.
    O İlahi Kelâm’ı okurken, dinlerken, üzerinde düşünürken,
    sahih bir niyet taşıma gereği de unutulmasın. Bilelim ki Kur’an’a
    gerçekten muhatap olmamız, doğru bir niyetle, samimiyet ve
    ihlâsla ona yönelme şartına bağlanmış bulunuyor.
    Bizatihi Kur’an’ın tarifiyle, âlemlerin Rabbinden gelen;51 in-
    50] 36/Yâsin, 65
    51] 56/Vâkıa, 80
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 20 -
    sanları hidâyete erdiren ve hakkı bâtıldan ayıran;52 sonsuz hikmetler
    yüklü;53 sonsuz derecede kerim;54 bir Ezelî Kelâm’dır Kur’an.
    “Onun ahlâkı Kur’an’dı”55 diye tarif edilen Ümmî Nebî (s.a.s.) kendi
    hayatıyla, Kur’an’ın bu sıfatlara hakkıyla mazhar olduğunun en
    birinci delilidir. Keza, ondan aldıkları hidâyet dersiyle bütün insanlık
    tarihine manidar ubudiyet örnekleri sunan sahabiler de. Ve
    herbiri ondan aldığı hakikat nuruyla kemale eren milyonlarca asfiya
    ve salih kullar ile hayatları onunla nurlanan yüz milyonlarca
    mü’min de onun tüm bu özellikleri hakkıyla taşıdığının şahidi ve
    delilidir.
    Fakat bizatihi Kur’an, muhâtabı olan bizleri, kendisine sahih
    bir niyet ve sağlam bir itikad ile samimiyet ve ihlâs içinde muhatap
    olma konusunda uyarır. Meselâ Al-i İmran sûresinin yedinci
    âyetinde, kalbinde ‘kaypaklık’ taşıdığı halde ‘saptırma ve fitne
    için’ onu okuyanların varlığına dikkat çeker. Bir sonraki âyette
    ise, hidâyet bulduktan sonra kalbimizi eğriltmenin mümkün olduğunu
    bildiren bir duâyla yüz yüze geliriz. Böylesi dehşetli bir
    tehlikeye karşı insan, acziyet ve tevâzu içinde Rabbine sığınma
    durumundadır: “Ey Rabbimiz! Bize doğru yolu gösterdikten sonra kalbimizi
    kaydırma, bize katından bir rahmet ver. Gerçekten her şeyi veren
    Sen’sin.”56 Tüm bu hususlar şunu açıkça gösterir:
    Kur’an, gerçekten âlemlerin Rabbi namına bir İlâhî hitaptır.
    Bütün kâinatın Sahibi, bütün mahlûkatın Hâlikı namına bir ezelî
    konuşmadır. Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin kelâm-ı Ezelîsi
    olarak sonsuz hikmet, kerem ve rahmet yüklüdür. Furkan’dır ve
    mu’cizü’l-beyandır. Dolayısıyla onu okumak, okumaların en
    güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla düşünmek,
    tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat,
    hayatların en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken
    husus, eşsiz bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ın doğru bir niyetle
    okunmasıdır.
    Kur’an’dan öğrendiğimize göre, ona yönelirken dikkat edilecek
    hususlar şunlardır: İyi niyet, istiâze, Kur’an’a temiz olarak
    dokunup yaklaşmak, Kur’an’a kulak verip susmak, onu tane tane,
    özümseyerek okumak.
    Kur’an’a yönelirken dikkat edilecek ilk husus, recmedilmiş
    52] 2/Bakara, 185
    53] 36/Yâsin, 2
    54] 56/Vâkıa, 77
    55] Müslim, Musâfirîn, B. 18, Hds. 139; Ebû Dâvud, Tatavvu, B. 26, Hds. 1342;
    Nesâî, K. Leyl, B. 2, Hds. 1601; Dârimî, Salât B. 165, Hds. 1342
    56] 3/Âl-i İmran, 8
    KUR’AN
    - 21 -
    şeytana karşı, Rabbimize sığınmaktır: “Kur’an okumaya başladığın
    zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın.”57 İlk iş budur. Neden? Çünkü
    Kur’an’ın defaatle ders verdiği üzere, şeytanı şeytan kılan şudur:
    O, kendince bir ‘üstünlük’ vehmi üreterek Allah’ın yarattıklarını
    iyi-kötü, eksik-mükemmel ayrımına tabi tutmuştur. Bu şekilde,
    hem kendine bir üstünlük vermiş, hem de Allah’ın kudretine kusur
    ve noksan yüklemeye kalkışmıştır. Kendince açtığı bu yoldan
    yürüyerek, nefis ve esbab şirkine zemin hazırlamış; böylece, Rabbine
    karşı isyan ve inkâr cür’etini bulmuştur. İnsanı nefisperest olmaya
    sevkeden de, esbabperestliğe meylettiren de odur. Bütün
    kötülüklerin, bütün bâtıl düşünce ve hayat tarzlarının gerisinde
    şeytanın bir dahli vardır. Bu bakımdan şeytandan istiâze etmek,
    tüm kötülüklerden uzaklaşma anlamını taşır.
    Kur’an’ı böylesi bir sığınma içinde okumak, onu bütün menfiliklerden
    Allah’a sığınarak okuma anlamını barındırır. Şahsi bir
    menfaat için okuma da bu anlama dâhildir; bir dünya menfaati
    için okumak da. Onu okurken nefsin aldatmalarından uzak durma
    da bunun içindedir; dünyevî bir ideolojinin gözlüğünü takmak da.
    Ona şöhret için muhatap olmak da bunun içindedir; kendi aklına
    güvenip, aklını doğrulama mercii, Kur’an’ı ise aklın kölesi kılmak
    da. Zaten istiâze’nin bir esprisi, acziyetin kabulüdür. Acziyetini kabul
    etmeyip sadece kendisine güvenen kimse, başkasına sığınmaz.
    Dolayısıyla istiâze eder etmez, şeytanın bacağını Allah’ın izniyle
    kırmış oluruz. Kendisi bir üstünlük vehmiyle Allah’a isyan eden,
    Kur’an’da belirtildiği üzere kibirlenerek kâfir olan şeytanın ürettiği
    en büyük tuzak, bizde de böyle bir üstünlük vehmi ve bir kibir
    hali uyandırmak; nefsimizi okşayarak, enâniyetimizi kamçılamaktır.
    “Şeytanlar ene’nin gaga ve pençesiyle akılları havaya kaldırıp
    insanı dalâlet derelerine atıyorlar.” İstiâze sâyesinde, bu tehlike,
    yolun daha başında bertaraf edilmektedir.
    İkinci bir husus, ona ‘temiz’ olarak yönelmektir. “Temizlerden
    başkası ona (Kur’an’a) dokunamaz.”58 Yani ‘ancak temiz olanlar ona
    dokunabilir.’ Bu âyetle emredilen bu temizlik, iki yönlü bir hazırlık
    niteliğindedir. En basit anlamıyla, bu temizlik şartı, insana sıradan
    bir kitap ve sıradan bir hitap ile yüz yüze olmadığını hatırlatır. O
    âna dek iştigal olunan ve muhtemelen nefsânîlik ve dünyevîlik
    karışmış hallerden arınma tâlimi yapılır. Böylece, kalpler ve akıllar,
    Rabbin pak, saf, temiz, bozulmamış, münezzeh, mukaddes ve ulvi
    Kitab’ına lâyıkınca muhatap olmaya hazırlanır. Bu arınma gerçekleşmeden
    o muhâtabiyetin sağlanması zaten mümkün değildir.
    57] 16/Nahl, 98
    58] 56/Vâkıa, 79
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 22 -
    Onun nuruna açılmamız, ancak dünyevîlik ve nefsânîliklerden temizlenmemizle
    mümkün olacaktır.
    Âyette geçen ‘dokunma’yı bu açıdan da dikkate almak gerekir.
    Bu ifâde, dünyevî kirlerden, nefsânî vehimlerden âzâde olamayan
    bir insanın, okusa bile onun hakikatini kavrayamayacağını da ihsas
    eder. Temiz bir kalple, selim bir fıtratla ona muhatap olmayan,
    o hakikat okyanusundan maalesef hissesiz kalmaktadır.
    Kur’an’a yaklaşım konusunda bir üçüncü husus: “O Kur’an okunduğunda
    ona kulak verin ve susun ki rahmet edilesiniz.”59 Bu âyette,
    ‘okuma’ ve ‘dokunma’nın yanına, iki husus daha eklenir: ‘Dinleme’
    ve ‘susma.’ Dinlemek, tüm Kur’an’da en çok sözkonusu edilen
    insanî fiillerden biridir. Anlamanın ilk şartı odur. Kur’an okunurken
    dinlemeyen biri, onu nasıl anlayabilir ki? Yine dinleme, saygılı
    olmanın ve ciddiye almanın işaretidir. Kulun edebine yakışan
    da budur. En küçük bir âmiri konuşurken dahi dinlemeye memur
    olan insan, bütün âlemlerin Rabbi, bütün yaratıkların yaratıcısının
    kelâmı karşısında nasıl dinlemez, nasıl susmayıp konuşmayı sürdürür?
    Âyette zikredilen ‘dinleme’ ve ‘susma’ yalnız şu maddî kulağımıza
    ve dilimize ait değildir. İstenen, aynı zamanda, her vakit
    şeytanı dinleyen nefsin, hep gelip geçici zevklerin zebûnu olan
    hevâ ve hevesin susmasıdır. Ayrıca, semavî bir hitap karşısında
    dünyevî fikriyat ve felsefelerin asıl tutulmamasıdır. Hüdâ’nın karşısına
    dehâ (!) ile çıkmamaktır. Bütün bir felsefe tarihinin ana tavrı
    olan, vahye sırtını çevirip yalnızca kendi aklıyla hakikatı bulma
    iddia ve inadında olmamaktır. Bilakis, bizi yaratan, bize bu sûreti,
    bu sîreti, bu fıtratı, bu aklı ve tüm bu duyguları veren; bizim yüz
    yüze olduğumuz, her bir mevcudundan gerek gözümüzle, gerek
    dilimizle, gerek fikrimizle, gerek kalbimizle istifâde ettiğimiz şu
    kâinatı da yaratan bir Rabbin bir âlet olarak yarattığı aklı o şekilde
    kullanmaktır. Onu sürücü değil, binek; hâkim değil, hizmetkâr
    yapmaktır.
    Diğer bir husus, tüm bu şartlara azamî derecede riâyet gayretiyle
    okumaya başladığımız Kur’an’ı, her bir harfine hakkını vererek,
    tane tane okumaktır. “Kur’an’ı tertil ile tane tane oku.”60 Her
    sûresi, her âyeti, her kelimesi ve her harfi böylesine i’cazlı ve îcazlı
    bir Kitab, ancak ve ancak tane tane okunur. Düşüne düşüne, sindire
    sindire okunur. Onu hızla okuyup geçmek, dil kıpırdarken aklı,
    kalbi ve pek çok duyguyu hissesiz bırakmak demektir. “Kur’an’ı tertil
    59] 7/A'râf, 204
    60] 73/Müzzemmil, 4
    KUR’AN
    - 23 -
    ile tane tane oku” buyrulması; sözkonusu özümsemenin usûlünü
    de bildirmektedir. Hızlıca okunup geçilen hangi şey özümsenir ki?
    Tane tane okuma, okunan şeyi özümseme, sindirme, benimseme
    ve hayatının her anını ona göre yaşama niyetini yansıtır. Nitekim,
    Kur’an, nûrânî sırlarını, “fıtratımın kemâli sensiz olamaz” diyerek
    ona ciddiyetle muhatap olanlara açmaktadır. 61
    “Gerçekten bu Kur’an, insanları en doğru yola iletir. (Bildirdiği) hayırlı
    amelleri yapan mü’minlere kendileri için pek büyük mükâfatın olduğunu
    da müjdeler.”62 İnanmak ve kanunlarına göre yaşamak mecburiyetinde
    olduğumuz Kur’an nedir?
    Kur’an; Allah’ın insanlığa son peygamber ve önder olarak
    gönderdiği Hz. Muhammed’in, Cebrâil isimli melek aracılığı ile
    Yüce Rabbimizden vahiy yoluyla alıp insanlığa sunduğu hayat nizamıdır.
    Hayatın başlangıcı ve sonucunu açıklayan âyetleri, sunduğu
    hayat kanunları, felâket ve mutlulukla neticelenen yaşayış şekillerine
    ait tarihî belgeleri, kâinatla ilgili ilmî mûcizeleri ve Hakk’ı,
    bâtıllardan ayırıcı düsturları ile Kur’ân-ı Kerim bütün akıl sahipleri
    için hidâyet kaynağıdır.
    Kur’an; kâinat nizamının son bulacağı zamana kadar yaşayacak
    bütün insanların muhtaç olacakları itikadî, ictimaî, iktisadî,
    hukukî ve ahlâkî en üstün hayat kanunlarını ihtiva eden bir Hak
    Kitaptır. Kur’an; bütün insanlığın bilginleri, aydınları, teknokratları,
    sosyologları, hukukçuları, edebiyatçıları, ahlâkçıları ve devrimcileri
    ile bir araya gelseler dahi bir benzerini meydana getiremeyecekleri
    İlahî kanunlar manzumesidir. Kur’an; lafızları ve
    insanlığı kuşatıcı hayat düsturları ile ilâhî, edebî ve ebedî bir Hak
    Kitap olduğu içindir ki, zaman aşımı, mekân değişimi onu eskitemez,
    yürürlükten düşüremez. O, her zaman yeni, her dem taze,
    her devirde eksiksiz ve mükemmeldir. Bunlara rağmen, yaşadığımız
    câhiliyye toplumunda Kur’an’ın sunduğu hayat düsturlarına
    göre yaşanılması, egemen güçlerce engellenmekte, otoritesi
    yıkılmaya çalışılmakta ve o, nesillerimize bir mâzi ve ölü kitabı
    şeklinde tanıtılmak istenmektedir.
    Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı görüyor,
    tatbik olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır.
    Yok, sadece varlığına ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da
    fertlerin irâdelerine ve toplum hayatının akışına yön vermiyorsa
    onun mevcudiyetinin fiilî bir önemi yoktur. İnanılan ve kabul
    edilen bu ana kaideyi iman ve amel hayatımıza uygulayarak şu
    61] M. Karabaşoğlu, Kur'an Okumaları, Karakalem Y., s. 15 vd.
    62] 17/İsrâ, 9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 24 -
    soruları kendimize yöneltebiliriz:
    Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, bilgisi ve gücü
    sınırsız, ortağı olmayan bir Rab olduğuna inanmamızın hayatımızdaki
    rolü nedir? Onun bildirdikleri, emirleri ve yasaklarını ihtivâ
    ettiğine inandığımız Kur’ân-ı Kerim’in kişisel ve sosyal hayatımızdaki
    etkinliği nedir? Kur’ân-ı Kerim vicdanların hâkim düzeni ve
    pratik hayatın tatbik edilir nizamı olmadan mâziyi, hali, istikbali
    bilen Allah’ı fiil ve hayatımızda biricik ma’bud; ortaksız ilâh tanımamız
    mümkün müdür? Elbette ki değildir. Zira Allah’ın haram
    kıldıklarını helâl kılan, helâl kıldıklarını da haram kılan kişileri ve
    sosyal kurumları meşrû tanımak, onları ma’bud edinmektir. İlâhî
    yasaları yürürlükten düşürmek ve bu yasalarla çelişen prensipleri
    yüceltmek ise Allah’a şirk koşmaktır.
    Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah’a ortak koşmayı,
    sadece putlara tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul
    eder olmuşlardır. Bu kabulden ötürüdür ki, Allah’ın ferdî, ailevî ve
    ictimaî hayatı tanzim edecek emir ve yasaklarını içeren Kur’ân-ı
    Kerim, düzenleyicisi olması gereken günlük hayattan çekilmiştir.
    Dirileri canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi gerekirken mezarlık
    kitabı olmuştur. “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucu
    olanı, Allah’a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar aya, güneşe
    ve puta tapacaklar demiyorum. Fakat Allah’tan başkasının emirlerine ve
    arzularına göre iş yapacaklar (Bu da onlar için Allah’a bir nevi şirk koşmak
    olacak).” 63
    Allah’ın yanı sıra ilâhlar tanımak, bağışlanmayacak ve cehennem
    azâbına uğratacak pek büyük bir suç olduğu içindir ki,
    ilk mü’minler ilâhlar edinme anlamına gelebilecek davranışlardan
    şiddetle kaçınıyorlardı. Bu sebepledir ki Kur’an’la bildirilen
    helâllar ve haramlarla çelişen inançları, gelenekleri ve uygulamaları
    hemen bırakıyorlardı. Kur’ân-ı Kerim’in yasalarına uymayı
    Allah’ı ma’bud tanımanın gereği görüyorlardı. Bu şuurlarından
    ötürüdür ki Rabbimizin Kur’an’da “Namaz kılınız” emri gelince
    bütün mü’minler namaz kılmaya başlamıştı. “Zekât veriniz” emri
    gelince, şartlarını taşıyan mü’minler, vermeyi bir iman zevki ve
    vicdan neşesi haline getirmişlerdi. “Savaşınız” buyruğu ise bütün
    mü’minleri iman saflarında savaşmaya hazırlamıştı.
    Allah’ı biricik ma’bud; ortaksız ilâh kabul etmeyi, O’nun kitabı
    Kur’an’ın düsturlarına göre yaşamak mânâsına anlayan ilk
    mü’minlerin hayatından iki örnek verelim:
    63] İbn Mâce, Hadis no: 4205
    KUR’AN
    - 25 -
    Asrımızın câhiliyyeti gibi karanlık bir câhiliyyet hayatı yaşayan
    miladi 6.-7. asır Araplarında alkollü içkiler her dudağın sevgilisi,
    her merasimin protokol gereğiydi. Böyle bir cemiyetin insanı olan
    Ebû Büreyde şöyle nakleder: “Bir gün oturmuş içki içmeye başlamıştık.
    Ben bir ara kalktım, Peygamber’in huzuruna çıktım, selâm verdim ve orada
    içkinin haram edildiğini bildiren âyetin indirildiğini öğrendim. Derhal
    arkadaşlarımın yanına döndüm ve alkollü içkileri içme yasağını bildiren
    âyetleri “... artık bu iptilâdan vazgeçersiniz değil mi?”64 cümlesine kadar
    okudum. Arkadaşlarım hemen kadehlerindeki içkileri döktüler, küpleri
    devirdiler ve ‘Vazgeçtik ya Rabbi! Vazgeçtik ya Rabbi!’ dediler.” 65
    Kur’an’ın bu yasağından sonra Medine yolları günlerce içki
    aktı. Artık İslâm toplumunun içki diye bir problemi kalmamıştı.
    Annemiz Hz. Aişe (r.a.) de şöyle anlatıyor: “Allah’a yemin ederim ki
    ben Allah’ın Kitabına iman ve onu tasdik etme bakımından Ensar kadınlarından
    daha gayretlisini görmedim. Nur sûresinin ‘Başörtülerini yakalarına
    vursunlar (başlarını, saçlarını, kulaklarını, gerdanları ve sinelerini
    sımsıkı örtsünler)’66 anlamındaki âyeti nâzil olup da erkeklerin herbiri evlerine
    dönerek karısı, kızı, kızkardeşi ve akrabasına Allah’ın indirdiği âyeti
    okuyunca onların herbiri Allah’ın Kitabına iman ve onu doğrulamak için
    örtülerine büründüler. Bu âyetin nüzûlünü takip eden sabah örtülerine
    bürünmüş olarak Hz. Peygamber’in arkasında namaza durdular. Örtülerine
    sımsıkı büründükleri için sanki başlarında kargalar varmış gibiydiler.” 67
    Kısaca kadın ve erkek, Peygamber devrinin her mü’mini,
    Kur’an’ın ferdî ve ailevî hayatı tanzim eden her emrini, sosyal,
    iktisadî ve hukukî münâsebetleri düzenleyen her düsturunu aynı
    iman ve şuurla derhal tatbik ediyor ve Kur’an’ı yaşanan bir nizam
    haline getiriyordu. Onlar biliyorlardı ki, Kur’an’ın yüce emir
    ve yasaklarını tatbik etmemek; şanlı Peygamber’in önderliğinde
    yaşamamak, imanı anlamsız kılmak, hayatı gayesiz bir mâceraya
    sürüklemek, âhiret saâdetini putperestliğe feda etmektir. Biz de
    bugün kişilerin putlaştırıldığı, düzenlerin ilâhlaştırıldığı modern
    câhiliyette yaşıyoruz. Dünya ve âhirette hor ve hakir olmaktan
    kurtulmak için ashâbın Kur’an’a yaklaştığı gibi yaşamalıyız. Sadece
    Allah’a kul olabilmek, özgürlüğe kavuşup yükselmek için Kur’an’ı
    harfiyyen ve aynı heyecanla hayatımıza geçirmeliyiz. “(Siz) O’nun
    Kitabı Kur’an’a uyun. O’nun emirleri ve yasaklarına aykırı gitmekten de sakının
    ki merhamet olunasınız (da dünya ve âhirette mutluluğa eresiniz.)” 68
    64] 5/Mâide 90
    65] İbn Kesir, 5/Mâide 90 âyetinin tefsiri
    66] 24/Nûr, 31
    67] İbn Kesir, 24/Nûr, 31 âyetinin tefsiri
    68] 20/Tâhâ, 98; 6/En'âm, 155; Ali Rızâ Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Y., 1/88-
    92
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 26 -
    Kur’ân-ı Kerim Hakkında Bilgi
    Kur’an, Allah’ın Kitabı’nın özel adıdır. Kur’an’da, Kur’an için
    birkaç isme daha yer verilmekle birlikte; en çok Kur’an adı geçmektedir.
    Bu ad Kur’an’da 70 defa geçer. Kur’an kelimesi için iki
    ayrı kök gösterilir. Bunlardan biri, okumak anlamındaki kıraat;
    ikincisi toplamak, kompoze etmek anlamındaki karn köküdür.
    Kur’an Nedir?
    Allah’ın kendisine hitap ettiği en son peygamber, Hz. Muhammed
    (s.a.s.); insanlığa gönderilen son kitap ise Kur’ân-ı Kerîm’dir.69
    Kur’an, İslâm’ın ortaya koyduğu her tür inanma, düşünme ve
    davranma biçimlerini belirleyen tek temel dayanaktır. Hz. Peygamber,
    bu dayanağa istinaden ve onun doğrultusunda hareket
    etmiş, insanlara ulaştırmakla görevli olduğu bu mesajı öncelikle
    hayatında kendisi uygulayarak fiilî hâle getirmiştir. Bu hususta
    Hz. Âişe’nin şu tanıklığı yeterli ve anlamlıdır: “Allah Resulü’nün
    ahlâkı, Kur’an’dı.”70 Bundan daha doğal bir sonuç olamazdı; zira
    genelde bütün elçiler, özelde de Hz. Peygamber, aldığı haberi/mesajı
    sadece duyurmakla görevli bir postacı değildir. Aldığı mesajı
    öncelikle kendi hayatına dinamik bir şekilde yansıtabilmelidir ki
    ancak o zaman söylediği ile eylediği arasındaki uyum gün gibi
    âşikâr olabilsin. Dolayısıyla “Kitab”ı, “peygamber”den kopuk ve
    ayrı bir metin olarak algılamak, en başta bu metnin kendisine
    ihânet olacaktır. Peygamber, insanlar için hem bir “uyarıcı”, hem
    de “en iyi model”dir. 71
    Kur’an’ın Tanımı
    Allah’ın, Hz. Peygamber’e indirdiği Kur’an ile ilgili olarak çeşitli
    tanımlar yapılmıştır. Âlimler tarafından yapılan bu tanımlardan
    herbiri Kur’an’ın belirli yönlerini vurgulamaktadır. Bunlar arasından
    en kapsamlı olan tanım şudur: Kur’an; Hz. Muhammed’e vahiy
    yoluyla indirilmiş, mushaflarda yazılmış, Hz. Peygamber’den
    bizlere tevâtür yoluyla nakledilmiş, okunmasıyla ibâdet edilen,
    benzerini getirmekten insanların âciz kaldığı Allah kelâmıdır.
    Bu tanımda yer alan temel özellikleri şimdi ayrıntısıyla ele alalım:
    Allah’ın Kelâmı: Kur’an’ın en önde gelen bu niteliği, hiç şüphesiz
    onun sahip olduğu hakikatlerin ve bilgilerin kaynağına
    69] 33/Ahzâb, 40
    70] Buharî, Edeb 309; Müslim 1/514, 746; Hâkim, 2, 342
    71] 33/Ahzâb, 21
    KUR’AN
    - 27 -
    işaret etmektedir. Bu da ona inanmanın en temel gerekçesidir. Yaratan
    tarafından söylenmiş bir söz elbette ki diğer bütün sözlerin
    üstündedir ve bu özelliğinden dolayı bir kutsallık kazanır. Zira yaratan,
    diğer bütün lütuf ve ihsanlarına ilâveten, yarattığı insana
    tenezzül buyurarak söz söyleme lütfunda bulunmuş ve bu vesileyle
    de insan diğer yaratıklar arasında bir imtiyaza sahip olmuştur.
    Kur’an’ın, Allah’ın Kelâm’ı oluşunda dikkat edilmesi gereken bir
    husus da onun bir beşer tarafından uydurulmadığı, dolayısıyla da
    ihtivâettiği hakikatlerin herhangi bir beşerin ortaya koyabileceğinin
    çok ötesinde olduğudur. Kur’an’a, peygamber de olsa hiçbir
    insanın sözü karışmamıştır, karışamaz da: “Eğer o (peygamber), bize
    birtakım sözler isnat etmiş olsaydı onu sağ elinden yakalardık ve şah damarını
    koparırdık ve hiçbir iniz onu koruyamazdı.” 72
    Hz. Muhammed’e İndirilmiş: Bu ifade Allah’ın, daha önce başka
    peygamberlere indirmiş olduğu kitapları (Tevrat, Zebûr, İncil
    gibi) dışarıda tutarak yalnızca Peygamber Efendimiz’e indirilen
    vahyin Kur’an olarak isimlendirileceğini vurgulamaktadır. 73
    Mushaflarda Yazılmış: Mushaf terimi iki kapak arasında toplanmış
    sayfalar anlamına gelir ki Kur’an’ın elimizde tuttuğumuz
    kitap biçimini ifade eder. Kur’an, Hz. Peygamber’den sonra kitap
    hâline getirilmiş; ezberlenmesinin yanı sıra yazıya da geçirilerek
    günümüze kadar ulaştırılmıştır.
    Tevâtür Yoluyla Nakledilmiş: Bir haber veya sözün, bir araya
    gelerek yalan söylemeleri mümkün olmayan çok sayıda kimse tarafından
    aynı şekilde aktarılmasına tevâtür denir. Kur’ân-ı Kerîm,
    mushaflarda yazılı olmasının yanı sıra ayrıca ezberlenmiş ve insanlarca
    kuşaktan kuşağa şifâhen/sözlü olarak da aktarılmıştır.
    Kur’an, bu özelliğiyle yeryüzünde hiçbir kitaba -ne İlâhî, ne de
    insanî hiçbir kitaba- nasip olmayan bir ayrıcalığa sahiptir.
    Okunuşuyla İbadet Edilen: Kur’an, insan hayatının her alanıyla
    ilgili temel ilkeleri ortaya koyarak bunların uygulanmasını talep
    eder. Bununla birlikte Kur’an bir ibâdet dilidir de aynı zamanda.
    Onun içindir ki namazın, namaz olması Kur’an’dan bir parçanın
    -kişinin güç yetirebildiği kadarının- 74 okunmasıyla mümkündür.
    Kur’an dışında bir şeyin okunması bu şartı yerine getirmez.
    İnsanları Âciz Bırakan: Kur’an, hem lâfız hem mana hem de bu
    ikisinin oluşturduğu nazım/düzen/armoni itibarıyla bir bütünlük
    72] 69/Haakka, 44-47
    73] 2/Bakara, 185; 10/Yûnus, 37; 17/Isrâ, 73-75
    74] 73/Müzzemmil, 20
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 28 -
    oluşturur. Gerek indiği dönemde gerekse sonraki dönemlerde
    ne lâfız ne de mânâ açısından onun benzeri bir kitap meydana
    getirilmemiştir, getirilememiştir. Kendisinin İlâhî kaynaklı olduğunu
    iddia ederken Kur’an, bir sûresinin benzerini getirmelerini
    isteyerek hasımlarına meydan okumuş, bunu yapamadıklarını ve
    de yapamayacaklarını kesin bir dille ifade etmiştir.75 Kur’an’ın bu
    özelliği, onun en son kitap oluşunu ve Kıyâmete kadar da bu şekilde
    devam edeceğini göstermektedir.
    Kur’an’ın Diğer İsimleri
    Kur’an’ın altmış kadar ismi olduğu belirtilir. Bunların hepsi
    Kur’an’da mevcut olan ve genelde Kur’an’ın özelliklerinin anlatıldığı
    kullanımlardan çıkarılmıştır.
    Belli başlıcaları şunlardır:
    Kitab: “Elif. Lâm. Mim. Bu kitab ki, kendisinde hiç şüphe yoktur;
    muttakîler için bir kılavuzdur.” 76
    Tenzîl (İndirilme): “Şüphesiz bu, âlemlerin Rabbi tarafından
    tenzîldir.” 77
    Vahiy (Bildirim): “Bu bildirilen vahiyden başka bir şey değildir.” 78
    Kelâmullah (Allah’ın Kelâmı): “Ve müşriklerden biri senin korumana
    başvurursa onu koruma altına al, olur ki böylece kelâmullahı işitir.” 79
    Zikr (Hatırlatma): “Muhakkak ki Zikr’i Biz indirdik ve şüphesiz onun
    koruyucuları da Biziz, Biz.” 80
    Furkan (Hakkı bâtıldan ayıran): “Bütün insanlığa bir uyarıcı olsun
    diye kuluna furkânı indiren ne yücedir!” 81
    Hüdâ (Rehber, kılavuz, hidâyet): “Muhakkak Rabbinizden size
    apaçık bir kanıt, bir hüdâ, bir rahmet geldi.” 82
    Rahmet: “Muhakkak ki bu (Kur’an), hidâyet ve inananlar için rahmettir.”
    83
    Şifâ: “Ey insanlar! İşte Rabbinizden size bir öğüt, kalplerdekiler için
    75] 2/Bakara, 23-24; 11/Hûd, 13; 17/Isrâ, 88; ayrıca Bk. 15/Hicr, 9
    76] 2/Bakara, 1-2
    77] 26/Şuarâ, 192
    78] 53/Necm, 4
    79] 9/Tevbe, 6
    80] 15/Hicr, 9
    81] 25/Furkân, 1
    82] 6/En’âm, 157
    83] 27/Neml, 77
    KUR’AN
    - 29 -
    bir şifâ ve inananlar için bir hidâyet ve rahmet geldi.” 84
    Mev’iza (Öğüt): “Gerçek şu ki biz size apaçık âyetler, sizden önce
    geçip gitmiş toplumlardan bir ders ve müttakîler için bir mev’iza indirdik.” 85
    Hikmet: “Evlerinizde okunan Allah’ın âyetlerini ve hikmeti hatırlayın.”86
    Rûh: “İşte sana da kendi buyruğumuz altında rûhu vahyettik.” 87
    Ahsenü’l-Hadîs (Sözün en güzeli): “Allah, sözün en güzelini, birbirine
    benzer, ikişerli bir Kitap hâlinde indirdi. Rablerinden korkanların,
    ondan derileri ürperir, sonra derileri ve kalpleri Allah’ın zikriyle yumuşar.
    İşte bu Allah’ın rehberidir. Dilediğini bununla yola iletir. Ama Allah kimi
    sapkınlığında bırakırsa artık ona yol gösteren olmaz.” 88
    Belâğ (Duyuru): “Bu, onunla uyarılsınlar; O’nun yalnız tek tanrı olduğunu
    bilsinler ve sağduyu sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara yapılmış
    bir duyurudur.” 89
    Beyân (Açıklama): “Bu, insanlara bir açıklama, korunanlara yol gösterme
    ve öğüttür.”90
    Burhân (Delil): “Ey insanlar, size Rabbinizden delil geldi ve size apaçık
    bir nur indirdik.” 91
    Emr (Buyruk): “Bu, Allah’ın size indirdiği buyruğudur. Kim Allah’tan
    korkarsa onun kötülüklerini örter ve onun mükâfatını büyütür.” 92
    Hablullah (Allah’ın ipi): “Ve topluca Allah’ın ipine yapışın, ayrılmayın;
    Allah’ın size olan nimetini hatırlayın: Hani siz birbirinize düşman
    idiniz, kalplerinizi uzlaştırdı. Onun nimetiyle kardeşler hâline geldiniz. Siz
    ateşten bir çukurun kenarında bulunuyordunuz, sizi ondan kurtardı. Allah
    size âyetlerini böyle açıklıyor ki yola gelesiniz.” 93
    Hâdî (Rehber, kılavuz): “Gerçekten bu Kur’an en doğru yola iletir
    ve iyi işler yapan mü’minlere, kendileri için büyük bir ecir olduğunu müjdeler.”
    94
    84] 10/Yûnus, 57
    85] 24/Nûr, 34
    86] 33/Ahzâb, 34
    87] 42/Şûrâ, 52
    88] 39/Zümer, 23
    89] 14/Ibrâhîm, 52
    90] 3/Âl-i Imrân, 138
    91] 4/Nisâ, 174
    92] 65/Talâk, 5
    93] 3/Âl-i Imrân, 103
    94] 17/Isrâ, 9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 30 -
    Hikmet: “Bunlar üstün hikmettir! Ama uyarılar fayda vermiyor.” 95
    en-Nebeü’l-Azim (Büyük haber): “De ki: “O, büyük bir haberdir.” 96
    Nûr (Aydınlık): “Artık Allah’a, Elçisine ve indirdiğimiz nûra inanın.
    Allah yaptıklarınızı haber almaktadır.” 97
    Risâlet (Mesaj): “Onlara bir âyet gelince: ‘Allah’ın elçilerine verilenin
    aynısı bize de verilmedikçe katiyen inanmayız!’ dediler. Allah, risâletini
    koyacağı yeri bilir. Suç işleyenlere Allah katında bir aşağılık ve yaptıkları
    hileye karşı çetin bir azap erişecektir.” 98
    Tafsîlü’l-Kitab (Kitabın açıklaması): “Bu Kur’ân, Allah’tan başkası
    tarafından uydurulacak bir şey değildir. Ancak kendinden öncekinin
    doğrulaması ve kitabın açıklamasıdır. Onda asla şüphe yoktur. Âlemlerin
    Rabbi tarafından indirilmiştir.” 99
    Tasdîku’l-Kitab (Kitabı doğrulayan): “Elbette onların
    hikâyelerinde akıl sahipleri için ibret vardır. Kur’ân uydurulacak
    bir söz değildir; ancak kendinden öncekinin doğrulaması, her şeyin
    açıklanması; inananlar için bir kılavuz ve rahmettir.” 100
    Tezkira (Hatırlatma): “Kur’an korunanlar için bir hatırlatmadır.” 101
    el-Urvetü’l-Vüskâ (Sağlam kulp): “Dinde zorlama yoktur. Doğruluk,
    sapıklıktan seçilip belli olmuştur. Kim tağutu inkâr edip Allah’a inanırsa
    muhakkak ki o, kopmayan sağlam kulpa yapışmıştır. Allah işitendir,
    bilendir.” 102
    Kur’an’ın bu isimlerinde iki önemli hususiyet dikkati çekmektedir.
    İlk dört maddedeki isimler Kur’an’ın mâhiyeti, tabiatı ve yapısını
    nitelerken daha sonrakiler onun muhtevası hakkında bilgi
    vermektedir. Başka bir ifadeyle, ilk dört madde Kur’an’ın kaynağı
    ve nasıl bir hitap olduğuyla, diğerleri ise onun insanlar üzerinde/
    arasında gerçekleştirdiği işlev ve görevleriyle ilişkilidir
    Kur’an Hakkında Özet Bilgi
    Kur’an; âlemlerin Rabbi tarafından son peygamber Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’e indirilen kitabın en çok söylenen ismidir.
    Kur’an’ın diğer isimlerinden bazıları da şunlardır: Zikir, Furkan,
    95] 54/Kamer, 5
    96] 38/Sâd, 67
    97] 64/Teğâbün, 8
    98] 6/En'âm, 124
    99] 10/Yûnus, 37
    100] 12/Yûsuf, 111
    101] 69/Haakka, 48
    102] 2/Bakara, 256
    KUR’AN
    - 31 -
    Mushaf, Kitabu’l-Mübin, Kelâmullah, Nur, Hüdâ, Şifa, Mev’ize...
    Bazı müfessirler, Kur’an veya Kitaba sıfat olarak gelen tabirleri de
    sıralayarak, bu isimlerin sayısını yüze kadar çıkarmışlardır.
    Kur’ân-ı Kerim, yirmi üç senede peyderpey nâzil olmuştur.
    Kitab’ın hepsi bir defada indirilmemiştir. Kur’an, bölüm olarak
    114 sûreye ayrılır. Bu sûrelerin hepsi aynı uzunlukta değildir. Elli
    sayfalık bir sûre olduğu gibi, bir satırlık sûre de vardır. Sûreler de
    âyetlere ayrılır. En kısa sûre üç âyet, en uzun sûre de iki yüz seksen
    altı âyettir. Âyetlerin uzunlukları da eşit değildir. Bir sayfalık bir
    âyet olduğu gibi bir kelimelik âyetler de vardır. Kur’an, sayfa adedine
    göre de cüzlere ayrılır. Her cüz yirmi sayfadır. Kur’an, toplam
    otuz cüzdür. Her cüz de kendi içinde dört hizb’e ayrılır. Her hizb,
    beş sayfadır.
    Kur’an Konuları
    Kur’an’ın dış yapısıyla ilgili bu bilgileri verdikten sonra içyapısına,
    konularına geçebiliriz. Kur’an, ülûhiyet ve ubudiyet konularını
    içerir. Rabbimiz ve sıfatları, yaratıklar, özellikle de insan ve
    onun Rabbiyla ve diğer yaratıklarla ilişkileri Kur’an’ın ana konusudur.
    Kur’an, Rabbimizın bize mesajları olduğu için, konuları da kul
    ile Rab arasındaki ilişkiler bağlamında, kulun varlık âlemindeki
    konumu, kendisini yaratan Rabbin özellikleri, insanın ilişki içerisinde
    olduğu ve olabileceği her şeyi içermektedir. Kısaca maddeler
    halinde sıralayacak olursak:
    • Allah Teâlâ,
    • İnsanlar,
    • Tabiat ve evren,
    • Rasûller, Nebîler ve iyi kulların örnekliği,
    • Toplum ve Tarih,
    • Göremediğimiz, fakat etkilendiğimiz varlıklar (melek,
    cin),
    • Kötülük örnekleri, isyancı kullar (şeytan, Fir’avun, Karun,
    Ebû Leheb, kâfirler, müşrikler, zâlimler, fasıklar,
    münâfıklar...),
    • Helâklar, Kıyâmet, âhiret, cennet, cehennem,
    • Allah’ın gönderdiği kitaplar ve konuları,
    • İnsandan yapması istenen emirler, tavsiyeler; yapmaması
    istenen yasaklar, uyarılar ve sakındırmalar,
    • Dünya, evren ve hayatla ilgili hükümler.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 32 -
    Rasûlullah (s.a.s.) bir toplum içinde yaşıyordu. Onlardan biriydi.
    Ancak ona vahy olunuyordu. O da aldığı vahyi açıklıyor, insanları
    buna çağırıyordu. Ona iman edenler, karşı çıkanlar oluyordu.
    Rasûl (s.a.s.) bu şekilde toplum içinde 23 yıl yaşadı. Bunun 13 yılını
    Mekke’de; 10 yılını Medine’de geçirdi. Kur’an bu süre içerisinde
    peyderpey nâzil oldu. Onun ölümü ile birlikte Bu Kitap tamamlanmış
    oldu.
    Kur’an’daki âyetlerin olaylarla iç içe nâzil olduğunu bilmemiz
    bize Kitabın indiği toplum ve çevreden bağımsız anlaşılmayacağı
    gerçeğini öğretir. Zira o bir toplum hareketine öncülük etmiş,
    yönlendirmiş Kitaptır. Onu masa başı kitabı olarak ele almak yanlış
    sonuçlara götürür.
    İlâhî vahy insana ve içinde yaşadığı topluma hitap etmektedir.
    Onu anlayacak, hayata geçirecek, toplum düzeni olarak bir sisteme
    dönüştürecek insandır. Bu Kitap’ta insanın düşünce, duygu,
    irade ve ünsiyet gibi yeteneklerini harekete geçirici âyetler vardır.
    Bu yeteneklerini kullanan insan, toplum içinde diğer insanları da
    etkileyecek, Şeytanın ilhamına kulak verenlerle Allah’tan gelen
    vahy ile mücâdele edecek; canını, malını bu yolda feda edecektir.
    Böylelikle İlâhî vahye olan bağlılığını ve imanını ispat etmiş olacaktır.
    Mücâdele, Allah’ın sözünün Şeytanın sözüne galebe çaldığı,
    ilâhi vahyin toplumda “ekber” hale geldiği âna kadar devam edecek,
    sonra dünyadaki tüm toplumlarda da bu ilâhi hedef gerçekleşinceye
    kadar sürecektir. İşte Allah’ın kitabı Kur’an, bütün bunları
    yapacak insana-topluma hitap etmektedir. İnsan bu mücâdele
    içinde yetişecek, olgunlaşacak, kemal noktasına ulaşacaktır.
    Kur’an, Hz. İsa’dan 610 yıl sonra yeni ve son bir Rasûl (s.a.s.)
    ile başlayan zulumattan nura çıkış hareketinin kılavuz kitabıdır.
    23 yıl süren bir devrim hareketinin yol gösterici metinlerinin
    (âyetlerinin) bir araya getirilmesiyle oluşmuştur. Bu açıdan Kur’an
    23 yıllık bir toplumsal değişme mücâdelesi içinde anlaşılabilir.
    Âyetlerin inmesiyle beraber Rasûlullah harekete geçmiş, içinde
    yaşadığı toplumu bu âyetlerle değiştirmek için gece gündüz çalışmıştır.
    Nihâyet çağrısı kendi doğup büyüdüğü Mekke’de değil;
    Medine’de yankı bulmuştur. Orada toplumun lideri olarak Peygamberliğine
    devam etmiş, 10 yıl içinde insanlık için örnek bir
    toplum modeli kurulmuştur. Bu esnada yüzlerce âyet nâzil olmuş,
    ilk günden son güne kadar harekete sürekli Kur’an rehberlik etmiş,
    Rasûlullah da uygulamış, âyetlerin pratiğe geçirilmesinde
    Kur’an’ın mücessem bir ifâdesi olmuştur.
    Kur’an, Peygamberimiz’in en büyük mûcizesidir. Diğer
    KUR’AN
    - 33 -
    mûcizeler, belirli bir zamanda ve belirli bir yerde yaşayan sınırlı
    sayıdaki insanın şahid olduğu olağanüstülükler olduğu halde;
    Kur’an, her coğrafyada, Peygamberden sonra her tarih diliminde
    yaşayanlar için apaçık görülen bir mûcizedir. Edebiyat yönüyle
    mûcizedir, benzerinin yazılamayacağı için mûcizedir, problemlere
    çözüm getirip ölümcül hastalıklara şifa olduğu için mûcizedir, evrensel
    hakikatleri ihtiva etmesi yönüyle mûcizedir. Değiştirilmesi
    gerekmeyen, eskimeyen ve en âdil kanunları içermesi yönüyle
    mûcizedir.
    Tarih, coğrafya, cinsiyet, maddi farklılıklara rağmen tüm insanları
    her yönüyle kuşatması, her topluma ve her bireye çıkış
    yolları göstermesi yönüyle mûcizedir. Okunmasıyla, kolay öğrenilmesiyle,
    okunuşunda ruhları arındıran, dinlendiren âhengi, musikisi
    ile ruhları huzura kavuşturan, gönülleri titreten nağmeleriyle
    mûcizedir. En çok okunan kitap olması, en çok ve en kolay ezberlenen
    kitap olması yönüyle mûcizedir. Anlamlarının derinliğiyle
    mûcizedir. En doğru, en güzel kelâm olması, bıktırmaması, okundukça
    güzelliğinin artması yönüyle mûcizedir. Bitmeyen hazineleriyle,
    gaybdan verdiği haberlerle mûcizedir...
    Bütün mûcizelerinin yanında Kur’an, tarihin akışını değiştirmiş,
    en köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı
    oluşturmuş, pratikte muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene
    nimetlerini sunan bir ağaçtır. Kendisine yönelenlere sırlarını
    açan, hazinelerini saçan gökten inen muazzam bir sofradır. Göklere
    doğru tırmanmak, yükselmek isteyenlere Allah’ın uzattığı
    kopmaz bir iptir. Tarihin şahid olduğu en büyük devrim, Kur’an’ın
    gerçekleştirdiği inkılâbdır. Kur’an, kişileri kısa zamanda, tepeden
    tırnağa değiştirdiği gibi; toplumları da nuruyla ihya etmiş, diriltmiş,
    değiştirmiş, dönüştürmüştür.
    Fert planında sözgelimi, Ebû Cehil’in samimi arkadaşı, eli
    silâhlı katil adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi
    dirilmiş, dinlediği Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını
    toprağa diri diri gömen Ömer, Kur’an sâyesinde insanları ihya
    eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli basan merhamet ve
    adalet timsali Hz. Ömer oluvermiş. Fert planında tek tek yaşanan
    bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur’an, toplumu da, düzeni
    de kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine
    saldıran, o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet
    ve medeniyet nedir bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur’an’ın
    gerçekleştirdiği inkılâp sâyesinde çok kısa bir zaman içinde üç kıtada
    at koşturan, en büyük devlet ve medeniyet olmuşlar.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 34 -
    Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp
    Çağ Açan Sadece Kur’an’dır
    Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu
    gibi, câhiliyyenin çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki
    en büyük fay kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden
    gelir, farklı çağ anlayışını zanna ve uydurmalara dayanarak
    değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı, tevhid mücâdelesini yansıtan
    olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler ışığındadır. İlk insan, aynı
    zamanda ilk peygamberdir. Ulu’l-azm denilen büyük peygamberler
    de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı, o tarihte
    ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.) putperest
    çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid
    çağını yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa
    (a.s.) da öyle. Ve en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük
    inkılâbçı da Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı
    kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır. Kur’an’la birlikte Kur’an’ın
    oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet; inkılâbçı insanın adı da
    müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb denilemeyecek
    basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu zindanları
    değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
    Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin
    adına devrim; küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya
    dayanan zaman dilimlerinin adı çağ olamaz.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, bugünkü câhiliyyeyi
    niye değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur’an okudukları halde,
    niçin karanlıklardan sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor?
    Yani Kur’an, niye artık inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir
    ama, Kur’an okuyanlar başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a
    bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir. Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama
    Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a sahabe gibi yönelmiyor.
    Çeşme, bindört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne kadar onun
    hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
    gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
    Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden
    yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda
    yaşayan insan çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama
    çeşmenin suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken
    büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları
    farkeden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa,
    karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
    yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini
    ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır;
    KUR’AN
    - 35 -
    referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini,
    kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya
    hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir.
    Sadece reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez.
    “Kur’an şifadır.”103 Hem ferdî hastalık, problem, stres ve
    buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşamıza. Aynı zamanda devlet
    yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır. Bunun böyle olduğu
    sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir
    vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    Kur’an, gerçekten âlemlerin Rabbi namına bir İlâhî hitaptır.
    Bütün kâinatın Sahibi, bütün mahlûkatın Halikı namına bir ezelî
    konuşmadır. Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin kelâm-ı Ezelîsi
    olarak sonsuz hikmet, kerem ve rahmet yüklüdür. Furkan’dır ve
    mu’cizü’l-beyandır. Dolayısıyla onu okumak, okumaların en güzelidir.
    Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla düşünmek,
    tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
    en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus,
    eşsiz bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ın doğru bir niyetle okunmasıdır.
    Kur’an’dan öğrendiğimize göre, ona yönelirken dikkat edilecek
    hususlar şunlardır: İyi niyet, istiaze, Kur’an’a temiz olarak
    dokunup yaklaşmak, Kur’an’a kulak verip susmak, onu tane tane,
    özümseyerek okumak.
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla
    emrolunmuştur. İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı
    mü’minin ilk vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri
    “oku” iken O’nu okuyamamanın mâzereti olamaz. Her mü’min,
    asgari olarak günde beş defa namaz aracılığı ile Kur’an’la doğrudan
    doğruya bir bağlantı kuracaktır. İslâm’ın iman, ahlâk, iktisat,
    hukuk vs. düsturlarını teşkil eden Kur’an âyetlerini, Rabbinin
    huzurunda, Rabbinden indirildiği şekliyle okuyarak ve dinleyerek
    Allah’a ibâdet edecektir. Kur’an’ı okumak, mü’min için ne derece
    lüzumlu ise, öğrendiklerini korumak ve unutmamak da o nisbette
    zarûrîdir. Kur’an’ı okumaktan asıl gaye, onu anlamaktır.
    İslâm, ana kanunlarını teşkil eden Kur’an’ın anlaşılmasını belirli
    bir zümrenin tekeline bırakmamıştır. Kur’an, her bir kişi için
    gönderilmiştir ve Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından
    anlaşılacak kadar açıktır. “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması;
    103] 10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 36 -
    üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır. O halde bir düşünen (ibret
    alan) var mı?”104 Kur’an’ı biraz olsun anlayarak okumuş olmak için,
    Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini ihtivâ eden meal ve
    tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz. Bir sayfa metin,
    akabinde de okunan sayfanın meal ve tefsirini okumalıyız. Ayrıca,
    çeşitli konulardaki Kur’an âyetlerini açıklayan ilmî eserleri de ciddi
    bir gayretle takip etmeliyiz. Kur’an’ı okumanın, onu anlamak
    için olacağı gerçeğini kavrayamayan birçok mü’min, Kur’an’ı yıllarca
    okudukları, defalarca hatmettikleri halde, meal ve tefsirlere
    rağbet etmedikleri için, Kur’an’ın mana zenginliklerinden feyz
    alamamışlar, ellerindeki Kitab’ı hayatlarına geçirememişlerdir. Biz,
    bu duruma düşmemeliyiz.
    Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
    şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten
    onu yaşamak içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır.
    Artık Kur’an’a uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan)
    sakının ki merhamet olunasınız.”105 Mü’min, Kur’an’ı, musikisinden
    yararlanmak ve kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak
    için öğrenecek, okuyacak ve dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la
    amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” 106
    Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği
    gibi; inanılan, okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan
    da özlenen faydalar sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden
    (Kur’an’ımdan) yüzçeviren kişi(ler) için (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve
    geçim sıkıntısı vardır.” 107
    Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı görüyor,
    tatbik olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır.
    Yok, sadece varlığına ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da
    fertlerin irâdelerine ve toplum hayatının akışına yön vermiyorsa
    onun mevcudiyetinin fiilî bir önemi yoktur. İnanılan ve kabul edilen
    bu ana kaideyi iman ve amel hayatımıza uygulayarak şu soruları
    kendimize yöneltebiliriz:
    Tefsir, Te’vil, Tercüme ve Meal
    Tefsir, İlâhî muradı kesin olarak beyan ettiği için çok daha
    hassâsiyet ve itinâ gerektiriyor. Aynı zamanda tefsiri yapanı derin
    ve ağır bir sorumluluk altına sokmuş oluyor. Bu yüzden, Hz.
    Peygamber’den veya sahâbeden sahih bir rivâyetle menkul
    104] 54/Kamer, 17
    105] 6/En'âm, 155
    106] Riyâzü's-Sâlihin ve Terc. II, 341
    107] 20/Tâhâ, 124
    KUR’AN
    - 37 -
    olmayan haber ve izahlara itibar edilmemelidir.
    Te’vil, muhtemel mânâlardan birini tercih etmek olduğuna
    göre, burada te’vili yapanın tercihi önem kazanıyor. Şüphesiz
    ki, âyeti te’vil eden kişinin bilgi ve kabiliyeti, İlâhî kelâma ve
    Hz. Peygamber’in sünnetine vukufu, Arap dili ve edebiyatına
    hâkimiyeti, bağlı bulunduğu mezhebi, hatta yaşadığı çevrenin
    sosyo-ekonomik ve politik yapısı, kurumsal faktörler... onun tercihinde
    etkili olacaktır. Burada beşerî bir tercih sözkonusu olduğu
    için, tercümesinin de daha rahat ve endişeden uzak olarak yapılabileceği
    söylenebilir.
    Herbiri Kur’an ilimlerinin birer dalı olan Tefsir, Te’vil ve Tercüme;
    bunların üçü de, İlâhî mesajın insanlara en güzel şekilde
    anlatılıp kavratılmasını hedeflemektedir.
    Tefsir
    Bir şeyi iyice açıklamak, keşfetmek anlamında “el-Fesr” masdarından
    tef’il babında bir kelime. Istılâhta beşerî takat oranında,
    Allah Teâlâ’nın muradına delâlet etmesi yönünden Kur’ân-ı
    Kerim’i inceleyen bir ilimdir.
    Konusu, Kur’an âyetleridir. Gâyesi, iki cihanda selâmete
    ve mutluluğa ulaşmak için Allah Teâlâ’nın kitabını yine O’nun
    murâdına uygun bir şekilde anlamak, anlatmak ve yararlı hükümler
    çıkarmaya kudret kazanmaktır.
    Tefsir ilminin şerefi: Bu ilmin şerefi, bilinen bir gerçektir. Allah
    Teâlâ; “Dilediğine hikmeti verir, hikmet verilen kimseye çok şeyler
    verilmiştir”108 buyurur. İbn Abbas (r.a.)’dan gelen bir rivâyete göre
    âyet-i kerimede geçen “hikmet” kelimesi, Kur’an’ın nâsihini,
    mensûhunu, muhkem ve müteşâbihini, ilk ve son inen âyetlerini,
    helâl ve haramını, mesellerini bilmek anlamındadır. Âlimlerin
    icmâ’ına göre Tefsir ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir. Bu itibarla
    Tefsir ilmi Şer’î ilimlerin en yücelerindendir. Mevzû, gâye ve kendisine
    duyulan ihtiyaç yönünden de ilimlerin en şereflisidir. 109
    Tefsire olan ihtiyaç: Kur’ân-ı Kerîm’in tefsirine büyük bir ihtiyaç
    vardır. Vakıa, Kur’ân-ı Kerîm bir belâğat mûcizesidir, birçok
    meseleleri, hükümleri pek açık lafızlarla beyan buyurmuştur. Fakat
    ilmî, edebî, ahlâkî, hukukî, sosyal hakikatlerine kadar açık bir
    tarzda yazılmış olurlarsa olsunlar; yine bunları herkes gereği gibi
    anlayamaz; bu hususta şerhlere, izahlara ihtiyaç görülür. Bunun
    108] Bakara, 269
    109] Mennâ' el-Kattan, Mebâhis Ulumi'l-Kur'an, Beyrut, 1408/1987, s. 327
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 38 -
    içindir ki, en beliğ ediplerin, en güçlü yazarların eserleri hakkında
    birçok şerhler, haşiyeler yazılmıştır.
    Bununla beraber, herhangi bir mesele, birçok meselelerle ilgili
    olabilir. Mütehassıs olmayanlar bu ilgiyi göremezler. Bu meseleleri
    bir arada düşünmeye ve mütalâaya muktedir olamazlar. Müfessirler
    ise, her meseleyi izah eder ve o mesele ile ilgili olan diğer
    meseleleri de ortaya koyar. Artık bu hususta bilinmesi gereken
    maddeler bir tablo halinde gözler önüne serilir. Böylece mütalâa
    sahipleri fazla araştırmalardan kurtulmuş olur; az zamanda çok
    bilgi sahibi olurlar. Bir de herkes, Kur’an lafızlarının, ibarelerinin
    inceliklerini anlayamaz ve en ibret verici noktasına işaret edilen
    bir kıssanın, bir olayın teferruatına vakıf olamaz. Müfessirler ise,
    lafızlara ait incelemeleri yaparlar, kelimelerin ve terkiplerin hakiki,
    mecazî ve kinayeli mânâlarını, işaretlerini, delâletlerini gösterirler,
    Kıssalara, olaylara dair yeterli derecede bilgi verirler. Böylece
    Kur’an’ın hakikatları, güzellikleri büyük bir açıklıkla ortaya
    çıkarmış olur.
    Tefsirler başlıca iki kısma ayrılır:
    1- Rivâyet tefsirleri: Bu tefsir, selefden nakledilegelen eserlere
    dayanan tefsir-i naklîdir ki, buna et-Tefsir bi’l-me’sur veya Bi-
    Tariki’r-Rivâye Tefsir de denir. Bu tefsirlerde âyetlerin mânâları,
    nüzûl sebepleri, nâsıh ve mensuh olanları gösterilir. Böylece
    rivâyet yolu ile yapılan tefsirlerin başlıca kaynakları, Hadis-i Şerif
    kitapları ile Siyer ve Tarih kitaplarıdır. Bunlara muhalif, aklın hükmüne
    aykırı olan rivâyetlere itimat edilmez.
    2- Dirâyet Tefsirleri: Buna rey ile tefsir de denir. Bu tefsirde
    müfessir, âyet hakkında açıklayıcı bir nakil bulamayınca reye başvurur.
    Yani ictihad eder, ve Lugat, Belâğat gibi lisan ilimlerinden
    yararlanır. Müfessir bunu yaparken, müfessirde aranan bazı şartları
    taşıması tabiidir. Gerek rivâyet ve gerekse dirâyet sahasında
    oldukça faydalı birçok tefsir te’lif edilmiştir.
    Terceme: Bu kelimenin kökü dört harfli (rubâî) “Terceme” fiilidir.
    Cevheri bu kelimenin “Raceme”den geldiğini söylemektedir.
    Lügat mânâsı bir çok manaya gelmekle birlikte; bir kelâmı, bir
    dilden başka bir dile çevirmek, demektir. IstIlâhi mânâsı ise, bir
    kelâmın mânâsını diğer bir lisanda dengi bir tabir ile aynen ifade
    etmektir. Tercüme yapılırken, kelâmın bütün mânâ ve maksatlarına
    itina gösterilmesi icab etmek gerekir. 110
    110] Cevherî, Sıhah, 5/1928; Zebidî, Tâcu’l-Arûs, 8/211; Menâhil, 2/16; Zehebî, et-
    Tefsîr ve’l-Müfessirîn, 1/23; Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 215-216
    KUR’AN
    - 39 -
    Terceme iki kısımda incelenebilir:
    1) Harfî veya lafzî terceme: Aslına benzemesi gözetilen, başka
    bir deyimle eş anlamlılardan birinin yerine konulmasını hedefleyen
    tercemedir. Lafızları çeşitli yönlerden incelenmesini gerektiren
    zor bir terceme türüdür. Kur’an için mümkün değildir. Çünkü
    bütün insanlar ve cinler bir araya gelseler benzerini meydana getiremezler.
    Aksi taktirde Kur’an’ın belâğat hususiyetleri ve i’cazı
    kaybolur.
    2) Mânevî veya tefsiri terceme: Nazmında ve tertibinde aslına
    benzemesi gözetilmeyen tercemedir. Bunda asıl gaye, mânânın
    güzel bir şekilde ifade edilmesi olduğu için uygulaması kolaydır.
    Üstelik harfi tercemeye tercih edilmiştir.
    Kur’an’ın Tercemesi yapılabilir mi? Bu hususta âlimler farklı
    görüşler ileri sürmüşlerdir. Fakat hepsinin ittifak ettikleri nokta
    Kur’an’ın harfi tercemesinin yapılamıyacağıdır. Buna karşılık tefsiri
    tercemenin yapılacağına izin verilmiştir. Çünkü bu tün terceme,
    lafzın mânâsını daha geniş bir sözle mümkün olduğu kadar
    ifade etmektedir. Üstelik bu terceme aslının da aynı sayılmamaktadır.
    Yalnız yapılan tercemenin Kur’an’ın yerine geçmeyeceği ve
    Kur’an’ın değer hükmünü taşımayacağı da bilinmelidir. Kur’ân-ı
    Kerim’in zengin olan Avrupa lisanlarına yapılan tercümeleri bile
    asıl mânâyı ifade etmekten çok âcizdir. 111
    Meal
    Yaşadığımız ülkede Kur’ân-ı Kerim tercümesi yerine, daha çok
    “meal” lafzı kullanılmaktadır. Özellikle son zamanlarda yapılan
    Kur’an tercümelerinin hemen hepsi “meal” diye isimlendirilmişlerdir.
    Meal kelimesi, “döndü, aslına rucû etti” anlamına gelen
    âle fiilinden türemiştir.112 Meâl; “Evl” kökünden mimli masdardır.
    Bir şeyin varacağı yer ve gâye mânâsında ism-i mekân da olur.113
    Mânâsı ise, “bir şeyin hülâsası, zübdesi, neticesi”, âkıbeti ve dönüp
    varacağı yer (masîr) demektir. “İşte dayanamadığın işlerin te’vili/
    içyüzü budur.”114 Bu âyette geçen te’vilin aslının “meal” olduğu ve
    bu mânâda kullanıldığı da söylenmiştir. 115
    Meal kelimesi lügatte “evl” kökünden mimli mastardır. Bir
    111] Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 217-218; Ali Turgut, Tefsir Usûlü ve Kaynakları,
    222-223
    112] İbn Teymiyye, Meccmeu' Fetâvâ, 13/291; Mennâ' el-Kattan, Mebâhis fî
    Ulûmi'l-Kur'an, 325
    113] Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I (Mukaddime, 30; Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, I/33
    114] 18/Kehf, 80
    115] Mennâ' el-Kattan, 326
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 40 -
    şeyin varacağı yer ve gâye mânâsına mekân ismi de olur. Bir şeyin
    koyulaşıp katı hale gelmesine de meal denir. Istılâhta ise, bir sözün
    mânâsının her yönüyle aynen değil de, biraz noksanıyla ifade
    edilmesine meal denir. İşte Kur’ân-ı Kerim’in tercemesi için kullanılan
    meal kelimesi, onu aynen terceme etmeye imkan olmadığını,
    daha doğrusu yapılan işte bir eksikliğin mevcud olduğunu belirtmek
    içindir. Arapça bilmeyen müslümanlara, mümkün mertebe
    Allah’ın kelâmını kendi dilleriyle anlatmak ve müslüman olmayanlar
    arasında İslâm’ı yaymak için Kur’ân-ı Kerimin tercemesi zaruridir.
    Salahiyetli veya salahiyetsiz şahısların yaptıkları tercemelerde,
    fahiş hatalar yapıldığı gözönünde bulundurulacak olursa,
    müslümanlar tarafından doğruya en yakın bir şekilde, Kur’an’ın
    bütün dillere tercemesi şartı kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
    Bunun da selâhiyetli heyetler tarafından yapılması gereklidir. 116
    Buraya kadar serdedilen mâlumattan, Kur’an’ın bütün özellik
    ve inceliklerini, mânâ ve maksatlarını edâ ederek tercümesinin
    mümkün olmadığı anlaşılıyor. Bu durumu ileri sürerek Kur’an’ın
    başka dillere çevrilmesine itiraz edenler olabilir. Nitekim böyle de
    olmuştur. Ancak, unutmamak gerekir ki, Kur’an sadece Araplara
    nâzil olmamıştır. Hz. Peygamber evrensel bir mesaj sunmuştur.
    Onun bu misyonu, Kur’ân-ı Kerim’de “âlemlere rahmet”,117 “tüm insanlara
    beşîr/müjdeleyici ve nezîr/uyarıcı”118 olarak gönderilmiş olmak
    gibi ifâdelerle belirtilmektedir. Tebliğ ettiği Kur’an’ın da bütün
    beşeriye indirildiğini beyan eden pek çok âyet mevcuttur. 119 Dolayısıyla,
    Kur’an’daki emir ve yasaklar, kural ve kaideler, hüküm
    ve hikmetler Araplar kadar, dilleri farklı olan diğer müslümanları
    da, hatta bütün insanları da ilgilendirmektedir. O halde Kur’an,
    Arapların dışındaki müslümanların onu anlayıp kavramalarıy, emir
    ve yasaklarına şuurlu bir şekilde uymaları, kıssa ve hikmetlerinden
    ibret almaları... diğer insanların da üzerinde düşünüp tedebbür
    etmeleri, tahkik ve tedkiklerde bulunmaları... için, eksik ve yetersiz
    de olsa onların dillerine tercüme edilmeli; ancak bunun “meal”
    olduğu da belirtilmelidir.
    Kur’ân-ı Kerim, sadece Türkçe değil; hiçbir dile aynen çevrilemez.
    Her ne kadar Farsça, Fransızca, İngilizce gibi bazı diller, kelime
    hazinesi açısından zengin iseler de, yine de Kur’an’ın tüm mânâ
    ve maksatlarıyla bu dillere tercüme edilmesi mümkün olmamakta,
    116] Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 220-221
    117] 21/Enbiyâ, 107
    118] 7/A'râf, 158; 34/Sebe', 28; 35/Fâtır, 24
    119] Bk.2/Bakara, 158; 6/En'âm, 19; 17/İsrâ, 82, 89; 18//Kehf, 54; 30/Rûm, 58; 39/
    Zümer, 27; 41/Fussılet, 44
    KUR’AN
    - 41 -
    bu açıdan bu diller de yetersiz kalmaktadır. Buna rağmen, hemen
    hemen tüm bu dillere yapılan çevirilere “Kur’an tercümesi” denmiş,
    sadece içinde yaşadığımız toplum, Kur’an’a duyduğu sevgi
    ve saygının bir gereği olarak tercümeye “meal” deme nezâket ve
    inceliğini göstermiştir. 120
    Kur’ân-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercemeleri
    Kur’anı Kerim Hz.Peygamber Aleyhisselam’a indirilirken
    bir yandan da çeviriliyordu. Aynı zamanda değişik dillere sahip
    uluslar Müslüman olduklarında onlar kendi dillerine çeviriyordu.
    Selman-ı Fârisî Farsça’ya çevirmişti. İlk tercümeler Farsça ve Türkçe
    dillerindeydi. Batı’da Latince olarak tercümenin tarihi 1143’tür. Bu
    türcüme 1543’te basılmıştır. Bugün bütün dünya dillerinde Kur’an
    tercümesi bulunmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’in İslâm’ın ilk devrinden
    itibaren başka dillere tercüme edildiğine dair örneklere rastlamaktayız.
    Kur’ân-ı Kerim hemen hemen bütün Avrupa dillerine
    terceme edilmiştir. Doğu ve Afrika dillerinin de çoğuna tercüme
    edilen Kur’an’ın hemen her dilde meali vardır.
    65 dilde 2 bin 672 adet basılmış Kur’ân-ı Kerim tercümesi var.
    Sırasıyla Farsça, Türkçe ve Urduca tercümeler, tespiti yapılan tercümelerin
    yaklaşık yüzde 95’ini oluşturuyor. Bu oran Türkçe meal
    çalışmalarının ne kadar yaygın olduğunu ortaya koyuyor.
    Türkçe Mealler
    En eski elyazması Türkçe meal Şirazlı Hacı Devletşah oğlu
    Muhammed’in istinsah ettiği (1333) mealdir ve Türk-İslam eserleri
    Müzesi’ndedir. Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki bir nüsha Harezm
    Türkçesinde yapılmıştır.
    Osmanlı Türkçesiyle yazılmış ve kelime kelime yapılmış olan
    tercemelerin, muhtelif kütüphanelerimizdeki sayısının 60’a vardığını
    biliyoruz. Latin harfleriyle yapılmış meallere gelince, sayıları
    hayli çoktur ve gittikçe artmaktadır. Günümüzde yayınlanan Türkçe
    meal sayısının 2010 yılı itibarıyla 200’e yaklaştığını ifade edebiliriz.
    Türkçe yazılmış veya Türkçeye tercüme edilip yayınlanmış
    tefsir sayısının da 50 civarında olduğunu belirtelim.
    Bu kaynağın herkes tarafından okunup anlaşılması için çabalar
    her dönemde sürüyor. Bu yüzden pek çok kişi Kur’an meal ve
    tefsiri yazdı. Kesin olmayan bilgilere göre Türkiye’de 2000 yılı itibarıyla,
    son 50 yılda 115 farklı kişi, 115 farklı meal kaleme aldı
    ve piyasaya sürdü. Mustafa Nejat Sefercioğlu, İslâm Tarih, Sanat
    120] Hidâyet Aydar, Kur'ân-ı Kerim'in Tercümesi Meselesi, s. 73-75
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 42 -
    ve Kültür Araştırma Merkezi’nin (IRCICA) 1998′de tamamlanan
    bir araştırmasından yola çıkarak “Kur’an Bibliyografyası” isimli bir
    kitap yazdı. En çok basılıp satılan meal olarak, rekor, aslında özel
    olarak meal şeklinde yazılmayan, tefsirinden alıntı olarak basılan
    Elmalılı Hamdi Yazır’ın mealindedir. İlk basıldığı haliyle ve farklı
    kişilerin sadeleştirip farklı yayınevlerince basılan günümüz diliyle
    Elmalılı meali bir milyondan fazla sattı. Yarım milyonu deviren
    meallerin sayısı da azımsanamaz. İşaret Yayınları’nın bir yetkilisi,
    Muhammed Esed’in “Kur’an Mesajı” mealinin 500 binden çok
    sattığını söylüyor. Yaşar Nuri Öztürk’ün “Kur’an-ı Kerim Meali
    (Türkçe çeviri)” kitabı 150 baskı yaptı. Bu da 500 bin civarında
    bir satışa tekabül ediyor. Prof. Suat Yıldırım ve Prof. Süleyman
    Ateş’in mealleri de çok satanlardan. Diyanet İşleri Başkanlığı da
    farklı kişilere meal yazdırıyor. Bir heyet tarafından kaleme alınan
    ve Türkiye Diyanet Vakfı tarafından çıkarılan “Kur’an-ı Kerim Meali”
    ve yine Diyanet tarafından bastırılan Prof. Dr. Halil Altuntaş
    ile Dr. Muzaffer Şahin imzalı aynı adlı eser de çok satanların başında.
    Türkiye’de yılda tahminen 650 – 700 bin adet meal okuyucuyla
    buluşuyor.
    Kur’ân’ın Tedrîcî Olarak İnzâl Edilmesi
    Kur’an, peyderpey, parça parça indirilmiştir. Kur’an, Hz.
    Peygamber’in yirmi üç yıllık risaleti süresince âyet âyet, bazen
    birkaç âyet, bazen de kısa sûreler hâlinde, ama aralarında mutlaka
    zaman boşlukları bulunarak nâzil olmuştur. Bunun önemli
    bir yönü bulunmaktadır; zira Kur’an’ın bu şekilde indirilişi, bizlere,
    onun anlaşılması ve uygulanmasına dair bir yöntem/usul de
    sunmaktadır.
    Kur’an, Hz. Peygamber’e ilk defa Ramazan ayında,121 mübârek
    bir gecede,122 Hira mağarasındayken indirilmeye başlanmıştır.
    Hz. Peygamber’e inen ilk âyetler Alâk Sûresi’nin ilk âyetleridir.123
    Kur’an’ın bu ilk inişinin -yaklaşık olarak- hicretten önce on üçüncü
    yılda (ki milâdî Temmuz veya Ağustos 610 tarihine denk gelmektedir),
    Hz. Peygamber kırk yaşlarında iken gerçekleştiği belirtilir.
    Kur’an’ın peyderpey indirilişinde, önemli hikmetler mevcuttur.
    Kur’an’ın peyderpey indirilişine, bizzat Kur’an’ın kendisi tanıklık
    etmektedir:
    “Kâfirler ‘Kur’an ona bir bütün olarak bir kerede indirilseydi ya!’ derler.
    121] 2/Bakara, 185
    122] 49/Duhân, 3; ayrıca Bk.97/Kadr, 1
    123] Buharî, Bed’ü’l-vahy, 1
    KUR’AN
    - 43 -
    Oysa Biz onu kalbine iyice yerleştirelim diye indirdik ve böyle belli bir düzen
    içinde ağır ağır okuduk.” 124
    “Biz bunu (Kur’an’ı) hakikatle indirdik ve o da sana hak olarak indi.
    Biz seni yalnızca bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve ayrıca
    onu insanlara yavaş yavaş okuyasın diye bir okuma/kur’an olarak bölüm
    bölüm ayırdık ve parça parça indirdik” 125
    “Parça parça inene (Kur’an’a) ant olsun!” 126
    “(Kur’an’ın) parçalar hâlinde indirilişini tanıklığa çağırırım. Eğer bilirseniz
    bu büyük bir yemindir. O gerçekten değerli bir okumadır/kur’andır.
    Sağlam korunan kelâm içindedir. Ona ancak arındırılmış olanlar dokunur.
    Âlemlerin Rabbinden indirilmedir!” 127
    Bu âyetler hem Kur’an’ın Hz. Peygamber’in yirmi üç yılı bulan
    peygamberliği süresince peyderpey (müneccemen) vahyedilmiş
    olmasındaki tarihî gerçeği, hem de bununla birlikte kendi içinde
    tutarlı bir bütün olduğunu128 ve dolayısıyla ancak bir bütün olarak
    ele alınırsa, yani her bölümü diğer bütün bölümler gözönünde
    bulundurularak okunursa tam olarak anlaşılabileceğini ifade etmektedir.
    Kur’an’ın Muhtevâsı ve İşlevi
    Bütün peygamberlerin getirdiği din, İslâm/Teslimiyet olduğundandır
    ki onlara uyanları da Allah “Müslüman/Teslim olan” diye
    adlandırmıştır: “Ve Allah uğrunda gösterilmesi gereken çabayı gösterin.
    O sizi seçti ve din konusunda üzerinize bir zorluk yüklemedi. Atanız
    İbrâhim’in milletini/inancını izleyenler olarak, elçinin size, sizin de bütün
    insanlara tanık olmanız için sizi önceden Müslüman/Teslim olanlar diye
    isimlendirdi. Öyleyse namaz kılın ve zekât verin ve sımsıkı Allah’a bağlanın.
    Sizin efendiniz odur. O ne yüce Efendi, ne yüce Yardımcıdır.” 129
    Allah’ın, Müslümanlar olarak adlandırdığı kimselerin oluşturduğu
    topluluğun, çevresinde halkalandığı inanç merkezi (ümmet)
    de ortaktır: “Gerçek şu ki bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir; çünkü
    hepinizin Rabbi benim. Öyleyse bana kulluk edin.”130; “Muhakkak ki bu
    sizin ümmetiniz bir tek ümmettir, çünkü hepinizin Rabbi benim. Öyleyse
    Benden sakının.” 131
    124] 25/Furkân, 32
    125] 17/Isrâ,105-106
    126] 53/Necm, 1
    127] 56/Vâkıa, 75-80
    128] 4/Nisâ, 82
    129] 22/Hac, 78
    130] 21/Enbiyâ, 92
    131] 23/Mü’minûn, 52
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 44 -
    Farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda yaşamalarına rağmen,
    kendilerini Allah’a teslim edenlerin, içinde yaşadıkları şartlar
    gereği getirilen özel durum ve uygulamalar dışında (“Biz herbiriniz
    için bir yol/sistem (şir’a) ve bir hayat tarzı/yöntem (minhac) belirledik.
    Eğer Allah dileseydi hepinizi bir tek topluluk yapardı, ama size indirdikleri
    aracılığıyla sizi sınamak için böyle diledi. O hâlde hayırlı işlerde yarışın!
    Hepinizin dönüşü Allah’adır; o zaman Allah farklı olduğunuz hususları
    size bildirecektir.”132 Tek Allah inancına dayanan bütün dinler, Hıristiyanlık
    ve yahûdiliğin sonradan tahrif olmasıyla birlikte, aslı
    itibarıyla hak dindir, evrensel bir bütünlüğe ve ortak bir yapıya
    sahiptir: “O, sizin için dinden Nûh’a emrettiğini ve sana vahyettiğimizi,
    İbrâhim’e, Mûsâ’ya ve Îsâ’ya emrettiğimizi teşrî buyurdu. Dini tastamam
    yerine getirin ve bu konuda ayrılığa düşmeyin.” 133
    Allah’ın bütün peygamberleri aracılığıyla gönderdiği ve adına
    İslâm dediği bu dinin temel ilkelerini de yine Allah kendisi açıklamaktadır.
    Bu ilkeler kurtuluşun temel ve yegâne şartıdır. Bu şartlar
    peygamberlere gelen bütün vahiylerin ortak paydasıdır. Bu
    sebeple Kur’an’ın getirmiş olduğu her türlü mesaj, emir, nehiy ve
    açıklama, bu şartlar altında ele alınabilir. İşte bütün inananların
    ortak olarak üzerinde birleştikleri şartları Kur’an bize şöyle açıklar:
    “Hiç kuşku yok ki (bu ilâhî kelâma) inananlar ile Yahûdi inancının
    takipçilerinden, Hıristiyanlardan ve Sâbiîlerden her kim Allah’a ve âhiret
    gününe inanır ve (bu inanca) uygun ve doğru işler yaparsa elbette onların,
    Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur. Ve onlar
    üzülmeyeceklerdir de.” 134
    Kur’an’ın Bölümleri
    Âyet: Sözlükte işaret, delil, alâmet anlamlarına gelen âyet
    kelimesi Kur’an’da mûcize, alâmet, ibret, delil ve benzeri anlamlarda
    kullanılır. Kâinatta bulunan her şey bir âyettir; zira Allah’ın
    varlığına ve yüceliğine işaret eder. Kur’an’ın en küçük birimi de
    âyettir; zira o da Allah’ın mesajını göstermektedir. Bazı sûrelerin
    başında bulunan müstakil harflerin (hurûf-ı mukattaa) âyet sayılıp
    sayılmamasından ve iki âyeti birbirinden ayıran durakların
    tespitindeki değişik yaklaşımlardan dolayı Kur’an âyetlerinin sayısı
    hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlere göre
    âyetlerin sayısı, 6204, 6214, 6219 şeklinde farklılık göstermektedir
    ki, elimizde mevcut olan Kur’ân-ı Kerîm mushafları 6236 âyetten
    oluşmaktadır. Bir sûrenin içindeki âyetlerin sıralanışı/tertibi Hz.
    132] 5/Mâide, 48
    133] 42/Şûrâ, 13
    134] 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69
    KUR’AN
    - 45 -
    Peygamber’in talimatına dayanmaktadır.
    Sûre: Sözlükte yüksek rütbe, mevki, yüksek bina, etrafı surlarla
    çevrili şehir anlamlarına gelen sûre kelimesi Kur’an’ın, en az
    üç âyetten oluşan, farklı uzunluklara sahip her bir özel bölümüne
    verilen addır. Kur’an’da 114 sûre bulunmaktadır. En uzun sûre
    286 âyetli Bakara, en kısası ise 3 âyetli Kevser’dir. Mushaflarda ilk
    sûre Fâtiha, son sûre de Nâs’dır. Sûrelerin isimleri tevkıfî (Hz. Peygamberin
    emri ve işaretine bağlı) olmadığından bazen bir sûrenin
    birden fazla ismi bulunmaktadır.
    Cüz: Altı yüz sayfalık Kur’an mushafının yirmi sayfalık her bir
    bölümüne denir. Kelime anlamı parça, bir bütünü oluşturan bölüm
    demektir. Kur’an otuz cüze bölünmüştür.
    Aşr veya Rukû‘: Her bir sûrenin içinde bir pasaj tarzında konu
    bütünlüğüne sahip olan ve âyet sonundaki duraklarda “ayn” harfiyle
    gösterilen kısa bölümlerin adıdır. Yaklaşık onar âyetten oluşurlar.
    Kur’an İlimlerine Dair Kimi Kavram ve Terimler
    Kur’an’ın inişinden itibaren, ona inananlar bu İlâhî kelâmı
    anlamaya ve hayatlarında canlı kılmaya çabalamışlardır. Ancak
    Kur’an’ın inişinin üzerinden zaman geçtikçe Kur’an’ın indiği dönemde
    yaşayan insanların karşılaşmadığı kimi anlama sorunları
    ortaya çıkmaya başlamıştır. Her kuşak kendinden önceki nesillerin
    Kur’an’a dair anlayış ve yorumlarını öğrenmiş ve kendinden sonrakilere
    aktarma ihtiyacı duymuştur. Kur’an’ın indiği dönemde yaşayan
    insanlar (sahabe) elbette bu inişe tanıklık etmiş; hangi şartlarda
    hangi âyetlerin indiğini, dolayısıyla âyetlerin delâlet ettiği
    anlamların neler olduğunu herhangi bir sorun yaşamadan anlamışlardır.
    Zaten Kur’an, onların kullanageldikleri ve hiçbir sûrette
    yabancılık çekmeyecekleri bir dil formunda nâzil olmuştur. Ancak
    yıllar geçtikçe ve farklı din ve milletlerden insanlar İslâm’a girdikçe
    İslâm toplumunda çeşitli görüşler ortaya çıkmaya ve bunlar tartışma
    konusu yapılmaya başlanmıştı. Bu etkiyle insanlar sorunları
    çözmek üzere Kur’an’a başvurmak durumunda kalmış; ancak her
    düşünce sahibi kendi düşüncesini Kur’an’da bulmaya ya da kendi
    görüşünü Kur’an’a dayanarak benimsetmeye kalkışmıştı. Bu ve
    benzeri sebeplerden ötürü sahabeden itibaren her çağda yaşayan
    ilim adamları Kur’an’la ilgili çalışma ve araştırmalar yapmaya
    ve bu çalışmalarını belirli bir yönteme göre ortaya koymaya çaba
    göstermişlerdir. Yapılan bu çalışmalara Ulûmu’l-Kur’an/Kur’an
    Ilimleri denmiş, bu ilimlerde takip edilen yönteme de Usûl-i Tefsir/
    Tefsir Yöntemi adı verilmiştir. Şimdi Kur’an İlimlerine dair birtakım
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 46 -
    kavram ve terimlere değinelim:
    Sebeb-i Nüzûl: Kur’an âyetlerinin iniş sebebi demek olan bu
    ifade, Kur’an’ın peyderpey inen parçalarının, belirli bir olgu veya
    olay üzerine belirli bir maksadı elde etmek üzere indirildiğini işaret
    etmektedir. Kur’an’ın ahkâm (hukukî hükümler) ve ahlâka ait
    olan âyetlerinin çoğu, sebeb-i nüzûl adı verilen ortamlarda inmiştir.
    Kur’an’ın yirmi üç yıllık bir süre zarfında bölük bölük, âyet âyet
    inmesindeki çeşitli hikmetlerden biri de yeni oluşmaya başlamış
    bir İslâm toplumunun, gelen vahiyleri özümsemesini kolaylaştırmak
    ve bu suretle insanları tekâmülî bir tarzda yavaş yavaş, tedricen
    eğitmek ve biçimlendirmektir. İşte sebeb-i nüzûl, vahyin hangi
    durumlarda nasıl bir tavır aldığını göstermektedir ki bu da âyetler
    arasındaki münasebetleri anlamamızı kolaylaştırıcı bir etkiye sahiptir.
    Âyetlerin inişiyle ilgili olarak bahsedeceğimiz iki kavram daha
    bulunmaktadır:
    1. Mekkî âyetler: Hicretten önce inen ve genellikle iman ve
    ahlâkla alâkalı olan âyetlerdir.
    2. Medenî âyetler: Hicretten sonra inen ve genellikle ibâdet,
    hukuk ve diğer semavî din mensuplarıyla münasebet gibi konuları
    ele alan âyetlerdir.
    Bu ayrımın bilinmesi hangi hükümlerin hangi olgu ve şartlara
    göre nâzil olduğunu öğrenmeyi sağlar ki bu da Kur’an metnini
    daha iyi anlamamıza yardımcı olur.
    Muhkem ve Müteşâbih: Âl-i Imrân Sûresi’nin yedinci âyetinde
    Kur’an âyetleri iki kısma ayrılmıştır:
    1. Muhkem: Kelime mânâsı sağlamlaştırılmış, berkitilmiş demek
    olan muhkem, mânâsı ve lâfzı itibarıyla herhangi bir şüpheye
    yer bırakmayacak şekilde belirgin ve belli olan anlamına gelir.
    2. Müteşâbih: Sözlükte birbirine benzeyen, benzeşen anlamına
    gelir. Müteşâbih âyet ise ya lâfız ya da mana yönünden başkasına
    benzemesi sebebiyle anlaşılmasında kapalılık bulunan, bu
    sebeple ilk anlaşılan mânâsı kastedilmeyen âyetler demektir.
    Bu durumda muhkem, lâfzın zahirî anlamı itibarıyla yoruma ihtiyaç
    duymazken müteşâbih, ilk bakışta anlamı kapalı geldiği/göründüğü
    için ancak muhkeme başvurarak anlaşılabilir. Müteşâbih
    âyetleri, genellikle, gayb âlemiyle ilgili olan durum ve olguların
    sembolik ve benzetme yoluyla anlatımı şeklinde ifadelendirmek
    daha uygun bir anlayış olacaktır. Allah’ın sıfatları ile âhiretteki
    KUR’AN
    - 47 -
    mükâfat ve azap durumlarını anlatan âyetler müteşâbih grubuna
    girer. Örneğin, bize cennet ve cehennemden bahseden âyetler, tamamıyla
    bizim bildiğimiz ve idrâk dünyamıza dâhil olan olgu ve
    olaylardan yola çıkarak yapılan tasvir ve anlatımları içermektedir.
    135
    Hurûf-ı Mukattaa: Kelime anlamı bölünmüş, ayrık harfler demek
    olan hurûf-ı mukattaa, Kur’an’ın yirmi dokuz sûresinin başında
    bulunan ve elifbâ (alfabe) harflerinin tek olarak kullanılmasıyla
    ya da ikili, üçlü, dörtlü veya beşli bir kompozisyon çerçevesinde
    bir araya gelmesiyle oluşan; harflerin sesleriyle değil, kendi adlarıyla
    “Nûn”, “Yâ. Sîn”, “Elif. Lâm. Mîm”, “Tâ. Sîn. Mîm.”, “Elif.
    Lâm. Mîm. Râ.”, “Kâf. Hâ. Yâ. Ayn. Sâd.” şeklinde okunan harfsembollerdir.
    Bu harfler hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.
    Bu tür bir kullanımın o dönemki Arap şiir/söz söyleme geleneğinde
    mevcut olduğu, hatibin/şairin muhatabın dikkatini söze/
    şiire çekmek gayesiyle eserine alfabenin bir veya birkaç harfiyle
    başladığı bize kadar ulaşan bilgiler arasındadır. Dolayısıyla Arap
    diliyle inen bir kitabın diğer durumlarda olduğu gibi burada da
    Arap edebiyat kültüründen faydalanması kadar tabiî bir şey düşünülemez.
    Ayrıca şunu da hemen belirtelim ki hurûf-ı mukattaa
    hakkında ileri sürülen her türlü düşünce ve yorum nihâyetinde
    birer içtihattır. Bu harflerin aslını ve esasını Allah bilir.
    Kur’an’ı Okumak ve Anlamak
    Kur’an’ı okumaktan bahsederken burada onu Arapçasından
    ezbere veya yüzüne okumayı kastetmiyoruz. Elbette yerine getirene
    bu tarz bir okuyuşun faydası vardır. Ancak bizim burada
    üzerinde durduğumuz husus, Kur’an’ın anlaşılması olduğundan
    dolayı Arapça bilmeyen ya da Arapça bilgisi Kur’an’ı orijinal metinden
    okuyup anlayacak bir düzeyde olmayan kişinin bu okuyuşu
    bizim konumuz dışında kalmaktadır. Dolayısıyla bundan sonra
    kullanacağımız “Kur’an’ı okumak” ifadesiyle onun mushaftan,
    yani Arapçasından anlamaksızın yüzünden veya ezbere okunmasını
    değil, anlamının okunmasını kastettiğimiz önemle akılda tutulmalıdır.
    Kur’an, anlaşılmak için okunur. Zira Allah’ın, Resûlullah’a
    Kur’an’ı indirmesinin amacı onu insanlara duyurması ve iletmesidir.
    136 İnsanlar da kendilerine duyurulan ve iletilen bu mesajı
    anlamakla yükümlüdürler.137 Zira hayatlarını Allah’ın istediği is-
    135] 13/Ra‘d, 35; 47/Muhammed, 15
    136] 16/Nahl, 44, 64; 5/Mâide, 15,19; 14/Ibrâhîm, 4
    137] 2/Bakara, 219, 221, 243, 266; 24/Nûr, 61; 7/A’râf, 176; 10/Yûnus, 24; 16/Nahl,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 48 -
    tikamette düzenlemekle sorumlu tutulan insanlar bunu ancak
    kendilerinden isteneni anladıkları zaman yerine getirebilirler. Bu
    yüzden Kur’an okumak farzdır: “Bir de Kur’an’ı okumakla emrolundum.”
    138
    Rasûlullah (s.a.s.) “Muhakkak ki ileride kapkaranlık geceler
    misâli fitneler olacak!” buyurdu. “Onlardan kurtuluşun yolu nedir,
    Ey Allah’ın Resûlü?” denildi. Buyurdu: “Allah’ın kitabı! Onda sizden
    öncekilerin olayları, sizden sonrakilerin haberleri ve sizin de hükmünüz
    vardır. O, kesin çizgidir; şaka değildir. Her kim kibirlenerek onu terk ederse
    Allah onun belini kırar. Her kim ondan başka hidâyet ararsa Allah onu
    saptırır. O Allah’ın sapasağlam ipidir. O, apaçık bir nurdur. O hikmetli
    bir hatırlatmadır. O dosdoğru yoldur. Hevalar onun sâyesinde kaymaz.
    Görüşler onun sâyesinde dağılmaz. Âlimler ona doymazlar. Onun çokça
    tekrarı usanç vermez. Hayretengiz yönleri tükenmez. Her kim onun
    ilmiyle ilimlenirse ileri gider. Her kim onunla amel ederse ecirlenir. Her
    kim onunla hükmederse adalet eyler. Her kim ona tutunursa doğru yolu
    bulur.” 139
    Kendini Kur’an’a Açmak
    Kur’an’ı okumaya niyetlenen kişinin ondan faydalanması için
    öncelikle kendisini Kur’an’a açması gerekir. Bu da ancak kendisine
    yapılan uyarı ve hatırlatmaya kulak veren için sözkonusudur:
    “Sen ancak uyarıyı/hatırlatmayı izleyeni ve gıyaben Rahmân’dan korkan
    kişiyi uyarabilirsin.”140 Bu sebeple, Kur’an okumaya yönelen kimsenin
    onu okumakla neyi amaçladığını çok iyi belirlemesi gerekir.
    Kur’an’ı anlamak için okumalıyız; kendi düşünce ya da emellerimizi
    destekleyeceğini umduğumuz âyetleri bulmak için değil.
    Kur’an’ı Yaşamak, Kur’anla Yaşamak
    Kur’an okumaktan maksat onu anlamak, onu anlamaktan
    maksat ise onu yaşamak, pratiğe dökmek, “yap” dediklerini yapmak,
    “yapma” dediklerinden de kaçınmaktır. Okuyup anladığımız
    hâlde eğer onu uygulamaz isek Peygamber’in Kur’an’da zikredilen
    şu sitemine maruz kalanlardan oluruz: “Ve (o gün) Resul şöyle
    diyecek: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilecek bir şey olarak gördü.”
    141
    44; 38/Yâsîn, 29; 4/Nisâ 82; 47/Muhammed, 24; vd.
    138] 27/Neml, 92
    139] Ahmed b. Hanbel, 1, 91; Dârimî, Fezâilü'l-Kur'ân, 1; Tirmizî, Sevâbü'l-
    Kur'ân 14, 2908
    140] 36/Yâsîn, 11
    141] 25/Furkan, 30
    KUR’AN
    - 49 -
    Huzurun Kaynağı Kur’an
    Kur’an anlamamız için kolaylaştırılmıştır. Bunu bize haber veren
    bizzat Allah’tır.142 Anlaşılması için kolaylaştırılan Kur’an, hayata
    aktarıldığı ve canlı kılındığı durumda insana mutluluk ve huzur
    verir; sıkıntı ve darlık değil: “Kur’an’ı sana, bedbaht olasın diye
    indirmedik. Yalnızca saygısı olana, yeri ve yüce gökleri yaratan
    Allah katından bir öğüt, bir uyarıcı olsun diye indirdik.” 143
    Kitaplara İman
    “O müttakîler (takvâ sahipleri) ki, sana indirilene (Kur’an’a) ve senden
    önce indirilenlere (İlâhî Kitaplara) iman ederler. Onlar âhirete de yakînî
    olarak, kesin bir şekilde iman ederler.”144
    Kitaplara iman
    “O takvâ sahipleri ki, onlar sana indirilene de, senden önce indirilene
    de iman ederler.”145
    İman esaslarından biri de Kur’an’a ve Kur’an’dan önceki kitap
    ve suhuflara (küçük kitaplara) inanmaktır. O kitaplar ki Allah
    tarafından Rasullerine gönderilmiş ve Rasuller de hiçbir kapalılık
    bırakmadan o kitaplardaki hükümleri insanlara tebliğ etmişlerdir.
    Bu kitaplarda Allah insanlara emirlerini, yasaklarını, mükâfatını
    ve azâbını açıklamıştır.
    Biz müslümanlar, peygamberlere gönderilen kitapların hepsine
    inanırız. Ancak, Kur’ân-ı Kerim hâricindeki kitaplar sonradan
    insanlar tarafından bozulmaya uğramışlardır. Bu sebeple biz onların
    bozulmuş haline değil bozulmamış haline inanıyoruz.
    Mü’minlerin Kur’an’a ve önceki kitaplara inanması, Hz.
    Âdem’den kıyâmete kadar insanların tek bir dini, tek bir Rabbi olduğunu
    ispatlıyor. Onun için de bu inanç büyük bir değer taşır. Bu
    akîde, mü’minlerin ruhlarından kötü taassubu kökünden söküp
    attığı için büyük öneme sahiptir. Bu akîde sahibi her mü’min, hak
    olan geçmiş bütün din ve peygamberlere inanır.
    Bu inanca sahip olan insanlar, peygamberden peygambere
    intikal eden tek dini (İslâm’ı) bulmuş olurlar. Böylece sağlam bir
    akîdeye sahip olduktan sonra Kur’an’a uymaları ve onu pratik hayatlarında
    yaşamaları kaçınılmaz bir görevdir. Çünkü hayat tarzını
    142] 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 19/Meryem, 97; 44/Duhân, 58
    143] 20/Tâhâ, 2-4; ayrıca Bk.13/Ra’d, 28; Kur’an Anlaşılsın Diye, Heyet, Yekder Y.,
    s. 10-39
    144] 2/Bakara, 4
    145] 2/Bakara, 4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 50 -
    ancak Kur’an tesbit eder. Müslümanlar Allah’ın indirdiği kitaba
    göre hayatlarını düzenler. Kur’an’ın dışındaki bütün hayat modelleri
    yanlıştır ve sapıklıktır. Eğer Kur’an ölçüsüne göre değil de,
    insanların akıllarına göre hayat modelleri tesbit edilmeye çalışılırsa,
    o zaman ne kadar insan kafası varsa o kadar da hayat modeli
    ortaya çıkar. Bu modellerin hiçbir i vahye dayanmadığı gibi, aynı
    zamanda herbiri değersizdir. Mü’minin hayat modeli, onu yaratan
    Allah tarafından çizilmiştir. Mü’min ondan başkasını kabullenemez.
    Bu gerçeği Allah Teâlâ şöyle ifâde ediyor: “Kim İslâm’dan
    başka bir din (yol) ararsa, o istediği din kendisinden kabul olunmayacaktır.
    Ve o, âhirette de ebedî hursân/zarar çekenlerdendir.”146
    Mü’minler bilmelidir ki, İslâm dille söylenen laflardan ibâret
    olmadığı gibi, sadece kalple tasdik edilen bir inanç da değildir.
    İslâm, Allah’ın dinine teslimiyet demektir. Bu teslimiyet pratik
    hayatta bizzat görülmelidir. Yukarıdaki âyette görüldüğü gibi,
    mü’minin dini sadece İslâm’dır; İslâm’ın ana kaynağı da Kur’an’dır.
    Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapları tasdik eder, fakat
    onlarla amel etmeyi emretmez. Kur’an geldikten sonra artık önceki
    kitapların hükmü tamamen neshedilmiştir (kaldırılmıştır).
    Allah Teâlâ hiçbir insanı tebliğsiz bırakmamıştır. Her topluma
    kendi dinini bildirmiştir. Beşer hayatını peygamberlerine gönderdiği
    kitaplarla tanzim etmiştir. Her topluma itikad, şeriat, ahlâk ve
    edeplerini gösteren hak kitaplar göndermiştir.
    Tarih boyunca kimileri bu kitapları alıp kabul etmişler, kimileri
    de reddetmişlerdir. Kimileri ise alıp kendilerine göre değiştirmişlerdir.
    Bugün yahûdilerde bulunan Tevrat ve hıristiyanlarda
    bulunan İncil tamamen değişikliğe uğratılmıştır. Birçok kısımlar
    çıkartılmış, birçok kısımlar da ilave edilmiştir. Dolayısıyla önceki
    İlâhî kitapların aslı kalmamıştır. Allah Teâlâ da onları neshetmiştir.
    Öyleyse bu kitaplara tabi olan hiç kimse hak yolda (İslâm’da)
    değildir. Hatta bir defasında Hz. Ömer’in elinde Tevrat sayfalarını
    veya Tevrat’ın tefsiri kabul edilen rivâyetleri içeren Mişna kitabını
    gören Rasûlullah (s.a.s.): “Ey Ömer, vallahi Hz. Mûsâ da aramızda
    olsaydı bana uymaktan başka bir şey yapmazdı.”147 diyerek onun elindeki
    Tevrat (veya onun yorumunu içeren) sayfalarını yok etmesini
    buyurmuştur.
    Öyleyse Mü’min de Kur’an’dan başka hiçbir kaynağa bağlanamaz.
    Çünkü Kur’an geldikten sonra -ister değiştirilsinler, ister
    146] 3/Âl-i İmran, 85
    147] Ahmed bin Hanbel, III, 378
    KUR’AN
    - 51 -
    değiştirilmesinler- hiçbir hükmüne uyulmaz. Onların hükmü kalmayıp
    nesholunmuşlardır.
    Allah’ın peygamberlerine indirdiği kitaplar büyüklüklerine
    göre iki kısımda incelenirler: Suhuflar (Küçük Kitaplar) ve Büyük
    Kitaplar.
    Suhuf (Sayfalar -Küçük Kitaplar-)
    Allah tarafından gönderilen kitaplardan bazıları birkaç sayfadan
    meydana gelen küçük kitaplardır. Bunlara sahifeler (sayfalar)
    anlamına gelen “suhuf” denilir.
    Kur’ân-ı Kerim’de açıklanan bazı öğütlerin “es-suhufu’l-ûlâ (ilk
    suhufta/sayfalarda)” mevcut olduğu148 bildirilmiştir. Yine benzer
    öğüt ve hükümlerin İbrâhim ve Mûsâ’nın suhufunda/sayfalarında149
    da bulunduğu bildirilerek suhuf denilen küçük ebatlı İlâhî
    kitapların mevcûdiyeti Kur’ân-ı Kerim’de ifâde edilmiştir. Sayfalar
    halinde kayda geçirildiği için Kur’an, Kur’an’a da suhuf der.150 Bununla
    birlikte hangi peygambere ne kadar suhuf verildiği açıklanmamıştır.
    Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrâhim’in soyundan İshak, Yakup,
    Süleyman, Yusuf, Zekeriyya, Yahya Peygamberler’e kitap verildiğini
    belirtir.151 Hadislerde de suhuf hakkında fazla bilgi yoktur.
    Bazı rivâyetlerde Hz. Âdem’e 10, Hz. Şit’e 50, Hz. İdris’e 30, Hz.
    İbrâhim’e 10 sayfa (suhuf) verildiği nakledilirse de, bu konuda kesin
    bilgi ifâde eden sahih hadisler mevcut değildir.
    Peygamberlerin sayısını bilemediğimiz gibi suhuf ve kitapların
    tümünü ve hangi peygamberlere ne miktarda verildiği de Kur’an
    ve sahih sünnette tüm ayrıntılarıyla bildirilmemiştir. Peygamberlere
    indirilen küçük-büyük bütün kitaplara (suhuf ve büyük kitaplara)
    icmâlî olarak iman şarttır.
    Büyük Kitaplar
    Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği büyük kitaplar dört tanedir.
    Bu kitaplar şu peygamberlere gönderilmiştir:
    1 Tevrat (’ın bir bölümü, İsrâiloğullarına indirilen kitapların
    -Ahd-i Atîk’in- ilk 5 kitabı): Hz. Mûsâ’ya,
    2 Zebûr: Hz. Dâvud’a,
    3 İncil: Hz. İsa’ya,
    4 Kur’ân-ı Kerim: Hz.Muhammed’e indirilmiştir.
    148] 20/Tâhâ, 133; 87/A’lâ, 18
    149] 87/A’lâ, 19
    150] 80/Abese, 13; 98/Beyyine, 2
    151] 4/Nisâ, 54; 6/En’âm, 89; 57/Hadîd, 26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 52 -
    Zebûr, Tevrat ve İncil’in aslı bozulmuş, insanlar tarafından tahrif
    edilip değiştirilmişlerdir. Kur’ân-ı Kerim, kendinden önceki kitapların
    hükmünü nesh etmiş, yani ortadan kaldırmıştır.
    Kitapların Gönderiliş Amacı
    Kitapların gönderiliş amaçlarının başında insanların dünya ve
    âhiret mutluluğunu sağlamak gelir. İnsanı yaratan Allah, insanın
    hayatı boyunca takip edeceği itikat, ibâdet, ahlâk, emir ve yasakları
    içine alan kitap ve sahifeleri ilk insandan itibaren göndermiştir.
    Bu kitaplar sayesinde insanlar hidâyeti, dünya huzuru ve âhiret
    saâdeti gibi pek çok gerçeği anlamışlardır.
    Vahy ve Vahyin Çeşitleri
    “Vahy”in sözlük anlamı: Bir şeyi gizli ve çabuk bildirmek demektir.
    Vahyin terim anlamı: Allah Teâlâ tarafından doğrudan
    doğruya, ya da elçi melek vasıtası ile peygamberlere bildirilen ve
    kesinlik ifâde eden bilgilere vahiy denir.
    Vahyin Çeşitleri
    1) Sâdık Rüya: Allah dilediği bilgileri doğru bir bilgi ile peygamberlerine
    bildirmiştir. Peygamberlerin rüyalarında gördükleri
    şeyler aynen gerçek çıkmıştır. Peygamber Efendimize de zaman
    zaman vahiy böyle gelmişti.
    2) İlham Yoluyla Vahiy: Allah’ın dilediği şeyleri peygamberin
    kalbine koyması şeklindeki vahiy çeşididir.
    3) Perde Arkasından Vahiy: Allah ile peygamber arasında bir
    vasıta olmadan ve söyleyeni görmeden Allah kelâmının işitilmesidir.
    4) Melek Aracılığı İle Gelen Vahiy: Allah Teâlâ’nın, bildirmek
    istediği bilgileri bir melek ile peygamberine bildirmesi şeklidir. Bu
    melek Cebrâil (a.s.)’ dir.
    Kitab; Anlam ve Mâhiyeti
    Kur’an’ın temel kavramlarından biri olan “kitab” Kitabımızda
    255 yerde geçmektedir. Türkçedeki ‘kitap’ anlamı yanında; yazılı
    şey, yazı, yazılan ve yazdırılan anlamlarına da gelir. “El-Kitab”:
    Allah’ın Kitabı demektir. Kur’an ıstılahında Kitab; Allah tarafından
    yazdırılan şey anlamında kullanılır ve bu anlamda imanın temel
    konularından biri de Kitaplara imandır.
    Kur’an’ın “kitab” la ilgili ifâdelerinden şunların kast edildiği
    anlaşılır:
    KUR’AN
    - 53 -
    Genel anlamda vahy152
    Son Peygamber’e gelmiş bulunan vahiyler toplamı153
    Bütün kâinat
    İnsan
    Levh-ı Mahfuz’daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür)154
    Her ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket155
    Kur’an’a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel
    kitap vardır: Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur’an) ve insanın bizzat
    kendisi. Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini
    kolaylaştıran bir nurdur (ışık). Evren ve insan adlı kitapların
    gerektiği şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla
    insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Kur’an,
    bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını “âyet” olarak anmaktadır.
    Kur’an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve insan da
    âyetler topluluğudur.156 Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya ait ilimler
    olmaksızın çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan
    layıkıyla anlaşılabilir.
    Kur’ân-ı Kerim’in Özellikleri
    Kur’an; âlemlerin Rabbi tarafından son peygamber Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’e indirilen kitabın en çok söylenen ismidir.
    Kur’an’ın diğer isimlerinden bazıları da şunlardır: Zikir, Furkan,
    Mushaf, Kitabu’l-Mübin, Kelâmullah, Nur, Hüdâ, Şifa, Mev’ize...
    Bazı müfessirler, Kur’an veya Kitaba sıfat olarak gelen tabirleri de
    sıralayarak, bu isimlerin sayısını yüze kadar çıkarmışlardır.
    Kur’ân-ı Kerim, yirmi üç senede peyderpey nâzil olmuştur.
    Kitab’ın hepsi bir defada indirilmemiştir. Kur’an, bölüm olarak
    114 sûreye ayrılır. Bu sûrelerin hepsi aynı uzunlukta değildir. Elli
    sayfalık bir sûre olduğu gibi, bir satırlık sûre de vardır. Sûreler de
    âyetlere ayrılır. En kısa sûre üç âyet, en uzun sûre de iki yüz seksen
    altı âyettir. Âyetlerin uzunlukları da eşit değildir. Bir sayfalık bir
    âyet olduğu gibi bir kelimelik âyetler de vardır. Kur’an, sayfa adedine
    göre de cüzlere ayrılır. Her cüz yirmi sayfadır. Kur’an, toplam
    otuz cüzdür. Her cüz de kendi içinde dört hizb’e ayrılır. Her hizb,
    beş sayfadır.
    152] 43/Zuhruf, 4; 13/Ra'd, 39
    153] 2/Bakara, 2; 38/Sâd, 29; 41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2
    154] 18/Kehf, 47-49; 45/Câsiye, 29
    155] 17/İsrâ, 13-14
    156] 51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 54 -
    Kur’ân-ı Kerim, Peygamberimizin en büyük mûcizesidir.
    Kur’ân-ı Kerim Allah’ın koruması altındadır. O’nun bir kelimesi
    bile değiştirilmemiştir ve değiştirilemeyecektir. Dünyanın bir
    ucundaki Kur’an (Mushaf) ile diğer ucundaki Kur’an aynıdır. Allah,
    Kur’an’da şöyle buyuruyor: “O’nu Biz indirdik, O’nun koruyucusu elbette
    Biziz.”157
    Kur’ân-ı Kerim’in Peygamberimize gönderilmesi 23 senede tamamlanmıştır.
    Kur’ân-ı Kerim, Hz. Ebû Bekir zamanında yazılı sayfalar
    birleştirilerek mushaf haline getirilmiş, Hz. Osman zamanında
    çoğaltılmıştır. Kur’ân-ı Kerim’de 114 sûre vardır. Kur’ân-ı Kerim,
    yeryüzünde en çok okunan, ezberlenen ve yazılıp basılan kitaptır.
    Kur’an’ın âyetleri ruhları coşturur, kalplere huzur verir. Kur’an,
    insanları dalâlet ten hidâyete, karanlıklardan nûra, bâtıldan hakka
    kavuşturur. Kur’ân-ı Kerim baştan sona hikmet hazinesidir.
    O’nun delilleri açık ve ikna edicidir. Haberleri doğru, hükümleri
    sağlamdır. Çünkü Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmıdır. Bu yüzden
    Kur’ân-ı Kerim’de çelişki veya hatalar bulunmaz. Kur’ân-ı Kerim
    insanlar için bir rehber, bir yol göstericidir. Allah Kur’ân-ı Kerim’de
    şöyle buyurmaktadır: “Bu kitapta asla şüphe yoktur. O müttakîler
    (Allah’tan korkanlar) için yol göstericidir.”158; “Sana indirdiğimiz bu kitap
    mübârektir; âyetlerini düşünsünler, aklı olanlar da öğüt alsınlar.”159
    Kur’ân-ı Kerim’deki sûreler Mekkî ve Medenî olmak üzere ikiye
    ayrılır. Mekkî sûreler; Peygamberimiz Medine’ye hicret edene
    kadar nâzil olan sûrelerdir. Medeni sûreler; hicretten başlayarak
    Peygamberimizin vefatına kadar nâzil olan sûrelerdir.
    Mekkî sûrelerde daha çok inancı kuvvetlendirici âyetler nâzil
    olmuştur. Medenî sûrelerde ise, daha çok ahkâm âyetleri, yani dinin
    dünyada nasıl yaşanacağını gösteren âyetler nâzil olmuştur.
    İlk inen âyetler Alak sûresinin ilk 5 âyetidir. Son inen âyet ise
    (müfessir ve araştırmacıların çoğunluğuna göre) Mâide sûresinin
    3. âyetidir. Kur’ân-ı Kerim Fâtiha sûresi ile başlar, Nâs sûresi ile
    sona erer.
    Kur’ân-ı Kerim’in birçok ismi daha vardır. Bu isimlerden bazıları
    şunlardır: Furkan (hak ile bâtılı ayıran), Hüdâ (hidâyet veren),
    Hakîm (hüküm koyan), Nûr, Şifâ, Rahmet, Zikir...
    Kur’ân-ı Kerim Allah kelâmıdır. Hiç kimse Kur’ân-ı Kerim’in
    157] 15/Hıcr, 9
    158] 2/Bakara, 2
    159] 38/Sâd, 29
    KUR’AN
    - 55 -
    dengi bir kitap meydana getirememiştir ve getiremeyecektir.
    Kur’ân-ı Kerim bu konuda birçok âyette insanlara ve cinlere meydan
    okumaktadır: “Bu Kur’an gibi bir kitap meydana getirmek için bütün
    insanlar ve cinler bir araya gelseler ve birbirlerine yardım etseler, yine
    O’nun bir eşini meydana getiremezler.”160
    Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı
    Kur’an’lara…
    160] 17/İsrâ, 66
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 56 -
    Kur’an-ı Kerim İle İlgili Âyet-i Kerimeler
    Kitab Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 255 Yerde -ktb kökü ve
    türevleri toplam 322 Yerde-) 2/Bakara, 2, 44, 53, 78, 79, 85, 87, 89, 101, 101,
    105, 109, 113, 121, 129, 144, 145, 146, 151, 159, 174, 176, 176, 177, 213, 231,
    235; 3/Âl-i İmrân, 3, 7, 7, 19, 20, 23, 23, 48, 64, 65, 69, 70, 71, 72, 75, 78, 78, 78,
    79, 79, 81, 98, 99, 100, 110, 113, 119, 145, 164, 184, 186, 187, 199; 4/Nisâ, 24,
    44, 47, 51, 54, 103, 105, 113, 123, 127, 131, 136, 136, 140, 153, 153, 159, 171;
    5/Mâide, 5, 5, 15, 15, 15, 19, 44, 48, 48, 57, 59, 65, 68, 77, 110; 6/En’âm, 7, 20,
    38, 59, 89, 91, 92, 114, 114, 154, 155, 156, 157; 7/A’râf, 2, 37, 52, 169, 169, 170,
    196; 8/Enfâl, 68, 75; 9/Tevbe, 29, 36; 10/Yûnus, 1, 37, 61, 94; 11/Hûd, 1, 6, 17,
    110; 12/Yûsuf, 1; 13/Ra’d, 1, 36, 38, 39, 43; 14/İbrâhim, 1; 15/Hıcr, 1, 4; 16/Nahl,
    64, 89; 17/isrâ, 2, 4, 13, 14, 58, 71, 71, 93; 18/Kehf, 1, 27, 49, 49; 19/Meryem, 12,
    16, 30, 41, 51, 54, 56; 20/Tâhâ, 52; 21/Enbiyâ, 10; 22/Hacc, 8, 70; 23/Mü’minûn,
    49, 62; 24/Nûr, 33; 25/Furkan, 35; 26/Şuarâ, 2; 27/Neml, 1, 28, 29, 40, 75; 28/
    Kasas, 2, 43, 49, 52, 86; 29/Ankebût, 27, 45, 46, 47, 47, 48, 51; 30/Rûm, 56; 31/
    Lokman, 2, 20; 32/Secde, 2, 23; 33/Ahzâb, 6, 6; 26; 34/Sebe’, 3; 35/Fâtır, 11, 25,
    29, 31, 32, 40; 37/Sâffât, 117, 157; 38/Sâd, 29; 39/Zümer, 1, 2, 23, 41, 69; 40/
    Mü’min, 2, 53, 70; 41/Fussılet, 3, 41, 45; 42/Şûrâ, 14, 15, 17, 52; 43/Zuhruf, 2, 4,
    21; 44/Duhân, 2; 45/Câsiye, 2, 16, 28, 29; 46/Ahkaf, 2, 4, 12, 12, 30; 50/Kaf, 4;
    52/Tûr, 2; 56/Vâkıa, 78; 57/Hadîd, 16, 22, 25, 26, 29; 59/Haşr, 2, 11; 62/Cum’a,
    2; 68/Kalem, 37; 69/Haakka, 19, 19, 25, 25, 25; 74/Müddessir, 31, 31; 78/Nebe’,
    29; 83/Mutaffifîn, 7, 9, 18, 20; 84/İnşikak, 7, 10; 98/Beyyine, 1, 4, 4, 6.
    Kitab Kelimesinin Çoğulu Kütüb Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam
    6 Yerde:) 2/Bakara, 285, 4/Nisâ, 136; 21/Enbiyâ, 104; 34/Sebe’, 44; 66/
    Tahrîm, 12; 98/Beyyine, 3.
    Kur’an Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde:) 2/Bakara, 185;
    4/Nisâ, 82; 5/Mâide, 101; 6/en’âm, 19; 7/A’râf, 204; 9/Tevbe, 111; 10/Yûnus, 15,
    37, 61; 12/Yûsuf, 2, 3; 13/Ra’d, 31; 15/Hıcr, 1, 87, 91; 16/Nahl, 98; 17/isrâ, 9, 41,
    45, 46, 60, 78, 78, 82, 88, 89, 106; 18/Kehf, 54; 20/Tâhâ, 2, 113, 114; 25/Furkan,
    30, 32; 27/Neml, 1, 7, 76, 92; 28/Kasas, 85; 30/Rûm, 58; 34/Sebe’, 31; 36/Yâsin,
    2, 69; 38/Sâd, 1; 39/Zümer, 27, 28; 41/Fussılet, 3, 26, 44; 42/Şûrâ, 7; 43/Zuhruf,
    3, 31; 46/Ahkaf, 29; 47/Muhammed, 24; 50Kaf, 1, 45; 54/Kamer, 17, 22, 32, 40;
    55/Rahmân, 2; 56/Vâkıa, 77; 59/Haşr, 21; 72/Cinn, 1; 73/Müzzemmil, 4, 20; 75/
    Kıyâmet, 17, 18; 76/İnsân, 23, 84/İnşikak, 21; 85/Bürûc, 21.
    D- Kur’an’la İlgili Konular
    Kur’an’a İman: Bakara, 2, 41, 97, 99, 129, 137, 176, 185,285; Al-i İmran, 4, 7,
    87; Nisa, 136, 140, 162; Maide, 15, 48; En’am, 92, 153, 157; A’raf, 2-3, 52; Enfal,
    41, Tevbe, 111...
    Kur’an’ı ve Âyetlerini İnkâr: Bakara, 98; Al-i İmran, 4, 19, 21-22; Nisa, 56; Maide,
    10; En’am, 21, 27, 39, 49, 93, 124, 157; A’raf, 36-37, 40, 177, 182; Enfal,
    54; Yunus, 17, 69-70, 95; Hud, 18; Nahl, 56, 62, 116; Taha, 100-101; AnkEbût,
    23, 47, 49, 68...
    Âyetleri Satmak: Bakara, 41, 174-176.
    Âyetleri Gizlemek: Bakara, 159-160, 174-176.
    Kur’an Sorumluluğuna Ulaşmak: Haşr, 21.
    Kur’an, Kafirler İçin Hasrettir: Haakka, 50.
    Kur’an’ın İnmesi, Mazeret gösterilmemesi İçindir: En’am, 156-157
    Cinlerin Kur’an Dinlemeleri: Ahkaf, 29-31; Cin, 1-2, 13, 19.
    Kur’an Dinlemek:A’raf, 204; Enfal, 20-22
    Kur’an Âyetleri, Mü’minlerin İmanını Artırır: Enfal, 2; Tevbe, 124-125; Nahl,
    102; Furkan, 73; Secde, 15; Zümer, 23; Zariyat, 55.
    KUR’AN
    - 57 -
    Kur’an Âyetleri, Kafirlerin Küfrünü Artırır: Tevbe, 124-125; İsra, 41, 46, 60, 82;
    Hacc, 72; Şuara, 5-6, 198-201; Yasin, 45-46, Casiye, 9.
    Kur’an Okurken Allah’a Sığınmak: Nahl, 98.
    Kur’an Okumak: Neml, 92; AnkEbût, 45; Fatır, 29-30, Hadid, 16-17; Müzzemmil, 4.
    Kur’an’a Sarılmak: Zuhruf, 43-44.
    Kur’an’a Tabi olmak: Enfal, 20-22.
    Kur’an Allah Katındandır: Bakara, 2; Al-i İmran, 7; Nisa, 82, 166; Yunus, 37;
    Hud, 1, 35; Ra’d, 1; Kehf, 2, 29; Furkan, 6; Şuara, 192, 210-212; Neml, 6; Kasas,
    45-46; AnkEbût, 50; Secde, 2-3; Yasin, 5; Zümer, 1; Mü’min, 2-3; Fussılet, 2, 42;
    Şura, 3 ...
    Kur’an’ın İ’cazı; Kur’an Eşsizdir ve Aciz Bırakır: Bakara, 23-24, 62; Enfal, 31;
    Yunus, 38-40; Hud, 13-14; Nahl, 103; İsra, 88; Şuara, 210-212; Lokman, 27;
    Fussılet, 41-42.
    Kur’an’ı Cebrail İndirmiştir: Bakara, 97; Nahl, 102; Şuara, 193-194; Tekvir, 15-24.
    Kur’an, Ramazan Ayında İnmiştir: Bakara, 185.
    Kur’an, Kadir Gecesinde İnmiştir: Duhan, 2-3; Kadr, 1.
    Kur’an, Şeytan Sözü Değildir: Tekvir, 25-26.
    Kur’an, Kâhin Sözü Değildir: Haakka, 42.
    Kur’an, Peygamber Sözü Değildir: Haakka, 40, 44-47.
    Kur’an, Şiir Değildir: Yasin, 69; Haakka, 41.
    Kur’an Sözlerinde Bozukluk Yoktur: Kehf, 1.
    Kur’an’ın Manasında Çelişki Yoktur: Kehf, 1; Zümer, 28.
    Kur’an, Hak Olarak İnmiştir: Bakara, 252; İsra, 105; Fatır, 31; Zümer, 2, 41;
    Casiye, 6; Haakka, 51.
    Kur’an’ın Geleceği, Önceki Kitaplarda Bildirilmiştir: Şuara, 196-197; Ahkaf, 10.
    Kur’an, Hz. Muhammed’e Verilmiştir: Bakar, 99, 119, 151; Nisa, 163; Hıcr, 87;
    Nahl, 44; Kehf, 1; AnkEbût, 47; Şura, 52; Haakka, 40; Müzzemmil, 5.
    Kur’an Kolaylaştırılmıştır: Meryem, 97; Kamer, 17, 22, 32, 40; A’la, 8.
    Kur’an’ın Arapça Olması: Yusuf, 2; Ra’d, 37; Nahl, 103; Meryem, 97; Taha, 113;
    Şuara, 193-194; Zümer, 28; Fussılet, 3, 44; Şura, 7; Zuhruf,2-3; Duhan,58; Ahkaf,
    12.
    Kur’an’ın Koruyucusu ve Öğreticisi Allah’tır: Hıcr,9; İsra, 86-87; Kıyame, 16-19
    Kur’an, Korunmuştur ve Değişmez: En’am, 115; Yunus, 15-17; Hıcr, 9; Kehf,
    27; AnkEbût, 48-49; Zuhruf, 5; Vakıa,77-78; Haakka,40;Abese,13-16;Buruc, 22,
    A’la, 6-7
    Kur’an, Parça Parça İnmiştir: Nahl, 89; İsra, 82, 106; Taha, 4; Furkan, 32-33;İnsan,
    23
    Kur’an Hidâyettir: Bakara, 2, 185; Al-i İmran, 138; A’raf, 52, 203; Yunus, 57;
    Yusuf, 111; İbrahim, 1; Nahl, 64, 89; Neml, 2, 77; Lokman, 2-3; Zümer, 23; Fussılet,
    44; Şura, 52; Casiye, 11, 20.
    Kur’an Şereflidir: Vakıa, 75-77; Kalem, 52; Abese, 13-14.
    Kur’an’a Temiz Olanlardan Başkası El Süremez: Vakıa, 79.
    Kur’an, Hak İle Batılı Ayırır: Bakara, 185; Al-i İmran, 4; Nahl, 64; Furkan, 1;
    Şuara, 2; Neml, 1, 76, 78; Tarık, 11-14; Beyyine, 3.
    Kur’an, Öğüttür: Bakara, 231, Al-i İmran, 138; En’am, 90; A’raf, 2; Yunus, 57;
    Yusuf, 104; Taha, 2-3; Nur, 34; AnkEbût, 51; Yasin, 69; Sâd, 87; Kaf, 45; Zariyat,
    55; Haakka, 48; Müzzemmil, 19; Müddessir, 54-55; İnsan, 29;Abese,11-
    12;Tekvir, 27-28
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 58 -
    Kur’an, Kendinden Önceki Kitapları Tasdik Eder: Al-i İmran, 3; Nisa, 47; Maide,
    48; En’am, 92; Yunus, 37; Yusuf, 111; Fatır, 31; Ahkaf, 12.
    Kur’an Hikmet Doludur: Al-i İmran, 58; Yunus, 1; Ra’d, 37; Lokman, 2; Yasin,
    2; Zuhruf, 4.
    Kur’an, Beyandır, Açıklar: Bakara, 118, 221-222; Al-i İmran, 138; En’am, 97-98;
    Yusuf, 1; Hıcr, 1; Nahl, 89; İsra, 89; Kehf, 54; Hacc, 16; Nur, 34, 46; Kasas, 2; Sâd,
    67-68, 88; Fussılet, 2-4; Duhan, 2; Talak, 11.
    Kur’an, Nurdur: Nisa, 105; Şura, 52; Teğabün, 8.
    Kur’an, İlahi Kanundur: Nisa, 105; Maide, 48; En’am, 115; A’raf, 3.
    Kur’an, Şaka ve Eğlence Değildir: Tarık, 14.
    Kur’an Şeriatı: Maide, 48; En’am, 151-153
    Kur’an, Feyiz Kaynağıdır: En’am, 155; Sâd, 29.
    Kur’an, Muhammed Ümmetine Mirastır: Fatır, 32.
    Kur’an, En Doğruya Götürür: İsra, 9; enbiya, 106; Zuhruf, 43; Cin, 2.
    Kur’an, Mü’minlere Mükafat, Kafirlere Azap Haberi Verir: İsra, 9-10
    Kur’an, Mü’minleri Kafirlerden Korur: İsra, 45.
    Kur’an İnzardır, Korkutur: En’am, 51; Kehf, 2, 4; Meryem, 97; Furkan, 1; Yasin,
    6, 70; Fussılet, 4; Şura, 7; Ahkaf, 12.
    Kur’an Müjdedir, Sevindirir: Kehf, 2-3; Meryem, 97; Neml, 2; Fussılet, 4; Ahkaf, 12.
    Kur’an zikirdir: Taha, 99-100; Enbiya, 10, 50.
    Kur’an Şifadır: Yunus, 57; İsra, 82; Fussılet, 44.
    Kur’an Rahmettir: A’raf, 203; Yunus, 57-58; Yusuf, 111; Nahl, 64, 89; İsra, 82;
    Neml, 77; Kasas, 86; AnkEbût, 51; Lokman, 2-3; Duhan, 6; Casiye, 20.
    Kur’an, Bütün İnsanlara Tebliğdir: İbrahim, 52.
    Kur’an’daki Secde Âyetleri: A’raf, 206; Ra’d, 15; Nahl, 50; İsra, 107; Meryem,
    58; Hacc, 18; Furkan, 60; Neml, 25; Secde, 15; Sâd, 24; Fussılet, 37; Necm, 62;
    İnşikak, 21; Alak, 19.
    Kur’an-ı Kerim İle İlgili Hadis-i Şerif Kaynakları
    (Kütüb-i Sitte Muhtasarı Tercüme ve Şerhi, İbrahim Canan, AkçağY.)
    -İlk rakam: Cilt; sonraki rakam: Sayfa numarasıdır.-
    1. Kur’an’ın Faziletine Dair: 3, 224-225
    2. Kur’an En Büyük Mûcize: 12, 388
    3. Kur’an’a Temiz Olanların Dokunmasıyla İlgili Hususun Mahiyeti: 4, 288-
    289
    4. Kur’an’dan Bir Tek Âyeti İnkar Edenin Durumu: 17, 314
    5. Kur’an’ı Ezberledikten Sonra Unutan: 3, 242
    6. Kur’an’dan Öğrenilen Sûrelerin Unutulmasının Cezası: 15, 318-319
    7. Kur’an, İslâm’ın Anayasasıdır: 1, 338
    8. Kur’an Öğrenip Öğreten: 16, 540-54
    9. Kur’an Öğretimine Ücret Alınır mı? 11, 349; 16, 250-251; 17, 247.
    10. Kur’an’da Geçen Malca ve Kuvvetçe Güçlü Olan Kavimler: 12, 376
    11. Kur’an, Her şeye Ehemmiyeti Nisbetinde Yer Verir: 14, 482-483
    12. Kur’an, İki Büyük Dairenin Mühim Meselelerini Açıklar: 14, 483
    13. Kur’an’da İnsanların Maymuna Çevrildiğini Belirten Âyetler ve Evrim
    Farkı: 11, 147
    14. Kur’an-ı Kerim’in İcazı: 12, 390-391
    KUR’AN
    - 59 -
    15. Kur’an İlimleri Kıyamete Yakın Yok Olacak: 17, 548
    16. Kur’an’ı İnkar Edenlere Cevap: 12, 391-393
    17. Kur’an’ın Hz. Peygamber’i Uyarması: 1, 345
    18. Kur’an’da Hz. Muhammed Ümmetinin Tebcili: 3, 262-263
    19. Kur’an’da Mesleki Ihzariyeler: 14, 484
    20. “Kur’an Hakkında Münakaşa Küfürdür” den Maksat Nedir? 5, 271
    21. Kur’anda, Hadiste Olmayan Hususların Çözümünde Âlimler Ne Yapmalı?
    1, 312-314
    22. Kur’an-ı Kerim ve İtaat: 5, 62-66
    23. Kur’an’ın Kalbi Yasin: 4, 209
    24. İhlas Sûresi Kur’an-ı Kerim’in Üçte Biri Demektir: 17, 490
    25. Kıyamet Günü Kur’an’ın İnsan Şeklinde Gelişi: 17, 490
    26. Kur’an-Sünnet Münâsebeti: 1, 337-338
    27. Kur’an Şifadır: 11, 332, 334; 17, 449
    28. Kur’an ve Hadis Arasındaki Fark: 1, 349
    29. Kur’an ve Hadise Uymaya Dair: 2, 328
    30. Kur’an ve Hadisin Sübut Yönü: 1, 351
    31. Kur’an ve İlim: 1, 407-411
    32. Kur’an ve Kadınlarla İstişare: 16, 159-160
    33. Kur’an ve Sünnete Sarılma Bölümü: 2, 327
    34. Kitabullah İle Hükmetmeyi Terk Halinde: 17, 540
    35. Kur’an’ı Yazma ve Öğretmenin Ücreti: 14, 506
    36. Kur’an’dan Başka Şeyi (Hadis vs.) Reddedecek İnsanlar: 2, 333-334
    37. Koltuğuna Oturup Kur’an’dan Başka Bir şey Tanımayınız Diyenler: 2,
    233-234
    38. Kur’an’ın Tertibi Bölümü: (Cem Edilmesi, İstinsahı...) 4, 477-493
    39. Kur’an’ın Tilaveti ve Kıraati Bölümü: 4, 430-476
    40. Kur’an’ı Hizb ve Evrad Kılma: 4, 453-455
    41. Kur’an Nasıl Okunur?: 8, 431
    42. Kur’an Okuyanın Ahiretteki Durumu: 17, 489
    43. Kur’an Tilavet Etmek: 3, 229
    44. Kur’an’ı Hafi ve Cehri Okumak: 3, 234-235
    45. Kur’an’ın Kıraatini Sesle Güzelleştirmek: 3, 239; 4, 433-436; 17, 88
    46. Kur’an’ı Güzel Sesle Okuyanı Cenab-ı Allah Dahi Dinler: 17, 91
    47. Kur’an’ı Kekeleyerek Mahir Olarak Okumak: 3, 238
    48. Kur’an’ı Lahn ve Terci’ İle Okumak: 3, 233
    49. Kur’an’ı Teğanni İle Okumak: 4, 434
    50. Kur’an Tilavetine Verilen Sevap: 3, 230
    51. Kur’an Okuyunca Cennette Derecenin Yükselmesi: 3, 237
    52. Kur’an’ı Okurken ve Namaz Kılarken Sesin Alçaltılıp Yükseltilmesi: 4, 66
    53. Kur’an’ın Kıraati Anında Ağlamanın Dışındaki Hareketler Bid’attır: 4,
    449
    54. Kur’an’ı Okuma Şekli: 17, 89
    55. Kur’an Okurken Manaya Nüfuz Edilmesi: 4, 450
    56. Kur’an Okuma Zamanları: 12, 271
    57. Kur’an Okuyan Kimsenin Vasfı: 17, 91
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 60 -
    58. İnsanlar, Kur’an’la Olan İlgi Derecesine Göre Değişik Evsaftaki Topraklara
    Düşen Yağmura
    59. Benzetilmiştir: 2, 336-337
    60. Kur’an, Kıyamete Yakın Bir Gecede Kaldırılacak: 17, 549
    61. Kur’an’ın Terci’ İle Okunmasının Yasak Oluşu: 4, 437-438
    62. Ashabın Kur’an Okuyuş Şekli ve Zamanları: 12, 271
    63. Kur’an Tilavetinde Hz. Peygamber ve Ashab Ağlardı: 4, 448-449
    64. Kur’an Okumada Hz. Muaz’ın takip Ettiği Usul: 12, 271
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. KİTAB, EL-KİTAB
    2. Tevhid, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 227-242
    3. İnanç ve Amelde Kur’ani Kavramlar, Muhammed El-Behiy, Yöneliş Y. s.
    34-38
    4. İnanmak ve Yaşamak, Ercüment Özkan, Anlam Y. s. 23-36
    5. Kelime-i Tevhid Davası, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 91-111
    6. Yeryüzünün Vârisleri, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y. s. 134-146
    7. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 51-61
    8. İslâm İnanç İlkeleri, Mevlüt Uyanık, Esin Y. s. 111-121
    9. Akaid ve Şeriat, Mahmut Şeltut, Yöneliş Y. c. 1 s. 88-113
    10. İnancımız, Ömer Küçükağa, Buruc Y. s. 83-101
    11. İslâm Nizamı, A. Rızâ Demircan, Eymen Y. c. 1 s. 49-53; 88-92; c. 2 s. 218-223
    12. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 3, s. 405-411
    13. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. 182-183
    14. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 251-
    15. İbâdet mi Ayin mi? Mustafa Karataş, Dersaadet Y. s. 108-121
    16. Hak Yolda Yürürken (Davet İçin Yol Azığı), Mustafa Meşhur, Fecr Y. s.
    17-30
    17. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 15-22
    18. Kur’an ve Hayat, Celalettin Vatandaş, Pınar Y. s. 87
    19. Kur’an Okulu Cüz Cüz Kur’an, Hanif Yay. I, s. 44-46
    20. Kur’an Araştırmaları, 1, 2, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı Y.
    21. Kur’an Araştırmaları I, II, Muhammed Kutub, (Terc. Akif Nuri) Fikir Y.
    22. Kur’ani Araştırmalar, Murteza Mutahhari, Tuba Y.
    23. Kur’an Ansiklopedisi, El-İtkan Fi Ulumi’l-Kur’an, I-II, Suyuti, Hikmet Neşr.
    24. El-İtkan Fi Ulumi’l-Kur’an, Celaleddin Suyuti, Ravza Y.
    25. Kur’an’a Bakış, Ali Şeriati, Fecr Y.
    26. Kur’an’a Muhatap Olmak ve Engelleri, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
    27. Kur’an Çalışmalarında Yöntem, Mustafa Müslim, Fecr Y.
    28. Kur’an Işığında Düşünmek, Ebû Haşim Hicazi, Fıtrat Y.
    29. Kur’an Bilgisi, M. Sadeddin Evrin, Doğuş Matbaası, Ankara
    30. Kur’an Bilgisi, Cavit Yalçın, Vural Y.
    31. Kur’an’a Doğru, Mahmut Şeltut, (terc. M. Beşir Eryarsoy), Bir Y.
    32. Kur’an’a Giriş, Hasan El Benna, İslâmoğlu Y.
    33. Kur’an’a Hizmet İçin Kur’an Hamilinin Adabı- , İmam Nevevi, Türdav Y.
    34. Kur’an’a Yönelirken, Mehmet Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    KUR’AN
    - 61 -
    35. Kur’an’a Yönelişler, Celal Kırca, Tuğra Neşriyat
    36. Kur’an Bilinci, Abdullah Ali, Denge Y.
    37. Kur’an’da Kur’an, Ejder Okumuş, Dünya Y.
    38. Kur’an Kur’an’ı Tanımlıyor, Muhammed Çelik, Şule Y.
    39. Kur’an Bize Ne Diyor? Hikmet Taşkın, Madve Y.
    40. Kur’an Cevap Veriyor, İzzet Derveze, Yöneliş Y.
    41. Kur’an Çalışmalarında Yöntem, Mustafa Müslim, Fecr Y.
    42. Kur’an Çerçevesinde, Haşimi Rafsancani, Endişe Y.
    43. Kur’an’da İnsan ve Medeniyet, Ramazan El-Buti, Risale Y.
    44. Kur’an’da Ölçü ve Ahenk, Abdürrezzak Nevfel, İnkılab Y.
    45. Kur’an’da Dini ve Ahlâki Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
    46. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
    47. Kur’an’da İnsan ve Toplum, Ekrem Sağıroğlu, Pınar Y.
    48. Kur’an’da İslâmi Düşünce, Seyyit Ali Hamenei
    49. Kur’an’da İslâmi Düşüncenin Genel Yapısı, S. Ali, Bir Y.
    50. Kur’an’ın Harika Mesajları, 1, 2, Haluk Nurbaki, Damla Y.
    51. Kur’an’ı Anlamak Farzdır, Abdullah Yıldız, Şemseddin Özdemir, Pınar Y.
    52. Kur’an’ın İkna Hususiyeti, Muhammed Çelik, Çağlayan Y.
    53. Kur’an’ın Bütünlüğü Üzerine -Kur’an’ın Kur’an’la Tefsiri- , Halis Albayrak,
    Şule Y.
    54. Kur’an Işığında Düşünmek, Ebû Haşim Hicazi, Fıtrat Y.
    55. Kur’an Kıssalarına Giriş, M. Sait Şimşek, Yöneliş Y.
    56. Kur’an’la Birlikte Düşünmek, İsmail Kazdal, Birleşik Y.
    57. Kur’an’la Parıldayan Gerçekler, Nuray Oktay, Zariflik Birliktir Y.
    58. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, (terc. Cahit Koytak) İşaret Y.
    59. Kur’an Nedir, Mehmet Paksu, Nesil Basım Yayın
    60. Kur’an Nedir, Ahmed Nedim Serinsu, Şule Y.
    61. Kur’an Nizamı, Süleyman Ateş, Dergah/ Yeni Ufuklar Y.
    62. Kur’an Niçin İndirildi? Muhammed Ahmed Abdüsselâm, Fecr Y.
    63. Kur’an’ın İnsan-Biçimci Dili, Nadim Macit, Beyan Y.
    64. Kur’an Sempozyumu, Heyet, Zaman Gazetesi Y.
    65. Kur’an Sembolizmi, Sadık Kılıç, Kılıç Y.
    66. Kur’an-Sünnet Bütünlüğü, Necati Kara, İhtar Y.
    67. Kur’an Kültürü ve Ehemmiyeti, Muzaffer Can, Cantaş Y.
    68. Kur’an Okulu, Muhammed Bagır Es-Sadr, Bir Y.
    69. Kur’an Üzerine Makaleler, Rudi Paret, Bilgi Vakfı Y.
    70. Kur’an ve Sünnet, Soruşturma 2, Sor Y.
    71. Kur’an-Sünnet Bütünlüğü, Necati Kara, İhtar Y.
    72. Kur’an ve Sünnet Üzerine, Hikmet Zeyveli, Bilgi Vakfı Y.
    73. Kur’an ve Mesajı, John Davenport, Kültür Basın Yayın Birliği Y.
    74. Kur’an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y.
    75. 1. Kur’an Haftası Kur’an Sempozyumu: Kur’an’ın Aydınlığına Doğru,
    Heyet, Fecr Y.
    76. 1. Kur’an Sempozyumu, Heyet, Bilgi Vakfı Y.
    77. Kur’an-ı Kerim’den Âyetler ve İlmi Gerçekler, Haluk Nurbaki, Damla Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 62 -
    78. Kur’an “Temel İlkeler” , T. B. İrving, İlke Y.
    79. Kur’an Tarihi, İsmet Ersöz, Ravza Y.
    80. Kur’an Tarihi ve Kur’an Okumanın Edepleri, Ahmet Cevdet Paşa, Kültür
    Bas. Y. Birliği
    81. Kur’an-ı Kerim Tarihi, Muhammed Hamidullah, Marmara Ün. İlahiyat
    Fak. Y
    82. Muhtasar Kur’an Tarihi, Ahmed Cevdet Paşa, özel yayın
    83. Şiada ve Sünni Kaynaklarda Kur’an Tarihi, Ekin Y.
    84. Kur’an-ı Kerim’den Nasiplenme, Nail Çivrili, Şahsi Y.
    85. Kur’an-ı Kerim’den Dersler ve Öğütler, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
    86. Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajı, 1, 2, Süleyman Ateş, Kur’an Okulu Y.
    87. Kur’an-ı Kerim’in Evrensel Mesajına Çağrı, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar
    Neşriyat
    88. Kur’an-ı Kerim Hakkında Bilmediklerimiz, Arif Arslan, Adım Y
    89. Kur’an-ı Kerim Nasıl Bir Kitaptır? İsmail Cerrahoğlu, Altınkalem Y.
    90. Kur’an-ı Kerim Cevap Veriyor, Abdüsselâm Erzen, Terazi Y.
    91. Kur’an-ı Kerim’in Hedefleri, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Y.
    92. Kur’an-ı Kerim Meleğin Vahyidir, Sadık Yılma, Yeni Ufuklar Y.
    93. Kur’an İlimleri ve Kur’an-ı Kerim Tarihi, Abdurrahman Çetin, Dergah Y.
    94. Kur’an İlimleri, Subhi Es-Salih (terc. Said Şimşek), Hibaş Y. (Esra Y)
    95. Kur’an İlimleri, Muhammed Ali Sabuni, İnsan Y.
    96. Kur’an-ı Kerim ve Kur’an İlimlerine Giriş, Suat Yıldırım, Ensar Neşriyat
    97. Kur’an-ı Kerim Bilgileri, Osman Keskioğlu, T. Diyanet Vakfı Y.
    98. Kutsal Kitabımız Kur’an-ı Kerim, Ahmet Okutan, özel yayın
    99. Kur’an-ı Kerim ve 19 Efsanesi, Heyet, İnkılab
    100. 19 Meselesi ve Edip Yüksel’e Cevaplar, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
    101. Kur’an-ı Kerim ve 19 Efsanesi, Mahmut Toptaş, İnkılab Y.
    102. İnsanlar da Kayar, Emine Şenlikoğlu Özkan, Mektup Y.
    103. Kuran Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y.
    104. Kur’an’ı Nasıl Okuyalım? Muhammed Kutub, Bir Y. ;
    105. Kur’an-ı Kerim’in Nüzulü ve Kıraati, İsmail Karaçam, Nedve Y.
    106. Kur’an’ı Nasıl Okumalı ve Okutmalı? Osman Zümret, Özel Y.
    107. Kıraat İlminin Talimi, Necati Tetik, İşaret Y.
    108. Kur’an’ı Okuma Adabı, Fikri Aksoy, Din Kültürü Neşriyat
    109. Kur’an Okumanın Mükafatı ve Sûrelerin Fazileti, Bayram Altan, Kılıç Y.
    110. Kur’an’ın Faziletleri, İbn Kesir (terc. Mehmed Sofuoğlu), Türdav Y.
    111. Kur’an-ı Kerim’in Faziletleri ve Okunma Kaideleri, İsmail Karaçam, Mar.
    İl. F. V. Y.
    112. Kur’an-ı Kerim’in Fazileti Hakkında Kırk Hadis, Aliyyül Kari, Bahar Y.
    113. Kur’an-ı Kerim’den Âyetler, Mehmet Akif Ersoy, Nakışlar Y.
    114. Kur’an’ı Anlamak İçin Temel Prensipler, Mevdudi, İMKO Y.
    115. Kur’an’ı Anlama’nın Anlamı, Dücane Cündioğlu, Tibyan Y.
    116. Kur’an’ı Anlama Metodu, M. Hüseyin Beheşti, Kıyam Y.
    117. Anlamın Buharlaşması ve Kur’an, Dücane Cündioğlu, Kitabevi Y.
    118. Kur’an’ı Anlamada Yöntem, Muhammed Gazali, Şule Y.
    119. Kur’an’ı Anlamak ve Yaşamak, Muhammed Savval, Işık Y.
    KUR’AN
    - 63 -
    120. Kur’an’ı Anlamak 1, 2, İsmail Kazdal, Kur’an Okulu Y.
    121. Kur’an’ı Anlamak Farzdır, Abdullah Yıldız, Şemseddin Özdemir, Pınar Y.
    122. Kur’an’ı Anlama Yolu, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    123. Kur’an’ı Anlamak, Cemaleddin Kasımi, İz Y.
    124. Kur’an’ı Nasıl Anlayalım? Mevdudi, Bir Y. ; İşaret Y.
    125. Kur’an’da Anlamı Kapalı Âyetler, Hüseyin Yaşar, Beyan Y.
    126. Kur’an’ı Anlamada Siyakın Rolü, Mustafa Ünver, Sidre Y.
    127. Kur’an’ın Anlaşılmasında Esbab-ı Nüzul’ün Rolü, Ahmed Nedim Serinsu,
    Şule Y.
    128. Kur’an’ın Anlaşılmasında İki Mesele, (Muhk-Müt., Nesh) M. Sait Şimşek,
    Yöneliş Y.
    129. Kur’an-ı Kerim’de Muhkem ve Müteşabih, M. Fatih Kesler, Osmanlı Y.
    130. Kur’an’ın Müteşabihleri Üzerine, Muhsin Demirci, Birleşik Y.
    131. Kur’an’ın Nasih ve Mensuh Âyetleri, Ahmet Gürkan, Yeni İlahiyat
    Kitabevi Y.
    132. Kur’an’da Temsili Anlatım, Veli Ulutürk, İnsan Y.
    133. Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Necmettin Şahinler, Beyan Y.
    134. Kur’an Sembolizmi, Sadık Kılıç, Kılıç Y.
    135. Kur’an Mûcizesi -Müsbet İlimlerde- Hikmet Özdemir, Gonca Y.
    136. Kur’an Mûcizesi, Muhammed M. Şaravi, Esra Y.
    137. Kur’an Mûcizesi, Faruk Yılmaz, Furkan Y.
    138. Kur’an Mûcizeleri, Haluk Nurbaki, Mayaş Y.
    139. Mûcizeler Mûcizesi Kur’an, Ahmed Deedat, İnkılab Y.
    140. Kur’an-ı Kerim Mûcizesi, Malik bin Nebî, T. Diyanet Vakfı Y.
    141. Sonsuz Mûcize Kur’an, İsmail Karaçam, Çağ Y.
    142. İslâm’ın En Büyük Mûcizesi Kur’an, Muhammed Mahmud Es-Savvaf,
    Emin Y.
    143. Kur’an’da Edebi Veche, Safvet Senih, Nil A.Ş.
    144. Kur’an’da Edebi Mûcize, Abdullah Aymaz, -özel yayın-
    145. Kur’an’da Edebi Tasvir, Seyyid Kutub, Çigi Y.
    146. Kur’an-ı Kerim ve Fenni Keşifler, Suat Yıldırım, D.İ.B. Y.
    147. Kur’an ve Peygamberimiz’in Çağımızı Aşan Mesajları, M. Avni Özmansur,
    Altınkalem Y.
    148. 20. Asırda Kur’an İlimleri Çalışmaları, Halil Çiçek, Timaş Y.
    149. Kur’an Yorumunda Çağdaş Yönelimler, J. M. S. Baljon, Fecr Y.
    150. Kur’an’a Bilimsel, Filolojik, Pratik Yaklaşımlar, J. J. G. Jansen, Fecr Y.
    151. Kur’an’a Yönelişler, Celal Kırca, Tuğra Neşriyat
    152. Kur’an ve İnsan, Celal Kırca, Marifet Y.
    153. Kur’an’da Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y.
    154. Kur’an-ı Kerim ve Müsbet İlim, Fahri Demir, D. İ. B. Y.
    155. Kur’an ve İlimler, Safvet Senih, Nil Y.
    156. Kur’an ve Bilim, Celal Kırca, Marifet Y.
    157. Kur’an’ın İlmi Sırları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
    158. Kur’an’ın Matematik Sırları, Haluk Nurbaki, Damla Y.
    159. Kur’an’dan Tekniğe, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
    160. Kur’an’dan İcatlara, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 64 -
    161. Kur’an’da İlmi Mûcizeler, Abdülmecid Zindani, Kayıhan Y.
    162. Kur’an’a Göre Uzayda Hayat Var, Rauf Pehlivan Gür, Gonca Y.
    163. Kur’an ve Kainat Âyetleri, Safiye Gülen İnkılab Y.
    164. Kur’an ve Kainat Âyetleri -Allah, Kainat ve İnsan- Fethullah Han, İnkılab Y
    165. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y.
    166. Kur’an’ın Zihin İnşası, Seyyid Abdüllatif, Pınar Y.
    167. Kur’an-ı Kerim Tarihi ve türkçe Tefsirler Bibliyografyası, M. Hamidullah,
    Yağmur Y.
    168. Tefsir Üzerine, İbni Teymiyye, Pınar Y.
    169. Tefsir İlminin Temel Meseleleri, Cemaleddin El-Kasımi, İz Y.
    170. Tefsirde İsrailiyyat, Abdullah Aydemir, D. İ. B. Y.
    171. Kur’an-ı Kerim’in Tercümesi Meselesi, Hidâyet Aydar Kur’an Okulu Y.
    172. Kur’an-ı Kerim Tefsirlerinde Hurafe ve Bid’atlar, M: Hüseyin Ez-Zehebi,
    Saba Y.
    173. Peygamberimiz’in Kur’an’ı Tefsiri, Suat Yıldırım, Kayıhan Y.
    174. Kur’an Tefsirinde Fıkhi Tefsir Hareketi ve İlk Fıkhi Tefsir, Mevlüt Güngör,
    Kur’an Kitaplığı
    175. Kur’an Tefsirinde Yeni Bir Metod, Emin Huli, Kur’an Kitaplığı
    176. Günümüz Tefsir Problemleri, M. Said Şimşek, Esra Y.
    177. Kur’an Tercümesi Meselesi, Mustafa Sabri Efendi, Bedir Y
    178. Kur’an Tercümeleri, Salih Akdemir, Gün Y.
    179. Cumhuriyet Dönemi Kur’an Tercümeleri (Eleştirel Yaklaşım), S. Akdemir,
    Akid Y.
    180. Büyük Tefsir Tarihi, Tabakatü’l-Müfessirin, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen Y.
    181. Tefsir Usulü, İsmail Cerrahoğlu, D.İ.B. Y.
    182. Hadislerin Kur’an’a Arzı, Ahmet Keleş, İnsan Y.
    183. Kelimeler Kavramlar 1- 2, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y.
    184. Kur’an’da Siyasi Kavramlar, Vecdi Akyüz, Kitabevi Y
    185. Çarpıtılan, Değiştirilen, İnkar Edilen Kur’ani Kavraml., R. Yılmaz,
    MücahedeY.
    186. Kur’ani Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Müstansır Mir, İnkılab Y.
    187. Ana Konularıyla Kur’an, FazlurRahman, Fecr Y.
    188. El-Mucemü’l-Müfehres Li Elfazı’l-Kur’ani’l-Kerim, Muhammed Fuad
    Abdülbaki, Çağrı Y.
    189. Kelime ve Konularına Göre Alfabetik Kur’an Fihritli, Recep Aykan, Pınar Y.
    190. Konularına Göre Kur’an (Sistematik Kur’an Fihristi), Ömer Özsoy, Fecr Y.
    191. Konularına Göre Kur’an-ı Kerim Fihristi, Nevzat Yüksel, Bayrak Y.
    192. Kur’an-ı Kerim Fihristi, Abdülvehhab Öztürk, Timaş Y.
    193. Kur’an-ı Kerim Fihristi, Bedrettin Çetiner, Marm. Ünv. İlahiyat Fak. Vakfı Y.
    194. Kur’an-ı Kerim Fihristi, Muhammed El Arabi, El-Azzuzi, Sönmez Y.
    195. El-Müfredat Fi Garibi’l-Kur’an, Rağıb El-İsfahani, Kahraman Y.
    196. Terimler Sözlüğü, -Kitabu’t-Ta’rifat, Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y.
    197. El Vücuh Ve’n- Nezair, Mukatil b. Süleyman, İlmi Neşriyat
    198. İki Kur’an Sözlüğü, Cemal Muhtar, Marmara Ün. İlahiyat Fak. Y.
    199. Kur’an Lügatı, Zeliha Topaloğlu, Nil A.Ş.
    200. Kur’an-ı Kerim Lügatı, Mahmut Çanga, Timaş Y.
    KUR’AN
    - 65 -
    201. Kur’an-ı Kerim Sözlüğü, Abdülvehhab Öztürk, Şamil Y.
    202. Kıraat ve Tecvid Istılahları, Nihat Temel, Mar. Ün. İlahiyat Fak. V. Y.
    203. Umdetül Huffaz; Kur’an Kelimeleri Sözlüğü, Mesud İbni İbrahim Halebi,
    Hizmet Kit.
    204. Âyetlerle Cep Kitapları Serisi (20 Kitap), Said Köşk, Anahtar Y.
    205. Hadis-i Şerifler Işığında İlahi Kelamın Müdafaası, İmam Buhari, İz Y.
    206. Sözün Özü (Kelam-ı İlahi’nin Tabiatına Dair), Dücane Cündioğlu, Tıbyan Y.
    207. Nüzulünden Günümüze Kur’an ve Müslümanlar, Zeki Duman, Fecr Y.
    208. Kainatı Aydınlatan Kur’an-ı Kerim’den İnciler, Mehmet Fikri Seyhan,
    Şahsi Y.
    209. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç
    Kitabevi Y.
    210. Yüce Kitabımız Hz. Kur’an, Tayyar Altıkulaç, T. Diyanet Vakfı Y.
    211. Son İlahi Kitap Kur’an-ı Kerim, Osman Keskioğlu, D. İ. B. Y.
    212. İslâm’da Kur’an, Tabatabai, Bir Y.
    213. İcazü’l-Kur’an, Nedim Yılmaz, Fatih Yayınevi Neşriyat
    214. Garp İlminin Kur’an-ı Kerim Hayranlığı, İ. Hami Danişmend, Dergah Y.
    215. Âyetler Işığında Reçeteler, M. Said Çekmegil, Nabi-Nida Y.
    216. Âyetlerden İşaretler, Abdülkadir Es-Sufi, Yeryüzü Y.
    217. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
    218. Esbab-ı Nüzul, Abdülfettah El-Kadi, Fecr Y.
    219. Esbab-ı Nüzul, El-vahıdi, İhtar Y.
    220. Vahiy Gerçeği, M. Zeki Duman, Fecr Y.
    221. Muhammedi Vahiy, M. Reşid Rızâ, Fecr Y.
    222. Yemin Olsun ki, Sadık Kılıç, İhtar Y.
    223. İncilerden Üç Sûre, Muhammed Mahmud Es-Savvaf, Emin Y
    224. Gözardı Edilen Kur’an Hükümleri, Cavit Yalçın, Vural Y.
    225. Ahkam-ı Kur’aniye, Konya’lı Mehmed Vehbi, Can Kitabevi
    226. Cassas ve Ahkamu’l Kur’an’ı, Mevlüt Güngör, Kur’an Kitaplığı
    227. Fert ve Topluma Kur’an’ın Mesajı, Vehbe Zuhayli, Risale Y.
    228. Yeniden Kur’an’a Dönüş, Salih Çavuşoğlu, Hanif Y.
    229. Soruşturma 2, Kur’an ve Sünnet, Heyet, Sor Y.
    230. Temel Kaynaklardan Yararlanmada Yöntem, Hüseyin Hatemi, İşaret Y.
    231. Kur’an’a Hicret, Adil Akkoyunlu, Çıra Y.
    232. Ramazan ve Kur’an, Mehmet Pamak, İlkyay Y.
    233. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 156-161; 182-183
    234. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 80-81
    235. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Yay. s. 30-34 (*308-315)
    236. İtikat Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y. s. 20-60
    237. Kelimeler Kavramlar, Yusuf Kerimoğlu, İnkılab Y. c. 1 s. 105
    238. Kur’an Okulu Cüz Cüz Kur’an, Hanif Yay. Kavramlar: Kur’an: 1, s. 44-46
    239. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. s. 251-
    240. Kur’an’da Kur’an, Ejder Okumuş, Dünya Y. s. 11-13
    241. Kur’an’ın Faziletleri, İmam Nesai, Hüner Y.
    242. Kur’an’ı Yeniden Düşünmek, Kazım Dönmez, Rağbet Y.
    243. Kur’an ve İslâm Üzerine, Ömer Rızâ Doğrul, Ağaç Kitabevi Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 66 -
    244. Kur’an’a Hicret, Adil Akkoyunlu, Çıra Y.
    245. Kur’an En Büyük Mucize, Said Alpsoy, Gelenek Y.
    246. Kitab’a Vâris Olanlar, Mustafa Akman, Ekin Y.
    247. Yeniden Kur’an’a Yönelmek, Doç. Dr. Bahattin Dartma, Rağbet Y.
    248. Kur’an Nedir? Prof. Dr. Ahmet Nedim Serinsu, Şule Y.
    249. Kur’an’ı Nasıl Anlayalım, Ebû’l Ala Mevdudi, İşaret Y.
    250. Kur’an’ı Nasıl Okuyalım, Prof. Muhammed Kutub, İşaret Y.
    251. Kur’an’ı Anlamanın Anlamı, Dücane Cündioğlu, Kaknüs Y.
    252. Kur’an’ı Anlamak Farzdır, Şemseddin Özdemir/ Abdullah Yıldız, Pınar Y.
    253. Kur’an’ın Zihni İnşası, Seyyid Abdullatif, Pınar Y.
    254. Kur’an’dan Nasıl Yararlanılır, Ebû’l Hasan Ali En-Nedvi, Şule Y.
    255. Sahabenin Kur’an Anlayışı, Dr. Mehmet Sürmeli, Mavi Y.
    256. Kur’an’ı Anlamaya Giriş, Şemseddin Özdemir/ Abdullah Yıldız, Pınar Y.
    257. Anlamın Buharlaşması ve Kur’an, Dücane Cündioğlu, Kaknüs Y.
    258. Temel Kaynağımız Kur’an, Fevzi Zülaloğlu, Ekin Y.
    259. Kur’an Surelerinin Sıralanışındaki Sırlar, İmam Suyuti, Rağbet Y.
    260. Kur’an’da İnsanlık Öğretisi, Şehid Murtaza Mutahhari, Ağaç Kitabevi Y.
    261. Kur’an’da İnsan Tipleri ve Davranışları, Dr. H.Emin Sert, Bilge Y.
    262. Ana Konularıyla Kur’an, Prof. Fazlur Rahman, Ankara Okulu Y.
    263. Kur’an Dili ve Retoriği, Mustafa Öztürk, Kitabiyat Y.
    264. Kur’an’a Giriş, W. Montgomery Watt, Ankara Okulu Y.
    265. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko Izutsu, Yeni Ufuklar Neşriyat
    266. Kur’an ve Tarihselcilik, Dr. Şevket Kotan, Beyan Y.
    267. Kur’an’a Bakış, Dr. Ali Şeriati, Fecr Y.
    268. Kur’an’a Giriş, Abdullah Draz, Kitabiyat Y.
    269. Kur’anı Anlamada Yöntem, Muhammed Gazali, Şule Y.
    TEFSİR KONUSUNDA YARARLANILABİLECEK KAYNAKLAR
    Türkçe Tefsirler
    1. Fi Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. 16 cilt
    2. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. 7 cilt
    3. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Eser Y. 8 cilt
    4. Et-Tefsiru’l-Hadis, İzzet Derveze, Ekin Yayınları 7 cilt
    5. Hadislerle Kur’ân-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. 16 cilt
    6. Tefsir-i Kebir (Mefâtihu’l Gayb), Fahreddin Râzi, Akçağ / Huzur Y. 24 cilt
    7. Tefsir-i Kebir, Mukatil bin Süleyman, İşaret Y. 4 cilt
    8. Kur’an Yolu, Türkçe Meal Tefsir, Heyet, D.İ.B. Y. 5 cilt
    9. Kur’an Mesajı, Muhammed Esed, İşaret Y. 3 cilt
    10. Besairu’l Kur’an, Ali Küçük, 20 cilt
    11. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sâbûnî, İz Y. 7 cilt
    12. Kur’ân-ı Kerim’in Türkçe Meâl-i Âlisi ve Tefsiri, Ö. Nasuhi Bilmen, Bilmen
    Y. 8 cilt
    13. El-Esas fi’t-Tefsir, Said Havvâ, Şamil Y. 16 cilt
    14. Tefsîru’s-Sa’dî, Abdurrahman es-Sa’dî, Guraba Y. 5 cilt
    15. Muhtasar Taberî Tefsiri, İmam Taberi, Ümit Y. 6 cilt
    KUR’AN
    - 67 -
    16. Min Vahyi’l Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, AkÂdemi Y. 10 cilt
    17. El-Mizan fî Tefsiri’l-Kur’an, Tabatabâî, Kevser Y.
    18. Ruhu’l-Furkan Tefsiri, Mahmud Ustaosmanoğlu, Siraç Kitabevi Y.
    19. Kur’ân-ı Kerim Şifâ Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. 8 cilt
    20. el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, Kurtubî, 20 cilt
    21. Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Süleyman Ateş, Yeni Ufuklar Neşriyat 12
    cilt
    22. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. 30 cilt
    23. Beyânu’l-Hak, M. Zeki Duman, Fecr Y. 3 cilt
    24. Celâleyn Tefsiri, Celâleddin Suyûti, Sağlam Y. 3 cilt
    25. Et-Tefsirü’l-Münir, Vehbe Zuhayli, Risale Yayınları
    26. Kur’an’a Bakışlar Zeynep el-Gazali, Uysal Kitabevi Y.
    27. Dâvetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y.
    28. Vedahu’l Burhan, Muhammed Ebû’l-Hasan En-Nisaburi, Tevhid Yayınları
    2 cilt
    29. Nesefi Tefsiri, İmam Nesefi, Ravza Yayınları 8 cilt
    30. Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraktar Bayraklı, Bayraklı Y.,
    22 c.
    31. Büyük Kur’an Tefsiri, Ali Arslan, Arslan Yayınları / Okusan 16 cilt
    32. İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Celal Yıldırım, Anadolu Yayınları
    33. Hulâsatü’l-Beyan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Mehmed Vehbi, Üçdal Neşriyat 8 cilt
    34. Furkan Tefsiri, Hicazi, İlim Y./Vahdet Y.
    35. Yaşayan Kur’an Türkçe Meal/Tefsir, R. İhsan Eliaçık, İnşa Y. 3 cilt
    36. Ruhu’l-Beyan, İsmail Hakkı Bursevi, Erkam Y.
    37. Taberi Tefsiri, Taberi, Hisar Yayınevi
    38. Tefsiru’l Kur’an, Ebû’l-Leys Semerkandi, Sezgin Neşriyat / Hizmet
    Kitabevi
    39. Ebûssuud Tefsiri, Ebûssuud, Boğaziçi Y.
    40. Ebû Bekir Cabir el-Cezâiri, En Kolay Tefsir, Mektup Yayınları
    41. İbn Kayyim Tefsiri, Polen Y.
    42. Talat Koçyiğit, İsmail Cerrahoğlu, Kur’ân-ı Kerim Meal ve Tefsiri, D.İ.B. Y.
    43. Tanrı Buyruğu Kur’ân-ı Kerim’in Tercümesi ve Tefsiri, Ömer Rızâ Doğrul,
    İnkılâp Y. 1-2
    44. Tibyan Tefsiri Ayntabi Mehmed Efendi, Terc: Ahmed Davudoğlu, Huzur
    Y. 4 cilt
    45. Şemseddin Yeşil, Füyuzat, Yeşil Yayınevi
    46. Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Mustafa İslâmoğlu, I-II, Düşün Y.
    47. Kelâmullah Allah’ın Kelâmı, Meâl-Tefsir, Mehmet Türk, EDAV Y. (Konya)
    48. Kur’an’ın Tümünü Kapsamayan, Bazı Sûre ve Âyet Tefsirleri
    49. Kur’an’ın Konulu Tefsiri, Muhammed Gazali, Şûrâ Y. (var)
    50. Celal Yeniçeri, Uzay Âyetleri Tefsiri, Erkam Yayınları (var)
    51. İbni Teymiyye, Müşkil Âyetlerin Tefsiri, Tevhid Yayınları (var)
    52. Fâtiha Tefsiri ve Namaz, Ömer Temizel, Şahsi Y. (var)
    53. Fâtiha Üzerine Mülâhazalar Hikmet Işık, Nil Y. (var)
    54. Fâtiha’nın Kırk Yorumu, Haluk Nurbaki, Damla Y. (var)
    55. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y. (var)
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 68 -
    56. Fâtiha ve En’am Sûreleri Tefsiri, Suat Yıldırım, Nil A. Ş. (var)
    57. Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Sait Şimşek, Beyan Y. (var)
    58. Sorularla Fâtiha Sûresi, Zabit Durmuş- Ali İçipak, Yenda Y. (var)
    59. Fâtiha Sûresi, Âzad, Bir Y. (var)
    60. Fâtiha Sûresi Tefsiri, Sadreddin Konevi, İz Yayıncılık
    61. Fâtiha Sûresi, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    62. Fâtiha Şuuru, Mustafa Çelik, Fütüvvet Y. (var)
    63. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, M. Fethullah Gülen, Nil Y.
    64. Besmele ve Fâtiha Tefsiri, Ebûlleys Semerkandi, Sezgin Neşriyat
    65. Rahmân ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla, Harun Yahya, Araştırma Y.
    66. Kur’an Okulu, Heyet, Hanif Y.
    67. Âyet Yorumları, Ali Şeriati, Kıyam Y.
    68. İki Sûre İki Yorum, Ali Şeriati, Endişe Y.
    69. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaş, Birleşik Dağıtım Ankara
    70. Ahkâm Tefsiri, Muhammed Ali Sabuni, Şamil Y. 1 (2 var) (küçük boy,
    koyu kahverengi)
    71. Ahmed Davudoğlu, Kur’ân-ı Kerim Meâli ve Tefsir-i Tibyân Tefsîri,
    Akpınar Y.
    72. Bakara Sûresi Tefsiri, Ramazanoğlu Mahmud Sami, Erkam Y. (var)
    73. Bakara Sûresi Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y. (var)
    74. Âyet-el Kürsî Yorumu, Halûk Nurbaki, Damla Y. (var)
    75. Tefsir-i Sâvî (4 cilt), Ahmed Savi, Eser Neşriyat
    76. Tefsir-ül İbn-i Abbas, Abdullah İbni Abbas, Eda Neşriyat
    77. Tefsiru Ebdei’l-Beyan Li Cemî’-i Âyi’l-Kur’an, Muhammed Bedreddin, Nil
    A.Ş. Y.
    78. Kelimâtu’l-Kur’an Fî Tefsîri’l-Beyan, M. Mahluf, Esma Y.
    79. Abdullah Parlıyan, Özlü Tefsir (var)
    80. Tevbe Sûresinin Gölgesinde Cihad Dersleri, Abdullah Azzam, Buruc Y.
    81. Kur’an Araştırmaları, Muhammed Kutub, Fikir Y. 2 cilt (1 var)
    82. Eûzü Besmelenin Ve Fâtiha’nın İlginç Nükteleri, Eşref İba, Şahsî Y.
    83. Besmelenin Şerhi, Abdülkerim bin İbrahim Cîlî, Kitsan Kitap Kırtasiye Y.
    84. Besmele Tefsiri, Hacı Bektaş Veli, Kültür Bakanlığı Y.
    85. Besmele ve Fâtiha Tefsiri, Ebûl Leys Semerkandi, Hizmet Kit.
    86. Asım Yılmaz, İşaratu’l Furkan ve Tevhid-i Beyan
    Türkçeye Tercüme Edilmemiş Bazı Arapça Tefsirler
    1. Mecmuâtu’t Tefâsîr (Hâzin, İbn Abbas, Nesefî, Kadı Beydavî Tefsirleri),
    Çağrı Y. İst. 1979
    2. Keşşâf an Hakaikı Kavâmidi’t Tenzîl, Zemahşerî, Kahire, 1953
    3. Mir Muhammed Kerim el-Baküvi, Keşfu’l-Hakayık
    4. Abdürrazzâk, Tefsir
    5. Cemaleddin Kasımî, Tefsir
    6. Ebû Tâlib el-Mekkî, Tefsiru’l Müşkil
    7. Beğavî Tefsiri, Meâlimu’t-Tenzil
    8. Mâverdi, Mâverdi Tefsiri
    9. İmam Vahidî, Tefsiru’l-Veciz
    10. Muhammed Emin Şankitî, Edvâu’l-Beyan Tefsiri
    KUR’AN
    - 69 -
    Bazı Mealler
    1. Ahmet Ağırakça, B. Eryarsoy, Meal, Buruc Y.
    2. İnsanlığa Son Çağrı, Meal, Hamdi Döndüren, Çelik Y. 2 cilt
    3. Son Mesaj, Mustafa Yıldız, Çıra Y.
    4. Allah’ın Kelâmı (Meal-Tefsir), Mehmet Türk, Edav Y.
    5. Kısa Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Mahmut Kısa, Armağan Kitaplar
    6. Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir, Mustafa İslâmoğlu, Düşün Y.
    7. K.K. ve Açıklamalı Meali, Heyet, T. Diyanet Vakfı Y.
    8. K.K. Yüce Meali, S. Gümüş, Y. Çiçek, M. Demirci, İpek Y.
    9. Nüzul Sırasına Göre K.K. Türkçe Anlamı, Ali Bulaç, Birim Y.
    10. K.K. ve Özlü Tefsir, Tefsirlerin Özü, Abdullah Parlıyan, Konya Kitapçılık
    11. K.K. Meali, H. Altuntaş, M. Şahin, D.İ.B. Y.
    12. K.K. ve İzahlı Meal-i Âlîsi, Ali Fikri Yavuz, Sönmez Neşriyat
    13. Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Meali, (Fatiha, Bakara), Abdülaziz Bayındır,
    Sül.Vakfı Y.
    14. Feyzü’l Kur’an, K.K. Açıklamalı Meali, Hasan Tahsin Feyizli, Server
    Neşriyat
    15. Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe Çeviri), Yaşar Nuri Öztürk, Yeni Boyut Y.
    16. Kur’an Türkçe Çeviri, Sadık Türkmen, Sistem Y. 2 cilt
    17. K.K. ve Kelime Meali, Medine Balcı, Ebrar Y. 2 cilt
    18. K.K. Türkçe Anlamı ve Kelime Meali, Halil Uysal, Kitap Kent Y.
    19. K.K. ve Türkçe Meali, Hasan Karakaya, Kerim Aytekin, İkra Y.
    20. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, T.D.Vakfı Y., Heyet
    21. Suat Yıldırım, Kur’an-ı Hakim ve Açıklamalı Meali, Işık Yayınları
    22. Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru, Tefsirî Meal, Ahmet Tekin, Kelam Y.
    23. Açıklamalı K.K. Meali, Tercümânu’l Kur’an, Mevdudi, İnkılab Y.
    24. Kur’an-ı Kerim Meali, Şaban Piriş
    25. Kur’ân-ı Kerim Meali, Talât Koçyiğit, Hüner Y.
    26. Yaşayan Kur’an, Türkçe Meal-Tefsir, İhsan Eliaçık, İnşa Y.
    27. Kur’an’a Bakışlar, Meal-Tefsir, Zeynep Gazali, Uysal Kitabevi Y.
    28. Kur’ân-ı Kerim Yüce Meali, S. Gümüş, Y. Çiçek, M. Demirci, İpek Y.
    29. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Anlamı, Mustafa Hizmetli, Erguvan Y.
    30. Kur’ân-ı Kerim Meali ve Yüce Tefsiri, Hacı Murad, Doğuş Y.
    31. Aziz Kur’an Çeviri ve Açıklama, Muhammed Hamidullah, Beyan Y.
    32. Kur’an Mesajı Meal-Tefsir, Muhammed Esed, İşaret Y.
    33. Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmet Ağırakça, M. Beşir Eryarsoy,
    Buruc Y.
    34. Nüzul Sebepli Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Ahmet Ağırakça-Beşir
    Eryarsoy, İst. 1987
    35. Kur’an-ı Kerim’in Türçe Anlamı, Ali Bulaç, Bakış Y.
    36. Yüce Kur’an-ı Kerim Meali ve Tefsir Notları, (3 cilt), Ebû’l-A’lâ Mevdudi,
    Merve Y.
    37. Kur’ân-ı Hakim ve Meâl-i Kerim, Hasan Basri Çantay, Çantay Kitabevi Y./
    Risale Y.
    38. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
    39. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Heyet, Hikmet Neşriyat
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 70 -
    40. Kur’an-ı Mecîd ve Tefsirli Meâl-i Âlîsi, Mahmud Ustaosmanoğlu, Yasin Y.
    41. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklama, İsmail Mutlu, Nesil Basım Yayın
    42. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Heyet, Marm. Ün. İlâhiyat Fak. Vakfı Y.
    43. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, Bahaeddin Sağlam, Tebliğ Y.
    44. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Meali, İsmail Mutlu, Yeni Asya Gazetesi
    Neşriyat
    45. Kur’an-ı Kerim ve İzahlı Meali, Ahmed Davudoğlu, Çile Y./Timaş Y./
    Merve Yayın Paz. / Çelik Y. /Seha Neşriyat
    46. Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmed Davudoğlu, Şelale Y./Temel Neşriyat/
    Cevher Y./Bahar Y.
    47. Elmalılı Meali, Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Azim Dağıtım Y./İhtar
    Y./Huzur Y./İslamoğlu Y./Eser Neşriyat
    48. Kur’an-ı Kerim ve Meali, İsmail Kurt, Huzur Y.
    49. Kur’an-ı Kerim’in Açıklamalı Türkçe Meali, İ. Atasoy, Ü. Şimşek, M. Paksu,
    İ. Mutlu, Ş. Döğen, C. Uşşak, İst. 1989
    50. Kur’an-ı Kerim ve Türçe Anlamı (Meal), Hüseyin Atay, Yaşar Kutluay,
    D.İ.B. Y.
    51. Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali, Abdullah Aydın, Aydın Y.
    52. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Ali Arslan, Okusan Yayıncılık
    53. Kur’an’ı Anlamaya Doğru, Açıklamalı Kur’an-ı Kerim Meali, Ahmet
    Tekin, Özel Y.
    54. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Hasan Rızâ, Diyanet İşleri Başkanlığı Y.
    55. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, İsmail Hakkı İzmirli, Eren Y.
    56. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlatımı, Bekir Sadak, Ötüken Neşriyat
    57. Kur’an-ı Kerim Meali, Ziya Kazıcı, Çağrı Y.
    58. Kur’an-ı Kerim Meali, Ömer Nasuhi Bilmen, Bilmen Basım Yay./Akçağ Y.
    59. Kur’an-ı Kerim Meali, Ali Arslan, Devran Y.
    60. Kur’an-ı Kerim Meali ve Tefsiri, Ayntabi Mehmed Efendi, İst. 1956
    61. Kur’an, İsmayıl Hakkı Baltacıoğlu, Ank. 1957
    62. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Tefsirli Meal-i Âlîsi, Enver Baytan, İst. 1986
    63. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı (Meâni-i Kur’an, İzmirli İsmail Hakkı,
    İst. 1977
    64. Kur’an-ı Kerim Türçe Meali, H. Karakaya, K. Kabakçı, M. Süslü, K.
    Seyidhanoğlu, K. Aytekin, İst. 1981
    65. Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Celal Yıldırım, İst. 1982
    66. Kur’an-ı Kerim Meal ve Tefsiri, Talat Koçyiğit-İsmail Cerrahoğlu, Ank.
    1985
    67. Kur’an-ı Kerim Meali (Türkçe Anlam), Ziya Kazıcı, Necip Taylan, Çağrı Y.
    68. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Açıklamalı Tercümesi, Ali Özek , Hayreddin
    Karaman, Ali Turgut, Mustafa Çağırıcı, İ. Kâfi Dönmez, Sadreddin
    Gümüş, Ank. 1993/S. Arabistan Krallığı, Medine
    69. Kur’an-ı Kerim, Ş. Oral, Y. Z. Ersal, M. Runyun, A. S. Yücesoy, A. Güven,
    M. A. Köksal, M. Ş. Özmen, K. Edip Kürkçüoğlu, H. Atay ve Y. Kutluay
    (3 cilt), Ank. 1973
    70. Kur’an-ı Kerim’in Konularına Göre Ayrılmış Türkçe Anlamı, Ahmet
    Okutan, İst. 1967
    71. Türkçe Kur’an-ı Kerim, Osman Nebioğlu, İst. 1957
    72. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, H. E. Çalışkan, Güneş Gaz. Y.
    KUR’AN
    - 71 -
    73. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Akpınar Y.
    74. Kur’an Tercümesi, Muhammed bin Hamza, İst. 1976
    75. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Meali, Abdullah Tüzüner, İst. 1973
    76. Kur’an-ı Kerim Meali, Enver Baytan, Baytan Y.
    77. Kur’an-ı Kerim ve Meali, Abdülbâki Gölpınarlı, Remzi Kitabevi Y.
    78. Fuyuzat; Kur’an-ı Mübin’in Mealen Tefsiri, Şemsettin Yeşil, İst. 1964
    79. Kur’an-ı Kerim ve Türçe Anlamı (Meal) (3 cilt), Hüseyin Atay ve Yaşar
    Kutluay, D.İ.B. Y.
    80. Kur’an-ı Kerim, Besim Atalay, İst. İ962
    81. Kutsal Kur’an Türkçe Meali, Sadi Irmak, İst, 1962
    82. Kur’an-ı Kerim Meali, Y. N. Öztürk, Yeni Boyut Y.
    83. Kur’an-ı Kerim ve Açıklamalı Yüce Meali, Ayntabî Mehmed Efendi,
    Huzur Y.
    84. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Açıklaması, Osman Keskioğlu, Eren Y.
    85. Kur’an-ı Kerim’in Türkçe Anlamı, Ş. Taha, Birleşik Dağıtım Ankara Y.
    86. Kur’an ve Açıklamalı Meali, Heyet, Nesil Basım Yayın
    87. Kur’an Meali, Ahmet Varol, Ozan Y.
    88. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Tefsirli Meal-i Âlîsi, Hasan Rızâ, Baytan Y.
    89. Kur’an-ı Kerim ve Türkçe Anlamı, Mustafa Hizmetli, Birleşik Y.
    90. Nüzul Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Meali, Mesut Okumuş, Birleşik
    Dağıtım Ankara Y.
    91. Kur’an-ı Kerim ve Kürtçe Meali, Abdullah Varlı, Şahsi Y.
    92. İngilizce Kur’an-ı Kerim Meali, Heyet, İlmi Neşriyat
    93. Kur’an-ı Kerim’in Mealen Manzum Açıklaması, A. Adnan Sütmen, Üçdal
    Neşriyat
    94. Tanrı Buyruğu Oku, Kur’an Nazım Çeviri, Rızâ Çiloğlu, İst. 1987
    95. Kur’an-ı Kerim, Süleyman Tevfik Özzorluoğlu, İst. 1932
    96. Lafzen ve Meâlen Kur’an-ı Hakim’in Tercümesi, Ali Rızâ Sağman, İst.
    1980
    97. Kur’an-ı Kerim ve Yüce Meali, Süleyman Ateş, Kılıç Y./Yeni Ufuklar
    Neşriyat/Şura Y.
    98. Kur’an-ı Hakim ve Öztürkçe Meali, Dabbetu’l-Arz Profesör 1400 (Alevi
    Dedeleri), Ank. 1995
    99. İslâm’ın Mukaddes Kitabı Kur’an-ı Kerim, Türçe Tercüme ve Tefsiri, Hacı
    Murat Sertoğlu, İst. 55
    100. İniş Sırasına Göre Kur’an-ı Kerim Meali, Y.N.Öztürk, Yeni Boyut Y.
    101. Mevzularına Göre Âyetü-i Kerimeler ve Mealleri, (2 cilt), Şamil Y.

    - 73 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -5-
    OKUMA VE YAZMA
    •
    Kırâat/Okuma; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Yazma
    •
    Alfabe; Yazının Temel İşaretleri
    •
    Okuma-Yazma Kavramıyla İlgili Diğer Yakın Kavramlar
    •
    Namazda Okumak; Kıraat
    •
    Kur’an’ı Okumak (ve Ona Tâbi Olmak); Tilâvet
    •
    Tertîl
    •
    Kur’an’ı Nasıl Okumalı, Nasıl Anlamalıyız?
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Okuma, Yazma ve İlim
    •
    Hadis-i Şeriflerde Okuma, Yazma ve İlim
    •
    Kalem
    •
    Kitab
    •
    Bilgisizlik Olarak Cehâlet (Cehl)
    •
    Günümüz İnsanı ve Okuma
    Kırâat/Okuma; Anlam ve Mâhiyeti
    Okuma: Yazılı bir metnin harflerini tanıyarak ne yazıldığını anlamak, kıraat etmek, tilâvet etmek; yazılı bir metnin muhtevâsını kavramak ve öğrenmek demektir. Okumanın hayatımızdaki yerini ve önemini bilmeyen yoktur. Ama, günümüzde ekonomik problemler, kapitalist düzenin çalışma şartları, televizyon, bilgisayar gibi teknolojik ve eğlenceye dayalı araçlar, boş vakitlerin okuyarak değerlendirilmesine engel olmaktadır. Okumayı bilmek yetmemekte, okumaktan zevk almamız da gerekmektedir. Gerekli gördüğümüz yerleri not alarak, tartıp tartışarak, düşünüp üreterek tekrarlayıp yankılaştırarak, benimseyip sindirerek, genişletip tazeleyerek, gözleyip örnekleştirerek, hayatta nasıl bir yer aldığını ve nasıl uygulanacağını değerlendirerek okumalıyız. Açlık yemekle giderildiği gibi, bilgisizlik de okumakla giderilir. Okumak bir gâye değil, bir araçtır. Niçin okuduğumuzu, okuduktan sonra bizde nasıl değişiklik olması gerektiğini değerlendirmemiz gerekir. Bir kitabı okuduktan sonra, eskisinden daha akıllı, daha şuurlu hareket edebilmeliyiz.
    Okuma eylemi, çok kapsamlı ve oldukça karmaşık bir eylemdir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 74 -
    İstenilen sonucu elde edebilmek için göz ve beyin arasında dikkatli
    bir işbirliği gerekir. Yani sayfada yazılı olan harflerin anlattığı
    fikirlerin tamamen kavranması şarttır. Aynı zaman okuma amaçlarımız
    da farklılık gösterir. Değişik okuma tekniklerine ve hızlı okumaya
    âşina olmak çok önemlidir. İlgili yazının uzunluğu, zorluğu
    ve konusuna göre doğru tekniğin seçilmesi gerekmektedir. Okumada
    kullanılan başlıca üç teknik; taramak, gözden geçirmek ve
    detaylı okumadır. İyi okumak, anlayarak okumak demektir. Okurken
    bütün akıl, bilgi birikimi ve hayal gücü harekete geçirilmelidir.
    Gözlerin kelimeler üzerinde dolaşması yetmez. Durulması ve
    düşünülmesi gereken yerler vardır. Altı çizilmesi, notlar alınması
    gereken yerler bulunabilir. Bütün benliği vererek açık bir zihinle
    okumanın gereği, fikir veren ciddi kitaplarda daha fazla ortaya
    çıkar.
    Kitap, size istediğiniz zaman ders vermeye hazır bir öğretmendir.
    Büyük insanlarla oturup sohbet etmenin, onlarla konuşmanın
    yolu “okumak”tır. Bir kitabı dikkatle okumak, onun yazarıyla saatlerce
    sohbet etmek demektir. Kitaplar, insanlar, ülkeler ve asırlar
    arasında bilgi alışverişini sağlayan araçlardır. Değerli kitaplar, insana
    düşünmeyi de öğretir. Okumak, anlama yeteneğini geliştirir,
    duyguları güzelleştirir, sezgi gücünü arttırır, olayları ve insanları
    anlamakta, problemleri çözmede yol gösterir. Mesleğinde, bulunduğu
    konumda yükselmek, başarılı olmak isteyenlerin yapması
    gereken en önemli işlerden biri okumak olmalıdır.
    Sadece kitap değildir okunması gereken. İnsan, tüm eşyayı,
    tüm varlığı, tüm olayları, hayatı ve öteki hayatı, duyguları, her
    şeyi okumalı, okuyabilmelidir. Eşyanın dilinden anlayacak şekilde,
    yabancı ve yerli dile sahip olmalıdır. “Oku!” emrinin yöneldiği şey,
    tek bir şey değildir. Ama, okunacakların içinde kitap, kitapların
    içinde de “O Kitab” baş sırayı alır.
    Okumayı tavsiye ederken, Peygamberimiz’in “faydasız bilgiden
    Allah’a sığındığını” unutmayalım. Mideyi nasıl zararlı gıdalarla
    doldurmak zararlı ise, zihnin gıdası olan kitaplar için de
    aynı durum sözkonusudur. Beynin ve gönlün hastalanması, midenin
    hastalığından elbette çok daha kötüdür. Hazmedilmeyen
    gıdalar nasıl hastalıklara sebep oluyorsa, özümsenip hazmedilmeyen
    kitaplar ve okuma da kafanın ve gönlün hastalanmasına
    sebep olabilir. Bilgi, sindirildiği zaman hayata dönüşür. Bir kısmı
    düşünceyi,bir kısmı duyguyu, bir kısmı da eylemi besler. Beslemeyen
    bilgi, kendisinden Allah’a sığınılması gereken faydasız bilgidir.
    Gıda zehirlenmesi gibi bilgi zehirlenmesi de olabilir. Bilgiyi ölçme
    ve değerlendirmenin, bilgiyi elde etmek kadar, belki daha fazla
    OKUMA VE YAZMA
    - 75 -
    önemi olduğunu unutmamalıyız. Elimize geçen her kitabı okumak,
    bazen ciddi zararlara sebep olabilir. Her kitabı değil, bizim
    için faydalı olacağına inandığımız güzel kitapları seçerek okumalıyız.
    Faydalıdan ziyade, en faydalı olanları seçmek ya da güvenilen
    bir büyüğün tavsiye ettiği kitaplardan, program dâhilinde
    okumak en güzelidir.
    Okumak, sadece boş zaman işi değildir. Okumayı boş zaman
    işi kabul edenler, onu çekirdek çitlemek, pul koleksiyonu yapmak
    türünden çok basit görmüş ve teferruat saymış olurlar. Okuma
    dürtüsü, bilgi ve hikmet sevgisinden kaynaklanmalıdır. O zaman
    okumak, bir zahmet değil; bir lezzet halini alacaktır. Bu zevki tadan
    biri, okumayınca rahatsız olur, sanki bir tarafının eksildiğini
    hisseder. Kitaplar sadece bilgiyi öğretmezler, aynı zamanda hayatı
    da öğretirler.
    Elektronik ve dijital yazıların, çağdaş insanı olanca kuşatmasına
    reğmen, kitabın önemi devam edecektir. Kitaplar, bilginin en
    sâdık taşıyıcıları olmayı sürdürecektir. Kitaba alternatif olarak çıkartılan
    bilgi taşıma araçlarının hayli baştan çıkarıcı câzibesi bile
    kitabı tahtından etmeyi başaramamıştır. Her alanda ve her şeyde
    olduğu gibi, doğruyu, iyiyi, güzeli kitap konusunda aramak, okurların
    başta gelen görevidir.
    Ciddi kitapları ve özellikle Kur’an’ı bütün dimağımızı, bütünü
    ruhumuzu ve şuurumuzu vererek okumalıyız. Okuduklarımız üzerinde
    düşünmeli ve hayatımıza daha iyi yön verebilmeliyiz.
    Unutmayalım, bütün kitaplar bir Kitab’ı daha iyi anlamak için
    olmalı, ya da bütün kitapları bir tarafa koyarak Allah’ın Kitabı
    Kur’an’ı, hayata tatbik edip hâkim kılmak için, canlı Kur’an olmak
    gâyesiyle okumalıyız.
    Kur’an’ın ilk iki sûreye okumanın ve yazmanın
    önemini vurgulayarak
    başladığını biliyoruz.1 Zaten okumak anlamına gelen
    “Kur’an” kelimesinin
    bu kitaba ad olması bir tesadüf değildir.
    Henüz vahyin ve mücâdelenin ilk yıllarında, geceleyin kalkıp
    Kur’an okuma ve bunun metodu konusunda özlü bilgiler veren
    Müzzemmil sûresinin ilk âyetlerinin uygulamasıyla ilgili olarak
    aynı sûrenin son âyeti, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bir topluluğun
    geceleyin Kur’an okuduğunu bizlere haber vermektedir.2 Bir
    âyet-i kerimede hem okumak için hem de insanlara okutmak için
    1] 96/Alak, 1-6; 68/Kalem, 1-2
    2] 73/Müzzemmil, 1-8, 20
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 76 -
    Kur’an’ın parça parça indirildiği ifade edilir.3 Bu âyette “insanlara
    okuman için” ifadesinden, Rasûlün başkalarına Kur’an öğretmesinin
    istendiği açıkça anlaşılmaktadır.
    Kur’an’da, okumayı emreden çok sayıda âyet vardır. Bu
    âyetlerin uygulanıp hayata geçirilmesi ile ilgili olarak belirtmemiz
    gereken bir hususa dikkat çekmek istiyoruz. Mekke’deki
    mücâdelenin, Rasûlün önderliğinde bir avuç arkadaşı tarafından
    gizlice yürütüldüğünü dikkate alırsak, bu âyetlerin gereği olarak
    resmî birtakım eğitim kurumları görme beklentisine girmemiş
    oluruz. Zira Mekke mücadelesinin tarzı gereği eğitim kurumları
    da sivil
    ve gizli bir özellik arzetmektedir. “Erkam’ın evi” örneğinde
    olduğu gibi, bu iş için, daha çok, dikkat çekmeyen emniyetli
    yerler seçilmiştir. Yine dönemin hassasiyeti gereği Rasul (s.a.s.),
    Mekke’de okuma-yazmaya ağırlık verme yerine daha çok sohbet
    şeklindeki bir eğitime önem vermiştir. Zira başka çalışmalara zaman
    yoktu. Müslümanlar çok kısa zamanda Kur’an’ı ve mücâdeleyi
    öğrenmek zorundaydı. Dahası Rasul, göstermelik şekilciliğe değil,
    bilakis eğitimin muhtevâsına önem veriyordu. Dolayısıla bu zor
    şartlar altında insanların eğitilmesi, bireysel ve sosyal bir değişimin
    gerçekleşmesi çok daha önemliydi. Nasıl ve ne şekilde bir eğitim
    uygulanacağı ise şartların elverdiği ölçüde insanın inisiyatifine
    bırakılmıştı. Neticede bu gibi durumlarda sözlü eğitim, yazılı eğitime
    oranla zaman kazandırma ve takibatlarda risk önleme açısından
    daha müsaitti ve bu sebeple tercih edilmişti. Yazılı eğitime ve
    kurumlaşmaya ise Medine döneminde geçilmiştir.4
    Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e Kur’an’dan, önce ‘ikra” âyeti inmiştir.
    Oysa, daha henüz Rasûl’ün elinde okuyacağı bir şey yoktu. Öyleyse,
    Rasûl’e daha ilk başta okuması emredilen neydi? Bu konuda,
    birkaç seçeneği belirtmeyi
    uygun görüyoruz.
    1. Bilginler
    ‘Kur’an’ın bir gecede indirildiğini, ‘inzalini’ belirten
    âyetler konusunda ayrılıklara düşmüşlerdir. Bu noktada, genellikle
    kabul edilen görüş, Kur’an’dan ilk âyetin Kadir gecesi indiği, daha
    doğrusu, Kur’an’ın Kadir
    gecesi inmeğe başladığı şeklindedir. Bu,
    yanlış bir görüş değildir. Çünkü, Kur’an’a dikkatle bakanlar, gerek
    Kitap, gerekse Kuran kelimesinin, bütün olarak Kitap
    ve Kur’an
    için kullanıldığı gibi, Kur’an’ın bir bölümü
    için de kullanıldığını
    görürler. Şu halde, Kur’an’ın bir tek kelimesi bile Kur’an’ın bütünü
    yerine geçmektedir. Kur’an âyetleri, kelimeleri, hattâ harfleri
    birbirleriyle iç içe bir örgü halindedir. Bu bakımdan, bir âyetin,
    3] 17/İsrâ, 106
    4] Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 176-177
    OKUMA VE YAZMA
    - 77 -
    hattâ bir kelimenin tam olarak anlaşılabilmesi için Kur’an’ın bütünüyle
    anlaşılması gerekir. Bunu, Yunus Emre bir deyişinde, “dört
    kitabın manâsı saklıdır
    bir ‘elifte”, bir diğer deyişinde, “dört kitabın
    manâsı Lâilâhe illallah” şeklinde ifade etmekte, aynı zamanda,
    üzerinde büyük tartışmalar olan “Lâ ilâhe illâllah
    diyen Cennet’e
    girer” 5 hadisini de gâyet güzel açıklamış olmaktadır. Bu noktada,
    Hz. Ali’nin de şöyle bir sözü vardır: “Kur’an hamd sûresinde
    toplanmıştır, hamd sûresi besmelede toplanmıştır, besmele başında
    b harfinde toplanmıştır, b altındaki noktada toplanmıştır,
    ben
    o noktayım.” Sufîler, Kur’an’ın ilk kez toplu halde Peygamber’in
    kalbine indirildiğini, sonra da yerine
    ve zamanına göre parça parça
    indirildiğini belirtir ler ki, bu da yaptığımız açıklamalarla aynı
    anlama gelmektedir.
    Şu halde, ‘ikra’ = Kur’an’ diyebiliriz.
    2. Peygamber’ den okuması istenen kâinat da olabilir. Gerçekten,
    kâinat
    da Allah’ın âyetlerinden oluşmakta, Kur’an da Allah’ın
    âyetlerinden oluşmaktadır. Daha önce de belirttiğimiz
    gibi,
    Kur’an Kâinatın durulmuş ve sözle, ya da yazıyla ifade edilmiş
    biçimidir; insan da ‘küçük kâinattır’,
    şu halde insanı da okumak
    gerekmektedir. Temelde,
    bu açıklamayla, yukarıdaki açıklama birbirini
    tamamlamaktadır.
    3. Bu “ikra” emrinden şu çok önemli gerçeği ortaya
    çıkarıyoruz:
    İlk çağlarda insanlar, kutsal metinlerini yazıya dökmenin,
    onlara karşı bir saygısızlık olacağına inanırlardı.
    Bu yüzden, eski
    kutsal metinler ağızdan ağıza aktarılırdı.
    İnsanlar yazmaya başladıktan
    sonra, ezberleme
    ve sözlü aktarım güçleri zayıfladı. Eskiden
    beri, geleneğin,
    eğitim ve öğretimin en etkili aktarım aracı
    esasen sözlü aktarımdır. Sözlü geleneğin çok büyük bir toplam
    oluşturan dizeleri, yüzlerce yıldan beri kuşaktan kuşağa aktarılmış
    ve korunmuştur).6 Bu gerçeği
    İslâm da vurgulamış ve bir yandan
    Peygamber’in ümmîliği
    üzerinde dururken, bir yandan da ona
    “yaz” değil,
    “oku” emrini vermiştir. Okumak, illâ kitap okumak
    demek
    değildir; okumak öncelikle ezberden okumayı
    ifade eder. Bu
    yüzden, Hz, Peygamber’e bir kitaptan
    okuması emredilmiyordu;
    ruhundan, kalbinden okuması
    emrediliyordu; çünkü, ortada yazılı
    bir kitap yoktu
    okunacak. İslâm’da hadisler de ağızdan ağza aktarılmış
    ve ancak 160-150 yıl sonra kâğıda geçirilmiştir. Gerçi İslâm
    yazmayı yasaklamaz, teşvik de eder. Fakat, aslolan yazmak değil,
    okumaktır. Bu bakımdan, İslâm’ da Kur’an’ın belki yazılmasından
    çok, ezberlenmesi üzerinde
    durulmuştur. Ama, ne zaman ki yazı
    okumanın önüne geçmiş, modern medeniyet hep yazı üzerinde
    5] Sahih-i Müslim, hadis no: 43, 44, 45
    6] Martin Lings, Antik İnançlar Modern Hurafeler, Yeryüzü Y. İst. 1980
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 78 -
    durmuş,
    o zaman sözlü aktarım ve kalpten okuma önemini
    yitirmiş,
    bilginlerin pek çoğu ‘ilim’ değil, Kur’an’ın diliyle, “kitap yüklü
    eşekler” haline gelmişlerdir.7
    Yazma
    Yazı: İsteklerimizi anlatmak için kullandığımız sözlerin, birtakım
    şekiller halinde gösterilmesidir. İnsanların birbirleriyle iletişim
    kurmak için kullandıkları, dil denen sistemin belli işaretlerle
    belirleyen ikinci bir sisteme yazı diyoruz. Yazı, sözün resimleşmiş
    (şekillenmiş, simgelenmiş) biçimidir. Yazı, alfabe denen ve seslerin
    yerini tutan işaretlerden oluşur. Yazı, zihnimizde oluşan sözlerin
    kâğıt üzerine dökülmüş şeklidir.
    Yazının insanlık tarihindeki önemi hayli büyüktür. Peygamberlerin
    bir kısmına Kitap verilmiş, bir kısmı da önceki Peygamber’e
    gönderilen kitapla hükmetmiştir. Kitaplarda yazı vardır. Ve genel
    kabule göre ilk peygamber Hz. Âdem’e de küçük kitap (suhuf)
    verilmiştir.
    Yazma: Harfleri, heceleri veya fikir anlatan işaretleri yan yana
    getirip istenilen şeyi anlatan şekiller ortaya koymaktır. Söz uçar,
    yazı kalır. Bir atasözünde: “Âlim unutmuş, kalem unutmamış”
    denir. Yazıyı boşluğa dağılan sözlerden üstün kılan unsurlardan
    biri, insanı geleceğe taşımasıdır. Yeryüzündeki bütün kitapların ve
    defterlerin yakılması halinde birçok şeye yeniden başlamak gerekecektir.
    Dolayısıyla yazı, geçmişten büyük hazineler devralmamızı
    ve gelecek nesillere bırakmamızı sağlar. Güzel yazmak için; iyi
    düşünmekle beraber, anlatım açık, cümleler kısa, kelimeler yerli
    yerinde, cümleler dilbilgisi kurallarına uygun, istenen konunun
    düşünceleri kafada iyice yoğrulmuş, gereksiz kelime tekrarlarından
    arınmış olmalıdır.
    Peygamberimiz Zamanında Yazı ve Yazılı Eğitim: Mekke’de
    yazılı bir eğitime ağırlık verilmemiş; daha çok okuma, teşvik edilmişti.
    Medine artık müslümanların özgür vatanı idi, yetki ellerine
    geçmiş ve devlet olmuşlardı. Nasıl ibâdetlerini evde yerine getirme
    zorunluluğundan
    kurtulup mescid edinmiş ve orada cemaat
    olarak açıktan ibâdet etme hürriyeti elde etmişlerse, eğitimi ve
    öğretimi de mescidde açıktan icra edecek hale gelmiş ve kurumlaşmışlardı.
    Daha Medine’nin ilk iki yılında, gelmiş olan Bakara
    sûresinde, alış verişte yazışma ve kâtiplerden bahsediliyor,
    iş akitlerinin
    yazılması emrediliyor.8 Tıpkı gayr-i müsiimlerle yapılan söz-
    7] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., 72- 73
    8] 2/Bakara, 282-283; 24/Nûr, 33
    OKUMA VE YAZMA
    - 79 -
    leşmede olduğu
    gibi, yazılı hukuka bile adım adım geçiliyordu.
    Hepimizin
    çok iyi bildiği gibi Bedir esirlerinin okuma yazma öğretmeleri
    karşılığında serbest bırakılması bu gelişmelerin bir parçasıdır.
    Hatta, esirlere verilen bu görev, Rasulün (s.a.s.) daha önceden
    başlatmış olduğu atılımın sadece bir uzantısıdır. Vatandaşların
    (müslümanlann) eğitimi o kadar önemli ki müslüman olarak gelen
    Mekkeli kadınların imtihan edilmesi emrediliyordu. Toplumsal
    düşünce ve inancın korunması açısından bu samimiyet denemesi
    çok ileri bir adımdır (60/Mümtehine, 10). Sahabenin dolayısıyla
    müslümanlann eğitimi
    konusunda Allah Rasülünün bu kadar titiz
    olmasının en büyük teşvik edicisi Kur’an’ın ilmi ve öğrenmeyi
    emreden âyetleriydi şüphesiz (Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda
    Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 177).
    Alfabe; Yazının Temel İşaretleri
    Dilin seslerini gözlerimizle ayırmaya yarayan işaret sistemine
    “yazı” denir. Yazı, çeşitli işaretlerle gösterilir. Dilde kullanılan sesleri
    gösteren işaretlere de “harf” adı verilir. Bir dildeki harflerin
    belli bir sıraya göre dizilmesine ise “alfabe” denilir.
    Alfabelerin Ana Özelliği: Her kavim ve ulus, inandığı kutsal kitabın
    yazıldığı alfabeyi kullanmaktadır. Tarihte de böyle olmuştur.
    Dünyada hiçbir kavim ve ulus yoktur ki, din değiştirmeden alfabe
    değiştirmiş olsun. Alfabe değişikliği, toplumun tümüyle değişmesini
    ve tarihiyle bağlarını toptan koparmasını gerektireceğinden
    dolayı komünist ülkeler, ihtilal yapanlar (ve Rusya, komünizm
    rejimine geçince) bile alfabe değiştirme cesaret ve cür’etini göstermemişler,
    böyle bir girişimi köklerine, tarih ve kültürlerine bir
    ihânet olarak kabul etmişlerdir.
    Çin alfabesi beş bin karakterden, daha doğrusu resim-kelimeden
    oluşmaktadır. I. Dünya Savaşı sırasında James Yen adında bir
    Çinli, bu alfabeyi sadeleştirerek bin karaktere indirdiği bir alfabe
    ile okuma yazma öğretmede devrim sayılacak gelişmeye öncülük
    etti. Hâlâ Çinliler, binlerce harfden oluşan alfabe kullanmaktadır.
    Japonya’nınbazı kabilelerinde de, bin harften fazla harfi olan
    alfabe kullanıldığı halde, bu yazılarını değiştirmeyi akıllarının
    uçlarından bile geçirmemektedirler. Kutsal kitaplarının yazılı bulunduğu
    bu alfabeyi terk etmeyi, önce dinlerine ve kültürlerine
    bir ihânet olarak görmekte, bu alfabeleriyle teknik gelişmelerde
    Batıdan hiç de geri kalınmayacağını da ispat etmektedirler.
    Türklerin Tarihten Beri Kullandığı Alfabeler: Türkler de tarihlerinde
    birkaç din değiştirmişler, yeni bir dini kabulleriyle beraber,
    o dinin yazılı metinlerinin veya kutsal kitabının yazısını/alfabesini
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 80 -
    de kabul etmişlerdir. Bu alfabeler şunlardır: Göktürkçe, Uygurca,
    İslâm alfabesi, Latin alfabesi.
    Türkler, İslâmiyet’i seçmeleriyle birlikte kabul ederek kültür birikimlerini
    o yazıyla eserlere geçirdikleri alfabeyi (elifbâyı) 900 yıl
    kadar benimseyip kullanmışlardır. Bu yazıya, bazıları yanlış olarak
    “Arap yazısı” demektedir. Fakat, Kur’ân-ı Kerim’in sadece o yazıyla
    doğru olarak yazılabildiğinden ve bütün Müslümanların ortak yazısı
    olduğundan, bu yazı çeşidine Kur’an yazısı veya İslâm alfabesi
    denilmesi daha doğru olur. Türkler bu yazıyı öylesine benimseyip
    kabullenmişlerdi ki, bu yazıya Osmanlıca denmeye başlanmış, değişik
    stiller (hat, yazı çeşitleri) katarak, yazıyı daha da zenginleştirmişler,
    nâdîde hat ve hattatları kültür dünyasına kazandırmışlardı.
    Türkleri, İslâm kültüründen ve Kur’an’dan koparmak isteyen
    düşmanları, bunun yazı değişikliğiyle en kolay bir şekilde gerçekleşeceğini
    biliyorlardı. Bundan dolayı, Osmanlı Devletine akıl vererek
    Türklerin diğer kurum ve hayat tartında olduğu gibi, yazıda
    da Batıyı taklit etmesini tavsiye ve telkin ediyorlardı. Defalarca
    yetkililer tarafından reddedilmesine rağmen, sık sık Osmanlı devleti
    ve halkının yüzlerce senedir kullandığı alfabeyi atıp Batının
    yazısını kabul etmesini teklif etmişlerdi. Komünizm ihtilaliyle bile
    kendi yazısını değiştirmeyen Rusya, 1870 yıllarından itibaren defalarca
    elçiler göndererek Türkler için yeni Batı alfabe taslakları
    sunmuşlardır. Fakat, eski hayat tarzındaki bunca değişikliğe ve
    Batının nice bâtılına kapılarını açmakta tereddüt etmeyen son dönem
    Osmanlı yönetimi, yazısını/alfabesini değiştirecek kadar bir
    teslimiyete düşmemiş, bu teklifleri hep reddedebilmiştir.
    Latin Alfabesinin Kabulü: Harf devriminden bu yana Türkçe
    konuşup yazan her insan, Atatürk devrimlerini benimsemeyen
    Müslümanlar dâhil, herkes (ilk zamanlar devlet zoruyla, sonraları
    artık çaresiz normal karşılayarak) Latin alfabesini kullanmaya ve
    giderek benimsemeye başlamıştır. Bu alfabeye bazıları Türk alfabesi
    demektedir. Bu, tümüyle yanlıştır. Çünkü ne eski Türkler böyle
    bir alfabe kullanmışlar, ne de bu alfabenin Türk ve Müslümanlarla
    bir ilgisi olmuştur. Bu yazı çeşidi Batılı ülkelerin kullanageldikleri
    bir alfabedir. Latin alfabesi, Batıyı her alanda taklit eden, eskiyle
    ve özellikle İslâm’la bağları kökünden koparmak için devrimler
    yapan yeni Türkiye Cumhuriyeti rejimince 1 Kasım 1928 tarihinde
    ve 1353 sayılı kanunla kabul ve tesbit edilmiştir. Bu kanuna göre
    Türk alfabesi olarak kabul edilen Latin alfabesinin Türkçe uygulamasında
    29 harf vardır. Bu yazı sisteminde her ses için ayrı bir harf
    ve her harf için de yalnız bir ses ilkesi göz önünde tutulmuştur.
    OKUMA VE YAZMA
    - 81 -
    Başka bir medeniyetin alfabesinin kabulü, o uygarlığa teslimiyetin
    bir sembolü kabul edilebilir; teslimiyetin ve onda erimenin
    bir göstergesi. Alfabe ve medeniyet değişikliği, tüm tarihin, kültürün,
    çağdaş insanı eskiye ve İslâm’a bağlayan nice köprülerin
    yıkılması anlamına gelir.
    Evet, dünyada din değiştirmeksizin alfabe değiştiren tek kavim
    olarak Türkler gösterilmektedir. Harf devrimi ve diğer devrimlerle
    birlikte, ortak bir medeniyeti paylaştıkları tüm kavimlerden
    laiklik ve kurumlardaki kıyafet gibi birçok konuda farklı bir yol
    izlenmiştir. Tüm Arap ülkeleriyle birlikte, İranlılar, Hintliler, Afganlılar,
    Pakistanlılar, Malezya, Endonezya gibi ülkelerdeki Müslümanlardan,
    tüm Müslüman Afrikalılardan, onların medeniyetlerinden
    kesin çizgilerle farklılaşılmış; eski bağ ve ilişkilerin terk
    edilmesine, bir de yazı değişikliği gibi aşılması mümkün olmayan
    duvarlar örülmüştür. Ülkemiz, bunun yanında, Batılılar tarafından
    da sürekli dışlanmış, onların bu ülkeden şikâyetleri de bir türlü
    bitmek bilmemiştir.
    Bu yazı değiştirmede gerekçe bellidir: Batı uygarlığına girmek,
    eskiyle bağları koparmak ve eski harflerin zorluğu, yeni harflerin
    kolaylığı.
    Yazıyı değiştirmekle, Batının teknik ve bilimsel gelişmelerine
    ne kadar ayak uydurduğumuz her zaman tartışılmış, ama Müslümanlarla,
    İslâmî eserlerle ve Kur’an’la bağımızın kolayca koptuğunu
    herkes rahatlıkla görebilir. Eski harflerin zorluğu ve yeni
    harflerin öğrenilmesinin kolaylığı ise tam bir yutturmaca ve aldatmacadan
    başka bir şey değildir.
    Latin alfabesini kullanan ülkelerle yazı birliği oluşturup onların
    gelişmelerinden yararlanmak iddiasının gerçekliği ise çok
    götürmektedir. Öncelikle belirtelim ki, Batıdan alındığı halde, bu
    alfabe, Batının kullandıklarıyla bile tam uyum sağlamaktadır. A, e,
    ı, i gibi birçok harf Batıda değişik şekilde okunup seslendirilmektedir.
    Batıda kullanılan birçok harf, kullandığımız bu alfabede
    yer almamaktadır: Q (q), W (w), X (x) gibi. Yine, iki, hatta üç sesli
    harfin veya bir sesli bir sessiz harfin yan yana gelip değişik bir ses
    meydana getirmesinin Türk alfabesinde bulunmayışı gibi problemler
    söz konusudur. Ayrıca, kullandığımız bu alfabedeki birçok
    harfi, Batılı hiç tanımamaktadır: Ç, ğ, ö, ş, ü gibi. Latin harflerinin
    Batıdaki kullanımında bu harflerin bilinmemesinden dolayı, bilgisayarlarda,
    özellikle internet üzerinden iletişimlerde bu harflerin
    yazımı büyük çapta problem olmaktadır. Batılılar nice harfi de
    bizdekinden çok değişik telaffuz etmektedir. Renault yazıp reno
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 82 -
    okumaktalar. Bizim Cek diye yazıp okuduğumuz ismi, onlar Jack
    diye yazmaktalar. Bu tür örnekleri çoğaltmak kolay. Söz gelimi bir
    Arap, eğer ille Latin alfabesiyle yazacaksa veya bir Batılı bir kelimeyi
    yazıya geçirecekse, Türklerin yazıya geçirdiğinden çok farklı
    olacaktır bu. Meselâ şeyh kelimesi shaıkh şeklinde yazılmakta,
    ama şeyh diye okunmakta…
    Devlet zoruyla da olsa, rejimin politikası gereği, okuma-yazma
    oranı Türkiye’de % 90’ların üzerine çıkmış olabilir, ama halkın
    kültür seviyesi acaba nasıldır? Okuma-yazma bilenlerin kaçta kaçı
    acaba hayatta gazeteden başka bir eseri hiç okumamış, mektup
    yazmada bile zorlanıp dilekçelerini hep arzuhalcilere yazdırmaktadır?
    Bu anketi kim yapacaktır? Çinliler ve Japonlar, alfabe değiştirmedikleri
    (alfabeleri gerçekten çok zor ve çok fazla harfli olduğu)
    halde, niye Türkiye’den daha geri değiller? Türkiye, alfabesini
    değiştirdiği halde, niye yeterli kalkınma yapıp ilerleyemedi? Halkın
    kültür seviyesinde niye ciddi gelişmeler olmadı; geçim ve seçimden
    başka bir şey konuşmayan ve anlamayan duruma düştü?
    Kullandığımız Latin alfabesi, Türkçe kelimeleri doğru olarak,
    eksiksiz biçimde karşılayamamakta ve iddia edildiğinin aksine
    eski harflerden daha kolay belletilememektedir. Bunlardan daha
    acısı, Kur’an, bu harflerle okunamamakta ve yazılamakta, dilimize
    Arapça ve Farsça’dan girmiş binlerce kelime yanlış yazılmakta,
    yanlış okunmakta, dilimiz de küçük düşürülmektedir.
    Kur’an yazısında, dolayısıyla 900 senedir kütüphanelerimizi
    dolduran eserlerde bulunan harfler, tam olarak Türkçeye yeni
    harflerle aynen yazılıp aktarılamamaktadır. Çünkü eski alfabemizde
    bulunan nice harfin tam karşılığı yeni alfabede bulunamamaktadır:
    Se, ha, hı, zel, dat, ayın, kaf, lâm, vav; eski alfabemizdeki
    bu harfler, yeni yazıda tam karşılıkları olmayan harflerdir. Ayrıca
    birçok eski harfin karşılığı tam olarak tesbit edilemekte, eski alfabedeki
    birkaç harf, aralırnad okunuş farkları olduğu halde, yeni
    alfabede tek harfle gösterilmekte, telaffuz ve anlam karışıklığına
    götürmektedir. Örnek verecek olursak:
    Elif ve ayın harfleri a harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
    karışmaktadır.
    Te ve tı harfleri, t harfiyle harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
    karışmaktadır.
    Se, sin ve sat harfleri, s harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
    karışmaktadır.
    Ha, hı ve he harfleri, h harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
    OKUMA VE YAZMA
    - 83 -
    karışmaktadır.
    Dal ve dat harfleri, d harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
    karışmaktadır.
    Zel, ze, zı ve dat harfleri, z harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
    karışmaktadır.
    Kaf ve kef harfleri, k harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle
    karışmaktadır.
    Ayrıca, eski alfabede kef harfinin dikey çizgisine sağa doğru
    iki tane eğik çizgi eklenerek veya kef harfinin içine üç nokta
    konularak gösterilen nazal n (yani genizden gelen n sesi hiçbir
    harfle artık yazılamamakta, vav sesinin kalın ve yuvarlaklığı “v”
    sesiyle verilememekte, he harfinin göbekten geliyormuşçasına
    değişik fonetik özelliği “h” harfiyle tümden kaybolmakta, ha, hı
    ve ayın harflerinin boğazdan çıkan değişik telaffuzları yeni alfabe
    sâyesinde tarihe karışmaktadır. Yine, uzatma işaretlerinin aynı zamanda
    inceltme işareti olarak da kabul edilmesiyle, önceki harfin
    uzun mu, yoksa ince mi okunacağının karıştığı ve bilgisayarlardaki
    zorluk da eklenerek artık bu işaretin tümden kaldırılması, Arapça
    ve Farsça’dan dilimize girmiş yüzlerce kelimenin hecelerinin uzun
    okunamayışı ile telaffuzun ve şivenin bozulması gibi problemler
    eklenebilir. Türkçe’deki ince ve kalın “e”leri de bu alfabe ile ayırt
    etmek mümkün olmamaktadır.
    Kur’an, Latin alfabesiyle doğru bir şekilde yazılıp okunamadığı
    gibi, Kur’an terimleri, dinî tabir ve kavramlar da doğru bir
    şekilde okunmak, kökü bilinmez, anlaşılmaz hale gelip kolayca
    unutulması veya anlamlarının yozlaştırılması sağlanıyordu. Eski
    yazı denildiği halde, Kitab’ımızın yazısı olduğu için eskimeyen ve
    eskimeyecek olan bu yazımuz, sağdan sola doğru yazıldığından,
    gözün yapısına uygunluk arzediyor, gözü bozmuyordu. Onun için,
    eski Türklerde ve hâlâ İslâmî alfabeyi kullanan kavimlerde gözlük
    takana (veya lens kullanmak zorunda kalana) fazla rastlanmaktadır.
    Ayrıca, şimdiki harflerin şekillerinin sert ve donukluğuna, bu
    harflerle sanat ve üstün beceri gösterilememesine karşılık; Kur’an
    harflerinin güzel yazılması, hârikulâde tablolar ve sanat eserleri
    meydana getiriyor, hattatların ve kâtiplerin kabiliyeti güzel bir estetik
    oluşturuyor, okuyanları ve hatta sadece harflere bakanları
    tabii zevke gark ediyor ve sanat gösterisine dönüşüyordu.
    Var mısınız, günlük işlerimizde kendi yazımızı kullanalım, en
    azından kendi aramızda hilâl/kamerî takvimini kullanalım, kendi
    medeniyetimize uygun kıyafetleri kuşanalım! Gücümüz yettiğince
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 84 -
    ve kendi çapımızca devrimleri devirelim…
    Okuma-Yazma Kavramıyla İlgili
    Diğer Yakın Kavramlar
    İlim
    Kur’an’ın, 854 yerde ilimden bahsetmesi, bilmeye, öğrenmeye
    verdiği önemi gösterir. Ayrıca Allah, Kur’an’ın bilgiye dayalı bir
    kitap ve yol göstermek için bir rahmet olduğunu ifade ediyor9.
    Bilmeksizin zan ile konuşmayı yasaklıyor (3/Âl-i İmran, 66; 4/Nisâ,
    157). Bilenlerle
    bilmeyenlerin bir olmayacağından (39/Zümer, 9),
    Allah’tan en çok âlimlerin korkacağından (35/Fâtır, 28), iman edenlerle,
    kendilerine ilim verilenlerin derecelerinin yükseleceğinden
    (58/Mücâdele, 11) bahsediyor. “Rabbım ilmimi artır, de” (20/Tâhâ,
    114) âyetiyle de mü’minin ruhuna şiddetli bir ilim ateşi yakıyor.
    Ancak ilmi, amaçsız bir şekilde kendi başına bir değer olarak alıp
    kutsamıyor. Onun salt bir bilgi yığını olarak biriktirilmesini yeterli
    bulmuyor, bir gâyeye hizmet etmesini ve topluma aktarılmasını
    da istiyor. İşte tebliğ ve inzarın böyle bir fonksiyonu vardır.
    Tebliğ ve inzâr
    Kur’an, tebliğ kelimesinden yaklaşık 25 defa çeşitli şekillerde
    bahsediyor. Açıkça “sana indirileni tebliğ et” diyerek bunu
    farz
    kılıyor.10 Ayrıca Kur’an 130 defa inzardan ve uyarıdan bahsediyor.
    Rasulün tebliğci, uyarıcı ve müjde-leyici (mübelliğ, münzir ve beşir)
    olduğunu zikrediyor.11 Tebliğ ve inzar deyince
    yüzeysel olarak gerçeği,
    insanlara bir defa duyurmakla tebliğin tamamlandığı gibi bir
    anlayış, şimdiye kadar düşüncelerimize
    hakim oldu. Ancak Kur’an,
    olayı bu kadar yalın olarak ele almıyor. Inatlaşmış inkârcıların ve
    iman etmeyecek olanların tekrar uyarılmasına gerek görmezken,
    Allah’tan korkan ve Kur’an’a uyan kimselerin uyarılmasını (inzar)
    istiyor.
    12 Uyarılan kimse Allah’tan korkuyor ve Kur’an’a tabi oluyorsa
    niçin uyarılacak, bu sorunun cevabını bulmamız gerekiyor.
    Hem bu âyet Mekkîdir ve imanla ilgilidir.
    İşte buradaki “Korkan
    ve tabi olan” kimsenin uyarılmasından
    maksat o kimsenin eğitilmesidir.
    Dolayısıyla bu tür kimseler için tebliğ ve uyarı bitmemiştir,
    devam etmektedir. Diğer bir deyişle tebliğ, anlık bir olay değil,
    düzenli bir süreçtir
    ve eğitimcinin yaptığını yapmaktadır. Bu sebeple
    kendisinin
    davetçi olduğunu hissedenler aynı zamanda iyi
    9] 7/A’râf, 52
    10] 5/Mâide, 67
    11] 26/Şuarâ, 115, 13/Ra'd, 7; 14/İbrâhim, 52; 24/Nûr, 52
    12] 36/Yâsin, 6-11
    OKUMA VE YAZMA
    - 85 -
    birer eğitimci
    olmak zorundadırlar.
    Dâvet, Tezkir ve İrşad
    İnsanları, İslâm anlamında hayra çağırmayı Allah emretmektedir.
    Ancak bu çağırıyı zihinsel ve kültürel derinliği olmayan, yüzeysel
    ve yalın bir tellallık olarak algılamak, kavramı anlamından
    saptırmak olur. Çünkü Allah bu çağrının hikmetle ve güzel öğüt
    (va’z)le yapılması gerektiğini söylüyor.13 Burada hikmet ve mev’ıza
    kelimelerinin muhtemel aniamiarı-nı kısaca belirtmek gerekirse,
    bu iki kelimenin, muhatabın gönlüne ve dimağına işleyen bir eğitim
    ve öğretimden bahsettiği muhakkaktır. Çünkü Bakara ve Ali
    İmran sûrelerinde kitabın ve hikmetin öğretilmesinden bahsediliyor,
    Peygamberin
    de bunun için gönderildiği açıkça söyleniyor.14
    Dolayısıyla dâvet kavramının eğitimden ayrı düşünülmesi mümkün
    değildir.
    Tezkir kavramında da böyle bir öğütten ve eğitimden bahsedildiğine
    inanıyoruz. Sen müzekkirsin (öğüt veren), öğüt vermek
    fayda verecekse öğüt ver, öğüt mü’minlere fayda verir bu sebeple
    öğüt ver ve Kur’an’la öğüt ver 15 âyetlerinde anlatılmak istenen,
    eğitimin ve eğitim yönteminin ta kendisidir. Özellikle mü’minlere
    fayda
    verecek “Kur’an’la öğüt” bunu çağrıştırmaktadır.
    Hatta, öğüt almak anlamında kullanılan tezekkür kelimesi
    öğrenmek
    anlamında kullanılmaktadır. “De ki hiç bilenlerle bilmeyenler
    bir olur mu? Ancak akıl sahipleri tezekkür eder (öğüt
    alır).” 16âyetinde geçen tezekkür öğrenme anlamındadır.
    Çünkü
    konu bilmek ve bilmemektir. Zaten kelimelerin
    Türkçe anlamı
    üzerinde düşünüldüğü zaman öğüt vermek öğretmek, öğüt almak
    da öğrenmek anlamına gelir.
    Aynı şekilde Kur’an, iyilik ve doğruluk anlamına gelen
    Rüşd’ün,17 öğrenilmesinden ve öğretilmesinden bahsediyor.18 Dolayısıyla
    Kur’an, mürşid kavramını, kişiye doğruyu öğreten eğitimci
    anlamında kullanmaktadır. Yine Allah, Rasûlü aracılığı ile
    mü’minlere İmanı sevdirdiğini, inkârı ve isyanı kötü gösterdiğini
    belirtiyor. Buna uyanları da Raşidier olarak niteliyor.19 Dolayısıyla
    Allah ve Rasûlü onların mürşidi oluyor.
    13] Nahl/125
    14] 2/Bakara,
    129, 151; 3/Âl-i İmran, 164
    15] 88/Ğâşiye, 21; 87/A'lâ, 9; 51/Zâriyât, 55; 50/Kaf, 45
    16] 39/Zümer, 9
    17] 2/Bakara, 256
    18] 18/Kehf, 66
    19] 49/Hucurât, 7
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 86 -
    Tefekkuh ve Tefekkür
    Bu kavramları Kur’an, bilgiyi öğreten açısından değil, kendisine
    bilgi sunulan kimselerin anlaması ve düşünmesi açısından
    kullanıyor
    ve edilgen kalıplarda zikrediyor. Tefekkür, ye-tefakkahu
    veya yefkahu şeklinde.20 Sonraki dönem İslâm âlimleri sıkça kullandıkları
    fıkıh ve fakih, fikir ve mütefekkir
    kelimelerini Kur’an’ın
    bu ifadelerinden alarak kavramlaştırmışlardır. Benzer şekilde
    Kur’an, irfan kelimesini bizim kullandığımız kalıpta kullanmamış,
    örf-mâruf şeklindeki kalıplarda
    kullanmıştır. Her iki kelimeyi de
    kişiler için “tanınan” ve soyut ifadeler için “âdet olmuş uygulamalar”
    anlamında kullanmıştır.21 Bazen aynı kelimeyi iyilik anlamında
    kullanırken,22 bazen de bilmek anlamında
    kullanmıştır.23
    Sonraki dönemlerde
    irfan kelimesini kavramlaştıranlar, daha çok
    bu anlamda meşhurlaştırmışlardır. İlim-irfan görmüş” deyimine
    bakılırsa daha çok terbiye anlamına kullanıldığını farkederiz.
    Daha sonraları tâlim ve terbiyenin kullanılması, bundan hareketle
    olmalı diye düşünüyoruz.
    Tedris, Maarif, Tâlim-Terbiye
    Terbiye kavramına Kur’an’da “Rabb” kelimesinin dışında rastlayamıyoruz.
    Ancak Araplar, bu kelimeyi “çocuğu büyütüp
    beslemek,
    doyurmak vs.” anlamında kullandıkları için terbiye kelimesinin
    İslâm ümmeti tarafından bu anlamda kavramlaştırıldığını
    görüyoruz. (Mevarid, Rabb kelimesi). Edeplendirme anlamında
    tedip kelimesinin herhangi bir türevini
    de zikretmez Kur’an. Ancak
    Medrese, Müderris ve Tedris kavramlarının aynen olmasa bile
    türevlerinin Kur’an’da kullanıldığını görüyoruz. Kitabı okumak ve
    öğrenmek anlamında
    Kur’an’da 7 âyette geçmektedir. “Kur’an’ı
    indirdik ki Kitap sadece bizden önceki iki gruba indirildi, biz onların
    kitabını
    okumaktan fdiraset) habersizdik” demeyesiniz”.24 Hicri
    II. asırdan itibaren kurulup gelişen eğitim kurumlarının adı olan
    medrese, okutulan ders ve müderris kelimeleri hep bu mastardan
    türetilmiştir.
    Tanzimattan itibaren medreseden ayrı olarak açılan modern
    okulların ve eğitim işlerinin tanziminden sorumlu bakanlığın kurulmasında
    farklı kavramların kullanıldığını görüyoruz. Söz konusu
    bakanlık önce Mekâtib-i Umumiye Nezâreti (1846), daha sonra
    20] Muhammed Fuad Abdulbâki, Mucemül Müfehres li-Elfâzı’l Kuran
    21] 2/Bakara, 146; 7/A'râf, 46
    22] 2/Bakara, 235
    23] 2/Bakara, 89; 7/A'râf, 199
    24] 6/En'âm, 156
    OKUMA VE YAZMA
    - 87 -
    da Maarif-i Umumiye Nezâreti (1856) adları ile anılmıştır. Cumhuriyetle
    birlikte ise Tâlim-Terbiye ve Eğitim-Öğretim kelimeleri
    yaygın olarak kullanılmıştır.
    Kur’an’ın Eğitime Yönelik İlkeleri
    Okumaya, yazmaya ve ilim öğrenmeye yönelik olarak Kur’an’ın
    söylemi konusunda daha önce bilgi vermiştik. Bunlara
    tekrar girmeden
    eğitime yönelik teklif ettiği ilkeleri de kısaca
    ortaya koymak
    gerekir. Çünkü ilâhi kitap, insanın eğitimini
    belirsizliğe terk
    etmemiştir. Ancak bu ilke ve kurallar, daha çok genel bir nitelik
    arzetmekte, teknik düzenleme işlemlerini
    insan düşüncesine bırakmaktadır.
    Şimdi bu ilkelere kısaca göz atalım:
    Her şeyden önce bilmeyi, anlamayı ve düşünmeyi öngören
    ilâhi vahiy; bilmeden konuşmayı,25 yapmadıklarını
    söylemeyi 26yasaklıyor;
    insanın bildiklerini uygulamasını istiyor ve uygulamayan
    kimseleri kınıyor.27 Dolayısıyla eğitimcinin tutarlı olmasını istiyor.
    Öğretmedikçe sorumlu tutmuyor.28 İnsanın sorumluluğu ile
    bilgilendirilmesini
    doğru orantılı olarak görüyor. Kolaylaştırmayı
    emrediyor,
    zorlaştırmayı çirkin buluyor29; yumuşak muâmeleyi
    emrediyor,30 muhâtabın seviyesine
    göre ve anlayacağı bir dille öğretilmesi
    gerektiğini öneriyor.31 Affedici olmayı, ceza
    ve sert muameleye
    tercih ediyor.32
    Faraziyeler üretmekten sakındırıyor,33 hedefi olmayan salt
    bir eğitim kutsamasını kabul etmiyor. Hem uzun vadeli hem de
    kısa vadeli hedefleri gözönünde bulunduruyor,
    fakat uzun vadeli
    olanları ön plana çıkarıyor.34 Bu nedenle inançlı bir eğitim ve öğretim
    öneriyor,35 seküler ve dinsiz bir eğitimi reddediyor.36 İnançlı
    bir eğitimde, ferdin ve âlemin, kısaca tabiatın parçalanmasını
    kabul etmiyor, bütünleştirici
    ve tevhidi bir dünya görüşü kazandırmayı
    hedefliyor.37 Bu tevhidi bilinçle Allah’tan başka kimseden
    korkmayan, kendine güven kazanmış, şahsiyetli bir fert ve ümmet
    25] 3/Âl-i İmran, 66
    26] 61/Saff, 2
    27] 62/Cum'a, 5
    28] 17/İsrâ, 15
    29] 22/Hacc, 78
    30] 3/Âl-i İmran, 159; 20/Tâhâ, 44
    31] 2/Bakara, 233, 286; 41/Fussilet, 44
    32] 57/Hadîd, 199
    33] 5/Mâide, 101, 102
    34] 25/Furkan, 77; 15/Hicr, 56; 74/Müddessir, 45; 75/Kıyâmet, 20, 21
    35] 96/Alak, 1
    36] 38/Sâd, 26
    37] 17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 88 -
    yetiştirmeyi amaçlıyor.38
    Yöntem olarak telkin, soru-cevap,39 tartışma,40 tekrar, kıssa,
    meseller ve örneklemeye
    sıkça baş vuruyor. Dahası eğitimcinin
    örneklik etmesi ve kendisinden örnek alınması gerektiğini söylüyor.
    41 Tümden gelim ve tüme varım metodlarının her ikisini de
    kullanıyor.42
    Kur’an’ın Çocuk Eğitimi ile İlgili Hükümleri
    Bu tür ilkeleri çoğaltmak mümkün, ancak yazımızın sınırlarını
    zorlamak istemiyoruz. Zira konumuzu daha çok çocuk eğitimi
    ilgilendiriyor.
    Dolayısıyla bu bilgiler ışığında kısaca çocuk eğitimine
    değinmemiz gerekiyor. Çünkü Kur’an’ın çocuk eğitimiyle
    ilgili de
    birçok hükmü vardır şöyle ki:
    Her şeyden önce Kur’an’ın tesbit etmeye çalıştığımız eğitimle
    ilgili genel prensipleri çocuklar için de geçerlidir. Zira Allah
    yetişkinlere
    karşı yapmadığımız şeyleri söylememizi nasıi abes olarak
    telakki ediyorsa çocuklara karşı da benzeri bir tutuma girmek
    haydi haydi abestir. Yani çocuklara karşı da tutarlı olmak zorundadır
    eğitimci. İster ebeveyn olsun, ister öğretmen olsun farketmez.
    Allah Teâlâ yetişkinleri bile uyarmadan sorumlu tutmuyorsa
    ve cezalandırmıyorsa, sorumluluğu olmayan çocuklar, nasıl cezalandırılır
    ve dövüiür? Hatta genel bir ilke olarak Allah’tan başkasından
    korkmayı yasaklayan Kur’an’ın hükmüne rağmen
    çocuklar
    nasıl korkutularak eğitilir? Dolayısıyla dayak nasıl cennetten çıkarılır?
    Büyüklere bile yumuşak muameleyi emreden Kur’an’ın bu
    hükmü, çocuklar için daha da öncelikli
    olarak geçerlidir. Büyüklerin
    gücüne göre sorumluluk yükleyen
    Kur’an, çocukların seviyesine
    göre yük yüklemeye de aynı şekilde öncelik vermiş olur. Zira
    kolaylaştırmaya çocukların,
    büyüklerden daha çok ihtiyacı vardır.
    Özel olarak da Kur’an, çocukların eğitimine yönelik hükümler
    koymuştur. “Kendinizi ve ehlinizi ateşten koruyunuz.” 43âyeti, bunun
    en bariz örneğidir. Mallarımızı Allah yolunda harcamamız nasıl
    imtihansa, çocuklarımızı, Allah yolunda yetiştirmemiz de, aynı
    şekilde imtihandır.44
    38] 5/Mâide, 3, 44; 2/Bakara, 150
    39] 26/Şuarâ, 70-75
    40] 56/Vâkıa, 58-72; 16/Nahl, 125
    41] 33/Ahzâb, 21; 60/Mümtehine, 4, 6
    42] 10/Yûnus, 31; 2/Bakara, 255
    43] 66/Tahrîm, 6
    44] 8/Enfâl, 28
    OKUMA VE YAZMA
    - 89 -
    Ayrıca Allah, Lokman (a.s.)’ın dilinden çocuğa öğüt verme konusunda
    çok ciddi bir örnek sunmaktadır. Allah’a ortak koşma,45
    namazı kıl, iyiliği emret, kötülükten me-net, başına gelene
    sabret,46 insanlardan yüz çevirme,
    şımararak yürüme, çünkü Allah
    kibiriileri sevmez,47 yürümende ve konuşmanda mutedil ol.”.48
    Allah, terbiye konusunda iman, amel ve ahlâk eğitimini
    bütünlük
    içinde sunmaktadır. Anne-babaya itaati öğütlerken,
    çocuğun
    şirk koşmasını dayattıkları zaman onlara bile
    itaat etmemesini
    isteyerek,49 çocuğa sınırlı bağımsızlık ve şahsiyet kazandırmaktadır.
    Ancak ebeveynine
    karşı üf bile demeyecek vefalı bir insan
    olarak yetiştirilmesi
    ve merhamet duygusunun kazandırılması çok
    önemli bir hedef olarak önümüze konmaktadır,.50
    İşte Rasûlün, çocuk eğtimindeki hassasiyetinin altında
    Kur’an’ın bu hükümleri yatmaktadır. Benzeri bir duyarlılıkla bizler
    de benzeri ibretleri yakalar ve uygulayabiliriz.51
    Namazda Okumak; Kıraat
    Kıraet, ‘harflerin ve kelimelerin ‘tertîl’ üzere birbirlerine
    ulanması’
    demektir. Bu yüzden, ağızdan tek bir harfin çıkmasına ‘kıraet’
    denmez.52 Kıraet temelde
    dilin irâdeye dayalı bir eylemidir.
    Akıllı ve konuşan bir insanın ağzından, seslerin kendilerine özgü
    yerlerine
    göre çıkmasıdır. Bu nedenle, Cebrail’in eylemine ‘kıraet’
    denmez; İlâhî eylem de bir kıraet değildir. Aynı şekilde, insanın
    dışındaki, sözgelimi, bir mikrofondan, taştan veya teypten çıkan
    sesler de kıraet olmaz; bu sesler ister doğrudan kendilerinden çıksın,
    isterse bir insan sesinin yansımaları olarak çıksın farketmez.
    Bir kitabı sessiz okumak ‘kıraet’ olmadığı gibi, bir çalgıda çınlayan
    ses de kıraet değildir. Şu kadar ki, bu, teypte
    çalınan (okunan
    değil) Kur’an’ın dinlenmeyeceği anlamına
    gelmez. Ama, teypte
    Kur’an’ı çalmak bir ‘kıraet’ değildir.53
    Öte yandan, Kıraet, Kelâm’ı rastgele söylemek, ağızdan çıkarmak
    değil, düzenli ve güzel bir biçimde, harfleri ve sözleri
    birbirine ekleyerek çıkarmaktır; çıkarma
    işlemi gizli olarak da
    yapılabilir, açık olarak da yapılabilir. Gizli ve açığın ‘hafî, celî, sir,
    45] 31/Lokman, 13
    46] 31/Lokman, 17
    47] 31/Lokman,
    18
    48] 31/Lokman, 19
    49] 31/Lokman, 14, 15
    50] 17/İsrâ, 23, 24
    51] Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 178-185
    52] Müfredat, 402
    53] Hak Dini Kur'an Dili, IV; 2361
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 90 -
    cehr’ gibi dereceleri
    vardır. Kur’an, namazda ne sesin çok fazla
    yükseltilmesini,
    ne de duyulamayacak derecede kısılmasını değil,
    bu ikisi arasında orta bir yol tutulmasını emreder.
    54 Bunu, Hz.
    Peygamber, gündüz namazlarında
    (öğle ve ikindi) kendi duyacağı
    kadar, sabah,
    akşam ve yatsı namazlarında ise daha sesli okumak
    sûretiyle tesbit etmiş ve uygulamıştır.55 56
    Kıraat, okumak demektir, Namazda kıraat ise; namaz kılanın
    kendisi işitecek şekilde, diliyle harflerini çıkararak Kur’ân-ı Kerîm
    âyetlerinden bir miktar okuması demektir. Kıraat, namazın bir rüknü
    olarak farzdır. Okuyanın kendisinin bile işitemeyeceği okuma,
    kıraat sayılmaz. Ancak imama uyan kimse bundan müstesnâdır.
    Nâfile ve vitir namazının bütün rekatlarında, farz namazların
    ise herhangi iki rek’atinde kıraat farzdır. Kur’ân-ı Kerîmde şöyle
    buyurulur: “O halde Kur’ân’dan kolayınıza geleni okuyun”.57 Buradaki
    emir vücub içindir. Hz. Peygamber de şöyle buyurmuştur:
    “Kıraatsiz namaz olmaz”.58
    Farz olan kıraat miktarı Ebû Hanîfe’ye göre, en az altı harfli
    bir âyet kadar olmalıdır. “Sümme nazara (sonra baktı)”,59 “Lem
    yelid (O doğurmamıştır, baba değildir)” 60âyetleri gibi. Bu ikinci
    âyetin aslı “lem yevlid” olduğu için aslî harfler altıya tamamlanır.
    Ebû Yusuf’a, İmam Muhammed eş-Şeybânî’ye ve Ebû Hanîfe’den
    başka bir rivâyete göre, namazda kıraat, farkı olan her rek’atte en
    az kısa üç âyet veya böyle üç âyet miktarı uzun bir âyettir. İhtiyata
    uygun olan da budur.61
    Kıraatin, dört rek’atlı farz namazlarda ilk iki rek’atte ifası farz
    değil vâcip hükmündedir. Hz. Ali’nin62; “ilk iki rek’atteki kıraat,
    son iki rek’atteki kıraat yerine geçer” dediği nakledilir. Abdullah
    54] Isra: 110
    55] Rasûl-i Ekrem'in namaz kıldırırken sesini fazla yükselttiği,
    bunun üzerine
    müşriklerin Kur'an'a ve onu indirene, getirene
    küfrettiği ve İsrâ sûresi
    110. âyetin indiğine dair rivâyetler vardır: Örnek olarak bk. Sünen-i
    Tİrmizî Tercemesi, c. 5, hadis no: 3352, 3353. Rasûlullah'ın akşam, yatsı
    ve sabah namazlarında
    cehrt, gündüz namazlarında yanındaki kişinin
    duyacağı
    kadar 'içten' okuduğu mezhepler yanında kabul edilmekle beraber
    değişik rivâyetler de yok değildir -Bk. İbn Mâce, h. no: 829, 830-
    56] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., s. 68-69
    57] 73/Müzzemmil, 20
    58] Müslim, Salât, 42; Ebû Dâvud, Salât, 132, 167
    59] 74/Müddessir, 21
    60] 112/İhlâs, 3
    61] el-Kâsânî, Bedâyîu's-Sanâyi', Beyrut 1328/1910, I, 110; İbnü'l-Hümâm,
    Fethu'l-Kadîr, Kahire, t.y., I, 193, 205, 222, vd.; ez-Zeylaî, Tebyînü'l Hakâik,
    l, 104, vd.; İbn Âbidîn, Reddü'l-Muhtar, Mısır, ty., I, 415
    62] ö. 40/660
    OKUMA VE YAZMA
    - 91 -
    b. Mes’ud 63 ve Hz. Aişe,64 farz namaz kılanın son iki rekatte dilerse
    Kur’ân-ı Kerim okuyacağını, dilerse tesbihle meşgul olabileceğini
    belirtmişlerdir. Fâtiha, başka bir sûre veya uç âyetin okunması
    da böyledir.65
    Namazda Fâtiha Sûresi’ni okumak Hanefî fakîhlere göre farz
    değil vâciptir. Gizli veya açık okunan namazlarla, imam veya cemaatin
    okuması hükmü değiştirmez. Hz. Peygamber, namazını
    yanlış kılan (musî’) sahâbeye, namazın kılınış şeklini tarif ederken
    kıraatle ilgili olarak; “Sonra, Kur’ân’dan ezberinde olan, sana kolay
    geleni oku” 66 buyurmuştur.
    Çoğunluk İslâm hukukçuları namazda Fâtiha’nın okunmasını
    farz kabul ederler. Onlar “Kur’ân’dan kolayınıza gelen yeri okuyun”
    âyetini Fâtiha olarak tefsir ederler. Çünkü hadislerde şöyle
    buyurulmuştur; “Fâtiha okunmadıkça namaz olmaz”67, “Ümmü’l-
    Kur’ân’ı (Fâtiha) okumayan kimsenin namazı yeterli olmaz”68,
    “Ben namazı nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılın” 69
    Hanefiler bu konuda aşağıdaki delillere dayanırlar:
    a. Kur’ân’dan kolayına gelen yeri okuma emri mutlaktır. Bu
    emir, Kur’ân adı verilen herhangi bir yerden en az kıraatla gerçekleşir.
    Diğer yandan, namaz dışında Kur’ân okumanın farz olmadığı
    icmâ ile sabittir. Durum böyle olunca namazda kıraatın farz
    olusu kesinleşmiş bulunur.
    b. Namazda Fâtiha’nın okunmasını bildiren hadisler âhâd haber
    türündendir. Farz oluşu kesin Kur’ân delili ile sabit olan bir
    hükmün üzerine âhâd haberle ziyade yapmak câiz değildir. Bununla
    Fâtiha’nın okunması vacip olarak sâbit olur. O’nu terketmek
    tahrîmen mekruhtur. Yanılarak terkeden veya geciktiren sehiv
    secdesi yapar
    c. Namazını yanlış kılan sahabeye Hz. Peygamber; “Namaza
    kalktığın zaman, tam olarak abdest al, sonra kıbleye yönelerek
    63] ö 32, 652
    64] ö. 57/676
    65] ez-Zühaylî, el-Fıkhu'l-İslâmî ve Edilletuh, Dımaşk 1405/1985, I/646
    66] Buhâri, Husûmât 4, İsti'zân 18, İstitâbe 9, Eymân 15; Müslim, Salâ, 45; Ebû
    Dâvud, Salât 144, Tatavvu' 17, Vitr 22; Tirmizî, Salât 110, Kur'ân 9; Nesâî,
    İftitâh 7, 37, Tatbik 77; İbn Mâce, İkame 72; Ahmed bin Hanbel, Müsned,
    I/40, 43, II/437
    67] Müslim, Salât 42; Ebû Dâvud, Salât 132, 167; Tirmizî, Salât 116; Ahmed bin
    Hanbel, II/307, 428, 443
    68] Tirmizî, Mevâkît, 29, 116
    69] Buhârî, Ezân 18, Edeb 27, Ahad 1
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 92 -
    tekbir getir, sonra Kur’ân’dan bildiğinin kolay gelenini oku” 70 buyurmuştur.
    Eğer Fâtiha’nın okunması farz veya rükun olsaydı, bunun
    yanlış namaz kılan bu sahâbeye Hz. Peygamber’in bildirmesi
    gerekirdi.
    d. Ubâde b. es-Sâmit (r.a)’ten 71 rivâyet edilen; “Fâtiha’yı
    okumayan kimsenin namazı yoktur.” 72hadisi, faziletin yokluğu
    anlamına gelir Namazın sahih olmadığını ifade etmez. Nitekim;
    “Mescid’e komşu olanın namazı mescidde kılmadıkça geçerli değildir”
    hadisinde de; “fazileti eksik olur” anlamı vardır.73 Ancak
    Dârekutni’nin naklettiği bu hadis zayıftır.
    Hanefîlere göre, ne Fâtiha’nın ve ne de başka sûrelerin başındaki
    besmeleler âyet değildir. Sadece, 27/Neml Sûresi’nin otuzuncu
    âyetindeki besmele bir âyettir. Enes (r.a)’ten 74şöyle dediği nakledilmiştir:
    “Rasûlullâh (s.a.s), Hz. Ebû Bekir,75 Ömer 76 ve Osman 77
    ile birlikte namaz kıldım. Bunlardan hiçbirisini besmele çekerken,
    işitmedim”.78
    Tek başına namaz kılan kimse Sübhânekeden sonra gizli olarak
    eûzü besmele okur ve her rek’atte Fâtiha’dan önce besmeleyi
    tekrar eder. Fâtiha bitince “âmin” der. Anlamı: “Ey Rabbimiz, duamızı
    kabul buyur” demektir.79
    İmama Uyan Cemaatin (Muktedî) Kıraati:
    Hanefîlere göre, imama uyan için kıraat yoktur. Dayandıkları
    deliller şunlardır:
    a. Kitap. Âyette şöyle buyurulur: “Kur’ân-ı Kerîm okunduğu
    zaman onu dinleyiniz ve susunuz ki merhamet olunasınız”.80 Ahmed
    b. Hanbel, bilginlerin, bu âyetin namaza ait olduğunda görüş
    birliği içinde bulunduklarını belirtir. Âyet; “dinleme” ve “susma”yı
    emretmektedir. Birinci sabah, akşam ve yatsı namazları gibi sesli
    (cehrî) okunan namazlara âittir. Susma ise, açık veya gizli okunsun.
    Bütün namazları kapsamına alır Buna göre namaz kılanların sesli
    70] Buharî, Husûmât 4, İsti'zân 18, İstitâbe 9, Eymân 15; Müslim, Salât 45; Ebû
    Dâvud, Salât 144; Tirmizî, Salât 110, Kur'ân 9; Nesaî, iftitah 7, 37
    71] ö. 34/654
    72] Müslim, Salât 42; Ebû Dâvud, Salât 132, 167; Tirmizî, Salât 116
    73] ez-Zeylaî, Nasbu'r-Râye, I/365, 366; ez-Zühaylî, a.g.e., I/647
    74] ö. 91/717
    75] ö.13/634
    76] 23/643
    77] ö. 35/655
    78] Ahmed b. Hanbel, Müsned, III, 264, 273, 275, 278
    79] ez-Zühaylî, a.g.e., I, 646, 647
    80] 7/A'râf, 204
    OKUMA VE YAZMA
    - 93 -
    namazda dinlemeleri, sessiz kılınanlarda ise susmaları vacip olur.
    Bu prensibe uymamak tahrimen mekruhtur.
    b. Sünnet. hadiste şöyle buyurulur: “Kim imanın arkasında namaz
    kılarsa, imamın kıraati onun da kıraatidir.”.81 Bu hadis, gizli
    ve açık okunan bütün namazları kapsamına alır. Başka bir hadiste
    söyle buyurulur: “İmam, kendisine uyulmak için öne geçirilmiştir.
    Bu yüzden, o tekbir alınca siz de alınız. Okuduğu zaman ise
    susunuz”.82
    Hz. Peygamber bir gün ikindi namazını kıldırırken, arkasında
    cemaatten bir adam “Sebbihi’sme Rabbike’l-a’lâ” sûresini okumaya
    başladı. Rasûlullah (s.a.s), namazın sonunda cemaate dönerek,
    okuyanın kim olduğunu sordu. Bir adam kendisinin okuduğunu
    söyleyince Hz. Peygamber: “Ben, sizden bazılarınızın benimle
    münâkaşa ettiğinizi sandım” 83 buyurdu. Bu hadis, gizli okunan
    namazda cemaatın kıraatte bulunmaması gerektiğine delâlet
    eder. Sessiz kılman namazda böyle olunca, sesli okunan namazlarda
    öncelikle gerekli olur.
    c. Kıyas. Cemaat üzerine kıraat gerekseydi, diğer rükünlerde
    olduğu gibi, namaza imam rukuda iken yetişen (mesbûk) kıraatten
    sorumlu tutulurdu. Ama rükû’da yetişen kimse o rek’ate yetişmiş
    sayılır. Böylece, cemaatin kıraati, cemaate sonradan yetişenin
    (mesbûk) kıraatine kıyas yapılmıştır 84
    Hanefilerin dışında kalan çoğunluk İslâm hukukçularına göre,
    namazda kıraat olarak Fâtiha’nın okunması gerekir. “Fâtiha okumayanın
    namazı yoktur”, “Kendisinde Fâtiha okunmayan namaz
    yeterli olmaz”, “Namazı ben nasıl kılıyorsam, siz de öyle kılınız”
    hadisleri bunun delilleridir.85 Her namazın ilk iki rek’atında
    Fâtiha’dan sonra bir sûre okunması ise sünnettir. İmama uyan
    kimse, gizli okunan (sırrı) namazda Fâtiha ve bir sûre okur. Mâlikî
    ve Hanbelîlere göre sesli okunan (cehrî) namazda hiçbir şey okumaz.
    Şâfiîlere göre ise, cehrî’de yalnız Fâtiha’yı okur. Ahmed bin
    Hanbel’in, açıklık kazanan görüşüne göre, cemaat, imamın ilk ara
    verişinde, Fatihâ’nın yarısını, ikinci arada ise geri kalanını okur. Bu
    ikisi arasında, imamın okuyuşunu dinler.86
    81] İbn Mâce, İkâme 13
    82] Buharî, Salât 18, Ezân 51, 74, 82, 128, Taksîru's-Salât 17; Müslim, Salât 77, 82
    83] Müslim, Salât 48
    84] el-Kâsânî, a.g.e., l, 110 vd.; ez-Zühaylî, a.g.e., l, 648
    85] bk. İbn Rüşd, Bidâyetü'l-Müctehid, Mısır, ty., I, 119 vd.; İbn Kudâme, el-
    Muğnî, 3. baskı, Kahire, ty., I, 376-491, 562-568; eş-Şîrâzî, el-Mühezzeb,
    Matbaatü'l-Bâbî el-Halebî, I, 72
    86] ez-Zühaylî, a.g.e., I, 649
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 94 -
    İslâm bilginleri, namazda Arapçanın dışında bir dille yapılacak
    kıraatin yeterli olmadığı konusunda görüş birliği içindedirler.
    Çünkü Kur’ân’ın dili Arapçadır, Âyetlerde; “İşte böylece, Biz onu
    Arapça bir Kur’ân olarak indirdik”.87 “Şüphesiz Biz, kâfirlerin: ‘Bu
    Kur’ân’ı, Muhammed’e bir adam öğretiyor’ dediklerini çok iyi biliyoruz.
    Kendisine isnatta bulundukları bu adamın dili yabancıdır.
    Kur’ân ise açık, fasîh arapçadır”88; Kur’ân-ı Kerîm lafız ve mânâsı
    ile mûcizedir. Lafızlar terceme ile değiştirilirse Kur’ân, nazım özelliğini
    kaybeder. Bu sebeple terceme, ne Kur’ân ve ne de benzeri
    (misil) sayılmaz. Ancak, O’nun tefsîri sayılabilir. Tefsîr, tefsir edilenden
    başkadır. Bu arada, bazı Hanefîler’e göre Fâtiha’yı okumaktan
    âciz olan kimse, 89
    Kıraat, bilindiği gibi, okuma demektir. Kıraathane de okuma
    evi, okuma yeri anlamına gelir. Eskiden kahvehanelere kıraathane
    denilirdi. Gazete ve dergilerin, kitapların okunduğu yerlerdi
    de onun için bu ad veriliyordu. Bir nevi kültür merkezi görevi
    üstlenen kahvehanelerde kitap okunması, meddah hikâyelerinin
    anlatılması, şiir söylenmesi, bu yerlerin “kıraathane” ismiyle anılmasına
    da sebep olmuş, bu isim, günümüze kadar varlığını sürdürmüştür.
    İsim olarak hâlâ kahvehanelere kıraathane denilmekle
    birlikte, içinde kitap ve dergi okunan kahvehane yok gibidir.
    Bugünkü haliyle tam bir tembelhane, kumar ve bira içimi gibi büyük
    günahların açıkça işlendiği yerler olarak görev yapmaktadır
    kahvehaneler.
    Kur’an’ı Okumak (ve Ona Tâbi Olmak); Tilâvet
    Tilâvet kelimesi, Arapça “t-l-v-” kökünden türemiş bir mastardır.
    Sözlükte; bir kimseye uyup ardından gitmek, tâbî olmak;
    okumak gibi anlamlara gelmektedir.90 Tilâvet, her sözü okumak
    için kullanılırsa da, genel olarak tilâvet denilince, Kur’an-ı Kerîm’i
    okumak anlaşılır olmuştur. Kur’an’ı ve bir kitabı okumakla birlikte
    mânâyı düşünmek de bu kelimenin taşıdığı anlamlar içinde bulunmaktadır.
    91
    Kur’an-ı Kerîm’de bu kök, belirtilen her iki anlamda da kullanılmaktadır.
    Meselâ, Şems sûresi, 2. âyetinde “Ve’l-kameri izâ
    telâhâ” ifadesinde, uymak, tabi olmak, izlemek anlamındadır:
    87] 20/Tâhâ, 113
    88] 16/Nahl, 103
    89] Fâtiha'yı öğreninceye kadar Arapçadan başka bir dille geçici olarak tercümesini
    okuyabilir (el-Kâsânî, a.g.e., I, 112. (Hamdi Döndüren, Şamil İslâm
    Ansiklopedisi
    90] Âsım Efendi, Kâmus, IV, 886-887
    91] Râgıb, Müfredât, 99
    OKUMA VE YAZMA
    - 95 -
    “Onu (güneşi) izlediği zaman aya yemin olsun”.92 Müfessirler bu
    âyeti, “ayın güneşi izlediği zaman” şeklinde yorumlamışlardır.93.
    Bakara sûresi, 44. âyetinde de; “tetlûne’l-kitâb” ifâdesinde, okumak
    anlamındadır: “Kendinizi unutursunuz da insanlara iyililikle
    mi emredersiniz? Halbuki siz Kitab’ı (Tevrât’ı) okuyup durursunuz.
    Artık akletmez misiniz?”.94 Bakara sûresi, 121. âyetindeki
    “yetlûnehû hakka tilâvetih” ifadesi de hem gerçek anlamda, gönüllerine
    sindirerek, anlayarak okumak, hem de “tam mânâsıyla
    tâbi olmak” anlamlarında yorumlanmıştır.
    Kur’an-ı Kerîm’de tilâvet; Kur’an, Allah’ın âyetleri, Kitab,
    Allah’ın haram kıldıklarının okunması, Peygamberlerin kıssalarının
    aktarılması gibi konularla ilgili olarak geçmektedir.95 Tilâvet;
    Kur’an’ı, Kitâb’ı ve Allah Teâlâ’nın âyetlerini okumakla birlikte,
    bunlar üzerinde iyice düşünmek, gereğince amel etmek anlamlarını
    da içermektedir. Bu bakımdan kıraat, genel bir anlam ifade
    ederken, tilâvet daha özel bir anlam taşımaktadır. Onun için her
    tilâvet kıraattir, fakat her kıraat tilâvet değildir, denilmiştir.96
    Tilâvet denilince, yukarıda belirttiğimiz anlamlarla birlikte genel
    olarak Kur’an’ın tilâveti, okunmasının anlaşıldığını söylemiştik.
    Âlimler, Kur’an’ın tilâveti konusuna büyük önem vermişler ve bunun
    için uyulması gereken birtakım âdâb ve kurallar sunmuşlardır.
    Kur’ân tilâvetinin insanın ruhuna işlemesi ve onu yükseltmesi için,
    insanın Kur’an karşısındaki durumunu çok iyi anlaması gerekmektedir.
    Tilâvetin mânevî yönü ile ilgili birtakım hususlar bulunmaktadır.
    Bunları şöylece özetleyebiliriz: Kelâmın büyüklüğünü ve ulviyetini
    anlamak, okunan kelâmın beşer sözü olmadığını Allah’ın
    olduğunu idrâk ederek, O’nun büyüklüğünü kalbinde hissetmek;
    kalp huzuru ve nefsin dedikodularını terketmek; düşünmek, anlamak,
    Kur’an’ı anlamaya engel olan hallerden sıyrılmak, Kur’an
    okuyan kimsenin O’nun bütün hitaplarında kendisinin kastedildiğini
    kabul etmek, vb. gibi konular.97
    Kur’an-ı Kerîm’de secde âyetleri bulunmaktadır ve bunların
    sayısı da 14’tür. Bunlara tilâvet secdesi adı verilmektedir. Kur’an’ı
    okuyan veya işiten kimsenin, bu yerler geldiğinde secde etmesi
    92] 91/Şems, 2
    93] bkz. Müfredat, 100
    94] 2/Bakara, 44
    95] bkz. 2/Bakara, 252; 6/En'âm, 151; 7/A'râf, 175; 10/Yûnus, 15; 26/Şuarâ, 69;
    28/Kasas, 45
    96] Müfredât, 100
    97] bu konuda daha geniş bilgi için bkz. İsmail Karaçam, Kur'an-ı Kerîm'in Faziletleri
    ve Okuma Kâideleri, 434-454
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 96 -
    gerekmektedir. Ebû Hanîfe’ye göre Kur’an’ı okuyan ve dinleyen
    üzerine tilâvet secdesi vaciptir. bu secde namazın içinde, dışında
    yalnız veya bir imama uymak sûretiyle cemaat halinde de yapılabilir.
    98
    Tilâvet, ‘Te-Lâ’ fiil kökünden gelir. ‘Gerek cismen, gerekse yaptıklarına
    uymak sûretiyle birinin ardına düşmek, ardından gelmek,
    demektir. Türkçe’de kullanılan
    ve ‘ikinci derecede’ anlamına gelen
    ‘tali’ kelimesi de ‘te lâ’dan türemedir.99 ‘Ve’l-kameri izâ telâhâ’
    âyetinde, ‘ay onu(güneşi) izlediği zaman’ 100 anlamı
    verilmiştir. Burada
    ‘izlemek’, güneşten sonra doğduğu,
    nurunu güneşten aldığı
    gibi çeşitli şekillerde yorumlanmıştır.
    Ragıp el-İsfahanî, ‘güneşin
    yolunda gittiği,
    ışığını ondan aldığı’ şeklinde tefsir etmektedir. İ.
    Kuteybe de, ‘güneşi izlediği zaman’ şeklinde yorumlamıştır.
    101
    Bu âyetin dışında, Kur’an’da tilâvet, ‘Allah’ın haram ettikleri,
    Zülkarneyn, Adem’in iki oğlu’ gibi kıssalar, Kur’an, Allah’ın
    âyetleri ve Kitapla ilgili olarak geçer; yani ‘kitabı tilâvet, Allah’ın
    âyetlerini tilâvet’ gibi.102 Tilâvet, ‘Kur’an’ı, Kitab’ı veya
    Allah’ın
    âyetlerini okumakla birlikte, üzerlerinde düşünmek,
    bir hadiste
    buyurulduğu gibi, azapla korkutulan
    âyetler okunurken Allah’a
    sığınmak, müjdelerle ilgili âyetlerde hamdetmek, âyetlerin gereklerini
    yapmak,
    haramları anlayıp inanmak ve işlememek, emirleri
    ise yerine getirmek’ anlamlarını da içerir. Bu yönüyle, Kıraet genel
    bir anlam ifade ederken, Tilâvet daha
    özel bir anlam ifade
    eder. ‘Her tilâvet kıraettir, fakat,
    her kıraet tilâvet değildir.’ ‘Onu
    tilâvetin hakkı olan bir tilâvette tilâvet ederler’ 103 âyetinde bu
    gerçek ifade edilmekte, Kitab’ın ilmine vâkıf olma ve Kitapla
    amel etme durumu açıklanmaktadır. “Şeytanların
    tilâvet ettiklerine
    uydular” 104âyetinde,
    şeytanlardan hem ins, hem cin şeytanları
    kastedilmektedir.
    Kur’an, vahy’i açıklarken belirttiğimiz
    gibi, şeytanların da kendi adamlarına vahyde bulunduklarını,
    yani, birbirleriyle anlaşabilecekleri bir dilde konuştuklarını,
    şeytanların
    fısıldama ve vesvese sûretiyle vahyde bulunduğunu, insandan
    olan şeytanlarınsa gizli
    gizli toplantılarda Allah’ın vahyine
    karşı fısıldaştıklarını anlatır. İşte, bu âyette belirtilen ‘şeytanların
    tilâveti’
    böyle bir tilâvettir; kendi vahylerindeki emir ve yasakları
    98] Erdoğan Pazarbaşı, Şamil İslâm Ansiklopedisi
    99] Müfredat, 75
    100] 91/Şems, 2
    101] Tefsîru Ğarib'il-Kur'an, s. 529
    102] 6/En'âm, 151; 27/Neml, 92; 28/Kasas, 45; 2/Bakara, 252; 7/A'râf, 175; 26/
    Şuarâ, 69; 10/Yûnus, 15 vs.
    103] 2/Bakara, 121
    104] 2/Bakara, 102
    OKUMA VE YAZMA
    - 97 -
    fısıldamaları, gizli gizli birbirlerine ve adamlarına
    aktarmaları ve
    kendilerine tilâvet olunan kişilerin de, gerek tilâvet sözcüğünün
    anlamında yer aldığı, gerekse,
    ‘uydular’ kelimesiyle de belirtildiği
    gibi, bu emir ve yasakları yerine getirdikleri bildirilmektedir, Bu
    âyetteki tilâvet kelimesini İ. Cerir et-Taberî ‘rivâyet etme’
    anlamında
    kullanmıştır.105 Yaptığımız açıklamada
    bu anlam da vardır;
    insandan ve cinden olan şeytanlar
    birbirlerine kendi işleriyle ilgili
    olarak rivâyette, yani aktarımda bulunmaktadırlar.106
    Tertîl
    Tertîl kelimesi, Arapça “rtl” kökünden “tef’l” ölçüsünde bir
    mastardır. Sözlükte; sözü güzel, yerinde ve düzenli söylemek, bir
    şeyi doğru yapmak, düzenlemek, sıralamak, açık açık hakkını vererek
    açıklamak gibi anlamlara gelmektedir.107 Aralarında çok az
    açık bulunan ve gâyet düzgün görünen dişler için de “sağr retl”
    ifadesi kullanılır.108 Bir metni okurken yavaş yavaş, acele etmeksizin,
    tâne tâne, her bir harfin edâsının, nazmının ve mânâsının
    hakkını vermek sûretiyle okumaya da tertl denmektedir. Kur’an
    okunuşuyla ilgili olarak, kelimeleri ağızdan kolaylıkla ve düzgün
    bir biçimde çıkarmak anlamındadır.109 Kıraatta tertîl; yavaş yavaş,
    acele etmeden, harfleri ve hareketleri dizilmiş inci taneleri gibi
    açık bir şekilde, mana ve hikmeti düşünerek metni tâne tâne okumak
    anlamında kullanılmaktadır.110
    Kur’an tertîl üzere nâzil olmuştur. Hz. Peygamber; “Allah,
    Kur’an’ı indirildiği şekilde okuyanı sever” sözleriyle Kur’an’ı tertîl
    ile okumayı teşvik etmişlerdir.111 Nitekim Kur’an-ı Kerîm’deki
    “Kur’an’ı açık açık, tâne tâne (tertîl ile) oku” 112 âyet-i kerîmesi
    de bu konuyu açık bir şekilde anlatmaktadır. Âlimler bu âyetle
    ilgili olarak bazı yorumlarda bulunmuşlardır. Fahreddin Râzî,
    “Kur’an’ı tertîl ile okumak; mânâsını anlayarak, âyetlerin içerdiği
    gerçekleri iyice düşünerek okumaktır. Allah’ın azametini belirten
    âyetleri, bu azameti gönlünde hissederek, tehdîd ve müjdeyi içeren
    âyetleri de, ümit ve korku duygularıyla dolup taşarak okumaktır”
    113 demektedir. Gazâlî de, Kur’an okumaktan maksadın,
    105] Nakl. İbn Kuteybe, a.g.e., s: 59
    106] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., s. 69
    107] bkz. Râgıb, Müfredât, 273
    108] Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, VIII, 5426
    109] İbn Kuteybe, Tefsîru Garîbi'l-Kur'an, 262
    110] Kurtubî, Tefsîr, I, 17
    111] İbnü'l-Cezerî, en-Neşr, I, 207
    112] Müzzemmil, 73/4
    113] bkz. Râzî, Tefsîr, XXX, 174
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 98 -
    mânâsını anlamak ve üzerinde düşünmek olabileceğini; bunun
    için de Kur’an’ın tertl üzere okunmasının gerekli olduğunu vurgulamıştır.
    114 Bu açıklamalar ışığında Kur’an’ın tertîl ile okunmasını;
    onun anlamını düşünerek, harflerin çıkış yerlerine ve tecvide
    dikkat ederek, anlamına göre sesi yükseltip alçaltarak, bir hadiste
    belirtildiği gibi, hitap ifade eden yerlerde karşıdakine hitab eder
    gibi bir ses tonuyla, durulacak yerde durup, geçilecek yerde geçerek,
    ağır ağır, Kur’an’ın gerçek amacını hem duyup, hem de dinleyenlere
    duyurarak okumaktır, şeklinde açıklayabiliriz.115
    Âlimler, Kur’an-ı Kerîm’i sür’atlice okuyup, çok okumanın mı,
    yoksa ağır olarak okuyup az okumanın mı daha üstün olduğu konusunu
    tartışmışlar, bir kısmı “Tertîl ve tedebbür ile az okumak
    diğerinden daha üstündür” demişlerdir. İbn Abbas ve İbn Mes’ud
    bu görüşü savunmaktadırlar. Bu görüşün sahiplerine göre, kıraatten
    maksat; Kur’an’ı anlamak, düşünmek, içindekileri bilmek
    ve onunla amel etmektir.116 Buhârî, Sahîh’inde Kur’an’ın tertîl ile
    okunmasının gerekliliğine ve sür’atli olarak okumanın mekruh olduğuna
    dâir bir bab açmış ve bu şekilde okumanın hoş olmadığını
    Abdullah b. Mes’ud’dan rivâyet ettiği bir hadisle açıklamıştır.117
    İbn Kayyim, İbn Mes’ud’dan şu rivâyeti nakleder: “Alkame, İbn
    Mes’ud’dan Kur’an okurdu, sesi güzel bir kimse idi. İbn Mes’ud
    ona “Anam babam sana feda olsun, Kur’an’ı tertl ile oku, çünkü
    tertîl onun süsüdür” dedi. Yine İbn Mes’ud: “Şiir söyler gibi
    Kur’an okumayın, çürük hurma atar gibi dağıtmayın. O’nun incelikleri
    üzerinde durun, kalbinizi onunla harekete geçirin”.118 Bu
    konuda İbn Abbas’tan da şöyle bir rivâyet nakledilmektedir: İbn
    Abbas’a Ebû Hamze: “Ben süratli Kur’an okuyan bir kimseyim.
    Çoğu zaman bir gecede Kur’an’ı bir veya iki defa okurum” deyince,
    İbn Abbas: “Benim ağır ağır bir sûre okumam, bana senin bu
    yaptığından daha güzel geliyor. Eğer sen bu işi yapacaksan, kulakların
    duyacağı ve kalbin anlayacağı bir kıraatle oku” demiştir.119
    Süratli okuyup, çok okumanın daha fazîletli olduğunu söyleyenler
    de kim ne kadar fazla Kur’an okursa, o kadar çok sevap kazanacağını
    belirten hadisi 120 hareket noktası yapmışlardır. Üçüncü bir
    görüş daha vardır ki, o da konuyu insanın tabiat ve alışkanlığı
    ile değerlendirenlerin görüşüdür. Yani Kur’an’ın kıraatini sür’atli
    114] bkz. Gazâlî, İhyâ, I, 289
    115] bkz. Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, 71
    116] İbn Kayvim el-Cevziyye, Zâdü'l-Meâd, I, 88
    117] Buhârî, Sahîh, VI, 109 vd
    118] İbn Kayyim, Zâdü'l-Meâd, 1, 89
    119] İbn Kayyim, Zâdü'l-Meâd, I, 89
    120] bkz. Şerhu Sahîhi't-Tirmizî, XI, 34
    OKUMA VE YAZMA
    - 99 -
    veya ağır şekilde okumaya alışmış olan kimseler, alıştıkları şekilde
    okumalarıdır.121
    Kur’an-ı Kerîm’de “r-t-l” kökü dört defa ve hepsi de “tef’îl” ölçüsünde
    geçmektedir. İkisi Furkan sûresi, 4. âyetinde “ve rattili’l-
    Kur’âne tertîlen” şekillerinde geçmektedir. Furkan, 32’de, inkâr
    edenlerin Hz. Peygamber’e, Tevrat ve İncil’de olduğu gibi, Kur’an-ı
    Kerîm’in de parça parça değil de, hepsinin birden indirilmesi gerektiği
    yolundaki sözlerini anlatan âyetin devamında “Biz onu senin
    kalbine iyice yerleştirmek için böyle (parça parça indirdik) ve
    onu tane tane (ayırarak) okuduk” 122 ifâdesinde, Kur’an’ın parça
    parça indirilmesinin sebep ve hikmetleri anlatılmakta, Müzzemmil,
    4.’de de, daha önce açıkladığımız gibi, Kur’an’ın tertîl ile; açık açık,
    tane tane okunması istenmektedir.123 Bu Kur’an ifâdelerinden anlaşıldığına
    göre, “tertîl” kavramı hem Kur’an’ı kalbe iyice yerleştirmek
    amacıyla bölümlere ayırmak, açıklamak,124 hem de onun
    mânâsını düşünmek, anlamak ve yaşamak amacına yönelik olarak
    ağır ağır, dura dura okumak anlamlarını ifâde etmektedir.125
    Tertîl, Kıraet’in bir şeklidir. ‘Ra-Te-Le’ fiilinden ‘tef’îl’ babında
    masdardır. ‘Bir şeyi doğru yapmak, dosdoğru
    düzenlemek, kusursuz
    bir düzen içinde, açık açık hakkını vererek açıklamak demektir.
    Aralarında pek az açık bulunan ve gâyet düzgün görülen ön dişlere
    ‘sağr retl denir.126 Yani, ‘tertîl’, ‘şeyleri aralarında az bir açıklıkla
    oldukça düzgün bir şekilde düzene koymak’
    anlamını taşımaktadır.
    Kur’an’ın okunuşuyla ügili olarak, ‘kelimeleri ağızdan kolaylıkla
    ve düzgünce çıkarmak’
    anlamını verir.127 Allah, “Kur’an’ı tam
    bir tertîl
    üzere oku” 128 buyurmaktadır. Bu, Kur’an’ı anlamını düşünerek,
    harflerin çıkış yerlerine ve tecvide dikkat ederek, anlama
    göre sesi yükseltip alçaltarak,
    bir hadiste belirtildiği gibi, hitap
    ifade eden yerlerde
    karşıdakine hitap eder bir ses tonu vererek,
    durulacak
    yerlerde durup geçilecek yerlerde geçerek, ağır ağır ve
    Kur’an’ın gerçek amacını hem duyup, hem de dinleyenlere duyurarak
    okumak demektir.
    121] geniş bilgi için bkz. İsmail Karaçam, Kur'an-ı Kerîm'in Fazîletleri ve Okunma
    Kâideleri, 189-191
    122] 25/Furkan, 32
    123] 73/Müzzemmil, 4
    124] bkz. Sâbûnî, Safvetü't-Tefâsir, II/573
    125] Bkz. Sâbûnî, III/728; Erdoğan Pazarbaşı, Şamil İslâm Ansiklopedisi
    126] Hak Dini Kur'an Dili, VIII, 5426
    127] İbn Kuteybe, a.g.e. 262
    128] 73/Müzzemmil, 4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 100 -
    Kur’an’ı Nasıl Okumalı, Nasıl Anlamalıyız?
    Kur’an’ı Anlamak Farzdır; Kur’an, Anlaşılması Zor Bir
    Kitap Değildir
    Allah’ın insanlığa sunduğu en son ve mütekâmil din olan
    islâm’ın ana kaynağı Kur’an’ın önündeki en büyük engel, onun
    ortalama insanlar tarafından anlaşılması zor hatta imkânsız bir
    kitap olduğu tarzındaki “zan”dır. Maalesef bugün, müslümanlar
    arasında doğrudan Kur’an’la muhatap olmanın günah olduğu,
    Kur’an meâli ya da tefsirini okumanın mahzurlu olduğu, dahası
    Kur’an’ı kendi başına okuyanın sapıtacağı veya küfre düşeceği
    tarzındaki kanaatler-kasıtlı ya da kasıtsız olarak-hayli yaygınlaştırılmış
    bulunuyor. Bu yüzdendir ki, günümüz müslümanı ile inandığı
    dinin esasını açıklayan Kitab-ı Mübin arasına konulan kalın duvarlar
    bir türlü aşılamamaktadır. Kur’an’i bir temele dayanmayan
    birçok sözde dinî, mezhebî, tasavvufî yaklaşım, bâtıl anlayış ve
    hurâfenin müslümanlar arasında bu denli yaygınlaşmasının biricik
    nedeni, Kur’an’dan kopuk olmak, Kur’anî kültüre sahip olmamak
    ve Kur’anî bakış açısından yoksun bulunmaktır.
    Kur’an, ısrarla kendisinin Allah katından bütün insanlar ve
    inananlar için rehber, yol gösterici, uyarıcı, açıklayıcı, kolaylaştırılmış
    bir kitap olarak, bir rahmet olarak gönderildiğini hatırlatır
    dururken; O’nun zorlaştırılmış, kapalı, şifrelerle dolu veya sadece
    uzmanların çözüp anlayabileceği bir kitap olduğunu söylemek,
    gaflet değilse ihânettir. Kur’an’ın kapağını açıp da birkaç sayfa
    okuyan bir müslüman, Allah’ın kitabının ne kadar kolay anlaşılır,
    ne kadar cezbedici ve ne kadar kuşatıcı bir kitap olduğunu hemen
    farkedecektir. Kur’an’ın Arapça’dan herhangi bir dile yapılan
    çeviri ya da meâlindeki kapalılık, hata, dil yanlışı veya isabetsizlikler,
    Kur’an’ı okumamanın veya O’nu anlamaya çalışmamanın
    mâzereti olamaz. Üstelik, meâl, tercüme veya tefsirlerdeki- bir
    yerde doğal karşılanması gereken- beşerî hatalarda, öyle sanıldığı
    kadar büyük ve düzeltilemez yanlışlar değildir. Kaldı ki, bu engelleri
    aşmak da yine Kur’an’la doğrudan muhatap olması gereken
    müslümana düşmektedir. Ancak, görünen o ki, müslümanlar
    arasında yaygınlaştırılan anlayış, bu tür meâl ya da terceme yanlışlarına
    karşı ihtiyatlı olmak değil, tam tersine şudur: “Sakın ha,
    doğrudan Kur’an’la muhatap olmayın; onu her önüne gelen anlayamaz;
    binâenaleyh, onu anlamak için mutlaka bir aracıya başvurmak
    zorundasınız.” İşte Kur’an’la müslüman arasındaki en büyük
    engel budur ve kafalardaki bu betonlaşmış zihniyeti yıkmadan da
    müslümanların iflah olması mümkün değildir. İslâm dünyasının ve
    Türkiye müslümanlarının içinde bulundukları düşünce tembelliği,
    OKUMA VE YAZMA
    - 101 -
    zihin kirliliği, karamsarlık, üretimsizlik, bağnazlık, kısırlık, parçalanmışlık,
    rezalet ve sefalet bu granitleşmiş zihniyetin bir sonucu
    olarak “Kur’an’ın terkedilmiş bırakılmasından” kaynaklanmaktadır.
    Kur’an’ın kapalı, muğlak, ne dediği anlaşılmayan ya da aracısız
    anlaşılması mümkün olmayan bir kitap olması Allah’ın sünnetine
    ve adaletine ters düşer.
    Bir kere İslâm, Allah ile insanlar arasındaki bütün put, vesen,
    ilâh, sihirbaz, cibt, rahip vs. türünden ne kadar aracı ve vasıta varsa
    hepsini ortadan kaldırmak için gelmiştir. Allah, kendisi ile kulu
    arasında hiçbir engeli kabul etmez.
    “Dikkat edin! Katıksız din yalnızca Allah’a aittir. O’ndan başka
    veliler edinenler, “Biz bunlara bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar
    diye ibâdet ediyoruz” derler. Doğrusu Allah, hiçbir yalancı
    kâfiri doğru yola iletmez.” 129
    Bu yüzdendir ki Allah, yüce kitabında doğrudan “insanlara”
    ve “inananlara” hitab eder; uzmanlara, aracılara veya din adamları
    sınıfına değil. Kur’an sayfalarını şöyle bir karıştıran herkes, bu
    gerçeği kolayca farkeder. Bu gerçek, hiçbir zaman, bir başkasının
    bilgi, tecrübe ve araştırmalarından yararlanmamak anlamına gelmez.
    Ancak, tekrar hatırlatalım ki, Kur’an’ın doğrudan muhatabı
    birey olarak insandır.
    İkincisi; Allah âdildir ve asla kullarına zulmetmek istemez. Dolayısıyla,
    Kur’an’ın bizim anlayış seviyemizin üzerinde, ağır ve kavranılması
    güç bir kitap olduğunu söylemek, hâşâ Allah’a zulüm
    izafe etmek olur. Bu tür iddialarda bulunanların şu Kur’an beyanlarından
    habersiz oldukları âşikârdır:
    “Allah kimseye gücünü aşan bir sorumluluk yüklemez.”
    130“Allah sizi zorlamak istemez; Allah sizi arıtıp üzerinize olan
    nimetini tamamlamak ister ki, şükdesiniz.” 131“Tâ, Sin. Bunlar,
    Kur’an’ın ve apaçık olan kitab’ın âyetleridir.” 132“O,size Kitab’ı
    açıklamış olarak indirmiştir.” 133“Allah, dinde sizin için bir zorluk
    kılmamıştır.” 134
    Üçüncü olarak, insanları dünya ve âhiret mutluluğuna
    129] 39/Zümer, 3
    130] 2/Bakara, 285
    131] 5/Mâide, 6
    132] 27/Neml, 1
    133] 6/En’am, 114
    134] 22/Hacc, 78
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 102 -
    kavuşturmak, onların yanlışlara düşmesini önleyip iyi ve güzel
    davranışlarda bulunmasını sağlamak, insan ve toplum hayatını
    a’dan z’ye düzenlemek amacıyla gönderilmiş olan bir dinin herkesçe
    “anlaşılabilir” ve “kavranabilir” ilkeler ve kurallar ortaya
    koyması, tabiatının gereğidir. Kur’an, insanları irşat ve uyarmak
    için geldiğine göre, mesajı ve içeriği kapalı, anlaşılmaz ve soyut
    olamaz.
    Kur’an’ı Nasıl Okumalıyız?
    Kur’an’ı nasıl okumak, onunla nasıl ilişki kurmak gerektiğine
    dair
    çok sayıda âyet vardır. Bu âyetlerde bir hidâyet kitabı olan
    Kur’an’ı özüne ve amaçlarına uygun olarak okumanın yolları gösterilmiştir.
    Söz konusu yollar, aynı zamanda onun tefsirinin de
    yöntemine ilişkin
    köşe taşlarını da belirleyecek bir yeterliliktedir.
    Kullarına karşı engin bir rahmet kaynağı olan Rabbimiz mehametinin
    bir tezahürü olarak indirdiği Kur’an’da yorumlama kılavuzu
    yerine geçecek köşe taşları mesabesindeki ilkeleri de beyan etmiştir.
    Bize düşen, arınmak ve arındırmak, vahiyle yenilenmek yenilemek
    için kılavuza uygun düşecek
    tutumlar içerisine girebilmektir.
    Kur’an’da Nâsih ve Mensuh Var mıdır?
    Nesh, bir şeyi yerinden yok etmek mânâsındadır. Bir şeyin yerine
    başkasını yerleştirmek demektir. Güneş gölgeyi nesh etti, onun
    yerine geçti. İhtiyarlık gençliği nesh etti de aynı manaya gelir.
    Neshin şer’î ıstilâh olarak mânâsı, herhangi bir hükmün
    hilâfına diğer bir delilin o hükmü kaldırması veya değiştirmesidir.
    Nâsih, hükmü kaldıran; mensuh, hükmü kalkan âyettir.
    Kur’an’da nâsih ve mensûh var mıdır, yok mudur; çok mühim
    bir bahistir. Biz burada bu bahsi aydınlatmak istiyoruz.
    Her şeyden evvel şu noktayı belirtmek isteriz ki, Kur’an’ı
    Kerim’den herhangi bir âyetin neshedilmiş olduğuna dair bir tek
    hadis-î şerîf rivâyet edilmemektedir.
    Hz. Peygamber, böyle bir şeyden bahsetmediğine göre, bunun
    nereden çıkmış olduğunu anlamak çok kolaydır. Demek ki,
    Asr-ı Saâdet’ten sonra, birbirini tutmadığı görülen iki âyet karşısında
    kalanlar, bunlardan birinin diğerini neshetmiş olduğunu
    sanmışlardır. Halbuki Kur’an’ı Kerîm, nasıl tefsir edilmesi gerektiğini
    anlatan kaideleri beyan ederken bütün kitapta birbirine
    uymayan, birbirini tutmayan iki âyet bulunmadığını belirtmiştir.
    Diğer bir âyet-i kerîmede, Kur’an’ın âyetleri arasında hiçbir ayrılık
    OKUMA VE YAZMA
    - 103 -
    bulunmadığını anlatarak, “...Bu Kur’an Allah’tan gayrısı tarafından
    olsaydı, elbetteki, içinde birçok ayrılıklar ve âhenksizlikler bulacaklardı.”
    135 diyor. Madem ki Kur’an içinde hiçbir ayrılık, hiçbir
    âhenksizlik yoktur, nâsih ve mensûh’un da bulunmaması icab eder.
    Çünkü, nâsih ve mensûhun temeli, âyetler arasında uygunsuzluklar
    bulmaktır. Çünkü, nâsih ve mensuhun temeli, âyetler arasında
    uygunsuzluklar bulmaktır.
    Nesih meselesini Kur’an’a dayamak isteyenler, Bakara süresi
    106. âyetini delil olarak sunmuşlardır. “Biz bir âyeti nesheder, yahut
    unutturursak, ondan daha hayırlısını yahut eşini getiririz.”
    Bu âyetin, daha önceki şeriatlerin neshinden bahsettiği son
    derece âşikârdır. Çünkü nesihten başka “insâ”dan, yani unutturulan
    âyetlerden bahsediyor. Bu ise Kur’an’a uymaz; Bilakis
    Kur’an’ın saklanmış ve korunmuş olduğu bildirmekten başka A’lâ
    süresinde Hz. Peygamber’e “Biz sana Kur’an’ı okutacağız ve sen
    asla unutmayacaksın” deniliyor. Esasen Kur’an’ı Kerim’in âyetleri
    vahy oldukça hemen yazıldığı için, onun unutulmasına imkân
    yoktur. Buna mukabil, İslâm’dan önceki dinlerden ve şeriatlerden
    mühim kısımların unutulmuş olduğu şüphe götürmez. Onun için
    Kur’an, bu âyetle, daha önce gönderilen şeriatlerin neshedilmiş,
    fakat ondan daha hayırlısının İslâm dini ile gönderilmiş olduğunu
    bildirmektedir.
    Elhasıl, Kur’an’ı Kerim kendi âyetlerinden bazılarının neshedilmiş
    olduğuna dair vûcuda getirilen nazariyeleri doğrulayacak
    hiçbir âyeti ihtivâ etmemektedir.
    A-Yöntemin Temel İlkelerini Kur’an’dan Çıkararak
    Okumalıyız
    Yönteme dair Kur’an’da geçen iki temel kavramdan söz edeceğiz.
    Şüphesiz tefsir usûlüne ilişkin olarak ilâhî kelâmın dile getirdiği
    çok sayıda
    kelime ve kavramdan bahsetmek mümkündür.
    Diğerlerinin bu ikisi
    etrafında dönmesinden dolayı, onlara uzun
    uzadıya değerlendirmeyeceğiz,
    Kur’an’ı Kur’an ile tefsirde belki
    de en belirleyici rol üstlenen iki kavramdan söz etmek mümkündür:
    Muhkem, müteşâbih ve buna bağımlı
    olarak anlaşılması gereken
    te’vil kavramı.
    135] 4/Nisâ, 82
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 104 -
    B- Kur’an’ı, Tefsir Usûlü’nün Anahtar Terimlerini Bilerek
    Okumalıyız
    Muhkem – Müteşâbih Meselesi
    Bu meseleyle ilgili anahtar âyet-i kerime şudur: “Sana Kitab’ı
    indiren O’dur. O’nda kitabın anası/temeli olan muhkem âyetler
    vardır. Diğerleri de müteşâbih âyetlerdir. Kalplerinde eğrilik
    olanlar, fitne çıkarmak ve bunları kendilerine göre yorumlamak
    için İlâhî kelâmın müteşâbih âyetlerinin peşine düşerler. Oysa
    Allah’tan başka kimse onun tevilini/kesin anlamını bilemez. İlimde
    derinleşenler ise, “Biz ona inandık; (ilâhi kelâmın) tümü Rabbimizdendir.”
    derler. Bunları ancak temiz akıl sahipleri düşünür ve
    anlarlar.”.136
    Muhkem, açık olup mânâsının anlaşılması için bir başka şeye
    ihtiyaç göstermeyen, kendi başına kolayca anlaşılabilen âyetlerdir.
    Müteşâbih ise, mânâsı kapalı olan, doğrudan doğruya lafzından
    ne murad edildiği anlaşılmayıp başka bir âyetle tefsir edilen, birbirine
    benzer çeşitli anlamlara gelebilen âyetlerdir.
    Muhkem âyetler, farzları, emir ve nehiyleri, helal ve haramı,
    vaad ve va’di açıklayan âyetlerdir. Müteşâbih âyetler ise, bunların
    dışında birbirlerini tasdik eden âyetler ile kıssa ve darbı meselleri
    ihtivâ eden âyetlerdir.
    Şatıbî, müteşâbih unsurların Kur’an’da çok az olduğunu
    söyler ve buna delil olarak da yukarıdaki âyeti gösterir. Âyette
    geçen “onda ümmü’l kitab olan muhkem âyetler vardır.” ifadesinden,
    muhkemlerin büyük çoğunlukta olduğu sonucunu çıkarır.
    “Ümmü’l Kitab,” kitabın anası demektir; bir şeyin anası ise o
    şeyin büyük çoğunluğunu ve tamamına yakın kısmını teşkil eder.
    Ümmü, aynı zamanda asıl, esas manalarına da gelir.
    Kur’an sadece insanlar arasında meydana gelen anlaşılmazlıkları
    ortadan kaldırmak ve onların problemlerine çözüm getirmek
    için gelmiştir. Müşkil ve açık seçik olmayan bir şey, sadece yeni
    açmazlara ve şaşkınlıklara sebep olur ve asla hidâyet ve beyan
    özelliği taşımaz. Oysa ki şeriat, ancak bir beyan ve hidâyettir. Dolayısıyla
    bu da, müteşâbihin çok olmadığının bir delili olur. Öyle ki,
    eğer bizzat nass (delili), şeriatta müteşâbih unsurların bulundurduğunu
    göstermeseydi, müteşâbihlikten söz etmeye imkân bile
    olmayacaktı. Ancak, nass ile varlığı bildirilen bu müteşâbih unsurlar,
    mükellefe (sorumluya) iman ve tasdik ötesinde bir hüküm
    136] 3/Âl-i İmrân, 7
    OKUMA VE YAZMA
    - 105 -
    getirmemektedir ve bu durum gâyet açıktır.
    Muhkem: Kur’an’ın muhkem oluşu her şeyden onun korunmuşluğu
    ve tahkim kılınışı ile alakalıdır. Rabbimiz mesajını cin ve
    insan şeytanlarından hem indiriliş sürecinde hem de daha sonra
    korumuştur. Muhkemdir Kur’an. Çünkü hükümleri sağlamlaştırılmıştır;
    yerinde sökülüp atılması imkânsız
    kayalar gibidir. İlâhî
    ahkamın yerinden edilmesi, özüne müdahale edilmesi soyut ve
    somut güçlerin başarabileceği bir iş değildir.
    Rabbimiz âyetlerindeki mesajını beşerin elinde oyuncak olmaktan,
    her türlü tasavvurun meşrulaştıncı aracı olmaktan korumuştur.
    Bu nedenle Kur’an, kendi bütünlüğünde göreceliğe, hakikatin
    birbiri ile çelişen
    çoğulculuğuna elvermeyecek bir mahiyet
    taşımaktadır. Kimi kötü niyetli insanların İlâhî mesajı emellerine
    alet etme gayreti göstermeleri, Kur’an ile değil ancak ve ancak
    Kur’an’a rağmen ve onun dışında olabilir.
    Kur’an tarihi boyunca
    -ki on dört asırdır mesajın bulandırılmasına yol açan iyi ve kötü
    niyetli saptırma gayretleri vardır- görülen bu türden çabalar, İlâhî
    vahyin özüne ilişkin hiçbir tesirde bulunamamıştır.
    Tevhid mücadelesinin sapmasını önleyecek açıklıkta ilkeler
    koyan Yüce Rabbimiz, arınmak isteyenler için mesajını muhkem
    kılmıştır. Bu bağlamda Kur’an’ın tüm mesajı muhkemdir: “Elif-
    Lâm-Râ. (Bu) İlâhî bir kitaptır ki, âyetleri her şeyden bütünüyle haberdar
    olan hikmet sahibi Allah tarafından (kendi bütünlüğünde)
    muhkem kılınmış/birbiri ile izah edilerek açık ve anlaşılır kılınmış
    ve mufassalen/ayrıca birbiriyle bağlantılı olarak etraflı bir biçimde
    dile getirilmiştir.”.137 Kur’an’ın, her tür cin ve insan şeytanın
    “İslâmî mücâdeleyi saptırarak başarısını gölgeleme gayretlerini
    boşa çıkaracak evsafta oluşunu” vurgulayan diğer âyetler için bkz.
    22/Hacc, 52; İlâhî vahyin göreceliğe elvermeyecek açıklıkta oluşunu
    vurgulayan âyet için bkz. 47/Muhammed, 20.
    Müteşâbih: ‘Ş-b-h’ kök harflerinden türeyen bir ismi fail olan
    müteşâbih; kısaca
    aralarında tenakuz ve çelişki olmayan şeylerin
    bir biri ile benzeşen
    karakterde olması demektir. Kur’an’ın bütün
    sûrelerinde yer alan âyetleri mesajın özü itibariyle birbirine benzer;
    aralarında her hangi bir çelişki, uyumsuzluk yoktur. İlâhî vahiy,
    farklı konular üzerinden,
    farklı sahnelerde mesajını dillendirmiş
    olsa da tüm âyetleri arasında açık ve anlaşılır bir denkliği esas almıştır.
    Bu nedenle tüm âyetler -muhkemler de dahil- müteşâbihtir.
    Müteşâbihin kapalı, muhkemin
    kapalı manalar ihtivâ ettiği önyargısı
    doğru değildir. Eğer müteşâbihler, mânâsı kapalı âyetlerden
    137] 11/Hûd, 1
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 106 -
    müteşekkil olsaydı, “tüyleri diken diken eden, kalpleri yatıştıran
    duyarlılığa” nasıl yol açacaktı?
    “Allah sözlerin en güzelini, müteşâbihen/birbiri ile uyumlu,
    kendi içinde tutarlı, her türlü ifadesini çeşitli çeşitli biçimlerde tekrarlayan
    bir İlâhî kelâm şeklinde indirir. Rablerinden korkanların
    ondan tüyleri ürperir; (fakat) sonunda Allah’ın rahmetini hatırlayınca
    kalpleri ve tenleri yumuşar, sakinleşir.” 138
    Kur’an’ın mesajı itibariyle kendi bütünlüğü içinde ihtilafsız
    -tertîl ve tertip esasına göre- tutarlı,
    mesajı birbiri ile uyumlu ve
    çelişkisiz bir kitap oluşunu vurgulayan diğer âyetler için bkz. 4/
    Nisâ, 82 (İhtilafsız); 25/Furkan, 32 (Tertîlen/tertipli; tutarlı bir bütün
    oluşturacak şekilde);
    10/Yûnus, 37; 18/Kehf, 1; 32/Secde, 2; 39/
    Zümer, 28; 98/Beyyine, 3 (Suhufun mutahhara/arı-duru, kirlilik
    bulaşmmamış); 80/Abese, 11-16 (mutahhar/arı-duru, kirlilik bulaşmamış).
    Müteşâbihin Te’vîli: Te’vil; bir şeyin gerçekleşme zamanı, âhiri,
    nihai anlamı demektir.
    Tefsirde yorum anlamına gelen bu kelime
    Kur’an-ı Kerim’de terim
    olarak müteşâbihle ilişkilendirilmiştir. 3/
    Âl-i İmrân sûresi, 7. âyete göre, “müteşâbihin te’vilini/nihai anlamını
    Allah’tan başkası” bilemez. Müteşâbihin terim anlamını
    izah ve te’vili bu bütünlük içinde
    kavramaya çalışmadan önce
    âyeti okuyalım: “... İlâhî kelâmın özü (temeli) olan mukemler/açık
    ve kesin hükümlü
    mesajlar ile müteşâbihleri/benzetmeler içeren
    mesajlardan oluşan bu İlâhî kelâmı sana bahşeden O’dur. Fitne
    çıkarmak/kalpleri
    hakikatten sapmaya meyilli olanlar, sırf kafaları
    karıştıracak şeyler
    bulmak için ona (keyfî) anlamlar yüklemek için
    müteşâbihleri gündeme getirirler. Oysa onların te’vül’ni Allah’tan
    başkası bilemez.
    Bu yüzden bilgide derinleşenler şöyle derler: ‘Biz
    ona inanırız tümü (muhkemler de müteşâbihler de) Rabbimizin
    katındandır. Derin
    kavrayış sahipleri dışında kimse bundan düşünüp
    öğüt almaz.” 139
    Bu âyette müteşâbih, gaybın/görünmez alemin bilgisinin insan
    zihnine kavratılması için yüksek teşbihlerle izah edilmesi bağlamında
    geçmektedir. Müteşâbihin ilk bakışta öne çıkan; “benzeşmek,
    birbirine
    uyumlu olmak” mânâsı, kavramsal bir mahiyet
    kazanarak genişlemiştir.
    Böylece müteşâbihin terim anlamı şöyle
    bir mahiyet kazanmış
    olmaktadır:
    Müteşâbih; Yüce Allah’ın sınırlı kavrama yeteneğine
    sahip olan
    138] 39/Zümer, 23
    139] 3/Âl-i İmrân, 7
    OKUMA VE YAZMA
    - 107 -
    insanoğluna, görünmez âlemin bilgisini yüksek teşbihlerle
    beyan
    ettiği âyetlerdir. Eğitimde de kullanılan “bilinenden bilinmeyene,
    somuttan soyuta” yöntemi insanoğlunun sınırlı kavrama yeteneğini
    harekete geçirmek için neredeyse tek yoldur. Yani Allah’ın
    zatını tanıtan sıfatları, cennet, cehennem, melekler v.b. konular
    ancak teşbihlerle -müteşâbih olarak- beyan edilebilirdi. Gayb âleminin
    başka türlü de -mesela, soyuttan somuta, bilinmeyenden
    bilinene
    doğru- açıklanması, tanıtılması idrâk alanı sınırlı beşeri
    noksanlıklar
    taşıyan insanlara izah edilmesi mümkün de değildir.
    Tanımdan da anlaşılacağı gibi, kapalılık müteşâbih âyetlerin
    Kur’ân’î lafızlarında değil, yüksek benzetmelerle insan zihinine
    yaklaştırılmak
    istenen konuların sınırları aşan boyutundadır. Bir
    örnekle izah edecek olursak; cennet Rabbimizin teşbihlerle biz
    mü’minlere anlattığı akidevî bir konu olup, çok sayıda âyette ondan
    söz edilmiştir.
    Bu söz edişler müteşâbih/benzetmeli bir mahiyet
    taşımakta ve bizim
    kalplerimizde İlâhî kelâmın murad ettiği
    kadarı ile sınırlı bir inanç oluşturmaktadır. Öte yandan Ahiret hayatında
    bir mutluluk yurdu olarak mü’minlere va’dedilen cennetin
    bilgisi Kur’an’da anılanlarla
    sınırlı değildir. Fakat insan olarak
    dünyada kavrayabileceklerimiz
    de bize anlatılanlarla sınırlıdır.
    Şimdi bu durumda bize anlatılanların ardına düşmek boşuna
    bir çaba olmaktadır. İşte gözün kulağın ve kalbin sorumlu olduğu
    bu boş çaba içerisine düşenler müteşâbih’in te’vilini araştırmaya
    kalkmakla
    suçlanmaktadırlar. Müteşâbih’in te’vilinin peşine düşenlerin
    ise, “halis niyet taşımayan fitneciler” olduğu beyan edilmiştir.
    C- Amacına Uygun Olarak Okumalıyız
    İlâhî mesajın temel amcacı, “muttakileri hidâyete erdirmek”tir.
    Rabbani bir tebyin olan Kur’an, kalbini hak söz ile arınmaya açık
    tutan
    ve kendine alçak gönüllü olmayı ahlâk edinen kimseler için
    hidâyet kaynağıdır. Yoksa O, her insanın sadrına şifa verecek değildir.
    Bu nedenle Kur’an’ı her okuma ve anlama çabası hidâyetle
    sonuçlarımayabilir.
    Bunda şaşılacak bir şey yoktur.
    Kur’an ile kimlerin hidâyete erebileceğini aşağıdaki birkaç
    âyetin mealinden okuyalım: “(Şu) söylenen her sözü (dikkatle)
    dinleyen ve onların en güzeline
    uyan (kullarım)a (müjdeler vardır,
    çünkü) onlar Allah’ın hidâyetine mazhar olmuşlardır ve onlar gerçekten)
    akıl iz’an sahipleridir.” 140
    140] 39/Zümer, 18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 108 -
    “Kur’an insanoğluna bir rehber (hüden), bu rehberliğin apaçık
    bir delili (beyyine) ve doğruyu yanlıştan ayırt edici bir ölçü
    (furkan) olarak (ilk defa) bu Ramazan Ayı’nda indirilmiştir...”.141
    Kur’an’ın bir hidâyet kitabı olduğunu ve “ancak takvâ sahipleri
    için rehber olabileceği” ısrarla vurgulayan çok sayıda âyet vardır,
    bunlardan bazıları için bkz. 2/Bakara, 1 -3; 3/Âl-i İmran, 101; 6/
    En’âm, 104; 7/A’râf, 203; 10/Yûnus, 107; 16/Nahl, 104; 17/İsrâ, 9;
    45/Câsiye, 29-30 vd.
    Kur’an’ın temel amacı, insanları hidâyete sevk etmektir. Bu
    nedenle
    onun bir hidâyet kitabı olduğunu unutarak okumak, insanı
    yanıltıcı
    sonuçların handikaplarına düşürecektir. Mesela, onu
    bilimsel gelişmeler hakkında bilgi vermek zorunluluğu ile karşı
    karşıya bırakmak,
    Kur’an’ın hidâyet kitabı olduğunu unutmak demektir.
    Geçmişte
    bu tür bir yanılgı ile Kur’an’a yaklaşanlar, dünyanın
    düz olduğunu ve dönmediğini İlâhî kelâma onaylatmak gibi
    bir handikapa düşmekten
    kendilerini kurtaramamışlardır.
    Tefsir’deki yetkinliğinden kuşku duymadığımız Fahruddin
    Razi, 27/Neml, sûresi 61. âyette geçen “yeri sizin döşek kıldık”
    şeklindeki nimet
    vurgusunu, dönemin bilimsel anlayışını belirleyici
    kılarak tefsir edince ortaya bugün için gülünüp geçilecek bir
    yorum çıkmıştır. Razi
    döşek meselinin çağrışımlarını, yeryüzünün
    küre şeklinde olduğunu
    ama dönmediğini -sakin olduğunu- ispatlamak
    için kullanarak şöyle demiştir: “Eğer hareketli olsaydı, mutlak
    mânâda o yeryüzü bizim için bir döşek olmazdı. Çünkü yüksekten
    atlayan bir kimsenin bu durumda yer yüzüne düşmemesi
    gerekirdi. Zira yeryüzü kayıp gitmektedir. Bu insan da boşlukta
    kalmaktadır.”.142
    “Döşek meseli” aslında Yüce Allah’ın insanoğluna nimetlerini
    hatırlatmaktan ibarettir. Bu ve benzer âyetlerin mesajının amacı
    dışında
    yorumlanması son derece yanlıştır. Şükür gerektiren bir
    çok İlâhî lutfun hatırlatıldığı diğer âyetlerin mesajı gibi bu da kendi
    gâyesi ve bütünlüğü -bağlamı- içinde tefsir edilmelidir. Bu sebeple,
    yeryüzünün beşiğe benzetildiği 43/Zuhruf sûresi, 10. âyeti
    de aynı şekilde “dünyanın
    hareketli olduğuna, döndüğüne kanıt
    olarak kullanılmamalıdır. Çünkü “bilim”in verileri her zaman için
    “yanlışlanabilir” tartışılabilir, hipotetik materyaller ihtivâ etme kabiliyetini
    haizdir. Bundan daha fazla değer vermek, Kur’an’ı ikincil
    kaynak durumuna düşürür; bilimi birincil-belirleyici, etkin kaynak
    141] 2/Bakara, 185
    142] Fahruddin er-Râzî, Tefsir-i Kebir Mefatihu'l-Gayb, Ankara, 1988, cilt: 2, s.
    113-114
    OKUMA VE YAZMA
    - 109 -
    mesabesine çıkarır. Ki, bu durumda
    İlâhî olanın beşeri olan tarafından
    kuşatılması, belirlenmesi durumu
    ortaya çıkar.
    Böyle bir yanılgı ile günümüzde Kur’an’ı tefsir etmeye kalkanlar
    da abesle iştigal anlamına gelecek uğraşlar içine girebilmişlerdir.
    Nasıl
    dünyanın düz oluşuna ilişkin hakim bir yargıyı,
    Kur’an’dan delillendirmeye kalkmak yanlışsa, hipotetik-zanni
    yargılar içeren ve her zaman “yanlışlanabilir” bîr mahiyet taşıyan
    kimi moda düşünce ve kanaatleri -meselâ dünyanın döndüğü ve
    yuvarlak olduğu gibi- İlâhî vahye onaylatmaya çalışmak da yanlıştır.
    Bu tür yanlışları Kur’an’ı bilimsel yorumlama kaygısı güden
    “modern
    bâtınîler” çokça yapmaktadırlar. Örneğin, cehennemin
    bir bölümü
    ve sıfatı olan “sekar”a, bilgisayar diyecek kadar modern
    bilim karşısında kompleksli hareket eden bazı yorumcuların
    düştüğü durum,
    en az dünyanın düz olduğunu söyleyenlerinki kadar
    traji-komik bir vehâmet düzeyini imlemektedir.143
    Yahut da İlâhî kelâmın amaçları arasında yer almayan “insanlığın
    aya gidebilme imkânı” hakkında Kur’an’ı konuşturmaya kalkanlar,
    zorla kendisinden bilgi devşirmeye çalışmakla nevalarını
    Yüce Allah’a onaylatmaya çalışarak aslında zanni olanla yakînî
    olanı kuşatma
    altına almak gibi abes bir görev üstlenmiş olmaktadırlar.
    Kısacası, ona olmayan anlamlar yüklemek veya gâyesi
    dışında bilgiler sağmak
    maksadı ile okumak son derece yanıltıcı
    sonuçlara yol açacaktır.
    Bu da Kur’an’ın moda bir akımın, bir
    felsefi görüşün, bir ideolojinin
    yedeği, onaylayıcısı durumuna
    indirgemek mânâsına gelecektir. İşin vehameti ve traji-komikliği
    ise, aradan zaman geçmesi ile anlaşılacaktır.
    Orta çağda Katolik
    Kilisesi’nin bu ikrah ile dayattığı, “dünyanın
    düz ve kainatın merkezi
    olduğu” inancı bugün ne kadar komik karşılanmakta ise, hipotetik/
    bilimsel bir dille ifade edilmesi gereken rnoda bir düşüncenin
    dînî bir ifade ile i’tikad haline getirilmesi gelecekte
    o kadar
    komik karşılanabilecektir.
    Her zaman yanlışlanabilir doğrular içeren bilimsel konuların
    dînî ifadeler aracılığıyla kutsanmaya çalışılması veya mü’minlerde
    varolan kompleksleri giderme gâyesi ile Kur’an’ın enstrümantal/
    araç durumuna
    düşürülmesi son derece yanlıştır. Çünkü bir hidâyet
    kitabı olan Kur’an’ın hipotetik bilgiler verme gâyesi yoktur. İlâhî
    kelâmın gâyesi;
    Allah’ın mütevazi, arınmak isteyen kullarına yol
    göstermektir.
    143] Y. N. Öztürk, Kur'an'daki İslâm, İstanbul, 1993, s. 21
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 110 -
    Özetle, Kur’an’ın amacı; ona gönül veren mü’minler için, insanların
    etkilerine açık olan itikadı ve amelî alanları sürekli yeniden
    onarmayı öğreten hükümler va’z etmektir. Buna ek olarak
    yeryüzünde adaleti ikame
    etme görevini icra ederken karşılaşılan
    sorunlara ‘Ahiretin önceliği ilkesi’nden hareketle çözümler bulmayı
    mü’minlere öğretmektir.
    1-Allah’ın Adı ile ve Arınmak İçin Okumalıyız
    a) Besmele ile Başlamak Farzdır: Kendi yaşamının farkında
    olup, kaderini tayinde söz sahibi kılınmış
    bir varlık olan insanoğlu
    bilinçli olduğu oranda beşeri zaaflarından
    arınabilmektedir. Bu
    nedenle eylemlerini bir alışkanlık eseri değil
    de belli bir şuurla
    yapması insanların tekamülü için elzemdir. İlâhî vahyi önyargılardan
    arınarak okumak gerekir. Salt “Allah’ın adı ile” O’nun rızasını
    kazanmak maksadı ile girişilen çabalar, mesajın doğru kavranmasında
    başarılı olabilecek bir mahiyet taşımaktadır. Zaten Allah’ın
    adı ile başlamayan, İlâhî vahyin ölçüleri anlamlandırılmayan
    hiçbir
    fikri arınma ve hiçbir amel İslâmîlik vasfını hak edemez.
    Değil mi
    ki İlâhî vahiy, ilk hitabını “Yaratan Rabbînin adı ile oku!” şeklinde
    yapmıştır? Öyleyse O’nun adı ile başlama bilinci taşımayan
    hiçbir
    fehm-fıkh ve eylemlilik çabası Rabbânî rızâya ulaşamayacaktır.
    Övülmeye değer bulunan bu bilinçlilik hali, İlâhî vahyin ilk
    hitabında
    şöyle dillendirilmiştir: “Oku! insanı bir alaktan Yaratan
    Rabbinin adı ile oku! Çünkü Rabbin sonsuz kerem sahibidir.” 144
    Allah’ın adı ile okumak, O’nun rızasını ve memnuniyetini
    arzulayarak
    mücadeleyi biçimlendirmek anlamına da gelmektedir.
    Bu noktada
    Kur’an okumaları eğer şer odaklarını memnun etmeyi
    amaçla” yarak yapılıyorsa, İlâhî rızadan hiçbir iz taşımayan
    sonuçların hası olmasına engel olmak mümkün olmayacaktır. Bu
    nedenle aşağıdaki âyette beyan edildiği üzere, niyetin halis olması
    gerekmektedir; Allah’ın
    adını yüceltmeyi amaçlamayan okuma
    hiçbir şekilde İlâhî vahyin
    bütüncül mesajını doğru takdir edemeyecektir:
    “Ama (hem gece hem de gündüz) Rabbinin adını an! Ve
    bütün varlığınla kendini O’na ada!” 145
    Önyargılardan arınarak, Allah’ın rızasını kazanmak için
    Kur’an’ı okumak, istiâze ile/şeytani olan her tür güç odaklarından
    İlâhî vahyin
    esenliğine sığınarak mümkündür. Hem şeytani güçleri
    hem de Rabbi memnun etme amacı taşıyan Kur’an okumaları,
    yarım gönüllü
    münafıkların işidir. Günümüzde bu tür münafıklar,
    144] 96/Alak, 1-3
    145] 73/Müzzemmil, 8
    OKUMA VE YAZMA
    - 111 -
    Kur’an’ın aslına nüfuz edemedikleri için mânâsında, meal ve tefsirinde
    reform yapma, İlâhî vahyin te’vili ile tahrif yapmaya yönelmektedirler.
    Çünkü
    onlar her işlerinde olduğu gibi vahyi te’vil
    etmede de Allah’a istiâze’de bulunmamakta, tâğutlara sığınmaktadırlar.
    Oysa sığınmaya değer tek güç Allah’tır: “Şimdi Kur’an
    okuyacağın zaman, hemen o kovulmuş şeytandan istiâze yap:
    Allah’a sığın (Eûzü-Besmele çek). Gerçekte onun İmana erişenlerin
    ve Rablerine güven bağlamış olanların üzerinde bir nüfuzu/
    etkisi
    yoktur. Onun yalnızca kendisini izlemeye istekli olanlar üzerinde
    ve bir de ona tanrısal nitelikler yakıştıranlar üzerinde etkisi
    vardır.”
    146
    Kur’an’ı Her Türlü Vesvese ve Önyargıdan Arınarak Sırf Allah
    İçin Okumak: Kur’an’ın ilk cümlesi “Oku” emriyle başlar; ancak,
    şöyle devam eder; “Yaratan Rabbinin adıyla...” 147Yani besmele
    ile... Allah adına, O’nun rızasını kazanmak için, O’nun lütfu ve keremi
    ile, O’nun yardımı ve inâyetiyle, O’nun koruması ve gözetimi
    altında...
    Buna ilâveten, Kur’an okurken şeytan iğvâsı ve vesvesesinden
    Allah’a sığınmak gerekir; “Kur’an okumak istediğin zaman kovulmuş
    şeytandan Allah’a sığın.” 148
    Kafası ve gönlü şeytani vesveselerle dopdolu ve karmakarışık
    hale gelmiş, günahkâr, kibirli ve nefsinin esiri olmuş kimseler
    Kur’an’ın mânâlarını anlamakta güçlük çekerler, hatta anlamayazlar.
    Kalb, şeytani vesveselerden, dünyevi düşünce ve endişelerden
    kurtulduğu nisbette Kur’an’ı anlamak kolaylaşır.149
    Kur’an’a yönelirken kurtulmamız gereken tek şey, şeytani vesvese
    ve iğvâlar değildir. Kafamızdaki betonlaşmış önyargılardan
    ve kalıplaşmış sabit fikirlerinden de kurtulmak zorundayız. Bu
    tür beşerî zaafların cenderesinden kurtulup en azından özgür bir
    kafa ile Kur’an’a yaklaşma arzusu taşımadan, onu okuyup anlamayı
    amaçlayan bir gönül hazırlığı yapmadan bir kitabın kendine
    özgü engin ve parlak niteliklerini kavramak mümkün olmaz.
    2) Tâğutları İnkâr Ederek Okumalıyız
    “Günümüzde birtakım çevrelerin sistemlerin düzenlerin onayını
    alabilmek için veya zâlimlerden “aferin” alabilmek için, ya
    da özgüvenden
    yoksun kompleksli kişiliğini doyurmada dünyayı
    146] 16/Nahl, 98-100
    147] 96/Alak,1
    148] 16/Nahl, 98
    149] İhya, 1/807
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 112 -
    ahirete tercih
    eden bir ahlâkı tercih ettiği için Kur’an’ı yorumlamaya
    kalkan Samiriler vardır. Böyle kimselerin Kur’an’ı doğru
    anlama ve doğru tebliğ etmeleri mümkün değildir. Çünkü Onlar
    Kur’an’ı Allah’ın adı ile değil tâğutun adı ile okumakta, yorumlamakta,
    hatta tefsirleri ile tahrif etmeye kalkmaktadırlar.
    Tâğuttan yardım dilemek için, zâlimlerin rızasını elde etmek
    için Kur’an’a yapılan tüm müracaatlar telafisi imkânsız yanlışlara
    yol açacak, İlâhî mesajın bir kısmının ya neshi/hükmünün ortadan
    kaldırılmak
    istenmesi ile ya da müstekbirlerin hatırı için tahrif
    edilmesi sonuçlanacaktır. İslâmî bir dâva, tâğutlardan müdâhane/
    yağcılık ve ilkesizlik yaparak onların gönüllerini alma anlamına
    gelecek hiçbir yardım almamalı, İlâhî mesajı da onların gözlüğü
    ile okuyup yorumlamaya
    kalkmamalıdır. “Saray uleması” diye
    geçmişte ünlenen Samiri kılıklı bir takım “dîn!” uzmanlarının
    Allah’ın bizim için seçip râzı olduğu İslâm’ı zâlimlerin hizmetlerine
    sunabilmek için çeşitli çabalar
    içerisinde oldukları tarih boyunca
    vaki olmuştur. Böyle kimselerin
    varlığı fitne/sınama vesilesi olarak,
    Kıyamet’e kadar da devam edecektir.
    Furkanın/doğru ile yanlışı ayırdetmenin ölçülerini lütfeden
    İlâhî kelâm, zâlimlerin yanlışlarını onaylama, fasıkların günahlarına
    fetva çıkarma aracına indirgendiğinde tabii ki, sonuçta Kur’an
    anlaşılamayacaktır. Çünkü Kur’an, sadece kalplerini arınmaya açık
    tutan, mütevazi, Rablerine karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimseler
    için bir hidâyet
    kaynağıdır. Muttakiler için Kur’an’ın genel
    mesajı Arapça bilmeseler de meal, tefsir okumasalar da, ilkesel
    ve amelî yol göstericiliğe
    İlâhî rızayı kazanmaya elverecek açıklıktadır.
    Çünkü yeryüzünde
    her zaman İslâm’ı yaşayan sünnet ile
    hayatına hakim kılmış bir zümre mutlaka var olmuş, Kıyamet’e
    kadar da var olmaya devam edecektir.
    Tâğutu inkâr etmeden iman etmek nasıl mümkün değilse,
    tâğut adına Kur’an’a başvurmak da fehm-fıkh çabalarında istenmeyen
    neticelerin
    hasıl olmasına yol açacaktır. Aslında Kur’an, bütün
    boyutları
    ile açık ve anlaşılır bir mahiyet taşımaktadır. Fakat
    asıl sorun, müstağnilerin,
    müstekbirlerin, zâlimlerin kısaca arınmak
    değil saptırmak için pazarlıklı bir şekilde Kur’an’ın açacağı
    kapıların önünde bekleşen
    kötü niyetli kimselerden ve onlara
    içerden izinsiz yardım yapmaya
    kalkan işbirlikçilerin “Allah’ın adı
    ile” olmayan çabalarından kaynaklanmaktadır.
    Tâğutların râzı olduğu bir mücadele nasıl İslâmîlik vasıflarından
    uzak ise, İlâhî rızayı elde etmede bulanık niyetler taşıyan her okuma
    da Kur’an’ı yanlış anlamaktan, yanlış yerlerde araçlaştırmaktan
    OKUMA VE YAZMA
    - 113 -
    asla kurtulamayacaktır. Rabbimiz çok sayıda âyette bu tehlikeye
    dikkat çekerek loyalist/bağımlı, yamalıkçı, eklemlemeci, entegrist
    kişilerin muhtemel saptırmalarına karşı bizleri uyarmakta, mücadelenin
    ‘ tagutu inkâr”la başlaması gerektiğini beyan etmektedir:
    “O halde tâğuta/şeytani güç ve düzenlere (uymayı) reddedenler ve
    Allah’a inananlar, hiçbir zaman kopmayacak en sağlam mesnede/
    urvetü’l-vüskaya tutunmuşlardır. Zira Allah her şeyi işitendir, her
    şeyi bilendir.” 150
    Burada Peygamberimizin “müstekbirlerin hatırı için mustaz’afların
    kalbini kırmakla sonuçlanabilecek eğilimleri”nin eleştirildiği
    80/Abese
    Sûresi âyetleri hatırlanmalıdır. Eğer bu eğilime
    Rabbani izin çıkmış
    olsaydı, İslâmi mücadele ana caddesinden, asıl
    ekseninden sapabilecekti.
    Öte yandan bundan daha kötüsü İlâhî
    vahyin sağladığı olanakları
    zâlimlerle ilişkilerde, heba etmek de
    mümkündür.
    Bu sebeple Kur’an’ın mesajının gönüllerde meydana getirdiği
    kazanımların yok olmasına yol açabilecek, haksızlığı körükleyici,
    sömürüye
    çanak tutucu, zulmü meşrulaştırıcı tutumlardan kaçınmak
    şarttır.
    Aksi takdirde Rabbani mesaj, “mücadelede kazanılanın
    masada kaybedilmesi” mânâsına gelebilecek ilişki biçimlerinin
    meşrulaştırıcı aracı durumuna düşürülmüş olacaktır. Ki bu tür anlama
    ve yorumlama
    şekilleri ile, İlâhî mesajın doğru kavranması/
    fıkhedilmesi imkânsızdır.
    Kur’an ile olan ilişkide niyetin sonucu
    nasıl da belirlediğini aşağıdaki âyetleri mealinden okuyalım: “Ve
    (gerçeği anlamamalarından ötürü onlara) Kur’an okunduğu zamanlar
    seninle Ahiret’e inanmayacaklar arasına görünmeyen bir
    perde çekeriz. Ve kalplerine, kalplerine onu kavramalarına engel
    olacak bir örtü koyarız ve kulaklarına da bir tıkaç. Ve bu yüzden
    Kur’an okunurken ne zaman Rablerinden tek ilâh olarak söz etsen
    nefretle sırtlarını dönüp giderler. Seni dinledikleri zaman, Biz onların
    aslında neye kulak kesildiklerini ve kendi aralarında görüştükleri
    zaman, bu zâlimlerin (birbirlerine): ‘(Eğer Muhammed’e
    uyarsanız), düpedüz büyülenmiş bir adama uymuş olacaksınız.’
    dediklerini
    çok iyi biliyoruz.” 151
    3) Müdâhanesiz Okumalıyız
    Tâğutlarla ilişkiyi belirleyen bir diğer ilke de, “müdâhane etmemektir.
    Müdâhane; şer güçlerin ilgisini, sevgi ve hoşnutluğunu
    elde etmek için yağcılık yaparak ilkesiz davranmaktır. Bu ilkesizlik
    hali ile yapılan Kur’an okumaları, “Allah’ın adaleti ikame etme
    150] 2/Bakara, 256
    151] 17/İsrâ, 45-47
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 114 -
    emri”ne hizmet edeceğine, bir kısım âyetlerin içinin boşaltılmasına,
    bir kısmının tahrifine ve neshine/hükmünün ortadan kaldırılmasına
    yol açabilecek tehlikeleri özünde barındırmaktadır.
    Bize göre Kur’an’ın kimi konularını kimileri ile rekabete sokmak,
    birbirleri ile üstünlük yarısına sokmak müdâhanedir. Fariza
    veya tavsiye içeren âyetleri birbirleri içerisinde kıymetlendirme
    hiyerarşisine tabi tutmak,
    anlatım kolaylığından çok etkisiz kılma
    çabasından başka bir şey değildir. Mesela, ilim öğrenmek de, tesettürü
    başörtüsü ile taçlandırmak da gereklidir. Fakat bunların
    birinin diğerinden daha üstün ve öncelikli olduğunu iddia etmek
    gayba taş atmaktır. Çünkü hagisinin Allah katında
    diğerinden
    daha öncelikli olduğunu O’ndan başkası bilemez.
    Aynı şekilde Allah’ın bazı âyetlerinin “yasama ruhu, fiilî yasama
    ayırımları ile, devir değişti” türünden bahanelerle neshine yol
    açabilecek
    tutumlar içerisine girmek, Kur’an’ı Allah’ın adı ile değil,
    tâğutun adı ile okumaktan ileri gelmektedir. Ki, bu tutum Kitab’ı
    ikincil kaynak durumuna düşürmekte, seküler aklı birincil kaynak
    durumuna
    yükseltmektedir. İlkeyi değil, icâbât-ı vakt-i hal’i (reel
    politiği veya
    mevcut durumun geçici, dönemsel şartlarını) kutsallaştıran,
    müstekbirlerin hatırı için mustazafların gönlünü kırmaya
    yol açan bu tür tutumlar, Kur’an mesajının yanlış anlaşılmasına ve
    yanlış yaşanmasına
    yol açacaktır. Aşağıdaki âyetler zâlimlerle olan
    ilişkilerde Kur’an talebelerinin takınması gereken onurlu tutuma
    dair Rabbani buyrukları
    özetlemektedir. Bu tür saptırıcılara karşı
    nasıl uyarıldığımızı ve tehlikelerin her zaman varolacağını, Peygamberimizin
    şahsında dile getiren İlâhî vahyin mesajından okuyalım:
    “Gerçek şu ki, yalnız senin Rabbin, kimin kendi yolundan
    saptığını
    blîlir ve yalnız O’dur, kimin doğru yolda olduğunu bilen.
    O halde kâfirlerin arzu ve özlemlerine uyma. Onlar senin (kendilerine
    müdâhane yapmanı/yağcılık yapacak derecede yumuşak davranmanı
    isterler ki, kendileri de sana yumuşak davransınlar. Ayrıca
    yemin edip duran alçağa uyma, yahut iğrenç dedikodular yapan
    iftiracıya, yahut iyiliğe mani olana, (yahut) günahkar zorbaya, yahut
    ihtiraslarına esir olmuş zâlime ve bütün bunların ötesinde (insanlara)
    hiçbir faydası dokunmayana.” 152
    4- Arınmak İsteyenlere Öncelik Vererek Okumalıyız
    “İçlerinden seni dinleyenler vardır. Biz onların kalpleri üzerine
    anlamamaları için örtüler, kulaklarına da ağırlıklar koyduk. Her
    mucizeyi görseler de ona yine inanmazlar. Seninle tartışmak için
    152] 68/Kalem, 7-13
    OKUMA VE YAZMA
    - 115 -
    sana geldiklerinde o Kâfirler derler ki; bu öncekilerin masallarından
    başka bir şey değildir.” 153
    Arınmak gibi
    hiçbir niyet taşımayan -üstüne üstlük mücadeleyi
    ekseninden saptırmaya
    çalışan- müstekbirleri kale alan bir yorumlama
    yöntemi, İlâhî vahyin neshi ve tahrifi ile, İslâm dâvâsının yolundan
    sapması ile sonuçlanabilecektir. Çünkü kendilerini arınmaya
    muhtaç hissetmeyen,
    gurur ve kibir küpü bir kalp ile Kur’an’ın
    açacağı kapıların önüne
    gelen bu kimseler, aslında gereğince
    iman etmek için değil, saptırmak
    için gelmişlerdir. Mü’minlerin bu
    kimselerin kalıplarına ve dış görüntülerine aldanarak atacakları
    her adım, İslâm dâvâsının sapmasına ve Kur’an’ın temiz gönüllere
    gidecek mesajının tarihte ve günümüzde
    zâlimlerin hoşuna gidecek
    şekilde İlâhî mesajının önünün tıkanmasına
    yol açacaktır.
    Tarihte İlâhî vahyi tâğutların istekleri, şirk kültürlerinin etkisi
    ile yorumlayan
    işbirlikçi Sâmirî’lerin örnekleri çoktur. Geçmiş vahiyler
    bu şekilde
    asıl amacından, mihverinden sapmış ve onların
    şahitlikle görevli ümmetleri geçici olanın büyüsüne kapılarak saf,
    an, duru olan Rabbani
    mesajı bu nedenle bulandırarak sonraki
    nesillere aktarmışlardır. Bu duruma en iyi örnek, Yahudiler ve
    Hristiyanlardır. Hristiyanlar Yunan pagan kültürü ile zihinleri talan
    edilmiş ve Roma uygarlığının hakim putperest paradigmasının
    etkisi altında yaşayan geniş kitlelerin cazibe merkezi olabilmek
    için onların yanlışlarını önce sineye çekmişlerdir. Daha
    sonra da
    sineye çektikleri şirk tezahürlerini İsa Peygamberin şahsında
    yeniden
    üretmiş, yeniden canlandırmışlardır. Aynı şekilde benzer bir
    yanlışı da kapitalistleşme sürecinde yapmışlardır. Sanayi devrimi
    ile birlikte
    başlayan, 1789 Fransız Devrimi ile perçinlenen süreçte,
    “sınırsız maddî olanaklar elde etme, sonsuz büyüme amacı ile hareket
    eden” talancı liberal dünya görüşü, her tür mistik tasavvuru
    önünde engel
    olarak görmüştür.
    Halen de içinde yaşadığımız bu dönemin miladı olan Fransız
    Devrimi’nin laik-seküler idealleri ile Hristiyanlığın hayata çekidüzen
    vermeyi
    amaçlayan nasslarına sokağa çıkma yasağı konulmuştur;
    dini bir çok görüntü vicdanlara ve mabedlere hapsedilmiştir.
    Tabii ki Hristiyanlığın seküler politikaların emrine verilme süreci
    başlamamıştır. Maalesef Yunan pagan kültürünün şirk unsurlarını,
    M.S. 325 yılında başlayan konsiller zinciri ile, gerçek dinin tahrifinde
    kullanmaktan çekinmeyen Katolik Kilisesi, yeni dönemde de
    liberal
    dünya görüşünün “Allah’a alan tahsis etme emeli”ne karşı
    direnememiş, sessizliğe bürünerek durumu sineye çekmiştir.
    153] 6/En’âm, 25
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 116 -
    Bireylere sınırsız
    bir hareket alanı açan, hiçbir güce karşı sorumluluk
    bilinci uyandırmayan bu dünya görüşü Birinci ve İkinci Dünya
    talan savaşlarını
    örgütlemiştir.
    Rabbimiz önyargı ile İlâhî bildirime yaklaşanlar için hakikatin
    kapılarını
    kapatmıştır. Çünkü niyetleri annmak değil, saptırmaktır.
    Öyleyse müstekbirlerin kabulünü kolaylaştırmak gâyesi ile de olsa
    İlâhî hakikat dili eğip bükerek değil, olanca çıplaklığı ve olanca
    açıklığı ile dillendirilmelidir. Çünkü kendini kendine yeterli görüp
    kibire kapılanlar, haksız yollarla elde ettikleri menfaatlerinin ve
    statülerinin sarsılacağı hiçbir hakikati
    kabule yanaşmayacaklardır.
    Eğer zâlimler, tevhid ve adaletin yegane
    teminatı olan İlâhî
    hakikatin kapılarına dayandılarsa bilinmelidir ki bu, saptırmak
    içindir desteklemek için değil. Yüce Allah ve mesajı karşısında
    takınılması gereken alçak gönüllü tutum yerine, istiğnayı ahlâk
    edinen yeryüzünün mağrur putperestleri, yaşadıkları müddetçe
    İlâhî vahyin saf kaynağını asıl mihverinden, kendi bütünlüğünde
    kopararak bozmaya çalışacaklardır. İsrâ Sûresi’nden konu ile ilgili
    ufkumuzu açan uyarıcı bir kaç âyet okuyalım: “(Ey Muhammedi)
    onlar (yolunu şaşırmış kimseler), Bizim adımıza,
    vahyettiğimizden
    başka bir şey ortaya atasın diye, seni ayartarak vahyettiğimiz
    gerçeklerden uzaklaştırmaya çalışmaktalar, öyle
    ki, bunu başarabilselerdi,
    seni kendilerine hemen dost edinirlerdi.
    Eğer sen(in
    imanını) berkitmemiş olsaydık, belki de onlara biraz olsun eğilim
    gösterecektin. O zaman sana hayatta da, ölümünden sonra da kat
    kat (azap) tattırırdık ve Bize karşı sana yardım edecek kimseyi de
    bulamazdın!”.154 Rasûlullah’ın Müstekbirler’in saptırma amacıyla
    tezgâhladıkları oyunlara karşı Rabbimiz’den tarafından korunduğu,
    birçok âyette tekrar edilmiştir.155
    İlâhî vahyin ebedi mutluluğun anahtarlarını veren hatırlatma
    ve öğütlerinden, sadece arınmak isteyenlerin bir nasibi vardır.
    Yoksa kötü niyetle Kur’an’ın mesajına yaklaşanların ondan bir
    hayır elde etmeleri mümkün değildir. Öyleyse tâğutların rızasını
    elde etmek amacı ile Kur’an’ı emellerine alet eden okumalardan
    dolayı, Allah’ın adı ile, annmak için vahye gönül veren biz
    mü’minler moralimizi bozmamalıyız.
    Çünkü aşağıdaki âyetler,
    Peygamberimizi bile kuşatacak kadar amellerini süsleyen bu tür
    saptırıcıların her zaman bulunacağını
    beyan etmektedir: “İstiğnâ
    edene/kendini kendine yeterli görüp Allah’a muhtaç olduğunu
    154] 17/İsrâ, 73-75
    155] bkz. 2/Bakara, 120, 145; 5/Mâide, 48-49; 6/En’âm, 150; 10/Yûnus, 93; 13/
    Ra’d, 37; 18/Kehf, 27-28; 28/Kasas, 49-50, 87; 42/Şûrâ, 24; 68/Kalem, 8-10;
    69/Hakka, 44-48.
    OKUMA VE YAZMA
    - 117 -
    itiraf edecek tevazuya sahip olmayanlarla gelince, sen bütün
    ilgiyi
    ona gösterdin. Halbuki, onun arınmaktan geri kalmasından
    sen sorumlu değilsin. Ama sana büyük bir istekle geleni ve (Allah
    ) korkusu ile (yaklaşanı) sen görmezden geldin! Elbette bu (mesaj)
    lar yalnızca birer hatırlatma ve öğütten ibarettir. Kim istekliyse
    O’nu hatırlayıp öğüt alabilir.” 156
    Sözün özü, Kur’an mağrur ve iflah olmaz müstekbirleri değil,
    mustad’aflan kollayan bir bilinçle okunmalıdır. Geçmiş yüzyıllardaki
    ve günümüzdeki örneklerini incelediğimizde görüleceği üzere,
    “yeryüzündeki
    küçük dağları ben yarattım edası” ile dolaşan
    kibir müptelası zâlimleri celbetmek için, Kur’an’ın mesajında her
    hangi bir oynama yapmak doğru değildir. Aksine Kur’an’ı okurken
    ve hayata müdâhil kılarken, mustazafları kollayan bir tebliğ
    usûlü takip
    etmeliyiz.
    İlâhî vahyin korunmuş kaynağı olan Kur’an’ı kolaylaştırmak,
    inceltmek
    adına yapılan yumuşatma çabaları terk edilmelidir. İlkeyi
    yumuşatmak
    yerine da’vet’te “ruveydâ/yavaş yavaş, planlı bir
    şekilde, sevgi ile düşmanın kalbini feîh etme ilkesi”ni hatırlayıp
    işletmek daha
    doğru bir tutumdur.
    Tâğut olduğu basiretli her mü’mince hemen takdir edilebilecek
    güçlerin rızasını elde etmek için Kur’an okumak, her sûrenin
    başında
    yer alan “besmele ilkesi”ne aykırıdır. Ki bu ilke birincil derecede
    önemli olup, besmelesiz Kur’an okumak hem şeklen hem
    de öz itibariyle
    haramdır.
    D- Sürekli Olarak Okumalıyız
    İnsanoğlu unutkan bir varlık olduğu için sürekli hatırlamaya
    muhtaçtır.
    Bu nedenle, İlâhî vahyin insan benliğinde amaçlanan
    tesiri uyandırabilmesi için, onunla sürekli hemhal olunmalıdır. İnsanlara
    asli görevlerini, varoluş gâyelerini hatırlatan Kur’an sürekli
    okunmalı,
    başucu kitabı yapılmalıdır ki, amaç hasıl olabilsin.
    Yoksa ikinci dereceden
    bir kaynakmış gibi, arada sırada başvurulan
    bir kitap durumuna
    düşürülmesi mü’minler için olacak şey değildir.
    Çünkü Kur’an öncelikle müslimler, sonra da bütün insanlık
    için müzekkirdir/İlâhî bir hatırlatmadır.
    Sürekli okumanın bir hikmete binaen olması da şarttır. Yoksa
    bilinçsiz
    bir şekilde öylesine okumak, her hangi bir faydaya haiz
    olmaktan
    uzaktır. Bu nedenle İlâhî kelâmı, Rabbimizle iletişim
    kurmanın,
    O’nun buyruklarını öğrenmenin en sağlam en sahih
    156] 80/Abese, 5-12
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 118 -
    yolu olduğu
    için tüm yaşamımızı kuşatacak şekilde okumalıyız. Bu
    iletişimin amacı, “salt malumat edinmek için değil, bir derin bilinç,
    bir yerleşik
    inanç ve dünya üzerine ondan kaynaklanan ahiret
    ekinleri ekmek”
    için olmalıdır.
    1- Kur’an Tezkire’dir
    “Gerçek şu ki; bu (Kur’an) muttakiler için bir tezkiredir.”.157
    Bu âyette de beyan edildiği üzere, biz muttakiler kalplerimizi
    Allah’ın arındırmasına açık tutup, O’na karşı sorumluluk bilinci taşımanın
    bir gereği olarak, şer odakları ile mücadele için savunma
    ve taarruz yöntemlerini öğrenmek için Kur’an’i sürekli okumalıyız.
    Çünkü İlâhî Kelâm, Allah’ın özellikle gayba iman eden muttaki
    kullarına
    öğüt vermek, asli görevlerini hatırlatmak için gönderilmiş
    bir zikir kaynağıdır. Gayba iman etmeyen kâfirlerin ondan
    okumak sûretiyle amaçlanan verimliliği alması, mümkün değildir.
    Kur’an’ın bir tezkire/Rabbani buyrukları hatırlatma elçisi oluşunu
    vurgulayan diğer âyetler için bkz. 20/Tâhâ, 3; 69/Hakka, 48; 74/
    Müddessir, 49; 76/İnsan, 29; 80/Abese, 11.
    2- Kur’an Zikrullahtır
    Kur’an Allah’ın hatırlanması, hatırlatılması için bir bilinçlenme,
    bir arınma ve arındırma kaynağıdır. Şan ve şeref anlamına da
    gelen zikr, her şeyden önce Rabbimizin gönüllerimize şifa verecek
    olan öğütlerini hatırlatan bir elçiliktir. Kalpler ancak ve ancak bu
    zikir ile tatmin olur, dinginleşir, huzura erer, doyuma erişir. “Onlar
    ki, imana ermişler ve Allah’ı zikir ile kalpleri huzur ve doyum bulmuştur.
    Çünkü bilin ki, kalpler gerçekten de ancak Allah’ı
    anarak
    huzura erişir.” 158
    Kur’an, rahman ve rahim olan Allah’ın öğüt ve uyarıları ile
    doludur.
    Bu öğütlere tabî olanlar, kendisi ile dünyâ ve Ahiret’te
    şereflenir,
    onurlanır, vesveseci cin şeytanlarının süsledikleri günahlara
    ve zikri örtbas etmek isteyen velveleci insan şeytanlarına
    karşı karşı direnme
    gücü bulur.
    “... Onlar Rahman’ın zikrini/insanlara asli sorumluluklarını hatırlatan
    uyarılarını ört bas ederler; gizleyip saklarlar.”.159 “... Unutmayın
    ki o (Kur’an) bütün insanlığa bir zikirden/asli sorumlulukları
    hatırlatıcı öğütlerden ibârettir.”.160 Kur’an’ın zikrullah oluşunu
    vurgulayan diğer âyetler için bkz. 7/A’râf, 2; 12/Yûsuf, 104; 15/Hicr,
    157] 60/Haakka, 48
    158] 13/Ra’d, 28
    159] 21/Enbiyâ, 36
    160] 6/En’âm, 90
    OKUMA VE YAZMA
    - 119 -
    9, 16; 16/Nahl, 44; 19/Meryem, 97; 20/Tâhâ, 99; 21/Enbiyâ, 10; 25/
    Furkan, 29; 29/Ankebût, 51; 36/Yâsin, 11, 69; 38/Sâd, 1, 8, 49, 87;
    41/Fussilet, 41; 68/Kalem, 51-52; 81/Tekvîr, 27.
    E- Gâyeli Okumalıyız
    1- Hikmetlerini Tefekkür Ederek Okumak
    Kur’an’ı öylesine, her hangi bir kitabı okuyor gibi okumak
    amaçlanan
    verimin kazanılmasını imkânsız hale getirecektir. Çok
    sayıda âyet sonunda Rabbimiz “Neden tefekkür, tedebbür, tezekkür
    etmiyorsunuz?”
    buyurarak, gâyeli okuyuşa dikkatlerimizi çekmektedir.
    Bu sebeple Kur’an’ı tezekkür için, Rabbimize, kendimize ve
    çevremize
    karşı sorumluluklarımızı hatırlamak için, tedebbür için;
    işin inceliğini kavramak, iyiden iyiye düşünmek, bazı şeylerin kıyas
    ile sonucunu önceden kestirecek basiret ölçüleri edinmek maksadı
    ile okumalıyız.
    Hakikatin kaynağının Kur’an olduğunu takdir edecek olanlar,
    sadece
    ulu’1-elbâb/akıl sahipleridir: “Bu (Kur’an) bütün insanlığa
    bir mesajdır. Öyleyse artık onunla uyarı bulsunlar ve bilsinler ki,
    tek ilâh O’dur; ve ulu’l-elbâb/sağduyu sahipleri de bunu akıllarında
    tutsunlar.”
    161
    Kâinat âyetleri ile Kur’an arasında irtibat kurmak için okumalıyız.
    İkisini birbirine kırdırmak için yoğun çaba sarfeden bilimi
    seküler ideolojilerine alet eden tabiat bilimcileri kevnî âyetler ile
    İlâhî vahyin hakikatlerini kapıştırmak için bıkmadan usanmadan
    çalışmaktadırlar. Biz İbrahim (a) gibi kevnî olan ile vahyî olanı
    dengeli bir şekilde okumayı
    becerecek bir basirete sahip olmalıyız.
    “Onlar ki ayakta dururken, otururken ve uyumak için uzandıklarında
    Allah’ı anar (ve ) göklerin ve yerin yaratılışları üzerinde tefekkür
    ederler/iyice inceden inceye düşünürler. (Ve şöyle derler):
    ‘Ey Rabbimiz! Sen bunlan(ın hiç birini) anlamsız amaçsız yaratmadın.
    Sen yücelikte sınırsızsın, sübhansın. Bizi ateşin azabından
    koru!” 162
    Öyleyse şunu söyleyebiliriz: Yüzeysel okuyanlar Kur’an’dan
    gerekli
    faydayı sağlayamazlar. Kafa yormadan, derin bir kavrayışı
    amaçlamadan, işin inceliğine vakıf olma gâyesinden uzak olarak
    okumak, İlâhî vahyin mesajını doğru anlamayı engelleyecek
    olumsuz tutumlar olarak anılabilir.
    161] 14/İbrâhim, 52
    162] 3/Âl-i İmran, 191
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 120 -
    Aşağıdaki âyetlerde beyan edildiği üzere, Kur’an’ı gereğince
    anlamak,
    iyice kavramak için “derin bir tefekkürle, halis bir niyetle,
    arınmak isteyen bir kalple” İlâhî vahyin mesaj kapılarını tıklatmak
    gerekmektedir.
    “Öyleyse, onlar bu Kur’an üzerinde hiç düşünmezler mi? Yoksa
    kalpleri üzerinde kilitler mi var?” 163Gereğince idrâk etmek isteyenler
    için Kur’an’ın mesajının anlaşılması
    Rabbimiz tarafından
    kolaylaştırılmıştır; (tabii ki, sadece müddekkirler/sahiden idrâk
    etmek isteyenler için): “Bu nedenle biz bu Kur’an’ı zikr için/akılda
    kolay tutulması için, kolaylaştırdık.” 164Gereğince idrâk etmek
    isteyenler için Kur’an’ın kolaylaştırıldığı defalarca vurgulanmıştır;
    bkz. 54/Kamer, 22, 32, 40. Derin tefekkür sahipleri, Kur’an’ın
    lafzı ile mânâsı arasındaki uyumunu idrâk edebilirler; tedebbür,
    tefekkuh ve tezekkür sahipleri için mesajın çelişkisizliği, âhengi,
    icazı onun Allah’tan indirildiğine dair bir kanıttır: Bk. 4/Nisâ, 82.
    Yeryüzündeki
    ve Kâinattaki eşsiz dengelerin varlığı da tezekkür
    edilmesi/üzerinde düşünülmesi gereken
    bir konudur: 27/Neml, 62.
    2- Sorumluluklarımızı İdrâk Etmek İçin Okumak
    İlâhî vahyin mesajını okumanın temel gâyesi, hidâyete ermek,
    yani sâlih ameller işlemeye hazır bir benlik kazanmak, arınmak,
    bilgilenmek, bilinçlenmek olmalıdır. Rabbimizin öz benliklerimizde
    oluşturmayı hedeflediği gâyenin gerçekleşmesi imkânsız değildir.
    Fakat basit, yüzeysel ve sıradan bir iş de değildir. Çünkü
    Kur’an “kavlün sekiyi” dir. Yani ağır sorumluluklar yükleyen bir
    mesajın kaynağıdır: “Ey örtülere bürünen! Gece biraz ilerleyince
    kalk! Gece yarısı -gece yarısı biraz önce ya da sonra- (kalk) ve
    Tertîlen/ağır ağır (derin bir bilinç, düzenli ve gâyeli bir okuyuşla),
    duyarak-hissederek Kur’an okul Biz sana kavlen sektyli/sorumluluğu
    ağır bir mesajı tevdi edeceğiz.” 165 F- Bilinçlenmek İçin Okumalıyız
    Bilinçli bir şekilde, ibret almak için, basiretli bir gözle okumalıyız.
    Kur’an’dan ahiret gününe iman etmeyenler ders alamazlar.
    Müddessir Sûresi’ndeki Rabbani beyan’a göre, İlâhî vahy’in
    mesajının
    sadece, öte dünya gerçeğine iman edenler için “faydalı
    öğüt” niteliği vardır: “Asla onlar öte dünya(ya inanmazlar ve on)
    dan korkmazlar. Aslında
    bu (Kur’an) bir öğüttür Ve dileyen herkes
    ondan ders alabilir. Ama o (öteki dünyaya inanmaya)nlar, Allah
    dilemedikçe ondan ders almazlar. Çünkü o (Kur’an’ı indiren Rab),
    163] 47/Muhammed, 24
    164] 54/Kamer, 17
    165] 73/Müzzemmil, 1-5
    OKUMA VE YAZMA
    - 121 -
    takvâ ve mağfiretin kaynağıdır.” 166 Kur’an’ı gereğince anlayanlar,
    iyi niyetle okuyup, bütün benlikleri ile kulak ve gönül verenlerdir.
    Kur’an gerçeği gördüğü halde kabule
    yanaşmayan, ön yargılarının
    esareti altında olup, kötü niyetli bir şekilde İlâhî vahye yaklaşanların
    hakikate karşı körlüklerini inatlaştıran bir işlev görür.
    Kur’an’a başvurma amacının, okuma niyetinin anlama-idrâk etme,
    ve gereğince kavramaya
    ilikin sonucu nasıl belirlediğine ilişkin hakikati
    dile getiren bir grup âyet için bkz. 5/Mâide, 64-68; 6/En’âm,
    25, 39; 7/A’râf, 176; 9/Tevbe, 125; 17/İsrâ, 41, 45, 46, 82; 18/Kehf,
    57; 22/Hacc, 72; 23/Mü’minûn, 63, 71; 26/Şuarâ, 200-203; 41/Fussilet,
    44; 56/Vâkıa, 79. Kur’an’dan ancak ulu’l-ebsâr/derin kavrayış
    sahipleri ders alır: 59/Haşr, 2; 69/Haakka, 50.
    Bizi Âlim Yapacak Bir Okuyuş Hedeflemeliyiz
    “Yoksa siz, gece boyunca secde ederek yahut ayakta durarak/
    kıyam ederek kendini Allah’a ibadete adayan, ahirete öncelik veren
    ve Rabbinin rahmetim dileyen kimse (ile kendinizi bir mi tutuyor)
    sunuz? De ki! Hiç bilenlerle (alimlerle) bilmeyenler (cahiller)
    bir olur mu? Ancak yalnızca akıl- izan sahipleri bunun farkındadır.”
    167
    Gece az uyumak övülmüş bir sâlih ameldir. Yüce Allah cennetini
    hak eden takvâ sahiplerin özellikleri arasında “az uyuyup çok
    ibadet ve zikirle meşgul olmayı” saymıştır: “Gecenin az bir kısmında
    uyurlardı.
    Bağışlanmak için kalplerinin derinliğinden gelerek
    yalvarırlardı.”
    168
    Yukarıda meallerini verdiğimiz âyetler de göstermektedir ki,
    gece
    kıyamı huşû ile Kur’an okuyup arınmak ve arındırmak için
    gereken
    bilincin kazanılmasında asla ihmal edilmemesi gereken
    olanaklar
    sunmaya namzettir.
    İnsanları birbirinden üstün kılan hasletin ne olduğunu, tabii ki
    en sarih bir şekilde Rabbimizin beyanlarından öğrenebiliriz. Gece
    kıyamının yüreklerimize katkısını unutmayalım. Çünkü, gece yapılan
    ibadet özgüven aşılar, kalbe dinginlik kazandırır. İnsan ve cin
    şeytanlarına karşı cihadımızda bilinç hazırlığı sağlar, bizi diğer
    insanlarından üstün kılar. Bu nedenle Kur’an’ı huşû ile okumak,
    İlâhî merama uygun bir şekilde mesajı kuşanmak, yerinden oynatılamaz
    bir kaya gibi kalbimize yerleştirmek için bu imkândan
    yararlanmak gerekmektedir.
    166] 74/Müddessir, 53-56
    167] 39/Zümer, 9
    168] 51/Zâriyât, 17-18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 122 -
    Bizzat kendi öz benliğimizden gelen kötülük çağrılarına ve
    dışımızdaki
    şer güçlerin bizi sürüklemek istedikleri cehennem
    çukurlarına
    karşı silâhlanmak, hazırlıklı olmak zorundayız. Bu hazırlığın
    yöntemlerinden
    biri de düzenli Kur’an okuyuşu ve ibadetle
    taçlandırılmış gece kıyamıdır.
    G- Huşû İle Okumalıyız
    “Onların bu elçiye indirilen (Kur’an’ı) anlamaya başladıkları zaman
    gözlerinden yaşlar boşaldığını görürsün, Çünkü ondaki hakikatin
    bir kısmını tanırlar, (ve) ‘Ey Rabbimiz!’ derler. Biz inanıyoruz,
    öyleyse bizi hakikate şahitlik yapanlarla birlikte tut!”.169 Kur’an’ı
    ağlayarak secdelere kapaklanacak bir duyarlılıkla okumak, övülmüştür:
    17/İsrâ, 107-109; 19/Meryem, 58; 32/Secde, 15-16).
    Kur’an’ı anlamak gözlerden yaşların boşandığı bir duyarlılığa
    yol açıyorsa, anlamlıdır. Yoksa arınmayı ve arındırmayı amaçlamayan,
    salt mekanik bir bilgilenme aracı olarak görülmesi,
    mü’minlerle müşrikler
    (müslümanlarla-şarkiyatçılar/oryantalistler)
    arasında varolması gereken farkları ortadan kaldırır; ki bu farkın
    ortadan kalkması demek,
    Kur’an’ın sıradanlaştırılması demektir.
    İlâhî olma vasfı olan bir kitap, her şeyden önce insan ile yaratıcı
    arasındaki temel ilişki biçimi olan “imtihan” araçlarını düzenler.
    Yoksa
    insanlar arasında -hele hele mü’minler arasında- bir bilgi
    yarışının müsabaka alanı olarak görülemez. Böyle bir muamele
    İlâhî vahye ihanet anlamına gelir.
    Duygu ve duyarlılık dolu bir gönülle Kur’an’ın bize açacağı
    kapılara
    dayamalıyız tüm kalbimizi. Çünkü mü’minlerin Kur’an’ı
    okudukları
    ve dinledikleri zaman takınması gereken tutum “İmanın
    kökleşmesi,
    kalplerin korku ile titremesi, ümit ile yatışması
    “dır. Enfal Sûre-si’nden bir âyet ile, bu örnek gösterilen duyarlılığa
    dikkatlerimizi yoğunlaştıralım:
    “Mü’minler ancak o kimselerdir ki,
    her ne zaman Allah’tan söz edilse kalpleri korku ile titrer; Ve kendilerine
    her ne zaman O’nun âyetleri ulşatırılsa inançları güçlenir,
    Rablerine tevekkül ederler/güven
    hisleri ile dolarlar.”.170
    Kur’an’ı okumak da dahil tüm eylemlerimizi Allah’a tevekkül
    ederek, sadece O’na güvenip dayanarak yapmalıyız; bu konuda
    Yusuf Peygamberin örnek gösterilen tevekkülü için bkz. 12/Yûsuf,
    85-86.
    1- Huşû ile Okumanın Vakitleri
    169] 5/Mâide, 83
    170] 8/Enfâl, 2
    OKUMA VE YAZMA
    - 123 -
    Cahiliyyenin karanlığını bir meşale gibi ışık huzmeleri saçarak
    âyetleri ile aydınlatan Rabbimiz huşû ile Kur’an okumanın övülen
    bir vakti olarak geceye dikkatlerimizi çekmektedir. Çünkü gece
    zamanın idrâkine varmamızı sağlayıcı işaretlerle doludur.
    “Rahman’ın has kulları ki, onlar yeryüzünde tevazu ve vekar
    içinde yürürler ve ne zaman kötü niyetli, dar kafalı kimseler kendilerine
    laf atacak olsa (sadece) ‘selâm!’ derler. Onlar ki, gecenin
    derinliklerinde
    secdeye vararak ve kıyama durarak Rablerini anarlar.”
    171 Yüreklere çöreklenmiş olan cahiliyye alışkanlıklarından
    arınmak ve gündüz yapılacak mücadeleye hazırlık için, gecenin
    uygun bir vakit
    olduğunu belirtilmiştir. Peygamberimiz gibi öncü
    mü’minlere tavsiye
    edilen gece kıyamı ile ilgili âyetlerde vurgulandığına
    göre bu vakitler,
    öz benliğimizi ve çevremizi Kur’an ile
    irşad etme eğitimi için huşû ile göreve kendini vermek için çok uygundur.
    Bu olanaktan Kur’an’ı gereğince okuyup, gündüze hazırlanmak
    için, hem fert olarak
    hem de toplu olarak yararlanmalıyız.
    Gece “Kur’an ile” Rabbimize ibadet etmek; benliğimizin kötülüğe
    çağıran vesveselelerine karşı yenilmez bir iman donanımı
    kazandıracaktır.
    Çünkü geceleyin rukular, secdeler tüyleri diken
    diken eden kalpleri yumuşatıp yatıştıran, gönülleri dinginleştiren
    bir muhteva
    kazanmaya gündüzden daha uygundur.
    Zor zamanda mücadeleyi üstlenen Peygamberimiz ve öncü
    mü’minler, gecenin üçte birini veya daha azını, bazen daha çoğunu
    kıyam
    halinde, uyanık geçiriyor, ibadet ediyor, gündüzü planlıyorlardı.
    Müzzemmil Sûresi’nden öğrendiğimize göre, gecenin bazı
    vakitlerinde
    kalkıp düzenli, planlı bir şekilde Kur’an okuyup namaz
    kılmak; gündüzün meşakkatlerine ve her taraftan saldıran
    şeytani tuzaklarına karşı, iman ettiğimiz değerlere uygun hareket
    edebilme azmini yakalayabilmek
    ve bizi bekleyen ağır sorumluluklara
    hazırlık için şarttır.
    Kur’an Okumak İçin En Uygun Zamanı Seçmek: Kur’an’ı, geneği
    gibi, duygulanarak okuyabilmek ve üzerinde yeterince düşünüp
    kavrayabilmek için en uygun zaman, mekân ve ortam seçilmelidir.
    Öyle ki, göz, kulak ve dil ile kafa, gönül ve kalp arasında
    tam bir harmoni ve uyum sağlanmış olsun. Bu konstrasyonu sağlamadan
    Kur’an atmosferine girmek, onu hissetmek ve anlamak
    çok zor olacaktır.
    Bu yüzden Allah Teâlâ, Kur’an dâvetçisine “gece kıyamı” nı
    171] 25/Furkan, 63-64
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 124 -
    tavsiye eder ve dil ile kalp arasında sağlanması gereken uyuma
    dikkat çeker: “Ey örtüsüne bürünen! Birazı hâriç gece kalk! Veya
    bunu artır ve ağır ağır Kur’an oku! Doğrusu biz sana (sorumluluğu)
    ağır bir söz indireceğiz. Gerçekten gece kalkmak, (kalp ve
    uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam bir kırâate daha elverişlidir.
    Çükü gündüz senin uzun süre uğraşacağın şeyler vardır.” 172
    Görüldüğü gibi, Kur’an’ı huşû içinde okumaya, üzerinde derin
    derin düşünmeye en müsait ortamın gece vakti olduğunu yine
    Kur’an beyan ediyor. Herkesin uykuya daldığı, insan zihninin en
    uyanık ve zinde olduğu, sessiz, sakin ve riyasız bir ortamda gece
    kıyamında bulunup ibâdet etmek ve uzun uzun Kur’an okumak...
    Müzzemmil 6’da geçen “eşeddü vat’en” ibaresinin anlamı bu olmalıdır.
    “Gerçekten gece vakti, kalp ile dil arasında tam bir harmoni
    oluşturmak için çok elverişli bir ortamdır. Bu ortamda kul ile
    Allah arasına başka bir engel giremez; dolayısıyla kişi, diliyle ne
    söylüyorsa kalbinin sesi de aynı şeyi söyler. Yine aynı âyette geçen
    “ekvamü kıylen” ifadesi de şu anlama gelir; gece vakti, Kur’an’ı
    sakin, huşû içinde ve yüreğinde duya duya okumaya, dolayısıyla
    onu en iyi bir şekilde anlamaya çok uygun bir zamandır. 173Gündüz
    vakti ise, meşgalelerin çokluğu ve dikkati dağıtan, zihnî çabayı
    zayıflatan etkenlerin çeşitliliği nedeniyle okuma, anlama ve
    kavramaya pek fazla uygun bir zaman dilimi değildir.
    2- Makam-ı Mahmûda Erişmeyi Hedefleyen Bir Okuyuş
    İsra Sûresi’nde buyurulduğuna göre Teheccüd Namazı, nefsi
    tekamül
    ettirir; makam-ı mahmuda yükseltir: “Ve gecenin bir vaktinde
    kalkıp kendi isteğinle yaptığın nafile (ilave) bir eylem olarak
    teheccüd namazı kıl! Ki, böylece Rabbin seni belki makam-ı mahmuda
    (övgüye değer bir konuma) yükseltir.” 174
    Mü’miminleri makam-ı mahmuda yükseltenin gece yakarışı
    olduğunu,
    Kur’an’ın sarih beyanlarından anlamaktayız. Allah’a
    ibadeti amaçlamayan bir Kur’an kıraati asla maksada erişebilme
    kudretini kendinde bulamayacaktır. Bu sebeptendir ki, İlâhî övgüye
    mazhar olmanın
    yollarından biri olarak Kur’an’da teheccüd
    namazı önerilmiştir.
    Aynı zamanda bir Kur’an tilavetini de içeren
    teheccüd namazı, bütün mü’minler için farz değildir. Ancak peygamberler
    gibi toplumlara
    dinin şahitliğini yaparak öncü olmaya
    azmetmiş mü’minler için, “zorunluluk derecesinde” bir ibadet
    şeklidir. Çünkü sabikûnun orta yolda gidenlerden ve geriden
    172] 73/Müzzemmil, 1-7
    173] Tefhimü’l-Kur’an, 6/457
    174] 17/İsrâ, 79
    OKUMA VE YAZMA
    - 125 -
    gelenlerden her bakımdan farklarının olması gerekmektedir.
    Gece kıyamında Kur’an’ı düzenli bir şekilde gâyeli olarak okumak,
    tek başına olabileceği gibi, mü’minlerden bir grupla toplu
    olarak da yapılmalıdır. Peygamberimizin hem tek başına
    hem de
    mü’minlerle birlikte Kur’an’ı geceleyin tertîlen okuduğuna Kur’an
    şahittir: Tek başına kıraate örnek olarak bkz. 52/Tûr, 49; 73/Müzzemmil,
    18. Mü’minlerle birlikte yapılan
    kıraate örnek olarak bkz.
    73/Müzzemmil, 20.
    Böyle yüce bir gâye ile Kur’an’a gönül vererek okuyanların yâr
    ve yardımcısı Yüce Allah olacağından, İlâhî vahyin mesajını doğru
    anlamanın teminatı da sağlanmış olacaktır. Çünkü gece kıyamında
    huşû ile ibadet edip, düzenli bir şekilde Kur’an okumak, İlâhî
    vahyin hidâyete yönelten işlevinden yararlanmanın birinci şartı
    olan “takvâ”nın aşkın bir göstergesidir.
    H- Bütüncül Okumalıyız
    “Allah’ın indirdiği vahiyden bazı kısımları gizleyenler ve bunu
    az bir kazanç karşılığı değiştirenlere gelince: Onlar karınlarını
    ateşle
    doldururlar. Ve Kıyamet Günü Allah onlarla ne konuşacak,
    ne de (günahlarından) onları arındıracaktır. Şiddetli azap onları
    beklemektedir.”
    175
    Geçmiş yüzyıllarda -Kur’an’dan önce- İlâhî vahye muhatap
    olanların
    temel yanlışlarından biri yukarıdaki âyette “Kitab’ı bölmek”
    şeklinde ifade edilmiş ve bu tutum sahipleri ebedi azap ile
    tehdit edilmişlerdir.
    Kur’an; Rabbimiz tarafından beyan edilen,
    tefsir edilen bir kitaptır. Bu nedenle bir yerde genel olan bir hüküm,
    başka bir tahsis
    edilebilmekte, bir âyette kapalı gibi duran hususlar
    başka âyetlerde
    mufassalen, musarrafen açıklanabilmektedîr.
    Açıklamalar bazen aynı sûre içerisinde yer alırken, bazen de
    Kur’an’ın tüm sûreleri içindeki
    genel mesaja yayılmış olabilmektedir.
    Bu durumda arınmak için, sâlih niyetlerle Kur’an’a gönül
    verenlerin tek bir âyetin ilk anda akla
    gelen anlamından hüküm
    çıkarmak yerine, mesajın bütünlüğünde mündemiç olan öğütlerin
    tümüne dikkat ederek karar vermesi gerekmektedir.
    Bu konuyu
    önceki konularda, musarraf, müfesser, mufassal
    başlıkları ile
    açıklamıştık.
    Kur’an’ı atomik/parçacı bir şekilde okuma çabaları “Bektaşi
    mantığı” diye önlenmiştir. Bu mantık “hakikatin bir kısmını öne
    çıkarırken
    diğer kısmını işine gelmediği için görmezden gelmeye
    175] 2/Bakara, 174
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 126 -
    çalışmak”-
    diye özetlenebilir.
    İnsan yaşamını tüm yönleri ile tevhid ve adaletin gerektirdiği
    bir ölçüye göre kuşatmak isteyen İlâhî kelâmın mesajına karşı
    düşmanlar
    hem içerden -dost gibi gözükenler eli ile- hem de
    dışarıdan olabilir.
    Her iki düşman da, 3/Âl-i İmrân sûresi, 7. âyet
    bağlamında izah etmeye çalıştığımız gibi, müteşâbih’in te’vili’ni
    fitne konusu yapabilmek
    için Kur’an’ın bütüncül mesajını göz
    önünde tutmadan yoruma gidebilir. Oysa Rabbimiz bu âyette,
    mesajın yanlış anlaşılmasının önüne geçmenin yollarından birini
    açıklamakta ve “müteşâbih âyetlerin
    muhkem âyetlerin temeli
    üzerine bina edilerek anlaşılması gerektiğini”
    beyan etmektedir.
    Tek bir müteşâbih âyette geçen bir kelime
    üzerinden fitne çıkarmak
    maksadı ile yapılan atomik/parçalayıcı
    tefsir çabaları hem iyi
    niyetli olamaz; hem de iyi niyetli olsa bile vehametle sonuçlanmaktan
    kendini kurtaramaz. Geçmişte Kitap Ehli’nin düştüğü bu
    duruma biz mü’minlerin -Kur’an talebelerinin- de düşmemesi için
    İlâhî vahyin mesajını hikmetleri ile birlikte bütüncül olarak okumak
    zorundayız.
    Hiçbir İlâhî hükmü diğeri ile üstünlük yarışma, -örneğin ilim
    öğrenmek,
    başörtüsünden daha öncelikli bir farzdır demek gibidiğeri
    ile rekabete sokmamalıyız. Tüm ilâh mesajı bir bütünün
    ayrılmaz parçaları ile görmeliyiz. Bu bağlamda Kur’an konularını
    “i’tikad, ibadet,
    şeriat-muâmelât” diye ayırmak ifade kolaylığı açısından
    olmalıdır.
    Yoksa Rabbimiz mesajını böyle ayırımlara tabi
    tutmamıştır. Biz hiçbirini ötekinden ayırmamalıyız. Öyle ki, bütünün
    parçalarından biri olmadığında eksik kalacağını, özgünlüğünü
    -acebenliğini- yitireceğini
    bilmeliyiz. itikad olmadan ibadet ve
    şeriat ahkamı, şeriat olmadan
    da ahlâkî ilkeler yetimdir, öksüzdür.
    Öte yandan tâğutların rızasını elde etmek veya tembelliğe
    mazeret
    üretmek için Kur’an’ın bütünlüğünü parçalamak isteyen
    kimselerin
    -sınav devam ettiği müddetçe, Kıyamet’e kadar- her
    zaman varolacağı
    muhakkaktır.
    Öyleyse bu tür durumlara hazır olmak lazımdır. Hazırlığımızı
    da sağdan ve soldan yaklaşan insan şeytanlarının düşürebileceği
    tuzaklara
    karşı uyanık, tedbirli olmak sûretiyle yapmalıyız. Bilmeliyiz
    ki, yeryüzünde İlahlık taslayan ve gücü elinde bulunduran insan
    şeytanlarının
    kalbini kazanmak için yağcılık yapacak gönüllü
    münafıklar her zaman ümmet içersinde bulunacak, Kitab’ın bütünlüğünü
    tâğutlar lehine bozmaya çalışacaklardır.
    Bu tür kimselere karşı Rabbimiz, Rasûlullah’ın şahsında
    bizleri uyarmaktadır: “O halde (ey peygamber! Sırf kâfirler
    OKUMA VE YAZMA
    - 127 -
    hoşlanmıyorlar diye ve) onların ‘Niçin ona gökten bir hazine indirilmedi,
    ya da niçin onunla (gözle görülür) bir melek gelmedi?’
    diye söylenmelerinden
    ötürü yüreğin daralıyor diye, sana vahyedilen
    mesajın bir kısmını göz ardı etmen hiç doğru olur mu?
    Unutma ki, sen sadece
    bir uyarıcısın; Allah ise her şeyin üzerinde
    gözetleyici olarak bulunuyor.” 176 İlâhî vahyin gönülleri aydınlatan
    mesajını, “alimlerin hoşuna gitsin
    diye”dünyevi menfaatler karşılığında
    satanlar; onun bütünlüğünü göz ardı eden çabalar peşine
    düşerek bunu yapmaktadırlar. Günümüzde
    de Kur’an’ı zâlimlerin
    hizmetine âmâde bir kitap haline getirmek
    isteyenler, fitne çıkarmak
    maksadı ile âdeta didik didik ederek onda çelişki aramakta,
    fitne konusu yapılabilecek unsurlar bulabilmek
    için çırpınmaktadırlar.
    Biz mü’minlere düşen; bu tür durumlara düşmemek için,
    Kur’an’ı bütüncül okumalı, parçacı yorumlardan kaçınmalı, İlâhî
    rızayı elde etmek gâyesi ile Kitab’a yaklaşmalıyız; İlâhî vahyin bir
    kısmını diğerine
    kurban etmek” gibi şeytanların süslü gösterebileceği
    uçurumların
    cazibesine kapılmamalıyız. Şeytanların sağdan
    yaklaşabileceğini bilerek hareket etmeliyiz. 2/Bakara sûresi, 86.
    âyette beyan edildiği
    üzere, garrâya/dünya hayatının cazibesine
    kapılarak Kur’an’ı yorumlamaya
    kalkmamalıyız; yoksa sonuç ebedi
    mutluluğumuz açısından bir felaket olabilir!
    Kur’an’ı mesajın bütününü göz önüne alarak okumak gerekir.
    Fitne
    çıkarmayı amaçlamayan iyi niyetli bir okuyucu bilmelidir ki,
    İlâhî vahyin bir bölümünde gözüken kapalılık, ya başka bir yerde
    giderilmiştir;
    ya da konu şahitliklikle ilgili ise Rasûlullah’ın amelî
    tanıklığına
    bırakılmıştır. Haddi zatında parçacı okuyuş, çoğunlukla
    kötü niyetli
    hasedçiler -reformistler, tutarsızlık arayan ve mesajı
    saptırmak isteyen kâfirler- tarafından yapılan bir iştir.
    “Kitab’ın bir kısmına iman edip diğer kısmını göz ardı etmek,
    bir kısmını diğerinin hükmünü iptal etmenin gerekçesi kılmaya
    çalışmak”
    gibi alçakça emeller taşıyanların, düştükleri zelil duruma
    ilişkin Bakara Sûresi’nden bir âyet daha okuyalım: “... Yoksa
    siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden bunu yapanın cezası, dünya hayatında zilletten
    ve Kıyamet
    Günü en acıklı azaba uğratılmaktan başka bir şey olmayacaktır.
    Zira Allah yaptıklarınızdan gafil değildir.” 177
    Dünya hayatının câzibesine kapılarak, ilâhi mesajın bir kısmını
    -Tevrat’ın, İncil’in kendi içindeki kimi hakikatleri veya onların bîr
    176] 11/Hûd, 12
    177] 2/Bakara, 85
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 128 -
    uzantısı oları Kur’an’ı- inkâr veya tahrif etmeye çalışmak sûretiyle
    kazanç elde etmeye çalışacak kötü niyetli fitnecilerin geçmişte
    varolduğunu
    ve Kıyamet’e kadar da varolabileceğini Kur’an’ın
    kimi âyetlerinin sarih beyanlarından
    anlamaktayız; bkz. 2/Bakara,
    41, 113; 3/Âl-i İmran, 7, 119; 5/Mâide, 44, 66, 68; 15/Hicr, 88-91.
    Allah’ın kendilerine haksızlık yapacağından korkacak kadar iman
    ilkelerine uzak olup dünya menfaatlerini önceleyenler, Kitab’ın
    âyetleri arasında ayırım yaparlar: 24/Nûr, 46-51.
    Kendi iç bütünlüğünde hiçbir çelişki ve tutarsızlık barındırmayan
    Kur’an’ı Yüce Allah müşriklerin bütün tenkitlerine rağmen
    tenzlien-tertîlen/yavaş yavaş, planlı bir şekilde indirmiştir. Bu nedenle
    onun kıraati de nüzûlüne uygun olmalıdır. İlâhî kelâm yirmi
    üç yıllık bir süreçte
    indirildiği halde âyetleri arasında tam bir tutarlılık
    ve tam bir iç bütünlük oluşturacak ilişki vardır.
    Kur’an’ın yavaş yavaş indirilmesi onun mesajının muhataplarınca
    özümsenmesini, yüreklere işleyen bir yaşam alanın kazanmasını
    sağlamıştır.
    İşte bu sebeptendir ki, İlâhî vahyi tam olarak
    anlamak isteyenler
    aceleci davranmamalıdır. Bir sonuç çıkarmadan
    önce mesajın tümünü incelemeli, bir parça hakikatin diğer
    âyetlere yayılan umûmi anlam örgüsü içindeki yerini doğru tespit
    etmelidirler.
    İlâhî kelâmda münferit gibi gözüken meselelerin bile mesajın
    bütünlüğü
    içinde bir yeri vardır. Bu bütünlüğü göz ardı ederek
    yapılan kıraat, hikmetten yoksun sonuçlara yol açabilme ihtimali
    taşımaktadır.
    Hikmetle kıraat etmek ise tefhim ve tefsir ise konuları
    bütünlük içinde ele almayı, hepsini ortak bir potada eritmeyi
    gerektirir.
    İşte bu nedenlerle Kur’an’ı mekanik bir şekilde, lalettayin sıradan
    bir iş yapıyormuş gibi kıraat etmek doğru değildir. İlâhî vahyin
    mesajını
    kalbimizde duyumsamadan, gönlümüzde özümsemeden,
    huşûsuz bir sekile papağan gibi tekrarlamaktan kaçınmak gerekir.
    Bunun yerine mesajın kulaklara ve yüreklere işleyen mesajının
    elfâzından ve meânisinden gerekli faydayı elde etmek için ağır
    ağır, planlı bir şekilde
    hazmederek okunması gerekmektedir.
    Kur’anın kimi konulara ilişkin yaklaşımlarını bütünü göz önüne
    tutmadan, tez canlılıkla, duygusal ve tepkisel bir şekilde açıklamaya
    kalkmak aşağıdaki âyette yasaklanmaktadır: “Öyleyse (bil
    ki) Allah, var olan her şeyin ötesinde yüceler yücesidir.
    Mutlak
    ve nihai egemenlik sahibi, mutlak ve nihai gerçektir. Dolayısı ile
    Kur’an’ın vahyi bütünüyle sana ulaştırılmadan önce onun hakkında
    (görüş bildirmekte) tezlik gösterme, fakat (daima) ‘Ey Rabbim!
    OKUMA VE YAZMA
    - 129 -
    Benim ilmimi arttır’ de!” 178
    İ- Tertîlen Okumalıyız
    “Biz bu (Kur’an ‘ı) hak ile/batıl bulaştırmadan indirdik ve o da
    sana
    hak ile/hiçbir değişikliğe uğramadan ulaştı. Çünkü biz seni
    yalnızca
    bir müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik. Ve ayrıca onu
    insanlara
    yavaş yavaş (Alâ müksin) okuyasın diye, bir Kur’an/temel
    bir okuma metni olarak bölüm bölüm açıkladık, âyet âyet
    tenzîlen/planlı bir şeklîde, safha safha indirdik.” 179Tertîl ve tenzîle
    ilişkin açıklamalara geçmeden önce Kur’an’ın kaynağı
    ve oradan
    indiriliş süreci hakkında ön bir bilgi vermek istiyoruz:
    1- Kaynağından Tertîlen-Tenzîlen İnmiş Bir Kitap Olarak
    Kur’an
    Kur’an; levh-i mahfuzda, meleklerden oluşmuş bir güvenlik
    kuşağı
    ile cin şeytanlarının kötü emellerinden beri kılınmış olan
    ümmül-kitaptan/ana kitaptan Rasûlullah’ın kalbine indirilmiştir.
    “Şüphesiz bu İlâhî mesaj âlemlerin Rabbi tarafından tenzîlen/yavaş
    yavaş indirilmiştir; onunla mutlak güvenilirlik derecesinde
    olan bir
    vahiy inmiştir; senin kalbine ki, (Ey Muhammed onunla) uyaran
    kimselerden biri olasın.”.180 Kuran’ın kaynağının ilk mekânından
    yavaş yavaş inişi ile ilgili diğer âyetler için bkz. 85/Burûc, 21-22.
    Nüzûl Zamanı
    İndiriliş zamanı itibari ile Kur’an; Ramazan ayının son on
    günü içinde yer alan, bin aydan hayırlı bir değer biçilmiş Kadir
    Gecesi’nde indirilmiştir. Nüzul/iniş zamanı ile ilgili âyetler için bkz.
    2/Bakara, 185; 44/Duhân, 1-3; 89/Fecr, 1-2; 97/Alak, 1-5.
    Yüce Rabbimiz Kur’an’ı yavaş yavaş, planlı bir şekilde indirmiştir.
    Bu nedenle onun nüzûl şeklini dikkate alan “bütüncül bir okuma
    sünneti “oluşturmak, biz mü’minlerin Allah’ın mesajına karşı
    sorumlulukları
    arasında yer almaktadır.
    Rabbimiz gönülleri aydınlatan mesajını peyderpey, planlı ve
    düzenli
    bir şekilde indirmiştir. Ki bu sayede kalpler iyice ona aşina
    olsun,
    sıcak bir yakınlık kesbetsin, gönüllerde taht kuracak biçimde
    pekişebilsin. Bu sebeple tertîlen indirilen İlâhî vahyin yine
    aynı şekilde,
    merhale-tedric olgusuna dikkat ederek okunması
    gerekmektedir.
    Aksi takdirde yanlış anlamaların önünün almak
    mümkün olamayacaktır.
    178] 20/Tâhâ, 114
    179] 17/İsrâ, 105-106
    180] 26/Şuarâ, 192-194
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 130 -
    Yukarıdaki âyetin bir tefsiri bağlamında okunması gerektiğini
    düşündüğümüz
    Kıyâme sûresi âyetleri, tenzîl ve tertîle ilişkin olarak
    yol gösterici bir muhteva içermektedir. Bu âyetlerde Rabbimiz
    Kur’an’ın hıfzı ve tebyini esnasında acele etmemeyi, bilinçli planlı
    bir şekilde hareket etmeyi Rasûlullah’ın şahsında vahye gönül
    veren tüm mü’minlere emretmiştir: “Dilini hızla oynatıp durma.
    Çünkü onu (senin kalbine) yerleştirmek
    ve okutturmak Bizim işimizdir.
    Böylece onu telaffuz ettiğimiz
    zaman kelimelerini (bütün
    zihnini vererek) takip et; sonra onun anlamını açıklamak da Bize
    düşer.”.181 Bu âyet herkesten çok peygamberimiz Muhammed
    (s.a.s.) ile ile alakalıdır. Yeni gelen vahyi an önce ezberlemek için
    Allah’ın elçisi Muhammed (s.a.s.) acele ediyor, duygusal davranıp
    unutmaktan korkuyordu. Vahyi indiren Yüce Allah Peygamberimizin
    onu kolayca ezberde tutmasını da sağlayacak lutuflarda
    bulunmuştur. Bu hakîkat Kıyâme Sûresi’nin alıntıladığımız
    âyetlerinden başka, bir de Tâhâ Sûresi’nde dile getirilmektedir.
    Öncelikle Peygamberimizin
    Kur’an’ı ezberlemesi ve vahyin onun
    kalbinde korunmasını anlatan âyetlerin bize de söyleceği yönteme
    dair çok hikmetli bir mesajı vardır: 20/Tâhâ, 114.
    Yukarıdaki âyette belirtildiği üzere Rasûlullah’a yüklenen
    “bütün benliğini vererek Kur’an okuma” görevi, bizim de Allah’ın
    vahyine karşı vazifemizdir. Rabbimizin vahiy ile gönüllerde meydana
    getirmek
    istediği amaçların hasıl olabilmesi ancak bu vazifeyi
    yerine getirmekle
    mümkündür.
    Hem gereğince Kur’an okumalarımızda hem de İslâmî
    mücadelenin
    başarısını arzulamada, hem de kâfirlere muntakîm
    olan Allah’ın vaîd ettiği dünyevi ve uhrevi azabın başlarına getirilmesinde
    acele etmemek,
    sabırlı olmak mü’minler olarak takınmamız
    gereken vakarlı tutumlar arasında yer almaktadır.
    İnsanoğlu aceleden yaratılmış bir varlıktır; her şeyin hemen
    olmasını
    isteyen bir karaktere sahiptir. Fakat biz mü’minler, hem
    vahyin
    mesajını kavrarken, hem de hayatımıza rehber olacak
    tanıklıklar
    ortaya koyarken acele etmememiz gerekir. Çünkü aceleye
    getirilemeyecek,
    ciddi sorumluluklar yükleyen bir İlâhî vahiy
    karşısında sabır
    ve metaneti kuşanmak gerekir. Ciddi bir şekilde
    anlamak ve kavramak, amellerimizin sıhhatinin de teminatı olacaktır.
    Hikmetli bîr derinlikten yoksun, bütünlükten uzak Kur’an
    kıraati “yüzeysel olma zaafı”ndan kurtulamayacağı için, onu
    gereğince kavramaktan söz edilemez. Bu nedenle Kur’an yüzeysel
    değil derin, ciddiyetten uzak bir basitliğe indirgeyerek değil
    181] 75/Kıyâme, 16-19
    OKUMA VE YAZMA
    - 131 -
    hikmetli bir şekilde okunması gerekir.
    Tenzîl ve tertîl esası üzere indirilen Kur’an’ın kıraati aynı şekilde
    nüzûlüne uygun olması gerekiyorsa, tatbikinde de aynı ölçüler
    geçerlidir.
    Allah’ın va’d ve vaîdinin acele istenmemesi, sınava talip
    olması
    gereken mü’minlere yakışan bir tutum değildir. Adaletin
    yegane teminatı
    olan ve işlerin sonunu belirlemede hiçbir otorite
    boşluğu oluşturmayan
    kudreti sonsuz Yüce Allah’ın takdirlerinin
    acele ile yerine getirilmesini beklemek doğru değildir. İslâmî
    mücadelenin öncüleri olan mü’minler, tertit ile sabır arasındaki
    ilişkiyi unutmadan hesaplarını
    daima gözden geçirmek durumundadırlar.
    Özetle; tenzîl ve tertîle İslâm’ı yaşamlaştırırken, yeryüzünü
    Allah’ın
    boyası ile boyarken de dikkat etmek gerekmektedir.
    Allah’ın mü’minlere va’dettiği fetih-nusret/zafer ve yardımı da
    aceleye gelmez.
    Kâfirlere vaîd ettiği dünyevi-uhrevi azap da aceleye
    gelmez. Bu durumda sabır; hem Kur’an’ın kıraatinde hem de
    tatbikinde sürekli mü’minin başında bulunması gereken metanet
    tacı olmaktadır. Mü’minler yakışan ahlaki tutum; acele etmeden
    sabırlı bir şekilde, özümseye özümseye Kur’an’ı okumak ve sonuçların
    gerçekleşmesini metanetle beklemektir; bize bu metaneti
    tavsiye eden âyetler için bkz. 21/Enbiyâ, 37-44.
    2- Tenzîlin Hikmetleri
    “Gerçek şu ki, bu Kur’an’ı sana safha safha indiren Biziz.”.182
    Tenzîl; bir şeyi yavaş yavaş, acele etmeden, hazmederek huşû ile,
    bilinçli, planlı bir şekilde yapmak, iç bütünlük oluşturacak şekilde
    indirmek
    anlamına gelmektedir.
    Kur’an’ın kaynağının “Tenzil” kelimesinin muhtevası bağlamında
    dile getirildiği çok sayıda âyet vardır. İlahi mesaj âlemlerin
    rabbi, yeri ve yüce gökleri yaratan, aziz/kudret sahibi, rahîm/rahmet
    kaynağı, hakîm/hikmet sahibi, günahları bağışlayan, tevbeleri
    kabul eden intikamı çetin, lütfu sınırsız, hamîd/en güzel övgülere
    layık olan Allah tarafından safha safha indirilmiştir. 17/İsrâ, 106;
    20/Tâhâ, 4; 25/Furkan, 25; 26/Şuarâ, 192; 32/Secde, 2; 36/Yâsin, 5;
    39/Zümer, 1; 40/Mü’min, 2; 41/Fussilet, 2, 42; 46/Ahkaf, 2; 56/Vâkıa,
    80; 69/Haakka, 43.
    Kâfirlerin, müşriklerin bütün ısrarlarına rağmen rahmeti sonsuz
    rübbimiz Kur’an’ı bir defada değil, yavaş yavaş, safha safha
    indirmiştir.
    Bizim de ilk nesil mü’minler gibi İlâhî vahyin bu
    182] 76/İnsan, 23
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 132 -
    karakterini göz önünde tutmamız, onu düzenli ve hikmetli bir
    yöntemle okuyup anlamamız gerekmektedir.
    İlâhî vahyin yirmi üç yıllık tedriç ile indirilmiş olmasının bakışta
    akla
    gelen hikmeti, şeriatın maksatlarının ve gâyelerinin iman
    edenlerce iyice anlaşılıp kavranmasıdır. Sâlih amellerin kaynağı
    olan Kur’an vahyin iyice kavranması ise uygulamanın sıhhati ve
    Kıyamet’e kadar gelecek mü’minler için takip edilebilir örneklikler
    oluşturabilmek için şarttır. Bu durumda Kur’an’ın indirilirinden
    yüzyıllar sonra yaşayan biz mü’minler için tenzîlin safha safha olmasının
    hikmeti de ortaya çıkmış olmaktadır:
    Acele etmeden, yüzeyselliğin handikaplarına düşmeden,
    derin
    bir tefekkür, engin bir tefekkuhla Kur’an mesajını idrâk etmeye
    çalışmak.
    İnsanlığın ne yapacağını bilemez, şaşkın bir durumda kalmaması
    için, âlemlerin rabbi Allah tarafından tenzîlen/parçaları
    birbiri ile uyumlu
    bütünlük oluşturacak şekilde, kontrollü olarak
    yavaş yavaş indirilmiştir.
    Kur’an’ın peyder pey, aralıklı olarak indirilmesinin
    bir çok hikmeti vardır. Mesela tenzîlen indirilmiş olmasının
    hikmetlerinden biri, insanların -öncelikle mü’minlerin- İlâhî
    vahyin yol gösterici mesajlarına ihtiyacını
    yangın bir yürekle hissetmesi
    içindir. Diğer bir hikmet de, birdenbire
    derin hakikatleri
    kavramaktan aciz olan biz insanların mesajı iyice kavrayacak bir
    sürece ihtiyacımız olduğu içindir.
    Tenzîlin çok sayıda hikmetinden söz edebiliriz. Bir tanesini
    daha anarak diğerlerini “ilimde derinleşenler”in selim akıllarının
    engin kavrayışına bırakalım: Kur’an salt bir bilgi kaynağı değil, eylem
    ve talimatlar dizgesi olduğu için, hayata geçirilmez malumatlar
    yerine, yaşanılabilir hakikatlerin menşei olduğu için tenzîlen/
    yavaş yavaş indirilmiştir.
    “Kur’an indirilmiştir.” Öyleyse onu kutsama adına, göklere
    çıkararak
    -daha doğrusu geri gönderme cüretini göstererek- aşırı
    tazim gösterisi yapmak doğru değildir. Çünkü İlâhî vahyin ‘mesajı
    hayalın tam ortasına, yaşamın merkezine onu dönüçtürmek, ıslah
    etmek için indirilmiştir. Bu nedenle Rabbani mesajın gönülleri
    aydınlatan mesajından
    faydalanmak için onunla iletişim kurmak
    gerekir.
    Kur’an’ı biçimsel ve mahiyet itibari ile ulaşılmaz bir yükseklikte
    tutmaya gayret etmek, yüceltmek değildir; ince bir tahkirle,
    örtük bir alçaltına girişimidir. Söz konusu girişim iyi niyetli ama
    cahil kimseler eli ile olabileceği gibi kasıtlı bir şekilde de olabilir.
    OKUMA VE YAZMA
    - 133 -
    Kur’an’ın kasıtlı bir şekilde indirilmiş olduğu yeryüzü ile -yani
    hayat
    ile- bağını koparmaya çalışanlar, Allah’ın mesajının sorumluluk
    doğurmayan gerçek üstü bir alana ait olduğu vehmini yaymaya
    çalışmaktadırlar.
    İşte şirkde zaten bu yaklaşım şeklinde ortaya
    çıkmaktadır.
    Âfâkî bir ilâh tasavvuru görüntüsü altında, İlâhî mesajın tevhid
    ve adalet asasının etki gücünü akıllarınca kırmaya çalışmaktadırlar.
    Çığırtkanlık
    yaparak her fırsatta çıkardıkları velveleler,
    göz boyayıcı sihirler
    ile İlâhî vahye gönül veren mü’minlerin önüne,
    hem asli hüviyeti
    ile hem de sağdan yaklaşarak çıkan şeytan
    ve dostlarının hileli tuzaklarına karşı uyanık olmak zorundayız.
    Günümüzde şeytan bir kesim üzerinde “bâtıl bir kutsiyet” şekli
    oluşturarak etkili olmaktadır. Kur’an’ın yücelttiklerini iddia eden
    bir kesim onu “anlaşılmaz, ulaşılamaz”
    bir mevkiye çıkarmakla
    azaltmaktadırlar. Bu bir tür aşağılamadır.
    Çünkü, Kur’an’ın sadece
    teberrüken/sevap kazanmak amacı ile okunabileceğini, anlamak,
    ondan hüküm çıkarmak maksadı ile İlâhî vahye gönül vermeyi günah
    saymaktadırlar.
    (Kur’an-ı Kerim’i anlamak maksadı ile okumayı haram kabul
    eden bir zihniyet yaşadığımız coğrafyada varlığını halen devam
    ettirmektedir. Neredeyse tüm tercüme ve meal çalışmalarını
    tahkir
    eden bu zihniyet, sadece kendi anlayışlarını doğrulayan çabaları
    meşru kabul etmektedir. Tam İlmihal adlı, 1248 sayfalık kitaplarının
    da bir tür Kur’an tercümesi, meali, tefsiri olduğu gerçeğini
    görmezden gelen bu zihniyet sahipleri, kendileri dışında gelişen
    Kur’an’ı anlama çabalarını “dinsizlik” ve “cahillik”le itham etmekte
    ve konu ile ilgili şu ibretlik
    iddiaları ileri sürmektedirler:
    “Kur’an-ı Kerim’in hakiki mânâsını anlamak, öğrenmek isteyen
    bir kimse, din âlimlerinin kelâm ve fıkıh ve ahlak kitaplarını
    okumalıdır.
    Bu kitapların hepsi, Kur’an-ı Kerim’den ve hadisi şeriflerden
    alınmış ve yazılmışlardır.
    Kur’an tercümesi diye yazılan
    kitaplar, doğru mana veremez. Okuyanları bunları yazanların fikirlerine,
    düşüncelerine ve maksadlarına esir eder ve dinden ayrılmalarına
    sebep olur.” Gümüş M. Sıddık, Tam İlmihal, Seâdet-i Ebediyye,
    82. Baskı, Hakikat kitabevi, İstanbul,
    2000, s. 46-25. mektup.
    Yukarıdaki alıntı yaptığımız pasajda dile getirildiği gibi,
    Kur’an’ı tercümelerden yanlış anlama
    ihtimali vardır. Doğrudur.
    Fakat aynı tehlike Tam İlmihal’den din öğrenilmeye kalkışıldığında
    yok mudur? Belki meallerden daha fazla bu tür kitaplar zararlıdır.
    Çünkü mealler
    bütün zaaflarına rağmen tefsir kitaplarından
    bile Kur’an’a daha yakındır; çünkü konusu doğrudan Kur’an’dır.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 134 -
    Bir çok ihya önderi’ne küfürler dolu, sözde İslâm ilmihali olan bu
    kitap
    aynı zamanda bir Kur’an meali, tefsiri işlevi gördüğü gerçeğini
    kim inkâr edebilir? İslâm’ı çok iyi bilmeyen halkın Kur’an
    mealleri ile yanlış bilgilendirilme riski ne kadarsa, Tam İlmihal’le
    de o kadardır; 1248 sayfalık bir kitap ne kadar anlaşılır bir mahiyet
    taşıyor ki, Kur’an tercümeleri-mealleri de o kadar anlaşılır bir
    mahiyet taşısın? Kısaca, yanlış anlama riski tercümeler kadar Tam
    İlmihal için de söz konusudur.
    Peki Kur’an’a “anlaşılmaz” damgası vurulduğunda neler olmaktadır?
    Olan; “her adıma uygun bir fetva ısmarlamak ve gönül
    rahatlığı ile faiz işlemleri yapmak, mankenleri yarı-çıplak bir vaziyette
    televizyon programlarına çıkarıp, -harama bakmayı yasaklayan
    âyetlerin meallerini
    anlayamayacakları için- onlardan zekata
    konu olacak servetler kazanmak”tır.)
    Bu bakış açısının çok ciddi neticeleri olmaktadır. Kur’an’ı bir
    hidâyet kılavuzu değil de, sevap kazanma aracı olarak görenler
    artık bütün davranışlarını fetvalarla meşrulaştırma cihetine
    gitmektedirler. Kendilerinin
    İlâhî vahyin saf, tertemiz mesajının
    gereklerini “biz kimiz onu anlamak
    kim” diyerek, güya yüceltme
    görüntüsü altında, Rabbani buyrukların
    hayat damarlarına kasdetmektedirler.
    Kendileri sağdan yaklaşan şeytanın vesveselerine
    aldanan, garrâya kapılarak bâtıl bir kutsiyet havası
    estiren din bezirganları,
    beraberlerinde sürükledikleri milyonlarca insanın daha
    önce yaptıkları sâlih amellerinin değer bakımından hubûtuna/sıfırlanmasına
    yol açmaktadırlar.
    Şeytan sağdan da yaklaşır, soldan da. Bu sebeple “dindarlık
    görüntüsü
    altında” doğru yoldan çelmek için önümüze çıkan
    müşriklerin
    oyunlarını bozmak, Kur’an’ın hayatın kalbine “indirilmiş”
    bir kitap
    olduğu gerçeğini unutmamak lazımdır.
    Yanlış kutsiyet anlayışlarının aldatmasına kanmamalıyız.
    Kur’an’ı şekil olarak yükseklerde tutmak yeterli değildir. Yüceltmek,
    onun insan
    hayatına yön vermek maksadı ile indirildiği hakikatini
    daima göz önünde tutmak, mesajın rehberliğinde hayatımızı
    idame etmektir. Kur’an yücelere aittir diye, aşağılarda/dünya
    hayatında etkinlik kurmasına
    izin vermemek, siyasetten, eğitimden,
    sokaktan, giderek hayattan
    kovarak bunun adını da “saygı”
    koymak, büyük bir aldanma, aldatmacadır. Çünkü Kur’an; yüceler
    yücesi bir makamdan aşağılık dünya hayatında yaşanan rezillikleri
    törpülemek, ıslah etmek ve gerekirse
    değiştirmek-dönüştürmek
    için “indirilmiştir.”
    OKUMA VE YAZMA
    - 135 -
    Münezzel Oluşunun Hikmetleri
    Kur’an, kalemle yazmayı öğreten, vahiyle insanoğlundan arınmak
    isteyenlere yol gösteren Yüce Allah tarafından sırası geldikçe,
    planlı ve düzenli bir şekilde safha safha indirilmiştir. Öyleyse
    okuyuşumuzda
    bu nüzûl şeklini göz önünde tutmalıyız. Yani iniş
    ortamındaki
    canlılığa ve çözümü amaçlanan sorunun konu ile ilgili
    bağlamına
    dikkat ederek, acele etmeden, yüzeyselliğin tuzaklarına
    düşmeden
    Kur’an’ı okumalı, anlamalı, kavramalı ve amelî
    cihetini de aynı şekilde düzenli bir şekilde gözetmeliyiz.
    Tenzille ilgili -aynı kökten türetilmiş bir ismi mef’ul olan- bir
    başka kelime de Münezzel’dir. İki âyette geçen ketime tenzil’in
    kaynağı olan Yüce Allah’ın vahiy üzerindeki tartışılmaz otoritesini
    ve belirleyiciliğini vurgulamaktadır. O hidâyet amacı ile indirdiği
    vahyi bir defada
    değil, peyderpey tebyin etmeyi takdir etmiştir.
    Kur’an’ın Yüce Allah’ın takdiri ile, şükrü gerektiren büyük bir nimet
    olarak bir defada değil safha safha, gerektikçe indirildiğini
    vurgulayan
    âyet için bkz. Enam: 6/114. Bu kelime bir de İsa peygamber
    ve arkadaşlarının Allah’tan
    kendilerine lütfetmesini istedikleri
    “sofra” ile alakalı olarak geçmektedir: Maide: 5/11 5. Ki
    “sofranın indirilmesi”, her şeyin gerçek sahibinin Allah olduğunu,
    her şeyin belli
    bir ölçü ile, planlı bir şekilde O’nun kudret elinden
    çıktığını ifade etmektedir.
    Öte yandan tenzîl ve tertîle uygun Kur’an tefsiri, bütün
    âyetleri iniş sırasına göre okumak demek de değildir. Eğer öyle olsaydı
    Yüce Rabbimiz Kur’an’ı nüzûl sırasına göre toplar ve o şekilde
    okunmasını emrederdi.
    İlâhî kontrol altında olduğunda kuşku
    bulunmayan Kur’an’ın cem’i -ki yukarıda alıntıladığımız Kıyâme
    sûresi âyetlerinde cem’in Rabbani
    denetiminin mahiyetine ilişkin
    önemli ipuçları vardır- bize mütevatir olarak gelen mushaf sıralamasına
    göre oluşturulmuştur. Öyleyse “hangi âyetin hangisinden
    önce indirildiğini kesin olarak bilmek gerektiği”
    şeklindeki bir varsayım,
    bunu “onsuz olmaz” denilebilecek kesinlikte
    öne süremez.
    Fakat yine de elimizde kesin karineler varsa ve güçlü
    dayanaklara
    sahip ictihadlar yapabilecek verilere sahipsek âyetlerin nüzûl sırasını
    bilmek çok faydalı olacaktır. Bu durumda hangi âyetin hangisinden
    önce indirilmiş olduğunu bilmek tabii ki, ufuk açıcı etkilere
    haiz olacaktır. Fakat resmî bir nüzûl sırasının tespitinin de, sübutu
    ve delaleti kati nasslarla mümkün olmadığının bilinmesi lazımdır.
    Özetle, bizim vurgulamak istediğimiz hakikat, “Kur’an’ın peyder
    pey -safha safha, aşama aşama- indirilmiş olduğu ve her tür
    tefsirin bu gerçeği unutmaması gerektiği”dir.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 136 -
    3- Tertîl’in Hikmetleri
    “Kâfirler: ‘Kur’an ona bir bütün olarak bir kerede indirilseydi
    yal’diyorlar. Oysa, Biz onu böyle tutarlı bir bütün oluşturacak
    şekilde,
    terülen/belli bir düzen içinde ağır ağır vahyediyoruz ki,
    onunla senin kalbini pekiştirelim.”.183
    Tertîl kelimesi Kur’an’da iki âyette geçmektedir. Birisi alıntıladığımız
    âyet, diğeri ise 73/Müzzemmil, 4. âyettir. Düzenli, planlı
    bir nüzul sonucunda ulusan Kur’an’ın bu sıfatını sabır,
    acele, tenzil,
    tedriç gibi kelimelerin muhtevası desteklemektedir. Birden
    bire indirilmeyen
    Kur’an’ın iniş biçimine uygun olarak, acele etmeden,
    sindire sindire, palanlı bir şekilde
    -hikmetlerine vakıf olmak
    maksadıyla- okunması gerekir. Aşağıdaki âyette Kur’an vahyinin
    bütünlüğünü göz önünde tutmadan acele ile karar vermek,
    görüş bildirmede göstermek yasaklanmaktadır: 20/Tâhâ, 114.
    Acele etmeden, bir bütünlük ve hedef gözeterek Kur’an
    okumanın
    gereğine işaret edilen bir başka kavram da tertîldir.
    Kur’an bir defada değil, safha safha indirilmiştir ve bu biçime uygun
    bir kıraat, tefsir, tebyin ve tefekkuh da teşvik edilmiştir.
    İlâhî mesajı doğru kavramak ve doğru yaşamak konusunda
    dikkat edilecek hususlara ilişkin olarak tertîl kelimesinin yol gösterici
    muhtevasından
    yararlanmak istiyoruz.
    Tertîl, bir şeyi yavaş yavaş, acele etmeden, planlı-uyumlu bir
    şekilde
    yapmak demektir. Rabbimiz Kur’an’ı tertîlen/programlı,
    parçaları
    arasında eşsiz bir uyum oluşturacak şekilde indirmiştir.
    Kur’an’ın indiriliş sıralaması ve tasnifinde Rasûlullah’ın doğrudan
    bir dahli yoktur. Bir defada değil de sırası geldikçe yavaş
    yavaş indirilen
    Kur’an’ın nüzûlüne uygun olarak da okunması
    gerekmektedir. Yani planlı, programlı, sabırlı, düzenli bir şekilde.
    Kur’an’ı okurken acele etmemek, onu ağır ağır okumanın da ötesinde
    yüzeysel değil derinlikli bir şekilde kıraat etmek demektir.
    Tertîl Kur’an’ın bir parçasının diğerleri ile irtibatını kurmak,
    yaşadığımız
    coğrafyanın içinde bulunduğu şartları dikkate alarak,
    tedrici göz önünde bulundurarak okumaktır. İslâmî mücaledelenin
    ilk örneği olan Rasûlullah’ın Asr-ı Saadet’te gerçekleştirdiği
    Sünnet’te, tertîlin, tedricin uygulanışı ile alâkalı çok sayıda örnek
    vardır. Örneğin, Mekke döneminde fiilî bir kıtal cihadına izin vermeyen
    Yüce Allah şartların değişmesi ile birlikte Medine döneminde
    yaşayan müslümanlara adaletin
    ikamesi ve doğru yol üzerinde
    183] 25/Furkan, 32
    OKUMA VE YAZMA
    - 137 -
    müşriklerin kurdukları barikat engellerinin bertaraf edilmesi için
    kıtal cihadını teşvik etmiştir.
    Tertîlen Kıraatin Vakti
    Gece kalkıp çalışmayı, ibadet etmeyi öğütleyen Müzzemmil
    Sûresi âyetlerinde ‘Kur’anı tertîlen okumak’ emredilmektedir. Bu
    uyarı sadece mekanik bir plan yapmayı değil; aynı zamanda İlâhî
    vahyin mesajını yüreklere
    işleyen bir özümseme ile okunmasını
    da gerektirmektedir. Programlı
    okuyuşta, acele etmeden huşû ile
    hareket etmek esastır. Kur’an’ı huşû ile kıraat etmede ise gecenin
    önemli bir yeri vardır. Rabbimiz gecenin
    sağlayacağı olanaklara,
    çok sayıda âyette dikkatimizi çekmekte, sessizliğin imkânlarından
    yararlanmayı özendirmektedir.
    Gecenin derin düşünüş ve hikmetli engin bir kavrayışa
    ulaşabilmek
    için uygun bir vakit olduğunda kuşku yoktur. Bize
    Kur’an’ın anlaşılması
    ve yaşanması noktasında örnek şahitlikler
    bırakan Rasûlullah ve arkadaşlarının bu olanaktan yararlanmaları
    övgü ile Kur’an’da zikredilmiştir. Gece, İlâhî bir nimettir; Rabb’e
    yaklaşmak, kendini görev
    olarak planlanacak işlere vermek için,
    gündüzden daha çok olanaklar
    sunmaktadır.
    Gecenin sağladığı olanakların farkında olan Peygamberimiz
    bazen yalnız başına, bazen de mü’minlerle toplu olarak kalkıp
    ibadet etmiş, Kurân’ı “tertîl üzere” okumuş, üzerinde tefekküre
    dalmış, kavrayışını derinleştirip, öğrendikleri ile ertesi gün yapacaklarını
    planlamıştır.
    K- Amel Etmek İçin Okumalıyız
    Kur’an’ı yaşamsal sorunlarımızı çözmek amacı ile okumalıyız.
    Çünkü Rabbimizin rehberliğinde çözüm kaynağı, Kur’an’dır.
    Hidâyetin ön şartı, salt bilgilenmek değildir. Bilginin takvâ sahibi
    olabilmek için, kendi özümüzde ve çevremizde yer alan şeytani
    unsurlara karşı
    cihad usullerini öğrenmek için bir değeri vardır.
    Bu sebeple aşağıdaki âyete göre, “Allah yolunda üstün gayret
    göstermek”, dosdoğru yola iletilmenin şartlarından biri olarak
    gösterilmektedir:
    “Dâvâmız uğrunda cihad edenleri/üstün gayret
    gösterenleri,
    Bize varan yollara mutlaka yöneltiriz. Allah kuşkusuz
    muhsinlerle/iyilik yapanlarla beraberdir.” 184
    1- İnanç ve Eylem İçin Bilgilenmek
    “Elif-Lâm-Mîm. İnsanlar (sadece) ‘inandık’ demeleriyle
    184] 29/Ankebût, 69
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 138 -
    bırakılacaklarını
    ve sınava çekilmeyeceklerini mi sanıyorlar? Evet
    andolsun ki, Biz kendilerinden öncekileri de sınadık; o halde (o
    halde bugün
    yaşayanlar da sınanacak ve) elbette Allah, doğru
    davrananları ortaya çıkaracak ve yalancıların da kimler olduğunu
    gösterecektir.” 185
    Yeryüzündeki büyük sınavda Rabbimiz, rahmetinin bir tezahürü
    olarak biz insanlara nübüvvet vahyi ile rehberlik etmektedir.
    Bu şuurla
    başvurulması gereken sonsuz rahmet sahibi Yüce
    Allah’ın kelâmı, bir “inanç kılavuzundur. Hakikatin yakînî kaynağı
    olan Kur’an; kesin bir inanç, derin bir bilinç ve can veren bir eylem
    için, uygulamaya
    geçirmek maksadı ile okunmalıdır.
    İlâhî vahyin gönülleri aydınlatan mesajı felsefi spekülasyonların,
    sonu gelmez kelâmi mülahazaların aracı olarak kullanılmamalıdır.
    Aksi takdirde İlâhî iradenin amaçladığı bir verimliliğe yol
    açması bir yana, Kur’an ifsada sürükleyen şeytanın sağdan yaklaşımlarının
    aracı
    durumuna indirgenmiş olur; ki bu durum basiret
    ehli tarafından dünyada, Rabbimiz tarafından ahiret gününde
    ona değer vermekten çok ihanet anlamı taşıyan bir tutum olarak
    nitelenmekten asla kaçıp kurtulamayacaktır.
    İnançlarımızın kaynağı olan Kur’an’a, “önceden sınırları belirlenmiş
    tezlerin onaylayıcı aracı olarak yaklaşmak” biz mü’minlere
    yakışmaz. Bilgiyi sömürü ajanlığı için kullanan müsteşriklere/şarkiyatçılara
    uygun düşecek tavır/tutumlardan kaçınmak, İlâhî vahye
    karşı üstümüze düşen vazifelerdendir. Bu nedenle salt akademikentelektüel
    bilgilenme maksadıyla
    okunan Kur’an’dan maksada
    muvafık verim elde edilemez.
    İmtihan şuuru ile okunmayan Kur’an’dan öğrenilecek bilgiler,
    sırtımızda
    yük olmaktan, bize hiçbir değer kazandırmayan şeyler
    taşımaktan
    öte bir anlam ifade etmeyecektir. Hayata ilişkin
    sorunlarımızın
    temel çözüm kaynağı olan Kur’an “sadra şifa” olması
    için okunmalıdır.
    Malumatfuruşçuluk için, bilgi hamallığı için
    değil.
    Alîmu’l-habîr olan Allah, salt bilgisini-kültürünü artırmak için
    İlâhî vahye başvuranlar için hidâyet etme sözü vermemiştir. Geçmişte
    İlâhî vahye muhatap olduğu halde, ona gerektiği değeri
    vermeyen Kitap Ehli’nden ilmi ile amel etmeyenler “entel eşek
    meseli” ile Cum’a Sûresi’nde anılmaktadır: “Tevrat’ın/İlâhî vahyin
    yükü ile onurlandırılmış iken bunu taşıyamamış olanların durumu,
    sırtına kitaplar yüklenmiş (ama onlardan habersiz bulunan)
    185] 29/Ankebût, 1-3
    OKUMA VE YAZMA
    - 139 -
    eşeğin durumuna benzer. Allah’ın mesajlarını yalanlamaya
    şartlanmış
    olanların durumu ne acıdır. Çünkü Allah rehberliğini
    böyle
    zâlim bir halka ihsan etmez.” 186
    Yüreklerimize çöreklenmiş şirk alışkanlıklarını yok etmek,
    şeytanın körüklediği küfrün ateşinin izlerini silmek için sürekli
    Kur’an’a başvurmalıyız.
    Şu dünya hayatının geçici heveslerine kapılıp
    kalmamak için, Kur’an’ın aşkın dilinin elçiliğinde Allah’tan
    yardım dilemeliyiz.
    2- Gereğince Okumanın Anlamı
    Gereğince takdir ederek okumalıyız. Gereğince takdir etmek
    nedir?
    Onu zanna ve vehime dayanan beşeri kuruntuların meşrulaştırıcı
    aracı kılmamaktır. Arınmak ve ma’ruf olanın yaygınlaştırılması
    için okumaktır. Öğrendikleri ile amel etmeyen veya amel
    etmek için değil,
    spekülasyon üretmek için Kitab’a başvuran kimseler
    belki İlâhî mesajı
    kısmen anlayabilirler; ama asla engin bir
    kavrayışla onu idrâk edemezler.
    Dolayısı ile öğrendikleri onları
    hidâyete sevk etmez; ya dalâletlerini
    ya da vehimlerini derinleştirmekten
    başka bir işe yaramaz.
    Aşağıdaki âyetlerde belirtildiği üzere, Kur’an hidâyete ermek,
    arınmak, arındırmak, uyarılmak, uyarmak için okunmalıdır.
    “O kitap ki, mü’minler için bir yol gösterici ve bir müjdedir. O
    mü’minler ki, salatta/namazda devamlı duyarlıdırlar; arınmak için
    infak ederler/sahip olduklarını Allah yolunda feda ederler ve ahirete
    de canı gönülden iman ederler.” 187
    “... Kulları arasından yalnızca ulemâ/gereğince anlama kavrama
    gayreti içinde olanlar, Allah’tan (hakkıyla) korkar-çekinirler.
    (Çünkü
    yalnızca onlar bilirler ki) Allah sonsuz bir kudret sahibidir,
    çok bağışlayıcıdır. Allah’ın vahyine (seksiz şüphesiz) uyanlar,
    namazlarında
    dikkatli ve devamlı olanlar ve kendilerine verdiğimiz
    rızıktan gizli-açık ihtiyaç sahipleri için harcayanlar: İşte ancak
    bunlar (dünyada
    ve ahirette) kesintiye uğramayacak bir kazanç
    umabilirler.” 188
    Kur’an’a gereğince ilgi göstermek, “İlâhî mesajın gönülleri
    ısıtan aydınlığına kalbimizi tamamıyla açmak” demektir. Salt bir
    fehm/anlama çabası, Rabbani mesajı kavramak ve hayatın kalbine
    onun aydınlık
    meşalesini dikmek için yeterli değildir. Çünkü İlâhî
    186] 62/Cum’a, 5
    187] 27/Neml, 2-3
    188] 35/Fâtır, 28-29
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 140 -
    vahye gönül
    vermeyen biri bile, Kur’an’dan bir şeyler öğrenebilir,
    bir şeyler çıkarıp anlayabilir. Fakat şeriatın maksatlarını gerçekleştirecek
    verimlilik,
    onu ancak “bir inanç kaynağı, bir eytem talimatı’
    olarak okumakla mümkün olabilir.
    Kur’an’ı önceki ümmetlerin yaptıkları gibi, gereğince amel
    etmekten
    başka maksatların meşrulaştırıcı aracı kılmamak gerekir.
    Ona gerçek anlamına uygun bir kavrayışı amaç edinerek, tam
    anlamıyla
    uygulamak gâyesi ile başvurmak lazımdır.
    İlâhî kelâmı gereğince okuyup anlayabilmek için, arınma niyeti
    ile tevazu tacını takmak, takvâyı kuşanmak lazımdır. Kur’an’ın
    mesajındaki derin hikmetleri kavramak için tam anlamıyla nüfuz
    etmeyi gâye edinen bir okuma yöntemi gerekir.
    Bu yöntemle İlâhî mesajı kavramak, ona malumatfuruşçuluk
    için değil uygulama düşüncesi ile başvurmak demektir. Aşağıdaki
    âyet İlâhî mesajı gereğince okumanın, gönülden teslim olanlarca
    yapılabileceğini
    beyan etmektedir: “Kendilerine İlâhî kelâmı
    emânet ettiklerimiz (ve) ona gereği gibi uyanlar -işte onlardır
    (gerçekten) iman edenler; kâfirlere gelince- işte
    onlardır asıl kaybedenler.”
    189
    Hikmetin temel kaynağı olan Kur’an’ın rehberliğinde oluşmamış
    her tür yorumlama şekline mesafeli yaklaşmak zorundayız.
    Değil mi ki, hayatı ve içinde yer alan her tür olguyu İlâhî vahyin
    klavuzluğunda anlamlandırmak
    gerekir? Öyleyse anlayışlarımızı,
    bütün anlama çabalarımızı,
    tüm tefekkür gayretlerimizi, de İlâhî
    vahyin biricik korunmuş kaynağı
    olan Kur’an’ın yönlendirmesine
    açık tutmak boynumuzun borcu olsa gerek.
    Bu bağlamda Kur’an’ın ruhundan onay alması mümkün olmayan
    tarihselcilik, tarih üstücülük gibi dışardan yorumlama yöntemlerinin
    hiçbir
    değeri yoktur. Anlamı metnin dışına arayan tarihselcilik
    de, anlamı metinin içinde ve içinde yaşanılan dünyanın
    verilerinde arayan tarih üstücülük
    de, bir birlerine zıt gözükmelerine
    rağmen aynı kapıya çıkan sonuçlar
    vermektedirler. Çünkü
    her ikisi de anlamanın merkezine insanı koymakta, bu bakımdan
    aşağıdan yukarıya doğru bir yorumlama usûlü ile konulan ele almaktadırlar.
    Her ne kadar, bir tür risalet vehmi ile, “tarih
    üstücü
    rnealcilik” anlamın yukarıdan aşağıya doğru yağdığını iddia etse
    de netice itibariyle durum bu meyandadır.
    Kısaca Kur’an’ın denetiminde, İlâhî vahyin rehberliğinde oluşmayan
    tüm geleneksel ve modern yorumlama biçimleri neticeleri
    189] 2/Bakara, 121
    OKUMA VE YAZMA
    - 141 -
    itibariyle asıl olan fer’, belirleyici olması gerekenin belirlenen, etkin
    olması gerekenin
    edilgen olması gibi zulümlere yol açmıştır;
    açmaya devam etmektedir.
    Bir imtihan alanı olan dünyada, tabii
    ki denenme konularımız arasında
    İlâhî vahyin insanlara iletilmiş
    tek korunmuş kaynağı olan Kur’an’a, hayatımızda nasıl bir yer
    verdiğimiz de vardır. Her mü’minin, Kitapla ilişkisini bu bilinçle
    kurması da beklenmesi gereken bir şeydir.
    Kur’an’ı doğru anlamanın yolu, tefsir/yorumlama usûlünün de
    doğru olmasına bağlıdır. Yöntemin de Kur’anî olması gerektiğini
    “hikmet” kavramı çerçevesinde dile getirmiştik. Buraya kadar
    aktarmaya
    çalıştığımız gibi, Yüce Allah’ın biz insanlara bahşettiği
    bir bilgi,
    İnanç-bilinç ve eylem klavuzu olan Kur’an’da, tefsir
    yöntemine ilişkin temel yaklaşımlarımızın neler olması gerektiği
    açıkça beyan edilmiştir. Bu köşe taşları oturtulmadan girişilen tefhim,
    tefsir, tefek-kuh çabaları vehametle sonuçlanmaktan kendini
    kurtaramayacaktır.
    Tabii ki, Kur’an tek kaynak değil temel kaynaktır. Onaylı
    gönderme
    yapılarak bize önemsetilen Sünnet ve ilk muhataplarla
    mesajın bağlantısını koparmak, Kur’an’ın doğru anlaşılmasını
    mümkün kılacak
    yolların kapanmasına neden olacaktır. Bu sebeple
    her tür ikincil derecede kaynağın, her tür bilgilenme aracının
    Kur’an’ı temel alarak değerlendirmeye tutulması gerekir.
    Aceben/ilginç bir kitap olan Kur’an’dan orijinal, duyulmamış,
    şaşırtan
    bilgiler çıkarmak için yararlanmak mümkündür. Ancak
    elde edilen bu ma’lûmât, mesajın bütünlüğü ve gâyeleri göz
    önünde tutulmadan
    kullanılmaya kalkıldığında bir işe yaramayacaktır.
    Asıl amacı insanlardan takvâ sahiplerine hidâyet etmek
    olan İlâhî vahyin kalpleri
    aydınlatan, gönülleri ısıtan mesajına salt
    bir ma’lûmât muamelesi yapmak doğru değildir.
    Özetle; küfrün karanlığında kalarak ölüme terkedilmiş kalpleri,
    ışık saçan bir meşale gibi aydınlatarak yeniden hayat veren
    Kitabımızı,
    “sorunlarımızın nihai çözüm kaynağı” gözü ile okumalıyız.
    İlâhî kökeni unutmadan, beşeri yöntemlere bel bağlamadan
    okumamız gereken İlâhî vahyin can veren mesajlarını günlük
    hayatımızın her anında varoluşumuzun gâyelerini hatırlamak ve
    hatırlatmak için okumalıyız.
    Kur’an’ı belli bir plan ve program
    içinde, duyarlı bir şekilde, takvâyı kuşanmış bir yüreğin duyarlılığını
    taşıyarak okumalı, Yüceler Yücesi Rabbimizin katından “indirilmiş”
    Kitab’a gönül vermeli, ona başvurmalı, onun yoluna baş
    koymalıyız. (Fevzi Zülaloğlu, Temel Kaynağımız Kur’an, Ekin Y., s.
    356-394.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 142 -
    Kur’an’ı Tertîl üzere, Dura Dura Okumak
    Kur’an-ı Kerim’i ağır ağır, dura dura, acele etmeden okumak,
    onu anlamanın en önemli prensiplerinden biridir. Alel acele, âdet
    yerini bulsun diye ve bir an önce bitirmek endişesiyle Kur’an’ın
    mesajını anlamadan yapılan kıraat veya hatim, okuyucuya hiçbir
    fayda 4’de “Kur’an’ı tam bir tertîl üzere oku!” emri ile, yüce kitabının
    tane tane, yavaş yavaş ve hazmedilerek okunmasını istemiştir.
    Üstelik sağlamaz.
    Nitekim Allah Teâlâ, Müzzemmil, âyette geçen “rettil” emri,
    daha sonra gelen “tertîlâ” mastarıyla kuvvetlendirilerek bu
    tertîlin en güzel bir tarzda yapılması emredilmiştir.
    Tertîl üzere okumak; Kur’an’ı dosdoğru ve güzel bir tarzda,
    açık açık, hakkını vere vere, sesin mana ile ilişkisini ayarlayarak,
    yerine göre şiddetli, yerine göre yumuşak bir tonla ruhî ve mânevî
    bir uyum içinde, yani anlayıp yaşayarak okumak demektir.
    İsrâ sûresinde de aynı prensibe dikkat çekilmiştir; “Biz onu
    Kur’an olarak, insanlara dura dura okuyasın diye (âyet âyet, sûre
    sûre)ayırdık; yine onu peyderpey indirdik.” 190
    Rasûlullah bu tavsiye gereğince, gerek namazda, gerekse diğer
    zamanlarda Kur’an’ı ağır ağır,dura dura okur, hızlı okumaktan
    ısrarla kaçınırdı. Öyle ki; onun tertîl üzere okuduğu kısa bir
    sûre, daha uzun bir sûre okuyanınkinden çok daha fazla sürerdi.
    Her âyetin sonunda bir miktar durur, beklerdi; onu bir sonraki
    âyete eklemezdi. 191
    Tilâvetin Hakkını Vermek: Anlayarak Okumak
    Bakara sûresinin 121. âyeti şöyledir: “Kendilerine kitap verdiğimiz
    kimseler, onu gereği gibi/tilâvetinin hakkını vererek okurlar.”
    Bu âyette sözü edilen tilâvetin (okumanın) hakkını vermekten
    ne anlaşılmalıdır ?
    Tilâvetin hakkını vermek; Kur’an’ın anlamını, hükümlerini düşünerek,
    hissederek, sindire sindire ve yavaş yavaş kırâat etmek
    demektir.
    Mü’min, Allah’ın kitabını adeta Rabbi ile sohbet ediyormuşcasına
    okumalıdır. Kur’an’daki emirlere uymaya, yasaklardan kaçınmaya
    azmetmeli, yeri geldiğinde dua etmeli, yalvarmalıdır.
    Kur’an’ı gereği gibi okumak, İmam Gazâli’nin belirttiği gibi,
    190] 17/İsrâ, 106
    191] Sıfatu Salâti-n Nebî, 77, 104
    OKUMA VE YAZMA
    - 143 -
    “bütün gayret ve dikkatini harflerin mahreçlerini çıkarmaya yöneltip
    mânâsını düşünmemek” demek değildir. 192 Tam tersine,
    âyetlerin anlamlarını düşüne düşüne, anlayarak, hissederek
    ve yaşayarak okumaktır. Bu bağlamda, Dehlevî’nin el-Fevzü’l-
    Kebir’inde (s. 26) zikrettiği şu söz oldukça anlamlıdır: İnsanlar tecvid
    kaidelerini ezberledikleri zaman, Kur’an tilâvetindeki huşûdan
    alıkonulurlar.
    Bakınız, Mehmet Âkif, Kur’an’ın sadece lafzına önem verip de
    O’nun mânâısnı anlamaya yanaşmayan geleneksel alışkanlığımıza
    nasıl isyan ediyor:
    “Lafzı muhkem yalnız, anlaşılan, Kur’an’ın;
    Çünkü kaydında değil hiçbirimiz mânânın.
    Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına,
    Yahut üfler geçeriz bir ölünün toprağına.
    İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyle bilin!
    Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için.”
    Kur’an’ı Huşû İçinde ve Duygulanarak Okumak
    Kur’an, huşû içinde, duygulanarak, hüzünlenerek, ürpererek,
    gözyaşları içinde okunabilmelidir. Zaten Kur’an iyi anlaşılıp hissedilerek
    okunduğunda huşû duymamak, ürpermemek mümkün
    değildir;
    “Rasûl’e indirileni duydukları zaman, kavradıkları gerçekten
    dolayı gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün.” 193
    “Rablerinden korkanların bu kitaptan tüyleri ürperir. Sonra
    hem derileri ve hem de kalpleri Allah’ın zikrine yumuşar ve yatışır.”
    194
    “Ağlayarak yüzüstü kapanırlar. Kur’an onların huşûunu arttırır.”
    195
    Rasûlullah Kur’an okurken çok duygulanır ve çok ağlardı. O,
    zaman zaman ibn Mesûd’a Kur’an okutur ve dinlerken göz yaşlarını
    tutamazdı.
    “İbn Mes’ud anlatıyor: Resûlüllah bana; “Kur’an’ı bana oku!”
    192] İhyâ, c. 1, s. 806.
    193] 5/Mâide,83
    194] 39/Zümer, 23
    195] 17/İsrâ, 109
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 144 -
    dedi. Ben hayretle; ‘Sana indirilmiş bulunan Kur’an’ı mı sana okuyayım?’
    diye sordum. Bana; “Evet, ben onu kendimden başkasından
    dinlemeyi seviyorum!” dedi. Ben de ona Nisâ sûresini okumaya
    başladım. Ne zaman ki; “Her ümmete bir şâhid getirdiğimiz ve
    ey Muhammed, seni de bunlara şâhid kıldığımız vakit durumları
    nasıl olacak?” mealindeki âyete 196 geldim. “Dur!” dedi. Durdum
    ve dönüp Rasûlullah’a baktım. Bir de ne göreyim, iki gözünden de
    yaşlar akıyordu.” 197
    Kur’an’ı Uygulamaya Dönük Olarak Okumak
    Kur’an’ı bir müsteşrik (oryantalist) edasıyla salt bilgilenmek
    için veya mezhebî ve hizbî bir yaklaşımla kendi önyargılarına gerekçeler
    bulmak için okumanın, okuyucuya bir fayda sağlaması
    mümkün değildir. Kur’an, okunup anlaşılsın ve uygulansın diye
    indirilmiştir. O’nu bilgi hamallığı olsun diye, mâlumâtfürûşluk
    yapmak için veya sırf sevap kazanmak amacıyla okuyup ezberlemenin
    bir anlamı yoktur.
    Hz. Peygamber, Kur’an’ı “uygulamak” amacıyla okuyanları
    yücelterek onların bu eylemlerini takdir ve teşvik etmiş; Kur’an’ı
    hayata aktarmayanları ise “münâfık” olarak tanımlayıp Ebû Cehil
    karpuzuna benzetmiştir.
    “Kur’an’ı okuyan ve okuduklarını uygulayan mü’min kişi, tadı
    güzel, kokusu da güzel portakal meyvesi gibidir. Kur’an’ı okumayan,
    fakat onunla amel eden mü’min kişi ise, tadı güzel, fakat
    kokusu olmayan hurma meyvesi gibidir. Kur’an’ı okuyan, fakat
    buyruklarıyla amel etmeyen münâfık gibi hareket eden de, kokusu
    güzel, fakat tadı acı reyhane otu gibidir. Kur’an’ı okumayan ve
    amel etmeyen münâfık gibi davranan da, tadı acı ve kötü, kokusu
    yine tiksinilen acı Ebû Cehil karpuzu gibidir.” 198Esasen, herhangi
    bir bilginin değeri ve kıymetinin, tatbikatla ortaya çıkması gibi;
    Kur’anî bilgilerin, emir ve yasakların, ilke ve prensiplerin değeri,
    anlamı ve kadrü kıymeti de uygulamayla anlaşılacaktır.
    Merhum şehid Seyyid Kutub’un ifade ettiği gibi; “İlk nesillerin
    dimamizmi ve bereketi, Kur’an’ı uygulamak amacıyla okumalarından
    kaynaklanıyordu. Onlar Kur’an’a, kültürlerini geliştirme, bilgi
    edinme, haz duyup tatmin olma gibi maksatlarla yanaşmazlardı.
    Onlar Kur’an’ı Allah’ın öğrenmek üzere okurlar ve her emri de,
    savaş alanında, aldığı günlük emri hemen uygulayan bir ordu gibi
    196] 41. âyet
    197] Buhâri, Fedâilu’l Kur’an 32, 33, 35; Müslim, Müsâfirûn 247; Tirmizî; Tefsir,
    hadis no: 3027; Ebû Dâvûd, İlm 13
    198] Buhâri, Fedâilü’l Kur’an, 82
    OKUMA VE YAZMA
    - 145 -
    duyar duymaz yerine geitirirlerdi. İşte bu, uygulamak üzere öğrenme
    şuurudur.” 199 Sahabenin bu konudaki tutumunu Abdullah
    ibn Mes’ud şöyle anlatır: “Biz Kur’an’ı on âyet on âyet alırdık ve
    aldığımız on âyeti anlayıp hayatımıza aktarmadan diğer on âyeti
    almaktan kaçınırdık. Kur’an insanlara, onunla amel etsinler diye
    nâzil olmuştur. İlk nesiller Kur’an’ı amel etmek için okudular. Sizin
    herhangi biriniz ise, Kur’an’ı başından sonuna kadar okur; tek
    bir harfini dahi bırakmaz; halbuki onunla amel etmeyi tamamen
    terketmiştir.” 200 Kur’an ancak onu yaşayan, onun mücadelesini
    veren, karşılaştığı sorunları onunla çözmeye çalışan, her fırsatta
    ona başvuran, yanlışlarını onunla düzelten, doğrularını ondan öğrenip
    pekiştiren, kısaca Yaşayan Kur’an olmaya çalışan insanlarca
    anlaşılabilir. Kur’an’ı yaşayıp anlattıkça öğrenir, öğrenip yaşadıkça
    anlatırsınız. Kur’an’ı okudukça imanınız güçlenir, imanınız güçlendikçe
    de, yaşar ve mutmain olursunuz. “Uğrumuzda cihad edip
    çaba sarfedenlere biz yollarımızı gösteririz 201
    Kur’an’ı Tekrar Tekrar Okumak ve Onunla İrtibatı
    Kesmemek
    İnsan unutkan bir varlıktır. İnsan kelimesi, “unutmak-nisyan”
    kelimesi ile aynı kökten türemiştir. Dolayısıyla insan, öğrendiği
    şeyleri, verdiği sözleri, geçmişteki olayları genellikle unutur. En
    kötüsü de Rabbini ve O’ndan gelen gerçekleri, öğütleri, uyarıları
    unutma eğiliminde olmasıdır. Şeytanın görevi de insana Rabbini
    ve emirlerini unutturmaktır.
    Şu halde insanoğlu sık sık uyarılmaya, hatırlatırlatılmaya ihtiyaç
    duyar. Bazı gerçekler, bazı emir ve yasaklar tekrar tekrar hatırlatılmalı
    ve insanlar sıkça ikaz edilmelidir ki, hatalar, yanlışlar
    tekrarlanmasın. Zaten Kur’an’ın bir adı da zikr ve tezkira‘dır ki,
    hatırlatma ve öğüt anlamına gelir.
    Bu yüzden Kur’an sık sık okunmalı, Kur’an’la irtibat kesilmemelidir.
    Vahyin unutulması ve Kitab’ın uzun süre terk edilmesi,
    imanın zayıflamasına ve kalbin katılaşmasına yol açar; “İman
    edenler için hâlâ vakit gelmedi mi ki, kalpleri Allah’ın zikrine
    (Kur’an’a) ve inen Hakk’a huşû duysun ve bundan önce kendilerine
    Kitap verilmiş, sonra da üzerlerinden uzun zaman geçmekle
    kalpleri katılaşmış, çoğu da yoldan çıkmış kimseler gibi olmasınlar.”
    202
    199] Yoldaki İşaretler, s. 10
    200] İhyâ, 3/13
    201] .(29/Ankebût, 69
    202] 57/Hadîd, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 146 -
    Kur’an’ı Yeniden Hayat Rehberi Edinmek
    Kur’an’ı okuyup anlama ve uygulama sorumluluğunu en güzel
    bir şekilde yerine getirerek bize örnek teşkil edenler, hiç şüphe
    yok ki, Allah Rasulü ve O’nun kutlu arkadaşları, takipçileriydi.
    Kur’an’ı bir “hayat kitabı” olarak algılayan, onu dâvetlerinin
    ekseni haline getiren ve hayatlarına aktaran ashâb-ı kiram ve
    selef-i sâlihin, ondan aldıkları feyz ve bereketle başarıdan başarıya
    koştular. Onlar, inen Kur’an âyetlerini hemen alıyor, ezberliyor,
    yazıyor, yaşamlarını ona göre düzenliyor, çevresindeki insanlara
    onu anlatarak gönüllerini fethediyorlardı. Yani müslümanlar, ilk
    dönemlerde bütün güçlerini Kur’an’dan almışlardı. İslâm, Kur’an
    etrafında yayılmış, odak noktasını Kur’an’ın teşkil ettiği o muazzam
    kültür faaliyeti, İslâm toplumunu kısa zamanda dünyanın en
    medenî, en huzurlu ve en mükemmel bir toplumu haline getirmişti.
    Kur’an’dan aldıkları güçle asırlarca hükümran olmuş muazzam
    imparatorlukla-rı dize getirmiş; sosyal adaleti, hakkı ve hukuku
    gözeten örnek sistemler kurarak o günden bu güne bütün toplumlar
    için model teşkil etmişlerdir.
    O ilk nesilleri eğiten, yetiştiren, başarılı kılan mükemmel okul
    Kur’an’dı. Ashabı ashab yapan, İslâm toplumunu ayakta tutan
    Kur’an’dı. Onlar Kur’an’a sarılarak kâmil insanlar haline geldiler.
    Hayatlarının her alanında onun ilkelerini ayakta tutarak başarılı
    oldular ve örnek İslâm medeniyetinin temellerini attılar.
    “Din bilginlerimiz, Kur’an’dan, yaşanan pratik bir hayat nizamı
    çıkaracaklarına, onun yalnız dil ve üslûp özellikleri üzerinde
    durdular. Fesâhat ve belâğat yönünden eşsiz bir eser olduğunu
    belirterek ki, bunda şüphe yoktur; daha çok gramer bakımından
    ondan yararlanma yoluna gittiler. Tefsirlerimizin büyük bir kısmı,
    onu metin çözümlemesi için bir malzeme olarak kullandı. Onun
    hayata uygulanmasından ibaret olan fıkıh, bir müddet sonra teferruat
    içinde kaybolup gitti. Kısaca el birliğiyle Kur’an’ı hayatımızdan
    uzaklaştırdık. Kur’an’dan uzaklaşınca da hayattan uzaklaştık.”
    Günümüz müslümanları, Kur’an’ı yeniden hayatın içine sokmadıkça
    onu bir “hayat rehberi” olarak kabul edip “anlamak ve
    uygulamak için okumaya” yönelmedikçe ve hayatlarını Kur’an’ın
    ölümsüz ilkeleri doğrultusunda yeniden düzenlemedikçe, içinde
    bulundukları kaos, bunâlim ve sıkıntılardan kurtulamayacaklardır.
    Kur’ân’ı Nasıl Okuyalım?
    İnanmayanlar fazla ilgilendirmiyor bizi... İnandığını söyleyen
    OKUMA VE YAZMA
    - 147 -
    bazı Müslümanlar da marjinal (sıra dışı) bir söz manzûmesi olarak
    görüyorlar Kitabı... Kulak verilmeyen, dinlenmeyen; sadece
    Mushaf’a (sahifelerine) saygı duyulan bir söz...
    Bırakın büyükleri, üç yaşındaki bir çocuk, akıl hastası bir insan
    bile bir şey söylese kulak kabartırız... Kur’an konuştuğunda; “bize
    ne diyor?” diye dediğini merak eden, anlamaya çalışan kaç Müslüman
    gösterebilirsiniz sağınızda, solunuzda?..
    Yabancı dilde bir şarkı dinler gibi, Onu anlamadan dinlemek;
    dinlemek değildir!... Ölü gözlerle bakmak; bakmak değildir. İşe
    yaramaz, tarihî bir eşya gibi ilgilenmek; ilgilenmek değildir. Hiçbir
    ev eşyasına dahi bu denli ilgisiz kalmıyor Müslümanlar.
    Müslümanın
    hayatında, Kur’an’ın yeri son sıralarda. Müslüman’la barışacağı,
    kucaklaşacağı günü hasretle bekliyor Kur’an. Korkarım ilgisizliğe
    mahkûm edilmenin dâvâcısı olarak çıkacak
    Kitabımız yarın
    karşımıza. Şefaatçi değil; şikâyetçi olacak! Dâvâcı olacak bizden.
    Sanık
    sandalyesine oturup hesap vereceğiz Yaratan’ın huzurunda...
    Hasan Ali en-Nedvi, “Muhammed İkbal’in Mesajı” adlı eserinde
    anlatıyor: Her gün sabah namazından sonra Kur’an okumaya
    karar vermiştim.
    Babam, beni görür ve ne yaptığımı sorardı.
    “Kur’an okuyorum”
    diye cevap verirdim. Tam üç sene hep bu suali
    sormuş, ben de aynı cevabı vermiştim. Bir gün dedim ki: “Baba
    bu soruların mânâsı ne? Hep aynı şeyi
    soruyorsun; cevap veriyorum;
    ertesi gün tekrar soruyorsun?” Bunun üzerine babam dedi
    ki: “Oğlum, demek istiyorum ki; Kur’an’ı sana inmişçesine oku!”
    İşte o günden itibaren Kur’an’ı anlamaya ve Ona tam yönelmeye
    başladım. Şu söylediklerim, Onun nurlarından aldıklarımda. Ve
    nazmettiğim şiirlerim, Onun incilerinden dizdiklerimdir.” 203
    Müslüman, sen Kur’an okurken, ne okuduğunu düşünüyor
    musun?
    Sana inmişçesine; anlayarak, düşünerek ve yaşamak
    amacıyla
    okuyor musun? Hayatımızın her ânında bir uyarıcı, her
    zaman, her yerde, en güvenilir, en güzel bir rehber O bize. Bunu
    düşünüyor
    musun?
    Kur’an’la ilgilenmekten anladığımız, bundan başkası değil.
    Güzel sesle, mahreçle okunan ama anlaşılmayan, düşünülmeyen,
    yaşanmayan Kur’an’dan kimseye bir fayda yoktur. İmam
    Gazali’nin tespiti ne kadar güzel! Şöyle diyor: “Ey insanlar! Sizden
    öncekiler Kur’an’ı Kerim’i, Allah Teâlâ tarafından gönderilen
    203] Ebu'l Hasen Ali El Haseni En Nedvi, Muhammed İkbal'in Mesajı, çev. Y. Işıcık,
    s. 45
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 148 -
    bir mektup (hayatın anayasası) bildiler. Gece
    okur, düşünürler;
    gündüz Ona uyarak iş yaparlardı. Siz ise, Ondan ders (almayarak
    sadece) okutmakla meşgul oluyorsunuz. Mahreci (ses ve harflerin
    ağızdan çıkış tarzını) ve irabı (kelimelerin
    düzgün okunuş
    şekli) düzeltiyorsunuz. Emirlerini ise basit ve kolay tutuyorsunuz
    (önemsemiyorsunuz).
    Muhakkak bilmek lâzım ki; Kur’ân-ı Kerim’den maksat; Onu
    okumak değil; Ona uyarak iş yapmaktır. Okumak (ve ezberlemek)
    ise, akılda tutmak içindir. Akılda tutmak da yapmak içindir. Emirlerine
    uymadan Kur’ân-ı Kerim’i okuyan; efendisinden mektup
    (emirnâme) alıp yapması (ve yapmaması) gereken işler bildirilen
    bir kölenin, bir yere oturup mektubu yüksek sesle okuması ve
    fakat emirlerinden hiçbirini yapmaması gibidir. Şüphesiz, azarlanmaya
    ve cezalandırmaya müstahak olur...” 204
    Evet, imam Gazali böyle diyor. Ve ne kadar güzel bir tespitte
    bulunuyor. Bizler de Kur’an okurken, okuduklarımızı anlıyor ve
    yaşıyor muyuz? Yoksa -anlamadan- irabına, mahrecine ve sesin
    güzelliğine dikkat ederek -sadece- okuyor muyuz Rabb’imizin
    emir ve yasaklarını içeren mektubunu? Peygamberimiz (s.a.s.),
    şöyle buyuruyor: “Dikkat edin; Anlamadan
    yapılan ibâdette hayır
    yoktur. İncelikleri kavranmayan ilimde ve tedebbür etmeden
    (düşünmeden, anlamadan) Kur’an okumada da hayır yoktur.” 205
    Kur’an, boynunu bükmüş; Büyük Şairimiz Mehmet Akif’in
    şiir diliyle
    ifade ettiği acı gerçeklerin geçerliğini yitireceği günü
    bekliyor... Şöyle diyor Akif: “İbret olmaz bize; her gün okuruz ezbere
    de! Yoksa bir maksat aranmaz mı bu âyetlerde? Lafzı muhkem
    yalnız, anlaşılan Kur’an’ın, Çünkü kaydında değil, hiçbirimiz
    mânânın; Ya açar Nazm-ı Celil’in, bakarız yaprağına; Yahut üfler,
    geçeriz bir ölünün toprağına. İnmemiştir hele Kur’an, bunu hakkıyla
    bilin, Ne mezarlıkta okunmak, ne de fal bakmak için!” Peygamberimiz
    (s.a.s.)’in İbn Abbas’a duâsı: “Ey Allahım, bunu dinde
    fakih (anlayış, idrâk, şuur sahibi) kıl. Kur’an’ın tevilini de (inceden
    inceye araştırıp derinlemesine bilgi edinme, anlama ve yorumlamasını)
    öğret.”.206 Ne güzel duâ! Rabb’im, bize de bu özellikleri
    nasip buyursun.
    Kur’an’ı bırakıp da, daha yararlı ve daha güzel bilgiler içerdiğini
    zannedip başka sözlere, yazılara rağbet edenler, düşünemiyorlar
    mı ki; yaratılmışların sözü, Yaratanınki gibi olmaz. Herkes
    204] İmam Gazali, Kimya-yı Saâdet, Bedir Y., s. 168
    205] Mevdudi, Modern Çağda İslâmî Meseleler, ter. Y. Işıcık, s. 25
    206] İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte, 2/101
    OKUMA VE YAZMA
    - 149 -
    yanılır,
    hata eder, aldanır. Ama Allah (c.c.) asla!
    Yeryüzü insanlığının bugün sosyal, siyasi, ekonomik, psikolojik,
    kültürel, ahlâkî, itikadî çöküntülerin, bütün sıkıntı ve problemlerinin
    sebebi; Kur’an’dan ayrı düşüştür. Yaratana itaat ve kulluğu
    terk ediştir.
    Nasuh bir tevbe ile insanlık, yeniden Kur’an’a dönmedikçe;
    Kur’an ile kucaklaşıp barışmadıkça; fert ve toplumların hayatlarına
    vahiy hâkim olmadıkça; yapay tedbirlerle insanlığın sıkıntıları
    ve problemleri bitmeyecek, gözyaşları dinmeyecek, yüzü
    gülmeyecektir.
    Gülmüyor işte. Gülmesi de mümkün değil!
    Yeryüzünde güven, huzur, barış ve esenlik isteyenler; önce
    kendileri Kur’an’la barışsınlar. Görecekler, bütün problem ve sıkıntıların
    nasıl kolayca çözüldüğünü. Aksi halde, İnsanlar bekledikleri
    mutluluğu, kâbusa dönen düşlerinde
    bile göremeyeceklerdir.
    207
    Kur’ân-ı Kerim’de Okuma, Yazma ve İlim
    Okumak anlamında K(a)-r-e kelimesi ve türevleri, Kur’ân-ı
    Kerim’de toplam 88 yerde geçer. Yazmak anlamında K(e)-t-b kelimesi
    ve türevleri ise toplam 322 yerde zikredilir. Tilâvet kelimesinin
    kökü olan T-l-v ve türevleri toplam 3 yerde kullanılır. Kalem
    ve çoğulu Aklâm kelimesi toplam 4 yerde geçer. İlim kelimesi ve
    türevleri de toplam 854 yerde zikredilir. İlm’in zıddı cehâlet (c-h-l)
    kelimesi ve türevleri toplam 24 yerde kullanılır.
    “Yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile) oku!
    O, insanı bir alaktan yarattı.
    Oku (ve öğren)! Rabbin ekremdir/en cömerttir.
    O, kalemle (yazmayı) öğretendir.
    İnsana bilmediklerini öğretendir.” 208“Nun. Kaleme ve satır satır
    yazdıklarına andolsun.” 209“Bilmiyorsanız zikir ehline (bilenlere)
    sorunuz.” 210”Hatırla ki; Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde
    bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar, ‘Biz hamdinle Sana tesbih ve
    Seni takdis edip dururken, yeryüzünde fesat çıkaracak, orada kan
    dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara ‘Sizin
    207] Âdil Akkoyunlu, Kur’an’a Hicret, Çıra Yayınları: 95-98
    208] 96/Alâk, 1-5
    209] 68/Kalem, 1
    210] 16/Nahl, 43
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 150 -
    bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi211”Allah Âdem’e bütün isimleri,
    (eşyanın adlarını ve ne işe yaradıklarını) öğretti. Sonra onları
    önce meleklere arz edip, ‘Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz; şunların
    isimlerini Bana bildirin’ dedi.” 212”Melekler, ‘Yâ Rab! Seni noksan
    sıfatlardan tenzih eder, kemâl sıfatlar ile tavsif ederiz ki, Senin
    bize öğrettiklerinden başka bizim bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm
    (her şeyi bilen) ve hakîm olan (her yaptığında hikmetler olan) ancak
    Sensin’ dediler.” 213
    “Allah, sizi analarınızın karnından hiç bir şey bilmez halde
    çıkarmıştır.” 214“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik
    de onlar bunu yüklenmekten
    çekindiler, (sorumluluğundan)
    korktular. Onu insan
    yüklendi. Doğrusu o çok zâlim, çok câhildir.”
    215“Ey iman edenler! Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse onun
    doğruluğunu araştırın. Yoksa bir topluluğa câhilce sataşırsınız da
    sonra yaptığınıza pişman olursunuz.” 216“Utanmalarından
    dolayı,
    câhil, onların zengin olduklarını sanır.
    Sen onları simalarından tanırsın.”
    217
    “Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak cehâletle işlenip de sonra
    tez elden tevbe edenlerin tevbesidir.” 218
    “Ssizden kim, cehâletle bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe
    edip de kendini ıslah ederse...” 219
    “Sonra şüphesiz Rabbin câhillik sebebiyle kötülük yapan, sonra
    da bunıın ardından tevbe edip (durumunu) düzeltenleri (bağışlayacaktır).”
    220
    “Bir zamanlar Musa kavmine ‘Allah, bir sığır kesmenizi emreder
    dedi. ‘Bizimle alay mı ediyorsun?’ dediler. ‘Câhillerden
    olmaktan
    Allah’a sığınırım’ dedi” 221
    “Allah dileseydi, elbette onları hidâyet üzre toplayıp birleştirirdi;
    o halde sakın câhillerden olma?” 222
    211] 2/Bakara, 30
    212] 2/Bakara, 31
    213] 2/Bakara, 32
    214] 16/Nahl, 78
    215] 33/Ahzâb, 72
    216] 49/Hucurât, 6
    217] 2/Bakara, 273
    218] 4/Nisâ, 17
    219] 6/En’âm, 54
    220] 16/Nahl, 119
    221] 2/Bakara, 67
    222] 6/Enâm, 35
    OKUMA VE YAZMA
    - 151 -
    “Rabbim, ilimce herşeyi kuşatmıştır.” 223
    “O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Ben
    sana câhillerden olmamanı tavsiye ederim.” 224“Eğer sen onların
    hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder
    ve câhillerden
    olurum dedi.” 225
    “...Allah’ın dilemesi müstesna yine de inanacak değillerdi. Fakat
    çokları
    cehâlet segiliyor.” 226“Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi
    bizim için de bir tanrı
    yap!’ dediler. Musa, ‘Gerçekten siz câhil bir
    toplumsunuz’
    dedi.” 227“...Ben, iman edenleri kovacak değilim;
    çünkü onlar Rabblerine kavuşacaklardır. Fakat ben sizi câhillik yapan
    bir topluluk olarak görüyorum.” 228
    “De ki: ‘Rabbim ilmimi arttır.” 229“...Yeryüzünde tevâzu ile yürürler
    ve câhil kimseler kendilerine laf attığında ‘Selâm!’ derler.” 230
    “De ki: hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” 231
    “İlim, ancak Allah katındadır.” 232
    Hadis-i Şeriflerde Okuma, Yazma ve İlim
    “İlim tahsil etmek maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ,
    cennet yollarından birini açar. Melekler, ilim tahsil edene karşı memnuniyetleri
    ve tevâzûları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde
    ve yerde olan her şey, hatta su içindeki balıklar, âlim için Allah’tan
    rahmet diler. Âlimin, bilmeden ibâdet eden kimseye üstünlüğü, ondördündeki
    dolunayın görünen diğer yıldızlara üstünlüğü gibidir.
    Âlimler, peygamberle-rin vârisleridir. Peygamberler ne altın ne de
    gümüş bırakmışlardır; onlar miras olarak sadece ilim bırakmışlardır.
    Kim ilmi almışsa büyük ve değerli bir şey almış demektir.” 233
    “Kim ilim tahsil etmek için (evinden veya yerleşim yerinden) çıkarsa,
    geri dönünceye kadar o kişi Allah yolundadır.” 234”İlim aramak,
    her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara ilim öğretmeye
    kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık
    223] 6/En’âm, 80
    224] 11/Hûd, 46
    225] 12/Yûsuf, 33
    226] 6/En’âm, 111
    227] 7/A’râf, 138
    228] 11/Hûd, 29
    229] 20/Tâhâ, 124
    230] 25/Furkan, 63
    231] 39/Zümer, 9
    232] 46/Ahkaf, 28
    233] Ebû Dâvud, İlm 1; Tirmizî, İlm 19, hadis no: 2822; İbn Mâce, Mukaddime 17,
    hadis no: 223
    234] Tirmizî, İlm 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 152 -
    takan adama benzer235
    “Ey Ebû Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kur’an’dan bir âyet öğrenmen
    senin için yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır.
    Yine sabahleyin evinden çıkıp mükellefin ameliyle ilgili olan veya
    olmayan ilimden bir bâbı öğrenmen (senin için) bin rekât nafile namazdan
    daha hayırlıdır.” 236
    “Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi, şehidlerin kanı ile
    tartılır.”237
    “Hikmet, mü’minin yitiğidir. Onu nerede bulursa o mü’minin
    kendisi ona daha lâyıktır.” 238”Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek
    için, ne câhillerle münakaşa etmek ve ne de meclislerin seçkin
    köşelerinde yer almak için ilim talep edin. Bu yasağa rağmen
    kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe (müstahaktır).” 239
    “Allah kim hakkında hayır dilerse, onu dinde fakîh (derin anlayış
    sahibi) kılar.” 240
    “Şeytana, bir fakîhi (dinde anlayış sahibi bir bilgini) aldatmak,
    bir âbid(i aldatmak) tan daha zordur.” 241
    “Rasûlullah (s.a.s.)’a biri âbid (ibâdetle çokca meşgul) ve diğeri
    âlim (ilimle çokca meşgul) olan iki adamdan bahsedildi ve bunun
    üzerine Rasûl-i Ekrem: “Bir âlimin bir âbide karşı üstünlüğü, benim
    en aşağı mertebede olanınıza üstünlüğüm gibidir.” buyurdu.
    Sonra şunları söyledi: “Allah, melekleri, göklerin ve yerin halkı,
    hatta yuvalarındaki karıncalar ve balıklar, insanlara hayır (faydalı
    şey) öğreten kişiye dua ederler.” 242
    “İnsan öldüğü vakit bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden
    dolayı kesilmez; sadaka-i câriyeden, faydalanılan ilimden ve
    kendisine dua eden sâlih evlâttan kesilmez.”243
    “Allah’ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan
    duadan, doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden sana
    235] ." (İbn Mâce, Mukaddime17, hadis no: 224
    236] İbn Mâce, Mukaddime, 16, hadis no: 219
    237] Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, c. 2, s. 400
    238] Tirmizî, Kitabu'l-İlm, 19, hadis no: 2827
    239] İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254
    240] S. Buhâri, İlm 14, hadis no: 13; S. Müslim, İmâre 53, hadis no: 175; İbn Mâce,
    Mukaddime 17, hadis no: 220-221
    241] Tirmizi, İlm 19, hds no: 2821; İbn Mâce, Mukaddime 17, hds no: 222
    242] Tirmizî, Kitabu'l-İlim 19, hadis no: 2825
    243] Sahih-i Müslim, Vesâyâ 3, hadis no: 14 (1631; S. Tirmizî, Ahkâm, 36, Hadis
    no: 1393
    OKUMA VE YAZMA
    - 153 -
    sığınırım.” 244
    “İlmin kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinanın
    çoğalması kıyamet alâmetlerindendir.” 245
    “Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek sûretiyle değil, âlimlerin
    ruhlarını kabzetmek sûretiyle giderecektir. Nihâyet hiçbir âlim bırakmayınca
    insanlar, câhil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara
    meseleler sorulacak; onlar da bilgileri olmadığı halde fetva
    verecekler. Onlar bu sûretle hem kendileri sapıklığa düşerler, hem
    de halkı sapıtırlar.” 246
    “Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet ve ilim, bol
    yağmura benzer. Bu yağmur bazen öyle verimli bir toprağa düşer
    ki, onun bir kısmı toprağı suya doyurur ve çayırda bol ot
    yetişir. Bir kısım toprak kurak olur, suyu üstünde tutar, gölcük
    olur da Allah onunla insanları yine faydalandırır; ondan hem
    kendileri içerler, hem de hayvanlarını sularlar, ekin ekerler. Bu
    yağmur bir de diğer bir çeşit toprağa isabet eder ki, kıraç ve
    kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir. İşte Allah’ın
    dinini anlayıp da Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet
    ve ilimden faydalanan ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse
    ile; bunu duyduğu vakit kibrinden başını bile kaldırmayan ve
    Allah’ın benimle gönderilen hidâyetini kabul etmeyen kimse
    böyledir.” 247Hz. Ebûbekir (r.a.) Peygamberimiz’i anlatırken şöyle
    ifade eder: “Rasûlullah (s.a.s.) (Vedâ Haccında) şöyle buyurdu:
    “...Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız birbirinize haramdır. Burada
    hazır bulunanlarınız, burada bulunmayanlara (yeni nesillere)
    bunu tebliğ etsin. Olabilir ki, hazır olan kimse, bunu daha iyi
    anlayan bir kimseye tebliğ etmiş olur.” 248
    Kalem
    Bir yazı âleti olan kalem Yunanca’da “sulak yerde yetişen kamış,
    hasır otu, Hint kamışı” mânâlarına gelen kalamos ile Latince
    kalamustan Arapça’ya ve oradan Türkçe’ye geçmiştir. Pek çok anlamı
    yanında hat sanatında farklı yazılan da (aklâm-ı sitte) ifade
    etmektedir. Ayrıca Farsça’dan geçen kilk ve hâme kelimeleri
    de
    Türkçe’de kalem karşılığında kullanılmıştır.
    244] Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711
    245] S. Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; S. Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-
    246] S. Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; S. Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-
    247] S. Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; S. Müslim, Kitabu'l-Fedâil 5, hadis no: 15
    -2282-
    248] S. Buhâri, İlm 10, hadis no: 9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 154 -
    Tarih öncesi çağlardan itibaren coğrafî bölgelere ve kullanılan
    yazı malzemesinin türüyle yapısına göre farklı biçimde kalemler
    geliştirilmiştir. Günümüze ulaşmış
    en eski yazı örneklerinden
    anlaşıldığına
    göre kil tablet, kurşun ievha, bal mumu
    veya sert bir
    zemine kazılan yazılar için kemik, demir ve bronz gibi malzemelerden
    yapılmış, sivri uçlu tığ kalemler (Yun. graphis, Lat. stylus)
    kullanılmıştır. İstanbul Arkeoloji Müzesi ile British Mu-seum’da çeşitli
    devirlere ait değişik malzemeden
    yapılmış tığ kalem örnekleri
    sergilenmektedir. Milâttan önce III. bin-yıldan itibaren Mısırlılar,
    Yunanlılar ve Romalılar
    yazı malzemesi olarak papirüs, parşömen
    veya beyazlatılmış tahta kullanmaya
    başladıklarında bunların
    üzerine mürekkeple ve ucu bıçakla sivriltilmiş, eğri kesilmiş kamış
    kalemle yazmışlardır. Romalilar’dan başlamak üzere diğer milletlerin
    de kamışla beraber metalden ve kuş tüyünden yapılmış
    kalemleri XIX. yüzyıla kadar kullandığı bilinmektedir. XII. yüzyıldan
    sonra Avrupa’da kâğıt sanayiinin,
    ilim ve tekniğin gelişip yayılmasıyla
    beraber yazı alet ve malzemelerinde de büyük ilerlemeler
    kaydedilmiştir. XVIII. yüzyılın başlarında Avrupa’da, 1840’lı
    yıllardan
    itibaren Osmanlı coğrafyasında demir uçlu yazı aletlerinin
    kullanımı yaygın
    hale gelmiştir. Ancak hattatlar yazının tabiatına,
    hareket ve cereyanına daha uygun olması sebebiyle kamış
    kalemi Avrupa yapımı metal uçlu yazı aletlerine tercih etmişler,
    bu kalemle yazma geleneğini
    günümüze kadar sürdürmüşlerdir.
    Hat sanatında kullanılan en iyi cins kamış
    kalem (kalem-i ney),
    Hazar denizi sahilleri
    ile Dicle nehri kenarındaki Vâsıt (Kut) şehri
    çevresinde yetişen kamışlardan
    elde edilmiştir; bu sonuncusu kalem-
    i Vâsıtî diye tanınır. Eskiçağ’larda Cnidus ile Asya’da Anaetic
    gölü çevresinde
    de iyi tür kamışın yetiştiği bilinir. Kalem
    için tabii
    sertlikte, daire çemberi 15-25 mm. ve boğum mesafesi en az 20-25
    cm. tutan silindir biçimindeki kamışlar makbul sayılır. Kamışın içi
    boydan boya nâl denilen liflerle dolu olduğundan ilk açışta bunlar
    çekilip çıkartılır. Sarımsı beyaz
    renkli ham kamışlar sazlıktan kesildiği
    haliyle kalem olarak kullanılamayacağından
    belli bir sıcaklıkta
    kurumaları için at gübresi içinde bekletilerek sertleştiri-lir, cinsine
    göre değişik kahverengi tonlarına,
    hatta siyaha dönerler. Tabii
    sertliği dolayısıyla bu şekilde ıslah edilmesi icap etmeyen, üzeri
    kendiliğinden benekli, menevişli (kaplan postu) bir cins kamış
    kalem de vardır. Eskiden açılmamış kalem
    tek veya çift boğumlu
    olarak satılırdı.
    Çatlak kamış açılırken kırıldığından sağlamlığını
    tecrübe için 8-10 cm. yükseklikten
    sert bir yere bırakılırdı, çatlak
    ve zayıf ise zırıltılı bir ses çıkararak düştüğü
    yerde kalır, sağlam ve
    iyi cins kamış
    ise dolgun ve tannan bir ses vererek sıçrar.
    OKUMA VE YAZMA
    - 155 -
    Kalem açılıp da kullanılmaya başlandıktan
    sonra ağzı zamanla
    bozulduğundan yeniden açılması icap eder. Ancak mushaf gibi
    büyük kitapları yazarken kalemi yeniden açmak mahzurlu olur.
    Kalem tekrar
    açılırken ağzının genişliği mikronla ölçülecek
    kadar
    ilkinden farklı olsa bu, bilhassa
    nesih ve rikâ” gibi ince yazılarda
    büyük
    bir estetik kusur doğmasına sebep olur. Bu sebeple uzun
    metinlerin ince hatla yazılmasında ağzı kolay aşınmayan bir kaleme
    ihtiyaç duyulmuştur. XIX. yüzyılın
    ilk yarısında İstanbul’dan
    Hicaz’a giden
    hattatlar, Endonezya’daki Cava adasından
    hacca
    gelenlerin elinde cava kalemini
    görüp benimsemişlerdir. Bunlar,
    yerde dallanan palmiye tipi bir ağacın lifleri
    arasından sarmalı
    olarak çıktıktan sonra sertleşip düzgünleşen abanoz gibi siyahımsı,
    içi dolu, ince çubuklardır. İnceliği
    dolayısıyla yazarken tutmak
    zorlaştığından
    ucu açıldıktan sonra başka bir kamış kalemin boşluğuna
    yerleştirilip elde
    rahat tutulacak kadar kalınlaşması sağlanır.
    Sertliği sebebiyle kullanılması ve açılması güç olan cava kalemini
    ilk defa Çömez Mustafa Vâsıf ve öğrencisi Kazasker Mustafa İzzet
    efendiler nesih hattı ile yazdıkları eserlerde deneyip beğendikten
    sonra diğer hattatlarca da bu kalem benimsenmiştir.
    Yazının kalınlığı arttıkça kalemin ağzını da ona göre açabilmek
    için kargı kalemi denilen ney kalınlığındaki kamışlardan veya
    bambu kamışlarından faydalanılır. Ancak
    celî yazmaya bunların
    da yetmediği olur. O takdirde istenilen büyüklükte tahtadan
    yapılan
    celî kalemi kullanılır. Ağaç veya tahta kalem adı da verilen bu
    cinsin ağız kısmı oyularak iki ucu çıkıntılı bırakılmak
    sûretiyle, celî
    yazıyı çizgi şeklinde yazan çeşidi yapılmıştır. İnsan eli çok büyük
    celî yazıları yazabilecek kalemi kullanmaktan
    âciz kaldığında ise
    böyle yazılar
    satranç (kareleme) usûlüyle küçükten büyütülerek
    hazırlanmıştır.
    Yeni açılacak kalemin boğum yeri bir parmak altından kalemtıraş
    ile kesilip çıkartılır.
    Bu yapılmazsa kalem şakkı düz olmaz,
    eğri gidebilir. Daha sonra kalem sol elin içine yatırılıp orta boşluğu
    ve cidarı
    badem biçiminde görünene kadar yukarıdan aşağıya
    meyilli olarak kesilir. Alttaki sivrilik yontulup inceltilir. Dil gibi
    uzadığı için kalem dili denilen bu yassı kısmın iki kenarı istenilen
    kalem ağzı genişliğine
    göre alınır. İki taraftan aynı miktarda
    alınmazsa görünüşü dengesiz olur. Kalemin dışını kaplayan sırçalı
    kısım mürekkep
    tutmayacağı için sadece ağız kısmından
    bir parça
    kalemtıraş yardımıyla giderilerek bu sağlanır. Kalemin dil ve ağız
    kısımları aynı hizada bırakıldığı gibi
    ağız kısmı daha genişçe yontulursa
    çakşırlı kalem denilen bir cins ortaya çıkar.
    Kalemin dili
    uzunsa süratli yazmaya yardımcı olur, kısa bırakılırsa ağır yazılır.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 156 -
    Yontma işlemi bittikten sonra kalemin
    ağız kısmının elde veya
    makta üstünde
    kamış boyuna paralel olarak birkaç
    santimetre
    uzunluğunda düz bir hat halinde çatlatılarak iki yakaya ayrılmasına
    şakk-i kalem denir. Küçük bir depo vazifesi gören bu çatlağa
    mürekkep dolarak
    yazarken aşağıya doğru devamlı akar. Şakkedilen
    kalem ağzının yazandan
    tarafa kalan yakasına ünsî, diğerine
    de vahşî adı verilir. Kalem şakkedilirken vahşî taraf biraz daha
    geniş bırakılır. Kalem
    ağzının kesilip düzeltilmesi (katt-ı kalem)
    işlemi de makta üzerindeki kamışın
    kalem yuvası (yatağı) denilen
    yive tesbit edilmesiyle yapılır. Vahşî tarafın uzun, ünsî tarafın
    kısa kalacak şekilde eğri olarak kattedilmesi sırasında duyulan
    çıtırtı
    ile kesim tamamlanmış olur. Yeni kattedilmiş kalemle yazılar
    çok keskin
    yazılır, kullandıkça ağzı bozulacağı için harfler pürüzlü
    olarak çıkmaya başlar.
    Düz kattedilen kalemle yazılan yazılar
    metanetli olur. çok eğri maktaa vurulmuş
    kalemin yazılan zayıf
    fakat halâvet-lidir. İkisinin ortası hepsinden iyisidir. Hat sanatında
    eğri kattedilmiş kalemle yazmanın Yâküt el-Müsta’sımî ile başladığı
    kaynaklarda ifade edilmektedir. Kalemin
    ağzı eğri kesilmekle
    elde tabii duruş şekli olan yazandan tarafa yatık olması
    da sağlanır.
    Ta’lik kalemi sülüse nazaran
    daha az eğri ağızlıdır. Nesih kalemi
    ondan da az. rik’a kalemi ise düze yakın
    eğriliktedir.
    Kalemi ağzındaki eğrilik kâğıda tamamıyla
    intibak edecek
    (buna kalemin secdesi
    denir) şekilde tutup yukarıdan aşağıya
    dik
    olarak hareket ettirmekle harflerin
    ince, sağdan sola yürütmekle
    de kalın
    kısımları yazılır. Sülüs ve nesihte harf şekilleri kalem
    kâğıttan kalkmadan tutuş istikametine göre çıkarılır. Ancak ta’likteki
    harf incelikleri kalemin ağız kısmı kâğıda
    yarı yarıya değdirilerek
    yapılır. Harflerin
    ölçüleri nokta ile tesbit edildiği, bu da
    kalemin ağız genişliğine bağlı olduğu için kalem hat sanatında
    estetiği sağlayan
    en önemli unsurdur.
    Hattat kalemi elinde fazla sıkmadan tutar. Yazma işi bitince
    kalemin ağzı sol elin şahadet parmağına sürülerek veya yalanarak
    temizlenir. Aksi takdirde içindeki
    zamk dolayısıyla mürekkep
    kurur ve akıntıya mani olur. Bu durumda kalemin ağzı başparmak
    üzerine bastırılıp çıtlatılarak
    donmuş mürekkep temizlenir.
    Kalemler divit veya kubur adı verilen hokkalı mahfazalarda
    veya kalemdan (kalemlik)
    denilen sade veya sanatlı kutular içinde
    saklanır. Kalemdanın boyu ekseriya
    30-40 cm. olduğundan boğumu
    en uzun kamış kalemler bile içine rahatlıkla sığabilir. Yüksekliği
    10 cm., genişliği de 15 cm. civarındadır. Ayrıca sol tarafında ahşaba
    gömülü olarak bir veya iki hokka yeri bulunur. Birkaç santimetre
    derinliği
    bulunan üst kat bir tutmaçla çekilip kaldırıldığında
    OKUMA VE YAZMA
    - 157 -
    kalemdanın zemin katı meydana çıkar. Her iki kademe de kalem
    ve diğer yazı aletlerini muhafaza için kullanılır. Hatta tomar haline
    getirilmiş aharlı kâğıtlar bile burada saklanabilir. Kalemdan
    dikdörtgen prizma biçiminde olup kapaklıdır. Kapaklar bazılarında
    düz ve keskin çizgilidir, muhaddeb (dışbükey)
    olanlarına sandık
    biçimi kalemdan denilir. Kalemdanın fildişi, sedef ve bağa ile imal
    edilenlerine de rastlanılmakla beraber çoğunluğu ahşaptır. Altın
    ve cazip
    renkler kullanılarak bunlara işlenen desenlerin üzerine
    rugan (lak) tabakası çekildiği için ruganî veya edirnekâri diye anılırlar.
    Silindir biçimli oluşundan dolayı kubur denilen kalem mahfazaları
    dibine doğrudan yahut döndürülerek yerleştirilen
    hokka,
    kalemlik kapağı üstüne ba-zan konulan rıhdan ile kişinin yanında
    taşıyabileceği, 25-45 cm. arasında boyu ve 5-6 cm. çapı olan çok
    yönlü bir yazma vasıtasıdır. Ruganî ve fildişi oyma sanatlı kubur ve
    kalemdan örnekleri Topkapı Sarayı Müzesi’nde sergilenmektedir.
    Kullanılmaktan dolayı küçülüp de istifade
    edilemeyecek hale
    gelen kalemin herhangi bir yere atılmaması, ayak altı olmayan
    bir yerde toprağa gömülmesi bir gelenektir. Her kalem açılışında
    çıkan ve eskilerin “bürâde-i kalem” dedikleri yongalar da biriktirilip
    aynı şekilde gömülürdü.
    Ayrıca hayatları boyunca açtıkları
    kalemlerin yongalarını saklayarak öldüklerinde
    gasil suyunun
    bunlarla ısıtılmasını
    vasiyet eden birçok hattat vardır (M. Uğur
    Derman, TDV İslâm Ansiklopedisi)
    Kitab
    Kur’an’ın temel kavramlarından biri olan “kitab” 255 yerde
    geçmektedir. Türkçedeki ‘kitap’ anlamı yanında; yazılı şey, yazı,
    yazılan ve yazdırılan anlamlarına da gelir. “El-Kitab”: Allah’ın Kitabı
    demektir. Kur’an ıstilâhında Kitab; Allah tarafından yazdırılan
    şey anlamında kullanılır ve bu anlamda imanın temel konularından
    biri de Kitaplara imandır.
    Kur’an’ın “kitab” la ilgili ifâdelerinden şunların kast edildiği
    anlaşılır:
    Genel anlamda vahy 249
    Son Peygamber’e gelmiş bulunan vahiyler toplamı 250
    Bütün kâinat
    İnsan
    249] 43/Zuhruf, 4; 13/Ra'd, 39
    250] 2/Bakara, 2; 38/Sâd, 29; 41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 158 -
    Levh-ı Mahfuz’daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür251Her
    ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket 252Kur’an’a
    göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel kitap vardır:
    Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur’an) ve insanın bizzat kendisi.
    Kur’an, diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini
    kolaylaştıran bir nur (ışık)dur. Evren ve insan adlı kitapların gerektiği
    şekilde okunabilmesi için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla
    insana yardımcı olmak için devreye girmektedir. Kur’an, bu üç kitabın
    belirli pasaj ve parçalarını “âyet” olarak anmaktadır. Kur’an,
    bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve insan da âyetler topluluğudur
    253. Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya ait ilimler olmaksızın
    çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan layıkıyla
    anlaşılabilir.
    Kitab “Ke-te-be” fiil kökünden türetilmiştir. Bu fiilin masdan
    olan el-ketb deriyi deriye veya bir tabakayı
    diğer tabakaya iple
    bağlamak demektir. Bu anlamda “ketebtü’s-Sekae torbayı bağladım”
    denilir. Terim olarak,
    ‘harf leri birbirine yazıyla bitiştirmek
    anlamına gelir.
    Bu bağlamda, ‘harflerin sözle de birbirine
    bağlanması’na işaret eder. Bu bakımdan, arzdan çıkan seslerin
    bir
    tertip halinde olması durumunda, bu seslere de ‘kitap’ denilebilir,
    yazılması şart değildir. Onun için, Allah’ın Kelâmı’na yazılı olmasa
    da ‘kitab’254. Çünkü, Kur’an’da sürekli olarak geçen ‘kitap’ sözcüğü,
    her zaman Kur’an’ın yazılı şeklini ifade etmez; Allah’ın kelimelerinin
    bir düzen içinde birlik göstermesi
    “yazma” demektir.
    Evren bütünüyle, Allah’ın “ol” emriyle meydana gelen bir kelimeler
    düzenidir. Evrenin bilgisi Allah’ın ezelî ilminde saklıydı;
    sonra, Allah her bilgiye “ol” dedi
    ve onlar da bir ‘kelime’ olarak
    varoldular. Bu anlamda,
    evren bu kelimelerden oluşan bir kitap
    halini aldı. Allah evrendeki varlıkların görevlerini, kısaca, evrenin
    işleyiş kanunlarını yazdı, bu işleyiş konusundaki hükmünü ortaya
    koydu; bundan böyle ne olup biteceğini de belirledi. Böylece,
    Allah’ın ezelî bilgisinden meydana getirdiği Ana Kitap’ta hiç bir
    şey eksik bırakılmadı.
    (Aslında, evrenin her an Allah tarafından
    yeniden
    yaratıldığı ve bu yaratmalar arasında bağ olduğu
    için bir
    devamlılık ortaya koyduğu bazı İslâm filozof
    ve ariflerince belirtilmiştir.
    Biz konunun anlaşılması
    için ‘geçmiş zaman’ kullandık,
    bunu ‘geniş zaman’la da ifade ve her zamana teşmil edebiliriz255.
    251] (18/Kehf, 47-49; 45/Câsiye, 29
    252] 17/İsrâ, 13-14
    253] 51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53
    254] denilir (Müfredat, s. 423; Külliyat-ı Ebl'1-Beka, s. 307
    255] Muhammed İkbal, İslâm'da Dini Düşüncenin Yeniden Doğuşu, Ç. A. Asrar
    Bir y. İst. 1984, s. 75. Abdülkerim Suruş, Evrenin Yatışmaz Yapısı, Ç. Prof.
    OKUMA VE YAZMA
    - 159 -
    “Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvan ve iki kanadıyla
    uçan hiç
    bir kuş yoktur ki, sisin gibi bir ümmet
    olmasınlar. Biz Kitap’ta hiç
    bir şeyi eksik bırakmamışızdır.” 256“Mutlaka O’nun bilgisiyle düşen
    bir yaprak, yerin
    karanlıklarındaki bir tanecik, yaş ve kuru
    hiç bir şey yoktur ki, apaçık bir Kitap’ta olmasın.”.257 Yaratılışla
    birlikte yazılan, ‘hükmolunan her şey vakti gelince ortaya çıkar;
    evrenin tümünde ne olup ne bitiyorsa, kesinlikle bu yazıya göre
    olup bitmektedir.
    “Yerde ve kendi öz nefislerinizde başınıza bir
    şey gelmesin ki, biz onu yaratmadan önce, bir Kitap’ta bulunmuş
    olmasın.” 258
    Demek ki, Kitab’ın aslı, anası evrendeki her varlık
    ve meydana
    gelen her olaydır. Kur’an buna “Kitap, Ümül’Kitap, Levh-i Mahfuz”
    gibi adlar verir ki, hemen
    hemen hepsi de aynı anlamdadır.
    Evren bu Ki-tab’ın açılmış biçimidir, her geçen.an bu Kitap’tan bir
    kelimeyi daha ortaya koymaktadır. Allah, insanlık tarihi
    boyunca
    zaman zaman bu Kitab’ı, insanlar arasından
    seçtiği elçileri aracılığıyla
    harflerden oluşan kelimeler,
    kelimelerden oluşan âyetler
    ve âyetlerden oluşan sûreler halinde gâyet toplu olarak insanlara
    göndermiştir.
    Bu bağlamda, Tevrat, İncil, Kur’an gibi İlâhî
    Kitaplar
    evrenin sayfalara sığdırılmış toplu bir açıklamasıdır
    denilebilir.
    Evrendeki her şey, olmuş olacak her olay bu kitaplarda da öz ve
    toplu olarak vardır.259 Şimdi, bu temel bilginin ışığında, Kitab’ın
    bu gerçek
    ve aslî anlamıyla ilgili olarak, diğer yan anlamlarına
    da
    kısa bir göz atalım:
    1. Kitab, yukarıda da belirttiğimiz gibi, yazılı sayfalar anlamına
    gelir: “Eğer sana kâğıt üzerine yazılı
    bir kitap indirmiş olsaydık
    da, onu elleriyle tutsalardı...” 260
    2. Kitap, önce dileyip, sonra meydana getirme anlamını
    da içerir:
    “Allah, ‘Ben ve elçilerim gâlip geleceğiz’
    diye yazdı.” 261
    3. Kitap, ‘hükmetmek, farz kılmak’ anlamına gelmektedir:
    “Yakınlığı
    olanlar (ülü’l-erham) Allah’ın kitabın
    birbirleri konusunda
    H. Hatemt, İnsan yay, İst, 1984; Mevlâna Celaleddin er-Rumî, Mesnevi,
    terceme ve şerh, A. Baki Gölpınarlı, İnkilâp ve Aka. İst. 1981 c. I-II, s: 138-
    139
    256] 6/En'âm, 38
    257] 6/En'âm, 59
    258] 57/Hadîd, 22
    259] Hak Dini Kur'an Dili, III, 1920; Said Nursi, Sözler, Otuzuncu Söz, Ene ve Zerre
    Risalesi
    260] 6/En'âm, 7
    261] 58/Mücâdele, 21
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 160 -
    daha hak sahibidir.”262. “Üzerinize oruç yazıldı” .263 “Muhakkak
    namaz mü’minlerin üzerine vakitli olarak yazıldı.”
    264
    4. Kitap, ‘kılmak, arasına katmak’ anlamındadır: “Bizi
    şâhitlerden yaz.” 265
    5. Kitap, ‘Allah tarafından gönderilmiş bir delil’ anlamına da
    gelmektedir: “İnsanlardan, Allah hakkında hiç bir ilmi, hidâyeti ve
    nur saçan bir kitap olmadığı halde mücadele eden vardır.” 266
    6.“Muhakkak onlardan bir grup vardır ki, Kitab’da olmayan
    bir şeyi, siz Kitab’da sanasınız diye dillerini
    Kitab’a eğip büker.”267.
    Bu âyette, birinci kitap, genel olarak Allah’ın kitabı
    anlamındadır;
    yani, Levh-i Mahfuz, Ümm’ül-Kitap veya
    evren kitabı, ya da
    Kur’an, Tevrat ve İncil gibi İlâhî
    Kitap anlamındadır. İkinci kitap,
    âyet Yahudilerle ilgili olduğu için Tevrat’ı kasdetmekte, yani, ‘aslında
    Tevrat’ta olmadığı halde’ denmektedir. Üçüncü kitap ise,
    Yahudiler’in Allah’ın Kitabı, ya da Tevrat yerine kendi elleriyle
    yazdıkları ve “Kitab’ı elleriyle yazanların
    vay haline” 268âyetinde
    ve benzer daha başka âyetlerde anlatılan kitaptır.
    7. Kitap, ‘yazma, yazışma, mektup’ anlamlarına da gelir: “Ellerinizin
    altında bulunanlardan yazışmayla (akd) yapmak isteyenlerle,
    eğer kendilerinde bir hayr görürseniz yazışın.”.269 “Bu mektubumu
    götür.” 270
    8. Kitap, Allah’ın hükümlerinin, ‘ahkâm’ın bütünü
    anlamında
    ‘Şeriat’ demektir.
    9. Kitabın bir önemli anlamı daha vardır ki, insanların
    dünya
    hayatındaki amellerinin yazılmasından oluşmaktadır. Kur’an’da
    “söylediklerini yazacağız.” 271ve “onun için Kıyamet günü bir kitap
    çıkarırız
    da, “oku kitabını (deriz).”272 buyurulmaktadır.
    İnsanlar kitaplarını Dîn Günü dünya hayatındaki
    amellerine
    göre ya önlerinden, ya sağlarından, ya da sol ve arkalarından alacaklar
    ve öncüler, sağdakiler (yemîn ashâbı) ve soldakiler (şimal
    262] 8/Enfâl, 75
    263] Bakara: 183
    264] 4/Nisâ, 103
    265] 3/Âl-i İmran, 53
    266] 22/Hacc, 8
    267] 3/Âl-i İmran, 78
    268] 2/Bakara, 79
    269] 24/Nûr, 33
    270] 27/Neml, 28
    271] 19/Meryem,
    79
    272] 17/İsrâ, 13-14
    OKUMA VE YAZMA
    - 161 -
    ashâbı) olmak
    üzere üçe ayrılacaklardır.“Hayır hayır, muhakkak
    facirlerin kitabı siccindedir. Bilir misin siccin nedir? Açık, sağlam,
    yanlışsız, belirgin,
    rakamlı bir kitaptır. Hayır, hayır, muhakkak
    iyilerin kitabı ılliyyindedir. Bilir misin ılliyyîn nedir? Açık, sağlam,
    yanlışsız, belirgin, damgalı, rakamlı bir kitap” 273âyetleri bu konuda
    gerçekten
    ilginçtir. İnsanların dünya hayatında kazandıkları
    bir kitap halinde onların Ahiret’teki yerlerini hazırlamakta ve
    oluşturmaktadır; ya kat kat derinlikler,
    ya da kat kat yükseklikler
    meydana getirmektedir
    sahipleri için. İnsanların her sözü ve her
    davranışı harf harf ve kelime kelime Ahiret’teki makamlarını ‘yazmakta’,
    inşâ etmektedir.
    Evreni ve evrendeki her türlü olayları, Allah’ın bütün bilgisini
    harfler ve kelimeler olarak içeren ve Allah’tan geldiği biçimde
    korunan son Kitap Kur’an-ı Kerim’dir. Nitekim, Kur’an’da ‘Ana
    Kitab’ın Kur’anla eş anlamda kullanıldığı âyetler çoktur: “Bu apaçık
    Kitabın âyetleridir; muhakkak onu Arapça Kur’an olarak indirdik.”
    .274 “Bunlar Kur’an’ın ve apaçık Kitab’ın âyetleridir.” 275
    Kur’an’da “apaçık kitap” olarak geçen kitap, genel
    anlamıyla
    Kitap’tır. Bu kitap’tan Allah’ın murad ettiği bilgiye sahip olanlar,
    göz açıp kapayıncaya kadar
    yüzlerce kilometrelik bir uzaklıktan
    herhangi bir nesneyi getirebilirler. “Yanında Kitap’tan bir ilim bulunan
    kimse de, ‘sen gözünü yummadan ben onu sana getirebilirim’
    dedi.”
    276
    İlâhî kitaplar insanlara yol göstericidir; öncüdür, rahmettir,
    iman edenler için hidâyet kaynağıdır. İnsanların
    ihtilâf ettikleri
    her konuda hükmün kendilerine göre verilmesi için gönderilmişlerdir.
    ‘Mizan’ ve ‘demir (otorite) le birlikte insanların hayatını düzenlemek
    üzere
    gönderilmişlerdir. İnsanların karanlıklardan ışığa,
    zulümden
    adalete ulaşmaları için gönderilmişlerdir 277 278
    Bilgisizlik Olarak Cehâlet (Cehl)
    Fıkıh usulü eserlerinin, İslâm hukukunda sorumluluk
    ve hakların
    genel teorisini ele almayı hedeflediği
    söylenebilecek olan “elmahkûm
    fih-bih” bölümünde sorumluluğun temel ilkeleri açıklanırken,
    öncelikle kişinin ne ile yükümlü olduğunu
    bilmesi şartı
    üzerinde durulur. Bu şart, İslâm’da
    kişinin sorumlu tutulması için
    273] 83/Mutaffifîn, 7-9, 18-19
    274] 12/Yûsuf, 1-2
    275] 27/Neml, 1
    276] 27/Neml, 40
    277] 2/Bakara,
    213; 57/Hadîd, 25; 14/İbrâhim, 1; 16/Nahl, 64; 46/Ahkaf, 12
    278] Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., s. 30-34
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 162 -
    yükümlülüğünün
    kendisine bildirilmiş olması gereğini ifade eden
    tebliğ ilkesinden kaynaklanır. Peygamber gönderilmedikçe
    kimseye
    azap edilmeyeceğini, müjdeleyici ve sakındırıcı olarak peygamberlerin
    gönderildiğini
    279 bildiren âyetler ve benzeri naslar
    bu ilkenin
    dayanağım oluşturur.
    Tebliğ olmadan sorumluluğun bulunmayacağı ilkesi
    hemen
    hemen bütün âlimlerce kabul edilmiştir.280 Burada sorumluluğun
    temel şartı olan ‘bilme’den maksadın, daima bilfiil bilgi sahibi
    olma değil, bilgiye
    yahut bilme imkânına sahip bulunma olduğuna
    dikkat edilmelidir.281 Nitekim Molla Hüsrev 282 cehâleti ıstilâh
    olarak, bilinebilecek durumda olan dini esasları bilmemektir şeklinde
    tanımlamaktadır.
    Fakihler, dini hükümlerden haberdar olmama halinde
    bunlarla
    yükümlü olunmayacağı ilkesinin uygulamasmda kural olarak
    darul-İslâmda bulunmayı bilgi karinesi, darul-harpte bulunmayı
    da bilgisizlik karinesi olarak kabul etmişlerdir.283
    Dâru’l-İslâmda bulunan kişi bakımından namaz kılmanın farz
    ve namuslu kadınlara iftira etmenin haram olması gibi dinin kesin
    hükümlerini bilmeme başlı başına günah sayıldığı için, böyle bir
    kişinin bu tür hükümleri bilmemesi mâzeret olarak kabul edilmemiştir.
    Öte yandan Şehabeddin el-Karafi 284 dinî vecibelerin nasıl
    yerine getirileceğine ilişkin bilgileri
    edinmeyi ihmal etmenin bir
    çeşit masiyet olduğuna,
    dolayısıyla bu çerçevedeki temel bilgileri
    öğrenmemiş olmanın da mâzeret sayılamayacağına işaret eder.
    İslâm ülkesinde yaşayan kişi için çoğunluğun
    bilgisi dışında kalamayacak
    dinî hükümleri bilmemenin mâzeret sayılamayacağı bir
    kuraldır.
    Fiili imkânsızlık durumunda bunun bazı istisnaları
    meşru bir
    mâzeret sayılmıştır. Ancak bazı yazarların
    belirttiği gibi 285 bunlar
    da esasen birer istisna değil,
    ‘bilme imkânı bulunmadıkça sorumlu
    tutmama’ ilkesinin bir gereği sayılmalıdır. Kesin delillerle
    sabit olmayan ve geniş kitleler arasında yaygın olarak bilinmeyen
    279] 17/İsrâ, 15; 4/Nisâ, 165; Gâmidî el-Abdelî - A, B. Sadi, Akidet’ül-Muvahhidin,
    151
    280] İbn Teymiye, Fetevâ, 20/37-38; Al-i Perme, 22-56
    281] Abdulaziz Buhârî, Keşful-Esrar, -Metin- 3/1455, 1466-1467, -Hâmiş- 3/1466;
    Murtaza Mutahharî, Adl-i İlâhî, 346
    282] v. 885-/1480
    283] Ahmet Özel, Ülke Kavramı, 177-178
    284] v. 684/1285
    285] Abdülkadir Udeh, Ceza Hukuku, 1/620-621
    OKUMA VE YAZMA
    - 163 -
    hükümler hakkındaki bilgisizlik ise hemen bütün âlimlerce Dâru’lİslâmda
    bulunanlar bakımından
    da mâzeret olarak kabul edilmiştir.
    Cehlin mâzeret sayılması hallerinde dikkat edilmesi gereken
    bir husus, davranışa bağlanan hukuki sonucu bilmemenin değil,
    davranışın yasak olduğunu bilmemenin
    özür kabul edilişidir.
    Cehlin sorumluluğa etkisi konusundaki temel yaklaşımlar yukarda
    özetlendiği şekilde olmakla birlikte
    detaylar incelendiği
    takdirde bu yaklaşımlarda fakihlerin kendi dönemlerindeki şartların
    belirleyici bir rol oynadığı ve birçok somut olayda farklı değerlendirmeler
    yapıldığı dikkat çekmektedir.
    Cehle bağlanan fıkhi sonuçlar, kelâmcıların metodunu
    esas
    alan eserlerde ‘sorumlulukta bilgi şartı’ konusu işlenirken ele alınmakla
    beraber fukaha metoduna
    göre kaleme alınan eserlerde
    ağırlıklı olarak ‘ehliyet arızaları’ başlığı altında incelenmiştir. Hanefi
    âlimlerinin öncülüğü ile fıkıh usulü eserlerinde önemli bir yer
    tutan ehliyet teorisine göre ehliyet arızaları
    semavi ve müktesep
    olmak üzere iki kısma ayrılır. Birincisi insanların irâdesi dışında
    oluşur, ikincisi ise onların irâdesine bağlı sebepleri ifade eder ki
    bu ikinci grup içinde cehl de yer almıştır. Ancak
    bu çerçevede söz
    konusu edilen durumların tamamı
    ehliyeti ortadan kaldırıcı veya
    daraltıcı Özellikte
    değildir. Abdülaziz el-Buhari’nin 286 belirttiği
    gibi bazı arızalar ehliyeti etkilememekle beraber ilgili kişiler bakımından
    bazı hükümlerde değişiklikler meydana getirdiklerinden
    bu teori içinde yer almıştır 287. “
    Allah, sizi analarınızın karnından hiç bir şey bilmez halde çıkarmıştır.”
    288 mealindeki
    âyette de ifade edildiği gibi cehl sonradan
    oluşan bir özellik olmamakla birlikte insanın gerçek hüviyetini aşan
    ve küçüklük hali gibi bazen bulunup bazen bulunmayan olumsuz
    bir durum olduğu için ‘arıza’ olarak nitelendirilmiş ve kişinin kendi
    çabası ile bilgi sahibi olup bu olumsuz özelliği giderme imkânına
    sahip bulunması sebebiyle müktesep arızalar
    arasında sayılmıştır289.
    Cehâletin İnsan ve Toplum Üzerindeki Etkisi
    Mâzeret, yapılması yahut sahip olunması gereken bir hususta
    öyle yapmamayı veya olamamayı tecviz eden gerekçe(ler)dir. Biz
    burada konumuz itibariyle İslâmî nasları bilmemekten doğan gerek
    itikadî ve gerekse amelî yanlışlıkları ya da sapmaları doğuran
    286] v.730/1330
    287] Buhârî, Keşfu’l-Esrar, 3/1382-1383, 4/262-263, 330; ayrıca bkz. Pezdevî, Keşf
    Pezdevi, 4/262-263
    288] 16/Nahl, 78
    289] İbn Melek, Şerh'ul-Menar, 972-973; Aktaş, Cehâlet, 94-99
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 164 -
    nedenlerin geçerli olup olmadığını değerlendirmeye ve bunların
    mâzeret teşkil edip etmeyeceğini ortaya koymaya çalışacağız.
    Cehâleti Bilerek Tercih Etmek
    Allah (c.c.), Kur’an’ı insan için göndermiştir. Onu imana, iyiye
    ve doğruya çağırmış; her türlü kötülükten
    sakındırmıştır. Ancak
    insanı bu konuda zorlamamıştır. İnanç ve irâde hürriyeti içerisinde
    insanlar,
    inanç, söz ve fiil itibariyle farklı durumlar sergilemişlerdir.
    İnsanlardan kimisi yapıp ettikleriyle iyi,kimisi de kötü nitelik kazanmıştır.
    Allah, Kur’an’da insanları ırkları, renkleri, cinsiyetleri
    ve fiziksel yapıları
    itibariyle değil, inançları ve ahlâkî yönleriyle
    değerlendirmiştir.
    Akıl kelimesinin anlamlarından biri olarak bağlamayı
    dikkate
    alarak gerçeklerle bağlantı kurmak olarak niteleyebileceğimiz
    akletme, insanoğlunun diğer yaratıklardan ayrıldığı mümeyyiz
    vasfıdır. Doğru yola girmenin akletme ile sıkı bir ilişkisi vardır.
    Burada önemli olan kulun akıllı olmasından çok bu aklı kullanıp
    kullanmadığıdır. Çünkü Kur’an, aklım
    kullanmayanları aklı bulunmayanlara
    benzetir. Esasen akletmek ile iman etmek arasında sıkı
    bir ilişki vardır.
    Kur’an’da akl kelimesinin sadece fiil olarak yer alması, onun
    dinamik bir uygulama alanına sahip olduğunu gösterir. Kur’an’da
    “akl” fiili, insanlar tarafından yapılabilen, yapılması gereken ve
    ihmal edilmesi kınanan bir zihin faaliyetine işaret ediyor. Aklın
    fiil olarak geçtiği her yerde bu eylem daima olumlu karşılanmaktadır.
    Buna göre akıl bir kabiliyettir.
    Bir malzeme, bir veri değildir.
    Akıl salt bir kabiliyet olunca onun, verisiz hiç bir muhakeme yapamayacağı
    ve hiçbir sonuç üretemeyeceği gerçeği ortaya çıkar.
    Tıpkı program yüklenmemiş bir bilgisayar
    ya da işlerlik kazandırılmayan
    ‘okur-yazar’lık özelliği gibi.
    Ancak Kur’an’ın bu buyruğuna rağmen, bugün, insanımız
    Kur’an’da sadece fiil şeklinde geçen akıl kelimesini “ heva” kelimesinin
    grameri içinde kullanmaktadır. Bu demektir ki insanlar
    akletmenin yerine hevayı koymuşlardır. Ya da Kur’an’nı akletmeye
    teşvik ettiği hemen her yerde kınamış olduğu taklidi.
    Oysa bu kavramların her birinin alanı ve fonksiyonu
    apayrıdır.
    Bunlardan, akıl ile ilme sahip çıkmak
    şarttır. Zira cehâletle, ne hak
    ile rehberlik etmek ne de adaleti müesses hale getirmek mümkündür.
    Fert olarak herkesin akletmesi ve buna göre davranmasının
    yanında bir de ulus olarak (kavim) akletmek gerekir. Akledilecek
    OKUMA VE YAZMA
    - 165 -
    ki hem ferdi ve hem de toplumsal irâde 290 ile doğrular tercih edilebilsin
    ve bu yolda bir süreç izlensin.
    İrade sahibi olmak, Allah’ın (c.c.) insanoğluna bahşettiği
    üstün
    bir özelliktir. Bu, şey veya şeyler arasından
    baskı altında kalmadan
    birini seçme yetisine sahip olmaktır. Belki de insanoğluna
    emanetin veriliş
    gerekçesi de budur. Onlar kendilerine verilen akıl
    sayesinde ve kendilerini kuşatan fıtrî yapı, çevre ve şartların da
    desteğiyle bilgi ve beceri itibariyle sıfır noktada yaratılmış olma
    yani ‘hiçbir şey bilmez’ özelliklerini bertaraf edeceklerdir. Böylece
    kendilerini hayata hazırlayacaklardır. Kendilerini bekleyen ancak
    böylesi olanaklarla doğru bir şekilde keşfedemeyecekleri, künhüne
    esaslıca vakıf olamayacakları akıbetlerinden yana ise ‘Kitap’ ile
    muttali olacaklardır.
    Nitekim bilgi eylemlerin anlamlı ve meşru kabul
    edilebilmesinin ilk şartıdır.
    Fakat Âdemoğlu kendisindeki bu özellikleri (akıl-irâde) kullanmaz
    yahut birine ihale edip onların bu özellikleri kendi yerine
    kullanmalarına terk ederse ya da bizzat kendisi, biraz da koşulların
    etkisiyle bu özelliklerini farklı alanlarda kullanır ise bu durumda
    böylesi birinin arzu edilen veya edilmesi gereken neticeye
    ulaşması düşünülemez.
    Buna göre, insan sırf İslâm toplumunda yahut İslâm’ın egemen
    olduğu bir coğrafyada yaşadığı için diğer bir ifade ile kendi
    şuur ve irâdesini kullanması neticesi olmaksızın böylesi bir ortamın
    ferdi olmak hasebiyle ‘hükmen müslüman’ olmakla, yani
    kendisinden
    sadır olan fiilî bir iman olmadan Allah’ın vadettiği
    mükafaatlara nail olması olanaksızdır.291
    Esasen insanoğlu özgür irâde sahibi bir varlıktır. Muhatap olduğu
    şeylere karşılık verme, irâdasini dilediği
    şekilde tayin etme
    olanağına sahiptir. Bu noktada
    iki yönlü bir olgudan sözedilebilir.
    Biri, kendine
    rağmen ve belki onun adına ortaya konulan şeyler.
    İkincisi de kişinin karşısında bulduğu ve tepki göstermesi istenen
    şeylere müteveccih kendi irâdesini
    devreye sokarak şöyle veya
    böyle herhangi bir tercihte bulunması.
    Kişi devraldığı yahut karşılaştığı şeylere karşı hür irâdesini
    devreye sokmak durumundadır. Nitekim emanetin arz edilmesi
    de ondaki bu istidadına binaendir. O bu kabiliyetini etkin kılarak
    önündekine karşı bir tepkide bulunacak ve bu tavrına göre de bir
    290] 2/Bakara, 113-119; 20/Tâhâ, 79; 37/Sâffât, 27-30; 39/Zümer, 39-41
    291] İbn Teymiye, Feteva 26/30-32; Al-i Ferrac, 86 vd.; Mutahharî, Adl-i İlâhî,
    350-351
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 166 -
    sonuçla karşılaşacaktır. Diğer bir ifadeyle özgür irâde sahibi fertlerden
    oluşan toplum, kendine ait teşekkül
    eden irâdesini Allah’ın
    (c.c.) kendisine tevdi ettiği
    emanete karşı faal bir şekilde kullanma
    olanağına
    sahiptir. Muhatap olduğu bu hususa karşı tavrını ister
    olumlu, isterse olumsuz bir şekilde ortaya koyacaktır.
    Bu tavır, sözgelimi
    Yunus’un (a.s.) kavmi gibi olumlu olursa292, bu zaten İlâhî
    irâdenin de dilemiş olduğu
    bir vaziyettir. Yok, eğer durum bunun
    aksine cereyan etmişse, bu da artık öz irâdeleriyle seçmiş oldukları
    bir yoldur, Bu durumda da artık, her yeni gelen peygamberin geldiği
    kavmine nispet ettiği sıfat
    gibi bir vasfa mahkûm oluverirler.
    Artık Allah (c.c.) dilemiş ise helâk edilmekte veya bunlara, tayin
    edilen
    bir ecele binaen belirli güne kadar mühlet verilmektedir.
    Bu bağlamda günümüz açısından Allah’ın kitap ve elçiler göndermiş
    olması ve fertlerin/ toplumun da, hadiste kendisinden sorumluluğun
    kaldırıldığı bildirilen kişilerden müteşekkil olmaması
    hasebiyle, özelde son elçinin mesajı bağlamında bilmemekten
    yana mazur sayılamazlar. Kaldı ki insanların kendisinden
    yana
    mesul tutulacağı ve ilelâhire tahrif edilmeden baki kalacağı bildirilen
    bu anlaşılır kitabın geliş gerekçesi de insanlara bunu ilan
    etmektir.293
    Bu anlamda söz konusu ilan çerçevesinde şahit-şehadet kavramları
    bağlamında insanları bilgilendirdiğini,
    böyle iken insanların
    herhangi bir özürleri söz konusu olmasın diye kitap ve bununla
    beraber elçiler göndermiş olduğunu, bu elçilerin tebliğleri
    hususunda insanlara karşı Allah’ın şahitleri ve bizim de Allah’ın
    yanında, peygamberlerin dini tebliğ ettiklerine
    dair şahitler olduğumuzu
    bildirir. Nitekim Rasûlullah’ın Veda Haccında ‘haberiniz
    olsun tebliğ ettim mi?’ diye buyurması herhalde buna işarettir.
    Esasen fertlerin sorumluluklarının bilincinde ve tevhid esaslarını
    bilerek iman etmesi, neleri kabul, neleri redderek iman ettiğinin
    farkında olması gerekir.
    Çünkü bilinmeyen bir şey tasdik edilemez.
    Bilinecek
    ki inanılan bu kitabın temel prensiplerine aykırı
    hususlar yine bu kitaptandır, zannıyla tasdik edilmesin.
    Analarından birşey bilmez olarak doğan çocuklar,
    doğup büyüdükleri
    çevre ve toplumun eğilimlerine
    göre atalarının kendilerine
    tâlim ettiği çerçevede
    bir bilgilenme yoluna girmektedirler.
    Bu noktada çocuk, öğretilenlere karşı sadece alıcı pozisyonundadır.
    Ancak atalarından ve toplumdan - çevreden edinilerek
    292] 10/Yûnus, 98; 37/Sâffât, 148
    293] 7/A'râf, 172; 67/Mülk, 10; 43/Zuhruf, 44; 5/Mâide, 19; 28/Kasas, 46; 32/Secde,
    2-3
    OKUMA VE YAZMA
    - 167 -
    inanılan bu bilgilerin her zaman için doğru
    ve yanlıştan arı olduğu
    söylenemez. Kaldı ki bu safhada, henüz, bir benimsemeden de
    bahsedilemez. Mamafih yine de hayatını idame için doğru veya
    yanlış algıladığı bu dökümanı almak durumundadır.
    Çünkü hiç bir
    inanmış fert yaratıldığı gibi kalkış
    olamaz. Zira iman yaratılışın
    üzerine kişinin bilinçli
    kazanımı, kendi elinin emeği, alın teriyle
    ulaştığı asgari bilgi ve bilinç düzeyidir. İşte fert ancak sağlıklı bir
    süreç içersinde ulaştığı bu düzey ile sapıklıktan
    kurtularak hidâyet
    üzere ve ona tâbi olanlardan
    olmaktadır.
    Başka bir açıdan insanın, sosyal bir varlık olarak hayatını devam
    ettirebilmesi için doğuştan getirdiği zarurî bir bilgiye sahip
    olmaması hasebiyle kesbî bir bilgi sahibi olmak zorunluluğu vardır.
    Esasen insanî bilgi ile hayvanı bilgi arasındaki temel fark ve
    onun ahlâkî bir varlık olmasının da esası bu kesbî özelliğidir.
    294
    Bu anlamda Rabbimiz, biz insanoğlunu bir tabiat kanunu olarak
    sıfır bilgi düzeyinde yaratmış ve ancak
    bizden bunu bu düzeyden
    takatimiz nisbetinde ötelere taşımamızı istemiştir. Aynı
    zamanda bizi, bizleri kuşatan özellik ve şartlar itibariyle böylesi
    bir süreci yaşamaya da ehil kılmıştır. Esasen sözgelimi İsa (a.s.) gibi
    295 mûcizevî bir şekilde birtakım farklı özelliklerle dünyaya gelen
    insanların bu durumları ile, normal yapı içerisindeki bir insanın
    sahip olduğu özelliklerle doğmayan ve - veya imkânlara sahip
    olamadan hayat sürmekte olan bir insanmki aynıdır. Çünkü birinci
    durum bilinen tabiat kanunlarına muhalif olduğundan mucize
    sayılırken ikinci durum da aynı şekilde bir hikmete binaen ya
    özelliklerden mahrumiyet şeklinde ya da sahip olunan olanaklar
    bağlamında semavî bir araz olarak değerlendirilmektedir.
    Dolayısıyla
    normal özellik ve imkânlar içersinde bir hayat seyreden
    fertlerin- toplumların bilgilenerek hayata hazırlanmak şeklindeki
    gerekli süreci yaşamamaları kendileri için mükteseb bir araz olarak
    mâzeret olamamaktadır.296 Buna göre deli veya bütün olanaklardan
    mahrum olarak dağ başında yaşayan
    bir fert için mâzeret
    kabul edilen cehâletin, bu durumda olmadığı halde cehâleti bilerek
    seçen kimseler
    için mâzeret kabul edilmesi söz konusu bile
    olamamaktadır Nitekim ulema da cehâletin mazeretlik boyutunu
    hep özel istisnai
    durumları dikkate alarak ifade etmektedir.297
    Özetle istisnaî durumlar kendi özelinde
    ve genel durumlar ise
    294] Bilgi Özcan, 79- 89, 96, 127, 133, 164; Özgültekin, 83-84
    295] 3/Âl-i İmrân, 46
    296] Bkz. Nesefi, Keşf'ul-Esrar, 2/477; Faruk Aktaş, Kitaba Varis Olanlar II, 53
    297] Örnek olarak bkz. er-Remeli, Nihâyet’ul-Muhtac, -bab'u hükm'i tarik'issalat-
    2/418, -Kitab'ur-ridde- 7/395; ayrıca bkz. Mihne, 11-12,298
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 168 -
    yine kendi bağlamında değerlendirilmek durumundadır. Kaldı ki
    istisnaî-özel durumlar genel geçer bir kısım kuralların varlığını
    işaret
    ediyor olsa gerektir.
    Bu nedenle sosyal hayatın uç noktalarından alınan
    istisnaî örnekler,
    hele dini öğrenme sürecini yaşayan
    ve pratiği de buna bağlı
    olarak gelişen ayrıca evveliyatı malum ve o esnadaki konumu
    belli olan sahabenin hayatından gösterilen eksantrik fenomenlerden
    hareketle kural belirlemek 298 çok da isâbetli olmasa gerektir.
    Değilse aynı yayınevinin yayımladığı
    diğer bir kitapta cehâletin
    mâzeret olmadığı yönündeki ifadeler 299 ile kişiler kendileriyle çelişkiye
    düşmüş olacaktır.
    Sözgelimi Ömer (r), Aişe (rh) ve İbn Abbas’ın (r) âyetlerde geçen
    “eben”, “haraç”, “fatıres-semavat” “ğîslin”, “hannan”, “evvah”
    ile “fadih”in ne anlama geldiğini
    bilmemesi300, onların tevhidi
    de bilmediğine, dinin
    mantalitesinden haberdar olmadıklarına
    mı alamet sayılmalıdır. Yahut bunların hepsinin hadiste bahsi
    geçen cariye 301 misali olduğunun alameti midir. Ya da Peygamberin,
    onların dinin özünü anlayıp anlamadığına
    aldırış etmeden
    İslâm’ını kabul ettiğini mi ortaya koyar.
    Oysa Ashab hâlis Arap idi. Onlar üstün üslupların
    zevkine varıyor
    ve Rasûlullah’a (s.a.s.) gelen âyetleri anlıyorlardı. Nitekim
    Kur’an da mesajını, günlük hayatlarında kullandıkları ‘dil’e ve
    bu dildeki kavramlara
    yükleyerek veriyordu. Kur’an’dan herhangi
    bir şeyin mânâsını anlamada güçlük çektiklerinde onu hemen
    Rasûlullah’tan soruyorlardı. Esasen Kur’an, hüda ve kılavuz kitap
    olarak anlaşılsın için inmişti.
    Soruyorlardı çünkü hayat düsturlarını ondan alıyorlardı.
    Bilmediklerinde
    ondan öğrenme yoluna gidiyorlardı.
    Onların yanlış
    anladığı fark edildiğinde ise O veya O’nun terbiyesinden geçmiş
    şahsiyetler
    düzeltme yoluna gidiyorlardı. Mesela fecirden ak iplik
    kara iplikten seçilinceye kadar âyeti inince Adiy b. Hatem’in yaptığı,
    buna bir örnektir. O, biri beyaz diğeri siyah iki ipliği yastığının
    altına koyar şafak vakti çıkarıp bakardı. Bunlar birbirinden ayırd
    edilecek olduysa vaktin girdiğine hükmederdi. Rasûlullah (s.a.s.)
    bunu duyunca onun bilmezliğine kinaye olarak ‘yastığın pek de
    enlidir.’ deyip durumu düzeltme
    yoluna gitmişti. Bunun gibi Ebû
    298] Bkz. Ahmed Ferid, Cehâlet Özürdür, 36, 39-40, 81 vd.; Hakkı Aydın, Hukuku
    Bilmeme (I 251-254; agm., Hukuku Bilmeme (II, 45, 50, 57, 58, 61
    299] el-Kaysi, Mealim 31, "Kuşkusuz toplumun sahih akideyi batıl akidelerle karıştırmasının
    esas sebebi cehâlettir. Bu ise özür değildir." 35, 58, 96
    300] İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usulü, 155; Zemahşeri, Keşşaf, 3/595
    301] Canan, Kütüb-i Sitte, 2/232-233
    OKUMA VE YAZMA
    - 169 -
    Hureyre’nin necaset kelimesini yanlış anlamasını düzeltmiştir.
    Keza “kendinizi kendi ellerinizle tehlikeye atmayın”âyetinden
    istinbad sadedinde savaştan kaçan mücahidlere Ebû Eyyub el-
    Ensari, bu tarz anlamanın yanlış olduğunu, âyetin esasen şöyle
    şöyle anlaşılması gerektiğini
    ifade etmiştir.302
    Buna göre, bilinebilecek durumda olan dinî esasları
    bilmemek
    veya bilebilecek kabiliyette olan bir kimsenin bilgisizliği ya da akıl
    ve idrâk sahibi bir kimsenin dinî esasları bilmemesi diye tarif edilen
    cehâlet, faraza mâzeret olsa idi o zaman bu insanların,
    kendilerinden
    kaynaklanan sebeplerden neşet etmiş bu cehâletten dolayı
    bilinen duruma geldikleri için mazur görülmeleri gerekecekti.
    Değil mi ki malum
    durum cehâletlerinden kaynaklanmıştır.
    Şu halde insanlar yanlışa doğru diye inanmışlar ise bunun
    kendilerini bağlayıcı olması gerektir. Değilse
    kimse -bir hinlik söz
    konusu değilse- yanlışa, yanlış olduğunu bilerek, farkında olarak
    doğru diye inanmaz. Aksine inanılan her yanlışa doğru olduğu
    zannıyla iman edilmiş, teslim olunmuştur. Bu nedenledir ki yanlış
    olana doğru diye sarılmış hiç kimse
    sırf bu sebeple cerh edilemez.
    Çünkü o bunu, doğru olduğunu sanarak samimiyetle kabul etmiştir.
    Nitekim birilerinin yanlış olduğuna inanılan kabulleri,
    onların
    bu hususları kasten benimsedikleri veya iddialarında ciddi olmadıkları
    gibi izahlarla değil, aksine bunları, doğru olduğu kanaatiyle
    kabul ettikleri
    esas alınarak gerektiği şekilde bertaraf edilmeye
    çalışılmaktadır. Ancak bunun, onların dürüstlüklerine
    bir halel
    getirdiği de düşünülmemektedir. Sözgelimi
    geçmişte muhaddisler,
    ‘yanlışa’ doğru diye itikat ettikleri için bidatçı olarak nitelenen
    kimselerden,
    hadis almakta mahzur görmemişlerdir.303 Çünkü
    bunlar da sonuçta yanlışı yanlış olduğunu bile bile kabul eden
    kimseler değildirler. Esasen ahlâkî yönden
    dürüst olduktan sonra
    kimse iddiaları cihetiyle olduğundan farklı şekilde itham edilmediği
    gibi bu dürüstlük de, vaki iddiaların, şâyet gerçekten yanlış
    ise doğruluğunu gerektirmemiştir. Buna göre birileri cehâleti sebebiyle
    yanlışa doğru diye inanmış yahut bu yanlışı aynı sebeple
    işlemekte ise bunların bu tutumlarından
    sorumlu olacakları açıktır.
    Çünkü zaten sapmaların tezahürü de bu şekildedir.
    Esasen burada konu, farkında olarak içine düşülen
    ya da
    tercih edilen vaziyet değildir. Ve zaten bu ikinci durum tartışma
    konusu bile olmamıştır. Oysa bilindiği gibi dinin usul- temel ve
    302] Bkz. İbn Kesir, Tefsir, 3/768
    303] Bkz. Tecrid-i Sarih, 1/327-332 -Mukaddime-; krş. Sakallı, T., Hadis, 131
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 170 -
    furu- ayrıntı diye birtakım prensipleri vardır.304 Ve bunlardan temel
    prensiplere -özellikle günümüzde- yabancı kalmak söz konusu
    değildir. Çünkü iradî bir tercihten ibaret olan Din’e örfen değil,
    ancak bu usulü kabul ile dahil
    olunabilir.
    “Bugün bütün dünyada, gerek imanı ve küfrü tanımakda, gerekse
    ibâdetleri doğru yapmakda, câhillik
    özür değildir. Dinini
    bilmediği için aldanan cehennemden
    kurtulamayacaktır. Allah-u
    Teala bugün dinini dünyanın her tarafına duyurmuş, imanı, helâli,
    haramı farzları öğrenmek pek kolaylaşmıştır. Bunları, lüzumu
    kadar öğrenmek farzdır” 305
    “Velhâsıl akıllı olana özür ve bahane yoktur. Eğer câhil, İslâm
    dinini işitmeyip nazar ile sahih marifet elde ederse, hakikaten
    mü’min olup, cennetlik olur. Eğer imandan ve küfürden birini
    elde etmezse, mazur
    olup, hükmen mü’min kılınıp cennet ehli
    olur. Küfür itikad ederse mazur olmaz. Kâfir olur, cehennem
    ehli
    olur. Zira ehliyetnamesi olduğu açıktır.”306
    “Bir kimse cehâleti sebebiyle küfür olduğunu bilmeyerek
    kendi
    arzusuyla kelime-i küfrü söylese o kimse daire-i İslâm’dan çıkar
    ve küfrün bataklığına dahil olur. Buhara ve Semerkand imamları
    ittifak ettiler
    ki câhil tav’an (isteyerek) kelime-i küfrü söylese kâfir
    olur. Zira cehil mâzeret sayılmaz. Fetva da bu kavil üzeredir.”307
    “Artık bugün hiçbir millet din hususundaki cehâletinden dolayı
    mazur sayılamaz... Binaen aleyh Allahu Teala kendi fazl ve keremi
    ile insanlara peygamberler
    göndermiş ve bu veçhile insanlar
    hakkında
    ‘Hüccet-i ilâhiye’ tamam olmuş artık kimsenin ‘ne yapayım,
    Allah’ı bilemedim Allah’a dair bilgi edinemedim’
    demeğe
    mecali kalmamıştır.” 308
    “Mükellef (sorumlu olabilecek durumdaki kişi) Allah’tan başkasına
    ibâdetinde yahut Allah’tan başkasına
    kurban, O’ndan
    başkasına adak vesair Allah’a mahsus olan ibâdetlerden biriyle
    Allah’tan başkasına
    yaklaşmak kastıyla yaptığı şeylerden dolayı,
    Müslim’in Ebû Hüreyre’den onun da Rasûlullah’tan (s.a.s.)
    rivâyet ettiği hadise binaen mazur görülemez. Ancak İslâmî olmayan
    bir ülkede olup kendisine davet ulaşmamışsa bu durumda
    bizzat cehâletten dolayı değil kendisine mesaj ulaşmamış olması
    304] Bkz. Al-i Ferrac, 259 vd.; krş. Ferid, 57
    305] Hüseyin Hilmi Işık, Seadet-i Ebediyye, 51, 362, 474; aynı ifadeler için bkz.
    Kadızade, Amentü Şerhi, 47-48; krş. Ferid, 24, 27-28, 41, 43, 88
    306] Kadızade, 22
    307] M. Zahid Kotku, Ehli Sünnet, 251; Emali şerhi 46. madde
    308] Ö. Nasuhi Bilmen, İlmihal, 1, 9
    OKUMA VE YAZMA
    - 171 -
    nedeniyle
    mazur görülür... Nebi (s.a.s.) kendisinin mesajını
    duymuş
    olanla İslâm ülkesinde yaşayıp da Rasûlü işitmiş olan hiçbir
    kimseyi mazur görmemiştir. Dolayısıyla
    kimse cehâletinden dolayı
    imanın temel ilkelerinden
    yana câhil diye mazur görülemez.”309
    “Biz kırsal kesim Arablarından birçoğunun ebeveyni,
    akrabası,
    kabirler yanında kurban kesmek, kabir ehliyle tevessül etmeyi
    onlara adak adamayı, kederlerin giderilmesi ve hastaların şifa
    bulması hususunda
    kabir ehlini, ölüleri vasıta aracı kılarak yardım
    dilemeyi âdet edinmiş ve bu hal üzere ölmüştür.
    Ancak onlara tevhidin,
    La ilâhe illallah’ın mânâsını anlatacak kimse de ulaşmamış
    ve adağın, duanın
    ibâdet olduğunu bunların sadece Allah için yapılabileceğini
    öğretecek kimse gelmemiş. İşte bu durumdaki
    kişilerin
    cenazelerinde yürümek, cenaze törenlerine katılmak, üzerine
    salât okumak, onlar için dua ve istiğfar etmek, haclarını kaza
    etmek ve onlar için sadaka vermek doğru mudur?
    Cevap: Yukarda vasfedilen haliyle ölen kişinin cenazesine katılmak,
    üzerine salât okumak, onun için dua ve istiğfar etmek,
    haccını kaza etmek ve adına
    sadaka vermek câiz değildir. Çünkü
    zikredilen ameller şirk amelleridir... Ayrıca haklarında söz konusu
    edilen, işledikleri amelleri kendilerine anlatacak
    kimsenin gelmediği
    noktasında ise hiç mazur değildirler. Çünkü anlatılan konularda
    Kur’an âyetleri
    gâyet açıktır. Öte taraftan aralarında ilim ehli
    de mevcuttur. Bu haliyle içinde oldukları şirk haline dair sorma
    öğrenme- araştırma imkânları da var iken buna rağmen onlar
    bundan yüz çevirmiş, içinde oldukları hale râzı olmuşlardır.”310
    İnsan, eğitimin meydana getirdiğinden başka bir şey değildir.
    Zira insan, kabiliyetlerini kendi kendine
    geliştirme yeteneğine sahip
    değildir. Kabiliyetlerini
    geliştirmek için mutlak sûrette eğitime
    muhtaçtır.
    İnsanları, önceden saptanmış kurallar çerçevesinde
    toplum yaşayışında yerlerini almak üzere belli amaçlara göre yetiştirme
    sürecinden 311geçirirken kendisinin felahına yardımcı olacak
    türden ne kadar çok bilgi verilmişse yahut bu kişi toplumsal
    çevresinde bu yöne müteveccih motivasyonlar almışsa kendisine
    mal edeceği-ettirileceği mantık o denli Allah’ın (c.c.) olmasını istediği
    mantığa uygun düşecektir. Çünkü
    fert birtakım fıtrî özelliklere
    sahip olarak doğmakla
    beraber genelde yaşadığı çevrenin
    309] Abdulaziz b. Abdullah b. Baz, İlmi Araştırmalar Fetva, Davet ve İrşad Dairesi
    Genel Başkanı, Fetva Tarihi, H. 22.12.1405, sayı: 9257, bkz. Gâmidî, 458-
    459
    310] Fetva Tarihi, 18/3 H. 1401, sayı: 3547, bkz. Gamidi, 362, 456, 457
    311] İlhan Yıldız, Yaygın Eğitim, 301, 308; Mehmet Kocatepe, Eğitim,
    15-17
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 172 -
    ürünüdür. Elbette çevre duvarını yıkan örnekler olmuştur 312 ve
    olmaya da devam edecektir. Ancak toplumsal anlamda
    bu çevre,
    ferdi ne yöne kanalize ederse o da genel anlamda tayin edilen bu
    yöne kanalize olacaktır.
    Sözgelimi Ömer’in (r.a.) sınamak niyetiyle
    kendisinden
    koyun satın almak istediği çocuğun takındığı sağlıklı
    tavır ve verdiği cevap, Kur’an’ı okumamış olsa bile onun öğretilerinin
    etkilediği atmosferde yaşıyor
    olmasından neşet etmiştir.313
    Esasen sünnetullah insanın müspet veya menfi geliştirdiği
    tavrı baz alarak gerçekleşmektedir. Bu anlamda değişmeyi belirleyen
    sebeplerin faili hür irâde sahibi fertlerden oluşan toplumdur.
    Nitekim Kur’an, değişim-helâk çerçevesinde toplumları yok eden
    sebepleri hatırlatmaya ve onlardan ibret alarak kendilerini kontrol
    etmelerini sağlamaya yönelik ortak
    anlamlar taşıyan muhtelif
    kavramlar kullanır.
    Dinin insanın tutum ve davranışlarını, insanlar-arası ilişkileri
    ve toplumsal hayatı belirleyen temel bir kurum olması ve de topluma
    bir zihniyet ve değerler
    sistemi ile bilinç düzeyi kazandıran
    bir kurum olması hasebiyle bunun (dinin) neşet ettiği inancın da
    topluma yansıması gereği söz konusudur. Sosyal tezahürü olmayan
    saf bir din olayından bahsetmek, hele İslâm özelinde olası olmadığına
    göre, bir dine mensup olan fert, dinin dünya hakkındaki
    değerler manzumesini kabul etmek ve davranışlarını buna göre
    ayarlayarak kendisine sağladığı formu pratize etmek durumundadır
    314 şeklindeki iddiası, hem çeliştiği
    genel geçer Kur’an mantığına
    315 binâen ve hem de Esed’in ifadesiyle ‘b’as ve ahireti inkâr
    günahı sâlih amellerine ağır basacak ve Allah’ın, kâfirin amelini
    kabul etmeyecek’ 316 olması sebebiyle kabul edilemez).
    İslâmda inanç temellerini incelemek ve bilmek her ferdin temel
    vazifesidir. Bu, toplumu oluşturan bütün fertlerin müçtehid
    olması ya da bu seviyeye çıkması ve nihâyet bunu gerçekleştirmiş
    olması gerektiği
    anlamında değildir elbette. Ancak herkesin delil
    ve burhan olmaksızın bir şeyi kabul etmemesi gerektiği de açıktır.
    312] Bunun bir örneği Ebû Zerr'dir. Bkz. Tecrid, 9/239-243
    313] Seyyid Abdullatif, Zihni İnşa, 18; krş. M. Ebû Zehra, İmam, 15, 127
    314] Bkz. Murat Sülün, İman-Amel, 186, 276, 301, 332, 358, 425, ancak Sülün'ün
    belirttiği, iman etmemiş kişinin amelinin kendisine fayda vereceği (188,
    401, 406; ayrıca bkz. Mutahhari, Adl-i İlâhî, 372-379, 423-425
    315] bkz. 2/Bakara, 62; 3/Âl-i İmran, 22; 4/Nisâ. 150-151; 5/Mâide, 5; 6/En'âm,
    88; 9/Tevbe, 17, 54; 11/Hûd, 16; 14/İbrâhim, 18; 16/Nahl, 97; 17/İsrâ, 19; 21/
    Enbiyâ, 94; 24/Nûr, 55; 27/Neml, 4-5, 89; 32/Secde, 18-19; 42/Şûrâ, 22; 47/
    Muhammed, 1, 32; 90/Beled, 19
    316] 7/A'râf, 31; 11/Hûd, 27; 18/Kehf, 104; 21/Enbiyâ, 101; 34/Sebe’, 65; 36/Yâsin,
    11; 47/Muhammed, 3., 9. notlar
    OKUMA VE YAZMA
    - 173 -
    İslâm, baba ve atalarının inançlarına
    körükörüne bağlılığı yererek,
    kulak, göz ve kalbin sorumluluğundan yana uyarıda bulunmaktadır.
    Başka bir ifade ile fertler, Allah’ın (c.c.) doğru yolun bulunması
    tavsiyesine karşılık daha önce bilmedikleri
    şu anki sahip oldukları
    envai türlü bilgileri edinmişlerse bunun sorumluluğunun
    kendilerine ait olduğunu bilmek durumundadırlar. Çünkü bu durumda
    irâdelerini İslâmî ilkeleri öğrenmeye yönelik
    harcamadıklarından
    dolayı bu noktada söz konusu
    ilkelere câhil kalmaktadırlar.
    Oysa mükellef, muhatap olduğu duruma dair bilgiyi, peşine
    düşmek-sormak sûretiyle öğrenmek zorundadır. Sorarak
    öğrenme
    imkânına sahip olduğu halde bunu yapmamışsa bunun sorumluluğu
    kendisine aittir.317 İşte cehâleti bilerek tercih etmiş olmak,
    bu demeye gelse gerektir318. Öyle ya mükellef, kendi gayreti,
    yönelmesi olmadıkça Allah’ın, bil-biliniz 319 tarzında ifade
    edilen
    buyruklarındaki hususları ve hatta diğer bütün direktiflerini, nasıl
    bile bilecektir? Oysa bilindiği
    gibi Mekke insanı da bilgisizce
    “biğayri ilm” 320 evlâtlarını öldürmekte ve çeşitli haramlar ihdas
    etmiş durumda idi. Keza kendilerini biğayri ilm saptıran önderler
    vardı.321 Ancak bu bilgisizlikleri ve de bilgisizlerin kendilerini saptırıyor
    oluşu onlara bir yarar sağlamamış ve bununla “muhtedîn”
    322 olamamışlardı. Böyle iken onlar da kendilerini doğru yol üzere
    zannetmekte ve bu nedenle doğru yol arayışı içerisinde olmamışlardı.
    Esasen ‘teklif-i mâ lâ yutak’ olamaz, ancak kişilerin müsait oldukları
    zamanlarında farklı şeylere harcamış
    oldukları vakit, güç
    ve enerjilerinin tükenmiş olması nedeniyle sunulan teklife takat
    edemeyişleri farklı olmaktadır.323 Çünkü Allah’ın gönderdiği kitabına,
    verdiği akıl ile zamanında çalışmamış, bunun yerine farklı
    şeylerin bilgisiyle donanan ve de emeğini
    o uğurda harcayan insanın
    sorumluluğu ayrıdır.
    İşte bu tür insanlar, kıyamet sahnesinde
    şâyet, biz akledip işitir olsaydık, buranın sakini olmazdık324, kalkanına
    sığınmış ve cehâleti bilerek tercih etmiş insanlardır.
    Buna göre cehâletin/bilgisizliğin mâzeret oluşu, hakkında
    317] Bkz. Ebû Hanife, 72; Elmalılı, 3/489; Mustafa Sabri, İlâhî Adalet, 124-125
    318] Krş. 50/Kaf, 37; Elmalılı, 2/245; Aydın, Hukuku Bilmeme (II, 49 vd.
    319] 2/Bakara, 196, 223, 235; 5/Mâide, 92, 98; 8/Enfâl, 28; 28/Kasas, 50; 47/Muhammed,
    19; 57/Hadîd, 20
    320] 6/En'âm, 140 ve 148; 7/A'râf, 28, 30, 131; 21/Enbiyâ, 24, 39; 27/Neml, 61; 28/
    Kasas, 57; 30/Rûm, 56 vd.; 31/Lokman, 20
    321] Bkz. 6/En'âm, 144; 16/Nahl, 24, 25; 31/Lokman, 6
    322] 6/En'âm, 140; 18/Kehf, 5
    323] Krş. Bebek, 66; Elmalılı, 2/240-241; Said, Bilgi, 33
    324] 67/Mülk, 10; krş. 43/Zuhruf, 78-80
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 174 -
    bilginin bulunmadığı konularda olması ön şartıyladır. Oysa Allah’ın
    dini ve O’nun istekleri hususunda
    böyle bir durum söz konusu
    değildir. Çünkü
    O’nun kitabı, kendi metoduyla insanoğluna durmadan
    seslenmekte, hayra çağırmakta ve anlaşılmayı
    beklemektedir.
    “Yani zulümle suçlanamayız. Çünkü onlar uyarıcıların
    uyanlarına
    kulak asmadılar. Ve helâk oldular.
    Onları uyarmak ve helâk
    olmadan önce kendilerini
    doğruya çağırmak yolunda hiç bir çaba
    sarfedilmemiş olsaydı, o zaman helâk edilmeleri zulüm olurdu.” 325
    Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde Elmalılı (V. 1942) ise şöyle
    diyor: “Bu bilgisizlikleri onlar için aslında
    müşriklikte ısrar etme
    açısından bir mâzeret olmamakla beraber, okuyup yazmaları mektep
    ve medreseleri olmayan, okuma yazma bilmeyen bir kavim
    olduklarından dolayı arap müşriklerinin çoğunluğuna
    nazaran
    bu habersiz oluşlarında bir mâzeret olma şüphesi bulunabilirdi...
    Onun inişi işitildikten
    sonra onu öğrenme ve öğretme ile meşgul
    olmayıp hükümlerinden habersiz kalmanın bir mâzeret teşkil etmeyeceğini
    kesin olarak anlatmak gibi bir hikmeti de ihtivâ etmektedir.”
    326 Esasen Kur’an, toplumda oluşan olumsuzluklara
    karşı tarafsız kalınmasına bile itiraz etmektedir327. Çünkü anlaşılıyor
    ki, toplum hayatında yapılması mutlaka gerekli olan sosyal
    görevler yapılmadığı zaman, fatura sadece kötülüklerin sahiplerine
    değil, orada yaşayanların tamamına kesilmektedir. Bunun da
    ötesinde Kur’an, yeryüzünün herhangi bir parçasında
    meydana
    gelen olayı da tüm yeryüzünün olayı
    olarak görmekte ve daima “,
    arz” kelimesini kullanmaktadır. Bu nedenle cehâleti bilerek tercih
    etmiş yani sorumluluğu bile bile üstlenmiş olmamak için Kur’an’ın
    özellikle üzerinde durduğu ataları taklit
    hususu, onlardan tevarüs
    edilen değerlerin sorgulanması
    noktasında aklını kullanmayanların
    konumunda
    olmamak hususunda dikkatli olunması gerektiği
    ve Kur’an’ın bunu ısrarla vurguladığı bilinmelidir.
    328
    Kur’an kıssaları mahiyetleriyle beraber, kullar bunlardan ibret
    alıp kendi durumlarını bu zaviyeden
    gözden geçirsinler emrini de
    havidir. Bu anlamda
    Kur’an kıssaları da bir mânâda ahkâm âyetlerinin
    işlevini görmektedir. Bu nedenle insanın, kıyamet
    sahnesi
    şeklinde cereyan eden tasvirleri de dikkate alarak Kur’an’m mesajına
    kulak vermesi gerekir.
    329
    325] Mevdudi, Tefhim, 4/61, 181, 472; krş. Muhammed Kutub, Akide, 238 vd.
    326] Elmalılı, 3/489, 6/En’âm, 156
    327] 7/A'râf, 164, 165; 8/Enfâl, 33; İbn Teymiye, Siyaset, 103-104
    328] 46/Ahkaf, 5; 10/Yûnus, 35-36, 66
    329] Der Râh-ı Hak, 176; Mevdudi, Firavun, 86-87
    OKUMA VE YAZMA
    - 175 -
    Bilindiği gibi İslâm-teslim olmak, irâdeye bağlı bilinçli bir eylemdir.
    Kur’an’m bütün mesajı insanın iradî eylemleriyle oluşturacağı
    yaşamını düzgün bir çizgide tutmaya yöneliktir. Bu nedenle
    insanlar hem bireysel hem de toplumsal yönden sorguya çekileceklerdir.
    Bu sorgulamanın bireysel olan yönü uhrevi, toplumsal
    yönüyse dünyevi olmaktadır. Kur’an’-ın ifadeleri, bireyleri içgüdüleriyle
    değil, sahip oldukları
    hür irâdeleriyle yaptıklarından sorumlu
    varlıklar
    halinde kabul etmektedir. İşte yolunu seçme hakkıyla
    doğan birey, uyumlu ya da uyumsuz rollerden
    birini tercih
    ederken her halükârda rolünden yana davranışlar sergilemeye çalışmak
    durumundadır.
    Özetle iki boyutlu insanın hangisini tercihi,
    kendi
    hür irâdesinde somutlaşmaktadır.330
    “İslâm insanı mütemadiyen, öğrenme ve öğretmeye
    teşvik eder.
    Böyle olmasına rağmen, bir müslümanın öğrenmemesi mâzeret
    sayılır mı? Hayır hiç bir zaman ‘cehâleti’ sebebiyle iyiliği kötülükte,
    itaati isyanda arayan bir kimse mazur değildir. Ancak yeni
    müslüman
    olmuş, henüz öğerenecek zamanı bulamamışsa, o, mazurdur.
    Bundan başkası mazur olamaz. Nitekim Allahu Teala, bilmiyorsanız
    zikir ehline
    sorunuz buyurmuşlardır.” 331
    “Ahkâm-ı şer’iyeye cehil, dâr-ı İslâm’da özür olmadığından
    bir kimse ma’siyetin, ma’siyet olduğunu
    bilmeyerek işlemesinden
    azabından halas olması lazım gelmeyeceğine bu âyet delalet
    eder. Çünkü; Fahr-i Razi’nin beyanı veçhiyle bir kimse ma’siyetin,
    ma’siyet olduğunu bilmese velakin öğrenmeye muktedir
    oldukça
    o ma’siyetin ikabından kurtulamaz. Mesela Yahudi, yehudiyetin
    küfür olduğunu bilmeyerek
    Yehudiyette devam ettiğinde onun
    hakkında cehil özür olmaz. Zira; din-i İslâmın zuhuruyla edyân-ı
    sâirenin butlanını tahkik etse öğrenebileceğinden
    tahkik etmediğinden
    dolayı mazur olmaz.” 332Bunun gibi İslâm kültürünün egemen
    olmadığı diğer bir ifade ile Hıristiyan ve Yahudilerin ya da
    İslâm’dan habersiz insanların yaşadığı bölgelerde oryantalistlerin
    tahrif ederek 333 tanıttığı ve dolayısıyla özünden farklı ve yanlış
    330] 6/En'âm, 49; 35/Fâtır, 42; Said, Yasalar, 54, 61-62, 75; agm., Bilgi,
    76-77
    331] Altıntaş, Câhiliyye, 57-58,63; ayrıca bkz. Enbiya: 21/7; Gazali, Kimya-yı Saadet
    I-II, 101-102; Razî, 4/192, 204-206, 11/40, 103-104, 145, 18/299, 348,
    23/12; el-Hemmam, el-Feteva el-Hindiyye, 2/276-277; Kutub, Fi Zilal,
    2/247-250, 327,343-345, 397-398, 464, 3/226-227, 377-380, 5/142, 457-458,
    464 vd., 6/204, 350-354, 507-512, 530-536, 7/90, 8/401-406, 460-462, 9/48,
    58-60, 86-90, 12/534, 13/316; Rıza, el-Menar, A'raf: 7/172-173 tefsiri; Gamidi,
    456 vd.; Bilmen, Tefsir, 2/117 vd.
    332] Vehbi, 2/862
    333] Sözgelimi müsteşriklerin hazırlamış olduğu ve türkçeye uzun bir süreçte
    tercüme edilmiş olan, üstelik adına da islâm Ansiklopedisi dedikleri ciltlerce
    kitap bunun bir örneğidir. Ayrıca bkz. Paret, 19, 53-71, 101-104, 134-
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 176 -
    bir şekilde algılandığı İslâm’a karşı lakayt ve dahası düşman olan
    insanlar mazur olmuyorsa 334 eğer bu durumda dosdoğru şekline
    ulaşma imkânları olduğu halde bunu değerlendirmeyen
    insanlar
    mazur olabilir mi acaba?
    Diğer bir açıdan, “fetret” ehlinden olsa bile insanlar yapıp ettiklerinden
    dolayı müstehak oldukları
    sıfatla nitelenirler. Bunun
    gibi dünya ahkâmı itibariyle
    durumlarına uygun muhatap oldukları
    hukuk
    ile sorumlu tutulurlar. Bu böyle iken fetrette bile
    olsa
    kişi bir adım ileri atarak kendi tercihi ve rızasıyla
    tevhidi tebdil ve
    tağyir etmişse, keza kendi irâdesiyle dinin şirk diyerek reddettiği
    bir itikadı benimsemiş,
    küfür-şirk dediği bir ameli işliyorsa onun
    bundan sorumlu tutulacağı, mazur görülemeyeceği aşikârdır.335
    Risâlet gelmeden yani fetret döneminde de eşya ve olayların
    değer hükmü olarak “iyi-güzel=hüsn ve kötü-çirkin= kubh” olduğunu
    akıl nimeti vasıtasıyla bilebilmek mümkün olduğu halde 336
    Allah (c.c.) insanoğlunu sırf bununla muahaze etmeyip ilaveten
    bir de uyarıcı ve müjdeleyici bir elçi göndermeyi
    gerekli görmüştür.
    Ancak bu dönemde bile insanlar
    yaptıklarından dolayı ahiret
    ahkâmı açısından
    bir anlamda İslâm’ın ‘kanunilik ilkesi’nin bir gereği
    olarak mazur olmakla beraber dünya ahkâmı açısından niteleme
    itibariyle mazur sayılmamaktadırlar.
    337 Başka bir ifade ile
    Allah, biz hükmedici değil,
    bunun yerine azap edici değiliz demiştir.
    338 Nitekim
    ilk şirkin Nuh (a.s.) kavminde başladığı bilinmektedir.
    Ama aynı zamanda bu elçinin hitap ettiği o insanları
    müşrik
    diye nitelediği de malumdur. Bu nedenle
    kişiler her ortamda yapıp
    ettikleriyle alakalı İslâm’ın değer hükmüyle muhâtaptır.339 Öte
    taraftan yine kişi, fetrette bile olsa kendi rıza ve tercihiyle İslâm’a
    göre küfür ve şirk olan bir tasarrufta bulunmuş
    ise bu tasarrufu
    kendisini bağlayıcı olmakta ve fetret hali kendisi için bir özür teşkil
    etmemektedir.
    Bu bağlamda olmak üzere gelen elçi sorumlu oldukları
    hususları
    kendilerine beyan ettikten daha doğru bir ifade ile
    135; Ekinci-Gilchrist, 53-55, 60,78-82, 94
    334] Krş. Süleyman Dünya, İman-Küfür Sınırı, 186-188; Razi, 7/431-432
    335] İbn Habib, el-Munammak, 174; Nesefi, Keşf'ul-Esrar, 2/456 vd.; krş. Tecrid,
    Menakıb, n. 1435, 9/234 vd.; İbn Hişam, 1/116; ayrıca bkz. Nesefi, Tefsir,
    2/125
    336] İbn Teymiye, Feteva, 8/428 vd., 11/676 vd.; Ali-i Ferrac, 17 vd.; Mevdudi, Tefhim,
    7/132-134
    337] Krş. -Tevrat- Levililer 5/17; -İncil- Romalılara 2/13, 3/20, 5/13, 7/7
    338] 17/İsrâ, 15; Ali Ferrac, 44, 53, 55, 280, 281; bu durum çoğu zaman birbirine
    karıştırılmaktadır. Örnek olarak bkz. Ferid, 37-39, 75-79, 95, 98, 103
    339] Krş. 9/Tevbe, 6; İbn Kayyım, Zad'ul-Mead, 4/226
    OKUMA VE YAZMA
    - 177 -
    gündemlerine soktuktan itibaren 340 iman etmeyenler bu davranışlarından
    ötürü sorumlu tutularak hesap vermek durumunda
    bırakılmaktadırlar.
    “Bir peygamberin davetini işitip küfür ve şirkte
    ısrar edenler cehennemde azap olunacaktır. Bunda hiç bir niza
    ve ihtilaf yoktur.” 341
    Buna göre Son Peygamber’in gelişinden bu yana günümüzde
    ve de gelecekte mesajın gündemde oluşu,
    daha doğru bir ifade ile
    tahrif edilmemiş olarak dileyenin rahatlıkla ulaşabilme olanağına
    sahip olması
    hasebiyle bir fetret döneminden bahsetmek olası
    değildir.342 Çünkü her ne sebeple olursa olsun İslâm
    düşüncesini
    öğrenmek yerine başka şeylerin peşine
    düşen insanların burada
    cehâleti bilerek tercih ve öte şeylerin de bilerek âlimi olmaları realitesi
    söz konusudur. Bu nedenle böylesi sebeplerden kaynaklanan
    bilgisizliği, fetret olarak izah etmek imkânsızdır.
    Nitekim fukaha
    fetret deyince genelde İsa (a.s.) ile Rasulü Ekrem arasındaki zamanı
    kastederler. Bu sürede
    gelip geçenlere ehli fetret demişlerdir.343
    Öte yandan fetret dönemlerinde yaşamış insanların
    yaptıkları
    ve inandıklarıyla hesaplarını Allah’a verecekleri, Allah’ın ise
    onlara ne yapacağı hususunda
    ahkâm kesmenin gereği olmadığı
    açıktır. Ancak
    şu bilinmektedir ki içinde yaşanılan bu dönem
    fetret dönemi değildir. Aksine bir düşünce, İslâm’ın evrenselliğini
    iptal mânâsına geleceği gibi artık elçi gelmeyecek ve Muhammed
    son elçidir şeklindeki İslâm’ın temel hükümlerinden birini
    geçersiz kılarak yeni bir peygamber beklemek gerektiği sonucunu
    doğuracaktır. Şu halde bu dönemin fetret dönemi olmadığım
    çünkü Kur’an’ın tahrif edilmediğini ve hükmünün iptal edilmediğini
    bilmek lazım. İnsanlar onu kulak ardı etmiş, öğrenmeye
    gayret göstermemiş
    yahut gerek görmemişse bunun kendileri için
    mâzeret sayılması doğru olmasa gerektir. Çünkü bu kitabın ölçülerini
    ve temsilcisinin hayatının güzelliğini
    esas alması gerekirken
    bunun yerine başka şey-kişiler koyan birinin mazur olduğunu söylemek
    olası
    değildir.
    Konuyla ilgili kaynaklarda peygamberin mesajının
    ulaştığı
    kimselerin cehâletinin mâzeret olup olmadığından
    öte peygamber
    mesajı ulaşmamış, bundan
    haberdar olamamış kişilerin bile
    mazur sayılıp sayılamayacağı tartışması yapılmaktadır344; Kuşku-
    340] Krş. Buhârî, Keşfu’l-Esrar, 3/1466-1467
    341] Tecrid, Cenaze, n. 665, 4/543
    342] Krş. –İncil- Yuhanna 15/22
    343] Tecrid, Cenaze, h. no: 665, 4/544; fetret için bkz. Aktaş, Cehâlet, 256-271
    344] Bkz. Maturidi, Tevhid, 79 vd., 248 vd.; Hanifi Özcan, Çoğulculuk,
    47, 57, 80,
    88, 96
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 178 -
    suz Allah’tan mesaj almayan-alamayan ya da kendisine mesajın
    ulaşmadığı insanların, üzerinde bulundukları hale binaen sorumlu
    tutulmaları ilâhî adalete uygun düşmeyecektir. Zira bilindiği gibi
    Allah (c.c.) kendisi hakkındaki doğru bilgiye (tevhid), insanların
    akıllarıyla yapacakları muhakeme sonucu ulaşmalarını şart koşmamış
    yahut mükellefiyeti sırf buna yüklememiş; aksine aynı
    zamanda
    elçiler de göndermiş ve mesuliyeti bunların risaletlerinden
    haberdar olup olmamaya bağlamıştır. Esasen risaletten habersiz
    bir toplum bırakılmamıştır. Ancak süreç içerisinde tahrifatın yapıldığı
    da bir realitedir. İşte bu tahrifatın
    yapıldığı bölgelerde doğanyaşayan
    ve bu tahrifata varis olan kimselerin çevrelerinde bulduklarından
    ötürü sapıklıkta olmaları, -bu sapıklıklarının kendileri
    için ‘doğru’ kabul edildiği
    anlamında değil fakat sorumluluğun
    şartları olan akıl ve risaletten ikincisinden sağlıklı bir şekilde haberdar
    olamadıkları
    için- kendilerini ahiret ahkâmı açısından sorumlu
    kılmamaktadır.
    Öte yandan nihaî referansı İlahî Hikmet’te
    mündemiç, kötülük(ğ)ün varlığıda yadsınamaz.Nitekim araştırmacıların
    çeşitli açılardan değerlendirdiği 345bu problemi kimileri
    Tanrının yokluğuna gerekce saymıştır.346 Ancak kudret, adalet ve
    merhamet sahibi Allahın kullarını bunun tasallutuna terk etmediği
    de ayrı bir realitedir. Zira ‘kötülük’ denilenin, bunu gerektirecek
    çapta olmadığı bir yana, Kadir Adil ve Rahim olan Allah’ın insanoğlunu
    maruz kaldığı böylesi şeylere terk etmediği,aksine çeşitli
    vasıtalarla temasını sürdürdüğü de mâlumdur. Kaldı ki kötülüğün
    varlığı,terbiye,uyarı,disiplin,imtihan,ceza vs.açılardan kullar
    için bir bakıma gereklidirde.Ancak yinede ferdin mesajla sağlıklı
    buluşmasına engel teşkil ediyorsa bununda mesuliyete mani bir
    durum oluşturacağı ve dolayısıyla ahiret ahkamı açısından cezaya
    müstehak kılmayacağı anlaşılmaktadır. -Allah’u a’lem-). Bu durum
    günümüz şartlarında ve özellikle bölge coğrafyası açısından değerlendirildiğinde
    insanlara tebliğin ulaştığı, herkesin peygamberin
    mesajından haberdar olduğu, cehâletlerinin bunu önemsemeyişlerinden
    yahut edindikleri kanaat önderlerine tabi olmaktan
    kaynaklandığı görülmektedir.347
    Durum - Mekân Açısından Cehâlet
    Cehâletin-bilmemenin iki ayrı ortamı vardır. Biri, İslâm’ın egemen
    olduğu ülke olan Dâru’l-İslâm, diğeri İslâm’ın dışında bir
    345] BKZ.Werner,13vd.
    346] bkz. C. Sadık Yaran, Kötülük,10,36-37; Mutahhari, Adl-i İlâhî, 81
    347] Mustafa Akman, Kur'an'da Câhil Câhiliye Cehâlet, Buruc Yayınları, s. 164-
    189
    OKUMA VE YAZMA
    - 179 -
    inancın- hayat tarzının egemen olduğu ülke olarak dâru’l-harbdir.348
    Dâr, lugatlarda yerleşme mekânı olarak tavsif edilir.349 Bunların
    birincisinde
    söz konusu şeyin (bilmemek) mâzeret olmadığı
    noktasında
    konuyla ilgili hiçbir ihtilaf varid değildir. “Dâru’l-İslâmda
    bilmemek mâzeret değildir.”.350 “Bize göre bilmemek özür değildir.
    Akıl bilgiye götüren
    bir vâsıtadır.”.351
    Dâru’l-İslâmda bilgisizliğin özür sayılmadığı bir kaidedir. Çünkü
    Dâru’l-İslâmdaki kişilerin bilgi sahibi oldukları farzedilmektedir.
    Bu nedenle müslüman bilmesi gereken hususları bilmemekle
    mazur sayılmaz.
    Dolayısıyla şer’i hükümlere bilgisizlik - cehâlet
    iddiasıyla kimse muhâlefette bulunamaz. Çünkü burada
    cehâlet
    özür sayılamaz.
    Buna göre İslâm diyarında oturan herkesin farzları
    da, yasakları
    gösteren genel esasları da bilmesi gerekir. Onları bilmemek
    özür sayılmaz. Ancak delili
    kesin olmayan hususlar bunun dışındadır.
    Aslında bu gibi delili kesin olan hususları bilmemek suçtur. Suç
    ise başka bir suçu meşru kılmaz.
    Fakihlerin cumhuru, İslâm ülkesi olmayan memleketlerde
    İslâmî hükümler hakkındaki cehâletin şer’î teklifleri kaldıracak derecede
    kuvvetli bir mâzeret olduğunu kabul etmiştir. Sözgelimi;
    bir kimse Dâru’l-harbte müslüman olsa ve İslâm diyarına göçmese;
    bu yüzden de namaz, oruç ve zekât gibi farzları
    bilmediği için
    yerine getirmese, öğrendiği zaman
    onları kaza etmekle mükellef
    olmaz. Bu son kaideye
    İmam Züfer 352 muhalefet etmiştir. O, kişi,
    İslâm’ı kabul etmekle bütün hükümlerini üzerine
    almış demektir.
    Öyleyse onları yerine getirmelidir. Bilmediği için vaktinde eda etmemekte
    mazurdur.
    Fakat öğrenince mükellef olduğu vecibeleri
    kaza
    etmesi gerekir espirisinden hareketle öğrenince onları kaza
    etmesi vacip olur, demiştir.
    İmam Züfer’in bu yaklaşımının aksine, fukahanın çoğunun
    yaklaşımı şöyledir: Dâru’l-harb, şer’î hükümlerin
    bilinmesine elverişli
    değildir. Hükümlerin kaynakları orada meşhur olacak şekilde
    herkese ulaşmamıştır. Oradaki bilgisizlik, delili bilmemektir. Delil
    üzerinde cehâlet ise teklifi düşürür. Çünkü Dâru’l-harbde müslüman
    olan kimseye hitap, teveccüh
    etmez.353
    348] Zeydan, Fıkıh, 145, agm., Fert ve Devlet, 23-24
    349] İbn Manzur, 4/298; Elmalılı, 2/138 vd.
    350] Damad, Mecme'ul-Enhür, 1/147 -Geçmiş namazların kazası bâbı-
    351] Ziyauddin Gümüşhanevi, Ehli Sünnet, 55 ve 160
    352] v.158/775
    353] Bkz. Molla Hüsrev, 34S; Aydın, Hukuku Bilmeme I/271-272
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 180 -
    Esasen Dâru’l-harbde müslümanlarm İslâmî hükümler
    hakkında
    bilgi sahibi oldukları farzedilemez. Çünkü Dâru’l-harb şer’i
    hükümlerin öğrenildiği, bilinebileceği
    yer değil, aksine onların
    öğretümediği, bilinmediği
    bir yerdir. Başka bir ifade ile Dâru’lharb,
    İslâmî hükümlerin yayılıp tanındığı bir memleket değildir.
    Ancak yine de “aslında İslâm diyarı olup sonra dâru’l-harbe
    dönüşen memleketlerin halkı, bilmemelerinden
    dolayı mazur
    sayılamazlar.”.354
    Dâru’l-harbte müslüman olup da emirleri yerine getirmeyen
    kişi hakkında Ebû Hanife 355 ve İmameyn’in görüşü şöyledir: “Bu
    husustaki dini hitap-delil o kimseye kavuşmadığından, bilgisizliği
    özür sayılır. Çünkü bu durumda kendisi kusurlu değildir.
    Bilgisizlik,
    delilin kendisinin kapalı ve gizli kalmasından ileri gelmiştir...
    Dâru’l-harb üzerinde tebliğ velâyeti kesik olduğundan, şer’i hitap
    oradaki mükelleflere takdiren ulaşmış sayılmaz... Buna mukabil
    Dâru’l-İslâmda bir kimsenin bu husustaki bilgisizliği
    özür kabul
    edilmez. Çünkü Dâru’l-İslâmda bulunmakla
    onun hakkında hükmen
    bu ilim sabittir. Bilgisizliği kendi şahsi kusuruna dayandığından
    özür sayılamaz.”.356 Ancak mezhep imamları, darul-harpte
    İslâm’a giren kimsenin, müslümarüara farz olan hükümleri, güvenilir
    bir yolla öğrenmesi halinde, yapması gerekeni terkte ve terk
    etmesi gerekenleri yapmada mazur sayılamayacağında müttefiktirler.
    Buna göre “cehâlet, kitap ve sünnet nass’ı ile sabit olan hükümler
    hakkında bir mâzeret teşkil etmez.” 357
    Buradaki temel espiri şudur: Bir şeyi bilmekten öte, o şeye ulaşabilme
    olanağının olup olmadığı daha
    önemlidir. Bu nedenle söz
    konusu mevzuda bilgisizliğin,
    mükellefin kendi kusuru olup olmaması
    çok önemlidir. Çünkü vücup için bilfiil bilgi değil de hükmü
    bilme imkânının bulunması yeterlidir. Dâru’l-İslâmda bu imkân
    var olmasına karşın Dâru’l-harbde yoktur.
    Nitekim beşerî kanunlar da bilfiil bilme yerine bilebilme olanağına
    sahip olmayı esas almışlardır. Bu kanunlara göre hükümlerin,
    sözgelimi resmi gazetede
    yayınlanması gibi bilinen neşir
    yoluyla neşr edilmesi durumunda artık bu hükümlerin herkes tarafından
    bilindiği kabul edilir. Dolayısıyla kanunu bilmemekle hiç
    kimse mazur görülmemektedir. Buna göre kaide şudur: Kanunun
    354] Hasan Karakaya, Fıkıh Usulü, 415
    355] v. 150/767
    356] Özel, 178
    357] Ebû Zehra, Fıkıh Usulü, 301
    OKUMA VE YAZMA
    - 181 -
    bilinmemesi itirâzı kabul olunamaz.
    Başka bir ifade ile çağdaş kanunlar da, kanun hakkında bilgi
    edinme imkânı ile yetinmekte, bilfiil bilgi sahibi olmayı şart koşmamaktadır.
    Milletin her ferdi için bilgi edinme imkânı hâsıl olunca
    cehâlet özür sayılmamakta ve dolayısıyla kişi, bilfiil bilgi sahibi
    olmasa bile, biliyor farzedilmektedir.
    Anlaşıldığı gibi bilgisizliğin kişinin kendi kusurundan
    dolayı olması
    durumunda bunun özür olamayacağı
    açıktır. Bunun yanında
    esas olan, doğrudan
    doğruya bilmek değil, bilebilme imkânının
    varolmasıdır.
    Nitekim Fakih Kâsani 358de buna dikkat çekmekte ve
    Dâru’l-İslâmı ilim yurdu olmakla nitelemekte ve buna bağlı olarak
    da bilmemenin
    mâzeret olamayacağını belirtmektedir.359
    Dikkat etmek lazım; bilmemek-cehâlet ayrı, bilmeye
    çalışmamak
    ayrıdır. Gene bilmek için imkân olduğu halde câhil kalmak
    bambaşkadır. Bu, doğrudan
    kişinin kendi kusurudur. Ve zaten
    başlı başına bir suçtur.360
    “Şu kadar var ki ilmin-bilginin gerçekten var olması
    şart değildir.
    Aksine ona ulaşma imkânının var olması yeterlidir. Bu ise
    Dâru’l-İslâmda mümkündür. Çünkü o şer’î ahkamın bilindiği, darulilimdir.
    Bu imkân Dâru’l-harbte bulunmaz. Çünkü orası darulcehâlet,
    İslâmdan yana bilgisizlik yurdudur. Yalnız bu, iman, şükr-i
    nimet, küfrün haramlığı, küfran ve sair benzer konularda farklıdır.
    Çünkü bu ahkâm şeriatın
    vacib kılmasıyla kayıtlı değildir. Aksine
    bu, bize -hanefiler- göre mücerred akılla vacibdir. Bu ibareyi Ebû
    Yusuf 361 Ebû Hanife’den 362 rivâyet etmiştir. Ebû Yusuf şöyle dedi:
    Ebû Hanife şöyle diyordu: “Yaratıklardan hiç kimse için yaratıcısına
    dair bilgi hususunda cehâlet mâzeret değildir. Çünkü bütün yaratıklara
    Rabbi bilme ve onun tevhidi noktasında vücubiyet vardır.
    Bilmekle mükelleftirler... Farzlara gelince bunlara dair bilgiye sahip
    olamaz, bu bilgi ona ulaşmaz ise bu durumda onun hakkında
    hükmi delil kaim olmaz. Sorumlu olmaz... dâru’l-harbde Allah’a
    iman konusunda bilmemek
    bir mâzeret değildir.” 363
    Burada vasatın/ortamın esas alınması prensibi söz konusu olduğundan
    dolayı kişinin aklını kullanmak gibi kendi imkânlarıyla
    ulaşabileceği hususlar yine mâzeret sayılmamaktadır. Sözgelimi
    358] v.587/1191
    359] Kâsani, 7/132
    360] Bkz. eş-Şafii, er-Risale, 197-198; M. Ebû Zehra, Suç ve Ceza, 1/425-436
    361] v.182/798
    362] v.150/767
    363] Kâsani, 7/132
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 182 -
    Allah’a iman etmek
    noktasında kişi aklını kullanmak sûretiyle
    imana
    ulaşabilir denilerek bu hususta da cehâlet, mâzeret kabul
    edilmemektedir.364
    Buradaki temel husus şu olmaktadır. Dâru’l-harb diye tesmiye
    edilen vasatta sadece İslâmî değerlerin o bölgeye ulaşması cihetiyle
    bazı istisnalar söz konusudur.
    Orada gayri İslâmî bir yönetimin
    egemen oluşundan kaynaklanan bir durum mevcuttur. Söz
    konusu otorite orada İslâm’ın yayılmasına, anlatılmasına mani olmakta
    bu nedenle İslâmî hükümler bilinememektedir. Bu anlamda
    böylesi bir yerde değil
    bilfiil bilmek, bilebilme olanağına sahip
    olmak dahi söz konusu değildir. Esasen cihadın gerçek sebebi
    de
    budur. Çünkü o (cihad), bir bakıma İslâm’ın mesajını ulaştırmak,
    önündeki engelleri kaldırmak ve İslâm’ın hâkimiyetini tesis etmek
    demektir.365
    Bu anlamda Mekke’de, müslüman olmanın değil, ama Allah’ın
    dininin anlatılmasının önünde ciddi mânâda engeller bulunmadığından
    cihada gerek duyulmamıştır.
    Çünkü orada dinin elçisi
    mesajını her halükârda kitlelere iletebiliyordu. Gündeme sokup
    kamuoyu oluşturabiliyordu. Öyle ki uzak yerlerden bile mesajını
    duyup merakla dinlemeye yahut kabule
    gelenler olmakta idi366.
    Bu nedenle insanların, merak
    etmişlerse ve de kendilerini saptıran
    önderlerinin
    hegamonyasından kurtulup peşine düşmüşlerse öğrenme
    imkânları mevcuttu. Nitekim kurulan panayırlarda
    “gece
    sohbeti halkaları, tertiplemeleri, problemlerin çözümü, karmaşık
    meselelerin sağlıklı biçimde halledilmesi ve bütün bunlar için
    oturumlar düzenlemelerde ele geçmez olanaklar sağlıyordu.”.367
    Buna binâen Rasûlullah (s.a.s.) da gerek bu dönemlerde gerekse
    hac döneminde gelmiş olan halkın çadırlarını
    dolaşıp yaygın eğitim
    çerçevesinde mesajını anlatıyordu.
    368
    Keşful-Esrar’ın yazarı konuyu şu şekilde değerlendirmektedir:
    Dâru’l-İslâmda yaşayan kişiye hitap, ya tebliğ sûretiyle gerçekten
    ya da bu ortamda yaygınlığına
    binaen takdiren ulaşmış sayılır.
    Nitekim o da bu ülkenin bir ferdidir. Onun inkârı taannüt
    ve cehâlettir. Cehâletin taannüt (inat) şeklinde olmayanı mâzeret
    sayılmaz. Taannütle beraber olanı ise hiç mâzeret sayılamaz.
    Dâru’l-harbten hicret etmemiş müslümanın cehâleti kendisi
    364] Ayrıca bkz. Udeh, 1/400-404
    365] Draz, 64-65; Said, Şiddet, 32, 35, 46, 49, 55-56, 69-70
    366] Bkz. Buhârî, Menâkıb, b. 9 n. 28, 7/3317; Tecrid, Menâkıb, n. 1436, 9/239 vd.
    367] Derveze, Hayat, 1/193, 263, 3/179
    368] Yıldız, 330, 335; M. Ali Kapar, Asr-ı Saadet, 2/341
    OKUMA VE YAZMA
    - 183 -
    için mâzerettir. Öyle ki bunlar onu bağlamaz
    bile. Çünkü inmiş
    emirler onun açısından gizli
    sayılır. Dolayısıyla hakkındaki cehâlet
    özür sayılır. Kaldı ki onun bunda bir kusuru (ihmali) bile yoktur.
    Çünkü bu cehâlet bizzat delilin ortada olmayışından kaynaklanmıştır.
    Nitekim hitap da ilkin inerken böyledir. Kendisine ulaşmamış
    olan kişi mazurdur. Küba ehli kıssası ile içkinin haram kılmışıyla
    ilgili rivâyetlerde olduğu gibi. Ancak hitap, İslâm ülkesinde
    yaygınlaşınca şüphesiz şeriat sahibince tebliğ tamamlanmış sayılır.
    Kim bu andan sonra câhil kalırsa
    kesinlikle bu tamamiyle kendi
    kusuru ve ihmali sonucunda olup delilin gizli oluşundan dolayı
    olmamaktadır.
    Bu nedenle mazur olamaz. Tıpkı şehirde
    su bulunmasına
    rağmen peşine düşmeyip teyemmüm
    ederek namaz kılanın
    durumu gibi. Bunun namazı
    câiz değildir.
    Esasen Dâru’l-harb, cehâlet ve ahkâmın kaybolma ülkesidir.
    Bu nedenle orada yaşayanın cehâleti hadleri
    kaldırmada bir şüphe
    olarak kabul edilebilir. Ne ki zina hakkındaki cehâleti kaale
    alınamaz. Çünkü zina bütün dinlerde haramdır. Onun haramlığına
    dair bilgi şer’î hitabın- ulaşmasına bağlı değildir. Ta ki onun
    nezdinde haramlığı kesinleşmiş olsun. Bu nedenle böylesi bir şüphe
    haddin iskatına vesile olamaz. Keza zımminin, içkinin haram
    olduğuna dair cehâleti de böyledir. Çünkü o, İslâm ülkesinin bir
    ferdidir. Ve içkinin haram olduğu ilkesi de her tarafta
    yaygındır.
    Bu yüzden onun bu konudaki cehâleti hadler açısından şüphe sayılamaz.
    Acaba işitmiş midir diye tereddüde sebep sayılamaz. Bilakis
    onun bilgisizliği onun öğrenme isteyişindeki ihmalkârlığından
    kaynaklanmış olup ve bu da mâzeret sayılamaz.
    Dâru’l-harbteki
    hicret etmemiş müslümanın şeriat konusundaki cehâleti özürdür.
    Öyle ki bir müddet orda kalsa namaz kılmasa da oruç tutmasa da
    keza namaz kılıp oruç tutması gerektiğini bilmese
    de bunları kaza
    etmesi gerekmez. Şüphesiz nazil olmuş hitap onun açısından gizlidir.
    Çünkü hitap ona ne işitmiş olması sûretiyle gerçekte ve ne de
    yayılmış
    olması ve şöhreti dolayısıyla takdiren ulaşmamıştır.
    Bilindiği
    gibi Dâru’l-harb, İslâm ahkâmının yayılıp şöhret bulduğu bir
    ortam değildir. Bu sebeple
    hitaba dair cehâlet mâzerettir. Çünkü
    o delili aramada
    kusur etmemiştir. Aksine buradaki cehâlet bizzat
    delillerin gizli kalmış olmasından kaynaklanmıştır.
    Şöyle ki onlara
    yapılan tebliğin kesik olması
    sebebiyle orada yayılamamıştır.
    Anlatılanlardan anlaşılmıştır ki şüphesiz hitabın/mesajın hükmü,
    muhatap ondan haberdar olmadıkça
    kesinleşmez. Çünkü
    onun, ondan haberdar olmadan
    ona inanması gücünü aşar. Bu
    sebepten dolayı mazur görülür. Fakat hitap İslâm beldesinde yaygıntaştığında
    artık dinin sahibince tebliğ kesinlikle tamamlanmış
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 184 -
    demektir. Çünkü onun, herkese teke tek tebliğ etmesi, gücünü
    aşar. Şüphesiz onun yapabileceği,
    daveti yaymak (gündeme sokmak)
    tır. Nitekim Peygamber (s.a.s.), çevredeki krallara mektup ve
    elçiler göndermek sûretiyle kendisini herkese tebliğci yapmıştır.
    Öyle ki o şöyle diyordu: “Âgâh olun. Ben tebliğ
    ettim mi? Allah’ım
    sen şâhid ol!” Bundan şu anlaşılır:
    Tebliğ, hitabın şöhret bulması
    ve yayılmasıyla tamam olur. Kim de onun şöhret bulmasından
    sonra câhil kalırsa bu tamamıyla onun kendi kusurundan kaynaklanmıştır.
    Yani o, bu sebepten dolayı câhil kalmıştır. Çünkü hitap,
    gizli kalışının aksine şöhretinden
    dolayı rahatlıkla bulunabilecek
    hale gelmiştir.
    Bu nedenle biz, Dâru’l-İslâmda bir zımmi müslüman
    olduğunda bir müddet geçtiği halde vacip olduğunu
    bilmediğinden
    namaz kılmayacak olursa onun bunları kaza etmesi gerekir
    demiştik. Çünkü o, hükümlerin şüyu bulduğu beldededir. Keza o
    insanların
    toplanmalarını görmekte ve ayrıca İslâm’ın ahkâmını
    sorma imkânına sahiptir. Kaldı ki sormamak ve öğrenmemek ondan
    kaynaklanan bir kusurdur. Bu nedenle o mazur görülemez.
    Şöyle ki şehirde su bulunmasına rağmen, olmadığı zannıyla su
    talep etmeyip (aramayıp) teyemmüm ederek namaz kılan kişinin
    namazı geçerli değildir. Çünkü o normalde suyun bulunduğu bir
    yerdedir. Ve onu temin etmemekle
    de kusurludur369.
    Günümüzde İslâm’ın ilkeleri, insanlardan ne istediği,
    nelerden
    sakınmaları gerektiği hususu âleme yayılmış durumdadır. Kimse
    bu bilgilere, söz konusu
    mesaja ulaşamadığını iddia edemez. Yahut
    kimsenin
    buna ulaşması noktasında bir bahane, bir mâzeret
    ileri sürmesi mümkün değildir. Yaşadığımız coğrafyada bu inancı
    tercih edip de, öğrenmek için gayret gösterdiği halde ulaşamayan,
    öğrenme imkânı
    bulamayan tek kişiden bahsedilemez. Bilindiği
    gibi öğrenmemekten dolayı veya bilmek için gayret göstermemekten
    dolayı bilmemek ayrıdır, gayretine rağmen öğrenememiş,
    istediği halde imkân bulamamış
    dolayısıyla bilememiş ve câhil kalmış
    olmak bambaşkadır.
    Şâyet bu böyle olmasaydı, İmam Şafii’nin 370dediği gibi bu durumda
    cehâlet, ilimden daha üstün olurdu. Zerkeşi’nin 371 nakline
    göre o şöyle demiştir: “Eğer câhil cehlinden ötürü mazur sayılsaydı
    bilgisizlik ilimden üstün tutulmuş olurdu.”.
    372 Öyle ya bilen,
    öğrenmiş olan mükellef olacak, noksanından sorumlu tutulacak,
    ötekisi mazur görülecek,
    affedilecek. Bu, İslâm’ın temel ilkelerine
    369] Buhârî, Keşfu’l-Esrar, 3/1455, 1466-1467; Nesefî, Keşf'ul-Esrar, 2/456
    370] v.204/-819
    371] v.794/1392
    372] Dönmez, Cehâlet, 7/220
    OKUMA VE YAZMA
    - 185 -
    terstir.
    Çünkü fert öğrenmek istemiyor, kendisinde ve içinde olduğundan
    yana bir kaygı duymuyor; hatta bunu kendince bir bahane
    kabul edip kalkan olarak kullanıyor ise onun bu tavrına prim
    verilmesi düşünülemez.
    Kaldı ki işledikleri amellerden yani kendi elleriyle yapıp ettiklerinden
    dolayı insanların felah yahut helâke duçar olduklarına ve
    kesbettikleri sıfatlarıyla muahaze edildiklerine dair gelen naslarda
    kısacası kıyamet sahnelerinde insanların bunları bilerek yahut
    bilmeyerek hak ettiklerine bakılmamasma rağmen
    bu durumda
    olan kimselerin aynı akibete maruz
    kaldıkları belirtilmektedir.
    Öte yandan din, herhangi bir kişi yahut kavmin tekeline terk
    edilmemiştir. Çünkü bu, tevarüs edilen bir makam değildir. Bu
    nedenle bir kavim sebepleri ne olursa olsun dini değerlerini ve
    yaşantısını değiştirmiş
    ise bunun kendileri için cehâlet mâzereti
    olarak
    kabul edilmesi düşünülemez. Çünkü geçmişlerden
    geriye
    kalan doğru ölçüler, doğru bir şekilde inanıp pratize edilmedikçe
    bunların kabul edilmişliğinden
    bahsedilemez.
    Şu husus da unutulmamalıdır ki peygamberler gereken nasihat
    ve tebliğde bulunmuş ve kitaplarda da şükretme ve küfretmenin
    yolları açık açık kaydedilmiştir.
    Bu iki yola gidilmemesinin sonuçları
    da bütün çıplaklığı ile gözler önüne serilmiştir. Bu nedenle
    “Senin zikrini unuttular ve böylece yıkıma uğrayan
    bir kavim oldular”
    373 âyetinin de ışığında kişiler nerede
    bulunursa bulunsunlar,
    hangi ‘dar’da yaşıyorlarsa
    yaşasınlar içinde bulundukları durumun
    hükmünü
    alırlar. Diğer bir ifade ile İslâm, fertleri fiil-fail
    ayırımı yaparak değil, herkesi fiiline göre değerlendirmektedir.
    374
    Yalnız bu hükmetmeyi, azabetmek hususundan ayrı tutmaktadır.
    Yani mesaj, gerçek anlamda ikame edilmeden ve insanlar da
    çeşitli vesilelerle
    bilgilendikleri bu İslâm’a karşı olumsuz- ilgisiz
    bir tavır sergilemedikleri sürece azap etmemekte ve fakat değer
    hükmünü vermekten de imtina etmemektedir.
    Kaldı ki son mesaj
    bağlamında böylesi bir durum da söz konusu olamaz; çünkü ilk
    nesil olarak sahabe kendilerinden sonra gelecek insanlara, hiçbir
    konuda, cehâletlerini affettirecek bir mâzeret bırakmadılar.
    Bir başka husus ise İslâm’ın kendi sahasında bile fertlerinin duyarlı
    olmasını isteyerek başka düşüncelerin
    insanlarına benzemekten
    sakındırmakta oluşudur.
    Gerçekten bir dinin mensubu, bir felsefî sistemin inançlısı, bir
    373] 25/Furkan, 17-19; bkz. 6/En'âm, 44, 70; 7/A'râf, 51; 37/Sâffât, 28, 34
    374] Bkz. 9/Tevbe, 6; Al-i Ferrac, 44 vd., 234-235; Aktaş, Cehâlet, 271-280
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 186 -
    örfün bağlısı kişi, tamamen veya kısmen
    farklı bir dinin, bir felsefenin,
    bir örfün prensipleriyle
    kaynaşır, mensublarıyla münasebetlerini
    sürdürür
    ve onları taklid ederse, kendi dini, sistemi
    ve örfü
    ile olan bağlarını zaafa uğratmış olur. Bu zaaf giderek büyür ve
    kaynaşılan prensiplere, taklid olunan kişilere muhabbete ve bağlılığı
    doğurur.
    Bu kaçınılmaz bir gerçektir. Bunun içindir ki İslâm
    dini, bâtıl din ve ideolojilerin bağlılarının mü’minler üzerinde müessir
    olmaması ve onları karanlık
    inanç ve amellere sürüklememesi
    için teşebbühün/benzemenin her çeşidini yasaklamıştır.
    Durum böyle iken fertlerin kendilerinden kaynaklanan
    sebeplerden
    dolayı yanlışa düşmelerini mâzur görmesi düşünülemez.
    Bu bağlamda kendi sahasında yaşamayan fertlerin içinde bulundukları
    durumu tavsif etmekle beraber birtakım özel hükümlere
    bağladığı görülmektedir.375
    Günümüz İnsanı ve Okuma
    Nüfusu 7 milyon civarında olan Azerbaycan’da kitaplar ortalama
    100.000 tirajla basılırken; 75 milyonluk Türkiye’nin 1.000 veya
    2.000 olarak basılır. Gelişmiş ülkelerde kişi başına kitaba harcanan
    para, yılda ortalama 100 ABD doları iken, Türkiye’de 10 doların
    altındadır. Amerika’da 72 bin, Almanya’da 65 bin, İngiltere’de 48
    bin, Fransa’da 39 bin, Brezilya’da 13 bin, Türkiye’de ise sadece 6
    bin 31 çeşit kitap basılıyor. Japonya’da yılda toplam olarak 4 milyar
    200 milyon adet kitap basılıyor. Türkiye’de ise yalnızca 23 milyon.
    Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7,
    Türkiye’de ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor. Türkiye’de her
    100 kişiden sadece 4 kişi kitap okuyor. Birleşmiş Milletler İnsanî
    Gelişim Raporu’nda, kitap okuma oranında Malezya, Libya ve Ermenistan
    gibi ülkelerin bulunduğu 173 ülke arasında Türkiye, 86.
    sırada. Türkiye’de yüksek öğrenim görenlerin oranı 1965’e göre
    14 kat arttı. Ama yüksek öğrenim mezunlarının kitap okuma oranı
    1965’in de altında kaldı.
    Türkiye’de dergi okuma oranı: % 4, kitap okuma oranı: % 4,5,
    gazete okuma oranı: % 22, radyo dinleme oranı: % 25, televizyon
    izleme oranı: % 94. Türkiye’de yaşayan insanlar, her akşam ortalama
    4 saat televizyon karşısında. Bu saatlerin toplamı ayda 15 gününe
    (bir iş günü sekiz saat hesabıyla) tekabül eder. Sanki hayatı
    yaşamıyor, sadece seyrediyor insanımız. Üstelik seyrettiği hayatla
    yaşadığı hayat arasında hiçbir bağlantı yok. Televizyonda izlenen
    aileler, müslümana yabancı, İslâm kültürüne ve inancına tümüyle
    375] Mustafa Akman, Kur'an'da Câhil Câhiliye Cehâlet, Buruc Y., 189-202
    OKUMA VE YAZMA
    - 187 -
    uzak. Tv. Programları, tümüyle zamanı kemiriyorlar.
    Okunan kitaplar içinde Kur’ân-ı Kerim’in oranını merak edip
    araştıran bile çıkmamış. Elbette müslümana yakışacak oranda olduğu
    söylenemez. Bu kadar az kitap okunan ülkede, kitap okuyanların
    ne tür kitap ve dergi okudukları da, çok satanlar listelerinden
    ve hangi kitapların kaç baskı yaptığından belli oluyor. Hayatında
    onlarca kitap okuyanlar, hâlâ Kur’an meali ve tefsiri okuyacak zaman
    bulamıyorlar. Okul kitabından, Ahmed’in, Mehmed’in, hatta
    John’un, Mary’nin kitabını okumaya fırsat bulanlar, Allah’ın
    kitabını okuma ihtiyacı hissetmedilerse, bu insanlara ne denir?
    “Kitapsız” diye bir kelime var, dilimizde, hakaret olarak kullanılan.
    Allah’ın kitabını hayatın merkezine koymayan, hayat kitabı
    edinmeyen, onu okumayan, hayatına geçirmeyen, onsuz yaşayan
    insanlar için kullanılır bu ifade. Şimdi tam günümüz insanını tanıtıyor
    bu kelime. Bu tür insanlar, kabirde ya da âhirette: “Kitabın
    ne?” sorusuna, büyük ihtimalle “filan gazete, filan tv. kanalı, falanın
    romanı, filanın nutku” gibi cevaplar verecekler istemeseler de.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 188 -
    Âyet-i Kerimelerde Okuma, Yazma ve İlim
    A. Ka-ra-e Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Kur’an
    Kelimesiyle Beraber Toplam 88 Yerde:) 7/A’râf, 204; 10/Yûnus, 94; 16/
    Nahl, 98; 17/İsrâ, 14, 45, 71, 93, 106; 26/Şuarâ, 199; 69/Haakka, 19; 73/
    Müzzemmil, 20, 20; 75/Kıyâmet, 18; 84/İnşikak, 21; 87/A’lâ, 6; 96/Alak,
    1, 3.
    B. Kur’an Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde:) 2/Bakara,
    185; 4/Nisâ, 82; 5/Mâide, 101; 6/en’âm, 19; 7/A’râf, 204; 9/Tevbe, 111; 10/
    Yûnus, 15, 37, 61; 12/Yûsuf, 2, 3; 13/Ra’d, 31; 15/Hıcr, 1, 87, 91; 16/Nahl,
    98; 17/isrâ, 9, 41, 45, 46, 60, 78, 78, 82, 88, 89, 106; 18/Kehf, 54; 20/Tâhâ,
    2, 113, 114; 25/Furkan, 30, 32; 27/Neml, 1, 7, 76, 92; 28/Kasas, 85; 30/Rûm,
    58; 34/Sebe’, 31; 36/Yâsin, 2, 69; 38/Sâd, 1; 39/Zümer, 27, 28; 41/Fussılet,
    3, 26, 44; 42/Şûrâ, 7; 43/Zuhruf, 3, 31; 46/Ahkaf, 29; 47/Muhammed, 24;
    50Kaf, 1, 45; 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 55/Rahmân, 2; 56/Vâkıa, 77; 59/
    Haşr, 21; 72/Cinn, 1; 73/Müzzemmil, 4, 20; 75/Kıyâmet, 17, 18; 76/İnsân,
    23, 84/İnşikak, 21; 85/Bürûc, 21.
    C. K-t-b Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Kitab Kelimesiyle
    Beraber Toplam 322 Yerde:) 2/Bakara, 79, 79, 178, 180, 183, 183, 187,
    216, 246, 246, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 282, 283; 3/Âl-i
    İmrân, 53, 154, 181; 4/Nisâ, 66, 77, 77, 81, 127; 5/Mâide, 21, 32, 45, 83; 6/
    En’âm, 12, 54; 7/A’râf, 145, 156, 156; 9/Tevbe, 51, 120, 121; 10/Yûnus, 21;
    19/Meryem, 79; 21/Enbiyâ, 94, 105; 22/Hacc, 4; 24/Nûr, 33; 25/Furkan, 5;
    36/Yâsin, 12; 43/Zuhruf, 19, 80; 52/Tûr, 41; 57/Hadîd, 27; 58/Mücâdele, 21,
    22; 59/Haşr, 3; 68/Kalem, 47; 82/İnfitâr, 11.
    D. Kitab Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 255 Yerde:) 2/Bakara,
    2, 44, 53, 78, 79, 85, 87, 89, 101, 101, 105, 109, 113, 121, 129, 144, 145,
    146, 151, 159, 174, 176, 176, 177, 213, 231, 235; 3/Âl-i İmrân, 3, 7, 7, 19,
    20, 23, 23, 48, 64, 65, 69, 70, 71, 72, 75, 78, 78, 78, 79, 79, 81, 98, 99, 100,
    110, 113, 119, 145, 164, 184, 186, 187, 199; 4/Nisâ, 24, 44, 47, 51, 54, 103,
    105, 113, 123, 127, 131, 136, 136, 140, 153, 153, 159, 171; 5/Mâide, 5, 5,
    15, 15, 15, 19, 44, 48, 48, 57, 59, 65, 68, 77, 110; 6/En’âm, 7, 20, 38, 59, 89,
    91, 92, 114, 114, 154, 155, 156, 157; 7/A’râf, 2, 37, 52, 169, 169, 170, 196;
    8/Enfâl, 68, 75; 9/Tevbe, 29, 36; 10/Yûnus, 1, 37, 61, 94; 11/Hûd, 1, 6, 17,
    110; 12/Yûsuf, 1; 13/Ra’d, 1, 36, 38, 39, 43; 14/İbrâhim, 1; 15/Hıcr, 1, 4; 16/
    Nahl, 64, 89; 17/isrâ, 2, 4, 13, 14, 58, 71, 71, 93; 18/Kehf, 1, 27, 49, 49; 19/
    Meryem, 12, 16, 30, 41, 51, 54, 56; 20/Tâhâ, 52; 21/Enbiyâ, 10; 22/Hacc, 8,
    70; 23/Mü’minûn, 49, 62; 24/Nûr, 33; 25/Furkan, 35; 26/Şuarâ, 2; 27/Neml,
    1, 28, 29, 40, 75; 28/Kasas, 2, 43, 49, 52, 86; 29/Ankebût, 27, 45, 46, 47, 47,
    48, 51; 30/Rûm, 56; 31/Lokman, 2, 20; 32/Secde, 2, 23; 33/Ahzâb, 6, 6; 26;
    34/Sebe’, 3; 35/Fâtır, 11, 25, 29, 31, 32, 40; 37/Sâffât, 117, 157; 38/Sâd, 29;
    39/Zümer, 1, 2, 23, 41, 69; 40/Mü’min, 2, 53, 70; 41/Fussılet, 3, 41, 45; 42/
    Şûrâ, 14, 15, 17, 52; 43/Zuhruf, 2, 4, 21; 44/Duhân, 2; 45/Câsiye, 2, 16, 28,
    29; 46/Ahkaf, 2, 4, 12, 12, 30; 50/Kaf, 4; 52/Tûr, 2; 56/Vâkıa, 78; 57/Hadîd,
    16, 22, 25, 26, 29; 59/Haşr, 2, 11; 62/Cum’a, 2; 68/Kalem, 37; 69/Haakka,
    19, 19, 25, 25, 25; 74/Müddessir, 31, 31; 78/Nebe’, 29; 83/Mutaffifîn, 7, 9,
    18, 20; 84/İnşikak, 7, 10; 98/Beyyine, 1, 4, 4, 6.
    E. Kitab Kelimesinin Çoğulu Kütüb Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 6 Yerde:) 2/Bakara, 285, 4/Nisâ, 136; 21/Enbiyâ, 104; 34/Sebe’,
    44; 66/Tahrîm, 12; 98/Beyyine, 3.
    F. Tilâvet Kelimesinin Kökü Olan T-l-v ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i
    Kerimeler (Toplam 63 Yerde:) 2/Bakara, 44, 102, 113, 121, 121, 129, 151,
    252; 3/Âl-i İmrân, 58, 93, 101, 108, 113, 164; 4/Nisâ, 127; 5/Mâide, 1, 27;
    6/En’âm, 151; 7/A’râf, 175; 8/Enfâl, 2, 31; 10/Yûnus, 15, 16, 61, 71; 11/Hûd,
    OKUMA VE YAZMA
    - 189 -
    17; 13/Ra’d, 30; 17/İsrâ, 107; 18/Kehf, 27, 83; 19/Meryem, 73; 22/Hacc, 30,
    72, 72; 23/Mü’minûn, 66, 105; 26/Şuarâ, 69; 27/Neml, 92; 28/Kasas, 3, 45,
    53, 59; 29/Ankebût, 45, 48, 51; 31/Lokman, 7; 33/Ahzâb, 34; 34/Sebe’, 43;
    35/Fâtır, 29; 37/Sâffât, 3; 39/Zümer, 71; 45/Câsiye, 6, 8, 25, 31; 46/Ahkaf,
    7; 62/Cum’a, 2; 65/Talak, 11; 68/Kalem, 15; 83/Mutaffifîn, 13; 91/Şems, 2;
    98/Beyyine, 2.
    G. Kalem ve Çoğulu Aklâm Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 4
    Yerde:) 3/Âl-i İmrân, 44; 31/Lokman, 27; 68/Kalem, 1; 96/Alak, 4.
    H. İlim Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 854 Yerde
    -Ilm kelimesi 105 Yerde-): 2/Bakara, 13, 22, 26, 29, 30, 30, 31, 32, 32, 32,
    33, 33, 42, 60, 65, 75, 77, 78, 80, 77, 95, 101, 102, 102, 102, 102, 102, 102,
    103, 106, 107, 113, 115, 118, 120, 127, 129, 137, 140, 143, 144, 145, 146,
    151, 151, 151, 158, 169, 181, 187, 184, 188, 194, 196, 197, 197, 203, 209,
    215, 216, 216, 220, 224, 223, 227, 230, 231, 232, 232, 232, 233, 235, 235,
    235, 239, 239, 244, 244, 246, 247, 247, 251, 255, 255, 256, 259, 260, 261,
    267, 268, 270, 273, 280, 282, 282, 282, 283; 3/Âl-i İmrân, 7, 7, 18, 19, 19,
    29, 34, 35, 36, 48, 61, 63, 66, 66, 66, 66, 71, 73, 75, 78, 79, 92, 115, 119,
    121, 135, 140, 142, 142, 154, 164, 166, 167, 167, 167; 4/Nisâ, 11, 12, 17,
    24, 25, 26, 32, 35, 39, 43, 45, 63, 70, 83, 92, 104, 111, 113, 113, 127, 147,
    148, 157, 162, 166, 170, 176; 5/Mâide, 4, 4, 4, 7, 34, 40, 49, 54, 61, 76, 92,
    94, 97, 97, 97, 98, 99, 104, 109, 109, 110, 113, 116, 116, 116, 116; 6/En’âm,
    3, 3, 13, 13, 33, 37, 50, 53, 58, 59, 59, 59, 60, 67, 80, 81, 83, 91, 91, 96, 97,
    100, 101, 105, 108, 114, 115, 117, 117, 119, 119, 124, 128, 135, 139, 140,
    143, 144, 148; 7/A’râf, 7, 28, 32, 33, 38, 52, 62, 62, 75, 89, 109, 112; 123,
    131, 160, 182, 187, 187, 187, 188, 200; 8/Enfâl, 17, 23, 24, 25, 27, 28, 34,
    40, 41, 42, 43, 60, 53, 60, 61, 66, 70, 71, 75; 9/Tevbe, 2, 3, 6, 11, 15, 16,
    28, 36, 41, 42, 43, 44, 47, 60, 63, 78, 78, 78, 93, 94, 97, 97, 98, 101, 101,
    103, 104, 105, 106, 110, 115, 123; 10/Yûnus, 5, 5, 18, 36, 39, 40, 55, 65,
    68, 79, 89, 93; 11/Hûd, 5, 5, 6, 14, 14, 31, 31, 39, 46, 47, 49, 79, 79, 93;
    12/Yûsuf, 6, 6, 19, 21, 21, 22, 34, 37, 40, 44, 46, 50, 51, 52, 55, 68, 68, 68,
    73, 76, 76, 77, 80, 81, 83, 86, 86, 89, 96, 96, 100, 101; 13/Ra’d, 8, 9, 19, 33,
    37, 42, 42, 43; 14/İbrâhim, 9, 38, 52; 15/Hıcr, 3, 4, 21, 24, 24, 25, 38, 53,
    86, 96, 97; 16/Nahl, 8, 19, 23, 25, 27, 28, 38, 39, 41, 43, 55, 56, 70, 70, 70,
    74, 74, 75, 78, 91, 95, 101, 101, 103, 103, 125, 125; 17/İsrâ, 12, 25, 36, 47,
    54, 55, 84, 85, 102, 107; 18/Kehf, 5, 12, 19, 21, 21, 22, 22, 26, 65, 65, 66,
    66; 19/Meryem, 43, 65, 70, 75; 20/Tâhâ, 7, 52, 71, 71, 98, 104, 110, 110,
    114, 135; 21/Enbiyâ, 4, 4, 7, 24, 28, 39, 51, 65, 74, 79, 80, 81, 110, 110; 22/
    Hacc, 3, 5, 5, 8, 28, 52, 54, 54, 59, 68, 70, 70, 71, 76; 23/Mü’minûn, 51, 84,
    88, 92, 96; 24/Nûr, 15, 18, 19, 19, 21, 25, 28, 29, 31, 32, 33, 35, 41, 41, 58,
    59, 60, 63, 64, 64; 25/Furkan, 6, 42; 26/Şuarâ, 34, 37, 38, 49, 49, 112, 132,
    155, 188, 197, 197, 220, 227; 27/Neml, 6, 15, 16, 25, 40, 42, 52, 61, 65, 66,
    74, 78, 84; 28/Kasas, 13, 13, 14, 37, 38, 50, 56, 57, 69, 75, 78, 78, 80, 85;
    29/Ankebût, 3, 3, 5, 8, 10, 11, 11, 16, 32, 41, 42, 43, 45, 49, 52, 60, 62, 64,
    66; 30/Rûm, 6, 7, 22, 29, 30, 34, 54, 56, 56, 59; 31/Lokman, 6, 15, 20, 23,
    25, 34, 34, 34; 32/Secde, 6, 17; 33/Ahzâb, 1, 5, 18, 40, 50, 51, 51, 54, 63;
    34/Sebe’, 2, 3, 6, 14, 21, 26, 28, 36, 48; 35/Fâtır, 8, 11, 28, 38, 38, 44; 36/
    Yâsin, 16, 26, 36, 38, 69, 76, 79, 81; 37/Sâffât, 41, 158, 164, 170; 38/Sâd,
    69, 81, 88; 39/Zümer, 7, 9, 9, 26, 29, 39, 46, 49, 49, 52, 70; 40/Mü’min, 2,
    7, 19, 42, 57, 70, 83; 41/Fussılet, 3, 12, 22, 36, 47, 47; 42/Şûrâ, 12, 14, 18,
    24, 25, 35, 50; 43/Zuhruf, 9, 20, 61, 84, 85, 86, 89; 44/Duhân, 6, 14, 32, 39;
    45/Câsiye, 9, 17, 18, 23, 24, 26; 46/Ahkaf, 4, 8, 23; 47/Muhammed, 16, 19,
    19, 26, 30, 31; 48/Fetih, 4, 18, 25, 25, 26, 27, 27; 49/Hucurât, 1, 7, 8, 13,
    16, 16, 16, 18; 50/Kaf, 4, 16, 45; 51/Zâriyât, 28, 30; 52/Tûr, 47; 53/Necm, 5,
    28, 30, 30, 30, 32, 32, 35; 54/Kamer, 26; 55/Rahmân, 2, 4; 56/Vâkıa, 50, 61,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 190 -
    62, 76; 57/Hadîd, 3, 4, 6, 17, 20, 25, 29; 58/Mücâdele, 7, 7, 11, 14; 59/Haşr,
    22; 60/Mümtehıne, 1, 10, 10, 10; 61/Saff, 5, 11; 62/Cum’a, 2, 7, 8, 9; 63/
    Münâfıkun, 1, 8; 64/Teğâbün, 4, 4, 4, 11, 18; 65/Talâk, 12, 12; 66/Tahrîm,
    2, 3; 67/Mülk, 13, 14, 17, 26, 29; 68/Kalem, 7, 7, 33, 44; 69/Haakka, 49;
    70/Meâric, 24, 39; 71/Nûh, 4; 72/Cinn, 24, 26, 28; 73/Müzzemmil, 20, 20,
    20; 74/Müddessir, 31; 76/İnsan, 30; 77/Mürselât, 22; 78/Nebe’, 4, 5; 81/
    Tekvîr, 14; 82/İnfitâr, 5, 12; 84/İnşikak, 23; 87/A’lâ, 7; 96/Alak, 4, 5, 5, 14;
    100/Âdiyât, 9; 102/Tekâsür, 3, 4, 5, 5.
    I. İlm’in Zıddı Cehâlet (c-h-l) Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i
    Kerimeler (Toplam 24 Yerde): 2/Bakara, 67, 273; 3/Âl-i İmrân, 154; 4/Nisâ,
    17; 5/Mâide, 50; 6/En’âm, 35, 54, 111; 7/A’râf, 138, 199; 11/Hûd, 29, 46;
    12/Yûsuf, 33, 89; 16/Nahl, 119; 25/Furkan, 63; 27/Neml, 55; 28/Kasas, 55;
    33/Ahzâb, 33, 72; 39/Zümer, 64; 46/Ahkaf, 23; 48/Fetih, 26; 49/Hucurât, 6.
    İlim Konusundaki Âyet-i Kerimeler
    1. Allah’tan Başkasının Bilgisi Sınırlıdır: Bakara, 30-33, 255; Yusuf, 76;
    Lokman, 34.
    2. İnsana Bilmediğini Öğreten Allah’tır: Bakara, 32; Nisa, 113; Mâide, 110;
    Haakka, 51; Alak, 5.
    3. Firâset ve İlham: Hıcr, 75; Nahl, 68; Muhammed, 17.
    4. Allah’tan İlim İstemek: Tâhâ, 114.
    5. Âlimlerin Üstünlüğü: Al-i İmran, 7, 18; Nisa, 162; İsra, 107; Hacc, 54;
    Şuara, 197; Ankebût, 43;Fâtır, 28; Zümer, 9; Mücadele, 11.
    6. Câhillerden Yüzevirmek: Bakara, 67; Mâide, 50; En’am, 35; A’raf, 199;
    Hûd, 46.
    7. İlim ile Amel Etmek (Bilgiyi Hayata Uygulamak): Mâide, 105; Cum’a, 5.
    8. Bilmediğini Sorarak Öğrenmek: Nahl, 43; Enbiya, 7.
    9. Çok Soru Sormaktan Sakınmak: Mâide, 101-102; Mücadele, 12.
    10. Allah’ın Adı ile Okumak: Alak, 1-3.
    11. Öğrenmek: Bakara, 129, 151; Kehf, 60, 82; Ahzab, 34.
    12. Kalemin İlim Yönünden Değeri: Kalem, 1; Alak, 4.
    13. Yakıyn, İlmin Dereceleri: Vâkıa, 95; Haakka, 51.
    14. Bildiğini Öğretmek: Bakara, 129, 151; Tevbe, 122; Abese, 2-4.
    15. Bildiğini Gizlemekten Sakınmak: Bakara, 159, 174.
    16. Bilmeden Hüküm Vermenin Kötülüğü: En’am, 119, 144; Hacc, 8; Lokman,
    20; Mü’min, 83.
    17. İnsanın Bilemeyeceği Şeyler: Ra’d, 8; Lokman, 34.
    18. Bilinmeyen Bir Şeyin Ardına Düşmekten Sakınmak: İsra, 36.
    19. Allah, Her Şeyi Bilir: Bakara, 29, 33, 231, 244, 255-256, 282; Al-i İmran,
    5, 29; Nisa, 24, 111; Mâide, 7, 99; En’am, 3, 13, 59, 73, 101; Hûd, 5; Ra’d,
    8-10; İbrahim, 38; Nahl, 19, 23; Tâhâ, 7, 98; Enbiya, 110; Hacc, 7, 76;
    Mü’minun, 92; Neml, 6; Kasas, 69; Ankebût, 45, 52, 61; Lokman, 16, 23,
    34; Secde, 6; Ahzab, 1; Sebe’, 1-2; Fâtır, 38, 44; Yâsin, 81; Zümer, 7, 46;
    Mü’min, 3, 19; Fussılet, 47; Şûrâ, 12, 24-25; Zuhruf, 84; Feth, 4; Hucurat,
    1, 8, 13; Hadid, 3-4, 6; Mücadele, 7; Haşr, 22; Teğâbün, 4, 11, 18; Tahrim,
    2; Mülk, 13-14; İnsan, 30.
    OKUMA VE YAZMA
    - 191 -
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Namazda ve Namaz Dışında Kur’an Okumanın Hükmü, Abdullah Tunca,
    Marifet Y.
    2. Kur’an Okuma Âdâbı, İmam Nevevî, Tevhid Y.
    3. Kur’ân’ı Okuma Âdâbı, Hâfız Fikri Aksoy, Şahsî Y.
    4. Kıraat İlminin Ta’limi, Necati Tetik, İşaret Y.
    5. Kırâat ve Tecvîd Istılahları, Nihat Temel, İFAV Y.
    6. Kur’ân-ı Kerim’in Fazîletleri ve Okunma Kaideleri, İsmail Karaçam,
    Marmara Ün. İlâhîyat F. Vakfı Y.
    7. Kurân-ı Kerim’in Nüzûlü ve Kırâati, İsmail Karaçam, Nedve Y.
    8. Kur’an’ı Nasıl Okuyalım, Muhammed Kutub, İşaret Y.
    9. Kur’an’ın Faziletleri (Fezâilu’l-Kur’an), İbn Kesir, mütercim Mehmed
    Sofuoğlu, Türdav Y.
    10. İmam Şâfiî’nin Kur’an Okumaları, Gıyasettin Arslan, Rağbet Y.
    11. Tarihte Dil, Yazı, Bilim ve Toplum, H. Sabahattin Payzın, 1992, İzmir,
    Şahsî Y.
    12. Yazının Hikâyesi, Hasan Ali Ediz, Doğan Kardeş Y.
    13. Eski Türklerde Yazı, Kâğıt, Kitap ve Kâğıt Damgaları, Şinasi Tekin, K.
    Tuba Çavdar, Eren Y.
    14. İslâm Yazısına Dair, Kadir Mısıroğlu, Sebil Y.
    15. Medeniyet Âleminde Yazı ve İslâm Medeniyetinde Kalem Güzeli, 1-3, M.
    Bedreddin Yazır, D.İ.B. Y.
    16. Hat Sanatımız, Tarihçesi Malzeme ve Âletler Meşkler, Muhiddin Serin,
    Kubbealtı Neşriyat
    17. Hat Sanatı ve Meşhur Hattatlar, Muhittin Serin, İstanbul 1999
    18. Eski Çağ’da Yazı Malzemeleri ve Kitabın Oluşumu, Nuray Yıldız, Ankara
    2000
    19. Antikçağ’da Kitap, H. Blanck, trc. Zehra Aksu Yılmazer, Ankara 2000
    20. Osmanlı Hat Sanatı, M. Uğur Derman,
    Berlin 2001
    21. Eski Yazıları Okuma Anahtarı, Mahmud Yazır, Vakıflar Genel Müdürlüğü Y.
    22.
    23. Atatürk ve Harf Devrimi, M. Şakir Ülkütaşır, Türk Dil Kurumu Y.
    24. Türkiye’de Kitap Okuma Alışkanlığı, Servet Bayram, İstanbul Ticaret
    Odası Y.
    25. Okuma Becerisi, İlgisi ve Alışkanlığı Üzerine Psiko-Sosyal Bir Araştırma,
    Üstün Dökmen, M.E.B. Y.
    26. Tefekkür ve Edebiyat, Hekimoğlu İsmail, Türdav Y.
    27. Edebiyata Müslümanca Bakmak, Selim Çoraklı (Cemal Doğan), Birleşik Y.
    28. Kur’an’da Beden Dili, Necati Kara, Bilge Y.
    29. Kur’an’ın İnsan-Biçimci dili, Nadim Macit, Beyan Y.
    30. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y.
    31. Kur’an’da Cehâlet Câhil Câhililiye, Mustafa Akman, Buruc Y.
    32. İslâm Hukuku Açısından Cehâlet, (Uzr b’il-Cehl), Al-i Ferrac, Terc.
    Mustafa Akman, Kayıhan Y.
    33. Kitab’a Vâris Olanlar, Mustafa Akman, Ekin Y.
    34. Kur’an’da Cehâlet Kavramı, Faruk Aktaş, Ekin Yay., İst. 2001.
    35. Lisan ve İnsan, Yusuf Alan, TÖV Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 192 -
    36. Kur’an-ı Kerim ve İletişim, Abdurrahman Kasapoğlu, Nursan Y.
    37. İletişim ve Dil, İsa Kayaalp, T.D.V. Y.
    38. İnsan İlişkilerinde 4x4’lük İletişim, Oğuz Saygın, Hayat Y.
    39. İletişim, Stuart Sillars, çev. Nüzhet Akın, M.E.B. Y.
    40. Anlayarak Hızlı Okuma, Adil Maviş, Hayat Y.
    41. Çok Hızlı Okuma Teknikleri, F. Richaude, M. Gauquelin, F. Gauquelin,
    Nil Y.
    42. Dil ve Diksiyon Yazılı ve Sözlü Anlatım Bozuklukları, Sıddık Akbayır,
    Akçağ Y.
    43. Söz ve Diksiyon Sanatı, Nüzhet Şenbay, YKY.
    44. Konuşma Sanatı, Diksiyon, Yavuz Özdem, Kariyer Y.
    45. Güzel Konuşma ve Yazma Sanatı, Ömer Sevinçgül, Zafer Y.
    46. Örnekleriyle Kompozisyon Bilgileri, Aylâ Abak, Hazar Y.
    47. Güzel Konuşma Yazma, Sâlih Sarıca, Mustafa Gündüz, Fil Y.
    48. Türkçe (Güzel Konuşma, Okuma ve Yazma) Öğretim Rehberi, Nusret
    Alperen, M.E.B. Y.
    49. Elifbe’den Alfabeye Türkiye’de Harf ve Yazı Meselesi, Rekin Ertem,
    Dergâh Y.
    50. Tanzimattan Cumhuriyete Alfabe Tartışmaları, Hüseyin Yorulmaz,
    Kitabevi Y.
    51. Oku Oku Budur Sonu, İhsan Ünlüer, Çağdaş Y.
    52. Mefhumlardan Tefekküre, Hayri Bilecik, Hülbe Y., s. 90-93
    53. Kur’an’da Zihin Eğitimi, Yaşar Fersahoğlu, Marifet Y. s. 150-377
    54. Kur’an’da Cehâlet, Câhil, Câhiliye, Mustafa Akman, Buruc Y.
    55. Bilgiden Tevhide Yükseliş, Ekrem Sağıroğlu, Timaş Y.
    56. Bilgi Bilinci, Ekrem Sağıroğlu, Denge Y.
    57. Bilginin Gücü, M. Said Çekmegil, Timaş Y.
    58. Bilim ve Yeni Bilim, Bünyamin Duran, Nesil Y.
    59. Çağdaş Bilimin Saplantısı, Zübeyir Yetik, Akabe Y.
    60. Batılı Bilginin Eleştirisi Üzerine, Korkut Tuna, İst. Ün. Ed. Fak. Y.
    61. Batıda İlmî Skandallar, Ali Çankırılı, Adım Y. / Feza Y.
    62. İlim ve İdeoloji, Sadettin Elibol, Birlik Y.
    63. Modern Bilimin Arka Plânı, İlhan Kutluer, İnsan Y.
    64. Bilimin Öteki Yüzü, Bougenaya, M. Karabaşoğlu, Senai Demirci, İz Y.
    65. İslâm Bilimi Tartışmaları, Mustafa Armağan, İnsan Y.
    66. Bilginin İslâmileştirilmesi, İsmail Farukî, Risale Y.
    67. Müslümanın Bilgilenme ve Değerlendirme Metodu, Mehmet Sümbül,
    Ümmet Y.
    68. Bilgi Çağı, Hasan Tekeli, Simavi Y.
    69. İslâm Düşüncesinde Allah-Âlem İlişkisi, Halife Keskin, Beyan Y.
    70. İlim ve Bilim, Abdülfettah Şahin ve heyet, T.Ö.V. Y.
    71. İslâm’da Bilginin Temelleri, Şakir Kocabaş, İz Y.
    72. Din ve Bilim, Cafer Sadık Yaran ve heyet, Sidre Y.
    73. İslâm’da Bilim ve Teknoloji Tarihi, Mehmet Bayraktar, Rehber Y./T.
    Diyanet Vakfı Y.
    74. Bilimden Damlalar, Ömer Öztürkmen, Ötüken Neşriyat
    OKUMA VE YAZMA
    - 193 -
    75. Tasavvuf ve Modern Bilim, Mehmet Bayraktar, Seha Neşriyat
    76. İlim Uğrunda, Abdülfettah Ebû Ğudde, Ebru Y.
    77. İslâmiyet’te ve Hıristiyanlık’ta İlim Anlayışı, Polat Has, T.Ö.V. Y.
    78. Ta’limü’l-Müteallim Tercümesi, Burhaneddin Zernuci, Furkan Kitabevi
    79. Ta’limü’l-Müteallim (İlim Öğrenme Âdâbı), Abdullah Naim Şener,
    Sönmez Neşriyat
    80. Müslüman İlim Öncüleri 1-2, Şaban Döğen, Yeni Asya Gaz. Neşriyat
    81. Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi, Şaban Döğen, Nesil Basım Yayın
    82. Allah, İlim ve İnsan, C. Ceressy Morrison, Şelâle Y.
    83. Allah ve Modern İlim, 1-2, Abdürrezzak Nevfel, Hikmet Y.
    84. İlimler ve Yorumlar, Hekimoğlu İsmail, Türdav A.Ş. Y.
    85. İmanla Gelen İlim, Halûk Nurbaki, Damla Y.
    86. İslâm İlimleriyle Tanışma, Murteza Mutahhari, Endişe Y.
    87. İslâm ve İlim, Seyyid Hüseyin Nasr, İnsan Y.
    88. İslâm ve İlim, Şaban Döğen, Gençlik Y.
    89. İslâm ve İlim, Enver Yılmaz, Nizam Y.
    90. İslâm ve Bilim, Derleme, Seha neşriyat
    91. İlimlerin Özü, Nevî Efendi, İnsan Y.
    92. İlim, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat
    93. Âlim, Mehmet Zahit Kotku, Seha Neşriyat
    94. Bilgi Toplumu, Mustafa Temiz, Seha Neşriyat
    95. Bilim ve Teknolojinin Gelişimi ile Türk İslâm Bilginlerinin Yeri, Lütfi
    Göker, M. E. B. Y.
    96. Değişim Sürecinde İnanç-Bilim İlişkisi, İslâmî Araştırmalar Dergisi, c. 11,
    sayı 1-2, 1998
    97. Bilgi, Bilim ve İslâm, Heyet, 1-2, İSAV Y. / İlmî Neşriyat
    98. Bilgi Üzerine Söyleşi, Paul Feyerabend, Metis Y.
    99. İhvân-ı Safâ Felsefesinde Bilgi Problemi, İsmail Yakıt, Üçdal Neşriyat
    100. Maturidi’de Bilgi Problemi, Hanifi Özcan, Marm. Ün. İlâhîyat Fak. Y.
    101. Âmidî’de Bilgi Teorisi, Emrullah Yüksel, İşaret Y.
    102. İlmî Tavır ve Ötesi, Seyit Ahmet Arvasi, Burak Y.
    103. Uzay Âyetleri Tefsiri, Celâl Yeniçeri, Erkam Y.
    104. Kur’an ve Bilim, Celal Kırca, Marifet Y.
    105. Kur’an-ı Kerim’de Fen Bilimleri, Celal Kırca, Marifet Y.
    106. Kur’an Bilim, M. Harun Osmanoğlu, Gül-San Y.
    107. Kur’an-ı Kerim ve Tabiat İlimleri, Ahmet Yüksel Özemre, Furkan Y.
    108. Kur’an ve İlimler, Safvet Senih, Nil A.Ş. Y.
    109. Kur’an’dan İcatlara, Şaban Döğen Nesil Basım-Yayın
    110. Kur’an’ın İlmî Sırları, Süleyman Aksoy, Sır Y.
    111. Kur’an-ı Kerim ve Müsbet İlim, Fahri Demir, D. İ. B. Y,
    112. Kur’an-ı Kerim’den Âyetler ve İlmî Gerçekler, Halûk Nurbaki, T. Diyanet
    Vakfı Y.
    113. Bilim Açısından İmanın 6 Şartı, Halûk Nurbaki, Nesil Basım-Yayım
    114. Bilimden İmana, Cevat Babuna, Babıali Kültür Yayıncılğı
    115. İlimlerden Açılan Pencere, Sinan Bengisu, Zafer Y.
    116. Bilim ve Uygarlık Açısından İslâm, Vahidüddin Han, İşaret Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 194 -
    117. İlim ve Âlim, Heyet, Ankara Fazilet Y.
    118. İslâm ve Bilim, Derleme, Seha Neşriyat
    119. İslâm ve Bilim, Pervez Hoodbhoy, Cep Kitapları Y.
    120. İslâm ve İlim, Necmettin Erbakan, Furkan Basın Y.
    121. Ortaçağ İslâm Dünyasında Bilim ve Teknik, Zeki Tez, Dicle Ün. Y.
    122. İlim ve Din, A. Adnan Adıvar, Remzi Kitabevi
    123. Bilim ve Teknoloji Ansiklopedisi, John David Yule, Remzi Kitabevi
    124. Bilim Tarihi, Mehmet Bayraktar, Koza Eğitim Y.Akıllar, Beyinler ve Bilim,
    John Searle, Say Y.
    125. Bilim Tarihi, Feyzullah Akben, Gün Y.
    126. Bilim Tarihi, Cemal Yıldırım, Remzi Kitabevi
    127. Beşerî Bilim Teorileri, Julien Freund, Türk Tarih Kurumu Y.
    128. Bilim Kutsal Bir İnektir, Anthony Standen, Şule Y.
    129. Bilimin Arka Yüzü, Adrian Berry, Tübitak Y.
    130. Okulsuz Toplum, Ivan Illıch, Birey Toplum Y.
    131. Bilimsel Bilginin Sosyolojisi, Barry Barnes, Vadi Y.
    132. Bilimin Öncüleri, Cemal Yıldırım, Tübitak Y.
    133. Bilim ve Din, Bertrand Russel, Cem Y.
    134. Din ile Bilim, Bertrand Russel, Say Y.
    135. Çocukluk ve Gençlik Çağında İslâmî Eğitim ve Psikolojik Temelleri, Ömer
    Özyılmaz, Pınar Y. 2003
    136. Kur’an’da Tebliğ ve Eğitim Psikolojisi, Mehmet Şanver, Pınar Y. İst. 2001
    137. Hz. Muhammed ve Öğretim Metodları, Abdulfettah Ebû Gudde, Umran
    Y. İst. 1998
    138. Hz. Peygamber ve İlim, Yusuf el-Kardavî, Şule Y. İst, 1993
    139. İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi Sempozyumu, Heyet, İSAV, İlmî Neşriyat,
    İst. 1995
    140. İslâm’da Aile ve Çocuk Terbiyesi 2, İSAV, Ensar Neşriyat, İst. 1996
    141. Ailede Çocuğun Din Eğitimi, Abdurrahman Dodurgalı, İFAV Y., İst, 1996
    142. Aile Okulu, Kemalettin Erdil, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1991
    143. Ailede Eğitim, Hüseyin Ağca, T. Diyanet Vakfı Y. Ank. 1993
    144. Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, T. Diyanet Vakfı Y.
    2. Bs. Ank, 1991
    145. Türkiye’de Din Eğitimi ve Öğretimi, İslâm Medeniyeti Vakfı, İst. 1993
    146. İslâm’ın ve İlmin Işığında Çocuk Eğitimi, H. Hüseyin Korkmaz, Feza Y. 93;
    Tuna A.Ş. Y. İst. 95
    147. Kur’an’da Çocuk Eğitimi, İbrahim Canan, Nesil Y., İst. 1996
    148. Rasûlullah’a.Göre Âilede ve Okulda Çocuk Terbiyesi, İbrahim Canan,
    Yeni Asya Y. İst. 79; Türdav
    149. İslâm’da Temel Eğitim Esasları, İbrahim Canan, Yeni Asya Y., İst. 1980
    150. Din Eğitimi ve Öğretimi (İman-İbadet), Halis Ayhan, DİB Y. Ank. 1985
    151. Çocuğumuzu Nasıl Eğitelim, Bakiye Marangoz, Mektup Y. , İist 1988
    152. Çocuk Eğitim Rehberi, Ana-Babanın El Kitabı, Nurhan Şener, Toker Y., 2.
    Bs., İst. 1976
    153. İslâmî Hayatta Âile ve Çocuk Terbiyesi, Ayşenur Zehra, İttihad Y., İst.
    1993
    154. Kemalist Eğitim ve Din Düşmanlığı, Burhan Bozgeyik, İttihad Y., İst. 1993
    OKUMA VE YAZMA
    - 195 -
    155. Sınıfta Pozitif Disiplin, J. Nelsen, L. Lott, S. Glenn, Hayat Y. İst. 1999
    156. SOS! Ana Babalara Yardım, Lynn Clark, Ph. D., Evrim Y., İst. 1996
    157. Her Yönüyle Çocuğunuz, Şule Bilir, Pelin Bilir Adıyaman, Alkım Y., İst.
    158. Yaratıcı Bir Çocuk Yetiştirme, Cynthia MacGregor, Papirus Y., 2. Bs. İst. 1997
    159. Sevgi Eğitimi, Veysel Sönmez, Anı Y., 5. Bs. Ank. 1997
    160. Çocuğunuz ve Oyun, Arnold Arnold, Fitzhugh Dodson, Denge Y., İst. 1998
    161. Eğitimi Zor Çocukların Psikolojisi, Alfred Adler, Baha Matbaası, İst. 1965
    162. Çocuklar Nasıl Öğrenir, Ahmet Rahmi Ercan, Alkım Y. Ankara
    163. Çocuğunuzu Yanlış Eğitiyorsunuz, Yengeç Kitabı, Salzmann, Çocuk
    Vakfı Y., İst. 1991
    164. Fî Zılâli’l-Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 116-117
    165. Hak Dini Kur’an Dili, Elmalılı Hamdi Yazır, Azim Y. c. 1, s. 265-272
    166. Tefhimu’l Kur’an, Mevdudi, İnsan Y. c. 1, s. 62
    167. Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 119-123
    168. Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri, İbn Kesir, Çağrı Y. c. 2, s. 276-284
    169. Mefatihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 2, s. 262-332
    170. El-Mîzan Fî Tefsîri’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Tabatabai, Kevser Y. c.
    1, s. 164-166
    171. Min Vahyi’l-Kur’an, Muhammed Hüseyin Fadlullah, Akademi Y. c. 1, s.
    166-170
    172. Safvetü’t Tefâsir, Muhammed Ali es-Sabuni, Ensar Neşriyat, c. 1, s. 82-83
    173. Davetçinin Tefsiri, Seyfuddin el-Muvahhid, Hak Y. c. 1, s. 97-101
    174. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, Kuba Y. c. 1, 125-126; c. 2, 221-222
    175. İslâm Ansiklopedisi, Şâmil Y. c. 3. s. 133-137
    176. İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehâlet) (I), Hakkı
    Aydın, ATA.Ü.İ.F.D., sy. 12, Erzurum 1995.
    177. ‘İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehâlet) (II), Hakkı
    Aydın, Cumhuriyet Ü.İ.F.D., sy. 1, Sivas 1996.
    178. İslâmiyet’in Eğitimimize Getirdiği Değerler, Nevzat Ayasbeyoğlu, MEB Y.
    179. İlim - İslâm Münâsebeti, Mehmed Aydın, İsav, Bilgi, Bilim ve İslâm
    180. Eğitime Giriş ve İslâmiyet’in Eğitime Getirdiği Değerler, Halis Ayhan,
    181. Din Eğitimi ve Öğretiminde Metodlar, Mustafa Öcal, Ankara 1990
    182. Öğretimde Program, İlke ve Yöntemler, N. Kemal Önder, İstanbul 1992
    183. Asr-ı Saadetle Yazı ve Vahiy Katipleri, Mustafa A’zami, Trc: Durak Pusmaz,
    Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadetle İslâm, Beyan
    Yay., İst. 1994.
    184. Kur’an’ın Zihni İnşası, Seyyid Abdullatif, Trc: Mehmed Kürşad Atalar,
    Pınar Yay., İst. 1995.
    185. Kitab’a Varis Olanlar, Mustafa Akman, Ekin Yay., İst. 2004.
    186. Kur’an’da Cehalet Kavramı, Faruk Aktaş (Mustafa Akman), Ekin Yay., İst. 2001.
    187. Bütün Yönleriyle Cahiliyye, Ramazan Altıntaş, Konya 1990.
    188. İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehalet) Hakkı Aydın,
    (I), ATA.Ü.İ.F.D., sy. 12, Erzurum 1995.
    189. İslâm ve Türk Ceza Hukukunda Hukuku Bilmeme (Cehalet) (II) Hakkı
    Aydın, Cumhuriyet Ü.İ.F.D., sy. 1, Sivas 1996.
    190. Hüccetullahü ‘l-Baliğa, Ahmed Şah Veliyyullah Dihlevi, Trc: Mehmet
    Erdoğan, İz Yay., İst. 1994.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 196 -
    191. Fevz’ul-Kebir fi Usuli’t-Tefsir, Dihlevi, Trc: Mehmed Sofuoğlu, Çağrı Yay.,
    İst. 1980.
    192. İslâm Hukukunda Suç ve Ceza, Ebu Zehra, Trc: İbrahim Tüfekçi, Kitabevi,
    İst. 1994.
    193. İslâm Hukukunda Ahkâmın Değişmesi, Mehmet Erdoğan, M.Ü.İ.F.V.
    (Hav) Yay,, İst. 1994.
    194. Cehalet özürdür Bid’atçı Tekfircilere Reddiye, Ahmed Ferid, Trc: Mustafa
    Yiğit, Guraba Yay., İst. 1996.
    195. Rasûlullah (s.a.s.) Döneminde İlköğretim Kurumları ve İşlevleri, Şakir
    Gözütok, Dini Araştırmalar (Dergisi), c 1 sy. 2, Eylül-Aralık 1998.
    196. İslâm ‘da Sembolik Dil,Sadık Kılıç, İnsan Yay., İst. 1995.
    197. İslâm ‘da Bilginin Temelleri (Emr Kitabı), Şakir Kocabaş, İz Yay., İst. 1997.
    198. Hz. Muhammed’ın Mekke Döneminde Uyguladığı Yaygın Eğitim,
    Mehmet Kocatepe, İttifak Kültür Serisi, (Bursa 1997) Konya 1999.
    199. İslâm Hukukunda Milletlerarası Münasebetler ve Ülke Kavramı, Ahmet
    Özel, Marifet Yay., İst. 1982.
    200. Kur’an’da İlim ve Cehalet Kavramları, (Basılmamış Yüksek Lisans Tezi),
    Ömer Özgültekin, H.Ü.S.-B.E., Urfa 1996.
    201. İslâmi Mücadelede Bilginin Gücü, (Oku Kalemle Öğreten
    Rabbin En
    Büyük Kerem Sahibidir.) Talat Sakallı, Trc: Abdullah Kahraman, Pınar
    Yay., İst. 1997.
    202. Cahiliyye Kelimesinin Mana ve Menşei, Süleyman Tülücü, ATA.Üİİ.F.D.,
    sy. 4, Ankara 1980.
    203. İslâm Ceza Hukuku ve Beşeri Hukuk, Abdulkadir Udeh, Trc: Akif Nuri,
    İhya Yay., İst. 1976.
    204. Kuran’da Cahillik ve İlim, Veli Ulutürk, İlim ve Sanat Dergisi, sy. 16,
    Kasım-Aralık 1987.
    205. Hz. Peygamberin Mekke Dönemi Yaygın Eğitim Çalışmaları, İlhan Yıldız,
    Y.Y.ÜİF.D. sy. 2 Aralık 1998.
    206. Kur’an’da Cehalet Kavramı, Faik Yılmaz, Y.Y.-Ü.İ.F.D., sy. 2, Van, Aralık 1998.
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…

     
    Cuma, 15 Ocak 2021 09:56

    Fatiha Süresi

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    -ahmed kalkan-
    Fatiha Sûresi
    Tefsiri
    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket”
    CİLT -5-
    AHMED KALKAN
    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket” CİLT -5-
    Ocak 2016 / İstanbul
    Mar’ ruf Yayınları:
    Editör:
    Tashih:
    Kapak & Mizanpaj:
    Baskı:
    4
    Mehmed Bilir
    Ma’ ruf Yayınları
    Ehl-i Dizayn
    STEP AJANS Matbaa Ltd. Şti.
    Göztepe Mh. Bosna Cd. No:11
    Bağcılar/İStanbul
    Tel: 0212 446 8846
    Sertifika No:12266
    MA’ RUF YAYINLARI İLETİŞİM
    Adres:
    Tel:
    E-Posta:
    Web:
    İstiklal Mh. Dolmabahçe Cd. Işık Sk.
    No:2/2 Ümraniye/İSTANBUL
    (0216) 344 0 342
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.marufyayinlari.com
    Fatiha Sûresi Tefsiri
    İçindekiler
    Önsöz 13
    Fâtiha Sûresi 20
    Fâtiha Sûresinin Düşündürdükleri 22
    Fâtiha Sûresinin Kısa Tefsîri 23
    Fâtiha Sûresinin Lisan-ı Hali 33
    “Besmele: Tâğutun Adıyla Değil; Allah’ın İsmiyle ve İzniyle” 35
    Fâtiha ve Sûrelerin Başında Geçen Besmele Kur’an’dan Bir Âyet Midir? 35
    Hanefilerin Delilleri 40
    Besmelenin Namazda Okunmasının Hükmü Nedir? 42
    Fâtiha’nın Namazda Okunması Farz Mıdır? 43
    Cumhurun Delilleri 44
    Hanefîlerin Delilleri 44
    İmama Tâbi Olan Müslüman, Fâtiha’yı Okuyacak Mı? 47
    İstiâze 49
    Kur’an ve İstiâze 50
    Şeytandan Kurtuluş, Allah’a Sığınmakla Sağlanır 51
    Sığınan, Kendisine Sığınılan ve Kendisinden Sığınılan 53
    Günümüzde İstiâze Anlayışı 55
    Allah’a Sığınma Tarzı Nasıl Olmalı? 59
    İstiâze Şuurunun Bize Kazandıracağı Anlayış ve Davranışlar 62
    “Besmele: Tâğutun Adıyla Değil; Allah’ın İsmiyle ve İzniyle” 64
    Hamdele 68
    Kur’an’da Hamd Konusu 68
    Hamd, “Övgü” ve “Şükür” Kelimelerinden Daha Zengin Anlamlıdır 70
    Hamd, Allah’a Aittir; Çünkü... 71
    Hamd, Tüm Organlarla ve Özellikle Kalple Yapılır 72
    Bunca Nimet, Bunca Şikâyet; Hamdetmeyen Bir Toplum Olduk 74
    Hamd, Hayata Gülümsemektir 75
    İbâdetlerimiz ve Hamd 76
    Her Nimetten Sonra, Her Vesileyle Hamd, Sürekli... 77
    Hamd – İman İlişkisi 79
    Hamd Bilinciyle Hayata Bakış 80
    Hamd ve Günümüz İnsanı 81
    Hamd Şuurunun Müslümana Kazandırdıkları 82
     رَبِّ اْلعَالَِ ي ن َ Rabbi’l-Âlemîn 84
    Rab 84
    Rab 91
    Âlem 92
    Rabbi’l-Âlemîn 93
    On Sekiz Bin Âlem 94
    Allah’ın Âlemlerin Rabbi Olması İle Ortaya Çıkan Sonuçlar 98
    O Aynı Zamanda Rahîmdir 101
    Akıllar Denk Olsaydı?! 103
    Rahîm 103
    1) Kötülüklerden Korumak 105
    2) Sıkıntıya Girmek 106
    Rahmet 106
    A) Yumuşaklık 106
    B) Allah’ın Merhameti 106
    C) Azaptan Kurtarmak 107
    D) Sıkıntıdan Sonra Gelen 107
    E) İlahî Vahiy Rahmettir 107
    F) Şefkat Bir Rahmettir 108
    G) Hz. Muhammed Bir Rahmettir 109
    H) Af Bir Rahmettir 111
    I) Rahmet Kurtuluşa Götürür 111
    J) Şeytandan Koruma Rahmettir 111
    Rahmân Kavramının Diğer Mânâları 112
    A) Yaratmak 112
    B) Öğretmek 113
    C) İzin Vermek 113
    D) Sevgi Yaratmak 113
    Rahîm Kavramının Mânâları 113
    A) Dölyatağı 114
    B) Sevgi (Akrabalık) Bağı 114
    Rahmân İle Rahîm Sıfatları Arasındaki İlişki 115
    Rahmetin İki Çeşidi; Rahmân ve Rahîm 119
    Kur’an’da Rahmet 121
    Hadislerde Allah’ın Rahmeti 124
    Hastalık, Sakatlık ve Bazı Musibetler De Rahmettir 126
    Rahmet, Tüm Evreni Kuşatmıştır 127
    Rahmetin İki Büyük Yansıması: Kur’an ve Peygamber 128
    Rahmet Sıfatının Kuldaki Tecellîsi; Merhamet 131
    Rahmân’ın Merhametten Mahrum Kulları 133
    Rahmân ve Rahîm Sıfatlarının Düşündürdükleri 134
    Din Gününün Sahibi 138
    Allah Mâliktir 139
    Allah, Hem Mâliktir, Hem Meliktir 140
    Mâlikü’l-Mülk 147
    Mal-Mülk Allah’ındır 151
    Mülk ve Melekût; Eşyanın İki Yüzü 160
    Din Günü 163
    Ümit - Korku Dengesi 164
    Din Gününün Tek Sahibi Allah’tır 167
    Kur’an’da Din Günü 168
    Din Günü Şuuru, Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri 171
    كَيَّ إِ İyyâke (Ancak Sana) 180
    نعْبُد Na’budu (İbâdet Ederiz) 181
    Kur’an’da İbâdet 183
    İbâdetle İlgili Bazı Âyetler 186
    Abd (Kul) ve İbâdet 190
    ‘Abede’ Kavramı 191
    1) Bilmek 191
    2) Birlemek, Tevhid 191
    3) İtaat Etmek 192
    4) İbâdet Etmek 192
    İbâdet; Kalıp ve Kalbin, Tüm Organların Allah’a Yönelmesidir 195
    İbâdet, Fıtrattır 196
    İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır 201
    Allah’a İbâdet 204
    Namaz, Tüm İbâdetler İçin Prototiptir 206
    Herhangi Bir Eylem Nasıl İbâdet Olur? 207
    Allah’tan Başkasına İbâdet 208
    Putlara, Heykellere İbâdet 210
    Tâğuta İbâdet 213
    Bilginlere ve Din Adamlarına İbâdet 216
    Şeytana İbâdet 218
    Cinlere İbâdet 220
    كَيَّ وإِ ve İyyâke (Ancak Senden) 222
     نَسْتَعِ ي نُ Nesteîn (Yardım İsteriz, Duâ Ederiz) 222
    İstiâne 223
    Duâ 225
    Duâ ve Dâvet 226
    Duâ İbâdettir 231
    Duâ, Ruhun Gıdası ve İlâcıdır 234
    Niçin Duâ Ederiz? 236
    Duânın Önemi 239
    Duânın Amacı 244
    Duâ Edilmek, Yalnızca Allah’ın Hakkıdır 257
    Duâ Ederken Dikkat Edilecek Hususlar 259
    Duânın Psikolojik Cephesi 261
    Duânız Olmasa?! 265
    Sözlü ve Fiilî Duâ 268
    Duâ Etme Şekli ve Duâ Âdâbı 271
    Allah’ın İsimleriyle (Esmâü’l-Hüsnâ) Duâ Etmek 274
    Duâda Zaman ve Mekân 275
    Duâsı Kabul Edilen Kimseler 276
    Kimler İçin Duâ Edilmez? 276
    Duâların Kabul Edilmesi 277
    Duâda Tevessül 279
    Duânın İstismar Edilmesi 283
    Hiçbir Muska Câiz Değildir. Çünkü; 286
    Duâda Neler İstemeliyiz? 287
    Kur’ân-ı Kerim’in Dilinden Duâ Örnekleri 288
    Kur’an’da Peygamberlerin ve Sâlih Kimselerin Duâları 297
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) Hayatında Duâ 298
    Sünnet Olan Duâlar 302
     إهْدِنَ Bize Hidâyet Ver, Yol Göster, Bizi Ulaştır 303
     الصَِّاطَ اْلُسْتَقِي َ Sırât-ı Müstakîme, Dosdoğru Yola 303
    Hidâyet 304
    Kur’an’da Hidâyet 306
    Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet 308
    Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam 310
    Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait 312
    Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir 314
    Hidâyette Kulun Rolü 317
    Hidâyet Türleri 324
    Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak 324
    Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak 325
    Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah’ın Değişmeyen Kanunu) 328
    Sırât-ı Müstakîm/Dosdoğru Yol 333
    İstikamet ve Sırât-ı Müstakîm 334
    Kur’an’da Sırât-ı Müstakîm 338
    Sırât-ı Müstakîm’in Kur’ân-ı Kerim’deki Tanımları 338
    Nimet Verilenler 342
    Gazap 344
    Allah’ın Gazâbına Uğrayanlar 344
    Yahûdilerin Gazaba Uğrama Nedenleri 346
    İsrâiloğullarının Karakteri / Yahûdileşme
    Alâmet ve Özellikleri 348
    Dalâlet 354
    Dalâletin Kur’an’daki Anlamları 354
    Dalâlette Olanlar 356
    Dalâlette Olanların Özellikleri 357
    Dalâlet Önderleri 358
    Dalâlete Düşme Sebepleri 359
    Dalâletin Sonuçları 360
    Hıristiyanların Sapma Nedenleri 364
    Sırât-ı Müstakîmin Gerekleri 368
    İnsanın Asıl Sırat Köprüsü Dünyadadır 369
    Yol ve Yolculuk Üzerine Düşünceler 371
    Fâtiha Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar 377
    Fatiha Sûresi İle İlgili Sınav Soruları 399
    Fatiha Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı 413

    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz
    değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü
    veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas
    edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopya
    edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı söz konusu
    değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak
    malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    !

    ithaf
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret
    eden, tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran ve kâfirlere karşı
    Kur’an’la en büyük cihadı gerçekleştiren her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyasının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu
    kavrayıp nebevî usulle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması
    yapan tâvizsiz davetçilere…

    • 13 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Önsöz
    Önsöz de sonsöz de, sözün önü de sonu da Allah’a, O’nun sözü olan
    Kur’an’a ait. İnsan haddini aştı, çok konuştu, çok söyledi. Bu yanlıştan dönülmeli;
    Kur’an’a kulak verilmeli. O, sözlerin en güzeli, onu okumak, okumaların
    en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla
    düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
    en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
    bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı tane tane, özümseyerek, doğru bir niyetle,
    istiâze ve besmele ile okumamız gerekir. Kur’an’a kulak verip susmamız,
    âyetler okunur veya âyetlerle emir ve yasaklar sunulurken bahaneler üretip
    başka bir söz söylemememiz, “semi’nâ ve eta’nâ (duyduk ve itaat ettik)” deyip
    hayatımıza geçirmemiz istenmektedir.
    Yaşadığımız coğrafya da dâhil, dünya üzerinde en çok okunan kitap
    Kur’an olmasına rağmen, nedense şuurlu fert ve toplumlar bir türlü oluşamamaktadır.
    Her geçen gün daha da yoğun bir ilgi odağı haline gelen Kitabımız’ın
    önemi daha da açığa çıkmasına rağmen, bilinç yoksunluğu devam
    etmektedir. Aynı zamanda, üzerinde en çok araştırmaların yapıldığı, uzun
    uzun makalelerin yazıldığı, tezlerin sunulduğu, inceleme kitaplarının yayınlandığı
    bir konu olmasına rağmen Kur’an ruhu oluşturulamadı, Kur’an
    nesli yetiştirilemedi, Kur’an toplumuna giden yol açılamadı, Kur’an devleti
    ufukta görülemedi.
    Kur’an’ın en çok ve en hızlı ezberlenen bir kitap oluşu da onun anlaşılmasına
    yetmemiş, toplumsal hoşnutsuzluğu huzura dönüştürecek Kur’ânî
    bir inkılâp oluşmamıştır. Kur’an kıraatiyle belki bireysel anlamda gözyaşları
    dökülmüş, bu duygu seliyle yapay bir tatminkârlık oluşturulmaya çalışılmıştır.
    Ama anlam örgüsü ve tüm hükümlerini tatbik gayreti içinde O
    Kitab’a yönelmek yerine, sadece Arapça metin üzerinden bireysel bazda
    haz alınmaya çalışılmış, bununla yetinilmiştir. Kur’an’ın anlatmaya çalıştığı,
    hedeflediği bireysel ve toplumsal huzura, Allah’ın razı olacağı izzetli bir
    yaşayışa ulaşılamamıştır.
    Kur’an’la doğru konuşan O’nu doğru konuşturan sahih temsilciler oluşturamadığımız
    için İslâm’ın hedeflediği sonuca ulaşılamamıştır. Kur’an’ın
    susturulması; onun gündemden uzaklaştırılıp hayattan koparılması ile ger•
    14 •
    Ahmed Kalkan
    çekleştirilmiştir. Suskun bir Kur’an ne sadra şifâ olur, ne de toplumlara müdâhale
    etme yetkisine sahip bulunur.
    Bütün bu olumsuzlukların sonucunda, Kur’an’ı rehber edinmeyen toplumlar
    bilinçsiz, ruhsuz, mutsuz, rotasız, suskun kalmışlar, onları bu hale
    getiren tâğûtî zihniyetler toplumlarını sürüleştirerek kendilerine kul yapmaya
    çalışmışlardır.
    Güzîde, erdemli, sâlih, âlim, mücâhid, muvahhid, muttaki, şâhid-şehid…
    şahsiyetlerin yetişmesi Kur’an’dan gereği gibi faydalanıp hayata doğru
    bir şekilde geçirilmesiyle mümkün olacaktır. “Allah o kitapla; kendi
    rızâsını arayanlara kurtuluşa götüren yolları gösterir, izniyle onları (küfür)
    karanlıklarından (iman) nûruna/aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru bir
    yola iletir.” (5/Mâide, 16)
    Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin
    çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay
    kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını
    zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı,
    tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler
    ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen
    büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh
    tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.)
    putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını
    yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve
    en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır.
    Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet;
    inkılâbçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb
    denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu
    zindanları değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
    Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin adına devrim;
    küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman
    dilimlerinin adı çağ olamaz.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, Mekke câhiliyyesini değiştirdiği
    gibi bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Medine İslâm İnkılâbı
    gibi niye inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar
    • 15 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
    Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a
    sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne
    kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
    gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
    Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı
    bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan
    çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa
    tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin
    yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
    yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
    yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve
    toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
    örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
    sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
    reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”
    Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal
    kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
    Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî
    ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    “Fitnelerden kurtuluşun yolu, Allah’ın Kitabı(na uymak)dır. O’nda sizden
    önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar)
    gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda
    (iman-küfür, tâat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin
    de hükmü var. O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. O’nda her şey ciddîdir,
    gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla
    amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah
    onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru
    yoldur. O, kendine uyan hevâları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri
    iltibastan korur. Âlimler ona doyamazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez,
    tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez,
    O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini
    alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya
    • 16 •
    Ahmed Kalkan
    götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık.” (72/Cin, 1) Kim
    ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar
    olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru
    yola çağrılmış olur. Ey A’ver, bu güzel kelimeleri öğren.” (Tirmizi, Sevâbu’l-
    Kur’ân 14, hadis no: 2908)
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
    İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
    vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın
    mâzereti olamaz. Kur’an’ı okumaktan asıl maksat, onu anlamaktır.
    Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır.
    “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
    O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” Kur’an’ı biraz olsun
    anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini
    ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz.
    Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve gerektiğinde tefsirini
    okumalıyız. Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
    şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları
    yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsafirin
    47, hadis no: 269)
    Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların
    kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi
    bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim benim zikrimden
    (Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz
    onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör
    olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki:
    İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de
    aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine
    inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli
    ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
    “Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti.”
    (25/Furkan, 30). Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
    “Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul
    eder, ama yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur
    câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak
    sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde
    • 17 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri
    anlatır, ayakları da şâhitlik eder.” “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz
    “falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
    diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
    bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
    uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir.
    “Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa
    tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak,
    inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini
    ateşe uzatmaz.
    İşte böylesine bir hazineden yararlanmak için, Kur’an’ı nüzul sırasına
    göre okumak, ashabın nasıl yetiştiğini öğrenmek olduğu gibi, bizim de benzer
    aşamalardan geçerek câhiliyyeden arınıp tevhide ulaşmaya, bireyden
    cemaate, cemaatten devlete geçişin nasıl mümkün olacağını öğretmesi açısından
    da en faydalı okuyuş biçimidir.
    Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okuyalım da, ister Mushaf tertibiyle
    okuyalım, ister nüzul sırasına göre. Nüzul sırasına göre okursak, vahyin
    iniş dönemini ve nebevî mücadele merhalelerini takip etmiş oluruz. Kur’an
    nereden başladı, önceliği nerelere verdi; bunu öğrenmiş olur ve bizim de
    insanları ve hayatı yeniden inşaya nereden başlamamız gerektiği konusunda
    tereddütlerimiz kalmaz.
    Bu tür tefsirleri, cemaat halinde okursak daha bereketli olur. Anlaşılmayan
    veya yanlış anlaşılan hususlarda cemaat birbirini düzeltir. Ayetlerde
    vurgulanan hususların güncelleşmesi konusunda daha doğru çıkarımlar
    için istişareden yararlanılır.
    “Bir grup, Kitâbullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden
    birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekînet (huzur) iner
    ve onları Allah’ın rahmeti kuşatır. Melekler de kanatlarıyla sarar. Allah, onları,
    yanında bulunan yüce cemaatte anar.” (Ebû Dâvud, Salât 349, h. No:
    1455; Tirmizî, Kırâ’at: 3, h. No: 2946; Müslim, Zikir 38, h. No: 2699)
    • 18 •
    Ahmed Kalkan
    Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
    emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
    eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
    da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerine
    selâm olsun!
    * * *
    • 19 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
     لله من الشيطان الرجي  اعوذ ب
     بسم الله الرحمن الرحي
    كَ نعْبُدُ  ۞ إِ يَّ   ۞ مَاِلكِ يوْمِ الدِّي نِ  ۞ الرَّ حَْنِ الرَّحِي ِ „ الَْمْدُ لَِّ رَبِّ اْلعَالَِ ي نَ
    ‹ مْ غَيْ ِ ‘ أَْنعَمْتَ عَلَيْ ِ   ۞ صَِاطَ اَّلذِي نَ  الصَِّاطَ اْلُسْتَقِي َ  ۞ اهْدِنَ „ كَ نَسْتَعِ ي نُ  وَإِ يَّ
    „ مْ وََل الضَّاِّل ي نَ ‘ اْلَغْضُوبِ عَلَيْ ِ
    ب سِْ adıyla : الَّلِ Allah’ın : الرَّ حَْن : Rahmân  الرَّحِي : Rahîm مَْدُ الْ hamd :
    لَِّAِllah : içindir رَبِّ Rabbi : „ اْلعَالَِ ي ن : âlemlerin الرَّ حَْنِ Rahmân’dır :  : الرَّحِي ِ
    Rahîm’dir مَاِلكِ : mâlikidir يوْمِ gününün :   الدِّي ن Din : كَ إِ يَّ yalnız Sana :
    نعْبُدُ ibâdet ederiz : كَ وَإِ يَّ ve : yalnız Senden „ نَسْتَعِ ي نُ yardım dileriz :  اهْدِنَ bizi
    ilet (bize hidâyet ver) : الصَِّاطَ yola :  اْلُسْتَقِي َ doğru : صَِاطَ yoluna :   اَّلذِي نَ
    أَْنعَمْتَ nimet verdiklerinin : م‘ عَلَيْ ِ kendilerine : ‹ غَيْ ِ değil : مْ‘ اْلَغْضُوبِ عَلَيْ ِ
    gazaba uğrayanların : „ وََلالضَّاِّل ي نَ ve sapıtanlarınkine :
    “Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.
    O, Rahmân ve Rahîmdir. Din gününün/cezâ gününün mâlikidir/sahibidir.
    Ancak Sana ibâdet/kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar, yardım
    isteriz (ey Allah’ım). Bize dosdoğru yolu hidâyet et/göster. Kendilerine nimet
    vererek lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu, gazaba uğramışların
    ve dalâlettekilerin/sapmışların yolunu değil!” (1/Fâtiha, 1-7)
    Dinin özünü öğrenmek istiyorsan; işte Fâtiha.
    Yalnız Allah’a kul ol; denilmeden rûhuna el-fâtiha!
    • 20 •
    Ahmed Kalkan
    Fâtiha Sûresi ve Mesajı
    Fâtiha Sûresi
    İndiği Yer: Mekke.
    Mushaf tertibine göre sırası: 1. sûre
    Nüzul Sırası: 5; Fâtiha sûresi, Mekkî’dir ve yedi âyettir. Mekke devrinin
    ilk yıllarında ve tamamı bir defada inmiştir. Besmele’nin sûreden olup
    olmadığı ihtilâflıdır. Bu sûre, bütün olarak inen ilk sûredir. Kur’an’ın giriş
    kapısı olması sebebiyle Fâtiha ismini almıştır.
    Âyet sayısı: 7
    Kelime sayısı: 25 (Kelimelerin bitişik ve ayrı yazılmasına göre 27 olarak
    sayanlar da vardır.) 1
    Harf sayısı: 123 (142 olarak sayanlar da vardır)
    Fâsılası: Nûn ve mim harfleridir.
    Fâtiha’nın Anlamı: Fâtiha, açmak, açıklığa kavuşturmak, açılacak şeylerin
    başı, sıkıntı ve meşakkati gidermek, başlamak anlamındaki “feth” kökünden
    türemiş bir isim olup karşıtı “hatime”dir. Bir şeyin evveli, baş tarafı,
    başlangıcı, giriş” mânâsında kullanılır. Fâtiha, bir yere girerken açılan ilk
    kısım anlamında kullanılır. İlk açılan yer anlamıyla Fâtiha sûresi, Kur’an’ın
    başlangıcını temsil etmektedir. Feth kökünden alınırsa “fethetmek” mânâsına
    gelmektedir. Fâtiha, Kur’an’ın girişi olduğu için başlangıçtır; insanların
    gönüllerini fethedip zafere ulaştırdığı için de sondur. Bu anlamıyla
    Fâtiha, Kur’an’ın bâtıla karşı verdiği mücadelenin zaferini ifade etmektedir.
    Ayrıca, insan gönlünün açılış kapısını da teşkil etmektedir. Gönlün kapısı
    1 Kelimelerinin adedi, "Teysir" isimli tefsirde beyan edildiğine göre, Fâtiha sûresinin kelimelerinin sayısı,
    25; harflerinin sayısı ise, 123'tür.
    "Aynu'l-Meânî" isimli eserde ise, Fâtiha sûresinin kelimeleri 27; harflerinin sayısı ise, 142’dir. İhtilâfın
    sebebi, besmele-i şerîfe'ye itibâr edilmeksizin, munfasıl kelimelerin, yazılış veya müstakil telaffuzlarına
    itibar edilir. Veya telaffuz edilen harflere veya yazılan harflere itibârda ihtilaf vardır. Ve bunların dışındaki
    konularda ihtilaf vardır.
    • 21 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    açılıp içeri girilince oradaki şirk temizlenmekte ve bu temizlikle de zafere
    ulaşılmaktadır. “Fâtihatü’l-Kitab” tamlamasının kısaltılmış şekli olan bu
    Fâtiha’ya, Allah kelamının başında bulunduğu yahut namazda ilk okunan
    sûre veya tümüyle ilk inen sûre olarak Fâtiha sûresi denilmiştir. Bir bakıma
    Kur’an’ın önsözü olduğu için “açıcı” anlamına gelen Fâtiha adı almıştır.
    Diğer İsimleri: Sûrenin yirmiden fazla adı vardır. Kitab’ın özünü, İslâm’ın
    temel esaslarını özlü bir biçimde içerdiğinden ona Ümmü’l-Kur’an
    (Kur’an’ın anası, özü) ve El-Esâs denilmiştir. Sûre, hem Mekke ve hem de
    Medine’de iki sefer indiğinden, her namazda en az iki kere okunduğundan
    ve sürekli tekrarlanan bir sûre olduğundan Es-Seb’ul-Mesânî (tekrarlanan
    yedili) ismi ile anılmaktadır. Onun bu ismi 15/Hicr sûresi, 87. âyetinde tescil
    edilmiştir. Fâtiha sûresi, ihtiva ettiği bu temel esaslarıyla saâdet için yeterli
    olduğundan El-Kâfiye (yeten), maddî-mânevî tüm hastalıklar için şifâ
    kaynağı olduğundan Eş-Şâfiye (şifâ veren) isimleri ile de anılmıştır. Hazine
    anlamına gelen Kenz, Duâ, Ümmü’l-Kitab, Salât, Vâfiye, Şifâ, Şükür, el-
    Hamd (halkın dilinde Elham) gibi isimler de verilmiştir.
    Konusu: Sûre, Allah’ı hamd ve senâ ile tevhidin temeli ulûhiyeti, din
    gününden bahsederek âhireti, kulluk göstergesi olan duâ ve ibâdet i, nimet
    verilenlerden bahsederek nübüvveti, onların yolunda kalma duâsı ile hidâyeti,
    gazaba uğramış sapıklar ve yollarından uzak kalma isteği ile tevhid
    düşmanlarından ayrılmayı ve tüm bunlar hakkında Allah’ın yardımını isteyerek
    kaza ve kadere rızâyı işlemektedir. Dinin temel esaslarını içermesinden
    dolayı Fâtiha sûresi, Kur’an’ın bir özetidir.
    Fazîleti: “Andolsun ki Biz sana tekrarlanan yediyi ve şu büyük Kur’an’ı
    vermişizdir.” 2 âyetinde Fâtiha sûresi anılmıştır.
    Sûrenin fazileti ile ilgili birçok rivâyet mevcuttur. Bunlardan birisi
    şöyledir: “Bu sûrenin benzeri ne Tevrat’ta, ne İncil’de, ne ZEbûr’da ve ne de
    Kur’an’da vardır.”3
    2 15/Hicr, 87
    3 İbnu'l Cevzî, Zâdü'l-Mesîrî, I, 10; Kurtubi, el-Câmiu' li Ahkâmu'l-Kur'an, I, 108; Ahmed bin Hanbel ve
    Tirmizî bunu rivayet etmişlerdir. Tirmtzî, ayrıca “Sahih ve hasen bir hadistir” demiştir.
    • 22 •
    Ahmed Kalkan
    “Sana öyle bir sûre öğreteceğim ki o, Kur’an’daki sûrelerin en büyüğüdür.
    İşte o ‘El-hamdu lillâhi Rabbi’l-âlemîn’ diye başlayan Fâtiha sûresidir. O
    Seb’u’l-Mesânî (tekrarlanan yedi)dir. Ve bana verilen yüce Kur’an’dır.”4
    Namazda okunması sebebiyle bir ismi de “Es-Salât” olan Fâtiha hakkında
    hadis-i kudsî kabul edilen bir hadis rivâyetinde şöyle buyrulmuştur:
    “Namazı kulumla aramda ikiye ayırdım. Bir yarısı Benimdir, diğer yarısı kulumundur.
    Kuluma istediği verilecektir. Kul: ‘Hamd âlemlerin Rabbi Allah’adır’
    dediği zaman Allah: ‘Kulum Bana hamd etti, senâda bulundu’ der. Kul:
    ‘Allah, Rahmân ve Rahîmdir’ deyince, Allah: ‘kulum Beni övdü’ der. Kul: ‘Din
    gününün sahibi, hükümdarıdır’ dediği zaman, Allah: ‘Kulum Beni yüceltti’
    der. Kul: ‘Ancak Sana kulluk/ibâdet eder, yalnızca Senden yardım dileriz’
    dediği zaman, Allah: ‘Bu Benimle kulum arasındadır, artık kulum ne isterse
    verilecektir’ der. Kul: ‘Bizi doğru yola ilet. Nimet verdiğin kimselerin yoluna.
    Kendilerine gazab edilmiş olanların ve sapmışların yoluna değil’ dediği zaman
    Allah: ‘İşte bu, yalnızca kulum içindir; kulumun isteği yerine gelecektir’
    der.” 5
    Müslim, Sahih’inde İbn Abbas’tan naklen şöyle diyor: “Cebrâil (a.s.),
    Rasûlallah’ın (s.a.s.) yanında otururken yukarıdan bir ses duydu. Cebrâil
    başını kaldırarak şöyle dedi: ‘Gökten bugüne kadar hiç açılmayan bir kapıdan
    yeryüzüne ilk defa gelen bir melek indi.’ Bu melek Rasûlallah’a (s.a.s.)
    selâm vererek, ‘Senden evvel hiçbir peygambere verilmeyen iki nurla seni
    müjdeliyorum. Birisi Fâtihatü’l-Kitab, diğeri Bakara sûresinin son âyetleridir.
    Sen onlardan bir harf de okumuş olsan, onlar sana verilmiştir.’ dedi. 6
    Fâtiha Sûresinin Düşündürdükleri
    Hz. Peygamber’e bir bütün olarak inen ilk sûre olan Fâtiha sûresi, bizlere
    en güzel duâ ve yakarış örneği sunmaktadır. O, kulun yaratıcısına sunduğu
    en özlü bir dilekçedir. Şöyle ki, besmele ile dilekçenin sunulduğu makam
    belirtilmekte; Hamd ile o yüce makamın sahibi övülmektedir. Rahmân ve
    4 Buhârî, Tefsir 1/1; Ebû Dâvud,;Nesâî; Cem’u’l-Fevâid, c. 2, s. 287
    5 Müslim, Salât 38, 40; Ebû Dâvud, Salât 132
    6 İbn Cevzî, Zadü'l-Mesîrî, c. 1, s. 10; Âlûsî, Ruhu’l-Meânî Tefsiri, c. 1, s. 40; Fahreddin Razi, Tefsiru'l-Kebir,
    c. 1, s. 137; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, c 1, s. 106; Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri,
    Şamil Y., c. 1, s. 10-11
    • 23 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Rahîm kelimelerinin verdiği ümit ile din gününün sahibi ifâdesinin verdiği
    korku arasında yüce huzura çıkıyor, tüm âcizliğimiz ve güçsüzlüğümüzle
    kul olarak kendimizi takdim ediyoruz. Daha sonra isteklerimizi arzediyor
    ve “âmin” (duâmızı, dilekçemizi kabul buyur) diyerek imzalamış/mühürlemiş
    oluyoruz.
    Fâtiha sûresi, Kur’an’ın bir özetidir. Tevhid, âhirette cezâ ve mükâfat,
    sadece Allah’a ibâdet, sırât-ı müstakîm yani hidâyet ve saâdet yolu, geçmiş
    toplulukların ibret alınacak kıssalarını konu edinen Kur’an’ın bu ilk sûresinde
    bütün bunlara temel teşkil eden hususlar vardır. Böylece her namazda
    Fâtiha’yı okuyan bir müslüman, namazın her rekâtında Kur’an’ın bir özetini
    okumuş olmakta, Kur’an’a tabi olacağına dair Allah’a söz vermektedir.
    Fâtiha Sûresinin Kısa Tefsîri
    “Andolsun ki Biz sana tekrarlanan yediyi ve şu büyük Kur’an’ı vermişizdir.”
    7 âyetinde Fâtiha sûresi anılmıştır. Sûrenin kısa tefsirini verelim:
    Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.
     بِ سِْ الَّلِ الرَّ حَْنِ الرَّحِي
    “Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla.” (1/Fâtiha, 1) başlarım.
    „ الَْمْدُ لَِّ رَبِّ اْلعَالَِ ي نَ
    “Âlemlerin Rabbi olan Allah’a hamdolsun.” (1/Fâtiha, 2)
    Er-Rabb: Mâlik, mutasarrıf demektir; yalnız Allah’ın adıdıdr. El-âlemîn:
    âlem’in çoğuludur. Allah’tan başka bütün varlıklar demektir. Hamd yalnız
    O’nadır. Her şeyde mutlak rububiyet O’nadır. O bütün kâinatın terbiyecisi,
    hâkimidir. Azamet, şeref, ululuk, yaratıcılık, O’na aittir. Hamdi O’na has
    kılarak, O’nun büyüklüğünü, eksiklerden uzak olduğunu, övülmeye layık
    olan yegâne gücün ancak Allah olduğunu vurguluyoruz. O’nu övmekle,
    O’ndan kaynakla-nan her şeyi de kabul etmiş, övmüş ve ona rızâ göstermiş
    oluyoruz.
    7 15/Hicr, 87
    • 24 •
    Ahmed Kalkan
    Çeşitli özellik ve güzelliklerde insan olarak yaratılışımıza, O’nun peygamberlerinin
    yegâne önderler oluşuna, kitabının yegâne düstur oluşuna
    rızâ ve boyun eğmiş oluyoruz. Tüm hamdler, övgüler Allah’a, Rabbe, Rahmâna,
    Rahîme, Din gününün sahibine, yegâne mabudadır. Hamd âlemlerin
    Rabbinedir. Çünkü O’dur insan, cin, melek ve bizim bilemediğimiz başka
    canlı cansız âlemlerin sahibi, onların rızık vericisi, koruyucusu, yöneticisi,
    yetiştiricisi, eğiticisi. Her şey yaratıldığı en güzel fıtratında kalabilmek için
    O’nun Rabliğine muhtaç. O’nun terbiyesine ve eğitim-öğretim ilkelerine
    muhtaç. Âlemlerin her zerresinde O’nun terbiyesi, düzenlemesi var. O’nun
    çekip çevirmesi ile her şey yerli yerinde duruyor, ahenk ve uyum içinde
    varlığını sürdürmekte.
     الرَّ حَْنِ الرَّحِي ِ
    “O, Rahmân ve Rahîmdir.” (1/Fâtiha, 3)
    Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır. Hamd, Rahmân ve Rahîm olan
    zatadır. Çünkü birbiriyle iç içe, birbirine muhtaç bir şekilde ve O’nun
    kudretini izhar etme adına yaratılmış olan tüm âlemler O’nun rahmetiyle
    en güzel bir biçimde yaratılmışlar ve varlıklarını da en sağlıklı bir şekilde
    O’nun rahmeti ile sürdürebilmektedirler. Dünyada bütün yaratıklara,
    mü’min-kâfir bütün insanlara merhamet eden; âhirette yalnız mü’minlere
    merhamet edip bağışlayan O’dur.
      مَاِلكِ يوْمِ الدِّي نِ
    “Din gününün sahibidir.” (1/Fâtiha, 4)
    Mâlik; sahip demektir. Melik şeklinde okunabilir; o zaman hükümdar
    anlamına gelir. Din, bu âyette cezâ (ödül ve cezâ) demektir. O’ndan başka
    kimsenin hükmünün geçmediği Din günü, âhirette hesaba çekilme günüdür.
    O günde amellere cezâ ve mükâfat vermek sadece O’na mahsustur. En
    güzel isimler ve sıfatlar O’nundur. Rahmân ve Rahîm isimlerini anarken
    O’nun engin rahmeti içerisinde kaybolmuş, gevşemiş, sonsuz bir umuda
    kapılmış olabiliriz. Bu yüzden umut ve korku dengesini yakalayabilmemiz
    için “din gününün sahibi”ni hatırlıyoruz. Hamdimiz ve hamdimiz doğrultusunda
    gerçekleştireceğimiz davranışlarımızdan o gün sorgulanacağımı•
    25 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    zın bilinç ve ürpertisi içerisinde din gününü hatırlıyor, o günün yegâne sahibinin
    huzurunda duruyoruz.
    „ كَ نَسْتَعِ ي نُ  كَ نعْبُدُ وَإِ يَّ  إِ يَّ
    “Yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.” (1/Fâtiha, 5)
    Yalnız Sana kulluk ve itaat eder, ancak Sana boyun eğeriz; zira Sen her
    türlü yüceliğe layıksın. Senden başka hiçbir güç kulluğa ve ihtiyaçlara cevap
    veremez. Dilediğimiz her şeyi yalnızca Senden dileriz; zâten Senden
    başka yardımcı da bulunmaz. “Yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden
    yardım dileriz.” Din, bu iki cümle üzerinde oturmaktadır. Kur’an’ın sırrı
    Fâtiha ise, Fâtiha sûresinin sırrı da bu iki cümledir. Bu itiraf, kul ile Rab
    arasındaki canlı bağlantıdır. İbadet, müslümanın Allah’ın ölçülerine uygun
    olarak yaptığı her kutlu eylemin adıdır. İbadet, bir kulluk göstergesi ve yaratılış
    gâyesidir. İlk âyetlerle ulaştığımız ruhi hazırlık ve dilimizle yaptığımız
    hamdü senalardan sonra, şimdi de tüm her şeyimizi O’na has kılıyor,
    O’na adıyoruz; “Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibâdetlerim, hayatım
    ve ölümüm âlemlerin Rabbı Allah içindir.”8 Bu adağımızda kalabilmek, sözümüzde
    durabilmek için O’nun yardımını diliyoruz. Çünkü biz ne kadar
    gayret edersek edelim, O’na yaraşır bir şekilde kullukta bulunamayız. Hatta
    O’nun yardımı olmadan hiçbir şey yapamayız. İşte bu yüzden O’nun yardımına
    başvuruyoruz. Ama sadece O’nun yardımına. “Sadece Sana ibâdet
    ederiz” derken, şirk kokusu taşıyan tüm herşeyden uzak kalacağımızı; “Sadece
    Senden yardım dileriz” derken de, kendi güçsüzlüğümüzü itiraf ederek
    kendimizi O’na havale ediyor, yegâne güven kaynağımızın Allah olduğunu
    ilan ediyoruz. Önce kulluğumuzu sunuyor, sonra yardımını istiyoruz.
    Kul olarak biz, bize düşenleri yapmaya çalışıyor, sonra da O’na sığınıyor,
    tevekkülümüzü sadece O’na has kılıyoruz. Ancak bundan sonra isteklerimizi
    sıralıyoruz:
     الصَِّاطَ اْلُسْتَقِي َ  اهْدِنَ
    “Bize hidâyet et; bizi doğru yola ilet.” (1/Fâtiha, 6)
    Bizi Kur’an yoluna, İslâm yoluna ilet. Sana yaklaştıracak, bize hürriyetimizi
    kazandıracak yolu. Sen kimi dilersen onu hidâyete erdirirsin. Bizi dosdoğru
    yolunda iman üzere sabit kıl, cennete gidenlerden eyle. Sırât-ı müstakîm,
    yani doğru yol hakkında Hz. Peygamber (s.a.s.): “Doğru yol Allah’ın
    8 6/En'âm, 162
    • 26 •
    Ahmed Kalkan
    kitabıdır, İslâm’dır.”9 buyurmuştur. Biz, sırât-ı müstakîmde olduğumuz için
    Allah’a hamd ederken; o yolda devamlı kalabilmek için Allah’ın yardımına,
    hidâyetine muhtaç olduğumuzu beyan ediyoruz. Zâten sûredeki tüm cümleler
    istimrarı (devamlılığı) ifâde etmektedir. Hamdler sürekli O’na, ibâdet
    ve tâatler de kesintisiz O’nadır.
    Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, âlet, araç, akl-ı selim,
    Peygamber ve Kitaptır. Müstakim yolda kalabilmemiz kesintisiz olarak
    bunlara sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle
    irtibatlı olmak, Peygambere bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar,
    o yolda sapmadan kalmak için de önemlidir. Öte yandan, müslüman
    daha ileriye, en ileriye taliptir. Zarardan kurtulmak için mü’minin iki günü
    birbirine denk olmamalıdır. İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli,
    hidâyet yolunda mesâfe kat etmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde, ön
    safta yer almaya gayret etmelidir. İşte duâmızla biz, hidâyetimi-zin artırılmasını
    da istiyoruz Rabbimizden.
    „ مْ وََل الضَّاِّل ي ن ‘ اْلَغْضُوبِ عَلَيْ ِ ‹ مْ غَيْ ِ ‘ أَْنعَمْتَ عَلَيْ ِ   صَِاطَ اَّلذِي نَ
    “Nimet verdiğin kimselerin yoluna. Kendilerine gazab edilmiş olanların
    ve sapmışların yoluna değil.” (1/Fâtiha, 7)
    Yani peygamberler, sıddıklar, şehidler, sâlih mü’minlerin yoluna ilet.10
    Onlar ne güzel arkadaştır, ne güzel mü’minlerdir. Zâten en büyük nimet;
    dindir, hidâyettir, Kur’an’dır, risâlettir, kullukta sadâkattir, O’nun yolunda
    sâlih kullardan olup, fi sebîlillâh şehid olarak ölebilmek, daha doğrusu
    ölümsüzleşebilmektir. İşte tüm bunlara erenlerin yolunda olmayı istiyoruz.
    Tabii ki, onların yolunda olmak için gerekenleri yaparak bu isteğimizdeki
    samimiyetimizi ortaya koymalıyız.
    Yahûdiler ve hıristiyanların11 veya İslâm’dan sapanların yoluna değil.
    Gazaba uğramışlar, yahûdiler başta olmak üzere her toplumun âsileri ve
    azgınlarıdır. Sapanlar ise, hıristiyanlar ve cehâlet içerisinde helâk olan herkestir.
    Bilerek azgınlık gazab sebebi; bilgisizce azgınlık ise dalâlet sebebidir.
    O halde, güçlü bir ilim donanımı ile sağlıklı ve sağlam bir iman sahibi olup
    9 Tirmizî, Fezâilü'l-Kur'an 14; Ahmed bin Hanbel, IV/1
    10 Bk. 4/Nisa, 69
    11 Tirmizî, Tefsir 2; 5/Mâide, 60, 77
    • 27 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    sergileyeceğimiz sâlih davranışlarla gazabdan ve azabdan kurtulmaya çalışmalıyız.
    Yahudi ve hıristiyanlar: Kitabla, Peygamberle, mûcizelerle; bütün
    bunlara rağmen sapanlar. Dinde ifrat ve tefrit uçurumlarına yuvarlananlar,
    aşırı gidenler. İlim adamlarını dinlemeyen birincilere karşılık; onları kutsayan
    ve putlaştıran ikinciler. Yanlış yorumlarla, dinin emirlerini değiştirip
    eksilten yahudilere karşılık; dinin emirlerini çoğaltıp ruhbanlığı hortlatan
    hıristiyanlar. Dinde atmalar yapanlara karşılık; katmalar yapanlar. Âhireti
    dünyaya değişen maddeci bilimcilere(!) karşılık; maddeden tamamen el
    etek çeken ruhçu cahiller. Onların özellikleri Kitabımızda çokça anlatılır
    ki, yahudileşme ve hıristiyanlaşma temayülü gösterilmesin. Zira bu eğilim,
    ümmet için şirk ve küfür eğilimi gibi tehlikeli sapmalardır. Gazaba uğradığı
    ve dalâlette olduğu için onları helâk ettiğin gibi bizi de helâk etme. Doğru
    yoldan sapan azgınlardan değil; Rasülünün dosdoğru yolundan gidenler
    kıl. Bizi hevâ ve hevesine uyan, büyüklenen, haktan sapan münafıklardan
    ve kâfirlerden ayır, onlardan duâların en güzeli ile Sana sığınıyor, Sana duâ
    ediyor ve yardımını bekliyoruz. Âmin; duâmızı kabul et.
    Bu sûrede Allah’tan nelerin istenmesi gerektiği, ayrıca istemenin usûl
    ve âdâbı da öğretilmektedir. Buna göre, istemenin şartları, önce ne istediğini
    bilmek, sonra ona gerçekten ihtiyacı olduğunu belirtmek, daha sonra
    da onu elde etmek için yapılması gerekeni yapmaktır. Böylece gerçek duâ,
    nimeti hayal ve arzu etmek değil; o nimete ulaşmanın doğru yoluna girmek
    ve o yolda sebat edip ilerlemektir. Fâtiha sûresi, mü’min insana kesin
    bir düstur ve şaşmaz bir formül halinde hidâyetle ibâdet in önemini ve
    ebedî nimetin elde ediliş yöntemini bildirmektedir. Böylece sûreyi okuyan
    mü’min, sadece Allah’a kul olduğunu ifâde ve ikrar ettikten sonra, kendisiyle
    yaratıcısı arasında hiçbir aracı bulunmadan doğrudan doğruya O’na seslenir.
    Ebedî saâdete ve nihâyetsiz nimetlere ulaştıran doğruluk ve dürüstlük
    yolunda İlâhî lutfa nâil olmuş iyilerin izini takip ederek ilerlerken; gazaba
    uğramışların, şaşırmış ve sapmışların durumuna düşmemek için Allah’tan
    hidâyet ve yardım ister.
    Allah’la kul arasında bir tür sözleşme ve antlaşma olarak da değerlendirilen
    Fâtiha sûresi, Allah-insan ilişkisinin mahiyetini ortaya koyar ve bunun
    hangi kurallara bağlı olarak sürdürüleceğini öğretir.
    • 28 •
    Ahmed Kalkan
    Ayrıca, sözkonusu ilişkinin tek taraflı olarak kulun gayretiyle değil;
    mutlaka Allah’ın hidâyet ve yardımıyla sağlanacağını vurgular. Sûrenin ilk
    yarısı, kulun Allah’a hamd ve övgüsünü, ikinci yarısı da onun Allah’tan isteklerini
    dile getirir.
    Bütün tefsirlerde besmele’nin başandaki “be” harfinin iltisak (Allah ile
    insan arasında ilişki ve bağlantı) anlamı taşıdığına önemle dikkat çekilmiştir.
    Bu bağlantının bir tarafında ulûhiyyet ve rubûbiyyet; diğer tarafında
    insaniyet ve ubûdiyet makamı vardır. Fâtiha sûresinin de bu şekilde iki bölümden
    oluştuğu görülür. Övgü ve ta’zim cümlelerinden meydana gelen ve
    ulûhiyyete dair olan ilk bölümde Allah’ın insanlara yönelik iltifatının en
    çarpıcı ifâdeleri olmak üzere “Rabb” (yapıp yaratan, yetiştirip geliştiren, terbiye
    eden), Rahmân ve Rahîm isimleriyle, O’nun mutlak hâkimiyet ve hükümranlığının
    âhirette de devam edeceğini belirten “mâlik-i yevmi’d-dîn”
    ifâdesi yer almıştır. Bütün bu nitelikleri dolayısıyla hamd (her türlü övgüler,
    güzellikler, yetkinlikler) O’na mahsustur.
    Duâ ve niyaz üslûbunun hâkim olduğu ikinci bölümde insanların Allah’a
    bağlılıklarının temel unsurları olmak üzere “ibâdet” ve “istiâne” kavramları
    yer almaktadır. Ulûhiyet bölümünde ifâde edildiği üzere, insanların
    bu dünyadaki inanç ve amellerine göre âhiretteki durumlarını Rahmân
    ve Rahîm olan Allah’ın şaşmaz adâleti belirleyeceği için yalnız O’na ibâdet
    etmek ve sadece O’ndan yardım dilemek (istiâne) gerekir. İnsan bu beyanı
    ile kulluğunu, tevhid inancını, tevekkül ve teslimiyetini, ihlâs ve kararlılığını
    Allah’a arzetmiş olur. Bu seviyeye ulaşan bir iman ve aynı ölçülerle
    düzenlenen bir amel ve hayat çizgisi “sırât-ı müstakîm”dir. Ömür boyunca
    bu çizgiyi takip etmenin zorluğu sebebiyle insan, bu yolda sürçebilir ve sonuçta
    kötülüklere rızâ göstermeyen Allah’ın öfkesine mâruz kalmış olan
    sapmışların yoluna kayabilir. “Bizi doğru yola ilet” sözleriyle başlayan duâ
    cümleleri, bu büyük tehlike karşısındaki aczinin ve kendi kendine yeterli
    olmadığının bilincine varan insanın; âlemlerin Rabbi, Rahmân ve Rahîm
    olan Allah’a sığınarak hidâyetiyle kendisini desteklemesi şeklindeki niyazını
    ifâde etmektedir.
    Sûredeki ifâdeler çoğul sigasıyla olup müslümanlar için toplum hayatının
    ve toplumsal dayanışmanın önemini, cemaat ve ümmet şuuruyla birlik
    ve beraberlik içinde “sırât-ı müstakîm” üzere hareket etmeleri gereğini
    ortaya koyar. Bu amaca yönelik olarak cemaatle kılınan namazda imamın
    • 29 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    kıraatinin (özellikle Hanefî fıkhında) aynı zamanda cemaatin kıraati yerine
    geçmesi Fâtiha’daki bu kapsamlı ifâde özelliğinden dolayıdır.
    Fâtiha sûresi, önce Allah’ı en belirgin nitelikleriyle tanıtmakta ve insanı
    sağlam bir imanla O’na yöneltmekte, yaratıcıya ve yaratılmışlara karşı sorumluluk
    duygusuyla hareket etmeyi dinin ve dindarlığın temeli olarak belirlemektedir.
    Sûrenin, insanoğlunu yaratıcısıyla ve diğer insanlarla uyum
    içinde yaşatmak şeklindeki evrensel hedefi gerçekleştirmeyi gâye edindiği
    dikkate alınırsa, onun Kur’an’ın ve dinin özü olduğu daha iyi anlaşılır.
    Bir yoruma göre, Bakara sûresi, Fâtiha sûresinin açıklamasıdır. Başta
    Al-i İmran sûresi olmak üzere diğer bütün sûreler de Bakara sûresinin tefsiridir.
    Nitekim Fâtiha’da Allah’tan hidâyet istenir; onu takip eden Bakara
    sûresi, bu Kitab’ın muttakileri hidâyete erdirmek amacıyla gönderilmiş olduğunu
    bildiren âyetle başlar. Fâtiha’nın Kur’an’ın bir özeti olduğu kabul
    edilirse, onun bütün Kur’an sûreleriyle ilişkili bulunduğunu düşünmek
    mümkün olur.
    O yüzden, sûrenin asıl tefsir ve açıklaması Kur’an’ın kendisidir. Fâtiha’yı
    iyice anlamak isteyen Kur’an’a yönelsin, O’nu okuyup anlamaya çalışsın.
    Zâten Kur’an Ümmü’l-kitab’daki “Bizi hidâyete eriştir” duâsına verilen bir
    cevaptır. Fâtiha ise o cevabın özeti. Allah’ın evrendeki yasası ise, bir şeyin
    önce özetini çıkarmak, sonra onu açıp detaylandırmaktır. Büyük bir ağacın
    tohumları gibi. Fâtiha işte o büyük ağacın tohumu mesabesindedir. Çekirdek,
    ağaç demek değildir; ama çekirdeksiz de ağaç olmaz. Çünkü gövdesi,
    dalı, yaprağı, meyvesi ve tüm özellikleriyle ağaç o çekirdekte gizlenmiştir.
    Ne var ki, insan çekirdekle yetinmez; çünkü çekirdek onun ihtiyaçlarına
    cevap vermez. Öyleyse o çekirdeği gönlümüze, zihnimize ekip meyvelerini
    dermeye bakalım.
    Fâtiha’nın Kur’an’daki en büyük sûre olduğu, Bakara sûresinin son âyetleriyle
    birlikte “iki nur” diye anıldığı ve geçmişte hiçbir peygambere benzerinin
    verilmediği, şifâ niyetiyle okunduğu takdirde tesirinin görüleceğine
    dair hadisler vardır. Fâtiha’nın faziletiyle ilgili rivâyetlere hadis mecmualarının
    yanında, tefsir kitaplarında da geniş yer verilmiştir. Bu sûrenin her
    türlü hayırlı faaliyetlerin başında veya sonunda, çeşitli vesilelerle tertip edilen
    meclislerde, merasimlerde, kabirlerde vb. yerlerde duâ niyetiyle okunması,
    zamanla müslümanlığın en köklü şiarlarından biri haline gelmiştir.
    • 30 •
    Ahmed Kalkan
    Fâtiha Sûresinin bir adı da ‘salât’tır. Salât duâ anlamındadır. Duâ ise,
    kul ile Allah arasında iletişimi sağlayan bağ demektir. Çünkü mü’minler,
    beş vakit namazda ya da namaz hâricinde bu sûreyi tam bir bilinç ile/şuurlu
    olarak ve mânâsını da zihninden geçirerek okurken Allah ile tam bir vuslat;
    belki de samimi niyetiyle, irâdesiyle, zihnî faaliyetleriyle, kalbi ve diliyle
    Rabbiyle irtibat halindedir. Bu yüzden bu sûrenin, bir adının da salât/duâ
    olması ismiyle müsemmâ olduğunu ifâde etmektedir.
    Fâtiha sûresi muhtevâsı itibariyle üç bölümden oluşturulmuştur:
    Birinci bölümde kul, bilerek, iman ederek ve nefsinde hissederek Allah’a
    hamd ve şükretmekte; O’nu, zâtına âit Rahmân ve Rahîm vasfıyla övmekte;
    hesap ve ceza günü de denilen ‘din günü’nün tek hâkimi ve yegâne yöneticisi
    olduğunu ikrar ederek gönlünde daha da yüceltme arzusundadır...
    İkinci bölümde, Ezelî Sözleşme olarak da bilinen “Elestü bi Rabbikum?”
    hitabının muhâtabı olarak “Ben sizin Rabbiniız değil miyim?” sorusuna:
    “belâ” yani, “evet” diyerek12 kulluğunu ikrar ve itiraf eden mü’minin, ne
    söylediğini bilerek, inanarak ve içinde duyarak: Rabbimiz! “Biz yalnız Sana
    ibâdet ediyoruz ve yalnız Senden yardım diliyoruz;” Senden başkasına asla,
    ne kulluk ederiz ne de kimseden yardım dileriz! Bu sözlerle Allah ile ezeldeki
    sözleşmesini/ahdini vurgulu bir biçimde tekrar etmektedir.
    Üçüncü bölümde ise, takvâ sahibi bir kulun, bu iman ve ikrarını hayatı
    boyunca; hatta son nefesine kadar aynı şekilde sürdürebilmesi için Rabbinin
    özel teveccühüne, rahmet ve yardımına ihtiyacının olduğu bilgi ve
    bilinciyle Allah’tan hidâyet dilemesi; nebîlerin, sıddîklerin, şehidlerin ve
    sâlihlerin13 yolu ve yaşama biçimi olan ‘Sırât-ı Müstakim’de sâbit kadem
    kılmasını niyaz etmesidir.
    Bizim kültürümüzde Fâtiha sûresi denilince hemen akla ölüler gelir. Bu
    münasebetle her ölünün mezar taşına: “Ruhuna Fâtiha” ibaresini yazdırmak
    oldukça yaygın bir gelenektir.
    Toplumumuzdaki hâkim inanca göre, en azından üç İhlâs bir Fâtiha
    okuyup sevabını geçmişlerinin ruhuna bağışlamak, hayattaki yakınları için
    12 7/A’râf, 172-173
    13 4/Nisâ, 69
    • 31 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    ölülere karşı âdeta bir vecibedir, en azından yapılması gereken bir insanlık
    görevidir...
    Biz, toplum olarak Kur’ân-ı Kerim’i, genelde indiriliş amacına uygun
    tarzda öğrenip bilgi edinmek ve hayatımıza uygulamak için değil de anlamadığımız
    halde, ibâdet ve sevap kastıyla lafzını okuruz. Sonra da, “...
    bundan hâsıl olan ecr u mesûbatı evvelen bizzat...” der ve Hz. Peygamber’in
    ruhundan başlayarak ulemânın, sulehânın ve bilcümle İslâm ümmetinin...
    ruhlarına, daha sonra da kendi geçmişlerimizin ruhlarına bağışlarız.
    Bizde devam eden bu geleneğe ve yaygın anlayışa göre Fâtiha sûresi,
    sanki hayattakiler için değil, ölüler için indirilmiş ve o mânada okunması
    icap eden bir sûredir.
    Hâlbuki, bütün olarak ne Kur’an’ın ne de Fâtiha sûresinin indiriliş
    amacı ölülerdir. Asıl amaç hayattaki insandır; onun hidâyetinden/kılavuzluğundan
    yararlanarak Cenâb-ı Hakk’ın rızâsına uygun bir dünya hayatı
    yaşamaktır.
    İşte Müslümanların Kur’an hakkındaki bu yanlış telakkisinin, Kur’ân-ı
    Kerim’in ruhu ve özü/özeti diyebileceğimiz Fâtiha sûresinin de mânâsına
    uygun düşmeyen bir tarzda değerlendirilmesine sebep olduğu açıkça görülmektedir.
    Yukarıda da değindiğimiz gibi bu sûre, namazların her rekâtında veya
    namaz dışında bilinçli/şuurlu olarak ve mânâsını da bilip zihninden geçirerek
    okuyan mü’min ile Allah arasında önemli bir bağ kurup yeni bir
    sözleşmenin/ahdin yapılmasını sağlamaktadır.
    Ölüm olayı ve ölülerin söz konusu olduğu ortamlar sebebiyle Fâtiha’nın
    okunması ise, ölümü hatırlayıp aynı âkıbetin yarın, belki de daha yakın bir
    zamanda bizim de başımıza geleceği düşüncesiyle imanımızı hatırlayarak
    Yüce Mevlâ’mız ile hemen, orada yeniden iletişim kurup ezeldeki sözleşmeyi
    yenilemek için olmalıdır...
    Fâtiha’nın yukarıda verdiğimiz anlamından da anlaşılacağı gibi kişi, bu
    sûreyi şuurlu olarak okurken Âlemlerin Rabbi Allah’a hamd ediyor, kendisine
    yönelik sayısız nimetleri sebebiyle O’na şükrediyor, ulûhiyyet ve rubûbiyyet
    sıfatlarıyla O’nu övüyor.
    • 32 •
    Ahmed Kalkan
    O’nun yüce, eşsiz ve emsalsiz bir İlâh, saygı değer, şerefli bir Rab olduğunu
    gönülden ifade ediyor. Her şeyin ancak O’nun Rahmân vasfı ve merhametiyle
    varlığını devam ettirebildiğini ikrar ve ifade ediyor. Dünya hayatı
    sona erdikten sonra kurulacak olan hesap gününde Mülk’ün ve Emr’in
    sahibinin yine Allah olduğunu, O’nun izni ve dilemesi olmadıkça hiç bir
    şefaatin ve şefaatçinin olamayacağını bilgi ve bilinçle söylüyor…
    İşte bu bilgi ve imanın sonucu olarak da âdeta şöyle demek istiyor: Allah’ım!
    Seni, başka hiç bir varlıkta bulunmayan bu üstün ve yüce sıfatlarınla
    tanıyorum. Âlemlerin, tüm yaratılmışların olduğu gibi benim de dünya
    hayatındaki varlığım, varlığımın devamı, ölümüm ve her şeyimin Senden
    olduğuna şeksiz ve şüphesiz olarak inanıyorum. Âhirette beni tekrar dirilterek
    dünya hayatında yapıp ettiklerimle hesaba çekip, amellerimi değerlendirecek
    yegâne hâkimin Sen olduğunu kalpten tasdik ediyorum. Senin
    eşinin, denginin ve benzerinin olmadığına imanım tamdır…
    O halde niçin Senden başka bir rabler edinip de önlerinde eğileyim ki?!
    Ben Senden başka tanrı tanımıyorum... Aklını kullanmayan düşüncesiz,
    dinsiz ve inkârcıların yaptıkları gibi nefsî arzularım da dâhil, yaratılmış hiç
    bir varlığa katiyen kulluk etmiyorum ve etmeyeceğim! Bu yüzden ey Rabbimiz!
    “Biz, sadece Sana ibâdet ediyor ve sadece Senden yardım diliyoruz!”
    Bu ifadeleriyle mü’min, ezelde, Elest Bezminde Allah’la kendisi arasında
    akdedilmiş olan kulluk sözleşmesini ve sadece O’na ubûdiyetteki, kulluktaki
    kesin kararlılığını tekrarlayıp yinelemiş olmaktadır. Sonra da: Rabbimiz!
    Bu iman ve bu kararlılığımızla birlikte hayatımızı, yakîn/ölüm gelinceye kadar
    sürdürebilmemiz için Senin hidâyetine, desteğine ve korumana ihtiyacımız
    var. Bizi nefsimizin, çevremizin ve şeytanın eline bırakma, anlamında
    dua etmektedir: “Bizi, Doğru Yola; gazap ettiğin fasıkların ve yoldan sapmış
    olan kâfirlerin değil, özel nimet verdiğin Nebilerin, Sıddîklerin, Şehitlerin ve
    Salihlerin yoluna Sırat-ı Müstakime ilet!”
    Bizce Fâtiha Sûresinin ölü ile değil, ölüm ile ilişkisi işte bu olmalıdır.
    Sevabı, yani bu sûreyi okumanın karşılığı ise, bu sûreyi uyanık bir kalp ve
    bilinçle okuyan kimsenin Allah ile sözleşmesini yenilemiş olmasıdır… Sevap
    ise, tamamen Allah’a ait bir şeydir. Kime, ne kadar bahşedeceğini O
    bilir. O’nun lütfunun ve ihsanının sınırı elbette yoktur!
    • 33 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    O halde, Fâtiha sûresi, sâdece namazda değil, Allah’ı zikretmek gerektiği
    her an ve her yerde bu bilgi ve bilinç ile okunmalıdır. 14
    Fâtiha Sûresinin Lisan-ı Hali
    1- Fâtiha önsözdür, Kur’an’ın mukaddimesidir. Vahye açılan kapıdır.
    Başlangıçtır Fâtiha, anahtardır, giriş, sunuş ve sonuçtur. Dilekçedir, duâdır,
    sözleşme, anlaşma ve antlaşmadır, Rab’le kulun diyalogudur.
    2- Fâtiha sûresi, tüm özellik ve güzellikleriyle, Kur’an’ın özetidir. Hz.
    Ali der ki: “İlimler hazinesi Kur’an, Fâtiha sûresinde; Fâtiha da besmelede
    özetlenmiştir.”
    3- Cin ve meleklerin, canlı-cansız tüm âlemlerin Rabbi Allah da, ey küçük
    âlem olan insan, senin Rabbin kim? Düşünce ve davranışlarında seni
    yönetip terbiye eden O’ndan başkası olabilir mi?
    4- Bu sûre ile Rabbimiz, bizim kendisini nasıl övüp şükredeceğimizi,
    duâ edeceğimizi öğretmiştir. Öyleyse Fâtiha’yı duâlarımızın başında ve sonunda
    dilimizden eksik etmeyelim.
    5- Tüm övme ve övülmeler Allah’a hastır. O’nun nizamının hakkıdır
    tüm övme ve övülmeler. Peki, nasıl olur da hamdi, övgüyü sadece Allah’a
    has kılan bir mü’min, söz ve davranışlarıyla Allah’ın nizamından başka herhangi
    bir düzeni, bir düşünceyi, bir sistemi övüp medhedebilir?
    6- Din gününde, yani kıyâmet gününde güven içerisinde olmak istiyorsan,
    din gününün sahibi olan Allah’ın dininden hiç ayrılma. Ne yaparsan
    yap, yaptığının karşılığını göreceksin o günde.
    7- Kulluk; ibâdet, boyun eğmek, bağlanmak demektir. Peki ey müslüman,
    tüm hareket ve davranışlarında sen kime bağlısın, kime boyun eğiyor
    ve kime kulluk ediyorsun? Şâyet Allah’ın emirleri doğrultusunda, Allah
    içinse tüm yaptıkların, gerçek bir kulsun sen. Değilse...
    14 Zeki Duman
    • 34 •
    Ahmed Kalkan
    8- Allah’ın yardımı olmadan, lâyıkıyla O’na ibâdet de edemeyiz. O’nun
    yardımına lâyık olmak ise kul olmaya bağlıdır. Kul olmayanlara, gerektiği
    gibi kulluk yapmayanlara gelmez Allah’ın yardımı.
    9- Müslüman da olsa her insan yanılabilir, yoldan çıkabilir. Onun için
    sürekli sırât-ı müstakîmi, yolların en doğrusunu Allah’tan istemeli ve o yolda
    devamlı kalmayı dilemeliyiz.
    10- Dosdoğru yola ulaştıran düstur, içerisinde hiç şek-şüphe olmayan
    ve muttakiler için hidâyet rehberi olan Kur’an’dır. Sırât-ı müstakîm, ancak
    Kur’an’a sarılmakta ve onu yaşamakta-dır. Cennetin yolu sırât-ı müstakîmde
    olmaya; sırât-ı müstakîmde olmak ise, sâlih amellerin adamı olmaya
    bağlıdır.
    11- Bunca günah ve hatalarımızın, bizde Rabbimizden istemeye yüz
    bırakmadığını düşünmüş olabiliriz. Onun için biz de başta peygamberler
    olmak üzere ümmet olarak “biz” diye duâ ettik. Ümmet dini olan İslâm’da
    ben-sen yok, biz; fertler yok, cemaat vardır. Öyleyse her Fâtiha okuyuşumuzda
    ümmetin bir ferdi, İslâm’ı yaşama ve yaşatma konusunda İslâm’ın
    bir şûbesi olduğumuzu unutmayalım.
    12- Peygamberler, sıddıklar, şehitler ve sâlihler kendilerine nimet verilenlerdir.
    15 Öyleyse onların yolunda, onları örnek alarak nimetlere ehil
    kişiler olmaya gayret etmeliyiz. Şu geçici dünyada bunca nimetler içerisinde
    yüzen kâfirler bizi aldatmasın. O nimetler geçicidir, cennet nimetleriyle
    karşılaştırma bile yapılamaz. Onların âhiret nimetlerinden alacakları hiçbir
    şey yoktur.
    13- Allah’ın lânet ve gazâbına uğramış, azâbını hak etmiş tüm lânetlilerin
    gidişat ve yollarından uzak duralım, sonra da Fâtiha’yı okuyalım.
    Lânetlenmiş yollarda yolumuzu kaybettiğimiz durumda Fâtiha okumak
    anlamsızdır.
    14- Müslüman! Her Fâtiha’yı okuyuşunda Rabbinin huzurunda durduğunu,
    Rabbinle konuştuğunu ve Rabbinden istediğini unutma. O’na yaraşır
    kul olmaya çalış.
    15 4/Nisâ, 69
    • 35 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    15- “Fâtiha’sız namaz olmaz”16 hadisine göre namazda Fâtiha okumak
    vaciptir. Hanefiliğin dışındaki diğer mezheplere göre ise farzdır. Buna göre
    bir günde 40 rekâtlık namazda kırk kere Fâtiha’yı tekrarlıyoruz. Namaz bizi
    hazırlayan, yetiştiren mektep olduğuna/olması gerektiğine göre, Fâtiha’sız namaz;
    namazsız da hayat olmaz. Aslında tekrar sanılan bu her bir okuyuş, bizi
    değişik bir açıdan hesaba çeken bir uyarıdır. Fâtiha’ya uymayan her yanlış
    söz ve davranıştan uzaklaşmak için yeni bir alarm ve ikazdır.
    16- Fâtiha’nın sonunda, okuyan ve dinleyenin “âmin” demesi sünnettir.
    Âmin, duâmızı kabul buyur Allah’ım, demektir. 17
    “Besmele: Tâğutun adıyla değil;
    Allah’ın ismiyle ve izniyle”
    - 1. Âyet -
     بِ سِْ الَّلِ الرَّ حَْنِ الرَّحِي
    ب سِْ adıyla : الَّلِ Allah’ın : الرَّ حَْن : Rahmân  الرَّحِي : Rahîm
    “Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla.” (1/Fâtiha, 1)
    Fâtiha ve Sûrelerin Başında Geçen
    Besmele Kur’an’dan Bir Âyet midir?
    Sûre başlarında yazılı bulunan besmelenin, Kur’ân’dan bir âyet olup
    olmadığı üzerinde ihtilâf edilmiştir. el-Mushafu’l-imâm (ilk ve esas Kur’ân
    nüshası) yazıldığı zaman Berâe Sûresi dışında kalan sûrelerin başına besmele
    yazılmıştı. O ana nüshadan İstinsah edilen bütün nüshalarda da sûre
    başlarına besmele yazılmıştır.
    16 Dârimî, Salât 36; İbn Mâce, İkame 11; Tirmizî, Mevâkît 69, 115, 116
    17 İslâm Ansiklopedisi, T.D.Vakfı Y. c. 12, s. 252-253; Ali Akpınar, Namaz Duâları ve Sûreleri, s. 77 vd.
    • 36 •
    Ahmed Kalkan
    Sahâbîler, Mushaftan olmayan bir şeyi Mushafa yazmazlardı. O zaman
    Kur’ân’da nokta ve öteki işaretler de yoktu. Daha sonra konulan nokta ve diğer
    işaretler, Kur’ân’ın metninden ayrılsın diye, metin mürekkebinden ayrı
    mürekkeple yazılmıştı.
    Ebû Dâvud’un ibn Abbâs’tan rivayetine göre: “Peygamber (s.a.s.), kendisine
    ‘Bismillahirrahmanirrahim’ ininceye dek bir sûreyi diğerinden ayırmayı
    veya bir rivayete göre sûrenin bittiğini bilmezdi.”18 Ümmü Seleme’nin
    de “Peygamber’in (s.a.s.), besmeleyi Fâtiha’dan bîr âyet olarak okuduğunu
    söylediği rivayet edilir.19 Ebû Hüreyre’nin rivayetinde ise Peygamber (s.a.s.):
    “Fâtiha’yı okuduğunuz zaman ‘bismillâhirrahmânirrahîm’i de okuyun. Çünkü
    Fâtiha Kur’ân’ın anası, Kitabın anası, yedişerli iki (es-Seb’u’l-mesânî)dir.
    Bismillâhîrrahmânirrahîm de onun âyetlerinden biridir.” 20
    İbn Abbas’ın (r.a.) nakline göre Rasûlullah (s.a.s.), namaza besmele ile
    başlardı. 21
    Enes’den (r.a.), Rasûlullah’ın (s.a.s.) namazda nasıl okuduğu soruldu. O
    da, Rasûllah (s.a.s.), namazda çok uzun okurdu, diyerek besmele ile başladı
    ve: Fâtiha sûresini okuduktan sonra da ‘Rasûlullah’ın (s.a.s.) okuduğunu
    ben de size aynen okudum’ dedi. 22
    Enes (r.a.): “Birgün Rasûlullah’ın (s.a.s.) huzurundaydık. Rasûlullah
    bir ara hafifçe uyudu. Uyanınca tebessüm etti. Biz, ‘seni tebessüm ettiren
    nedir?’ diye sorunca Rasûllah (s.a.s.): “Şu anda bana bir sûre nazil oldu”
    diyerek, “Bismillâhirrahmânirrahîm İnnâ a’taynâke’l-kevser…” (Kevser)
    sûresini okudu.”23 der.
    Şâfiîlere göre bu hadis, besmelenin bütün sûrelerden bir âyet olduğuna
    işaret eder. Çünkü Resullah (s.a.s.), onu Kevser sûresi ile beraber okumuştur.
    18 Ebû Dâvud, Salât 122
    19 el- Fethurrabbani, 3/189
    20 Dârekutnî, Salât, Bâbu Vucûbi Kırâat-i Bismillâh
    21 Timizî
    22 Buhârî, Enes’den rivâyet etmiştir.
    23 Müslim; Nesâî; Tirmizî ve İbn Mâce. Tirmizî: “Sahih ve hasen hadistir” demiştir. Cem’u’1-Fevâid, c. 2, s.
    285
    • 37 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Şâfiîlerin naklî delilleri kadar aklî delilleri de vardır, imam Şâfiî’nin
    yazmış olduğu Kur’an-ı kerimde besmele, Fâtiha’nın başında yazıldığı gibi,
    Berâe sûresinin dışında bütün sûrelerin başında da yazılmıştır. Bu nüshanın
    çoğaltılarak diğer şehirlere gönderilen sûretlerinin hepsinde de sûrelerin
    başında besmele yazılıdır.
    İmam Şâfiî (r.a.) ve benzeri büyüklerin Kur’ân-ı Kerim’den olmayan şeyleri
    sûre aralarına yazmayacakları bilinmektedir. Hatta onlar, Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) zamanında olmayan bir şeyin Kur’an’da bulunmasını istemedikleri
    için Kur’an’ı aşır halinde, sûreleri ve isimlerini harekeli olarak yazmazlardı.
    Böyle bir titizlikle yazılan Kur’an-ı Kerim’lerde besmelenin Fâtiha’nın
    ve diğer sûrelerin başlarında yazılması, onun her sûreden bir âyet olduğunu
    gösterir.
    İşte bu kanıtlara dayanan İmam Şâfiî, Besmele’yi Fâtiha’dan bir âyet
    saydığı gibi, diğer sûrelerdeki besmeleleri de Kur’an’dan birer âyet kabul
    etmiştir.24
    Hz. Peygamber’in, Besmele çekmeden Fâtiha okuduğu hakkında da
    hadisler vardır. Hz. Âişe’nin: “Allah’ın Elçisi (s.a.s.) namaza tekbir ile, okumaya
    da (Elhamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn) ile başlardı”25 sözleridir. Enes İbn
    Mâlik de şöyle demiştir: “Peygamber’in (s.a.s.), Ebû Bekir’in, Ömer’in ve
    Osman’ın arkasında namaz kıldım. Bunlar (Elhamdu lillâhi rabbi’l-âlemîn)
    ile başlardı, namazın ne önünde, ne de sonunda (Bismillâhirrahmânirrahîm)
    demezlerdi.”26 “Onlardan hiçbirinin, (bismillâhirrahmânirrahîm)
    dediğini duymadım.”27 “Onlar okumaya (elhamdülillâhi rabbi’l-âlemîn) ile
    başlardı. 28
    Ebû Hureyre, Peygamberimiz’den şu hadisi nakletmiştir: “Yüce Allah buyurdu
    ki: Namazı benimle kulum arasında ikiye ayırdım. Yarısı benim için,
    yarısı kulum içindir. Kulumun dilediği, kendisine verilecektir. Kul, ‘Elhamdu
    lillâhi rabbi’l âlemin’ dediği zaman Allah: Kulum bana hamdetti, der. Kul,
    ‘er-Rahmâni’r-rahîm’ dediği zaman Allah: Kulum benim şerefimi andı, der.
    24 Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Y., c.1, s. 29
    25 Müslim. Hz. Aişe'den.
    26 Müslim, Salât 52; Nesâ'î, Iftitâh 20
    27 Buhârî; Müslim, Salât 51, Enes bin Mâlik'ten.
    28 Dârimî, Salât 34
    • 38 •
    Ahmed Kalkan
    Kul, ‘mâliki yevmi’d-dîn’ dediği zaman Allah: Kulum işini bana havale etli,
    der. Kul, ‘iyyâke na’budu ve iyyâke neste’în’ dediği zaman Allah: Bu, benimle
    kulum arasında (bir sır)dır. Kulumun istediği kendisine verilecektir, der. Kul,
    ‘ihdinâ’s-sırâta’l-mustakîm...’ dediği zaman Allah: Kuluma dilediği verilecektir,
    der.”29 Burada Hz. Peygamber (s.a.s.), Fâtiha’nın âyetlerini sayarken besmeleyi
    zikretmemiştir.
    Malîkilere göre hadisteki “Namazı ikiye ayırdım” cümlesinde geçen “namaz”
    dan maksat, Fâtiha sûresidir. Fâtiha sûresi okunmadan kılınan namazın
    sahih olmaması sebebiyle hadiste ona namaz ismi verilmiştir. Eğer
    besmele, Fâtiha sûresinden bir âyet olsaydı, bu hadis-i kudsîde zikredilirdi.
    Malîkilere göre, Besmele Fâtiha sûresinden bir âyet olsaydı, Fâtiha sûresindeki
    “Rahmân ve Rahîm” kelimelerinin tekrarlanmaması lâzım gelirdi.
    Bu sûrenin “Rahmân ve Rahîm Allah’ın ismiyle. Hamdolsun âlemlerin
    Rabbi olan Allah’a. Rahmân ve Rahîm...” şeklinde dizilişi demek olurdu ki,
    bu da Kur’an’ın edebî üslûbuna aykırı olurdu.
    Besmelenin sûrelerin başında yazılması ve herhangi bir şeyin başlangıcında
    okunması, Rasûlullah’ın (s.a.s.) sünnetine uymak ve bereket içindir.
    Onun sûrelerin başında tevatürle yazılması Kur’an’dan olduğuna tevatürî
    bir delil sayılmaz.
    Kurtubî, bununla ilgili olarak: “Şâfiî ve Mâlik’in görüşlerinden en sahihi,
    İmam Mâlik’indir. Zira Kur’an âyetleri âhad haberlerle tespit olunamaz.
    Kur’an âyetlerinin tespit yolu, ihtilaf kabul etmeyen kâfi tevâtürle olur.” der.
    Ahkâmu’l Kur’an sahibi İbnu’l-Arabî ise: “Âlimlerin besmelenin
    Kur’an’dan sayılıp sayılmayacağı hakkındaki münakaşaları, onun Kur’an’dan
    sayılmayacağına kâfi bir delildir. Zira Kur’an âyetleri münakaşa kabul etmez.
    Nitekim sahih haberler besmelenin Neml sûresinin dışında Fâtiha’dan
    da, herhangi bir sûreden de bir âyet olmadığına işaret eder. Bizim mezhebimiz
    (Mâlikî) diğer mezheplere aklın kabul edeceği bir tarzda tercih edilir.
    Medine-i Münevvere’de, Rasûlullah (s.a.s.) zamanından İmam Mâilk (r.a.)
    dönemine kadar besmeleyi Peygamber (s.a.s.) Efendimiz’in sünnetine it-
    29 Ebû Dâvûd, Salât 132; Tirmizî, Tefsir; Nesâî, İftitâh 23; İbn Mâce, Edeb 52; Müslim, Süfyan bin
    Üyeyne'den, o da Ulâ bin Abdurrahman'dan, o da Ebû Hüreyre den nakletmiştir. Geniş bilgi için: Kurtubî,
    Tefsir. c. 1, s. 94; Cessas, Ahkâmu'l-Kur’âniyye, c. 1, s. 9
    • 39 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    tibâen hiçbir şahıs okumamıştır. Bu da diğer mezheplerin görüşünü redde
    kâfidir. Bizim mezhebin görüş sahipleri, besmelenin nafile namazlarda
    okunmasına müstehab demişlerdir. Besmelenin okunması hakkında vârit
    olan hâdis ve rivâyetler, nâfile namazlarda kıraatinin müstahab olduğuna
    işaret eder.”30 demektedir.
    İmam Mâlik, bu delillere dayanarak Neml suresinin 30’uncu âyeti dışındaki
    besmelenin, âyet olmadığı kanâatine varmıştır. Ona göre besmelenin
    sûre başlarına yazılması, Hz. Peygamber’in böyle emretmesi ve her işe
    besmele ile başlanmasını buyurması yüzünden olabilir. Gerçi besmelenin,
    sûre başlarına yazılması mütevatir olarak nakledilmişse de sûre başlarındaki
    besmelenin Kur’ân’dan birer âyet olduğuna dair tevâtür yoktur.
    Peygamberimizin, namazda besmeleyi okumadığına dair hadisler de,
    okuduğuna dair hadisler de vardır. Fakat okuduğuna dair hadisler daha
    kuvvetlidir. Kendisinin ve sahâbîlerinin, namazda besmeleyi gizli okuduğuna
    dair hadisler de mevcuttur. Bu rivâyetlerden, Hz. Peygamber’in, namazlarında
    bazen besmeleyi açık, bazen gizli okuduğu anlaşılır.
    Hanefîlere göre besmelenin Kur’ân’a yazılması, onun Kur’ân olduğunu
    gösterirse de her sûreden bir âyet olduğunu göstermez. Besmelenin,
    namazda Fatiha ile bareber açıktan okunmadığına dair hadisler de onun,
    Fâtiha’dan bir âyet olmadığına delildir. Sûre başlarında bulunan besmele,
    müstakil bir âyettir, sûreye dâhil değildir. Yalnız Neml Sûresinin ortasında
    geçen besmele, o sûrenin bir âyetidir.
    Hz. Peygamber (s.a.s.), Mülk Sûresinin otuz âyet olduğunu söylemiştir.
    Kurrâ’ ve âyet sayıcılar, “Mülk Sûresinin, besmele hâriç otuz âyet olduğunda
    birleşmişlerdir. Yine Hz. Peygamber, Kevser Suresinin üç âyet olduğunu
    söylemiştir. Kevser Sûresi de besmele hâriç, üç âyettir. Eğer besmele bu sûrelere
    dâhil olsaydı, Mülk Sûresinin otuz bir, Kevser Sûresinin de dört âyet
    olması lâzım gelirdi.
    Besmelenin âyet olup olmadığı, âyet ise sûrenin bir parçası olup olmadığı
    hakkındaki bu görüş farkları yüzünden besmelenin namazda okunması
    meselesinde de görüş ayrılıkları doğmuştur:
    30 Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, c. 1, s. 103
    • 40 •
    Ahmed Kalkan
    İmam Mâlik, besmeleyi âyet kabul etmediği için farz namazlarda ne
    açıktan, ne de gizli olarak besmele okunmasını câiz görmemiştir. İmam Şâfiî
    ve İmam Ahmed de besmeleyi, her sûreye dâhil bir âyet gördükleri için
    açık okunan namazlarda açıktan, gizli okunan namazlarda gizliden besmele
    okunmasının farz olduğunu söylemişlerdir. Ebû Hanife ise besmeleyi
    müstakil âyet kabul ettiği için Fâtiha’dan önce gizli olarak besmele çekmenin
    sünnet olduğunu söylemiştir.
    Hanefilerin Delilleri
    Hanefilere göre besmelenin Kur’an’da yazılışı ve ondan bir âyet oluşu,
    her sûreden bir âyet oluşuna işaret etmez. Nitekim besmelenin gece namazlarında
    sesli okunmamasını emreden hadisler, onun Fâtiha’dan olmadığını
    gösterir. Hanefiler, Neml sûresinin dışında Kur’ân-ı Kerim’den tam bir âyet
    olduğuna ve sûreleri birbirinden ayırmak için nâzil olduğuna hükmetmişlerdir.
    Hanefîlerin görüşünü teyid eden delillerden bir kısmı şunlardır:
    Ashâb-ı kiramdan nakledilen: “Biz, besmele nâzil olana kadar sûrelerin
    başlangıcını ve sonunu bilmiyorduk.”31 sözleri ile İbn Abbas’dan (r.a.) rivâyet
    edilen: “Rasûlullah (s.a.s.), besmele nâzil olana kadar sûrelerin birbirinden
    ayırılmasını bilmiyordu. Ancak, besmele nâzil olunca bildi.” 32 sözleri
    Hanefîlerin görüşünü takviye ediyor.
    İmam Ebû Bekr er-Râzi 33 ise bu konuda şöyle demektedir: “Âlimler,
    besmelenin Fâtiha’dan bir âyet olup olmadığı konusunda görüş ayrılığına
    düşmüşlerdir. Kûfe kıraat âlimleri onu Fâtiha’dan bir âyet sayarken, Basra
    kıraat âlimleri saymamışlardır. İmam Şâfiî, besmelenin Fâtiha’dan bir âyet
    olduğuna, onu terkedenin namazını iâde etmesi gerektiğine hükmetmiştir.
    Ebu’l Hasan el-Kerhî ise, besmelenin namazlarda açıktan okunamayacağını
    söyler. Şeyhin bu sözü, besmelenin Fâtiha’dan bir âyet olmadığına işaret
    eder. Bizim mezheb âlimlerinin görüşüne göre besmele, sûrelerin başında
    bir âyet değildir. Çünkü onu namazlarda açıktan okumuyorlar. Besmelenin
    31 Ebû Dâvud; el-Camiu li Ahkâmi’l Kur’an, c. 1, s. 95
    32 Hâkimin Müstedrek’inde Ebû Dâvud'un İbn Ayaş’tan sahih bir senetle rivâyet ettiği yazılıdır.
    33 Ebû Bekr er-Râzi, Ahkâm Âyetlerinin müfessiri Cessas’tır.
    • 41 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Fâtiha sûresinden olmaması, başka sûrelerden de olmadığına da işaret eder
    kanaatindedirler.
    “Yalnız İmam Şâfiî, besmelenin her sûreden bir âyet olduğunu söylemiştir.
    Bu görüşü İmam Şâfiî’den başka hiçbir âlim söylememiştir. Zira selef
    arasındaki görüş ayrılığı da besmelenin Fâtiha sûreninden bir âyet olup
    olmadığı şeklindedir. Nitekim hiçbir âlim, besmelenin sûrelerin başından
    bir âyet olduğunu kabul etmemiştir.” diyerek sözlerine şöyle devam eder:
    “Rasûlullah’dan (s.a.s.) rivâyet edilen “Kur’an’da 30 âyetli bir sûre vardır ki,
    okuyucu affolununcaya kadar şefaat eder. Bu sûre Tebarekellezî bi yedihil
    mülk’tür” hadis-i şerifi, besmelenin sûrelerin başından bir âyet olmadığına
    işaret eder. Kıraat âlimleri ile diğer âlimler Tebâreke sûreninin besmele
    dışında 30 âyet olduğu konusunda görüş birliği içindedirler. Eğer besmele
    sûreden bir âyet olsaydı, Tebareke’nin 31 âyet olması lâzım gelirdi. Bu da,
    Rasûlullah’tan (s.a.s.) rivâyet edilen hadise aykırı düşerdi. Yine bütün beldelerin
    kıraat ve Fıkıh âlimleri Kevser sûresinin 3, İhlâs sûresinin 4 âyet
    olduğunda ittifak etmişlerdir. Eğer besmele bu sûrelerden bir âyet olsaydı,
    Kevser sûresinin 4, İhlâs sûresinin 5 âyet olması lâzım gelirdi.” 34
    Yukarıda naklettiğimiz mezheb görüşlerinden tercih edilecek olan Hanefî’nin
    görüşüdür. Zira baştan sona birbirine muârız olan iki görüşün (Şafiî-
    Mâlikî) ortasıdır. Şafiîier, besmelenin Fâtiha’dan, hatta her sûreden bir
    âyet olduğunu savunurlarken Mâlikîler de, Fâtiha’dan da Kur’an’dan da bir
    âyet olmadığını iddia ederler.
    Dikkatli bir gözle, sâlim bir zekâ ile besmelenin Kur’an-ı kerimde
    tevâtüren yazılışına baktığımız zaman, hiçbir âlimin bugüne kadar ona
    karşı çıktığı ve inkâr ettiği görülemez. Nitekim ashâb-ı kirâmın Kur’ân-ı
    Kerim üzerinde nasıl titizlikle durdukları, hatta her harfi üzerinde dahi inceden
    inceye araştırma yaptıkları bilinmektedir. Bu da göstermektedir ki,
    besmele, Kur’ân-ı Kerim’den bir âyettir. Her sûreden ve Fâtiha’dan bir âyet
    değildir. Sûrelerin arasını ayırmak için gönderilmiştir. Bu görüşü Abdullah
    bin Abbas’dan (r.a.) “Rasûlullah (s.a.s.), besmele gönderilene kadar sûrelerin
    başlangıç ve sonlarını bilmiyordu. Ancak besmele gönderilince bildi.”
    hadisi de teyid etmektedir.
    34 Cessas, Ahkâmü'l-Kur'an, c. 1, s. 9-11
    • 42 •
    Ahmed Kalkan
    Besmelenin her sûrenin başından bir âyet olmadığını. Belâgat kaidelerinden
    de çıkarmak mümkündür. Çünkü Araplar sözlerinin çok belîğ olması
    için ifade ve imlâlarının başında değişik üslublar kullanırlardı. Eğer
    besmele her sûrenin başından bir âyet olsaydı, bütün sûreler tek bir üslubla
    başlardı. Bu ise Kur’an’ın edebî üslûbunun mûcizellğine ters düşerdi.
    Mâlikîlere göre, besmelenin Kur’an’dan bir âyet olduğu tevâtüren sâbit
    değildir. Öyleyse Kur’an’dan değildir. Bu görüş imam Cessas’ın dediği gibi
    açık ve tercih olunabilecek bir görüş değildir. Zira “bir âyetin Kur’an’dan
    oluşunun tevatüren rivâyet edilmesi gerekir” şeklindeki delil geçersizdir.
    Bizim için Rasûlullah’ın (s.a.s.) yazılmasını emretmesi ve emrinin tevâtüren
    bize ulaşması kâfidir. Ümmet, “Kur’an’da yazılı olan her şey Kur’andır”
    diye ittifak etmiştir. Besmele, Kur’an’da müstakil bir âyettir. Sûrelerin ve
    kitapların başında yazılması ve okunması hayır ummak içindir. Bütün bu
    açıklamalar, besmele hakkında gelen bütün nassların mânâlarını toplar.35
    Besmelenin Namazda Okunmasının
    Hükmü Nedir?
    Fakihler besmelenin namazda okunması konusunda birkaç görüşe ayrılmışlardır.
    a) İmam Mâlik’e göre besmele yalnız farz namazlardaki Fâtiha ve diğer
    sûrelerin başında gizli ve açık olarak okunmaz. Farz dışındaki sünnet ve
    nâfile namazlarda isteyen okuyabilir.
    b) Ebû Hanife’ye göre besmele namazlardaki her rekâtta Fâtiha sûresinden
    önce okunur. Diğer sûrelerin başında okumak ise güzeldir. 36
    c) İmam Şâfiî’ye göre besmelenin gizli okunacak yerde gizli, açık okunacak
    yerde açık okunması farzdır.
    35 Daha fazla bilgi edinmek isteyenler Ibnü'l Arabî’'nin Ahkâmü'l Kur’an’ına, Kurtubî’nin tefsirine,
    Fahreddin er-Râzi'nin Mefâtihu'l Gayb’ına ve Cessâs'ın Ahkâmu'l Kur’an’ına bakabilirler. Ed-Dâru Kutnî
    de besmelenin Kur'anda bir âyet olduğunu gösteren bütün delilleri bir araya toplamıştır. Muhammed Ali
    Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Y., c. 1, s. 32-38
    36 Cessas, age, c. 1, s. 15; Kurtubî, age., c. 1, s. 98
    • 43 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    d) İmam Ahmed bin Hanbel’e göre besmele namazda gizil okunur. Açık
    okunması sünnet değildir.
    Adı geçen imamların besmele hakkındaki görüş ayrılıklarının sebepleri
    birinci hükümde delilleriyle beraber açıklanmıştır. Bu hususta selefin görüşleri
    arasında da ayrılık vardır.
    İbn Cevzi, Zâdü’l Mesir’inde: Âlimler arasında besmelenin Fâtiha’dan
    olup olmadığı konusunda görüş ayrılıkları vardır. Bununla ilgili olarak
    Ahmed bin Hanbel’den rivâyet edilen iki görüş bulunmaktadır. Birisi, besmelenin
    Fâtiha’dan olduğunu, dolayısıyla namazda okunmasının farz olduğunu
    söyleyenlerin görüşüdür. Diğeri ise Fâtiha’dan olmadığını, bundan
    dolayı namazda okunmasının sünnet olduğunu söyleyenlerin görüşüdür.
    Bu görüşe yalnız İmam Mâilk (r.a.) karşıdır. Hatta ona göre besmelenin farz
    namazlarda okunması müstehab bile değildir.
    “Besmelenin namazda açıktan okunması da âlimler arasında ihtilâf
    konusu olmuştur. Âlimlerin bir kısmı Ahmed bin Hanbel’in “Besmelenin
    namazda açıktan okunması sünnet değildir” görüşünü nakletmişlerdir. Bu
    görüş Ebû Bekir, Ömer, Osman, Ali ve İbn Mes’ud’un (radıyallahu anhum)
    sözlerine dayanır. İmam Sevri ve İmam-ı Azam’ın görüşleri de bu yoldadır.
    İmam Şâfiî’ye göre de besmelenin namazda açıktan okunması sünnettir. Bu
    da Muaviye, Âtâ ve Tâvûs’un rivâyetine dayanır.”37 demektedir.38
    Fâtiha’nın Namazda Okunması Farz Mıdır?
    Fakihler, Fâtiha’nın namazda okunması konusunda iki görüşe ayrılmışlardır:
    a) Cumhura39 (Mâlikî, Şâfiî, Hanbelî) göre; Fâtiha’nın namazda okunması
    sıhhatinin şartıdır. Fâtiha sûresini bilip de okumayan bir kimsenin
    namazı sahih olmaz.
    37 İbni Cevzî, age., c. 1, s. 7-8
    38 Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Yayınları, c. 1, s. 38-39.
    39 Cumhur kelimesi; Fıkıh, Usûl-i Fıkıh, Tefsir, Kelam ve ilh.. gibi ilim dallarındaki alimler topluluğunun
    çoğunluğuna verilen isimdir.
    • 44 •
    Ahmed Kalkan
    b) İmam Sevri ve İmam-ı Azam Ebû Hanife’ye göre namaz Fâtiha okunmaksızın
    da sahih olur. Namazda Kur’an’dan 3 kısa âyet veya 1 uzun âyetin
    okunması ise farzdır.
    Cumhurun Delilleri
    Cumhur, Fâtiha’nın namazda okunmasının farz olduğunu birçok delille
    isbat etmişlerdir.
    Birinci delil: Ubâde bin Sâmid’in Rasûlullah’tan (s.a.s.) naklettiği şu hadis-
    i şeriftir: “Fâtiha’yı okumayanın namazı geçerli değildir.” 40
    İkinci delil: Ebû Hüreyre’nin Rasûlullah’tan (s.a.s.) naklettiği: “Kim namaz
    kılar da Ümmü’l-kitab’ı (Fâtiha’yı) okumazsa o namaz noksandır, noksandır,
    noksandır. Tamam değildir.” 41 hadis-i şerifidir.
    Üçüncü delil: Ebû Said el-Hudrî’nin naklettiği şu hadis-i şeriftir: “Rasûlullah
    (s.a.s.), bize namazda Fâtiha sûresi ile bildiğimiz diğer bir sûre veya
    bir sûreden birkaç âyetin okunmasını emretti.”
    Cumhura göre bu hadis-i şerifler, Fâtiha sûresinin namazda okunmasının
    farz olduğuna delâlet eder. Zira Rasûlullah’ın (s.a.s.) birinci delildeki
    hadis-i şerifi namazın sıhhatli olmayacağına delâlet ettiği gibi; Ebû Hureyre’den
    nakledilen ve Rasûlullah tarafından üç defa tekrar edilen “o namaz
    noksandır” ifadesi de Fâtiha okunmadan kılınan namazın noksan ve fâsit
    olacağını gösterir. Öyleyse Fâtiha’nın namazda okunması farzdır ve namazın
    sıhhatinin şartlarındandır.
    Hanefîlerin Delilleri
    İmam Sevrî ile Hanefî mezhebinin fakihleri, namazın Fâtiha okunmadan
    da sahih olacağını Kitap ve Sünnetten çıkardıkları delillerle savunurlar.
    Kitaptan aldıklan delile göre Cenâb-ı Hakk’ın: “Şüphe yok ki Rabbin, senin
    gecenin üçte ikisinden biraz eksik, yarısı, üçte biri kadar ayakta durmakta olduğunu
    ve senin maiyetinde bulunanlardan bir zümrenin de (böyle yaptığını)
    40 Cem’u'l Fevâid, c. 1, s. 197. Bu hadis-i şerif İmam Mâlik’in Muvattâ’sı dışında Kütüb-i sittenin hepsinde
    nakledilmiştir.
    41 İmam Mâlik; Tirmizi; Nesai; Cem’u’l Fevâid, c. 1, s. 197
    • 45 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    biliyor. Geceyi, gündüzü Allah saymaktadır. O, bunu sizin sayamayacağınızı
    bildiği için size karşı (ruhsat tarafına) döndü. Artık Kur’an’dan kolay geleni
    (ne ise onu) okuyun...”42 âyeti, namazda bir miktar okunmasının farz olduğunu
    gösterir. Âyetteki “okuyun!” emri, namazdaki okumaya işarettir. Hiçbir
    âlim “Bu âyet, gece namazlarındaki okumaya mahsustur” dememiştir. Öyleyse
    âyetteki “Okuyun” emri yalnız gece namazında okuma değil, bütün
    namazlarda okunmasının farz olduğunu ifade eder. 43 Hadis-i şeriflerden
    aldıkları delil ise, Ebû Hureyre’den nakledilen şu hadise dayanır: “Bir gün
    Mescid-i Nebevi’ye bir kişi gelerek namaz kıldı. O kimse namazdan sonra
    Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek selâm verdi. O kimsenin selâmını aldıktan sonra
    Rasûlullah (s.a.s.), “Geri dön, namazını yeniden kıl. Zira sen namaz kılmadın”
    buyurdu. O kimse tekrar namaz kılıp Rasûlullah’a (s.a.s.) gelince, onu
    yine namaz kılması için geri çevirdi. Bu şekilde üç defa geri çevrilen kimse
    Rasûlullah’a (s.a.s.) gelerek: “Seni hak yolu üzere gönderenin ismi ile yemin
    ederim ki, bundan daha güzel bir şekilde namaz kılmasını bilmiyorum.”
    deyince, Peygamber Efendimiz (s.a.s.): “Sen namaz kılmak istediğin zaman
    güzelce bir abdest al. Sonra kıbleye dönerek tekbir getir. Sonra da Kur’an’dan
    ne biliyorsan onu oku. Daha sonra belini tam eğerek rükû yap. Rükûdan kalkarak
    dik dur ve daha sonra secde yap. Secdeden kalkarak normal bir oturuşla
    otur. Daha sonra tekrar secdeye git. Secdeden sonra doğruca ayağa kalk.
    Benim bu tarif ettiklerimi bütün namazlarında uygula.”44 buyurdu.
    Hanefi fakihleri, Ebû Hureyre’den nakledilen, bu hadisindetki namaz
    kılan için “Kur’an’dan ne biliyorsan onu oku” emr-i Peygamberîsini delil
    getirerek, namazda Kur’an’ın neresinden olursa olsun okunmasını, kılanlar
    için serbest bırakmışlardır. Bu hadis Hanefîlerin görüşünü kuvvetlendirdiği
    gibi, “Artık Kur’an’dan kolay geleni okuyun” âyeti de Kur’an’dan belli
    bir sûre veya âyetin okunmasına değil, sadece namazda herhangi bir âyetin
    okunmasına işaret eder.
    Ubâde bin Samid’in rivâyet ettiği hadis, Hanefi âlimlerine göre, namazın
    bâtıl olduğuna değil, sünnet üzere kılınmadığına işaret eder. Onlar,
    Fâtiha’sız kılınan bir namazın kerâhetle sahih olduğuna hükmederler.
    Bu hadis-i şerifi, Rasûlullah’ın (s.a.s.) şu hadis-i şerifine benzetirler: “Evi
    42 73/Müzzemmil, 20
    43 Cessas, age, c. 1, s. 18
    44 Sâyis, Ahkam ayetlerinin tefsiri, C. 1, S. 13. Cessas. Age. C. 1. S 20.
    • 46 •
    Ahmed Kalkan
    mescide yakın (komşu) olanın namazı ancak mescidde olur.” Buradan anlaşılan,
    mescidde kılınmayan namazın kabul olunmayacağı değil, sadece o
    namazın mükemmelinin mescidde kılınacağıdır.
    Ebû Hureyre’den rivâyet edilen hadiste geçen ve üç defa tekrarlanan
    “O namaz noksandır” cümlesi bizim aleyhimize değil, lehimize bir delildir.
    Çünkü “noksandır” kelimesi namazın batıl olduğunu göstermez. Aksine,
    namazın noksan olarak kabul olunduğuna işaret eder. Eğer câiz (kabul)
    olunmasaydı ona «namazın noksandır» denilmezdi. Zira blrşeyin eksik
    oluşu, onun yokluğuna delalet etmez.
    Buraya kadar kısa ve öz olarak cumhurun ve Hanelilerin delillerini aktardık.
    Konuya derin bir nazarla bakıldığı zaman, cumhurun görüşünün
    delil bakımından daha kuvvetli olduğu görülür. Çünkü Rasûlullah’ın (s.a.s.)
    ve sahâbe-i kirâmın gerek farz, gerekse nâfile namazlarda Fâtiha’yı okumaya
    devam etmeleri Fâtiha’sız bir namazın câiz (doğru) olmadığına işaret
    eder. Sahih ve sarih hadis-i şerifler bu yoldadır. Rasûlullah’ın (s.a.s.) Fâtiha
    ile ilgili söz ve fiili, onun farz oluşuna kâfi delildir.
    Cumhurun görüşünü kuvvetlendiren delillerden biri de Müslim’in
    Ebû Katade’den naklettiği şu hadis-i şeriftir: “Rasûlullah (s.a.s.) bize öğle
    ve ikindi namazlarını kıldırırdı. Birinci ve ikinci rekâtlarda Fâtiha ile diğer
    sûrelerden birer sûre okurdu, öğle ve ikindi namazlarının birinci rekâtlarında,
    ikinci rekâtlarından daha uzun okurdu ve çoğu defa sesini bize duyuracak
    kadar yükseltirdi. Sabah namazını da aynen böyle kılardı.”
    Konuyla ilgili olarak Taberî: “Rasûlullah (s.a.s.), namazın her rekâtında
    Fâtiha’yı okurdu. Eğer namazda Fâtiha okunmazsa namaz câiz olmaz. Ancak
    namazda Fâtiha’nın âyet ve harf sayısından noksan olmamak kaydıyla
    diğer bir sûrenin okunması da caizdir.” 45 der.
    Kurtubî ise, “Bu delillerden en sahihi, imam Şâfî, İmam Ahmed bin
    Hanbel ve İmam Mâilk’in son görüşleridir. Herkes Fâtiha’yı namazın her
    rekâtında okumalıdır. Zira Rasûlullah’ın (s.a.s.) “Fâtiha’yı okumayanın namazı
    geçersizdir” hadis-i şerifi umumu ifade etmektedir. Ömer bin Hattab,
    Abdullah bin Abbas, Ebû Hüreyre, Ubâde bin Samid, Übey bin Kâ’b, Ebû
    Eyyûb el-Ensârî ve Ebû Said el-Hudrî (r.anhum) gibi büyük sahâbîler de
    45 Taberi. Camiü'l Beyan. C. 1.
    • 47 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Fâtiha’yı okumayanın namazı geçersizdir” hadisine dayanarak Fâtiha’nın
    namazın her rekâtında okunmasının farz olduğuna hükmetmişlerdir.
    Mü’minlere düşen, her zaman ve her yerde önderlerimiz olan sahabîlere
    uymaktır.” 46 demektedir.
    İmam Fahreddin er-Râzî’nin görüşü de şöyledir: “Rasûlullah’ın (s.a.s.)
    hayatı boyunca Fâtiha’yı namazda okuması, onun tarafımızdan namazda
    okunmasını farz kılıyor. Zira Cenâb-ı Hakk’ın Rasûlüne uyma hususunda,
    “...Ona tâbi olun ki doğru yolu bulmuş olasınız.” 47 emri vardır. İmam-ı
    Azam, Muğîre bin Şube’den rivâyet edilen, Fıkıh ve Hadis ilmi terminolojisinde
    “haber-i vâhid” diye vasıflandırılan “Rasûlullah (s.a.s.), bir gün bir
    kavmin tahâret yerine giderek abdest aldı. Başının ön kısmına ve mestlerinin
    üstüne mesh etti” hadis-i şerifine dayanarak, “başın bir miktar” (dörtte
    bir) mesh edilmesi, namazın sıhhat şartındadır.” diye iddia ediyor. Hâlbuki
    Fâtiha’nın namazda okunması konusunda ilim adamlarının “Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) hayatı boyunca Fâtiha’yı namazda okuduğuna dair tevatüren naklettikleri
    hadis-i şeriflere rağmen İmam-ı Âzam Ebû Hanife’nin ‘Fâtiha’nın
    namazda okunması, onun sıhhat şartlarından değildir’ demesine hayret
    ediyorum.” 48
    İmama Tâbi Olan Müslüman, Fâtiha’yı Okuyacak mı?
    Âlimler, “Bir müslüman imama rükûda yetiştiği takdirde Fâtiha’yı okumasına
    lüzum yoktur” görüşünde ittifak etmişlerdir. Zira imamın okuması
    yeterlidir.
    Yine âlimler, imam kıyamda iken ona yetişen bir kimsenin Fâtiha’yı
    okuyup okumaması konusunda birkaç görüşe ayrılmışlardır.
    a) İmam Şâfiî ile imam Ahmed bin Hanbel imamın arkasında namaz
    kılan kimsenin, imam gizli veya açık okusa da Fâtiha’yı gizilce okumasının
    farz olduğuna hükmetmişlerdir.
    46 Kurtubi, Age, c. 1. s. 119
    47 7/A’râf, 158
    48 Fahreddin er-Razi, Tefsiru Kebir, c. 1. s. 147
    • 48 •
    Ahmed Kalkan
    b) İmam Mâilk ise, “Kıraatin gizli olması lâzım gelen namazlarda, imama
    tâbi olan kimsenin gizlice okuması, gece namazları (sabah, akşam, yatsı)
    gibi açık okunacak namazlarda ise okumaması lâzımdır” diye hükmetmiştir.
    c) İmam-ı Azam Ebû Hanife de “Kıraatin gizli veya açık olduğu namazlarda,
    imama tâbi olan kimse, onun arkasında okumaz” demiştir.
    Şâfiî ve Hanbelîler; Rasûlullah’ın (s.a.s.) üçüncü hükümdeki “Fâtiha’yı
    okumayanın namazı geçerli değildir” hadis-i şerifine dayanarak görüşlerini
    savunurlar. Bu hadis-i şerif imamı ve tâbi olanı kapsayan umumi bir ifadedir.
    Dolayısıyla açık veya gizli okunacak namazlarda Fâtiha’yı okumayanın
    namazı sahih olmaz.
    İmam Mâlik ise: “Namazdaki kıraat gizli olacak türden ise Şâfiî ile Ahmed
    bin Hanbel’in dayandıkları hadls-i şerife istinaden imama tâbi olan
    kimsenin namazda Fâtiha sûresini okuması farzdır. Namazdaki kıraat açık
    olacak türden ise; “Kur’an okunduğu zaman onu dinleyin ve susun ki size
    merhamet edilsin.”49 âyetine istinâden de imama tâbi olanın Fâtiha’yı okuması
    yasaktır diyor.
    Kurtubî, İmam Mâlik’den şu görüşü nakleder: “Kıraatin açık olması lâzım
    gelen namazlarda, imama tâbi olan kimse Kur’an’dan hiçbir şey okumaz.
    Kıraatin gizil olması lâzım gelen namazlarda ise Fâtiha sûresini okur.
    Eğer okumayı terk ederse hiçbir şey lâzım gelmez.”
    Ebû Hanife de konuyla ilgili olarak şöyle demektedir: “Kur’an okunduğu
    zaman onu dinleyin ve susun ki size merhamet edilsin.”50 âyeti ile “Namazda
    imamın okuması, kendisine sayıldığı gibi, tâbi olanlara da sayılır.” hadis-i
    şerifine istinâden kesinlikle Kur’an’dan hiçbir şey okunmaz.” 51
    Sözlerine devamla Rasûlullah’tan (s.a.s.) şu hadis-i şerifi nakleder:
    “İmam, kendisine tâbi olunması için imam olur. İmam tekbir aldlğı zaman
    siz de tekbir alın, okuduğu zaman sükût edin ve dinleyin.” 52
    49 7/A’râf, 204
    50 7/A’râf, 204
    51 İbn Ebi Şeybe, Ebû Hureyre’den rivâyet etmiştir.
    52 Abd İbn-i Hamid Cabir'den; Muhammed Ali Sabuni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Y., 1/39-44
    • 49 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Kur’an’a başlamak için şeytanı taşlamak ve şerden uzaklaşmak”
     لله من الشيطان الرجي  اعوذ ب
    “Kur’an okumak istediğin zaman, kovulmuş şeytandan Allah’a sığın (Seni
    şeytanın vesveselerinden korumasını Allah’tan iste; ‘Eûzü billahi mineşşeytanirracim’
    de).” (16/Nahl, 98)
    İstiâze
    İstiâze: Eûzü çekmek, “Eûzu billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm” demektir.
    İstiâze kelimesi, sığınma, bağlanma, güvenme ve korunma istemek anlamlarına
    gelir. Şeytandan ve her türlü şerlerden Allah’ın korumasına ve yardımına
    sığınmaya istiâze denir.
    Eûzu billâhi mine’ş-şeytâni’r-racîm: “Kovulmuş şeytanın şerrinden,
    her türlü kötülüğünden Allah’a sığınırım.” anlamına gelir; “Şeytanın âhiret
    ve dünya işleriyle ilgili hususlarda bana zarar vermesinden veya yapmakla
    emrolunduğum şeylerden beni alıkoymasından Allah’a sığınır ve O’nun
    yardımıyla korunurum.” İstiâze, insanların kötülüklerden korunabilmeleri
    için bütün İlâhî emir ve yasaklara uyarak, söz ve işleriyle Allah’a sığınma
    istemelerini ifade eder.
    Bir imtihan yeri olan dünya hayatında insanın en büyük düşmanı şeytandır.
    O, insanı aldatmaya, doğru yoldan saptırmaya çalışmaktadır. Bunu
    gerçekleştirmek için de gizli açık her yola başvurur. Bu nedenle mü’min,
    şeytanın oyunlarına karşı daima uyanık olmalı, aklını kullanarak Kur’an’ın
    gösterdiği yoldan gitmelidir. İnsana yaraşan, daima Rabbine sığınması, koruyucusunun
    O olduğunu bilmesidir.
    • 50 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an ve İstiâze
    Allah’a sığınmak anlamında “istiâze” ve bu kelimenin kökü olan “âze”
    ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de toplam 17 yerde geçmektedir.53 “Allah’ı sığın”
    anlamında “isteız” 4 yerde 54 geçmekte, “ben sığınırım” anlamında “eûzü”
    kelimesi 7 yerde,55 “ben sığındım” anlamına gelen “uztü” 2 yerde56 kullanılır.
    Yine “sığınırlar” anlamındaki “yeûzûne” kelimesi 1 yerde,57 “ondan sığınıyorum”
    mânâsına gelen “üîzühâ” 1 yerde58 ve yine “sığınırım” anlamında
    kullanılan “meâz” kelimesi de iki yerde59 geçer.
    Kur’an okunduğunda O’ndan yeterince yararlanmak, öncelikle şeytan
    ve her çeşit şeytanî düşünceden Allah’a sığınmakla mümkündür. Allah
    Teâlâ şöyle buyurmaktadır: “Kur’an okumak istediğin zaman, kovulmuş şeytandan
    Allah’a sığın (Seni şeytanın vesveselerinden korumasını Allah’tan iste;
    ‘Eûzü billahi mineşşeytanirracim’ de).” 60
    Kur’an, Allah’ın insanlara gönderdiği tâlimatıdır. Şeytan, Kur’an okuyan
    kişiyi, Kur’an’ı anlamaktan, doğru yorumlamaktan ve onunla amel etmekten
    vazgeçirmek için var gücüyle uğraşır. Kalbine vesvese sokarak Kur’an
    üzerinde düşünmekten onu alıkoymaya çalışır. Kur’an okumaya istiâze ile
    başlayarak, Kur’an’ı yanlış anlamaya, yanlış yorumlamaya, O’nun iniş gayesi
    dışında bir okumaya sevkedecek her türlü şeytanî düşünce, akım ve yaklaşımdan
    Allah’a sığınıyoruz. Allah’ın kelâmını okuduğu veya bildiği halde
    Ondan yararlanamayan şeytanî özelliklerden de Allah’a sığınıyoruz.
    Şeytanın şerrinden Allah’a sığınmak, Kur’an tilâvetine zemin hazırlamak
    için bir mukaddimedir. Böylece okuyan, samimi bir kalb ve açık bir
    zihinle Kur’an’ı okumağa başlar.
    53 İstiâze Kelimesinin Türediği A-v-z ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 17 Yerde:) 2/
    Bakara, 67; 3/Âl-i İmrân, 36; 7/A’râf, 200; 11/Hûd, 47; 12/Yûsuf, 23, 79; 16/Nahl, 98; 19/Meryem, 18; 23/
    Mü’minûn, 97, 98; 40/Mü’min, 27, 56; 41/Fussılet, 36; 44/Duhân, 20; 72/Cinn, 6; 113/Felak, 1; 114/Nâs, 1.
    54 7/A’râf, 200; 16/Nahl, 98; 40/Mü’min, 56; 41/Fussılet, 36
    55 2/Bakara, 67; 11/Hûd, 47; 19/Meryem, 18; 23/Mü’minûn, 97, 98; 113/Felak, 1; 114/Nâs, 1
    56 40/Mü’min, 27; 44/Duhân, 20
    57 72/Cinn, 6
    58 3/Âl-i İmrân, 36
    59 12/Yûsuf, 23, 79
    60 16/Nahl, 98
    • 51 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Bilindiği gibi, namaz kılmadan önce, vücut ve gönül Allah’ın huzuruna
    çıkmaya hazırlanmalı, bunun için de abdest alınmalıdır. Namaz için abdest
    ne ise, Kur’an okumak için de istiâze odur. Cafer b. Sâdık, “Kur’an
    okunmak istendiğinde ve diğer ibâdetlerden önce istiâze’nin emredilmesinin
    sebebi, dilini gıybet, yalan ve dedikodu gibi kötü işlerle kirleten insanın
    istiâze ile onu temizlemesi, böylece her türlü noksanlıklardan uzak olan
    Rabb’inin kelâmını temiz bir lisanla okumasıdır.” demiştir.
    Ayette hitabın Peygamber Efendimiz’e yöneltilmiş olması ve “Kur’an
    okumak istediğin zaman” ifadesinin bulunması, şeytandan sığınmanın sadece
    Peygamberimiz’e has olduğunu ve bunun sadece Kur’an okunacak zamanlarda
    olacağını ifade etmez. Hitap, Peyğamberimiz’in şahsında bütün
    müslümanlaradır. Kur’an okunduğunda böyle bir ihtiyaç söz konusu ise,
    diğer ameller için elbette buna çok daha ihtiyaç vardır. 61
    Şeytandan Kurtuluş, Allah’a Sığınmakla Sağlanır
    Allah, insanlara görülen ve görülmeyen, bilinen ve bilinmeyen bütün
    kötü ve korkunç şeylerden Kendisi’ne sığınmalarını emrediyor. “Eğer seni
    şeytan (vesvese vererek) dürter kışkırtırsa hemen Allah’a sığın.” 62
    Allah, insanlara himayesine iltica etmelerini bildirmiş oluyor. Bu ifadeden
    Allah’ın himayesine sığınmayı gerektiren pek çok kötülüklerin var
    olduğu açık olarak anlaşılmaktadır.
    Kötülüğün kaynağı ister bizzat şeytan, isterse onun oyuncağı haline
    gelmiş bir kısım insanlar olsun, bu kötülüğü defetmenin mümkün olduğu
    bilinmelidir. Şeytandan kurtuluş, tüm yaratıkların yaratıcısı ve Rabbi
    olan Allah’a sığınmak, O’nun hayat nizamı olan İslam Dininin emir ve
    yasaklarına uymakla mümkündür.
    İnsanlar ona tutunarak semâya doğru yükselsinler diye Allah’ın gökten
    indirip bize uzattığı ipine (Kur’an’a) dört elle sarılarak yapışmamız
    gerekiyor. Kopması mümkün olmayan Allah’ın ipini bırakıp, boynumuza
    ve beynimize kement gibi geçirilmek için hazırlanmış şeytanın ipini,
    61 Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 3, s. 211
    62 41/Fussılet, 36
    • 52 •
    Ahmed Kalkan
    yularını istemediğimizi ilan etmeliyiz. İşte bu özgürlük ilanının adı ve
    andı, istiâzedir. Rabbimiz’ın Daru’s-selâma (cennete) dâvetiyesi olan Kitab’ı,
    istenildiği gibi okumazsak, dâvete icâbet edemeyiz. Ana vatanımıza,
    baba yurdumuza hicretimizi gerçekleştirmemiz, vuslata ermemiz için
    zor sınavlardan başarıyla geçmemiz gerekiyor. İşte, insan ve cin şeytanlarıyla
    kıyasıya mücadelenin zafer parolasıdır istiâze.
    Allah’a güvenip bağlananlara, hayat görüşü ve yaşama biçimi olarak
    İslam’a yönelenlere şeytanın hâkimiyeti ve ciddi bir etkisi olamaz. Çünkü
    bu nitelikteki mü’minler, Kur’an’ı hayatlarında uygulamak için okumuşlar
    ve Allah’ın emirlerine teslim olarak O’na sığınmışlardır. Her yere kolayca
    sızabilen şeytan, bu nizama sığınanlara yaklaşamaz. Zaman zaman vesvese
    verse de kendi buyruğu altına alamaz onları. Bunun için, mü’minler, Allah’ın
    askerleridir; şeytanın askerleri olmazlar. Kur’ânî anlamdaki istiâze,
    şeytandan, onun temsilcisi olduğu tüm kötülüklerden Allah’a sığınmayı,
    O’na inanmayı ve Allah’ı her şeye kadir bir ilâh tanıyıp buna göre kulluk
    vazifesine sarılmayı ifade etmektedir.
    İnsanoğlu, fıtratı gereği nefsanî ve hayvanî duygulara sahiptir. Bu duyguları
    açıkça ve gizli olarak kötü yolda tahrik eden düzenler, tâğutlar, insan
    ve cin şeytanları her zaman var olagelmiştir. Bunların her türlü kötülüklerinden
    uzak kalmak ve korunmak, ancak Allah’ın bildirdiği esaslara uyarak
    O’na sığınmakla mümkündür. Bu konuda insana düşen görev, her şeyden
    önce düşmanlarını tanımak ve onları kendinden uzaklaştırmaktır. Ancak,
    insanın bu mücadeleyi kazanması için Allah’ın yardımına ihtiyacı vardır.
    Allah, mü’minlere bu savaşı kazanabilmeleri için, takip edecekleri metodu
    göstermiştir. 63
    “Eğer şeytandan gelen kötü bir düşünce seni dürtecek olursa, hemen Allah’a
    sığın. Çünkü O işitendir, bilendir.”64 “Mü’minlere ve Rablerine güvenip
    dayananlara o şeytanın bir gücü yoktur. Onun gücü, sadece kendisini dost
    tutanlara ve Allah’a ortak koşanlaradır. O sadece onları kandırabilir.”65 “Sen
    onların sana yaptığı kötülüğü, en güzel şeyle sav. Kötülüğe iyilikle karşılık ver.
    Biz onların seni ne kötü sıfatlarla vasıflandıracaklarını biliyoruz. Ve de ki:
    63 Y. Çiçek, F. Yıldız, İstiâze Şeytan, Bir Y., s. 11-13
    64 41/Fussılet, 36
    65 16/Nahl, 99-100
    • 53 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Rabbim, şeytanların kışkırtmalarından Sana sığınırım ve onların yanımda
    bulunmalarından Sana sığınırım Rabbim.” 66
    İlgili ayet ve hadislerden anlaşılan istiâze; İnsanın Allah’a sığınmak istemesi,
    O’nun rahmetine iltica etmesi, İslam’ın esaslarına teslim olarak tüm
    kötülüklerden korunma isteğini diliyle söylemesi, kalbiyle bu anlayışta olması
    demektir.
    Sığınan, Kendisine Sığınılan ve
    Kendisinden Sığınılan
    İstiâze’de üç öge vardır: “Sığınan”, “Kendisine sığınılan” ve “kendisinden
    sığınılan”. Sığınan ve sığınmaya muhtaç olan sadece bir şahıs değildir.
    Bütün yaratıklar O’na sığınmaya muhtaçtır. Peygamberlerin de sık
    sık Allah’a sığındıklarını, bu konuda da bize örnek olduklarını Kur’an’dan
    öğrenmekteyiz. Sığınmaya ihtiyacımız olduğunu kabul etmek, âciz ve zayıflığımızı,
    âciz olmayan birinin yardımına ihtiyacımız olduğunu kabullenip
    itiraf etmek demektir. Bu anlayış da bizi, yaratılış amacımız olan kulluk ve
    ibâdet şuuruna ulaştırır.
    Kendisine sığınılan ve sığınılması gereken yüce varlığın, sadece Allah
    olduğunu biliyoruz. O’nun hak dini, O’nun emir ve yasakları, insanlığı tüm
    kötülüklerden koruyan ilâhî bir sığınaktır.
    Kendisinden kaçınılan, kötülüğünden sakınılması gereken varlığın şeytan
    ve onun temsilcisi bulunduğu tüm şerler olduğu, şeytanın cinlerden
    olduğu gibi, insan cinsinden de olabileceği Kur’an’dan anlaşılmaktadır.
    İnsanların, Allah’a sığınmaları, O’nun emirlerine bağlı kalarak, yasaklarından
    kaçınarak, azgın ve kovulmuş şeytandan ve her türlü kötülük ve günahlardan
    uzaklaşmalarıyla mümkündür. Allah’ın istekleri doğrultusunda
    yaşayış ve kötülüklerden kaçış; Allah’a sığınıştır. Bunun için insan, daima
    Kur’an’a yönelmeli, O’ndaki gerçekleri Allah’ın istediği şekilde yerine getirmelidir.
    66 23/Mü'minûn, 96-98
    • 54 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’ın bildirdiği ilâhî kuralları yerine getirirken, onu Allah’ın dininden
    uzaklaştıran bir duygunun, düşüncenin, varlığın, sistemin şeytan veya
    onun temsilcisi durumundaki şeytanî bir kötülüğün olabileceği bilincinde
    bulunmalıdır.
    Kur’an okurken, namaza başlarken istiâze terkedilmez. Çünkü şeytan
    bu ibâdetleri de hakkıyla yaptırmamak için peşimizi namazda ve kıraatte
    bile bırakmaz.
    İnsanların, her türlü kötülüklerden korunabilmeleri için, Allah’a sığınma
    isteklerini ifade eden istiâze kavramı, günümüzde büyük önem taşımaktadır.
    Çünkü asrımızda insanlar, her zamankinden daha çok şeytanî
    tahriklerle karşı karşıya bulunmaktadırlar. İslam’ın bildirdiği gerçeklerin
    unutulduğu günümüzde, insanlar iyiyi ve kötüyü ayırt edemez hale gelmişlerdir.
    Bu durum onların işini daha da zorlaştırmaktadır. Çünkü kötülüğe
    açılan pek çok kapılar yanında iyiliğe açılan tek bir kapı vardır. Bu kapı da
    hakka, hakikate açılan İslâm kapısıdır. İnsanları her yönden kaplamış olan
    şerlerin zifiri karanlığı, Kur’an ve sünnet ışığı ile yok edilmedikçe, insanlığın
    kötülüklerden kurtulması ve Allah’a sığınması mümkün olamaz.
    Kur’an ve sünnetten, istiâze’nin, anlam yönüyle iman ve onun gereği
    olan sâlih amelleri kapsayan bir terim olduğunu öğrenmekteyiz. İnsanların
    yaşantı şekilleri, onların sahip oldukları inanç, duygu ve düşünceleri
    ile yakından ilgilidir. İslam’ın iyi olarak bildirdiğini iyilik; kötü olarak
    bildirdiğini de kötülük kabul etmek öncelikle bir iman işidir. İslam’a göre
    nelerin iyilik, nelerin kötülük olduğunun bilinmesi ve iyiliklerin yapılıp,
    kötülüklerden sakınılması da bir uygulama (amel) meselesidir. İstiâze bilinci,
    referansını Allah’tan almayan, O’nun ilkelerine ters şeylerin kötü ve
    şeytanî olduğuna inanmayı ve bu inanca uygun yaşamayı gerektirir. Yine,
    istiâzenin tevhidî yönü, kelime-i tevhiddeki “lâ ilâhe” diye reddedilen kısım
    istiâze ile paralellik arzetmesinden anlaşılır. Besmele de “illâllah” demektir.
    Öyle şeytani düzende ve öyle zâlimlerin işgalindeki ortamda imtihan
    oluyoruz ki, Nasreddin Hoca fıkrasındaki gibi taşlar bağlanmış, köpekler
    salıverilmiş. Salıverilmiş de ne kelime?! Üstümüze üstümüze saldırtılmış.
    İşte istiâze, taşları yerinden oynatmak, azgın köpekleri bağlamaktır.
    • 55 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Günümüzde İstiâze Anlayışı
    Günümüz insanının istiâze anlayışı ve inancı üç bölümde özetlenebilir:
    a- Allah tarafından, iyilik ve kötülük olarak bildirilen hüküm ve değerleri
    kabul etmeyip, Allah’a ve O’nun dininin hükümlerine sığınmayı reddedenler.
    Bunlar, şeytanın oyuncakları, şeytanın askerleri, şeytanın kul ve
    köleleri, şeytana tapanlar ve ins şeytanlarıdır.
    b- Sözle, yani dilleriyle Allah’a sığındıkları halde, yaptıkları işleriyle
    şeytanın peşinden gidip, pek çok kötülüğü işleyenler. Bu durumdaki insanlar,
    gerçek anlamıyla Allah’a sığınmış değillerdir; O’na sığınmış olduklarını
    zannedenlerdir.
    c- Allah’ın bildirdiği ve yapılmasını emrettiği İlâhî emirlerin tümünü
    iyilik (hayır), yasaklarını da kötülük (şer) kabul edip, bu inancın gereğini
    yerine getirenler. Bu özelliğe sahip olanlar, gerçek anlamda Allah’a sığınmış
    ve kötülüklerden korunmuş olanlardır.
    Kur’an’daki âyetlerde ve Peygamberimizin mübârek sözlerinde, insanların
    kaçınmak zorunda oldukları kötülükler açık olarak ortaya konulmuştur.
    Günümüzde, insanları, her türlü kötülüklerden korumak için öncelikle
    onlara bu kötülükleri tanıtmak gerekmektedir. Çünkü şeytanın ve onun
    temsilcisi olanların hilelerinden biri de kötülüğü, iyilik gibi göstermeleridir.
    Âyet ve hadislerde bildirilen kötülüklerden en önemlileri: Şirk, şeytan,
    kibir ve büyüklenme, cehâlet, vesvese, şehvet, hevâ, hased, şüphecilik, zulüm,
    gazab, cinler, tüm korkunç şeyler, sihir, büyü, büyücü kadınlar, korkaklık,
    cimrilik, kötü ömür, fitne, kabir azâbı, âcizlik, tembellik, cehennem
    azâbı, deccal fitnesi, yoksulluk sefaleti, zenginlik gurur ve şımarıklığı, iyiliklerin
    azlığı, bâtıl inançlar... gibi kötülüklerdir. 67
    Şeytanın taktiklerinden biri de, küçük günahları, mekruhları önemsiz
    göstermek, sünnetleri, vacibleri olmasa da olur dedirtmektir. Şeytanın bu
    tâvizlerle açtığı gediğin giderek nasıl genişlediği çevremizdeki nice örnekten
    kolay anlaşılacaktır. Küçük görülen bir mekruh veya haram, kalpte siyah
    bir leke oluşturur. Sonra, önemsenmediği ve başka benzerleri de işlendiği
    67 Y. Çiçek, F. Yıldız, a. g. e, s. 33
    • 56 •
    Ahmed Kalkan
    zaman, bu mânevî leke, büyüye büyüye bütün kalbi, bütün bünyeyi kaplar.
    “Hiçbir küçük günah yoktur ki, önemsiz görüldüğü müddetçe büyüyüp
    büyük günah olmasın; Hiçbir büyük günah yoktur ki, tevbe çeşmesindeki
    gözyaşı suyuyla küçülüp yok olmasın.” Sağlıklı bünyeye giren küçücük,
    gözle görülemeyen mikroplar, önemsenmez ve temizlenmezse, mikropların
    nasıl çabuk büyüyüp vücudun tümünü mahvettiklerini biliriz. Kanser,
    kangren gibi hastalıkların önceden tedbir alınınca hastalıktan kurtuluşun
    kolay olması, geciktikçe çözümün imkânsızlaşması, mânevî mikrop ve hastalıklara
    da örnek olması açısından önemlidir.
    Bir meyvedeki küçük bir çürüğün önemsenmemesi, çürüğün temizlenmemesi
    sonucunda meyvenin tümünün kısa zamanda ne hale geldiğini hepimiz
    biliriz. Yine, bir çürük meyvenin, içinde ilişkide bulunduğu ve aynı
    mekânı paylaştığı diğer sağlam meyvelere nasıl zarar verdiğini de bilmeyenimiz
    yoktur. Mânevî alanda da durum bundan farklı değildir. İslâm’ın
    kendilerinden Allah’a sığınılmasını istediği kötülükler, işlendiği takdirde
    şeytanın, insana hâkim olmasını sağlar. Bu kötülükler şeytanın giriş yollarıdır.
    Bunlarla şeytan kime yaklaşırsa, ya da kim şeytanın yeryüzündeki
    temsilcisi olursa, o kişi, artık hakikati göremez. Çünkü Allah’ın nuruyla
    bakamadığından basireti, firaseti kalkar, bakar kör olur. Tabii, dünyada
    görülmesi gereken hakkı göremeyenler, gerçek hayatta da kör olarak haşrolunacaktır.
    İnsanı kötülüklere sevkeden sebepler, genel olarak, insanın içindeki
    (dâhilî) sebepler ve dışındaki (hâricî) sebepler olarak iki bölümde incelenebilir.
    İç sebepler: İnsan, arzu edebilen, herhangi bir şeye ilgi duyabilen sosyal
    bir varlıktır. Bu arzu ve ilgiyi tahrik eden etkenler, düşünceler ve hâtıralardır.
    Bunlar insanı ya iyiliğe, ya da kötülüğe çağırırlar. Genelde, onu iyiliğe
    çağıran duygu ve düşüncenin sebebine melek; kötülüğe çağıran sebebe ise
    şeytan denilmiştir. Şu halde, insanı içinden tahrik edip, onu Allah’a isyana
    sevkeden her türlü duygu ve düşünce şeytanîdir.
    İnsanlığı kötülüğe sevkeden dış sebepler ise pek çoktur. Bunların başında,
    Allah’tan ve O’nun dininden uzaklaştıran insanlar, sistemler, görüşler ve
    bunların temsilcileri gelir.
    • 57 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    İnsanı, içten veya dıştan, tahrik ederek Allah’a isyana sevkeden her şey,
    mü’min için bir zarar unsurudur. Bunun için o, kendisini Allah’a isyana
    sevkeden gizli ve açık düşmanlarıyla savaşmakla emrolunmuştur. İşte bu
    savaşta insanın ilk kullanacağı silâhı istiâze’dir. Kur’an’daki şu ayetler bu
    gerçeği ifade eder: “Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, Allah’ın ve Rasûlünün
    haram kıldığını haram saymayan, dinini din edinmeyen kimselerle,
    küçülüp (boyun eğerek) elleriyle cizye verecekleri zamana kadar savaşın.”68
    “Şeytan sizin düşmanınızdır. Siz de onu düşman tutun.”69 “Sana gelen her
    kötülük de kendi (işlediğin günah yüzü)ndendir.” 70
    İnsan, dünyada iyilikle kötülüğün savaşını yaşar. Bu savaş, karanlıkla
    aydınlık gibidir. Biri galip olursa, diğeri bulunmaz. Bu savaşa insan, düşmanını
    iyi tanıyarak başlamalıdır. Burada bilinmesi gereken hakikat, insanın,
    içindeki düşmanla savaşının, dışındaki düşmanla savaşından daha önemli
    olduğudur. Çünkü içteki şeytanî duygu ve düşünceler yok edilmeden dış
    düşmanla savaşılamaz. Ayrıca insan, dıştaki düşmanla savaşında ölürse şehid
    olur. Allah’ın bir emrini yerine getirdiği için de sevâbını alır. Fakat iç
    düşmanıyla mücadelesinde yenilirse, müslüman olarak ölememe ihtimaliyle
    karşılaşır. Bu durum ise, Allah’a sığınılacak çok büyük bir kötülüktür.
    Hz. Peygamberimiz’in (s.a.s.): “Allah’ım, ölüm ânında şeytanın beni istilâ
    ederek yaptıklarımı boşa çıkarmasından, senin doğru yolundan (dininden)
    yüz çevirmiş olarak ölmekten Sana sığınırım.” buyurarak Allah’a sığınması
    bu hakikati bütün açıklığı ile ortaya koymaktadır.
    Her asırda olduğu gibi, günümüzde de insanlığın uğradığı en büyük felaketler,
    kendi içinden gelen ve zihnine hâkim olan kötülüklerdir. İnsanın,
    iç dünyasındaki bozukluk, imansızlık, iradesizlik, yanlış düşünce, aldanış,
    şüphecilik ve vesvesecilik insanî özelliklerin yok olmasına yol açmıştır. Bu
    günkü toplum fotoğrafımız, kişisel görüntüde nefret, bencillik, stres, bunalım,
    cinayet, intihar... toplumsal manzaramızda tek kelimeyle fesat, düzen
    açısından ise...
    İnsanın kalbinde ve düşüncesindeki kötülükler, ya yanlış itikadlardan
    veya kötü işlerden oluşur. Kim, yaptığı işleriyle şeytanın peşinden giderse,
    dili ile Allah’ı ansa da o, şeytanın yolundadır. Bu duruma düşmüş insanla-
    68 9/Tevbe, 29
    69 35/Fâtır, 6
    70 4/Nisa, 79
    • 58 •
    Ahmed Kalkan
    rın gizlice itaat edip dostluk kurdukları şeytandan gelen vesveseyi yok edebilmeleri,
    Allah’a imanla mümkündür. Peygamberimiz’e gelip, “Ey Allah’ın
    Rasûlü, içimizde (vesveseden) olduğuna inandığımız bazı şeyler buluyoruz.
    Onları size söylemeyi uygun bulmuyoruz.” diyen sahabilere Rasûlullah’ın
    “Bu, imanın açık belirtisidir.” buyurması bu gerçeğin isbatıdır. Gerçek
    anlamda Allah’a iman, şeytanın içinize attığı vesveseyi kabullenmenize engel
    olan imandır. Şeytanın vesvesesini küçük görmemek, Allah’ın azâbına
    sebep olmasından korkmak, kişinin imanının açık belirtisidir. Şeytan ve
    onun işi olan tüm kötülüklerden kaçınılmadıkça, Allah’a itaat edilmiş olunamaz.
    Mü’minin görülebilen ve görülemeyen pek çok düşmanı vardır. O
    halde bu düşmanlar, insanı hak yoldan uzaklaştırmaya kasd ettikleri zaman
    insan, her şeye galip olan mutlak Rabb’e sığınmalıdır. Çünkü Allah, emirlerine
    uyup yasaklarından kaçınmayı kötülükleri yok etmek için bir vesile
    kılmıştır. Allah, insanın açlığını ve susuzluğunu gidermek için yemeyi ve
    içmeyi nasıl sebep kılmışsa, ilâhî emirlerin gereğini de insanların mutluluğuna
    bir sebep kılmıştır.
    İnsanlığın fikir ve yaşantısının karanlıklardan kurtulması, sapıklık dalgalarından
    korunması, ancak âlemlerin Rabbi Allah’ın yardımıyla mümkün
    olur. Allah’ı Rab olarak tanımayanlar, O’nun emirlerini anlamak istemeyenler,
    kendi arzu ve heveslerinin gereğini yerine getirmek için hiç bir
    ölçü tanımayanlar, hakka, gerçeğe saygı duymazlar. Kötüyü iyi zannederler.
    Onların bu tarzdaki yaşayışları, gerçeği görmelerine engeldir. İslâm âlimlerinin
    şu sözü bu konuya açıklık getirmektedir: “Yediği, içtiği haram olan
    bir insan, iyiliği ve kötülüğü ayıramaz.” Bâtıl peşinde koşanlar, hangi asırda
    olurlarsa olsunlar Kur’an’dan hidâyet alamazlar.
    İnsanları, Allah tarafından emrolundukları şeyleri yapmaktan alıkoyacak,
    onları Allah’ın emrinin hilafına sevkedecek tuzaklar, günümüzde her
    zamankinden daha fazladır. Öyleyse Allah’a nasıl sığınmalıyız? O’na sığınış
    tarzımız nasıl olmalıdır? 71
    71 Y. Çiçek, F. Yıldız, a. g. e, s. 37
    • 59 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Allah’a Sığınma Tarzı Nasıl Olmalı?
    Allah’a nasıl ve hangi tarzda sığınmamız gerektiğini Kur’an’dan öğreniyoruz:
    “Ne zaman şeytandan bir kötü düşünce seni dürterse (hemen) Allah’a
    sığın. Çünkü O işitendir, bilendir.”72 İnsan, ne zaman şeytanî bir tahrikle
    karşılaşırsa, hemen Allah’a sığınmalıdır. O kötülüğün doğuracağı cezadan
    sakınarak Allah’ın dinine iltica etmelidir. Allah’ın nimetinin büyüklüğünü,
    azâbının şiddetini düşünerek hayatında kötülüğe yer vermemelidir. Allah’a
    sığınış tarzı budur. Allah, gönülden kendine bağlananları bilir. Kendisine
    sığınmak için söylenen her sözü işitir. İnsanın görüş ufkunun genişlemesi,
    Allah’a teslimiyetle olur.
    Allah’a gerçekten sığınan insanların belirgin özellikleri, âyetlerde açık
    olarak belirtilmiştir. Allah’a sığınan insan, O’nun dininden ve hükümlerinden
    habersiz, cahil olamaz. Kendisine vesvese dokunduğu zaman Allah’ın
    emir ve yasaklarını hatırlar, hemen gerçeği görür. Vesvese karşısında bilinçli
    olarak Allah’ın nizamına sığınır. Allah’a gerçekten sığınan insanın özelliklerinden
    biri de, Allah’a tam bir teslimiyet içinde bağlanarak, bildiği ilâhî
    emri her durumda kesin olarak uygulamasıdır.
    Allah’a sığınmayı kabullenmeyen insanların en belirgin özelliği de kibirliliktir.
    Büyüklenme ve cehaletle birlikte, diğer özellikler de hased, taassub,
    gazab ve kindir.
    İslam’ı değiştirmek ve yok etmek isteyenlerin her türlü fitne ve kötülüğünden,
    Allah’ın ilâhî nizamına sığınmak gerektiğini “Muavvizeteyn/koruyucu
    sûreler” adı verilen “Felak ve Nâs” surelerinden öğreniyoruz. “De
    ki: ‘Yarattığı şeylerin şerrinden, karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden,
    düğümlere üfürüp büyü yapan üfürükçülerin şerrinden ve kıskandığı vakit
    kıskanç kişinin şerrinden sabahın Rabbine sığınırım!”73; “De ki: ‘İnsanların
    kalplerine vesvese sokan, (insan Allah’ı andığında) pusuya çekilen cin ve insan
    şeytanının şerrinden insanların Rabbine, insanların Melikine (mutlak
    sahibi ve hâkine), insanların ilâhına sığınırım!” 74
    72 7/A’raf, 200
    73 113/Felak, 1-5
    74 114/Nâs, 1-6
    • 60 •
    Ahmed Kalkan
    Şeytandan Allah’a sığınmak, Allah’ın adını anmak, O’ndan yardım dilemek
    demektir. Hayat, şeytanın vesvesesine karşı uyanık durmakla İslamî
    bir anlam kazanır. Eûzü besmele bir hayat görüşüdür. Dünyayı ilâhî vahye
    göre yorumlamaktır. Hayatı, eşyayı ve kendini, tarihin derinliklerinden gelen
    Âdem–şeytan, vahy, risalet, hidâyet, dalâlet kavramları ışığında cevaplamaktır.
    “Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırım.” Şeytan nereden kovulmuştu?
    Cennetten. Nereye gelmişti? Yeryüzüne. Kiminle gelmişti? Atamız Âdem
    ve anamız Havvâ ile. Ne yapacaktı burada? Allah’ın doğru yolu üzerine oturacak
    ve insanları “iğvâ” ederek saptırmaya çalışacaktı. Ne zamana kadar
    sürecekti bu mücadele? Kendisine verilen mühlet dolana, yani yeryüzü imtihanımız
    bitip Kıyâmet kopana kadar...
    Görüldüğü gibi, İslâm’a göre, dinlerin kaynağı ikidir: Allah’tan gelen ve
    şeytandan gelen. Allah’tan gelen “vahy”dir. Bununla “hak din” oluşur. Şeytandan
    gelen ise “vesvese”dir, bununla da “izm”ler oluşur. İnsan ya Allah’tan
    yana olur, ya da şeytandan yana. İşte eûzü besmele bu tercihin açıklanmasıdır.
    Allah’ı kabul ederek, ona göre bir sistemin tercihi ile şeytanı kabul edip
    onun kışkırtıcı, isyancı, büyüklük taslayıcı sistemi arasındaki tercih. Her
    ikisi de din olacaktır. Bu iki din arasındaki mücadele, mühlet dolana kadar
    devam edip gidecektir. Bu mücadelenin sonucunu Kur’an haber veriyor:
    Hizbullah (Allah taraftarları, Allah’ın askerleri) galip gelecek; Hizbüşşeytan
    ise hüsrana uğrayacaktır.75 Ne mutlu Allah’ın safındakilere! Yazıklar olsun
    şeytanın askerlerine!..
    Peygamberimiz tüm duâlarında eûzü besmeledeki ruh ve anlamı yaşatmıştır.
    Onun yaptığı duâlar genellikle şu iki cümleden biri ile başlamaktadır.
    “Eûzü bike” (sana sığınırım) veya “es’elüke” (senden isterim). Peygamberimiz,
    Allah’a şeytandan sığınmakta ve O’ndan birtakım hayırlar
    istemektedir. Bununla, hayatın Allah, şeytan ve kişi arasında devam eden
    ilişki olduğu açıklanmış oluyor. Efendimiz “Allah’tan bağışlanma, nur,
    dünya ve âhirette afiyet, ayıplarını gizlemesini, korkulardan emin kılmasını,
    şeytana karşı korumasını, fazlını, keremini, nusretini, mustaz’aflara yardım
    etmesini... istiyor. Şeytandan, küfürden, kötü ahlâk ve kötü heveslerden, cehennemden,
    kabir fitnesinden, her şeyin ve her canlının şerrinden, nefsinin
    75 5/Maide, 56; 58/Mücadele, 19
    • 61 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    şerrinden, âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, cimrilikten, yoksulluk ve
    borca batmaktan, kederden, çok yaşlılıktan, yangın ve sel felaketinden... Allah’a
    sığınıyor ve bu şekilde duâlar yapmamızı öğütlüyor. 76
    Eûzü besmelede iki şey vurgulanır: 1- Düşman şeytandan Dost Allah’a
    sığınma, 2- Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adı ile başlama. Birini dışlama,
    öbürüne sığınma. Çünkü hayatın mânâsı bundan ibârettir. Ya Allah’tan gelen
    vahyi din edinir, ona göre yaşar, düşünür, konuşursun. Ya da şeytandan
    gelen fücur ilhamını din edinir ona göre konuşur, yaşarsın. Bunun dışında,
    Allah’ın dinini yaşarken şeytanın vesvesesine karşı uyanık olursun. 77
    Şeytandan istiâze etmek, yalnızca tek bir kötüden ve tek bir kötülükten
    uzak durmak anlamıyla sınırlı kalmaz; tüm kötülüklerden uzaklaşma anlamını
    taşır. Kur’an’ı böylesi bir sığınma içinde okumak, onu bütün menfiliklerden
    Allah’a sığınarak okuma anlamını barındırır. Onu şahsî bir menfaat
    (basit dünyevî çıkar) için okumama da bu anlama dâhildir; bir dünya ehlinin
    menfaati için okumama da. Onu okurken nefsin aldatmalarından uzak
    durma da bunun içindedir; dünyevî bir ideolojinin gözlüğünü takmama
    da. Ona şöhret için muhatap olmama da bunun içindedir; kendi aklına güvenip,
    aklını doğrulama mercii, onu ise aklın kölesi kılmama da.
    Zaten, istiâze’nin bir esprisi, acziyetin kabulüdür. Acziyetini kabullenmeyip
    kendisine güvenen, başkasına sığınmaz. Başkasına sığınma, ancak
    acziyetini görenlerin işidir. Allah’a sığınma ise, O’ndan başka tüm şeylerin
    kendisine sığınılmaya lâyık olmadığını bilip görmeyi gerektirir. Allah’a sığınan,
    başka her şeyin mahlûk olduğunu biliyor ve kendileri birer yaratık
    olarak korunmaya muhtaç bulunan şeylerin sığınılmaya lâyık olmadığını
    görüyor demektir. Bu bakımdan şeytandan istiâze, imanın ve ubûdiyetin
    ayrılmaz bir parçasıdır. Şeytandan ne kadar istiâze ediyorsak, acziyetimizi
    o derece kabul ediyor ve Rabbimizin koruma ve rahmetini o derece görüyoruz
    demektir.
    Dolayısıyla, istiâzeye niyet eder etmez, şeytanın bacağını Allah’ın izniyle
    kırmış oluruz. Kendisi bir üstünlük vehmiyle Allah’a isyan eden,
    Kur’an’da belirtildiği üzere “kibirlenerek kâfir olan” şeytanın ürettiği en büyük
    tuzak, bizde de böyle bir üstünlük vehmi ve bir kibir hali uyandırmak;
    76 Buhâri, Deavât, 35-46
    77 İ. Eliaçık, İslâm ve Sosyal Değişim, Bengisu Y., s. 20-23
    • 62 •
    Ahmed Kalkan
    nefsimizi okşayarak enaniyetimizi kamçılamaktır. “Şeytanlar, ene’nin gaga
    ve pençesiyle akılları havaya kaldırıp insanı dalâlet derekelerine atıyorlar.”
    İstiâze sâyesinde, bu tehlike, yolun daha başında bertaraf edilmektedir. 78
    Kur’an okumaya, Fâtiha’dan, besmele’den de önce istiâze ile başlanır;
    Muavvizeteyn sureleri ile Kur’an sona erer. Muavvizeteyn, korunma, sığınma
    yollarını gösteren iki sure demektir, Felak ve Nas surelerine denir. Yani
    Kur’an’a başlarken ne kadar istiâze bilincine ihtiyaç varsa, Kur’an’ı kaparken
    de o kadar sığınmaya ihtiyaç vardır. Başlangıçta istiâze, kapanışta istiâze.
    Başla son arasında uyum. Dikkat etmemiz gereken bir husus da; Kur’an’a
    başlarken cinlerden olan şeytandan Allah’a sığınırken, Kur’an okumayı
    sona erdirirken “mine’l- cinneti ve’n-nâs” cin ve insan şeytanlarından Allah’a
    sığınmamız gerektiğidir.
    Hz. Peygamber’in istiâze duâsını okuduğuna dair pek çok hadis rivâyet
    edilmiştir. Bu ifadelerden bazıları “Eûzü billâhi’s-Semîı’l-Alîmi mine’ş-şeytânirracîm”,
    “Esteıyzü billâhi mine’ş-şeytânirracîm” şeklindedir. Yine istiâze,
    “neûzü billâh”, “meâzallah” şeklinde de kullanılır. Tuvalet veya banyoya
    girerken, kapıya yaklaşınca, “eûzü billâhi mine’l hubsi ve’l-habâis” denilir
    veya eûzü çekilir.
    İstiâze Şuurunun Bize Kazandıracağı
    Anlayış ve Davranışlar
    Yapılması gerekeni yaptıktan sonra Allah’a sığınmalı ve O’ndan yardım
    istenmelidir. Şeytandan ve onun ilke ve yönlendirmelerinden uzaklaşmadığımız
    sürece Allah’a sığınmanın hiçbir anlamı yoktur. Dille şeytana düşman
    olurken, diğer tüm uzuvlarımızla şeytana dostluk ve bağlılık, istiâze
    şuuruyla bağdaşmaz.
    İstiâze, “hicret”tir; Şeytanî özelliklerden Rahmânî vasıflara; Basit, geçici
    ve hayvanî olduğu kadar şeytanî zevklerden, sonu acıyla bitecek yapay duygulardan,
    şeytanî sanal lezzetlerden ebedî saâdetlere hicret. İstiâze şuuruna
    sahip bir mü’min, Kur’an’da övülen o mutluluk çağının zirve kahramanları
    olan ashab’a ashab olup, sonu fetihle biten hicret için yol arkadaşlığına hazırlanabilir.
    78 Metin Karabaşoğlu, Kur'an Okumaları, Karakâlem Y., s.17-18
    • 63 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Kul ne yaparsa yapsın, Allah’ın dilemesi ve yardımı olmadan hiçbir şey
    olmaz. Öyleyse O’nun yardımına müstahak olarak O’ndan istemeliyiz.
    Şeytandan Allah’a sığınan, şeytanî özellik ve vasıflardan da Allah’a sığınmış
    demektir. “Şeytan” azgın ve haktan uzak demektir. Azgınlıktan ve
    hakka uzak olmaktan kurtulup, gerçek kul olmaya, Hakkın adamı olmaya
    çalışmalıyız.
    Şeytan azılı tarihî düşmanımızdır. Onu iyi tanımalı ve hilelerine karşı
    uyanık olmalıyız. Cinlerden olduğu gibi, insanlardan da şeytanların olduğunu
    ve her yerde her zaman onlarla karşılaşabileceğimizi unutmamalıyız.
    Evden çarşıya, işten okula, sofradan tuvalete, mescidden cepheye kadar her
    yerde düşmanımızla karşılaşabiliriz.
    Şeytanın kovulma ve lânetlenme sebebini değerlendirmeli ve aynı durumlara
    düşmemek için gayret etmeliyiz. Biliyoruz ki şeytan, Allah’ın emrine
    kibirlenip isyan etti ve o yüzden kovuldu, lânetlendi. Onu, ne sahip
    olduğu ilmi kurtarabildi, ne de zekâsı. Öyleyse vahyin ışığında bir akıl ve
    ilimle hikmetleri yakalamaya ve yaşamaya çalışmalıyız.
    Şeytana lânetle yetineceğimize, ona uymayarak, onu mahvedecek şekilde
    Allah’ı çokça anarak onu yenmeli ve kahretmeliyiz. Unutmayalım ki,
    şeytan ve askerleri, kendi misyonlarını yapıyor. Biz, dünyadaki görevimizi
    yerine getirirsek, şeytana da uymamış oluruz. 79
    Tuvalete girerken, şeytandan korunmak için eûzü çekmeliyiz de; televizyonun
    düğmesini açarken eûzü, kaparken de en azından istiğfar çekmeli
    değil miyiz? Caddeye, çarşıya, dolmuşa adım atarken, iş başında, aş başında,
    gafletle geçen dakikalar, saatler, hatta günler içindeki tüm şerlerden,
    istiâzedeki sığınak dışında kimin kalesine sığınabiliriz? Kur’an okurken istiâze
    gerekir de, beşerî kitaplar, gazeteler okunurken gerekmez mi dersiniz?
    İstiâze, müslüman için şeytana ve taifesine, şeytan dostları ve askerlerine
    karşı uyanıklık ifadesi olmaktadır. İstiâze, mü’min için sanki düşmana
    karşı sürekli kullandığı, dilinde ve gönlünde taşıdığı bir silâh gibidir.
    79 Metin Karabaşoğlu, Kur'an Okumaları, Karakâlem Y., s.17-18
    • 64 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ı tek Rabb, tek Melik ve tek İlâh kabul ederek O’na sığınanlara,
    Allah’ın yardımı erişecektir. Unutulmamalıdır ki, insanlığın saâdeti, şuurlu
    bir iman ve her türlü kötülüklerden Allah’ın dinine sığınıp sakınmalarıyla
    mümkün olacaktır. “En iyi koruyan Allah’tır ve O merhametlilerin en merhametlisidir.”
    80 “O, ne güzel dost, ne güzel vekildir.” 81
    “Besmele: Tâğutun adıyla değil;
    Allah’ın ismiyle ve izniyle”
    - 1. Âyet -
     بِ سِْ الَّلِ الرَّ حَْنِ الرَّحِي
    “Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla” (1/Fâtiha, 1)
    Besmele: Tâğutun adıyla, onayıyla değil; Allah’ın ismiyle ve izniyle
    bir işe başlandığını ve yapılan tüm işlerde her şeyden önce Allah’ın rızâsının
    amaç edildiğini gösteren bir simgedir.
    Bu âyeti oluşturan temel sözcüklerden ikincisi, isimdir.82 Tek başına anlaşılır
    bir mânâ taşıyan, canlı ve cansız soyut ve somut varlıklara ad olan
    kelimeye isim denir.83 Kur’an okumaya Rabbin adıyla, yani Allah’ın ismiyle
    başlanmalıdır. Çünkü hem Kur’an’ı vahyeden, hem de insana onu anlama
    yeteneği bahşeden Allah’tır.84
    Besmele: “Bismillâhirrahmânirrahîm” sözünün kısaltılmış şekline denir.
    Hayırlı ve helâl bir işe başlarken, Allah’ın adını anmak ve bu adla işe
    başlamak için besmele çekilir. Bismillâhirrahmânirrahîm: “Rahmân ve
    Rahîm Allah’ın adıyla (başlarım)” anlamına gelir.
    80 12/Yûsuf, 64
    81 8/Enfâl, 40; 3/Âl-i İmrân, 173
    82 İsim kelimesi, sözlükte “yükselmek, yücelmek, bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet”
    gibi anlamlar taşıyan s-m-v kökünden türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l Arab, XIV, 397-403).
    83 Bk. M. İsmail İbrâhim, Mu’cemu’l Elfâzı ve’l A’lâmi’l Kur’âniyye, s. 253
    84 Bk. 56/Vâkıa, 77-80; 55/Rahmân, 1-4 vb.
    • 65 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Kur’ân-ı Kerim’in ilk nâzil olan âyet-i kerimesi, “Yaratan Rabbinin adıyla
    (besmele çekerek) oku!”85 meâlindeki âyettir. Bu “Rabbinin ismiyle oku”
    emri, sadece Önderimiz, Peygamberimiz için değil; bütün mü’minleredir.
    Mü’minler, meşrû (şer’î, mubah) herhangi bir işe başlarken besmeleyi
    unutmazlar. Çünkü bilirler ki, “besmeleyle başlanmayan herhangi bir işte
    bereketsizlik ortaya çıkar.” 86 Kur’an okurken, hayvan keserken, abdest alırken,
    namaz kılarken, avcılık yaparken... besmeleyi ihmal etmezler.
    Bir müslüman besmele çekmekle, “nefsim veya başka bir varlık adına,
    tâğut adına değil; Allah adıyla, O’nun rızâsı için ve O’nun izniyle başlıyorum.”
    demek ister. O’nun Rahmân ve Rahîm isimlerinin tecellî etmesini
    beklediğini, böylece hem dünya hem de âhiret saâdeti dilediğini ifade
    etmiş olur. Giriştiği işe güç yetirebilmesi için gerekli olan kudretin yüce Allah
    tarafından ihsan edilmesini temenni ettiğini belirtmiş olur. Kendisinin
    devamlı olarak O’nun yardımına muhtaç olduğunu bildirmiş, böylece ezelî
    kudretin yardımını celbetmiş olur. Besmele çeken mü’min, “O’nun müsaadesiyle
    bu işi yapıyorum. Çünkü bu başladığım işin tamamlanmasında
    gerekli olan kuvvet O’nun tarafından bana verilmiştir. O bana bu kuvveti
    vermezse, ben bu işi tamamlayamam” demek ister. 87
    Helâl ve hayırlı bir işe başlarken Allah’ın adını anmak, her müslümanın
    üzerinde titizlikle durması gereken görevlerindendir. Kur’ân-ı Kerim’de
    buna işaret eden pek çok emir vardır.88
    İlk inen âyette besmele çekmek emredildiği gibi, mushaf olarak tertip
    edilen Kur’ân-ı Kerim’in ilk âyeti de besmeledir.
    “O (mektup) Süleyman’dandır, ve o “bismillâhirrahmânirrahîm”le (Rahmân
    ve Rahîm olan Allah’ın adıyla) (başlamakta)dır.” 89
    “(Nuh) dedi ki: ‘Gemiye binin! Onun yüzüp gitmesi de, durması da bismillâh
    ile/Allah’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, pek merhamet
    edendir.” 90
    85 96/Alak, 1
    86 İbn Mâce, Hadis no: 1894
    87 Şâmil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 1, s. 226, 227
    88 2/Bakara, 200; 4/Nisâ, 103; 73/Müzzemmil, 8 gibi
    89 27/Neml, 30
    90 11/Hûd, 41
    • 66 •
    Ahmed Kalkan
    “Atalarınızı andığınız gibi, hatta daha çok, daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı
    zikredin/anın.” 91
    “Namazı kıldıktan sonra da, ayakta, otururken ve yanlarınız üzerinde
    yatarken (daima) Allah’ı zikredin/anın.” 92
    “Rabbinin adını an. Bütün varlığınla, ihlâsla O’na yönel.”93
    “Sabah akşam Rabbinin adını an.” 94
    Arapça cümle yapısı itibariyle besmeleden önce “ba”nın ilgili bulunduğu
    mahzuf bir fiil vardır. Bu, besmele ile başlanacak herhangi bir fiildir:
    “Bismillâh diye başlıyorum”, “Allah’ın ismiyle kalkıyorum, okuyorum, hayvan
    kesiyorum...” gibi. Böylece Allah ile kul arasında sevgiye dayalı olan
    derûnî münasebeti ifade eden besmele, İslâm’ın bir sembolü ve her iyiliğin
    anahtarıdır. Kişi ile Allah arasındaki bu ilişki, sadece Allah’tan yardım istenip
    O’ndan medet umulacağını95 idrâk etmektir. Kendisi âciz olan, korunmaya
    muhtaç kimselerin başkalarını koruması mümkün olmadığını
    bilip her şeye kaadir Allah’ın kapısını çalmaktır besmele. Besmele, bütün
    iyiliklerin, tüm güzelliklerin O’ndan olduğunu kabul edip O’nun müsaade
    ettiği şeylerin O’nun adıyla yapılması sâyesinde daha da güzelleşeceğini
    anlamaktır.
    Besmele, Allah’la yapılmış bir sözleşme gibidir. Allah, Rahmân ve
    Rahîm sıfatlarıyla bize merhametle muâmele edeceğini vaadediyor; biz de,
    imtihan için bize verilen irâdeyi istismar etmeyeceğimizi ve O’nun ilkelerine
    bağlı kalacağımızı besmeleyle kabullenmiş oluyoruz. Besmele, Allah’ın
    tesbit ettiği kulluk programını kabul etmektir. Besmele çeken kul, şöyle demiş
    olur: “Yâ Rabbi, şu an, kulluk maddelerinden birini işleyeceğim. Senin
    ismini anıyor ve iznini istiyorum.”
    O yüzden haramlara besmele çekilmez. Besmeleden maksat, yapılan
    işte bereketin artmasını taleptir. Haram veya mekruh bir fiilin çoğalması
    ve bereketi istenemez. Haram meclislerde, meyhane ve kumarhane göre-
    91 2/Bakara, 200
    92 4/Nisâ, 103
    93 73/Müzzemmil, 8)
    94 76/İnsan, 25
    95 1/Fâtiha, 5
    • 67 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    vi yapan kahvehanelerde otururken, faizli işlemlerde bulunurken, yalan ve
    kandırma içeren ticari ilişkilerde, haram sayılan programlar izlerken besmele
    çekilmez. Haram olduğu tartışmalı olan hususlarda ve harama yakın
    mekruhlarda da besmelenin çekilmesi, vebali büyütür.
    En doğrusu, Allah’ın isminin anılamayacağı bu tür davranış ve eylemleri
    terk etmektir. Unutulmamalıdır ki, haram olan eylemlerde besmele
    çekilmez. Kâmil bir müslüman da, besmele çekemeyeceği bir işi yapmamaya
    özen gösterir. O yüzden, besmele insanı eğitir, terbiye eder, kötülüklerden
    uzak tutar. Çünkü besmele çeken bir kimse, ağzından çıkan ifade
    ile yaptığı eylem arasında bir paralellik kurmak zorunda olduğunu, eliyle
    dilinin birbirini yalanlamaması gerektiğini düşünür. Besmele, kötülük ve
    haramları işlemeye hakkımız olmadığını bize hatırlatır. 96
    Besmele’den sonraki âyette geçen kelimelerin anlamlarını biraz daha
    yakından tanıyalım:
    “Her hâline hamdet. İstisnâ; küfür ve dalâlet.”
    - 2. Âyet -
    „ الَْمْدُ لَِّ رَبِّ اْلعَالَِ ي نَ
    الَْمْدُ hamd : لَِّAِllah içindir : رَبِّ Rabbi : „ اْلعَالَِ ي ن : âlemlerin
    “Hamd âlemlerin Rabbi olan Allah’a aittir, O’nun içindir.” (1/Fâtiha, 2)
    96 Alak sûresi, 1. Âyetin tefsirinde besmele, geniş şekilde ele alındığından, burada özet bilgiyle yetiniyoruz.
    Geniş bilgi almak isteyenler oradaki açıklamalara bakabilirler. Ayrıca, Fâtiha’nın 3. Âyeti olan “errahmâni’r
    rahîm” âyetini işlerken besmelede geçen bu kelimelerin açıklamasını geniş bir şekilde göreceğiz.
    • 68 •
    Ahmed Kalkan
    Hamdele
    Hamd: Hamd, sözlükte iyilik, güzellik, üstünlük ve erdemlilikle niteleme
    (medhetme) ve övme mânasına gelir. Terim olarak, bütün medih
    türlerini içerip sevgi ve tâzimle Allah’a yönelen övgü ve şükrü ifade eder.
    Hamd, Allah’a karşı kulların memnuniyet ve sevinçlerini, O’na şükürlerini
    bildirmeleri demektir. “El-hamdü lillâh” sözüne “hamdele” denir.
    (El-hamdu lillâh): Hamd; tâzim yönüyle güzel bir şekilde Allah’ı (c.c.)
    methetmektir. Kurtubi, Arap dilinde hamdin anlamı, mükemmel bir sûrette
    methetmektir. Hamd kelimesinin başına “el” eki takılması hamd çeşitlerinin
    hepsini ihtiva etmesi içindir. Bütün çeşitleri ile mutlak methin tümüne
    lâyık olan yalnız Cenâb-ı Hakk’tır. Yermenin aksi olan hamd, şükür
    kelimesinden daha şümullüdür.
    Şükür, bir nimet karşılığında yapıldığı halde Hamd, ister nimet olsun
    ister olmasın yapılır. Meselâ, yiğitliğini ve ilmini methettim denilir. Şükür
    ise ancak bir ihsânın (iyiliğin) karşılığında yapılır. Hamd, dille yapılır. Şükür
    ise kalp, dil ve âzâlarla yapılır.
    Taberî, hamd ile şükrün aynı anlamı ifade ettiklerini söyler. Zira hamd,
    bir kimseden bir iyilik görülmeden de, onun vasıfları sebebiyle yapılır. Şükürde
    iyilik yapan, yaptığı iyilikten dolayı senâ edilir, 97 der.
    Kur’an’da Hamd Konusu
    Kur’an’da hamd, hepsi Allah’a nisbet edilmiş olarak 43 yerde geçmektedir.
    Ayrıca, 17 âyette de esmaü’l-hüsnadan “hamîd” ismi yer almaktadır. Bir
    yerde de hamd edenler anlamında “hâmidûn” kelimesi kullanılır. Peygamberimiz’in
    ismi olan ve hamd kökünden türeyen “Muhammed” kelimesi,
    4; “Ahmed” ise 1 yerde geçer. Peygamberimiz’in âhiretteki makamı olan,
    “makam-ı mahmûd”, yine 1 yerde kullanılır. Bir âyette de yuhmedû kelimesi
    kullanılır. Dolayısıyla “hamd” kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de
    toplam olarak 68 yerde geçmektedir.98 Kur’an’ın ilk âyeti olan “El-hamdü
    97 Lisânu’l-Arab, Hamd maddesi
    98 “Hamd” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler: 1/Fâtiha, 2; 2/Bakara, 30, 267; 3/Âl-i İmrân,,
    144, 188; 4/Nisâ, 131; 6/En’âm, 1, 45; 7/A’râf, 43; 9/Tevbe, 112; 10/Yûnus, 10; 11/Hûd, 73; 13/Ra’d, 13; 14/
    • 69 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    lillâhi rabbi’l-âlemîn” (Kâinatın rabbi, yani yaratıcısı ve geliştiricisi olan Allah’a
    hamdolsun) cümlesi Kur’an’da 7 yerde geçmektedir. “El-hamdü lillâh”
    cümlesi ise 23 yerde tekrarlanır. El-hamdü lillâh cümlesiyle başlayan 5 sûre
    vardır.99
    Namazın esasını Allah’a hamd oluşturduğundan Kur’an, bazı yerlerde
    namaza hamd ismi verir.100 Mü’minlerin dâvâ, dâvet ve duâlarının sonu da
    şudur: Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.101 Zaten ilkte de, sonda da
    hamd, Allah’a mahsustur.102 Her şey Rabbine devamlı hamdediyor.103 İnsan
    ve cinlerin kâfirleri dışındaki tüm yaratıklar Allah’a hamdetmektedirler.104
    “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu hamd ile,
    övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.”105 “Göklerde ve yerde hamd O’na
    mahsustur.”106 Hamd ve şükür, nimetleri arttırır: “Hatırlayın ki, Rabbiniz
    size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi) arttıracağım ve eğer nankörlük
    ederseniz hiç şüphesiz azâbım çok şiddetlidir! diye bildirmişti.” 107 Bütün
    bunlara rağmen, insanoğlu ise çok zâlim ve çok nankördür.108 “Kullarımdan
    şükreden ne kadar az!” 109
    “El-hamdü lillâh (hamd Allah’a mahsustur) de. Fakat onların çoğu düşünmezler.”
    110 “Çocuk edinmeyen, hâkimiyette ortağı bulunmayan, âcizlikten
    ötürü bir velîye/dosta da ihtiyacı olmayan Allah’a hamd ederim (el-hamdü
    lilâh) de ve tekbir getirerek O’nun şânını yücelt (‘Allahu Ekber’ de).”111
    El-hamdü lillâh.
    İbrâhim, 1, 8, 39; 15/Hıcr, 98; 16/Nahl, 75; 17/İsrâ, 44, 52, 79, 111; 18/Kehf, 1; 20/Tâhâ, 130; 22/Hacc, 24,
    64; 23/Mü’minûn, 28; 25/Furkan, 58; 27/Neml, 15, 59, 93; 28/Kasas, 70; 29/Ankebût, 63; 30/Rûm, 18; 31/
    Lokman, 12, 25, 26; 32/Secde, 15; 33/Ahzâb, 40; 34/Sebe’, 1, 1, 6; 35/Fâtır, 1, 15, 34; 37/Sâffât, 182; 39/
    Zümer, 29, 74, 75, 75; 40/Mü’min, 7, 55, 65; 41/Fussılet, 42; 42/Şûrâ, 5, 28; 45/Câsiye, 36; 47/Muhammed,
    2; 48/Fetih, 29; 50/Kaf, 39; 52/Tûr, 48; 57/Hadîd, 24; 60/Mümtehıne, 6; 61/Saff, 6; 64/Teğâbün, 1, 6; 85/
    Bürûc, 8; 110/Nasr, 3.
    99 1/Fâtiha, 6/En'am, 18/Kehf, 34/Sebe' ve 35/Fâtır sûreleri.
    100 20/Tâhâ, 130; 50/Kaf, 39
    101 10/Yûnus, 10
    102 28/Kasas, 70
    103 17/İsrâ, 44
    104 13/Ra'd, 13
    105 17/İsrâ, 44
    106 30/Rûm, 18
    107 14/İbrahim, 7
    108 14/İbrahim, 34
    109 34/Sebe' 13
    110 29/Ankebut, 63
    111 17/İsrâ, 111
    • 70 •
    Ahmed Kalkan
    Hamd, “Övgü” ve “Şükür” Kelimelerinden
    Daha Zengin Anlamlıdır
    “Hamd”i, “övmek” diye tek kelimeyle ifade etmek yeterli olmaz. Türkçede
    yine övmek olarak bildiğimiz medih (methetmek) herhangi bir güzellik
    ve nimeti bizzat kendisinin kaynak ve sahip olup olmamasına bakmadan
    ve yüceltme duygusu taşımadan övmektir ki, hamdin yerini tutmaz. Her
    hamdde bir medih yönü olmasına rağmen; medihte hamd yoktur.
    Her durumda hamdin övüldüğü halde; övgü, medih (met etmek) bazen
    kınanmış bir eylem olur. Allah’ın Elçisi; ” Yüzünüze karşı medh edenlerin,
    övenlerin yüzlerine toprak saçın.”112 buyurarak böyle medhi kınıyor. Ama
    insanlara teşekkürü ve Rabb’a şükrü, nankörlükten (ki küfürle aynı kökten
    türemiştir.) kurtulmak için ısrarla tavsiye ediyor: “İnsanlara karşı hamdetmeyen
    (teşekkür etmeyen), onlara nankörlük yapan insan, Allah’a karşı da
    hamdetmez.”113 Demek ki medh (övgü) ile hamd başka başka şeylerdir.
    Hamdin şükürden daha genel ve daha zengin anlamı vardır. Hamd,
    en geniş anlamda şükürdür. Hamd etmek yerine “şükretmek” diyemeyiz.
    Çünkü biz, ancak kendimize yapılan bir iyiliğe karşı şükreder ve teşekkür
    ederiz. Hamdetmek için ise, iyiliğin sadece bize ulaşması gerekli değildir.
    Şükretmek, kişiye ulaşan bir iyiliğin, bir nimetin karşılığıdır. İyiliğin başkasına
    ulaşmış olması da hamdetmek için yeterlidir. Çünkü hamd, kişisel ve
    basit menfaatler karşılığı ifade edilen bir övme değildir. Evrensel ve küllî
    değerlere duyulan hayranlığın bir ifadesidir. Kişisel yararlarımıza ters düşen
    durumlarda da hamd edilebilir ve edilmelidir. El-hamdü lillâh diyerek,
    kişi kendi adına Allah’a hamdettikten başka, O’nun nimetine kavuşan bütün
    varlıklar adına da aynı vazifeyi yerine getirmiş olur. Allah’a hamd, her
    hal ve şartta; şükürse bize ulaşan nimetler karşılığında yapılır. Bu yüzden,
    fazlalaşmasını istediğimiz şeyler için şükrederiz.
    “Hamd”, Yaratıcı dışında hiçbir şahıs ve kuvvete yöneltilmeyecek bir
    şükür türüdür. Hamd, nimetleri sınırsız ve sonsuz olan kudrete yapılır ki,
    o da Allah’tır. Onun için Allah’a hamdetmek, Allah’a şükretmekten daha
    faziletli, daha üstündür.
    112 Müslim, Zühd 69; Ebû Dâvud, Edeb 9
    113 Ebû Dâvud, Edeb 11; Tirmizî, Birr 35
    • 71 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Allah’a hamd etme ve şükr etmenin bir bakıma iç içe girdiği ve bir
    bakıma da birbirinden ayrıldığı noktalar vardır. Şükür; nankör olmayan,
    Allah’ın nimetlerinin farkında olan, sâdık ve kadirşinas insanların özelliğidir.
    Şükre muvaffak olan insanların sayısı da çok değildir. Allah’ın sayısız
    nimetleri vardır. “Allah’ın nimetlerini saymaya kalksan, onları sayamazsın,
    saymaya gücün yetmez.”114 Sâdi-i Şirazi, Gülistan’ında; “Bir insan, her nefesinde
    Allah’a karşı iki şükür borçludur.” der. Bir soluk alıp vermede hayatını
    iki defa bağışlayan, iki defa can veren Allah’tır. Böyle bir Allah’a elbette dilinle,
    halinle, kalbinle, kalıbınla, teşekkür etmen icap eder. Bundan dolayı
    gerçek anlamda hamd ve şükürde bulunanlar çok azdır. “Kullarımdan şükreden
    ne kadar az!” 115
    Hamd, Allah’a Aittir; Çünkü...
    İnsan dünya hayatında ya mutluluk ve huzur içinde; ya da kederle sıkıntılar
    içindedir. Eğer saâdet ve selâmetteyse, bu durum, mutluluk sebeplerini
    Allah’ın yaratması ve ortaya çıkarmasıyla mümkün olmuştur. Böylece,
    Allah, Rahmân ve Rahîm sıfatlarıyla tecelli etmiştir; hamde lâyık yalnız
    O’dur. Eğer kul, sıkıntı içindeyse, bu sıkıntı ve keder, ya Allah’tan, ya da
    insanlardan gelmiştir. Allah’tan ise, Allah’ın dinini yaşama ve yaşatma mücâdelesinden
    dolayı ise, O, bu musibetlere karşı, sonsuz nimetler verecektir.
    Eğer insanların zulmünden dolayı ise, O, zâlimden mazlumun intikamını
    alacağını vaad etmiştir. Son iki durumda, Allah’ın Rahîm, Müntekım ve
    din gününün sahibi gibi sıfatları tecellî eder; hamde lâyık yalnız O’dur. O
    yüzden insan, ister Allah’ın nimetleri sâyesinde mutluluk içinde; ister belâlarla
    imtihan içindeyken olsun, daima Allah’a hamd içinde yaşamalı, her
    durumda Allah’a hamdetmesini bilmelidir.
    Hamdi Allah’a has kılarak, O’nun büyüklüğünü, eksiklerden uzak olduğunu,
    övülmeye lâyık olan yegâne gücün ancak Allah olduğunu vurguluyoruz.
    O’nu övmekle, O’ndan kaynaklanan her şeyi de kabul etmiş, övmüş
    ve ona rızâ göstermiş oluyoruz. Çeşitli özellik ve güzelliklerde insan olarak
    yaratılışımıza, O’nun Peygamberinin yegâne önder oluşuna, kitabının yegâne
    düstur oluşuna râzı olmuş ve boyun eğmiş oluyoruz.
    114 14/İbrahim, 34; 16/Nahl, 18
    115 34/Sebe' 13
    • 72 •
    Ahmed Kalkan
    Hamd, Tüm Organlarla ve Özellikle Kalple Yapılır
    Dünya nimetlerinden çok âhiret nimetleri, maddî nimetlerden çok
    mânevî nimetler için hamdetmemiz gerekir. Allah’a hamdetmek, bize her
    iyiliği, her nimeti ihsan eden Allah’a karşı, bu ihsan ve nimeti vermesi yüzünden,
    yalnız sözle değil; fiil ile de ta’zim etmektir. Bu hamd işi de kalp,
    dil ve organlarla yapılabilir. Yani, hamd yalnız dil ile yapılan bir şey değil;
    gönül ve bütün organlarla yapılan bir görevdir.
    Kalp ile yapılanı, nimetlerin en önemlisi olan imanı bize tattıran ve sevdiren
    Allah’ı zikretmek (hatırlamak), O’nun sıfatlarını tefekkür etmek, düşünmek,
    imanda kemâle ulaşma yollarını aramaktır. Dil ile yapılan, Allah’ın
    bu sıfatlarını anlatmak, sık sık, Allah, şükür, hamd... kelimelerini kullanarak
    zikirle meşgul olmak, hakkı söylemektir. Organlar ile yapılanı, onları
    Allah’ın yolundan ayırmamaktır. Allah’ın emir ve yasaklarına mümkün
    olduğu kadar dikkat ederek kulluk görevini yerine getirmek fiilî hamddir.
    Küfür ve dalâlet dışında her olay, her fiilî durum karşısında Allah’a
    hamdedilmelidir. Kerim Elçi Peygamberimiz “Elhamdü lillâh alâ külli hâl”
    (Her durum karşısında Allah’a hamdolsun) buyururlardı. Bu da ancak her
    organın yaratılış gayesine uygun olarak kullanılmasıyla mümkün olur. Kişinin
    iç dünyası ile ve iç dünyasına da hamdetmesi gerekir. Buna tatbikî
    hamd denir. Her çeşit fazilet ve erdemleri elde etmek, İslâm ahlâk esaslarını
    öğrenip uygulamak, bu çeşit hamdin vâsıtasıdır.
    Yalnız, unutmamak lâzımdır ki, her duruma hamdeden mü’min, küfür
    ve dalâlete, haramlara hamdedip el-hamdü lillâh demez. “Faizler artmış,
    yaşadık, elhamdü lillâh!” nasıl bir turşu ve inanç salatasıysa; meselâ
    Mısır’da Firavun’un anıtkabirini, yani kutsal(!) mezarını ziyaret ederken
    “elhamdü lillâh” ile başlayan Fâtiha’yı orada okumak gibi bir acayipliğe
    düşmez. “Müslümansan kilisede işin ne? Hıristiyansan Meryem heykelinin
    üzerine niçin pisledin?” denilen kuşa benzemez. Sormazlar mı bu insana;
    müslümansan Firavunların mezarında işin ne? Gâvursan bu okuduğun
    Fâtiha da neyin nesi?!
    Hamd, maddî nimetlere yapıldığı gibi, daha çok mânevî nimetlere karşı
    yapılır. Nimetlerin en büyüğü de imandır. Kitab’ımızın hamdle başladığını
    unutmamak, iman ve hidâyet gibi nimetlere sahip olduğumuzu, başka
    • 73 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    problem ve eksiklerin çok da önemli olmadığını, dilimizle ve tebessümümüzle
    hamdi devamlı taşıyarak gösterebiliriz.
    Bir insan, kendi haberi olmadan birinin sürekli kendi iyiliği için çalıştığını
    öğrense acaba ne yapar? Herhalde, önce kendisine bu iyiliğin niçin
    yapıldığını öğrenmek ister. Sonra, bu yapılanlara kayıtsız kalmaz; en azından
    teşekkür eder. İşte hamdin bir anlamı da budur. Allah, bize bizim haberimiz
    olmadan iyilikler, güzellikler veriyor. Ama biz, gaflet içinde yaşadığımızdan
    bunların farkında değiliz. Her şey biz insanlar için ayarlanmış,
    uygun hale getirilmiş, emrimize verilmiş. Fakat insanoğlu bunların gelişi
    güzel, rastgele yapıldığını zannediyor. Bu uyumu, bu muazzam düzeni ve
    bunun sanatkârını fark etmek, Allah’a sonsuz teşekkürü gerektirir. Bunun
    içindir ki, Kur’an hamd ile başlamıştır.
    Kur’an’ın ilk sayfasından başlayan bir okuyucu Allah’a hamd ederek
    âyetleri okumaya başlar. Yani önce hamd, övgü. Allah’ın büyüklüğü karşısında
    kendi küçüklüğünü hatırlayarak; İnsanlardan bir insan, okuyuculardan
    bir okuyucu, mü’minlerden bir mü’min olduğunu hatırlayarak; Bir
    “dâhi” olduğunu zannederek değil. Eğer hamdi olmazsa bir hiç olacağını
    düşünerek. Kur’an’ı okumaya başlayan kişi, önce bu tür duygular atmosferinde
    işe başlamalıdır. Hamd üzerinde düşünme, bu veya benzeri duyguları
    meydana getirecektir. Çünkü hamd insanın Rabbini ve haddini/kendini
    bilmesidir. Yaradılışı düşünerek, satırlardaki ve sadırlardaki âyetleri tefekkür
    ederek, evrendeki tüm yaratıkların hamd ve tesbih orkestrasına kulak
    vererek Allah karşısındaki konumunu tesbit etmesidir. Hamd bir itiraftır,
    âcizlik ve kulluk itirafı.
    İnsanların ve cinlerin kâfirleri hâriç, doğadaki her şey Allah’ı övmekte,
    O’na hamdetmektedir.116 İnsanoğlu ibâdete, hamde meyilli yaratılmıştır.
    Birisini veya birilerini övmeye, onlara bağlanıp ibâdet etmeye hayatı boyunca
    ihtiyaç duyacaktır. Suyun, çukur bulduğu yere doğru akmaya başlaması
    gibi, insan da Allah’ı unutursa, birilerine doğru akmaya, ona ibâdet
    etmeye, bağlanmaya, övüp yüceltmeye başlar. Çünkü insan, sadece sınav
    olmaktadır ve yalnız Allah’a ibâdet/kulluk etmek için yaratılmıştır. İbâdetini
    Allah’a etmezse, başkasına edecektir. Zira onun mayasında bu vardır. 117
    116 Bak. 17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 13
    117 İhsan Eliaçık, İslam ve Sosyal Değişim, Bengisu Y., s. 32
    • 74 •
    Ahmed Kalkan
    Bunca Nimet, Bunca Şikâyet;
    Hamdetmeyen Bir Toplum Olduk
    Kitabımızın ilk âyeti “Elhamdü lillâh” diye başladığı halde; hamdi, şükrü
    unutan bir toplum olduk. Hamdetmek, şükretmek için nimetlerin farkında
    olmak lazımdır. Günümüz insanı ise, bunca varlık içinde, öylesine
    nankör ve âsî ki... Çok şikâyetçiyiz. Toplum ve fert olarak karamsar ve aç
    gözlülüğün ıstıraplarıyla kıvranıyoruz. Şikâyetlerin başında geçim sıkıntısı
    var. Bu tabir, eskiden pek bilinmezdi. İnsanımız bugüne göre daha fakirdi.
    Fakirdi, ama gönlü zengindi. Kanaat denilen bir hazineye sahipti dedelerimiz.
    Dillerden şükür, zikir taşardı. “Kim benim zikrimden yüz çevirirse,
    şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı, geçim sıkıntısı olacak ve biz onu kıyamet
    günü kör olarak haşredeceğiz.”118 Hamd zikirdir. Zikirden yüz çevirmenin
    dünyadaki cezası geçim sıkıntısı, âhiretteki cezası da nimetleri ve nimet
    vereni dünyada göremediği için kör olarak haşrolmak. Çözüm ise zikir ve
    şükürde: “Hatırlayın ki, Rabbiniz size: Eğer şükrederseniz, elbette size (nimetimi)
    arttıracağım ve eğer nankörlük ederseniz hiç şüphesiz azabım çok
    şiddetlidir! diye bildirmişti.” 119
    Gül bahçesine girsek, herhalde güllerin güzelliğinden, mis gibi kokulardan
    önce, elimize değil ama gözümüze dikenler batacak. İslamî geleneğimizde
    “nasılsınız?” sorusuna cevap “elhamdü lillah” idi. Şimdi, beylik
    bir “iyiyim”den sonra başlıyor şikâyetler... Hoca talebeden, talebe hocadan,
    koca karısından, kadın kocadan, baba evlattan, evlat babadan, herkes
    toplumdan, hatta müslümanlardan, cemaat veya cemiyetlerden... şikâyet.
    İyi de, olayların güzel tarafları yok mu? Güzel bakmayı unutmaktan kaynaklanıyor
    bazı kara tablolar. Güzel bakan güzel görür. Güzel gören güzel
    düşünür. Rivâyete göre; Medine çevresinde Rasulullah ashabıyla yürürken
    yol kenarında bir köpek leşi görürler. Sahâbe, manzaranın ve kokusunun
    çirkinliğinden bahsetmeye başlayınca, Efendimiz, güzel bakmakla ilgili güzel
    bir ders verir: “Görmüyor musunuz, dişleri inci gibi, ne güzel!” Problem
    gözlüklerimizde. Kara gözlükleri çıkarıp, olaylara ve varlıklara Allah’ın nuruyla
    bakabilmeliyiz. Basarla gözükmeyen nice güzellikler basiretle görülebilecektir.
    Yani kalıp gözü olumsuz baksa bile, kalp gözü Mutlak Güzel’in,
    varlıklara ve eşyaya yansıyan güzelliklerini müşâhede eder. Her şey Rab-
    118 20/Tâhâ, 123
    119 14/İbrahim, 7
    • 75 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    bine devamlı hamdediyor.120 Gül açıyor, bülbül ötüyor, güneş gülümsüyor,
    yani varlıkların hamdi hal dillerinden anlaşılıyor. İnsanoğlu ise çok zâlim
    ve çok nankör.121 Dikkat edilmelidir ki, âyette geçen nankör anlamına gelen
    kelime ile küfür kelimesi aynı kökten gelmektedir.
    Hamd, Hayata Gülümsemektir
    Hamd insanı iyimser yapar. Eşyanın, kendi halimizin güzel yanlarını
    gösterir. Kabir ve hasta ziyareti, kendimizdeki nimetleri görmeye katkı
    sağlar. Akraba ve fakir insanları ziyaretin de hamde katkısı vardır. Hamdi
    artırdığı için hadis-i şeriflerde bu ziyaretlerin önemi vurgulanmıştır. Dünyevî
    konularda bizden daha fakir, daha zayıf kimselerle kendimizi kıyaslamak,
    bizi hamd ve şükre götürür. Dilimiz hamdettiği gibi, yüzümüz de
    her an hamdetmeli. Yüzün hamdi-şükrü tebessümdür. Nimetlerin ve nimet
    sahibinin farkında olmanın getirdiği mutluluk ve huzurun gönülden yüze
    yansımasıdır bu. Önderimiz, tüm şemail kitaplarının nakline göre devamlı
    mütebessim idi. Tebessümle sırıtma ve kahkaha çok farklı şeylerdir. Ekrem
    Elçi’nin suratı asık değildi; onca zulüm, onca işkence, onca açlık, yahudilerin
    hainlikleri, münafıkların nifakları, dağların taşıyamayacağı onca yüke
    rağmen, tebessümü yüzünden hiç eksik olmazdı.
    Efendimiz’in gözünden akan yaşlar, insanlarla değil; sadece Rabbıyla
    başbaşa olduğu, secdelerle süslü gecelerin incileriydi. “Eğer benim bildiğimi
    bilseydiniz, az güler, çok ağlardınız!”122 buyuran o büyük zâtın insanların
    içinde, çevresine huzur ve saâdet dağıtan tebessümü, hamdinin dışa
    yansımasıydı. O’nu örnek alması gereken mü’min, içinden duâ, haşyet,
    takvâ, İslâm’ın derdi, müslümanların durumları ve bunları düşünmenin,
    tefekkürün gereği mahzun bir gönül taşımalı. Ama insanlara gülümseyen,
    hamdettiği yüzünden belli olan bir çehre aydınlatmalı zalumlerin kararttığı
    çevreyi. İçi ağlasa bile dışı gülmeli müslümanın. Bir müslümana surat
    asmanın karşımızdakine hakaret ve kul hakkına tecavüz olduğunu bilmeli,
    kardeşlerine merhametinin izleri yüzünden okunabilmeli.
    120 17/İsrâ, 44
    121 14/İbrahim, 34
    122 Buhârî, Küsûf 2; Müslim, Küsûf 1
    • 76 •
    Ahmed Kalkan
    İnsan, diliyle olduğu gibi haliyle, tavrıyla, yüzüyle de devamlı hamdetmeli.
    Seviyesizce cıvıklık, şuh kahkahalar, boşvermiş tavır, vur patlasın çal
    oynasın anlayışı mü’minden ne kadar uzak olmalıysa; karamsarlık ve ümitsizlik
    taşıyan bunalımlı bir yüz de o derece çirkin kabul edilmeli. İslâm,
    insana huzur verir. Aldığı ilâhî prensipleri yaşayıp, çevreye hâkim kıldığı
    için Hz. Peygamber, öylesine huzur ve mutluluğu etrafına yayıyordu ki,
    toplumun ve çağının yüzünü güldürdü. Câhiliyye düzenini muazzam bir
    inkılâbla deviren Peygamber nizamının ve o çağın adı “asr-ı saâdet”, yani
    mutluluk çağıdır. Müslüman, dünyada da haseneler içindedir; etrafındaki
    güzelliklere karşı gözü kör değildir. Yaratılanı sever, Yaratan’dan ötürü.
    İçinde yarım bardak su olan kabın öncelikle dolu tarafını görür. Elbette,
    boş tarafını görmezden gelmez; gücü ve imkânı el veriyorsa, boş kısmını
    önce kendisi doldurmaya çalışır. Devamlı karanlıklardan şikâyette bulunup
    kendi içini ve çevresini de karartmaz; bir mum olsun bulup yakmaya, gücü
    ve imkânı oranında içini ve ortamını aydınlatmaya çalışır.
    Eğer bir gün dünyaya ait çok büyük bir derdiniz olursa Rabbinize dönüp
    “Bizim büyük bir derdimiz var” demeyin. Bilakis derdinize dönüp “Bizim
    çok büyük bir Rabbimiz var” deyin.
    İbâdetlerimiz ve Hamd
    Ne Türkçede, ne başka herhangi bir dilde “hamd” kelimesinin tam karşılığı
    yoktur. Hamd bir özgün Kur’an kavramıdır. Hamd, bütün anlamıyla
    Allah’a aittir. Çünkü övülmeğe lâyık her şey Allah’tandır. Zikir, şükür ve
    dolayısıyla dua ögelerini içeren hamd, tıpkı besmele gibi, müslümanların
    hayatında önemli bir yer tutmaktadır. Her gün kılınan 5 vakit namazda
    kırk defa tekrarlanan Fâtiha sûresi hamd ile başladığı gibi, namazın girişinde
    okunan Sübhâneke’de, rükûdan kalkarken okunan tahmidde hamd
    kelimesi kullanılır. Tahiyyât’ın ilk cümlelerinde, “Salli” ve “Bârik” duâlarında,
    Kunut’ta, namazdan sonra çekilen tesbihlerde, ardından okunan tevhid
    cümlesinde, bayramlarda ve diğer bazı dinî merâsimlerde getirilen tekbirlerde
    senâ ve şükür manalarıyla birlikte hamd kavramı tekrarlanmaktadır.
    Hac ibâdetinin îfâsı sırasında her fırsatta tekrar edilmesi istenen telbiye’de
    de hamd yer almaktadır.
    • 77 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Efendimiz, Kurtarıcımız, Allah’a hamd ile başlanmayan her işin eksik
    ve bereketsiz olduğunu açıklamış123 ve aksıran her mü’minin “el hamdü lillâh”
    demesini emretmiştir.124 Hamdetmeyi içeren duâları okumanın, günahların
    bağışlanmasına vesile olacağını ve hamdin en faziletli zikirlerden
    biri olduğunu açıklamıştır. Yine hamdi içeren zikirlerin sadaka yerine geçeceğini
    haber vermiş, duânın en faziletlisinin el-hamdü lillâh sözü olduğunu
    belirtmiştir. 125
    Hz. Peygamber’den rivâyet edilen ve (besmeleyle birlikte) hamd ile başlamayan
    her önemli işin hayırsız ve bereketsiz olacağını belirten hadisin
    ve fiilî sünnetin etkisiyle olacaktır ki, İslâmî gelenekte bütün ciddi işlerin
    başında besmele çekilip hamdedilir. Bitiminde de bütün başarı ve nimetleri
    lutfeden Allah’a yine hamdedilip şükürde bulunulur. Rasülü Ekrem’in
    tavsiyeleri ve uygulamalarından olmak üzere konuşmalara, zikir ve dualara
    hamd cümlesiyle başlamak, yemeğe besmele ile başlayıp hamd ile bitirmek,
    aksırdıktan sonra hamdetmek gerekir.
    Cuma hutbesinin her iki bölümü de hamd cümleleriyle başlar. İslâmî
    eserlerin ilk cümlelerini genellikle besmele ve hamdele oluşturur. Bir yazıda
    hamdeleye yer verilmemesi, o yazının önemli olmadığının bir işareti
    sayılmıştır. O yüzden müslümanların bütün resmî yazışmaları ile önemli
    akidlerinde besmeleden sonra hamdele zikredilirdi. Ayrıca, hamdele, müslümanların
    uykuya yatma, uykudan kalkma gibi günlük faaliyetlerinin başında
    ve sonunda zikredilen bir duâ cümlesi haline gelmiştir.126
    Her Nimetten Sonra, Her Vesileyle Hamd, Sürekli...
    Devamlı karşılaştığımız için önemi üzerinde düşünülmeyen alışılmış
    nimetlerin akabinde de hamd edilir ki, insanın Rabbı ile irtibatı, ilişkisi, iletişimi
    canlı tutulsun ve yapılanlar ibadet olsun. Yemekten sonra hamd edilir
    ki, yediğimiz nimetleri ihsan eden, o gıdalara lezzet katan, bize ağız tadı
    veren, açlığımızı bunlarla gideren, gıdaları enerjiye dönüştüren Yaratıcı’yı
    görmezden, bilmezden, hatırlamazdan gelmeyelim, nankör olmayalım.
    123 Ebû Dâvud, Edeb 18; İbn Mâce, Nikâh 19
    124 Buhâri, Edeb 126
    125 Buhârî, Ezan 155, İman 19; Müslim, Tahâret 1, Müsafirîn 84
    126 İslam Ans, Diyanet Vakfı Y. c.15, s. 448
    • 78 •
    Ahmed Kalkan
    Bu konuda sünnet, yemek sonrası sofradan kalkmadan herkesin kendisinin
    hamdetmesi. Olayı merâsim havasına koyup, bir aracının, bir hocanın
    veya içlerinden birinin hamdetmesi değil. Sünnette meşhur olan hamd
    ifadesi de şöyle: “El-hamdü lillâhi’llezî et’amenâ ve sekaanâ ve cealenâ mine’l-
    müslimîn (Bizi doyuran, susuzluğumuzu gideren ve bizi müslümanlardan
    kılan Allah’a hamd olsun).”
    Su, çay veya meşrubat içtikten sonra hamdetmeyi de unutmamalı.
    Duâya başlarken ve bitirirken, derse, sohbete, kitleye konuşmaya başlarken
    ve bitirirken hamdetmeli. Başlangıçta hamd ile Allah’ın nimeti hatırlanıp,
    O’nun yardımı istenirken; bitişte de verdiği güce ve güzelce tamamlanan
    nimete karşı şükür makamında hamd edilmelidir. “Onların duâ, dâvet ve
    dâvâlarının sonu ‘El-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn’dir.”127 Okumayı bitirdikten,
    uykudan uyandıktan, elbise giydikten sonra Rasulullah’ın hep hamdettiğini
    biliyoruz. Tuvalet ve banyodan sonra “El-hamdü lillâhi’llezi ezhebe
    anni’l-ezâ ve âfânî min zâlik (Benden eziyeti gideren ve böylece bana âfiyet
    veren Allah’a hamdolsun)” denilmesi tavsiye edilmiştir.
    Hapşırma (aksırma) da hamd için bir vesiledir. Aksırdıktan sonra “elhamdü
    lillâh” denilmesi, yanımızda bulunan insanların bize hayır duâda
    bulunmalarına sebep olacak olan önemli bir sünnettir. Aksıran tahmid’de
    bulunur. Yanındaki müslüman “teşmit” eder, yani “yerhamuke’llah” (Allah
    sana merhamet etsin) der. Aksıran da “yehdînâ ve yehdîkümu’llah” (Allah
    bize ve size hidayet etsin.) diye mukabelede bulunur. “Biriniz hapşırır ve
    hamdederse, ona teşmitte bulunun. Allah’a hamdetmezse teşmitte bulunmayın.”
    128; “Allah hapşırmayı sever, esnemeden hoşlanmaz. Öyleyse sizden biri
    hapşırır ve Allah’a hamdederse, bunu işiten her müslüman üzerine “yerhamuke’llah”
    (Allah sana merhamet etsin) demesi haktır (bir vazifedir). Ancak,
    esnemeye gelince, işte bu, şeytandandır. Biriniz namazda esneyecek olursa,
    imkân nisbetinde kendini tutsun ve hah diye ses çıkarmasın. Zira bu, şeytandandır,
    şeytan kendisine gülüyor demektir.” 129
    Görüldüğü gibi her vesileyle hamd, Allah’ı hatırlayıp ona şükür tavsiye
    edilmiş, hayatın tüm alanlarını Allah doldurmuştur. Müslümanın Allah’tan
    127 10/Yûnus, 10
    128 Buhâri, Edeb 127; Müslim, Zühd 53
    129 Buhârî, Edeb 125, 128, Bed'ül halk 11; Müslim, Zühd 56
    • 79 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    uzak, O’ndan gafil hiçbir zamanı ve hiçbir hali olmaması istenmiştir. Böylece
    her yapılan eylemin ibâdet olması sağlanarak kulluk bilinci perçinlenmiştir.
    Kemal derecesinde bir hamdin üç basamağı vardır. Erişilen nimetin Allah’tan
    geldiğini bilmek, O’nun verdiğine rızâ göstermek ve nimetinin gücü
    bedeninde bulunduğu sürece O’na isyan etmemek. Her ciddi eylem, her
    nimet üç ibâdet ister. Bunlar zikir, fikir ve şükürdür. Başta zikir (besmele),
    ortada -iş esnasında- fikir (tefekkür, Allah’ın nimet ve ihsanını düşünüp
    O’nun rızâsını istemek) ve sonunda şükür (el-hamdü lillâh demek).
    Hamd – İman İlişkisi
    Allah Teâlâ, insanlara devamlı yardımını bahşeder, rahmet ve keremini
    bol bol ihsan buyurur. Bu, O’nun lutuf ve kereminin sonsuzluğundandır.
    Hamdi yalnız Allah’a has kılmak, O’nun ulûhiyetini idrak ederek, O’ndan
    başka hiçbir ilâh bulunmadığını kabul edip inanmaktır. Varlıklar âlemîne
    olan mutlak hâkimiyetini kabul etmek, her şeyin en sonunda Allah’a varacağını
    idrâk etmektir. İbâdet ve itaatle Allah’a yönelmek, aynı zamanda
    Allah’a hamdetmektir.
    Hamd, Allah’ı hakkıyla tanımak ve O’na tâzimdir. O yüzden imanla,
    tevhidle yakından ilgilidir. Bu sebepten olsa gerektir ki, hamd ve şükrün
    zıddı nankörlüktür. Nankörlük, nimeti ve nimet vereni örtüp görmezlikten
    gelmek, inkâr etmek demektir. “Nankör” kelimesi Kur’an’da “küfür” kelimesiyle
    aynı kökten gelen ve benzer anlamı paylaşan sözcükle karşılanır.
    Dolayısıyla hamd, imandır; nankörlük de küfür.
    Hamd imanın bir gereğidir. Gerçek anlamda hamd, iman, ilim ve sâlih
    amelle yapılandır. İnsan, diliyle söylediği hamdi ve onun gerçek anlamını,
    kalbiyle de tasdik edince, bu hamd, imanının kuvvetlenmesini sağlar. Hamdi
    sadece Allah’a tahsis etmek, insanın O’nun emir ve yasakları doğrultusunda
    yaşamasını sağlar. Allah’a hamd, Allah’ın rahmetinin ve nimetlerinin
    genişliğine imanı da ifade eder. Bütün bunlar gösteriyor ki, hamd ile iman
    arasında kopmaz bir bağ vardır.
    • 80 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın her türlü nimetini bolca tadan günümüz insanının çoğunluğu,
    O’na bolca hamdetmesi gerekirken; aksine Allah’a şirk koşacak derecede sapıklık
    veya isyan içindedir. Bunun en başta gelen sebebi de, Kur’an’ın getirdiği
    gerçeklerin ve bildirdiği hikmetlerin akıllara ve vicdanlara ilham kaynağı
    olamayışıdır. Kur’an’ın ilâhî hükümlerine teslim olan akıllar, hakikati
    anlar. O’nun eşsiz hikmetinin sesine kulak veren vicdanlar ancak doğruyu
    bulurlar ve gerçeği görürler.130
    Hamde lâyık olan hiç şüphesiz yalnız yüce Allah’tır. Hiçbir insan Allah’a
    hamdetmese bile, O, kendisini her saniye tesbih ve senâ etmekte olan bu
    kâinatta, haliyle hamdedilmekte ve bütün mahlûkatın lisanıyla övülmektedir.
    Âhirette de hamd Allah’a mahsustur.
    Hamd Bilinciyle Hayata Bakış
    Farkında olmadığımız, önemsiz görüp üzerinde düşünmediğimiz öylesine
    büyük ve öylesine çok nimetler içinde yüzüyoruz ki... Her şeyden önce,
    insan olarak yaratılmışız. Ot veya it olarak yaratılabilirdik. Tabii, insan olarak
    yaratıldığımız halde, ot gibi düşüncesiz, kaygısız hayat da sürebilir; dört
    ayaklılardan daha aşağı olabilirdik. İnsan olarak, yaratıkların en şereflisi
    olarak yaratıldık. Annemizi, babamızı, doğduğumuz memleketimizi biz
    seçmedik.
    Herhangi bir kentin fuhuş ortamında, batakhanelerinde veya çok fakir
    bir ülkenin çölünde, dağında ya da ormanında yarı aç yarı tok, çelimsiz,
    kültürsüz, daha da kötüsü dinsiz imansız olabilirdik. Elsiz, ayaksız, dilsiz,
    kulaksız veya görme özürlü olabilirdik. Daha da kötüsü, hakkı duymayan,
    gözleri perdeli, kalbi mühürlü olabilirdik. Felçli, sakat, yatalak değiliz.
    Uyuşturucu bağımlısı, alkolik, kumarbaz, hilebaz, düzenbaz, ahlâksız...
    olabilirdik.
    Bütün bu nimetler, zenginlik değil de; dünyada bile mutluluk sağlamayan
    emanet paraların veznedarları olan kapitalistlerin para hamallığı mı
    zenginlik? Gözlerinizi bir milyon dolara satın almak isteyen olsa verir misiniz?
    Demek ki, ne kadar pahalı, ne kadar kıymetli varlıklara sahipmişiz! Ya
    aklınızın değeri? Kaça satardınız? Bütün bunların üstünde imanınızı deği-
    130 Y. Çiçek, F. Yıldız, a.g.e. s. 40
    • 81 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    şebileceğiniz bir değer olabilir mi? Müslümanca mutluluğun, huzurun, kanaat
    denilen hazinenin, sabır denilen hazzın, dâvâ yolunda çekilen çilenin,
    infak etme, verme lezzetinin, ibâdetlerden aldığımız zevkin, bereketin, ağız
    tadının, gönül şenliğinin, hele ebedî mükâfatın, cennetin değeri, bedeli?!
    Bütün bunlara hamdedilmez, şükredilmez de ne yapılır?
    Hamd ve Günümüz İnsanı
    İnsanların bir kısmı Allah’a hamd etmezken, bir kısmı da hamd konusunda
    gâfil görünmektedirler. Günümüzde insanları Allah’a hamdetmekten
    alıkoyan pek çok sebep/bahane vardır. Doymak, tatmin olmak bilmeyen,
    reklâm ve kötü örneklerle kamçılanan dünya hırsı, tâğûtî yönetimler,
    kapitalist ve emperyalist dünya düzeni, kolay yollardan zengin olma isteği,
    ümitsizlik, kötümserlik... hamdi unutturucu sebepler arasında sayılabilir.
    Kanaat etmemek, kendini kendinden daha fakirlerle değil; daha zenginlerle
    karşılaştırmak, maddeci dünya görüşünün sonucunda tüketim toplumunun
    bireyi olarak hep şikâyetçi olmak da insanı hamd ve şükürden alıkoyan
    sebeplerdendir. Bütün bu sebeplerle birlikte cehâlet ve gafleti de belirtmeliyiz.
    İnsanların, Allah’ın kendilerine verdiği sayısız nimetlere karşı hamdetmeyişleri
    bu tür sebeplerle ilgilidir. Bütün bunların çözümü için, insanın
    iyimser, kanaatkâr, tokgözlü, diğergâm, hamdeden, şükreden özellikler kazanması
    gerekir. Bu kalitede bir toplum inşâsı için de, tevhidî imana dayalı
    bir altyapı şarttır. Allah’ın nimetlerine hamd, öncelikle o nimetleri bilmekle
    mümkün olur. Nimeti bilenler, bu nimetlerle Allah’a ibâdet edilmesi gerektiğinin
    şuurunda olup, böylece Allah’a hamd edebilenlerdir.
    Günümüzde bir kısım insanlar da, Allah’a hamdetmeyi “Allah’a hamdolsun”
    demekten ibâret saymaktadırlar. Oysa gerçek anlamda hamd, sahip
    olunan nimetleri Allah yolunda ve Allah’ın istediği şekilde kullanmakla
    olur. Bütün varlıklarda Allah’ın nimetleri vardır. Her insanda Allah’ın sayısız
    nimetleri mevcut olduğu gibi, kişilere bazı belâlar da isâbet edebilir.
    Belânın bulunmaması nimet; nimetin bulunmaması da bir belâdır. İşte,
    Allah’a mutlak hamd, O’nun bütün nimetlerine karşı olmalıdır. Bu da, her
    nimetin ve her şeyin sahibi Allah’a, yine Allah’ın istediği şekilde hamdetmekle
    mümkün olur.
    • 82 •
    Ahmed Kalkan
    Dille hamd, “El-hamdü lillâh” demektir. Kalble hamd, Allah’ın büyüklüğünü,
    nimetlerini tefekkür etmek ve O’nunla beraber olabilmektir.
    Kalıpla (vücut organlarıyla, el ve ayakla...) yapılan hamd, nimetleri Allah
    yolunda ve Allah’ın istediği şekilde kullanmakla yapılır. Nimetlerin sahibini
    unutmayan, kendisinin emanetçi ve veznedar olduğunu bilen insan,
    emânete ihânet etmez. Sahibi o nimet ve emânetleri niçin verdiyse, nasıl
    davranmasını istediyse, O’nun tâlimatları doğrultusunda o görevleri yerine
    getirir.
    Hamd Şuurunun Müslümana Kazandırdıkları
    Hamd şuuru, bize şu anlayış ve davranışları kazandırır (kazandırmalıdır):
    Hamd, Allah’ı tanıma, O’na ta’zim ve duâ etmedir. O’na inanıp ibâdet/
    kulluk etmedir. O yüzden hamd, imanî bir kavramdır. Düşünülerek yapılan
    hamd, bizdeki kulluk şuurunu canlı tutar. İnsanların Allah’a muhtaç olduklarını,
    Yüce Allah’ın ise, her şeyden müstağnî olduğunu, kimsenin hamdine
    Allah’ın ihtiyacı olmadığını günümüz insanı iyice kavramalı ve gerektiği
    gibi iman etmelidir.
    Hamd, nimetşinaslık, kadirşinaslıktır. “Küfür”le aynı kökten gelen nankörlüğün
    zıddıdır. En küçük bir iyilik yapana bile teşekkür etmeyi insanlık
    görevi biliyoruz. Hâlbuki, bizi ve bize iyilik yapanı yaratan, yapılan iyiliği,
    nimeti yoktan var eden, iyilik yapana bu güzel özelliği veren ve sevdiren,
    bizi o iyilikten zevk alacak şekilde vücuda getiren, her şeyin gerçek sahibi
    Allah’tır. Öyleyse her şeyden önce, O’na hamd etmeliyiz. Bize hediye getirmede
    aracı olan postacıya teşekkür edip, hediyeyi postalayan gerçek ikram
    sahibini unutmak uygun olur mu?
    Sabahlara kadar, gözyaşıyla ıslattığı secde yerinden kalkmayan En Çok
    Hamdeden’e (Rasûlullah’a), hanımı; “Geçmiş ve gelecek günahların mağfiret
    olduğu halde, kendini sıkıntıya sokacak kadar niye ibâdet ediyorsun?”
    diye sorduğunda, şu cevabı almıştı: “Şükreden bir kul olmayayım mı?” Peki,
    bizim, bunca nimete bunca isyanla cevap verirken, şükreden, hamdeden
    bir kul olmaya ihtiyacımız yok mu?
    • 83 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu hamd
    ile, övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.”131 buyruluyor. Allah’ın bütün
    mahlûkatını kuşatan nimetleri, özellikle insanoğlunu daha çok kucaklamaktadır.
    Diğer varlıklardan daha çok nimetlere muhâtap olduğumuz halde;
    bir taş kadar, bir çiçek, bir böcek kadar hamdetmeden, nasıl yaratıkların
    en şereflisi olacağız?
    Fâtiha’ya, namaza başlarken, duâ ederken, yemekten, içmekten sonra,
    aksırdıktan, uyandıktan, tuvaletten sonra, konuşmaya başlarken ve bitirdikten
    sonra, arabaya bindikten ve kazasız belâsız indikten sonra... El-hamdü
    lillâh demeli, böylece en güzel, en kısa duâyı yapmış olmalıyız.
    Hamd, ruhları Allah’a bağlayan mânevî bir bağdır. Gerçek anlamda
    hamd, Allah’la kul arasında hiçbir engele müsaade etmez. Hamd, insanı
    Allah’la devamlı irtibatı olan bir varlık haline getirir. El-hamdü lillah’ı sık
    sık şuurluca günlük konuşmalarımıza, güncel davranış ve eylemlerimize
    katık ederek, Allah’la bağımızı her dem tazelemeli ve kuvvetlendirmeliyiz.
    Unutmamalıyız ki, bu bağ, bu hat koptuktan sonra, hat kopukken telefonla
    ses karşıya ulaşmadığı gibi, Allah’a ulaşmaz niyazımız, ricamız.
    Hamdetmek, şükretmek; iyimser olmaktır. Hayata güzel ve olumlu
    pencereden bakabilmektir. Mutlu olabilmek, mutluluk elbisesi giymektir
    hamd. Şikâyetçi ve karamsar karakterlerin kararttığı karanlık insanların
    dünyasını ancak hamd şuuru aydınlatabilir. Hamdedenlerden kıldığı için
    hamd olsun O Hamîd’e.
    Ve âhıru da’vânâ eni’l-hamdü lillâhi rabbi’l-âlemîn: Dâvâmızın sonu
    âlemlerin Rabbi Allah’a hamdetmektir.
    “Tek rab, âlemlerin Rabbi Allah’tır.
    Kullara kul olan, ne kadar alçak;
    Rablik taslayan kul, ne kadar küstahtır.”
    131 17/İsrâ, 44
    • 84 •
    Ahmed Kalkan
    „ رَبِّ الْعَالَِ ي نَ Rabbi’l-âlemîn
    Rab
    Rab, lügatta terbiye mânâsındadır. Terbiye ise herhangi bir şeyi eğitmedir.
    Herevî’ye göre bir şeyi ıslah edene (düzeltene) veya tamamlayana “onu
    terbiye etmiş” derler. Bunun için devamlı kitaplarla uğraşanlara “Rabbâniyyûn”
    denir. 132
    Rab kelimesi, terbiye kökünden türetilmiştir. Allah (c.c.) insanları eğitir
    ve yönetir. Rab; mâlik (sahip), muslih (düzeltici), efendi ve itaat olunan
    gibi birçok mânâlara gelir. Meselâ, “şu develerin rabbi” denildiğinde “develerin
    sahibi” anlaşılır.
    Rab kelimesi Allah’ın (c.c.) dışında izafesiz kullanılmaz. Bir hadis-i şerifte
    kölelere hitaben Rasûlullah (s.a.s.); “Sizden biriniz bir diğerine ‘Rabbine
    sofra hazırla, abdest aldır’ veya biriniz efendisine ‘Benim rabbim’ demesin,
    ‘efendim’ desin.” 133 buyurmuştur.
    Rab, ma’bud (tapılan) mânâsına da kullanılmaktadır. Şair şöyle der:
    “Tilkilerin üstüne pislediği rab midir? Andolsun tilkilerin üstüne pislediği
    zelil olmuştur.” 134
    Rab kelimesi, aynı zamanda efendi, itaat olunan mânâlarına da kullanılır.
    Nitekim Allah (c.c.); “Ey zindan arkadaşlarım (rüyalarınıza gelince:)
    Biriniz efendisine (rabbine) şarap içirecek...”135 buyurmaktadır.
    Rab kelimesi, ayrıca düzeltici, ıslah edici mânâlarına da gelir. Kur’an’da
    Rab ismi, sonsuz kudreti ile her şeyi idaresi altına alan, yöneten, terbiye
    eden ve bunları yapabilecek kudrete mâlik olan Allah anlamına gelmektedir.
    Ayrıca, Rab ismi, her şeyi idare eden, koruyup gözeten, hâkimiyeti
    altında bulunduran ve gerçek Rab olan Allah’a, O’nun rubûbiyet bağına,
    mutlak tevhid ve tam bir kulluk şuuru ile bağlanmayı da ifade etmektedir.
    Allah’tan başkasının hükmünü hüküm edinmemek, O’nun dinini her
    132 Kurtubi, Câmiu’l-Ahkâm, c. 1, s. 133
    133 Buhari ve Müslim, Ebû Hüreyre’den
    134 Kurtubi, Tefsir, c. 1, s. 137
    135 12/Yusuf, 41
    • 85 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    şeyden üstün tutmak, bütün mahlûkatı O’nun mutlak hâkimiyetine teslim
    olmuş bilmek, Allah’ı gerçek Rab olarak tanımak demektir.
    Rab kelimesi Arapça bir kelime olup, Kur’an’da Allah lafzından sonra
    en çok kullanılan isimdir; 970 defa zikredilir. Lugavi olarak terbiye etmek,
    ıslah etmek, mutlak otoriteye sahip olmak, efendisi olmak, sorumluluğunu
    yüklenmek, başkanlık yapmak, malik ve sahip olmak, sözü dinlenmek, itaat
    edilmek, üstünlüğü ve otoritesi kabul edilmek gibi anlamlara da gelir.
    Dini bir terim olarak rabb kelimesi bütün alemi yaratan, malik ve sahip
    olan, terbiyenin bütün gereklerine malik ve her şeye sahip olan Allah
    anlamına gelmektedir. Allah’ın isimlerindendir. Rabb, sadece terbiye eden
    (mürebbî) anlamında olmayıp, yardım etmek, yol göstermek, tasarruf etmek,
    korumak, her şeye hakim olmak, emretmek ve yasaklamak, sakındırmak
    gibi terbiyenin bütün gereklerine sahip olabilmeyi de ifade etmektedir.
    Bunun için rabb denilince, sadece terbiye ve malik olma durumları değil;
    her şeye sahip olan ebedi ve sonsuz kudret sahibi Allah anlaşılmalıdır. Bu
    özelliğinden dolayı rabb kelimesi, Allah’tan başka varlıklar için, bir şeye
    izafe edilmeden tek olarak kullanılamaz.
    Rab kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de gerek lugat anlamıyla gerekse terim anlamıyla
    birçok âyette karşımıza çıkmaktadır:
    Kefil, Kefâlet Sahibi Anlamında: “Onlar benim düşmanımdır. Yalnız
    alemlerin rabbı (benim dostumdur). Beni yaratan ve bana yol gösteren O’dur.
    Hastalandığım zaman bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek
    O’dur. Ceza günü hatamı bağışlayacağını umduğum da O’dur. Rabbim, bana
    hüküm (yüksek bilgi, olgun hareket) ver ve beni sâlihler (zümresin)e kat.”136
    Terbiye Eden, Efendi Anlamında: “Evinde bulunduğu kadın onu kendine
    çağırdı, kapıları sıkı sıkı kapadı ve “gelsene” dedi. Yusuf: “Günah işlemekten
    Allah’a sığınırım, O, benim efendimdir; bana iyi baktı. Haksızlık yapanlar
    şüphesiz başarıya ulaşamazlar.” dedi.”137
    136 26/Şuarâ, 77-83
    137 12/Yusuf, 23
    • 86 •
    Ahmed Kalkan
    Egemen Güç, Otorite Sahibi: “Sizin en üstün rabbiniz benim”138;“Onlar,
    Allah’tan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler,
    Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa onlar bir olan Allah’a ibâdet etmekle emrolunmuşlardı.
    Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu
    şeylerden de münezzehtir.” 139
    Rubûbiyet Tevhidi: Rubûbiyet tevhidi genel olarak Allah’tan başka bir
    rabb olmadığına inanmak ve Allah’ı rabliğinde tevhid etmektir. İbn Kayyim
    el-Cevziyye rubûbiyet tevhidini “yaratma ve hâkimiyetin ancak Allah’a
    mahsus oluşu” şeklinde tanımlamaktadır.
    Levâmihu-l Envâr’da Rubûbiyet tevhidi ile ilgili olarak şunlar geçmektedir:
    “Rubûbiyet tevhidi demek, yaratan, rızık veren, dirilten, öldüren, yok
    eden sadece Allah’tır. Ondan başkası değildir.”
    Tevhid-i rubûbiyeti şu şekilde özetlemek mümkündür: Allah’tan başka
    yaratan, rızık veren, varlıkları sevk ve idare eden bir rab yoktur. Çünkü o
    her şeyi yaratmıştır ve O’ndan başka da yarattıkları üzerinde bir emir sahibi
    yoktur.
    Bu konuda önemli husus şudur ki, genel olarak müşrikler Allahu Tealâ’ya
    rubûbiyet noktasında şirk koşmamaktadırlar. Zira onlar da Allahu
    Tealâ’nın âlemlerin yaratıcısı olduğunu biliyorlardı. Nitekim Allahu Tealâ
    şöyle buyurmaktadır: “Eğer sen onlara, ‘gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan
    elbette: ‘Onları çok güçlü ve her şeyi bilen Allah yarattı’ derler.” 140
    Câhiliyye ehlinin büyük bir çoğunluğu Allah’ın varlığına inanan kimselerden
    oluşmaktadır. Câhiliye insanı, yaratılış konusunda Allah’ın ortağı
    olmadığına ve kadere, âhiret gününe, o günde ceza ve mükâfat verileceğine
    inanırlar, insanların kulluk yapmakla mükellef olduklarını, yaptıkları
    amellerden sorgulanacaklarını, hayır yapmışlarsa hayır, şer yapmışlarsa şer
    ile cezalandırılacaklarını bilirlerdi. Melekleri “Hameletu’l-Arş”, “Hafeze” ve
    “Mukarrabin” olmak üzere kısımlara ayırıyorlardı. Kulların Allah’a karşı
    ibâdet etmekle mükellef oldukları inançlarına binâen abdest ve gusül alırlar
    ve namaz kılarlardı. Ebû Zerr ve Kus bin Said el-Eyadi’nin câhiliye döne-
    138 79/Nâziât, 24
    139 9/Tevbe, 31
    140 43/Zuhruf, 9
    • 87 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    minde namaz kıldıkları sâbittir. Güneşin doğuşundan batışına kadar oruç
    tutuyorlardı. Aşure günlerinde oruç tutmak âdetleriydi. Zekât verip itikâfa
    girerlerdi. Hatta Hz. Ömer (r.a.) câhiliyye döneminde nezir yaptığı itikâfı
    hakkında nasıl bir tutum sergileyeceğine dair Peygamberimiz’e bir soru
    sormuştur. Misafirperverlik yapıp fakirlere sahip çıkarlar, sıla-i rahim’de
    (akraba ziyaretlerinde) bulunurlardı.
    Hz. Aişe (r. anhâ) anlatıyor: “Dedim ki Ey Allah’ın Rasûlü, İbn Cüd’an
    câhiliye devrinde sıla-i rahimde bulunur, fakirlere yedirirdi. O bundan fayda
    görecek mi? Rasûlullah (s.a.s.) şu cevabı verdi: “(Hayır!) İyiliklerinin ona
    bir faydası olmayacaktır. Çünkü o bir gün bile ‘Yâ Rabbi, kıyâmet günü günahlarımı
    bağışla’ dememiştir.”
    Câhiliye Arapları hac ibâdetini yerine getirirler, haram ayların hürmetine
    inanırlardı. Kısas yaparlar, diyet verirlerdi. Zina ve hırsızlık gibi suçlara
    gereken cezaları uygularlardı. Hatta hırsızlık yapanların ellerini kesiyorlardı.
    Kişinin kendi annesiyle, kızıyla, halasıyla, teyzesiyle evlenmesini haram
    görüyorlardı. Üç talakla boşanıyorlar, ihrama girip hac ve umre ibâdetini
    yaptıktan sonra Safâ ile Merve arasında yedi kere sa’y yapıyorlardı. Ölülerini
    yıkayıp kefenliyorlar, üzerlerine cenaze namazı kılıp öyle defnediyorlardı.
    Misvak kullanıyorlar, koltuk altı ve diğer temizliklerini yerine getiriyorlar,
    Hz. İbrahim’in sünnetini ihyâ etme adına çocuklarını sünnet ettiriyorlardı.
    Rasûlullah (s.a.s.) Mekkeli müşrikleri Hz. İbrahim’in dinine dâvet ettiğinde
    onlar kendilerinin Hz. İbrahim’in dini üzerinde olduklarını iddia
    ediyorlar, ibâdet ettikleri putlarına yaratma ve emir noktasında bir pay
    ayırmıyorlar, fakat Allah’a yaklaşmak amacıyla putlarına ibâdet ettiklerini
    söylüyorlardı:“Biz onlara (putlara) ancak bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye
    ibâdet ediyoruz.” 141
    Bununla beraber Mekkeli müşrikler, yetki ve otoriteyi Allah’a tahsis etmiyorlar,
    kendi hevâ ve heveslerinden uydurdukları kanunlarla toplumlarını
    yönetmeye kalkışıyorlardı. Bu açıdan bakıldığında Mekkeli müşriklerin
    çağımızın müşrikleri ile bir farklarının olmadığı âşikârdır. Zira Mekkeli
    müşrikler de günümüzün laikleri gibi Allah’ın varlığına ve birliğine inanıyorlar,
    ancak bu inanışla beraber yaşam biçimlerine, devlet yönetimleri-
    141 39/Zümer, 3
    • 88 •
    Ahmed Kalkan
    ne Allah’ı karıştırmıyorlardı. Mekkeli müşrikler de Hz. İbrahim’in dinine
    tâbi olduklarını iddia ediyorlar, bununla beraber günümüzde Hz. Muhammed’e
    iman ettiğini iddia eden laikler gibi onlar da muvahhid Müslümanlara
    karşı savaş açıyorlardı. Yine çağımızın laikleri gibi onlar da birtakım
    amelî ibâdetlerde bulunuyorlardı. Günümüzün laik ve demokratları da bir
    taraftan kendileri bazı ibâdet türlerini yerine getirirlerken, sistemlerine zarar
    vermediği sürece toplumlarının da birçok ibâdeti yerine getirmesine
    izin verirler. Fakat her iki müşrik taifesi de yetki ve otoriteyi Allah’tan gasp
    ederek, kendilerinin tekeline alma bakımından ortaktırlar. Câhiliye döneminin
    müşrikleri ile günümüzün laikleri bu açıdan fikir, itikad ve düşünce
    bazında bütünüyle aynı konumdadırlar. Sadece isimleri farklıdır. Onların
    ismi müşriktir. Bunların ismi ise laik ve demokrattır. Mâlum olduğu üzere
    isim müsemmâyı değiştirmez. Dolayısıyla günümüzün laik demokratlarına
    çağdaş müşrikler demek, kanunlarını icra ettikleri parlamentolarına çağdaş
    Dâru’n-Nedve demek yerinde olacaktır.
    Aslen tarih boyunca gelip geçmiş müşrik ve mürtedler sağlıklı bir şekilde
    tanınmazsa, günümüzün müşrik ve mürtedlerini doğru tanımak da
    mümkün olmayacak, bunun doğal neticesinde ise küfür ve iman hükümleri
    de birbirine karışacaktır.
    Tarihin akışıyla beraber birçok İslâmî kavram tahrife uğradığı gibi, rab
    kavramı da bu süreçte büyük bir tahrife uğramış, gerçek ve aslî anlamı kaybettirilmiştir.
    Bugün rab denildiği zaman, insanların zihninde âdeta hiçbir
    şey oluşmamakta, sadece “rabbimiz Allah’tır” şeklinde içeriği bütünüyle
    boş, kendileri açısından anlamsız ifadeler dillendirilmiş olmaktadır. Bunun
    doğal sonucunda ise halk, hayatlarının her alanında Allah’tan başka rabler
    edinirler, ancak bunun farkına dahi varmazlar.
    Bilinmelidir ki, rabb kavramının Kur’an’da karşımıza çıkan en önemli
    anlamlarından bir tanesi yönetici, emir ve otorite sahibi demektir. Naziat
    Suresi’nde geçtiği üzere Firavun’un rablik iddiası da tamamen bu yöndedir.
    “(Firavun dedi ki:) Ben sizin en yüce Rabbinizim.” 142 Said Havva bu âyetin
    tefsirinde şöyle demektedir: “Anlaşıldığı üzere o toplumda Firavunla
    beraber ibadet edilen birçok put varmış. Fakat Firavun kendisini onlardan
    142 79/Nâziât, 24
    • 89 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    daha üstün görmekte ve böylece egemenliğin Allah’a mahsus olduğunu kabullenmemektedir.”
    Tarih boyunca küfürde haddi aşan hiçbir kimse genel olarak kendisinin
    âlemlerin rabbi, yaratıcısı ve terbiye edicisi olduğunu iddia etmeye kalkışmamıştır.
    İnsanlık tarihinde hemen hemen hiçbir Allah’ın kulu kendisinin
    (hâşâ) Allah olduğu iddiasını ortaya atmamıştır. Zira herhangi birisi çıkıp
    insanlara rableri ve yaratıcıları olduğunu iddia etse idi, o zaman herkes tarafından
    reddedilecekti. Çünkü böyle bir iddianın kesinlikle kabul görmesi
    söz konusu bile değildir. Çünkü böyle bir iddia sahibine insanlar direkt
    olarak itiraz ederler ve “sen de bizim gibi bir insansın. Sen de bizim gibi
    bir anne ve babadan doğmasın. Adın bizim adımız gibidir” diyerek iddia
    sahibini reddeder, hatta onunla dalga bile geçerlerdi. Bununla beraber gerek
    Firavun’un gerekse Firavun’dan önce ve sonra yaşayan tüm Firavunların
    bu noktada temel iddiaları yönetim, otorite ve idare noktasındadır. Bakınız
    Kasas Suresi’nin 28. âyetinin açıklamasında Fahruddin Râzi şöyle demektedir:
    “Firavun kendisinin ilâh olduğunu söylemektedir. Bu hususa gelince,
    bil ki, bununla kastedilen, Firavun, kendisinin göklerin, yerin, denizlerin,
    dağların ve insanların zatlarını ve sıfatlarını yarattığını iddia etmemiştir.
    Çünkü bunun imkânsız olduğunu bilmek için pek zeki olmaya gerek yok.
    Dolayısıyla bu hususta şüphe etmek, aklının noksanlığına delil olur. İlâh
    ise, ibâdet edilendir. O halde Firavun, bir yaratıcının olmadığını ileri sürerek,
    insanların mükellefiyetlerinin, sadece meliklerine itaat etmeleri ve
    onun emirlerini dinlemeleri olduğunu söylüyor. İşte Firavun’un ulûhiyyet
    iddiası ile kastedilen, çoğu kimsenin sandığı gibi, onun, göklerin ve yerin
    yaratıcısı olduğunu iddia etmesi değil, mâbud olduğunu iddia edişidir. Biz,
    özellikle, Tâhâ sûresinde, “Siz ikinizin Rabbi kim, Ey Mûsâ?”143 âyetinin tefsirinde,
    Firavun’un Allah’ı bildiğini ve bu sözü, kavminin câhil ve ahmaklarına
    yutturmak için söylediğini anlatmıştık.”
    Yine aynı şekilde Nâziât Sûresi’nde Firavun’un rablik iddiasını Fahreddin
    er-Râzi şöyle tefsir etmektedir: “Firavun’un bu sözünün anlamı şudur:
    ‘Halkım üzerinde benden başka hiç kimsenin bir emir ve yasak koyma hakkı
    yoktur.”
    143 20/Tâha, 49
    • 90 •
    Ahmed Kalkan
    İşte bugün en büyük sorun bu noktada oluşmaktadır. İçinde yaşadığımız
    toplum Kur’anî kavramlardan ve geçmiş dönemde yaşayan Firavun
    ve Nemrutlardan habersiz olduğu için günümüz Firavun ve Nemrutlarını
    tanıyamamaktadır. Bu cehâlete binâen tarih boyunca hiçbir Firavun’un Allah
    olduğu yönünde bir iddiası olmamasına karşılık günümüzde toplum
    içerisinde hoca ve âlim geçinen kimseler Firavunları halka bütünüyle yanlış
    tanıtmışlar, Firavunların sanki her şeyin yaratıcısı olduklarını iddia ettiklerini
    insanlara anlatmışlardır. Bu tavırlarıyla da Firavunluğun ve Nemrutluğun
    açık olan kapısının kapalı olduğu imajını vermişlerdir.
    Burada diğer bir husus ise şudur: Kur’an’a baktığımızda Firavun’un
    sadece iki kere ilâhlık ve rablik iddia ettiğini görmekteyiz. Bunlardan ilki
    Kasas Suresi’nde ikincisi ise Nâziât Suresindedir. Bununla beraber günümüzün
    Firavunları sabah-akşam rablik iddiasındadırlar. Beşerî kanunların
    hâkim olduğu parlamentolarında gece-gündüz kanun çıkarmaları, televizyon
    karşısına geçerek halkı, toplumu en iyi kendilerinin idare edebileceklerini
    iddia etmeleri apaçık olarak rablik iddiasından başka bir şey değildir.
    Bilinmelidir ki, geçmişte yaşamış Firavunlar mertçe ortaya çıkıp düzenlerini,
    düşünce sistemlerini, otoritelerini sürdürmek için iddialarını
    ortaya koyuyorlardı ve dinî esasları istismar etmiyorlardı. Buna karşılık günümüz
    Firavunları toplum içinde hâkimiyetlerini ve otoritelerini korumak
    için böyle rablik ve ilâhlık iddiasında bulunmuyor, bulunamıyorlar. Zira
    bugün hangi idareci ortaya çıkıp “sizin en iyi rabbiniz benim” derse toplum
    tarafından bütünüyle dışlanır. Bunu çok iyi bilen çağdaş Firavunlar böyle
    bir iddiada bulunmayıp kendilerini Müslüman gibi sunmaktadırlar.
    Bilindiği gibi rab kavramı Kur’an’ın en önemli kavramlarından bir tanesidir.
    Hatta “Allah” kelimesinden sonra Kur’an’da Allah’ın ismi olarak en çok
    tekrarlanan rab kelimesidir. Allahu Tealâ kitabına “Hamd âlemlerin rabbi
    olan Allah’a mahsustur”144 diyerek başlarken, “Ben insanların Rabbine sığınırım”
    145 diyerek bitirmekte, girişte ve bitişte rab kavramını zikretmektedir.
    Bununla beraber Kur’an’ın ilk inen âyetinde de rab kavramı karşımıza çıkmaktadır:
    “Yaratan rabbinin adıyla oku”146
    144 1/Fâtiha, 1
    145 104/Nâs, 1
    146 96/Alak, 1
    • 91 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Rab kavramının Kur’an’da bu kadar çokça zikredilmesinin üzerinde
    durmak gerekir. İşin aslını, tekrarın hikmetini ve sırrını ancak Allahu Teâlâ
    bilir. Ancak bununla beraber dünya gezegeninde insanların çoğunun hadlerini
    aşarak rablik iddiasında bulunmaları, bu kavramın neden bu kadar
    önemli olduğunu ve çokça zikredildiğini bizlere göstermektedir. Allahu
    Teâlâ insanların genelde hadlerini aşarak yönetme ve idare etmede söz sahibi
    olacaklarını, kendilerini otorite kabul edeceklerini, buna paralel olarak
    kendi kafalarından uydurdukları kanunlarla insanları sevk ve idare etmeye
    çalışacaklarını ve böyle rablik iddiasında bulunacaklarını bildiği için Kitabında
    devamlı sûrette bizlere kendi rabliğini hatırlatmaktadır. Diğer bir
    ifadeyle Allahu Teâlâ bizlere devamlı sûrette şöyle seslenmiş olmaktadır:
    “Ey kullarım! Sizin gerçek rabbiniz, kanun koyucunuz, idare ediciniz, otorite
    sahibiniz ancak ve ancak Benim. Sakın ola ki, Bana ait bu vasıfları kendi
    üzerinizde görerek rablik iddiasında bulunmaya kalkışmayın ve yine Bana
    ait bu vasıfları kendiniz gibi bir beşere tahsis ederek Benden başkasını rab
    edinmeyin.” 147
    Rab
    Kur’ânî bir terim olarak Rab; varlıklar âlemîni yaratan, terbiye ederek
    geliştiren, onları maddî ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine
    mâlik ve her şeye sahip olan Allah anlamına gelmektedir. Allah’ın
    umumi isimlerindendir. Kur’an’da Allah lafzından sonra en çok kullanılan
    isimdir; 968 defa geçer. Nüzul sıralamasında ilk âyette kullanılan isim/sıfat,
    Rab ismi olduğu gibi, Kur’an’ı açtığımızda bizi ilk karşılayan Fâtiha’nın
    başlangıcında da yine O’nun onlarca ismi arasından seçilerek başa alınan
    Rab ismidir.
    “Rab” kelimesi, terbiye eden ve yetki sahibi anlamında Arapça bir isimdir.
    Bu kelime aynı zamanda, ıslah etmek, üzerinde tasarrufta bulunmak,
    kemâle erdirmek, efendi olmak, sorumluluğunu yüklenmek, başkanlık
    yapmak, mâlik ve sahip olmak, sözü dinlenmek, itaat edilmek, üstünlüğü
    ve otoritesi kabul edilmek gibi anlamlara da gelir.
    147 Alaaddin Palevi
    • 92 •
    Ahmed Kalkan
    Rab, sadece terbiye eden (mürebbî) anlamında olmayıp, yardım etmek,
    yol göstermek, tasarruf etmek, korumak, her şeye hâkim olmak, emretmek
    ve yasaklamak, sakındırmak gibi terbiyenin bütün gereklerine sahip olabilmeyi
    de ifade etmektedir. Bunun için rab denilince, sadece terbiye ve mâlik
    olma durumları değil; her şeye sahip olan ebedî ve sonsuz kudret sahibi
    Allah anlaşılmalıdır. Bu özelliğinden dolayı rab kelimesi, Allah’tan başka
    varlıklar için, bir şeye izâfe edilmeden tek olarak kullanılamaz.
    Burada yaratıcımız, kendisini tanımak isteyenlere “Rab olan Allah” biçiminde
    tanıtıyor. Allah, tek Rabbimizdir, yani O bizi yaratıp da bırakıvermedi.
    Yarattığı bütün varlıkları terbiye ediyor, tekâmüle erdiriyor. Devamlı,
    yeniden yaratıyor, geliştiriyor. Prensip ve kanunlarıyla iyiye, hayra, güzele
    yönlendiriyor. Varlıklarda, özellikle canlılarda gördüğümüz tekâmül ve değişim,
    O’nun rabliğinin göstergesidir. Bu âyette O’nun rabliğinin büyüklüğünü
    gösteren bir açıklama da var: “Âlemlerin Rabbi olan” O’nun rabliği,
    O’nun tek İlâh olmasının en vazgeçilmez vasıflarından birisidir.
    Âlem
    Alâmet ve nişan koymak anlamındaki a-l-m kökünden türemiş olan
    âlem, Yaratıcının varlığına delâlet eden, O’nun bilinmesini sağlayan şeylere
    denir. Âlem terimi, maddî ve mânevî bütün varlıkları kapsar; tabiat
    âlemi, akıl âlemi, İslâm âlemi gibi. Kur’ân-ı Kerim’de âlem kavramının çoğulu
    olan âlemîn kelimesi birçok yerde kâinat ve insan topluluklarını ifade
    etmek için kullanılmıştır. Rabbi’l-âlemîn tâbiri ise, Allah’ın canlı ve cansız
    tüm varlıkların sahibi olduğunu ifade eder.
    (El-Âlemîn): Âlemîn, bir cins isim olan âlem kelimesinin çoğuludur.
    Aslında âlem kelimesi de çokluk ifade eder ve aynı kökten gelme bir tekil
    biçimi yoktur. Raht ve enâm kelimeleri gibi.
    Ebûssuud Efendi bu kelimeyle ilgili olarak “Âlem, hatem ve galip kelimeleri
    gibi, onunla bilinen şeyin ismidir. Yüce Yaratıcımızı tanıtan, gösteren
    varlıklardan her birisine âlem denir” der.
    İbn Cevzi’ye göre, “Âlem kelimesi, Arap diline vâkıf olanlara göre Allah’ın
    (c.c.) yarattığı ilk varlıktan son varlığa kadar bütün mevcûdâta veri•
    93 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    len isimdir. Mütefekkirlere göre yerde, gökte ve kâinatta bulunan varlıkların
    hepsine âlem denir.”
    Âlem kelimesinin kökü hakkında iki görüş vardır. Birincisi lügatcıların
    (dil bilginlerinin) görüşüdür. Buna göre âlem kelimesi “ilim” kelimesinden
    türemiştir, ikincisi de mütefekkirlerin görüşüdür. Bu görüşe göre âlem kelimesinin
    kökü, “alâmet” kelimesidir. 148
    Kâinattaki her varlık ayrı ayrı yönetici, yaratıcı ve hâkim olan Allah’ı
    (c.c.) gösterir, O’na işaret eder. İbn Abbas’a göre “âlemîn”den kasıt insanlar,
    cinler ve meleklerdir. 149
    Ferrâ ve Ebû Ubeyde’ye göre ise insanlar, cinler, melekler ve şeytanlardan
    meydana gelen akıl sahibi dört sınıfa “âlem” denir. Zira bu kelimenin
    “âlemîn” biçimindeki çoğul şekli Arap dilinde özellikle akıl sahipleri için
    kullanılır.150
    Âlimlerin bir kısmı ise insanlar, cinler, melekler, hayvanlar, bitkiler ve
    cansız varlıklar gibi mahlûkatın her sınıfının birer âlem olduğu görüşündedir.
    Fâtiha sûresinde “Rabbi’l-âlemîn” ifadesinin kullanılması bütün bu
    sınıfları ihtivâ ettiği içindir.
    Rabbi’l-âlemîn
    Tüm âlemleri yaratan, geliştiren ve ihtiyaçlarını gideren Allah’tır.
    “Âlemlerin Rabbi” ifadesi İslâm’ın evrenselliğini de vurgulamaktadır. Rabbimiz,
    herkesin, tüm insanların, tüm varlıkların Rabbidir. Tüm yaratıklar
    aynı Rabbin kullarıyız. Bu ifade, varlıklarla ortak dil, ortak eylem sahibi
    olduğumuzu vurgulamış oluyor. Tüm varlıklar O’na kulluk/ibâdet ediyorlar,
    O’nu rab kabul ediyorlar.151 İşte evrenle, tüm yaratıklarla uyum ve kardeşliğimiz,
    aynı Rabbin kanun ve otoritesine (rabliğine) boyun eğdiğimiz,
    O’nu âlemlerin Rabbi olarak benimsememizde açığa çıkıyor. İşte tevhid,
    işte evrensellik!
    148 İbn Cevzi, a.g.e., c. 1, s. 12
    149 Ebu Hayyan, el-Bahru’l- Muhît, c. 1, s. 18
    150 Kurtubî, a.g.e., c. 1, s. 138
    151 17/İsrâ, 44
    • 94 •
    Ahmed Kalkan
    “Âlemlerin Rabbi”: Evrende büyük bir nizam, uyum ve yardımlaşma
    göze çarpmaktadır. Karada, denizde, dağda, ormanda yaşasın; bazı canlıların,
    diğer canlılar aleyhine aşırı üremeleri söz konusu değil. Bütün canlılar,
    intizamlı şekilde çoğalıyorlar. Erkek-dişi oranları da, bütün hayvanların
    yaşadığı yerlerde en uygun tarzda. İnsanların erkek ve dişi oranları da, akıl
    almaz şekilde her ülke ve her yerleşim biriminde birbirine oranlı. Büyük bir
    düzen göze çarpıyor. Gökte eksiklik, aksaklık yok; yerde, “tabiat kanunları”
    denilen, bizim “sünnetullah” demeyi tercih ettiğimiz Rabbin kanunları
    tıkır tıkır işliyor. Dünya, içindekilerle birlikte en güzel misafirhane olarak
    yaratılıp insanın hizmetine verilmiş. Problemler, fesat ve fitneler, Allah’tan
    ve O’nun yolundakilerden kaynaklanmıyor. Tam tersine Allah’ı tanımayanlar,
    O’nun düzenini bozmaya çalışıyorlar. “İnsanların bizzat kendi işledikleri
    yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu, fesat çıktı ki Allah yaptıklarının
    bir kısmını onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” 152
    On Sekiz Bin Âlem
    Kur’anda geçen “Rabbu’l-âlemîn” tâbirinde, eski âlimler bunu on sekiz
    bin âlem olarak açıklar ve halk arasında da “on sekiz bin âlem” deyimi yaygındır.
    Bu ifade kesretten kinâyedir, yani çokluk ifade eder. Varlıkları canlı,
    yarı canlı ve cansız olarak üç âlem şeklinde düşünebileceğimiz gibi, bunlardan
    her birini de binlerce, milyonlarca alt birime ayırabiliriz. Hatta her bir
    insan bile tek başına bir âlem sayılır.
    Farklı sınıflandırmalarla âlemlerin sayısı da değişir. Meselâ, varlık âlemini
    “gayb ve şahâdet âlemi (görünmeyen ve görünen âlem)” şeklinde sınıflandırdığımızda
    on sekiz bin âlem ikiye, iki ana gruba iner.
    Yani Arap edebiyatında 7, 70, 700, 7.000, 70.000 veya 18.000, 28.000 gibi
    sayısal ifadeler çokluğu ifade etmek içindir. Hâlbuki âlimlerimizin çoğuna
    göre her bir insan her bir hayvan her bir bitki veya her bir melek her bir cin
    bir âlemdir. Hatta her bir hücre başka hücrelere benzememesi dolayısıyla
    bir âlemdir. İşte Allah “âlemlerin Rabbidir” veya “ey rasûlüm! Seni âlemlere
    rahmet olasın diye gönderdik” gibi Kur’ânî ifadeler tamamıyla tüm kâinatı
    152 30/Rûm, 41
    • 95 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    ve içindeki her bir hayat sahibini, hatta cansız zannedilen tüm yaratıkları
    da içerisine almaktadır.
    Âlem; cihan, kâinat, dünya ve Allah’tan gayrı her şey mânâlarına gelir.
    Ayrıca halk ve topluma da âlem denir. “On sekiz bin âlem” tabiri Fâtiha
    Sûresindeki “Rabbi’l-âlemîn” ifadesinin tefsirlerinde geçer. Tefsirlerimizde
    âlemlerin sayısı on sekiz bin ile yirmi sekiz bin arasında değişir. Klasik değerlendirmede,
    kâinata âlem-i ekber (büyük âlem), insana da âlem-i asğar
    (küçük âlem) denmektedir. Kâinat ile insan arasında çok yakın bir irtibattan
    dolayı da kâinata insan-ı ekber tabir edilir. İnsana küçük âlem denmesindeki
    sebep, kâinatta ne varsa insanın maddî ve mânevî dünyasında da az
    çok o şeyin var olmasıdır.
    Demek ki kâinatta insan, dünya, gezegenler, yıldızlar ve galaksiler gibi
    bir görünen âlemler var, bir de görünmeyen âlemler vardır.
    Meselâ sadece yıldızlara ve yıldız topluluğu olan galaksilere bakalım.
    Kâinattaki galaksilerin durumu büyük bir çayırda bir çimen yaprağının
    durumundan farklı değildir. Dünyanın en güçlü optik teleskopu olan ve
    Amerika’da bulunan Mount Palomer Rasathanesindeki 200 inçlik Hale Teleskopunun
    gözlem sahası içine 800 milyon galaksi girmektedir. Ya bütün
    kâinatta ne kadar galaksi var? Belki yüz milyar, belki daha fazla. Bu konuda
    tahmin yürütmek bile imkânsız. Çoğunluğu 100 milyar civarında yıldız bulunduran
    bu sayısız galaksiler içinde bin milyardan fazla yıldızı bulunanlar
    da vardır. Bu yıldızların her birisi güneşten binlerce kat büyüklüktedir.
    Bir de yeryüzüne inelim. Yeryüzünde bulunan canlı ve cansız sayılan
    her bir tür varlık birer âlem: Ağaçlar, çiçekler, böcekler, kuşlar, balıklar vesaire
    bütün varlıklar birer âlem. Ya görünmeyen âlemler. Dünyada mevcut
    olup da göremediklerimiz: “Âlem-i ziya (ışıklar âlemi), âlem-i hararet (ısılar
    âlemi), âlem-i hava, âlem-i kehriba, âlem-i elektrik, âlem-i cezb, âlem-i
    esir...”
    Dünyada olmayan âlemler: Ölen insanların ruhlarının bulunduğu
    Berzah âlemi, ruhanî varlıkların, meleklerin ve cinlerin bulunduğu ruhlar
    âlemi. Göremediğimiz, işitemediğimiz gayb âlemi. Âhiret âlemi: Cennet,
    Cehennem ve binlerce âlemler... Ruhlar âlemi ile şehâdet âlemi (görebildiğimiz
    âlem) ve misâl âlemi.
    • 96 •
    Ahmed Kalkan
    Şimdi âlemleri nasıl tasnif edeceğiz? Sayısını nasıl tespit edeceğiz? 18
    bin mi, 18 milyon mu, 18 milyar mı? Demek ki sayısını ancak Allah bilir.
    “On sekiz bin âlem” tabiri kesretten kinaye, yani çokluğu ifade etmektedir.
    153
    Cenâb-ı Hak bu hadsiz-hudutsuz kâinatı hadsiz, hesapsız âlemlerin iç
    içe bulunduğu bir gül goncası gibi yaratmıştır. Biz farkındayız veya değiliz;
    milyarlarca âlem birbiri içinde, birbirine yakın veya birbiriyle temas halinde.
    Meselâ ışık âlemi, harâret âlemi, hava âlemi, enerji âlemi, elektrik âlemi,
    cezbe âlemi, esîr âlemi, misâl âlemi ve berzâh âlemi birbiri içinde veya
    birbirine yakın bulunmalarına rağmen aralarında sürtüşme ve yer darlığı
    yoktur. Hepsi ihtilâlsiz küçük bir yerde bir arada bulunabilmektedirler. Pek
    geniş gaybî âlemlerin de bu yerkürede bir arada bulunduklarını söylemek
    mümkündür. Hava âlemi ve su âlemi, insanlık âlemi ile iç içedir. Işığın geçmesine
    cam engel değildir. Röntgen ışını, katı cisimlerden rahatlıkla geçebilmektedir.
    Demirin içine harâret akar; akla bilgi nûru nüfûz eder; melek
    rûhu engel tanımaz; elektriğin cereyânı akışkan maddelerden akar gider.
    Bu kesif şehâdet âleminde rûhânîler, cinler, melekler, insanlar, hayvanlar ve
    bitkiler âlemi ayrı ayrı şartlar içinde; ayrı ayrı âlemlerde; ama aynı kürede
    bir arada yaşayabilmektedirler.
    “On sekiz bin âlem” tâbiri İslâm literatürüne çokluktan kinâye olarak
    girmiştir. Yoksa sayı ile on sekiz bin adet âlem var demek değildir. Bu tabir
    genellikle tefsirlerde Fâtihâ Sûresindeki “Rabbi’l-âlemîn” âyetinin tefsîrinde
    geçmekte; tefsirler, bu âyetteki “âlemîn”, yani “âlemler” lâfzını on sekiz
    bin sayısı ile tefsir ederek, Cenâb-ı Hakk’ın böyle hadsiz âlemlerin Rabbi
    olduğunu ifâde etmeye çalışmaktadırlar.
    Rakam üzerinde net ve sahih bir nass olmadığından, rakama takılıp
    kalmamakta fayda vardır. Günümüzde artık rakamlar için sonsuzluk kavramını
    keşfeden matematik ilmi, bizi, bu âyetin tefsirinde de hiç olmazsa
    “sonsuz âlemlerin” var olduğu neticesine götürmelidir. Göklerdeki sadece
    günümüze kadar müşâhede edilebilen sekiz yüz milyon galakside bulunan
    katrilyonlarca dev yıldızın her birisini; yerdeki kuşlar, kurtlar, böcekler, sinekler,
    balıklar, bitkiler, ağaçlar dâhil milyonlarca cins mahlûkatın her birisini;
    ve nihayet milyarlarca insanın her birisini birer âlem olarak kabul
    153 Mehmed Paksu
    • 97 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    edecek olursak; yalnız şu cümlede bile “on sekiz bin” sayısından kat kat
    fazla sayısız âlemin varlığı üzerinde tefekkürümüzü yoğunlaştırmış oluruz.
    Burada önemli olan, böyle sayısız âlemlerin her birisinin idaresinin, terbiyesinin
    ve tedbîrinin Cenâb-ı Hak tarafından tanzim edildiğini bilmemiz
    ve itikat etmemiz; yani tevhid inancını rencide edecek düşüncelere idrâkimizde
    ve zihnimizde yer vermememizdir.
    Bir kısım tefsirlerde geçen bu on sekiz bin âlem ifadesi, o müfessirlerin
    kendi keşiflerine, delillerine ve meşreplerine dayanarak yazdıkları bir
    mânâdır ve çokluğu ifade etmek amacıyla kullanılmıştır.
    Her bir galaksi, belki her bir yıldız aslında birer âlemdir. Galaksiler açısından
    bakıldığında yüz milyarlarca, yıldızların sayıları açısından değerlendirildiğinde
    ise kentrilyonlarca âlem olduğu söylenebilir.
    Yeryüzündeki her bir bitki ve hayvan türü de birer âlemdir. 1995 yılında
    1.500 bilim adamının Birleşmiş Milletler Çevre Programı “UNEP”
    için yaptığı tahminlere göre dünyada 14 milyon tür bulunduğu ve bunun
    sadece 1.7 milyonu bilimsel olarak tanımlandığı ve isimlendirildiği belirtilmiştir.
    Henüz tanımlanamayan türlerin çoğunun ise mikroorganizmalar ve
    mantarlar olduğu düşünülmektedir. Bilim Teknik dergisinin 1988 yılındaki
    bir sayısında ise bilim adamları tarafından toplam 1.762.000 türün tanımlanmış
    olduğu bilgisine yer verilmiştir. Ancak bu rakamlara tropik ormanlarda
    30 milyon türü olduğu sanılan böceklerin dâhil edilmediği notu da
    eklenmiştir. Bu bilgileri dikkate aldığımızda milyonlarca bitki ve hayvan
    türü sayısınca farklı âlemlerin varlığı ilmen görülmektedir. Tüm bu farklı
    âlemleri idare ve terbiye eden bir Yaratıcı’nın “Rabbü’l-âlemîn” unvanı ise,
    milyonlarca tür aynasında görkemli bir şekilde görülmektedir.
    Başka bir açıdan ise, her bir insan küçük bir âlemdir. Dolayısıyla şu gün
    için altı milyardan fazla farklı âlem ve bu âlemlerin terbiye edicisi, Rabbi
    olan Allah’ın varlığı söz konusudur.
    “Rabbü’l-âlemîn” tabiri “doğrudan doğruya her âlem Cenâb-ı Hakk’ın
    rubûbiyetiyle idare, terbiye ve tedbir edilir” anlamına gelir. Galaksilerden
    yıldızlara, yeryüzündeki bitki ve hayvan türlerinden her bir insana kadar
    her şey Cenâb-ı Hakk’ın terbiye, idare ve kontrolü altındadır.
    • 98 •
    Ahmed Kalkan
    Bu perspektiften bakılmaya çalışıldığında on sekiz bin rakamı çok küçük
    bir sayı olarak kalacaktır. Cenâb-ı Hak yalnız on sekiz bin âlemin değil,
    belki katrilyonlarca, kentrilyonlarca farklı âlemlerin Rabbidir, denilebilir.
    Âlemler on sekiz bin ile sınırlı değildir. Allah’ın âlemleri çoktur. Arapçada
    yedi, yetmiş, yedi yüz ve yedi bin tabirleri gibi 18 bin âlem ve 28 bin
    âlem gibi tabirler kesretten kinâyedir. Çokluğu ifade etmek içindir.
    Âlemler ayrıca, âlem-i mânâ, âlem-i âhiret, âlem-i melekût, âlem-i
    sahve, âlem-i rûhânî gibi binlerce âlem daha vardır. İnsanlık ilmen terakki
    ettikçe nice âlemler keşfedecektir. Âhirette de Allah’ın cennette ve cehennemde
    ve bunların dışında nice âlemleri vardır. Elbette bu hususları ancak
    Allah bilir. Allah’ın işlerini ve âlemlerini elbette Allah bilir. Bize de Allah’ın
    büyüklüğüne iman düşer. Biz aklımızla ve duygularımızla Allah’ın işlerini
    sınırlayamayız, idrâk edemeyiz. “Onlar Allah’ı (Allah’ın kudret ve azametini)
    hakkıyla bilemediler.” 154
    Allah’ın Âlemlerin Rabbi Olması
    ile Ortaya Çıkan Sonuçlar
    1- Âlemlerin Rabbi olan Allah, bir ve tektir, O’ndan başka Tanrı yoktur.
    Çünkü birden çok tanrının oluşu ile düzen ve güzellik bozulurdu. Allah,
    Rab oluşuyla kâinattaki düzeni ve güzelliği sağladığı ortaya çıkar.
    2- Allah’ın yaratmasının sürekli olduğu için bütün varlıkları koruyup
    gözetmesinin devam ettiği ortaya çıkar.
    3- Allah, âlemlerin Rabbi olmasıyla terbiye eder ve böylece eğitmek için
    kurallar gönderir, din gönderir ve insanın dünyada nasıl yaşayacağını bildirir.
    4- Allah’ın Rab olması, O’nun ilminin ve kudretinin sonsuz olduğunu
    gösterir. Çünkü kontrol ve gözetleme bilgi ve güç ile olur.
    154 39/Zümer, 67
    • 99 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    5- Allah’ın Rab olması, O’nun bizimle ilgilendiğini, bize nimetler verdiğini
    bizi sevdiğini, duâmıza cevap verdiğini ortaya koyar. Bundan dolayı
    Allah’a şükretmemiz gerektiği ortaya çıkar.
    6- Allah’ın âlemlerin Rabbi olması İslâm dininin evrensel olduğunu
    gösterir. Çünkü İslâm, yahûdiler gibi Allah’ı bir ırka, bir kavme tahsis etmez.
    Allah, herkesin rabbidir.
    Allah, âlemlerin Rabbidir. Her varlığın geçek sahibi Allah’tır. Varlıkların
    tümünü yaratan, eğiten, geliştiren, besleyen yegâne Rab Allah’tır. Allah’tan
    başka ma’bud kabul edilecek hiçbir varlık olamaz. Sevilerek kendisine ibâdet
    ve itaat edilecek tek rab ve ma’bud ancak Allah’tır. Rubûbiyet ve ülûhiyet
    sadece O’nun hakkıdır. İnsanlığın ilerlemesi ve medenîleşmesi, Rabbini
    tanımasıyla mümkündür. Allah’ı tek ve gerçek Rab olarak tanımak; O’nun
    emir ve hükümlerine göre yürümek, Allah’a güvenerek başkalarının arzusunu
    O’nun emrinden üstün görmemek, O’nun hükümlerine uymayan
    her düşüncenin ve her işin bâtıl olduğuna inanmak demektir. Allah’ın yegâne
    rab olduğuna inanmak; her işi yönetip tanzim edenin, yine her şeye
    sonsuz kudretiyle gâlip olanın ancak Allah olduğunu kabul etmek demektir.
    İnsana yakışan, bütün evrenin ve kendisinin yaratıcısı, sahibi, rızık vericisi,
    yetiştiricisi olan Allah’ı tek rab kabul edip O’na ibâdet ve itaat etmektir.
    Allahım! Yalnız Senden yardım diler, yalnız Sana kulluk ederiz. Seni
    sığınak, barınak, tutamak bilir “yâ Allah” deriz. Şeytandan Sana sığınır “e’ûzu
    billâh” deriz. Her işe Seninle başlar “bismillâh” deriz. Nimet verdiğinde
    gönülden şükrederiz. Versen de alsan da “el-hamdu lillâh” deriz. Hayran
    kaldığımızda “mâşâAllah”, pişman olduğumuzda “estağfirullah” deriz. Sevindiğimizde
    “Allahu ekber”, üzüldüğümüzde “innâ lillâh...” deriz. Bir işi
    arzu ettiğimizde “inşâAllah”, bir işi başardığımızda “bi-iznillâh” deriz. Güçlük
    karşısında “lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh, söz verdiğimizde “vallah ve
    billâh” deriz. 155
    155 M. İslamoğlu, Allah, s. 149
    • 100 •
    Ahmed Kalkan
    Rahmân; dünyada herkese geniş merhamet.
    Rahîm; âhirette her mü’mine sınırsız nimet.
    Ya Rahmân, sen rahîmsin, bizi affet!
    - 3. Âyet -
     الرَّ حَْنِ الرَّحِي ِ
    Rahîmdir :  أَلرَّحِي Rahmândır : أَلرَّ حَْنِ
    “O, Rahmândır, Rahîmdir.” (1/Fâtiha, 3)
    Allah Rahmândır
    “Rahmân”, rahmetten sıfat mânâsı ifade eden Allah’ın yüce isimlerinden
    biridir. Çok merhamet sahibi anlamındadır. Rahmân, tam mânâsıyla
    Türkçe’ye veya başka bir dile tek kelimeyle tercüme edilemez. Esirgemek,
    acımak, bağışlamak, affetmek vs. bu kelimeyi tam anlamıyla karşılayamaz.
    Çok merhametli diye noksan bir şekilde tefsir edilebilirse de tam tercüme
    edilemez. Rahmân, Allah’ın hem sıfatı, hem de bir özel ismidir. Er-Rahmân:
    Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyuran,
    sevdiğini, sevmediğini ayırt etmeyerek bütün varlıklara sayısız nimetler
    ihsan buyuran demektir.
    Rahmân sıfatı, peygamberler dâhil, hiçbir insan için kullanılamaz.
    Çünkü karşılıksız ve kayıtsız şartsız rahmet ve merhamet ifade eden Rahmân
    sıfatını, insanın fıtrî yapısı kaldıramaz. Çünkü insan, böyle bir merhameti
    gösterme gücüne, yarâdilışı icabı sahip bulunamaz. Dostları kadar
    düşmanlarına, kendisine inananlar kadar kendisini inkâr edenlere de rahmet
    ve merhamet gösterebilmek ancak ulûhiyetin şânındandır.
    • 101 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    O Aynı Zamanda Rahîmdir
    Er-Rahîm: Çok merhamet edici, verdiği nimetleri iyi kullananları
    daha büyük ve ebedî nimetler vermek suretiyle mükâfatlandırıcı demektir.
    Kur’ân-ı Kerim’in 115 âyetinde büyük çoğunluğu çok bağışlayıcı anlamına
    gelen ğafûr sıfatı ile birlikte olmak üzere rahîm sıfatı kullanılmıştır.
    Bu da Allah’ın ne kadar bağışlayıcı ve merhametli olduğunu gösterir.
    Er-Rahmân ism-i şerifinden Allah Teâlâ’nın ezelde bütün yaratıkları
    için hayır ve rahmet irâde buyurduğu anlaşılıyordu. Er-Rahîm ism-i şerifi
    ise, yarattıkları arasında irâde sahipleri için kat kat rahmet-i İlâhiyyeyi ifade
    eder. Yani, insandan başka her varlık kendisi için tayin edilen sınır içinde
    kendisine verilen nimetlerden yaratılışı sevki (içgüdü) ile faydalanır ve
    o sınırdan dışarı çıkmazken; irâde sahibi olan insanlar için terakki imkânı
    verilmiştir. Bu imkân, fıtrî nimetleri arttırma ve ebedîleştirme imkânıdır.
    Çiğneyip geçtiğimiz ottan, rüzgâr dalgalarına kadar her şey, bizim hayır
    ve mutluluğumuza yarayan nimet hazinesidir. Yine, yaratılışımızda, başka
    varlıklara verilmeyen birçok yeteneğin verilmesi ve tabiat kanunlarının âzat
    kabul etmez köleler gibi bize bağlı ve emrimize hazır olması, hep o şânı büyük
    Rahmân’ın lütuf ve ihsanlarının eseridir. Her şeyde, tabii kendimizde
    de gizlenmiş olan bu sayısız nimetleri meydana çıkarmak ve onlardan faydalanmak
    için çalışacağız. Bütün yeteneklerimizi işleteceğiz. Bu takdirde
    gayretlerimizin boşa gitmeyeceğini bize müjdeleyen işte bu, Er-Rahîm
    ismidir. Çünkü bu isme göre, her gayret, bir mükâfatla karşılanacaktır.
    Er-Rahmân, Er-Rahîm isimleri iki türlü rahmet ifade eder. Er-Rahmân
    isminin ifade ettiği rahmet, hiçbir şarta, hiçbir gayret ve irâdeye bağlı olmayarak
    ihsan edilen rahmettir. Bu öyle geniş bir rahmettir ki, bütün varlıkları
    kaplar. Bunda çalışan çalışmayan, suçlu itaatli, imanlı imansız ayırt
    edilmez.
    Er-Rahîm isminin ifade ettiği rahmet ise, Rahmân’ın lütfu olan rahmeti
    iyiye kullanarak çalışanlara bir mükâfat olmak üzere verilen rahmettir ki,
    en az bire on’dur. Çalışanın ihlâsındaki kuvvete göre Allah’ın daha fazla ve
    hatta sınırsız ve hesapsız mükâfatları da vardır. İşte, gayr-ı meşrû arzulara
    kapılmamanın, kötülükten korunmanın önemi bu yüzdendir. İyi bilmek ve
    unutmamak lâzımdır ki, ister dünya için, ister âhiret için olsun çalışanlarla
    • 102 •
    Ahmed Kalkan
    çalışmayanlar eşit muâmele görmeyeceklerdir. 156 Rahmân olan Allah (c.c.)
    mü’mine iki göz verip de kâfire tek göz vermemiştir. Ellerimiz, dillerimiz,
    ayaklarımız mü’min kâfir ayrımı olmaksızın aynıdır. Rahmân olan Allah
    havayı kimsenin tekeline bırakmamıştır. Mü’minle kâfir bunlardan her
    hangi bir ayrıma tabi olmadan yararlanıyor, bazı insanların kör, topal, sağır
    olarak yaratılmaları da hem kendilerine hem başkalarına rahmet olabilir.
    Biz bunu çoğu zaman bilemeyebilir, fark edemeyebiliriz. Asıl olan sıhhattir.
    Hastalık ârızîdir, geçicidir. Sağlık bizim için rahmettir. Ama hastalık da birçok
    rahmete vesile olabilir.
    Düşünelim ki doktor, hastalarına baklava dağıtırken iki tanesine baklava
    vermiyor. O iki hasta yalvarıyor yırtınıyor ama doktor vermiyor. Dışarıdan
    birisi doktorun haksızlık yaptığını, o iki hastaya bir kastı olduğunu
    zannediyor. Doktordan durumu sorduklarında ise o ikisinin şeker hastası
    olduğu veya tatlı şeylerin o hastalar için zararlı olduğu belli oluyor.
    Kehf Sûresi’nde Allah (c.c.) “Mûsâ âleyhisselamla bir sâlih kulun yolculuğunu
    anlatır. Mûsâ (a.s.) ile o sâlih zat (Hızır olduğu rivâyet ediliyor)
    bir gemiye binerler. O sâlih zat gemide hasar meydana getirir. Mûsâ (a.s.)
    “Niçin gemiye zarar verdin” diye sorduğunda cevap vermez. Uzun bir yolculuktan
    sonra yaptıklarının hikmetini Mûsâ’ya açıklar. “Gemi fakirlerin idi.
    Arkadan gelmekte olan bir kral (korsan) o gemiyi gasp edecekti. Ancak ben
    onu ayıplı hale getirince gasp etmedi.”157 der.
    Körler vakfını kuranlar, verem, kanser hastaneleri ve araştırma merkezlerini
    kuranlar ve buralara mal bağışlayanlar genelde kendisi veya ailesi
    bu tür hastalıklara tutulan kişilerdir. İşte Allah böylece bilinmeyen yerden
    bize ve tüm insanlığa yardımcı olmakta ve böylece bu zengin hastaların
    bağışları neticesinde bu daldaki bilgi de gelişmektedir.
    Ayrıca isyanın faydası da yoktur.
    İki körden ikisi de tedavi yollarından ümidi kesince birisi “Allah’a şükür
    ki kulağım duyuyor, halkın ve Hakkın kelamını işitiyorum. Gözlerimle
    haramı görmüyorum diyor ve rahat ediyor. Diğeri ise isyan ediyor ve iki
    dünyasını da karartıyor.
    156 A. Osman Tatlısu, Esmâü'l-Hüsnâ, Yağmur Y., s. 37
    157 18/Kehf, 79
    • 103 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    İnsanlık, isyanla değil, verilen emanetleri verildiği doğrultuda kullanarak
    dünyada gönül rahatlığı, âhirette Rabbin rızâsını ve cennetini elde
    etmeye çalışmalıdır.
    Akıllar Denk Olsaydı?!
    “Mademki Allah Rahmân’dır, dünyada kullar arasında ayırım yapmaz,
    niçin akıllar insanlarda eşit değil?” diyorlar.
    Eğer akıllar ve bedenî güçler bütün insanlarda eşit olsaydı, ilim gelişmez,
    keşifler yapılmazdı. Evlerin planı, rengi, bahçeler, yollar aynı tip ve
    aynı renk olur, hayat çekilmez hale gelirdi.
    Güreşler, koşular, bilgi yarışları yapılmaz, heyecan, zevk, neşe denen
    şey olmazdı. Çünkü güçler ve akıllar eşit. Herkes aynı saniyede aynı metreyi
    koşacak, rekorlar, rekabetler olmayacaktı. Bir güle bakan binlerce kişi aynı
    kelimelerle aynı vezinde aynı şiiri yazacaktı.158
    Rahîm
    Âhirette mü’minle kâfiri ayırt eden, mü’mine Cenneti veren Allah (c.c.)
    Rahîm ismi celâliyle rahmet edecektir.
    Rahîm, mazlumların son sığınağıdır. Bu dünyada insanların haklarını
    yiyen, Hakka karşı gelen, halka zulmedenler para, makam ve unvanlarıyla
    dünyada cezalarını çekmeden giderlerse de âhirette mallar evlatları, orduları
    servetleri onlara fayda vermeyecektir.
    Rahîm ismi zâlimler, kâfirler için tehdit, mü’minler ve mazlumlar için
    ise teselli ve sığınaktır. Rahmân ve Rahîm’e iman eden bir insan, Allah’ın
    yeryüzüne indirdiği rahmetten yararlanır ve yaratıklara rahmet nazarıyla
    bakar. Civcivini korumak için aslana karşı duran tavuk, yavrusu için kartala
    kanat çırpan serçedeki rahmet bizde de vardır.
    158 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 67
    • 104 •
    Ahmed Kalkan
    O madenimizi işletirsek insanları imansızlaştırıp Cehenneme atılmasına
    sebep olan ateistlere, insanların elinde avucunda ne varsa sömüren kapitalistlere
    karşı çırpınır ve bir çıkış yolu buluruz.
    Yaratılmışlara rahmet nazarıyla bakacağız. Rahmân’ın rahmetinden
    ümit kesmeyeceğiz. Allah Rahîm’dir diyerek tembelliğe de düşmeyeceğiz.
    Çünkü O, aynı zamanda din gününün sahibidir.159
    Yüce Allah’ın Rahmân ve Rahîm sıfatları bize eğitimde önemli ipuçları
    vermektedir. Aynı zamanda bu iki kavram Kur’an ahlâkının iki anahtar
    terimdir. Yüce Allah merhamet sıfatından insanlara da bir cüz verdiği için,
    Kur’an ahlâkı ile ahlâklanacak kişiler, eğitimciler, ana babalar, halkın, öğrencilerin
    ve çocukların meselelerini merhamet dairesi içinde ele almalı ve
    çözümlemelidirler. Yukarıdakilerin aşağıdakilere revâ görecekleri muâmelenin
    başı ve sonu merhamet olmalıdır. Siyasetin, eğitimin ve iş hayatının
    temelleri merhamet üzerine kurulmalıdır. 160
    Rahmân-Rahîm kavramlarının kökü ra-hi-me fiilidir. Bu kelimeden
    rahmet, merhamet, Rahmân ve Rahîm kavramları türemiştir.
    (Ra-hi-me) merhamet, inâyet, lütuf, rahmet, şefkat, rikkat sahibi olmak,
    cezasını hafifletmek, cezasını affetmek, salıvermek, esirgemek, kıyamamak
    mânâlarına gelir. Bir kimseye (Rahimekellâhu) demek, “Allah sana
    merhamet etsin” demektir. Bu kavramın diğer bir mânâsı da, insanların
    birbirlerine karşı anlayış göstermeleri, birbirini sevmeleri ve birbirine saygı
    duymalarıdır.
    (Rahm) ise, döl yatağı, akrabalık, hısımlık, birbirine benzerlik, (rahmet)
    ise, acıma, rikkat, şefkat, insan anlayışı, duygusallığı, şefkati ve merhameti
    demektir. Bu durumda (Rahîm) merhametli, şefkatli, acıyıcı; (Rahmân) da
    çok çok merhametli anlamlarına gelmektedirler. (Rahmân), sadece Allah’a
    ait merhameti ifade etmektedir.
    İsfehânî, rahmet, Rahîm ve Rahmân kavramlarının mânâsını ve aralarındaki
    ilişkiyi şöyle anlatmaktadır: Rahmet, merhamet olunana iyiliği
    gerekli kılan bir kalp yumuşaklığıdır. Rahmet, ihsandan soyutlanmış sade-
    159 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 67-68
    160 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Yayınları: 1/96.
    • 105 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    ce kalp yumuşaklığı için kullanıldığı gibi, rikkatten ayrı tek başına iyiliği
    de ifade etmektedir. Meselâ, (Allah filana merhamet eylesin) derken, iyilik
    Allah’a isnat olunmuştur. Bu ifadeden sadece iyilik/ihsan murat edilmiştir,
    kalp yumuşaklığı değil. Başka bir ifadeyle iyilik, Allah’a isnat edilir, ama
    kalp yumuşaklığı edilmez. Allah’tan olan rahmete, lütuf ve ihsan denir. İnsanlar
    için ise rahmet, kalp yumuşaklığı ve şefkat manasına gelmektedir.
    Hz. Peygamber şöyle demiştir:
    Allah merhameti, yani sıla-i rahimi yaratınca, ona şöyle dedi: “Ben
    Rahmân’ım, sen de rahimsin. İsmini Benim ismimden türettim. Sıla-i rahim
    yapana, Ben de sıla-i rahim yaparım. Sıla-i rahmi kesenin ben de neslini keserim.”
    Demek ki rahmet, iki ana mânâyı kapsamına almaktadır: Kalp yumuşaklığı161
    ve ihsan. Rikkati (kalp yumuşaklığını) Allah, insanın yaratılışına
    koymuş, ihsanı da kendine özgü kılmıştır. Bundan dolayı, Rahmân ismi
    sadece Allah’a, Rahîm ise başkasına da isnat edilebilir.
    Şimdi Kur’an’a göre, Rahmân ve Rahîm isimlerinin ne anlama geldiğini
    açıklayabiliriz:
    Ra-hi-me kavramının çeşitli anlamları bulunmaktadır. Buna göre:
    1) Kötülüklerden Korumak
    “Bir de onları her türlü kötülüklerden koru. O gün sen kimi kötülüklerden
    korursan, muhakkak ki ona merhamet etmiş olursun. Bu en büyük kurtuluştur.”
    162
    Melekler, insanlar için Allah’a yalvaracaklardır. Bu yalvarışın üçüncü
    basamağını yukarıdaki âyette görmekteyiz. Melekler, Allah’ın insanları kötülüklerden
    korumasını, O’nun rahmet edici özelliğine bağlamaktadırlar.
    Kötülüklerden arınmak, aynı zamanda insanlar için büyük kurtuluştur.
    İnsanı koruyup kurtuluşa erdirme faaliyeti, Kur’an’da, rahmetine mazhar
    etme mânâsını ifade etmektedir. Böylece kötülüklerden koruma da merhametin
    kapsamına girmektedir.
    161 Râgıp el-İsfehani, el-Müfredât, s. 191
    162 40/Mü'min, 9
    • 106 •
    Ahmed Kalkan
    2) Sıkıntıya Girmek
    Bu anlamda ra-hi-me kavramı, psikolojik bir özellik taşımaktadır. Allah
    kuluna acıyınca, onun iç sıkıntısını giderir. Bu da kulu için büyük bir
    ihsandır:
    “Eğer onlara acıyıp, içinde bulundukları sıkıntıyı giderseydik…” 163
    Yüce Allah’ın kuluna acımasını, merhametinin özünü teşkil etmektedir.
    Rahmet
    “Rahmet” şeklinde kullanıldığı zaman bu kavram, şu anlamlara gelmektedir:
    A) Yumuşaklık
    İnsanların birbirine yumuşak davranması, Allah’ın rahmetinin bir gereği
    olmaktadır: “O vakit Allah’tan bir rahmet gereği onlara yumuşak davrandın).”
    164
    İnsanların yumuşaklık özelliğini kazanmaları büyük bir erdemdir. İnsanın
    sosyal mânâda en büyük ürünü, toparlayıcı ve birleştirici olmasıdır.
    165
    B) Allah’ın Merhameti
    “Âyetlerimize iman edenler sana geldiğinde onlara de ki: ‘Selâm size!
    Rabbiniz merhamet etmeyi kendine yazdı, yani kendine özgü kıldı.” 166
    Âyette geçen Allah’ın nefsi ifadesi Allah’ın zatı mânâsına, yazdı ifadesi
    de kullarına rahmet etmeyi kendisine görev ve ilke edindi anlamına gelmektedir.
    163 23/Mü'minûn, 75
    164 3/Âl-i İmran, 159
    165 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Y., c. 1, s. 114
    166 6/En'âm, 54
    • 107 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Bu rahmetin gereği olarak Allah’ın ne yaptığının cevabını, bir üstteki
    âyetin devamında bulmaktayız: “Gerçek şu ki: Sizden kim, bilmeyerek bir kötülük
    yapar, sonra ardından tevbe edip de kendini ıslah ederse, bilsin ki Allah
    çok bağışlayan, çok acıyandır.” 167 Demek ki ‘affetmek’ ve ‘acımak’ sıfatları
    Allah’ın rahmetinin bir gereği olup tevbe edip kendini düzeltmeye karar
    veren insanı affedip bağışlamak, Allah’ın rahmetinin eseridir.
    C) Azaptan Kurtarmak
    “Onu ve onunla beraber olanları rahmetimizle kurtardık ve âyetlerimizi
    yalanlayıp iman etmeyenlerin kökünü kestik.” Rahmet denen değeri meydana
    getiren özlerden biri, belâyı ortadan kaldırmak veya belânın içinden çekip
    çıkarmaktır. Cezayı hak edenlerle etmeyenleri ayırıp, hak edene yakışan
    muâmelede bulunmaktır.
    D) Sıkıntıdan Sonra Gelen
    İnsanların yaptıklarından dolayı başlarına bazı sıkıntılar gelir. Bu sıkıntılar,
    tabiat kanunları gereği olabileceği gibi, sosyal ve psikolojik nedenlerden
    dolayı da olabilir. Deprem, kıtlık, salgın hastalık, sosyal hayattaki
    ilişkilerin bozulması gibi olaylar, insanlara büyük sıkıntılar verebilir. Yüce
    Allah bu sıkıntının ardından, o insanlara esenlik, yani ferahlık verir. İşte sıkıntının
    kalkıp peşinden esenliğin gelmesine, “rahmet” denmektedir. Buna
    şu ayeti örnek olarak verebiliriz:
    “Kendilerine dokunan bir sıkıntıdan sonra insanlara bir rahmet tattırdığımız
    zaman, bir de bakarsın ki ayetlerimiz hakkında onların bir tuzağı
    vardır.”168
    E) İlahî Vahiy Rahmettir
    Yüce Allah’ın insanları bilgilendirmesi, onlara rehber ve şifa olacak bilgiyi
    göndermesi bir rahmettir. Kur’an kendini bir rahmet olarak tanımlamaktadır:
    “Ey insanlar! Size Rabbinizden bir öğüt, gönüllerindekine bir şifa,
    mü’minler için bir rehber ve rahmet gelmiştir.” 169
    167 7/A'râf, 72
    168 10/Yunus, 21
    169 10/Yunus, 57
    • 108 •
    Ahmed Kalkan
    Bu ayette Kur’an’ın dört önemli özelliği sıralanmıştır: öğüt, şifa, rehber
    ve rahmet. Konumuz rahmet olduğu için ayetteki rahmet kavramı üzerinde
    duracağız. Ayetteki rahmet, İlâhî bilginin insanın ruhunu aydınlatan nurudur,
    cehalet bulutlarının kararttığı gönül ekranını temizleyip aydınlatan ve
    aklın önünden cehalet perdesini kaldıran bilginin ışığını temsil etmektedir.
    Bu bilgi insanları kemâle erdirmekte, yüceltmekte ve inceltmektedir. Bu
    özelliği ile rahmet ismini almaktadır. Yağmur bir rahmettir. Suyun yeryüzüne
    bir değişim, yeşillik ve bereket getirdiği gibi, İlâhî bilgi de insanların
    gönüllerine ve sosyal hayata aynı değişimi, aynı bereketi ve aynı gelişimi
    temin etmektedir; ki bu da rahmettir.
    Bilgi, ferdin ve toplumun hayatına bir farklılık getirmekte, onu zenginleştirmekte
    ve problemlerini çözmektedir. Ferahlık, zenginleşme ve çözüm,
    aslında rahmetin hücre yapısını teşkil etmektedirler. İnsanları bilgilendirdikçe,
    onlara ilahî rahmetin içine sokuyoruz demektir. İnsana ferahlık, yani
    sevinç :etıren bilgi, rahmetin ta kendisidir. Bu konuda Allah şöyle buyurur:
    “De ki: “Allah’ın lutfu ve rahmetiyle, işte yalnız bunlarla sevinsinler.
    Bu onların toplayıp durduklarından daha değerlidir.” 170Ayet, ilahî lütuf ve
    rahmetin, yani ilahî bilginin, dünyevî olan maddî değerlerden daha üstün
    olduğuna işaret etmektedir. Kur’an denen ilahî bilginin üstünde başka bir
    değerin olması mümkün değildir. Onu öğrenip ona sahip olmakla, insan
    sevinmeli ve ferahlık duymalıdır. Çünkü o bilgi, insan ruhunun sevinci, ferahlığı,
    saadeti ve rahatlığıdır. Nerede sevinç, ferahlık, mutluluk ve rahatlık
    varsa, orada ilahî rahmet var demektir.
    F) Şefkat Bir Rahmettir
    Ana-babanın çocuklarına karşı gösterdikleri şefkatin adı rahmettir.
    Yüce Allah, ana-babanın şefkatine karşılık, çocuklarından da aynı muameleyi
    onlara göstermelerini istemektedir: “Ana babana rahmetten oluşan
    tevazu kanatlarını ger.”171
    Âyette cenâh (kanat) kavramı kullanılmak suretiyle bir benzetme yapılmaktadır;
    şöyle ki: Kuş, yavrularını nasıl kanatlarının altına alır ve onları
    170 10/Yunus, 58
    171 17/İsrâ, 24
    • 109 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    himaye ederse siz de ana-babanıza, onları kanatlarınız altına almak ve himaye
    etmek suretiyle şefkat gösterin; merhamet edin.
    Ayette geçen rahmet kavramını, şefkat mânâsına alabiliriz. Bu durumda
    âyet: “Şefkatten oluşan tevazu kanatlarını ger” anlamına gelmektedir.
    İdarecilerin halka, işverenlerin işçilere, öğretmenlerin öğrencilere, çocukların
    anne-babalarına şefkatle muâmele ettiği bir toplum, İlâhî merhamet
    ve lutfu celp eder.
    G) Hz. Muhammed Bir Rahmettir
    “Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.”172 Hz. Peygamber
    rahmettir, ama Rahmân değildir. Bir insan olması sebebiyle Yüce Allah Hz.
    Peygamber’e Rahmân değil, rahmet sıfatını vermiştir. Rahmâniyetin bir
    parçası olan rahmet, insana izafe edilebildiği için, Hz. Peygamber’in rahmet
    olduğu bildirilmiştir.
    Yukarıda, âlem kavramının kâinatın bütününü ifade ettiğini söylemiştik.
    Burada ise âlemler kavramı Hz. Peygamberle birlikte kullanılarak,
    onun âlemlere rahmet olduğu belirtilmektedir. Peki Hz. Peygamber hangi
    âlemlere rahmettir?
    “Allah âlemlerin rabbi’dir” ifadesindeki âlemîn kelimesi, daha farklı bir
    mana kazanmaktadır. “Hz. Muhammed âlemlere rahmettir” ifadesinde ise,
    âlem’e daha dar bir mânâ yüklenmektedir. Burada âlemler ibaresi ‘insanlar’
    ile ‘cinler’i kapsıyor; dolayısıyla Hz. Peygamber’in akıl, irade ve sorumluluk
    taşıyan varlıklara rahmet olduğunu ifade ediyor olabilir. Hz. Peygamber’in
    rahmetinin nerelerde tezahür ettiğinin veya işlevini nasıl gerçekleştirdiğinin
    cevabını şu âyette bulabiliriz: “Nitekim kendi içinizden size ayetlerimizi
    okuyan, sizi kötülüklerden arındıran, size kitabı ve hikmeti talim edip bilmediklerinizi
    öğreten resul gönderdik.” 173
    Yağmur rahmettir, çünkü temizleyicidir. Peygamber de rahmet olduğu
    için insanların gönüllerini temizlemektedir. Bu ayet, Hz. Peygamber’in rahmet
    olmasını, rahmet olma işlevini izah etmektedir. O, insana bilmediklerini
    öğreterek cehalet bulutunu temizlemekte, kitabı ve hikmeti öğreterek
    172 21/Enbiyâ, 107
    173 2/Bakara, 151
    • 110 •
    Ahmed Kalkan
    de ruhlarını arındırmaktadır. Bilgiyi insanların gönlüne yağmur damlaları
    gibi indirerek oradaki manevî kirleri temizlemektedir. Bu da onun rahmet
    olma özelliğinin tezahürüdür.
    Hz. Peygamber affedici olduğu ve insanlara Allah’tan af dilediği için de
    rahmettir: “Şu halde onları affet; bağışlanmaları için Allah’a duâ et.” 174
    Affedici olmak büyük bir erdem, ama başkasının affı için dua etmek
    daha da büyük bir erdemdir. Bu iki erdem bir araya gelince rahmet meydana
    gelmektedir.
    İnsanların düştüğü sapıklıktan kurtuluş yolu bulamadıkla bir dönemde,
    onlara hakikatin yolunu gösterdi, Allah katında ödüllendirilmenin yollarını
    tanıttı, helâl ve haram kavramlarını öğretti; taklidin, inat ve kibrin kötülüklerini
    ve tahribatını gösterdi. İyinin ne olduğunu, doğruya nasıl ulaşılacağını,
    hak kavramının yollarına nasıl girileceğini ve hakkın bayrağının
    nasıl ayakta tutulacağını öğretti; akılla gönlü birleştirdi, aklı en büyük olarak
    öne çıkararak bilginin uğruna neler yapılacağını gösterdi. Bütün bunlar
    Hz. Peygamber’in maddî ve mânevî bir rahmet olduğunun tezahürleridir.
    Hz. Peygamber rahmettir; çünkü onun bulunduğu yerde, Allah halkı
    toplu halde helâk etmez: “Hâlbuki sen onların içindeyken Allah, onlara azap
    edecek değildir. Onlar istiğfâr ederken, affedilmeleri için duâ ederken de Allah
    onlara azap edici değildir.”175 Yüce Allah, daha önceki peygamberlerin
    dönemlerindeki halkın tamamını helâk etmiştir. Bu kanunu, Hz. Muhammed’in
    rahmet olması nedeniyle kaldırmıştır. Peygamber olması nedeniyle
    toplu helâkin kaldırılması, onun rahmet olduğunun en önemli delilidir.
    İnsanların problemlerini çözdüğü, müjdelediği, uyardığı, Allah’ın izniyle
    Allah’a çağırdığı ve aydınlatıcı bir ışık olarak gönderildiğinden176 dolayı
    da Hz. Peygamber bir rahmettir.
    174 3/Âl-i İmrân, 159
    175 8/Enfâl, 33
    176 33/Ahzâb, 45-46
    • 111 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    H) Af Bir Rahmettir
    Rahmet Allah’a izafe edilince af şeklinde tercüme edilebilir: “De ki: “Ey
    kendi nefisleri aleyhine haddi aşan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin!
    Çünkü Allah bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayan
    ve çok merhamet edendir.” 177
    Aleyhine haddi aşmak, günah işlemek demektedir. Günahkârlık psikolojisi
    içinde olan insanın en önemli özelliği, affedilip edilmeyeceğini kestirememesi
    ve bu nedenle de ümitsizliğe düşmesidir. Allah’ın rahmetinden
    ümidinizi kesmeyin ifadesindeki rahmet kavramı af yerine kullanılmıştır.
    Af, günahları temizlemesi sebebiyle yağmuru andırdığı için Allah ona rahmet
    ismini vermiştir.
    I) Rahmet Kurtuluşa Götürür
    İlâhî rahmet bir kurtuluştur. Mü’minler, kâfirlerin belâsından Allah’ın
    rahmeti sayesinde kurtulabilirler: “Bizi rahmetinle o kâfir kavimden kurtar.”
    178
    Hz. Mûsâ’nın toplumu, duâlarında kurtuluş ile rahmeti bir araya getirmiş,
    kâfirler topluluğunun zulmünden ancak ilahî rahmet sayesinde kurtulabileceklerinin
    bilincini sergilemişlerdir. Baskıdan, zulümden ve entrikalardan
    kurtulma bir rahmettir. Bu, rahmetin sosyal manasıdır.
    J) Şeytandan Koruma Rahmettir
    İnsanların çok azı şeytanın etkisi altında kalmadan hayatını sürdürebilir.
    Şeytan, -etkilemeye gücü yetmediği- bu kimselere muhles (şeytanın
    şerrinden kurtulmuş) adını vermektedir.179 İhlâs sahibi kimseleri etki alanına
    alamayacağını itiraf eden şeytan, insanların çoğunu etkileyeceğini de
    Allah’a karşı ifade etmiştir.
    177 39/Zümer, 53
    178 10/Yunus, 86
    179 38/Sâd, 82-83
    • 112 •
    Ahmed Kalkan
    Bu durumda Yüce Allah, fazlı ve rahmeti gereği ihlâs sahibi kişi ve diğerlerini
    şeytana tâbi olmaktan korumaktadır. Bu konudaki âyet şöyledir:
    “Onlara güven ve korkuya dair bir haber gelince hemen onu yayarlar.
    Hâlbuki onu, Peygamber’e veya aralarında yetki sahibi kimselere götürselerdi,
    onların arasında işin iç yüzünü anlayanlar, onun ne olduğunu bilirlerdi.
    Allah’ın size lütuf ve rahmeti olmasaydı, pek azınız müstesna şeytana uyup
    giderdiniz.” 180
    Bu ayetten şu çıkıyor; yanlış haber yaymak, işi uzmanına danışmamak
    bir şeytan işidir. Bunu yapanlar da şeytana tâbi olmaktadırlar. Yüce Allah’ın
    lütuf ve rahmeti devreye girerek insanları şeytana tâbi olmaktan korumaktadır.
    Bu mana, ra-hi-me ile rahmeti bir araya getiren öz anlam olmaktadır.
    Rahmet kavramı, bu manayı Rahîme’den emmektedir.
    Yumuşaklık, azaptan korumak, ferahlık, ilahî vahiy, şefkat, peygamberlik,
    af, kurtuluş, şeytana karşı koruma mânâlarıyla rahmet, ‘Rahmân’ kavramının
    mânâ örgüsünü meydana getirmektedir.
    Rahmân Kavramının Diğer Mânâları
    Yukarıda ra-hi-me ve rahmet kavramlarına verdiğimiz manaların hepsi,
    Rahmân isminin özünde vardır. Yukarıda değindiğimiz anlamların dışındaki
    diğer anlamlan şöyledir:
    a) Yaratmak
    Yüce Allah, Rahmân isminin gereği olarak yaratır. Kâinat, Rahmân’ın
    yaratmasıdır:“Rahmân’ın yaratışında hiçbir bozukluk göremezsin.”181 Bu
    mânâsıyla Rahmân, ‘rab’ sıfatına bağlanmaktadır; çünkü rab kelimesinin
    mânâlarından biri de ‘yaratmak’tır.
    180 4/Nisâ, 83
    181 67/Mülk, 3
    • 113 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    b) Öğretmek
    Öğretme eylemiyle Rahmân ismi, rab sıfatına bağlanmaktadır:
    “Rahmân, Kur’an’ı öğretti; insanı yarattı, ona beyanı öğretti.” 182
    c) İzin Vermek
    Bakara, 254. âyeti ve aşağıda zikredeceğimiz ayetlerden anlaşılacağı
    üzere alış-verişin, dostluk ve şefaatin olmadığı o günde, -kimse konuşamayacak-
    sadece Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu kimseler
    konuşabilecektir: “O gün, Rahmân’ın izin verdiği ve sözünden razı olduğu
    kimseden başkasının şefaati fayda sağlamaz.”183; “Rahmân’ın izin verdiklerinden
    başkaları konuşamaz, konuşan da doğruyu söyler.” 184
    Bu iki âyet Bakara, 254. âyetinin istisnasını belirlemektedir. Zira Bakara,
    254. âyetindeki “şefaatin olmadığı” ifadesi, Tâhâ ve Nebe’ sûresinin,
    Kendilerine izin verilenler hâriç ifadeleriyle tahsis edilmiştir. Buna göre,
    Rahmân’ın izin verdikleri mahşerde konuşacak veya şefaat edecektir. Bu
    izin verme işi, Allah’ın Rahmân sıfatının gereğidir.
    d) Sevgi Yaratmak
    İman edip birbirine karşı iyi davranışta bulunanlar, Rahmân ismini
    harekete geçirmekte ve ondan sevgi alıp dönmektedirler: “İman edip, iyi
    davranışta bulunanlara gelince, onlar için Rahmân bir sevgi yaratacaktır.”185
    Yaratmak, öğretmek, izin vermek ve sevgi koymak gibi faaliyetler, ihsan
    manasına gelen Rahmân kelimesinin anlamlandır. Bu eylemler ihsan kavramının
    mânâlarını da kapsamaktadır.
    Rahîm Kavramının Mânâları
    Rahmân ve Rahîm kavramları aynı kökten gelmelerine rağmen, ifade
    ettikleri eylem bakımından aralarında fark vardır. Daha sonra izah edeceğimiz
    bu farklılıkları ortaya koyabilmek için, burada Rahîm sıfatının ne
    anlama geldiğini açıklamak istiyoruz.
    182 55/Rahmân, 1-4
    183 20/Tâhâ, 109
    184 78/Nebe’, 38
    185 19/Meryem, 96
    • 114 •
    Ahmed Kalkan
    A) Dölyatağı
    Çocuğun yaratıldığı dölyatağına rahim denir. Çoğulu (erhâm)dır. Aşağıdaki
    âyetlerde erhâm (rahimler) kelimesi, çocuğun yaratıldığı dölyatağı
    için kullanılmıştır: “Rahimlerde sizi dilediği gibi şekillendiren Allah’tır.”
    186“De ki: “Allah onların erkeklerini mi, dişilerini mi, yoksa bu iki dişinin
    Rahîmlerde bulunan yavrularını mı haram (Her dişinin neye gebe kalacağını,
    Rahîmlerin neyi eksik, neyi ziyade edeceğini Allah bilir. Onun katında her
    şey ölçü iledir.” 187
    Çocuğun yaratıldığı dölyatağına niçin rahim denmiştir? İnsan yavrusunun
    döllendikten sonra hayatını sürdürebileceği, normal sıcaklıkta ve o
    dönem için en uygun beslenme ortamı olduğu için ona Rahîm denmiştir.
    Anne rahmi, çocuğu bütün etkilerden korur, ona sağlıklı bir ortam hazırlar.
    Merhamet de, insanlara annenin rahmi gibi sosyal ve psikolojik bir ortam
    hazırlar. Merhamet, ferdin ruhsal yapısını ve toplumsal hayatı dış etkilerden
    korur. Bu yönüyle anne rahminin işlevlerini görür. İnsanlığı yeniden
    dölleyeceksek, rahmet ve merhamet denen sosyal hayatın döl yatağında
    yaşatıp doğurmak zorunluluğu vardır. İnsanın insan olma şeklini Yüce Allah
    bize anne rahminde vermektedir. İnsanlar da, insan olma olgunluğunu
    merhamet denen sıcak alaka ve yakınlıkta elde edeceklerdir. Çocuğun anneye
    en yakın olduğu yere Rahîm dendiği gibi, insanın insana en yakın olduğu
    değer de merhamettir. Allah’ı kula en yakın yapan sıfatlardan ikisi de
    Rahmân ve rahirridİT. Annenin rahmi gibi bizleri merhamet besleyecek ve
    insan olarak yenileyecektir. Anne rahmi çocuğu sarmaş dolaş eder. Rahmet
    ve merhamet de insanların sarmaş dolaş olmasını ister. İlahî rahmetin kapsayıcılığını
    dikkate alırsak, rahmet ve merhametin bu özelliği ortaya çıkmış
    olacaktır.
    B) Sevgi (Akrabalık) Bağı
    Kökü rahmet olan rahim kavramını, “sevgi bağı” mânâsına gelen (erhâm)
    kelimesi anlamına da alabiliriz:
    186 3/Âl-i İmran, 6
    187 13/Ra'd, 8
    • 115 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Allah’ın kitabına göre, akrabalar birbirlerine daha uygundur. Şüphesiz
    Allah, her şeyi bilendir.” 188
    “İktidarı ele geçirirseniz, yeryüzünde bozgunculuk yapmaya ve akrabalık
    bağlarını kesmeye mi çalışacaksınız?” 189
    Bu âyetlerde, rahim’in çoğulu olan erhâm kelimesi, akrabalık bağlan
    anlamına gelmektedir. Biz buna kısaca, “sevgi bağları” diyebiliriz. Merhameti
    yaşatırsak birlik ve beraberliği de yaşatmış oluruz. Merhametin olmadığı
    yerde insanları birbirine bağlayacak güçlü bağlar bulamaz ve oluşturamazsınız.
    Rahmet ve merhametiyle Yüce Allah, kullarına ne kadar güçlü
    bağlarla muamele ettiğini ifade etmektedir. İşte bu bağlar, bu sıcaklık, bu
    kuşatıcılık ve bu koruyuculuk, Allah’a hamdedilmesini gerekli kılmaktadır.
    190
    Rahmân ile Rahîm Sıfatları Arasındaki İlişki
    Rahîm kelimesi, rahmet kavramlarının mânâlarını kapsamına almaktadır.
    Rahmân, bütün varlıkları kapsamına alırken ve işin başlangıcını ilgilendirirken,
    Rahîm daha çok işin sonunu ilgilendirmektedir.
    Rahmân’ın bu dünyada, Rahîm’in âhirette işlerliği devam etmekte ve
    edecektir. Yukarıda belirttiğimiz gibi, âhirette konuşmaya ve şefaat etmeye
    izni Rahmân verecektir. “Allah mü’minlere karşı çok merhametlidir”191 âyetinin
    kapsamına, âhiretle birlikte dünya da girmektedir.
    Rahîm ismi, Rahmân’a göre daha dar anlamlı olmasına rağmen, beşere
    de atfedilmektedir: “Andolsun ki kendinizden öyle bir Peygamber gelmiştir
    ki, sizin sıkıntıya uğramanız ona çok ağır gelir. O size çok düşkün, mü’minlere
    karşı çok şefkatlidir, çok merhametlidir.” 192
    188 8/Enfâl, 75
    189 47/Muhammed, 22
    190 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Y., c. 1, s. 121-122
    191 33/Ahzâb, 43
    192 9/Tevbe, 128
    • 116 •
    Ahmed Kalkan
    Rahîm sıfatı bu ayette, Hz. Peygamber için de kullanılmıştır. Peygamber
    Rahmân olamaz, ama Rahîm olabilir. Rahmân’ın rahmeti bir şarta bağlı
    değil iken, Rahîm’in rahmeti şarta bağlı olarak gerçekleşir.193
    Kullarının bütün ihtiyaçlarını karşılamak ve bunu hiçbir şarta bağlı
    kılmadan yapmak, Rahmân’ın rahmetidir. İmanı ve günahkârın tevbe ve
    istiğfar etmesini şart koşarak rahmet etmek de, O’nun Rahîm olmasının
    gereğidir. Onun için Rahîm sıfatı tek başına kullanılmaz, çeşitli sıfatlarla
    birlikte kullanılır. Fâtiha’da Rahmân’dan, başka âyetlerde ise Ğafûr sıfatından
    sonra gelmesi gibi.
    Rahmân’ın rahmeti yüce nimetler, Rahîm’in rahmeti ise nimetlerin
    incelikleriyle ilgilidir; Rahmân’ın kullanılışı özel, ilgi alanı ise geneldir.
    Rahîm’in ise kullanılış alanı genel, ilgi alanı özeldir. İşte Allah böyle katmerlenmiş
    bir rahmet sıfatıyla vasıflanmıştır. Bu vasıflar, insanlardan ümitsizlik
    duygusunu silmek ve onun yerine sonsuz bir iyimserlik duygusunu
    koymak için yeterlidir.194
    Rahmân; varlıklara hem eşit muamelede bulunur hem de rızkını, yani
    rahmetini genel olarak verir. Kullarının psikolojik durum ve davranışlarına
    bakmadan muamelede bulunur. Ama Rahîm olma yönüyle, nimetlerinin
    daha özel yönleriyle ilgilenir, merhametinin daha küçük hücrelerini gündeme
    getirir ve bazı özellikler arar.
    Tüm varlıklara yaratılış gayelerine göre kabiliyetler veren, insanlara
    rahmetiyle yardım eden Rahmân’a karşı insanın görevi, O’na iman ve tevekkül
    etmektir.
    Hamd, Allah’a mahsustur. Peki, nasıl bir Allah’a? Âlemlerin rabbi, Rahmân-
    Rahîm olan Allah’a. Yaratan, besleyip büyüten ve eğiten, rahmet ve
    şefkati çok olan Allah’a hamd edilmelidir. Yüce Allah, varlık âlemi ile, özellikle
    insanlarla ilişkisini bu isimleriyle anlatmaktadır. Yaratır ama başıboş
    bırakmaz. Rahmetini merhametiyle beraber onlara ihsan eder ve onlara
    öyle muâmelede bulunur.
    193 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 52
    194 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini İslâm Dini, c. 1, s. 54
    • 117 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Yüce Allah Rahmânlığını, kâinatın âhenk içinde işleyen kanunları ile
    göstermekte ve insana öğretmektedir: “O ki, birbiriyle âhenk içinde işleyen
    yedi göğü yaratmıştır. Rahmân’ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin.
    Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun? Sonra gözünü tekrar
    tekrar çevir bak; göz aciz ve bitkin halde kendine dönecektir.” 195
    Yüce Allah varlıklar âlemi ile rab, Rahmân ve Rahîm sıfatlarıyla ilişki
    kurarken, terbiye ve gelişmeyi Rubûbiyyet sıfatına yüklemiş, rahmeti
    Rahmâniyete, merhameti de Rahîmiyyete tahsis etmiştir. İnsan şahsiyetinin
    gelişip dönüm noktasına ulaşabilmesi için Allah’ın terbiyesi, rahmet ve
    merhameti şarttır. Eğitilmemiş, rahmet ve merhamet edilmemiş insanın
    olgunlaşması ve gelişmesi mümkün değildir.
    Bu âyetler insanlık âlemine şu gerçekleri sunmaktadır: İnsanın en çok
    ihtiyaç duyduğu veya temel ihtiyaçlarından en önde gelenleri terbiye, rahmet
    ve merhamettir. Rahmet ve merhamete dayanmayan eğitim, övgüye
    layık değildir. Hal böyleyken, rahmetsiz ve merhametsiz bir dünya oluşmakta
    ve eğitimde bu değerler bertaraf edilmektedir. Rahmetsiz ve merhametsiz
    bir dünya, kaba, ruhsuz, sevdasız, taşlaşmış ve saldırganlaşmış bir
    dünyadır.
    Artık Fâtiha sûresinin bu ayetleri, dudaklarımızdan davranışlara, gönüllere
    ve hayata inmelidir. Terbiye, rahmet ve merhametin olmadığı toplumlarda,
    mutluluğu ve kurtuluşu aramak hayalden başka bir şey değildir.
    Rahmet ve merhametin olduğu yerde, aç insanların iniltisi olmaz, yalnız
    kalanların feryat sesi duyulmaz, yetimlerin çaresizliğinden eser kalmaz.
    Zira böyle bir toplumda insanlar, Allah’ın Rahmân ve Rahîm sıfatlarından
    gıdalanmış, Allah’ın rahmet ve merhamet iplerini yeryüzüne indirmiş
    ve yeryüzünü bir cennete çevirmişlerdir. Bu insanları Allah da övecektir.
    Onun içindir ki, Fatiha suresinin ilk ayetleri, rubûbiyyet, rahmâniyyet ve
    rahîmiyyet sıfatları ile açılmakta, besmele bu isimlerle başlamaktadır.
    Rahmet ve merhametiyle varlıklara muâmele eden Allah’ın bu uygulamasını,
    insanlar yeryüzünde barındırmaz olmuştur. Zulüm, kahır, hakkaniyetsizlik,
    merhametsizlik yeryüzünde kol gezmektedir.
    195 67/Mülk, 3-4
    • 118 •
    Ahmed Kalkan
    Merhametin çiçeklerine hasret kalınmıştır. İnsanlar, tanrı edindikleri
    hevâ ve heveslerine, rahmet ve merhameti kurban etmişler, etmeye de devam
    etmektedirler. Merhameti, nefis tanrısına kurban edenlere Allah hayat
    hakkı tanımayacaktır. Nefis tanrısının istediği en büyük kurban merhamettir.
    Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatmıştır: “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.
    Onu müttakîlere (şirkten ve haramlardan sakınanlara), zekâtı verenlere ve
    âyetlerimize iman edenlere yazacağım.” 196
    Zekâtı verenler ifadesinden kasıt, fakirlerin elinden tutan fedakâr insanlardır.
    Fedâkâr insanlar merhamet doludur. Sakınanlar da, takvayı ifade
    etmektedir. Kendini koruyan insan, Allah’ın rahmetine hak kazanmaktadır.
    Nefsin hazcı isteklerine aldırış etmeden, yanlıştan, kötüden, çirkinden, faydasızdan,
    suç işlemekten, isyandan ve şeytandan kendini koruyan insanlar,
    Allah’ın rahmetini yeryüzüne indirmektedirler.
    Ayetlerimize inananlar ifadesinden Allah’ın vahyini kabul eden, inkâr
    psikolojisine düşmeyen insanlar kastedilmektedir.
    Yüce Allah, yukarıdaki âyette üç grup insana rahmetini yazmakta, yani
    onlara rahmetini farz kıldığını beyan etmektedir. Bu üç grup insanın yanında
    olmayan insanlar, Allah’ın rahmetini daraltmaktadırlar, günahkâr
    olmalarının esas sebebi de budur. İnsanların elinden tutmayan, kötüden
    sakınmayan ve doğru iman etmeyen insanlar, ilahî rahmete sırtlarını dönmektedirler.
    İşte insanlar esas günahı, İlâhî rahmeti daraltmalarıyla işlemiş
    olmaktadırlar.
    Yüce Allah’ın insanlara vahiy göndermesi, peygamber görevlendirmesi,
    onları azaptan koruması, mutluluk vermesi, şefkat dağıtması, affetmesi,
    şeytana tâbi olmalarını engellemesi, yaratması, öğretmesi, şefaat için izin
    vermesi, merhamet etmesi, Rahmân ve Rahîm sıfatlarının gereği olmakta
    ve onların manalarını doldurmaktadırlar. Yukarıda saydığımız mana ve
    eylemler, Allah’tan kullarına doğru olmakta ve insanların birbirlerine karşı
    tavırlarını belirlemektedir. 197
    196 7/A'râf, 156
    197 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, Bayraklı Y., c. 1, s. 122-125
    • 119 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Rahmetin İki Çeşidi; Rahmân ve Rahîm
    “Rahmân” kullardan bir benzerinin çıkması mümkün olmayan;
    “Rahîm” ise, bir benzerinin çıkması mümkün olabilen nimetleri verebilen
    demektir. Bu bakımdan birincisi Allah’a hastır, başka hiç kimseye
    isim olarak verilemez. Rahîm ise, hem O’na, hem de başkasına denilebilir.
    Yine, Rahmân, nimetlerin en büyüğünü; Rahîm ise, en dakîkini (ince,
    hassas) verebilen demektir. Rahmân, dünya ve âhirette; Rahîm ise sadece
    âhirette merhamet edendir. Rahmân, tüm yaratılmışlara; Rahîm ise sadece
    mü’minlere merhamet edendir. Yani, Rahmân, dünyada mü’min, kâfir,
    münâfık herkese acıyıp rahmet eden; Rahîm ise âhirette sadece mü’minlere
    merhamet eden demektir.
    Bir araya gelen bu iki sıfat, Allah’ın rahmetinin varlıkların tümüne
    ve bütün tecellîlere/yansımalara şâmildir. Rahmân ve Rahîm sıfatları,
    rahmetin bütün anlamlarını, özelliklerini ve sonsuz genişliğini ifade etmektedir.
    Cenâb-ı Allah bütünüyle rahmet sahibidir; Rahmet, acıma şefkat
    ve rikkat sahibi. Yarattıklarının hayatı için gerekli her şeyi Kendi üzerine
    almıştır. Onlara sürekli ihsanda bulunur. Yaratma, rızıklandırma ve nimetlendirme
    O’nun Rahmân ve Rahîm oluşunun sonucudur. “Kendi üzerine
    rahmet’i yazdı.”198 “Rahmetim her şeyi kuşatmıştır.”199; “Ey Rabbimiz! Senin
    rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır. Tevbe eden ve Senin yoluna gidenleri
    bağışla, onları cehennem azâbından koru!” 200
    Varlıklar, meydana gelirken Rahmân’dan doğan rahmet sâyesinde vücuda
    gelirler. Rahîm’den doğan rahmet sâyesinde de büyüyüp ondan faydalanırlar.
    Bunun için “Dünyanın Rahmân’ı, âhiretin Rahîm’i” kavramı
    meşhur olmuştur. Gerçi Allah, hem dünyanın, hem de âhiretin Rahmân
    ve Rahîmidir. Rahmân sıfatı açısından yaratıklar yaratılmış; fakat hiçbirinin
    bu konuda fikri sorulmamıştır. Bu açıdan Rahmân’daki rahmetin gerçekleşmesi
    bir şarta bağlı değildir. Rahîm’deki rahmetin tahakkuk etmesi
    ise kulların dünyada iman ve amel etmeleri şartına bağlıdır. Rahmân’daki
    rahmet sâyesinde her yaratılan varlıkta fıtrî ve cebrî olarak bu rahmetin bir
    esintisi vardır. Eğer Rahîm sıfatı da böyle olsaydı, dünyada hiç kimsenin
    iman, amel, çalışma, bir şeyleri icat etmesi, hayırlı eylemler yapması gibi
    198 6/En'âm, 12
    199 7/A'râf, 156
    200 40/Mü'min, 7
    • 120 •
    Ahmed Kalkan
    şeylere gerek kalmazdı. Böylece dünya hayatı durgunluğa düşeceği gibi,
    âhiret hayatı da hüsrâna uğrardı. Yaratılıştan mevcut rahmetle yetinilseydi,
    insanlar her yönleriyle durgunluğa girerek, nasıl olsa rahmet geliyor diye
    bir taş veya bir hayvan seviyesinde kalırlardı. Rahmâniyetin rahmeti sadece
    Allah’a ait iken, Rahîmiyetin rahmetinden bir parça da kullara verilmiştir.
    Böylece o durgunluk durumu ortadan kaldırıldığı gibi, bir ananın yavrusuna
    merhameti gibi durumlar da sağlanmaktadır.
    Cenâb-ı Hak, eşyayı yoktan var ederken âdeta bize demiş oluyor ki, “isteseniz
    de istemeseniz de Rahmâniyetimle sizi yaratıyorum. Sizin için gerekli
    olan şeylerle varlık ve hayatınızı devam ettiriyorum. Rahmâniyetimle
    var ettikten sonra, Rahmâniyetimin kemâlini göstermek için, size Rahîmiyetimle
    de bir irâde veriyorum. İrâdenizi kullanmanıza ve kullandığınız
    irâdenin çapına göre de öteki âlemde size mükâfat vereceğim. Siz, irâdenizi
    kullanmakla bir şekle gireceksiniz. Bu şekil, âhiret âleminde bir kısım nimetlerden
    istifade etmeye hazırlanmak demektir. Yeter ki sizler, kendi hevâ
    ve hevesinize uyarak, benim rızâ dairemin dışına çıkmayın. Aksi takdirde
    orada cezanızın daha ağır olacağını düşünün.”
    Düşünmeli ve ona göre davranmalıyız ki, Allah’ın Rahmâniyet ve Rahîmiyetinin
    ışığında bizim mazhar olduğumuz lütuflarla, yaptığımız işlerin
    birbirine münasip olması gerekir. Allah’ın bizi muhatap olarak kabul etmesine
    mukabil, bizim bu iltifatları değerlendirip değerlendirmediğimiz
    yönüyle kendimizi devamlı sorgulamalıyız. Rahmân ve Rahîm sıfatlarının
    engin ve sınırsız merhameti kuşattığı gibi; bir de küçük bir tekdir, ikaz ve
    uyarının bulunduğunu da unutmamalıyız.
    Besmelede ve Fâtiha sûresinde “Allah” lafzıyla bütün güzel isimleri
    kendinde toplayan zâtın tasarrufunu takdim etmesinden çekinen ve irkilen
    insana Yaratıcımız, er-Rahmân ve er-Rahîm isimlerini zikrederek onlara
    yakınlık ve güven vermiş oluyor. Sanki bu isimlerle insanın kulağına
    şu mânâlar fısıldanıyor: O kadar korkup ürkme. İşin temelinde merhamet
    vardır. O, rahmetiyle sizi yaratmış ve yine rahmetiyle hayatınız için gerekli
    olan her şeyi hazırlamıştır. Ancak, sadece dünya sizi tatmin edemez. Sizin
    için Cemâlullah’ı temâşâ ve bir cennet de lâzımdır. O, Rahîmiyetiyle sizlere
    bunu da verecektir. Bir korkudan sonra insanın içinde sıcak bir ünsiyet
    meydana getiren bu iki sıfat ne kadar önemli ve bu iki ismin zikredilmesi
    ne kadar gereklidir. 201
    201 H. Işık, Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Nil A.Ş. Y., s. 157
    • 121 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’da Rahmet
    Kur’an’da rahmet kelimesi, türevleriyle birlikte 339 yerde geçmektedir.
    “Rahmân” kelimesi 57 yerde202, “Rahîm” kelimesi de 115 yerde203 tekrar edilir.
    Rahmet; rahmet edilene bağış ve lütfu gerektiren bir kalp yumuşaklığı
    ve acımadır.204 Rahmetin, Allah için kullanıldığı durumlarda bağış ve lütuf;
    kul için kullanıldığı durumlarda ise hem bağış ve lütuf, hem de kalp yumuşaklığı
    birlikte kastedilir. Kalp yumuşaklığı, beşerî bir eksikliği de içerdiğinden
    Allah’a izâfe edilmemiştir. Allah, rahmetini bağış ve lütuf olarak
    ortaya koyar.
    Rahmet, Allah’ın ilk ve en belirgin vasfıdır. Azap ve gazap istisna ve
    şartlı iken; rahmet ve lütuf genel ve istisnasızdır. “Azâbımı dilediğime isabet
    ettiririm. Rahmetime gelince, o, her şeyi topyekün sarıp çevrelemiştir.”205
    Ayrıca Allah, merhamet edenlerin en merhametlisi (Erhamu’r Râhımîn)
    dir.206 Kur’an’ın Allah’ın rahmetini aklımıza ve düşüncemize nakşetmesinin
    amacı, bizde merhamet duygusunu uyandırmak içindir. Rubûbiyet ile diğer
    sıfatlar için sık sık yapılan değinilerin amacı da budur. “Onlar ki, bollukta ve
    darlıkta Allah için harcarlar, öfkelerini yutkunurlar, insanları affederler. Allah
    da güzel davrananları sever.”207 Şu âyette Cenâb-ı Hakk’ın rahîm sıfatıyla
    mü’minlere merhameti açıkça görülür: “O, sizi karanlıklardan nura çıkarmak
    için üzerinize melekleriyle birlikte rahmetini gönderir. Allah mü’minlere
    çok merhamet eden (rahîm) dir.” 208
    202 Rahmân Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 57 Yerde): 1/Fâtiha, 1, 3; 2/Bakara, 163, 13/Ra’d,
    30; 17/İsrâ, 110; 19/Meryem, 18, 26, 44, 45, 58, 61, 69, 75, 78, 85, 87, 88, 91, 92, 93, 96; 20/Tâhâ, 5, 90, 108,
    109; 21/Enbiyâ, 26, 36, 42, 112; 25/Furkan, 26, 59, 60, 60, 63; 26/Şuarâ, 5; 27/Neml, 30; 36/Yâsin, 11, 15,
    23, 52; 41/Fussılet, 2; 43/Zuhruf, 17, 19, 20, 33, 45, 81; 50/Kaf, 33; 55/Rahmân, 1; 59/Haşr, 22; 67/Mülk, 3,
    19, 20, 29; 78/Nebe’, 37, 38.
    203 Rahîm Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 115 Yerde): 1/Fâtiha, 1, 3; 2/Bakara, 37, 54, 128,
    143, 160, 163, 173, 182, 192, 199, 218, 226; 3/Âl-i İmrân, 31, 89, 129; 4/Nisâ, 16, 23, 25, 29, 64, 96, 100, 106,
    110, 129, 152; 5/Mâide, 3, 34, 39, 74, 98; 6/En’âm, 54, 145, 165; 7/A’râf, 153, 167; 8/Enfâl, 69, 70; 9/Tevbe,
    5, 27, 91, 99, 102, 104, 117, 118, 128; 10/Yûnus, 107; 11/Hûd, 41, 90; 12/Yûsuf, 53, 98; 14/İbrâhim, 36; 15/
    Hıcr, 49; 16/Nahl, 7, 18, 47, 110, 115, 119; 17/İsrâ, 66; 22/Hacc, 65; 24/Nûr, 5, 20, 22, 33, 62; 25/Furkan, 6,
    70; 26/Şuarâ, 9, 68, 104, 122, 140, 159, 175, 191, 217; 27/Neml, 11, 30; 28/Kasas, 16; 30/Rûm, 5; 32/Secde,
    6; 33/Ahzâb, 5, 24, 43, 50, 59, 73; 34/Sebe’, 2; 36/Yâsin, 5, 58; 39/Zümer, 53; 41/Fussılet, 2, 32; 42/Şûrâ, 5;
    44/Duhân, 42; 46/Ahkaf, 8; 48/Fetih, 14; 49/Hucurât, 5, 12, 14; 52/Tûr, 28; 57/Hadîd, 9, 28; 58/Mücâdele,
    12; 59/Haşr, 10, 22; 60/Mümtehıne, 7, 12; 64/Teğâbün, 14; 66/Tahrîm, 1; 73/Müzzemmil, 20.
    204 Râgıb, Müfredât
    205 7/A'raf, 156
    206 12/Yûsuf, 64, 92; 21/Enbiyâ, 83; 23/Mü'minûn, 109, 118
    207 3/Âl-i İmrân, 134
    208 33/Ahzâb, 43
    • 122 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın rahmeti, insanın elde edip biriktirebileceği her türlü değerden
    daha üstün ve güvenilirdir.209 O halde, kurtuluşu ümid etme bakımından,
    ibâdet ve ameline güvenmekten; Allah’ın rahmetini ümid etmek daha iyidir.
    Bu konuda en doğru yol, hem müslümanca ibâdet ve amel sergilemek,
    hem de amellerimize değil; Allah’ın rahmetine güvenmektir.
    Rahmet; incelik, ihsan, bağışlama, acıyıp esirgeme demektir. Allah’ın
    kullarına acıması, onlara sevgi, şefkat ve merhametle muâmele etmesi anlamında
    Kur’ânî bir tâbirdir. Allah Teâlâ, kullarına rahmet ve şefkatle davranmayı
    Kendisine vâcip kıldığını açıklamıştır: “Rabbiniz, sizden her kim
    bilmeyerek fenalık yapar da arkasından tevbe eder ve nefsini düzeltirse, ona
    rahmet etmeyi Kendi üzerine almıştır. O, bağışlayan ve merhamet edendir.”210
    Rahmet, bütün yaratıkların iyiliğini isteyip onlara yardım etme arzusu duymaktır.
    Allah, şânına yakışır bir acıma ve şefkat ile muâmele eder. 211
    209 3/Âl-i İmrân, 157
    210 6/En'âm, 54
    211 Allah’ın Rahmetiyle İlgili Âyet-i Kerimeler
    a. Allah'ın Rahmeti: 2/Bakara, 64, 207, 218; 3/Âl-i İmrân, 107; 4/Nisâ, 83, 113; 6/En'âm, 12, 16, 133; 7/A'râf,
    63; 11/Hûd, 28, 43, 63; 12/Yûsuf, 53; 17/İsrâ, 100; 18/Kehf, 16, 58, 65...
    b. Allah Dilediğine Rahmet Eder: 2/Bakara, 105; 3/Âl-i İmrân, 74; 12/Yusuf, 56; 29/Ankebût, 21...
    c. Allah'ın Mü'minlere Rahmeti: 2/Bakara, 157, 178; 4/Nisâ, 175; 6/En'âm, 54; 7/A'râf, 52, 72, 154; 9/Tevbe,
    21, 71; 11/Hûd, 58, 66, 94; 33/Ahzâb, 43...
    d. Allah'ın Rahmetini İstemek: 2/Bakara, 218, 286; 3/Âl-i İmrân, 8, 159; 7/A'râf, 23, 149, 151; 10/Yûnus, 86;
    17/İsrâ, 24, 28, 57; 18/Kehf, 10; 21/Enbiyâ, 83...
    e. Allah, Kendisine İtaat Edene Rahmet eder: 3/Âl-i İmrân, 132; 24/Nûr, 56.
    f. Allah, Kendi Yolunda Savaşanlara Rahmet eder: 3/Âl-i İmrân, 157; 4/Nisâ, 96.
    g. Allah, Kendisinden Korkanlara Rahmet Eder: 6/En'âm, 155; 49/Hucurât, 10; 57/Hadîd, 28.
    h. Allah, İyilik Yapanlara Rahmet Eder: 7/A'râf, 56.
    i. Allah, Kur'an Okuyana Rahmet Eder: 7/A'râf, 204.
    j. Allah, İnfak Edenlere Rahmet Eder: 9/Tevbe, 99.
    k. Allah, Tevbe Edenlere Rahmet Eder: 17/İsrâ, 8, 54; 27/Neml, 46.
    l. Allah'ın Rahmeti Boldur: 3/Âl-i İmrân, 73; 7/A'râf, 156; 10/Yûnus, 58; 35/Fâtır, 2; 57/Hadîd, 9.
    m. Allah'ın Rahmeti Dünyada Herkesi Kuşatır: 7/A'râf, 156.
    n. Allah'ın Rahmeti Her Şeyi Kuşatmıştır: 7/A'râf, 156; 40/Mü'min, 7.
    o. Allah, Âhirette Kâfirlere Rahmet etmez: 7/A'râf, 49.
    p. Yağmur Rahmettir: 7/A'râf, 57; 25/Furkan, 48; 27/Neml, 63; 30/Rûm, 46, 50; 42/Şûrâ, 28.
    q. Kur'an Rahmettir: 7/A'râf, 203; 10/Yûnus, 57-58; 12/Yûsuf, 111; 16/Nahl, 64, 89; 17/İsrâ, 82; 27/Neml, 77;
    28/Kasas, 86; 29/Ankebût, 51; 31/Lokman, 3; 44/Duhan, 6; 45/Câsiye, 20.
    r. Peygamberimiz Rahmettir: 9/Tevbe, 61; 21/Enbiyâ, 107; 28/Kasas, 46; 44/Duhan, 6.
    s. Allah'ın Rahmetine Vesile Aramak: 5/Mâide, 35; 17/İsrâ, 57.
    t. Allah'ın Rahmetinden Ümit Kesilmez: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 55-56; 39/Zümer, 53
    u. Allah'ın Rahmetinden Ümit Kesenler: 12/Yûsuf, 87; 15/Hıcr, 56; 29/Ankebût, 23; 41/Fussılet, 49.
    v. Allah'ın Rahmetini İnkâr (Nankörlük) Etmek: 10/Yûnus, 21; 11/Hûd, 9; 23/Mü'minûn, 75; 30/Rûm, 33,
    36; 41/Fussılet, 50; 42/Şûrâ, 48.
    • 123 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Hayatın kaynağı da bu İlâhî rahmettir. Yaratılışı düşünecek olursak,
    insanı oluşturan sperm ve yumurta, çok sağlam, dış etkenlerden korunmuş
    Rahîm denilen çok müsait bir ortamda birleşerek gelişir. Hayatın ilk kıpırtısı,
    ancak böyle bir rahmet ortamında başlayabileceği için ona, aynı kökten
    türemiş olan Rahîm ismi verilmiştir. Dünyaya gelen her canlı yavrusu
    ancak, Allah’ın verdiği nimetler ve ana babasının sevgi ve merhametiyle
    gelişip büyüyebilir. Eğer bu merhamet duygusu olmasa, hayatın devamı
    mümkün olmazdı. Allah’ın “Benim rahmetim her şeyi içine almıştır.”212 âyeti
    bu gerçeği ifade etmektedir. Kadının döl yatağına rahmet kökünden Rahîm
    denildiğini söylemiştik. Aynı Rahîmden çıkanlar arasındaki yakınlığı ifade
    için ruhm kelimesi kullanılır. “Ruhm yönünden daha yakın.”213 Sıla-i Rahîm
    Kur’an’da şiddetle emredilmiştir. Gerek anne-baba, gerekse aynı Rahîmden
    çıkanlara karşı rahmetle davranmak, rahîm olmak gerekir. “Ülü’l-erhâm”,
    yani Rahîm yönünden birbirlerine yakın olanlar Allah’ın kitabında birbirleri
    üzerinde hak sahibidirler: “Rahm sahipleri Allah’ın Kitabı’nda birbirlerine
    daha lâyıktır.” 214
    Sevdiklerimizden veya tanıdıklarımızdan birinin ya da herhangi bir
    yaratığın sıkıntı ve ıstırap içine düşmüş olduğunu öğrenince içimizde bir
    üzüntü duyar ve onun haline acırız. İşte merhamet, kalbimizde böyle bir
    teessür ile başlar, bu teessürün zorlamasıyla o zavallıyı sıkıntıdan kurtardığımız
    zaman sona erer. Sade acımak yeterli değildir. Acıyı giderip ferahlık
    vermeye gücü yetmek de gerekir. “Filanca merhametlidir” demek, “acınacak
    olaylar karşısında müteessir olur, kederlenir” demektir. Eğer o acıyı gidermeğe
    gücü yoksa, sade kederlenmekle kalır, başka bir yardım yapmak
    elinden gelmez. Bu durum ise noksan bir merhamettir. Fakat, “falanca merhametlidir,
    düşkünlere el uzatır, onlara yardım etmekten, iyilik yapmaktan
    zevk alır” demek, merhamet anlamının tam bir ifadesidir. Merhamet, iyilik
    yapmayı istemek ve yeri gelince yapabilmek demektir. Makbul olan ve
    herkesin sevdiği ve övdüğü meziyet budur. Bu ifadeye göre, merhamette
    bir teessür ve infial vardır. Hâlbuki Allah, infial ve değişmeden münezzehtir.
    Çünkü bu haller yaratıkların özellikleridir. Onun için er-Rahmân ismi,
    hayrı irâde etmek (dilemek) mânâsı ile tefsir edilmiştir.İrâde bir infial değil;
    belki bir işi yapmak veya yapmamak şıklarından birini tercih etmek
    demektir.
    212 7/A'raf, 156
    213 18/Kehf, 81
    214 8/Enfâl, 75
    • 124 •
    Ahmed Kalkan
    Rahmetin zıddı gazaptır. Halkın isyanı ve verilen nimetleri kendi istekleri
    ile kötüye kullanmaları sonucunda, ikinci derecede tecelli eden rabbânî
    bir hikmettir gazap. İsyan edenlere karşı gazâbın hükmü olan cezalandırma
    olmasaydı, sonunda itaat ile isyanın, imanla küfrün, nankörlük ile şükrânın
    farkı olmaması gerekirdi. Bu da hikmete uymayan bir eksiklik olurdu.
    Hadislerde Allah’ın Rahmeti
    Hz. Peygamberimiz’in hadislerinde Cenâb-ı Hakk’ın rahmet sıfatı açıklanmış,
    O’nun kullarına ve bütün yaratıklara olan merhametine yer verilmiştir.
    İnsanlarda ve bütün canlılarda bulunan acıma ve merhamet duygusunun
    Allah’ın Rahmân sıfatından bir cüz olduğunu Allah elçisi şöyle
    ifade buyurmuştur: “Şüphesiz acıma, merhamet duygusu Rahmân’dan bir
    cüzdür.”215 Başka bir hadiste rahmetin bütün yaratıkları kapsamak üzere
    Arş’ta asılı bulunduğu belirtilir.216 Bir hadis-i kudsîde; “Şüphesiz rahmetim
    gazâbımdan öne geçmiştir.”217 Diğer yandan insanların merhametli davranışının
    Cenâb-ı Hakk’ın da merhametine sebep olduğu şöyle ifade buyrulur:
    “Güçsüzlere merhamet edenlere Rahmân olan Allah da merhamet
    eder.”218 “Allah insanlardan ancak merhametli olanları bağışlar.”219 “Merhamet
    etmeyen kimseye merhamet olunmaz.” 220
    Canlılar, İlâhî rahmetin çeşitli tecellîleri olan ve saymakla bitirilemeyecek
    nice nimetler sâyesinde hayatiyetlerini devam ettirirler. “Allah Teâlâ,
    rahmetini yüz parçaya ayırdı. Doksan dokuzunu yanında bıraktı, bir parçasını
    yeryüzüne indirdi. İşte bu bir parça rahmet sebebiyle bütün yaratıklar
    birbirine merhamet eder. Hatta yavrulu bir kısrak (dişi at), yavrusunun daha
    rahat emebilmesi için bu sâyede ayağını kaldırır.” 221 hadisi, rahmet cevherinin
    aslında bir bütün olduğunu, sadece insanlara değil, bütün yaratıklara
    verildiğini gösterir. Buna göre, Allah’ın gerçek rahmetinin büyüklüğünü
    düşünmek gerekir.
    215 Buhârî, Edeb 13; Tirmizî, Birr 16
    216 Müslim, Birr 17
    217 Buhârî, Tevhid 15, 22; Müslim, Tevbe 14-16
    218 Ebû Dâvud, Edeb 58; Tirmizî, Birr 16
    219 Buhârî, Cenâiz 32; Müslim, Cenâiz 9
    220 Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65
    221 Buhârî, Edeb19, Rikak 18; Müslim, Tevbe 17; Tirmizî, Deavât 100
    • 125 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Kalbinde merhamet duygusu taşıyan bir insan, içinde İlâhî bir cevher
    taşıyor demektir. Merhameti olmayan kişi, bu İlâhî nimetten nasipsiz kalmıştır.
    Hz. Peygamber’in, çocukları sevip okşamasına hayret eden ve on çocuğundan
    hiçbirini öpmediğini övünerek söyleyen bedevîye; “Şayet Allah
    senin kalbinden merhameti söküp almışsa, ben sana ne yapabilirim? Merhamet
    etmeyene merhamet edilmez.”222 buyurması da bunu gösterir. Yine Allah
    rasûlü şöyle buyurmuştur: “Allah, merhametli olanlara rahmetle muâmele
    eder. Siz yeryüzündekilere merhametli olun ki, göktekiler de size rahmet etsinler.
    Rahîm (akrabalık bağı) Rahmân’dan bir bağdır. Kim onu korursa Allah
    onunla (rahmet bağı) kurar. Kim onu koparırsa, Allah da ondan (rahmet
    bağını) koparır.” 223
    İbâdetler, özellikle oruç ve zekât, merhamet duygusunu arttırır. Müslümanın
    merhameti bütün mü’minleri, bütün insanları, hatta bütün canlıları
    içine almaktadır. Çünkü İslâm, Yaratıcıya hürmet, yaratılana şefkat
    ve merhamet temeli üzerine bina edilmiştir. Rahmet peygamberi; “İnsanlara
    merhamet etmeyene Allah da merhamet etmez.”224 buyurur. Küçüklere,
    güçsüzlere, yardıma muhtaç olanlara, hayvanlara... rahmet ve şefkatle
    davranmak Peygamberimiz’in en önemli özelliklerinden ve ümmeti olan
    bizlere tavsiye ettiği şeylerdendir. “Küçüklerimize merhamet etmeyen, büyüklerimize
    saygı göstermeyen bizden değildir.”225 “Merhamet edenlere Allah
    da merhamet eder. Siz yeryüzündekilere -bütün canlılara- merhamet edin ki,
    göktekiler de size merhamet etsin.” 226
    Allah, bütün varlıkları rahmetiyle var etmiş ve ezelden beri bütün
    muâmeleler rahmet üzerine akıp gelmiştir. O yüzden Allah insanları temiz
    bir fıtrat üzerine yaratmış ve onlara sınırsız, hesapsız nimetler vermiştir.
    Verdiği bu nimetleri arttırma ve ebedîleştirme yollarını bildirdiği gibi, o
    nimetleri kötüye kullanma yüzünden zarar ve ziyana uğrama tehlikelerini
    de göstermiştir. Bu suretle fayda ve zarar yollarını açarak, bu yolların başında
    insanı serbest bırakmıştır. Fakat indirdiği kitaplar, gönderdiği peygamberler
    vasıtasıyla faydalı yola gidenlerin, rızâsıyla karşılaşacaklarını,
    zararlı yola sapanların gazâbına uğrayacaklarını da önceden haber vererek
    222 Buhârî, Edeb 18
    223 Ebû Dâvud, Edeb 4941, 4/285; Tirmizî, Birr 16, hadis no: 1924, 4/323
    224 Müslim, Fezâil 66
    225 Tirmizî, Birr 15
    226 Ebû Dâvud, Edeb 58
    • 126 •
    Ahmed Kalkan
    hayırlı yola teşvik etmiştir. İnsanın ileride, ebedîyet âleminde karşılaşacağı
    ceza ve ihsanın, meydana gelmesinden önce bildirilmesi ne büyük lütuftur.
    Rahmân olan Allah, mü’mine iki göz verip de kâfire tek göz vermemiştir.
    Ellerimiz, dillerimiz, ayaklarımız mü’min kâfir ayrımı olmaksızın aynıdır.
    Rahmân olan Allah, havayı kimsenin tekeline bırakmamıştır. Mü’minle kâfir
    bunlardan herhangi bir ayrıma tâbi olmadan yararlanıyor.
    Hastalık, Sakatlık ve Bazı Musibetler de Rahmettir
    Dünya bir tiyatro sahnesidir. Hepimize kader, farklı roller dağıtmış.
    Âhirete göre bir-iki saat sayılan şu dünya sahnesinde, rolümüzü beğenmeyip
    ille zengin, güzel ve yakışıklı role özenmek usta oyuncuya yakışmaz.
    Bize hangi rolün daha iyi gideceğini bizi bizden iyi tanıyan Yönetmen takdir
    etmektedir. Doğru olan, bize verilen rolü en güzel oynamak ve göz perdelerimiz
    kapanınca alkışları hak etmek, Yüce Senarist ve Rejisörden ödül
    almaktır.
    Bazı insanların kör, topal, sağır olarak yaratılmaları da hem kendilerine,
    hem başkalarına rahmet olabilir. Biz bunu çoğu zaman bilemeyebilir,
    fark edemeyebiliriz. Asıl olan sıhhattir. Hastalık ârızîdir, geçicidir. Sağlık
    bizim için rahmettir. Ama hastalık da birçok rahmete vesile olabilir. Düşünelim
    ki doktor, hastalarına baklava dağıtırken iki kişiye baklava vermiyor.
    O iki hasta rica ediyor, yalvarıyor ama doktor yine vermiyor. Dışarıdan birisi
    doktorun haksızlık yaptığını, o iki hastaya bir kastı olduğunu zannediyor.
    Doktordan durumu sorduklarında ise o ikisinin şeker hastası olduğu
    veya tatlı şeylerin o hastalar için zararlı olduğu belli oluyor.
    Kehf sûresinde Allah (c.c.), Mûsâ (a.s.) ile bir sâlih kulun yolculuğunu
    anlatır. Mûsâ (a.s.) ile o sâlih zat bir gemiye binerler. O sâlih zat gemide hasar
    meydana getirir. Mûsâ (a.s.): “Gemiye niçin zarar verdin?” diye sorduğunda
    cevap vermez. Uzun bir yolculuktan sonra yaptıklarının hikmetini
    Hz. Mûsâ’ya açıklar: “Gemi fakirlerin idi. Arkadan gelmekte olan bir kral
    (korsan) o gemiyi gasp edecekti. Ancak ben onu ayıplı hale getirince gasp
    etmedi” 227 der.
    227 18/Kehf, 71, 79
    • 127 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    İsyanın zaten faydası da yoktur; zararı ise hem dünyada, hem âhirette
    görülecektir. Allah’tan gelen hastalık ve benzeri sıkıntılara çare aramakla
    birlikte sabreden, hamdini kesmeyen kişiye ise bu rahatsızlıklar, dünyada
    olgunluk, âhirette ise büyük mükâfat sebebi olacaktır. O yüzden hastalık
    da rahmettir. Hastanın isyan etmeksizin, çaresini aradığı halde bulamadığı
    için çektiği sıkıntıları, inlemeleri, günahlarına keffâret olabilir. Musibetler
    de insana rahmet olabilir; günahlarına mukabil dünyevî cezalarla insan
    esas azaptan kurtulmuş olabilir. İnsanlık, isyanla değil; verilen emanetleri
    verildiği doğrultuda kullanarak dünyada gönül rahatlığı, âhirette Rabbin
    rızâsını ve cennetini elde etmeye çalışmalıdır.
    “Mâdem ki Allah rahmândır, dünyada kullar arasında ayrım yapmaz,
    peki niçin insanların akılları eşit değil?” diyor bazıları. Eğer akıllar ve bedenî
    güçler bütün insanlarda eşit olsaydı, ilim gelişmez, keşifler yapılmazdı.
    Evlerin plânı, rengi, bahçeler, yollar aynı tip ve renk olur, hayat çekilmez
    hale gelirdi. Spor karşılaşmaları, güreşler, koşular, bilgi yarışları yapılmaz,
    heyecan, zevk, neşe denen şey olmazdı. Çünkü güçler ve akıllar eşit. Herkes
    aynı saniyede aynı metreyi koşacak, rekorlar, rekabetler olmayacaktı. Bir
    güle bakan binlerce kişi, aynı kelimelerle aynı vezinle aynı şiiri yazacaktı. 228
    Rahmet, Tüm Evreni Kuşatmıştır
    Kâinattaki her yaratılış, meydana gelen her olay, her şey rahmetin eseridir.
    Bu bakımdan, öncelikle esas olan rahmet’tir. Allah tüm kâinatta rahmetiyle
    tecellî halindedir. Bu rahmet her varlığı, kâfir-mü’min her insanı,
    melek-cin her yaratığı kapsar. İlâhî rahmetin gereği yaratmadır; rızıklandırma,
    nimetlendirme, yaşatma, güç-kuvvet, beceri, göz-kulak, el-ayak vs.
    vermedir. Bu, Allah’ın Rahmân oluşudur. Bunun için Rahmân, sadece Allah’tır.
    Kâinatta olup biten ne varsa her şey, Allah’ın yarattığı olarak güzeldir.
    “Her şeyin yaratılışını güzel yaptı.”229 Bu da rahmetin gereğidir. O’nun
    rahmetinin her şeyi kuşatmış olmasının sonucudur.
    Tekvinî (yaratılış) düzlemden teşrîî (yasama) düzleme, sebepler âlemine,
    emir-yasaklar dünyasına indiğimizde rahmet özel bir konum kazanır.
    Allah bazı şeyleri yasaklar, bazı şeyleri de emreder. Yasak ve emirler, irâde
    228 Mahmut Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c.1, s. 66
    229 32/Secde, 7
    • 128 •
    Ahmed Kalkan
    sahibi varlıklar, yani insanlar ve cinler içindir. Bu düzlemde rahmet, adâlet
    elbisesi giyer ve herkes yaptığının karşılığını alır, kimseye en ufak bir
    biçimde zulmedilmez. Kâfirler de yine rahmetten yararlanır, hiçbir zaman
    rızıktan mahrum bırakılmazlar. Yaptıklarının karşılığını alırlar. Mü’minler
    de dünyada yaptıklarının karşılığını görürürler. Yani rahmet adâlet, adalet
    rahmettir. Şu kadar var ki, hayat yalnızca dünya hayatı olmayıp; dünya,
    gerçek hayat olan âhiretin bir ekim zamanından ibârettir. Bu bakımdan,
    Allah, insanları iman ve İslâm fıtratı üzere yarattığı ve onlara akıl, kalp,
    muhâkeme gücü, düşünme, tefekkür gibi yetenekler verdiği halde, âhiret
    hayatları azap hayatı olmasın diye elçiler gönderir, kitaplar indirir. Bazılarını,
    (isteyen ve lâyık olanları) imana muvaffak kılar. Bu da hem rahmet,
    hem de adâlettir.
    Rahmetin İki Büyük Yansıması:
    Kur’an ve Peygamber
    Kur’an hidâyet ve rahmettir.230 Allah’ın Rahmân oluşu, Kur’an’ı öğretmesiyle
    yakından ilgilidir.231 Kitap gibi, nübüvvet de bir rahmettir; İslâm
    da bir rahmettir.232
    Allah’ın, rahmet olarak gönderdiği Kitaba iman edip, Allah’a ve Rasûlüne
    itaat edenlere amellerinin karşılığı, adâletin gereği dünyada verileceği
    gibi, âhirette de verilecektir. Bu ise bütünüyle Allah’ın rahmetindendir. Allah,
    onları imana muvaffak kılmış olup, günahlarını bağışlayacak ve âhirette
    rahmetiyle muâmele edecektir. Kâfirlere ise, rahmetin ve adâletin gereği
    yaptıklarının karşılığı dünyada verilir. Mü’minlere Allah, fazlından fazlasını
    da ihsan eder. Mü’minlere olduğu gibi âhirette kâfirlere de dünyada
    yaptıklarının karşılığı ödenir. Bu bakımdan, azap da, mükâfat da rahmet’e
    bürünmüş adâletin veya adâlete bürünmüş rahmetin bir sonucudur. Fakat
    Allah’ın mü’minlere yaptıklarının karşılığını fazlasıyla ödemesi mahzâ rahmettir
    ve O’nun fazlındandır. “Allah’a ve Rasûl’e itaat edin, umulur ki rahmet
    olunursunuz.” 233
    230 16/Nahl, 89; 7/A'râf, 203
    231 55/Rahmân, 1-4
    232 11/Hûd, 28; 6/En'âm, 157
    233 3/Âl-i İmrân, 132
    • 129 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Allah’ın rahmeti muhsinlere yakındır.”234 “Eğer bizi bağışlamaz ve bize
    rahmet etmezsen kaybedenlerden oluruz.” 235
    Allah’ın Rahmân ve Rahîm isimlerinin ana tecelligâhı Hz. Muhammed
    Mustafa (s.a.s.)’dır. Bu bakımdan, Hz. Allah “Seni ancak âlemlere rahmet
    olarak gönderdik.”236 buyurmuştur. Eğer O’nun rahmet oluşu, yalnızca peygamberliği
    dolayısıyla mü’minlere has olsaydı, “âlemler” lafzı kullanılmazdı.
    Çünkü âlemler içinde günahsız olan meleklerin de bulunması ihtimal
    dâhilindedir. Şu halde O’nun rahmet oluşu Rahmân isminin tecellî merkezi
    olarak bütün evren içindir. Onunla insanlar iman etmiş, İslâm’a girmiş ve
    kurtuluşa ermiştir. Bu bakımdan, âhirette her peygamber, ümmeti üzerinde
    şâhid olacakken, O, bütün peygamberler üzerinde şâhid olacaktır. 237
    Dikkat edilirse, çocuğun dünyaya gelişi, annesi için ciddi bir imtihandır.
    Onu büyütmek de onunla eş güçlükte bir imtihandır. Anne, çocuğu için
    her türlü rahatı feda eder. Bunun gibi daha birçok örnek verilebilir. Eğer
    hayat, zorluklardan ve imtihanlardan yoksun ise, hiç kimse hayatta kendini
    rahat hissetmez. Onlar olduğu için mutluluklar vardır ve bu ise Allah’ın
    rahmetidir. Bu rahmettir ki acıda zevki tattırır. Zıtlardaki uyumu tefekkür
    edince, meselâ Allah yolunda çekilen çilede, fânî dünyanın hiçbir yalancı
    zevkinde bulunmayan lezzeti fark ederiz.
    Bazı ateistler, dünyadaki adâletsizlikleri, işkenceleri, düzenlerin ve egemen
    güçlerin zulümlerini göstererek, -hâşâ- “Allah var olsaydı, bunlar olmazdı!”
    diyor. Tabii, bunu söyleyenler, Allah’ı, Allah’ın her şeyi insanların
    maslahatına uygun güzellikte ve nizam içinde yarattığını bilemeyen, İlâhî
    rahmeti, Allah’ın Rahmân ve Rahîm olduğunu, dünyanın imtihan ve ekim
    yeri olduğunu anlayamayanlar olduğu için bunları söylüyorlar. Dünyadaki
    fesadın sebebi inançsız insanlardır. Allah, bu zâlimlere bazen fırsat vermekte,
    azâbını âhirete ertelemektedir ki “Rahîm” ve “din gününün sahibi” sıfatlarının
    gereği olan adâlet yerini bulsun. “İnsanların bizzat kendi işledikleri
    yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu ki Allah yaptıklarının bir kısmını
    onlara tattırsın; belki de (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” 238
    234 7/A'râf, 56
    235 7/A'râf, 23
    236 21/Enbiyâ, 107
    237 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 434-436
    238 30/Rûm, 41
    • 130 •
    Ahmed Kalkan
    Mü’minin dünyadaki en önemli toplumsal görevi, imanını topluma
    yansıtmasıdır. Buna sâlih amel denir. Kâfir ve münâfıkların yeryüzünün
    düzenini bozmaya (fesat) kalkmalarına dur demek, kötülüğü yasaklamak
    zorundadır müslüman. İşte, fesadı ve fitneyi yeryüzünden kaldırmak için
    çalışmaya “cihad” denir. Müslümanlar bu cihadı terk ettikleri için, inançsızlar
    suçu atacakları bir mercî bulup, yukarıdaki sözleri söyleyebiliyorlar.
    Fesat ne kadar küfür gereği ise; ıslah, yani sâlih amel de o kadar imanın
    gereğidir. Ve sâlih amel, Hz. Mûsâ’nın asâsı gibi, fesatları silip yok eder. Bunun
    için müslüman asâya, cihad araç ve gereçlerine ve daha önce de cihad
    ruhuna sahip olmalıdır: “Fitne ortadan kalkıncaya ve din tamamen Allah’ın
    oluncaya kadar onlarla savaşın. (İnkâra) son verirlerse şüphesiz ki Allah onların
    yaptıklarını çok iyi görür.” 239
    Varlıkların terbiye ve tekâmülüne, yani oluşa, Yaratıcı tarafından rahmet
    ve merhametin hâkim kılınması, İlâhî iradenin tavrıdır. Hal böyle
    iken, dünya planında ortalığı dolduran merhametsizlik, kahır ve zulüm
    ne oluyor? Cevabı bulmak hiç de zor değildir. Onlar, İlâhî irâdenin ortaya
    koyduğu manzarayı, kendisine verilen hürriyet imkânını kötüye kullanan
    insanın çarpıtmaları ve karartmalarıdır. Âlemlerin rabbi, rahmetinin bir
    uzantısı olarak yeryüzü sofrasını, sözgelimi, beş milyar insanın rahatlıkla
    gıdalanacağı bir bolluk ve bereketle kurmuştur. Sofranın etrafını çeviren
    insanlardan, diyelim ki bir milyarı doymazlık illetine tutularak ve çeşitli
    hile ve kurnazlıklarla nimetlere el koyuyorlar. Sonuç kaçınılmazdır: Diğerleri
    ya aç kalacak, ya gereğince yiyemeyecektir. Al sana kahır, al sana zulüm,
    al sana mutsuzluk ve perişanlık... Ve şimdi soralım: Suç, yeryüzü sofrasını
    kurup donatanın mıdır, yoksa, bahsettiğimiz iğrenç kurnazlığa tenezzül
    eden insanın mı?
    Allah, varlığı, rahmetinin eseri olarak var ettiğine göre, varlık ve oluşu
    rahmeti boğarak seyreden, sadece kaos ve mutsuzluk görür. Kur’an, esrarlı
    üslûbuyla bu noktaya dikkat çekerken şöyle diyor: “Rahmân’ın yaratışında
    ve yarattıklarında herhangi bir çelişme, kaos ve düzensizlik göremezsin.”240 Bu
    demektir ki, varlık ve oluşa rahmet tavrı üzerine bakan; mutluluk, güzellik
    ve düzenden başka şey göremez. Çünkü Rahmân, onu öyle yaratmıştır. 241
    239 8/Enfâl, 39
    240 67/Mülk, 3
    241 Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 421
    • 131 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Kâinat nizamının işleyişini sağlayan hayat unsurlarının her birine
    düzenli mükemmelliği sağlayan yetenekler verilmemiş olsaydı, bu hayat
    unsurları da olmazdı. Kur’an, bunun böyle olmasının kâinatın her yanını
    kuşatan İlâhî rahmetten dolayı olduğunu anlatıyor. Her nesnenin tertibinde
    bir denge, bir uyum vardır. Bu düzen ve âhenk, rahmet-i İlâhînin bir
    tecellîsidir. Bize yaşamak nimetini ihsan eden Kudret, nimetlerin en kıymetlisi
    olan güzellik nimetiyle bizi donatmayı gerekli görmüştür. Bir yanda
    içimizde güzellik duygusu var edilmişken, öte yandan onun gözlemleyeceği
    güzel nesneler var edilmiştir. İlâhî rahmetin, her yerde işleyiş halinde olduğu
    inancına bizi götüren de, bu nizamdır.
    Rahmet Sıfatının Kuldaki Tecellîsi; Merhamet
    Aramızdaki merhametli insanlar, Allah’ın rahmet sıfatına mazhar olmuşlardır.
    (Mazhar, bir şeyin göründüğü yer demektir.) Allah’ın merhameti,
    içimizdeki merhametli insanlardan sezilir. Eğer dünyada merhametli
    insanlar olmasaydı ve merhamet denilen anlamdan ortada hiçbir iz bulunmasaydı
    Allah’ın rahmeti bilinmez ve merhamet hakkında hiçbir fikir edinilemezdi.
    İnsanlardaki merhamet sıfatı, Allah’ın rahmet sıfatına tümüyle benzemez.
    Allah’ın hiçbir sıfatının benzeri yoktur. O bütün sıfatlarında tektir,
    eşsizdir. İnsanlardaki merhamet, Allah’ın merhametini bildiren bir iz, bir
    nişandır. Bir şeyin izi o şeyin ne benzeridir, ne de ondan bir parçadır. Yalnız
    ona delâlet eden bir gölge veya bir yankıdır. Asıl merhamet, Allah’ın merhametidir.
    Yani merhamet kelimesinin gerçek anlamı, Allah ile beraber bulunan
    anlamdır. İnsanlara merhametli denilmesi hakikat anlamıyla değil,
    mecaz mânâsı itibariyledir. Allah’taki merhametle insanlardaki merhamet
    arasındaki münasebet, yalnız kelime benzerliğinden ibârettir.
    İnsanların hayatı, kudreti, bilgisi sınırlı olduğu gibi, merhametleri de
    sınırlıdır. Merhametli insanları bir sıraya koymak ve her birinin konumunu,
    derecesini tâyin etmek mümkün olsaydı, bunun için elimizde bulunması
    gereken ölçü ne olabilirdi? Şüphesiz bu özelliğin kuvveti ve yaygınlığı.
    Hayırseverlilikte en yüksek duygu sahibi, hayır yapmakta en geniş kudret
    sahibi kim ise, en önde o bulunacak ve herkesin, hatta merhamette yarışanların
    bile takdir ve hürmetlerini üstüne toplayacak olan da o olacaktır.
    • 132 •
    Ahmed Kalkan
    Şimdi, bu en merhametli farz ettiğimiz zâtın merhametini inceleyelim:
    Bu adam, birçok hayır kurumları meydana getirmiş, hastahaneler, çeşmeler,
    yollar, köprüler, mescidler, kurslar, okullar yaptırmış olsun. Bu kimse,
    nice fakir ve kimsesiz çocukları himayesine almış, onları hayırlı birer uzman
    olacak şekilde yetiştirmiş olabilir. Birçok felâketzedeye yardım etmiş,
    sermayesizlere sermaye, evsizlere ev, işsizlere iş bulmuş... Peki, yardım ettikleri
    acaba ne kadar tutar, bir memleketi doldurur mu dersiniz?
    Bu faâliyeti ne kadar geniş kabul edersek edelim, sayısı rakamlara sığmayan
    yaratılmışlar üzerinde tâ ezelden sonu gelmeyen müddetler boyunca
    ve bütün yaratıklara tecellî edip duran Allah’ın merhameti karşısında
    çok sönük kalacaktır. Sonra, insanlar, yaptıkları iyilikten mutlaka kendilerine
    ait bir menfaat beklerler. İsim yapmak, şan ve şöhret kazanmak veya
    sevap ve mükâfat dilemek gibi bir hedef, bir amaç gözetir. Dünyevî veya
    uhrevî bir karşılık bekler. Çünkü noksanlıkları, ihtiyaç ve âcizlikleri böyle
    icap ettirmektedir. Bu ise, cömertlik değil; bir çeşit karşılıktır. Hakiki cömertlik,
    minnetsiz, garazsız, karşılıksız olarak yapılan iyiliktir. Buna da insanlar
    muktedir değildir.
    Allah her yönüyle eksiksiz ve kâmil bulunduğu için, zâtına ait beklediği
    herhangi bir şey, bir kemâl yoktur. O yüzden, O’nun cömertlik ve rahmeti
    herhangi bir kemâlin beklentisi için olması imkânsızdır. Mutlak ve hakiki
    merhamet edici ancak O’dur. Daha doğrusu, merhametli dediğimiz şahısların
    kendilerini yaratan O olduğu gibi, ellerindeki nimetleri yaratan da O’dur.
    O nimetlerden muhtaçlara vermek üzere gönüllerinde arzu uyandıran da
    yine O’dur. Bütün bunları sahibine verdikten sonra, ortada kalan şey, yalnız
    hayır sahiplerinin irâdesi, yani hayır yapmaya vicdanlarında karar vermiş
    bulunmalarıdır. Fakat bu da yine Allah’ın verdiği özgürlüğün bir sonucudur.
    Ama onlar Allah’ın verdiği bu özgür irâdeyi kötüye kullanmayıp iyi niyete
    sarf etmişlerdir. Mükâfata hak kazanmaları da işte bu yüzdendir. 242
    242 A. O. Tatlısu, Esmâül Hüsna Şerhi, Yağmur Y., s. 39
    • 133 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Rahmân’ın Merhametten Mahrum Kulları
    Rahmân “safat-ı müşebbehe”dir. Rahmeti Allah’ın zâtına nisbet eder.
    Sadece özneye işaret eder. O öznenin nesnesine ilişkin hiçbir şey söylemez.
    Öznenin merhametle dolup taştığını söyler. Öznedeki bu merhametin aslî
    ve zâtî olduğunu söyler. Özneden sâdır olan her bir işin özünde bu vasfın
    bulunduğunu belirtir. Yani O’nun bizzat merhametli olduğunu ifade eder.
    Zati sıfatlar, öznenin zatından nesnenin cevherine tecelli eder. Bu tecelli
    “ontolojik” bir hakikat olur; tıpkı “kadın rahmi” gibi. İşbu yüzden Allah
    Rasulü “İnne’r-Rahme şecnetun mine’r-Rahmân: Anne rahmi Rahmân’dan
    bir daldır” buyurmuştur.
    Rahîm mübalağa ile ism-i faildir. Özneye bir eylem fiil formuyla nisbet
    edilirse, onun o fiili bazen yapıp bazen yapmadığına, bazen terk edip bazen
    terk etmediğine delalet eder. Fakat bir özneye fiil ism-i fâil formuyla nisbet
    edilirse, o öznenin o fiili sürekli yaptığına, hatta “meslek” edindiğine delâlet
    eder. Rahîm ismi, “merhamet Allah’ın mesleğidir” vurgusunu içerir. Kûfe
    dil okulu “İsm-i fâil süren fiildir” der; Doğrudur. Allah’ın Rahîm olması,
    rahmetinin sürekli, bitimsiz, kesintisiz olduğunu gösterir. Rahîm sırf bir
    ism-i fâil değil, bir mübâlağa veznidir. Bu durumda Rahmân, Rahîm ile
    birlikte şu mânâya gelir: O, zâtında merhametle dolup taşan, işinde merhametle
    dolup taşan; Özünde merhametin sonsuz kaynağı, işinde merhametin
    sonsuz fâili…
    Eğer insan Allah’ı tanısa ve anlasaydı, kendi kartvizitinin başına da
    Rahmân ve Rahîm olandan yansıyan bir şefkat ve merhamet yansırdı.
    Eğer bu şefkat ve merhamet yansımamışsa, bu nasıl Müslümanlıktır,
    bu kime Müslümanlıktır? Müslüman olmak, Allah’a kayıtsız şartsız teslim
    olmaktır. Allah, zâtını sonsuz şefkat ve merhametin kaynağı olarak tanıtacak,
    fakat O’na kayıtsız şartsız teslim olduğunu söyleyen bir Müslümana
    O’nun sonsuz şefkat ve merhametinden bir pay yansımayacak… Şefkat ve
    merhameti din kardeşlerinden dahi esirgeyecek. Bu, hastalıklı bir tavırdır.
    Allah’ın sonsuz şefkat ve merhamet pınarından bir yudum içmeyip de kendini
    O’na tam teslim olmuş sayanların yüreklerinde kardeşlerine dahi yer
    yoksa, Allah onlara neden yardım etsin? Bir kimsenin kendi imanı için ne
    dediğinin hiçbir önemi yok. Önemli olan Allah’ın o kimsenin imanı için ne
    dediğidir.243
    243 M. İslamoğlu
    • 134 •
    Ahmed Kalkan
    Rahmân ve Rahîm Sıfatlarının Düşündürdükleri
    Er-Rahmân ve er-Rahîm isminin zevkini duyan gönüllere yeis ve
    ümitsizlik giremez. Müslüman, ne kadar darlık ve ıstırap içine düşerse
    düşsün, Allah’ın mutlaka onu selâmete çıkaracağına emindir. Çünkü kesinlikle
    bilir ki, O merhametlilerin merhametlisi, kerimlerin ekremidir. Allah’ın
    bu sıfatlarına gönülden inanan insanda, ciddi anlamda bunalım,
    stres, karamsarlık ve kötümserlik bulunamaz. Çağımızda gittikçe yaygınlaşan
    intihar fâciasının ümitsizlikten, bunun da çok defa Rahmân ve
    Rahîm sıfatlarının sahibi bulunan Allah’a imansızlıktan ileri geldiği bilinen
    bir gerçektir.
    Âhirette mü’minle kâfiri ayırt eden, mü’mine cennetini veren Allah,
    Rahîm ismiyle rahmet edecektir. Rahîm, mazlumların son sığınağıdır. Bu
    dünyada insanların haklarını yiyen, Hakka karşı gelen, halka zulmedenler
    para, makam ve unvanlarıyla dünyada cezalarını çekmeden giderlerse de,
    âhirette malları, evlatları, orduları, servetleri onlara fayda vermeyecektir.
    Rahîm ismi, kâfirler ve zâlimler için tehdit; mü’minler ve mazlumlar için
    ise teselli ve sığınaktır.
    Fâtiha sûresinin girişinde, Allah’ın, âlemlerin rabbi olduğu tanıtılırken,
    tevhid inancının evrenselliğine işaret edilmişti. Rabbimiz, yalnızca âlemlerin
    rabbi, yetiştiricisi, eğiticisi, öğreticisi, onlar üzerinde otorite sahibi
    olmakla kalmıyor; aynı zamanda onlara karşı engin merhamet de taşıyor.
    Allah’ın, Kitab’ını “rahmet” olarak nitelemesi de bu noktada çok önemlidir.
    Rabbimiz, Kitab’ı göndermekle neyi dilemektedir? İnsanların yeryüzünde
    mutlu bir şekilde yaşamalarını, sıkıntı çekmemelerini, anlaşmazlıklarını
    hak ölçüye göre çözmelerini... Kullarına karşı bu merhameti, acıması ve
    sevgisi, Kitab’a “rahmet” adını vermesine neden olmuştur. İşte bu yönleri
    dolayısıyla burada, tevhid inancının sevgi yönüne, insanî yönüne değinilmektedir.
    Tevhid toplumu, “kin, garaz, haset, zulüm” üzerine kurulu değildir.
    Bu toplumda, Rabbimiz Rahmân-Rahîm olduğundan, O’nu rab olarak
    kabullenen insanlar da birbirlerine karşı merhamet doludurlar. İlişkileri
    bu düzlemde cereyan eder. “Muhammed, Allah’ın elçisidir. Onunla birlikte
    olanlar, kâfirlere karşı sert; birbirlerine karşı merhametlidirler.” 244
    244 48/Fetih, 29
    • 135 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Ancak âlemlere rahmet olarak gönderilen245 Peygamberimiz (s.a.s.)’in
    sıfat ve ahlâkından biri de ümmetine merhameti ve şefkati idi. “Andolsun
    size kendinizden öyle bir peygamber gelmiştir ki, sizin sıkıntıya uğramanız
    ona çok ağır gelir. O, size çok düşkün, mü’minlere karşı çok şefkatlidir, merhametlidir.”
    246 Rasûlullah (s.a.s.)’in ümmetini ateşten uzaklaştıracak şeyleri
    göstermesi, onun şefkatinin bir eseridir. Bunu, şu güzel temsille dile getirmiştir:
    “Benimle ümmetim bir ateş yakan ve ateşine kelebek ve çekirgeler
    düşmeye başlayınca onları men etmeye çalışan kimse gibiyiz. Ben sizi ateşe
    düşmekten korumak için eteklerinizden tutuyorum. Siz, benim elimden kurtulup
    ateşe düşmeye çalışıyorsunuz.”247 Rasûlullah bir gün torunlarını öpüp
    okşarken bir bedevî huzuruna gelmişti. Evlât şefkatinden mahrum olan bu
    adam, gördüğü manzaraya duyduğu hayretini gizleyemedi ve: “Benim on
    çocuğum var. Bunlardan hiç birini öpmüş değilim” dedi. Peygamberimiz:
    “Şayet senin kalbinden Cenâb-ı Hak, merhameti söküp almışsa ben ne yapayım?”
    buyurdu ve ilâve etti: “Merhamet etmeyene merhamet edilmez.” 248
    Efendimiz, kendi nefsi için hiç kızmaz; ancak Allah’ın haramları çiğnendiği
    zaman kızardı. Dâvetçi de böyle olmalı, nefsi için kızmamalıdır.
    Bir seferinde de ashâb-ı kiram, Hz. Peygamber’in va’z u nasihatini pür
    dikkat dinlerken, O’nunla görüşmek isteyen yaşlıca bir zat kalabalık arasından
    Rasûllah’a yaklaşmaya gayret ediyordu. Rasûllah’ın sohbetini bölen bu
    ihtiyara yol açmada biraz ağır davranan ashâbın bu tavrı gözünden kaçmayan
    rahmet ve merhamet peygamberi, derhal onları ikaz etti: “Küçüklerimize
    şefkat, büyüklerimize saygı göstermeyen bizden değildir.” 249
    Kin ve düşmanlık, dâvet açısından asla kazandırıcı, neticeye götürücü olamaz.
    O yüzden dâvetçi, kin ve husumetine mağlup olmayacak, muhatabına
    karşı buğz değil; muhabbet ve merhamet besleyecektir. Ama bu sözlerimizden
    Rasûlullah’ın “Amellerin en hayırlısı, Allah için sevmek ve Allah için buğz
    etmektir.”250 hadisini inkâr ettiğimiz mânâsı çıkarılmamalıdır. Veya Allah için
    buğzun da bu hadiste ifade edildiği şekilde gerekliliği karşısında kalpte buğz
    ile şefkat ve merhameti te’life uğraşmanın tenâkuz olacağı zannedilmemelidir.
    245 21/Enbiyâ, 107
    246 9/Tevbe, 128
    247 Müslim, c. 5, s. 911
    248 Buhârî, Edeb 18; Müslim, Fezâil 65
    249 Tirmizî, Birr 15
    250 Ebû Dâvud, Sünnet 2; Ahmed bin Hanbel, V/146
    • 136 •
    Ahmed Kalkan
    Hayır, günah ve ma’siyette bulunanlara karşı aynı anda hem rahmet ve şefkat
    beslemekle, hem de Allah için buğzda bulunmak arasında hiçbir tenâkuz,
    teâruz yoktur. Ancak, Allah için buğz ile, nefs ve heveslerine uyularak
    yapılan buğzu birbirine karıştıranlara göre böyle bir tenâkuz vardır. Önce
    “Allah için buğz nedir?” bunu bilmek gerekir.
    Allah için buğz, bir müslümanın, ma’siyetler içerisinde bulunan bir
    kimseye hatası, isyanı dolayısıyla, nefsinde onun şahsına karşı hiçbir tiksinti
    bulunmaksızın buğz etmesidir. Yani onun ma’siyetine, isyanına, gafletine
    öfke ve kin beslemesidir. Elbette ma’siyet ve isyana karşı yapılan buğz, bunları
    işleyenin şahsına duyulan şefkat, merhamet ve acımadan ileri gelmektedir.
    Bu demek olur ki, Allah için duyulan buğz ile sevgi ve merhamet arasında
    zannedildiği gibi tezat ve tenâkuz değil; tam bir uyum ve kaynaşma
    vardır. Çok sevdiği oğluna zarar veren, onun felaketine sebep olacak kötü
    insanlara veya kötülüklere bir baba kızar. Nasıl bu kızması oğluna duyduğu
    sevgiden doğarsa; aynen öyle, dinde veya nesepte kardeşimize merhametimiz,
    onun helâkine ve âhiret zararına sebep olan ma’siyet ve günahlarına
    buğzu gerektirir. Bu buğz, merhametin sonucudur.
    Müslüman dâvetçi, şahsı ve nefsi için kin ve düşmanlık beslememeli,
    öfkesini yenmeyi bilerek bütün bir insanlığa şefkat ve merhamet duymalı,
    onların hidâyeti için çalışmalı, nasihat etmelidir. Onları İslâm’a dâvet etmesi
    şefkatinin, merhametinin bir eseridir. Çünkü dâvet kabul edilirse, ihtimal
    ki onların cehennemden kurtuluşu ve Allah rızâsına kavuşmaları gibi en
    büyük faydalar söz konusudur. Dâvetçi kendi nefsi için istediğini onlar için
    de ister. Kendisi için istediği en büyük şey ise iman ve hidâyettir. O, onlar
    için de bunu arzu eder. Hangi ölüm, sapıklık ve Allah’a karşı isyandan daha
    büyüktür? Dâvetçi, dâvetiyle isyankâr azgınları helâk ve hüsrandan kurtarmak
    için çalışır.
    Merhamet, câhillerden gelecek her türlü zorluğa karşı sabırlı olmayı kolaylaştırır.
    İnsandaki acıma duygusu, gafil ve câhillerden çıkacak her türlü
    engele karşı direnmeyi öğretir. Dâvetçi onlara, oynayan çocuklar nazarıyla
    bakar. Küçük çocukların işi oyun, onların seviyesi bilgiden mahrumluk,
    faydalı veya zararlı olacak şeyleri kavrayamamaktır. Bunun için dâvetçi,
    onlara nasihat ederken, onların yüz çevirmelerine, kendisine zorluk çıkartmalarına
    ve eziyet vermelerine şaşmaz. Nasıl ki, bir çocuğa öğüt verir, ateşe
    ve tehlikeli bir şeye dokunmaktan men edersin de o da bağırır, öfkelenir,
    • 137 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    hatta bazen sana eziyet bile verir. Aynı şekilde dâvetçi de muhâtaplarının
    engellerine şaşmaz.
    Rasûl-i Ekrem, Kureyş’e karşı dâvet görevine çok ağır şartlar altında
    devam etmiştir. Onların eziyetlerine tahammül ederek şöyle demiştir: “Ey
    Allah’ım, kavmime hidâyet ver; çünkü onlar bilmiyorlar.” Kaba davranmak,
    etrafındakilerin dağılmasına sebep olur. Merhametten mahrum katı kalpli
    bir dâvetçi, çalışmasında muvaffak olamaz. Söyledikleri doğru da olsa insanlar
    ona meyletmez. Bu, insan doğasının icabıdır. İnsanlar fıtraten katı,
    sert ve sıkıcı davranışlardan nefret ederler. Böyle kimselerin sözleri kabul
    görmez. Çünkü bir nasihati kabul etmek, kalbin nasihat eden kimseye yönelmesine
    bağlıdır. Bu yönelme sert tabiat ve katı kalple elde edilemez. “Allah’tan
    bir rahmet sebebiyle sen onlara yumuşak davrandın. Eğer sen katı
    kalpli ve sert davransaydın, şüphesiz onlar etrafından dağılıverirlerdi.” 251
    O’nun Rahmân sıfatının dünyada mü’min-kâfir herkese merhamet etmesi,
    Rahîm sıfatının ise âhirette adâleti gereği sadece mü’minlere merhamet
    edip kâfirlere azap etmesi olduğunun bilincinde olarak, cennet ve
    cehennemi hatırlayıp ümit ve korku arasında Kur’an’a yönelmeli, böylece
    hayat bulmalı, dirilmeli ve hayatımızı O’na vakfetmeye, O’na adamaya çalışmalıyız.
    Rahmân ve Rahîm’e iman eden bir insan, Allah’ın yeryüzüne indirdiği
    rahmetten yararlanır ve yaratıklara rahmet nazarıyla bakar. Civcivini
    korumak için aslana karşı duran tavuk, yavrusu için kartala kanatları ve
    gagasıyla karşı duran serçedeki rahmet bizde de vardır. O madenimizi işletirsek,
    insanları imansızlaştırıp onların cehenneme atılmasına sebep olan
    tâğutlara ve ateistlere, insanların elinde avucunda ne varsa sömüren kapitalistlere
    ve zâlimlere karşı tavır alır, kahramanlara ve sâlihlere yakışan bir
    çıkış yolu buluruz.
    Rahmân, O’nun dünyadaki tecellîsi, Rahîm ise âhiretteki tecellîsi.
    Rahmân ve Rahîm derken, hem dünyayı hem âhireti hatırlıyoruz. Dünyamızın
    da âhiretimizin de O’nsuz olamayacağını düşünüyoruz. Dünyanın
    âhiretten ayrı değil; âhiretin tarlası, hazırlık safhası olduğunun bilincinde,
    dünyada da O’nunla, O’nun ölçüleriyle olmaya gayret ediyoruz.
    251 3/Âl-i İmrân, 159
    • 138 •
    Ahmed Kalkan
    Hz. Muhammed’in (s.a.s.) gönül vârisi olan kâmil insan, bir rahmet
    taşıyıcısı olmalıdır. Öyleyse biz de yaratılmışlara rahmet nazarıyla bakmalıyız.
    Rahmân’ın rahmetinden ümit kesmemeliyiz. O Rahîm’dir diyerek
    tembelliğe de düşmemeliyiz. Çünkü aynı zamanda O, din gününün (ceza ve
    ödül günü olan âhiretin) sahibidir.
    Din günü yakında gelecek;
    Hesaba çekilmezden önce
    Kendini hesaba çek!
    - 4. Âyet -
      مَاِلكِ يوْمِ الدِّ ي نِ
    Din Gününün :   يوْمِ الدِّ ي نِ Mâlikidir, sahibidir : مَاِلكِ
    Mâlik-i Yevmi’d-Dîn: “(Allah), Din gününün mâliki (cezâ gününün gerçek
    sahibi)dir.” (1/Fâtiha, 4)
    Din Gününün Sahibi
    “Mâlik-i yevmi’d-dîn” tamlaması, hesap gününde adâlet dağıtan anlamını
    taşır. Kur’an, din kelimesini genelde hesap karşılığı olarak kullanır.
    Kıyâmet gününe hesap günü denmesinin sebebi budur.
    “(Allah), Din gününün mâliki (gerçek sahibi)dir.”252 meâlindeki âyet, Allah’ın
    ezelî ve ebedî olan “Hak mâlikliğini ve melikliğini” vurgulamaktadır.
    “Bunlar benim!” diyerek büyüklenip mülküne güvenerek, kimseye vermezken
    küçük bir şeye bile sahip olamaz hale düşenlere ilâhî bir ihtardır. Ayrıca
    âyet, insanların sahip bulundukları her türlü mal ve üstünlüklerin bir gün
    yok olacağını, nihayet asıl sahibine döneceğini de ifade etmektedir. Çünkü
    o gün, başka idareci, başka memleket ve hükümet bulunmayacaktır. Bu gün
    252 1/Fâtiha, 4
    • 139 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    din gününü inkâr ederek yokluğa güvenenler, o gün bundan da mahrum
    olacaklardır. Nitekim bu durumu Kur’an çok canlı olarak bildirmektedir.
    “Tek bir çığlık. Birden bire gözleri açılıverecektir. ‘Eyvah bize!’ derler; işte bu,
    ceza ve hesap günüdür. Onlara, ‘İşte bu, yalanladığınız hüküm günüdür’ denilir.”
    253
    Din gününü yalanlayanların, böyle hayret ve şaşkınlık içinde kalacakları,
    önceden bir türlü inanamadıkları bu günü pişmanlıkla karşılayacakları
    belirtiliyor.
    Mâlik-i yevmi’d-dîn ifâdesindeki mülk ve mülkiyet; bir şey üzerinde tek
    başına söz sahibi olma gücü; tasarrufa konu olan şey üzerinde sırf sahibine
    ait olmak üzere tasarruf, yetki ve iktidar anlamında bir terimdir. Arapça
    “milk” mastarından bir isimdir. Yevm: Süresi değişik olan vakit bölümlerine
    ıtlak edilebilen bir zaman birimidir. Güneşin doğuşuyla batışı arasındaki
    vakte de “yevm” denir. Burada, birinci mânâ tercih olunmalıdır. Din:
    Arapçada yerine göre bir işin karşılığı, muhâsebe, hüküm, siyaset, sultan
    (otorite), âdet, hal, şeriat, kahr gibi anlamlara gelir. Allah’ın din gününün
    sahibi vasfı, “cezâ gününün mâliki” şeklinde açıklanır. Bu vasıf, herkesin
    yaptığının karşılığını alacağı günde, Allah’ın her şey ve herkes üzerinde tam
    bir hâkimiyet ve sahipliğini ifâde eder. Bu isim, yalnız bir âyette geçer.254
    Fakat aynı mânâ, başka tarzda da ifâde olunmuştur. 255
    Allah Mâliktir
    Görünen, görünmeyen, dünyadaki ve âhiretteki, bildiğimiz ve bilmediğimiz
    bütün varlıkların Yüce Sahibi ve Hükümdarıdır. O, hiçbir şeye muhtaç
    değildir her şey ve herkes O’na muhtaçtır. Biz, sadece emanetçiyiz. Sahip
    olduğumuzu zanettiğimiz şeylerin gerçek sahibi değiliz. Her şey emanet.
    Melik ve Mâlik olan Rabbimiz, işte o var olan her şeyin gerçek sahibidir.
    253 37/Saffât, 19-21
    254 1/Fâtiha, 4
    255 82/İnfitâr, 19; 6/En’âm, 73; 40/Mü’min, 16 vb.
    • 140 •
    Ahmed Kalkan
    Her şeyin tek hükümdarı ve sahibinin Allah olduğunu bilen bir kişi,
    hiçbir yaratılmışa boyun eğmez. Alçak gönüllü davranır, adâletten ve merhametten
    ayrılmaz. Sahip olduğu nimetleri başka insanlara karşı gösteriş
    aracı olarak kullanmaz. Mala-mülke fazla değer vermez. Malın esiri olmaz.
    O Mâlikü’l-mülktür. Allah Teâlâ mülkün hem sâhibi, hem hükümdârıdır.
    Mülkünde dilediği gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin O’nun bu tasarrufuna
    itiraz ve tenkide hakkı yoktur... Dilediğine verir, dilediğinden alır.
    Mülkünde hiçbir ortağa ve yardımcıya ihtiyacı yoktur.
    Allah, hem Mâliktir, hem Meliktir
    Allah el-Melik’tir; yani “Mülkün, kâinatın sahibi, mülk ve saltanatı devamlı
    olan”dır. Yüce Allah Melik’tir. Yani mülk sahibi, bütün eşyanın ve yaratılanların
    tek mâlikidir. Bütün varlıklar üzerinde emretme, istediği gibi
    tasarruf etme, hiçbir şarta bağlı olmaksızın sahip olma O’na mahsustur. Yarattıklarına
    emretme, sakındırma, cezalandırma, istediğini zelil, dilediğini
    de aziz etme kudretine sahip olan yalnız yüce Allah’tır. O, yarattığı mülkünde
    ve orada olanların hepsinde yegâne hükümdardır. Sonsuz kudretiyle
    onları idaresi altında tutan tek varlık Allah’tır.
    Melik ve Mâlik kelimesi, me-le-ke fiilinden gelir. Me-le-ke, Mâlik ve
    sahip olmak demektir. Kelime, hem bir şeye sahip olmayı, hem de kuvvetli
    olmayı çağrıştırır. Sahip ve Mâlik anlamında ‚melik, Mâlik, melîk’ kelimeleri
    kullanılır. Masdarı olan mülk veya milk, üzerinde sahip ve tasarrufta
    bulunulan şeyi ifade ettiği gibi, tasarrufta bulunmayı da ifade eder. Bu tasarruf,
    hem insanlar, öncelikle insanlar, hem de mallar üzerinde tasarruftur.
    Nitekim, Allah Teâlâ için insanların meliki denirken, O’nun insanlar
    üzerinde mutlak tasarruf sahibi olduğu anlatılmak istenir. Fakat, yukarıda
    belirttiğimiz gibi, şirk koşan insanlar, Allah’ın melikliğini, yeryüzünde ve
    dolayısıyla insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmak ve yeryüzündeki servetleri,
    yani mülkü diledikleri gibi kullanmak için gasbetmeğe çalıştılar. İblis
    de, Âdem’i önce bu noktada kandırdı: “Dedi: Ey Âdem! Seni sonsuzluk ağacına
    ve tükenmez bir mülke götüreyim mi?” 256
    256 20/Tâhâ, 120
    • 141 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Demek ki, insan Allah’ın hâkimiyeti altında değil, arzuları doğrultusunda
    sınırsızca yeryüzünün meliki ve mâliki olmak isteğindedir. Nitekim,
    tüm diğer Firavunlar gibi, Hz. Mûsâ’nın Allah’ı tek Rab, ilâh ve melik olarak
    kabul etmeye çağırdığı Mısır Firavun’u da Mısır mülkünün kendisine ait olduğu
    iddiası içindeydi.257 Melik ya da mâlik olma, mâlik olunan şey üzerinde
    istenildiği biçimde tasarrufta bulunmayı gerektirir. Bu anlamda, mutlak
    melik ancak ve ancak Allah’tır; çünkü, Kur’an’da mülkün yalnızca Allah’a
    ait olduğu defalarca tekrarlanmaktadır. Bütün kâinat Allah’ın mülküdür ve
    Allah mülkünde dilediği gibi tasarruf sahibidir. Allah âdil, hak ve tek İlâh
    olduğu için kâinatta dengesizlik ve haksızlık olmaz.
    İnsan yeryüzünde halife (adayı) olduğu, yani Allah’ın hükmünü yeryüzünde
    hâkim kılması için gayret edeceği için, kendisine yeryüzü mülkü
    üzerinde izafî bir meliklik ve mâliklik yetkisi tanınmıştır. Bu yetki, hiçbir
    zaman mutlak anlamda olmadığı ve insanın keyfine bırakılmadığı gibi, Allah’ın
    yeryüzündeki hayatının gereği olarak çeşitli biçimlerde, renklerde,
    yeteneklerde ve mesleklere sahip olacak şekilde yarattığı insanlar da, önce
    bütün olarak bu meliklik ve mâliklik yetkisine sahiptirler. Dolayısıyla, herkesin
    belli bir tasarruf sahası vardır. Fakat bu tasarruf, hiçbir zaman mutlak
    değil, sınırlı ve Allah’ın tanıdığı alanda sadece bir emanettir. Öte yandan,
    tek tek insanların nasıl mülk sahibi olacaklarını ve mülklerinde nasıl tasarruf
    edeceklerini belirten kuralları da Allah insanlar arasından seçtiği elçiler
    aracılığıyla bildirmiştir: “Göklerin ve yerin ve ikisi arasındakilerin mülkü Allah
    içindir.“258; “De ki: Allah’ım, mülkün sahibi; mülkü dilediğine verir, mülkü
    dilediğinden alırsın.” 259
    Allah, gerek meliklik, gerekse mâliklik olarak mülkü dilediğine verir,
    dilediğinden alır. O, yeryüzünde insanlar üzerindeki tasarrufu, yani meliklik,
    yöneticilik olarak mülkü, öncelikle, elçilerine vermiştir. Aynı zamanda,
    mülk ile ilim ve hikmet bir arada bulunmak durumundadır. Bunlar da
    en fazla Allah’ın elçilerinde mevcuttur; öyleyse ilim ve hikmet, melikliğin
    şartlarındandır. “(Yusuf dedi:) Rabbim, bana gerçekten mülkten verdin ve
    bana olayların te’vilini (yorumunu) öğrettin.” 260; “Allah ona (Dâvud’a) mülk
    ve hikmet verdi ve ona dilediğini öğretti.” 261
    257 43/Zuhruf, 51
    258 5/Mâide, 18
    259 3/Âl-i İmrân, 26
    260 12/Yusuf, 101
    261 2/Bakara, 251
    • 142 •
    Ahmed Kalkan
    Allah, bazen elçilerini hem peygamber, hem melik/devlet başkanı kılar;
    Hz. Dâvud’un ve Hz. Muhammed’in durumlarında olduğu gibi... Bazen de,
    peygamberin yanısıra, başka melikler de var eder. Nitekim, İsrailoğulları
    için aynı anda birden fazla ve birbiri peşi sıra nebîler geldiği gibi, bu nebîlerin
    yanısıra, onların emrinde melikler de bulunabiliyordu: “Mûsâ kavmine
    demişti ki: Ey kavmim! Allah’ın üzerinizdeki nimetini hatırlayın; O içinizde
    nebîler varetti, sizi melikler yaptı.“262 Bu âyette, İsrâiloğulları’nın hizmetçi,
    binek ve kadın sahibi olmakla “melik” diye adlandırıldıkları belirtilmişse
    de, İsrâiloğulları içinde nebîlerin yanısıra, meliklerin bulunduğu da açıktır.
    “Nebîlerine, ‘bize bir melik gönder’ dediler... Nebîleri onlara, ‘Allah, Tâlût’u
    size melik gönderdi’ dedi. ‘O bizim üzerimizde nasıl melik olabilir? Biz melikliğe
    ondan daha lâyığız, ona geniş mal da verilmemiştir’ dediler: (Nebîleri
    de), ‘Allah onu sizin üzerinize seçti, onun bilgisini ve gücünü artırdı.’ dedi.” 263
    Buraya kadar açıkladığımız melik kelimesi, öncelikle yönetici ve tabii
    olarak, Allah adına gerek insanlar üzerinde, gerekse yeryüzünde Allah’ın
    varettiği servet üzerinde tasarrufu elinde bulunduran kişi anlamında kullanılmıştır.
    Kur’an, dünya hayatının geçimliği dediği servet için “mülk” deyimini
    kullanmaz. Yenilen, içilen, sahip olunulan, kısaca kendileriyle dünya
    hayatı sürdürülen şeylere çoğunlukla “mal” veya “metâ” tabirini kullanır.
    Allah yeryüzündeki melikliğini, kendi seçtiği ve kendilerine ilim ve
    hikmet verip, te’vil öğrettiği kişiler aracılığıyla yerine getirir. Bunun dışında,
    bu melikliği gasbetmeye çalışanlara ve diledikleri biçimde insanlar ve
    yeryüzünün servetleri üzerinde tasarrufta bulunanlara da melik denilir.
    Kur’an, bunlara da mülkün Allah tarafından verildiğini vurgular. Ama, bu
    Allah’ın kendi melikliği için seçtiği insanlara verdiği bir mülk verişi değil;
    insanlar hak ettiği için gerekli gördüğü bir mülk veriştir. İnsana belli bir
    irâde verildiğinden ve insan yaptıklarından sorumlu olduğundan eylemlerinin
    sonucunu mutlaka görür. Temelde Allah’ın irâdesi, yeryüzünde kendi
    mülkünün, yani kendi melikliğinin hâkim olması şeklindedir ve bunun için
    dilediği insanları seçerek, onlar aracılığıyla melikliğini gerçekleştirmek ister.
    İnsanları Allah’ın hükmüyle yönetmesi için gönderdiği peygamberlerin
    seçimini de hiçbir zaman insanların keyfine bırakmaz. Çünkü, O mülkünde
    dilediği gibi tasarruf eder. Ama, insanlar Allah’ın irâdesi doğrultusunda
    262 5/Mâide, 20
    263 2/Bakara, 246-247
    • 143 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    değil de, kendi keyfî irâdeleri doğrultusunda gider ve Allah’ın seçtiklerinin
    melikliğini kabul etmezlerse, bu kez Allah başlarına hak ettikleri meliği getirir.
    Nitekim, bu anlamda Firavun da, İbrahim’le Allah hakkında çekişen
    ve kaynaklarda Nemrut diye geçen kişi de meliktir.
    Mülkle ilgili olarak Kur’an’da geçen bir diğer önemli kelime “melekût“-
    tur. Aslında bütün varlıklar Allah’ın “ol” emriyle meydana gelmişlerdir.
    Acaba Allah’ın “ol” dediği şey nedir? Allah neye “ol” demektedir? Demek
    ki, varlıkların gerek salt nuranî, gerekse cismî ve gerekse şeytan veya cinler
    gibi ateşten varlıklar olarak ortaya çıkmadan önce bir asılları, bir kökleri
    vardır. Bu asıllar da nurdur, ışıktır. Bu nur veya ışık Allah’ın nurundandır.
    Allah ise göklerin ve yerin nurudur. Şu halde, eşyanın hakikati denilen
    ve Hak’tan kaynaklanan, Allah’ın nuruyla varlık kazanan ve ilm-i İlâhide
    ezelde var olan asıllara, varlık köklerine Allah “ol” deyince varlıklar ya
    maddesiz nuranî varlıklar, ya güneş gibi maddî-nuranî, ya da maddî varlıklar
    haline gelmektedirler. İşte, varlıkların biçim giymeden âyân-ı sâbite (arketipler)
    olarak bulundukları durum bir âlem olarak tasavvur edilip, adına
    “melekût âlemi” denilmiştir. Bu âleme Allah’ın dilediği kulları (peygamberleri)
    bakabilir ve ilmel-yakîn halindeki imanlarını ayn’el-yakîn haline
    getirebilirler; gaybı şehadete çevirebilirler. Nitekim, Kur’an’ı Kerim’de, “İşte
    böyle, İbrahim’e göklerin ve yerin melekût’unu gösteriyoruz.” buyurulmakta264;
    müşriklerin bu âleme bakmaları ve ibret almaları, Allah’ın birliğini
    görmeleri çağrısında bulunulmakta ve her şeyin melekût’unun Allah’ın
    elinde olduğu vurgulanmaktadır.
    Öte yandan “melik” kelimesinin hükümdar, yani devlet başkanı anlamında
    kullanılması da söz konusudur. İslâm devletlerinin hükümdarları
    genellikle “melik” ünvanını taşımazlardı. Kur’ân-ı Kerim’de bu kelime Allah
    için kullanılmadığı zamanlarda, yabancı ülkelerin hükümdarlarını ifade
    etmekteydi. Melik kelimesi, İslâm tarihinde ilk olarak Emevî devletinin
    kurucusu Muaviye tarafından kullanılmıştır. Ancak bu kelime, Asr-ı saâdetten
    Hulefâ-i râşidîn döneminin sonuna kadar icrâ edilen şeklin dışında,
    İslâm’a aykırı bir idareyi zihinlere getirdiği için Muâviye’nin bu “melik”
    ünvanını alması iyi karşılanmamış ve hatta bazı âlimler tarafından şiddetle
    kınanmıştır. 265
    264 6/En'âm, 75
    265 Şamil İslam Ansiklopedisi, c. 4, s. 133-134
    • 144 •
    Ahmed Kalkan
    “De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden
    mülkü çekip alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini zelil edersin; gerçekten
    Sen, her şeye kaadirsin.”266
    Gönülden gelen bir yakarış... İfade biçiminde dua tonu var... Manevi
    parıltısında yalvarış özü hâkim. Apaçık evren kitabına dikkat çekişinde,
    şefkat ve yumuşaklıkla insanın duygularını coşturma var. Allah’ın irâdesi ve
    insanların işleri ile evrenin işlerinin yürütülmesini beraberce zikredişinde
    büyük bir gerçeğe işaret vardır. Hem evrene hem de insana egemen olan tek
    ulûhiyet gerçeğine... İnsanın ihtiyacının, Allah’ın idaresinde bulunan büyük
    evrenin ihtiyacının bir parçasından başka birşey olmadığı gerçeğine...
    Yalnız Allah’a boyun eğmenin, insanın ihtiyacı olduğu gibi tüm evrenin ihtiyacı
    da olduğu... Bu ilkeden sapmanın insanı, kuralların dışına çıkma ile
    cahilliğe ve sapıklığa düşüreceği gerçeğine işaret var!
    Bu, tek ulûhiyet gerçeğinden kaynaklanan bir gerçektir... Tek bir İlâh.
    Öyleyse her şeye sahip olan da yalnız O’dur. Ortaksız olarak “Mülkün sahibi”
    O’dur. Sonra O, kendi mülkünden dilediğine dilediği kadarını verir.
    Allah’ın kendisine mülk verdiği kişi ancak emanet olarak onu sahiplenebilir.
    Mülkün gerçek sahibi, dilediğinde dilediği kimseden mülkünü geri
    alır. Hiçbir insanın gönlünce tasarruf yetkisi bulunan kalıcı bir mülkiyet
    olamaz. Ancak kendisine emanet edilen bir mülkiyetten söz edilebilir ki o
    da asıl mülk sahibinin şartlarına ve direktiflerine bağlı kalma zorunluğudur.
    Mülkü emanet olarak alan kişi, mülkün asıl sahibinin şartlarına aykırı
    bir harcamada bulunduğu zaman bu harcaması geçerli olmaz ve müminler
    dünyada buna engel olmak zorundadırlar. Bu kişi ahirette de, mülkü
    canının istediği şekilde kullandığından ve asıl sahibinin şartlarına aykırı
    hareket ettiğinden dolayı ayrıca hesaba çekilecektir...
    Aynı şekilde dilediğini onurlandıran, dilediğini de güçsüz düşüren
    O’dur. Kimse O’nun hükmünü yanlış göremez, O’nu saptırmaya yeltenemez
    ve verdiği kararı bozamaz. O, yüce Allah’tır ve her şeyin sahibidir... Bu özel
    niteliği Allah dışında hiç kimsenin üstlenmesi asla doğru olmaz.
    Allah’ın bu egemenliği, bütünü ile iyiliğin kendisidir. Çünkü O, bu hâkimiyetini
    doğruluk ve adâlet ile yürütür. Doğruluk ve adâlet ile mülkü
    dilediğine verir, dilediğinden alır. Hak ve adâlet ile dilediğini onurlandırır,
    266 3/Âl-i İmrân, 26
    • 145 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    dilediğini güçsüz kılar. Tüm durumlarda O’nun murad ettikleri gerçekten
    hayırdır. Her zaman bu iyiliğin gerçekleşmesi üzerindeki mutlak irâde ve
    mutlak kudret Allah’ındır. “İyilik senin elindedir. Senin her şeye gücün yeter.”
    İnsanın tüm işleri üzerindeki bu hâkimiyet, onların işlerini iyilik temeli
    üzerinde programlama, Allah’ın kâinat ve hayat üzerindeki mutlak ve büyük
    hâkimiyetinin bir parçasından başka birşey değildir: “Geceyi gündüze
    dönüştürür, gündüzü geceye dönüştürür. Diriden ölüyü çıkarır, ölüden diriyi
    çıkarırsın. Dilediklerine hesapsız rızık verirsin.” 267
    Bu birbiri içine giren gizli hareketi, bu büyük gerçeği ifade eden tasvir
    insanın kalbini, duygularını, gözlerini ve duyu organlarını doyurmaktadır...
    Gecenin gündüze, gündüzün geceye çevrilişi, ölüden dirinin, diriden
    ölünün çıkarılışı olgusu... Kalbin, dikkatlerini ona yönelttiğinde ve orada
    fıtratın gerçek ve engin sesine kulak verdiğinde şüphesiz ve tartışmasız olarak
    Allah’ın kudretine işaret ettiğini kavrayacağı hareket.
    Tüm evrenin ve her canlının yapısında varolan bir hareket. Gizli, engin,
    tatlı ve dehşet yerici bir hareket. Kur’an’ın bu kısa işareti, o büyük hareketi
    insanın kalbine ve beşerin aklına göstermektedir. Her ye gücü yeten, onları
    yoktan vareden, onlara merhamet eden ve işlerini proğramlayan Allah’ın
    eliyle dokunan hareket. İnsanlar nasıl olur da işlerini merhametle proğramlayan
    Allah’tan ayrı bir proğram yapmaya kalkışabilirler? Hakîm ve Habîr
    olan Allah’ın düzene koyduğu bu evrenin birer parçaları oldukları halde,
    nasıl olur da kendilerine canlarının istediği düzenler seçebilirler?
    Sonra hepsinin rızkı Allah’ın elinde olduğu ve hepsi de O’na muhtaç
    olduğu halde, nasıl bir kısmı bir kısmını kul yapabilir, bazıları bazılarını
    Rabler edinebilirler?
    “Dilediğine sınırsız rızık verirsin” Bu, insanın kalbini büyük gerçeğe;
    Tek bir ulûhiyet, tek bir gücün etkinliği, tek bir hâkimiyet bir tek asıl sahip
    olduğu ve bir tek zatın hüküm verme yetkisi olduğu gerçeğine yöneltmektedir.
    Sonra her şeye hâkim, mülkün sahibi, onurlandıran, güçsüz bırakan,
    hayat veren, öldüren, bağışta bulunan, mahrum bırakan, evrenin ve insanın
    işlerini sürekli olarak adâlet ve iyilikle düzene koyan Allah’ın dışında hiçbir
    267 3/Âl-i İmrân, 27
    • 146 •
    Ahmed Kalkan
    kimseye bağlanılmayacağı gerçeğine çekmektedir. 268 Âl-i İmrân Sûresinin
    26. ve 27. ayetleri kendilerinden önceki ve hemen sonraki âyetlerle güzel
    bir uyum teşkil eder. 19. âyetten itibaren İslâm düşmanlarına bir uyarı ve
    tehdit yer alır ve 25. âyette müslümanlar düşmanlarının ceza gününde yaptıklarının
    karşılığını göreceği konusunda temin edilirler. Allah bu âyetlerde
    onları tekrar temin etmek için müminler ve Allah’a itaat eden kullar, açlık
    ve zorluklar çekerken, kâfirlerin ve Allah’a isyan edenlerin dünyada bolluk
    içinde yaşadığı görüldüğünde, insanın aklına gelen, fakat henüz sorulmamış
    olan bir soruyu cevaplandırıyor.
    Soru şöyledir: İki grubun bu zenginlik ve yoksulluğu arasındaki dengesizliğin
    altında yatan hikmet nedir? Bu bölümün nâzil olduğu dönemde (H.
    3. sene) Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashâbı her taraftan o kadar baskıya mâruz
    kalıyorlardı ki insanların zihninde bu soru oluşuyordu. Sorunun cevabını
    bu ayetler ihtiva eder; tüm otorite, güç, zenginlik ve servetin sahibi olan
    Allah, bunlardan bir kısmını istediği kişilere verir. Onlar, bu dengesizlikten
    tedirgin olmazlar. Çünkü O, Hakîm’dir (Hikmet sahibi) ve Alîm’dir (her şeyi
    bilendir). Bundan başka Allah serveti dilediğine verir, dolayısıyla zenginlik
    bir şeref ve dostluk kriteri değildir. Bu nedenle bunu takip eden ayetlerde
    müslümanların zengin kâfirlerle dostluk kurmaları yasaklanmaktadır. 269
    Ey Melik olan, bütün varlıkların sahibi, tek ve mutlak Sultanı Allah’ım.
    Sen bütün mevcûdâtı, yaratan, yöneten, terbiye eden, koruyan, hayat ve
    sonsuz rızıklar veren eşsiz Meliksin, mutlak yöneticisin. Herkes Sana muhtaç,
    Sen ise hiçbir şeye muhtaç değilsin.
    “De ki: İnsanların Rabbine sığınırım; insanların melikine, insanların
    (gerçek) İlâhına.” 270
    Göklerin ve yerlerin gerçek Sultanı, Sultanlar Sultanı Allah’ım. Senden
    başka bütün idarecilerin idaresi eksik, kusurlu ve geçicidir. Gerçek, ezelbbed
    Sultanı Sensin. Kullarını ve evreni en güzel, en kolay ve en âdil şekilde
    idare edersin. Zorluk biz âciz kullarınadır. Sen bütün noksan sıfatlardan
    münezzehsin. Senin için âlemlerin idaresi ile atomların yönetimi ve bir kulunun
    idaresi aynı kolaylıktadır.
    268 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, 3/Âl-i İmrân, 26-27. âyetlerin tefsiri
    269 Mevdûdî, Tefhîmu’l-Kur’an, İnsan Y., c. 1, s. 248-249
    270 114/Nâs, 1-3
    • 147 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Ey Sultanlar Sultanı ve Bütün Mülklerin Sahibi Güzel Allah’ım. Sen,
    Sana tam kulluk yapan sâlih kullarını arza halife kılarsın. Onları liderlere
    önder, sultanlara sultan edersin. Sen dilediğine dilencilik, dilediğine de
    sultanlık verirsin. Sen “hesap gününün meliki ve mâliki”sin.271 Kudretin,
    mülkün, lutuf ve ikramların sonsuzdur.
    Mâlikü’l-Mülk
    “Mülkün, her varlığın sahibi.”
    Ey Mâlikü’l-Mülk olan, mülkün tek sahibi ve yöneticisi olan Allah’ım,
    Bütün mevcudatın tek hükümdarı ve sahibi Sensin. Mülkünde istediğin
    gibi tasarruf edersin. Kimse Sana karışamaz.
    Bütün mevcûdâtının olduğu gibi bizim de Sahibimiz ve Sulatanımız
    Sen’sin. Elimizin, ayaklarımızın, bütün bedenimizin, canımızın, ruhumuzun,
    hatta “Ben” dediğimizin, benliğimizin gerçek sahibi Sensin. Sen,
    sonsuz merhamet, adâlet ve şefkat sahibi bir Mâlikü’l-Mülk’sün. Herkese
    sonsuz merhamet, sonsuz adâlet ve şefkat edersin. Her icraat, emir ve hükmünde
    onlarca hikmet ve güzellik vardır.
    “De ki: Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden
    mülkü çekip alırsın, dilediğini aziz kılar, dilediğini zelil edersin; gerçekten
    Sen, her şeye kaadirsin.”272 Makro âlemden, mikro âleme ve oradan
    da normo âleme kadar her şeyin ezelî ve ebedî tek sahibi Sensin. Melekler
    ve ruhaniler âleminin, gökleri ve yeri kuşatan Kürsü’nün, Kürsüyü kuşatan
    Arşın ve bizim bilemediğimiz, ilmimizin eremediği, Sadece Senin bildiğin
    O muhteşem âlemlerin Muhteşem tek Hükümdarı ve Sahibi Sensin.
    Sen Mâlikü’l-Mülk’sün. Senin mülkünü anlamada biz kullarının aklı
    yetersizdir. Sen “Ol” deyince her şey olur. Sen “Ol” deyince yeni yeni galaksiler,
    uzaylar kurulur. Sen “Ol” deyince altın, inci, elmas, gümüş ve zebercetten,
    “eni gökler ve yerler genişliğinde” cennetler kurulur.
    271 1/Fâtiha, 4
    272 3/Âl-i İmrân, 26
    • 148 •
    Ahmed Kalkan
    “O gün onlar (kabirlerinden) fırlayıp çıkarlar. Allah’a karşı hiçbir şeyleri
    gizli değildir. (Buyrulur ki:) ‘Bugün mülk kimindir?’ (Şöyle cevap verilir:)
    “Tek ve Kahhâr olan Allah’ındır.” 273
    Sen Mâlikü’l-Mülk olarak, fâni dünyada, geçici mülkü dilediğin kuluna
    verirsin. Dilediğine geçici sultanlık, dilediğine de dilencilik verirsin. Kullarının
    gerçek mülk sahibini anlamaları için, hem fâni dünyanın zenginlerine
    bakıp ibret alması hem de dilencilerine bakıp haline şükretmesi lâzım.
    Bizler fâni dünyadaki, Senin malını Senin yolunda vermekte zorlanırız.
    Oysa Senin malını Senin yolunda versek, Sen o mülkü ölümsüzleştirecek ve
    Cennet’te birine karşılık binler, trilyonlar vereceksin.
    Her şeyin tek sahibi Allah’tır, her ne varsa O’nundur. Her şey üzerinde
    mutlak tasarruf yetkisi sadece O’na aittir. O halde O’ndan başkasına kulluk
    edilmez.
    Mâlikü’l-Mülk, mülkün ebedî sahibi demektir. Cenâb-ı Hakk’ın mülk
    üzerinde hem sahipliği, hem de hükümdarlığı vardır. Mülkünü dilediği gibi
    tasarruf eder ve aynı zamanda onda geçerli olan yasaları koymak sûretiyle
    dilediği gibi hükmetme hakkı da O’na âittir. Bu hususta hiçbir ortağı, dengi
    ve yardımcısı yoktur. Mülk denilince dünyası ve âhireti ile kâinatın tümü
    anlaşılır. Bizzat insan da O’nun kulu olarak, mülküne dâhildir. Allah Teâlâ
    mülkün hem sâhibi, hem hükümdârıdır. Mülkünde dilediği gibi tasarruf
    eder. Hiçbir kimsenin O’nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide hakkı yoktur.
    Dilediğine verir, dilediğinden alır. 274
    Şu an bulunduğumuz yerden etrafımıza baktığınızda gördüğümüz her
    şeyin Sahibi vardır. Oturduğunuz koltuk, Sahibinin var ettiği atomlardan
    oluşmaktadır. Saksıda duran çiçek, Sahibinin ona sağladığı imkânlarla (güneş,
    su vs.) büyümektedir. Pencereden görünen deniz ve içindeki tüm canlılar
    Sahibi dilediği için orada bulunmaktadır...
    Ve hatta kendi bedenimiz; o da bizden tamamen bağımsız olarak bizi
    var edenin kontrolündedir. Tüm uzuvlarımız, damarlarımız, sinir sistemimiz,
    hücrelerimizin her biri Sahibimizin ilminin ve üstün sanatının eser-
    273 40/Mü’min, 16
    274 3/Âl-i İmran, 26
    • 149 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    leridir. Bu sayılanların hiçbiri bizim sahip olmayı düşünüp tasarladığımız,
    sonra da var ettiğimiz şeyler değildir.
    Biz dünyaya gözümüzü açtığımızda hem kendi bedenimizdeki kusursuz
    sistemle, hem de içinde bulunduğumuz dünyayla ve hatta tüm evrenle
    karşılaştık. Ancak bundan önce bunların hiçbirine sahip değildik ve bundan
    sonra da kendi irâdemizle bunlara sahip olmamız mümkün değildir.
    Elbette bu gerçek, sadece bizim için değil, tüm insanlar için de geçerlidir.
    O halde her şeyin mülkü, onları Yaratana aittir; yani her şeyin yaratıcısı ve
    sahibi olan Allah’a...
    Bu açık gerçeğe rağmen insan körleşir ve O’nun varlığını gözardı ederek
    elindeki her şeyin kendisine âit olduğu zannına kapılır. Tüm âcizliğine rağmen
    kendini üstün görme yanılgısı içinde olan insan, büyüklenir ve inkâra
    kalkışır. Fakat bu inkâr yalnızca kendisine zarar verir; çünkü Hz. Mûsâ’nın
    söylediği gibi; “Eğer siz ve yeryüzündekilerin tümü inkâr edecek olsanız bile
    şüphesiz Allah hiçbir şeye muhtaç değildir, övülmüştür.” 275
    “Mâlikü’l-mülk: “Dünya ve âhiretin mülkü, yalnız Kendisine âit olan”
    demektir. Yalnız bir Medenî âyette 276 geçer. Kur’an; sıfat, masdar ve fiil şekilleriyle
    hükümranlığı Allah’a tahsis etmeye büyük önem vermiştir. Başından
    sonuna kadar, O’nun bu vasfını hatırlatmıştır. Onun “Hükümrân”
    olarak tanıtılmasına bazı felsefî düşünceler bir anlam vermeyebilirse de,
    beşerî realitenin başka türlü olduğunu anlatmaya çalışacağız.
    Hükümdar kültü, özellikle eski dünyanın hemen her tarafında rastlanan
    bir tezâhürdür. Anlaşılan insanlık, hükümranlıkla Ulûhiyette birbirinden
    ayrılmaz iki kavram bulmaktadır. Denebilir ki, hükümdarlar kendilerini
    halklarına kabul ettirmek için, bir ilâhî kaynağa dayanıyor göstermişlerdir.
    Yahut hâkim olanların, raiyyelerini kendilerinin kulları, kendilerini
    de onların tanrısı gibi görmek istedikleri söylenebilir. Başka şeyler de düşünülebilir.
    Şimdi serdedeceğimiz tarihî gerçeklere bakarak, biz daha çok,
    birinci ihtimalin, yani insanların tanrılıkla hükümranlığı ayrılmaz kabul
    etmelerinin bir vâkıa olduğunu kabul ediyoruz.
    275 14/İbrâhim, 8
    276 3/Âl-i İmrân, 26
    • 150 •
    Ahmed Kalkan
    İnsan, taptığı Tanrının hükümran olmasını, hükmünü yürütmesini
    beklemektedir. Kendisine hükmeden beşerî varlıkların hükümranlığına,
    ancak ilâhî bir esasa ve izne dayandıkları düşüncesiyle, tâbi olmak istemektedir.
    Eski Mısırlılar nezdinde Firavun, tanrının oğludur. Yaşadığı sürece,
    tanrı Horus ile eşit tutularak, tanrı sıfatıyla kendisine tapınılması gerekirdi.
    Çinlilere göre Tanrı “Cihan hükümdarı”dır; yerdeki kral, semâvî Hükümdarın
    temsilcisidir. Kral ancak, bu unvanla halka emretme yetkisini haklı
    gösterebilir. Sümerlerde, hükümdarlık gökten iner; kral, Tanrı Anu’dan iktidarını
    alır. İşte bundandır ki, yalnız hükümdar halkı temsilen Onu çağırabilir,
    sıradan adamlar değil. Babil ve Asur’daki siyasî rejim, daima bir teokrasidir.
    Bütün iktidar bir tanrıdan veya tanrılardan gelmektedir. Orta Asya
    ve kuzey kutup bölgesi kavimlerinde tanrı, “hân”, yani kâinatın hükümdarıdır.
    Moğollarda da böyledir. Fakat tanrı, âlemi doğrudan doğruya değil;
    yerdeki temsilcileriyle, hanlarla idare eder. Mengü Han, Fransa kralına
    yolladığı mektubunda: “Ebedî Tanrının emri böyledir; Gökte bir tek ebedî
    Tanrı vardır, yerde de yalnız bir hüküm bulancaıktır: Tanrının oğlu Cengiz
    Han”. Ural Altay bölgesinde, Tatarlarda Yüce Semâvî Tanrı, “Han” yani
    Hükümdardır. Brahmanlar, kralı takdîs ederlerdi. Hindistan’daki Semâvî
    Tanrı Varuna hükümdardır; Hükümdar-Tanrı’dır. Zerdüştlükteki tek Tanrı
    Ahura-Mazda da, “Hükümran Tanrı”dır. Bazı Afrika topluluklarında kral
    mukaddes veya ilâhî telâkki edilir. Eski Yunan’da Zeus’da da hükümranlık
    vasfı vardır, krallar otoritelerini ondan alırlar. İtalya’da Jupiter, mutlak
    hükümdar idi. Japonya’da, Mikado güneş tanrıçasının soyundan gelmedir,
    hem kral, hem baş râhiptir; ilâhî nesnenin cisimleşmiş şeklidir. Bir Japon,
    bütün hallerde Mikado’nun (kralın) irâdesine itaat etmeye mecburdur. Mikado
    kültü, halen Japonya’da mevcuttur.
    M.Ö. 6. yılda, yahûdiler Filistin’de Galile (el-Halil) bölgesinde Roma
    idaresine karşı ayaklanırlar; zira Tanrı, onların tek Hükümdarıdır. Çünkü
    yahûdiler, Allah’ı Kral olarak nitelerler. Kezâ yahûdiler, krallarının Tanrı
    ve halk tarafından seçilmesi gerektiğine inanırlardı. İsrail’de kral, ilâhî bir
    kuvvete sahip olup Yahova tarafından yahut Yahova’nın işaretiyle halk tarafından
    seçilmiştir (Kur’an’da 2/Bakara, 247’de Tâlût’un, onlara Allah tarafından
    kral olarak gönderildiği bildirilir). “İmparatora tapınma (Sezarizm),
    Roma devletinde bütün din mensuplarının imparatora ve yurda bağlılıklarını
    sağlayan bir inanma ve tapınma sistemidir. Sistem, Jül Sezar’ın
    ölümünden sonra kurulmuştur. İlk Hıristiyanların işkence görmeleri, bu
    tapınmaya katılmamaları yüzünden olmuştur. Hz. İsa, kendisini yahûdi•
    151 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    lerin kralı olarak kabul ediyordu. Onu tanrılaştıran hıristiyanlar, kendisini
    “insanlığın ve kâinatın hükümdarı” olarak görürler. Çokça, rûhânîleştirilen
    “Allah’ın melekûtu”, hıristiyanlıkta en önemli yeri işgal eder. Pater duâsında:
    “Melekûtun gelsin” denir. Hıristiyanlarda “Semâvî Peder”, her şeyden
    önce Mâlik/Meliktir, yani Kraldır.
    Bu dünya turundan sonra, insanın “Hükümran” olan bir Allah’a ve yalnız
    O’na kulluk etmek üzere yaratıldığını anlamamak mümkün değildir.
    Mutlak ve Gerçek Hükümdarı (el-Melikü’l-Hakk) bulamayınca, uydurduğu
    tanrılara bu vasfı verdiği görülmektedir. Bu vasıfla tecellî etmeyen
    Tanrının da unutulduğu gerçeğini hatırlayacak olursak, Allah’ın Kendisini
    hükümranlıkla nitelemesinin hikmetini anlamamız çok kolay olacaktır.” 277
    Mal-Mülk Allah’ındır
    “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” 278; “Göklerin ve yerin mülkü
    O’nundur.” 279; “Mülk O’nundur.” 280
    Bu âyetler ve benzerleri mülkün, hükümranlığın Allah’a âit olduğunu,
    gerçek mülk sahibinin O olduğunu vurgulamaktadır. Allah, mülkünü yönetme
    hakkını, yeryüzünde halîfe tâyin ettiği insana vermiştir. “Allah’a ve
    Rasûlüne iman edin ve (O’nun) sizi hâkim kıldığı, sizin yönetiminize verdiği
    şeylerden (Allah için) infak edip harcayın. Sizden, iman eden ve (Allah
    rızâsına) infak edip harcayanlar için büyük mükâfat vardır.” 281 Bu âyetten
    anlaşıldığı üzere mal, gerçekte Allah’ındır. İnsan, yeryüzünde halîfe olarak
    mala sahip olsa da; mal, aslında ona emânettir. Göklerin ve yerin mülkü
    Allah’a âittir. Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. İnsanın mala halîfe kılınması,
    iki anlama gelebilir: Ya Allah adına malın üzerinde vekil kılınması, malın
    yönetiminin kendisine bırakılmasıdır.
    277 Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 130-132
    278 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 17, 18, 40, 120; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 45/Câsiye, 27; 48/Fetih, 14
    279 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 7/A'râf, 158; 25/Furkan, 2; 39/Zümer, 44; 42/Şûrâ, 49; 43/
    Zuhruf, 85; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9
    280 6/En'âm, 73; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 6; ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 26; 17/İsrâ, 111; 22/Hacc, 56; 25/Furkan,
    26; 40/Mü'min, 16; 64/Teğâbün, 1
    281 57/Hadîd, 7
    • 152 •
    Ahmed Kalkan
    Yahut başkasından kendisine geçmesi, kendisi başkasının yerine geçip
    mala sahip olmasıdır. Mal denilen şey, böyle insandan insana geçen, insanların
    mülkiyetini birbirinden devraldıkları bir şey olduğu için âyette “cealeküm
    müstahlefîne fîh; başkasının yerine geçirildiğiniz, başkasının ardından
    size verilen şey” diye nitelendirilmiştir.
    Şimdi insan, mülkiyeti geçici olarak elinde bulunan malı Allah yolunda
    harcarsa, aslında kendi malını değil; Allah’ın malını harcamakta; O’nun
    adına, O’nun yoluna vermektedir. Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna
    göre, neden Allah’ın malını, Allah’ın emrettiği yere harcamaktan çekinir,
    niçin kendisini mutlu edecek şeyden geri kalır? Hz. Peygamber’in (s.a.s.)
    şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu ‘malım,
    malım’ der. Yiyip tükettiğinden, ya da giyip eskittiğinden, ya da sadaka
    verdiğinden başka senin malın mı var? (Çünkü bundan ötesi başkasının eline
    geçecektir).” 282
    Dünya ve içindekiler Allah’ındır. Oturmuş olduğumuz ev, binmiş olduğumuz
    arabalar, uçaklar, tarlalarımız, bahçelerimiz, ev eşyalarımız, stoktaki
    mallarımız kısacası kendimiz de dâhil her şey Allah’ındır. Allah Teâlâ
    zenginliğinin ve imtihanının gereği insanlara mal vererek zenginleştirir ve
    onlardan şükür ve infak etmelerini bekler.
    Bir zaman sonra tasarruf yetkisi kendisinde olması hasebiyle vermiş
    olduğu malları bir şekilde geri alır (yangın, deprem, hırsızlık, iflas, vs.) ve
    kulunun sabrını ölçer. Eğer zenginseniz bilin ki mallarınızı ticari bir zekânızla
    kazanmadınız. Allah öyle diledi ve zengin oldunuz. Eğer fakirseniz
    yine bilin ki ticarî zekâsızlıktan fakir olmadınız. Allah (c.c.) öyle diledi ve
    siz fakir oldunuz. Allah (c.c.) bir kuluna zenginlik ya da fakirlik dilemişse
    gerekli sebepleri de yaratır.
    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
    “Hak Melik olan Allah pek yücedir. Ondan başka ilâh yoktur; Kerîm olan
    Arş’ın Rabb’idir.”283
    282 Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî, Vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
    283 23/Mü’minûn, 116
    • 153 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Oldukça kudretli, mülkünün sonu olmayan (Allah)ın yanında doğruluk
    makamındadırlar.” 284
    “De ki: ‘Ey mülkün sahibi Allah’ım, dilediğine mülkü verirsin ve dilediğinden
    mülkü çekip alırsın…” 285
    Allah, gerçek mülk sahibidir. O’nun bu sıfatı, yücelik, büyüklülük ve üstünlük
    sıfatlarındandır. Her şeye egemen olan, bütün işleri bir düzen içinde
    yürütüp idare eden O’dur. Kulları üzerinde mutlak tasarruf sahibidir. Emir
    ve yasaklar koymak, sonra da bunlara uyanları ödüllendirmek, uymayanları
    da cezalandırmak O’nun hakkıdır. Yer ve gökler O’nundur. Bütün her
    şey O’nun mülküdür. İnsanlar O’nun kulu ve kölesidirler, daima O’na muhtaçtırlar.
    286
    Melik ismi, gerçek anlamda her yönüyle yalnız Allah içindir. Bu sıfat,
    Allah’ın diğer bütün kemâl sıfatlarının var olmasını zorunlu kılar. Çünkü
    gerçek bir melik olan varlığın hayat, kudret, irâde, görme, işitme ve konuşma
    gibi sıfatlara sahip olmaması düşünülemez. Emretmeyen ve yasaklamayan,
    ödüllendirmeyen ve cezalandırmayan, veren veya vermeyen, aziz
    veya zelil kılmayan, ikram ve ihsanda bulunmayan, intikam alamayan veya
    affedemeyenn, alçaltamayan veya yükseltemeyen, emir ve yasaklarını kullarına
    tebliğ edecek peygamberler gönderemeyen bir varlık nasıl melik olarak
    nitelenebilir ki? Gerçek melik olan bir varlıkta, bu sıfatlardan hangisi
    bulunmaz ki?
    Görünen o ki, Allah’ın isim ve sıfatlarını inkâr edenler, kendi melikliklerini
    Allah’ın melikliğinden daha mükemmel ve üstün görmektedirler.
    Bunlar kendileri için kabul ettiklerini Allah için kabul etmemektedirler.
    Oysa gerçek meliklik sıfatı, emrinde bulunan şeyler üzerinde tasarruf edebilmeyi
    zorunlu kılar. Bu varlıkta olan her şey Allah tarafından yaratılmıştır.
    Bu yüzden O’nun eksiksiz ve mükemmel melikliği başkasına dayanmaz.
    Buna karşılık her varlık O’na dayanır. Var olmaları, O’nun yaratması ve dilemesine
    bağlıdır.
    284 54/Kamer, 55
    285 3/Âl-i İmrân, 26
    286 Teysiru’l-Kerîmi’r-Rahmân, c. 5, s. 620
    • 154 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın gerçek mülk sahibi olması, O’nu övmekle yakından ilgilidir.
    Bu yüzden “Mülk de O’nun, hamd de O’nun”287 denilmiştir. Allah’ın hamd
    ve mülk sahibi olması konusunda insanlar üç kısma ayrılmışlardır. Peygamberler
    ve onların izinden gidenler, mülk ve hamdin yalnız Allah’a ait
    olduğunu kabul ettiler. Bunlar, Allah’ın mutlak Kaadir olduğunu, hüküm
    ve hikmet sahibi olduğunu ve bütün kemâl sıfatların O’nda bulunduğunu
    kabul etmişler, O’nu her türlü eksiklikten ve varlıklara benzemekten tenzih
    etmişlerdir.
    Allah, gerçek Rab, gerçek Melik ve gerçek İlâhtır. O, Rab oluşu ile bütün
    varlıkları yaratmış, Melik oluşu ile hepsine üstün gelmiş, İlâh oluşu ile de
    onlara kendisine ibâdet etmelerini emretmiştir. Bu üç kavramın içerdiği
    derin anlamları, yücelik ve ululuğu iyi düşünmemiz gerekir. Allah bu üç
    kavramı en güzel bir ifade ve üslup ile Nâs sûresinde birlikte zikretmiştir:
    “İnsanların Rabb’i, İnsanların Meliki/Mâliki ve İnsanların İlâhı”. Bu üç
    tamlama, imanın bütün temellerini ve Allah’ın güzel isim ve sıfatlarının
    anlamlarını kapsamaktadır. Bu üç ifade, el-Esmâü’l-hüsnâ’nın anlamlarını
    şöyle kapsar:
    İnsanların Rabb’i kavramı Allah’ın şu isim ve sıfatlarını kapsamaktadır:
    Kaadir, Hâlik, Bâri’, Musavvir, Hayy, Kayyûm, Alîm, Semî’, Basîr, Hasen,
    Mün’im, Cevâd, Mu’tî, Mâni’, Dâr, Nâfi’, Mukaddim, Muahhir, Mudıll ve
    Hâdî. Allah bu ve benzeri birçok isim ve sıfatı hakkıyla hak edendir.
    İnsanların Meliki/Mâliki kavramı, Allah’ın emreden, yasaklayan, aziz
    veya zelil kılan gibi kulları üzerinde dilediği şekilde tasarruf sahibi olduğunu
    belirten isim ve sıfatları kapsar. Allah’ın gerçek Melik/Mâlik olduğunu
    belirten isim ve sıfatlar şunlardır: Azîz, Cebbâr, Mütekebbir, Hakem, Adl,
    Hâfıd, Râfi’, Muizz, Mudıll, Azîm, Celîl, Kebîr, Hasîb, Mecîd, Velî, Müteâlî,
    Mâlikü’l-mülk ve Muksit. Tüm bu isim ve sıfatlar, Allah’ın mülk sahibi oluşuna
    ve dilediği şekilde tasarruf yetkisine sahip olduğuna işaret etmektedir.
    İnsanların İlâhı kavramı ise, Allah’ın bütün celâl ve kemâl sıfatlarını
    kapsar. Güzel ve yüce isim ve sıfatların tamamı bu ifadenin kapsamına girer.
    Böyle bu üç isim (Rab, Melik/Mâlik, İlâh) esmâ-i hüsnânın bütün anlamlarını
    kapsamış olmaktadır.
    287 64/Teğâbün, 1
    • 155 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Allah’ın bu isimlerle kendisine sığınanları koruması, himayesine alması,
    insan ve cinlerin şerlerine ve vesvese vermesine mâni olması haktır. 288
    Allah bizim tek Rabb’imiz, Mâlik’imiz ve İlâh’ımız olduğuna göre, sıkıntı
    ve musibet zamanlarında O’na sığınmaktan başka çaremiz yoktur. Bizim
    O’ndan başka bir sığınağımız, barınağımız ve mâbudumuz yoktur. Bu
    yüzden sadece O’na duâ edilmeli, yalnız O’ndan korkulmalı ve O’na umut
    bağlanmalıdır. O’ndan başka kimse gerçek anlamıyla sevilmemeli, boyun
    eğilmemeli ve itaat edilmemelidir. Yalnız O’na güvenip dayanılmalıdır. Zira
    umut bağladığın, korktuğun, duâ ettiğin, kendisine güven duyup dayandığın,
    seni terbiye eden, işlerini üstlenip onları bir düzene koyan ve idare
    eden Rabb’indir. O’ndan başka Rab yoktur. O, aynı zamanda senin ve bütün
    varlıkların gerçek Mâlik’idir. Biz de dâhil bütün varlıklar O’nun mülküdür.
    Rabb’imiz ve Mâlik’imiz olan, aynı zamanda bizim gerçek ve tek İlâh’ımız
    ve mâbudumuzdur. O’na ibâdet etmekten, kulluk yapmaktan uzak durmamalıyız.
    Bizim O’na olan ihtiyacımız, hayata ve ruha olan ihtiyacımızdan
    daha fazladır. O, hepimizin ve bütün varlıkların gerçek İlâh’ıdır. O’ndan
    başka ilâh yoktur.
    Gerçek bir Rabb’e, Mâlik’e ve İlâh’a sahip olduğunun bilincinde olanlar,
    O’ndan başkasına sığınmaz, O’nun dışında kimseden yardım istemez
    ve O’nun himayesinden başka himaye aramazlar. Allah, gerçek Rab, Melik/
    Mâlik ve İlâh olmakla, kendisine iman edenlerin tek koruyucusu, hâmîsi,
    yardımcısı, destekleyicisi ve dostudur. Onların bütün işlerini üstlenmiş ve
    himayesine almıştır. Kul, sıkıntı ve felâket anlarında, düşmanlarıyla karşılaştığı
    anlarda nasıl Rabb’ine, Melikine/Mâlik’ine ve İlâh’ına sığınmasın
    ki!? 289
    El-Melik: Her şeyin hâkimi demektir. El-Melik; Bütün kâinatın sahibi
    ve mutlak sûrette hükümdarı anlamındadır. “De ki: İnsanların Rabbine sığınırım.
    İnsanların melikine, insanların (gerçek) İlâhına.”290 Allah’ın ‘Melik’
    sıfatı O’nun var olan her şeyin sahibi olduğu anlamına gelir. Bizim gördüğümüz
    ve göremediğimiz varlıkların her birinin içinde yaşadığı âlemlerin
    yaratıcısı ve tek sahibi O’dur. Yaşadığımız evrenin ezelî ve ebedî hükümdarı
    da O’dur.
    288 İbn Kayyim, Bedâiu’l-Fevâid, c. 2, s. 249
    289 İbn Kayyim, Fevâid, c. 2, s. 248
    290 114/Nâs, 1-3
    • 156 •
    Ahmed Kalkan
    Tüm yıldızlar, insanlar, hayvanlar ve bitkiler, göremediğimiz âlemlerde
    yaşayan cinler, şeytanlar, melekler ve daha bilemediğimiz bütün varlıklar
    Allah’ın emri altındadır. Sayısız âlemin mülkünü elinde bulunduran ve buralarda
    hüküm süren olağanüstü düzenin hayat bulmasını sağlayan yalnızca
    âlemlerin Rabbi olan Allah’tır.
    Sonsuz kudret sahibi bir Yaratıcı’ya tâbi olduğunu bilen bir insanın,
    kendisini başıboş görmesi mümkün değildir. Her şeyden haberdar, her
    şeye güç yetiren, her şeyi gören ve işiten bir Yaratıcı tarafından yaratıldığını
    bilen bir insan, O’na karşı sorumlu olduğunu da bilmelidir. Nitekim
    mü’minlerin içinde bulundukları bu düzenin tek bir sahibinin olduğunu
    bilmeleri, onları doğal olarak yaptıkları her işte, her şeye ve herkese hâkim
    olan, her dilediğini yerine getiren Allah’a yöneltir. “Hak hükümdar olan Allah
    yücedir. Onun vahyi sana gelip tamamlanmadan evvel, Kur’an’ı (okumada)
    acele etme ve de ki: ‘Rabbim, ilmimi arttır.”291 “Hak Melik olan Allah pek
    yücedir, Ondan başka ilâh yoktur; Kerim olan Arş’ın Rabbidir.”292;“O Allah
    ki, O’ndan başka ilâh yoktur. Melik’tir; Kuddûs’tur; Selâm’dır; Mü’min’dir;
    Müheymin’dir; Aziz’dir; Cebbar’dır; Mütekebbir’dir. Allah, (müşriklerin) şirk
    koştuklarından çok yücedir.” 293
    Mülk ve milk masdarları, kuvvet mânâsında müşterektirler. Ancak,
    mülk, milki de gerektirir; dolayısıyla her melîk mâliktir; fakat her mâlik
    her zaman hüküm sahibi, yani melîk değildir. Mülk: İnsanlar üzerinde emir
    ve nehiyle tasarruftur, şuurlu varlıklar üzerinde hüküm ve hükümet etmeye
    mahsustur. Bundan dolayı, “insanların meliki”, fakat “eşyanın mâliki” denir.
    Beşerî mânâda mülkün değeri, idare olunanlara ve idarecideki zâtî vasıflara
    göre büyür veya küçülür. Allah’ın mülküne ise, hiçbir hükümranlık
    yaklaşamaz. Zira O, bu hükümranlığa, memleketini (yarattığı tüm mülkü)
    ve oradaki insanlar da dâhil bütün varlıkları, yoktan var etmekle hak sahibidir.
    Öte yandan, bu hükümranlığın, Kendisinden alınması da söz konusu
    değildir. Allah öyle bir Meliktir ki, buyurma, yok etme, öldürme, diriltme,
    azaplandırma, mükâfatlandırma gibi işlerde istediği gibi, ne ortağı ne Kendisini
    engelleyebilecek olanı olmaksızın, istediği hususta istediği gibi tasarruf
    eden gerçek Meliktir. Böylece, anlaşılıyor ki, O hakiki ve mutlak tek
    291 20/Tâhâ, 114
    292 23/Mü’minûn, 116
    293 59/Haşr, 23
    • 157 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Meliktir. Beşerî hükümdarlar hakkında mülk, mecâzîdir. Allah bu durumu,
    hasr ifâdesiyle “lehu’l-mülk; O’nundur mülk”294; “Ellezî bi yedihi’l-mülk; hükümranlık
    elinde olan”295 gibi, birçok âyette bildirmektedir.
    Dikkati çeken bir durum da, -bu gerçeğe rağmen- insanların İlâhî hükümranlığı,
    kendilerince bilinen hükümdarlık kavramı ile karıştırmamaları
    için, Allah’ın mülkünü belirten tâbirlerin mücerred olarak getirilmemesidir.
    Bunlar muzâf kılınmak veya tavsif edilmekle, nasıl bir mülk karşısında
    bulunulduğu gösterilmiştir: “Mâlik-i yevmi’d-dîn; Din gününün Mâliki/
    sahibi (veya Melik’i)”296; “el-Melikü’l-Hakk; Hakiki Hükümdar”297; “el-Melikü’l-
    Kuddûs; Her türlü eksiklikten münezzeh Hükümdar”298; “Melikü’n-nâs;
    Bütün insanların hükümdarı”299; “Mâlikü’l-mülk; Mülkün mutlak sahibi”300.
    Bu son vasfın geçtiği pasajda O, ancak Ulûhiyetin sahip olabileceği birçok
    sıfatla (hayat vermek, öldürmek vb. nitelenmiştir. Bundan ötürü, et-Taberî:
    “Dünya ve âhiretin mülkü, yalnız Kendisine âit olan” diye tefsir etmiştir.
    Melîk ismi, yalnız bir Mekkî âyette, “Melîk Muktedir” 301 terkibiyle gelmiştir.
    “Tam Kudretle Güçlü olan Hükümdar” anlamına gelen bu vasıf, özel isim
    durumundadır.
    Mâlikü’l Mülk: Mülkün ebedî sahibi: Cenâb-ı Hakk’ın mülk üzerinde
    hem sahipliği, hem de hükümdarlığı vardır. Mülkünü dilediği gibi tasarruf
    eder ve aynı zamanda onda geçerli olan yasaları koymak sûretiyle dilediği
    gibi hükmetme hakkı da O’na âittir. Bu hususta hiçbir ortağı, dengi ve yardımcısı
    yoktur. Mülk denilince dünyası ve uhrâsı ile kâinatın tümü anlaşılır.
    Bizzat insan da O’nun kulu olarak, mülküne dâhildir.
    Allah Teâlâ mülkün hem sâhibi, hem hükümdârıdır. Mülkünde dilediği
    gibi tasarruf eder. Hiçbir kimsenin O’nun bu tasarrufuna itiraz ve tenkide
    hakkı yoktur. Dilediğine verir, dilediğinden alır. Mülkünde hiçbir ortağa ve
    yardımcıya ihtiyacı yoktur.
    294 35/Fâtır, 13
    295 67/Mülk, 1
    296 1/Fâtiha, 4
    297 20/Tâhâ, 114; 23/Mü’minûn, 116
    298 59/Haşr, 23; 62/Cum’a, 1
    299 114/Nâs, 2
    300 3/Âl-i İmrân, 26
    301 54/Kamer, 55
    • 158 •
    Ahmed Kalkan
    Mâlik-i Yevmi’d-Dîn: Din gününün sahibi. “Din gününün mâlikidir.” 302
    İnsanların öldükten sonra dirilecekleri, biraraya gelerek hesaplarını verip,
    âkıbetlerini görecekleri gün, din günüdür. O gün insanın başkalarıyla, hatta
    kendi anesi, babası, eşi ve çocuklarıyla bile ilgilenmeye ne hali, ne fırsatı
    vardır. Din gününün şiddeti ve olağanüstü korkusu, herkesi kendi derdine
    düşürür. Allah o diriliş gününü diğer adıyla din gününü Kur’an’da şöyle
    tarif etmektedir: “Din gününü sana bildiren şey nedir? Ve yine din gününü
    sana bildiren şey nedir? Hiçbir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeyle güç
    yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah’ındır.” 303
    O gün dünya hayatında kişinin en çok değer verdiği ilişkiler Allah’ın
    azâbı karşısında paramparça olur. Artık insanlar arasındaki dünyevî yakınlıkların,
    soy bağlarının hiçbir anlamı kalmamıştır. Tek değer, kişinin
    imanıdır. Hiç kimse, kimseye yardım edemez. Ancak öyle bir irâde yardım
    edebilir ki Cennetin sonsuz nimetlerine de, cehenemin çılgın yanan ateşine
    de, görevli meleklere de hâkim olsun... Bu, insanın Allah dışında yardım
    beklediği tüm kapılarının kapanmış olması demektir. İçinde bulunduğu bu
    zor durumdan onu ancak Allah kurtarabilir. O da yine Allah’ın dilemesine
    bağlıdır.
    Kişi din gününün tek sahibi olan Allah’ın huzurunda ilk yaratıldığında
    olduğu gibi yalnızdır. Dünyadaki yaşamı süresince her yaptığı, her düşündüğü
    Allah tarafından gözler önüne serilir. En ufak bir ayrıntı dahi unutulmaz.
    Allah azamet ve şânına yaraşır bir ortam yaratır ve yarattığı kullarından
    hesap sorar. Ancak, kimi dilerse rahmetiyle kurtarır. İnkârcıların kahredici
    bir pişmanlığa sürüklendiği bu günde mü’minler, sevinçli ve coşkuludurlar.
    “... O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük
    düşürmeyecektir...” 304 Çünkü Allah, “elçilerine ve iman edenlere, hem dünya
    hayatında hem de şâhitlerin (şâhitlik için) duracakları gün yardım edeceğini”
    305 vaad etmiştir. İşte o günün sahibi, yalnız Allah’tır ve emir O’nundur.
    İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibarettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak)
    bakıp duruyorlar. Derler ki: “Eyvahlar bize; bu, din günüdür. Bu, sizin
    302 1/Fâtiha, 4
    303 82/İnfitâr, 17-19
    304 66/Tahrîm, 8
    305 40/Mü’min, 51
    • 159 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    yalanladığınız (mü’mini kâfirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür.” 306;
    “O gün, yalanlayanların vay haline. Ki onlar, din gününü yalanlıyorlar. Oysa
    onu, ‘sınır tanımaz, saldırgan’, günahkâr olandan başkası yalanlamaz.” 307
    Bu vasıf, Allah’ın hâkimiyet ve sahibiyetinin âhirete tahsis edildiği intibaını
    vermektedir. Kur’ân-ı Kerim’in başka birkaç âyeti de, bu kabildendir:
    “Sûra üfleneceği gün, hükümranlık O’nundur.”308; “O gün emir yalnız Allah’ındır.”
    309 gibi. Müfessirler âyette geçen Allah’ın âhirete ait hükümranlığını şu
    şekilde açıklamışlardır:
    Maksat, o günün ehemmiyetini bildirmek, o günü ta’zim etmektir.
    2) Dünya hayatında zâhiren, hem mülk hem de milk Allah’tan başkaları
    için de doğrudur. Ama o gün, bunlar zâhirî bakımdan da zâil olacaklardır.
    Onun mâlikiyet ve melikiyeti tam bir zuhurla açığa çıkacaktır.
    3) İlk ferdinden son ferdine varıncaya kadar, bütün insanlar o gün bir
    araya toplanacaktır. İnsanların İlâhî hükümranlık hakkında tek bildikleri
    husus vardır. Fakat o gün; bu hükümranlık, başka zamanlarda anlaşıldığından
    son derece fazla olarak, topyekün insanlar tarafından bir anda müşâhede
    olunacaktır.
    4) Allah Teâlâ’nın hikmeti, bu dünyada sebepleri koymayı dilemiş, insanı
    da bu nizama uymakla yükümlü kılmıştır. Hikmet; izzet ve kudrete
    gâliptir. Dolayısıyla sebepler dairesi, itikad dairesine gâliptir. Bu iki zıt kavramdan
    ortaya çıkan âhenk sâyesinde mü’min, bir taraftan Allah’ın izzetini
    unutmaktan kurtulurken, öbür taraftan yaşayış planında sebepler düzenini
    ihmal etmekten kurtulmaktadır. Din gününde, Allah’ın izzetini perdeleyen
    bu nizam kaldırılıp her şeyin mâhiyeti, içyüzüyle ortaya çıkacaktır. İtikad
    dairesi, sebepler dairesine gâlip geleceği, bütün hüküm ve mülkün Allah’a
    âit olduğu tam bir şekilde ortaya çıkacağı içindir ki, böyle bir tahsis vârid
    olmuştur. 310
    306 37/Sâffât, 19-21
    307 83/Mutaffifîn, 10-12
    308 6/En’âm, 73
    309 82/İnfitâr, 19
    310 Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, s. 127-128
    • 160 •
    Ahmed Kalkan
    Mülk ve Melekût; Eşyanın İki Yüzü
    Mülk: Bir şeyin (veya hâdiseni) dış yüzü, görünen ciheti demektir. Melekût
    ise: Bir şeyin (veya hâdisenin) iç yüzü, görünmeyen ciheti, hikmet
    tarafıdır. Ruhlara ve nefislere mahsus gayb âlemidir. Mülk âlemini idare
    eden İlâhî kanunlardır, saltanat ve rubûbiyet demektir.
    Yemek yiyen adam ve otlayan koyun. İkisi de gıdalarını görür ve ağızlarına
    alırlar, ama biri dudaklarını yerlere sürterek, diğeri eliyle. Bu insanın
    şerefindendir, ama iş bu kadarla kalırsa insanın gerçek üstünlüğü tam
    olarak ortaya çıkmaz. Asıl fark, “mülk” dediğimiz bu görünen olayın arkasındaki
    melekûtiyetten, yani iç yüzden doğar. İnsan, yediği yemekteki
    vitaminden, kaloriden haberdar; hayvan ise ağzına ne götürdüğünün bile
    farkında değil. Bir İlâhî ilhamla, gıdasını tanır, o kadar. Demek ki, hayvana
    melekûtiyet ciheti kapalı. Eşyanın sadece dış yüzlerini görüyor, o da çok
    sathî olarak...
    Mânevî çok rızık ve nimetler isteyen insanlığı Yaratıcımız bize ihsan
    ettiğinden, mülk ve melekût âlemi gibi geniş bir nimet sofrasını, akıl ve yetenek
    ellerimizin yetişeceği oranda bize açmıştır. Sadece mü’minlerin değil;
    bütün bir insanlık âleminin istifadesine sunulan maddî ve mânevî nimetler
    ve insanın aklını kullanarak bu nimetlerden faydalanabileceği sözkonusudur.
    Sıkça sele mâruz kalan bir bölgede baraj inşâ ediliyor ve ortalığı kasıp
    kavuran, evler yıkıp ocaklar söndüren aynı selden bu defa elektrik üretiliyor,
    yuvalar aydınlatılıyor. İşte bu selin mülk ciheti tahriptir, melekûtu ise
    ışık ve aydınlık. Bir zamanlar petrole herkes hor bakardı, bir beldede sızıntısına
    rastlansa hemen kapatılırdı. Adı da ona göre verilmişti: Katran. Şimdi
    ise o katran bütün teknolojinin vazgeçilmez temeli oldu ve ülkeler onun
    yüzünden savaşlara giriyorlar. Demek ki, önceki petrolün mülk cihetine
    bakılıyordu, tıpkı aynanın arka yüzüne bakma gibi. Şimdi ise o mülkün altındaki
    parlak ve kıymetli melekûta varıldı ve petrol artık başlara taç oldu.
    İşte insanı hayvandan ayıran en önemli özellik, akıl sahibi olması, yaşadığı
    mülk âleminin iç yüzünü de düşüNebîlmesi, bir derece keşfedebilmesi, anlayabilmesi
    ve ondan istifade edebilmesi.
    İnsan, bu âlemin küçük bir misâli olduğuna göre, bütün varlık âleminde
    hüküm süren hakikatleri küçük bir ölçüde, ama daha berrak bir şekilde
    insanda da okumak mümkün. İnsanın görünen kısmı mülk âleminden,
    • 161 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    görünmeyen cihetleri ise melekûtiyetten haber verir. Bir bakıma, insanın
    iç organları da melekûtiyetten sayılır. Bir cevizin de kabuğu mülk, içi melekûttur.
    Bir damla suda kaynaşan milyarlarca mikrop, bir gram toprakta
    oynaşan yine milyarlarca bakteri de melekûtiyetten haber verirler; su ve
    toprak ise mülk âlemindendir. Fakat melekûtiyet denildiği zaman, daha
    çok, eşyada câri olan kanunlar, bedenlerde hükmeden ruhlar ve hâdiselerin
    iç yüzünde saklı hikmetler hatıra gelir. Madde âlemi, görünsün görünmesin,
    mülk olarak kabul edilir. Yerin her yanını kaplamış çekim kuvveti,
    semâyı hıncahınç doldurmuş melekler, karanlık dehlizleri, mağaraları yurt
    edinmiş cinler âlemi, her hâdisenin hfızedildiği levh-i mahfûz, onun küçük
    bir misâli olan insan hâfızası, arş, âlem-i misâl bütün bunlar, hep melekûtiyet
    âleminden.
    Her şeyin içine melekût, dışına da mülk denir. Bu itibarla insan ile kalp,
    birbirine hem zarf, hem mazruf olur. Çünkü insan mülk cihetiyle kalbe zarf
    olur. Melekût cihetiyle de mazruf olur. Mazruf, zarfa konulan şeye deniliyor.
    Mülk âleminde insan kalbi, bedenin içinde yer almıştır. Yani beden
    zarftır, kalp ise mazruftur, bedene yerleştirilmiştir. Melekût cihetinde ise
    kalp zarf olur, beden mazruf. İnsanın melekût ciheti mânevî kalbidir, ruhudur,
    aklıdır. Her canlıda olduğu gibi insanda da esas olan ruhtur, beden ise
    onun hizmetine verilmiş bir ordu gibi. Ruhun bir sıfatı olan hayat, bedenin
    içini de dışını da kaplamış. Diğer bir sıfatı: İlim. İnsan bu sıfat ile bedeni
    bütünüyle bilir, içine alır.
    Ruhun bir özelliği; sevgi. İnsanoğlu saçını da sever, elini de; gözünü
    de sever, midesini de. Demek ki sevgi sıfatı bütün bunları kuşatmış, içine
    almış durumda. Kâinatın da melekûtiyet ciheti, yani onda hükmeden kanunlar
    manzûmesi her varlığı kaplamış, hükmü altına almış bulunuyor. Ve
    her şey melekûtiyetten idare ediliyor.
    Melekûtun bir başka mânâsı da hâdiselerin bilemediğimiz hikmet
    yönü. Meselâ, hastalığın mülk ciheti, yani görünen veçhesi ıstıraptır, acıdır,
    elemdir. Melekûtiyet ciheti ise günahlara keffâret olması, insanı mânen
    yüceltmesi, kalbini dünyadan âhirete, halktan Hakk’a çevirmesi gibi nûrânî
    meyveler. Hastalığın çirkin görülen ciheti aynanın renkli yüzüne benziyor;
    mânevî faydaları, uhrevî meyveleri ise aynanın parlak yüzü gibi. Zâten o
    parlak yüzdeki güzellik de arka yüzdeki karışık renklerden, koyuluktan, siyahlıktan
    doğmuyor mu? İşte hastalığın bu mülk ciheti çirkin göründüğü
    • 162 •
    Ahmed Kalkan
    içindir ki, mikroplar ona sebep kılınmış ve insanların şikâyetleri bunlara
    yönelmiştir. Bazı olayları veya eşyayı, İlâhî kudret doğrudan yaratıyor. Zira
    bunların mülkleri de melekûtları da parlak ve güzel görünüyor, itirazlara,
    şikâyetlere konu olmuyorlar. Ama hikmetini insan aklının idrâk edemediği,
    görünüşte çirkin, fakat gerçekte güzel olan olaylar için sebepler yaratılıyor
    ve iş o sebepler eliyle icrâ ediliyor. Sebepleri takdir eden de, neticeyi
    yaratan da Allah; ama İlâhî hikmet birçok icraatlara sebepleri perde kılmış.
    Hayat gibi, hem mülk hem de melekût ciheti parlak olanlarda ise kudretin
    faâliyeti doğrudandır, sebepler vâsıtasıyla değil.
    İnsanın mâruz kaldığı musîbetler, belâlar ve felâketlerin de kabirle başlayan
    ebed yolculuğunda ne büyük bir lütuf olduğu ölümden sonra anlaşılacak.
    Ama kâmil bir mü’min, “kaderin her şeyi güzeldir” diyerek o melekûtu
    bu mülk âleminde hisseder. “Ölmeden önce ölmenin”, daha doğru
    bir şekilde “öldükten sonra da en güzel şekilde yaşamanın” sırrına ermekle
    belâlarda sefâyı yakalar ve musîbetlerden kendi ebedî mutluluğu adına
    âzamî derecede istifâde eder. İmanın iki dünya saâdetine vesîle olmasının
    bir yönü de bu olsa gerek.
    Güneş ve ay’ın yüzleri parlak olduğu gibi, gecenin ve bulutların da iç
    yüzleri ışıklıdır. Güzellik iki kısımda incelenir, birisi “hüsn-i bizzat”, yani
    zâtında güzel. Diğeri ise “hüsn-i bi’l-gayr”, yani neticeleri güzel. Güneş ve
    ay parlaktır, ışık sahibidir, yani bizzat güzeldir. Bulutlar ve gece ise ilk bakışta
    karanlık görünürler, ama bulutları aşarsanız güneşe varır, geceyi delerseniz
    gündüze kavuşursunuz. Yani bunların da içyüzleri güzeldir.
    İşte bu örnek gibi, sağlık bizzat güzeldir, hastalık ise neticesi itibarıyla.
    Yemek bizzat güzeldir, perhiz yapmak ise neticesi itibarıyla. Gül bizzat
    güzeldir, gübre ise neticesi itibarıyla. Mülk ciheti çirkin zanedilen eşyanın
    ve olayların melekût cihetiyle güzel oldukları bu cümlede veciz bir şekilde
    ders verilir.
    Melekûtun bir başka ciheti: Eşyanın bir sûreti, bir de hakikati var. Sûret
    mülk ciheti, hakikat ise melekûtiyet cihetidir. Bütün hakikatler İlâhî isimlere
    dayandığına göre melekûtiyet ciheti doğrudan doğruya esmâ-i İlâhiyeye
    bakar. İlmî bir yazının mülk ciheti harflerdir, melekûtu ise mânâsı. İşte o
    mânâdır ki, yazarına “âlim” dedirtir. Yani yazının melekût ciheti “âlim” ismine
    bakar, ona dayanır. Semâ büyük bir sayfa; her bir yıldız bir harf gibi. O
    • 163 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    sayfayı dikkatle okuyanlar “Aziz, Cebbâr, Kaadir, Kayyûm” gibi İlâhî isimlere
    hemen intikal ederler. Kâinat kitabını okuyup tefekkür eden ve imanını
    amele dökebilenlere ne mutlu! 311
    Din Günü
    “Din günü” kavramı, “gün” anlamına gelen “yevm” kelimesiyle; “itaat,
    hesap, ceza (yapılan işin tam karşılığının verilmesi)” gibi anlamlara gelen
    “ed-dîn” kelimesinden oluşur. Din günü: Yapılan işlerin tam karşılığının
    verilip görüleceği hesap günü anlamına gelir. Bu tanımda geçen “gün” kelimesi,
    bir gün ve gecenin toplamı olan yirmi dört saat anlamında olmayıp,
    zaman bölümlerinden herhangi birini ifade etmektedir. Buradaki “gün”; ay,
    yıl, asır, çağ gibi bildiğimiz veya bilmediğimiz herhangi bir zaman birimi
    olabilir. “Bugün dünya, yarın âhiret” sözünde olduğu gibi. Kur’an’da geçen
    ifadelerden yola çıkılarak âhiretteki bir günün bin veya elli bin sene olduğu
    anlaşılmaktadır. “Din” kelimesi ise burada, hesap, ceza, karşılık anlamlarına
    gelir.
    “Din günü” kavramının ifade ettiği başlıca anlamlar şunlardır:
    Hayrın hayır, şerrin de şer olarak görüleceği “Kıyâmet günü”.
    Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği “Ceza günü”.
    İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının
    görüleceği “Hesap günü”.
    Din gününden kastedilen, âhirettir, hesap günüdür. Kur’an’ı, Kur’anî
    kavramları, öncelikle Kur’an’la tefsir etmek en doğru yoldur. Din gününün
    ne olduğunu başka âyetler açıklamaktadır: “Sonra din gününün ne olduğunu
    nereden bileceksin? O gün, kimsenin hiç kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı
    bir gündür. O gün emir yalnız Allah’a aittir.”312 Din günü: “Bütün
    iyi ve kötü işlerin Hak ölçüsünden geçerek son tahakkukunu bulacağı ve
    birbirinden tamamen ayrılacağı son zamandır.” Gelecekte, yapılan işlerin
    tam karşılığının verileceği son gün demektir.
    311 Alâaddin Başar, Nur'dan Kelimeler, Zafer Y., c. 1, s. 130-136
    312 82/İnfitâr, 17-18
    • 164 •
    Ahmed Kalkan
    Görüldüğü gibi, Din günü, Kıyâmet gününü ifade etmektedir. Kıyâmet
    gününün, öldükten sonra dirilme, durup bekleme, sual, hesap, mîzan, sırat
    ve ceza gibi durum ve mertebeleri vardır. Şu halde Din günü, dinin mâlum
    olan mühim günü demektir ki, bundan da âhiret ve kıyâmet günü anlaşılmaktadır.
    Bu günde herkes, dünyada yaptıklarının karşılığını mutlaka
    görecektir.
    Ümit - Korku Dengesi
    Allah, Sadece Rahmet Sahibi Değil; Aynı Zamanda Âdildir de: Fâtiha
    sûresinde, Allah’ın Rahmân ve Rahîm oluşunun ardından, hemen O’nun
    “din gününün sahibi” olduğu bildiriliyor. Böylece Rahmân ve Rahîm sıfatları,
    herkesin yaptıklarının hesabını vereceği günün unutulmasına yol
    açmayacaktır. Her insan kesin olarak bilmelidir ki, Allah, sadece Rahmân
    ve Rahîm değil; aynı zamanda âdildir de. Allah, Rahmân ve Rahîm isimleriyle
    bizi önce ümitlendiriyor. “Mâlik-i yevmi’d-dîn” ile de korkutuyor.
    Cennete gitme ümidi ile ceheneme düşme korkusu arasında işlerimizi ve
    niyetlerimizi düzeltmemiz hatırlatılmış oluyor. Allah’ın her şey üzerinde
    mutlak kudrete sahip bulunması dolayısıyla, dilediğini cezalandırmak
    O’nun kudretinde ve irâdesindedir. Şu halde, din günü, âkıbetimizin hüsran
    veya saâdet içinde olmasının Allah’ın kudreti dâhilinde bulunduğuna
    inanmamızı ifade etmektedir. Bütün bunlardan anlaşılacağı gibi, din günü,
    umumi ceza ve Rabbânî adâletin günü olacaktır. O günde bizim adımıza iş
    görenler olmayacak. Parayla kapılar açılmayacak. Rüşvetler, mallar, çocuklar
    fayda etmeyecek. Dünyevî bir şey zaten yanımızda bulunmayacak. 313
    Dünyevî mahkemelerden bile korkan insanlara büyük mahkeme ve büyük
    sorgu hatırlatılmakta ve insan uyarılmaktadır. O büyük mahkemenin
    tek hâkimi vardır. O günün tek mâliki ve melikinin Allah olduğu vurgulanmaktadır.
    Fâtiha’nın ilk iki âyeti Allah, Rab, Rahmân ve Rahîm isimlerini tanıtıyor.
    Yediklerimizi, giydiklerimizi, sevdiklerimizi, beden ve ruhumuzu yaratan,
    yaşatan ve yöneteni bize bildiriyor.
    313 Bak. 26/Şuarâ, 88
    • 165 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Rahmân ve Rahîm olan Rabbimiz, Allah’a hamd etmemizi istedikten
    sonra, ceza gününün sahibi olduğunu hatırlatıyor. Kur’an’ın temel üslûbudur
    bu: Ümit ve korku; Cennet ve cehenem; rahmet ve gazab... İki gerçekle
    karşı karşıya bırakır irâde sahibi insanı. İnsan bunlardan birini tercih eder
    yaşayışıyla. Allah, bu zıtların birbirini dengelemesini ister. Ümit-korku
    dengesi hayatımıza yön vermelidir. Bu, aynı zamanda bize tebliğin metodunu
    da öğretiyor. Önce inanan - inanmayan herkese sevindirici, müjdeleyici
    olacağız. Sonra mü’minleri ayırıp, iman kardeşliği sebebiyle dost ve
    öncelikli kabul edecek; fakat herkese devamlı açıklayıcı, anlatıcı, kurtuluşa
    dâvet edip felâketi gösterip uyarıcı olacağız. Bunlardan anlamayanlar için
    korkutucu, sakındırıcı ifadeler kullanacağız.
    Kur’an, üç boyutlu, üç zamanlıdır. İfade ve mesajı bu üç zaman dilimini
    kuşatır. Kur’an, coğrafyalar üstü, yani evrensel olduğu gibi, aynı zamanda
    çağlar üstüdür, tüm zamanların kitabıdır. Kur’an, hali ve halimizi anlatırken
    mâzîyi (geçmişi) hatırlatır. Aynı zamanda insanı geleceğe hazırlar. İstikbâli
    göz önüne serer. İstikbâl denilince çoğu kimsenin aklına gençlikten sonra
    yaşanan dünyevî dönem gelmektedir. Bu, ileriyi görememektir, uzun vâdeli
    değil; küçük düşünmek ve küçülmektir. İstikbâl göklerde değil; köklerdedir;
    yani fıtratta ve kaynak Kitap’ta. İnsan, Kur’an’ın mesajından beslenerek
    bu üç zamanı yaşarsa zamâne insanı olmaktan çıkar; diri diri yaşar ve her
    yaptığı ibâdet değeri kazandığından canlı Kur’an olur. Bu şuurdaki insan,
    din günü bilinciyle hesaplı yaşar, büyük mahkemede hesaba çekilmeden
    kendi nefsini hesaba çeker.
    Bir ömür boyu sürecek maaş karşılığında birkaç saat çalışma zahmetine
    kim katlanmaz? Aynen bunun gibi, âhiret hayatıyla karşılaştırıldığında
    çok kısa olan şu fâni dünyada, milyar dolarlara değişilmeyecek
    şerefli kulluk görevini terketmek akıllılık mıdır? İnsan, çok aceleci
    ve unutkan. Allah da çok merhametli ve bizi uyarıyor ve bize din gününü
    hatırlatıyor. İstikbâl için yatırım yapmalıyız. Orada lâzım olacak azığı buradan
    hazırlayıp göndermeliyiz. Din günü şuuru bize bunları kazandırır.
    İlk ferdinden son ferdine varıncaya kadar, bütün insanlar o gün bir araya
    toplanacaktır. İnsanların İlâhî hükümranlık hakkında tek bildikleri husus
    vardır. Fakat o gün; bu hükümranlık, başka zamanlarda anlaşıldığından
    son derece fazla olarak, topyekün insanlar tarafından bir anda müşâhede
    olunacaktır.
    • 166 •
    Ahmed Kalkan
    Allah Teâlâ’nın hikmeti, bu dünyada sebepleri koymayı dilemiş, insanı
    da bu nizama uymakla yükümlü kılmıştır. Hikmet; izzet ve kudrete gâliptir.
    Dolayısıyla sebepler dairesi, itikad dairesine gâliptir. Bu iki zıt kavramdan
    ortaya çıkan âhenk sâyesinde mü’min, bir taraftan Allah’ın izzetini unutmaktan
    kurtulurken, öbür taraftan yaşayış planında sebepler düzenini ihmal
    etmekten kurtulmaktadır. Din gününde, Allah’ın izzetini perdeleyen
    bu nizam kaldırılıp her şeyin mâhiyeti, içyüzüyle ortaya çıkacaktır. İtikad
    dairesi, sebepler dairesine gâlip geleceği, bütün hüküm ve mülkün Allah’a
    âit olduğu tam bir şekilde ortaya çıkacağı içindir ki, böyle bir tahsis vârid
    olmuştur. 314
    İnsanların öldükten sonra dirilecekleri, bir araya gelerek hesaplarını
    verip, âkıbetlerini görecekleri gün, din günüdür. O gün insanın başkalarıyla,
    hatta kendi anesi, babası, eşi ve çocuklarıyla bile ilgilenmeye ne hali,
    ne fırsatı vardır. Din gününün şiddeti ve olağanüstü korkusu, herkesi kendi
    derdine düşürür. Allah o diriliş gününü diğer adıyla din gününü Kuran’da
    şöyle tarif etmektedir: “Din gününü sana bildiren şey nedir? Ve yine din gününü
    sana bildiren şey nedir? Hiçbir nefsin bir başka nefse herhangi bir şeyle
    güç yetiremeyeceği gündür; o gün emir yalnızca Allah’ındır.” 315
    O gün dünya hayatında kişinin en çok değer verdiği ilişkiler Allah’ın
    azâbı karşısında paramparça olur. Artık insanlar arasındaki dünyevî yakınlıkların,
    soy bağlarının hiçbir anlamı kalmamıştır. Tek değer, kişinin
    imanıdır. Hiç kimse, kimseye yardım edemez. Ancak öyle bir irâde yardım
    edebilir ki Cennetin sonsuz nimetlerine de, cehenemin çılgın yanan ateşine
    de, görevli meleklere de hâkim olsun... Bu, insanın Allah dışında yardım
    beklediği tüm kapılarının kapanmış olması demektir. İçinde bulunduğu bu
    zor durumdan onu ancakAllah kurtarabilir. O da yine Allah’ın dilemesine
    bağlıdır.
    Kişi din gününün tek sahibi olan Allah’ın huzurunda ilk yaratıldığında
    olduğu gibi yalnızdır. Dünyadaki yaşamı süresince her yaptığı, her düşündüğü
    Allah tarafından gözler önüne serilir. En ufak bir ayrıntı dahi unutulmaz.
    Allah azamet ve şânına yaraşır bir ortam yaratır ve yarattığı kullarından
    hesap sorar. Ancak, kimi dilerse rahmetiyle kurtarır. İnkârcıların kahredici
    bir pişmanlığa sürüklendiği bu günde mü’minler, sevinçli ve coşku-
    314 Suad Yıldırım, Kur’an’da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 127-128
    315 82/İnfitâr, 17-19
    • 167 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    ludurlar. “...O gün Allah, peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük
    düşürmeyecektir...”316 Çünkü Allah, “elçilerine ve iman edenlere, hem dünya
    hayatında hem de şâhitlerin (şâhitlik için) duracakları gün yardım edeceğini”
    vaad etmiştir. İşte o günün sahibi, yalnız Allah’tır ve emir O’nundur.
    İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibârettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak)
    bakıp duruyorlar. Derler ki: “Eyvahlar bize; bu, din günüdür. Bu, sizin
    yalanladığınız (mü’mini kâfirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür.”317 “O
    gün, yalanlayanların vay haline. Ki onlar, din gününü yalanlıyorlar. Oysa
    onu, ‘sınır tanımaz, saldırgan’, günahkâr olandan başkası yalanlamaz.” 318
    Din Gününün Tek Sahibi Allah’tır
    Âhirete, din günü denilmesinin bir sebebi de, âhiretin dinin temel
    esaslarından olmasıdır. Allah ve âhiret inancı, tevhidin tüm esaslarını
    içermektedir. Allah, âhiretin sahibi olduğu gibi; dünyanın da sahibi, mâliki
    ve meliki (yöneticisi)dir. Ama burada “Din, ceza gününün mâliki” denmiştir.
    Bunun sebebi: Bu dünyada bir kısım insanların mâliklik ve meliklik iddiasında
    bulunmalarına Allah’ın fırsat vermiş olmasındandır. O’nun dünyanın
    sahibi ve yöneticisi olduğuna karşı gelen bazı çatlak sesler olabilir.
    Ama O’nun âhiret gününün sahibi oluşuna orada itiraz eden kâfir, müşrik
    hiçbir kimse olamayacaktır. Âhirette mülk ve milk, sahiplik ve otorite yalnız
    ve yalnız O’na aittir. “Kimindir o gün hükümranlık? Elbette kahhâr olan
    tek Allah’ındır.”319; “O gün iş tamamıyla Allah’ındır.”320 Elbette âhiretin de
    dünyanın da sahibi sadece Allah’tır. Yoksa, âhiretin sahibi ve yöneticisi ile
    dünyanın sahibi ayrı ayrı güçler değildir. Ne var ki, O’nun dünyanın sahibi
    oluşu, bazı küfür çevrelerince tartışılsa bile, âhiret mâlikliği tartışmasız ve
    itirazsızdır.
    Gerçek mü’min ise, O’nun dünya mâlikliği karşısındaki tartışma ve
    itirazları ortadan kaldırmakla görevlidir.
    316 66/Tahrîm, 8
    317 37/Sâffât, 19-21
    318 83/Mutaffifîn, 10-12
    319 40/Mü'min, 16
    320 82/İnfitâr, 19
    • 168 •
    Ahmed Kalkan
    Yüce Allah’ın her şeyin tek yaratıcısı ve sahibi olduğunu bildiren pek
    çok gerçek vardır. Örneğin, kâinatın yapı taşı olarak bilinen atom ve hayat
    binasının ana maddesi olarak kabul edilen hücre. Atom, bunca küçüklüğüne
    rağmen büyük bir mûcize; Hücre, bunca görülmezliğine rağmen bir
    başka mûcize. Şüphesiz bu kâinat, her dilden okunan, her vesile ile anlaşılan
    apaçık bir gerçekler kitabıdır. Evrenin herhangi bir noktasına dikkatlice
    bakmak, Allah’a ve din gününe, yani âhirete inanmak için yeterlidir. Allah’ın
    okunan kitabı olan Kur’an’da din günü anlatılırken, görünen kâinat
    kitabından da bazı sayfalar gözler önüne serilmiştir. Böylece öldükten sonra
    dirilme işi, kıyâmet günü ve âhiret hayatı, en gerçekçi ve doğru bir şekilde
    anlatılmıştır. Şimdi, konuyla ilgili Kur’an âyetlerini ve kıyâmet gününün
    Kur’an’da geçen diğer isimlerini görelim.
    Kur’an’da Din Günü
    Din Günü anlamında “yevmu’d-dîn ifâdesi, Kur’ân-ı Kerim’de toplam
    olarak 13 yerde geçer. 321 Din günü kavramının dışında da Kur’an’da kıyâmete
    ve âhirete ait pek çok isim zikredilmiştir. 322
    321 Din Günü Anlamındaki Yevmu’d-Dîn İfâdesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 13 Yerde:) 1/Fâtiha,
    4; 15/Hıcr, 35; 26/Şuarâ, 82; 37/Sâffât, 20; 38/Sâd, 78; 51/Zâriyât, 12; 56/Vâkıa, 56; 70/Meâric, 26; 74/
    Müddessir, 46; 82/İnfitâr, 15, 17, 18; 83/Mutaffifîn, 11.
    322 Din günü gibi, kıyâmet günü anlamına gelen ve Kur'an'da geçen diğer önemli ismler şunlardır: Es-
    Sâatü: Allah tarafından bilinen ve kararlaştırılmış olan zaman demektir (30/Rûm, 12, 14, 55). El-Yevmü'l
    Hakk: Hak günü, doğruluk günü demektir (78/Nebe', 39). Yevmü'l Ma'lûm: Geleceği kararlaştırılmış
    belirli ve muayyen gün demektir (56/Vâkıa, 50). El- Vaktü'l Ma'lûm: Geleceği belli olan, Allah katında
    kararlaştırılmış bulunan vakit demektir (38/Sâd, 80-81). El-Yevmü'l Mev'ûd: Vadedilmiş, yani olacağına
    söz verilmiş gün anlamındadır (85/Burûc, 2). El-Yevmü'l Âhir: Son gün, dünya hayatından sonra gelecek
    olan hayat demektir (58/Mücâdele, 22). Yevmü'l Âzife: Yakında gelecek olan musibetler ve felâketler
    günü anlamına gelir (40/Mü'min, 18). Yevmü'n Asîr: Zor ve müşkül bir gün demektir (54/Kamer, 8; 74/
    Müddessir, 8-9). Yevmü'n Azîm: Büyük bir gün anlamındadır (6/En'âm, 15). Yevmü'l Ba's: Ölümden sonra
    yeniden dirilme günü anlamına gelir (26/Şuarâ, 87). Yevmü't-Teğâbün: Aldanmadan duyulan üzüntü
    ve esef günü anlamına gelir (64/Teğâbün, 9). Yevmü't-Talâk: Buluşma ve kavuşma günü demektir (40/
    Mü'min, 15). Yevmü't-Tenâd: İnsanların korku ve dehşetten bağrışıp çağrışacakları gün (40/Mü'min, 32).
    Yevmü'l Cem': Toplanma günü, yaratılmışların toplanacağı gün demektir (42/Şûrâ, 7). Yevmü'l-Hısâb:
    Hesap günü demektir (38/Sâd, 16, 26). Yevmü'l Hasr: Hasret günü, yapılan işlerden dolayı pişmanlık
    duyup hasret çekme günü anlamlarına gelir (19/Meryem, 39). Yevmü'l Hurûc: Dirilip kabirden çıkma
    günü anlamındadır (50/Kaf, 41-42). Yevmü'l Fasl: Hak ve bâtılın ayırt edileceği hüküm günü demektir
    (44/Duhân, 40; 77/Mürselât, 14, 38). El-Kaari'a: Çarpıcı belâ, âlemin tahribi zamanında varlıkların
    birbirlerine şiddetle çarpmalarından dolayı, insanların akıllarını alacak ve ödlerini patlatacak olan büyük
    hâdise demektir (101/Kaaria, 1-5). El- Ğâşiye: Perde günü, her şeyi sarıp kaplayan gün anlamındadır (88/
    Ğâşiye, 1). Et-Tâmmetü'l-Kübrâ: Büyük musibet ve felâket günü demektir (79/Nâziât, 34-35). En-Nebeü'l-
    Azîm: Büyük haber günü demektir (78/Nebe', 1-2). El-Hākka: Zaruri olarak gelip gerçekleşecek olan sâbit
    saat ve zaman demektir (69/Hākka, 1-3). El-Va'ad: Vâde günü demektir (70/Meâric, 42-44). El-Vâkıa:
    • 169 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Din günü ile ilgili Bazı Âyetler: “Allah, din gününün (mükâfat ve ceza
    gününün) sahibidir.”323 Bu âyet, Allah’ın ceza ve öldükten sonra dirilme gününün
    tek sahibi olduğunu, itaatkâr olanlarla, günahkâr olanların ortaya
    çıkarılıp yaptıklarının karşılığını göreceklerini belirtiyor. Allah dünyada
    zulüm yapanlara hemen cezalarını vermiyor. Ancak, zâlimlerin zulmüne
    râzı olmadığını beyan etmiş, bu emre uymayanlardan mutlaka intikam alacağını
    açıkça bildirmiştir. İşte, “din gününün mâliki” âyetinden kastedilen
    mânâ budur. Yani zerre miktarı iyilik yapan mükâfatını, yine en küçük kötülük
    yapan da cezasını görecektir.
    “(Şeytana) tâ ceza gününe kadar lânetim üzerinedir.”324 Yani ceza günü
    gelince, o da lâyık olduğu ebedî azâba kavuşmuş olacaktır. Âyetler, “din günü”
    nün, yapılan işlerin karşılığının görüleceği “ceza günü” anlamına geldiğine
    işaret ediyor. Kıyâmet gününe kadar lânete uğramış kişiler, ebedî
    azâbı hak etmiş olanlardır. Bunun için, şeytan da âhiret âleminde, lânetin
    üzerinde azâba uğrayacak, Allah’ın emrini uygun görmemenin ebedî cezasını
    çekecektir. Ayrıca âyetler, dünya hayatında, Allah’ın hükümlerini beğenmeyip
    uygun bulmayanlara, yani şeytanlaşanlara ilâhî bir ikaz niteliği
    taşımaktadır.
    “(İbrahim a.s.), ceza günü hatamı bağışlayacağını umduğum da O’dur.”325
    Âyet, Allah’ın her şeye kadir bir ma’bud olduğunu ifade ediyor. Hz. İbrahim,
    bir peygamber olduğu için, günahtan mâsumdur. Fakat bu âyette,
    insanlığa bir fazilet dersi verilmek isteniyor. Din gününe gerçekten inanmanın,
    günahlardan korunup, Allah’ın rahmetine ilticâ etmekle mümkün
    olacağı, insanlara böylece öğretilmiş oluyor.
    “Vah bize, bu ceza günüdür!’ dediler. Bu, (daha önce) yalanlamakta
    olduğunuz hüküm günüdür.” 326 Bu âyetler, din gününü yalanlayarak ona
    inanmayanların, o günde nasıl üzüntüler içinde kalacaklarını haber veriyor.
    Dünyada iken âhiret hayatını inkâr edenler, o âleme sevkedildiklerinde,
    bunun bir gerçek olduğunu görüp anlamış olurlar.
    Vuku bulacak gün, yani olacağı muhakkak olan gün demektir (56/Vâkıa, 1-2). Emrullah: Allah'ın emri,
    hükmünün geçerliliği anlamına gelir (40/Mü'min, 78; 82/İnfitâr, 19). Yevmü'l Kıyâmeh: Kıyâmet günü,
    ölülerin dirilip kalkacağı gün demektir (75/Kıyâme(t), 1-40).
    323 1/Fâtiha, 4
    324 38/Sâd, 78
    325 42/Şûrâ, 82
    326 37/Saffât, 20-21
    • 170 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an, kendine özgü üslûbuyla, bu hâdisenin mutlaka olacağını ifade
    etmiştir. İşte o gün, yaratıklar arasında Allah’ın hükmünün tecellî edeceği
    gün olacaktır.
    “Ceza günü ne zaman?’ diye sorarlar. O gün onlar ateşte yakılacaklardır.
    (Kendilerine:) ‘Fitnenizi (fesatçılığınızın cezasını) tadın! Acele isteyip durduğunuz
    şey budur işte!’ (denilecek).”327 Âyetler, koyu bir cehâlet içinde kalıp,
    apaçık örnekleri kavrayamamış kimselerin âhiret inançlarını açıklıyor. Onların
    “ceza günü ne zaman?” sözlerindeki maksatlarını bildiriyor. Bilmek
    ve öğrenmek için değil, alay etmek için sorduklarını belirtirken, onların bu
    sorularına gereken cevabı da veriyor. Din gününü yalanlayanların, kıyâmet
    gününde ateşe atıldıkları anki durumları anlatılıyor.
    “Ve diyorlardı ki: ‘Biz öldükten, toprak ve kemik yığını olduktan sonra,
    biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?’ De ki, öncekiler ve
    sonrakiler. Belli bir günün buluşma vakti için mutlaka toplanacaklardır. Sonra
    siz ey sapık yalancılar, elbette bir ağaçtan, bir zakkum ağacından yiyeceksiniz.
    Onunla karınlarınızı dolduracaksınız. Üzerine de kaynar su içeceksiniz.
    Susuzluk hastalığına tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte ceza
    gününde onların ağırlanışı bu şekilde olacaktır.” 328
    “Onlar ki, namazlarına devam ederler. Mallarında belli bir hisse vardır.
    İsteyene ve mahruma. Ceza gününü tasdik ederler.”329 Bu âyetler, Allah’a ve
    âhiret gününe iman etmenin, insan hayatındaki önemini belirtiyor. Şu âyet
    de âhireti yalanlayanların bazı temel özelliklerini açıklıyor: “(Onlar da) dediler
    ki: ‘Biz namaz kılanlardan olmadık. Yoksula da yedirmezdik. Boş şeylere
    dalanlarla birlikte dalardık. Ceza gününü yalanlardık.” 330
    “Ceza günü oraya (ateşe) girerler. Onlar ondan (hiçbir yere kaçıp) kaybolacak
    değillerdir. Ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin! Ve
    yine ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin! (O gün,) kimsenin
    kimseye yardım edemeyeceği bir gündür. O gün emir yalnız Allah’a aittir.” 331
    327 51/Zâriyât, 12-14
    328 56/Vâkıa, 47-56
    329 70/Meâric, 22-26
    330 74/Müddessir, 43-46
    331 82/İnfitâr, 15-19
    • 171 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Onlar ceza gününü yalanlamaktadırlar. Onu ancak saldırgan ve günaha
    düşkün kimse yalanlar.” 332
    Kur’an’da din günü anlamında “âhiret” ve “kıyâmet” kelimeleri de kullanılır.
    333
    Din Günü Şuuru, Kıyâmetin ve
    Ölümün Düşündürdükleri
    İnsan, teklifsiz, başıboş ve kendi keyfine bırakılmamıştır. Onun yapacağı
    işler ve yapmaması gerekenler, İlâhî hükümlerle bildirilmiştir. Dünyada
    irâdesiyle Allah’a kulluk etmesi için ona her türlü imkân sağlanmıştır. Allah’ın
    kendisine verdiği, maddî mânevî tüm imkânları O’nun istediği gibi
    kullanan kimse, dünyada ebedî hayatı kazanmış olur. Aksini yapan kişi de
    bu ebedî hayatın mutlu sonucunu elde edemez. Bunun içindir ki, her insanın
    âhiret hayatı, dünyadaki ömrüne göre değil; dünya hayatında yaptığı
    işlerine göre olacaktır.
    Ebû Hureyre (r.a.)’den, Rasûlüllah (s.a.s.)’ın şöyle buyurduğu rivâyet
    edilmiştir: “Yedi kimseyi Allah, kendi zıllinden (gölgesinden) başka bir gölge
    olmayan kıyâmet gününde kendi gölgesi altında barındıracaktır. Bunlar; 1-
    İmâm-ı âdil (adâletli müslüman devlet başkanı, idareci), 2- Rabbine itaat ve
    ibâdet eden genç, 3- Gönlü mescidlere bağlı olan kimse, 4- Birbirlerini Allah
    için seven ve yine Allah için buğz eden iki kimseden her biri, 5- Makam ve
    332 83/Mutaffifin, 11-12
    333 Din Günü Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
    a. Âhirete İman: 2/Bakara, 4, 46, 62, 123, 177; 3/Al-i İmran, 9, 25; 6/En'âm, 113; 7-A'râf,147; 9/Tevbe, 18-
    19, 44; 10/Yunus, 45; 16/Nahl, 22; 18/Kehf, 110; 27/Neml, 3; 31/Lokman, 4; 42/Şûra, 7; 70/Meâric, 2, 26.
    b. Dünya, Âhiretin Tarlasıdır: 42/Şûra, 20.
    c. Kıyâmet Alâmetleri: 27/Neml, 82; 34/Sebe', 14; 44/Duhan, 9-14; 75/Kıyâme, 7-9; 18/Kehf, 92-97; 21/
    Enbiyâ, 96-97; 43/Zuhruf, 61; 47/Muhammed, 18.
    d. Kıyâmetin Kopma Zamanı Bilinemez: 7/A'râf, 187-188; 11/Hûd, 104; 16/Nahl, 77; 21/Enbiyâ, 1.
    e. Kıyâmetin Kopması ve Tekrar Dirilmenin Dehşeti: 17/İsrâ, 58; 18/Kehf, 47; 20/TâHâ, 105-108; 21/
    Enbiyâ, 104; 22/Hacc, 1-2; 24/Nûr, 37; 27/Neml, 88; Tûr, 9-10; 77/Mürselât, 8-10...
    f. İlk Defa Yaratan Kudret, Tekrar Diriltecektir: 17/İsrâ, 49-52; 19/Meryem, 66-67; 22/Hacc, 5; 23/
    Mü'minûn, 84-85; 30/Rûm, 19; 56/Vâkıa, 57, 62; 75/Kıyame, 37-40; İnsan, 28; 79/Nâziât, 27...
    g. Dirilmeyi İnkâr: 6/En'âm, 2, 29-31; 10/Yunus, 7-8; 11/Hûd, 7; 11/Ra'd, 5; 16/Nahl, 38; 17/İsrâ, 49-52; 19/
    Meryem, 66-67; 23/Mü'minun, 81-83; 36/Yâsin, 78-79; 37/Saffat, 16-18; 56/Vâkıa, 47-50, 57, 60-62, 83-
    87; 64/Teğabün, 7; 75/Kıyame, 3-6; İnsan, 27-28; 79/Nâziât, 10-14...
    h. Din Gününün (Kıyâmet Gününün) Tek Hâkimi Allah'tır: 1/Fâtiha, 4; 6/En'âm, 73; 20/Tâhâ, 111; 22/
    Hacc, 56; 25/Furkan, 26; 43/Zümer, 67; 40/Mü'min, 16; 78/Nebe', 37; 82/İnfitar, 19.
    • 172 •
    Ahmed Kalkan
    güzellik sahibi bir kadının isteğine rağmen “ben Allah’tan korkarım” diyerek
    haram işlemeyen erkek, 6- (Gönül hoşnutluğu ile) infak ettiğinden sol elinin
    haberdar olmayacağı kadar gizli olarak sadaka veren kimse, 7- Tenhada (lisanen
    veya kalben) Allah’ı zikredip de gözü yaşla dolup taşan kişi.”334
    Kıyâmet günü evlât ve malın fayda vermediği, ancak doğruların doğruluğunun
    fayda verdiği bir gündür. Geleceğinde hiç şüphe olmayan bu günde,
    insanlar kabirlerinden çıkarak Allah’ın huzurunda toplanacak ve hiçbir
    kimse -Allah’ın izin verdikleri müstesnâ- bir diğerine fayda veremeyecektir.
    İnsanların kendi organları yaptıklarına şâhitlik edecektir.335 Kısacası bu
    günün, çok korkunç anları ve özellikleri vardır. Kıyâmet gününde insanın
    kendi yaptıklarından başka her şeyden, kesin olarak ümidini keseceği anlaşılıyor.
    Kur’an âyetlerinde ve hadis-i şeriflerde, kıyâmet tasvir edilirken, yer ve
    gök nizamının bozulmasından ve bunların mahvolup toz haline gelmesinden
    bahsedilmiştir. “O gün arz (yer) başka bir arz olup değişecek; gökler de
    değişecek...”336 Bu âyetten de anlaşıldığına göre kıyâmet, âlemin nizamının
    bozulmasının ve dünyadaki mevcut hayatın mahvolmasının ismidir. Ondan
    sonra yeni bir hayat başlayacak, bu yeni hayatın nizamı kurulacaktır.
    Kıyâmet inancı, dinin iman esaslarındandır. İnsanların davranışlarına yön
    vermede büyük etkisi olduğu içindir ki, İslâm, bu inancı kendi mensuplarının
    gönüllerine tam ve kâmil bir şekilde yerleştirmek istemiştir.
    Kur’an’ın ve hadis-i şeriflerin belirttiği din gününe ve kıyâmet gününün
    bildirilen çeşitli durumlarına, ne yazık ki insanların pek çoğu, gerektiği
    şekilde samimi olarak inanmamaktadır. Dilleri ile “kıyâmet günü haktır”
    derken, kalpleri o günden gâfil bulunanlar, dilleriyle inanmış, ancak davranışlarıyla
    o günü yalanlamış olanlardır. Şu da unutulmamalıdır ki, kıyâmeti
    davranışlarla yalanlamak, yani sanki bu gün hiç gelmeyecekmiş gibi her
    türlü günah ve kötülükler işlemek, dil ile yalanlamak gibidir. Kıyâmetin
    vuku bulacağı şüphesizdir. Çünkü bunu Allah haber vermiştir. Kıyâmeti
    inkâr etmek küfürdür. Kıyâmetin ne zaman meydana geleceğini Allah,
    kullarına bildirmemiştir. O er geç vuku bulacaktır. Şu kadar ki, onun olacağı
    zamanı kimse tayin edemez. İnsana düşen görev, böyle bir günün gele-
    334 Buhârî, Bed'ul Ezân, 384, Tecrîd-i Sarih Ter. c. 2, s. 617
    335 41/Fussılet, 20-21
    336 14/İbrâhim, 48
    • 173 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    ceğini bilmek, ona inanmak ve o gün için hazırlanmaktır. Zaten bir hadis-i
    şerifte ifade edildiği gibi, insan ölünce kendi Kıyâmeti kopmuş demektir.
    Din gününe iman etmek, öldükten sonra tekrar dirilmeye inanmak, hesap
    ve ceza meselelerini kabullenmek, İslâm dininin inanç esaslarının bir
    bölümüdür. Allah’ın tek bir ilâh olduğunu kabul etmenin hemen ardından
    bunlara inanmak gereklidir. İslâm’da ulûhiyet gerçeği ile âhiret hayatının
    hakikati birleştirilip tek temel üzerine oturtulmuş, böylece itikadî, amelî, ve
    ahlâkî değerler birleştirilerek bir bütün haline getirilmiştir.
    İslâm tasavvurunda hayatın mânası, insan ömrünün teşkil ettiği şu kısa
    zaman değildir. Hatta bu hayatın anlamını, ne bir kavmin ve toplumun yüz
    yıllar süren ömrü, ne de bütün insanların süregelen hayatı ifade edebilir.
    İslâm tasavvurundaki hayat, şu görünen dünya hayatını içine aldığı gibi,
    Allah’tan başka kimsenin bilmediği âhiret hayatını da içine almaktadır.
    Mekân itibarıyla da, üzerinde insanların yaşamakta olduğu şu yeryüzünü
    içine aldığı gibi; âhiret yurdunu da ihtiva etmektedir. Yine âlemleri kucaklarcasına
    şu görünen kâinata şâmil olduğu gibi, her türlü gerçeklerini Allah’tan
    başka kimsenin bilmediği “gayb” âlemini de kapsamaktadır. O gayb
    âlemi, ölüm ânı ile başlayıp âhiret hayatıyla son bulur. Mâhiyet itibarıyla
    hayat, dünya hayatındaki şu bilinen yaşayışı kapsadığı gibi, ikinci hayat dediğimiz
    âhiret yaşayışını da içine almaktadır.
    İşte din gününe iman etmek, böylesine zamanın sonsuz mesafesini,
    mekânın Hûdutsuz ufuklarını, hayat ve âlemlerin bitmeyen derinliklerini
    ve yüceliklerini ifade etmektedir. Bu inanç, kesinlikle kişinin dünya görüşünü
    değiştiren ve davranışlarını etkileyen bir inançtır. Her asırda olduğu
    gibi günümüzde de en önemli hususlardan biri, din gününe iman etmek
    konusudur. Bunun içindir ki, Kur’an, tevhid inancıyla beraber bu inanç
    üzerinde ısrarla durmuş, Hz. Peygamber de pek çok sözleriyle bu inancın
    önemini belirtmiştir. Her konuda hakkı bildiren Allah, hak olan âhiret konusunda
    da önemle duruyor. Eğer insan yaptıklarından sorumlu olmasaydı,
    o zaman iyilik ve kötülüğün farkı ortadan kalkmış olur, insan yaşayışı
    tamamen maksatsız ve gayesiz hale gelir, her iş neticesiz kalırdı. Oysa insan,
    maksatsız ve gayesiz olarak yaratılmamıştır. Her insan, kendi irâdesiyle
    yaptıklarının karşılığını görmeyecek olsaydı, o zaman iyilik ve kötülük aynı
    şey olur, günah ve sevâbın anlamı kalmazdı.
    • 174 •
    Ahmed Kalkan
    İnsanlar, bu dünya hayatında da az çok yaptıklarının karşılığını görürler.
    Bununla beraber şunu da unutmamalıdır ki, pek çok zâlim günahkârlar,
    kötülük yapan insanlar, bu dünyada rahat yaşarlar da, birçok iyi insan
    musibetlere mâruz kalır. Çünkü bu dünya, yapılan işlerin asıl karşılığının
    görüleceği yer değildir. İşte tüm işlerin karşılığının verileceği ve rabbânî
    adâletin tecellî edeceği an din günüdür. 337
    Allah’ın kâinat için koyduğu bazı kanunlar vardır. Adına Sünetullah
    dediğimiz bu tabiat kanunlarından biri “ceza=karşılık kanunu”dur. Yapılan
    hiçbir hareket karşılıksız değildir. Ateş yakar, ekilen tohum biter, olgunlaşan
    meyve yere düşer... Yani kâinatta neyi düşünsek, nereye göz atsak,
    Allah’ın koymuş olduğu bu “karşılık kanunu”nu görürüz. Atasözlerinde de
    “eden bulur”, “eşen düşer”, “her koyun kendi bacağından asılır”, “ne ekersen
    onu biçersin” gibi ifadeler, karşılık kanunu için örneklerdir.
    Karşılık kanunu, en büyük adâlettir. Çünkü insan, daha önceden bildiği
    esaslara uyup uymamanın neye mal olduğunu bilmekte, seçimini hür irâdesiyle
    ona göre yapma imkânına sahip olmaktadır. Bu ilâhî kanuna göre,
    herkes amellerinin karşılığını görecek, hiç kimse başkasının günahını çekmeyecektir.
    338 Bununla birlikte, ister hayır, ister şer olsun, yapılan en küçük
    iş karşılıksız kalmayacaktır.339 Bu da insanın, bahane bulma duygusunu yok
    edecek; “kendim ettim, kendim buldum” şeklinde bir neticeye varmasına
    yol açacaktır. Kâinatta her şeyin bir karşılığı olduğu gibi, yapılan hiçbir kötülük,
    kimsenin yanına kâr kalmayacaktır. Hal böyle iken, bütün karşılıkların
    görülebilmesi için, dünya hayatı elbette kâfi değildir. O zaman şöyle bir
    durumla karşı karşıya kalırız: Bir tarafta karşılık kanunu, diğer tarafta dünya
    hayatının buna kâfi gelmeyişi. Burada, “imtihan edilme” söz konusudur.
    Bu açıdan bakıldığında “karşılık kanunu”, âhirete inanmanın zarûretini de
    ortaya koyar. Yani her şeyin bir karşılığı olacağına göre, dünya hayatının da
    bu karşılıklar için kâfi gelmediğine göre, mutlaka bir karşılık zamanı olmalıdır.
    İşte Fâtiha’da Allah bu “karşılık günü = din günü”nün tek sahibi olduğunu
    belirtmektedir. Burada “din”, yapılan bir işin, kendi cinsinden karşılığı
    mânâsını ifade eder. Bu karşılık kanunu sebebiyle, dünyada da hesaba
    çeken Allah’tır; âhirette de hesaba çeken Allah’tır. Allah, karşılıkları imhal
    eder, ama ihmal etmez. (Karşılığını erteleyebilir, istediği vakitte verir; ama
    337 Y. Çiçek, F. Yıldız, Din Günü İbâdet, Bir Y., s. 61
    338 6/En'âm, 164; 17/İsrâ, 15; 53/Necm, 38
    339 99/Zilzâl, 7-8
    • 175 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    ihmal etmez.) Allah’ın bu “karşılık kanunu”, bütün ilmî disiplinlerce kabul
    edilmektedir. Burada problem, işin ilâhî boyutunun gözardı edilmesidir. 340
    Nübüvvet, yani peygamberlik, Allah’ın insanlık tarihine yönelik bir müdâhalesidir.
    O, bu müdâhaleyi kullarına olan rahmet ve şefkatinden dolayı
    Rahmân ve Rahîm isminin bir tecellîsi olarak yapıyordu. Din günü demek
    olan âhiret ise, Rabbimiz tarafından insanlığın geleceğine bir müdâhaledir.
    O, bu müdâhaleyi İlâhî adâletini gerçekleştirmek için yapar. Fâtiha’da Rahmân
    ve Rahîm isimlerini bildiren âyetten hemen sonra gelen “din gününün
    mâliki” âyeti, insanın tarihiyle istikbâlinin bağlantısıdır. Mâziyi unutmadan
    istikbâle hazır olması için, içinde yaşadığı anda ne yapması gerektiği
    de, bundan sonraki âyette hatırlatılmaktadır: “Ancak Sana ibâdet ederiz. Ve
    ancak Senden yardım isteriz.” 341
    Dünya, âhiretin habercisi, âhiret dünyanın izdüşümüdür. İnsan adlı bu
    ölümsüz yolcu, birinden diğerine intikal ederek sürdürür sonsuz yolculuğunu.
    Çünkü ölüm, bir başka hayatın besmelesidir. Nübüvvet, insanlığın
    geçmişinin; âhiret ise geleceğinin tarihidir. Kur’an da, bu tarihin akacağı
    yatağın İlâhî projesi. İnsan, bu projeye bakarak tarihi değiştiriyor ve tarihi
    tarihe bu projeyle taşıyor.
    Âhiret olmasaydı, insan insan olamazdı. İnsana irâde verildiği gün âhiret
    de verildi. Eğer seçiminin ödül ve cezasını görmeyecekse yaratıklar arasındaki
    bunca ayrıcalığın gerekçesi ne ola ki? İşte bu nedenle âhiret, seçme
    hürriyetinin, irâde ve şuurun doğal sonucudur. İnsanın seçiminin Allah
    tarafından kaale alındığının, değerlendirildiğinin bir delilidir. İnsanı yaratan,
    onu yeryüzüne halife seçip irâde veren ve kendi ruhundan ruh üfleyen
    Allah’ın, en güzel kıvamda yarattığı kulunun istikbâliyle ilgilenmediğini
    düşünmek abes olacaktır. Boşuna mı yaratıldı şu muazzam makine ve yaratılanların
    en muhteşemi olan insan? Boş yere, abes bir iş olarak mı yaratıldı
    evren ve içindekiler? Cennet niçin yaratıldı? Cehenem lüzumsuz mu?
    Âhiret, Allah’ın “vaad” ve “vaîd”inin, yani ödül ve cezasının bir gereğidir.
    Suyu getirenle testiyi kıranı mahlûk bile bir tutmazken Hâlık’ın bir
    tutması O’nun mutlak adâletine nasıl sığar? Eğer “şunu yaparsan ödüllendirilir,
    bunu yaparsan cezalandırılırsın” deniliyorsa elbette sonuçta “iyi”
    340 A. Özbek, Kur'an'da Tevhid Eğitimi, Esra Y., s. 26
    341 1/Fâtiha, 5
    • 176 •
    Ahmed Kalkan
    olanla “kötü” olanın ayrılıp, yapana ödülü, yapmayana cezası verilecektir.
    Bu nedenle âhiret, adâlet-i İlâhînin kaçınılmaz sonucudur. Âhirete inanmamak
    adâlete inanmamak, adâleti istememek demektir.
    Âhirete iman, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa ve kronik bir illete
    dönüşmesini engeller. Ölümden sonra bir hayatın olduğuna inanan, kendisini
    koyvermez. Onun için, ölüm bir bitiş değil; bir intikaldir. Bu nedenle
    âhirete iman eden kâmil bir mü’min, hayatta bir kez ölür. Âhirete inanmayan
    kâfirse her ölümü hatırlayışta ölür. Bu nedenle âhireti inkâr edenler,
    mümkün olduğunca ölümü hatırlamak istemezler. Kendilerine ölümün
    hatırlatılmasından rahatsız olurlar ve beklenenden daha fazla tepki gösterirler.
    Bir de müslümanların ölümü güler yüzle karşıladıklarını, onunla sık
    sık selâmlaştıklarını düşünelim. İslâm medeniyetinde mezarlar şehirlerin
    ortasına yapılırdı. İslâm, insanların ölümü sık hatırlamaları için mezar ziyaretini
    Nebî’nin diliyle özendirmişti. 342
    “Ölümse, Gel dese; Tak tak tak, Mu-hak-kak.”
    “Neylersin ölüm herkesin başında.
    Uyudun uyanmadın olacak.
    Kimbilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
    Bir namazlık saltanatın olacak,
    Taht misali o Mûsâlla taşında.”
    “Artık demir almak günü gelmişse zamandan,
    Meçhûle giden bir gemi kalkar bu limandan.
    Hiç yolcusu yokmuş gibi sessizce alır yol;
    Sallanmaz o kalkışta ne mendil ne de bir kol.
    Rıhtımda kalanlar bu seyahatten elemli,
    Günlerce siyah ufka bakar gözleri nemli.
    Bîçâre gönüller! Ne giden son gemidir bu!
    342 M. İslamoğlu, İman Risalesi, 285
    • 177 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Hicranlı hayatın ne de son mâtemidir bu!
    Dünyada sevilmiş ve seven nâfile bekler;
    Bilmez ki giden sevgililer dönmeyecekler.
    Birçok gidenin her biri sanki memnun yerinden,
    Birçok seneler geçti; dönen yok seferinden.” 343
    Kur’an, her sayfasında, insanı hem ruhun tarihine, hem istikbâline
    (âhirete) götürerek insana önünü ve sonunu hatırlatır. Bu nedenle mü’min,
    her ânında üç zamanı birden yaşayan insandır. Bu, ona süreklilik ve sorumluluk
    duygusu verir. Kur’an’daki kıyâmet, Cennet, cehenem, mahşer, mîzan
    ve sorgu sahneleri, mü’minde sorumluluk hissini ve fazileti güçlendirmek
    için istikbâline açılan birer penceredir.
    “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibârettir.”344 Oyuncaktan hoşlanan
    çocuklar mıyız, yoksa rüştümüzü isbat eden adamlar mı? Dünya oyuncağına
    verdiğimiz değerde saklı bunun cevabı. Oyuna dalıp çokça eğlenenler,
    çocuklar ve o seviyedeki çocuk akıllılardır.
    Din günü şuûru, bize ölümü sık sık düşündürür ve bizi oraya hazırlar.
    Bu bilinçle ölüm râbıtası, bir adım daha ileri giderek şehâdet râbıtası yapmalıyız.
    Bu bilinç ve râbıtalar, bize sadece âhiret azığı değil; dünyada kaybettiğimiz
    izzeti, insanlık onurumuzu da kazandıracak ve ölüm korkusunu
    yenen, ölümle sevdalanan bir seviyeye çıkaracaktır. Ancak bu sâyede haklarımızı
    söke söke almak için dileniş değil direniş gerektiğini öğrenir ve canlı
    şehid olarak şerefli bir hayat süreriz. Bugün Yahûdi, teknik imkâna sahip
    milyarı aşan kimlik müslümanlarından değil; intifâda coşkusunu sürdüren
    çocuk yaştaki genç yiğitlerden korkmaktadır. Ölümden korkan gayr-ı müslim,
    en çok ölümden korkmayanlardan korkar. Müslümanın müslümanca
    yaşayamadığı her ortamda müslümanca ölme imkânı her an vardır.
    Her asırda olduğu gibi, günümüzde de bir kısım insanın, kıyâmet gününe
    iman etmeyişlerinin sebebi, öldükten sonra dirilmeyi uzak bir ihtimal
    görmeleridir. İnanmayanların görüşüne göre hayat, sebepsiz, hedefsiz ve
    gayesiz bir hareketten ibârettir.
    343 Sırasıyla: Necip Fazıl, Cahit Sıtkı, Yahya Kemal
    344 6/En'âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
    • 178 •
    Ahmed Kalkan
    Oysa her şeyde bir sır, o sırrın gerisinde bir hedef ve hedefin gerisinde
    de bir hikmet vardır. İnsan bir ölçü dâhilinde bu dünyaya getirilir, yine aynı
    şekilde takdir edilmiş olan âkıbete, ceza ve hesap gününe döndürülmüş
    olur. Dünya hayatı da, her insan için bir imtihandır. İnsanların bütün bu
    gerçekleri bilip bunların gerisinde kudret ve hikmet sahibi Yüce Yaratıcı’yı
    düşünmesi gerekir. İşte bu bilgi ve düşünce insanı âhiret inancına götürür.
    İnsanların çokça hatırlaması gereken ölüm, her canlının kendisine
    erişeceği bir hâdisedir. Ölüm, kendi yolunda sapmadan ve durmaksızın
    ilerler. Ne geride bıraktıklarına, ne de ıstırap çekenlerin feryadına bakar.
    Korkanların korkusu, sevenlerin de sevgisi bunu önleyemez. Hayatı sadece
    dünya hayatından ibâret görmek, çok ilkel bir düşüncedir. Kur’an, düşüncesi
    gelişmemiş bu tür kişilerin sözlerini ve durumlarını şöyle dile getirir:
    “Onlar derler ki: ‘Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yok! Tekrar dirilecek
    değiliz.” 345
    İslâm’da dünya, âhiretin tarlasıdır. Dünya hayatını ıslah etmek, ondan
    her tür kötülüğü ve bozgunculuğu kaldırmak, bütün insanlar için iyilik ve
    adâleti gerçekleştirmek gibi işlerde sarf edilen emek ve uğraşıların hepsi,
    âhiret sermâyesidir. Böyle bir inançla çalışan ve Allah’ın rızâsını dileyerek
    gönülden bu güne inananların yeryüzünü ihmal etmeleri, azgınlıklara ve
    bozgunculuklara göz yumarak dünyayı terk etmeleri mümkün olabilir mi?
    Bazı insanlar, -âhirete iman ettiklerini iddia etmekle beraber- kendilerini,
    câhilliğin ve azgınlığın akıntısına kaptırmışlarsa; bu, Allah’a ve âhiret
    gününe inandıkları için değil; âhirete imanlarının zayıf oluşundandır.
    Her asırda, âhireti inkâr edenler veya bu güne, inanılması gerektiği şekilde
    inanmamış olanlar, devamlı günah işlemeyi arzu edip buna karşı bir engelin
    çıkmasından korkanlar ve her şeye kadir Yaratıcının huzurunda hesap
    vermek istemeyenlerdir. İşte bunun için de öldükten sonra dirilmeyi ve
    âhireti hayal zanederler.
    Din gününe inanmak ve bu inancın gereğini yapmak, kötülüğe koşan
    her nefis için bir gem, günahı seven her insan için de bir engeldir. Bütün
    insanlığa hitap eden Kur’an, bu günün olmasını imkânsız görenlere en kesin
    ve doğru cevabı verir: “İnsan, kendini bir nutfeden nasıl yarattığımızı
    345 6/En'âm, 29
    • 179 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    görmedi mi ki, şimdi apaçık bir hasım kesildi.”346 İnsanın yaratılışındaki hayret
    verici durumlar, organlarının yapısındaki çeşitli özellikler, onun tekrar
    diriltilmesinden çok daha önemli ve dikkat çekicidir. Allah’ın sanat ve kudretindeki
    bu incelikleri, mükemmellikleri bilip görenler, öldükten sonra dirilmeyi
    artık nasıl inkâr edebilirler? Ne yazık ki ünsiyet etmediği her şeyi
    inkâr, insanoğlunun tabiatındadır. Eğer o yılanı yüzüstü ve hem de sür’atle
    yürür görmese, ayaklardan başka şey üzerinde yürümeyi kabul etmezdi.
    Hatta insan, dünyayı görmeden, dünyadaki acayip haller ona anlatılsa, onları
    bile çoktan inkâra kalkardı. Şu halde, din gününü yakînen tasdik etmemek,
    bu kavramı anlamaktaki noksanlıktan ileri gelmektedir. Görünmediğinden
    dolayı, din gününe inanmayanlar, ilim adına cehâlet gösterenlerdir.
    “Âhiret yurdu, sakınan muttakîler için daha hayırlıdır, siz hiç düşünmüyor
    musunuz?” 347
    Dünya, ne seçim ne de geçim dünyasıdır müslüman için; dünya kulluk/
    ibâdet dünyasıdır, imtihan dünyasıdır. Sınav esnâsında oyuna dalan, gülüp
    eğlenen kimsenin imtihanda başarı şansı ne kadar olabilir? Gençler, üniversite
    imtihanına verdikleri önemi, esas sınava, büyük imtihana verseler,
    din günü bilinci nasıl hayata yansırmış, görürdük. Orta yaşlılar, yakın gelecekleri
    için hazırlayıp biriktirdiklerini, esas istikbâl için yatırıma dönüştürseler,
    örnek müslümanların sayısı nasıl artardı! “Ey iman edenler! Allah’tan
    korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Çünkü
    Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.”348 Mücâdelenin, cihadın, şehâdetin olmadığı
    yerde din günü bilinci yeterince yok demektir. Ana vatanımız, baba
    diyarımız Cennet olduğuna göre, biz memleketimizde gerekli ihtiyacımızı
    karşılamak için bu diyarda gurbete çıkmış durumdayız. Orada lâzım olan
    azığı unutup, buradaki görevimizi ihmal etmek ve buralarda oyuncaklarla
    oyalanmak ne kadar mantıklılıktır?
    Ne mutlu, din günü bilincine sahip, ölüme ve ölüm ötesi hesaba hazır
    olan ve ölümden korkmayan, ölümle dostluk kurabilen canlı şehidlere!
    346 36/Yâsin, 77
    347 6/En'am, 32; Y. Çiçek, F. Yıldız, a.g.e. s. 65
    348 59/Haşr, 18
    • 180 •
    Ahmed Kalkan
    “(Ey Rabbim,) Ancak Sana ibâdet eder, ancak Senden yardım isteriz.”
    “Ey kâfirler tapmam sizin taptıklarınıza... Sizin dininiz size; benim
    dinim bana!”
    “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Hâlâ akıllanmayacak
    mısınız?”
    - 5. Âyet -
    „ كَ نَسْتَعِ ي نُ  كَ نعْبُدُ وَإِ يَّ  إِ يَّ
    yardım isteriz : „ نَسْتَعِ ي نُ ve yalnız Senden : كَ وَإِ يَّ ibâdet ederiz : نعْبُدُ Ancak
    Sana : كَ إِ يَّ
    “(Ey Allah’ım,) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz
    (duâmızı ancak Sana yaparız).” (1/Fâtiha, 5)
    كَيَّ إِ İyyâke (Ancak Sana)
    “İyyâke” zamir ve tümleçtir. Tümleçlerin, Arapça cümle kuruluşunda
    aslında fiilden sonra gelmesi gerekir. Bu tümleç görevi yapan zamir, fiilden
    sonra gelseydi, anlam şöyle olurdu: “na’büdüke (Sana ibâdet ederiz).”
    Başa geçtiği için sınırlama ifade eder: “Ancak Sana...” Dolayısıyla bu ifade,
    iki cümle yerine kullanılmıştır. Bu cümlelerden biri, Allah’a ibâdet, O’na
    teslimiyet ve kulluk; ikincisi, Allah’tan başkasına ibâdet etmemek, teslim
    olmamak, kulluk yapmamak. Tevhid, özetle bu iki ifadeden ibârettir. Fâtiha’nın,
    Kur’an’ın bir özeti olduğu gibi; Kur’an’ın en önemli konusu olan tevhidin
    özetini de bu “iyyâke na’büdü” ifadesi karşılamaktadır. İman; kabul
    ve reddir; sevgi ve buğzdur. Tâğutu reddetmek ve Allah’a iman etmektir (2/
    Bakara, 256). Tevhidî iman; Lâ ilâhe illâllah’ın bir açılımıdır. İşte “iyyâke
    na’büdü” bütün bunları içerir, tevhidin özünü vurgular.
    • 181 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Ancak Sana ibâdet ederiz” ifadesiyle anlamaktayız ki tevhid, sadece fikir
    ve görüşten ibâret, hatta salt inançtan ibâret değildir. Tevhid, ibâdettir;
    sadece Allah’a ibâdet ve bütün şekil ve muhtevâsıyla ibâdet. Tevhid, insanın
    pratik hayatını kuşatmalı, kalbinde başlayıp tüm kalıbına yön vermeli ve
    hayata yansımalıdır. İbâdet halinde pratize edilemeyen, etkisiz bir şekilde
    kafa veya kalbe hapsedilen bir düşünce ve duygu değildir tevhid; Sadece
    Allah’a kulluktur, ibâdettir. Hayat da ibâdetten ibârettir.
    نعْبُد Na’budu (İbâdet ederiz)
    İbâdet kelimesi, “abede” fiilinin masdarı olup “itaat etmek, boyun eğmek,
    tevâzu göstermek, bağlanmak ve hizmet etmek” anlamlarına gelir.
    İbâdet kelimesinin türediği “abd” kökü, şu anlamlara gelir:
    a- Hürün karşıtı olan köle,
    b- Boyun eğmek ve itaat etmek,
    c- Kulluk etmek, ilâh tanımak, tapmak,
    d- Bir şeye bağlanıp, ondan ayrılmamak.
    Bu açıklamalardan anlaşılacağı üzere ibâdet kelimesinin ifade ettiği
    esas mânâlar; “kişinin yüksek ve üstün birine karşı baş eğmesi, itaat etmesi,
    kendi hürriyetinden ferâgat ederek onun karşısında her türlü isyanı terk
    etmesi, tam bir bağlılıkla ona boyun eğmesidir.” İşte bu durum, kulluk ve
    itaattir. İbâdet, itaat etmenin bir çeşididir. Bu itaate müstahak olan da, hiç
    şüphesiz gerçek ma’bud olan Allah’tır. Çok ibâdet edene âbid; kendisine
    ibâdet edilene de ma’bûd denir.
    Kur’ânî bir terim olarak ibâdetin genel anlamdaki tanımı şudur: “Yapılması
    sevap olan, Allah’a yakınlık ifade eden, yalnız O’nun emirlerini yerine
    getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle yapılan, her türlü harekete
    ibâdet denir.”
    Demek ki İslâmî mânâsıyla Allah’a ibâdet: “İnsanın rûhen ve bedenen,
    gizli ve açık bütün mevcûdiyetiyle yalnız Allah’a yapmış olduğu şuurlu (bilinçli)
    bir tâat ve kurbettir.”
    • 182 •
    Ahmed Kalkan
    “İbâdet” kavramı, “kurbet” (yakınlık) ve “tâat” (sevap olan şeyler) kavramlarının
    anlamını da içermektedir. Dolayısıyla ibâdet eden insan, hem
    Allah’a yaklaşmış, tanıyıp kulluk etmiş, boyun eğmiş ve hem de O’na itaat
    etmiş olur. Meselâ namaz kılan bir insan, Allah’a tâat, ibâdet ve kurbet
    görevlerini yapmış olur. Namazın kabul olması için de “iman”, “ihlâs” ve
    “niyet” in bulunması gerekmektedir. Korku ve ümit içinde hem zâhir, hem
    bâtında sonsuz bir alçak gönüllülük ile sınırsız bir ta’zimi ihtiva eden ibâdet,
    “kibir” ve “riyâ” kabul etmez.
    “İbâdet”, boyun eğmenin, itaat etmenin, saygı göstermenin ve kulluğun
    en son noktasıdır. İbâdet, insanın Allah’ın râzı olduğu şeyi yapması, yerine
    getirmekle yükümlü olduğu fiilleri emrolunduğu şekliyle hayata geçirmesi,
    hiçbir şey gözetmeden Allah’a kulluk etmesi ve bunu, sadece O’na boyun
    eğip itaat etmek için yapmasıdır.
    İtaat büyük bir makamdır. İbâdet/kulluk yapan “âbid/abd” (kulluk yapan/
    kul), itaat ve ibâdetle Allah’a bağlandığı için şereflenir. Allah Teâlâ,
    peygamberi Muhammed (s.a.s.)’i, makamların en şereflisi olan “risâlet”
    makamında “kul” kelimesi ile isimlendirmiştir.349 O yüzden şehâdet kelimesinde
    bile “Rasûl” kelimesinden de önce; daha önemli ve daha şerefli
    olduğu için “abdühû” (O’nun kulu) ifadesi kullanılır. Çünkü peygamberlik,
    Hz. Muhammmed’in (s.a.s.) diğer insanlara yönelik ilişki ve görevini ifade
    ederken; “abd/kul” ifadesi, onun Rabbiyle ilişkisini ve bağını anlamlandırır.
    Allah’la irtibatın, diğer insanlarla ilişkiden daha şerefli olduğu da açıktır.
    Biz de, şeref ve fazilet istiyorsak, bunun Allah’la bağımızı güçlendirmekten
    geçtiğini, yani ancak ibâdet ve kulluk görevlerimizde derinleşmekle makamımızı
    yükseltebileceğimizi aklımızdan çıkarmamalıyız.
    İbâdet, imanın uygulanması, hak ve doğru kabul edilen esasların günlük
    hayatta yaşanması olduğundan, Allah katında tâat kabul edilen her davranışın
    bilfiil uygulanmış, yapılmış olması gerekir. Yoksa, yalnız istek halinde
    kalıp, davranış sahasına çıkmayan duygu ve düşünceler, Allah’a yakınlık
    anlamına gelen kurbet ve tâat olsalar da, ibâdet değillerdir. Bunun içindir
    ki, ibâdetlerin başı olan imanın da, sadece kalple tasdiki yeterli olamayacağından,
    hiç olmazsa dil ile ikrar edilerek açıklanması gerekli görülmüştür.
    Bunun yanında, niyetsiz, sadece görünürde yapılan işler de ne olursa olsun,
    349 Bak. 57/Hadid, 9; 17/İsra, 1; 18/Kehf, 1
    • 183 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    ibâdet sayılmazlar. Niyetsiz yatıp kalkmak namaz olmadığı gibi, niyetsiz aç
    durmak da oruç değildir. O halde kötü niyetle veya Allah’a itaat ve yakınlık
    kastından başka bir maksatla yapılan işler, ibâdet olamazlar.
    Lisanımızda çokça kullanılan “tapınmak ve tapmak” kelimeleri, ibâdet’in
    değil; yalnızca tâat’in karşılığı olabilir. Hatta tapmak ve tapınmak
    kelimelerinden az çok, ne yaptığını bilmemek gibi bir şuursuzluk mânâsı
    anlaşıldığı için, bu kelimeleri “puta tapmak” , “haça tapmak” gibi yerlerde
    kullanırız. Oysa kulluk etmek, şuur bakımından tapmak kelimesinden
    daha iyi ve anlamlıdır. Şu halde ibâdet terimi, bir tâat mertebesini ifade etmektedir
    ki, en hususi anlamı “ibâdet”, en genel anlamı ise “kulluk” mânâsına
    gelen “ubûdiyet”tir. İbâdet, Allah’ın râzı olduğu şeyi yapmak; ubûdiyet
    ise, Allah’ın yaptığına râzı olmaktır, diye de tanımlanmıştır.
    Kur’an’da İbâdet
    İbâdet kavramı, Kur’an’da en çok kullanılan kavramlardan birisidir. Bu
    kavram, Kur’an’da isim, fiil ve masdar şeklinde 256 defa geçer. “A b d” kökü
    ve türevleri ise 275 yerde kullanılır. 350 Genel olarak, Allah’a veya Allah’tan
    başkalarına ibâdeti ifade etmekte kullanılmıştır. Sadece Allah’a ibâdet emredilirken,
    O’na ortak koşmak ve başkalarına ibâdet etmek, Kur’an’da şiddetle
    yasaklanmıştır.
    350 İbâdet Kelimesinin Kökü Olan A-b-d Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 275
    Yerde:) 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 21, 23, 83, 90, 133, 133, 138, 172, 178, 178, 186, 207, 221; 3/Âl-i İmrân, 15,
    20, 30, 51, 64, 79, 182; 4/Nisâ, 36, 118, 172, 172; 5/Mâide, 60, 72, 76, 117, 118; 6/En’âm, 18, 56, 61, 88, 102;
    7/A’râf, 32, 59, 65, 70, 73, 85, 128, 194, 206; 8/Enfâl, 41, 51; 9/Tevbe, 31, 104, 112; 10/Yûnus, 3, 18, 28, 29,
    104, 104, 104, 107; 11/Hûd, 2, 26, 50, 61, 62, 84, 87, 109, 109, 109, 123; 12/Yûsuf, 24, 40, 40; 13/Ra’d, 36;
    14/İbrâhim, 10, 11, 31; 15/Hıcr, 40, 42, 49, 99; 16/Nahl, 2, 35, 36, 73, 75, 114; 17/İsrâ, 1, 3, 5, 17, 23, 30, 53,
    65, 96; 18/Kehf, 1, 16, 65, 65, 102, 110; 19/Meryem, 2, 30, 36, 42, 44, 49, 61, 63, 65, 65, 82, 93; 20/Tâhâ, 14,
    77; 21/Enbiyâ, 19, 25, 26, 53, 66, 67, 73, 84, 92, 98, 105, 106; 22/Hacc, 10, 11, 71, 77; 23/Mü’minûn, 23, 32,
    47, 109; 24/Nûr, 32, 55; 25/Furkan, 1, 17, 17, 55, 58, 63; 26/Şuarâ, 22, 52, 70, 75, 92; 27/Neml, 15, 19, 43,
    45, 59, 91; 28/Kasas, 63, 82; 29/Ankebût, 16, 17, 17, 17, 36, 56, 56, 62; 30/Rûm, 48; 34/Sebe’, 9, 13, 39, 40,
    41, 43; 35/Fâtır, 28, 31, 32, 45; 36/Yâsin, 22, 30, 60, 61; 37/Sâffât, 22, 40, 74, 81, 85, 95, 111, 122, 128, 132,
    160, 161, 169, 171; 38/Sâd, 17, 30, 41, 44, 45, 83; 39/Zümer, 2, 7, 10, 11, 14, 15, 16, 16, 17, 17, 36, 46, 53, 64,
    66; 40/Mü’min, 15, 31, 44, 48, 60, 66, 85; 41/Fussılet, 14, 37, 46; 42/Şûrâ, 19, 23, 25, 27, 27, 52; 43/Zuhruf,
    15, 19, 20, 26, 45, 59, 64, 68, 81; 44/Duhân, 18, 23; 46/Ahkaf, 6, 21; 50/Kaf, 8, 11, 29; 51/Zâriyât, 56; 53/
    Necm, 10, 62; 54/Kamer, 9; 57/Hadîd, 9; 60/Mümtehıne, 4; 66/Tahrîm, 5, 10, 10; 71/Nûh, 3, 27; 72/Cinn,
    19; 76/İnsân, 6; 89/Fecr, 29; 96/Alak, 10; 98/Beyine, 5; 106/Kurayş, 3; 109/Kâfirûn, 2, 2, 3, 3, 4, 4, 5, 5.
    • 184 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’da ibâdet kelimesi, daha çok nefislerin sadece Allah için başka
    kayıtlardan kurtarılması, yalnız O’nun ibâdetine tahsis edilmesine işaret
    etmektedir. Yani insan, sevgide, korkuda, ümit ve tevekkülde, itaat edip boyun
    eğmede Allah’a hiçbir varlığı ortak koşmayacaktır. Çünkü ibâdet, sevginin,
    bağlılığın ve korkunun en güzel ifadesidir. Nitekim dinin bütününü
    de bu esaslar oluşturur. İbâdet terimi, bu açıdan incelendiğinde, kulun, ibâdet
    ettiği ilâh (Allah)’ı kemâl derecesinde sevmesi ve tevâzu göstermesi ve
    bütün bunların ancak Allah için olması gerekmektedir. 351
    “Ancak Sana ibâdet ederiz.”352: “Ederim” değil; “ederiz”. Cemaate işaret
    vardır bu ifadede. Aynı Rabbin kulu olan, O’nun kanunlarına boyun eğen
    ve O’na tesbih ve ibâdet eden tüm tabiatla, tüm yaratıklarla ortak dili konuşmak,
    vahdete ermek, beraberce ibâdet etmek var bu ifadede. Kendi iç
    dünyamızla, tüm organlarımızla, inanç, düşünce ve eylemlerimizle beraber
    ibâdet etmek var bu ifadede. Tevhid, ancak muvahhid bir toplum içinde
    gerçek anlamını bulur. Tevhidî bir toplumla beraber hareket edilerek olgunlaşılır,
    insan olunur. Tevhid kafilesinden ayrı hareket etmekle, güzel
    olan hiçbir yere varılamaz.
    Fâtiha’nın bundan önceki âyetlerinde Allah’ın sıfatları özetlendi. Allah,
    bu âyete kadar kendini bize tanıttı. “Peki, böyle özelliklere sahip Allah’a
    karşı nasıl davranmamız gerekir?” sorusuna bu âyet cevap vermiş oluyor:
    “Sadece Allah’a ibâdet”. Fâtiha’da bundan önceki âyetler, sanki bize bu âyetteki
    ifadeyi söyletmek içindir. Ayrıca, Allah’ı bu âyete kadar anlatılan isim
    351 Kur’an’da ibâdet konusuyla ilgili âyetler:
    a. İbâdet Etmek: Hicr, 99; Hacc, 77; Furkan, 77; Neml, 91; Ankebut, 17, 36; Ahzab, 35; Yasin, 60-61; Mü'min,
    14.
    b. İbâdet (Kulluk) Yalnız Allah'a Yapılır: Fatiha, 5; Bakara, 21-22, 83; Nisa, 36; En'am, 3, 102, 162; Yunus, 3;
    Hud, 2, 123, Nahl, 52; İsra, 23, Meryem, 65; Zümer, 2, 66; Fussılet, 37-38.
    c. İnsanlar ve Cinler, İbâdet İçin Yaratılmıştır: Zariyat, 56-57; Cin, 16-17.
    d. Allah'a Kulluk Etmenin Misali: Rum, 28.
    e. Kibirlenerek Allah'a Kulluk/İbâdet Etmekten Çekinmek: Nisa, 172-173; A'raf, 146-147, 207; Nahl, 48;
    Fussılet, 37- 38.
    f. Herkes Allah'ın Huzuruna Kul Olarak Varacaktır: Meryem, 93.
    g. Allah'ın İbâdete İhtiyacı Yoktur: Ankebut, 6.
    h. Peygamberler Allah'a İbâdete Dâvet Ederler: Al-i İmran, 79-80; Enbiya, 90; Neml, 45; Ahzab, 7-8.
    i. Cenneti Kazanmak İçin Kulluk: Tevbe, 111.
    j. İbâdeti İhlasla, Samimiyetle Yapmak: A'raf, 29; Tevbe, 112; Zümer, 2, 11, 14; Mü'min, 14, 65.
    k. İbâdette İhsan: Bakara, 112.
    l. Münafıklar İbâdeti Gösteriş İçin Yaparlar: Nisa, 142; Tevbe, 107.
    m. Gece İbâdeti: Furkan, 64; Müzzemmil, 1-4, 6-7, 20, 41, 46; İnsan, 26.
    352 1/Fâtiha, 5
    • 185 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    ve vasıflarıyla tanıyıp O’nu tek ilâh ve tek rab kabul eden kuluna Allah,
    senli-benli ifade kullandırıyor; Allah’ın vasıflarını tanıyıp O’na ibâdet, Allah’la
    samimiyeti ve sıcak bir bağı oluşturuyor: “Ona kulluk ederiz” değil;
    “Sana...” Bu âyete kadar üçüncü tekil şahıs ifadesi ve zamiri kullanılırken,
    burada ikinci tekil şahıs ifadesi kullanıyoruz.
    Önce ibâdet, sonra istiâne. İlk adım öncelikle kuldan başlamalı. Sünetullah,
    ilk başlangıcı bizden bekliyor. Allah’ın kanunu böyle istiyor. Bu
    konuyla ilgili Kur’ân-ı Kerim’den ve hadis-i şeriflerden bolca örnekler sunmak
    mümkün. (“Allah’a yardım ederseniz, Allah da size yardım eder.”353 ,
    “Bana bir adım yaklaşana Ben bir arşın yaklaşırım.”354, “Allah’tan sakınırsanız,
    sizin için furkan kılar.”355, “Allah’tan korkanlara Allah çıkış yolu verir.”356,
    “Sözünüzde durursanız, Ben de...”, “İman edip sâlih amel işlerseniz...”) Önce
    bizden duâ, sonra Allah’tan icâbet, önce kul sebebe yapışacak, sonra Allah
    verecek.
    Hakkıyla ve ölünceye dek ibâdet için Allah’ın yardımına ihtiyacımız
    olacak. Her an yaşantımızı ibâdet halinde değerlendirmek için “...sadece
    Sen’den yardım isteriz.” 357
    “Sadece Sana ederiz, kulluğu, ibâdeti...”358 meâlindeki âyette, kulun, ibâdeti
    sadece Rabb’ine ait kılıp, nefsini ancak Allah’a teslim etmesinin gereği
    vurgulanmaktadır. Allah’tan başkasına gösterilen “itaat ve kulluk”, o varlığı
    sahte bir ma’bud yapar. Bu ma’bud ya şeytandır, ya da kendilerini tâğut kılan
    azgın kişilerdir. Yahut da Allah’ın kitabını hiçe sayarak insanları icad ettikleri
    hayat düsturlarına ve yaşayış tarzlarına sevkeden önderlerdir. İslâmî
    anlamda ibâdet ise, Allah’a kayıtsız şartsız itaat etmek demektir. Şeytana
    ibâdet etmeyi yasaklayan Allah, insan ve cin şeytanlarına kayıtsız şartsız
    itaatin onlara kulluk/ibâdet demek olduğunu belirtmiş oluyor.
    353 47/Muhammed, 7
    354 Hadis-i Kudsî
    355 8/Enfâl, 29
    356 65/Talâk, 2-3
    357 1/Fâtiha, 5
    358 1/Fâtiha, 5
    • 186 •
    Ahmed Kalkan
    İnsanların, şeytanın teşviki ile yapageldikleri ibâdetlerinin yönü olan
    putlar ve hayalî/sanal kuvvetler, yani Allah’tan başka tapınılan tüm varlıklar,
    birer sahte ma’buddur. Çünkü Kur’an, Allah’tan başka hiçbir hak ma’bud
    olmadığını en açık bir şekilde bildirirken; insanların, Allah’tan başkasına
    tapmalarını ve onları ilâh kabul etmelerini de, şirk ve büyük günah sayıyor.
    İbâdetle ilgili Bazı Âyetler
    “(Ya Rabbi,) Ancak Sana ibâdet/kulluk eder, ancak Senden yardım isteriz.”
    359
    “Ben cinleri ve insanları ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.” 360
    “Allah’a ibâdet edin. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın.” 361
    “(Ya’kub) oğullarına: ‘Benden sonra neye ibâdet/kulluk edeceksiniz?’ demişti.
    ‘Senin ilâhın ve ataların İbrahim, İsmail ve İshak’ın ilâhı olan tek İlâh’a
    kulluk edeceğiz, ibâdet edeceğiz. Biz O’na teslim olanlarız’ dediler.” 362
    “Sizin şu karşısında durup taptığınız heykeller de nedir? ‘Babalarımızı
    onlara tapar bulduk (da onun için biz de onlara tapıyoruz)’ dediler.” 363
    “De ki: Allah’ı bırakıp size ne zarar, ne de yarar vermeye gücü yetmeyen
    şeylere mi tapıyorsunuz? Oysa Allah, işitendir, bilendir. (O’na ibâdet etmeniz
    gerekmez mi?)” 364
    “Hahamlarını ve râhiplerini Allah’tan ayrı rablar edindiler; Meryem oğlu
    Mesih’i de. Oysa kendilerine yalnız tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri emredilmişti.
    O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları şeylerden
    münezzehtir.” 365
    359 1/Fâtiha, 5
    360 51/Zâriyât, 56
    361 4/Nisâ, 36
    362 2/Bakara, 133
    363 21/Enbiyâ, 52, 53
    364 5/Mâide, 76
    365 9/Tevbe, 31
    • 187 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Tevbe eden, ibâdet eden, hamd eden, seyahat eden, rükû eden, secde
    eden, iyiliği emredip kötülükten meneden ve Allah’ın (yasak) sınırlarını koruyan
    (onları çiğnemeyen) mü’minleri müjdele.” 366
    “İnsanlardan kimi de Allah’a bir yönden (dinin bütününe inanmadan)
    ibâdet eder. Eğer kendisine bir hayır gelirse, onunla huzura kavuşur (sevinir)
    ve eğer başına bir kötülük gelirse yüz üstü döner (dini kötüleyerek ondan
    vazgeçer).” 367
    “Ey mü’minler! Rükû edin, secde edin, Rabbinize ibâdet edin, hayır işleyin
    ki umduğunuza eresiniz.” 368
    “Ey iman eden kullarım, Benim arzım geniştir, bana kulluk/ibâdet edin.”
    369
    “İyi bil ki, hâlis din yalnız Allah’ındır. O’ndan başka velîler edinerek: ‘biz
    bunlara, sırf bizi Allah’a yaklaştırsınlar diye tapıyoruz’ diyenlere (gelince):
    Şüphesiz ki Allah, onlar arasında, ayrılığa düştükleri şeyde hükmünü verecektir.”
    370
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var. Müjdele
    kullarımı.”371
    “Hayır, yalnız Allah’a ibâdet/kulluk et ve şükredenlerden ol.” 372
    “Allah’tan başkasına ibâdet/kulluk etmeyin. Ben, sizin büyük bir günün
    azâbına uğramanızdan korkuyorum.” 373
    “Andolsun Biz, her millet içinde: ‘Allah’a ibâdet/kulluk edin, tağut(a tapmak)
    dan kaçının’ diyen bir rasûl/elçi gönderdik.” 374
    366 9/Tevbe, 112
    367 22/Hacc, 11
    368 22/Hacc, 77
    369 29/Ankebût, 56
    370 39/Zümer, 3
    371 39/Zümer, 17
    372 39/Zümer, 66
    373 46/Ahkaf, 21
    374 16/Nahl, 36
    • 188 •
    Ahmed Kalkan
    “De ki: ‘Ey kitap ehli, bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin:
    Yalnız Allah’a ibâdet edelim. O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım. Birimiz diğerini
    Allah’tan başka rab edinmesin.” 375
    “Allah, kimlere lânet ve gazab etmiş, kimlerden maymunlar, domuzlar ve
    tâğuta tapanlar yapmışsa, işte onların yeri daha kötüdür.” 376
    “De ki: Ben Allah’tan başka yalvardıklarınıza tapmaktan men olundum.”
    377
    “Göklerde ve yerde bulunan herkes Rahmân’a kul olarak gelecektir.” 378
    “Siz, Allah’ı bırakıp da size hiçbir fayda ve zarar vermeyen şeylere mi tapıyorsunuz?
    Yuh size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Aklınızı kullanmıyor
    musunuz siz?” 379
    “Siz ve Allah’tan başka taptıklarınız cehennem odunusunuz. Siz (odun
    gibi) oraya gireceksiniz.” 380
    “İbrahim’de ve onunla beraber bulunanlarda sizin için güzel bir örnek
    var. Onlar, kavimlerine demişlerdi ki: ‘Biz sizden ve sizin Allah’tan başka taptıklarınızdan
    uzağız. Sizin (taptıklarınızı) tanımıyoruz. Siz, bir tek Allah’a
    inanıncaya kadar sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve nefret belirmiştir.”
    381
    De ki: Ey kâfirler! ‘Ben sizin taptıklarınıza tapmam. Siz de benim ibâdet
    ettiğime tapıcılar değilsiniz. Ben asla sizin taptıklarınıza tapacak değilim. Siz
    de benim ibâdet ettiğime tapacak değilsiniz. Sizin dininiz size; benim dinim
    bana!” 382
    375 3/Âl-i İmrân, 64
    376 5/Mâide, 60
    377 6/En'âm, 56
    378 19/Meryem, 93
    379 21/Enbiyâ, 66-67
    380 21/Enbiyâ, 98
    381 60/Mümtehıne, 4
    382 109/Kâfirun, 1-6
    • 189 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Senden önce hiçbir peygamber göndermedik ki ona: ‘Benden başka hiçbir
    ilâh yoktur. Bana kulluk/ibâdet edin’ diye vahyetmiş olmayalım.” 383
    “Bir zaman İbrahim şöyle demişti: ‘Rabbim, bu şehri güvenli kıl. Beni ve
    oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.” 384
    “Siz Allah’tan başka birtakım putlara tapıyorsunuz. Yalan uyduruyorsunuz.
    Sizin Allah’tan başka taptıklarınız size rızık veremezler. Siz rızkı Allah’ın
    yanında arayın. O’na kulluk/ibâdet edin ve O’na şükredin. Hepiniz O’na döndürüleceksiniz.”
    385
    “Gece, gündüz, güneş ve ay O’nun âyetlerindendir. Ne güneşe ne de aya
    secde etmeyin. Onları yaratan Allah’a secde edin. Eğer kulluk ediyorsanız
    (böyle yapın).” 386
    “De ki: ‘Ben dinimi yalnız Allah’a hâlis kılarak O’na ibâdet/kulluk ediyorum.”
    387
    “Ve sana yakîn (ölüm) gelinceye kadar Rabbine kulluk/ibâdet et.” 388
    Âyetlerin ortaya koyduğu ilk gerçek “sadece Allah’a ibâdet edip, O’ndan
    başkasına ibâdet etmemektir.” İslâm, ibâdeti sadece Allah’a ait kılmayı emrederken,
    O’na herhangi bir şeyi ortak koşma yasağını da getiriyor. İnsanlığın
    tanıdığı veya tanıyabileceği Allah’ın dışında her çeşit ma’bud edinme
    çeşidini içine alan kesin bir yasak koyuyor.
    “Yalnız Sana kulluk eder; yalnız Senden yardım dileriz.”
    Hamd, âlemlerin rabbi, Rahmân-Rahîm ve din gününün sahibi olan
    Allah’a mahsustur. Rab, rahman, rahim ve mâlik sıfatlarının kâinatla ve
    içindeki beşerî âlemle olan ilişkilerinin başlangıçta doğurduğu borcun karşılığı,
    hamdetmektir. Hamd sadece Allah’a ait olduğu gibi, kulluk/ibâdet de
    O’na aittir.
    383 21/Enbiyâ, 25
    384 14/İbrahim, 35
    385 29/Ankebût, 17
    386 41/Fussılet, 37
    387 39/Zümer, 14
    388 15/Hicr, 99
    • 190 •
    Ahmed Kalkan
    Demek ki Fâtiha sûresi, 1-4. âyetlerdeki sıfatların önünde hamd, arkasında
    ibâdet ve yardım dileme yer almaktadır. Allah yaratan, besleyip
    büyüten, rahmet ve merhamet edip sahip çıkan bir varlık olması hasebiyle
    hamde, ibâdete ve sadece kendisinden yardım talep edilmesine layıktır.
    Hamdedilmek, kulluğun sadece O’na tahsis edilmesi ve sadece O’ndan yardım
    ve destek beklenilmesi O’nun hakkıdır.
    Şimdi 5. âyette geçen kavramların analizini yaparak şu sonuçlara varmamız
    mümkündür: “Sadece Sana kulluk ederiz.”
    Fahruddîn Râzî ve Elmalılı Hamdi Yazır, bu âyetin Allah’a nasıl hamdedileceğini
    öğrettiğini söylemektedirler. “Sadece Allah’a kulluk etmek ve sadece
    O’ndan yardım dilemek, Allah’a hamdetmektir” diyen bu âlimler, âyeti
    âyetle tefsir etmişlerdir. Onların tefsirine katılmamak mümkün değildir.
    Bize göre ‘kulluk’ kavramının içi, ‘hamd’ ile doldurulmaktadır. Rab,
    rahmân, rahîm ve mâlik sıfatlarına sahip olan Allah, hamdedilmeye, yani
    ibâdet edilmeye lâyık bir varlıktır. Yaratma, eğitme, rahmet, merhamet ve
    sahip çıkma sıfatlarıyla insanlar âlemi ile ilişki kuran Allah, şirk koşulmadan
    ibâdet edilmeye layık bir hüviyete sahiptir.
    “İyyâke: Sadece Sana” ibâresi hasr ifade eder. Başka bir deyişle “ve sadece
    Senden yardım dileriz” ifadesine denk düşmekte ve Allah’tan başka varlıkların
    tapınma bakımından kutsallığını dışlamaktadır. Cümlenin başına
    gelmesinin sebebi, kulluktan önce sahte tanrıları dışlamanın zorunlu olduğunu
    göstermektir.
    Abd (Kul) ve İbâdet
    “Na’budu” kelimesinin kökü “abede”dir. İbâdet, ubûdiyyet, âbid ve
    ma’bûd kelimeleri de ondan türemiştir.
    Emrini tutmak, ibâdet etmek, tapınmak, çok muhterem tutmak, perestiş
    etmek, köle etmek, esir etmek, boyun eğdirmek, tâbi kılmak, hükmü
    altına almak, ıslah etmek, tekâmül ettirmek, ilerletmek, işe yarar hale getirmek,
    mûteber hale getirmek, kendini vermek manalarına gelmektedir.
    • 191 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    ‘Abede’ Kavramı
    (‘abede) kavramının Kur’an’da çeşitli mânâları olup bunları şöyle sıralayabiliriz:
    1) Bilmek
    “Ben cinleri ve insanları sadece bana kulluk etsinler diye yarattım.”389
    Hâzin bu âyette geçen “liya’budûni” kelimesine, “liya’rifûnî=Beni bilsinler”
    mânâsını vermektedir. Çünkü Allah, cin ve insanları yaratmasaydı, O’nun
    varlığı bilinmeyecekti. Böylece Hâzin, Allah’a ibâdeti bilgiye dayandırmakta
    veya bilgi ile kulluğu aynîleştirmektedir. Ona göre kulluk, bilmek demektir.
    Muhammed Esed de aynı fikri savunmaktadır. Ona göre, bütün akıl
    sahibi varlıkların yaratılmasındaki temel amaç, onların Allah’ın varlığını
    tanımaları ve bundan dolayı kendi var oluşlarını bilinçli olarak O’nun irâdesi
    ve planı ile uyumlu hale getirme isteği duymalarıdır.
    İşte bu iki aşamalı tanıma ve isteme kavramlarıdır ki, Kur’an’ın “kulluk”
    olarak tanımladığı şeye derin anlamını verir.
    2) Birlemek, Tevhid
    İbn Abbas’a göre Kur’an’da ibâdet kavramı, birlemek anlamına gelmektedir.
    Tevhid inancı olmadan kulluk yerine getirilemez. Nesefî de İbn
    Abbas’ın görüşünü naklederek, tevhid ile abd kavrammı birleştirmektedir.
    Hâzin ile Nesefî’nin görüşlerini bir araya getirirsek şöyle bir sonuca varabiliriz:
    Bilgiden kalkan ve tevhidde konaklayarak insanı Allah’a yaklaştıran
    gönül oluşumuna, kulluk denmektedir. Demek ki kulluk için bir-mek, birlemek
    için de bilmek gerekiyor.
    389 51/Zâriyât, 56
    • 192 •
    Ahmed Kalkan
    3) İtaat Etmek
    İbn Abbas “ya’budu” kelimesine “yutî’u” mânâsını vermektedir. Kulluk
    yapabilmek için itaat şarttır. İtaat edilmeyen varlığa kulluk edilmiş olmaz.
    Demek ki insanlar ve cinler, Allah’ı bilmek, birlemek ve itaat etmek için
    yaratılmışlardır. Bilgi, insanının uğruna yaratıldığı bir değerdir. Var olmanın
    temelinde sadece Allah’a ibâdet etmek vardır. Bilgisiz, tevhidsiz ibâdetin
    bir şeye yaramayacağı da bir gerçektir.
    4) İbâdet Etmek
    (abede), dini Allah’a has kılarak yapüıdığında ibâdet, Allah dışında bir
    varlığa yapıldığında ise ‘şirk’ olduğu için tapınmak’ta. Fâtiha, 5. âyetteki
    “iyyâke na’budu=yalnız Sana ibâdet ederiz” ifadesi, başka âyetlerde şöyle
    geçmektedir: “Allah size kendisinden başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir.”
    390; “Rabbin, sadece Kendisine kulluk etmenizi emretti.” 391
    Fâtiha, 5. âyette başa gelen “iyyâke=sadece Sana” ifadesi, bu iki âyette
    istisnadan sonra gelmektedir. Mana ağırlığı ve tahsisin vurgusu bakımından
    aralarında hiçbir fark yoktur. Yusuf, 40 ve İsrâ, 23’te Allah emrederken,
    Fâtiha, 5’te kul kendisi ifade etmektedir. Her üç âyetteki ifadenin amacı,
    şirki dışarıda bırakıp, şirksiz bir ibâdetin yapılmasıdır.
    Şirkten uzak bir kulluk veya ibâdet nasıl yapılabilir? Bu sorunun cevabını
    şu âyetlerle verebiliriz: “De ki: ‘Ben, dini Allah’a hâlis kılarak O’na
    ibâdet etmekle emrolundum.”392; “De ki: ‘Ben dinimde ihlâs ile ancak Allah’a
    ibâdet ederim.” 393
    Şirkten uzak bir ibâdet, dini Allah’a tahsis ederek, yani dininde ihlâs
    sahibi olarak yapılan ibâdettir. Bu âyetler, Fâtiha, 5. âyetteki “iyyâke=sadece
    Sana” demenin neyi ifade ettiğini açıklamatadır. “Sadece Sana” demek;
    dini Allah’a tahsis ederek ve ihlâs sahibi olarak demektir. Bu tarz bir ibâdet,
    tevhid inancının eyleme dönüşmesi, tek İlâh inancının davranışlara
    yansımasıdır. Bütün davranışlarında Allah’ın yanında olduğunu hissetmesi
    390 12/Yusuf, 40
    391 17/İsrâ, 23
    392 39/Zümer, 11
    393 39/Zümer, 14
    • 193 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    ve O’na yönelmesidir. Kulluğu güzelleştiren de bu tarz olan yöneliştir. İbadetteki
    ihlâs ve dini Allah’a tahsis etme olgunluğu, sadece Allah’a yönelme
    ile doruk noktasına çıkmaktadır. Kulluğun bu güzelliğini Allah şöyle ifade
    etmektedir: “Biz Dâvud’a Süleyman’ı verdik. Süleyman ne güzel bir kuldu.
    Doğrusu o, daima Allah’a yönelirdi.” 394
    Dini Allah’a tahsis ederek ve sadece Allah’a yönelerek yapılan ibâdet,
    şirki dışlayan ve insanı şirkten uzak tutan bir ibâdet olmaktadır. Allah, dini
    Allah’a has kılarak ibâdet etmesini Hz. Peygamber’e niçin emretmiştir?
    İnsanın başka varlıklara ibâdet etme ihtimali var mıdır? İnsanlar şeytana,
    putlara ve kendi nefislerine tapınabilirler mi?
    “Ey Âdemoğulları! Size şeytana tapmayın, çünkü o sizin apaçık bir düşmamnızdır,
    demedim mi? Bana kulluk ediniz, doğru yol budur demedim
    mi?” 395
    Bu âyetlerin birincisi, şeytana tapılma ihtimaline karşı insanları uyarmaktadır.
    Bu uyarısını, şeytanın insanların düşmanı oduğu gerçeğine dayandırarak
    yapmaktadır. Doğru yolun sadece Allah’a ibâdet etmek olduğu
    bilincini de vermektedir. Âyetlerin birincisi şirki yasaklıyor, ikincisi doğru
    tapınmanın bilgisini veriyor. Ayrıca olumsuzdan olumluya giden bir metodla,
    tapınmanın eğitimi veriliyor. Hem şeytana hem de Allah’a tapınmanın
    imkânsızlığının bilinci kazandırılıyor. Bu bilinç verilmeden, Yalnız
    Sana ibâdet ederiz ifadesinin gündeme gelmesi mümkün değildir.
    “Hevâ ve hevesini tanrı edineni gördün mü?”396 Bu âyete göre insan, kendi
    nefsini/ nevasını tanrı edinebilmektedir. İnsan aklını ve gönlünü nefsinin
    emrine verirse, nefsini tanrı edinmiş olur. Demek ki sınırsız arzu ve
    hevesler, insanın içindeki psikolojik yönelişi tam bir denetim altına alabilir.
    Böyle bir denetim altında, bütün eylemlerimizi nefsin emirlerine göre yaparsak,
    nefsi tanrı edinmiş oluruz. Nefsin kullan, beyin, gönül ve davranışlardır.
    Şirkin kökleri, insanın nefsinden beslenmektedir. Terk edilmesi ve
    farkına varılması en zor olan şirk, hevânın tanrı haline gelmesidir.
    394 38/Sâd, 30
    395 36/Yâsin, 60-61
    396 45/Câsiye, 23
    • 194 •
    Ahmed Kalkan
    Onun içindir ki kul “iyyâke na’budu=yalnız Sana kulluk ederiz” derken,
    nefsini tanrı edinmekten de sıyrılmış olmaktadır. Kendi benliğini tanrı
    edinmekten sıynlamayan insan bu ifadeyi kullanamaz. Şeytan ve kendi nefsinin
    dışında kalan canlı ve cansız varlıklara, yani putlara tapınma ihtimâli
    de vardır. Bu hususta pek çok âyet vardır:
    “Putlara tapıyoruz ve onlara tapmaya devam edeceğiz’ diye cevap verdiler.”
    397
    “İbrahim’in şöyle dediğini hatırla: ‘Rabbim! Bu şehri güvenli kıl, beni ve
    oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut.” 398
    İnsan tabiattan herhangi bir varlığı tanrı edindiği gibi, kendi eliyle yaptığına
    taptığı da olmuştur. Bazen tabiat olaylarının zararından korunmak
    bazen de faydasını elde etmek için onlara tapınma yolunu seçmiştir.
    Allah, tarihte insanların yaşadıkları şirkin çeşitlerini ve tonlarını bize
    anlatarak, şirkin kötülüğüne karşı bilincimizi açmakta ve tevhid inancı için
    gönlümüzde bir yer oluşturmaktadır. Çünkü şirkten temizlenmeyen gönüle
    tevhid inancının girip yerleşmesi imkânsızdır. Böylece Allah, eğitime eskimeyen
    bir metod kazandırarak, yanlışlardan temizlenmeyen bir beyin ve
    gönüle, doğrulan kazandırmanın ve yerleştirmenin imkânsızlığına dikkat
    çekmiştir. Bir demirin pasını silmeden oraya boya sürülürse, o boya tutmayacak
    ve kısa zamanda içindeki pası kusacaktır. İnsanın gönlündeki şirk
    pasını silmeden oraya tevhid inancının boyasını sürmek kalıcı olmayacaktır.
    Zamanla o pas kendini dışa vurup, boyayı yok edecektir. İşte bu gerçeğe
    dikkat ederek hareket etmek, din eğitiminin ana metodlarından biri olmalıdır.
    399
    397 26/Şuarâ, 71
    398 14/İbrahim, 35
    399 Bayraktar Bayraklı, Yeni Bir Anlayışın Işığında Kur’an Tefsiri, c. 1, s. 136-138
    • 195 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    İbâdet; Kalıp ve Kalbin, Tüm
    Organların Allah’a Yönelmesidir
    Bazı insanlara göre ibâdet, kuru bir inanç kabul edilirken, bazılarına
    göre de sadece belirli hareketleri yapmaktan ibâret sanılmaktadır. Bazıları
    insanlara iyilik yapmanın ibâdet yerine geçeceğini düşünüyor. Bazıları kalp
    temizliğinin yeterli olduğunu (bunun ibâdet yerine geçeceğini) söyleyip
    kendini kandırıyor. Yine bir kısım insanlar, Allah’a ibâdetin gâyesini tam
    olarak anlayamadıklarından, yaptıkları ibâdetlerinde, ya şuursuzca davranırlar,
    ya da ibâdeti dünyevî fayda açısından değerlendirirler. Bütün bunların
    yanında, pek çok insan da, Allah’ın ve O’nun dininin dışında birtakım
    varlıklara, sistemlere ibâdet ederek onlara kul olmuştur.
    İbâdeti, sadece dış görünümündeki şekillerde değerlendiren kimseler,
    ibâdetlerde titiz davranmayı, ilk anda bir nevi dar görüşlülük yahut şekilcilik
    olarak kabul edebilirler. Ancak, daha derin ve etraflıca düşünülüp araştırılırsa,
    pek çok gerçeklerin farkına varmak mümkün olur. İbâdet, Allah
    ile her an ilişki kurmaya bir vâsıtadır. İbâdet, ruhun ve bedenin ölçülü ve
    disiplinli bir hale gelişini sağlar. Güzel ahlâkı yansıtan hareketleri içeren,
    ruhumuzun Allah’a yabancılaşmasını önleyerek O’nu bize unutturmayan,
    ibâdettir.
    İnsanın, ruhundaki gizli duygularını dışa vurmak için, zâhirî şekilleri
    kullanma eğilimi vardır. Bu gizli duyguları anlatmak için, zâhirî şekillere
    başvurmadan insan, ruhî duygularını tatmin edemez. Duygularını bu şekillerle
    ifadelendiren insan, hissen ve ruhen bir bütünlük kazanır. Bu haliyle
    de rahat edip huzura kavuşur.
    İslâm dini, bütün ibâdet kurallarını bu fıtrî esas üzerine kurmuştur. Bunun
    için işi, ne sadece içten gelen niyetlere, ne de ruhî duygulara terk etmemiş,
    aksine ibâdetlere ait yönelişlerde, dış ile içi (zâhir ile bâtını) tam bir
    uyum içerisine sokarak huzur ve mutluluk temin edilmiştir. Bu cümleden
    olmak üzere mü’min, namazda kıbleye yönelir, hacda belirli bir yerde ihrama
    girer, bir kıyafete bürünür, orucunu tutarken yemez, içmez... Böylece
    her ibâdetiyle bir hareket, her hareketiyle de bir ibâdet icrâ eder. İslâm dini
    bu yöntemiyle nefsin zâhiri ile bâtınını birleştirip, kuvvetler arasını denkleştirir.
    Bunun sonucunda kendi mefkûresine uygun olarak insan fıtratına
    tam bir uyum bahşeder.
    • 196 •
    Ahmed Kalkan
    İbâdet, Fıtrattır
    İslâm dini, yeryüzüne getirdiği bütün gerçekçi kurallarla, insan fıtratında
    mevcut olan ibâdet duygusunu, en doğru bir şekilde geliştirerek bu ihtiyaca
    cevap verir. Böylece el ile tutulup gözle görülen veya gizli bir kuvvetin
    varlığını, değişik varlıklarda görerek onlara tapanları da yanlış inançlardan
    ve tapınmalardan kurtarır. Bu özelliğinden dolayı Allah’tan başka ilâh kabul
    etmek suretiyle putlara tapan bir toplumda, bu yanlış inancı ve ibâdet şeklini,
    bir daha dirilmeyecek şekilde tarihe gömen tek din İslâm’dır. İnsanları,
    hür irâdeleriyle Allah’a yönelten, onların birbirlerine kul köle olmalarını
    önleyen, onları her türlü yanlış tapınmalardan kurtarıp Allah’a götüren hiç
    şüphesiz bu hayat nizamı olan İslâm’ın kendisidir. İslâm’ı benimseyip ona
    mensup olanların belirgin özellikleri vardır. Bunların en önemlilerini şöylece
    belirtebiliriz: Allah’ın varlığına, birliğine, tek ilâh olduğuna inanmak.
    O’ndan gelen bütün hükümlerin gerçek ve doğru olduğunu kabul etmek.
    Allah’ın bildirdiği İlâhî hükümler doğrultusunda yaşayarak Allah’a ibâdet
    etmek ve O’na kul olmak. Rasûlün ahlâkı ile ahlâklanmak.
    Allah’ı tek rab bilerek O’na kulluk etmek, insanı tevhid inancına ve bu
    inancın gereğine götürür. Bu iman ve şuura sahip olan insanlardan oluşan
    bir toplum, yeryüzündeki her çeşit şirk odaklarını dağıtır.
    Din, sadece vicdanlara hapsedilen kuru bir inanç değildir. Aksine
    din, bütün hayatı kapsayan, hayatî olaylar arasındaki bağı temin ederek
    bütün yaşayışı en köklü ve sağlam esaslara bağlayan İlâhî bir nizamdır.
    Bu nizam, Allah’ın birliği esasına dayanır. İnsanî ilişkilerin en sağlamı bu
    inançtan doğar. Yine bu inanç insanlık hayatının her alanına ışık tutar.
    Kur’an’a müracaat edilerek incelendiği zaman, ibâdetin, insan hayatının
    tümünü kapsayan bir terim olduğu anlaşılır. Sadece belirli hareketleri ve
    işleri ibâdet kabul edip, insanlar arasındaki ilişkileri düzenleyen hükümleri
    ve bunları uygulamayı ibâdet kabul etmemek, Kur’an’daki ibâdet anlayışına
    ters düşer. İbâdet, bir şekil ve formaliteden ibâret de değildir. Aksine, bir
    din edinme, bir sisteme bağlanma ve günlük hayatta yaşanan bir doktrine
    uyma meselesidir. Bu özelliklerinden dolayı Kur’an’da en çok önem verilen
    bir konu olmuştur.
    • 197 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    İslâm, başlangıçtan nihâyete kadar, ibâdeti hayata yaymayı en büyük
    gaye edinmiş bir dindir. İslâm’ın siyasî ve iktisadî nizamında, ceza hukukunda,
    medenî ve aile hukukunda ve bu dinin içine almış olduğu diğer konularda,
    başka bir hedef yoktur. Kur’an’ın gaye olarak tayin ettiği bu hedefe,
    insanlar, ancak Allah’ın hükümlerine uygun olarak yaşadıkları zaman ulaşabilirler.
    Günümüz insanları, ibâdetin, Allah’ın koyduğu bütün emirleri kapsadığı
    gibi, kişiyi Allah’a yönelten her hareketi, her işi de içine alan bir terim
    olduğunu bilmelidirler. İnsanoğlu, kalbini Allah’a yönelttikçe hayatında
    yaptığı her hareketin ibâdet haline dönüşmesi mümkündür. İslâm dini, Allah’ın
    varlığını ve birliğini beyan etmeye çok büyük önem vermiş, hiçbir
    yönden şirk şâibesi taşımayan bir ibâdet esası ortaya koymuştur. Bunun
    için hiçbir varlığın, tüm varlıkların yaratıcısı gibi olamayacağını ısrarla belirtmiştir.
    Yine İslâm, yaratıcı ile yaratılmışlar arasındaki bağın gerçeğini
    de belirtmeye özen göstermiştir. Her varlık gibi, insanla Allah arasında da
    bir bağın var olduğunu, bunun da “ulûhiyet” ve “ubûdiyet” esaslarından
    ibâret bulunduğunu kesinlikle belirtmiştir. İşte bu gerçek, Kur’an’da şöyle
    ifade edilir: “Allah’a ibâdet edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yok.”400 Bütün
    peygamberlerin kesinlikle belirttiği gerçek: “Allah’ın tek bir ilâh olduğu ve
    O’na ibâdetle kulluk edilmesi”dir.
    Her asırda olduğu gibi günümüzde de her türlü şüphe ve bilgisizlikten
    kurtulmak için, bu gerçeğin aydınlık esaslarına sarılmak yeterli olacaktır.
    Çünkü insan şuurunun istikrarı, düşünce ve davranışın doğruluğu, Allah’ın
    bütün âlemlerin tek Rabb’i; tüm yaratıkların da O’nun kulu olduğu gerçeğinin
    kavranmasına bağlıdır. Allah ile olan alâkada, insanların hepsinin eşit
    olduğu da kesinlikle bilinmelidir. Hiç biri O’nun ilâhlığına ortak değildir,
    olamaz. Bundan dolayıdır ki, İslâm’da, kulluğun tabii belirtisi olan takvâ ve
    amel-i sâlih (iyi işler)den başka bir şeyle, Allah’a yaklaşmak, hiçbir insan
    için mümkün değildir.
    Doğruyu kabullenmenin ve doğru olmanın biricik yolu, bütün insanların
    tek ma’bud olan Allah’a yönelmeleri ve O’na kulluk etmeleridir. İnsanlığın
    huzur ve mutluluğu, hâkimiyeti Hûdutsuz, saltanatı ebedî olan Allah’a
    yönelmededir. İşte, insanların Allah’a karşı durumu budur.
    400 7/A'râf, 59
    • 198 •
    Ahmed Kalkan
    Allah yaratan, insanlar ise diğer varlıklar gibi yaratılandır. O rabdir.
    İnsan ise kuldur. Allah’a kul olmak, insanı kullara kulluktan kurtarır. Allah’a
    kulluktan kaçınanlar kendileri gibi kulların kulu olurlar, ya da nefislerinin,
    arzu ve isteklerinin kulu durumuna düşerler. Bazıları “vatandaş”
    vb. sıfatları süslü göstererek “kul” kavramını (Allah’a kulluğu) aşağılamaya
    çalışıyorlar. Bunlar, câhil ve gâfil kâfirlerdir.
    Tarihin çeşitli dönemlerinde olduğu gibi, günümüzde de bir kısım insanlar,
    yaratıklardan herhangi birine bütünüyle bağlanarak onun huzurunda
    öyle tapınmalar yapıyorlar ki, bütün şuurlarını o tapınmaya bağlayarak
    ilerisini göremez oluyorlar. Hak ma’budu ve hakiki ibâdeti unutturan, onları
    şirke düşüren kötülüğün kaynağı, Allah’tan başka varlıklara tapmak,
    onların koyduğu kurallara uyarak onlara ma’bud ve ilâh muâmelesi yapmaktır.
    Yeryüzünün her çeşit putları, haksız ve bâtıl ma’budları hep bu tür
    düşünce, davranış ve his sonucu ortaya çıkmıştır. Fakat şu bir gerçektir ki,
    bütün mevcûdiyetini fânilere, Allah’tan başka varlıklara ve O’nun dininin
    dışındaki sistemlere bağlayanlar, tehlikeye adaydırlar. Sadece Allah’a ibâdet
    edilmelidir. Çünkü ibâdet O’nun hakkıdır. Allah’a ibâdet edenlerdir ki,
    O’ndan başkasından korkmaz ve ümit etmezler de sadece O’na kul olurlar.
    Gönüller Allah’tan başkasına bağlandığı zaman insanlar korku kaynağı ile
    ümit kaynağını ayrı ayrı görürler. O zaman bir de bakarsınız ki bir tarafta
    dilber sevgi ma’budları, diğer tarafta da kahraman korku ma’budları dizilmiştir.
    İkisi arasında kalan zavallı insan, bu hal içinde çırpınır, tapınır
    ve bunu da bir ibâdet sanır. Yaratıklardan hiç biri rab olamaz. Her şeyin
    mutlak Rabbi Allah’tır. O’na ibâdet edilmelidir. Çünkü ibâdet ve ubûdiyet
    Allah’ın hakkı, insanın da vazifesidir.
    Günümüzde birtakım insanların, hevâ ve heveslerini, her türlü menfaat
    ve çıkarlarını kendileri için ilâh edindiklerini görmekteyiz. Kur’an, Allah’ın
    İlâhî dinini bırakarak, değişik arzu, istek ve menfaatlerini, davranışlarının
    tek kaynağı yapan ve böylece bunları put mevkiine çıkarıp hevâ ve
    hevesinin kölesi olan insanları, hayret verici bir canlılıkla ortaya koyuyor:
    “Gördün mü o kimseyi ki, hevâ ve hevesini kendisine ilâh edinmiş...”401 Yani,
    gerçeği kabul etmemiş, düşünememiş, keyfi ne isterse onu ma’bud edinmiş,
    böylece kendi zevkinin sevdasına düşmüş. Çünkü hevâ ve diğer nefsî duy-
    401 45/Câsiye, 23
    • 199 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    gular, gözü kör, kulağı sağır ederek kalbi hissiz bırakır. Bu duruma düşen
    kişi, âlim de olsa ilmine rağmen gerçeği duyamaz olur.
    Kur’an’ın, bu canlı tasviri karşısında, artık her insan, neye ibâdet ettiğini
    ve kimin kulu olduğunu kendisi anlayabilir ve anlamalıdır. Şunu unutmamalıdır
    ki, gerçek kulluk, her türlü bâtıl din ve ma’budlardan kaçınıp sadece
    Allah’a yönelmek demektir. Çünkü insan, Allah’ı ma’bud tanıyıp O’na
    kulluk yapmak için yaratılmıştır. İşte yaratılış sebebi. Allah’tan başkasına
    sarf edilen ömürler, kaybedilmiş demektir. İbâdet, kulun kendi isteğine bırakıldığı
    için, ihtiyârî (seçme özgürlüğü olan) işlerdendir. Ancak her insan,
    Allah’a ibâdetle yükümlüdür. İrâdesini Allah’a yönelterek hareket eden kişi
    sâlih kullardan olur. 402
    İbâdetin ruhu ve şartı, tevhid ve ihlâstır. Allah’ın birliğine iman etmedikçe
    O’na ibâdet edilemez. Allah’a gerçekten ibâdet edenler de O’ndan
    başka ma’bud tanımazlar. Allah’tan başkasını O’na ortak koşarak tapmak
    ise Allah’ı tanımamaktır. Din, tevhid ve ihlâsla Allah’a ibâdet etmekten ibârettir.
    Gerçekten de insanoğlunun maksadı ne ise, ma’bûdu da odur. Allah,
    kendisinden başka ilâh olmayan tek bir İlâh olunca her türlü ibâdetin
    sadece O’na yöneltilmesi tabiî ve mantıkî sonuç olmaktadır. İbâdet konusu
    direkt olarak akîde konusuna bağlıdır. Akîde, bu dinde vicdan içinde gizlenmiş,
    sınırları belli olmayan yüzeysel bir şey değildir. Her düşüncede, her
    eylemde kendisini gösteren bir potansiyeldir.
    Allah, insanlara ibâdet edecekleri belirli yollar çizmiştir. Bu yollarda
    ruhun yeri vardır; kalbin huşûsunda, tevâzu ile Allah’a itaatte... Aklın yeri
    vardır; Allah’ın yarattıkları ve O’nun âyetleri hakkında tefekkürde... Bedenin
    yeri vardır; kıyamda, rükûda, secdede, oturuşta, çeşitli yönlerden itaatle
    hareketlerde... Böylece ibâdet, Allah’ın sevdiği ve râzı olduğu insanın bütün
    hayatını kuşatan bir iş olur. “De ki: şüphesiz benim namazım, ibâdetlerim,
    hayatım ve ölümüm, âlemlerin Rabbi Allah içindir.” 403
    Câhiliye döneminde de görülmüştür ki, akîde sapınca, zarûrî olarak
    ibâdet de sapıyor. Ancak akîde düzgün olunca ibâdetin sahih konumuna
    oturması mümkün oluyor. Çeşitli sebeplerden ötürü akîde ve ibâdet konusunda
    sapmalar oldu.
    402 Yakup Çiçek, Fahrettin Yıldız, Dingünü İbâdet, Bir Y., s. 126
    403 6/En'âm, 62
    • 200 •
    Ahmed Kalkan
    Haddinden fazla ta’zim (büyükleme) belli bir şahsa veya cisme yönelme
    kalbin âfetlerinden bir âfettir. Zamanla ta’zim kutsamaya, sevgi de ibâdete
    dönüşüyor. Yalnızca sevgi ve ta’zim bir sapma değildir. Fakat sevgi ve
    ta’zimde aşırılık, kutsamaya götüren, derken ibâdete ileten bir sapma oluyor.
    İbâdet konusunda câhiliyenin sapmasını İbn Abbas (r.a.) açıklarken,
    Kur’an’da geçen Vedd, Suvâ, Yeğûs, Yeûk ve Nesr putları hakkında der ki:
    “Bunlar, Nuh kavminin sâlih adamlarının isimleridir. Bunlar ölüp gidince
    şeytan onların kavmine ‘bunların heykellerini meclislerinize dikin ve o
    heykellere bunların adlarını verin’ diye fikir verdi. Onlar da bunu yaptılar
    ve amaçları bunlara tapınmak olmadığından ibâdet etmediler. Fakat bu nesiller
    ölüp gidince ve bunların o kişilerin hâtıralarını canlı tutmak için heykellerinin
    dikildiği bilgisi silinip yok olunca geriden gelen nesiller bunlara
    tapmaya başladılar.” 404
    Beşeriyet, hâlâ bu sapmanın değirmeninde dönüyor ve bu onları şirk
    türlerinden bir türe sokuyor. Putlara tapmanın şekillerinde değişmeler olsa
    da putperestlik kaybolmamıştır. Bereket umarak türbelere el sürmeyi, kesin
    kabul olur inancıyla türbenin yanında duâ etmeyi, türbede yatandan
    yardım istemeyi, ölü veya diri beşerden sıkıntıları için imdat dilemeyi, bez
    bağlayıp mum dikmeyi, türbenin etrafında tavaf eder gibi dönmeyi... ibâdet
    konusunun neresine koyacağız? Kutuplara, abdallara Allah’ın, kendi
    mülkünde tasarruf yetkisi verdiğine, bu nedenle mürid şeyhinden şefkat ve
    merhamet isteyip tazarrûda bulunursa işleri şeyhin müridin yararına çevireceğine
    ve onu tehlikeden koruyacağına, kabirdeki sorulara şeyhin müridi
    yerine cevap vereceği anlayışına ne isim verilmeli?
    Arap yarımadasının müşrikleri şöyle diyorlardı: “Biz, bunlara bizi Allah’a
    daha fazla yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz.”405 Yani, biz bunların
    zatları için değil; fakat onların Allah katındaki itibarları için ibâdet ediyoruz
    diyorlardı. İslâm, beşer ile Rabbi arasındaki bütün aracıları kaldırmak
    ve kul ile Rab arasındaki direkt bağı kurmak için geldi.
    404 Buhârî
    405 39/Zümer, 3
    • 201 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Rabbiniz (şöyle) buyurdu: Bana duâ edin, size icâbet edeyim.”406 “Kullarım
    Beni sana soracak olursa, işte Ben pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman
    duâ edenin duâsına cevap veririm.”407 İslâm, dini sadece Allah’a ait kılmak
    için geldi.
    İbâdet, Hayatın Tüm Alanlarını Kuşatır
    İbâdet, hayat yolunun bütünüdür. Namaz, oruç gibi ibâdetler, insanın
    azığını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır. Azık bittikçe ve yolcu,
    önündeki istasyona her uğrayışında yeni bir enerji ve azık aldığı duraklardır
    namazlar, oruçlar. Bu dinde ibâdet anlayışı ve yolu geniş kapsamlıdır;
    insanların ibâdet diye isimlendirmekte birleştikleri birtakım taabbudî sembollerle
    sınırlı değildir. Bu semboller -bütün önemlerine rağmen- farz kılınan
    ibâdetin sadece bir parçasıdır. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım,
    ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm ortağı olmayan Rabbu’l âlemîn Allah
    içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur.”408 Namaz ve kurban, sembolleri temsil
    ediyor; fakat gaye bundan daha büyüktür. Gaye ölünceye kadar hayatın tümünün,
    hatta bizzat hayatın, ortağı olmayan Allah’a yöneltilmiş bir ibâdet
    olmasıdır. Yani ibâadet; her ânı, her işi, her fikri, her duyguyu kapsıyor.
    “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım.”
    (51/Zâriyât, 56) Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah’a ibâdete hasredildiğine
    göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece şeklî farzlar doldurabilir
    mi? Bu, ancak ibâdetin hayatın her yönünü kapsaması durumunda
    gerçekleşir. Bu da bilfiil İslâm’da vardır. Şeklî ibâdetler namaz da olsa, zekât,
    oruç veya hac da olsa, belirli bir süreyi kapsar. Ya da kişi nâfilelerle bu süreyi
    arttırabilir. Fakat hayatın bütün alanını dolduramaz. Bu şekilde ancak
    Allah’ın nurdan yarattığı melekler ibâdet edebilir.409 Yoksa insanoğlu bütün
    vakitlerini klasik ibâdetlerle geçiremez. İnsanın usanan bir bedeni, dağılan
    bir aklı vardır. Bu yüzden usanmaksızın gece-gündüz Allah’ı tesbih edemez.
    Zaten Allah da onu bununla mükellef kılmamıştır. Allah, her kişiye ancak
    gücünün yettiğini yükler. Allah onu bu yapıda yaratmıştır; onun gücünün
    sınırlarını biliyor, güç yetiremeyeceği şeyi teklif etmiyor.
    406 40/Mü'min, 60
    407 2/Bakara, 186
    408 6/En'âm, 162-163
    409 21/Enbiyâ, 20; 66/Tahrîm, 6
    • 202 •
    Ahmed Kalkan
    Bununla beraber, onun bütün hayatı Allah için olmalıdır. Zira Allah,
    onu sadece ibâdet için yaratmıştır. Peki, bu, istenilen ibâdetler sadece şekilsel
    ibâdetlerde kalırsa gerçekleşebilir mi? Bu, ancak ibâdetin mânâsının
    genişleyip yeryüzündeki insanın bütün eylemlerinin ona dâhil olmasıyla
    gerçekleşir. Bu da her türlü amelin tevhide bağlanıp, tevhidin de bütün gerektirdikleriyle
    hayat tarzı olduğunda mümkündür.
    Siyaset ibâdettir... Allah’ın şeriatını tatbik olduğunda, yeryüzü gerçeklerine
    göre Rabbânî adâlet tatbik olduğunda, insanları tek bir ilâha kulluk
    ettirdiğinde, tâğutlardan kurtarıp hürriyete kavuşturduğunda siyaset ibâdettir.
    İktisadî dinamizm ibâdettir... Para, helâl kazançtan elde ediliyorsa; para
    ve mal biriktirilip, bunlarla hayra dâvet ve şerle savaş oluyorsa; kazanılan
    para temiz işlere harcanıyorsa o meşrû iş, iktisadî birikimler ve para ibâdettir.
    Sanat etkinlikleri de ibâdettir... Meşrû olan sanat türleriyle Hakka dâvet
    ve kötülüklerle savaş olduğunda, Rabbânî anlayış gereğince yeryüzünü
    îmar ve Allah isminin yüceltilmesi için insanları çalışmaya ve güzele teşvik
    ettiğinde.
    Kısaca, Rasûlülllah (s.a.s.)’ın ibâdetin insan hayatındaki büyük küçük
    her şeyi kapsadığını öğretmek için buyurduğu gibi “hatta eşinin ağzına
    koyduğu bir lokma bile” ibâdettir.
    Bütün ibâdetler, dünya ve âhireti beraber hedefleyen bir iştir. İster klasik
    ibâdet tanımı içine giren semboller olsun, ister insanın icra edip yürüttüğü
    hayatî faâliyetler olsun.
    İbâdetleri ma’bedlerle sınırlamayan bir dinin, temel buyruklarının yanında,
    gülümsemeyi, sevmeyi, çalışmayı, ticareti, yeme-içmeyi, kızmayı,
    ağlamayı, yürümeyi, nefes almayı, sevişmeyi, yani hayatın kendisini ibâdet
    haline getirmesine neden hayret etmeli? İlâhî sınırlar korunduğu zaman
    hayatın her birimi gerçek kimliğini kazanır. Bu kimlikle açılır cennetin kapıları.
    • 203 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Hıristiyanlar sadece kiliselerde ibâdet edebilirler. İslâm dışındaki hemen
    her din de, ibâdeti, tapınmayı kendi mâbedlerine has kılar. Günümüzdeki
    farklı tapınmalar için de bu geçerlidir: İnsanların ibâdet ihtiyacını tatmin
    için arenalar, stadyumlar, müzikholler, türbeler, anıtlar, anıtmezarlar
    inşâ edilmiş, insanlar tapınmak için belirli vakitlerde buralarda sevdikleri
    uğruna kendilerinden geçmekte, ayılıp bayılmakta, huşû içinde tapınmaktadırlar.
    Hatta bu sahte ilâhların önünde kendinden geçen insanlardaki
    huşû ve gönülden bağlılık nice müslümanın namaz gibi en önemli ibâdetinde
    bile yok.
    Müslüman, ibâdet etmek için mutlaka mescid ve câmi aramaz; Her
    yerde ibâdetini yapabilir. Tüm arz mesciddir müslüman için. “Benim için
    yer(yüzü) tertemiz ve mescid kılındı. Namaz vakti gelince, kişi bulunduğu
    yerde namazını kılar.”410 “Mescidlerimiz işgal altında!” demiş olsak, bazılarımızın
    aklına yalnız İsrail işgali altındaki Mescid-i Aksâ gelecek. Veya Allah’ın
    değil; tâğutların emrinde memur olan bazı bel’amların güdümündeki
    mescidler (Aslında nice câmiler, devlet dairesi haline gelmekte, hatta kiliseleştirilmekte,
    nice imamlar papazlaştırılmakta veya bel’amlaştırılmakta).
    Ama bizim kastımız, daha geniş; Evet, mescidlerimiz işgal altında ve putlarla
    dolu. Yeryüzü mescidi, putlardan, tâğutlardan ve putçu düzenlerden
    temizlenme çabası olmadıkça müslümanların ibâdetleri sıhhatli olmaz ve
    gerçek ibâdet, gerçek kurtuluş gerçekleşmez. “Mescidler Allah’a aittir. Orada
    Allah ile beraber bir başkasına dâvet, duâ etmeyin.” 411
    Bazı insanların sandığı gibi, ibâdet sadece âhiret için değildir. Zira bu
    din, dünya hayatındaki insanın işini ıslah etmek için de inmiştir. Akîdesini
    olsun, şeriatını olsun, ibâdetini olsun, onun dünyadaki her şeyini düzene
    koymak için gelmiştir.412 Bundan dolayı bu dinde dünya ile âhiret her konuda
    birbirine bağlıdır. İnsanlar, dünya hayatında çalışan organları, âhirete
    bağlı kalpleriyle dinin gölgesinde yaşarlar. “Şüphesiz namaz, fahşâdan (her
    çeşit aşırılık ve ahlâksızlıktan) ve kötülükten men’ eder.”413 Dünyada kötülüklerden
    menediyor, âhirette ise mükâfat var. Mü’min, Allah rızâsı için namaz
    kılar. Aynı zamanda fahşâdan, fuhuştan ve kötülükten de alıkonarak dünya
    hayatını ıslah etmiş olur.
    410 Buhârî, Salât 56; Müslim, K. Mesâcid 4
    411 72/Cin, 18
    412 Bak.57/Hadîd, 25
    413 29/Ankebût, 45
    • 204 •
    Ahmed Kalkan
    Orucun farz kılındığını bildiren âyetin sonunda da “umulur ki korunursunuz”
    denilir.414 Dünyada korunup (takvâ sahibi olup), yeryüzünde
    hayatınızı ıslah edersiniz, âhirette ise mükâfata erişirsiniz. Zekâtın emredildiği
    âyetlerde415 geçen temizleme, çoğaltıp arttırma, zenginin fakire bağışlaması,
    zekâtın belirlenen sınıflara dağıtılması dünyada yapılır; âhirette
    ise mükâfat vardır. Hacc sûresi, 27-28. âyetlerde belirtilen maslahatlar da
    böyle. Böylece ibâdet aynı anda hem dünya, hem de âhiret için oluyor.
    Bir başka yönden Lâ ilâhe illâllah’a bütün gerektirdikleriyle yapışan bir
    müslümanın hayatında âhiretten kopuk sadece dünya için bir amel yoktur.
    Hatta insanların sadece bedenî, hatta hayvanî, sadece dünyalık gördükleri
    cinsel ilişki bile buna dâhildir. Nitekim Rasûlüllah (s.a.s.) buyuruyor ki:
    “Sizden herhangi birinizin cimâ yapmasında sevap vardır.” Dediler ki: Ey
    Allah’ın Rasûlü! Bizden herkes eşine ona duyduğu şehvetten dolayı gider,
    böyleyken nasıl ona sevap olur? Cevaben buyurdu ki: “Ne dersiniz, şâyet
    harama gitseydi günah olmayacak mıydı? İşte, helâle gittiğinden ona sevap
    vardır.”416 Bu sebeple eşler arasındaki sevişmeler bile aynı anda hem dünyevî,
    hem de uhrevî bir iş (yani ibâdet) oluyor. 417
    Allah’a İbâdet
    Allah’a ibâdetin anlamı: Kur’an’da 82 âyette “Allah’a ibâdet”ten söz edilmiştir.
    İnsan, Allah’a ibâdet için yaratılmıştır.418 Bütün peygamberler, insanları
    Allah’a ibâdet etmeye dâvet ettikleri gibi,419 kendileri de O’na ibâdet
    etmişlerdir.420 Kur’an’da hem “ey insanlar” hitâbıyla,421 hem de “ey mü’minler”
    hitâbıyla422 Allah’a ibâdet etmek emredilmiş ve ibâdetin ihlâsla,423 hiçbir
    şeyi ortak koşmadan yalnız Allah’a yapılması istenmiştir.424 Allah’a ibâdetten
    bahseden âyetlerdeki ibâdet kavramı, genel olarak tevhid, itaat, duâ, Allah’ı
    414 2/Bakara, 183
    415 9/Tevbe, 60, 103; 70/Meâric, 24-25
    416 Sahih-i Müslim
    417 Mehmet Kubat, Kur'an'da Tevhid, Şafak Y., s.132 ve 164
    418 51/Zâriyât, 56
    419 2/Bakara, 83; 3/Âl-i İmrân, 64; 5/Mâide, 72...
    420 13/Ra'd, 36; 21/Enbiyâ, 73; 39/Zümer, 11, 14
    421 2/Bakara, 21
    422 22/Hac, 77
    423 98/Beyyine, 5
    424 4/Nisâ, 36
    • 205 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    bilmek, O’na boyun eğmek, iman etmek ve sâlih amel işlemek anlamlarını
    ifade eder.
    Kur’an’da ibâdet kavramı; Allah’ın varlığını ve birliğini ikrar etmek,
    peygamberlerine ve peygamberleri ile gönderdiği İlâhî vahye iman etmek,
    O’na boyun eğerek itaat etmek, İslâm’ın helâl ve haram, emir ve yasak bütün
    hükümlerini tatbik etmek, Allah’ın râzı olduğu şeyleri yapmak ve hükmüne
    râzı olmak, nimetlere şükretmek, musibetlere sabretmek, insanların haklarına
    riâyet edip onlara şefkat ve merhamet etmek anlamlarını ifade eder.
    Buna göre Kur’an’da ibâdet kavramı; iman, ahlâk, namaz, oruç, hac,
    zekât, cihad, evlenme, boşanma, helâl-haram, miras, ticaret, ahde vefâ,
    yemin, keffâret, ukubat... kısaca Kur’an’ın başından sonuna kadar bütün
    hükümlerini uygulamayı, emir ve yasaklarına riâyeti, sınırlarını korumayı
    içine alır.
    Fıkıh Usûlü kitaplarında Kur’an hükümlerinin itikad, ibâdet, ahlâk,
    muâmelât, ukubat şeklinde kısımlara ayrılması, anlatımı kolaylaştırmak
    içindir. Yoksa, ahlâkî ve amelî hükümler, “ibâdet” kavramının mânâlarından
    tamamen ayrı demek değildir. Çünkü Kur’an’ın amelî ve ahlâkî bütün
    hükümlerini uygulamak, Allah’a kulluk etmektir. Bu itibarla Kur’an hükümlerinin
    hepsi “ibâdet” kavramına dâhildir. Uygulama itibarıyla ibâdetleri
    dört kısma ayırabiliriz:
    İman, ihlâs, niyet, tefekkür, mârifet, sabır, takvâ, havf ve recâ gibi kalbî/
    bâtınî ibâdetler,
    Namaz, oruç, zikir, tesbih, tehlil, tekbir, tahmid, duâ, insanlara iyi muâmele,
    ana-babaya iyilik, sıla-i rahim gibi vücut organlarıyla yapılan ibâdetler,
    Zekât, sadaka, fakirlere ve yakınlara her çeşit yardım, Allah yolunda
    infak gibi mal ve servetle yapılan ibâdetler,
    Hacca gitmek, malı ve canı ile Allah yolunda cihad etmek gibi hem mal,
    hem de bedenle yapılan ibâdetler.
    • 206 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın yapılmasını istediği şeyleri yapmak da, yasakladığı şeylerden
    kaçınmak da Allah’a kulluk etmektir, ibâdettir. Çünkü ibâdetin temel anlamı,
    Allah’a boyun eğerek itaat etmektir. İtaat de iki şekilde olur: Emirlere
    uymak ve yasaklardan kaçınmak.
    Namaz, Tüm İbâdetler İçin Prototiptir
    Kelime-i şehâdet, oruç, hac, zekât gibi İslâm’ın rükûnları hep namazda
    mevcut. Namaz, bir tevhid ve şehâdet eylemidir. Namaza çağrılırken şehâdetler
    haykırılır; namazın içinde şehâdet kelimeleri vurgulanır. Okunan
    duâ ve âyetler hep şehâdet kelimesinin açılımlarıdır. Namazda yeme içme
    olmaz; namazda oruçluyuzdur. Zekât, namazda mevcuttur: Ömrün, vaktin
    zekâtı namazla yerine getirilir. Hac, Kâbe’yi ziyaretle gerçekleşir; namazda
    da Kâbe’ye yönelinir. Namaz hacdır; namaz miractır. Namaz duâdır; Namaz
    zikirdir. Namaz Kur’an okumak; namaz Allah’la konuşmaktır. Kâinat
    kendi halleriyle namaz kılmaktadır. Meleklerin bazısı devamlı kıyamda,
    bazısı rükû ve secde halinde ibâdet etmekteler. Dağlar, namazdaki kıyam
    halinde dimdik durmaktalar. Bitkiler, ağaçlar secde halindeler; ağaçlar, başları
    ve ağızları sayılan kökleriyle topraktan gıda almaktadırlar; Bitkilerin
    de kökleri, yani başları yerdedir. Hayvanlar rükû halinde iki büklüm eğik
    yaşamaktalar. İnsanın namazı ise, bütün yaratıkların ibâdetini kendisinde
    toplamaktadır. Namaz, aynı zamanda tekbir, tesbih, hamd, şükür, zikir,
    Kur’an kıraâatı gibi hemen tüm ibâdet çeşitlerini de içermektedir.
    Hayatımızın her safhası namaza benzemeli. Namazdaki ruh ve heyecanı
    namaz dışına taşımalı, her eylemimizi namaz gibi, bizi Allah’a yaklaştıran
    gerçek ibâdete çevirmeliyiz. Bu anlayış, namazın da, gerçekten ikame edilen
    namaz olmasını sağlar. İnsanı kötülük ve fahşâdan alıkoymayan namaz,
    hadis-i şerifteki ifadeyle, yarın paçavra gibi suratımıza çarpılabilir. Allah’ın
    böyle bir namaza ihtiyacı olmadığı hadiste belirtilmektedir. Namazın bizim
    günlük hayatımıza yön veren, bize ihtiyacımız olan teçhizatı, mühimmatı
    sağlaması gerektiği “huşû” ve “ikame” ifadeleriyle de vurgulanır. İkame etmek,
    namazı ayağa kaldırmak, dosdoğru kılmak demektir. Namazı ikame
    etmekle, hayatımızdaki kötülükler de kalkacak, aynı şekilde tüm eylemlerimiz
    de namaza benzeyecektir.
    Ashâb da böyle değerlendirdi namazı. Peygamberimiz, vefatına yakın
    şiddetli rahatsızlığında kendisi cemaatin önüne geçip imamlık yapamadığı
    • 207 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    zamanlar, Hz. Ebubekir’i namaz kıldırmak için görevlendirdi. Sonra devlet
    başkanı seçiminde ashâb bu olayı dikkate alarak “değil mi ki Peygamberimiz
    namazda Ebubekir’i başımıza geçirdi; namaz gibi olması gereken
    hayatımızda da o başımıza geçmeli” dediler. Onlar dini böyle anlamışlardı.
    Sadece namaz değildi ibâdet olan. Ve namaz prototip ibâdetti. O yüzden
    namazdaki imamlığa “imâmet-i suğrâ” (küçük imamlık); devletin başındaki
    imamlığa (başkanlığa/önderliğe) “imâmet-i kübrâ” (büyük imamlık)
    denilir. Bu olay da göstermektedir ki, hayatımızdaki davranışlarımız namazın
    mesajına benzerken; liderimiz, devlet başkanımız da imama benzemeli;
    imamda aranan şartlar yöneticide de aranmalı. İmam, namazda
    yanıldığında öncelikle imama yakın olanlar, değilse cemaatin fertlerince
    usûlüne uygun nasıl uyarılması gerekirse, her konumdaki liderler ve yöneticiler
    de öyle uyarılmalı.
    Allah, en güzel biçimde yarattığı ve yeryüzünde halife yaptığı, bütün
    yaratıklardan üstün kıldığı, göklerde ve yerde ne varsa hepsini hizmetine
    sunduğu ve sayısız nimetler verdiği insanı, kendisine ibâdet etmesi için yaratmıştır.
    İnsanın bu görevini yerine getirebilmesi için ona akıl, fikir ve kabiliyet
    vermiştir. Peygamberler ve kitaplar göndermek suretiyle bu görevini
    nasıl yapacağını da bildirmiştir. Allah, insanı ibâdet etmesi için zorlamamakla
    birlikte, ısrarla kendisine ibâdet etmeyi emretmiş, ibâdet edenlere
    mükâfat, etmeyenlere ise ceza vaad etmiştir.
    Herhangi Bir Eylem Nasıl İbâdet Olur?
    Bir eylemin Allah’a ibâdet olabilmesi için şu özelliklerin bulunması
    gerekir: İnanç, meşrûiyet, usûl ve niyet.
    Bir fiilin ibâdet olabilmesi için iman başta gelen şarttır. İkinci şart ise,
    o yapılan işin tâat cinsinden olması lâzımdır. Çünkü ibâdet kelimesi itaat
    anlamına gelir. Yani dinin yapılmasını güzel gördüğü bir emir veya meşrû
    gördüğü mubah bir iş olması gerekir. Üçüncü şart ise, yapılan işin Allah’ın
    istediği, Rasûl’ün uyguladığı biçimde yapılması gereğidir. Dördüncü şart
    da niyettir. Allah’ın rızâsı için yapılması, bir meşrû işi ibâdet seviyesine çıkarır.
    Allah’a yaklaşmak ve O’na itaat etmek gibi yüksek gayeler, bir eylemi
    ibâdete dönüştürür.
    • 208 •
    Ahmed Kalkan
    İmansız ve ihlâssız amel, ibâdet olmaz; böyle bir ibâdet boşa gider.425
    Haramlar, dinin yasakladığı eylemler, hiçbir zaman Allah’a ibâdet olmaz.
    Yapılan meşrû eylemin usûlü (metodu) da önemlidir. Meselâ, namazı Allah’ın
    istediği tarzda, Peygamberimiz’in kıldığı şekilde değil; başka şekilde
    kılarsak, o, ibâdet olmaktan çıkar. İbâdette niyet şarttır. Peygamberimiz
    (s.a.s.), “Ameller, ancak niyetlere göredir.”426 buyurmuştur. Bu nedenle Allah’a
    kurbet ve itaatten başka bir maksatla yapılan fiiller, “ibâdet” olmaz. Meselâ
    niyetsiz aç durmak oruç değil, niyetsiz Kâbe’ye gitmek de hac değildir.
    Allah’tan Başkasına İbâdet
    Kur’an’da 53 âyet-i kerimede “Allah’tan başkasına ibâdet”ten söz edilmiştir.
    Allah Teâlâ, cin ve insanları kendisini tanıyıp ibâdet etmeleri için
    yaratmıştır.427 Fakat, imtihanın gereği olarak onları bu konuda zorlamamıştır.
    Bu sebeple cin ve insanlardan, bir tek ilâh olarak Allah’ı tanıyıp kabul
    edenler ve sadece O’na ibâdet edenler olduğu gibi; canlı ve cansız varlıkları
    Allah’a ortak edip onlara ibâdet edenler de vardır. Allah, ilk insan Âdem
    (a.s.)’den itibaren insanlara elçiler ve kitaplar göndermek sûretiyle cin ve
    insanları Allah’tan başkalarına ibâdet etmemeleri konusunda uyarmıştır.
    “Andolsun Biz, her ümmet/toplum içinde Allah’a ibâdet edin, tâğut(a ibâdet)
    ten kaçının diye bir peygamber gönderdik. Onlardan kimine Allah hidâyet
    etti, onlardan kimine de dalâlet hak oldu.” 428
    Allah’tan Başka Tapılan Varlıklar: Allah’tan başkasına tapanlar, sadece
    cinler ve insanlardır. Tapılanlar, yani mâbud, rab ve ilâh edinilen varlıklar
    ise; ibâdet kavramının geçtiği âyetlerde Allah’tan başkaları,429 Allah’tan başka,
    insanlara fayda ve zarar vermeye gücü yetmeyenler,430 işitmeyen, görmeyen
    ve insanlara hiçbir şey kazandırmayanlar,431 Allah’tan başka tapınılan
    putlar/evsân,432 heykel şeklindeki putlar/asnâm,433 sahte tanrılar/ilâhlar,434
    425 5/Mâide, 5
    426 Buhârî, Bed'ül-Vahy 1, Itak 6, Talak, 11, İman, 23; Müslim, İmâre 155
    427 51/Zâriyât, 56
    428 16/Nahl, 36
    429 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 104...
    430 5/Mâide, 76; 10/Yûnus, 18
    431 19/Meryem, 42
    432 29/Ankebût, 17
    433 14/İbrâhim, 35; 26/Şuarâ, 70, 71
    434 43/Zuhruf, 45
    • 209 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    heykeller,435 tâğut,436 şeytan,437 ataların taptığı şeyler,438 Allah’a ortak koşulanlar,
    439 cinler,440 insanlar,441 melekler,442 Allah’tan başka dost tutulanlar,443
    Allah’tan başka ilâh diye isimlendirilen putlar,444 kâfirlerin taptığı şeyler,445
    elle yontulup yapılanlar446 olarak zikredilmişlerdir.
    Allah’tan Başkasına İbâdetin Anlamı: Allah’tan başkasına ibâdet; insan,
    cin, melek, şeytan, atalar, liderler, hükümdarlar, bilginler, veliler, sâlih
    kişiler gibi canlı ve cansız varlıkları ilâh ve rab kabul etmek, onlara Allah’a
    isyan konusunda itaat etmek, boyun eğmek, duâ edip yalvarmak, kurban
    kesmek, kulluk etmek, secde etmek, eğilip saygı göstermek, Allah yerine
    mâbud edinilen kimselerin emir ve yasaklarına, helâl ve haramlarına, prensip
    ve sistemlerine uymak anlamlarına gelir.
    Allah’tan başkasına ibâdet etmek, Allah’ın varlığını kabul etmemek
    anlamına gelmez. Kur’an’ın indirildiği zaman Mekke müşrikleri Allah’ın
    varlığını, yaratıcı ve rızık verici olduğunu kabul ediyorlar, ama bir tek ilâh
    olduğunu kabul etmiyorlardı. Kendilerini Allah’a yaklaştırır ve şefaatçi olur
    ümidiyle ilâhlara tapıyorlardı. Kur’an’da bu husus, şöyle bildirilmektedir:
    “...Allah’tan başka evliyâ (dostlar) edinen kimseler, biz bunlara sırf bizi Allah’a
    yaklaştırsınlar diye ibâdet ediyoruz (demektedirler).”447 “Hâlbuki insanı
    Allah’a yaklaştıran iman ve sâlih ameldir.”448 “Allah’ı bırakıp kendilerine zarar
    da fayda da vermeyen şeylere ibâdet ediyorlar ve: ‘Bunlar, Allah katında bizim
    şefaatçilerimizdir’ diyorlar...”449 Demek ki Allah’a ibâdet edebilmek için
    Allah’ın varlığını, yeri göğü yaratttığını, rızık verdiğini kabul etmek yeterli
    değildir. Allah’ı bir tek ilâh olarak kabul etmek, O’ndan başka canlı ve cansız
    hiçbir varlığa tapmamak ve tâğutu reddetmek demektir.
    435 21/Enbiyâ, 53
    436 5/Mâide, 60; 39/Zümer, 17
    437 36/Yâsin, 60; 19/Meryem, 44
    438 11/Hûd, 62, 87, 109; 14/İbrâhim, 10
    439 10/Yûnus, 28
    440 34/Sebe', 41
    441 23/Mü'minûn, 47
    442 34/Sebe',40; 43/Zuhruf, 19-20
    443 39/Zümer, 3
    444 12/Yûsuf, 40
    445 37/Sâffât, 161
    446 37/Sâffât, 95
    447 39/Zümer, 3
    448 34/Sebe' 37
    449 10/Yûnus, 18
    • 210 •
    Ahmed Kalkan
    Putlara, Heykellere İbâdet
    İnsanlara Fayda ve Zarar Vermeyen, İşitmeyen, Görmeyen Putları ve
    Heykelleri İlâh Edinmek ve Onlara İbâdet Etmek: Kur’ân-ı Kerim’in andığı
    şirk çeşitlerinden birisi, putlara ibâdet şeklinde ortaya çıkan tapınmadır.
    Putlar çeşit olarak çok fazla olmakla beraber, genel olarak iki kısımda
    mütâlaa edilebilirler:
    1- İnsan, hayvan veya bunların karışımı bir şeklin; içinde bir sembolü,
    bir ruhu, bir örnekliği temsil ettiği anlayışıyla ağaç, taş ve madenden yapılarak,
    temsil ettiği varsayılan sembolün kutsanması biçimindeki putçuluk.
    Bu tür putlara sanem veya vesen adı verilir.
    2- Herhangi bir şekil düşünmeksizin kafalara, gönüllere, kalplere dikilen
    veya tâbi olunan putçuluk. Bu tür putperestliğin görüntüsü daha moderndir.
    Birinci maddede ele aldığımız putçuluk olayında putlar, tapanların nazarında
    tabiat üstü yüce bir gücü ve kuvveti temsil ettikleri için, putperestler
    bu güç ve kuvvetin, tapındıkları putlarda gizli olduğuna inanırlar. Bu
    bağlamda her putun veya putçuluğun ilgili bulunduğu bir efsânesi vardır.
    Bu putların bir kısmı iyiliği, bir kısmı şerri, bir kısmı ucuzluğu vs. yi temsil
    eder.
    İslâm tarihçilerinin kaydettiklerine göre, putperestlik İslâm’dan önce
    Arap yarımadasında oldukça yaygındı. Denilebilir ki, Arabistan’da putçuluğun
    tüm çeşitleri olmakla beraber, daha çok birinci kısımda anlatmaya
    çalıştığımız putperestlik yaygındı.
    Putçuluğun her çeşidine karşı çıkan ve putlara ibâdet etmenin kötülüğünü
    en beliğ biçimde ortaya koyan Kur’ân-ı Kerim âyetleri, insanoğluna,
    yaratıcının sadece Allah olduğu fikrini aşılama sadedinde delil üstüne delil
    sunar. “Siz, elinizle yonttuklarınız (putlar)a mı tapıyorsunuz? Oysa sizin de,
    bütün taptıklarınızın da yaratıcısı Allah’tır.” 450
    “De ki: Ey insanlar! Benim dinimden şüphede iseniz (iyi bilin ki) ben,
    sizin Allah’tan başka ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem. Yalnız sizi öldürecek
    450 37/Sâffât, 95-96
    • 211 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    olan Allah’a ibâdet ederim. Bana mü’minlerden olmam emredildi.”451 Âyette
    geçen “Allah’tan başkasına ibâdet” , putlara duâ etmek ve yalvarmak anlamındadır.
    Nitekim peşinden gelen âyette, “Yüzünü Allah’ı birleyici olarak
    dine çevir ve müşriklerden olma!”452 denildikten sonra, “Allah’tan başka sana
    ne fayda, ne de zarar vermeyecek olan şeylere yalvarma/duâ etme. Eğer böyle
    yaparsan, o zaman sen zâlimlerden (müşriklerden) olursun.”453 buyrulmuştur.
    “De ki: (Ey müşrikler!) Ben, Allah’tan başka yalvardıklarınıza ibâdet etmekten
    men olundum.”454 Bu âyetteki “duâ”ya, “ibâdet” anlamı verilebilir.
    Bu takdirde ibâdet, ilâh kabul ederek putlara saygı göstermek anlamını ifade
    eder. Putlara ibâdet, ister musibet ve sıkıntılı anlarda onlara yalvarmak,
    duâ etmek; ister ilâh diye ta’zim göstermek olsun, neticesi aynıdır. Böyle bir
    davranış şirk,455 hak yoldan sapmak ve hidâyete erenlerden olamamaktır.456
    Allah’tan başkasına tapanlar cahil kimselerdir. “Ey cahiller! Allah’tan başkasına
    ibâdet etmemi mi bana emrediyorsunuz?” 457
    Kur’an’da Allah’tan başkasına tapılanlar, insana zarar ve faydası dokunmayan,
    458 rızık vermeyen,459 insan eli ile yapılan,460 işitmeyen ve görmeyen,461
    bir şey yaratamayan,462 insanların ilâh diye isimlendirdikleri boş isimler,463
    uydurma tanrılar,464 heykeller465 ve putlar466 olarak nitelendirilmişlerdir.
    İbrahim (a.s.), babasına ve kavmine demişti ki: “Sizin şu karşısında durup
    ibâdet ettiğiniz heykeller nedir? (Babası ve kavmi), ‘Babalarımızı onlara
    ibâdet eder bulduk’ dediler. (İbrahim), ‘Doğrusu siz de, babalarınız da apaçık
    451 10/Yûnus, 104
    452 10/Yûnus, 105
    453 10/Yûnus, 104
    454 6/En'am, 56; 40/Mü'min, 66
    455 6/En'âm, 56; 10/Yûnus, 18
    456 6/En'âm, 56
    457 39/Zümer, 64
    458 10/Yûnus, 18
    459 16/Nahl, 73
    460 37/Sâffât, 95
    461 19/Meryem, 42
    462 46/Ahkaf, 4
    463 53/Necm, 23; 12/Yûsuf, 40
    464 37/Sâffât, 86
    465 21/Enbiyâ, 52
    466 14/İbrâhim, 35
    • 212 •
    Ahmed Kalkan
    bir sapıklık içine düşmüşsünüz’ dedi. (...) İbrahim (a.s.), büyük bir put hâriç
    diğer putları kırdı. Kavmi, putların kırıldığını görünce, ‘Bunu ilâhlarımıza
    kim yaptı? Muhakkak bunu yapan zâlimlerden biridir’ dedi. (...) (İbrahim’e),
    ‘Ey İbrahim! Bu işi ilâhlarımıza sen mi yaptın?’ dediler. İbrahim, ‘Hayır, işte
    şu büyükleri yapmış. Onlara sorun, eğer konuşurlarsa’ dedi. (...) (Kavmi), ‘Ey
    İbrahim! Sen de bilirsin ki, bunlar konuşmazlar’ dedi. Bunun üzerine İbrahim,
    ‘Siz Allah’ı bırakıp da size hiç fayda ve zarar vermeyen şeylere mi ibâdet
    ediyorsunuz? Size ve Allah’tan başka taptıklarınıza yuh olsun. Akıllarınızı
    kullanmıyor musunuz? (dedi.)”467 “Ey babacığım! İşitmeyen, görmeyen ve
    sana hiçbir şey kazandırmayacak olan şeylere niçin ibâdet ediyorsun?’ dedi.” 468
    Kendi elleriyle yapıp ilâh diye adlandırdıkları469 heykellerin (temâsîl),
    insanlara elbette faydası ve zararı olmaz. Bu sebeple heykelleri ilâh edinip
    onlara saygı göstermek, yalvarmak, onlardan medet ummak, ahmaklık ve
    akılsızlıktır. Allah’tan başkalarına, uydurma ilâhlara, putlara ve heykellere
    tapanlar, kendilerini felâkete sürüklemiş, dünya470 ve âhirette Allah’ın
    azâbını hak etmiş olurlar.471 Kendisinden başkasına ibâdet edenlere, “Siz ve
    Allah’tan başka ibâdet ettikleriniz cehennemin odunusunuz. Siz oraya (cehenneme)
    gireceksiniz”472 uyarısını yapan Yüce Allah, “Allah’tan başka dilediğinize
    ibâdet edin!”473 diyerek müşrikleri tehdit etmiştir. 474
    Allah’tan başka ibâdet edilenler, kıyâmet günü kendilerine ibâdet edenleri
    inkâr edecekler ve onlara düşman olacaklardır. “(Müşriklerin taptıkları
    ilâhlar), onların ibâdetlerini inkâr edecekler ve onlara düşman/karşı olacaklardır.”
    475
    “Beşerin böyle dalâletleri var; Putunu kendi yapar, kendi tapar!” diyor
    şâir. İnsanların kendi elleriyle yaptıkları putlara ve heykellere ibâdet etmeleri;
    onları Allah katında kendilerine şefaatçi ve yardımcı olur, kendileri-
    467 21Enbiyâ, 52-54, 58-59, 62-63, 65-67
    468 19/Meryem, 42
    469 14/İbrâhim, 35
    470 11/Hûd, 109
    471 21/Enbiyâ, 98
    472 21/Enbiyâ, 98
    473 39/Zümer, 15
    474 37/Sâffât, 22-34
    475 19/Meryem, 82; 46/Ahkaf, 6
    • 213 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    ni azaptan korur inancı ile ilâh edinip tapmak, saygı göstermek, duâ edip
    yalvarmak, sıkıntı anlarında onlara sığınmak anlamlarını ifade etmektedir.
    Put, sadece Arapların câhiliye döneminde taptıkları basit ve alelâde
    şekillerden veya özellikle Hz. İbrahim döneminde olduğu gibi, muhtelif
    câhiliye sistemlerinde tapınılan taştan, tunçtan, tahtadan heykellerden
    ve ağaç, kuş, hayvan, yıldız, gök cismi, ateş, ruh veya hayallerden ibâret
    değildir. Bu basit puta tapınma şekilleri Allah’a şirk koşmanın bütün boyutlarını
    kapsamaz. Yalnızca bu ilkel putçuluklar üzerinde duracak olursak
    ve Kur’an’daki şirkten maksadın sadece bunlar olduğunu kabul edecek olursak,
    oldukça boyutlu olan şirk kavramından bir şey anlamayız. Kur’an’ın
    evrensel boyuttaki ve zamanlar üstü mesajını kavrayamayız. Kur’an’ın en
    büyük problem olarak gördüğü şirk, kıyâmete kadar hemen tüm toplumlarda
    olabilecek tüm tevhid dışı kutsama ve tapınma özelliklerini kapsar.
    Kur’an’a göre put, o kadar geniş anlamlıdır ki, kişinin Allah’ın dışında hayatının
    amacı kıldığı maddî-mânevî her şeydir. Bu putları hayatın amacı
    kılmak da Allah’a şirk koşmak olarak nitelendirilmiştir. Fakat insanları
    kendilerine fayda ve zararı olmayan taş, ağaç, maden vs. şeylere ibâdete
    sevkeden sebepler nelerdi? İnsanlar niçin putlara tapmışlar ve tapmaya devam
    ediyorlar? Bu konuda Kur’an şu âyetlerde bu sorulara cevap vermektedir:
    39/Zümer, 3; 10/Yûnus; 18; 17/İsrâ, 56-57; 43/Zuhruf, 86; 39/Zümer,
    44; 30/Rûm, 13.
    Tâğuta İbâdet
    “Andolsun biz, her millet içinde: ‘Allah’a ibâdet edin, tâğuttan kaçının’
    diye bir elçi gönderdik.”476 Bu âyette “tâğut”, ibâdet konusunda Allah’ın karşısına
    konulmuş ve ondan kaçınılması emredilmiştir. Şu âyette ise, tâğuta
    ibâdetten sakınan ve Allah’a yönelen kimsenin müjdelenmesi istenmiştir:
    “Tâğuta ibâdet etmekten kaçınan ve Allah’a yönelenlere müjde var.”477 Şu
    âyette de, tâğuta ibâdet edenler şiddetle kınanmaktadır: “De ki: Allah katında
    yeri bundan daha kötü olanı size söyleyeyim mi? Allah’ın lânetlediği
    ve gazap ettiği, aralarından maymun, domuz ve tâğuta tapanlar çıkardığı
    kimseler; işte onların yeri daha kötüdür ve onlar doğru yoldan daha çok sapmışlardır.”
    478
    476 16/Nahl, 36
    477 39/Zümer, 17
    478 5/Mâide, 60; Ayrıca, tâğutu reddetmek konusunda Bak. 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 16/Nahl, 36.
    • 214 •
    Ahmed Kalkan
    Nedir tâğut? “Tâğut” kelimesinin kökü “tuğyan”dır. Tuğyan, isyanda
    haddi aşmak, azmak, zulmetmek, sapmak, ölçüsüz şekilde hareket etmek,
    büyüklenmek anlamlarına gelir. Tâğut; şeytana, putlara, Allah’tan başka
    tapılan her varlığa, insanı azdıranlara, insanları haktan ve hidâyetten saptıranlara,
    hayır yolundan men edenlere, haddi aşanlara, küfür ve dalâlette
    önderlik edenlere, gaybdan haber verdiğini ileri süren kâhinlere/medyumlara,
    insanların Allah’a ibâdet etmelerine ve İslâm’ı yaşamalarına engel olanlara
    denir. Put olsun, ağaç olsun, insan veya hayvan olsun, Allah’tan başka
    tapınma konumunda olan her şey; kanunlarında Allah’ın dinine karşı sınırı
    aşan zâlim yönetici ve Allah’ın indirdiği hükümlerin gayrisiyle hükmeden
    idareci; İslâm şeriatına uymayan bütün metod, düşünce, fikir, ideoloji, pozisyon,
    âdet, gelenek ve görenekler tâğut kapsamına girer. Ayrıca tâğuttan
    hoşnut olup ona bağlanan, tâğuta kulluğa çağıran, tâğutun dâvet ettiği şeye
    sahip çıkan da kendi sapıklığı içinde tâğuttur.
    Kur’ân-ı Kerim’de tâğutla ilgili bütün âyetleri dikkate aldığımızda şu
    sonuca varırız: Kulu Allah’a kulluktan, dinde ihlâslı olmaktan, Allah ve
    Rasûlüne itaatten alıkoyan ve çeviren her şey tâğuttur. Tâğut; hakkı ezmeye
    çalışan, Allah’ın kulları için çizdiği sınırları çiğneyen her kimse veya her
    nesnedir. Allah ile bağlantısı olmayan her program ve Allah’a bağlanmayan
    her çeşit düşünce, sistem, edep ve alışkanlık; otoritesini Allah’ın sisteminden
    almayan her idare, Allah’ın otoritesine, ulûhiyetine ve hâkimiyetine
    düşman olan her şey tâğuttur. 479
    Allah’a isyan konusunda herhangi bir kimseye itaat eden kişi, o kimseye
    ibâdet etmiş olur ve bu itaat edilen kimse tâğuttur. Mevdûdi, tâğut kelimesini
    şöyle izah eder: “Tâğut, Allah’a karşı azan, isyan eden, kulluk haddini
    aşarak kendisi için ulûhiyet ve rubûbiyet iddiâsına kalkışan her şahıs, zümre
    ve idareye denir. Tâğut, Allah’a karşı haddi aşan ve zulmeden her türlü
    üstünlük, otorite, başkanlık veya komutanlıktır. Tâğut, mülkünde hükmünü
    yerine getirir; kullarını zorla, aldatmakla yahut kötü yollarla kendine
    itaate çağırır. Kişinin bu türlü otoriteye, başkanlığa, liderliğe boyun eğmesi
    ve ona tapması tâğut için bir ibâdettir. 480
    Kur’an’a göre tâğut; Allah’ın, dininin, elçisinin ve kitabının karşısına
    konulan, Allah yerine tapılan, İslâm’ın hükümleri, emir ve yasakları, helâl
    479 Muhammed Kutub, Lâ İlâhe İllâllah, Ravza Y., s. 109
    480 Mevdudi, Kur'an'a Göre Dört Terim, s. 66 ve 84
    • 215 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    ve haramları yerine ikame edilen, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in yerine önder
    seçilen, Kur’an düşüncesi, inanç ve hayat tarzı yerine başka düşünce, inanç,
    hayat ve yönetim biçimi koyan, hayata geçiren, bunlara öncülük eden ve
    uyulan her insanın, her sistemin ortak adı ve sembolüdür.
    Buna göre tâğuta ibâdet, Allah’tan başka şeytan, insan, önder, kâhin
    gibi canlı ve cansız varlıklara, Allah’a isyan anlamına gelecek şekilde itaat
    etmek, boyun eğmek, Allah’ın hükmü yerine Allah’tan başkalarının hükümlerini
    kabul edip isteyerek uygulamak demektir ki bu, insanı şirke,
    küfre götürür.
    Günümüzde, kelime-i şehâdet getirip namaz kılan, oruç tutan, hacca
    giden bazı kimselerin tâğutun hükmüne rızâ gösterdikleri, tâğuta itaat ettikleri,
    sadece Allah’a mahsus olan sıfatları başkalarına verdikleri bilinen
    bir gerçektir. Yine bu kimselerin Allah’ı bırakıp birtakım armaları, şiarları,
    işaretleri, bayrakları, gelenek ve görenekleri yücelttikleri ve bu sayılan değerler
    uğruna mallarını, namuslarını, ahlâklarını fedâ ettikleri, böylece bu
    değerlere kulluk ve ibâdet ettikleri ortadadır. Bu şahısların tâğutun ortaya
    koyduğu nefsanî, şehvanî ve indî değer yargılarıyla Allah’ın kanunları ve
    şeriatı çatışacak olsa, hep Allah’ın şeriatını onların istekleri doğrultusunda
    yontarak şekil verdikleri, kısacası putların veya putların arkasına sığınmış
    olanların emir ve yasaklarını harfiyyen yerine getirdikleri ve Allah’ın şeriatına
    tamamen zıt olan sistemleri kabul ederek onların hükümlerini tatbik
    ettikleri de inkâr edilemez. Bundan daha açık putçuluk düşünülebilir mi?
    Putların emir ve direktifleri doğrultusunda hareket ederek onların yolundan
    en küçük çapta ayrılmayanlar, Allah’ın Kitabına ve Rasûlünün sünnetine
    kulaklarını tıkayarak putların ve onların işbirlikçilerinin çağrısına
    kulak verenlerden daha iyi putperest olur mu? Bunlar apaçık müşrik olduklarını
    kendileri bile ilân ediyorlar. Bu tür insanlar; ister namaz kılsın, ister
    oruç tutsun, ister haccetsin ve isterse sabahlara kadar Allah diyerek tesbih
    çeksinler. Ne yaparlarsa yapsınlar, kendilerini putçu müşrik olmaktan
    kurtaramaz, kimse de onları zorla temize çıkararak müslüman yapamaz;
    onlar tevbe edip, her türlü puta ve tâğuta kulluk/ibâdetten vazgeçmedikleri
    müddetçe... 481
    481 Mehmet Kubat, a.g.e. s. 138
    • 216 •
    Ahmed Kalkan
    Bir kimse tâğutu reddetmedikçe gerçekten iman etmiş sayılamaz. Tevhid’in
    şartı, Allah’a imandan önce tâğutları reddetmek, onları tanımamaktır.
    Bu durum, Kur’an’da açıkça beyan edilmiştir: “Artık kim tâğutu reddedip
    Allah’a iman ederse, kopmayan sağlam kulpa yapışmış olur.” 482
    Bilginlere ve Din Adamlarına İbâdet
    Allah’a şirk koşmanın bir çeşidi de Allah’ın izin vermediği alanlarda
    insanlara itaattir. Oysa ibâdette esas olan Allah’a itaat, Peygamberine itaat
    ve müslümanlardan olan emir sahiplerine itaattir.483 Ne var ki, insanoğlu,
    çoğu zaman kendi cinsinden olan beşerden bazı kimselerin birtakım üstün
    özelliklere sahip olduklarını düşünerek onları rab konumuna getirmiş ve
    böylece onlara ibâdet etmiştir.
    Kur’ân-ı Kerim, yahûdi ve hıristiyanların, ulûhiyet ve rubûbiyet makamına
    Allah’tan başkasını koyarak kullukta ona yöneldiklerini, oysa itaat ve
    ibâdetin sadece Allah’a has kılınması gerektiğini şöyle dile getiriyor: “(Ehl-i
    kitap), bilginlerini ve râhiplerini Allah’tan ayrı rabler edindiler. Meryem oğlu
    Mesih’i de (rab edindiler). Oysa kendilerine yalnız tek ilâh olan Allah’a ibâdet
    etmeleri emredilmişti. O’ndan başka tanrı yoktur. O, onların ortak koştukları
    şeylerden münezzehtir.”484 Yahûdi ve hıristiyanların, bilginlerini ve râhiplerini
    rab edinmeleri, onlara ibâdet etmeleridir. İbâdetleri ise, onların,
    Allah’ın haram kıldığı şeyleri helâl, helâl kıldığı şeyleri haram kılmalarını
    kabul edip itaat etmeleridir. Yahûdi ve hıristiyanlar, Allah’ın emrine, hakkın
    hükmüne değil; onların irâdelerine tâbi oldular; onlara Allah’a tapar gibi
    taptılar. Hatta Allah’ı bırakıp onlara taptılar. Allah’ın emrine, Kitabın sözüne,
    hakkın gerektirdiğine açıktan açığa muhâlif olan hususlarda Allah’a
    isyan ettiler; onların arzularına ve emirlerine itaat ettiler. Allah’ın haram
    kıldığı şeyleri, onların emriyle helâl kıldılar. Allah’ın “yapmayın” dediği
    şeyleri yaptılar; “yapın” dediğini yapmâdilar. Bunun hilâfına onların emir
    ve yasaklarına, hevâ ve heveslerine tâbi oldular. 485
    482 2/Bakara, 256
    483 4//Nisâ, 59
    484 9/Tevbe, 31
    485 Elmalılı, IV, 2511; Bu konuyla ilgili olarak Adiy b. Hâtem'le ilgili hadis için Bak. Tirmizî, Tefsir 10
    • 217 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Buna göre âyetteki râhipleri ve bilginleri rab edinip ibâdet etmek, Allah’ın
    helâlini haram, haramını helâl saymaları konusunda onlara itaat etmek
    anlamına gelmektedir. Yoksa onlar, bilginleri için oruç tutuyor, namaz
    kılıyor değillerdi. Demek ki herhangi bir insanın, ister bilgin olsun ister
    yönetici, Allah’ın emir ve yasağına, helâl ve haramına ters düşen emir ve
    hükümlerine gönülden katılmak, onu hüküm/kanun koyucu olarak kabul
    etmek, ona itaat ederek Allah’ın hükmüne muhalefet etmek; onu Allah’tan
    başka rab edinmek ve ona ibâdet etmek demektir.486 “Yaratıcıya isyan etme
    konusunda yaratılana itaat edilmez.”487 Hakkı bâtıl, bâtılı hak yapmaya çalışanlar,
    ilim haysiyetinden yoksun birer tâğutturlar. Bu şekilde davranışlar,
    şirk, küfür ve Allah’tan başkalarını rab edinmek ve onlara tapmaktır.488 Allah’ın
    kitabına yetki tanımaksızın helâl ve haram sınırlarını belirleme yetkisini
    kendisinde görenlerin nefislerini ilâve rab ittihaz ettiklerini ve onlara
    kanun koyma yetkisi tanıyanların da onları rabler edindiklerini yukarıdaki
    âyet ve hadislerden öğrenmiş oluyoruz.
    Kur’an’ın on dört asır önce getirdiği en büyük prensiplerden biri de,
    hangi makam ve mevkide olursa olsun, insana değil; yalnız Allah’a ibâdet
    edilmesi prensibidir. İslâm, beşeriyeti saâdete erdirmek, zulmü ortadan
    kaldırmak, inSana kulluk etmeye sevkeden istismarı yok etmek yolunda
    birleşilmesi gerekli olanı belirterek yahûdi ve hıristiyanlara bakın nasıl hitap
    ediyor: “De ki: Ey Kitap ehli, gelin aramızda birleşebileceğimiz bir kelime
    üzerinde toplanalım: Allah’tan başkasına kulluk etmeyelim. O’na hiçbir şeyi
    ortak koşmayalım. Bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmeyelim!” 489
    Kur’ân-ı Kerim, kula kulluğu ortadan kaldırmak ve sadece Allah’ kulluğu
    tesis etmek üzere gönderilen Kitap olduğu için, insanların Allah’ı bırakıp
    hemcinslerinden olan insanlara ibâdet/kulluk etmesini önlemek amacıyla
    çeşitli deliller serdetmiş, bu konuda geniş açıklamalar yapmıştır:
    “Hiçbir insana yaraşmayacak/yakışmayacak bir şey varsa, Allah’ın kendisine
    Kitap, hikmet ve nebîlik vermesinden sonra onun insanlara: ‘Allah’ı
    bırakın da bana kul olun’ demesidir. Tam aksine o; ‘Kitabı öğrendiğiniz ve
    okuduğunuz yönüyle Allah’a kul olun’ der. O, size: ‘melekleri ve peygamberi
    486 Elmalılı Tefsiri, Eser Y., IV, s. 2512
    487 Buhâri, Ahkâm 4; Müslim, İmâre 39, 46
    488 Elmalılı, IV, s. 2513, 2514
    489 3/Âl-i İmrân, 64
    • 218 •
    Ahmed Kalkan
    ilâh edinin’ diye emretmez. Siz müslüman olduktan sonra size hiç imansızlığı
    emreder mi o?”490 İstisnâsız bütün peygamberler: “Ey kavmim, Allah’a ibâdet
    edin; sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur.”491 buyurmuşlardır.
    Tarihe ibret nazarıyla baktığımız zaman çok değişik ve çeşitli şirk görüntüleri
    içerisinde insanların bazı bilge kimseleri veya kimi peygamberleri
    ilâh kabul ettiklerini görüyoruz. Meselâ, bazı kimseler tarafından peygamber
    olduğu iddia edilen ve en azından yüce vasıflara sahip bilge bir kimse
    olduğu herkesçe kabul edilen Buda, sağlığında ilâhlık iddia etmemiş, bilâkis
    insanları Allah’ı tek ilâh edinmeye çağırmış olduğu halde, tâbîleri onu
    ölümünden sonra ilâh edinmiş ve ona tapmışlardır.
    Aynı şekilde Hz. İsa (a.s.) sağlığında kendisinin, Allah’ın kulu olduğunu
    ilân etmiş ve insanları da sadece Allah’a kul olmaya çağırmış olduğu halde,
    vefatından hemen sonra, bizzat kendi kavmi tarafından ilâh kabul edilerek
    Allah’a şirk koşulmuştur. İslâm bu tür bir sapıklığın önüne geçmek için deliller
    getirmiş ve bunun şirk olduğunu her fırsatta vurgulamıştır. Kur’an,
    kullara kulluğu ortadan kaldırarak yeryüzünde hâkimiyeti sahte ilâh ve
    rablerin elinden çekip alarak sadece Allah’a vermek için delil üstüne delil
    getiriyor ve bu noktanın son derece önemli olduğunu insanlara ısrarla vurguluyor.
    492
    Şeytana İbâdet
    Yüce Allah, insanlara şeytana ibâdet etmemelerini, kendisine ibâdet
    etmelerini emretmektedir: “Ey Âdemoğulları! Ben size, ‘Şeytana ibâdet etmeyin.
    Zira o, sizin için apaçık bir düşmandır. Bana ibâdet edin. En doğru
    yol budur’ diye tavsiye etmemiş miydim?493 Şeytana ibâdet, vesvese verdiği,
    süslü gösterdiği şeylerde ve Allah’a isyan olan konularda kendisine itaat ve
    ittibâ etmektir. Allah, insanlara, “şeytanın adımlarına uymayın.”494 “Çünkü
    490 3/Âl-i İmrân, 79-80
    491 7/A'râf, 59, 65, 73, 85; 12/Yûsuf, 40; 11/Hûd, 1-2; 16/Nahl, 36
    492 M. Kubat, a.g.e. s. 132
    493 36/Yâsin, 60-61
    494 2/Bakara, 168, 208
    • 219 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    şeytan, insana apaçık bir düşmandır.”495 “Onu düşman edinin.”496 buyurmuştur.
    Kur’ân-ı Kerim, ister insanlardan olsun, isterse cinlerden, tüm şeytanların497
    insanları şirke düşürdüğünü bizlere hatırlatır. Sebe’ kraliçesi hakkında
    bilgi edinmeye gönderilen Hüdhüd, Hz. Süleyman’a döndüğünde
    şunları haber verir: “Onun ve kavminin, Allah’ı bırakıp güneşe secde ettiklerini
    gördüm. Şeytan, onlara işlerini süslemiş de onları doğru yoldan çevirmiş,
    bu yüzden yola gelemiyorlar.” 498
    Kur’an, şeytanın insanlar üzerinde, onların irâdelerini ortadan kaldıracak
    bir güce sahip olmadığını, ancak insanların şirk koşmaları ve böylece
    onların sapmaları noktasında vesvese verdiğini açıkça bildirmiştir. “Görmedin
    mi biz kâfirlere şeytanları gönderdik, onları oynatıp duruyorlar.”499
    “Fakat kalpleri katılaştı ve şeytan da onlara yaptıklarını süslü gösterdi.”500 “O
    (şeytan)lar bunlar (insanlar)ı yoldan çıkardıkları halde, bunlar doğru yolda
    olduklarını sanırlar.” 501
    Şeytan, insanlara fuhşu ve münkeri emreder.502 İnsana vesvese verir.503
    İnsanlar arasında kin ve düşmanlık tohumları saçar.504 İnsanlara, yaptıkları
    kötülükleri süslü gösterir.505 Boş şeyler vaad eder.506 Gerçekleri unutturur.507
    Tuzak kurar.508 İnsanı saptırmak ister.509 Onu doğru yoldan meneder.510 Bu
    sebeple insanın, şeytanın vesvesesine aldanıp ona uymaması gerekir; uyarsa
    ona ibâdet etmiş olur.
    495 17/İsrâ, 53
    496 35/Fâtır, 6
    497 6/En'âm, 112
    498 27/Neml, 24
    499 19/Meryem, 83
    500 6/En'âm, 43
    501 43/Zuhruf, 37
    502 2/Bakara, 268; 24/Nûr, 21
    503 7/A'râf, 20; 20/Tâhâ, 120
    504 5/Mâide, 91
    505 6/En'âm, 43; 8/Enfâl, 48)
    506 4/Nisâ, 120; 17/İsrâ, 64
    507 6/En'âm, 68
    508 4/Nisâ, 76
    509 4/Nisâ, 60
    510 27/Neml, 24; 29/Ankebût, 38
    • 220 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’da içki, kumar, putlar, heykeller, şans okları, talih oyunları, şeytanın
    işi olarak ifade edilmiştir.511 Demek ki, Allah’ın haram kıldığı, yasak
    ettiği şeyleri yapanlar, şeytana itaat etmiş olmaktadırlar. Kur’an, bu itaati,
    şeytana ibâdet olarak ifade etmiştir. İbrahim (a.s.), babasına: “Ey babacığım!
    Şeytana itaat etme; çünkü şeytan, Rahmân’a isyan etmişti”512 demiştir.
    İnsanı, Allah’tan başkasına, putlara ve benzeri şeylere ibâdet etmeye ve onları
    şirke, küfre ve isyana teşvik eden, şeytan ve şeytanlaşan insanlardır. Âsî
    kimseye itaat eden, âsîdir. Şeytana ve küfrü, şirki ve kötülükleri emredenlere
    itaat edenler, Allah’a isyan etmiş, şeytana ibâdet etmiş olurlar.
    Şeytana ibâdet konusunu açıklamaya çalışırken, satanizmden, yani direkt
    olarak şeytana tapınma dininden uzunca bahsetmeyi, toplumu çok az
    ilgilendirdiği için gereksiz görüyoruz. Yeni dinler edinerek, bunalımlarına
    güya çözüm arayan, düzenin ve toplumun kurbanı bazı marjinal gençlerin,
    yenilik ve moda olsun, değişiklik olsun diye, düzen ve toplum şeytanından;
    gerçek şeytanın kucağına sığınıp ona sahiden tapınmaya yöneldiklerini
    gözlüyoruz. Satanizm denilen bu şeytan severlik ve kötülükçülüğün aslında
    pek de yeni bir din olduğu da söylenemez. Özellikle Suriye topraklarında
    günümüze kadar varlığını devam ettiren Yezidîlik de bir satanizmdir.
    Cinlere İbâdet
    Cinler, Allah’ın kendisine ibâdet etmeleri için dumansız saf ateşten yarattığı
    varlıklardır.513 İnsanlar gibi ibâdet ve isyan edebilme yeteneğine sahiptirler.
    Bu sebeple müslüman ve kâfir, sâlih ve fâsık olanları vardır. Zaten
    İblis de cinlerdendir.
    Sebe’ sûresinde cinlere ibâdetten söz edilmiştir: “O gün, kâfirlerin hepsini
    mahşere toplar, sonra meleklere, ‘Bunlar size mi ibâdet ediyorlardı?’ der.”514
    Bu soruya melekler, “(Ey Rabbimiz!) Seni tenzih ederiz. Onlar değil; Sen
    bizim velîmizsin. Hayır, onlar (bize değil) cinlere ibâdet ediyorlardı. Çoğu
    onlara iman eden kimselerdi.”515 şeklinde cevap vermişlerdir. Cinlere ibâdet,
    511 5/Mâide, 91
    512 19/Meryem, 44
    513 51/Zâriyât, 56; 55/Rahmân, 15
    514 34/Sebe', 40
    515 34/Sebe' 41
    • 221 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    onlara sığınmak, korkulardan, mal ve canların kaybından onlara ilticâ etmek
    ve onlardan yardım talep etmektir. Âyette geçtiği şekliyle cinlere iman
    ise, muhafaza ve sığınma hususunda onların gücüne inanmaktır.516 “İnsanlardan
    bazı erkekler, cinlerden bazı erkeklere sığınırlardı, cinler de onların
    azgınlıklarını artırırlardı.”517 Bu âyet, insanların cinlere ibâdetlerinin, onlara
    sığınmak olduğunu ortaya koymaktadır.
    Yüce Allah, sadece kendisine ibâdet edilmesini emretmiş, kendisinden
    başkalarına ibâdet edilmesini şiddetle menetmiştir. Ancak, imtihan gereği
    olarak, insanları ve cinleri bu konuda zorlamamıştır. Bu sebeple cin ve
    insanlardan, Allah’a ibâdet edenlerin yanında, O’nun dışındakilere ibâdet
    edenler de vardır. Allah’tan başkalarına ibâdet; sadece putlara, heykellere,
    ateşe, aya, güneşe, mezara tapmaktan ibâret değildir. Kur’an’ın hilâfına hareket
    eden insanların buyruklarını isteyerek kabul edip bunları uygulamak
    da Allah’tan başkalarına ibâdet etmektir. Allah’tan başkalarına ibâdet, şirk
    ve küfürdür. 518
    “(Ey Rabbim,) Ancak Sana ibâdet eder, ancak Senden yardım isteriz.” 519
    “Ey kâfirler tapmam sizin taptıklarınıza... Sizin dininiz size; benim dinim
    bana!” 520
    “Yuh olsun size ve Allah’tan başka taptıklarınıza! Hâlâ akıllanmayacak
    mısınız?” 521
    Ne mutlu, Allah’tan başkasının önünde eğilmeyip sadece O’na secde
    ederek ibâdet edenlere ve her yaptıkları eylemi Allah’a ibâdet ölçüsünde
    yapanlara! Yazıklar olsun, kula kulluk yapan kullara ve tâğutlara, putlara,
    ya da hevâ ve heveslerine tapanlara!
    “Ağlayın, su yükselsin, belki kurtulur gemi.
    Anne, seccâden gelsin; bize duâ et, e mi?”
    516 Dört Terim, 87
    517 72/Cin, 6
    518 İsmail Karagöz, Kur'an'da İbâdet Kavramı, Şûle Y., s. 78
    519 1/Fâtiha, 5
    520 109/Kâfirûn, 1-2, 6
    521 21/Enbiyâ, 67
    • 222 •
    Ahmed Kalkan
    „ كَ نَسْتَعِ ي نُ  وَإِ يَّ
    “(Ey Allah’ım,) ancak Senden yardım isteriz (duâmızı ancak Sana yaparız).”
    (1/Fâtiha, 5)
    كَيَّ وإِ Ve iyyâke (ancak Senden)
    Âyetin birinci bölümündeki gibi yine tekrarlanan “iyyâke” zamir ve
    tümleçtir. Tümlecin başa geçtiği için hasr, yani sınırlama ifade eder: “Ancak
    Sana...” Duâ da bir ibâdet olduğu ve aynen ibâdet kavramında olduğu gibi,
    yalnız Allah’a hasredilmesinin tevhid için şart olduğundan ötürü aslında
    sona gelmesi gereken tümleç, başa geçmiştir. „ كَ نَسْتَعِ ي نُ  وإِ يَّ Ve iyyâke nesteîn
    ifadesi, iki cümle yerine kullanılmıştır. Bu cümlelerden biri, Allah’tan yardım
    istemek, Allah’a duâ etmek; ikincisi, Allah’tan başkasına duâ etmemek,
    İlâhî yardımı başkasından istememektir ki, tevhidin temel ilkelerinden biri
    bu anlayış ve tavırdır.
    „ نَسْتَعِ ي نُ Nesteîn (yardım isteriz, duâ ederiz)
    “Yalnız Senden yardım dileriz.”
    Yalnız Allah’a kulluk ediyor olmanın, ifadesi veya isbatı, yalnız O’ndan
    yardım dilemektir. Sadece Allah’a kulluk ettiklerini söyledikleri halde, insanlardan,
    türbelerden, mezarlardan ve diğer tabiat varlıklarından yardım
    dileyenler vardır. Bu durum, tevhid inancının gönüle yerleşmediğini, gönlün
    şirkten tam temizlenmediğini göstermektedir.
    İsti’âne kavramı, yardım mânâsına gelen (avn) kelimesinden türemiştir.
    Bu kalıptan alınınca, “yardım dilemek” mânâsını ifade etmektedir. “İyyâ-ke
    nesta’în = yalnız Senden yardım dileriz” ifadesi, tevhid inancının sağlam
    olduğunu ve gönüle tam anlamıyla yerleştiğini isbat etmektedir.
    Varlıkları yaratıp terbiye eden, onlara rahmet ve merhamet eden ve
    sahip çıkan varlık, yardım istenmeye lâyıktır. Bu sıfatlara sahip olmayan
    diğer varlıklardan yardım istenmez, istenirse şirke düşülmüş olur. Yalnız
    Allah’a kulluk etmek ve yalnız O’ndan yardım dilemek, hamdin içindeki
    mânâyı doldurmaktadır. Allah’ı bilmek ve birlemek, O’na itaat ve ibâdet
    • 223 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    etmek ve yalnız O’ndan yardım dilemek, hamd ibâdetinin içeriğini teşkil
    etmektedir.522
    “İstiâne”: “Avn” kelimesinden türemiş olup, yardım dilemek anlamına
    gelir. İstenerek veya istenmeden yardım etmeye “iâne” denir. Fâtiha sûresinde
    geçen “nesteıyn” kelimesi, “yardım isteriz” anlamındadır. “Ve iyyâke
    nesteıyn”: ‘Ancak Sen’den yardım isteriz’ demektir.523 Allah’tan yardım istemeye
    duâ denir.
    İstiâne
    “Nesteıynu: İstiâne ederiz” demektir. İstiâne, yardım dilemektir. Onu
    vermeye de iâne (yardım) denir. Muâvenet ve teâvün de karşılıklı yardım
    demektir. Bundan dolayı istiâne (yardım dileme) ile bunları birbirinden
    ayırmalıyız. Çünkü burada “hasr” denilen tahsis, yardım dileme hakkındadır.
    Bu yardım dilemenin ne gibi konularda olduğu zikrolunmamıştır.
    Böyle olan yerlerde de üç mânâ ihtimali vardır:
    1- Bağlı olduğu şeyi göz önünde bulundurmaksızın bizzat yardım dileme
    işini kasdetmektir ki genel olsun, özel olsun yardım dilemek denilen işi
    “biz ancak Sana yaparız” demek olur.
    2- Bağlı olduğu genel bir hususu takdir ederek her konuda, her işte yardım
    dilemeyi kasdetmek. Bu iki mânâ mealde birleşir. Fakat önceki mânâ
    daha beliğ, bu mânâ ise açık olur.
    3- Özel bir karineye dayanarak yardım dilemenin bağlı olduğu özel şeyi
    varsayarak falan konuda yardım dilemeyi kasdetmektir. Burada ise ibâdet
    karinesiyle bu üçüncü ihtimal akla gelebilirse de sözün kısaltma ve tahsis
    sûretiyle tevhide yönelik olması ve hepsi Allah’a has olan hamdin açıklanması
    yönünde söylenmiş bulunması buna engeldir. Ve İbn Abbas’dan da
    (r.a.) rivayet edildiği üzere genel yardım dilemeyi gerektirir ki, bu da birinci
    veya ikinci şekillerden birisi ile olur.
    522 Bayraktar Bayraklı
    523 İstiâne ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 6 Yerde:) 1/Fâtiha, 5; 2/Bakara, 45, 153; 7/A’râf,
    128; 12/Yûsuf, 18; 21/Enbiyâ, 112.
    • 224 •
    Ahmed Kalkan
    O halde müfessirlerin açıkladığı gibi mânânın özeti: “Ey Rab! Biz gerek
    Sana ibâdet ve itaatimizde ve gerek diğer işlerimizin hepsinde ancak Senden
    yardım dileriz, Senden başka kimseden yardım dilemeyiz, Seni tanımayan
    kâfirler başkasından yardım dilerler. Biz ise ibâdetimizde katıksız ve
    içtenlikle bütün işlerimizde ancak Senden yardım dileriz” demektir.
    Beydavî’nin belirttiğine göre “yardım” iki çeşittir: Birisine “gerekli yardım”,
    diğerine “gerekli olmayan yardım” denilir. Gerekli olan yardım, onsuz
    fiilin meydana gelmesi mümkün olmayandır. İşi yapan kimsenin gücü, düşüncesi
    ve işin yapılacağı âletin ve maddenin bulunması gibi ki, bunlar toplandığı
    zaman insan güç ve kuvvet sahibi olur da kendisine gerçekten teklif
    yapmak sağlıklı olur. Gerekli olmayan yardım da işin meydana gelmesini
    kolaylaştıran şeylerdir.524 Bu taksim şekli Usûl ilminde kudret-i mümekkine
    ve kudret-i müyessire adı altında yapılır.
    Önce bu âyet bize gösteriyor ki, bütün yardımlar Allah’ındır, fakat istek
    bizimdir. Ve buna çalışıp kazanma veya cüz’î irâde de denilir ki, asıl
    kuvvet ve güç yetirmek bu istek ile yardımın birleştiği zamandır. Bu da işin
    meydana gelmesi ile beraber olur. Bundan dolayı felsefenin rahatsız edici
    teorilerine boğulmaksızın “İyyâke nesteıynu”den şunu anlıyoruz ki, bize bir
    istek yetkisi verilmiştir. Bu şekilde bizden birisi isteğimizle, diğeri isteğimiz
    dışında iki iş meydana gelir ve her ikisi de bizden meydana geldiği
    ve bizimle ayakta bulunduğu için (özetle onun yeri biz olduğumuz için)
    bizim işimiz sayılır ve bize isnad edilir. Meselâ nefes alan biz, uyuyan, ölen
    biz olduğumuz gibi yiyen, içen, oturup kalkan, şunu bunu kımıldatan veya
    yatıştıran da biz oluruz. Ve bunlardan isteğimizle olanların yakın sebebi
    biziz. Fakat bütün sebebi ve tam sebebi biz değiliz. Çünkü biz bunda gerekli
    yardıma muhtacız. Meselâ benim elim ile irâdem arasındaki gerçek ilişki
    kurulmamış olsaydı, istediğim zaman elimi oynatamayacaktım. Nitekim
    bazı organlarımı öyle oynatamıyorum. O halde yaratıcı biz değiliz; yaratma
    olayı yalnızca en yakın sebebe bağlı değil, bütün sebeplerin biraraya
    gelmesine ve toplamına bağlıdır. Demek ki, isteğimizle yaptığımız işler, bir
    isteyen ve yapan kimse ile bir yaratıcı fâil arasındaki bağlılığın toplamını
    ifade eder. Bütün cisimlerin yalnız kendine ait özelliği hareketsizlik olduğu
    gibi ruhun özelliği de bir faaliyet ve hareket isteğidir. Yaratıcıya ait faaliyet
    ise Yaratıcı Yüce Allah’ındır. Araba ilerliyor, makine işliyor deriz. Bunlar
    524 El-Beydavi, Envaru’t-Tenzil ve Esraru’t-Te’vil: 1/9.
    • 225 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    zorla ve mecburi olarak yapılan işler olduğu halde işin yeri onlar oldukları
    için ilerlemeyi ve işlemeyi onlara isnad ederiz. Bizim nefes almamız, kan
    dolaşımımız gibi hareketlerimiz de böyledir. Kurulmuş bir makine, işlemek
    için başlangıçta bir çalıştırmaya muhtaçtır. Bunu ise cansız makine kendisi
    yapamaz veya isteyemez. Canlı bir makinist veya şoför yapar ve ancak
    canındaki bir istekle yapar, canı ister ki, eli makinenin anahtarını tutsun
    da hareket etsin. Makinistin canı bu isteği bu iradeyi yaptığı anda, bir de
    bakarsın, hareket yok iken yaratılmış olur ve makine de işlemeye başlamıştır.
    Bu şekilde işleyen, o hareketin yeri olan o makinedir. İşleten o hareketi
    isteyen makinisttir. Yaratan o hareketi baştan sona kadar yoktan var eden
    Allah Teâlâ’dır. Her işimizde bu üç derece apaçık görünen bir gerçektir. Artık
    ne cebriye veya maddeciler gibi insanı ruhsuz bir makine farzettirmeğe
    çalışmalı, ne de onu ruh ve maddenin yaratıcısı olan Allah Teâlâ gibi farzettirmeye
    (saymaya) uğraşmalıdır.525
    Duâ
    Seslenmek, çağırmak, yardıma çağırmak, Allah’a yalvarmak, O’ndan
    dilekte bulunmak, O’na yakarmak.526
    ‘Duâ’ kelimesi, ‘dâvet ve da’va’ gibi aynı kökten gelmektedir. ‘Dâvet’ veya
    da’vâ’ sözlükte, çağırmak, seslenmek, yakarmak, yardım isteğinde bulunmak,
    isimlendirmek, sığınmak ve ilgi kurmak gibi anlamlara gelir.
    ‘Duâ’ sözlükte, küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, aciz olandan güçlü
    olana doğru meydana gelen bir istek ve niyazda bulunmadır. Küçüğün
    büyükten olan ricası, söz, fiil ve davranış olarak yalvarmak, samimi istek ve
    içtenlikle olur.
    Kavram olarak ‘duâ’, kulun Allah’a sığınma ve yakarışını, Allah’ın yüceliği
    karşısında kulun güçsüzlüğünü itiraf etmesini, sevgi ve tazim (yüce bilme)
    duyguları içerisinde lütfunu, yardımını ve affını dilemesini ifade eder.
    525 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili
    526 M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 417
    • 226 •
    Ahmed Kalkan
    Duâda asıl hedef kulun kendi durumunu Allah’a arzetmesi (sunması)
    olduğuna göre, bu, kul ile Allah arasındaki bir ilişkidir. Bu ilişkide kul, kendini
    yaratan ve rızık veren Rabbine halini arzeder, acizliğini, güçsüzlüğünü
    dile getirir, hatalarını ve eksikliklerini iletir; bunun karşısında o Yüce
    Makam’dan yardım, bağış, af ve merhamet, güç ve destek ister. Bu durum,
    kulun Allah’a bir bağlılığı, bir teslimiyetidir. 527
    Duâ ve Dâvet
    ‘Dâvet’ ve ‘duâ’ kelimeleri Kur’an’da bazen farklı anlamlarda, bazen de
    birbirlerinin yerine kullanılmaktadır. Kimi âyetlerde ‘dâvet’, bir çağrı, bir
    nida, bir seslenme manasında geçtiği gibi, aynı kelime fiil ve isim olarak
    ‘duâ-yakarış, yardım isteği manasında da kullanılmaktadır.
    ‘Dâvet; aynı zamanda isimlendirme diyebileceğimiz bir şekilde de geçmektedir.
    Müşrikler, kendi elleriye yaptıkları putlarına ilâh demektedirler,
    onları ilâhımız diye çağırmaktadırlar. Sonra da bu şekilde adlandırdıkları
    putlarından yardım istemektedirler. “O’ndan başka çağırdıklarınız (duâ ettikleriniz)
    ise size yardıma güç yetiremezler, kendilerine de.” 528
    Dikkat edilirse burada ilâh diye çağrılan putlardan bir şey isteme aynı
    kelime ile ifade edilmektedir. Bu çağrının arkasında bir duâ, yani yalvarıp
    yakarma, yardım isteme anlayışı yatmaktadır.
    Biz ‘dâvet’ kelimesini sözlük anlamıyla, ‘duâ’yı ise bir ibâdet, bir kulluk
    eylemi, bir sığınma ve yardım isteği olarak almak istiyoruz. Buna göre çağrı
    Allah’tan insana doğru olursa ‘da’vet’, kuldan Allah’a doğru olursa ‘duâ’ dememiz
    uygun olacaktır.
    Şöyle de düşünebiliriz: Sonsuz güç ve kudret sahibi Yüce Rabbimiz
    kendi yarattığı kulundan bir şey istemez, O’na muhtaç değildir. Allah’ın insandan
    bir yardım istemesi akıl ve din dışıdır. Böyle bir şey düşünülemez
    bile. Öyleyse Kur’an’da geçen ‘dâvet’ (Allah’ın duâsı) kullarını hidâyete bir
    çağrıdır, bir uyarıdır ve kulluk yapmaları için onları bir teşviktir.
    527 Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları, s. 150
    528 7/A’râf, 197; Ayrıca bk. 22/Hacc, 73
    • 227 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Yaratılmış olan, çok sınırlı gücü bulunan ve her zaman başkasına ve
    başka şeye muhtaç olan, aciz ve zelil bir kulun Allah’tan bir şey istemesi
    de elbette diğer insanlardan istemesi gibi olamaz. Onun, Allah’tan bir şey
    istemesi aşağıdan yukarıya doğru, aciz olandan güçlü olana doğru bir yakarıştır.
    Ta’zîm (yüce sayma) anlayışı, samimiyet ve boynu bükük bir halde
    olmalıdır. Hatta Rabbin çağrısına uyup ta mü’min olanlar, Hz. Peygambere
    bile kendi aralarında seslendikleri gibi seslenemezler, O’nu sıradan bir insan
    gibi çağıramazlar.529
    Duâ kelimesi, “çağırmak, seslenmek, istemek, yardım talep etmek”
    mânâsındaki da’vet ve da’vâ kelimeleri gibi masdar olup, “küçükten büyüğe,
    aşağıdan yukarıya iletilen talep” anlamında isim olarak da kullanılır. İslâmî
    literatürde ise, kulun Allah’ın yüceliği karşısında aczini itiraf etmesini, sevgi
    ve ta’zim duyguları içinde lütuf ve yardım dilemesini ifade eder.
    “Rabb’iniz (şöyle) buyurur: Bana duâ edin, duânızı kabul edeyim. Bana
    kulluk etmeye tenezzül etmeyenler, mutlaka aşağılanmış olarak cehenneme
    gireceklerdir.” 530
    Her şeyi yaratan Allah olduğundan bütün yaratıklarda O’na doğru bir
    yöneliş vardır.531 Yaratılmış varlıkların en üstünü ve değerlisi de insandır.532
    Allah insanı yaratıp onu kendi varlığından haberdar etmiştir. Bu da insanın
    özü itibari ile Allah’ı tanıma ve O’na inanma yeteneği ile donatıldığını
    gösterir.533 Ayrıca Kur’an’da, insana Allah’ı Rab olarak tanıma özelliğinin
    verildiğinden söz edilir.534 Bu özelliğinden dolayı insan, Rabb’inden uzak
    kalamaz ve O’na her zaman ihtiyaç duyar.
    İnsan, bu ihtiyacını ancak Allah’a kulluk ederek karşılayabilir. Çünkü
    onun yaratılış gâyesi ve esas görevi Allah’a kulluktur. 535 Kulluk faâliyetlerinin
    en önemlilerinden biri de duâdır.
    529 Hucurat: 49/1-2 ; Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları, s. 151
    530 40/Mü'min, 60
    531 Bak. 6/En’âm, 102; 17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 13 vb.
    532 Bak. 95/Tîn, 4
    533 Bak. 30/Rûm, 30
    534 Bak. 7/A'râf, 172-173
    535 Bak. 2/Bakara, 21; 51/Zâriyât, 56
    • 228 •
    Ahmed Kalkan
    Duânın ana hedefi, insanın halini Allah’a arzetmesi ve O’na niyazda
    bulunması olduğuna göre, duâ kul ile Allah arasında bir diyalog anlamını
    taşır. Bir başka söyleyişle duâ; sınırlı, sonlu ve âciz olan varlığın sınırsız ve
    sonsuz kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Duâ, insanın kendi kendine
    yetmediğinin ifadesidir. İstisnasız, mü’min olan ve olmayan her insan
    duâ eder. Çünkü duâ ruhun ihtiyacıdır. Her insan, ruh ve beden ikilisinden
    oluştuğu için her ruh sahibi varlık için duâ gereklidir. Ama, duâ edilmeye
    tek yetkili ve hak sahibi varlık Allah olmasına rağmen, insanlar farklı mercîlere
    duâ edebilirler. Fakat herkesin tartışmasız bir şekilde kabul etmesi
    gereken bir gerçek vardır, o da; duâ edilen varlığın hiçbir konuda acziyet
    göstermemesi için sonsuz bir güce sahip olması gerekir. Değilse bu vasıflara
    sahip olmayan bir varlığa duâ etmenin bir anlamı olmaz. “Sana fayda da
    zarar da veremeyecek Allah’tan başkasına duâ etme/yalvarma. Öyle yaparsan
    şüphesiz zâlimlerden olursun.”536 “Ey insanlar! Bir misal verilmektedir,
    şimdi onu dinleyin. Sizin Allah’ı bırakıp da yalvardıklarınız bir araya gelseler
    bir sinek bile yaratamayacaklardır. Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar.
    İsteyen de, istenen de âciz!” 537
    Birçok duâ örnekleri yanında, duâ kelimesinin kökü olan “D ‘a v” ve
    türevleri, Kur’ân-ı Kerim’de toplam 212 yerde kullanılır.538 Cenâb-ı Allah,
    mü’min kullarına namaz kılmayı emrederek en az günde 40 defa Fâtiha
    sûresini okutmak sûretiyle “Ancak Sana kulluk eder ve ancak Senden yardım
    dileriz.”539 âyetini tekrar ettiriyor. Hiç şüphesiz herhangi bir şeyi sırf nakarat
    olsun diye Rabbimiz bizlere tekrar ettirmez. Ama bunu tekrar ettiriyorsa,
    mutlaka çok önemli olduğundan dolayıdır. Bu âyetin önemi nereden kay-
    536 10/Yûnus, 106
    537 22/Hac, 73
    538 Duâ Kelimesinin Kökü Olan D-a-v ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 212 Yerde:) 2/
    Bakara, 23, 61, 68, 69, 70, 171, 186, 186, 186, 221, 221, 260, 282; 3/Âl-i İmrân, 23, 38, 38, 61, 104, 153; 4/
    Nisâ, 117, 117; 6/En’âm, 40, 41, 41, 56; 6/En’âm, 52, 63, 71, 71, 108; 7/A’râf, 5, 29, 37, 55, 56, 134, 180, 189,
    193, 193, 194, 194, 195, 197, 198; 8/Enfâl, 24; 10/Yûnus, 10, 10, 12, 12, 22, 25, 38, 66, 89, 106; 11/Hûd, 13,
    62, 101; 12/Yûsuf, 33, 108; 13/Ra’d, 14, 14, 14, 36; 14/İbrâhim, 9, 10, 22, 39, 40, 44; 16/Nahl, 20, 86, 125; 17/
    İsrâ, 11, 11, 52, 56, 57, 67, 71, 110, 110, 110; 18/Kehf, 14, 28, 52, 57; 19/Meryem, 4, 48, 48, 48, 91; 20/Tâhâ,
    108; 21/Enbiyâ, 15, 45, 90; 22/Hacc, 12, 13, 62, 67, 72; 23/Mü’minûn, 73, 117; 24/Nûr, 48, 51, 63, 63; 25/
    Furkan, 13, 14, 14, 68, 77; 26/Şuarâ, 72, 213; 27/Neml, 62, 80; 28/Kasas, 25, 41, 64, 64, 87, 88; 29/Ankebût,
    42, 65; 30/Rûm, 25, 25, 33, 52; 31/Lokman, 21, 30, 32; 32/Secde, 16; 33/Ahzâb, 4, 5, 37, 46, 53; 34/Sebe’, 22;
    35/Fâtır, 6, 13, 14, 14, 28, 40; 36/Yâsin, 57; 37/Sâffât, 125; 38/Sâd, 51; 39/Zümer, 8, 8, 38, 49; 40/Mü’min,
    10, 12, 14, 20, 26, 41, 41, 42, 42, 43, 43, 49, 50, 50, 60, 65, 66, 74; 41/Fussılet, 5, 31, 33, 48, 49, 51; 42/Şûrâ,
    13, 15; 43/Zuhruf, 49, 86; 44/Duhân, 22, 55; 45/Câsiye, 28; 46/Ahkaf, 4, 5, 5, 31, 32; 47/Muhammed, 35,
    38; 48/Fetih, 16; 52/Tûr, 28; 54/Kamer, 6, 6, 8, 10; 57/Hadîd, 8; 61/Saff, 7; 67/Mülk, 27; 68/Kalem, 42, 43;
    70/Meâric, 17; 71/Nûh, 5, 6, 7, 8; 72/Cinn, 18, 19, 20; 84/İnşikak, 11; 96/Alak, 17, 18.
    539 1/Fâtiha, 5
    • 229 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    naklanıyor? Hemen belirtelim ki, bu âyetin önemi, kulluğun sadece Allah’a
    yapılmasını ve yardımın sadece Allah’tan talep edilmesini istemesinden ve
    emretmesinden kaynaklanmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de yardımın sadece Allah’tan
    olabileceğine dair birçok âyet vardır.
    “Yardım ancak güçlü ve hakîm olan Allah katındandır.” 540
    “Allah’tan başka dost ve yardımcınız yoktur.” 541
    “Allah size dost olarak da yeter, yardımcı olarak da yeter.” 542
    “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu yine O’ndan başka giderecek
    yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse O’nun keremini geri çevirecek (hiçbir
    güç) yoktur. O hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Çünkü O bağışlayan
    ve pek merhamet edendir.” 543
    İbn Abbas (r.a.)’dan: O der ki, bir gün Rasûlullah (s.a.s.)’ın terkisinde
    idim. Buyurdu ki; “Evlât, sana birkaç söz belleteyim: Allah’ı (yani emir ve yasaklarını)
    gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki O’nu karşında bulasın.
    (Bir şey) istediğin vakit Allah’tan iste, yardım dilediğin vakit Allah’tan
    dile. Şunu bil ki, bütün yaratıklar elbirliğiyle sana bir fayda vermek isteseler,
    Allah’ın sana yazdığından fazla bir şey yapamazlar. Aynı şekilde tüm yaratıklar
    elbirliğiyle sana bir zarar vermek isteseler, Allah’ın sana takdir ettiği zarardan
    fazlasını yapamazlar. Kalemler (işleri sona erip) kaldırılmış, sayfalar
    da (üzerlerindeki yazılar tamam olup) kurumuştur.” 544
    Görüldüğü gibi, yardımın sadece Allah’tan olabileceğine ve sadece O’na
    duâ edip yardım isteneceğine dair apaçık nasslar olduğu halde, günümüzde
    birtakım kimselerin darda kaldıkları bazı anlarda “meded ya filân baba,
    meded ya şeyh” gibi tabirlerle Allah’tan başkasından yardım istediklerini
    müşâhede etmekteyiz. Hatta bazen de “himmet et ya filân” demek sûretiyle
    Allah’tan başkasına yönelmektedirler. (Himmet: Azim, gayret, enerji, istek,
    arzu, meyil, kalbin bütün kuvveti ile herhangi bir varlığa yönelmek, meyletmek
    demektir) Bu şekilde yöneldikleri varlıklar ister hayatta olsun, isterse
    vefat etmiş olsun fark etmez. Böyle davranışlar tevhide aykırıdır, şirktir.
    540 3/Âl-i İmrân, 126
    541 9/Tevbe, 116
    542 4/Nisâ, 45
    543 10/Yûnus, 107; Bu konuda ayrıca Bak.8/Enfâl, 10; 42/Şûrâ, 31, 29/Ankebût, 22; 2/Bakara, 107
    544 Tirmizî
    • 230 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’ân-ı Kerim’de müşriklerin bile darda kaldıkları anlarda dini sadece
    Allah’a has kılarak, bütün şirk koştukları şeyleri unutarak sadece o an Allah’a
    yalvardıkları zikrediliyor: “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah’a
    has kılarak O’na yalvarırlar. Ama Allah onları karaya çıkararak kurtarınca,
    kendilerine verdiği nimete nankörlük ederek O’na hemen şirk koşarlar.
    Zevklensinler bakalım, yakında bileceklerdir.”545 “İnsanlar bir darlığa uğrayınca
    Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra Allah, katından onlara bir
    rahmet tattırınca içlerinden birtakımı kendilerine verdiklerimize nankörlük
    ederek Rablerine şirk koşarlar. Zevklenin bakalım, yakında göreceksiniz.” 546
    Bu âyetlerde de belirtildiği gibi, insanın darda kaldığında o an her şeyi
    unutarak sadece Allah’a yalvarması fıtratın kanunu olup, yardımın sadece
    Allah’tan olduğu ve Allah’tan isteneceğini gösteren mûcizevî fıtrî delillerden
    biridir. Âyetlerde Allah, insanları kurtardıktan sonra onların şirk koşmaya
    başladıklarını ifade ediyor. Tabii bu nankörlük (küfür)dür. Çünkü
    gerçekte insanları kurtaran Allah olduğu halde onlar kurtulduktan sonra
    bunu Allah’tan başkasına bağlıyorlar. Meselâ, “o anda filan olmasaydı ben
    şimdi hayatta değildim” veya “o an şeyhim himmet etmeseydi perişan olmuştum.”
    diyerek Allah’ı unutuyorlar.
    “Hak duâ, ancak Allah’a yapılır. O’ndan başka duâ ettikleri şeyler, onların
    isteklerini hiçbir şeyle karşılamazlar. (Onların karşılaması) ancak (kuyu
    başında durup su) ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse
    gibidir. Hâlbuki (suyu avuçlayıp ağzına koymadıktan sonra) su onun ağzına
    girecek değildir. Kâfirlerin duâsı böylece boşa gitmiştir.” 547
    Allah’ı bırakıp da kendilerine yalvardıkları kimseler hiçbir şey yaratamazlar.
    Çünkü onların kendileri yaratılmışlardır.” 548
    “Allah’ın dışında yalvardığınız kimseler sizin gibi kullardır. Eğer doğru
    sözlü iseniz, onları çağırın da size cevap versinler bakalım.” 549
    545 29/Ankebût, 65-66
    546 30/Rûm, 33-34
    547 13/Ra'd, 14
    548 16/Nahl, 20
    549 7/A'râf, 194
    • 231 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “De ki: Allah’ı bırakıp da (ilâh olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne
    var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler. Onların
    yalvardıkları bu varlıklar, Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile
    ararlar. O’nun rahmetini umarlar ve azâbından korkarlar. Çünkü Rabbinin
    azâbı sakınmaya değer.” 550
    Yine Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’inde Felak ve Nâs sûrelerini indirerek
    bizlerin, yaratıkların birtakım şerlerinden nasıl ve kime sığınacağımızı açık
    bir şekilde beyan etmiştir.551
    Kur’ân-ı Kerim’de duâ ile ilgili hükümler ve çok sayıda duâ örnekleri
    vardır.552
    Alexis Carrel’e göre duânın aslında; ruhun maddî olmayan dünyaya
    doğru bir çekilişi, bir gerilimi olduğu gözlenmektedir. Bir başka deyimle
    denebilir ki duâ; ruhun Allah’a doğru yükselişi ve O’na açıkça ibâdet durumudur.
    Duâ, hayat denilen mûcizeyi yaratan varlığa karşı aşk ve ilticâ ifadesi,
    O’nunla ilişkiye geçme gayretidir. Muhammed İkbal’e göre duâ, kâinatın
    dehşet verici sessizliği içinde insanoğlunun kendisine bir cevap bulabilmek
    için hissettiği derin hasret ve şiddetli arzunun ifadesidir.
    Duâ İbâdettir
    Duânın özü, kişinin kendisini Allah’ın karşısında acziyet içerisinde hissedip
    O’na yönelmesi ve taleplerini O’na arzetmesidir. Zaten ibâdet, bir varlığa
    boyun eğmek, O’nun karşısında küçülmek, O’na itaat etmek mânâlarını
    içerir. Kısacası duâ ile ibâdet mana olarak aynı şeyleri ifade etmektedir.
    Biz her ne kadar duâ ile ibâdeti birbirinden ayrı iki olaymış gibi görüyorsak
    da aslında bu ikisi özde aynı şeydir. İbâdet olarak bildiğimiz namaz, oruç,
    zekât, hac gibi Allah’ın emirleri aslında duânın harekete dönüşmüş şeklidir.
    550 17/İsrâ, 56-57
    551 Bak.113/Felak ve 114/Nâs sûreleri
    552 Kur’ân-ı Kerim’de Duâ ile İlgili Hükümler:
    a. Duâ etmek: A'raf, 55-56, 205-206; Ra'd, 14; Kehf, 28; Secde, 16; Mü'min, 60.
    b. Duâda Aşırı Gitmekten Sakınmak: A'raf, 55, 180, 205; Taha, 8.
    c. Duânın, Allah'ın Güzel İsimleriyle Yapılması: A'raf, 180; İsra, 11; Taha, 8.
    d. Allah, Duâları Kabul Eder: Bakara, 186; Şura, 26.
    e. Bedduâ: İsra, 11.
    • 232 •
    Ahmed Kalkan
    Bilindiği gibi Kur’an’da da geçen şekliyle Arapçada, namazın adı salât’tır.
    Fakat bu salât kelimesinin aynı zamanda duâ mânâsına gelmesi çok manidardır
    ve bir tesadüf değildir. Salât kelimesinin hem namaz, hem duâ
    mânâsına gelmesini şöyle izah etmek mümkündür:
    Namaz, tüm ibâdetleri bünyesinde toplayan ve insanla Allah arasındaki
    ilişkiyi en net ve sık bir şekilde (günde en az beş defa) sağlayan ibâdettir.
    Zaten duâ da Allah ile kul arasındaki bir diyalog idi. Yani her ikisi de kulu
    Allah’a bağlaması yönüyle aynı kapıya çıkıyor. Rasûlüllah (s.a.s.) bu konuda
    şöyle buyuruyor: “Duâ ibâdetin ta kendisidir.”553 Çünkü duâ ile kişi ihtiyacını
    teminde aczini idrâk etmiş, bunu ancak her şeye kadir olan Rabbinin
    temin edeceğinin şuuruna ermiş ve bu sebeple O’na sığınmış olmaktadır.
    Esasen ibâdet de bundan başka bir şey değildir. Yine Rasûlüllah (s.a.s.) “duâ
    ibâdetin özüdür (iliğidir)”554 buyurmak sûretiyle duâ ile ibâdetin özde aynı
    şey olduklarına dikkat çekmiştir. Biz bu özü kulluk olarak ifade edebiliriz.
    Bu aynı zamanda insanın yaratılış amacı olmaktadır: “Ben cinleri ve insanları
    ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım.” 555
    Kur’an’a ve Önderimizin hayatına baktığımızda duâ olgusunun merkezî
    bir konum arzettiğini görürüz. Yüzlerce âyet, insanın Rabbiyle bağlantı
    kurması ve iletişime geçmesi diyebileceğimiz duâ örneklerinden oluşmaktadır.
    Aynı şekilde hadis külliyatında duânın önemine dikkat çekilmekte ve
    pek çok güzel duâlar bu eserleri süslemektedir.
    Müslümanlar olarak Allah ile her an can u gönülden bir ilişki ve sürekli
    irtibat halinde olmaya en çok ihtiyaç duyduğumuz şu günlerde acaba Allah
    ne kadar gündemimizde yer alıyor? Hesaplarımızda O’nun yeri neresi,
    O’nu hesaba katıyor muyuz? Yoksa mevcut durumu kanıksayıp “zaten biz
    buna müstahakız, kâfirler çok güçlü, Allah da bize yardım etmiyor, o halde
    iş olacağına varır” deyip her şeye boş mu veriyoruz? Hatta daha da ileri
    gidip “Allah herhalde böyle olmasını istiyor” diyenler gibi tembelliğimizin,
    miskinliğimizin, atâletimizin faturasını da -hâşâ- Allah’a mı çıkarıyoruz?
    553 Tirmizî, hadis no: 3247; Ebû Dâvud, Kitabu'd-Duâ, hadis no: 1479
    554 Tirmizî, Deavât 1
    555 51/Zâriyât, 56
    • 233 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Bu sorulara vereceğimiz cevaplar ve yapacağımız nefis muhâsebesi,
    belki de sorunlarımıza yeni ve çözümleyici bakış açıları getirecek, ne olduğumuzu,
    neyi nereye kadar yapabileceğimizi, kimden neleri isteyebileceğimizi
    yeniden bizlere hatırlatacak ve bizleri yeniden harekete geçirecektir.
    Bizler kul olarak üzerimize düşeni yapmalı, gereken gayreti göstermeli,
    sebepler âleminde yapılacakları yaptıktan sonra ellerimizi açıp O’na yalvarmalı,
    halimizi O’na arz etmeliyiz. Çünkü O şöyle buyuruyor: “Bizim uğrumuzda
    gayret gösterenleri Biz yollarımıza iletiriz.” 556
    Belki dayatılan eğitim anlayışı ve hayat tarzının etkisiyle, belki de içinde
    yaşadığımız şartların baskıcı karakteri sebebiyle müslümanlar olarak
    bazılarımız da çoğu kez rasyonalist bir anlayışla meselelere yaklaşabiliyor.
    Sorunları tanımlarken ve çözmeye çalışırken gözetilmesi gereken hususları
    gözardı edebiliyor. Çoğunlukla, yapılan şey, amellerin/eylemlerin neticesini
    hemen almak ve somut bir şekilde görmek arzusu. Çoğu kez, bir işin
    sadece maddî boyutu yerine getirerek -ki bunun da yeterli yapıldığı şüphe
    götürür- sonuca gitmeye çalışılıyor. Oysa bütün yapılanlardan sonra Allah’a
    yalvarmak ve yapılan ameli kabul edip tesirini halk etmesi için O’na
    niyazda bulunmak da gerekmektedir. Kendisinden “sabır ve salâtla yardım
    talep etmemizi” bizzat Allah öğütlüyor.557 Yani, hem sabır ve direnme olacak,
    hem de duâ ile yardım talep edilecek.
    “Duâlarımız kabul edilmiyor herhalde” diyerek karamsarlığa saplanmak
    da yanlıştır. İçinde bulunduğumuz şartların zorluğu ve zâlimlerin
    zulmü, bizi kesinlikle yıldırmamalı ve hiçbir zaman bizi duâdan alıkoymamalıdır.
    Allah, kendi ifadesiyle duâ edenin dileğine karşılık vereceğini söylüyor.
    Allah’ın güzel isimleri arasında “Mücîb” i de zikreden Hz. Peygamber
    şöyle buyurmuştur: “Herhangi bir günah, yahut sıla-i rahmi kesme gibi bir
    ma’siyet olmadıkça kulun Allah’a yapmış olduğu duânın karşılığında Allah
    ona ya istediğini verir, ya eşdeğerde bir belâyı ondan uzaklaştırır, ya da onun
    için âhirette daha iyisini hazırlar.” 558
    556 29/Ankebût, 69
    557 2/Bakara, 153
    558 Tirmizî; Rudani, hadis no: 9223
    • 234 •
    Ahmed Kalkan
    Duâ, Ruhun Gıdası ve İlâcıdır
    Duâ; keyfiyetine, şiddetine ve güçlü söylenişine bağlı olarak ruh ve cismimizi
    etkiler. Duâ eden çehrelerde önceleri var olan vurdumduymazlık,
    eksiklik, kıskançlık ve kötülük duyguları; yerlerini iyiliğe, başkalarına yardım
    etmeye, hayırlarını istemeye terk eder. Duâ ortamında insan, kendini
    olduğu gibi görür. Hırsını, hatalarını, yanlış düşüncelerini, kibir ve gururunu
    belirleyerek ahlâkî görevlerini yerine getirmeye hazır bir duruma ulaşır.
    Gerek ihtiyaçlar ve hatalar sebebiyle Allah’a başvurmak, gerekse nimetleri
    sebebiyle O’nu hatırlamak ve anmak kişide psikolojik bakımdan bir rahatlık,
    huzur ve mutluluk doğurduğu gibi, ahlâkî arınmaya ve yücelmeye de
    yol açmakta, gelişim safhalarındaki takılma ve sapmaların önlenmesinde
    ve şahsiyetin tamamlanmasında yapıcı bir fonksiyon icra etmektedir. Duânın
    en güzel faydalarından biri de Allah inancının kalplerde kökleşmesini
    sağlamasıdır. Duâ bir yükseliştir. Her duâ ruhtan bir filizin yeşermesi, boy
    sürmesidir. Duâ, fânî maddeden mânâ sonsuzluğuna doğru bir sıçrayıştır.
    Duâ, hesaplaşma ile birlikte ruhun nur denizlerinde yıkanmasıdır; temizlenmesi
    ve güçlenmesidir. Duâ, bir yeniden doğuştur. Duâ, sessiz inilti, gürültüsüz
    feryattır. Duâ, en mânâlı sessizliktir. 559
    İnsanın ilâh edindiği varlıkta aradığı vasıflardan biri de, onunla bir
    münâcaat gerçekleştirebilmektir. İnsanın, en mahrem bir şekilde kendisini
    açacağı varlık, Allah’tır. Hiç kimseye söyleyemediğini O’na söyler. Ancak
    gaye, sadece “açılmak”tan ibâret tek taraflı bir konuşma sürdürmek değil;
    karşıdakinden cevaplar, mutmainlikler, feyizler de alabilmektir. Böylece
    sıbğa (fıtrat, boya)sının özlemini gideren, ebedîlik karışık bir sohbete, fâni
    dünyada nâil olmaktır. Allah, O’dur ki, insanın diliyle yaptığı duâları işitir.
    Diliyle yapmasa bile, haliyle ifade ettiğini bilir. Hatta kalbinin en derin köşelerinde
    yatan arzularına da muttalî olur ve bütün bunların gereğini yerine
    getirebilir.
    Allah, kulunun duâ etmesini ister; bunu yapmazsa kendisine değer vermeyeceğini
    bildirir.560 Kendisini unutmuş, yabancı ellere düşmüş olanların
    hidâyete ermeleri için, “yalvarsınlar diye” musibetler gönderir.561 “Beni
    559 Hasan Eker, Duâ Bilinci, Denge Y. s. 13-15
    560 25/Furkan, 77
    561 7/A'râf, 64
    • 235 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    çağırın, Bana duâ ederek Benden isteyin, duânıza icâbet edeyim.” der.562
    “İçten yalvararak, gizli gizli Rabbinize niyaz edin, O duâda aşırı gidenleri
    sevmez.”563 Hikmeti gerektirirse, kulunun faydasına göre istenileni verir. 564
    Kur’an, makbul kulların duâ etmeleri üzerine Allah’ın, onların dileklerini
    gerçekleştirmiş olmasının örnekleriyle doludur. Hz. İbrahim’in Mekke
    hakkındaki duâsı;565 yaşı geçkin olduğu halde ona oğul vermesi;566 Hz.
    Zekeriya’nın böyle bir dileğini yerine getirmesi;567 Hz. Mûsâ’nın Firavun
    aleyhindeki duâsı;568 Hz. Eyyub’un duâsı;569 Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ve
    mü’minlerin duâları570 vb. Allah’ın çaresiz kalana icâbet ettiğini insanlar,
    hatta müşrikler bildikleri için, mecbur kalınca O’na yalvarırlar.
    Kur’an, insanlardaki bu özelliği, çarpıcı tablolarla sergilemektedir.
    Dehşetlerin kendisini kuşattığı anda kalbine ve aklına bulaşmış olan pisliklerden
    insan sıyrılır ve Allah’ın kendisi üzerine yarattığı fıtratı, asâletiyle
    ortaya çıkar. Öyle anlarda insan; sığınağının, koruyucusunun yalnız Allah
    olduğunu, muhâkemesiz olarak şimşek hızıyla çakan bir sezgiyle farkeder,
    âdeta bir refleksle O’na yalvarır. Etkisine mâruz kaldığı şokun âni tesiriyle
    bir bellek kaybına uğramışçasına, koştuğu bütün ortakları unutmuştur. Fakat
    unutkan ve nankör insan, felâketi atlatınca “daha önce sızlanan, yakaran
    kendisi değilmiş gibi”571 döner, bu kere de Allah’ı unutur.
    Sıkıntıların parlattığı fıtrat, hevâ ve hevesin zulüm ve taşkınlıklarıyla
    yeniden kirlenir. Ancak, Allah’a verdikleri ahde sâdık kalan mü’minler değişmezler.
    Kur’an’ın birçok âyeti, anlattığımız özellikleri tasvir eder.572
    “Bir fırtına çıkıp onları her taraftan dalgaların sardığı, çepeçevre kuşatıldıklarını
    sandıkları anda ise, Allah’ın dinine sarılarak, ‘Bizi bu tehlikeden kurtarırsan,
    andolsun ki, şükredenlerden oluruz.’ diye gönülden O’na yalvarırlar. Allah
    562 40/Mü'min, 60
    563 7/A'râf, 55
    564 2/Bakara, 216; 6/En'âm, 41; 17/İsrâ, 11
    565 14/İbrâhim, 35-41
    566 37/Saffât, 100-101
    567 19/Meryem, 2-6
    568 10/Yûnus, 88
    569 38/Sâd, 41
    570 17/İsrâ, 80; 8/Enfâl, 8, 9
    571 10/Yûnus, 12
    572 6/En'âm, 40-41, 63, 64; 10/Yûnus, 12, 21, 22, 23; 17/İsrâ, 67; 29/Ankebût, 65; 31/Lokman, 32
    • 236 •
    Ahmed Kalkan
    onları kurtarınca hemen yeryüzünde haksız yere taşkınlıklara başlarlar. Ey
    insanlar! Dünya hayatı boyunca yaptığınız taşkınlık, sadece kendi aleyhinizedir.
    Sonra dönüşünüz Bizedir. Yaptıklarınızı size gösteririz.”573 Bâtıl ve uydurma
    tanrılar, tapanların kendilerinden beklediği en önemli özelliklerden
    olan icâbetten (duâyı kabul ederek, dileği yerine getirmekten) de mahrumdurlar.
    “Kendisine kıyâmet gününe kadar icâbet etmeyecek, Allah’tan başka
    şeylere yalvarandan daha sapık kim olabilir? Çünkü yalvardıkları şeyler, yalvarışlarından
    habersizdirler.” 574
    Niçin Duâ Ederiz?
    İnsan kendini müstağnî görmeye, yani kendini kendine yeterli görmeye
    başladığı zaman, Allah’tan uzaklaşmaya başlamış demektir. Çünkü duâ
    insanın kendi kendine yetmediğinin göstergesidir. “Gerçek şu ki, insan kendini
    müstağnî (kendine yeterli) görünce azar, tâğutlaşır.” 575
    İnsanın kendi kendine yeterli olmadığı, her an başka bir şeye muhtaç
    olduğu apaçık bir gerçektir. Müstağnîlik duygusu, sadece psikolojik ve nefsî
    bir duygudur. Yoksa, gerçekte insan müstağnî bir varlık değildir. Meselâ; insan
    biraz para ve varlık sahibi olduğu zaman, bir an paranın sarhoşu olarak
    tıpkı Karun gibi “Bunu ben bilgimle kazandım”576 veya daha avamî bir ifade
    ile “ben bu malı kafamı çalıştırarak kazandım” der. Bunun Allah’ın bir lütfu
    olduğunu unutur. İşte bu Karun mantığıdır. Fakat aynı insana bir müddet
    sonra bakarsınız iflâs etmiş, her şeyini kaybetmiş ve dün kapısında çalıştırdığı
    insanlara muhtaç hale gelmiş olabilir. İşte bu duruma gelmiş insana
    şunu söylemek lâzım: “Bu malı mâdem kafanı çalıştırarak sen kazanmıştın,
    o günlerde kendini bir şey zannediyordun, Allah’ın razzâk olduğunu
    unutmuştun. Haydi, tekrar kafanı çalıştır da o kaybettiğin malı tekrar getir,
    şimdi kafan çalışmıyor mu?
    Görüldüğü gibi, insanın müstağnîliği, sadece şımarıklıktan kaynaklanıyor.
    O sürekli yaratıcısına muhtaç olan, O’nsuz yapamayan ve O’nsuz bir
    değeri olmayan bir varlıktır. Allah’ı kendi varlığının dışına taşırmaya çalışan
    insan, Allah’ın karşısında bir “hiç”tir; bir “şey” değildir. “De ki: Duânız
    573 10/Yûnus, 22-23
    574 46/Ahkaf, 5; Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 319-320
    575 96/Alak, 6-7
    576 28/Kasas, 78
    • 237 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    olmasa Rabbim size ne diye değer versin?”577 Gerçek böyle olduğu halde,
    yani insan istese de istemese de zorunlu olarak Allah’a muhtaç olmakla beraber
    amaç; bu “muhtaç”lığı bilinçli olarak fark edip yaşamak, şuur haline
    dönüştürmektir. İnsan kendini Allah karşısında ne kadar muhtaç hissederse
    Allah’a o kadar yakın olur. Alexis Carrel: “Duâyı açıklamak zorundayım.
    Duâ yoksulluk ve aşktır” derken herhalde bunu kasdetmiş olmalı.
    Demek ki insan, duâsız bir hayatın Allah katında değeri olamayacağından
    hareketle kendine değer katmak, varlığını anlamlı kılmak ve Allah
    katında bir “hiç” yerine, bir “şey” olmak için duâ etmeli. Yoksa bizim duâmızla
    Allah’ın değeri artmaz; sadece bizim değerimiz artar. Çünkü O’nun
    değerli oluşu kendi zatındandır. Değerli olması bir başka şeye bağlı değildir.
    İnsan, duâsıyla değerlidir. İnsan Allah ile tanışık olmanın, dost olmanın
    ve O’na kul olmanın şerefi için duâ etmeli, duâ ile iç içe olmalıdır. Yoksa
    insan, Allah ile arasındaki ilişkiyi tamamen koparıp atsa geriye kıymetli
    hiçbir şey kalmayacaktır. İnsan, Allah ile beraber ancak bir değer ifade eder
    ve insan Allah’a yakın olduğu derecede insandır.
    İşte bu nedenle de; duâyı asıl geldiğimiz yer ile bizim aramızda doğal bir
    bağlantı aracı olarak algılamak ve onu, varlığımızın oluşumunda etkin olan
    herhangi bir faâliyetimiz gibi kabul etmek zorundayız. Bir başka deyişle,
    duâyı ruh ve cismimizin doğal bir pratiği, bir faâliyeti gözüyle bakmalıyız.
    Sosyal hayatımızda emir, tavsiye ve ricalarını pek yerine getirmediğimiz,
    bu konuda önem vermediğimiz bir kimseye günün birinde işimiz düşse,
    kendisine gidip işimizi halletmesini rica etsek, o bize şöyle demez mi?
    “Hangi yüzle geldin? Sen benim dediklerimi yerine getirdin mi ki, ben de
    seninkileri yerine getireyim?”
    “Ey İman edenler! Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, Allah da size yardım
    eder. Ayaklarınızı sâbit tutar.”578 Allah’a yardım etmek, O’nun dini konusunda
    isteklerini yerine getirmektir. Biz Allah’ın dinini yaşar ve hayatımızı
    O’na göre tanzim edersek, İslâm yolunda çalışırsak Allah da bizi gözetir.
    Allah’ın helâllerini helâl, haramlarını da haram kabul etmez ve yaşamımızı
    rast gele sürdürürsek, duâlarımızı hangi yüzle yapacağız? Bu, hiç samimiyetle
    bağdaşır mı?
    577 25/Furkan, 77
    578 47/Muhammed, 7
    • 238 •
    Ahmed Kalkan
    Dünya hayatında, günü geldiği halde borcumuzu ödemediğimiz bir
    şahsın kapısının önünden geçmeyiz. Hatta onun evine, dükkânına yakın
    yerlerde dahi dolaşmayız, kaçınırız, belki karşımıza çıkar diye. Kulluk borcumuzu
    ödemediğimiz ve isteklerini yerine getirmediğimiz bir zâtın mülkünde
    dolaşırken de benzer duygular içinde mahcûbiyet duymalı ve duâ
    edip bazı isteklerde bulunmak için O’nunla aramızı devamlı sıcak tutmalıyız.
    Bir hadis-i şerifte Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “... İnsan Allah
    yolunda uzun seferlere katlanır. Saçları birbirine karışmış, yüzü gözü toza
    bulanmış ‘Ya Rab! Ya Rab!’ diyerek ellerini gökyüzüne açar. Hâlbuki yediği
    haram, içtiği haram, giydiği haram. Haram ile beslenmiş. Böylesinin duâsı
    nereden kabul edilecek?”579 Yine çoğu zaman yaptığımız gibi, sadece sıkışık
    anlarımızda ve çaresiz kaldığımızda el açıp ‘yâ Rabbi!..’ diyoruz. Diğer
    zamanlarda Allah’a ihtiyacımız yok zannediyoruz. Hâlbuki insanın Allah’a
    muhtaç olmadığı bir saniyesi bile yoktur. Nedense insan sanki sadece darda
    kaldığı anlarda Allah’a muhtaç olduğunu zannederek duâ eder. Oysa o her
    an muhtaç olduğunun şuurunda olmalıdır. İşte bu noktada şuuru yakalamış
    olmak, hayatın rahat zamanlarında da duâ etmeyi gerekli kılar.
    Zaten duânın aynı zamanda bir ibâdet ve kulluk olduğunu söylemiştik.
    Kulluk ise süreklidir. O halde duâ sadece dar zamanların eylemi değildir.
    “Sana ölüm gelinceye kadar Rabbine kulluk et.”580 Rahat olduğumuz zamanlarda
    yapacağımız duâlar darda kaldığımız zaman yapacağımız duâların
    kabul edilmesini kolaylaştırır. “Kim zor ve sıkıntılı zamanlarında duâlarının
    kabul edilmesini istiyorsa, rahat zamanlarında çok duâ yapsın.”581 “Genişlik
    zamanında duâ etmek kadar Allah’a hoş gelen bir şey yoktur.” 582
    Sosyal hayatımızda normal zamanlarda hiç arayıp sormadığımız bir
    dostumuza işimiz düşse ve yanına gidip halini hatırını sorduktan sonra
    niçin geldiğimizi söylesek, o bize, “işin düştü de geldin, şayet işin olmasaydı
    gelip sormayacaktın” demez mi? Biz sıkışmadıkça Allah’a el açıp duâ
    etmesek veya Allah’ı hatırlamasak Allah bize aynı şeyleri söylemez mi? Kulum,
    işin düştüğü için beni hatırlıyorsun değil mi? Yoksa hiç hatırlama-
    579 Sahih-i Müslim
    580 15/Hicr, 99
    581 Tirmizî, Deavât, hadis no: 3382
    582 Tirmizî
    • 239 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    yacaktın.” “İnsana bir darlık gelince yan yatarken, oturur veya ayakta iken
    bize yalvarır. Biz darlığını giderince, başına gelen darlıktan ötürü Bize hiç
    yalvarmamış gibi geçip gider. İşte böyle haddi aşanlara yapmakta oldukları
    şeyler süslü gösterildi.”583 “İnsana bir nimet verdiğimiz zaman yüz çevirir ve
    kendine yönelir. Fakat ona bir şer dokunduğu zaman da yalvarıp durur.”584
    “İnsanın başına bir sıkıntı gelince Bize yalvarır. Sonra katımızdan ona bir
    nimet verdiğimiz zaman ‘bu bana bilgimden dolayı verilmiştir’ der. Hayır, o
    bir imtihandır. Fakat çokları bilmez.” 585
    Evet, biz bu şekildeki çelişkilerimizin ve nankörlüklerimizin farkına varır
    ve hayatımızdan gidermeye çalışırsak Allah ile ilişkilerimiz daha sağlıklı
    olur. Duâ etmeye yüzümüz olur ve Rabbimiz karşısında ikiyüzlü olmaktan
    kurtulmuş oluruz. Gerçi Rabbimiz sırf merhamet ve şefkatinden dolayı bizi
    böyle de kabul ediyor. Böyle yaparsanız duâ etmeyin demiyor. Ama böyle
    davranmak Rabbimize yakıştığı halde -çünkü O en büyüktür ve affetmek
    büyüğün şânındandır- ikiyüzlü ve nankör davranmak bize hiç yakışmıyor.
    “Kullarım sana, Beni sorduğu vakit, de ki: Ben yakınım. Bana duâ edenin
    duâsını, Bana duâ ettiği anda işitir, ona karşılık veririm. O halde kullarım
    da Benim dâvetime uysunlar ve Bana inansınlar. Umulur ki doğru yolu bulurlar.”
    586 “Rabbiniz buyurdu ki; ‘Bana duâ edin, sizin için (duânızı) kabul
    edeyim. Şüphesiz Bana ibâdet (duâ) etmeyi büyüklüklerine yediremeyenler
    alçalmış olarak cehenneme gireceklerdir.” 587
    Duânın Önemi
    Her konuda Rabbine muhtaç, aciz ve güçsüz olan kula düşen görev,
    güçsüzlüğünü bilerek Rabbine duâ etmesi, Rabbe yakışan da kulunun içten
    yaptığı duâyı dilerse kabul etmesidir.
    583 10/Yûnus, 12
    584 41/Fussılet, 51
    585 39/Zümer, 49
    586 2/Bakara, 186
    587 40/Mü'min, 60
    • 240 •
    Ahmed Kalkan
    Mü’minlerin Allah’a duâ etmelerini emreden bizzat Rabbimizdir.
    Kur’an şöyle diyor: “Rabbiniz dedi ki: ‘Bana duâ edin, size icabet edeyim
    (karşılığını vereyim). Doğrusu Bana ibâdet etmekten büyüklenenler (müstekbirler)
    boyun bükmüş olarak Cehenneme gireceklerdir.” 588
    Bazı insanlar kendilerini Allah’tan müstağni görürler, Allah’a muhtaç
    olmadıklarını düşünürler. Onlar, kendilerini güçlü sanan kibirli kimselerdir
    (müstekbirlerdir). Böyle kimseler Allah’a duâ etmeyi lüzumsuz sayarlar,
    buna ihtiyaçları olmadığını sanırlar. Âyette, duâ ile ibâdet kavramlarının
    beraber anılması da önemlidir. Buna göre duâ, ibâdetin bir parçasıdır ve
    birbirlerini bütünlerler.
    Rabbimiz (c.c.) kullarına yakın olduğunu, duâ edenlerin duâlarına
    karşılık vereceğini, insanların O’nun çağrısına uymaları gerektiğini haber
    veriyor.589
    Kur’an’ın birçok âyetinde Peygamberimize sorulan sorulara ‘söyle ki,
    de ki’ sözüyle başlayan cevaplar verilmektedir. Ancak bu âyette, ‘kullarım
    sana Benden sorarlarsa Ben onlara yakınım’ buyurmaktadır. Diğer âyetlerde
    olduğu gibi ‘de ki’ sözü kullanılmamıştır. Buradaki yakınlık ‘duâ’ ile açıklanmıştır
    ki, bu duâ’nın arada bir aracı olmaksızın ‘Allah’a yapılması gerektiğine
    bir işarettir. Kul, normal zamanlarda bir takım araçlara ihtiyaç duysa
    bile duâ zamanı Allah ile kul arasında hiç bir aracı yoktur. Tıpkı ibâdette
    olduğu gibi.
    Allah (c.c.) kendisine ibâdet ve duâ eden kullarına yakındır. Bu yakınlık
    elbette mecâzî olup, Allah’ın kulun ibâdet ve duâsına önem verdiğini,
    bunları boşa çıkarmayacağını, duâ ve ibâdette bulunan kulun derecesinin
    yüksekliğini ifade eder. Allah (c.c.), duâ eden, kendisinden isteyen, kendisine
    başvuran, acizliğini, yetmezliğini idrak eden, bağışlanma dileyen kulunu
    sevmektedir. Çünkü duâ etmek, bir anlamda Rabbe itaat ve boyun eğmektir,
    O’nun yüceliğine iman etmektir, O’nun her şeye gücünün yettiğini
    itiraf etmektir.
    Kulun bu şekilde davranması iman ve teslimiyettir. Duâ etmeyen kullarına
    karşı Allah’ın sitemi şöyledir: “De ki: ‘Sizin duânız olmasaydı, Rabbim
    588 40/Mü’min, 60
    589 2/Bakara, 186
    • 241 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    size değer verir miydi? Fakat siz gerçekten yalanladınız; artık (bunun azabı)
    kaçınılmaz olacaktır.” 590
    Hak dini yalanlayan kimseler duâ etmekten de kaçınırlar. Çünkü öyleleri
    yakaracak, çağıracak başka ilâhlar bulurlar. Hallerini onlara arzederler,
    yalancı ilâhların onların imdadına koşmalarını beklerler. İman edip te
    Allah’a yakaran kulların dereceleri ise Allah’ın dilediği yere kadar yükselir.
    Duâ eden kulun kalbi Allah’tan başka bir şeyle meşgul olursa, duâsı
    amacına ulaşmaz. Nefsin istekleri, Allah’ın dışındaki sevgiler ve amaçlar,
    duâyı hedefinden uzaklaştırır. Duâ’nın ihlâs, samimiyet, alçak gönüllü bir
    halde olması gerekir. Kişi, kendi arzularına esir olduğu müddetçe Allah’a bu
    anlamda yaklaşamaz, arzular sürekli engel olurlar. Kur’an şöyle emrediyor:
    “Rabbinize yalvara yalvara ve içten duâ edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.
    Düzene konulmasından sonra yeryüzünde bozgunculuk (fesat) çıkarmayın;
    O’na korkarak ve umut taşıyarak duâ edin. Doğrusu Allah’ın rahmeti
    iyilik yapanlara pek yakındır.” 591
    Bu şekilde yapılan bir duâ Allah’a yakınlık aracıdır ve ibâdetlerin en
    üstünüdür. Peygamberimiz (s.a.s.) ‘duâ ibâdetin iliğidir (özüdür)’ buyurmuştur.
    592 Yine Peygamberimiz (s.a.s.) ‘Duâ ibâdetin kendisidir’ diyerek 40/
    Mü’min, 60. âyeti okudu.593
    İslâm’da duâ’nın önemine ve ibâdet olarak faziletine ait sayısız hadis
    vardır. Bu hadislerde duâ etmenin önemi, ne zaman nasıl ve hangi yöntemlerle
    duâ edileceği, kimlerin duâsının kabul olunacağı, hangi kelimelerle
    duâ etmenin daha iyi olacağı, duâ’nın kulun hayatına getireceği şuuru, rahatlığı,
    duâ ile Allah’ın yapacağı bağışları bulabiliriz. 594
    Duâ mü’minler için ibâdettir. Allah’ı Rabb bilip O’nun önünde secdeye
    kapananlar, ihtiyaçlarını Allah’a bildirirler ve O’ndan yardım dilerler. 595
    590 25/Furkan, 77
    591 7/A’râf, 55-56
    592 Tirmizí, Deavât 1, Hadis no: 3371
    593 Ebû Dâvud, Salât, Hadis no: 1479; İbn Mace, Duâ 1, Hadis no: 3828; Ahmed bin Hanbel, Müsned: 4/267,
    271, 276; Tirmizí, Tefsir 42, Hadis no: 3247
    594 Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları, s. 151-153
    595 1/Fâtiha, 5
    • 242 •
    Ahmed Kalkan
    Duâ etmeyi önemsemeyenler, ibâdeti önemsemeyenlerdir. Bu gibi
    kimselerin müstekbir oldukları yukarıda geçmişti. Ancak kibirliler, yani
    kendilerini üstün makamda görenler, Allah’tan bir şey istemeye tenezzül
    etmezler. Böyle bir anlayış şüphesiz ki sapıklığın ve azgınlığın ta kendisidir.
    Esasen insan güçsüz olduğu için başkasının yardımına muhtaçtır. Sıkıştığı
    zaman birilerinden yardım ister. Ancak insanın öyle ihtiyaçları olur
    ki, başkalarının onu karşılaması mümkün değildir. İşte böyle bir noktada
    Allah’a inanmayan inkârcılar ve O’na ortak koşan müşrikler bile ortak koştukları
    tanrılarını bir tarafa atar ve Âlemlerin Rabbi Allah’tan yardım isterler:
    “İnsana bir zarar dokundu mu, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken
    Bize duâ eder. Zararı üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine
    dokunan zarar için Bize duâ etmemiş gibi döner gider.” 596
    İlk insandan günümüze kadar bütün insanların hayatında ibâdet ve duâ
    olayı gündemdedir. Din ve ibâdet konularında geçtiği gibi, insan hak veya
    batıl mutlaka bir dine inanır. Allah’a inananlar Allah’ın, Allah’ı unutanlar
    ise ilâh diye inandığı bir şeyin önünde ibâdet eder, ona sığınır, ondan yardım
    ister, ya da ondan korkar. Duâ etmek te bu tapınmanın bir parçasıdır.
    İster müslüman olsun, ister gayri müslim olsun; kimileri rahata kavuşunca,
    kendini güçlü hissedince duâ etmekten kaçınır. Bu gibilerin hayatında
    duâ’nın yer almaması işin aslını değiştirmez. Onlar da dara düşünce sığınılacak
    ve yardım istenecek bir melce (kucak) ararlar.
    İslâm’a göre ise duânın ibâdet olarak apayrı bir yeri vardır. İslâm’a göre
    duâ, bir psikolojik rahatlama aracı değildir. Hele hele bazılarının zannettiği
    gibi, işleri görünmeyen bir ilâh’a havele etmek hiç değildir. Duâ, bir korkunun,
    bir endişenin, bir ürpertinin sonucunda bir sığınma, o ürpertiden
    kurtuluş arzusu da sayılamaz. Eski dinlerde olduğu gibi kızgınlığından ve
    kötülüğünden kurtulmak üzere ilâhlara el açmak da değildir.
    Duâ bir iman, bir aksiyon, bir çaba ve uyanıştır. Allah’ı ve O’na ait hâkimiyeti,
    ilâhlığı tanıma, itiraf etmedir. Hayatın amacını idrâk etme, yaşayışı
    programa koyma, ilerisi için hazırlık yapma, Din için çalışmaya (cihada)
    azmetme, toparlanma ve eksikliklerini gidermedir.
    Duâ, Allah’ın makamından sürekli bir istemedir. Bu isteme mü’min için
    itikat, bir şiar (müslüman olmanın işareti), bir hayat hedefidir. Mü’min öz-
    596 10/Yunus, 12; 39/Zümer, 49
    • 243 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    lediği İslâmí hayata duâ ederek kapı açmaya çalışır. O, Allah’ın bitmez-tükenmez
    hazinelerini, iyi bir mü’min olma uğruna ister, onların yeryüzüne
    inmesini niyaz eder.
    Duâ mü’min için, yüce idealleri, dünya ve içindekilerden daha değerli
    şeyleri bulabilmenin, onlara ulaşmak için çaba göstermenin aracıdır. İnsanların
    yaşaması için araç kılınan ‘dünya ve ondan bir şeye sahip olmak’
    tekamül (ileriye gitme) değildir. İnsan için tekâmül, bunun da ötesinde
    yüce hedeflerdir.
    Duâ, mü’mini ayrılığın yalnızlığından, yalnızlığın sıkıntısından kurtarır.
    Duâ, mü’minin, muhabbetinin, saygısının ve teslimiyetinin eyleme
    dönüşmüş şeklidir.
    Mü’min, duâ etmeden önce duâya hazırlanır. Yani o önce fiilí duâda
    bulunur. İbadetini noksansız yapmaya çalışır. Varacağı hedef için gerekli
    çalışmaları yapar. Tehlikelere karşı yeteri kadar tedbir alır. Emredileni yapar,
    yasaklanandan kaçar. Bundan sonra da amelin kabulü için duâ eder,
    gücünü aşan konularda Allah’tan yardım diler, eksikliğinin tamamlanması,
    hatasının affi için Allah’a sığınır, tevbe eder. Allah’a bağlılığını ve sevgisini
    duâ ile ortaya koyar.
    Duâya hazır olma noktasında Peygamberimizin tavrı örnektir. O, her
    konuda yılmadan, usanmadan, kınayanların kınamasından korkmadan
    ısrarlı bir şekilde çalıştı, mücadele için lazım olan şartları yerine getirdi.
    Hatta ayakları şişinceye kadar ibâdete gece gündüz devam etti. Rabbinin
    rızası dışında hiç bir iş yapmamaya özen gösterdi. Peygamberlik görevini
    hakkıyla yerine getirdi ve sonra da ellerini açıp her an, belki günde yetmiş
    defa Rabbine duâ etti. Duâ ile Rabbine halini arzetti.
    Mü’min, her konuda üzerine düşen görevi yaptıktan sonra duâya da
    başvuracaktır. Kısaca, duâ etmeye yüzü olacaktır. Hiçbir şey yapmadan, çalışmadan,
    tehliklere karşı tedbir almadan, toplumun ve nefsin ıslahı için bir
    şey yapmadan, günahlardan korunmadan; ‘Rabbim, şunu yap, bunu hallediver,
    istersen affet, düşmanı kahret, ortalığı düzelt, ihtiyaçlarımızı gider’
    demek duâ değildir. Böyle yapmanın duânın ihlâsıyla bir ilgisi yoktur. 597
    597 Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 153-155
    • 244 •
    Ahmed Kalkan
    Duânın Amacı
    Müslümanın duâsında kısaca üç önemli amaç olabilir:
    1- Günahlarının affını isteme. Mü’min, elinden geldiği kadar günahlardan
    kaçınır. Ancak yine de hatalı olduğunu düşünerek sürekli affını ister,
    çaresizliğinden dolayı Allah’tan merhamet talebinde bulunur.
    2- Ümit ve arzu. Mü’min, hakkıyla ibâdet edebilme hidâyette olabilme
    ve Allah’ın yardımına ulaşabilme arzusunda olur.
    3- Allah’tan yardım, izzet lütuf, rahmet, başarı isteklerinde bulunur. Bütün
    bu istekleri de gerekli çabayı gösterdikten sonra ortaya koyar. Mü’min,
    emirleri yerine getirir, yasaklardan kaçar, kulluğunu en samimi bir şekilde
    yapmaya çalışır. Sonra da yukarıda sayılan şeyleri Rabbinden ister. Mağfirete
    ulaşmayı, cezadan ve gazaptan kurtulmayı, Allah’ın rızasını hak etmeyi
    arzu eder.
    Duânın belli bir zamanı yoktur. Ancak hadislerde geçtiği gibi, gecenin
    son üçte birinde, farz namazların sonunda, savaş esnasında, ezan ile kaamet
    arasında, yağmur yağarken, secdede iken, seher vakitlerinde598, Cuma
    saatinde, oruçlu orucunu açtığı zamanda, Kurban bayramı arefesinde, Kadir
    gecesinde yapılacak duâlar daha makbûldür ve kabul edilme ihtimalleri
    daha fazladır.
    Kur’an’daki duâ âyetleriyle, Peygamberimizin duâlarıyla, ya da büyüklerden
    bize ulaşan (me’sur) duâlarla duâ etmek mümkün olduğu gibi, kendi
    dilimizle, içimizden geldiği gibi duâ etmemiz de mümkündür. Kendi halimizi
    ve isteklerimizi en iyi yine kendimiz dile getirebiliriz. Duâ dilinin
    Arapça olması da şart değildir.
    Allah’ın güzel isimleriyle (esmâu’l hüsna) ile duâ etmek Kur’an’ın emridir.
    599
    Bazı kimselerin duâları peşinen kabul edilir. Bunlar mazlumlar, misafirler
    ve çocuğuna duâ eden babalardır.600
    598 2/Âl-i İmran, 17
    599 7/A’râf, 180
    600 Ebû Dâvud, Salât, hadis no: 1536; İbn Mâce, Duâ 11, Hadis no: 3862; Tirmizî, Birr 7, Hadis no: 1905
    • 245 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Aslında mü’minlerin ihlâsla yapacakları bütün duâlar kabul edilir.
    Mü’min böyle duâların karşılığının nasıl verildiğini bilemez ama Kur’an
    duâ edenlere Allah’ın karşılık vereceğini müjdeliyor.601
    Duâ hakkında Alexis Carrel’ın dediğini hatırlatalım: ‘Duâ yoksulluk ve
    bağlılıktır.’ Buna bilgi, hikmet, teslimiyet ve cehd’i de biz ilâve edebiliriz. 602
    Duânın ana hedefi, insanın halini Allah’a arzetmesi ve O’na niyazda
    bulunması olduğuna göre, duâ kul ile Allah arasında bir diyalog anlamını
    taşır. Bir başka söyleyişle duâ; sınırlı, sonlu ve âciz olan varlığın sınırsız ve
    sonsuz kudret sahibi ile kurduğu bir köprüdür. Duâ, insanın kendi kendine
    yetmediğinin ifadesidir. İstisnasız, mü’min olan ve olmayan her insan
    duâ eder. Çünkü duâ ruhun ihtiyacıdır. Her insan, ruh ve beden ikilisinden
    oluştuğu için her ruh sahibi varlık için duâ gereklidir. Ama, duâ edilmeye
    tek yetkili ve hak sahibi varlık Allah olmasına rağmen, insanlar farklı mercîlere
    duâ edebilirler. Fakat herkesin tartışmasız bir şekilde kabul etmesi
    gereken bir gerçek vardır, o da; duâ edilen varlığın hiçbir konuda acziyet
    göstermemesi için sonsuz bir güce sahip olması gerekir. Değilse bu vasıflara
    sahip olmayan bir varlığa duâ etmenin bir anlamı olmaz.
    “Sana fayda da zarar da veremeyecek Allah’tan başkasına duâ etme/yalvarma.
    Öyle yaparsan şüphesiz zâlimlerden olursun.” 603
    “Ey insanlar! Bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin. Sizin Allah’ı
    bırakıp da yalvardıklarınız bir araya gelseler bir sinek bile yaratamayacaklardır.
    Sinek onlardan bir şey kapsa, onu kurtaramazlar. İsteyen de, istenen
    de âciz!” 604
    Cenâb-ı Allah, mü’min kullarına namaz kılmayı emrederek en az günde
    40 defa Fâtiha sûresini okutmak suretiyle “Ancak Sana kulluk eder ve ancak
    Senden yardım dileriz.”605 âyetini tekrar ettiriyor. Hiç şüphesiz herhangi
    bir şeyi sırf nakarat olsun diye Rabbimiz bizlere tekrar ettirmez. Ama bunu
    tekrar ettiriyorsa, mutlaka çok önemli olduğundan dolayıdır. Bu âyetin
    önemi nereden kaynaklanıyor?
    601 40/Mü’min, 60
    602 Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 155
    603 10/Yûnus, 106
    604 22/Hacc, 73
    605 1/Fâtiha, 5
    • 246 •
    Ahmed Kalkan
    Hemen belirtelim ki, bu âyetin önemi, kulluğun sadece Allah’a yapılmasını
    ve yardımın sadece Allah’tan talep edilmesini istemesinden ve emretmesinden
    kaynaklanmaktadır. Kur’ân-ı Kerim’de yardımın sadece Allah’tan
    olabileceğine dair birçok âyet vardır.
    “Yardım ancak güçlü ve hakîm olan Allah katındandır.” 606
    “Allah’tan başka dost ve yardımcınız yoktur.” 607
    “Allah size dost olarak da yeter, yardımcı olarak da yeter.” 608
    “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa onu yine O’ndan başka giderecek
    yoktur. Eğer sana bir hayır dilerse O’nun keremini geri çevirecek (hiçbir
    güç) yoktur. O hayrını kullarından dilediğine eriştirir. Çünkü O bağışlayan
    ve pek merhamet edendir.” 609
    İbn Abbas’dan (r.a.): O der ki, bir gün Rasûlullah’ın (s.a.s.) terkisinde
    idim. Buyurdu ki; “Evlât, sana birkaç söz belleteyim: Allah’ı (yani emir ve yasaklarını)
    gözet ki, Allah da seni gözetsin. Allah’ı gözet ki O’nu karşında bulasın.
    (Bir şey) istediğin vakit Allah’tan iste, yardım dilediğin vakit Allah’tan
    dile. Şunu bil ki, bütün yaratıklar elbirliğiyle sana bir fayda vermek isteseler,
    Allah’ın sana yazdığından fazla bir şey yapamazlar. Aynı şekilde tüm yaratıklar
    elbirliğiyle sana bir zarar vermek isteseler, Allah’ın sana takdir ettiği zarardan
    fazlasını yapamazlar. Kalemler (işleri sona erip) kaldırılmış, sayfalar
    da (üzerlerindeki yazılar tamam olup) kurumuştur.” 610
    Görüldüğü gibi, yardımın sadece Allah’tan olabileceğine ve sadece O’na
    duâ edip yardım isteneceğine dair apaçık nasslar olduğu halde, günümüzde
    birtakım kimselerin darda kaldıkları bazı anlarda “meded ya filân baba,
    meded ya şeyh” gibi tabirlerle Allah’tan başkasından yardım istediklerini
    müşâhede etmekteyiz. Hatta bazen de “himmet et ya filân” demek suretiyle
    Allah’tan başkasına yönelmektedirler. (Himmet: Azim, gayret, enerji, istek,
    arzu, meyil, kalbin bütün kuvveti ile herhangi bir varlığa yönelmek, meylet-
    606 3/Âl-i İmrân, 126
    607 9/Tevbe, 116
    608 4/Nisâ, 45
    609 10/Yûnus, 107; Bu konuda ayrıca bk. 8/Enfâl, 10; 42/Şûrâ, 31; 29/Ankebût, 22; 2/Bakara, 107
    610 Tirmizî
    • 247 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    mek demektir) Bu şekilde yöneldikleri varlıklar ister hayatta olsun, isterse
    vefat etmiş olsun fark etmez. Böyle davranışlar tevhide aykırıdır, şirktir.
    Kur’ân-ı Kerim’de müşriklerin bile darda kaldıkları anlarda dini sadece
    Allah’a has kılarak, bütün şirk koştukları şeyleri unutarak sadece o an Allah’a
    yalvardıkları zikrediliyor: “Gemiye bindikleri zaman, dini yalnız Allah’a
    has kılarak O’na yalvarırlar. Ama Allah onları karaya çıkararak kurtarınca,
    kendilerine verdiği nimete nankörlük ederek O’na hemen şirk koşarlar.
    Zevklensinler bakalım, yakında bileceklerdir.” 611; “İnsanlar bir darlığa uğrayınca
    Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar. Sonra Allah, katından onlara bir
    rahmet tattırınca içlerinden birtakımı kendilerine verdiklerimize nankörlük
    ederek Rablerine şirk koşarlar. Zevklenin bakalım, yakında göreceksiniz.” 612
    Bu âyetlerde de belirtildiği gibi, insanın darda kaldığında o an her şeyi
    unutarak sadece Allah’a yalvarması fıtratın kanunu olup, yardımın sadece
    Allah’tan olduğu ve Allah’tan isteneceğini gösteren mûcizevî fıtrî delillerden
    biridir. Âyetlerde Allah, insanları kurtardıktan sonra onların şirk koşmaya
    başladıklarını ifade ediyor. Tabii bu nankörlük (küfür)dür. Çünkü
    gerçekte insanları kurtaran Allah olduğu halde onlar kurtulduktan sonra
    bunu Allah’tan başkasına bağlıyorlar. Mesela, “o anda filan olmasaydı ben
    şimdi hayatta değildim” veya “o an şeyhim himmet etmeseydi perişan olmuştum.”
    diyerek Allah’ı unutuyorlar.
    “Hak duâ, ancak Allah’a yapılır. O’ndan başka duâ ettikleri şeyler, onların
    isteklerini hiçbir şeyle karşılamazlar. (Onların karşılaması) ancak (kuyu
    başında durup su) ağzına gelsin diye suya doğru iki avucunu açan kimse
    gibidir. Halbuki (suyu avuçlayıp ağzına koymadıktan sonra) su onun ağzına
    girecek değildir. Kâfirlerin duâsı böylece boşa gitmiştir.”613
    “Allah’ı bırakıp da kendilerine yalvardıkları kimseler hiçbir şey yaratamazlar.
    Çünkü onların kendileri yaratılmışlardır.” 614
    611 29/Ankebût, 65-66
    612 30/Rûm, 33-34
    613 13/Ra'd, 14
    614 16/Nahl, 20
    • 248 •
    Ahmed Kalkan
    “Allah’ın dışında yalvardığınız kimseler sizin gibi kullardır. Eğer doğru
    sözlü iseniz, onları çağırın da size cevap versinler bakalım.” 615
    “De ki: Allah’ı bırakıp da (ilâh olduğunu) ileri sürdüklerinize yalvarın. Ne
    var ki onlar, sizin sıkıntınızı ne uzaklaştırabilir, ne de değiştirebilirler. Onların
    yalvardıkları bu varlıklar, Rablerine -hangisi daha yakın olacak diye- vesile
    ararlar. O’nun rahmetini umarlar ve azabından korkarlar. Çünkü Rabbinin
    azabı sakınmaya değer.” 616
    Yine Rabbimiz Kur’ân-ı Kerim’inde Felak ve Nâs sûrelerini indirerek
    bizlerin, yaratıkların birtakım şerlerinden nasıl ve kime sığınacağımızı açık
    bir şekilde beyan etmiştir. 617
    Bir insanın Allah’a iman ettiğini gösteren önemli alametlerden bir tanesi
    de duâdır. Duâ eden insan, kendisinin aciz ve zayıf bir kul olduğunu,
    istediklerini kendi başına yerine getiremeyeceğini ve bunları ancak kendisine
    Allah’ın verebileceğini kabul etmiş olur. Duâ, Allah’a kul olmanın en
    saf, en temiz, en samimi ifadelerindendir. Kur’an’da da mü’minlerin temel
    vasıflarından birinin “sabah akşam sabrederek Allah’a duâ etmek” olduğu
    şöyle haber verilir: “Sen de sabah akşam O’nun rızasını isteyerek Rablerine
    duâ edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının (aldatıcı) süsünü isteyerek
    gözlerini onlardan kaydırma. Kalbini Bizi zikretmekten gaflete düşürdüğümüz,
    kendi “istek ve tutkularına (hevâsına)” uyan ve işinde aşırılığa gidene
    itaat etme.” 618
    Ancak duânın ne demek olduğunu ve nasıl yapıldığını iyi bilmek gerekir.
    Çünkü Kur’an dışı kaynaklardan (örneğin, geleneklerden, anne-babadan,
    çevreden) öğrenilen duâ anlayışı, çoğu kez Kur’an’da tarif edilen gerçek
    duâ kavramına uymamaktadır. Bu nedenle Kur’an’da bu konuda verilen
    bakış açısını ve ruh halini iyi kavramak gerekmektedir.
    Duânın gerçekten istenerek ve Allah’a karşı insanın acizliğinin ve fakirliğinin
    kavranarak yapılması gerekir. Bu durumda yapılacak bir duâ,
    Kur’an’da tarif edilen “için için ve yalvara yalvara” tanımına uygun olacak-
    615 7/A'râf, 194
    616 17/İsrâ, 56-57
    617 Bk. 113/Felak ve 114/Nâs sûreleri
    618 18/Kehf, 28
    • 249 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    tır. Allah bir âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Rabbinize yalvara yalvara ve
    için için duâ edin. Şüphesiz O, haddi aşanları sevmez.” 619
    Kur’an’da mü’minlerin duâları anlatılırken gizli bir şekilde ve son derece
    samimi bir ruh haliyle duâ ettikleri haber verilir. Hz. Zekeriya bu konuda
    örnek verilen peygamberlerden biridir: “(Bu) Rabbinin, kulu Zekeriya’ya
    rahmetinin zikridir. Hani o, Rabbine gizlice seslendiği zaman; demişti ki:
    “Rabbim, şüphesiz benim kemiklerim gevşedi ve baş, yaşlılık aleviyle tutuştu;
    ben sana duâ etmekle mutsuz olmadım. Doğrusu ben, arkamdan gelecek yakınlarım
    adına korkuya kapıldım, benim karım da bir kısır (kadın)dır. Artık
    bana Kendi katından bir yardımcı armağan et.”620 Bir başka âyette ise duânın
    “umut ve korku” dolu yapılması gerektiği haber verilir: “Onların yanları
    yataklarından uzaklaşır. Rablerine korku ve umutla duâ ederler...” 621
    Mü’min, hem Allah’a karşı içli, saygı dolu bir korku duyacak, hem de
    O’nun rahmetini ve nimetini ümit edecektir. Allah, samimi bir biçimde,
    Kendi rızâsı aranarak yapılan bir duâyı kabul eder. Kur’an’da, bu konuda
    bildirilen âyetler şöyledir: “Kullarım Beni sana soracak olursa, muhakkak
    ki Ben (onlara) pek yakınım. Bana duâ ettiği zaman duâ edenin duâsına cevap
    veririm. Öyleyse, onlar da Benim çağrıma cevap versinler ve Bana iman
    etsinler. Umulur ki irşad (doğru yolu bulmuş) olurlar.” 622; “Rabbiniz dedi ki:
    “Bana duâ edin, size icabet edeyim. Doğrusu Bana ibâdet etmekten büyüklenen
    (müstekbir)ler; cehenneme boyun bükmüş kimseler olarak gireceklerdir.”
    623
    İnsan, duâ ederken Allah’ın kendisine icabet edeceğinden emin olmalıdır.
    Allah’ın her yeri çepeçevre sarıp kuşattığının farkında olup, buna içtenlikle
    iman eden bir mü’min, Allah’ın kendisini her an, her cepheden görüp
    duyduğunun bilinciyle duâ eder. Coşkulu bir beklenti içinde, bir an dahi
    olsun ümitsizliğe kapılmadan, duâsına icabet edilmesini bekler. Allah’ın
    adâletine olan kesin inancı sebebiyle, aceleci ve ümitsiz bir tutum sergilemekten
    kaçınır. Kur’an âyetlerinin rehberliğinde kendini yönlendiren bir
    mü’minin zihninde, duâsının karşılığını görememek yönünde en ufak bir
    şüpheye yer yoktur.
    619 7/A’râf, 55
    620 19/Meryem, 2-5
    621 32/Secde, 16
    622 2/Bakara, 186
    623 40/Mü’min, 60
    • 250 •
    Ahmed Kalkan
    Duâyı, Allah’ın yardımından kesinlikle kuşkuya düşmeden, kabul olacağına
    kesin olarak iman ederek dile getirmek gerekir. Aksi bir tutum içinde
    bulunan, yani Allah’ın icabetine karşı kuşku ile yaklaşan kişi ise, daha
    başlangıçta Kur’an mantığı ile ters düşer. Çünkü duânın özünde, tam bir
    inanmışlık ve içtenlikle Allah’a yönelme yatar. Hz. Salih’in âyette haber verilen,
    “... Şüphesiz benim Rabbim yakın olandır (duâları) kabul edendir.”624
    sözüyle ifade ettiği gibi, mü’min Allah’a karşı tam bir güven içinde olmalıdır.
    Ancak bu icâbet, mutlaka insanın istediği şeyin aynen gerçekleşeceği
    anlamına gelmez. Çünkü bazen insan gerçekte kendisi için zararlı olan bir
    şeyi de Allah’tan talep ediyor olabilir. Bu durumda Allah ona o istediğini
    vermek yerine daha hayırlı ve güzel olan bir başka şeyi verir.
    Allah her zaman samimi bir duâya icabet eder. Ancak bu icabet, her
    zaman insanın talebinin aynen yerine getirilmesi demek değildir. (Nitekim
    “icâbet“, “cevap vermek” anlamına gelir.) Çünkü insan, “... Olur ki hoşunuza
    gitmeyen bir şey, sizin için hayırlıdır ve olur ki, sevdiğiniz şey de sizin için
    bir şerdir. Allah bilir de siz bilmezsiniz” 625 hükmüne göre, aynı örnekteki
    çocuk gibi, neyin iyi neyin kötü olduğunu her zaman ayırt edemeyebilir.
    Ve bu yüzden farkında olmadan “İnsan hayra duâ ettiği gibi, şerre de duâ
    etmektedir. İnsan, pek acelecidir” 626 âyetine göre, belki gerçekte zararlı olan
    bir şeyi istiyor olabilir.
    Bu nedenle insan Allah’tan, öncelikle O’nun rızasını, O’nun rahmetini
    talep etmelidir. Allah’tan kendisini eğitmesini, olgunlaştırmasını dilemelidir.
    Bunun nasıl olacağını Allah daha iyi bilir. Nitekim peygamberlerin
    duâları da bu şekildedir. Hz. Süleyman’ın “... hoşnut olacağın salih bir amelde
    bulunmamı ilham et” 627 şeklindeki duâsı, örnektir.
    Bunun yanı sıra, mü’min, Allah’ın Kur’an’da övdüğü ve hedef olarak
    gösterdiği her türlü nimeti Allah’tan isteyebilir. Bu konularda yaptığı duâsında
    ise son derece samimi ve içten davranmalı, istediği herşey için Allah’a
    624 11/Hûd, 61
    625 2/Bakara, 216
    626 17/İsrâ, 11
    627 27/Neml, 19
    • 251 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    duâ etmekten çekinmemelidir. Çünkü insanın neler istediğini bilen, bunun
    da ötesinde o isteği onun içine koyan, zaten Allah’tır.
    Allah duâlara icabet edendir. Mü’minlerin samimi duâlarını asla cevapsız
    bırakmaz. Geçmişte peygamberlerin duâsı ile helâk edilen kavimler bu
    konuda bir örnektir: “(Peygamberler) Fetih istediler, (sonunda) her zorba
    inatçı bozguna uğrayıp -yok oldu- gitti.”628
    Kur’an’da bunun daha pek çok örneği verilmektedir. Allah duâları karşılığında
    pek çok peygamber ve sâlih mü’mini sıkıntıdan kurtarmış ve nimetlendirmiştir:
    “Eyüp de; hani o Rabbine çağrıda bulunmuştu: ‘Şüphesiz
    bu dert (ve hastalık) beni sarıverdi. Sen merhametlilerin en merhametli olanısın.’
    Böylece onun duâsına icâbet ettik. Kendisinden o derdi giderdik; ona
    katımızdan bir rahmet ve ibâdet edenler için bir zikir olmak üzere ailesini
    ve onlarla birlikte bir katını daha verdik. İsmail, İdris ve Zü’l-Kifl, hepsi sabredenlerdendi.
    Onları rahmetimize soktuk, şüphesiz onlar sâlih kimselerdi.
    Balık sahibi (Yunus’u da); hani o, kızmış vaziyette gitmişti ki; bundan dolayı
    kendisini sıkıntıya düşürmeyeceğimizi sanmıştı. (Balığın karnındaki) Karanlıklar
    içinde: ‘Senden başka ilâh yoktur, sen yücesin, gerçekten ben zulmedenlerden
    oldum’ diye çağrıda bulunmuştu. Bunun üzerine duâsına icabet
    ettik ve onu üzüntüden kurtardık. İşte Biz, iman edenleri böyle kurtarırız.
    Zekeriya da; hani Rabbine çağrıda bulunmuştu: ‘Rabbim, beni yalnız başıma
    bırakma, sen mirasçıların en hayırlısısın.’ Onun duâsına icabet ettik, kendisine
    Yahya’yı armağan ettik, eşini de doğurmaya elverişli kıldık. Gerçekten
    onlar hayırlarda yarışırlardı, umarak ve korkarak bize duâ ederlerdi. Bize
    derin saygı gösterirlerdi.” 629
    Duâ eden insan, Allah’ın kendisini gördüğünü, duyduğunu kavramış, O’na
    olan saygı ve korkusunu ortaya koymuş ve O’nun önünde kulluğunu açıkça
    kabul etmiş olur. Bu nedenle duâ büyük bir ibâdettir. Dolayısıyla duâ, yalnızca
    duâ sırasında istenen şey için değil, başlı başına bir ibâdet olduğu için de yapılır.
    İnsanı duâ etmeye yönelten her türlü istek, bu ibâdetin vaktinin geldiğinin
    göstergesidir. İnsanın istekleri sürekli olduğu için, duâsı da sürekli olmalıdır.
    İnsanın yoğun bir konsantrasyon yaşayacağı belli vakitler -örneğin, Kur’an’da
    sabah namazı sonrasındaki duâya ve gece vaktine dikkat çekilir- olabilir.
    628 14/İbrahim, 15
    629 21/Enbiyâ, 83-90
    • 252 •
    Ahmed Kalkan
    Ama gün içinde de mü’minin sürekli duâ halinde olması gerekir. Her
    iş, her olay Allah’ın kontrolünde geliştiğine göre, herşeyde Allah’a yönelmek
    ve O’ndan istemek gerekmektedir. Mü’min herhangi bir iş üzerindeyken de
    yaptığı işte başarılı olmak ve yapılan iş sayesinde Allah’ın rızasını kazanmak
    için duâ edebilir. Nitekim Kur’an’da Hz. İbrahim’in bu tür bir duâsı
    örnek gösterilmektedir: “İbrahim, İsmail’le birlikte Evin (Kabe’nin) sütunlarını
    yükselttiğinde (ikisi şöyle duâ etmişti): “Rabbimiz bizden (bunu) kabul
    et. Şüphesiz, Sen işiten ve bilensin.” 630
    Mü’min, “Onlar, ayakta iken, otururken, yan yatarken Allah’ı zikrederler”
    631 âyetinde tarif edildiği gibi, her durumda Allah’a duâ edebilir, O’na
    dönüp-yönelebilir. Nitekim Kur’an’da mü’minlerin bu özelliği sık sık övgüyle
    anlatılmaktadır: “Doğrusu İbrahim, yumuşak huylu, duygulu ve gönülden
    (Allah’a) yönelen biriydi.” 632; “Gerçek şu ki, İbrahim (tek başına) bir ümmetti;
    Allah’a gönülden yönelip itaat eden bir muvahhiddi ve o müşriklerden değildi.”
    633; “Sen onların söylediklerine karşı sabret ve Bizim güç sahibi kulumuz
    Dâvud’u hatırla; çünkü o, (her tutum ve davranışında Allah’a) yönelen biriydi.”
    634; “... Gerçekten, Biz onu (Eyüb’ü) sabredici bulduk. O, ne güzel kuldu.
    Çünkü o, (daima Allah’a) yönelen biriydi.” 635
    Duânın önemini kavramak için, şu âyet yeterlidir: “De ki: “Sizin duânız
    olmasaydı Rabbim size değer verir miydi? Fakat siz gerçekten yalanladınız;
    artık (bunun azabı da) kaçınılmaz olacaktır.” 636
    Bu arada Kur’an’da sık sık vurgulanan önemli bir noktaya dikkat etmek
    gerekir. Kur’an’da bildirildiğine göre, Allah’tan başka ilahlar edinenler
    (müşrikler) de kimi zaman Allah’a duâ etmektedirler. Ancak bu kişilerin
    duâsı ile mü’minlerin duâsı arasında büyük bir fark vardır. Mü’minler, her
    zaman ve her durumda Allah’a yönelirler. Sıkıntı ya da rahatlık karşısında
    tavırları değişmez. Sürekli olarak Allah’a karşı olan acizliklerini bilir ve duâ
    halini korurlar. Müşrikler ise, hayatlarının büyük kısmında Allah’ı unutmuş,
    O’ndan yüz çevirmiş durumdadırlar. Böyle zamanlarda Allah’tan baş-
    630 2/Bakara, 127
    631 3/Âl-i İmran, 191
    632 11/Hûd, 75
    633 16/Nahl, 120
    634 38/Sâd, 17
    635 38/Sâd, 44
    636 25/Furkan, 77
    • 253 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    ka taptıkları varlıkların peşinde koşar, onlara yönelirler. Ancak büyük bir
    zorlukla ve sıkıntıyla karşılaştıklarında Allah’ı hatırlar ve O’na karşı acizliklerini
    kabullenip duâ ederler. Sıkıntı halinde yaptıkları bu duâ samimidir;
    ancak sıkıntı geçtikten sonra tekrar eski hallerine dönerler. Allah’a duâ etmiş,
    Allah’tan medet ummuş olduklarını unutur ve nankörlük ederler.
    Kur’an’da, bu müşrik tavrının pek çok örneği verilir: “İnsana bir zarar
    dokunduğunda, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken Bize duâ eder;
    zararını üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine dokunan zarara
    Bizi hiç çağırmamış gibi döner-gider. İşte, ölçüyü taşıranlara yapmakta oldukları
    böyle süslenmiştir.” 637
    “İnsana nimet verdiğimiz zaman, yüz çevirir ve yan çizer; ona bir şer
    dokunduğu zaman ise, artık o, geniş (kapsamlı ve derinlemesine) bir duâ sahibidir.”
    638
    “İnsana bir zarar dokunduğu zaman, gönülden katıksızca yönelmiş olarak
    Rabbine duâ eder. Sonra ona kendinden bir nimet verdiği zaman, daha
    önce O’na duâ ettiğini unutur ve O’nun yolundan saptırmak amacıyla Allah’a
    eşler koşmaya başlar. De ki: “İnkârınla biraz (dünya zevklerinden) yararlan;
    çünkü sen, ateşin halkındansın.” 639
    “İnsana bir zarar dokunduğu zaman, Bize duâ eder; sonra tarafımızdan
    ona bir nimet ihsan ettiğimizde, der ki: “Bu, bana ancak bir bilgi(m) dolayısıyla
    verildi.” Hayır; bu bir fitne (deneme)dir. Ancak çoğu bilmiyorlar.” 640
    “İnsanlara bir zarar dokunduğu zaman, ‘gönülden katıksız bağlılar’ olarak,
    Rablerine duâ ederler; sonra kendinden onlara bir rahmet tattırınca hemencecik
    bir grup Rablerine şirk koşarlar.” 641
    Bazı âyetlerde ise denizde çaresizlik içinde kalmış insanların örneği
    verilir: İnsanlar, batmak üzere olan bir gemide olduklarında son derece samimi
    bir şekilde duâ etmekte, Allah’tan bağışlanma ve kurtuluş dilemek-
    637 10/Yûnus, 12
    638 41/Fussılet, 51
    639 39/Zümer, 8
    640 39/Zümer, 49
    641 30/Rûm, 33
    • 254 •
    Ahmed Kalkan
    tedirler. Burada yaptıkları duâ samimidir, çünkü Allah’tan başka taptıkları
    herhangi bir varlığın (örneğin, aileleri, kavimleri, liderleri vb.) kendilerini
    kurtaramayacağını anlamış ve yalnızca Allah’a yönelmişlerdir. Ancak Allah
    onları boğulmaktan kurtarıp karaya çıkardığında hemen müşrik tavrını
    yeniden gösterir ve Allah’ı unuturlar. Kur’an’da onların bu tavırları şöyle
    bildirilir:
    “Karada ve denizde sizi gezdiren O’dur. Öyle ki siz gemide bulunduğunuz
    zaman, onlar da güzel bir rüzgarla onu yüzdürürlerken ve (tam) bununla
    sevinmektelerken, ona çılgınca bir rüzgar gelip çatar ve her yandan dalgalar
    onları kuşatıverir; onlar artık bu (dalgalarla) gerçekten kuşatıldıklarını sanmışlarken,
    dinde O’na gönülden katıksız bağlılar (muhlisler) olarak Allah’a
    duâ etmeye başlarlar: ‘Andolsun eğer bundan bizi kurtaracak olursan, muhakkak
    sana şükredenlerden olacağız.’ Ama (Allah) onları kurtarınca, hemen
    haksız yere, yeryüzünde taşkınlığa koyulurlar. Ey insanlar, sizin taşkınlığınız,
    ancak kendi aleyhinizedir; (bu) dünya hayatının geçici metaıdır. Sonra dönüşünüz
    Bizedir, Biz de yaptıklarınızı size haber vereceğiz.” 642
    “Onları kara gölgeler gibi dalgalar sarıverdiği zaman, dini yalnızca O’na
    “halis kılan gönülden bağlılar” olarak Allah’a yalvarıp yakarırlar (duâ ederler).
    Böylece onları karaya çıkarıp-kurtarınca, artık onlardan bir kısmı orta
    yolu tutuyor. Bizim âyetlerimizi gaddar, nankör olandan başkası inkar etmez.”
    643
    “De ki: “Sizi karanın ve denizin karanlıklarından kim kurtarmaktadır ki,
    siz (açıktan ve) gizliden gizliye ona yalvararak duâ etmektesiniz: Andolsun,
    bizi bundan kurtarırsan, gerçekten şükredenlerden oluruz.” De ki: “Ondan ve
    her türlü sıkıntıdan sizi Allah kurtarmaktadır. Sonra siz yine şirk koşmaktasınız.”
    644
    Oysa mü’minlerin yapması gereken her ortamda duâ halini sürdürmek,
    Allah’tan başka dost ve yardımcı olmadığını kavrayarak Allah’a güvenmektir:
    “Öyleyse, dini yalnızca O’na halis kılanlar olarak Allah’a duâ (kulluk)
    642 10/Yûnus, 22-23
    643 31/Lokman, 32
    644 6/En'âm, 63-64
    • 255 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    edin; kafirler hoş görmese de.” 645; “De ki: “Ben gerçekten, yalnızca Rabbime
    duâ ediyorum ve O’na hiç kimseyi (ve hiçbir şeyi) şirk/ortak koşmuyorum.” 646
    Mü’min duâ ettiği, Allah’tan yardım dilediği zaman gerçek mutluluğu
    ve huzuru yakalar. Kendi gücünün hiçbir şeye yetmediğini, ancak gücü
    herşeye yeten Rabbimizin kendisini koruyup-gözettiğini hisseder. Bu, insan
    için en büyük mutluluktur. Bu nedenle duâ bir zevktir ve cennette de
    sürecektir. Kur’an’da, mü’minlerin cennette de duâ halinde olduğu şöyle haber
    verilir: “İman edenler ve salih amellerde bulunanlar da, Rableri onları
    imanları dolayısıyla altından ırmaklar akan, nimetlerle donatılmış cennetlere
    yöneltip-iletir (hidâyet eder). Oradaki duâları: “Allah’ım, Sen ne yücesin”-
    dir ve oradaki dirlik temennileri: “Selam”dır; duâlarının sonu da: “Gerçekten,
    hamd alemlerin Rabbi olan Allah’ındır.” 647
    Duâ mü’minler için ibâdettir. Allah’ı Rabb bilip O’nun önünde secdeye
    kapananlar, ihtiyaçlarını Allah’a bildirirler ve O’ndan yardım dilerler. 648
    Duâ etmeyi önemsemeyenler, ibâdeti önemsemeyenlerdir. Bu gibi
    kimselerin müstekbir oldukları yukarıda geçmişti. Ancak kibirliler, yani
    kendilerini üstün makamda görenler, Allah’tan bir şey istemeye tenezzül
    etmezler. Böyle bir anlayış şüphesiz ki sapıklığın ve azgınlığın ta kendisidir.
    Esasen insan güçsüz olduğu için başkasının yardımına muhtaçtır. Sıkıştığı
    zaman birilerinden yardım ister. Ancak insanın öyle ihtiyaçları olur
    ki, başkalarının onu karşılaması mümkün değildir. İşte böyle bir noktada
    Allah’a inanmayan inkârcılar ve O’na ortak koşan müşrikler bile ortak koştukları
    tanrılarını bir tarafa atar ve Âlemlerin Rabbi Allah’tan yardım isterler:
    “İnsana bir zarar dokundu mu, yan yatarken, otururken ya da ayaktayken
    Bize duâ eder. Zararı üstünden kaldırdığımız zaman ise, sanki kendisine
    dokunan zarar için Bize duâ etmemiş gibi döner gider.” 649
    İlk insandan günümüze kadar bütün insanların hayatında ibâdet ve duâ
    olayı gündemdedir. Din ve ibâdet konularında geçtiği gibi, insan hak veya
    batıl mutlaka bir dine inanır.
    645 40/Mü’min, 14
    646 72/Cinn, 20
    647 10/Yunus, 9-10; H. Yahya, Kur’an’da Temel Kavramlar, Vural Yayınları, 138-146
    648 1/Fâtiha, 5
    649 10/Yunus, 12; 39/Zümer, 49
    • 256 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’a inananlar Allah’ın, Allah’ı unutanlar ise ilâh diye inandığı bir
    şeyin önünde ibâdet eder, ona sığınır, ondan yardım ister, ya da ondan korkar.
    Duâ etmek te bu tapınmanın bir parçasıdır. İster müslüman olsun, ister
    gayri müslim olsun; kimileri rahata kavuşunca, kendini güçlü hissedince
    duâ etmekten kaçınır. Bu gibilerin hayatında duâ’nın yer almaması işin aslını
    değiştirmez. Onlar da dara düşünce sığınılacak ve yardım istenecek bir
    melce (kucak) ararlar.
    İslâm’a göre ise duânın ibâdet olarak apayrı bir yeri vardır. İslâm’a göre
    duâ, bir psikolojik rahatlama aracı değildir. Hele hele bazılarının zannettiği
    gibi, işleri görünmeyen bir ilâh’a havele etmek hiç değildir. Duâ, bir korkunun,
    bir endişenin, bir ürpertinin sonucunda bir sığınma, o ürpertiden
    kurtuluş arzusu da sayılamaz. Eski dinlerde olduğu gibi kızgınlığından ve
    kötülüğünden kurtulmak üzere ilâhlara el açmak da değildir.
    Duâ bir iman, bir aksiyon, bir çaba ve uyanıştır. Allah’ı ve O’na ait hâkimiyeti,
    ilâhlığı tanıma, itiraf etmedir. Hayatın amacını idrâk etme, yaşayışı
    programa koyma, ilerisi için hazırlık yapma, Din için çalışmaya (cihada)
    azmetme, toparlanma ve eksikliklerini gidermedir.
    Duâ, Allah’ın makamından sürekli bir istemedir. Bu isteme mü’min için
    itikat, bir şiar (müslüman olmanın işareti), bir hayat hedefidir. Mü’min özlediği
    İslâmí hayata duâ ederek kapı açmaya çalışır. O, Allah’ın bitmez-tükenmez
    hazinelerini, iyi bir mü’min olma uğruna ister, onların yeryüzüne
    inmesini niyaz eder.
    Duâ mü’min için, yüce idealleri, dünya ve içindekilerden daha değerli
    şeyleri bulabilmenin, onlara ulaşmak için çaba göstermenin aracıdır. İnsanların
    yaşaması için araç kılınan ‘dünya ve ondan bir şeye sahip olmak’
    tekamül (ileriye gitme) değildir. İnsan için tekâmül, bunun da ötesinde
    yüce hedeflerdir.
    Duâ, mü’mini ayrılığın yalnızlığından, yalnızlığın sıkıntısından kurtarır.
    Duâ, mü’minin, muhabbetinin, saygısının ve teslimiyetinin eyleme
    dönüşmüş şeklidir.
    Mü’min, duâ etmeden önce duâya hazırlanır. Yani o önce fiilí duâda
    bulunur. İbadetini noksansız yapmaya çalışır. Varacağı hedef için gerekli
    çalışmaları yapar. Tehlikelere karşı yeteri kadar tedbir alır. Emredileni ya•
    257 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    par, yasaklanandan kaçar. Bundan sonra da amelin kabulü için duâ eder,
    gücünü aşan konularda Allah’tan yardım diler, eksikliğinin tamamlanması,
    hatasının affi için Allah’a sığınır, tevbe eder. Allah’a bağlılığını ve sevgisini
    duâ ile ortaya koyar.
    Duâya hazır olma noktasında Peygamberimizin tavrı örnektir. O, her
    konuda yılmadan, usanmadan, kınayanların kınamasından korkmadan
    ısrarlı bir şekilde çalıştı, mücadele için lazım olan şartları yerine getirdi.
    Hatta ayakları şişinceye kadar ibâdete gece gündüz devam etti. Rabbinin
    rızası dışında hiç bir iş yapmamaya özen gösterdi. Peygamberlik görevini
    hakkıyla yerine getirdi ve sonra da ellerini açıp her an, belki günde yetmiş
    defa Rabbine duâ etti. Duâ ile Rabbine halini arzetti.
    Mü’min, her konuda üzerine düşen görevi yaptıktan sonra duâya da
    başvuracaktır. Kısaca, duâ etmeye yüzü olacaktır. Hiçbir şey yapmadan, çalışmadan,
    tehliklere karşı tedbir almadan, toplumun ve nefsin ıslahı için bir
    şey yapmadan, günahlardan korunmadan; ‘Rabbim, şunu yap, bunu hallediver,
    istersen affet, düşmanı kahret, ortalığı düzelt, ihtiyaçlarımızı gider’
    demek duâ değildir. Böyle yapmanın duânın ihlâsıyla bir ilgisi yoktur. 650
    Duâ Edilmek, Yalnızca Allah’ın Hakkıdır
    O halde duâ sadece Allah’a yapılmalı, araya başka biri aracı olarak sokulmamalıdır.
    Nitekim namazın her rekâtında tekrar ettiğimiz Fatiha Sûresi’nde:
    “Sadece Sana ibâdet eder ve sadece Senden yardım dileriz.”651 buyurulur.
    Kullardan istenecek yardım, onların güçleri dahilinde olan bir şey olmalıdır.
    Güçlerinin yetmediği bir şey onlardan istenemez. Hatta kulların
    güçlerinin dahilinde olan bir şeyin yapılmasını kendilerinden istediğimiz
    zaman bile asıl sebebin Allah olduğunu, O’nun dilemesi olmadan o şeyin
    gerçekleşmesinin mümkün olmadığını bilmek gerekir. Allah insana şahdamarından
    daha yakındır ve O’nun insana merhameti, bir annenin çocuğuna
    merhametinden çok fazladır. Bir âyette şöyle buyurur: “Kullarım sana
    beni sorunca, haber ver ki, ben şüphesiz onlara yakınım. Bana duâ edenin
    650 Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 153-155
    651 1/Fâtiha, 5
    • 258 •
    Ahmed Kalkan
    duâsını kabul ederim.”652 Duâ yalnız Allah’a yapılır; istek ve yardım sadece
    Allah’tan istenir. Allah’tan başkasından bir yardım ve istekte bulunan, müşriktir.
    Hatta ölümlerinden sonra kabirleri başında veya uzaktan peygamberlere
    ve salih kullara duâ edip yakaranlar, aynen yıldızlara sığınan ve meleklerle
    peygamberleri rabler edinenler gibi Allah’tan başkasına duâ eden
    müşriklerdir. Ancak melekler mü’minler için duâ ve istiğfar etmektedirler.
    Hz. Peygamber’den nakledilen rivâyetlerde “Yâ Rabbi, Yâ Rabbi” diye
    duâya başlanır, bazılarının yaptığı gibi “Ya Hannân, ya Mennân” denilmez.
    Yine cahil halkın büyük bir kısmı Allah’tan başkasından yardım dilemeyi
    öyle bir hale getirmişlerdir ki, kabirler Allah’a duâda birer şirk aracı yapılmıştır.
    Oysa Rasûlullah dahi, “Ey Allahım, benim kabrimi kendisine ibâdet
    edilen bir put haline getirme... Peygamberlerin kabirlerini mescid edinen
    kimselere Allah’ın gazabı şiddetlidir... Benim kabrime ikide bir gelip orayı
    bayram yerine çevirmeyin.”653 diye uyarmıştır Halkın, Telli Baba, filân baba,
    falan şeyhin kabrinde kuyruğa girerek onlardan yardım dilemesi şirkten
    başka birşey değildir, bid’attir. Mü’minler, aynen müşriklerin ve bid’at ehlinin
    yaptığı gibi ölüye yakarmaz, onlardan birtakım ihtiyaçların karşılanmasını
    istemez, kabir başında yapılan duânın evde yapılandan üstün olduğuna
    inanmaz, bu kimselere yemin ederek Allah’tan talepte bulunmazlar.
    “Allah bize yeter, o ne güzel vekildir.” derler.654 Dinin esası da budur. Salât,
    Arapça’da duâ anlamına da gelir: “Ey peygamber, Mü’minlere selât et, çünkü
    senin duân onlar için huzur ve sükûnettir.”655 Duâda istenene kavuşma ve
    korkulandan kurtulma isteği vardır. Bu da ancak Allah’tan istenir.
    İslâm bilginleri bid’at duâ şekillerini şöyle tespit etmişlerdir: Ölü ya da
    gaip birinden yardım dilemek. Ey efendi hazretleri bana mağfiret et, tövbemi
    kabul et, demek şirktir. Peygamber ve salihlerden, ölmüş veya gaip birine
    benim için Allah’a duâ et’, demek bid’attir. Ölülerden medet umulmaz.
    Kabirleri ziyarette ölülere ancak selâm verilebilir, onlara Kur’ân okunur. Allah’a,
    Allah’ım senden filancanın yanındaki makamı hakkı için şunu şunu
    istiyorum; diye duâ etmek, nehyedilmiştir. Çünkü, “Yardım Allah’tandır.”656;
    652 2/Bakara, 186
    653 İmam Mâlik, Muvatta, Kasru's Salât fi's-Sefer 85; Ebû Dâvud, Menasik 100
    654 3/Âl-i İmrân, 173
    655 9/Tevbe, 103
    656 8/Enfâl, 10
    • 259 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “İnsanlar (mahşerde) toplandıkları zaman kendisine duâ edilenler, onlara
    düşman olurlar ve onların kendilerine olan duâlarını inkâr ederler.” 657
    Duâ Ederken Dikkat Edilecek Hususlar
    Duânın muhteviyatı, Allah’tan istenen meseleyle ilgili olmalıdır. Meselâ
    yemek duâsı ayrıdır yolculuğa çıkıldığında yapılacak duâ ayrıdır... Birçok
    konuda Hz. Peygamber’den (s.a.s.) nakledilmiş duâlar mevcuttur. Kur’ân-ı
    Kerim’de geçmiş peygamberlerin duâları zikredilir. Duâ bu me’sur duâlarla
    yapılabileceği gibi, kişinin kendi gönlünden kopanın anlatımı da olabilir.
    Ancak belli davranışlarda; meselâ kabir ziyaretlerinde, yemeklerden sonra,
    helâya girerken, yeni bir elbise giyerken, yolculuğa çıkarken... Hz. Muhammed’den
    (s.a.s.) nakledilmiş duâlarla duâ etmek hem sünnet, hem de daha
    güzeldir.
    Duâ eden kişi gönülden etmeli, duâsında iyi şeyleri isteyerek kendisi de
    o doğrultuda çaba sarfetmelidir. Kişi duâsında samimiyetini tavırlarıyla da
    ortaya koymalıdır. Meselâ duâsında Allah’ın emirlerine itaat eden samimi
    bir müslüman olmayı ifade ediyorsa, hareketleriyle de böyle bir müslüman
    olma çabası içerisinde olmalıdır. Bir hadis-i şerifte şöyle buyurulmaktadır:
    “Bilin ki, Allahu Teâlâ, kendisinden gâfil bir kalbin duâsını kabul etmez.” 658
    Şüphesiz ki Allah insanın kalbinden geçenleri ve ihtiyaçlarını bilir.
    Ancak dil ile duâ etmenin insanın kendisinin eğitilmesi konusunda etkisi
    vardır. Ayrıca duâ Allah’ın bir emrinin yerine getirilmesidir, bir ibâdettir.
    Kur’ân-ı Kerim’de Hak Teâlâ kendisine nasıl duâ edileceğini kullarına
    öğretir, resûllerinin duâlarını bize haber verir. Mü’minler önce bu duâlara
    bakmak ve böyle duâlarla Allah’ı zikretmek durumundadırlar. Gerçekten
    bilmediğimizi ve en güzelini öğreten Allah’tır. “... Ey Rabbimiz unutur veya
    hata edersek bizi sorumlu tutma... ” 659
    657 46/Ahkaf, 6; M. Sait Şimşek, Şamil İslam Ansiklopedisi, c. 1, s. 417-418
    658 Tirmizî, Deavât 64
    659 2/Bakara, 286
    • 260 •
    Ahmed Kalkan
    Eyüp Aleyhisselâm, “Ya Rabbi, gerçekten benim başıma bela geldi. Halbuki
    sen merhametlilerin merhametlisisin.“660; Zekeriya (a.s.), “Rabbim, beni
    yalnız bırakma...“661; Âdem (a.s.), “Ey Rabbimiz, biz nefislerimize zulmettik.
    Eğer sen bizi affetmez ve bize acımazsan mutlaka zarara uğrayanlardan oluruz.”
    662 diyerek duâ etmişlerdir. “Beni müslüman olarak öldür ve beni salih
    kullarına kat...” 663 duâsı Yusuf ’un (a.s.); “Senden başka hiçbir ilah yoktur.
    Seni tenzih ederim. Ben zâlimlerden olmuştum.” duâsı da Yûnus’un (a.s.)
    duâsıdır.
    İmam Ahmed b. Hanbel’in Ebû Saîd el-Hudrî’den (r.a.) rivâyet ettiği bir
    hadîste: “Duânın karşılıksız kalmayacağı, bilâkis üç şeyden birinin mutlaka
    meydana geleceği; ya kabul ya âhirete bırakma yahut eda edilen duâ oranında
    günahın affedileceği” beyan buyurulmuştur.
    Hz. Muhammed (s.a.s.) şöyle buyurur: “Ümmetimden yetmiş bin kişi
    sorgusuz sualsiz Cennet’e girecektir. Bunlar, rukye talep etmeyen, dağlayarak
    tedavi yapmayan, olayları uğursuzluğa yormayanlar ve Rablerine tevekkül
    eden kimselerdir.“664 Yani mü’minler ancak “Bize Allah yeter. ” demelidir.
    Rukye, okuyup üfleyerek tedavi demektir. Bütün peygamberler en kötü
    durumlarda yalnız Allah’a sığınmışlardır. Bunu da namazla yapmışlardır.
    Çünkü duâ esas olarak namazdadır ve devamlılığı vardır.
    Müslüman müslüman kardeşi için duâ edebilir. Rasûlullah, “Kim bir
    hidâyete çağırırsa, o hidâyete tabi olanların mükafatının aynısı onların mükafatından
    hiçbir eksilme olmaksızın bu kimseye de verilir.” buyurmuştur.665
    Ebeveyn, kendilerine duâ eden çocuklarının amelinden istifade eder: “İnsanoğlu
    öldüğü zaman artık ameli kesilmiştir. Yalnız şu üç şey bunun dışındadır:
    Sadaka-i cariye, faydalanılan ilim ve duâ eden salih evlât.“666 Rasûlullah,
    ümmetinden kendisine duâ etmelerini istemiştir. Cenâb-ı Hak, “O’na
    salât ve selâm getirin” 667 diye emretmiştir. Mü’min, Allah’tan peygamber
    için vesîleyi isterse kıyamette o kimseye onun şefaati haktır. Rasûlullah um-
    660 21/Enbiyâ, 83
    661 21/Enbiyâ, 89
    662 7/A'râf, 23
    663 12/Yusuf, 101
    664 Buhârî, Tıb: 18; Müslîm, İman: 371, 372.
    665 Müslim, İlm: 16; Ebû Dâvûd, Sünnet: 6; Tirmizî, İlm: 15.
    666 Müslim, Vasiyyet: 14; Ebû Dâvud, Vesâyâ: 14.
    667 33/Ahzâb, 56
    • 261 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    reye giden Ömer (r.a.)’e: “Bizi de duândan unutma kardeşim.” demiştir.668
    Rasûlullah her zaman ümmetini sadece Allah’a kulluğa çağırmıştır. Hanefi
    fukâhâsı: “Bir yaratık aracılığıyla Allah’tan bir şey istenemez” demiştir. Hz.
    İbrahim, “Doğrusu benim Rabbim duâyı işiticidir.“669 demiştir. Hz. Peygamber:
    “Biriniz duâ edeceği zaman Allah’a hamd ve senâ ile başlasın, Rasûlüne
    salâvât getirsin ve bundan sonra artık dilediği duâyı yapsın.” buyurmuştur.670
    Sâlih ameller vesîlesiyle talepte bulunmanın örneklerinden birisi mağaraya
    sığınan üç kişinin duâsıdır. Bunlardan her biri yalnızca Allah’ın rızâsını
    gözettiği önemli bir amelini zikrederek duâda bulunmuştu. Çünkü böyle
    bir amel, Allah’ın, sahibinin duâsının kabulünü gerektirecek bir sevgi ile
    sevdiği ve razı olduğu bir şeydi. Birisi ana-babasına yaptığı iyiliği zikrederek;
    diğeri tam iffeti delâletiyle; öteki ise emanete gösterdiği riâyet ve iyilikseverliği
    ile duâda bulunmuştu.671 İbn Ömer’in meşhur duâsı şöyledir: “Yâ
    Rabbi, Senden beni İslâm’a erdirdiğin gibi ondan beni uzaklaştırmamanı ve
    müslüman olarak canımı almanı diliyorum.” 672
    Duânın Psikolojik Cephesi
    Tatmin edilmemiş sonsuz istek ve arzularımız şuur altına atılarak bizde
    umulmayan zamanlarda çeşitli buhranlara, iç sıkıntılarına yol açar. Duâ ile
    en gizli, en mahrem duygularımızı dile getirir, içimizi boşaltır, ümidimizi
    kuvvetlendirir, korkularımızı hafifletiriz. Duâ, içimize eşsiz bir rahatlık verir,
    gerginliklerimizi giderir. Duâ ile kendimizi Allah’a daha yakın hissederiz.
    Duâsız bir insan, ışıksız bir mahzene benzer. Duâsız insan, yalnızlığın
    karanlık hapishanesi içinde çırpınan bir zavallıdır. Duâ ile benlik duvarlarını
    aşabiliriz. Çünkü duâ, engel ve uzaklık tanımaz. Zaman ve mekânlar
    ona engel olamaz. Duâ ile sonsuz aczimizi yüce Allah’ın sonsuz kudretine
    bağlama saâdetine ereriz. Duâ ile ruh gücümüzü kanatlandırırız. Duâda iç
    varlığımız aydınlanır. Duâda kendi gücümüzle değil; Allah’ın sonsuz gücüyle
    iç ve dış düşmanlarımıza meydan okuruz.
    668 Ebû Dâvûd, Vitr: 23; Tirmizî, Daavât: 109; İbn Mâce, Menâsik: 5.
    669 14/İbrahim, 39
    670 Ebû Dâvûd, Salât: 358; Tirmizî, Daavât: 65.
    671 Buhârî, Hars 13
    672 M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 417-418
    • 262 •
    Ahmed Kalkan
    İbâdet yapmamak ve duâ etmemekten dolayı ruhları aç kalan nice
    insanlar vardır ki, uygarlığın bütün lüks ve konforu, ellerindeki servet ve
    imkânlar onları mutlu edememiştir. Huzurdan yoksun olan bu zavallılar,
    vicdanlarıyla baş başa kalmaktan korkarlar. Onların çılgınca eğlence ve
    kahkahaları iç varlıklarında tutuşan yangını maskelese bile, kendilerini için
    için kemirmekten asla kurtaramaz. Hatırdan hiç çıkarmamak gerekir ki,
    ruhun da beden gibi birçok ihtiyacı vardır. Bu hususları gözden uzak tutan
    yanlış düşünce ve tavırlar, bugün insanlığı buhranlara sürüklemekte,
    kıvrandırmakta, onu gönül huzurundan yoksun bırakmakta ve felâketine
    yol açmaktadır. İçimiz iman nuruyla parlamadıkça, ruh yaralarına merhem
    olan İlâhî emirler yerine getirilmedikçe, ibâdet ve duâlarla içimizi aydınlatmadıkça
    ne içimizin kasveti kaybolur, ne de dünya ve âhiret mutluluğuna
    kavuşabiliriz. 673
    Duâ, Allah ile kul arasında bir iletişimdir. Duâ etmek için yalnız Allah’a
    doğru kendini yöneltmeye doğru bir çaba gerekir. Bu çaba; zekâ ve aklın
    itmesiyle değil, sevgiyle ve gönülle olmalıdır. Meselâ, Allah’ın büyüklüğünü
    derinden düşünmek duâ sayılmaz. Fakat bu derin düşünce, aşk ve imandan
    bir öz ile yoldaş olarak gerçekleşiyorsa, işte o zaman duâ olur. 674
    Duâ; ruhun, kalbin ve gönlün, kısacası insanın mânevî varlığının Allah’a
    yönelişidir. Duâ esnâsında insanın, bu yönelişe engel olan hususlardan
    ilgi ve alâkayı kesip duâ için hazır hale gelmesi gerekir. Duâ, çağırmak, dâvet
    etmek anlamında olduğu için, iç dünyamıza Rabbimizi dâvet edeceğimiz
    zaman, dâvetten önce, gelecek misafirin rahatsız olacağı şeylerden iç
    mekânımızı temizlememiz gerekiyor. İçimizde O’na aykırı duygular olmaması
    gerekir. Meselâ, parayı her şeyden çok seven bir insan, bu putu içinde
    taşıdığı müddetçe Allah’ı kalbine nasıl yerleştirecek ve O’na gönülden teslimiyetle
    nasıl duâ edecek?
    Evimize çok saygı duyduğumuz bir kimse geleceği zaman tedirgin oluruz.
    Bu tedirginliği “acaba gereken hürmeti, saygıyı gösterebilecek miyiz?
    Rahat ettirebilecek miyiz? Bu konuda bir yanlışlık yapar mıyız?” diye yaşarız.
    İşte Rabbimiz gibi, varlığımızın kendisine fedâ olduğu ve karşısında
    bir “hiç” olduğumuz varlık karşısında duâ ederken aynı his ve duyguları
    duymamız gerekir.
    673 Abdullah Aymaz, Psikolojik ve Sıhhî Açıdan İbadet, Çağlayan Y., s. 72
    674 Alexis Carrel, Duâ, Yağmur Y.
    • 263 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Duânın hakikati, kulun Rabbinden yardım dilemesidir. İstenilen varlık,
    her zaman isteyenden üstündür. Kul, isteyen makamında olduğu için, zillet
    ve perişanlığını Allah’a arz etmeli ve duâ ederken bu makamda olduğunu
    unutmamalıdır. Yoksulluğunu sevgi ve saygıyla Allah’a sunmalıdır.
    Genellikle felsefî, bilimsel ve düşünsel çaba, araştırma, tahlil ve incelemeler
    sonucu elde edilemeyen şeyler; sevgi ile, sevdiğimize bağlanma ile
    ve içten gelen bir coşku ve samimiyetle elde edilebilir. Güçlü iman, “yapar”.
    Anahtarı bizde olmayan her kapı, ancak sevginin, inanç ve ihlâsın mûcizevî
    gücünün saldırıya geçmesiyle kırılabilir, açılabilir. İmkânsız olan şey, sevgi
    emredince teslim olmak zorunda kalır. Sevginin, muhabbetin, fedakârlık
    ve samimiyetin anlamını iyi kavrayanlar için Allah’ı tanımak çok kolaydır.
    Nasıl? Bir gülün kokusunu algılamanın rahatlığıyla!.. Allah’ın huzurunda
    olduğumuzu hissedebiliriz ki, her yer O’nunla dopdoludur. O her yerde
    vardır. 675
    Cibril hadisinde Rasûlullah (s.a.s.) “ihsân”ı tarif ederken, “ihsân; Allah’ı
    görüyormuş gibi ibâdet etmendir. Sen O’nu görmüyorsan da O seni görüyor.”
    676 buyuruyor. Bir insan, Allah ile ilişkilerinde ihsan derecesine ulaşmışsa,
    o makamın hisleriyle dolmuş ve coşmuşsa, duânın hükmüne vâkıf
    olmuş demektir. Çünkü duâ eden insan, dâvet edeceği varlığı her an yanında
    hatta şah damarından daha yakın hissediyorsa, O’nu maddî dilinden
    ziyade sevginin ve imanın diliyle “Yâ Rabbi, Sen zaten benim halimi
    görüyorsun. Gördüğün bir şeyi tekrar Sana dilimle anlatmak benim için
    edepsizlik olur. Ama, duâ etmemi istediğin için gönlümle ve dilimle duâ
    ediyorum. Artık gereğini Sen bilirsin. Senden gelen her şeye râzıyım” der.
    Yanlış anlaşılmasın; ihsan derecesine ulaşmış kimselerin artık ellerini kaldırıp
    da dilleriyle Allah’a duâ etmeleri gerekmediği söylenmiyor. Şüphesiz
    Rasûlullah (s.a.s.), ihsan makamında olduğu halde, o, hayatının her bölümünde
    ölene kadar ellerini açıp diliyle duâ etmiştir. Burada sevgi ve imanla
    kurulan fizikötesi bir halin öneminden bahsedilmektedir.
    İnsan, yeryüzünde sürdürdüğü hayatında hangi konumda olursa olsun,
    -zengin, fakir; yüksek makamların sahibi, makamsız; çevresi geniş veya
    kimsesiz- her an duâya muhtaç bir varlıktır. Bu, her yönümüzle sınırlı ve
    zayıf bir yaratık olmamızın sonucudur.
    675 Ali Şeriati, Duâ, Birleşik Dağıtım, Ankara Y., s. 61-62
    676 Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, Hadis no: 8
    • 264 •
    Ahmed Kalkan
    Tüm insanlar, duâya aynı oranda muhtaçtır. Ama herkes için duâların,
    isteklerin mâhiyeti farklı olabilir. Biz, fakir kimselerin zenginlerden daha
    çok duâya muhtaç olduklarını zannedebiliriz. Aynı şekilde çevresi kalabalık,
    adamları çok olan kimselerin, yalnız insanlardan daha az duâya ihtiyaç
    duyabileceklerini de sanabiliriz. Eğer biz böyle düşünüyorsak, duâyı anlamamış
    sayılırız.
    Meselâ; fakir bir insan düşünün. Ellerini açmış, Allah’ın “Razzâk” ismini
    anarak rızkının genişletilmesini istiyor. Bu noktada zengin insanın duâ
    etmesine gerek yok diyebiliriz. Hâlbuki bu noktada, zengin insan da ellerini
    açıp “Ya Rabbi, beni Karun gibi şımartma. Bana vermiş olduğun nimetlerin
    şükrünü edâ etmeyi bana nasip ve müyesser kıl” diye duâ etmelidir. Görüldüğü
    gibi, her ikisi de duâya muhtaç. Hatta bize duâya daha az ihtiyacı
    var gibi gözüken zenginlerin, belki de fakirlerden daha çok ihtiyacı vardır.
    Çünkü varlıkla imtihan edilmek, yoklukla sınanmaktan daha zor ve tehlikelidir.
    Çünkü, “insan kendini müstağnî (kendini kendine yeterli) gördüğü
    zaman azar, tâğutlaşır.” 677
    “Ey insanlar! Allah’a muhtaç olan fakirler sizsiniz. Zengin ve övülmeye
    lâyık olan ancak Allah’tır.”678 Ebû Zer (r.a.)’dan rivâyet edildiğine göre Rasûlullah
    (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Allah azze ve celle buyurdu ki: ‘Ey kullarım!
    Hepiniz açsınız; ancak Benim yedirdiklerim müstesnâ. O halde sizi yedirmemi
    isteyin ki, yedireyim. Ey kullarım! Benim giydirdiklerim dışında hepiniz
    çıplaksınız; o halde sizi giydirmemi isteyin ki, giydireyim. Ey kullarım! Sizin
    öncekileriniz ve sonrakileriniz, cinleriniz ve insanlarınız, yüksek bir yerde
    toplansalar da hepsi Benden (ayrı ayrı şeyler) isteseler, Ben onlardan her birine
    isteğini versem; bu, Benim yanımdaki (hazine)lerden ancak denize daldırılan
    bir iğnenin (sudan) eksilttiği kadar eksiltebilir.” 679
    Demek ki insan ne kadar güçlü ve zengin olursa olsun, Allah karşısında
    kendini yoksul görmeli. Zaten insan, kendini yoksul görmezse başkasından
    istemenin bir anlamı olmaz. Kudsî hadiste Cenâb-ı Allah’ın “Hepiniz
    açsınız ve çıplaksınız. Ancak Benim yedirdiklerim ve giydirdiklerim hâriç”
    demesi dikkat çekici bir husustur. Çünkü nice zenginler vardır ki, hâlâ halkı
    sömürmenin yollarını aramaktalar. Aç olmasalar böyle davranırlar mı?
    Yine nice gardırop dolusu elbiseleri olmasına ve üzerinde giysisi olmasına
    677 96/Alak, 6-7
    678 35/Fâtır, 15
    679 Buhârî, Müslim
    • 265 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    rağmen, orası burası çıplak insanlar var. Çünkü giyinirken Allah’a ihtiyaç
    duymadan hevâlarına göre giyiniyorlar.
    İnsan Allah’ın karşısında devamlı sûrette şu duyguları hissetmeli: “Yâ
    Rabbi, beni Sen var ettin. Varlığımı Senin sâyende sürdürüyorum. Sen bana
    her şey veriyorsun. Verdiklerinin ve iyiliklerinin sayısı, bilemeyeceğim kadar
    çok. Ama bunların karşısında ben Sana yeterince kulluk yapamıyorum.
    Ben çok günahkâr ve isyankâr bir kulunum. Aslında yanına varmaya da
    utanıyorum. Yanına gelecek yüzüm yok. Fakat Senden başka gidecek bir
    yerim de yok. Kapına geldim, beni geri çevirme, yanında bana da bir yer
    ver ve beni bağışla...”
    Evet, duâ için asıl hazırlık ruhî hazırlıktır; ruhî ve kalbî mânâda bir
    yöneliştir. Yoksa fizikî olarak bedeni kıbleye yöneltip elleri açmak ve alışılmış
    cümleleri otomatik olarak söylemek duâ edenin sadece basit bir dış
    görünüşüdür. Dili, ezberlediği klişeleşmiş duâ metinlerini otomatik olarak
    bilinçsizce seslendirirken o, mânevî varlığıyla bir başka işin peşinde, maddî
    hayatın içinde olabilir.
    Duâ anlatılmaz, duâ yazılmaz! Duâ, kulun Allah ile diyaloga geçmesidir.
    Duâ, yalnız dilde gerçekleşen bir olay değildir; onun gerçek yeri ruhtur.
    Duâ sözden ziyade histir, coşkudur.
    Duânız Olmasa?!
    Duâ, insanın halini Allah’a arz etmesi, O’na niyazda bulunması, Rabb’ine
    doğru yönelip O’nunla diyalog kurmasıdır. Duâ, insanın kibirlenme ve
    istiğnâdan vazgeçip Allah’ın mutlak kudretini, adâletini ve merhametini
    kavramasından doğan bir boyun eğmedir. O, insanın kendi ihmallerini
    ikmâl eden bir ikbâl kapısı değildir. Kur’an’daki duâ örneklerinin büyük
    bir bölümünün, dünyevî nimet ve menfaatlerden ziyade bağışlanma, hidâyet
    ve Allah yolunda yardım isteme niteliğinde olması680, değinilen gerçeği
    desteklemektedir. Şu halde insan, kendi sorumluluğunu bütünüyle
    yerine getirdikten sonra karşısına çıkabilecek engellerin aşılması hususunda
    Allah’tan yardım isteyebilir. Kişinin duâyı, bir sihir tekniği gibi
    algılamaması ve uygulamaması gerekir. (Zaten sihir de bir kandırmadan,
    aldatmaya çalışmaktan başka bir şey değildir).
    680 Bak. 1/Fâtiha, 5-7; 7/A'râf, 155-156; 11/Hûd, 47; 40/Mü'min, 7-9 vb.
    • 266 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’da, insanın çaresizlik içinde ve zor şartlarda duâya başvurması
    üzerinde ısrarla durulur. Dinî yönelişin belirgin veya zayıf hale geldiği
    durumlar açıklanırken aynı zamanda bu yönelişin, insan tabiatında fıtrî ve
    genel bir motif olarak bulunduğu ortaya konulur. Âyetlerin beyanına göre
    insan bir tehlike ve sıkıntıya düşerse, bütün samimiyetiyle Allah’a yönelir;
    bıkmadan usanmadan duâ edip iyilik ve başarı ister. Fakat kendisini emniyet
    içinde ve başarılı gördüğü durumlarda duâ isteği zayıflar, kendi güç ve
    yeteneğine güvenip Allah’tan yüz çevirir.681 Buradan şöyle bir sonuca varılabilir.
    Din duygusu zayıfladığı zaman insan hayatında olumsuz gelişmeler
    görülebilir. Bunu önlemek için insan şuurunda dinî inanç ve duygunun
    mümkün olduğu kadar canlı ve etkili bir halde bulunması gerekir. Bu da
    duâ ve ibâdetle sağlanır. Bu yüzden Kur’an’da insanların Allah’a duâ etmeleri
    istenmiş ve bu duâ O’na kulluk etme belirtisi olarak kabul edilmiştir.682 Şu
    halde duâ ve ibâdette amaçlanan şey, insan şuurunda Allah inancının canlı
    ve devamlı kalmasını sağlamaktır.
    Duâ ederken bazı şeklî ve ahlakî şartlara uyulması gerekir. Bunlardan
    en önemlisi, duâ eden kimsenin Allah’a huşû içinde yalvarması, aynı zamanda
    edepli, istekli ve ümitli olmasıdır. 683 Ayrıca insan, duâyı duyarlı
    bir kalple yapmalı, isteğini sade ve kesin bir dille belirtmeli, Allah’tan beden
    ve ruh sağlığı, dünya ve âhiret mutluluğu istemeli, bir de duânın kabulü
    için acele etmemelidir. Duâ sözcükleri mümkün olduğunca âyet ve hadislerden
    seçilmelidir. Özellikle örnek duâ metni mâhiyetindeki bazı sûre
    ve âyetler684, duâ olarak okunabilir. Bunların başında da kulun taleplerini
    ve en içten dileklerini benzersiz bir üslûpla dile getiren Fâtiha sûresi gelir.
    Bu özelliğinden dolayı anılan sûre, bütün Müslümanların en çok okudukları
    duâ metni haline gelmiştir. Ayrıca Hz. Peygamberin duâ ederken en çok:
    “Ey Rabb’imiz! Bize bu dünyada iyilik ver, âhirette de; bizi ateşin azabından
    koru.”685 anlamındaki âyeti okuduğu ve Müslümanlara da bu âyeti
    okumalarını tavsiye ettiği belirtilir.686 Peygamber uygulaması ve tavsiyesi
    681 Bak. 10/Yûnus, 12; 17/İsrâ, 11, 67; 31/Lokman, 31; 41/Fussilet, 49-51 vb.
    682 Bak. 40/Mü'min, 60
    683 Bak. 7/A'râf, 55-56, 205-206 vb.
    684 Bak. 2/Bakara, 285-286; 3/Âl-i İmran, 8-9, 16, 53, 191-194; 14/İbrâhim, 35-41; 20/Tâhâ, 25-35 vb.
    685 2/Bakara, 201
    686 Bk. Buhârî. De'avât 55; Müslim, Zikir 23
    • 267 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    nedeniyle Fâtiha sûresi gibi bu âyet de, bütün Müslümanların namazda ve
    namaz dışında her vesileyle okudukları duâ âyetleri arasında yer almıştır.
    Kur’an’da yer alan duâ âyetleri ile Hz. Peygamber’in aynı mâhiyetteki
    hadisleri, hem Allah ve Peygamber sözü olmaları hem de mânâlarının
    zengin ve kapsamlı oluşu nedeniyle Asr-ı saâdetten itibaren Müslümanlar
    tarafından büyük ilgi görmüş ve bu ilgi me’sur duâların derlendiği birçok
    kitabın telif edilmesine yol açmıştır. 687
    Duâ konusunun daha iyi anlaşılması için, onun gerçek mâhiyetinin ve
    önemli vasıflarının açıklanması şarttır. Kur’an’da duâ edene Allah’ın karşılık
    vereceği bildirilir.688 Bunun için prensip olarak duânın fayda verdiğine
    inanmak gerekir. Ancak buradan Allah her isteneni yerine getirir
    şeklinde bir sonuç çıkarılmamalıdır. Çünkü Allah, sünnetullaha (varlık
    ve oluşa egemen kıldığı ilkelere) ters düşmeyen duâları kabul eder. O’nun
    kendi yasalarına aykırı davranması beklenemez. Bunun için, kimden gelirse
    gelsin Allah, kendi yasalarına ters düşen talepleri reddeder. 689
    İslâm ölçülerine uyan gerçek bir duânın iki önemli vasfı vardır. Bunlardan
    biri teşebbüs diğeri de tevekküldür. Duânın değerinin olması ve
    hedefini bulması için, önce gayretin kuldan gelmesi gerekir. Zira insandan
    istenen, İlâhî düzenin gerekleri içinde elinden geleni yapmasıdır. İnsanın
    kendi güç ve kapasitesi oranında sebeplere sarılıp işin gereğini yerine
    getirmesi, o sebeplerin Yaratıcısına karşı fiilî bir duâdır. Teşebbüs dediğimiz
    de budur. Kim yaparsa yapsın böyle bir duâ çoğu kez karşılıksız
    kalmaz. Demek ki Allah’ın kâinatta koymuş olduğu düzenin (sünnetullah
    dediğimiz değişmez kanunların) gereklerine göre davranmak, bir tür fiilî
    duâ olmaktadır. Bu, aynı zamanda Allah’ın rahmet kapısını çalmaktır. Fakat
    cevap O’na aittir.
    Arzu edilen şeyi elde etmek için teşebbüs gerekli olmakla birlikte tek
    başına yeterli değildir. Bir de işin tevekkül boyutu vardır. Teşebbüsün son
    sınırına gelince tevekkül alanına girilir. Bu yüzden teşebbüsten sonra güven
    içinde Allah’a iltica etmeye tevekkül denir. İşte duâ, bu iki esası kendinde
    toplayan bir ibâdettir.
    687 Bk. Türkiye Diyanet Vakfı İslâm Ansiklopedisi, IX, 537-538
    688 Bk. 2/Bakara, 186 vb.
    689 Bk. 11/Hûd, 45-47, 74-76 vb.
    • 268 •
    Ahmed Kalkan
    O, maddî hayat için gerekli olan teşebbüsle mânevî hayat için gerekli
    olan iman ve tevekkülü dengeli biçimde yürütme işlemidir. Bunun için
    teşebbüs ve tevekkül, İslâm’da duânın iki yönü ve birbirinden ayrılmaz bütünüdür.
    Çağımızda Batı âlemi teşebbüse ağırlık verdiği için maddî alanda büyük
    bir ilerleme sağladı ve tekniğin zirvesine ulaştı. Ancak tevekkül yönünü
    ihmal ettiğinden bu üstünlük insanlığa gerçek bir mutluluk getiremedi.
    Doğu âlemi de tevekkülü yanlış yorumlayarak teşebbüsü ve gayreti gevşetti,
    sonunda Batı’nın uydusu haline geldi.
    Duâ, insanın Allah’tan bir şey istemesi, O’nu anması ve yardıma çağırmasıdır.
    O hamd, şükür, zikir, tesbih, istiâne ve istiâze gibi eylemleri kapsayan
    dinî duygu ve yönelişin ifadesi, kulluk makamlarının da en önemlisidir.
    Bu yüzden Kur’an’da insanın, ancak Allah’a olan yönelişi ile değer kazanacağı
    belirtilmiş, “Duânız olmasa Rabb’iniz size ne diye değer versin.”690 denilmiştir.
    Öyleyse insan, Allah’a yönelmeli, daima O’nun ilgi ve rahmetini
    çekecek bir başvuru içinde olmalıdır.
    Tabii ki duâ kadar onun makbul olması da önemlidir. Bunun için Hz.
    Peygamber: “Allah’ım! Ürpermeyen kalpten, doymayan nefisten, fayda
    vermeyen ilimden ve kabul olmayacak duâdan Sana sığınırım.”691 diyerek
    Rabb’ine yalvarmıştır.
    “Ey Rabb’imiz, bu duâmı kabul buyur: Hesabın görüleceği gün, beni,
    anamı-babamı ve bütün mü’minleri bağışla.” 692
    Sözlü ve Fiilî Duâ
    Dille duâ vazifelerimizden sadece biridir. Sebeplere yapışmadan sadece
    dille yapılan duâ ile yetinmek, sünnetullahı, Allah’ın kanununu bilmemek
    ve ona uymamak demektir. İslâm’ın yeryüzüne hâkim kılınması, sadece
    duâ etmekle olacak olsaydı, insanlar içerisinde duâsı en çok kabul edilmesi
    gereken Hz. Peygamber (s.a.s.)’di. O bu kadar eziyetlere katlanmaksızın
    690 25/Furkan, 77, 324
    691 Bk. Tirmizî De'avât 69
    692 14/İbrâhim, 40-41; Fahrettin Yıldız, Kur’an Aydınlığında Hayatı Doğru Yaşamak, İşaret Yayınları: 321-
    325
    • 269 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    duâ ederdi ve görevini tamamlardı. Yani o Mekke günlerini yaşamaya gerek
    yoktu. Fakat O böyle yapmadı. Önce üzerine düşen sorumluluğu fiilî olarak
    yerine getirdi. Arkasından da ellerini açıp duâ etti. Allah da O’nu mahcup
    etmedi.
    Biz bu noktadan hareketle duâyı iki kısma ayırabiliriz: Fiilî duâ, Sözlü
    duâ. Fiilî duâ, kişinin herhangi bir arzusu karşısında elinden gelen her
    şeyi tamamen yapmasını ifade eder. Meselâ, hastasına Allah’tan şifa dileyen
    kimsenin, öncelikle tıbbın gerektirdiği şeyleri, imkânları çerçevesinde yerine
    getirmesi gerekir. Bunu yerine getirmedikçe, ellerini açıp Allah’tan şifa
    dilemesi yeterli olmayacaktır. Çünkü Allah yeryüzündeki her şeyi birtakım
    sebeplere bağlamıştır. Gerçi Cenâb-ı Hak, bazen sebepsiz de yaratır, sebepsiz
    de verebilir; ama bunu beklemek, Allah’ın hayata koyduğu kanunlara
    aykırıdır. Biz o sebepleri yerine getirmekle mükellefiz.
    Sözlü duâ ise, kişinin elinden geleni yaptıktan sonra Allah’tan yardım
    istemesidir. Fiilî duâ her zaman sözlü duâdan önce gelir. Ama ikisini birbirinden
    ayrı düşünemeyiz. Çünkü fiilî duâ bedenin eylemi ise; sözlü duâ
    da ruhun eylemidir. Zaten insan bu beden ve ruh ikilisinden oluşan bir
    varlıktır. Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Hayatımı kudret elinde
    tutan zat’a (Allah’a) yemin ederim ki, iyiyi emredecek, kötülüğü yasaklamaya
    çalışacaksınız veya Allah, size kendi katından bir azab gönderecektir. Sonra
    O’na duâ edeceksiniz, fakat duânız kabul olunmayacaktır.” 693
    Görüldüğü gibi, fiilî duâ yapmadan, sözlü duânın kabul edilme ihtimali
    yok gibidir. Duâ, Allah’tan bir “şey” istemektir. Fakat bu “şey” düşünme, bilim,
    sorumluluk, irâde, zahmet, iş, emek ve eziyetin yerini alan bir “şey” olmamalıdır.
    Belki bizzat kendisi bu sorumluluğun içindeyken, insan, zaman
    zaman ihtiyaç duyduğu bir şeyi elde etmeye yönelik bir duâda bulunabilir.
    İşte o zaman, bu “şey”i ister ve alır. 694
    İslâm, duâyı insanlar, sorumluluktan veya işten kaçsınlar diye emretmemiştir.
    İslâm’ın emrettiği duâ, tüm hazırlıklardan ve işten sonra yapılan
    duâdır. Ancak tüm hazırlıkları eksiksiz yerine getirdikten sonra “artık bu
    iş tamamdır” deyip de duâdan uzaklaşmak yanlıştır. İşler ancak duâ ile tamam
    olur.
    693 Tirmizî; Tac Terc. 5/687
    694 Ali Şeriati, a.g.e. s. 156
    • 270 •
    Ahmed Kalkan
    Duâyı, sorumluluktan kaçan, tembel, acz içerisinde olan insanların ellerinden
    alarak sorumluluğun bilincinde olan ehil insanların ellerine verirsek,
    o zaman duâ bir anlam ve aksiyon kazanacaktır. Duâ mert çehrelerde
    güzellik kazanır. Hz. Ali gibi, gereken yerde kılıçla duâ etmesini bilmeliyiz.
    Onun kılıcı savaş alanında ölüm yağdırırken; dili Allah karşısında âcizliğin
    tercümanı oluyor, gözleri de Allah için yaş döküyordu. 695
    Fitne, fesat ve zulmün toplumu sardığı, fertleri ifsad ettiği zamanlarda;
    önce duâya sarılmak acziyetin, tembelliğin, korkaklığın ve sorumluluktan
    kaçtığımızın ifadesidir. Özellikle bugün “müslümanım” diyen insanların
    Allah’ın dâvâsı için pek fazla bir şey yapmadıkları halde, hatta bazılarının
    tüm mesailerini dünyevî işlere harcadıkları halde, bunların ellerini açıp
    “Allah’ım, bize sahip gönder!” dediklerine şâhit oluyoruz. Hâlbuki ortadaki
    durumu sahiplenmesi gerekenin bizler olduğumuzun farkında değiliz.
    İçinde yaşadığımız hayatta olup biten şeyler bizleri ne kadar ilgilendiriyor?
    Gözlerimizle şahit olduğumuz olaylara herhangi bir şekilde sözlü veya
    fiilî müdâhale imkânı varken, rahatımızı bozmamak ve kendimizi riske
    atmamak için, hep kalb ile buğz(!), dışarıya yansımayan içimizle müdâhale(!)
    etme yolunu mu tercih ediyoruz? Cadde ve sokaklarda olup bitenleri
    evlerimizin pencerelerinden veya televizyonlarımızın ekranlarından seyrettikten
    sonra da kalkıp “Yâ Rabbim...” diye duâ ederek problem ve fitnenin
    kalkmasını mı bekliyoruz? Bu ne biçim duâ anlayışı? Rasûlullah (s.a.s.)
    böyle mi yapıyordu? Hayır, şüphesiz O önce tebliğ ediyor, sonra arkasından
    “Ya Rabbim! Onlar bilmiyorlar, onlara hidâyet ver!” diyordu. Yine savaş
    öncesi tüm hazırlıklarını bitiriyor, sonra duâ ediyordu. İşte Hendek savaşı...
    Bir-iki ay önce Allah rasûlü hendeklerin kazılmasını, ekinlerin vaktinden
    önce biçilmesini, meyvelerin, hurma yapraklarının toplanmasını, cadde ve
    sokaklarda barikatlar kurulmasını emretti. Bizzat kendisi de taş ve toprak
    taşıdı. Tüm hazırlıkları tamamladı. Bu şekilde fiilî duâyı tamamlayınca arkasından
    sözlü duâ yaptı, Allah’tan yardım talep etti. Allah da onlara zaferi
    bahşetti.
    Bazen, müslüman kardeşlerimiz birbirlerine “bana duâ et” diye ricada
    bulunuyorlar. Müslümanların birbirlerinden duâ talep etmeleri güzel bir
    şey, yüce dinimizin tavsiyesidir. Ama duâ talep eden kardeşlerimiz acaba
    sorumluluklarını yerine getirip getirmediklerine, yani fiilî duâ konusunda-
    695 Ali Şeraiti, a.g.e., s. 170
    • 271 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    ki hallerine bakıyorlar mı? Fiilî duâları herkesin bizzat kendisinin yapması
    lâzımdır. Ancak böyle olursa kendimizin veya bir başka kardeşimizin bizim
    hakkımızda yaptığı duânın bir anlamı ve geçerliliği olabilir. Yoksa, görüldüğü
    gibi, sadece dille yaptığımız duâlarımız kabul edilmiyor.
    Meselâ, asr-ı saâdette bir Uhud dersi var. Uhud savaşında müslümanların
    zaferi nasıl kaçırdıklarını ve kısmî mağlûbiyetin ne şekilde geldiğini
    biliyoruz. Acaba o savaşta Allah Rasûlü (s.a.s.) ve müslümanlar duâ etmedi
    mi ki, bu hale geldiler? Hayır, mutlaka duâ etmişlerdi. Ama sözlü duâdan
    önce yerine getirilmesi gereken sorumlulukları yerine getirmede problemler
    olmuştu. Peygamberimiz’in geçide yerleştirdiği ve her ne pahasına
    olursa olsun buradan ayrılmayacaksınız dediği elli okçu görevlerini yarıda
    bırakıp mevzîlerini terk etmişlerdi; Sebep buydu.
    Allah’ın yardımı kulun gücünün bittiği yerde gelir. Biz, Allah’ın yardımını
    talep ederken, bunun için duâ ettiğimizde sahip olduğumuz gücümüzü
    sonuna kadar kullanıp kullanmadığımıza bakalım. 696
    Duâ Etme Şekli ve Duâ Âdâbı
    Rasûlullah (s.a.s.) duâ eden bir adamın, duâ sırasında, Allah’a hamd
    etmediğine ve Hz. Peygamber (s.a.s.)’e salât u selâm getirmediğine şâhit olmuştu.
    Hemen: “bu kimse acele etti” buyurdu. Sonra adamı çağırıp: “Biriniz
    duâ ederken, Allah Teâlâ’ya hamd ve senâ ederek başlasın. Sonra Peygamber’e
    salât okusun. Sonra da dilediğini istesin.” buyurdu. 697
    Duâya hemen muradını söyleyerek değil; Allah’ın adını anarak, Allah’a
    hamd ederek Rasûlüne (s.a.s.) salât u selâm getirerek başlamak gerekir.
    Hamdele ve salveleyi Arapça okuyamayanlar Türkçe şöyle derler: “Hamd,
    âlemlerin rabbi Allah içindir. Peygamberimiz (s.a.s.)’e, O’nun ailesine ve
    tüm sahâbelerine salât ve selâm olsun.” Ayrıca, duâya başlamadan önce tevbe-
    istiğfar edilmesi ve duâya kişinin kendisiyle başlaması tavsiye edilmiştir.
    Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Kişinin yaptığı duâlar içinde en hayırlısı
    şudur: ‘Ey Allah’ım, Senden dünya ve âhirette âfiyet istiyorum.” 698
    696 Hasan Eker, a.g.e., s. 48 vd.
    697 Tirmizî, Deavât 66; Ebû Dâvud, Salât 358; Nesâi, Sehv 48
    698 İ. Canan, Kütüb-i Sitte, 17/504
    • 272 •
    Ahmed Kalkan
    “...Allah’tan avuçlarınızın içiyle isteyin, sırtlarıyla istemeyin. Duâyı tamamlayınca
    avucunuzu yüzünüze sürün.” 699
    Duâ esnasında gözü göğe dikmemeli ve gaflet ile duâ etmemelidir. Hz.
    Peygamberimiz buyurmuştur ki: “Bazı kimseler, namazda gözlerini göğe dikerek
    duâ etmekten vazgeçsinler. Yoksa, Allah onların gözlerini kör eder.” 700
    Duâ esnasında ısrar ile duâ etmek ve duâyı üç defa tekrarlamak da duânın
    kabul edilmesine dair gözetilmesi gereken şartlardandır. İbn Mes’ud
    (r.a.) şöyle demiştir: “Hz. Peygamber (s.a.s.) duâ ettiği zaman üç kere tekrar
    ederdi. Allah’tan bir şey istediği zaman üç kere isterdi. 701
    Duâ ettikten bir müddet sonra, yerine gelmediğini görünce “duâ ettim
    de duâm kabul edilmedi” dememek lâzımdır. Rasûlullah (s.a.s.): “Acele edip
    ‘duâ ettim, kabul edilmedi’ demedikçe her birinizin duâsı kabul edilir.” buyuruyor.
    702 Duâ ederken Allah’ın kabul edeceğinden emin olarak yapmak
    gerekir. Hz. Peygamber: “Allah’a duâyı size icâbet edeceğinden emin olarak
    yapın. Şunu bilin ki, Allah gafletle oyalanan kalbin duâsını kabul etmez.”703
    Duâ yapıp bitirdikten sonra “âmin” demek gerekir.
    Allah’a duâ ederken veya zikrederken, yani gerçek anlamıyla ibâdet halinde,
    sesi yükseltmek doğru değildir, dinimizce hoş görülmemiştir. Çünkü
    kendisine duâ ettiğimiz, zikrettiğimiz, yani ibâdet ettiğimiz varlık, içimizden
    geçirdiğimiz düşünceleri dahi bilen, haberdar olan ve işiten bir varlıktır.
    O halde bize bu kadar yakın olan bir varlığa seslenirken sesi yükseltmek,
    bağırıp çağırmak; ihlâsın sınırlarından gösterişe, duâ Hûdutlarından şikâyet
    ve dâvâya geçen bir tecavüzü gösterir. 704
    Hz. Peygamber’e Allah’ı sormuşlardı. Cevaben Allah buyurdu ki: “Kullarım
    sana Beni sorduklarında: Ben muhakkak ki yakınım, Bana duâ ettiğinde
    duâ edenin duâsına icâbet ederim.“705 Duâ ederken seslerini aşırı şekilde
    yükseltenleri gören Rasûlullah, şöyle buyurmuştu: “Ey insanlar! Kendinize
    699 Ebû Dâvud, Salât, 358
    700 Müslim, Salât 26
    701 Müslim, Cihad 39
    702 Buhârî, Müslim
    703 Tirmizî; K. Sitte, İ. Canan, 3/531
    704 Bak. 2/Bakara, 186; 31/Lokman, 19; 7/A'râf, 55; 17/İsrâ, 110; 7/A'râf, 205
    705 2/Bakara, 186
    • 273 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    gelin. Çünkü siz bir sağırı veya uzaktaki birini çağırmıyor, ancak herşeyi işiten
    ve çok yakın bulunan birine duâ ediyorsunuz. Sizin kendisine duâ ettiğiniz
    size bineğinizin boynundan daha yakındır.“706 Kul, duâsında Allah ile
    arasında hiçbir engel hiçbir vasıta bulunmadığını böylece bilir; duâ ederken
    yalnızca Allah’ı düşünür. Kalp başka birşey ile meşgulken duâ etmek
    manasızdır. “Âmin” diye bağırıp çağırmak da manasızdır. İnsan duâ ederek
    Allah’a yöneldiğinde, dileği, Allah’tan istediği şeylerin gerçekleşmesine yardımcı
    olacak sebeplerin yaratılmasıdır. Yani kul eylemiyle yakınlaşmazsa,
    ettiği duânın mânâsı olmaz. Tembelliği huy edinmiş biri rızık için duâ edebilir,
    ama önce çalışması lâzımdır... Duâda riya olmaz. Duânın hemen kabul
    edilmesinde acele edilmez. Hiçbir duâ boşa gitmez. En güzel sözlerden
    biri “Lâ havle velâ kuvvete illâ billâh“tır.
    Gönülden, gizlice, bağırmadan, samimiyetle duâ edilir. “Rabbınıza gönülden
    ve gizlice yalvarın. Doğrusu o, aşırı gidenleri sevmez.“707 Secîli, kafiyeli,
    yazılı duâlarda riya vardır. Başkalarına duâ ediyor görüntüsü vermek
    de böyledir. Bu şekilde ağlayarak duâ edenin gözyaşları öteki insanları etkilemek
    içindir ve duâsı riyadır. Özel olarak komutlu duâ da böyledir. 708
    “Duâ dilinin Arapça olması gerekir” diye bir şart yoktur. Ana dili
    Arapça olmayan müslümanlar mutlaka Arapça ifadelerle duâ yapmak zorunda
    değillerdir. Çünkü insan Allah’a duâ ederken halini ve ihtiyaçlarını
    arz ediyor demektir. Bu münasebetle insan ne dediğini, neye duâ ettiğini,
    ne istediğini bilmeli. Eğer ana dili Arapça olmadığı halde Arapça biliyorsa
    mesele yok; duâsını varsın Arapça yapsın. Ama Arapça anlamıyorsa, bir
    yerlerden ezberlediği ve mânâsını da bilmediği Arapça cümleleri tekrar
    etmesi anlamsız ve bilinçten uzak bir hareket olacaktır. Duâlarımızı yaparken
    anladığımız dili kullanmamız daha uygun olur. Eğer toplulukla beraber
    duâ ediyorsak insanların anladığı dili kullanarak duâlarımıza şuur katmaya
    çalışmış oluruz. Duâ dili, mutlaka Arapça olmalıdır gibi bir anlayış yanlıştır.
    Duâda söylediği kelimelerin anlamını bilmeden insan, gönülden duâya
    katılamaz.
    706 Buhârî, Cihad 131; Deavât 51, Tevhid 9; Ebû Dâvûd, Vitr 26; Ahmed bin Hanbel, IV, 394, 402, 418;
    Müslim, IV, 2076
    707 7/A'râf, 55
    708 M. Sait Şimşek, a.g.e., c. 1, s. 418
    • 274 •
    Ahmed Kalkan
    Duâ ederken ayrıntılardan kaçınıp özlü ifadeler kullanmak gerekir.
    Günlük hayatımızda istek ve ricalarımızı bir üst yetkili makama arz ederken
    dilekçe yazarız. Yazılan bu dilekçelerin kısa ve özlü ifadelerle yazılmış
    olması esastır. En azından işin âdâbı budur. Allah’a yaptığımız duâlar da, isteklerimizi
    Allah’a ileten bir dilekçe gibidir. Duâların özlü olmasına dikkat
    etmek gerekir. Yani az kelimelerle çok mânâ ifâde edecek tarzda duâ etmeliyiz.
    Hâşâ Cenâb-ı Allah anlamaz gibi ayrıntılara girmek, izaha kalkışmak
    yakışmaz. Hz. Âişe’den (r.a.) rivâyet edildiğine göre; Rasûlullah (s.a.s.) lafzı
    kısa olup çok mânâları içine alan (cevâmiu’l-kelîm) duâları sever, diğerlerini
    terk ederdi. 709
    Duâ ederken secî yapmaktan kaçınmak gerekir. Secî yapmak; nesirde
    kafiyemsi ses benzerlikleri meydana getirmektir. Bir diğer ifade ile, bir
    şey söylerken cümlelerin sonlarını kulağa hoş gelecek şekilde birbirleriyle
    uyum içinde bitirmektir. Duâ ederken böyle bir çabadan kaçınmak gerekir.
    Çünkü bu bir zorlamadır. Kişi, gayretlerini, Allah’a ihlâsla yönelmek,
    O’nun karşısında acz ve yoksulluğu duymaya çalışmak yerine, cümleleri
    uyum içinde şiirimsi bir hava vererek söylemeye sarf edecektir. Bu ise duâda
    amaçtan sapmadır. Secî yapmada doğallık yoktur. Hem, mânâ yönünden
    kısırlık getirebilir. Ancak, kendiliğinden gerçekleşen secînin mekruh
    olmayacağı kabul edilmiştir. Nitekim hadiste bunun örnekleri vardır. Biri
    şöyledir: “Ey Kitabı indiren, hesabı çabuk gören, hizibleri dağıtan Allah’ım...”
    710.
    Allah’ın İsimleriyle (Esmâü’l-Hüsnâ) Duâ Etmek
    Cenâb-ı Allah şöyle buyuruyor: “En güzel isimler Allah’ındır. O’na o
    isimlerle duâ edin. O’nun isimleri konusunda eğriliğe sapanları terk edin.
    Onlar yaptıklarının cezasını görecektir.”711 Duâ eden kimse, isteklerine uygun
    düşecek şekilde Allah’ın isimlerini kullanarak duâ etmelidir. Meselâ;
    rızkın genişletilmesi, açlıktan ve geçim sıkıntısından kurtulmak isteniyorsa
    “Razzâk” ve “Kerim” isimleriyle Allah’a duâ edilir. Eğer duânın konusu günahtan
    bağışlanma ise “Rahmân”, “Rahîm”, “Ğafûr” ve “Afüvv” isimleriyle
    duâ edilir. Yine, zâlimlerin ve İslâm düşmanlarının cezalandırılması talep
    709 Ebû Dâvud, Duâ, hadis no: 1479
    710 Kütüb-i Sitte, 11/506
    711 7/A'râf, 180
    • 275 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    ediliyorsa “Kahhâr”, “Müntakim” isimleriyle duâ edilir. Bu kelimeler, âdeta
    bir kapının anahtarı gibidir. Biz, duâ edeceğimiz zaman isteğimize uygun
    isimlerle Allah’ın kapısını çalıp, bu anahtarlarla açmaya çalışalım.
    Tabii, bu noktada Allah’ın güzel isimlerini (esmâü’l-hüsnâ) mânâlarıyla
    birlikte şuurlu bir şekilde bilme zorunluluğu ortaya çıkıyor. Allah, mü’minlerin
    velîsi (dost ve yardımcısı) olduğuna göre, bir mü’min olarak bu isimleri
    bilmemek önemli bir eksikliktir. 712
    Duâda Zaman ve Mekân
    Duâ bir çeşit ibâdettir. Hatta ibâdetin özüdür, rûhudur. İbâdet, hayatta
    olduğu müddetçe insanın her an aslî görevi olduğuna göre, duânın da belli
    bir vaktinin olmaması gerekir. Yani, her zaman duâ zamanıdır. Duânın yasak
    olduğu bir zaman yoktur. Ancak, bir kısım âyet ve hadislerde bazı vakit
    ve durumların duânın kabul edilmeye daha uygun olduğu belirtilmiştir.
    “Onlar (takvâ sahipleri) seher vakitlerinde bağışlanma dilerler.” 713
    Hadis-i şeriflerden duânın kabule yakın olduğu diğer zamanları da şöyle
    sayabiliriz: Gecenin son üçte biri, gece yarısı, secde edilen zaman, farz
    namazların arkasından yapılan duâ, ezan okunduğu vakit, cihad (savaş)
    esnasında, Cuma günü Cuma namazı anlarında meçhul bir zaman, oruçlunun
    iftar vakti, ezanla kamet arasındaki vakit, arefe günü, kadir gecesi.
    Duânın yapılamayacağı bir zaman olmadığı gibi, yapılamayacağı bir
    mekân da yoktur. Her mekân duâ mekânıdır. Sokakta, çarşıda, otomobilde,
    trende, büroda, okulda, işyerinde, mutfakta, yatakta duâ edilebilir. Fakat,
    dağlarda, ormanlarda, ya da odanın sessizliğinde daha iyi duâ edilebilir.
    Tüm mekânlar duâ mekânı olmasına rağmen, sessiz mekânlar duâ için en
    elverişli, en uygun mekânlardır.
    712 Hasan Eker, a.g.e. s. 17 vd.
    713 51/Zâriyat, 18
    • 276 •
    Ahmed Kalkan
    Duâsı Kabul Edilen Kimseler
    Rasûlullah (s.a.s.) buyuruyor: “(Allah’ın kabul ettiği) üç müstecab duâ
    vardır. Bunların kabul edilmeye mazhariyetleri hususunda hiçbir şüphe yoktur:
    Mazlumun duâsı, misafirin duâsı, babanın evlâdına duâsı” 714
    Yine Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Kabul edilmeye mazhar olmada
    gâib kimsenin gâib kimse hakkında yaptığı duâdan daha süratli olanı yoktur.”
    715 Bu hadise göre, Allah’ın derhal kabul buyuracağı duâlardan biri de,
    bir mü’minin, başka bir mü’min kardeşi için gıyabında yapacağı duâdır.
    Bu hususta Müslim’in rivâyet ettiği şu hadis daha açıktır: “Müslüman
    kimsenin, kardeşi için gıyâbında yaptığı duâ kabul edilir. Duâ edenin başucunda
    ona müvekkel bir melek vardır. ‘Kardeşi için hayır duâ yaptıkça bu melek:
    Âmin, istediğin şeyin bir misli de sana olsun.’ der.” Başka bir hadis-i şerif
    şöyledir: “Üç kişi vardır ki duâları reddedilmez (kabul edilir). Âdil imam
    (adâletten ayrılmayan müslüman devlet başkanı), iftarını yaptığı zaman
    oruçlu ve zulme uğrayanın duâsı.” 716
    Kimler İçin Duâ Edilmez?
    İslâm’ın tamamını, bir kısmını veya bir hükmünü inkâr eden veya hafife
    alan, alaya alan kimseler müslüman sayılmayacaklarından böyle kimselere
    hayatlarında “Allah râzı olsun” gibi duâ türünden şeyler söylenmez.
    Ancak “Allah sana hidâyet etsin” şeklinde duâlar yapılabilir. Yine bu tür
    insanlar vefat ettiklerinde “Allah rahmet etsin” de denilmez. Bunların cenaze
    namazları kılınmaz. Bilindiği gibi, cenaze namazı ölüye yapılan duâdan
    ibârettir. Cenaze namazı, bazılarımızın zannettiği gibi, her ölene kılınmaz;
    müslümana cenaze namazı kılınır. “Cehennemlik oldukları anlaşıldıktan
    sonra, akraba bile olsalar, puta tapanlar için mağfiret dilemek Peygamber’e
    ve mü’minlere yaraşmaz.” 717
    714 Tirmizî, Ebû Dâvud, İbn Mâce
    715 Buhâri, Müslim, Tirmizî
    716 Tirmizî, Cennet 2
    717 9/Tevbe, 113; Ayrıca Bak. 19/Meryem, 47 ve 9/Tevbe, 114
    • 277 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Duâların Kabul Edilmesi
    Rasûlullah buyurdu ki: “Acele etmediği müddetçe her birinizin duâsına
    icâbet olunur. Ancak, şöyle diyerek acele eden var: ‘Ben Rabbime duâ ettim,
    duâmı kabul etmedi.”718 Bir başka rivâyette de Efendimiz şöyle buyurur:
    “Bir müslüman günah ve sıla-i rahmi (akrabalarla münasebeti) koparmak
    suçu olmadan Allah azze ve celle’ye duâ ederse, Allah şu üç şeyden birini
    ona mutlaka verir: Ya onun duâsını çabucak kabul eder ya da duâsını onun
    için âhirette azık yapar veya duâsı nisbetinde ona kötülüklerin gelmesini önler.”
    Orada bulunanlar: ‘öyleyse çok duâ edelim’ dediklerinde, Allah Rasûlü:
    “Evet, Allah çok duâyı kabul edendir.” 719
    Duâyı terk etmeye sevk edecek bir aceleciliği Rasûlülllah hoş görmez.
    Duâya kulluğun bir gereği olarak bakıp devam etmek gerekir. Tüm ibâdetlerin
    mutlaka karşılığı olduğu gibi, duânın da karşılığı olacaktır. Meselâ;
    namaz kıldığımızda dünyada karşılığını, mükâfatını almamız gerekiyor
    mu? Esas karşılığını âhirrette ümid ediyoruz. Duâ da böyledir. Dünyada
    kabul edilmese bile, karşılıksız kalacak değildir. Âhirette sevâbın takdir
    edilmesi bir karşılıktır ve duânın kabulü mânâsındadır. O halde hayatımız
    boyunca duâ etmeye devam etmeliyiz.
    Usûlüne uygun yazılmayan bir dilekçe dahi, yazıldığı makam ne kadar
    basit olursa olsun kabul edilmezken, şartlarına riâyet edilmeyen duâ nasıl
    tutsun? Duâyı ihmal etmek doğru olmadığı gibi, duâları usûlüne uygun
    yapmamızın da gerektiğini hatırdan çıkarmamalıyız.
    Duâ, Allah’a çıkarılmış dâvettir. Duâ, insanın kendi kendine yetmediğini
    bilmesidir. Duâ, insanın iki ayaklı bir yürek olup tepeden tırnağa
    “istemek” kesilmesidir. Duâ, var gücünü, olanca çabasını harcayıp bitiren
    insanın Allah’a saldığı “imdat” sayhasıdır. Yürekten “bittim yâ Rab!” diyene
    “dayan, yettim kulum!” diyecektir Allah. Var mı biten, gerçekten var gücünü
    harcayan, tüm çabasını ortaya koyan ve tükendiği yerde “bittim yâ
    Rab!” diyen? Kim o? Hiç kuşkunuz olmasın ki, onun imdadına yetişilecek
    “Allah’ın yardımı ne zaman?” diyen ve yardımı hak edene “Allah’ın yardımı
    elbet pek yakındır” diyen bulunacaktır.
    718 Buhârî, Müslim
    719 İbn Kesir Terc. 3/718
    • 278 •
    Ahmed Kalkan
    Kuldan istemenin bile âdâbı, erkânı, bir usûlü varken; Allah’tan istemenin
    bir âdâbı, bir usûlü olmasın mı? Ettiğimiz duâlar, Allah’a gönderdiğimiz
    mektupsuz zarflara benziyor. Zarf var, fakat mazruf yok. Bu şu demektir:
    Ceset var fakat ruh yok, kabuk var fakat öz yok, maske var fakat yüz yok.
    Yaşarmayan bir göz, kızarmayan bir yüz, hissetmeyen bir öz, eyleme
    dönüşmeyen binbir söz ile Allah’a yazılan dâvetiyeler nasıl varsın yerine?
    Yanmayan, özlemeyen, sızlamayan, inlemeyen, duymayan bir yüreğin feryadı
    mı olur?
    Taş kesilmiş sevgi fukarası yürekler “duâ” gibi muhteşem bir mesajı
    hangi enerjiyle iletirler adresine? Sesini sahibine dahi duyuramayan, sahibinin
    sesini duymaktan âciz olan bir yürek, öteleri sarsacak bir sayhayı
    nasıl koyverir gök kubbeye? Oysa ki duâ, güftesi sevgi, bestesi mahrûmiyet
    ve ıstırap olan bir özge şarkıdır. Bu şarkıyı söyleyecek olanın mazlum
    olması yetmez, kendi mazlûmiyeti zâlimlerin zulmüne yakıt olmamış biri
    olmalıdır. Kendi omuzlarını zâlimlerin yükselmesi için basamak kılmamış
    olmalıdır.
    Bu şarkıyı terennüm edecek birinin, olanla olması gereken arasındaki
    farkı iyi bilmesi şarttır. Eğer bunu bilirse, duâyı bir çocuğun annesinden
    ısrarla isteyişi gibi isteyecek, İlâhî kapının eşiğine başını koyarak ısrar edecek,
    tekrar edecektir; tıpkı her gün onlarca kez okuduğu Fâtiha’da olduğu
    gibi...
    Duâ, Allah’a çıkarılmış bir dâvetiyedir demiştik. Dâvet edenin bir adresi,
    bir âidiyeti bulunmalıdır ki, icâbet edecek olan onu orada bulsun. Bu
    adres, insanın Allah karşısındaki esas duruşudur. Allah karşısında esas duruşunu
    bozan, ya da esas duruşu olmayan, dâvet edip de adresinde bulunmayan
    sorumsuz gibidir. Kim inanır onun duâsında samimi olduğuna? Diyelim
    ki adresinde bulundu. Bu kez de, dâvetine tecellî ve inâyetiyle icâbet
    edecek Allah’a sunacak bir yüreği olmalı. Mekânsız’a yürekten özge mekân
    olur mu? Deniz dibine dönmüş, çöplükten beter hale gelmiş, eline geçen
    dünyalığı içine attığı bir mahzene dönmüş bir yüreğe konuk edilir mi O?
    Tıpkı şairin dediği gibi:
    Sür çıkar ağyârı dilden ta tecellî ede Hak,
    Padişah konmaz saraya hâne mâmur olmadan.
    • 279 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Kulun gücünün bittiği yerde Allah’ın yardımı başlar. Gücünüzün bittiği
    noktada olup olmadığınızı kontrol ettiniz mi? Eğer hâlâ gücünüz varsa, o
    bitinceye kadar koşmanızı, soluğunuzun tükendiği noktada hiç ummadığınız
    bir yerden önünüze kapı açılacağını düşündünüz mü?
    Tâif dönüşü Muhammed (s.a.s.) son tedbiri de tükenmiş bir halde kan
    revan içinde doğduğu toprakların varoşlarına gelip dayanmış, fakat girememişti.
    İşte o an gücünün bittiği andı. Gidecek bir kapısı, başvuracak bir
    dayanak, sığınak, tutamak ve barınağı kalmamıştı. Aklın tedbirinin bittiği
    yerde muhabbetin kollarına bırakmıştı kendisini ve bir duâ yapmıştı. Bu
    duâ öyle bir sevgiyle yapılmıştı ki, doğrudan hedefini bulmuş ve nübüvvet
    sürecinin gün dönümü olmuştu.
    Ufuk insan’ın Mekke’ye bakan yamaçlardan birinde yaşlı gözlerle yaptığı,
    tarihin akışını değiştiren ufuk duâ şöyleydi:
    “Allah’ım! Kuvvetimin tükendiğini Sana arz ediyorum. Gücümün azaldığını,
    insanların gözünde küçük düştüğümü Sana şikâyet ediyorum! Ya
    Erhame’r-râhimîn! Sensin ezilmişlerin Rabbi! Sensin benim Rabbim! Beni
    kimlerin eline bıraktın? Bana gaddarlık yapan yabancıların eline mi? Yoksa
    dâvâmı ipotek edecek bir düşmana mı? Eğer Sen bana gücenmedinse, kesinlikle
    bunlara aldırmıyorum. Lâkin iyiliğin beni rahatlatacaktır. Senin nuruna
    sığınırım, karanlıkları aydınlatan nuruna... Gelecek azâbından, bana ulaşacak
    öfkenden kaçıp kurtulacak bir sığınak arıyorum. Sana sığındım, yeter ki
    râzı ol. Güç ve kuvvet Sendendir, yalnız Senden.” 720
    Duâda Tevessül
    Tevessül; aracı kılmak mânâsında olup, kendisiyle herhangi bir gayeye
    ulaşmak için aracı kılınan sebebe de vesile denilir. Vesile edinilen şey, amel
    ve şahıs olmak üzere iki kısma ayrılır: Amel ile tevessül; şahıs ile tevessül.
    Amel ile tevessül: Bir kimse sâlih bir amelini vesile edinerek Allah’a
    duâ edip herhangi bir dilekte bulunabilir. Hz. Allah şöyle buyuruyor: “Ey
    iman edenler! Allah’tan korkun. O’na yaklaşmaya vesile arayın ve O’nun
    720 İbn Hişam, Sîre II/29-30; Mustafa İslâmoğlu, Akit, 7. 2. 2000
    • 280 •
    Ahmed Kalkan
    yolunda cihad edin ki kurtuluşa erebilesiniz.”721 Bu âyet, mücerret iman ile
    yetinmeyip, Allah’tan korkmayı, fena ahlâktan ve fena amelden sakınmayı
    emretmekte; Allah’a yaklaşmak için, haramlardan kaçmanın yanında
    farzları yerine getirmeyi, bunun da ötesinde güzel işler yaparak kendimizi
    Allah’a sevdirmeyi tavsiye etmektedir.722 Bu âyetteki “vesile” kelimesini “Allah’ın
    râzı olacağı ameller” olarak anlamak gerekir.
    Şahıs ile tevessül: Allah’ın sevdiği bir kul olarak bilinen bir kimseyi vesile
    edinerek Allah’tan talepte bulunmak mânâsına gelir. Bu da üç şekilde
    olabilir:
    1. Vesile kılınan Hz. Peygamber (s.a.s.) ise, çoğunluk bunu câiz görmüştür.
    2. Peygamberimiz’in dışındaki bir şahıs ise; bunu da iki kısımda ele almak
    gerekir:
    a- O an için hayatta olan sâlih ve muttakî birini vesile edinerek Allah’tan
    talepte bulunmak. Bu da o şahsı alıp birlikte duâ etmek şeklinde
    olur. Hz. Ebûbekir ve Hz. Ömer dönemlerinde, bu iki zatın; Peygamberimiz’in
    amcası Hz. Abbas’ı önemli duâlarında yanlarında bulundurdukları
    ve onunla tevessül ettiklerine dair rivâyetler vardır.723 Fakat, bu rivâyetlerde
    dikkatimizi çeken nokta, bu iki halifenin, o an için vefat etmiş olan Hz.
    Peygamber’i vesile edinerek (“onun -yüzü- hürmetine”, “onun yüzü suyu
    hürmetine” diyerek) duâ etmiyorlar da, Rasûl’e o gün için en yakın olan
    ve hayatta olan amcasına tevessül ediyorlar. Vesile edilecek kişinin hayatta
    olup olmaması önemli olmasaydı, o iki güzide sahabe, o gün vefat etmiş
    olan Rasûlûllah’a tevessül ederlerdi. Ama böyle yapmâdilar. Bu noktanın
    gözden kaçırılmaması gerekir. Dolayısıyla, bugün hayatta olup da sâlih ve
    muttakî olduğu, Allah’a yakın olduğu zannedilen şahıslarla birlikte biz de
    duâ edebiliriz. Buna kimse itiraz edemez. Çünkü sâlih ve muttakî kimselerin
    duâlarının kabul edilmeye daha yakın olduğunu Kur’an’dan öğreniyoruz:
    “Allah, ancak müttakîlerin (yaptığı şeyi) kabul eder.” 724
    721 5/Maide, 35
    722 Bak. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Eser Y., III/1669
    723 Bu konudaki hadisler için, Bak. S. Buhâri, Tecrid, III/287 ve s. 228
    724 5/Mâide, 27
    • 281 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    b- Vefat etmiş olduğu halde, Allah dostu ve Allah’a yakın olduğu zannedilen
    bir şahsı vesile edinerek Allah’tan talepte bulunmak: Bu şekilde ölmüş
    birini vesile edinerek duâ edilebileceği konusunda Kur’an’da da, sünnette
    de en küçük bir delil yoktur. Kur’an’da Rabbimiz duâ mâhiyetinde yüzlerce
    âyet vahyederek bize duânın nasıl yapılacağını da öğretmiştir. Bu âyetlerin
    hiçbirinde Allah ile kul arasına bir şey konularak duâ ettirilmemiş,
    doğrudan doğruya Allah’a duâ yapılacağı gösterilmiştir. Peygamberimiz’in
    duâlarına baktığımızda, onun duâlarını hep vasıtasız, herhangi bir şeyin
    “yüzü hürmetine” olmaksızın, direkt Allah’a yaptığını görmekteyiz. Şüphesiz
    Rasûlüllah bizim için örnektir. Biz, dinimizi onun örnekliğinde öğrenmek
    zorundayız. Yine Peygamberimiz’in hayatında ona iman etmiş, onunla
    beraber yaşamış ve Kur’an’da Allah’ın övgüsüne mazhar olmuş sahâbilerin
    de duâ ederken, ölmüş herhangi bir şahsı (buna Rasûlullah da dâhildir)
    vesile edinerek duâ ettiklerini görememekteyiz. Bu konuda hiçbir rivâyet
    yoktur. Meselâ; Sahâbilerin, Rasûlullah’ın vefatından sonra, “Onun yüzü
    (suyu) hürmetine...” diyerek duâ ettiklerini bilmiyoruz.
    Kısacası, vefat etmiş şahısları vesile edinerek duâ etmek Kur’an ve sünnetin
    ruhuna uymamaktadır. Hayatta olanlarla birlikte duâ etmek de nihayet
    bir ruhsattır. Yoksa, duânın gereklerinden biri değildir. Elmalılı bu
    konuda şöyle der: “Duâ hakkındaki Bakara 186. âyetinde cevap, tashih edilmeden
    doğrudan doğruya buyrulmuş, vasıta kaldırılmış, yakınlık da duânın
    kabulü ile açıklanmıştır ki, bunda büyük bir nükte vardır: Cenâb-ı Allah,
    duâda kulu ile kendisi arasına bir aracının girmesini istemiyor ve sanki
    şöyle diyor; ‘kulum vâsıtaya duâ vaktinin dışında muhtaç olabilirse de, duâ
    vaktinde Benimle onun arasında vâsıta yoktur, Ben ona yakınım.” 725
    Sâlih kimselerin adını anarak, onları vesile edinerek duâ yapmanın
    daha doğru olduğunu iddia edenlerin bu konuda ileri sürdükleri gerekçe
    şudur: “Biz günahkâr insanlarız. Bizim dışımızda Allah’a yakınlık sağlamış,
    O’nun yanında hatırı sayılan kimseler vardır. Bizler dünya hayatında bir
    büyüğün yanına işimizi yaptırmaya giderken nasıl ki onu tanıyan, onun
    da sevdiği kişilerle gittiğimizde işimizin gerçekleşme şansı daha yüksekse,
    aynı şekilde Allah’tan herhangi bir talepte bulunurken de tek başına gitmektense
    O’nun sevdiği kullarıyla gitmek daha iyi olur. Ayrıca, meselâ, bir
    cumhurbaşkanıyla görüşmek istediğimizde nasıl onunla direkt görüşemi-
    725 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, 2/Bakara, 186. âyetin tefsiri
    • 282 •
    Ahmed Kalkan
    yor ve önce sekreteri, yardımcısı gibi kimseleri geçerek ona ulaşıyorsak,
    kâinatın yöneticisi olan Allah ile de direkt görüşmek olmaz. Mutlaka arada
    Ona yakın olan, Onun sevdiği birilerinin olması gerekir. Biz tek başına müracaat
    edemeyiz.”
    Bir defa Cenâb-ı Allah’ı, herhangi bir varlıkla kıyaslamak yanlıştır.
    O’nun eşi ve benzeri yoktur. Dünyadaki devlet başkanlarının sekreteri ve
    yardımcısı olduğu halde Allah’ın yardımcısı ve sekreteri yoktur, O tektir.
    Yine dünyada halk ile devlet başkanı arasındaki ilişkilerde resmiyet geçerli
    olduğu halde, insanlar ile Allah arasında resmiyet yoktur. Bir insan, aynı
    anda çok sayıda, meselâ milyonlarca kişinin derdini dinleyemez. Onun
    için sıra ve randevu ile onları kabul edip çok uzun zaman içinde ancak
    onlarla görüşebilir. Hatta onların tümüne de sıra gelmeyebilir. Görüştüklerinin
    taleplerini dinleyebilse de çözüm getirmeye gücü yetmez. Allah için
    böyle bir acziyet sözkonusu olamaz. Sonra, insanların kendilerinin günahkâr
    olduğunu, dolayısıyla tek başına Allah’ın huzuruna gidemeyeceklerini
    söyleyerek mutlaka tevessüle gerek duymaları sadece duygusal bir zandır,
    bir felsefedir. Hâlbuki Cenâb-ı Allah günahkârların günahlarını itiraf edip
    tevbe etmelerinden çok hoşlanıyor. Rasûl-i Ekrem, şöyle buyuruyor: “Kulun
    tevbe etmesi ile Allah’ın hoşnutluğu ıssız bir çölde devesini kaybedip sonra
    onu bulan sizden birinizin sevincinden daha fazladır.” 726
    Dinde sadece iyi niyet duyguları yeterli değildir. İyi niyetle birlikte yapılan
    işin şeklinin de dinin ölçülerine uyması gerekir. Yukarıda ifade ettiğimiz
    “Ben çok günahkârım. Allah’ın yanına bu halimle tek başıma gidemem...”
    gibi duygular görünürde Allah karşısında tevâzu ve zilleti ifade ediyor.
    Evet bu duygular zâhirde ve kuru mantıkla insana güzel gelebilir. Ama
    bu duygulardan hareketle sanki Allah’ın huzuruna çok günahkâr olanlar
    tek başına gidemezmiş gibi bir sonuca varılmaktadır. Hâlbuki Cenâb-ı Allah,
    Kitabının hiçbir yerinde “çok günahkâr iseniz tek başınıza değil; sevdiğim
    kişilerle beraber tevbe ve duâ edin” demiyor. Rasûlullah’tan da, bu
    konuda bize herhangi bir şey ulaşmamıştır. Görüldüğü gibi, sadece zanlarımızla
    hareket ediyoruz. Hâlbuki din, zanlar üzerine değil; nasslar üzerine
    kurulur.
    726 Riyâzu’s-Sâlihîn, s. 53
    • 283 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Biz, Allah’a yakın olmayı arzu ediyorsak, bu, Allah’a yakın olmuş herhangi
    bir kişiye, bedenen yakın olmakla gerçekleşmez. Allah’a yakın olmuş
    kimseler nasıl yaşıyorlarsa biz de ancak onlar gibi yaşamak sûretiyle Allah’a
    yakın olabiliriz. Âlimler, müttakîler, kendilerine tâbi olanlara Allah’ın
    râzı olacağı yolu ve yaşamı gösterirler. Onlar da gösterilen bu hayatı amele
    dönüştürürse kendileri de Allah’a yakın olurlar. Yoksa mücerred onların
    yanında bulunmakla bu gerçekleşmez. Kaldı ki, Peygamber dışında hiçbir
    kimsenin Allah’a yakın olduğunu, O’nun dostu/velîsi olup O’nun rızâsını
    kazandığını kesin olarak bilemeyiz. Bu, sadece bir tahminden ibârettir, bir
    zandır. “Zan da hakikatten bir şey taşımaz.”727 Şüphesiz Allah’a yakın bildiğimiz
    şahıslar da bu yakınlıklarını Allah’ın râzı olacağı amellere borçludurlar.
    Yani Allah’a sâlih amel işleyerek yakınlık kazanmışlardır. Peygamberimiz,
    kızına şöyle söyler: “Yâ Fâtıma! Nefsini ateşten kurtar. Çünkü ben, senin için
    Allah’tan bir şeyi savamam.”728 Görüldüğü gibi, Allah’a yakın olmak için,
    Peygamberimiz’in kızı dahi olmak yetmiyor. Mutlaka Allah’ın râzı olacağı
    ameller içinde olmak gerekiyor.
    Kısacası, Kur’an ve sünnetin bizden yapmamızı istediği en uygun ve en
    güzel duâ, herhangi bir kimseyi vesile edinmeksizin, direkt Allah’a yalvararak
    yapmamız gereken duâlardır.
    Duânın İstismar Edilmesi
    Daha önce de söylenildiği gibi, duâ kulun kendisini sürekli Allah’a
    muhtaç hissedip, Allah’ın huzurunda zillet ve yoksulluk duyguları içinde
    elini açıp O’nunla diyaloga geçmesi ve O’na ihtiyaçlarını arz etmesidir.
    Rasûlüllah’ın bir rahatsızlık duyduğu zaman, İhlâs, Felak ve Nâs sûrelerini
    yatmadan önce okuduğu, ellerine üfledikten sonra vücudunu baştan ayağına
    kadar meshettiği ve bunu üç defa tekrar ettiği rivâyet edilmektedir.729
    Yine, Hz. Âişe (r.a.) “Rasûlüllah, ehlinden biri hastalandığı zaman Muavvizeteyn’i
    (Felak ve Nâs sûrelerini) okur, üflerdi. Ben de O hastalandığı zaman
    Ona aynısını yaptım.” diyor. 730
    727 53/Necm, 28
    728 Buhâri, Müslim, Tirmizî
    729 Hak Dini Kur'an Dili, 9/6351
    730 Buhâri; Müslim; -Tac Terc. 3/742-
    • 284 •
    Ahmed Kalkan
    Hiçbir rivâyette Peygamberimiz’in, duâ cümlelerinin herhangi bir
    şeye yazılıp boyuna veya vücudun herhangi bir yerine asılmasını tavsiye
    ettiğini görmemekteyiz. Ancak, ne zaman başladığını bilmemekle birlikte
    Rasûlullah’tan yillâr sonra, duâların herhangi bir cisme yazılarak muska
    şeklinde vücudun herhangi bir yerinde (genellikle boyunda) taşıma uygulamasının
    başladığını biliyoruz. Bu mesele, âlimler arasında tartışmalı
    olup, böyle bir uygulamaya câiz diyen birtakım âlimler olmakla birlikte,
    cevaz vermeyen âlimlerin delilleri daha kuvvetlidir. Kadı Ebûbekir, Tirmizî
    şerhinde şöyle diyor: “Kur’an âyetlerinin yazılarak insan üzerinde taşınması
    Rasûlullah’tan bize ulaşmış bir sünnet değildir. Sünnet olan, hasta kimseye
    okunmasıdır, boyuna asılması değil.” 731
    Sünnet olmayan ve bazı âlimlerin de cevaz vermediği âyet ve duâların
    (veya belirsiz işaretlerin) yazılıp muska şeklinde taşıma uygulaması, daha
    sonraki dönemlerde birtakım kötü niyetli insanların istismarına yol açmış
    ve bu insanlar tarafından kazanç yolu haline getirilmiştir.
    Hayatlarını hevâları istikametinde sürdürürken Allah’a pek ihtiyaç
    duymayan, Allah’ın hayatına müdâhale etmesine müsaade etmeyip istediği
    gibi yaşayan insanlar bile, satılan bu muskaları alıp çeşitli durumlarda bu
    muskaların veya Allah’ın kendilerini korumasını bekliyorlar. Bilindiği gibi,
    duâ bir çağrıdır, dâvettir. Bir varlığa ne kadar çok ihtiyaç hissediyorsanız
    onu o kadar çağırırsınız (duâ edersiniz). Duâ, boyuna asılmakla yapılmaz.
    Duâ, hissetmektir; duymaktır. Tamamen ruhun bir eylemidir. Duâ olayını
    maddîleştirmek doğru değildir. Duâyı muskacılık şeklinde uygulamanın
    bir başka sakıncası da şudur: Muska taşıyan kimseler başlangıçta şifayı Allah’tan
    beklemiş olsalar bile, zamanla bu duygular, takınılan muskaya yönelerek
    o cisim kutsallaştırılıyor. Sanki şifanın Allah’tan değil de; o cisimden
    kaynaklandığına dair duygular oluyor ki, bu çok tehlikeli ve tevhide aykırı
    hususlar içermektedir. Hatta, bazen insanlar arasında, birbirlerine muska
    verip de, “al bunu tak; bu çok iyi bir muskadır. Ben çok faydasını gördüm.”
    gibi ifadelerin sarf edildiğini çoğumuz biliriz. Böylece o cisimler kutsallaştırılmaktadır.
    731 A. Rızâ Karabulut, Ruhlar Âlemi, s. 103
    • 285 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Kısacası; biz duâ olayının Kitap ve sünnetin ruhuna uygun bir şekilde
    asr-ı saâdette Peygamberimiz’in uyguladığı şekilde ve istismar etmeden ve
    istismarcılara fırsat vermeden icrâ edilmesini tavsiye ediyoruz.
    Yusuf el-Karadavî’nin muska konusunda yazdıklarından kısa bir alıntı
    yapalım: “Tevhid inancı, Allah’ın kâinatta yarattığı sebeplere başvurmayı
    reddetmez. Ancak, tevhid inancına ters düşen; belâyı defetmek veya belâ
    gelmeden ondan korunmak maksadıyla Allah’ın câiz görmediği gizli sebeplere
    sığınmaktır. Meselâ, mavi boncuk takmak veya asmak şirktir. Araplar,
    câhiliye döneminde cinlerin şerrinden korunmak veya göz değmesini önlemek
    amacıyla mavi boncuk takarlardı. İslâm, bu inancı ortadan kaldırdı.
    Ve Allah’tan başka hiçbir şeyin ve hiçbir kimsenin zarar ve musibetleri
    kaldıramayacağını onlara tebliğ etti. İmam Ahmed bin Hanbel, şu hadisi
    nakleder: “Kim temîme (nazar için boncuk) takarsa, Allah, onun işini tamamlamasın.
    Kim bir ved’at (katır boncuğu) takarsa, Allah onu korumasın.”
    Başka bir rivâyette, “Kim temîme (nazar boncuğu) takarsa müşrik olur.”
    Temîme takmanın anlamı: Nazar boncuğunun hayır getirip şerri defedeceğine
    inanarak kalbini ona bağlamaktır. Bunun şirk olmasına gelince,
    zararı defetmek için Allah’tan başkasına yapılan bir istek vardır. Hâlbuki
    Allah şöyle buyurur: “Eğer Allah sana bir zarar dokundurursa, hiç kimse
    onu gideremez. Ve eğer sana bir hayır ihsan ederse, zaten O her şeye kadirdir.”
    732 Halkın muska çeşitlerine isim verdiği “camia”, “hirz”, “hicap” ve bunlara
    benzer şeyler; mavi boncuk kabilinden olup şirke götüren büyük suçlardandır.
    Güç yetiren her müslümana, bunları kaldırıp atmak vâciptir.
    Muska, sadece Allah’ın âyetleri veya yüce isim ve sıfatları ile yazılmışsa,
    yasaklanan muskalar arasına girer mi, yoksa onlardan istisna edilip takılması
    câiz mi? Bu konuda selef ihtilâf etmiş, kimi ruhsat vermiş, kimi de
    men etmiştir. Bizim tercih ettiğimiz görüş ise, ileri süreceğimiz delillerden
    dolayı, Kur’an âyetleri yazılmış olsa da, bütün muskaların câiz olmadığıdır.
    732 6/En'âm, 17
    • 286 •
    Ahmed Kalkan
    Hiçbir Muska Câiz Değildir. Çünkü;
    1- Muskaların her çeşidi yasaklanmıştır. Bu konudaki hadisler, âyetle
    yazılan muskaları istisna etmemiştir.
    2- Sebeplerin önünü kapatmak ilkesi (seddü’z-zerîa): İçinde Kur’an
    yazılan muskaların takılması câiz görülürse, diğer muskaların takılmasına
    kapı açılır. Şer kapısı açıldı mı, bir daha kapanması zor olur.
    3- İnsanları Kur’an’a önem vermemeye sevk eder. Çünkü böylece insanlar,
    yazılan âyetleri pis yerlerde, tuvalette, cünüp, hayız ve benzeri durumlarda
    üzerlerinde bulundururlar.
    4- Muskacılıkta Kur’an’la istihzâ etme ve onun amacına ters faâliyet
    gösterme durumu da vardır. Çünkü Allah, insanları karanlıktan çıkarıp
    nûra kavuşturmak ve en doğru yola iletmek için Kur’an’ı indirdi. Nazardan
    koruması, kadınlara ve çocuklara muska veya tılsım olarak asılması için
    indirmedi.
    Üfürükçülük: Tevhid inancına ters düşen hususlardan biri de üfürükçülüktür.
    Câhiliye devrindeki insanlar, cinlerden yardım bekleyerek, bazı
    musibet ve felâketleri önlemek amacıyla, Arapça olmayan anlamsız bazı
    kelimeleri, ağızlarında geveleyip dururlardı. İslâm geldi, bunları yasakladı.
    Nitekim hadis-i şerifte: “Şüphesiz üfürükçülük, mavi boncuk, muska, her
    türlü sihir ve tılsım şirktir.” 733 buyurulmaktadır.
    Rivâyete göre; Bir gün Abdullah bin Mes’ud, hanımının boynunda bir
    ip gördü. Bu nedir?” deyince, hanımı: “sıtma için okunmuş bir iptir.” dedi.
    İbn Mes’ud, ipi çekerek kopardı, attı. Sonra şöyle dedi: “Andolsun ki, Abdullah
    ailesi şirkten uzaktır. Rasûlullah’tan işittim, buyurdu ki; “Şüphesiz
    üfürükçülük, nazar boncuğu, muska, sihir ve tılsım şirktir.” Hanımı dedi ki:
    “Gerçekten gözüm atıyordu, filan yahûdiye tedavi için gidip geliyordum.
    Gözümü afsunladı; atması durdu. Abdullah bin Mes’ud dedi ki: “Bu, şeytanın
    işidir. Şeytan eliyle dokunuyor, afsunladığı zaman elini çekiyor. Hâlbuki
    Rasûlullah’ın okuduğunu okusaydın, sana kâfi idi. Allah’ın rasûlü şu
    duâyı okurdu: “Ağrıyı kaldır ey insanların rabbi! Şifa ver, Sen şifa verensin.
    733 Ebû Dâvud, İbn Mâce
    • 287 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Şifandan başka şifa yoktur. Hiçbir ağrıyı ihmal edip bırakmayacak şekilde
    şifa ver.” 734
    Duâda Neler İstemeliyiz?
    Herkes, ihtiyacına göre Rabbinden dilediğini ister. Fakat, istediğimiz
    şeyin hayırlı olup olmadığını belirlememiz gerekir. Dünyevî isteklerimizin
    hayırlı olduğundan emin değilsek; isteklerimizin hayırlısının verilmesini,
    hayırlıysa verilmesini ifade etmeliyiz. Dünyalık hayırlardan önce ve daha
    çok, âhiretteki hayır ve güzellikleri istememiz tavsiye edilir. Öncelikle Allah’tan
    affımızı, mağfireti, iki dünyadaki âfiyeti istemeliyiz.
    Tavsiye edilecek duâların başında şu da vardır: “Allah’ım, Senin Peygamberin
    Senden hangi hayırları istediyse; ben de o hayırların tümünü
    Senden isterim. Yine, Peygamberin Senden hangi şerlerden sığındıysa,
    ben de o şerlerin tümünden Sana sığınırım. Sen, yegâne duâ edilen ve
    duâlara icâbet edensin. Güç, kuvvet; sadece, yüce ve ulu Allah’ındır. Başka
    güç ve kuvvet kaynağı yoktur.” Yine, nasıl duâ edip, neleri istememiz
    gerektiğini Allah, Kur’an’ında göstermektedir. Rasûlullah (s.a.s.) da güzel
    duâlarıyla bizim için örnektir. Biz, neyi ve nasıl istememiz gerektiğini de
    Kur’an ve sünnetten öğrenmeliyiz. Onun için Kur’an ve Sünnetteki bazı
    duâ örneklerini öğrenmekte fayda vardır.
    Fâtiha, Kur’an’ın özeti olduğu gibi; Fâtiha sûresindeki duâ da, duâların
    en kapsamlısı ve güzel bir özetidir. Namazda ve namaz dışında bu duâyı da
    bolca etmeliyiz: “(Yâ Rabbi,) Bize hidâyet ver, bize doğru yolu göster: Kendilerine
    lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu; gazaba uğramışların
    ve sapmışların yolunu değil.” 735
    734 Yusuf El-Karadavî, Tevhid'in Hakikati, Saff Y., s. 70-75
    735 1/Fâtiha, 6-7).
    • 288 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’ân-ı Kerim’in Dilinden Duâ Örnekleri 736
    “(Allah’ım,) Ancak Sana kulluk/ibâdet eder ve ancak Senden yardım isteriz.
    Bize hidâyet ver, bizi dosdoğru yola eriştir. Kendilerini nimete erdirdiğin
    kimselerin; gazaba uğramayanların, sapmayanların yoluna eriştir.”737
    “Bir zamanlar İbrahim, İsmail ile beraber Beytullah’ın temellerini yükseltiyor
    (şöyle diyorlardı:) Ey Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur; şüphesiz
    Sen işitensin, bilensin.” “Ey Rabbimiz! Bizi Sana boyun eğenlerden kıl, neslimizden
    de sana itaat eden bir ümmet çıkar, bize ibâdet usullerimizi göster,
    tevbemizi kabul et; zira tevbeleri çokça kabul eden, çok merhametli olan ancak
    Sensin.” 738
    “Rabbimiz, bize dünyada da iyilik, güzellik (hasene) ver. Âhirette de iyilik,
    güzellik ver. Bizi cehennem azâbından koru.” 739
    736 Kur’ân-ı Kerim’den Bazı Duâ Örnekleri:
    a. Hidayet İçin Duâ: Fatiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf, 101.
    b. Hayırlı Nesil İçin Duâ: Bakara, 128-129; Al-i İmran, 38-41; A'raf, 189; İbrahim, 40; Furkan, 74; Ahkaf, 15.
    c. Tevbenin Kabulü İçin Duâ: Bakara, 128, 199, 285-286.
    d. Günahların Affı İçin Duâ: Al-i İmran, 16-17, 193; İbrahim, 41; Furkan, 65.
    e. Allah'ın, Azaptan Koruması İçin Duâ: Bakara, 201; Al-i İm. 16, 191-192; Furkan, 65.
    f. Kıyamet Gününde Selâmet İçin Duâ: Al-i İmran, 194; Şuara, 87-89
    g. Yıldırım Çarpmasına Karşı Duâ: Ra'd, 13.
    h. Salihlerle Dostluk İçin Duâ: Şuara, 83; Neml, 19.
    i. Allah'tan Hayır İstemek: Şuara, 84.
    j. Allah'tan Cennet Nimeti İstemek: Şuara, 85; Hadid, 21.
    k. Allah'ın Salih Amel Nasip Etmesi İçin Duâ: Neml, 19; ahkaf, 15.
    l. Sahabenin Binek ve Yol Duâsı: Zuhruf, 13-14.
    m. Allah'ın Şükür Nasip Etmesi İçin Duâ: Neml, 19.
    n. Etmesi İçin Duâ: Neml, 19.
    o. Yağmur Duâsında İstiğfar Etmek: Nuh, 10-12.
    p. Meleklerin Mü'minler İçin Duâsı: Mü'min, 7-9; Şura, 5.
    q. Nuh a.s.'ın Mü(minler İçin Duâsı: Nuh, 28.
    r. Peygamberimiz'e Salevat Getirmek: Ahzab, 56.
    s. Tebliğde Etkili Söz İçin Musa a.s.'ın Duâsı: Taha, 24-28.
    t. Allah'tan İlim İstemek: Taha, 114
    u. Gücün Dışında Birşeyle Veya Unutmaktan Dolayı Allah'ın Sorumlu Tutmaması İçin Duâ: Bakara, 286.
    v. Allah'ın Rahmetini İstemek: Bakara, 218, 286; Al-i İmran, 8, 159; A'raf, 23, 149, 151;
    w. Yunus, 86; İsra, 24, 28, 57; Kehf, 10; Enbiya, 83; Mü'minun, 109, 118; Neml, 19; Zümer, 9; Mü'min,7
    x. Kâfirlere Karşı, Allah'ın Yardımını İstemek: Bakara, 286; Enfal, 45; Yunus, 85-86; Mü'min, 56;
    Mümtehıne, 5.
    737 1/Fâtiha, 5-7
    738 2/Bakara, 127-128
    739 2/Bakara, 201
    • 289 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır. Ayaklarımızı sağlam tut ve o kâfir
    millete karşı bize yardım et.” 740
    “…İşittik, itaat ettik. Ey Rabbimiz, affına sığındık! Dönüş Sanadır.” “Allah
    her şahsı, ancak gücünün yettiği ölçüde mükellef kılar. Herkesin kazandığı
    (hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir. Rabbimiz! Unutursak veya hataya
    düşersek bizi sorumlu tutma. Ey Rabbimiz! Bizden öncekilere yüklediğin
    gibi bize de ağır bir yük yükleme. Ey Rabbimiz! Bize gücümüzün yetmediği
    işler de yükleme! Bizi affet! Bizi bağışla! Bize acı! Sen bizim mevlâmızsın.
    Kâfirler topluluğuna karşı bize yardım et!”741
    “Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize
    katından bir rahmet ver. Şüphesiz sen çok bağışlayansın. Rabbimiz, sen mutlaka
    insanları asla şüphe olmayan bir günde toplayacaksın. Allah sözünden
    dönmez.” 742
    “Rabbimiz, biz iman ettik. Bizim günahlarımızı bağışla. Bizi ateş azâbından
    koru.” 743
    “Orada Zekeriyya, Rabbine duâ etti ve dedi ki: Rabbim! Bana tarafından
    hayırlı bir nesil bağışla. Şüphesiz sen duâyı hakkıyla işitensin.”744
    “Rabbimiz, indirdiğine inandık. Peygamber’e uyduk. Bizi şâhit olanlarla
    beraber yaz.” 745
    “Rabbimiz, bizim günahlarımızı ve işimizde taşkınlığımızı bağışla. Ayaklarımızı
    sâbit tut. Kâfir toplumuna karşı bize yardım eyle.” 746
    “Bir kısım insanlar, mü’minlere: “Düşmanlarınız olan insanlar, size karşı
    asker topladılar; aman sakının onlardan!” dediklerinde bu, onların imanlarını
    bir kat daha arttırdı ve dediler ki: Allah bize yeter. O ne güzel vekîldir!” 747
    740 2/Bakara, 250
    741 2/Bakara, 285-286
    742 3/Âl-i İmrân, 8-9
    743 3/Âl-i İmrân, 16
    744 3/Âl-i İmrân, 38
    745 3/Âl-i İmrân, 53
    746 3/Âl-i İmrân, 147
    747 3/Âl-i İmrân, 173
    • 290 •
    Ahmed Kalkan
    “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine yatarken (her vakit)
    Allah’ı anarlar, göklerin ve yerin yaratılışı hakkında derin derin düşünürler
    (ve şöyle derler:) Rabbimiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih
    ederiz. Bizi cehennem azâbından koru!” “Ey Rabbimiz! Doğrusu sen, kimi
    cehenneme koyarsan, artık onu rüsvay etmişsindir. Zâlimlerin hiç yardımcıları
    yoktur.” “Ey Rabbimiz! Gerçek şu ki biz, “Rabbinize inanın!” diye imana
    çağıran bir dâvetçiyi (Peygamberi, Kur’an’ı) işittik, hemen iman ettik. Rabbimiz!
    Bizim günahlarımızı bağışla, kötülüklerimizi ört, ruhumuzu iyilerle
    beraber al.” “Rabbimiz! Bize, peygamberlerin vasıtasıyla vaadettiklerini de
    ikram et ve Kıyâmet gününde bizi rezil-rüsvay etme; şüphesiz sen vaadinden
    caymazsın!” 748
    “Rasûle indirileni duydukları zaman, tanış çıktıkları gerçekten dolayı
    gözlerinden yaşlar boşandığını görürsün. Derler ki: Rabbimiz! İman ettik,
    bizi (hakka) şahit olanlarla beraber yaz.”749
    “Rabbimiz, Biz kendimize zulmettik/yazık ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve
    bize merhamet etmezsen mutlaka biz ziyana uğrayanlardan oluruz.” 750
    “Gözleri cehennem ehli tarafına döndürülünce de şöyle derler: Ey Rabbimiz!
    Bizi zâlimler topluluğu ile beraber bulundurma!” 751
    “Rabbimiz, üzerimize sabır yağdır ve bizi müslümanlar olarak vefat ettir.”
    752
    “Pişman olup da kendilerinin gerçekten sapmış olduklarını görünce dediler
    ki: Rabbimiz bize acımaz ve bizi bağışlamazsan mutlaka ziyana uğrayanlardan
    olacağız!” 753
    “Rabbim, beni ve kardeşimi bağışla. Bizi rahmetin içine koy. Sen merhametlilerin
    en merhametlisisin.” 754
    748 3/Âl-i İmrân, 191-194
    749 5/Mâide, 83
    750 7/A'râf, 23
    751 7/A’râf, 47
    752 7/A'râf, 126
    753 7/A’râf, 149
    754 7/A'râf, 151
    • 291 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Mûsâ tayin ettiğimiz vakitte kavminden yetmiş adam seçti. Onları o
    müthiş deprem yakalayınca Mûsâ dedi ki: Ey Rabbim! Dileseydin onları da
    beni de daha önce helâk ederdin. İçimizden birtakım beyinsizlerin işlediği
    (günah) yüzünden hepimizi helâk edecek misin? Bu iş, senin imtihanından
    başka bir şey değildir. Onunla dilediğini saptırırsın, dilediğini de doğru yola
    iletirsin. Sen bizim sahibimizsin, bizi bağışla ve bize acı! Sen bağışlayanların
    en iyisisin! (Hz. Mûsâ’nın, kavmini temsilen seçip Allah’ın huzuruna getirdiği
    kimseler, Allah ile kendi arasındaki konuşmayı işitince, onunla yetinmediler
    ve: “”Ey Mûsâ, Allah’ı açıkça görmedikçe sana asla inanmayacağız”” dediler.
    Bunun üzerine orada şiddetli bir deprem oldu ve bayılıp düştüler. Hz. Mûsâ,
    Allah’a yalvardı da bu âfet kaldırıldı.)” “Bize, bu dünyada da iyilik yaz âhirette
    de. Şüphesiz biz sana yöneldik. Allah buyurdu ki: Kimi dilersem onu
    azâbıma uğratırım; rahmetim ise her şeyi kuşatır. Onu, sakınanlara, zekâtı
    verenlere ve âyetlerimize inananlara yazacağım.” 755
    “Rabbimiz, bizi zâlimler yanında bir fitne unsuru kılma, onlarla bizi imtihan
    etme. Rahmetinle bizi şu kâfirler topluluğundan kurtar.” 756
    “(Nuh) dedi ki: Ey Rabbim! Ben senden hakkında bilgim olmayan şeyi istemekten
    Sana sığınırım. Eğer beni bağışlamaz ve bana merhamet etmezsen,
    ben ziyana uğrayanlardan olurum!” 757
    “(Yusuf) dedi ki: Rabbim! Bana zindan, bunların benden istediklerinden
    daha iyidir! Eğer onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder ve
    cahillerden olurum!” 758
    “Ey Rabbim! Mülkten bana (nasibimi) verdin ve bana (rüyada görülen)
    olayların yorumunu da öğrettin. Ey gökleri ve yeri yaratan! Sen dünyada da
    âhirette de benim velîmsin, sahibimsin. Beni müslüman olarak öldür ve beni
    sâlihler arasına kat!” 759
    755 7/A’râf, 155-156
    756 10/Yûnus, 85-86
    757 11/Hûd, 47
    758 12/Yusuf, 33
    759 12/Yusuf, 101
    • 292 •
    Ahmed Kalkan
    “Hatırla ki İbrahim şöyle demişti: Rabbim! Bu şehri (Mekke’yi) emniyetli
    kıl, beni ve oğullarımı putlara tapmaktan uzak tut!” 760
    “Rabbim, beni ve zürriyetimi namaz kılanlardan eyle. Rabbimiz, duâmı
    kabul buyur. Rabbimiz, hesabın görüleceği gün beni, anamı, babamı ve
    mü’minleri bağışla.” 761
    “Onları esirgeyerek alçakgönüllülükle üzerlerine kanat ger ve şöyle de:
    Rabbim! Küçüklüğümde onlar beni nasıl yetiştirmişlerse, şimdi de sen onlara
    (öyle) rahmet et!” 762
    “Ve şöyle niyaz et: Rabbim! Gireceğim yere dürüstlükle girmemi sağla;
    çıkacağım yerden de dürüstlükle çıkmamı sağla. Bana tarafından, hakkıyla
    yardım edici bir kuvvet ver.” 763
    “Rabbimiz, katından bize rahmet ver ve işimizde doğruyu göster ve bizi
    başarılı kıl.” 764
    “Hiçbir şey için “Bunu yarın yapacağım” deme.” “Ancak Allah dilerse (yapacağım
    de). Unuttuğun zaman Allah’ı an ve de ki: Umarım Rabbim beni,
    doğruya daha yakın olana eriştirir.” 765
    “Rabbim, benim göğsümü aç. İşimi kolaylaştır. Dilimden düğümü çöz ki
    sözümü anlasınlar.” 766
    “Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan
    önce Kur’an’ı (okumakta) acele etme ve de ki: Rabbim, benim ilmimi
    artır.” 767
    “Eyyub’a gelince; Hani o Rabbine şöyle niyaz etmişti: Başıma bu dert geldi
    (Sana sığındım). Sen, merhametlilerin en merhametlisisin.” 768
    760 14/İbrâhim, 35
    761 14/İbrahim, 40-41
    762 17/İsrâ, 24
    763 17/İsrâ, 80
    764 18/Kehf, 10
    765 18/Kehf, 24
    766 20/Tâhâ, 25-28
    767 20/Tâhâ, 114
    768 21/Enbiyâ, 83
    • 293 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Zünnun’a (Yunus’a) gelince; … Lâ ilâhe illâ ente subhâneke innî küntü
    mine’z-zâlimîn: Sen’den başka hiçbir ilâh yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten
    ben zâlimlerden oldum.”769
    “Zekeriyyâ’yı da (an). Hani o, Rabbine şöyle niyaz etmişti: Rabbim! Beni
    yalnız bırakma! Sen, vârislerin en hayırlısısın, (her şey sonunda senindir).” 770
    “(O peygamber) dedi ki: Rabbim! beni yalanlamalarına karşılık bana
    yardımcı ol!” 771
    “(Rasûlüm!) De ki: Rabbim! Eğer onlara vaad edilen tehdidi (azâbı)
    mutlaka göstereceksen;” “Rabbim, (bu durumda) beni zâlimler topluluğunun
    içinde bulundurma.” 772
    “Ve de ki: Rabbim! Şeytanların kışkırtmalarından sana sığınırım!” “Onların
    yanımda bulunmalarından da sana sığınırım, Rabbim!” 773
    “Zira kullarımdan bir zümre şöyle demişlerdi: Rabbimiz! Biz iman ettik;
    öyle ise bizi affet; bize acı! Sen, merhametlilerin en iyisisin.” 774
    “(Rasûlüm!) De ki: Bağışla ve merhamet et Rabbim! Sen merhametlilerin
    en iyisisin.” 775
    “Rabbimiz, bizden cehennem azâbını uzaklaştır. Doğrusu onun azâbı sürekli
    ve acıdır. Orası şüphesiz kötü bir yer ve kötü bir duraktır.” 776
    “Rabbimiz, bize gözümüzün aydınlığı olacak eşler ve zürriyetler bahşeyle
    ve bizi takvâ sahiplerine imam, önder kıl.” 777
    769 21/Enbiyâ, 87
    770 21/Enbiyâ, 89
    771 23/Mü’minûn, 39
    772 23/Mü’minûn, 93-94
    773 23/Mü’minûn, 97-98
    774 23/Mü’minûn, 109
    775 23/Mü’minûn, 118
    776 25/Furkan, 65-66
    777 25/Furkan, 74
    • 294 •
    Ahmed Kalkan
    “Rabbim! Bana hikmet ver ve beni iyiler arasına kat.” “Bana, sonra gelecekler
    içinde, iyilikle anılmak nasip eyle!” “Beni, Naîm cennetinin vârislerinden
    kıl.” 778
    “(İnsanların) dirilecekleri gün, beni mahcup etme.” 779
    “Artık benimle onların arasında sen hükmünü ver. Beni ve beraberimdeki
    mü’minleri kurtar.” 780
    “Rabbim! Beni ve ailemi, onların yapageldiklerinden kurtar.” 781
    “(Süleyman) onun(karıncanın) sözünden dolayı gülümsedi ve dedi ki: Ey
    Rabbim! Beni, gerek bana gerekse ana-babama verdiğin nimete şükretmeye
    ve hoşnut olacağın iyi işler yapmaya muvaffak kıl. Rahmetinle, beni iyi kulların
    arasına kat.” 782
    “Mûsâ dedi ki: Rabbim! Doğrusu kendime zulmettim (başıma iş açtım).
    Beni bağışla! Allah da onu bağışladı. Çünkü, çok bağışlayıcı, çok merhametli
    olan ancak O’dur.” 783
    “(Mûsâ) Korka korka, (etrafı) gözetleyerek oradan çıktı ve şöyle dedi:
    Rabbim! Beni zâlimler güruhundan kurtar.” 784
    “Bunun üzerine (Mûsâ) onların yerine (davarlarını) sulayıverdi. Sonra
    gölgeye çekildi ve şöyle dedi: Rabbim! Doğrusu bana indireceğin her hayra
    (lütfuna) muhtacım.” 785
    “(Lût) dedi ki: Rabbim, şu fesatçılar güruhuna karşı bana yardım eyle!”
    786
    “Arş’ı yüklenen ve bir de onun çevresinde bulunanlar (melekler), Rablerini
    hamd ile tesbih ederler, O’na iman ederler. Mü’minlerin de bağışlanmasını
    778 26/Şuarâ, 83-85
    779 26/Şuarâ, 87
    780 26/Şuarâ, 118
    781 26/Şuarâ, 169
    782 27/Neml, 19
    783 28/Kasas, 16
    784 28/Kasas, 21
    785 28/Kasas, 24
    786 29/Ankebût, 30
    • 295 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    isterler (ve derler ki): Ey Rabbimiz! Senin rahmet ve ilmin her şeyi kuşatmıştır.
    O halde tevbe eden ve senin yoluna gidenleri bağışla, onları cehennem
    azâbından koru!” “Rabbimiz! Onları da, onların atalarından, zevcelerinden,
    nesillerinden iyi olanları da kendilerine vaadettiğin Adn cennetlerine koy.
    Şüphesiz azîz ve hakîm olan sensin!” “Bir de onları, her türlü kötülüklerden
    koru. O gün sen kimi kötülüklerden korursan muhakkak ki onu rahmetine
    mazhar etmiş olursun. Bu en büyük kurtuluştur.” 787
    “Biz insana, ana-babasına iyilik etmesini tavsiye ettik. Annesi onu zahmetle
    taşıdı ve zahmetle doğurdu. Taşınması ile sütten kesilmesi, otuz ay
    sürer. Nihayet insan, güçlü çağına erip kırk yaşına varınca der ki: Rabbim!
    Bana ve ana-babama verdiğin nimete şükretmemi ve râzı olacağın yararlı iş
    yapmamı temin et. Benim için de zürriyetim için de iyiliği devam ettir. Ben
    sana döndüm. Ve elbette ki ben müslümanlardanım.” 788
    “Rabbimiz, biz yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat etmiştik. Fakat
    onlar bizi yoldan saptırdılar. Rabbimiz, onlara iki kat azab ver. Onları büyük
    bir lanete uğrat.” 789
    “Bunların arkasından gelenler şöyle derler: Rabbimiz! Bizi ve bizden önce
    gelip geçmiş imanlı kardeşlerimizi bağışla; kalplerimizde, iman edenlere karşı
    hiçbir kin bırakma! Rabbimiz! Şüphesiz ki sen çok şefkatli, çok merhametlisin!”
    790
    “İbrahim’de ve onunla beraber olanlarda, sizin için gerçekten güzel bir
    örnek vardır. Onlar kavimlerine demişlerdi ki: “Biz sizden ve Allah’ı bırakıp
    taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz bir tek Allah’a inanıncaya
    kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.” Şu
    kadar var ki, İbrahim babasına: “Andolsun senin için mağfiret dileyeceğim.
    Fakat Allah’tan sana gelecek herhangi bir şeyi önlemeye gücüm yetmez” demişti.
    (O mü’minler şöyle dediler:) Rabbimiz! Ancak sana dayandık, sana
    yöneldik. Dönüş de ancak sanadır.” “Rabbimiz! Bizi, inkâr edenler için deneme
    konusu kılma, bizi bağışla! Ey Rabbimiz! Yegâne galip ve hikmet sahibi,
    ancak sensin.” 791
    787 40/Mü’min, 7-9
    788 46/Ahkaf, 15
    789 33/Ahzâb, 67-68
    790 59/Haşr, 10
    791 60/Mümtehıne, 4-5
    • 296 •
    Ahmed Kalkan
    “Ey iman edenler! Samimi bir tevbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz
    sizin kötülüklerinizi örter. Peygamberi ve Onunla birlikte iman edenleri
    utandırmayacağı günde Allah sizi, içlerinden ırmaklar akan cennetlere sokar.
    Onların önlerinden ve sağlarından (amellerinin) nurları aydınlatıp gider de
    şöyle derler: Ey Rabbimiz! Nûrumuzu bizim için tamamla, bizi bağışla; çünkü
    sen her şeye kadirsin.” 792
    “Rabbim! Beni, ana-babamı, iman etmiş olarak evime girenleri, iman
    eden erkekleri ve iman eden kadınları bağışla, zâlimlerin de ancak helâkini
    arttır.” 793
    “Rabbim, beni, anamı, babamı, mü’min olarak evime gireni, mü’min erkek
    ve kadınları bağışla. Zâlimlerin de sadece helâkini artır.” 794
    “De ki: Ben ağaran sabahın Rabbine sığınırım; Yarattığı şeylerin şerrinden.
    Karanlığı çöktüğü zaman gecenin şerrinden. Ve düğümlere üfürüp büyü
    yapan üfürükçülerin şerrinden. Ve kıskandığı vakit kıskanç kişinin şerrinden
    sabahın Rabbine sığınırım!” 795
    “De ki: Sığınırım ben insanların Rabbine, İnsanların Melikine (mutlak
    sahip ve hâkimine), İnsanların İlâhına. O sinsi vesvesenin şerrinden, O ki
    insanların göğüslerine (kötü düşünceler) fısıldar. Gerek cinlerden, gerek insanlardan(
    olan bütün vesvesecilerin şerrinden Allah’a sığınırım!)” 796
    “Rabbimiz! Bizden bunu kabul buyur. Şüphesiz Sen işitensin, bilensin.” 797
    792 66/Tahrîm, 8
    793 66/Tahrîm, 28
    794 71/Nûh, 28
    795 113/Felak, 1-5
    796 114/Nâs, 1-6
    797 2/Bakara, 127
    • 297 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’da Peygamberlerin ve
    Sâlih Kimselerin Duâları
    Hz. Âdem ve Eşinin Duâsı: 7/A’râf, 23, 189
    Hz. Nûh’un Duâsı: 11/Hûd, 47; 71/Nûh, 26-28
    Hz. Eyyûb’un Duâsı: 21/Enbiyâ, 83
    Hz. Yûnus’un Duâsı: 21/Enbiyâ, 87
    Hz. Yusuf ’un Duâsı: 12/Yûsuf, 101
    Hz. Şuayb’ın Duâsı: 7/A’râf, 89
    Hz. Mûsâ’nın Duâsı: 7/A’râf, 126, 151, 155, 156; 10/85-86, 88; 20/Tâhâ,
    25-28; 28/Kasas, 16
    Hz. Süleyman’ın Duâsı: 27/Neml, 19
    Hz. Zekeriyyâ’nın Duâsı: 3/Âl-i İmrân, 38; 21/Enbiyâ, 89
    Hz. Lût’un Duâsı: 26/Şuarâ, 169; 29/Ankebût, 30
    Hz. İbrahim’in Duâsı: 14/İbrâhim, 35-41; 26/Şuarâ, 83-89; 37/Sâffât,
    100
    Hz. İbrâhimve İsmail’in Duâları: 2/Bakara, 127-129; 23/Mü’minûn, 93-
    94, 97-98, 118
    Ashâb-ı Kehf ’in Duâsı: 18/Kehf, 10
    Havârîlerin ve Hz. İsa’nın Ümmetinin Duâsı: 3/Âl-i İmrân, 53; 5/Mâide,
    83
    Rahmân’ın Kullarının Duâsı: 25/Furkan, 65-66, 74
    Allah Yolunda Çarpışanların Duâsı: 3/Âl-i İmrân, 147
    Temiz Akıl Sahiplerinin Duâsı: 3/Âl-i İmrân, 191-194
    • 298 •
    Ahmed Kalkan
    Cennettekilerin Hamd ve Duâları: 7/A’râf, 47; 35/Fâtır, 35; 39/Zümer,
    74; 66/Tahrîm 8
    Meleklerin İstiğfâr, Salât ve Duâları: 40Mü’min, 7-9
    Kur’an’ın Mü’minlere Tavsiye Ettiği Duâlar: 1/Fâtiha, 5-7; 2/Bakara,
    201, 250, 285-286; 3/Âl-i İmrân, 8, 9, 16; 17/İsrâ, 80, 108, 111; 20/Tâhâ, 114;
    23/Mü’minûn, 109; 46/Ahkaf, 15; 59/Haşr, 10; 60/Mümtehıne, 4-5; 113/Felak,
    1-5; 114/Nâs, 1-6.
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) Hayatında Duâ
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) hayatına baktığımız zaman, duânın onun hayatının
    her noktasına serpiştirilmiş bir eylem olduğunu görüyoruz. Duâ, onun
    hayatında âdeta bir hayat tarzına dönüşmüştür. O, yatarken, kalkarken, yemekten
    sonra, tuvalete girerken ve çıkarken, elbise giyerken ve çıkarırken,
    bineğe binerken, hasta iken, sıhhatli iken, sefere çıkarken, seferden döndükten
    sonra, sevinçli ve üzücü olaylar karşısında, namazın içinde, namazdan
    sonra, bir cenaze esnasında, birinin yeni elbise giydiğini gördüğünde,
    evden çıkarken, eve girerken, hoşuna giden bir mal gördüğünde, belâya uğrayanları
    gördüğünde, gök gürültüsü işittiğinde... Bunlar gibi daha hayatın
    birçok alanında duâ ile iç içe yaşıyordu. Rûhun gıdasının duâ olduğundan
    O, rûhunu gıdasız bırakmıyordu.
    Şimdi Peygamberimiz’in genel olarak yaptığı duâlardan örnekler verelim:
    “Allah’ım! Ürpermeyen kalpten, doymayan nefisten, fayda vermeyen bilgiden
    ve kabul olunmayacak duâdan sana sığınırım.” 798
    “Allah’ım! Bize dünyada da bir hayır, âhirette de bir hayır ver. Bizi cehennem
    azâbından koru.” 799
    “Allah’ım, dinimi doğru kıl; o benim işlerimin ismetidir. Dünyamı da doğru
    kıl; hayatım onda geçmektedir. Âhiretimi de doğru kıl; dönüşüm orayadır.
    798 Tirmizî, Nesâi
    799 Buhâri, Müslim, Ebû Dâvud
    • 299 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Hayatı benim için her hayırda artma (vesilesi) kıl. Ölümü de her çeşit şerden
    (kurtularak) rahata kavuşma kıl.” 800
    “Allah’ım, yeterince helâlinden vererek beni haramından koru. Lutfunla
    ver. Başkasına muhtaç etme.” 801
    “Allah’ım! Âcizlikten, tembellikten, korkaklıktan, düşkünlük derecesine
    varan ihtiyarlıktan, cimrilikten Sana sığınırım. Keza, kabir azâbından da
    Sana sığınırım. Hayat ve ölüm fitnesinden de Sana sığınırım.” 802
    “Ey Rabbim, hatamı, bilmezliğimi, bütün işimdeki israfımı ve Senin,
    benden daha iyi bildiğin kusurlarımı ört. Ey Allah’ım, hatalarımı, bilerek ve
    bilmeyerek yaptığım kusurlarımı ve şaka şeklinde olan eksiklerimi ve bende
    olan bütün kusurları affet. Ey Allah’ım, benim peşin, açık ve gizli yaptığım her
    şeyi affet. Önce yaptıran ve sonra bıraktıran Sensin. Sen her şeye kadirsin.”803
    “Ey Allah’ım! Ben Senden doğru yolu, takvâyı, iffet ve istiğnâyı (insanlara
    muhtaç olmamayı) dilerim.” 804
    “Ey Allah’ım! Sana teslim oldum. Sana inandım. Sana dayandım. Sana
    döndüm. Senin kudretinle mücadele ettim. Ey Allah’ım, beni saptırmaman
    için Senin kuvvet ve şerefine sığınırım. Senden başka ilâh yoktur. Sen, ölmeyen
    dirisin. Cinlerle insanlar ise hepsi ölüme mahkûmdurlar.” 805
    “Ey Rabbim! Bana yardım et; aleyhime yardımda bulunma. Beni muzaffer
    kıl; başkasını bana muzaffer kılma. Benim için düşmana tuzak kur;
    aleyhime tuzak kurma. Beni doğruya yönelt ve hidâyeti bana kolaylaştır. Taşkınlık
    gösterene karşı bana yardım et. Ey Rabbim, beni, Seni çok zikreden,
    Sana çok şükreden, Senden çok korkan, Sana çok itaat eden, Sana karşı huşû
    ve tevâzûda bulunan, Sana çok çok dönüp yalvaran kul eyle. Ey Rabbim, tevbemi
    kabul et. Günahımı yıkayıp temizle. Duâmı kabul et. Hüccetimi sâbit kı.
    Lisanıma doğruluk, kalbime hidâyet ver. Kalbimin kirini gider.” 806
    800 Müslim
    801 Tirmizî
    802 Buhâri, Müslim, Tirmizî, Ebû Dâvud
    803 Buhâri, Müslim
    804 Müslim, Tirmizî
    805 Müslim
    806 Tirmizî, Ebû Dâvud
    • 300 •
    Ahmed Kalkan
    “Ey Allah’ım, Seninle günahlarımız arasında perde olmak üzere haşyet
    ihsan et. Cennetine ulaştıracak itaat ve ibâdeti nasip kıl. Dünya musibetlerini
    bize kolaylaştıracak yakînî iman (kesin inanç) ver. Hayatımız boyunca
    kulaklarımız, gözlerimiz ve kuvvetimizden bizi faydalandır. Öldükten sonra
    da onların yaptıklarından faydalanmamızı devam ettir. İntikamımızı yalnız
    bize zulmedenlere karşı kıl. Bize düşmanlık edenlere karşı bize yardım et.
    Dinimizde bizi musibete uğratma. Dünyayı, yönelip de meşgul olduğumuz
    şeylerin en büyüğü kılma. Bilgimizin de son noktası dünyadan ibâret olmasın.
    Başımıza da şefkat ve merhametten yoksun kimseleri Mûsâllat etme!” 807
    “Ey Allah’ım! Bana öğrettiğin şeylerden beni faydalandır. Faydalı olacak
    şeyleri bana öğret ve ilmimi arttır. Her hal üzerine hamd Allah’a mahsustur.
    Cehennemliklerin hal ve sıfatlarından Allah’a sığınırım.” 808
    “Ey kalpleri evirip çeviren Allah’ım! Kalbimi, dininin üzerinde sâbit kıl.” 809
    “Allah’ım, Senden dünya ve âhirette âfiyet istiyorum.” 810
    “Ey Allah’ım, Senden her işte sebât, takvâya azîmet, nimetine şükür, güzel
    ibâdet, doğru bir lisan ve temiz bir kalp dilerim. Senin bildiğin bütün şeylerden
    sana sığınırım. Senin bildiğin hayrı diler ve Senin bildiğin günahlardan
    Sana sığınırım. Muhakkak ki, Sen bütün gizli olanları çok iyi bilensin.”
    “Ey Allah’ım, bana Seni sevmeyi ve sevgisi Senin nezdinde bana faydalı
    olacak kimseleri sevmeyi nasib et. Ey Allah’ım, sevdiğim şeylerden bana
    verdiklerini Senin sevdiğin hususlarda kullanmakta bana kuvvet ver. Ey Allah’ım,
    sevdiklerimden alıp götürdüğün şeyleri de, Senin sevdiğin hususlarda
    (faydalı olmak için) bana kuvvet ver.” 811
    “Ey Allah’ım, tembellikten, fazla ihtiyarlıktan, günah işlemekten, borçlanmaktan,
    kabir imtihanından ve azâbından, ateşin fitnesinden ve azâbından
    Sana sığınırım. Yine, zenginlik fitnesinin şerrinden ve mesih deccal fitnesinden
    sana sığınırım.” 812
    807 Tirmizî
    808 Tirmizî
    809 Tirmizî
    810 Tirmizî
    811 Tirmizî
    812 Buhâri, Müslim
    • 301 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Ey Allah’ım, hatalarımı kar ve dolu suyu ile yıka. Beyaz elbisenin kirini
    temizlediğin gibi kalbimi hatalardan temizle. Doğuyu Batıdan uzaklaştırdığın
    kadar beni de hatalardan uzak kıl.” 813
    “Ey Allah’ım, işlediğim ve işlemediğim amellerimin şerrinden Sana sığınırım.”
    814
    “Ey Allah’ım, kulağımın şerrinden, gözümün şerrinden, dilimin şerrinden,
    kalbimin şerrinden ve menîmin şerrinden Sana sığınırım. 815
    “Ey Allah’ım, fakirlikten, (hayır ve tâat) azlığından ve zilletten Sana sığınırım.
    Birine zulmetmekten ve zulme uğramaktan da Sana sığınırım.” 816
    “Ey Allah’ım, şikaktan (hakka karşı koymaktan), nifaktan ve kötü ahlâktan
    Sana sığınırım. Ey Allah’ım, Sana açlıktan sığınırım; Çünkü o, insandan
    ayrılmayan çok kötü bir şeydir. Hıyanetten de Sana sığınırım; Zira o, görünmeyen
    kötü ve gizli bir günahtır.” 817
    “Ey Allah’ım, rahmetini niyaz ederim. Bir an bile beni nefsimle baş başa
    bırakma. (Din ve dünyaya ait) bütün işlerimi ıslah et. Senden başka bir ilâh
    yoktur.” 818
    “Allah’ım, ben nefsime çok zulmettim. Günahları da ancak Sen mağfiret
    edersin. İlâhî katından bir mağfiretle beni affeyle. Şüphesiz ki Sen çok mağfiret
    edici ve pek merhametlisin.” 819
    “Allah’ım! Gücümün zayıflığını, tâkatimin ağırlığını, insanlar arasında
    horlanmamı Sana şikâyet ederim. Sen, merhamet edenlerin en merhametlisisin.
    Sen mustaz’afların Rabbisin. Sen, benim Rabbimsin. Beni kime havâle
    ediyorsun? Uzakta olup bana hücum edene mi? Yahut işlerimi kendisinin
    eline verdiğin düşmana mı? Eğer Senin, üzerimde gazâbın yoksa gerisine
    aldırmam. Yalnız, âfiyetin, benim için daha geniş ve daha elverişlidir. Karan-
    813 Buhâri, Müslim, Ebû Dâvud
    814 Müslim, Ebû Dâvud
    815 Tirmizî, Nesâi, Ebû Dâvud
    816 Ebû Dâvud, Nesâi
    817 Ebû Dâvud, Nesâi
    818 Ebû Dâvud
    819 Buhâri, Müslim
    • 302 •
    Ahmed Kalkan
    lıkların kendisiyle aydınladığı, dünya ve âhiret işlerinin kendisiyle düzeldiği
    vechinin nuruna sığınırım. Gazâbının üstüme gelmesinden, öfkenin bana inişinden
    Sana sığınırım. Rızânı alana kadar eşiğine yüz sürmeye râzıyım. Güç
    ve kuvvet yalnız Senin elindedir.” 820
    Sünnet Olan Duâlar
    Uykudan önce: “Ey Allah’ım senin adınla ölür ve dirilirim.”
    Uyandıktan sonra: “Bizi uyku gibi bir ölümle öldürdükten sonra dirilten
    Allah’a hamd olsun. Dönüş ancak O’nadır.”
    Sabahleyin: “Allah’ım senin yardımınla sabaha çıktık, senin yardımınla
    akşamladık, senin yardımınla yaşıyor, senin yardımınla ölüyoruz. Kabirden
    kalkış sanadır.”
    Akşamleyin: “Allah’ım, senden dünya ve âhirette selâmet isterim. Allah’ım,
    senden dînim, dünyam, ehlim ve malım hakkında beni bağışlamanı
    ve selâmete çıkarmanı isterim. Allah’ım, benim ayıplarımı örtüver. Korktuklarımdan
    emin kıl. Allah’ım, Önümden arkamdan, sağımdan solumdan ve
    üzerimden gelecek belâları defederek beni koru. Altımdan gelecek ani belâlardan
    senin azametine sığınırım.”
    Evden Çıkarken: “Allah’ın ismiyle Allah’a güvendim. O’nun gücünden
    başka hiçbir güç yoktur.”
    Ezandan sonra: Ezanı tekrarlamak, salât ve selâm etmek ve “Allah’tan
    başka ilâh yoktur o tektir ortağı yoktur, Muhammed kulu ve Rasûlüdür, Rab
    olarak Allah’a, din olarak İslâm’a, peygamber olarak Muhammed’e râzı oldum”
    demek.
    Sıkıntılarda: “Senden başka ilâh yoktur. Seni her türlü noksanlıklardan
    tenzih ederim. Muhakkak ben zalimlerden oldum.” demek sünnettir.821
    820 Rasûlullah'ın Tâif'ten taşlanarak dönerken yaptığı duâ; İbn Hişam, Sîre II/29-30
    821 M. Sait Şimşek, Şamil İslam Ansiklopedisi: 1/419;
    • 303 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’ı hayata geçirmek;
    İşte dosdoğru yol, hidâyet.
    Kur’an dışı hayat sürmek;
    Gazâbı hak etmek ve dalâlet.
    - 6. Âyet -
     الصَِّاطَ اْلُسْتَقِي َ  إهْدِنَ
    Dosdoğru yola :  الصَِّاطَ اْلُسْتَقِي َ Bize hidâyet ver, bizi ulaştır  : إهْدِنَ
    “Bize hidâyet ver, bizi dosdoğru yola ulaştır.” (1/Fâtiha, 6)
     إهْدِ نَ Bize Hidâyet Ver, Yol Göster, Bizi Ulaştır
    Hidâyet, doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma anlamlarına
    gelmektedir. Terim olarak hidâyet; küfür, şirk ve sapıklıklardan
    kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir. Hidâyet, lütuf ile olan rehberlik
    demektir. Allah Teâlâ’nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve
    mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına
    erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeye irşâd; neticeye
    erişinceye kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidâyette istenen, hayra
    ulaştırmaktır. Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti
    buldurmaya “ihtidâ” veya “hüdâ” denmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden
    biri de “el-Hâdî”, yani hidâyet veren, hidâyete erdirendir.
     الصَِّاطَ الُْسْتَقِ ي َ Sırât-ı Müstakîme, Dosdoğru Yola
    Kur’ân-ı Kerim’de 32 âyette geçen bu tamlama, yol anlamındaki sırât’la;
    doğru, sapmaz, şaşırtmaz anlamındaki müstakîm kelimesinin birleşmesinden
    oluşmaktadır. Kur’an’ın, hedefe götürücü ve erdirici yol olarak gördüğü
    yol, sırât’tır. Sırât, lügatte cadde, anayol, işlek ve büyük yol anlamına gelir.
    “Es-sırât”: “Allah’ın yolu” demektir. Müstakîm ise, hiçbir yerinde meyil
    • 304 •
    Ahmed Kalkan
    ve eğrilik bulunmayan, dümdüz ve dosdoğru demektir. Sırât-ı müstakîm:
    Dosdoğru olan yol anlamındadır. Sırât-ı müstakîm (doğru yol): İki nokta
    arasındaki en kısa çizgiye denir. Dünya noktasından Cennet noktasına en
    kısa yoldan eğilip bükülmeden, yalpalamadan gidilecek yolun adıdır.
    Hidâyet
    Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan,
    onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip
    açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere
    yönelten zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid
    nuruyla müşerref kılar, istediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün
    diğer yaratıkları faydalarına olan yöne sevk eder, rızık arama yollarını, zararlardan
    sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete
    bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar
    çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını
    vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder. Hidâyetin zıddı dalâlettir.
    Dalâlet; sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve kaosa yenik
    düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet, doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak
    sapmaktır. “İhdinâ” kelimesinin Türkçeye çevrildiğinde en uygun
    tabir: “bize hidâyet et” ifadesidir. Merhum Elmalılı’nın açıklamasına göre:
    “İhdinâ” kelimesini “göster” diye tercüme etsek, götürmek kalır. “Götür”
    deyince, letâfet kalır ve hiç biri tam anlamı ifade etmez. En uygunu Türkçeye
    de yerleşmiş olduğu şekliyle “bize hidâyet et” ifadesidir. Yani hidâyet, tek
    kelimeyle tam olarak tercüme edilemez.
    Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden bir kimseyle, bir rehber yardımıyla
    gideceği yeri, yönü rahatça tayin edip bulan kimse bir değildir. Bu
    bakımdan hidâyetin tam karşısına da şaşırmışlık, sapmışlık anlamına gelen
    “dalâlet” kavramının yerleştirildiği görülür. Çünkü her şey kendi zıddına
    nispetle daha gerçek mânâ ifade eder. O halde, insanı hayat çölünde ya da
    yolunda doğru istikamete götürecek, sapmalardan koruyacak yön tayin
    edici kılavuz nedir? Elbette ki Allah’ın hidâyeti (yol göstermesi)dir. “De ki:
    Hidâyet/doğru yola kılavuzluk; ancak Allah’ın hidâyetidir.”822 Yolun doğrusunu
    göstermek Allah’a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi
    hidâyete iletirdi.” 823
    822 6/En'âm, 71
    823 16/Nahl, 9
    • 305 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı olmaktır.
    Yalnız göstermek, dinin anladığı mânâda hidâyeti ifade etmez.
    Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin hidâyetinin bir parçasıdır.
    O yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların okuduğu Fâtiha sûresi 5.
    âyetindeki “ihdinâ” kelimesine, bazı müfessirler; “bize verdiğin hidâyette
    sebatımızı nasib et” anlamı vermişlerdir.
    “İhdinâ” derken hidâyetin yalnız ve yalnız Allah’a ait olduğunu bildiğimizi
    de itiraf etmiş oluyoruz. Allah (c.c.), Rasûlüne: “Sen sevdiklerine hidâyet
    veremezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet verir”824 buyurarak hidâyeti
    Rasûlü’nün bile veremeyeceğini bildirir.
    Peygamberler ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler.
    “Muhakkak sen Sırat-ı Mustakyım’e yol göstermektesin.”825 Rabbimiz vahiyle
    peygamberlerine yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında yürüyoruz.
    Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nuruna davet eder, yol gösteririz.
    Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar da nur vermiyor, sadece
    gözü perdelenenlerin nurunu açıyor. Hidâyet gönül işidir. Kişinin kafasına
    tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz. Böylesi hidâyete ermiş gibi görünür
    ama gönülden inkâr eder. Yine kişinin kafatası açılarak içinden iman
    sökülemez, o bir gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur.
    Bizim tebliğimiz bir kişinin hidâyetine sebep olursa bu bizim için yeryüzü
    dolusu altına sahip olmaktan daha hayırlıdır. Bu bize biraz ters gibi
    gelebilir. Ama yeryüzü, insan için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı insanın
    haksız yere akıtılmış bir damla kanına denk olmaz.
    Dinimizin insana verdiği değer bu!...
    Kur’ân-ı Kerîm’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi öldürenin
    bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken826 öldürülenin
    mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Hâlbuki uygar sayılan Avrupalının,
    Amerikalı’nın gözünde bir varil petrol, Hıristiyan olmayan milyarlarca
    insanlardan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı kulüpte, aynı
    pakt’ta olmamak için “Gazaba uğrayanların ve sapıkların yoluna değil” diyoruz.
    827
    824 28/Kasas, 56
    825 42/Şûra, 52
    826 [43] Maide 32
    827 Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
    • 306 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’da Hidâyet
    Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla beraber,
    aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en çok zikredilen kelimelerdendir.
    Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri
    Kur’an’da 317 yerde geçer.828 Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü
    “d-l-l” ve türevleri ise toplam 191 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet
    yaratan, istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir.
    Kur’an’a göre mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara
    olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
    828 A- Hidâyet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
    a. Hidâyet, Allah'tan korkanlar içindir: Bakara, 150.
    b. Hidâyeti Allah Verir: Bakara, 213, 272; A'raf, 30, 43; Nahl, 9; Sebe', 50; Müddessir, 55-56; İnsan, 29-30;
    Tekvir, 29.
    c. Allah, Kâfirlere ve Münafıklara Hidâyet Vermez: Bakara,264; Zümer,3; Münafıkun,6
    d. Allah'ın Muradı Hidâyettir: Nisa, 26; Yunus, 25; Hadid, 9.
    e. Allah, Dilediğine Hidâyet Verir: En'am, 39; Yunus, 25; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Hacc, 16; Nur, 35,
    46; Kasas, 56; Fatır, 8, 22; Şura, 13; İnsan, 30.
    f. Allah, Hidâyet Ettiği Kimsenin Göğsünü İslâm İle Açar: En'am, 125; A'raf, 179.
    g. Allah Dileseydi Bütün İnsanlar İman Ederdi: Yunus, 99-100; Ra'd, 31, Nahl, 9; Secde, 13.
    h. Allah'ın Hidâyet Ettiği Kimseyi Saptıracak Yoktur: Zümer, 37.
    i. İnsana Doğru Yol Gösterilmiştir: İnsan, 3; A'la, 3; Leyl, 12-14.
    j. İnsana Hayır ve Şer Diye İki Yol Gösterilmiştir: Beled, 10; Şems, 8.
    k. Hidâyette Olanlar: Bakara, 5; Necm, 30, 32.
    l. Hidâyete Ulaşmanın Yolu: Bakara, 186.
    m. Hidâyeti Kabul Edenler, Kendileri İçin Eder: Yunus, 108; İsra, 15; Meryem, 76; Neml, 92; Zümer, 41.
    n. Allah'ın Hidâyet Verdiği Kimseler Doğru Yoldadır: İsra, 97; Kehf, 17.
    o. Allah'ın Hidâyetine Tabi Olanlar: Taha, 123; Kasas, 85; Muhammed, 17; Müddessir, 55; İnsan, 29; Tekvir,
    27-28.
    p. Hidâyet Yolu, Allah Yoludur: Şura, 53.
    q. Hidâyet İçin Dua: Fâtiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf, 101.
    r. B- Dalâlet (Sapıklık) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
    s. Allah Dilediğini Saptırır: En'am, 39; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Fatır, 8.
    t. Allah'ın Saptırdığı Kimseyi Hiç Kimse Doğru Yola Getiremez: Nisa, 88, 143; Maide, 41, Ra'd, 33; Nahl, 37;
    İsra, 97; Kehf, 17; Hacc, 18; Nur, 40; Rum, 29; Zümer, 19, 23, 36; Casiye, 23; Zariyat, 9.
    u. Allah, Dalâlette (Sapıklıkta) Bırakmak İstediği Kimsenin Göğsünü Yukarı Çıkıyormuş Gibi Daraltır:
    En'am, 125.
    v. Dalâlette Olanları Allah Bilir: Necm, 30.
    w. Peygamberin ve Mü'minlerin Yolundan Ayrılanlar: Nisa, 115; Kasas, 85.
    x. Şeytanı Dost Edinenleri, Allah Dalâlette Bırakır: A'raf, 30.
    y. Allah'ın Saptırdığı Kimseler, En Büyük Zararda Olanlardır: A'raf, 178, 186.
    z. Dalâleti (Sapıklığı) Seçen, Kendi Aleyhine Seçmiştir: Yunus, 108; İsra, 15; Neml, 92; Sebe', 50; Zümer, 41.
    aa. Dalâletten Korunmak İçin Dua: Fâtiha, 5-7.
    • 307 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    1- Hidâyetin bütün mahlûkata şâmil olması. Bu, Allah’ın onlara akıl,
    zekâ ve zarûri bazı bilgiler ihsan etmesidir. 20/Tâhâ, 50 ve 87/A’lâ, 3 âyetlerinde
    bu tür hidâyetten bahsedilir.
    2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları, buyruğumuz
    ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık.”829 âyetinde
    olduğu gibi.
    3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidâyeti, onları
    bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah
    hidâyetlerini artırır.”830 “Allah, iman edenlere hidâyet etti.”831 âyetlerinde olduğu
    gibi.
    4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun ki, bizi
    buna hidâyet etti.”832 âyetinde olduğu gibi.
    İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet ve yolu tanıtmak
    sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e hitaben: “Muhakkak
    ki sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”833 “Her millet için hidâyet eden
    (yani, dâvet eden) vardır.”834 gibi âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir.
    Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür
    hidâyet çeşitlerine ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin”835 (Hitap özellikle
    Hz. Peygamber’edir) gibi âyetler işaret eder.
    Allah’ın; zâlimler, kâfirler, fâsıklar hakkında menettiğini bildirdiği her
    âyette, üçüncü nevi, yani “hidâyeti kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti”
    söz konusudur.
    Cennete koymak ve âhirette mükâfat vermekten ibâret olan dördüncü
    kısma giren hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir:
    829 21/Enbiyâ, 73
    830 47/Muhammed, 17
    831 2/Bakara, 213
    832 7/A'râf, 43
    833 42/Şûrâ, 52
    834 13/Ra'd, 7
    835 28/Kasas, 56
    • 308 •
    Ahmed Kalkan
    “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna şehâdet ettikten, kendilerine
    apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir topluluğa, Allah nasıl hidâyet
    eder?” 836 “Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet etmez.”837 “Onların hidâyetleri
    sana düşmez, fakat Allah dilediğine hidâyet eder.” 838
    Hâdî, câhiliyye devrinde, yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip varacakları
    yerlere götüren kimseye denilmektedir. Kur’an, sâlih amelle hidâyet
    arasında yakın bir münasebet olduğunu açıklar. Tevbe-iman-sâlih amel üçlüsünün
    neticesinde hidâyete ulaşılmaktadır.839 Başka bir ifadeyle hidâyet,
    tevbe-iman-sâlih amelin doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, iman ve sâlih
    amellerle olacağını şu âyette de görmekteyiz: “İman edenler ve sâlih ameller
    işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları hidâyete erdirir, doğru yola
    eriştirir.”840 Başka bir âyette de hidâyet ve ıslah arasında bir ilginin varlığı
    görülmekte olup şöyle buyrulmaktadır: “Onları hidâyete erdirir, doğru yola
    eriştirir ve durumlarını düzeltir.”841 Âyette doğru yola eriştirilen ve durumları
    düzeltilenler, sûrenin baş tarafında ifade edildiği gibi, iman eden ve
    sâlih amel işleyenlerdir. 842
    Hidâyet, Yön Bulmak; İman,
    Yönü Bulduran Kuvvet
    İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran
    kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle
    karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak
    yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an, yol konusu üzerinde çok durmaktadır.
    Kur’an’da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında
    nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
    Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi,
    hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye elverişlidir. Kalbin imanla küfürden
    birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icabeder. Hidâyeti
    836 3/Al-i İmran, 86
    837 2/Bakara, 258
    838 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199-200
    839 20/Tâhâ, 82
    840 10/Yûnus, 9
    841 47/Muhammed, 5
    842 Ömer Dumlu, Kur'ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi, D.İ.B. Y., s. 63-64
    • 309 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri
    Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur. Kullarından
    istediğine hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka insanları
    hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek
    hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz. Allah’ın
    saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
    Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allah Teâlâ’nın bir kulunda
    dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş
    olmasındandır. Yoksa, kul irâdesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe
    Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen
    belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ’sını bulur.” Nitekim, insanlarda hidâyet ve
    iman asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’î iradenin sû-i
    isti’mâlinden doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır.
    843 Sağırlıktır, dilsizlik ve körlüktür.844 Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak
    bir ticareti/kazancı845 istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar
    hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı
    olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.” 846
    Kaalû Belâ denilen bezm-i elestte, yani hilkat sabahında, ruhlar meclisinde
    Allah, hepimizden ahd ve misak aldı. O’nun huzurunda doğru yola
    gideceğimize hep bir ağızdan söz verdik. Gerçi biz bu mâcerayı hatırlayamıyoruz,
    ama onu Allah, kitabında bildirmiş, bu sûretle kat’i olarak mâlum
    olmuştur. Hatırlayamamak, inkâr vesilesi olamaz. Biz üç günlük kısa hayatımızda
    bile, nice mühim ve hayatî olayları unutup duruyoruz. İşte ezelî
    iman, Allah’ın bir hidâyeti ve bu mâceranın tatlı bir hâtırası ve insanlarda
    her türlü fazilet ve ahlâk sermayesidir. Dünyaya çıkma zamanı gelince her
    ruh için cismânî ve rûhânî kuvvetlerle mücehhez bir ceset bağışlaması,
    dünyaya kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi, dünyada gördüğü,
    işittiği, fikren mülâhaza ettiği her hâdisede bir hikmet dersi göstererek ezelî
    iman nurunu kuvvetlendirip parlaklığını arttırması, hep Allah Teâlâ’nın kat
    kat hidâyetleridir ki, kul, hidâyet istedikçe ve hidâyete uydukça Allah’ın hidâyeti
    de daima artar durur. “...Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize
    süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir.
    İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 847
    843 2/Bakara, 10
    844 2/Bakara, 18
    845 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11
    846 2/Bakara, 16
    847 49/Hucurât, 7; Ali Osman Tatlısu, Esmâü’l Hüsnâ Şerhi, Yağmur Y., s. 247-248
    • 310 •
    Ahmed Kalkan
    Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
    Fâtiha sûresinde “ihdinâ” (bize hidâyet et)”848 diye duâ ediliyor. Dalâlette
    bulunanların hidâyet istemesi, hidâyetin meydana gelmesini istemek;
    hidâyette bulunanların hidâyet istemesi de sebat ve hidâyet mertebesinde
    yükselmeyi istemek anlamındadır. Bizi hidâyet üzere sâbit kıl, hidâyetten
    ayırma demektir. Şu âyette buna benzer duâ ifadesi vardır: “Ey Rabbimiz,
    bizi hidâyete ulaştırdıktan sonra, kalplerimizi saptırma.”849 Nice âlim ve âbid
    vardır ki, onun kalbine küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hak’tan sapmış,
    ayağı kaymış ve dosdoğru yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca
    bir hayat önemlidir ama, müslümanca ölmek çok daha önemlidir.
    “Başka türlü değil, sadece müslüman olarak ölün”850 Biz, her an hidâyette kalabilmek,
    doğru yoldan sapmamak için Allah’ın yardımına muhtacız. Zaten
    sûredeki tüm cümleler istimrârı (devamlılığı) ifade etmektedir. Hamdler,
    sürekli O’na; ibâdetler, tâatler, ve duâlar da kesintisiz O’nadır.
    Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim, Peygamber
    ve Kitap’tır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz olarak bunlara
    sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle
    irtibatlı bulunmak, Peygamber’e bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar,
    o yolda kalmak için de önemlidir. Öte yandan müslüman daha ileriye,
    en ileriye tâliptir. Zarardan kurtulmak için, mü’minin iki günü birbirine
    denk olmamalıdır. İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli, hidâyet
    yolunda mesafe katetmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde yer almaya
    gayret etmelidir. İşte bu duâmızla biz, Rabbimiz’den hidâyetimizin artırılmasını
    da istiyoruz. 851
    Bu âyetten hemen önce “Ancak Senden yardım isteriz.” denilmişti. İşte,
    bu duânın nasıl yapılacağını göstermek için duâya başlanıyor: “Hidâyet eyle
    bizi doğru yola...” Bu talep ve duâ, istiânenin öneminin ve genişliğinin tatbik
    sahasını gösteriyor. Duâ ve isteğe ne sûretle başlayacağımızı, Allah’tan
    ne istememiz gerektiğini, bizim için en büyük ve en değerli şeyin ne olması
    gerektiğini öğretmek için böyle duâ etmemiz telkin edilmiş oluyor.
    848 1/Fâtiha, 6
    849 3/Al-i İmran, 8
    850 2/Bakara, 132
    851 Bak. 35/Fâtır, 32
    • 311 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “İhdinâ” (Bizi hidâyete erdir) ifadesi, ne istediğimizi anlatmaya yetebilirdi.
    Ama bununla yetinilmedi. Nereye hidâyet edilmesi, hangi yola Allah’ın
    bizi iletmesini istediğimiz de “es-sırâta’l-müstakîm” ifadelerinde açıklanmış
    oldu: “Dosdoğru yola. Öyle yol ki...”
    “Niçin “bana hidâyet et” değil de; “bize hidâyet et” diye çoğul edatı kullanıldı?”
    denilecek olursa, şöyle cevap verilir: Duâ, daha genel olduğu zaman,
    kabul edilmeye daha yakın olur. “Müslümanlar arasında duâsı kabul
    olunacak mutlaka birisi vardır. Allah, birisinin duâsını kabul edince, diğerlerinin
    duâsını geri çevirmez” denilmiştir. Peygamber Efendimiz, “Allah’a,
    kendisiyle isyan etmediğiniz dillerle duâ edin.” buyurdu. Sahâbe: “Yâ Rasûlallah,
    hangimizin öyle dili vardır?” deyince de, O: “Birbirinize duâ edersiniz.
    Çünkü sen onun lisanı ile, o da senin lisanınla Allah’a isyan etmemiştir.”
    buyurmuştur. Kul, sanki şöyle der: “Senin Rasûlünün ‘cemaat, birlik rahmet;
    ayrılık ise azabtır.’852 buyuruyor. Sana hamdetmek isteyince de, bütün
    hamdleri dile getirerek “el-hamdü lillâh” dedim. İbâdeti dile getirdiğimde,
    bütün herkesin ibâdetini dile getirerek “iyyâke na’büdü (ancak Sana ibâdet
    ederiz)” dedim. Yardım talebinde bulununca da, herkesin yardım talebini
    söyleyerek “ve iyyâke nesteıyn (ancak Senden yardım isteriz)” dedim. Şüphesiz
    hidâyeti istediğimde, onu herkes için isteyerek “ihdinâ (bize hidâyet
    ver)” dedim.” Ayrıca, çoğul zamiri kullanılan bu ifade tarzında, müslümanların
    cemaat halinde olmaları gerektiğine işaret vardır. Onlar toplu halde
    bir şeye karar verirlerse, bu doğru ve Allah katında değeri olan bir hüküm
    olur. Toplu haldeki bu müslümanlara Allah, yeryüzünü vâris kılıp, onları da
    yeryüzünde halifeler kılmıştır. 853
    “İhdinâ” derken, hidâyetin yalnız ve yalnız Allah’a ait olduğunu bildiğimizi
    de itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasûlüne: “Sen sevdiklerine hidâyet
    veremezsin. Ancak Allah, dilediğine hidâyet verir.”854 buyurarak hidâyeti
    Rasûlünün bile veremeyeceğini bildirir. Peygamberler ancak hidâyete vesile
    olurlar, insanlara yol gösterirler. “Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme yol
    göstermektesin.”855 Rabbimiz vahiyle peygamberlerine yol göstermiştir. Biz
    de o vahyin ışığında yürüyoruz.
    852 Ahmed bin Hanbel, Müsned, IV/278
    853 35/Fâtır, 39; 21/Enbiyâ, 105
    854 28/Kasas, 56
    855 42/Şûrâ, 52
    • 312 •
    Ahmed Kalkan
    Peygamberler ve onların tebligâtı hidâyettir. 856 Peygamberlerde örnekleşen
    hidâyeti elde etmenin bir niyet ve gayret ürünü olduğu da Kur’an tarafından
    beyan ediliyor. 857
    Peygamberlerce gösterilen hidâyete varışı engelleyen negativitelerin
    başında zulüm gelir. Kur’an birçok âyetinde “Allah zâlimlere hidâyet nasip
    etmez” diyor.858 Engellerden biri de nankörlüktür.859 Fısk (bozuk, rezil yaşayış)
    da hidâyete ulaşmayı engeller.860 Kur’an; yalancılık ve israfın da hidâyete
    varmayı engellediğini beyan ediyor. 861
    Kur’an, hidâyetle tebliğ (gerçeği duyurup göstermek) ilişkisi üzerinde
    ısrarla durmaktadır. Ve Kur’an’ın bu konuda açık beyanı şudur: Tebliğ bir
    cebrî (baskıya dayalı) hidâyet yolu değildir. O halde hiç kimse: “Şu benim
    gösterdiğim en doğrusudur ve bu yüzden sizi bunu kabule zorlayacağım”
    diyemez. Bu öylesine açık bir gerçektir ki, Son Peygamber’e bile: “Sana düşen
    sadece tebliğdir.” 862; “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin.” 863; “Sen insanları,
    imana girinceye dek zorlayacak mısın?” 864 denilebilmiştir.
    Allah, hidâyetini istediği kişiyi, İslâm’a ve huzura ısıtır, gönlünü bu işe
    çevirir. 865
    Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
    Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nûruna dâvet eder, yol gösteririz.
    Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar nur vermiyor, veremiyor;
    sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına vesile oluyor. Hidâyet
    gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz.
    Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür, ama gönülden inkâr eder. Yine, kişi-
    856 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; Âl-i İmrân, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46; 6/En’âm, 91, 154; 7/A'râf,
    154; 10/Yûnus 57, vs.
    857 29/Ankebût, 69
    858 bk. 3/Âl-i İmrân, 86; 5/Mâide, 51; 6/En’âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas, 50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7;
    62/Cumua, 5)
    859 bk. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
    860 bk. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkûn, 6
    861 bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
    862 Âl-i İmrân, 20
    863 28/Kasas, 56
    864 10/Yûnus, 99
    865 6/En’âm, 125; Kur’an’ın Temel Kavramları, s. 182
    • 313 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    nin kafatası veya kalbi açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidâyet bir
    gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim tebliğimiz, bir
    kişinin hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına sahip
    olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama, yeryüzü, insan
    için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı, insanın haksız yere akıtılmış bir
    damla kanına denk olmaz. Dinimizin insana verdiği değer bu!... “Kim, bir
    cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız
    yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı
    kurtarırsa, ihyâ ederse (hidâyetine vesile olursa) bütün insanları kurtarmış,
    ihyâ etmiş gibi olur.”866 Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir
    kişiyi öldürenin bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken867
    öldürülenin mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medenî zannedilen
    Avrupalının, Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan olmayan
    milyarlarca insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı
    zihniyet ve aynı paktta olmamak için “gazaba uğrayanların ve sapıkların
    yoluna değil” diyoruz. 868
    “Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra hidâyet edendir.”869 “Ne zaman
    Benden bir “hüdâ” gelir de, kim Benim “hüdâ”ma uyarsa, böyleleri için
    korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”870 Yeryüzündeki hayatında insanın
    önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan birisi, Allah’a giden yol,
    diğeri ise, Allah’ın yolu dışındaki sayısız yollar. Allah, yarattığı kullarına
    karşı son derece merhametli olduğu için, insanlara sürekli olarak “hüdâ”sını
    göndermiştir. Nitekim “hidâyet” kelimesinin bir anlamı “hediye”dir. Allah’ın
    insanlara yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle
    O’nun hediyesidir. İnsana düşen, Allah’ın hediyesini kabul etmektir.
    Bu hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından
    seçtiği elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini insan
    için yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda, yalnızca tutkuları
    peşinde koşan ve yeryüzünde fesat çıkaran insanın doğru yolu bulması için
    Allah, elçilerini gönderir ve onlarla beraber Kitap indirir.
    866 5/Mâide, 32
    867 5/Mâide, 32
    868 M. Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
    869 20/Tâhâ, 50
    870 2/Bakara, 38
    • 314 •
    Ahmed Kalkan
    Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
    İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah’ın yoluna girebilmesi için,
    öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek için çabalaması
    gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır. Böyle bir çabanın
    içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da elçilerinin çağrısıyla böyle
    bir çabanın içine giren insanlara, elçiler getirdikleri Kitab’ın âyetlerini
    okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk inananlar, şirkin kirlerine bulaşmamış
    ve şirkin yarattığı ortamdan son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır.
    Yani, Kur’an’ın deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör
    olmamış, bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş
    insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin her
    türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller ve kuruntular
    üzerinde bir ‘bilgi’ oluşturan ve bunu gerçek bilgi sanan insanların iman
    etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını süsler, onlara vaad eder,
    içlerine kuruntular eker. “Elbette Senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım’
    dedi; ‘onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara
    emredeceğim.’ (İblis) Onlara vaad eder, ümit verir.”871 İşte, şeytanın vaadine,
    verdiği ümitlere ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar
    ‘ölmüş’ insanlardır. Bunlar, fâsıktırlar, fâcirdirler... Elçilerin getirdiklerine
    inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de vazgeçirmeye çalışırlar.
    Onların bu durumuna, Kur’ân-ı Kerim’de “çok uzak bir dalâl” denir.
    İblisin temelde insanlar üzerinde bir hükmü yoktur. O sadece vaad
    eder; kuruntular ve ümitler verir. Ona uyanlar, aslında tutkularına, arzularına,
    hevâlarına uyanlardır. Böyleleri, kurdukları dünyalarını sürdürebilmek
    için birtakım putlar icat ederler. Bu putlar, bazı şekiller olabildiği
    gibi, özellikle günümüzde çok yaygın olduğu biçimiyle, aldatıcı birtakım
    “bilgi”ler, eğlenceler, şarkılar, sporcular, bilim, teknik, sosyal bilgiler, ilerleme,
    eğitim, medeniyet, kültür, çağdaşlık gibi kelimeler de olabilir. Bunlar,
    Allah’la ilişki koparılarak değerlendirildiğinde; Allah’ın yolundan sapmış,
    tutkularına köle olmuş insanların, başkalarını da saptırmak için icat ettikleri
    putlara dönüşür. 872
    871 4/Nisâ, 118-120
    872 Bak. 14/İbrahim, 35-36; 25/Furkan, 17-18
    • 315 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Öte yandan, şirkin yol açtığı ortamdan memnun olmayan ve çıkış yolu
    arayan insanlar dalâl içinde olmalarına rağmen, elçilerin okuduğu âyetlerle,
    kalplerindeki kirleri gidermeye girişirler, tezkiyeye başlarlar. Bu şekilde
    arınmaya koyularak hüdâya tabi olmak isteyenlerin bu çabasına “ihtidâ”
    denilir. (İhtidâ etmediği halde, böyle görünen dönmeler vardır. Sabataycılar
    da denilen bu dönmeler -avdetîler- 2. Meşrûtiyet döneminde ve T.C.’de
    etkin faâliyetlerde bulunmuşlar, Osmanlı’nın ve müslümanların başını çok
    ağrıtmışlardır. Özellikle Selanik, dönmeleriyle meşhur idi. Hâlâ Hâriciye’de
    ve basında dönmelerin ciddi etkinlikleri vardır.) İhtidânın başlangıcı elçilere
    ve Allah’tan getirdiklerine inanmak ve okudukları âyetlerle kalplerini
    arıtma uğraşısı içine girmektir. “Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ettilerse,
    şüphe yok, ihtidâ etmişlerdir.”873 “Eğer müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe
    yok, ihtidâ etmişlerdir.”874 Beri taraftan, elçilerin çağrılarına kulak vermeyip
    uzak bir dalâl içinde olanların peşinden gidenlerin, kendilerini dalâlete
    sürükleyenlere karşı tavırları şöyle anlatılır: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği
    gün, “keşke” derler, Allah’a itaat etseydik, Rasûl’e itaat etseydik! Rabbimiz,
    doğrusu biz efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar
    yolu saptırdılar.” 875
    Kalplerini arıtanlar; Allah’a yapışır, Rasûllerin öğretilerine kulak verir
    ve bu öğretiler üzerinde gitmeye, hayatlarını sürdürmeye çalışırlarsa, Allah
    da onların hidâyetini artırır, onları sırât-ı müstakîmde sâbitleştirir. “Allah,
    İhtidâ edenlerin hidâyetlerini artırdı ve onlara takvâlarını verdi.”876 İhtidâlarında
    sâbit olup, imanlarından dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların
    sonunda kalpleri de hidâyete erer. Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle
    hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidâyet bulmuş demektir. “Kim
    Allah’a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir.”877
    Allah’ın hidâyete erdirdiği insanlar, yine İblis’in iğvâlarına kapılıp dalâlete
    düşebilirler. Dalâlet, doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır; İster bilerek,
    ister bilmeyerek, ister unutarak, ister kasten olsun. Sırât-ı müstakîmde
    olmamak veya sırât-ı müstakîmi bilmemek de dalâlettir.
    873 2/Bakara, 137
    874 3/Âl-i İmran, 20
    875 33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bak. 7/A'raf, 38-39
    876 47/Muhammed, 17
    877 64/Teğâbün, 11
    • 316 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet vermediğine
    kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidâyet
    üzere olacağını söylemektedir.878 Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi,
    Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur. “De ki: Ey insanlar, size
    Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtidâ eder, doğru yola giderse, kendi
    lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet içinde olursa, saparsa; kendi
    aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim.”879 “Allah kimi saptırırsa,
    artık onu hidâyete, doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz.” 880
    Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur. Fakat Rasûller
    Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları Allah’ın yoluna yönelticidirler.
    Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah’ın
    elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidâyet veremez.
    Allah’ın izniyle insanlar hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde
    İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler
    içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama, yine, insanı sapıklığa iten Allah’tır;
    yani, nihai belirleyici O’dur. İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani
    Allah, İblisin vaadlerine kanarak, tutkularına esir olan insanları, kendileri
    istedikleri ve o yöne yöneldikleri için saptırır. İnsanları doğruya yönelten,
    yani hidâyete götüren imamlar olarak Rasûller göndermesi, temelde yine
    Allah’ın hidâyet etmesi olduğu gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır;
    yani, Allah insanın gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için
    gerekli her türlü şartı yaratır; sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları
    hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de kendi hallerine bırakır:
    “Onları (elçileri) emrimizle hidâyete götüren imamlar kıldık.” 881
    “Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme ihtidâ ettirirsin.”882 Buna karşılık;
    “Muhakkak sen, sevdiğine hidâyet edemezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet
    eder.” 883
    878 Örnek olarak bak. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ,
    52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
    879 10/Yûnus, 108
    880 13/Ra'd, 33
    881 21/Enbiyâ, 73
    882 42/Şûrâ, 52
    883 28/Kasas, 56
    • 317 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Sen, görmüyorlarsa, körlere hidâyet mi vereceksin?” 884
    “Yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
    885
    Dalâlet, “an” harf-i cerriyle kullanıldığında “yitmek, yok olup gitmek”
    anlamlarına gelir. Kâfirlerin dünya hayatındaki amelleri, küfürleri, iftiraları,
    hepsi âhirette kendilerinden sıyrılıp gidecektir. Böylece onların hiçbir
    değerlerinin olmadığı anlaşılacak ve kendilerine hiçbir bakıma yarar getirmeyecek,
    tam tersine zarar verecektir. Dünya hayatında Allah’a koştukları
    eşler de, aynı şekilde kendilerinden kaybolup gidecektir: “Uydurdukları
    şeyler kendilerinden kaybolup gitti.” 886
    Kur’an’ı başından başlayarak okuyan kimsenin, Yüce Allah’tan ilk isteği
    hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir: Hidâyeti isteyene
    “işte Kur’an!”887 denilmektedir. Dosdoğru yol, hidâyet Kur’an yoludur.
    Hidâyette Kulun Rolü
    Kur’an’ın tamamını dikkatlice okumayanlar yüzeysel bir bakış açısıyla
    kaderci bir anlayışa kapılır ve hidâyetin, kişinin hiçbir etkisi olmadan,
    tamamen Allah tarafından takdir edildiğini zannederler. Kuşkusuz Allah’a
    inanan her mü’min Allah’ın iradesinin her türlü iradenin üstünde olduğuna;
    Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel bulunamayacağına kesin
    olarak inanır. İnsan da diğer yaratıklar da Allah’a muhtaçtırlar. Yaratıkların,
    kendilerinden kaynaklanan hiçbir şeyi yoktur. Organları da, fiilleri de,
    yararlandığı şeylerin hepsi de Allah tarafından yaratılmıştır. Hidâyeti de
    veren O’dur. Ancak, hidâyeti dileyen bir kimseye Allah engel olur ve onu
    sapıklıkta kalmaya zorlar mı? Ya da hidâyeti bulmak istemeyeni Allah zorla
    hidâyete sürükler mi?
    Daha açık bir ifade ile, Yüce Allah, kulları arasında ayırım yaparak kimilerini
    kayırır ve kimilerini cezâlandırmak için başka şeylere yönelir mi?
    Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel olamayacağına kesin olarak ina-
    884 10/Yûnus, 43
    885 6/En'âm, 116
    886 6/En'âm, 24; 10/Yûnus, 30; A. Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 141-142
    887 2/Bakara, 2
    • 318 •
    Ahmed Kalkan
    nan mü’min, durup dururken Allah’ın, kulları arasında bir ayırım yapmadığına;
    O’nun âdil olduğuna da kesin olarak inanır. “Kim yararlı iş işlerse
    kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara karşı
    zâlim değildir.” 888 “Bu, yaptığınızın karşılığıdır. Yoksa Allah, kullara asla
    zulmetmez.” 889
    Aslında Allah, hidâyeti, bir bakıma yaratılışla iç içe ve her bir canlıya
    kendisine özgü bir tarzda vermiştir. “O, her şeyi ölçüyle yapıp, yol göstermiştir.”
    890 Böylece her canlının kendine has yolda ilerlemesiyle, kâinatın
    sistemi bozulmadan devam etmektedir. İnsana gelince, o diğer canlılardan
    daha farklı bir konumdadır. Çünkü Allah, ona bir değil; iki yol göstermiş
    ve onu irâde hürriyeti içerisinde imtihan etmek istemiştir: “Biz ona eğri ve
    doğru iki yol göstermedik mi?” 891
    Böyle geniş bir serbestliğe sahip olan insan soyunun, doğru yolu çeşitli
    sebeplerle bulanık görmesi ya da yolunu şaşırması tehlikesine karşı -ki bu,
    insanlık tarihi boyunca sürekli vuku bulmuştur.- Allah sürekli elçiler göndererek
    kendi doğru yolunu, yönünü insanlığa göstermiştir. İnsanlar ise
    elçilerle gelen bu yol pusulasına karşı olan tavırlarına göre; ya doğru yolda,
    ya da yanlış/eğri yolda hayatlarını tüketmektedirler. Bu durum, yeryüzü
    sisteminin Allah tarafından alabora edilip ortadan kaldırılacağı ve yerine
    bu dünyadaki yol tercihinin cevabını oluşturan yeni bir düzen oturtulacağı
    Kıyâmet saatine kadar da devam edecektir. Çünkü Allah insanları bu konuda
    serbest bırakmıştır. Aksi takdirde insanın diğer varlıklarla farkı kalmazdı.
    “Bize düşen, yalnızca yol göstermektir.” 892
    Kur’an’ın insanlara verdiği en büyük ders tevhiddir. Tevhid, yâni Allah’ın
    birliği... Ne zâtında, ne sıfatlarında, ne mülkünde ne icraatında ortağı
    bulunmaması. Kur’an’ın bu dersini dinleyenler, putları bırakmış Allah’a
    dönmüş, teslisi (üç ilâh safsatasını) atıp tevhide ermişlerdir.
    Fâtiha’nın ilk âyetinde “Allah’ın bütün âlemlerin Rabbi” olduğu haber
    verilir. Sema ve arz birer âlem olduğu gibi, dünya ve âhiret, gece ve gündüz,
    canlılar ve cansızlar da ayrı birer âlem... Keza, her bir insan, hayvan ve bitki
    888 41/Fussılet, 46
    889 3/Âl-i İmran, 82
    890 87/A'lâ, 3
    891 90/Beled, 10
    892 92/Leyl, 2; Kur'an Okulu 2, Hanif Y. s. 92
    • 319 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    de birer küçük âlem. Bütün bu âlemlerin başlangıçlarını, ilk tohumlarını
    yaratan ve onları rahmet ve hikmetiyle, irâde ve kudretiyle safha safha terakki
    ettirerek son ve mükemmel şekline erdiren Allah’tır. Bütün bu âlemler
    O’nun mülkü olduğu gibi, onlarda cereyan eden her türlü hâdiseyi, ister
    hayır, ister şer olsun, yaratan da O’dur.
    Zeminin yüzünde gece ve gündüzü O yarattığı gibi, gözlerde, uykuyu
    ve uyanıklığı ve nihayet insan kalbinde dalâlet ve hidâyeti yaratan da O’dur.
    Zira, O’ndan başka yaratıcı yoktur.
    Basar, yâni gözün görmesi gibi, basiret de Allah’ın büyük bir ihsanı.
    Birincisi ile insanın maddî gözü açılıyor ve insan dağlarla, ovalarla, yıldızlarla
    münasebet kuruyor. Diğeri ile de insanın kalp gözü açılıyor. Maddî
    olmayan o göz ile, maddeden münezzeh olan Allah’ın varlığı görülüyor ve
    O’na iman ediliyor. Ve kalp kâinatı çok gerilerde bırakacak bir vüs’ate, bir
    genişliğe kavuşuyor.
    İşte, gözde görmeyi yaratmak Allah’a mahsus olduğu gibi, kalpte imanı
    ve hidâyeti yaratmak da yine O’na mahsus. O halde Allah’ın dilediğine hidâyet
    vereceğine dair âyetleri okurken, öncelikle meselenin tevhid yönünü
    dikkate alacak, her hayır gibi hidâyetin de O’nun elinde olduğuna iman
    edeceğiz.
    “Doğrusu, lütuf muhakkak Allah’ın elindedir. Onu dilediğine verir. Ve
    Allah Vâsi’dir, Alîm’dir.” 893 Âyetin sonunda Vâsi’ ve Alîm isimlerinin zikredilmesi
    ne kadar mânâlıdır. Evet, Allah Vâsi’... Yâni O’nun rahmeti, ilmi,
    inâyeti insan idrâkinin kavrayamayacağı kadar geniş ve her şeyi kaplamış...
    Ve O, her şeyi hakkıyla bilen mutlak Alîm. Öyle ise lütfu, ihsanı, keremi ve
    hidâyeti kime vereceğini O bilir. Bu veriş rastgele değil, bir ilim ve hikmet
    iledir. Bu hakikati ders veren bir diğer âyet: “Doğrusu sen sevdiğine hidâyet
    veremezsin. Fakat Allah kimi dilerse ona hidâyet verir. Ve hidâyete erecekleri
    en iyi O bilir.” 894
    Evet, bizim başka varlıklar hakkındaki bilgimiz çok sınırlı... Canlı ve
    cansız her şey bütün faaliyetlerini Allah’ın ilim ve murakabesi altında sürdürüyor.
    Şu uçan kuşu seyredelim. Kim bilir yuvasından nasıl bir his ile
    893 3/Âl-i İmrân, 73
    894 28/Kasas, 56
    • 320 •
    Ahmed Kalkan
    ayrılmıştı... Şimdi havada süzülürken nasıl bir zevk ve huzur duyuyor?
    Uçuşan diğer kuşları hangi gözle seyrediyor? Yerdeki binaları, insanları,
    arabaları nasıl değerlendiriyor? Acaba karnı ne derece tok yahut aç? Akşam
    yaklaşınca, yuvasına doğru yol alırken hangi hislerle dolu olacak? Yuva
    yaptığı çatıyı gördüğünde içinden neler geçecek? O günkü mesaisini bitirmiş,
    diğer kuşlarla havada son birkaç tur daha atarken o küçük ve temiz
    kalbi nasıl bir hazla dolacak? Bunlar ve benzeri nice haller o kuşun ruhunu
    sarmış durumda. O, kendi iç âleminin bütün incelikleri ile ancak ve ancak
    Yaratıcısı’nın, Rabbinin nazarı, himayesi, rahmeti ve murakabesi altında...
    Bir ceylan, bir kelebek, bir karınca bu kuştan farklı mı? Her biri kendi
    âleminde ayrı bir ömür sürmekte... Bedeni, kâinatla irtibat kurarken, ruhu
    ve hissiyatı, bilemeyeceğimiz bir keyfiyetle, Allah’a teveccüh ve tevekkül etmekte...
    Bir de şu taksi şoförünü düşünelim. Kim bilir nereye gidiyor? Hangi
    derdin sahibi? Hangi hedef için yanıp tutuşuyor? İleride neler almayı plânlıyor?
    Yoksa sürdüğü arabanın taksitlerinin çilesini mi çekmekte? Beden
    sıhhati nasıl? Ruh huzuru ne âlemde? Düşkünlere karşı kalbi katı mı, yumuşak
    mı? Rabbine teveccühü ne derece? Nefsine ne ölçüde güveniyor?
    İnsan durmadan düşündüğüne göre, geçmiş günlerde neler düşündü ve şu
    anda ne düşünüyor?
    İşte meçhûlümüz olan böyle sayısız meseleler onun hususî dünyasını
    meydana getirir. Biz o dünyanın cahiliyiz, Allah ise mâliki ve âlimi.
    İşte kullarını böyle her halleri ile bilen Allah, hidâyete erecekleri de en
    iyi Kendisinin bileceğini yukarıdaki âyetle haber veriyor.
    Hidâyet ve dalâletle İlgili âyet-i kerimeler bir yönüyle de mü’minin
    ruh terbiyesi ile ilgili... Bilindiği gibi mü’minin ruhu havf ve recâ (korku ile
    ümit) sınırları arasında terakkisini sürdürür. Bu sınırları tecavüz ettiğinde
    zarara düşer yahut mahvolur. Havf, Allah’tan korkma, O’nun azabından
    kendini kesin şekilde emin bilmeme hâli... Recâ ise, Allah’ın rahmetinden
    daima ümitvar olma, günahlarının O’nun affını hiçbir zaman aşamayacağını
    düşünerek yeise, ümitsizliğe düşmeme durumu.
    Kur’ân-ı Kerim, “Allah’ın dilediğini dalâlete götürebileceğini” beyan
    etmekle mü’mine, yaptığı iyi amellerle övünmemesini ve onlara güvenme•
    321 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    mesini öğüt verir. Diğer taraftan, kötü halleri ve günahları için de yeise
    düşmemesini, “Allah’ın dilediğini hidâyete/doğru yola sevk edebileceğini”
    hatırlatır.
    Konunun bir de kader yönü var. Ona da kısaca temas edelim: Bir âyet
    meali: “Bir de müşrikler (Allah’a eş koşanlar) dediler ki: Allah dileseydi ne biz
    ne de atalarımız O’ndan başka hiçbir şeye tapmazdık. Ve O’nsuz hiçbir şeyi
    haram kılmazdık. Kendilerinden öncekiler de böyle yapmışlardı. Buna karşı
    peygamberin vazifesi ancak açık bir tebliğ değil mi?” 895
    “Her şeyin kader ile takdir edildiği” bir hakikat. Ama, bu takdir edilenlerden
    birisi de insana cüz’î irâde verilmesi ve onun emir ve yasakları işlemekte
    serbest bırakılması... Bu da bir takdir... Buna göre, insan ister İbadet
    etsin, ister isyan yolunu tutsun, her İki halde de kader dairesi içinde... Bu
    incelik, çoğu zaman gözden kaçıyor yahut yeterince anlaşılmıyor.
    Cenâb-ı Hak, taşların cansız, bitkilerin yarı canlı olmalarını dilemiş;
    hayvanlar âlemini ise his dünyasına kavuşturmuş. Bunların hepsi kader dairesinde...
    İnsana gelince, onu mahrukatı içinde en güzel şekilde yaratmış...
    Ona akıl, kalp, vicdan gibi nice ihsanlarda bulunmuş ve onu bir imtihana
    tâbi tutmuş... Kendisine birtakım emirlerde bulunmuş ve önüne bir takım
    yasaklar koymuş. İnsanı bu emir ve yasaklara uyup uymamakta serbest bırakmış.
    Dilemiş ki, bu hürriyet içinde, gaflete dalmayan ve Rabbini unutmayan
    kullarına, meleklerden daha üstün dereceler versin ve onları ebedî
    saâdetlendirsin. Nefis ve şeytana tâbi olarak Rabbini unutanları ise azabına
    uğratsın. İşte bu da bir takdirdir. Bu takdire karışmak kula yaraşmaz.
    “Allah dikseydi bütün insanları hidâyete erdirirdi” sorusunu başka sorular
    da takip eder. Meselâ, “Allah dileseydi bütün cansızları yarıcanlı yapabilirdi”
    yahut “Allah dileseydi bütün ağaçlara görme, işitme verebilirdi”
    veya “Allah dileseydi bütün hayvanları akıllı yaratabilirdi” gibi... Elbette,
    Allah, dileseydi bütün bunları yapabilirdi. Ama dilememiş...
    İnsan nevini, hepsi itaat üzere olan meleklerden ayrı bir mahiyette yaratmayı
    dilemiş ve öyle yaratmış. Müşriklerin iddiasının zikredildiği aynı
    sûrede şu âyet-i kerime de yer alıyor: “Allah dileseydi elbette hepinizi binek
    ümmet yapardı. Fakat, O dilediğine dalâlet, dilediğine hidâyet verir ve mu-
    895 16/Nahl, 35
    • 322 •
    Ahmed Kalkan
    hakkak surette hepiniz bütün yaptıklarınızdan sorumlu tutulacaksınız.”896 Bu
    âyet-i kerimede birçok ders bir arada veriliyor: Allah, insanları melekler
    gibi bir tek ümmet olarak yaratmayı dilememiş. Allah’ın irâdesi mutlak...
    Ve insan bütün yaptıklarından sorumlu...
    İnsan Allah’ın takdir sahasında ileri geri konuşarak haddini tecavüz
    edeceğine, kendi irâdesine bırakılan işleri, istikamet üzere yapmaya çalışmalı...
    Zira, o ancak bunlardan sorumlu...
    “Şüphesiz Allah dilediğini saptırır. Dilediğini de hidâyete eriştirir. (Ey Resulüm)
    Artık onlara üzülerek kendini harab etme. Allah onların yaptıklarını
    şüphesiz bilir.”897 Hidâyete erecekleri de dalâlete düşecekleri de en iyi Allah
    bilir... “Hâdî”, Cenâb-ı Hakk’ın bir ismi. “Hidâyeti yaratan, doğru yolu gösteren
    ve insanı o yolda muvaffak kılan” mânâsına geliyor...
    Taşlara göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyet yaratmıyor.
    “Kalpleri Allah ‘ı anmak hususunda katılaşmış olanlara yazıklar olsun. İşte
    bunlar apaçık dalâlettedirler (sapıklıktadırlar).” 898
    Kulun kendi cüz’î irâdesini hayra yahut şerre yöneltmesi ile kalbinde
    hidâyet yahut dalâlet yaratılıyor. Bu hakikati, hiçbir vesveseye fırsat vermeyecek
    kadar açıkça ders veren bir âyet-i kerime: “Muhakkak ki, Allah,
    bir kavme verdiğini, onlar nefislerindekini bozmadıkça, değiştirmez.” 899 Bir
    başka âyet: “Onlar öyle kimselerdir ki, hidâyet karşılığında dalâleti (sapıklığı)
    satın almışlardır. Ticaretleri kendilerine bir kazanç sağlamadığı gibi, doğru
    yolu da bulamamışlardır.” 900 Bu âyet-i kerimeden kulun, dalâlete kendi irâdesiyle
    müşteri olduğunu açıkça anlıyoruz.
    Hidâyet ve dalâletle ilgili âyetlerin her birinde bu hakikati görebiliriz.
    Bunlardan bir kısmını zikredelim:
    “Allah zâlimler topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 901
    896 16/Nahl, 93
    897 35/Fâtır, 8
    898 39/Zümer, 22
    899 13/Ra'd, 11
    900 2/Bakara, 16
    901 2/Bakara, 258
    • 323 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Allah kâfirler topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 902
    “Allah fâsıklar topluluğunu hidâyete eriştirmez.” 903
    Bu üç âyet-i kerimeden kalpte dalâlet yaratılmasının üç sebebini öğreniyoruz.
    Hepsi de insanın kendi irâdesiyle ilgili: Zulüm, inkâr ve fısk.
    Bir diğer âyet-i kerime : “... İnkâr edenler ise, ‘Allah bu misâlle neyi murad
    etti?’ derler. O, bu misâlle birçoğunu saptırır, birçoğunu da doğru yola
    getirir. Onunla saptırdığı ancak fâsıklardır ki, onlar Allah ‘a olan ahitlerini
    kabulden sonra bozarlar; Allah’ın birleştirilmesini buyurduğu şeyi ayırırlar
    ve yeryüzünde bozgunculuk yaparlar.”904 Bu âyet-i kerimelerden de, dalâlete
    düşen fâsıkların üç sıfatını öğrenmiş bulunuyoruz.
    Hidâyete gelince o, Allah’ın büyük bir İhsanı olmakla beraber, buna
    mazhar olmak da bazı şartlara bağlı. Bu şartların birincisi:
    “Bu, doğruluğu şüphe götürmeyen ve müttakîlere, Allah’a karşı gelmekten
    sakınanlara doğru yolu gösteren (hidâyet kaynağı) bir kitaptır.”905 âyet-i
    kerimesiyle “ittika” yâni “Allah’a karşı gelmekten sakınma” olarak beyan
    ediliyor.
    “De ki, hakikaten Allah dilediğini şaşırtıyor, kendisine gönül verene de
    hidâyet buyuruyor.”906 âyetinde de hidâyet için kulun Hakk’a gönül vermesi,
    cüz’î irâdesini hayra sarfetmesi şart koşuluyor.
    Hidâyet ve dalâlete dair bütün âyetler Allah’ın Rahmân ve Rahîm olduğu,
    Kur’ân-ı Kerim’in muttakîlere hidâyet olmak üzere inzal edildiği ve
    Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.) âlemlere rahmet olarak gönderildiği göz
    önüne alınarak mütalâa edildiğinde, meselenin hiç de itiraza veya istismara
    elverişli olmadığı açıkça görülecektir. 907
    902 2/Bakara, 264
    903 9/Tevbe, 24
    904 2/Bakara, 26-27
    905 2/Bakara, 2
    906 13/Ra'd, 27
    907 Alaaddin Başar, Nur’dan Kelimeler, s. 118-125
    • 324 •
    Ahmed Kalkan
    Hidâyet Türleri
    İnsanda üç çeşit hidâyet vardır. Bunlardan birincisi içgüdüdür. Hayatının
    ilk safhasında sadece içgüdüler ona kılavuzluk eder. İkinci safhada beş
    duyu devreye girer. Ancak içgüdü hidâyeti de devam eder ve içgüdü yanıldığında
    duyuların hidâyeti onları düzeltir. Üçüncü hidâyet ise, muhakeme,
    yani akıl hidâyetidir. Akıl, içgüdülerle duyuların yanılgılarını düzeltir ve
    onlara hakemlik yapar. İnsanı diğer hayvanlardan ayıran, bu hidâyete sahip
    olmasıdır. Acaba akıl hidâyeti yanıldığında hangi hidâyet insana kılavuzluk
    eder? Akıl da yanılabilir. Çünkü akıl, insana kılavuzluk ederken ilk iki hidâyetin
    topladıkları malzemeyi kullanır. Bu sebeple eksik malzeme her zaman
    için sözkonusu olabilir ve akıl hidâyeti yanılabilir. Ayrıca insan; sevgi, kin
    ve nefret gibi duyulara da sahiptir ve aklın muhakemesine bunlar olumsuz
    etkilerde bulunabilirler. İşte bu sırada, yanılmaz ve mutlak doğru olan hidâyet
    gündeme gelir ki o da “vahiy”dir. Fâtiha sûresinde, kulun Allah’tan
    istediği hidâyet, işte budur. 908
    Kur’an’ın bizden istediği, peygamberlerin kişiliğinde örnekleşen hidâyeti
    izlememizdir. Peygamberler ve onların tebliğatı hidâyettir.909 Peygamberlerde
    örnekleşen hidâyeti elde etmenin bir niyet ve gayret ürünü olduğu
    da Kur’an tarafından beyan ediliyor. 910
    Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak
    Hidâyeti bulup o yolda yürüyen insanın, başkalarına bu hidâyeti ulaştırmak
    istememesi, elinde bulunan imkân ve fırsatları değerlendirmemesi,
    bir insanlık suçudur, büyük bir cinâyettir. Komşumuzun evi yanarken, yangını
    söndürme gücümüz olduğu halde seyirci kalmak ne ise; hatta ondan
    da daha kötüdür, cehenneme aday inanç ve yaşayışlara tepkisiz ve pasif bir
    seyirci kalmak. Hidâyete dâvet etmediğimiz yakınlarımız ve ilişkide olduğumuz
    insanlar, yarın yakamıza yapışıp bizden dâvâcı olabilirler endişesi
    ile, başkalarına mesajı ulaştırmaya çalışmak zorundayız. 911
    908 Sait Şimşek, Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y., s. 56 vd.
    909 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; 3/Âl-i İmran, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46; 6/En'âm, 91, 154; 7/A'râf,
    154; 10/Yûnus, 57...
    910 29/Ankebût, 69
    911 bak. 33/Ahzâb, 67
    • 325 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    İslâm’ın hidâyet yolunu gizleyip açıklamayanlar, Kur’an’da şöyle uyarılır:
    “İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti, biz insanlara Kitapta açıkladıktan sonra
    onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder. Hem de bütün lânet edebilenler
    lânetler. Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah’ın indirdiğini
    açıklayanlar müstesnâ. İşte onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri
    çokça kabul eden ve çok merhamet edenim.” 912
    Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak
    Kimlerin doğru yolu bulduğu, kimlerin de yolu kaybedip şaşıranlar
    olduğu sorusu, bizim için önemli olmalıdır. Cevabını âyetlerden bulalım:
    “Allah, insanların bir bölümünü doğru yoluna eriştirdi. Fakat bir kısmı da şaşırmışlığı/
    sapkınlığı hak etti. Çünkü bunlar, saptırıcıları Allah’tan başka veli
    edinmişler ve kendilerini doğru yolu bulmuş sanmışlardı.”913 Bu âyette dikkati
    çeken nazik bir nokta var; o da, insanların bulundukları yolun doğru ya
    da eğriliği hakkında yanılabilecekleridir. Bu konuda yegâne ölçünün Allah
    tarafından belirlendiği, dolayısıyla ancak Allah’a; yani O’nun indirdiklerine
    uymakla bu problemi çözebilecekleri gerçeğidir. Buna da, tahmin etmekle
    değil; görüp duyduklarını, bildiklerini tahkik ederek, doğruyu, güzeli arayıp
    tâbi olmakla ulaşılabileceğini Rabbimiz bildiriyor: “Sözü dinleyip de
    en güzeline uyanlar, işte onlar Allah’ın kendisine yol gösterdiği kimselerdir
    ve onlar, temiz akıl sahipleridir.”914 Bir de bunun karşıtına bakalım: “Onlar
    sadece zanna ve nefislerinin arzusuna, canlarının istediğine uyarlar; oysa,
    andolsun ki onlara Rablerinden hidâyet edici, yol gösterici gelmiştir.”915 “Hevâ
    ve hevesini ilâh edinen, bir ilim üzerine (bilgisi olduğu halde) Allah’ın dalâlette,
    şaşkınlıkta bıraktığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği
    kimseyi gördün mü? Artık onu Allah’tan başka kim yola getirebilir? Siz, yine
    de öğüt alıp düşünmüyor musunuz?” 916
    912 2/Bakara, 159-160
    913 7/A'râf, 30
    914 39/Zümer, 18
    915 53/Necm, 23
    916 45/Câsiye, 23
    • 326 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın hidâyet verdiği kimseler de şunlardır: “Allah, kendi rızâsını
    gözetenleri onunla (Kur’an’la) kurtuluş yollarına ulaştırır. Onları izniyle karanlıklardan
    aydınlığa çıkarır ve yol gösterir.”917 “Bunlar, namaz kılan, zekât
    veren ve âhirete de tam olarak iman eden mü’minlere yol gösterici kılavuz
    ve müjdedir.”918 “İman edenleri ve sâlih amel işleyenleri, imanlarına karşılık
    Rableri doğru yola eriştirir.”919 “Güven, iman edip imanlarına zulüm katmayanlarındır.
    İşte onlar, hidâyete eren, doğru yolu bulanlardır.”920 Dikkat
    edilecek olursa, Allah’ın hidâyeti insana içten bir güç olarak verilmesine
    karşılık ilk adım insan tarafından atılmalıdır. Bu tercihe göre Allah, insanı
    fert ve toplum olarak denemekte, sonuçta ona yol göstermekte, ya da
    şaşkınlık içinde bırakmaktadır. Burada hidâyet üzerinde ve sapıklık içinde;
    daha doğrusu hidâyete lâyık olup olmama hakkındaki bilgilerimizi özetleyecek
    olursak, sapıklık nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
    Allah’ın bazı kimselere hidâyeti nasip etmemesinin sebeplerinin başında
    zulüm gelir. Kur’an, birçok âyetinde “Allah zâlimlere hidâyet nasip
    etmez.” diyor.921 Saptırıcıları veli/dost edindiği halde, kendini doğru yolda
    sanmak;922 hevâ ve hevesine uymak, zevklerine göre yaşamak;923 Allah’ı
    zikirden, anmak, hatırlamak ve düşünmekten yüzçevirmek;924 dünya hayatından
    başka bir beklentisi olmamak;925 babalarını, atalarını üzerinde
    bulduğu dini ve din anlayışını körü körüne sürdürmek;926 zâlimlerden ve
    nankörlerden olmak;927 iman edip peygamberlerin hak olduğuna şâhit olduktan
    ve kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr etmek.928 Hidâyetin
    önündeki engellerden biri de nankörlüktür. 929
    917 5/Mâide, 16
    918 27/Neml, 2
    919 10/Yûnus, 9
    920 6/En'âm, 82
    921 Bak. 3/Âl-i İmran, 86; 5/Mâide 51; 6/En'âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas, 50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7;
    62/Cum'a, 5
    922 7/A'râf, 30
    923 45/Câsiye, 23
    924 59/Haşr, 19
    925 2/Bakara, 200
    926 2/Bakara, 170
    927 3/Âl-i İmran, 86
    928 3/Âl-i İmran, 86
    929 Bak. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
    • 327 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Fısk (fâsıklık, yani bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete erişmeyi engeller.930
    Kur’an, yalancılık ve israfın da hidâyete ulaşmayı engellediğini beyan ediyor.
    931 Şeytana tâbi olmak,932 Peygamber’in yolundan ayrılıp başka yollara
    uymak,933 Allah’tan korkup çekineceğine başka varlıklardan korkup çekinmek,
    934 bütün bunlar hidâyetin engellerindendir.
    Bunlara mukabil hidâyete ermek için gerekli şartlar da şunlardır: Sözü
    dinleyip en güzeline, en doğrusuna uymak,935 Allah’ın rızâsını gözetmek,936
    Allah’tan gelenleri bir ücret istemeden insanlara duyurmak,937 işlediği hata
    ve günahlardan dönmek, tevbe etmek,938 Kur’an okumak, Allah’ın âyetlerine
    uymak,939 iman edip imanına zulüm katmamak,940 sâlih amel işlemek,
    namaz kılmak, zekât vermek,941 hidâyete yönelmiş olmak,942 Allah’tan başkasından
    korkmamak,943 yalnızca Allah’a teslim olmak,944 düşünmek, ibret
    almak. 945
    Dünyaya geldikten sonra kendi güzel arzularıyla ezelî imanlarında sâbit
    kalabilmek ve onu kuvvetlendirip nûrunu arttırmak bir kul için dünyada,
    âhirette verilen nimetlerin en büyüğü ve en kıymetlisidir. Çünkü iman her
    hayrın köküdür. İman olan kalpte her hayır bulunur. Dünya ve âhiretin
    mutluluğu da ancak imanla meydana gelir. Bu kimseler, hakkı tanır, hakka
    saygı gösterir. Hak söze boyun eğer. Haksızlığa ve zulme tahammül etmez.
    Elinde kuvvet de olsa, teşvik de görse hakkı çiğnemez. Hak ile yaşar, hak
    ile ölür. Hak’tan geldiği gibi, şaşmadan, sapmadan yine Hakk’a gider. İşte
    Allah’a karşı sözlerinin eri olan hakperest yiğitler bunlardır.
    930 bak. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 6
    931 bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
    932 22/Hacc, 4
    933 4/Nisâ, 115
    934 2/Bakara, 150
    935 39/Zümer, 18
    936 92/Leyl, 19-20
    937 36/Yâsin, 21
    938 20/Tâhâ, 82; 122
    939 2/Bakara, 150; 4/Nisâ, 174-175
    940 6/En'âm, 82
    941 27/Neml, 2
    942 47/Muhammed, 17; 42/Şûrâ, 13
    943 2/Bakara, 150
    944 3/Âl-i İmran, 20
    945 20/Tâhâ, 128; 10/Yûnus, 43-44; 12/Yusuf, 111, 6/En'âm, 140
    • 328 •
    Ahmed Kalkan
    Bir kısım insanlar da dünyaya gözlerini açar açmaz etrafında azgınları
    görür. Çevresini Allah ile ilgisi olmayanlar bürür. Onların Allah’a karşı küfran
    ve isyan hareketlerine bu da alışır. Kendi kötü arzusuyla fıtrî imanını
    terk ediverir. Kazanmak için geldiği dünyada sermayesini de kaybeder. Hak
    yolundan sapar. Hayatı, dünya yaşayışından ibâret zanneder. Bütün kuvvetiyle
    dünyaya tapar, derken bir gün cehennemi boylar. İşte Hak’tan dönen,
    dalâlet yolunu tutan, Allah’a vermiş olduğu sözünden cayan, nefsine uyan
    azgınların sonu da budur.
    Bilinmelidir ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidâyet mürşitleri
    bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya çalışan
    şeytanlar da vardır. Aramızda şeytan tabiatlı nice insanlar vardır ki, insanı
    yoldan çıkarabilirler. Buna karşı melek tabiatlı insanlar da vardır.
    Bunlar da insanın yolunu Allah’a ve rızâsına çevirirler. Bunlarla tanışıp
    beraber olabilmek Allah’ın büyük lütfu ve hidâyetidir. 946
    “Taşlara, göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyeti yaratmıyor.”
    “Hidâyet, kalp gözünün açılmasıdır.”
    Hidâyet Konusunda Sünettullah
    (Allah’ın Değişmeyen Kanunu)
    “Sen onların dinlerine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden
    râzı olmazlar. ‘Asıl doğru yol (hüdâ), Allah’ın yoludur’ de.”947 Yüce Allah’ın
    Hz. Muhammed’i (s.a.s.) kendisiyle gönderdiği yol (İslâm) evrensel, sağlam
    ve dosdoğru olan dindir. Yol demeye elverişli gerçek yol (hidâyet) de odur.
    Onun ötesinde gerçek doğru yol (hüdâ) yoktur. “Kim kendisine doğru yol
    belli olduktan sonra Rasûl’e karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir
    yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir
    gidiş yeridir orası!” 948 Uyulması gereken hak yol, İslâm’dır. Ondan ötesi,
    terk edilmesi ve varsa sökülüp atılması gereken yoldur. Kim ondan ötesine
    tutunursa zarar eder. Allah o kimseyi terk ettiği gibi, yardımını da ondan
    çeker ve o kişi zâlimlerden olur. “...Sana gelen ilimden sonra eğer onların
    946 A. Osman Tatlısu, a.g.e. s. 250
    947 2/Bakara, 120
    948 4/Nisâ, 115
    • 329 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir
    yardımcı olur.” 949 “Sana gelen ilimlerden sonra onların keyiflerine uyarsan,
    o takdirde sen mutlaka zâlimlerden olursun.”950 Rasûlullah’a “ilim” diye gelen,
    Allah’ın yolu ve İslâmî emirlerden “şeriat” kıldıklarıdır. Farz-ı muhal,
    yahûdi ve hıristiyanların heveslerine uysan, o takdirde zâlimlerden olursun.
    Hitap Rasûlullah’a, maksat ümmetinedir. Bu âyette, bâtıllarında ısrarcı
    olan hevâ ve heveslerine tâbi olan bâtıl ehline korkutma ve tehdit vardır.
    Mü’minler bilmeliler ki, sağlıklı bir gerekçeyle de olsa, insanların hevâlarına
    uymak, insanları bâtıl tehlikelere düşüren ve Hak yolu terk ettiren büyük
    bir zulümdür.
    “Kimler Benim hidâyetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar
    üzülmeyeceklerdir.”951 Bu âyetin tefsirinde İbn Kesir şöyle der: “Yani kendisiyle
    kitapların indirildiği, peygamberlerin gönderildiği şeye yönelenlere,
    âhiret hallerinden karşılaşacaklarında korku; dünya işlerinden kaçırdıklarına
    da üzüntü yoktur.” Allah’ın hidâyetiyle yol bulanlar, ne gelecekten
    korkarlar, ne de kaçırdıklarına üzülürler. Çünkü hidâyete tâbi olmak, onlara
    hayırları kazanma yollarını kolaylaştırır, dünya ve âhiret saâdetini vaad
    eder. İstikameti bu olana, her karşılaşacağı ve her rastladığı yahut kaybettiği
    kolaylaşır. Çünkü o bilir ki Allah, onun takipçisidir.
    “...Benden size hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz
    ve sıkıntıya düşmez. Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz
    çevirirse, onun için dar bir geçim, sıkıntılı bir hayat vardır.”952 Hidâyetine/
    Kur’an’a tâbi olanlar hakkında Allah’ın âdeti, dünyada rahat bir yaşantıyla
    (bereketli, bol bir geçim) faydalandırmasıdır. “Erkek veya kadın, mü’min
    olarak kim sâlih/iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel, hoş bir hayatla yaşatırız.
    Ve mükâfatlarını elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz.”953
    Allah’ın hidâyetine uyanın durumu, sâlih amel işlemekle beraber mü’minliktir.
    Yoksa Allah’ın hidâyetine tâbi olmuş sayılmaz. Onun yaşadığı “tertemiz,
    güzel hayat” ise, herhangi bir sıkıntının olmadığı bir hayattır. Çünkü
    bu, İbn Kesir’in de tefsirinde dediği gibi, hangi yönden olursa olsun, bütün
    rahatlık şekillerini kapsar.
    949 2/Bakara, 120
    950 2/Bakara, 145
    951 2/Bakara, 38
    952 20/Tâhâ, 123-124
    953 16/Nahl, 97
    • 330 •
    Ahmed Kalkan
    Kaldı ki, sıkıntı, Kur’an’a uyan kimsenin kendisiyle faydalandığı temiz
    yaşantıya aykırıdır. Öyle ise, “sapma”nın giderilmesi gibi, “sıkıntı” da ondan
    bu dünyada giderilmiştir. Zira, Allah’ın hidâyetine uyan kimse, O’nun rızâsını
    gözetir. Allah’ın kendisi için taksimine de, azımsamadan kanaat eder.
    Çünkü o Allah’ın kendisine bahşettiği din nimeti sâyesinde bahtiyardır,
    mutludur, rahat ve geniş bir yaşantı içindedir. Allah’ın, onu İslâm’la nimetlendirmesinden
    sonra, onun, dünyaya ve dünyanın geçici metâına/faydasına
    değil de, Allah’ın yanında olana yönelmesi, eline geçince terk etmeksizin
    ve kaybedince üzülmeksizin bu hususta hırslı olmaması, kesinlikle onun
    rahat bir yaşantı ve temiz bir hayat içinde olması demektir.
    Allah’ın hidâyetinden yüz çevirenler hakkındaki âdetullah geçim
    sıkıntısıdır, sıkıntılı bir hayattır. “Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan
    yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır.”954
    Allah’ın zikrinden maksat, O’nun Kur’an’ı ve dini İslâm’dır. Yüz çevirmekten
    maksat ise Kur’an ve İslâm’ı terk etmek, ona uymamak ve hidâyeti başkasından
    ummaktır. Allah’ın hidâyetinden yüz çeviren için, dünyada geçim
    sıkıntısı vardır. Çünkü âyette geçen “dank” kelimesi darlık ve şiddet demektir.
    Bu da dünyaya ve dünya metâının artmasına şiddetli arzu ve ihtiras,
    azalmasından korku şeklindedir. Öyle ki, iç huzuru, gönül ferahlığı diye bir
    şey yoktur. Aksine, hidâyetten, doğru yoldan saptığı için, görünüşte nimet
    içinde olsa da, dilediğini yiyip dilediğini giyse ve dilediği yerde otursa da
    göğsü dar ve sıkıntılıdır. Çünkü Allah’ın hidâyeti, kalbini imar etmedikçe
    saâdeti de rahat bir geçimi de fark edemez. Bu, dünyadaki durum.
    Âhiretteki duruma gelince, cezâ konusundaki sünnetullah, Allah’ın
    âyetlerine ve hidâyetine gözlerini yumduğu için kıyâmet günü kör olarak
    haşredilecektir. “Kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun
    için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır. Kıyâmet günü, onu kör olarak
    haşrederiz.”955 Allah’ın hidâyetinden, âyetlerinden gözünü yuman, onu
    unutmuş ve terk etmiş demektir. Dünyada Allah’ın âyetlerini görmezlikten
    geldiği gibi, yaptığına uygun olarak âhirette körlük hali içinde terk edilecektir.
    Çünkü cezâ, yapılanın cinsinden olur.
    Hidâyetinden (Kur’an’dan) yüz çevirene, Allah, şeytanı kendisinden
    ayrılmayan, kötü amelini süsleyen, hak yolundan alıkoyan ve ona doğru
    954 20/Tâhâ, 124
    955 20/Tâhâ, 124
    • 331 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    yolda, hidâyet üzere olduğunu telkin eden arkadaş kılar. “Kim Rahmân’ın
    zikrini görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı saldırırız; artık o, onun arkadaşı
    olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yolda olduklarını
    sanırlar.” 956
    “O cennet ehlinin kalplerinde olan haset ve kini çıkarırız. Oturdukları
    yerlerin altlarından ırmaklar akar. Şöyle derler: ‘Allah’a hamd olsun ki, bizi
    hidâyeti ile buna kavuşturdu. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi kendiliğimizden
    bunun yolunu bulamazdık.”957 Görülüyor ki, hidâyete, doğru yola gitmek
    için, Allah’ın bize müdâhale etmesi gerekiyor. “Hidâyeti, duâ ve niyazla
    Allah’tan isteyin. Çünkü hidâyet edici O’dur.”958 İbrahim (a.s.): “Rabbim bana
    hidâyet etmemiş olsaydı, muhakkak sapıklar topluluğundan olacaktım.”959
    der.
    Peygamberimiz’in getirdiği Kur’an’ın bizzat kendisi hidâyet olduğu
    içindir ki, onun tebliğcisi de rehber oluyor. “Gerçekten bu Kur’an, insanları
    en doğru yola hidâyet eder, rehberlik eder.”960 Peygamberimiz de rehberlik
    görevinin kendisine Allah tarafından verildiğini ifade etmiştir: “Allah, beni,
    âlemlere rahmet ve rehber olarak gönderdi.” “Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet
    ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bir toprağa düşer ki, onun bir
    kısmı suyu kabul eder de çayır ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur.
    Suyu tutar da Allah onunla halkı faydalandırır. Ondan içerler, sulanırlar,
    ekin ekerler. Bu yağmur, başka bir çeşit toprağa da isâbet eder ki, düz ve kaypaktır.
    Ne suyu tutar, ne de çayır bitirir. Allah’ın dinini anlayıp da, Allah’ın
    benimle gönderdiğinden faydalanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimseye
    karşı başını kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyetini kabul etmeyen
    kimse böyledir.” 961
    “Vallahi, senin hidâyetinle (hidâyete vesile olmanla) bir tek kişiye hidâyet
    verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden daha hayırlıdır.”
    962
    956 43/Zuhruf, 36-37; A. Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), İhtar Y., s. 44 vd.
    957 7/A'râf, 43
    958 14/İbrahim, 21
    959 6/En'âm, 77
    960 17/İsrâ, 9
    961 Buhârî, Kitabu'l-İlm 20; Müslim, Fedâil 15
    962 Buhâri, Ashâbu'n-Nebî 9; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 34; Ebû Dâvud, İlim 10
    • 332 •
    Ahmed Kalkan
    Sahâbeler, Peygamberimiz’e müracaat ederek: “Ey Allah’ın Rasûlü, Tâiflilerin
    okları bizi yaralayıp parçaladı. Aleyhlerine Allah’a bir bedduâda bulunuverseniz!”
    dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’ım Tâiflilere hidâyet ver!”963
    buyurdular.
    Arayıp yönelmek bizden; yolu gösterip istikametimizde yardım Rabbimizdendir.
    “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz.
    Allah, şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir.”964 “İhdinâ’s-sırata’l müstakim:
    Bizi dosdoğru yola ilet” 965
    Allah Teâlâ, irâde-i cüz’iyyesini hidâyete, hak yola dönmek için kullanan
    ve iyi hal gösteren kullarına hidâyeti, aydınlık yolu gösterir. Bir kimse,
    hidâyeti Yüce Allah’tan istemeli ve bu hali ömür boyu korumak için, sâlih
    amel işlemelidir.
    “Rabbim Allah’tır” de, sonra dosdoğru ol;
    Sırât-ı müstakîmdir, budur en doğru yol.
    - 6-7. Âyetler -
    „ مْ وَلاَ الضَّاِّل ي ن ‘ الَمغضُوبِ عَلَي ِ ‹ مْ غَي ِ ‘ أَنعَمت عَلَي ِ   صَِاطَ اَّلذِي نَ
    dَeğil: ‹ غَيْ ِ kendilerine : م‘ عَلَيْ ِ nimet verdiklerinin : أَْنعَمْتَ   اَّلذِي ن yoluna : صَِاط ve sapanlarınkine : „ وََلالضَّاِّل ي نَ gazaba uğrayanların : مْ‘ اْلَغْضُوبِ عَلَيْ ِ
    “Bize sırât-ı müstakîmi/dosdoğru yolu hidâyet et/göster. Kendilerine
    nimet verdiklerin kimselerin yolunu, gazaba uğramışların ve dalâlettekilerin/
    sapmışların yolunu değil!” (1/Fâtiha, 6-7)
    مْ ‘ أَْنعَمْتَ عَلَيْ ِ   صَِاطَ اَّلذِي نَ
    963 Tirmizî, Menâkıb, hadis no: 3937
    964 29/Ankebut, 69
    965 1/Fâtiha, 6
    • 333 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Kendilerine nimet vererek lütuf ve ikramda bulundukların yoluna,
    Kur’an’ın diğer bir âyetinde belirtildiği gibi; peygamberlerin, sıddîkların,
    şehidler ve sâlihlerin yoluna (bizi ulaştır). Kendilerine nimet verilen kimseler
    hakkında şöyle buyrulur:
    أَْنعَمَ الّلُ   وَمَن يطِعِ الّلَ وَالرَّسُولَ فَأُوَْلئِكَ مَعَ اَّلذِي نَ ¯ وََلَدَْينَاهُْ صَِاطًا مُّسْتَقِي
    وَحَسُنَ أُوَلئِكَ رَفِيقًا „ دَاء وَالصَّالِِي نَ º وَال شُّ َ „ وَالصِّدِّيقِ ي نَ „ م مِّنَ النَِّبيِّ ي نَ ‘ عَلَيْ ِ
    “Ve onları sırât-ı müstakîme/dosdoğru bir yola iletirdik. Kim Allah’a ve
    Peygamberi’ne itaat ederse, işte onlar Allah’ın nimetine eriştirdiği peygamberler,
    sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle birliktedirler. Ne iyi arkadaştır onlar. Bu,
    Allah’ın büyük lütfudur.” 966
    „ مْوَلاَ الضَّاِّل ي نَ ‘ الَمغضُوبِ عَلَي ِ ‹ غَي ِ
    Gazaba uğrayanların ve dalâlette olan/sapanların yoluna değil. Nimet
    kelimesi ve bunun kökü olan “n a m” kökü, değişik kullanımlarla Kur’an’da
    toplam 144 yerde geçer. Mağdûb kelimesi ise Kur’an’da sadece Fâtiha sûresinde
    geçer. Ama bu kelimenin kökü olan “ğ d b” değişik kullanımlarla toplam
    24 yerde zikredilir. Dalâlet kelimesinin kökü “d l l” ve türevleri Kur’ân-ı
    Kerim’de toplam 188 yerde geçer.
     الصَِّاطَ اْلُسْتَقِي َ
    Sırât-ı müstakîm/Dosdoğru yol
    Kur’ân-ı Kerim’de 32 âyette geçen967 bu tamlama, yol anlamındaki
    sırât’la; doğru, sapmaz, şaşırtmaz anlamındaki müstakîm kelimesinin birleşmesinden
    oluşmaktadır. Kur’an’ın, hedefe götürücü ve erdirici yol olarak
    gördüğü yol, sırât’tır. Sırât, lügatta cadde, anayol, işlek ve büyük yol anlamına
    gelir (Sırât kelimesi, değişik kullanımlarla Kur’an’da toplam 45 defa zikredilir).
    “Es-sırât”: “Allah’ın yolu” demektir. Müstakîm ise, hiçbir yerinde
    meyil ve eğrilik bulunmayan, dümdüz ve dosdoğru demektir.
    966 4/Nisâ, 68-69
    967 Sırât-ı Müstakîm İfâdesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 32 Yerde:) 1/Fâtiha, 6; 2/Bakara, 142, 212;
    3/Al-i İmran, 51, 101; 4/Nisâ, 68, 175; 5/Mâide, 16; 6/En'âm, 39, 87, 126, 153, 161; 7/A'râf, 16; 10/Yûnus,
    25; 11/Hûd, 56; 15/Hıcr, 41; 16/Nahl, 76, 121; 19/Meryem, 36; 22/Hacc, 54; 23/Mü'minun, 73; 24/Nûr, 46;
    36/Yâsin, 4, 61; 37/Sâffât, 118; 42/Şûrâ, 52; 43/Zuhruf, 43, 61, 64; 48/Fetih, 2, 20; 67/Mülk, 22.
    • 334 •
    Ahmed Kalkan
    Sırât-ı müstakîm: Dosdoğru olan yol anlamındadır. Sırât-ı müstakîm
    (doğru yol): İki nokta arasındaki en kısa çizgiye denir. Dünya noktasından
    Cennet noktasına en kısa yoldan eğilip bükülmeden, yalpalamadan gidilecek
    yolun adıdır.
    İstikamet ve Sırât-ı Müstakîm
    İstikamet: Hangi yaşta ve hangi seviyede olursak olalım, hiç birimiz
    aldanmaktan veya aldatılmaktan hoşlanmayız. Bu sebeple her insan, kendi
    idrâki ölçüsünde doğru ve doğruluktan yanadır. Hayatlarını yalan, hile ve
    sahtekârlık üzerine kurmuş olan kimseler dahi, suç ortakları ile olan münasebetlerinde
    menfaatleri icabı, doğruluğa büyük değer verirler.
    Evet, ama doğruluk nedir? İslâm kültüründe insanî ve ahlâkî yaşayışa
    esas olan doğruluğun zirvesi, istikamettir. “İstikamet”i; Arapçadaki kökü
    “kavm” veya “kıyâm” ve aynı kökten türemiş olan “kaaim” ile birlikte mütâlaa
    etmeliyiz. “Kavm”, “kıyâm”: Ayak üzere kalkıp durmak, bir işe başlamak,
    doğru ve mûtedil olmak, zulme karşı ayaklanmak anlamına gelir. “Kaaim”:
    Ayakta duran, bir nesne üzerine sâbit ve devamlı olan demektir. Bu kelimelerle
    irtibatı olan “istikamet” ise; doğru ve mûtedil olmak, bir nesneye baha
    ve kıymet takdir ve tayin eylemek mânâlarına gelir.
    İstikamet kelimesini türemiş olduğu kelimelerle, bunların ihtivâ ettiği
    mânâları mantıkî bir sıra içinde şöyle özetleyebiliriz:
    1- Dilimizde kısaca “doğruluk” diye bilinen “istikamet” kelimesinin
    lügat mânâlarından biri; herhangi bir şeyin değerini, kıymetini en iyi ve
    en doğru şekilde takdir ve tâyin etmektir. Buna göre, doğrulukta istikamet
    seviyesine erişmek isteyen bir kimsenin önce, doğruluğun ne olduğunu anlaması,
    sonra da, ona kıymet biçecek ölçüde, imanla desteklenmiş bir akl-ı
    selime sahip olması gerekir. İmanla desteklenmiş akıl diyoruz; zira, kendisini
    ve kâinatı yaratanı idrâk edememiş, değer hükümlerini kazanamamış
    bir akıl, beşerî ihtiras ve menfaatlerin kuklası olmaktan başka ne işe yarar!?
    2- “İstikamet” kelimesinin kökünde; ayağa kalkıp durmak ve bir işe
    başlamak mânâları da vardır. Bu iki anlamı birincisi ile telif edersek; istikamet
    sahibi olmak isteyen kimse, önce onun değerini kavramalı, sonra da
    • 335 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    karar verip idrâk ettiğini günlük hayatında yaşama gayreti içine girmelidir,
    diyebiliriz. Zira yaşanarak hal edilmeyen değerler, birer fantezi olmaktan
    öteye geçemezler.
    3- “İstikamet”e esas olan mânâlardan biri de; sebat ve devamdır. Böyle
    bir değere tâlip olan insanın, asla doğruluktan ayrılmaması ve önüne çıkacak
    zorlu engellere rağmen, istikametin gereklerini yerine getirmede sebatkâr
    ve devamlı olması lâzımdır. Aksi takdirde hedefine nasıl ulaşır?
    4- “İstikamet”in en güçlü mânâsı; doğru olmaktır. Ancak, bu müstesnâ
    değere esas olan doğruluk, herkesin kendi idrâkine bağlı kalmamalı; iman,
    ahlâk, vicdan ve akl-ı selime muvâfık olmalıdır. Zira bu seviyeye erişmemiş
    bir doğruluk anlayışı, sadece fikirde ve sözde kalır, davranış haline gelemez.
    5- Sözlüklerde “istikamet” tarif edilirken, doğruluktan hemen sonra
    “mûtedil olmak” mânâsının zikredilmiş olması da son derece mühimdir.
    Bu, itidalsiz bir istikametin kemâle erişemeyeceğine işarettir. O halde, itidalle
    bağdaşmayan ifrat-tefrit, şiddet ve taassuptan yakasını kurtarıp “her
    şeyin hayırlısı, ortasıdır” fehvâsınca orta yolu bulamayan bir insan, ne kadar
    doğru olsa da, istikamet zirvesine yükselemez, diyebiliriz.
    6- Türkçe’de “istikamet”; doğrultu, yön mânâsına da kullanılmaktadır.
    Meselâ, cihadda askerlere; “istikamet, karşı tepeler!” veya benzeri bir
    ifadeyle, yön ve hedef tâyin edilmesi gerekir. İstikamet gösterilmeden hücuma
    kaldırılacak birlikler, kısa zamanda dağılır ve hücum gücünden çok
    şey kaybederler. Belki de bu sebepten Cenâb-ı Hak: “...Sizin ilâhınız bir tek
    ilâhtır. Onun için, hepiniz O’na istikamet edin/yönelin...”968 buyurur ve iman
    eden her insana tek istikamet tâyin eder.
    İslâm’da istikametten gâye tevhiddir. Aksi halde, Allah her yerde mevcut
    iken; ırkları, dilleri, mizaç ve seviyeleri birbirinden farklı milyonlarca
    insanın, namazlarında, günde beş kere aynı kıbleye, aynı istikamete yönelmelerinin
    farz oluşunu nasıl izah edebiliriz? İslâm tefekküründe, kısmen
    zâhirî olan bu istikametin bir üst derecesi, belki de gâyesi; gönül Kâbemize
    yöneliş ve bize bizden yakın olan Rabbimizi kendi özümüzde hissediştir.
    Ancak, bu anlamda bir istikamet, her kişinin değil; er kişinin kârı olsa gerektir.
    968 41/Fussılet, 6
    • 336 •
    Ahmed Kalkan
    Nitekim, “O halde (Rasûlüm) sen beraberindeki tevbe edenlerle birlikte,
    emrolunduğun gibi istikamet et/dosdoğru ol!...”969 İlâhî hitabına muhâtap
    olan Rasûlullah Efendimiz, bu âyeti kast ederek: “Beni Hûd sûresi ihtiyarlattı”
    970 buyurmuşlar. Zira emrolunduğu üzere istikamet etme seviyesi, Allah’a
    kayıtsız şartsız bir teslimiyetin ifâdesiydi. Öyle ki, bu seviyede Cenâb-ı
    Hak’tan başkasına meyledilemez ve O’nun emirlerine aykırı bir tercih de
    yapılamazdı. Şüphesiz, her haliyle istikametin zirvesinde olan Rasûlullah’a:
    “Beni Hûd sûresi ihtiyarlattı” dedirtecek kadar zor gelen, İlâhî emrin kendisini
    ilgilendiren tarafından ziyâde; çok sevdiği ümmetine âit kısmıdır. Zira
    O, bizi bizden daha iyi tanıyor ve bizim için endişeleniyordu.
    Sırât-ı Müstakîm: İslâm kültüründe ilmin gâyesi tevhid; amel ve ibâdetin
    zirvesi, istikamettir. İstikamete erişenlerin yoluna da sırât-ı müstakîm
    denir. Sözlüklerde sırât, yol, müstakîm de doğru diye belirtilmiştir, ama
    bu “doğru”yu, düz bir hat olarak düşünemeyiz. Zaten, yuvarlak bir dünya
    üzerinde böylesine müstakîm bir doğru çizmek de mümkün değildir. O
    halde, istikametin türediği kök olan “kavm” veya “kıvam” kelimelerinin,
    “ayağa kalkıp durmak” mânâsından hareketle “müstakîm”e; “aşağıdan yukarıya
    yükselen doğru”dur, diyebiliriz. Bu durumda sırât-ı müstakîme de;
    “dünya durağından mânen yükselerek Allah’a ulaşan en doğru ve en kısa
    yol” mânâsını vermek mümkün olur. Bu anlamda bizi yücelere doğru yükseltmek
    için Allah’ın gökten uzattığı ipi olan hablullaha/Kur’an’a sımsıkı yapışmak971
    istikamet için, sırât-ı müstakîm için temel şarttır.
    Sırât-ı müstakîm, bir zirvedir ve böylesine bir zirveye, elbette ki beşer
    idrâkiyle ulaşılamaz. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de: “Allah kimi dilerse,
    onu sırât-ı müstakîme iletir”972 buyurulmuş ve bu seviyeye ancak, Cenâb-ı
    Hakk’ın lütfuyla erişilebileceği açıkça beyan edilmiştir. O halde ne yapabiliriz,
    bize düşen nedir? Bu soruların cevabını Fâtiha sûresinde buluyoruz.
    Bu sûre, farz olan günlük beş vakit namazın her rekâtında okunur. Beş vakit
    namazda, kırk rekât bulunduğuna göre, günde en az kırk defa okuduğumuz
    bu sûrede Cenâb-ı Hak, istikamet ve tevhid yolunda mutlaka riâyet edilmesi
    gereken üç önemli esası, açıkça beyan ediyor:
    969 11/Hûd, 112
    970 Tirmizî, Tefsir 57
    971 3/Âl-i İmrân, 103
    972 24/Nûr, 46
    • 337 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Birincisi; bizleri, nefsimiz dâhil her türlü tehlikeden koruyan, hatalarımızı
    bağışlayan, âlemlerin Rabbi ve hesap gününün mutlak sahibi Allah’a,
    bahşettiği her türlü nimeti, O’nun rızâsı dâhilinde kullanmak sûretiyle şükretmektir.
    973
    İkincisi; ihtirasların yol açtığı her türlü kulluk ve kölelikten kurtulup;
    “Ancak Sana kulluk/ibâdet eder ve yalnız Senden yardım dileriz”974 diyecek
    seviyede bir teslimiyettir.
    Üçüncü esas; hangi merhale ve makamda olursa olsun, kulun, kendisinde
    bir varlık görmemesi ve bulunduğu her hali Hak’tan bilip; “Bizi sırât-ı
    müstakîme; nimete erdirdiğin kimselerin, gazaba uğramayanların, sapmayanların
    yoluna eriştir!”975 niyâzından bir an dahi gâfil olmamasıdır.
    Bu esaslara sımsıkı sarılıp istikamet etme gayreti içinde olanlar, Kur’ân-ı
    Kerim’de bakın nasıl müjdeleniyorlar: “Rabbimiz Allah’tır’ deyip de sonra istikamet
    edenlere, hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun da olmayacaklardır.”976
    Bu âyette sırât-ı müstakîm; Cenâb-ı Hakk’ın nimete erdirdiği kimselerin,
    gazaba uğramayanların, sapmayanların yolu olarak târif ediliyor. Acaba,
    böylesine yüceltilen insanlar kimlerdir?
    Bu sorunun cevabını da yine Cenâb-ı Hak’tan öğreniyoruz: “Allah’a ve
    Rasûl’e itaat edenler; Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar,
    şehidler ve sâlihlerle beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştır.” 977
    973 1/Fâtiha, 1-4
    974 1/Fâtiha, 5
    975 1/Fâtiha, 6-7
    976 46/Ahkaf, 13
    977 4/Nisâ, 69; Hayri Bilecik, Mefhumlardan Tefekküre, Hülbe Y., s. 99 vd.
    • 338 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’da Sırât-ı Müstakîm
    Kur’ân-ı Kerim’de 32 âyette geçen Sırât-ı müstakîm’in Kur’an’daki öteki
    isimleri şunlardır: a- Es-sırâtu’s seviyy: Düz yol978 b- Sevâu’s-sırât: Yolun
    doğrusu979 c- Sebîlu’r- Reşâd: Murada erdiren yol. 980
    Sırât-ı Müstakîm’in Kur’ân-ı Kerim’deki zıddı (karşıtı): Sırât-ı cahıym:
    Cehennem yolu’dur.981 Kur’ân-ı Kerim’de ayrıca ve açıkça bir sırât-ı Cennet’ten
    söz edilmediğine göre, sırât-ı müstakîm “Cennet yolu” anlamını da
    taşıyor demektir.
    Sırât-ı Müstakîm’in Kur’ân-ı Kerim’deki Tanımları
    a- İlâhî nimete ermişlerin yolu: “Bizi doğru yola hidâyet et; kendilerine
    nimet verdiklerinin yoluna...”982 Kendilerine Allah’ın nimet verdikleri ise bir
    başka âyette meâlen şöyle açıklanmaktadır: “Allah’a ve Rasûl’e itaat edenler;
    Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlihlerle
    beraberdirler. Onlar ne güzel arkadaştır.” 983
    b- Allah’ın yolu (sırâtullah): “...Ve elbette sen, doğru yola çağırıyorsun,
    göklerin ve yerin sahibi Allah’ın yoluna.” 984
    c- İslâm dini: “Sen onları doğru bir yola (İslâm’a) çağırıyorsun. Ama âhirete
    inanmayanlar (bu senin çağırdığın) yol (İslâm)dan sapıyorlar.” 985
    d- Allah’a kulluk: “Ey Âdemoğulları, ben size şeytana tapmayın; o, sizin
    için apaçık bir düşmandır, Bana kulluk edin, bu dosdoğru yoldur (sırât-ı
    müstakîm) diye bildirmedim mi?” 986
    978 20/Tâhâ, 135; 19/Meryem, 43
    979 38/Sâd, 22
    980 7/A'râf, 146; 40/Mü'min, 38, 39
    981 37/Sâffât, 23; 4/Nisâ, 168-169
    982 1/Fâtiha, 6-7
    983 4/Nisâ, 69
    984 42/Şûrâ, 52-53
    985 23/Mü'minûn, 73-74
    986 36/Yâsin, 60-61
    • 339 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    e- Sünnetullah: “Allah, kimi doğru yola iletmek isterse, onun göğsünü
    İslâm’a açar; kimi de saptırmak isterse onun göğsünü, (o kimse) göğe çıkıyormuş
    gibi dar ve tıkanık kılar. Allah inanmayanları küfür bataklığında bırakır.
    İşte Rabbinin sırât-ı müstakîmi, dosdoğru yolu budur.” 987
    f- Hz. İbrahim’in dini (Haniflik): “De ki; Rabbim, beni sırât-ı müstakîme
    (doğru yola) iletti. Dosdoğru dine, Allah’ı birleyen İbrahim’in dinine.” 988
    g- Adâlet: “...Aramızda hak ile hükmet, zulmetme. Bizi yolun ortasına
    (adâlete) götür.”989 “Gerçekten Rabbin, doğru bir yol üzerindedir (O âdildir,
    katında kimse zulme uğramaz).” 990
    Tefsirlere baktığımızda “es-sırâtu’l-müstakîm”den maksadın ne olduğu
    hakkında şu rivâyetleri görürüz: Allah’ın yolu, doğru yol, uygun yol, Allah’ın
    kitabı, iman ve imana bağlı olan şeyler, İslâm ve İslâm şeriatı, Peygamberimiz’in
    ve ashâbının büyüklerinin yolu, cennet yolu, sırât köprüsü
    (cehennem köprüsü), ifrat ve tefrit arası mûtedil (dengeli, orta) yol. Âyette
    söz konusu edilen doğru yol (sırât-ı müstakîm), hakka ulaştıran yoldur.
    Hakka ve doğruya ulaştıran yol ise, peygamberlerin yoludur. Bütün peygamberler
    insanları aynı yola dâvet etmişlerdir. Bu nedenle söz konusu edilen
    yol ile kast edilenin, Peygamberimizin yolu olduğunu söyleyenler de
    elbette isâbet etmişlerdir. Müfessirlerden bazıları, bununla Kur’an’ın, bazıları
    da İslâm’ın kast edildiğini söylemişlerdir. Kuşkusuz İslâm da, Kur’an da
    Hz. Muhammed (s.a.s.)’in ve kendisinden önceki peygamberlerin yoludur.
    Bu nedenle bu görüşlerin tümü arasında herhangi bir çelişki ve ihtilâf söz
    konusu değildir.
    Cadde, ana yol, büyük yol anlamlarına gelen “sırât”, İslâm terminolojisinde
    ayrıca, Cehennem çukurlarının üzerinden geçip Cennet’e uzanan,
    ‘kıldan ince, kılıçtan keskin’ yol olarak da geçer. Bu yol, yani ‘kıldan ince,
    kılıçtan keskin’ olan yol, bir bakıma, yalnızca Cehennem çukurlarından geçen
    değil; insanın dünya hayatına gelişiyle başlayan yoldur. İnsanın, daha
    doğrusu mü’minin yeryüzündeki hayatı sırattır. Bu hayatı yaşama, sırattan
    geçmektir.
    987 6/En'âm, 125-126
    988 6/En'âm, 161
    989 31/Sâd, 22
    990 11/Hûd, 56
    • 340 •
    Ahmed Kalkan
    Bu yol, bir yerde Cehenneme uzanırken; bir yerde de Cehennemi aşıp
    Cennete varır. Dosdoğru yol, yani sırât-ı müstakîm tektir. Dünya hayatında
    insanların bu yol üzere olmaları gerekir. Geniş bir yoldur bu. İnsanların
    dünya hayatları ve âhiretteki gerçek mutlulukları için her türlü gerekli imkânı
    ve araç-gereci kendinde barındıran bir yoldur. Fakat bu yol, aynı zamanda
    ‘kıldan ince, kılıçtan da keskince’ bir yoldur. Allah elinden tutmazsa
    insan, her an bu yoldan kayıp bozuk yollara sapabilir. Her adım başında
    oturmuş kötü yol dâvetçileri vardır. “Her yolun başına oturup da, tehdit ederek
    iman edenleri Allah’ın yolundan çevirmeye ve onu eğriltmeye çalışmayın.” 991
    İnsan, her adım başında bu yoldan (sırât-ı müstakîm) sapabilir. Bu bakımdan,
    bir insan, ömrünün sonuna kadar dosdoğru yolda yürürken, son
    anlarında kâfir ölebilir. Yine, ömrünün sonuna kadar başka yollardayken,
    son anlarında dosdoğru olan yola girebilir. Bu bakımdan, peygamberler,
    örneğin Hz. Yusuf, “Beni müslüman olarak öldür ve beni sâlihlere kat”992
    diye duâ etmiştir. İşte, ömür boyu Allah’ın yolunda kalabilmek ve özellikle
    bu yol üzerindeyken can verebilmek için her an Allah’a duâ etmek gerekir:
    “Rabbimiz, hidâyete ulaştırdıktan sonra kalplerimizi eğriltme ve katından
    bize rahmet bağışla.”993 diye yalvarmak gerekir. “Ey kalpleri evirip çeviren,
    kalplerimizi dinin üzerinde sâbit kıl!”994 diye, hem dille, hem davranışlarla
    niyaz etmek gerekir. İşte, dünya hayatında “sırât-ı müstakîm” üzerinde
    olan insanlar, ‘kıldan ince, kılıçtan keskince’ yolu geçen insanlar, âhirette
    de cehennemin üzerindeki “sırât”tan geçip, cennete ulaşacaklardır. Dünya
    hayatında, Allah’ın yolu dışındaki yollarda yürüyenler; âhirette cehenneme
    uzanan yola girip, ateşin içinde yuvarlanacaklardır: “Toplayın o zâlimleri,
    onların eşlerini ve Allah’ın dışında taptıklarını. Götürün onları cehennemin
    yolu (sırâtı)na.” 995
    Çok değişik yollar vardır; kısa, uzun, dar, geniş, eğri, dolambaç, düz,
    yolcusuna sıkıntı veren, rahat yolculuk sağlayan, hedefe götüren, hedeften
    uzaklaştıran... Fakat bütün bu yollardan hedefe gitmeye en uygun olanı hiç
    itirazsız düz (kısa), geniş, rahat ve amaçlanan hedefe götürme özelliklerine
    sahip olanıdır. Fâtiha’nın bu âyetinde kul, Allah’tan bir istekte bulunur; bir
    991 7/A'râf, 86
    992 12/Yûsuf, 101
    993 3/Âl-i İmran, 8
    994 Tirmizî, Kader 7; İbn Mâce, Mukaddime 13
    995 37/Saffât, 22-23; Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 129-130
    • 341 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    yolcu olarak kendisine dosdoğru yolu göstermesini, böyle bir yola ulaştırmasını
    ister. Kulun isteği sadece doğru olan herhangi bir yol değildir. Kul,
    dosdoğru bir yol ister. Yolculuktan amaç, bir yere gitmek değil midir? O
    halde, kim yolunun dar, uzun, dolambaçlı ve bozuk olmasını ister? Kim
    varacağı yere gitmeyen veya çıkmaz sokaklar gibi devamı bulunmayan bir
    yolda yolculuk yapmak ister? Kulun isteğindeki titizliğinin nedeni işte budur.
    İstenilen yol dosdoğru olan yoldur. Âyetteki ‘yol’dan ne kast edildiğine
    gelince:
    Bazı hadislerde insan bir yolcuya, dünya ise yolculuk sırasında bir süre
    dinlenmek için oturulan hana/otele benzetilir. Bu hanın biri giriş, diğeri
    çıkış için iki kapısı vardır. Dünya hayatı, sonu ebedî geleceğe, yani âhirete
    çıkan bir yoldan ibârettir. “Sizden her birinize bir şeriat ve bir yol belirledik”
    996 “De ki, şüphesiz Rabbim beni doğru yola, dosdoğru dine, Allah’ı
    birleyen İbrâhim’in dinine iletti. O, şirk/ortak koşanlardan değildi.”997 Bu ve
    diğer bazı âyetlerden de anlaşılıyor ki, “yol”dan maksat din, yani inanç ve
    hayat tarzının dayandığı esaslar ile bu esasların oluşturduğu yaşam şeklinin
    kendisidir. Bu durumda dosdoğru yola iletilme isteğinden, “Beni dinlerin
    inanç ve hayat tarzlarının en doğrusuna, doğruluğu konusunda hiçbir şüphe
    taşımayanına sahip ve mensup kıl!” anlamı kastedildiği anlaşılır. Sırât-ı
    müstakîm; İslâm, Kur’an ve Rasûlullah’ın yolu ve bunların dayanağı Allah’ın
    bildirdiği vahiydir. Fâtiha sûresinin söz konusu âyetinden, kulun Allah’tan,
    kendisini Allah tarafından tayin olunan bir hayat tarzına iletmesini istediği
    anlaşılır. Bu isteğinde ve ısrarında da haklıdır. Çünkü insanlık tarihi, insanın
    bireysel ve toplumsal hayatını kuşatan sistem arayışlarıyla doludur. Filozoflar,
    bilim adamları ve düşünürler... tarafından oluşturulan sistemlerin
    tamamı insanlığı huzur ve saâdete kavuşturacağı iddiasıyla ortaya çıkmış;
    uygulama imkanına kavuşanlarsa hep zulme ve sömürüye neden olmuş,
    arkalarında perişan insanlar veya darmadağın toplumlar bırakarak tarihin
    sayfalarına gömülmüştür. Bu nedenle, insanın bireysel ve toplumsal hayatın
    şeklini ve yönünü tayin edecek esaslar belirleme gayretinin Kur’ân-ı
    Kerim tarafından dayanaksız bir çaba olarak nitelendirilmesi998 oldukça anlamlıdır.
    Böylesi bir gayretin çözümsüz olduğunun belirtilmesi de oldukça
    gerçekçidir. Çünkü bu konu insanın ilmini, güç ve yeteneklerini aşar.
    996 5/Mâide, 48
    997 6/En'âm, 161
    998 68/Kalem, 36-41; 53/Necm, 28
    • 342 •
    Ahmed Kalkan
    Bu iş, âlemlerin rabbi Allah’a ait olup insanların bireysel ve toplumsal
    hayatlarında gerçek huzur ve saâdeti sağlayacak bir sistemin sahibi ancak
    O’dur. “De ki: Yol gösterme ancak Allah’ın yol göstermesidir.”999 “Asıl doğru
    yol, Allah’ın yoludur’ de!”1000 “Yolu doğrultmak Allah’a aittir.” 1001
    Dosdoğru yolun, dosdoğru inancın ve hayat tarzının ne olduğu
    Kur’an’da bildirilip gösterilmiştir: “Biz ona hayır ve şerri, her iki yolu da göstermedik
    mi?”1002 “Onları (peygamberleri) emrimizle doğru yolu gösteren önderler
    yaptık.”1003 “Şüphesiz ki bu Kur’an, insanları en doğru yola götürür.” 1004
    İbn Mes’ud (r.a.), konuyla ilgili olarak şunu naklediyor: “Hz. Peygamber
    bir gün yere düz bir çizgi çizdi ve ‘Bu Allah’ın yoludur’ dedi. Daha sonra
    bu çizginin sağına ve soluna başka çizgiler çizerek ‘Bunlar ise diğer yollardır.
    Her biri üzerinde yanlışa dâvet eden birtakım şeytanlar vardır’ buyurdu. Arkasından
    da şu âyeti okudu: “Şu emrettiğim yol, Benim dosdoğru yolumdur.
    Hep ona uyun! Başka yollara ve dinlere uyup gitmeyin ki sizi O’nun yolundan
    saptırmasın. (Azâbından) korunmanız için (Allah) size böyle tavsiye ediyor.”
    1005
    Nimet Verilenler
    Fâtiha sûresinde, insanlar için gerekli olanın herhangi bir yol olmayıp
    sadece sırât-ı müstakîm olduğu belirtildikten sonra, konu daha da somutlaştırılarak,
    bu yolun yolcularının ortak vasıfları açıklanır: “Nimet verilenler.”
    Bu, hem kulun istemesi gereken şeyi, hem de sırât-ı müstakîme mensup
    olmanın insana neler kazandıracağını açıklayan bir âyetttir. Nimete
    sahip olanların kimler olduğu ise, daha sonra vahyolunan bir başka âyette
    şöylece açıklanır:
    “Ve onları sırât-ı müstakîme/dosdoğru bir yola iletirdik. Kim Allah’a ve
    Peygamberi’ne itaat ederse, işte onlar Allah’ın nimetine eriştirdiği peygam-
    999 6/En'âm, 71
    1000 2/Bakara, 120
    1001 16/Nahl, 9
    1002 90/Beled, 10
    1003 21/Enbiyâ, 73
    1004 17/İsrâ, 9
    1005 6/En'âm, 153; İbn Mâce, Mukaddime 1
    • 343 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    berler, sıddıklar, şehitler ve sâlihlerle birliktedirler. Ne iyi arkadaştır onlar.
    Bu, Allah’ın büyük lütfudur.”1006 Şurası açık ve kesindir ki, hiçbir şahsın veya
    grubun insanlar için oluşturduğu yaşam biçimi, bu âyette belirtilen insanlık
    zirvelerinden değil birini, yakın bir şeklini dahi sağlayamamıştır. Allah’ın
    yolunu, O’nun insanlar için belirlediği hayat tarzını takip edenler ise insanlığın
    zirvesi olan bu şahsiyetlerden biri ve yakın arkadaşları olur. Ne büyük
    mükâfat ve ne güzel bir nimettir bu!
    Fâtiha sûresinden öğreniyoruz ki, mü’minlerin Allah’tan ilk ve en
    önemli isteği hidâyettir. “Nesteıyn”de ilk hedefimiz Allah’ın yardımı oluyor.
    Allah’ın yardımını celbeden bir apaçık yola hidâyet isteği, yardım dilemelerin
    en mühimi ve en önde geleni olduğu anlaşılıyor. En önemli yardımın da
    O’nun doğru yoluna hidâyet olduğu böylece belirtilmiş oluyor.
    “Bizi dosdoğru olan yola (sırât-ı müstakîme) ilet! Nimet verdiğin kimselerin
    yoluna. Kendilerine gazap edilmiş ve sapmışların yoluna değil!”1007 5. ve
    6. âyetlerde insanlar için gerekli olan şey, kısa fakat oldukça açık bir şekilde
    bildirilmişti. 7. âyetle de olmaması, örnek alınmaması gereken olumsuz bir
    örnek zikredilerek, hem yanlışın ne olduğu gösteriliyor, hem de bu örnekten
    hareketle insanlığı ne gibi inanç ve davranışların sırât-ı müstakîmden
    ayırıp ebedî azâba sürükleyeceği açıklanıyor. Bu olumsuz örneğin mensuplarının
    iki önemli vasfı bildiriliyor: 1- Gazaba uğrayanlar; 2- Sapmış olanlar.
    Tefsirlerde, gazaba uğrayanların yahûdiler, sapıtanların ise hıristiyanlar
    olduğu belirtiliyor. Bu görüşlerin doğru olduğu da açıktır; çünkü bu konuda
    Rasûlullah’tan naklolunan rivâyet vardır: “Yahûdiler, kendilerine gazap
    edilmişler; hıristiyanlar da sapıklardır.”1008 Yahûdi ve hıristiyanların gazaba
    uğrama ve sapıtma nedenlerine gelince; bununla ilgili çok sayıda âyet vardır.
    Bu âyetlerin her birinde yahûdilerin gazaba uğrama, hıristiyanların da
    sapıtma nedenleri ayrıntılarıyla açıklanmaktadır.
    1006 4/Nisâ, 68-69
    1007 1/Fâtiha, 6-7
    1008 Tirmizî, Tefsiru'l-Kur'an, 1-2
    • 344 •
    Ahmed Kalkan
    Gazap
    Gazap; kızmak, öfkelenmek, kızgınlık, intikam alma ve cezalandırma
    isteği anlamlarına gelir. Nefsin hoşa gitmeyen bir şey karşısında intikam
    arzusuyla heyecanlanması; infiâle kapılmak, öfke, hışım, hiddet, düşmanlık
    ve saldırıya meyleden haline gazap denilir.
    Allah’ın Sıfatı Olarak Gazap Etme: Allah Teâlâ’ya mahsus olan sıfatlardan
    rahmet ve gazap, mahlûkatın sıfatları gibi değildir. Allah’ın tüm vasıfları
    ve isimleri her yönüyle mükemmelliği içerdiğinden, beşerî olumsuzluk
    ve eksikliklerden münezzehtir. “O’nun benzeri hiçbir şey yoktur.”1009 O, tüm
    noksanlıklardan münezzehtir. Allah’ın rahmet ve gazab sıfatları, Kur’ân’ın
    birçok âyetinde zikredilmekte ve Allah’ın gazâbına uğrayarak helâk edilen
    bazı kavimlerden ibret için bahsedilmektedir. Bütün bunların yanında, Allah’ın
    rahmeti gazâbından daha büyüktür. Bir kudsî hadiste Allah şöyle buyurur:
    “Rahmetim, gazâbımı geçmiştir (kuşatmıştır).” 1010
    Allah’ın Gazâbına Uğrayanlar
    a- Allah’a İsyan Eden Yahûdiler: Bıldırcın ve kudret helvası gibi daha
    iyi olan Allah’ın nimetlerini daha kötüyle değiştiren yahûdiler için şöyle
    buyrulur: “... Üzerlerine zillet (alçaklık) ve yoksulluk damgası vuruldu. Allah’ın
    gazâbına uğrâdilar. Bu musîbetler (onların başına), Allah’ın âyetlerini
    inkâra devam etmeleri, haksız olarak peygamberleri öldürmeleri sebebiyle
    geldi. Onların hepsi, sadece isyanları ve düşmanlıkları sebebiyledir.” 1011
    “... Allah’ın indirdiklerini inkâr edip kendi canlarına karşılık satın aldıkları
    şey (azap) ve o sebeple de gazap üstüne gazaba uğramaları ne kadar
    kötü! Ayrıca, kâfirler için ihânet edici bir azap vardır.” 1012
    “Allah’tan gelmiş olan bir ipe ve insanlar tarafından ortaya konan bir ipe
    (sisteme) sığınmaları müstesna, onlar (yahûdiler) nerede bulunurlarsa bulunsunlar,
    kendilerine zillet (damgası) vurulmuş, Allah’ın gazâbına/hışmına
    1009 42/Şûrâ, 11
    1010 Buhârî, Tevhid 15, 22, 28, 55; Müslim, Tevbe 14-16
    1011 2/Bakara, 61
    1012 2/Bakara, 90
    • 345 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    uğramışlar, miskinliğe mahkûm edilmişlerdir. Bunun sebebi, onların, Allah’ın
    âyetlerini inkâr etmiş ve haksız yere peygamberleri öldürmüş olmaları, ayrıca
    isyan etmiş ve haddi aşmış bulunmalarıdır.” 1013
    b- Putperest Yahûdiler (Altın Buzağıya Tapanlar): “Buzağıyı (tanrı)
    edinenlere, mutlaka Rablerinden bir gazap ve dünya hayatında bir alçaklık
    erişecektir. İşte Biz iftiracıları böyle cezalandırırız.” 1014
    c- Şirk Koşanlar; Putperest Âdîler (Âd Kavmi), 1015
    d- İrtidat Edenler, 1016
    e- Maymunlaşan, Domuzlaşan ve Tâğûta Tapanlar, 1017
    f- Allah Hakkında Kötü Zanda Bulunan Münâfık ve Müşrikler, 1018
    g- Allah Hakkında Tartışmaya Girenler, 1019
    h- Mü’minleri Öldürenler, 1020
    i- Cihaddan Kaçanlar, 1021
    k- Yalancı ve İftiracılar, 1022
    l- Yeme İçmede Taşkınlık ve Nankörlük Edenler, 1023
    m- Rasûlullah’a Eziyet Edenler. 1024
    1013 3/Âl-i İmrân, 112; Ayrıca, Bak. 1/Fâtiha, 7; 5/Mâide, 60; 20/Tâhâ, 86; 58/Mücâdele, 14
    1014 7/A’râf, 152
    1015 7/A’râf, 71-72
    1016 16/Nahl, 106
    1017 5/Mâide, 60
    1018 48/Fetih, 6
    1019 42/Şûrâ, 16
    1020 4/Nisâ, 93
    1021 8/Enfâl, 16
    1022 24/Nûr, 8-9
    1023 20/Tâhâ, 81
    1024 Buhâri, Megâzî 24; Müslim, Cihad 106
    • 346 •
    Ahmed Kalkan
    Gazap Edilenleri Dost Edinmek: “Allah’ın kendilerine gazap ettiği bir
    topluluğu dost edinenleri görmedin mi? Onlar ne sizdendirler ne de onlardan.
    Bilerek yalan yere yemin ediyorlar. Allah onlara çetin bir azap hazırlamıştır.
    Gerçekten onların yaptıkları çok kötüdür!”1025 Âyette Allah’ın gazab ettiği
    yahûdileri kendilerine dost edinenlerin münâfık olduğu bildirilmektedir.
    “Ey iman edenler! Kendilerine Allah’ın gazap ettiği bir kavmi dost edinmeyin.
    Zira onlar, kâfirlerin kabirlerdekilerden (onların dirilmesinden) ümit
    kestikleri gibi âhiretten ümit kesmişlerdir.” 1026
    Kur’an’ın özü ve özeti olan Fâtiha sûresinde “Bizi dosdoğru yola ilet;
    Nimet verdiklerinin yoluna. Kendilerine gazap edilmiş olanların ve sapmışların
    yoluna değil.”1027 buyurulmaktadır. Allah haddi aşanlara, isyancılara,
    dini inkâr edenlere gazap üstüne gazap göndermiştir. Bunların kıssaları
    Kur’an’da gayb haberleri şeklinde bildirilmiştir. Gazap edilenler, daha çok,
    yahûdiler ve yahûdileşenlerdir. Allah’ın gazâbı, tarihteki inkârcı ve isyancıların
    başına türlü şekillerde gelmiştir. Onları yakalayıveren bir çığlık, bir
    yer sarsıntısı, ebâbil kuşları, kasırga, dağ gibi deniz dalgalarında boğulma...
    Yahûdilerin Gazaba Uğrama Nedenleri
    Yahûdiler; Allah’a karşı nankör olurlar. Kendilerini yaratan, varlıklarını
    devam ettiren, rızıklarını veren, durumlarını gözeten ve kendilerine nimetler
    bahşeden, sıkıntılarını sona erdiren, Firavun’un zulmünden kurtaran...
    olmasına rağmen, Allah’ı bırakıp, başkalarına yönelir, başkalarının belirlediği
    hayat tarzlarına göre yaşamayı tercih eder, İlâhî hükümleri dikkate
    almazlar. 1028
    Allah’a verdikleri söze sâdık kalmazlar. İlâhî hükümlere göre yaşayıp
    sadece Allah’a kul olma ve böylelikle yalnızca O’na ibâdet etme sözlerini
    yerine getirmezler.1029 Allah’a kul olmanın gereklerinden olan iyiliği emredip
    kötülüğe engel olma görevini terk ederler.1030 Allah’a itaat konusunda
    1025 58/mücâdele, 14-15
    1026 60/Mümtehine, 13
    1027 1/Fâtiha, 5-7
    1028 2/Bakara, 61; 7/A'râf, 160-162
    1029 2/Bakara, 246; 5/Mâide, 12-13; 7/A'râf, 165
    1030 5/Mâide, 79
    • 347 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    hainlik yaparlar. Allah’a itaati terk ederler.1031 Dost olunması yasaklanan
    kâfirlerle dostluk kurarlar.1032 İmandan yüz çevirirler.1033 Peygamber’e âsi
    olup başka rehberler edinirler.1034 Puta taparlar.1035 Peygamberleri yalanlarlar
    veya öldürürler.1036 Allah’ın emirlerine karşı kayıtsız kalıp İlâhî emirlere
    uymamak için kaytarmanın yollarını ararlar.1037 Fâiz yerler.1038 Fesat çıkarırlar.
    1039 Allah’ın kendilerine verdiği nimetler üzerinde hak sahibi olanların
    haklarını vermeyerek cimrilik yaparlar: Yoksulu, düşkünü, öksüzü, yetimi,
    güçsüzü, sakatı... korumazlar. 1040
    Dünyayı asıl kabul ederek âhireti dikkate almazlar. Sadece maddeyi
    ölçü alarak âhireti hesaba katmadıkları için de sorumsuz bir hayat tarzını
    benimserler.1041 İnsanların mallarını haksız şekilde gasbederler, ticarî dalaverelerle
    ve diğer bazı usullerle halkı sömürürler.1042 Dinlerine karşı lâkayt
    davranır, dinin ciddiyetini dikkate almazlar.1043 Allah hakkında yanlış ve
    kötü zanlarda bulunurlar.1044 Bütün olumsuz özelliklerine rağmen; kendilerini
    Allah’ın seçkin kulları olarak niteler, cennetlik olduklarına inanırlar.1045
    Peygamberden inanmayacakları ve yapmayacakları şeyleri isterler.1046 Bazı
    meleklere düşman olurlar.1047 Din adamlarını, kendisine itaat edilmesi zorunlu
    kişi (rab) edinirler.1048 Allah’a olan ahitlerine veya insanlarla olan antlaşmalarına
    uymazlar.1049 Allah’ın seçkin kullarından birisi olan Hz. Meryem’e
    iftira atarlar.1050 Kendilerine sırât-ı müstakîmi gösteren kitaplarını
    tahrif eder, yanlış gidişlerini meşrû gösterecek şeyler yaparlar. 1051
    1031 5/Mâide, 13, 32
    1032 5/Mâide, 80-81
    1033 2/Bakara, 63-64, 74; 7/A'râf, 148; 45/Câsiye, 16-17
    1034 Mâide, 20-26; 7/A'râf, 138-140
    1035 2/Bakara, 51-52, 92-93; 7/A'râf, 148-152, 155-156; 20/Tâhâ, 83-97
    1036 5/Mâide, 70-71; 17/İsrâ, 4
    1037 2/Bakara, 67-73
    1038 4/Nisâ, 161
    1039 5/Mâide, 64
    1040 4/Nisâ, 53
    1041 2/Bakara, 96
    1042 3/Âl-i İmrân, 75; 4/Nisâ, 161; 9/Tevbe, 34
    1043 4/Nisâ, 137
    1044 3/Âl-i İmran, 181; 5/Mâide, 64
    1045 2/Bakara, 94, 111-112; 4/Nisâ, 49-50; 5/Mâide, 18; 62/Cuma, 6-8
    1046 4/Nisâ, 153
    1047 2/Bakara, 97
    1048 9/Tevbe, 31
    1049 8/Enfâl, 56-57
    1050 4/Nisâ, 156-157; 19/Meryem, 27-34
    1051 2/Bakara, 75-79, 95, 174; 3/Âl-i İmran, 78, 93; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41-43
    • 348 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’da Yahûdilerin gazab edilme sebebi olarak sayılan bu özellikler
    hangi toplumda varsa, onlar Allah’ın gazâbını hak ediyorlar demektir.
    İsrâiloğullarının Karakteri /
    Yahûdileşme Alâmet ve Özellikleri
    Allah’a vermiş oldukları ahdi/sözü bozmak, 1052
    Maymunlaşmak, 1053
    Kör ve sağır kesilmek, 1054
    Başka tanrılara da inanmak ve onları da güçlü görmek, 1055
    Yalnız Allah’a güvenip sadece O’ndan korkmamak, 1056
    Altın buzağıya (altına, elleriyle yaptıkları heykele ve buzağıya) tapmak, 1057
    Güzel nimetlere nankörlük, 1058
    Cihad ve savaş görevinden kaçmak, ölümden korkmak, 1059
    Fesat/bozgunculuk, 1060
    Allah’ın hükümleriyle hükmetmemek, 1061
    Peygamberleri yalanlamak ve öldürmek, 1062
    “Gözümüzle görmeden inanmayız” demek, 1063
    1052 2/Bakara, 55, 61, 65, 84, 86, 90, 93, 100; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 154-155; 5/Mâide, 3, 60
    1053 2/Bakara, 65; 7/A'râf, 166
    1054 5/Mâide, 70-71
    1055 2/Bakara, 93
    1056 10/Yûnus, 84; 26/Şuarâ, 61-62
    1057 2/Bakara, 51-54; 7/A'râf, 148-152; 20/Tâhâ, 86-98; 29/Ankebut, 92
    1058 2/Bakara, 61
    1059 5/Mâide, 21-26; 2/Bakara, 46, 95, 246, 249; 59/Haşr, 14
    1060 5/Mâide, 64, 81; 7/A'râf, 163; 17/İsrâ, 4-7
    1061 5/Mâide, 44, 45, 47; 62/Cum'a, 5
    1062 2/Bakara, 87
    1063 2/Bakara, 55
    • 349 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    İkrar ettikten hemen sonra inkâr etmek, 1064
    Kitab’ı değiştirmek, 1065
    Tahrif etmek; Kelimeleri konuldukları yerden değiştirip anlamlarını
    çarpıtmak, 1066
    Hakka bâtılı karıştırmak, 1067
    Ketmetmek; Açıklamaları gereken bilgileri gizlemek, 1068
    Alçak dünyanın metâını, âhirete tercih etmek, 1069
    Hayırlıyı hayırsızla değiştirmek, 1070
    Ahireti dünyayla değiştirmek, 1071
    İsyankârlık ve aşırı gitmek, 1072
    “İşitittik ve isyan ettik” diyecek kadar küstahlaşmak, 1073
    Gerekli gördükleri her yalanı söyleyebilmek, 1074
    Devamlı harp ve fitne çıkarmaya çalışmak, 1075
    Firavun’un işbirlikçisi kapitalist Karun’a özenmek, 1076
    Rüşvet alıp vermek, 1077
    1064 2/Bakara, 63-64; 4/Mâide, 12
    1065 2/Bakara, 211, 41-42, 59, 75, 79
    1066 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A'râf, 162
    1067 2/Bakara, 42
    1068 2/Bakara, 159, 174; 3/Âl-i İmran, 187; 5/Mâide, 15; 6/En'am, 91
    1069 7/A'râf, 169
    1070 2/Bakara, 61
    1071 2/Bakara, 86
    1072 2/Bakara, 61, 65; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 160-161; 5/Mâide, 78; 6/En'am, 146
    1073 4/Nisâ, 46
    1074 5/Mâide, 40-42
    1075 5/Mâide, 64
    1076 28/Kasas, 79
    1077 5/Mâide, 42, 62
    • 350 •
    Ahmed Kalkan
    Fâiz yemek, 1078
    Başkalarının malını haksız yere yemek, 1079
    Bâtıl yollarla insanların mallarını yemek, 1080
    Cimrilik (Kendi malında), 1081
    Müsrif olmak/savurganlık (Doğa ve diğer insanlar konusunda), 1082
    Nankörlük, 1083
    Dünyaya çok hırslı/düşkün olmak ve dünyayı aşırı sevmek, 1084
    Zâlimlik, 1085
    Kasvet/Kalp katılığı, kalbin taşlaşması, 1086
    Kalbin perdelenmesi, kılıflanması, 1087
    Kalbin mühürlenmesi, 1088
    Kalbindeki sapma dolayısıyla kör ve sağır duruma gelmek, 1089
    Sûret-i haktan gözükerek başkalarına iyiliği emredip kendi nefsini dışta
    bırakmak, 1090
    İyiliği emredip kötülükten sakındırma görevini yapmamak, 1091
    1078 3/Âl-i İmran, 161; 4/Nisâ, 161
    1079 3/Âl-i İmran, 161
    1080 3/Âl-i İmran, 75; 4/Nisâ, 161; 9/Tevbe, 34
    1081 4/Nisâ, 53
    1082 5/Mâide, 32
    1083 2/Bakara, 40, 47, 122; 5/Mâide, 20; 10/Yûnus, 93
    1084 2/Bakara, 96; 4/Nisâ, 53; 7/A'râf, 169
    1085 2/Bakara, 92
    1086 2/Bakara, 74
    1087 2/Bakara, 88
    1088 3/Âl-i İmran, 155
    1089 5/Mâide, 78
    1090 2/Bakara, 44
    1091 5/Mâide, 79
    • 351 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Aşırılık, haddi aşmak ve küfre koşmak, 1092
    Şeytana tâbi olmak, 1093
    Putlara ve şeytana inanıp tâğuta tapınmak, 1094
    Mü’minleri de saptırmaya çalışmak, 1095
    Mü’minlere inanmamak, 1096
    Kendi yanlış dinlerine dâvet etmek, 1097
    Mü’minleri imanlarından sonra küfre döndürmeyi istemek, 1098
    Allah’ın nurunu söndürmek istemek, 1099
    Mü’minlerin aleyhine müşriklerle dostluk kurmak, 1100
    Hâinlik yapmak, 1101
    Antlaşmalara uymamak, 1102
    Bir insanın (Hz. İsa’nın) tanrılığını iddia etmek, 1103
    Kur’an’ı hasetliğinden ve mevki hırsından dolayı inkâr etmek, 1104
    Münâfıklık ederek insanlara rastlayınca “inandık” demek, 1105
    1092 5/Mâide, 41
    1093 2/Bakara, 102
    1094 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 60
    1095 4/Nisâ, 44
    1096 2/Bakara, 75; 4/Nisâ, 51; 5/Mâide, 43
    1097 2/Bakara, 135, 136; 3/Âl-i İmran, 72, 73
    1098 2/Bakara, 109
    1099 9/Tevbe, 32-33
    1100 5/Mâide, 80-81
    1101 5/Mâide, 13, 32
    1102 8/Enfâl, 56, 57
    1103 5/Mâide, 72, 75, 116, 117
    1104 2/Bakara, 89-91, 101; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 54; 6/En'am, 91
    1105 2/Bakara, 76
    • 352 •
    Ahmed Kalkan
    Kendi yorumlarını (elleriyle yazdıklarını) Allah’tan gelen vahiy gibi sunarak
    gerçek vahye engeller çıkarmaya çalışmak, 1106
    Kendilerinden olmayanlara karşı sorumlulukları olmadığı iddiasıyla
    insanları aldatmaktan geri durmamak, 1107
    Âhireti de kimseye bırakmamak; Sayılı birkaç gün azaplarını/cezalarını
    çektikten sonra doğru cennete gönderileceklerine inanmak, 1108
    Rasül’e uymayan bir topluluğa ve yalana kulak vermek. “Peygamber,
    hoşunuza giden bir şey söylerse kabul edin; yoksa reddedin” demek, 1109
    Göre göre, bile bile Allah’ın âyetlerini inkâr etmek, 1110
    Bilginlerini tanrı edinmek, 1111
    Tekrar tekrar dinden dönmek, 1112
    Allah’ın rahmetinden kovulmak, 1113
    Lânetlenmek ve Allah’ın gazabına uğramak, 1114
    Dostlukları olmaz. 1115
    Bu özelliklerinin içinde günümüzde nice “müslümanım” diyenlerce
    aynen uygulanan şu yahûdi karakterlerine dikkat çekmek gerekmektedir:
    Irkçılık ve taassup, üstün ırk oldukları iddiası, 1116
    Materyalizm ve dünyevîleşme, maddeyi putlaştırma, altına ve heykele
    tapma, 1117
    1106 2/Bakara, 79
    1107 3/Âl-i İmran, 75
    1108 2/Bakara, 80
    1109 5/Mâide, 41
    1110 Âl-i İmran, 70
    1111 9/Tevbe, 31, 34
    1112 4/Nisâ, 157
    1113 2/Bakara, 88; 4/Nisâ, 46, 156, 157
    1114 5/Mâide, 3, 60
    1115 2/Bakara, 105, 120, 145; 5/Mâide, 51, 80, 82; 60/Mümtehine, 13
    1116 5/Mâide, 18; 2/Bakara, 80
    1117 2/Bakara, 51-54; 7/A'râf, 148-152; 20/Tâhâ, 86-98; 29/Ankebut, 92
    • 353 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Eşlerini kıskanmama, domuz gibi yaşadıklarından domuza çevrilmeleri,
    1118
    Maymunca taklitçilik ve şahsiyetsizlik özelliklerinden maymuna çevrilmeleri,
    1119
    Dâvâları için her yolu meşrû görmeleri, yalan söylemeleri, 1120
    Sözlerinde durmamaları, 1121
    Sihirle uğraşma, 1122
    Ahlâkî dejenerasyon, 1123
    Toplumda fesâdı, fuhşu yaygınlaştırma, 1124
    Bilginlerini tanrı edinmek, 1125
    Dini tahrif, 1126
    İmanda pazarlık, Allah’ı açıkça görmediçe inanmayacağız” demek, 1127
    Dinlerini paramparça etmek, hizipçilik ve tefrika, 1128
    Gerçeği bile bile inat, 1129
    Allah’ın hükümleriyle hükmetmemek. 1130
    1118 5/Mâide, 60
    1119 2/Bakara, 65; 5/Mâide, 60; 7/A'râf, 166
    1120 5/Mâide, 13, 32, 41
    1121 2/Bakara, 55, 61, 65, 84, 86, 90, 93, 100; 3/Âl-i İmran, 112; 4/Nisâ, 154-155; 5/Mâide, 3, 60
    1122 2/Bakara, 102
    1123 3/Âl-i İmran, 188
    1124 5/Mâide, 64
    1125 9/Tevbe, 31, 34
    1126 2/Bakara, 59, 75, 79; 4/Nisâ, 46; 5/Mâide, 13, 41; 7/A'râf, 162
    1127 2/Bakara, 55
    1128 6/En'âm, 159
    1129 3/Âl-i İmran, 70
    1130 5/Mâide, 44, 45, 47; 62/Cum'a, 5
    • 354 •
    Ahmed Kalkan
    Dalâlet
    ‘Dalâl veya dalâlet’ masdarları sözlükte; kaybolmak, telef olmak, şaşırmak
    ve yanılmak anlamlarına gelir. Somut olarak, ‘çölde seyahat ederken
    yolunu şaşırmak’ mânâsına gelse de asıl anlamı, bilerek veya bilmeyerek
    doğru yoldan az veya çok ayrılmak, sapmak, ya da azmak demektir. Bu
    mânâdan hareketle mecazî olarak ‘dalâlet’ akla, duyulara, gerçeğe aykırı ilkeleri
    benimsemek karşılığında kullanılmaktadır.
    Dalâlet, ‘hidâyetin ve rüşd’ün zıddı olup, kasden ya da unutarak doğru
    yoldan ayrılmak demektir. ‘Dalâlet’in bir başka tanımı şöyle yapılabilir:
    Maksada ulaştıran yolu bulamamak, istenen sonuca götürmeyen bir yola
    girmek, ya da arzu edilen sonucu kazandıran her türlü yoldan ve metodlardan
    ayrılmaktır. ‘Dalâlet’ gerçekte, maddî ve görülen bir yoldan sapma
    olduğu halde, daha sonra din ve akıl yolundan sapmak anlamına kullanılmaya
    başlanmıştır. Bu nedenle ‘dalâlet’ daha çok dinden sapmayı, ‘dalâl’ ise
    akıl ve sözdeki sapmayı ifade eder.
    Dalâletin Kur’an’daki Anlamları
    Bu kelime türevleriyle birlikte Kur’ân-ı Kerim’de 188 yerde geçmektedir.
    Hidâyetin ve imanın karşıtlığını, inkârcıların hidâyet karşısındaki durumlarını
    ifade etmede önemli bir Kur’an kavramıdır. Kur’an’da daha çok
    küfür ve inkârı kapsayan sapıklık olarak kullanılmaktadır. Ancak Kur’an
    dalâlet kavramını ya da türevlerini birkaç mânâda daha kullanmaktadır ki,
    bu anlamların kelimenin kök mânâsıyla yakın ilişkisi vardır.
    1- Saptırmak anlamında: ‘İdlâl’ şeklinde geçmekte ve başkasını saptırmak,
    doğru yoldan alıkoymak, gerçek yolu kaybettirmek mânâlarına gelmektedir.
    Şeytanın ağzından Kur’an’da şöyle söyleniyor: “Onları mutlaka
    saptıracağım, muhakkak onları boş kuruntulara boğacağım.”1131 Kur’an, ayrıca
    Firavunun ve altından buzağı yapıp İsrailoğullarına ‘işte sizin ilâhınız
    budur’ diyen Samirî’nin birer saptırıcı olduğunu vurguluyor.1132
    2- Şaşırmak anlamında: Bu anlam inançsızlar hakkında kullanıldığı
    gibi, peygamberler hakkında da kullanılmıştır. “Seni şaşırmış (dâll) bulup
    1131 4/Nisâ, 199
    1132 20/Tâhâ, 79, 85
    • 355 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    da yol göstermedik mi?”1133 Bu âyette Peygamberimizin peygamberlikten
    önceki durumuna işaret edilmektedir. Bu dönemde Hz. Muhammed (s.a.s.)
    İlâhî vahyden habersizdi, şer’î hükümleri ve peygamberlik görevini bilmiyordu.
    Kur’an, Peygamberimizin yaptığı tebliğle hiçbir zaman yanılmadığını
    ve sapmadığını söylemektedir. 1134
    3- Boşa çıkarmak anlamında: Şu âyette olduğu gibi: “Dediler ki; ‘biz yerde
    yok olup gittikten sonra, gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta bulunacakmışız?’
    Hayır, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr edenlerdir.”1135 Burada geçen
    ‘dalâl’ kelimesi yok olup gitmek, kaybolmak anlamındadır. Allah’a iman etmeyen,
    üstelik insanları Allah’ın yolundan alıkoymaya çalışanlar iyi amelde
    bulunsalar bile onların bütün yaptıkları boşa çıkacak, dalâl olacaktır.1136
    Dalâlet, aslında bir sapmadır, yitip-kaybolmadır, bir helâk olmadır. 1137
    4- Azap anlamında: Kur’an cehennemlikleri ‘dalâl’ içinde olmakla tarif
    etmektedir ki bu da onlara tattırılan azaptan başkası değildir. 1138
    5- Hüsran anlamında: Tevhid düşmanlarının tarih boyunca İslâm’a ve
    onu tebliğ edenlere karşı hile ve tuzakları hep boşa çıkmıştır, bu tuzakların
    sahipleri yaptıklarının karşılığında hüsrâna uğramışlardır. Kur’an bunu bir
    yerde ‘dalâl’ kelimesiyle ifade ediyor.1139 İki âyette de yine hüsran anlamında
    geçiyor. 1140
    6- Yanılmak anlamında: “Yusuf ’un kokusunu (burnumda tüter) buluyorum”
    diyen Hz. Ya’kub’a oğulları şöyle dediler: “Allah adına hayret, sen
    hâlâ geçmişteki yanılgındasın.”1141 Yine kardeşlerinin Yusuf ’u ve kardeşini
    (Bünyamin’i) çok seven babalarına karşı benzer bir yanılgıda olma suçlaması
    yapılıyor.1142 Her iki âyette de ‘dalâl’ kelimesi kullanılıyor. Miras taksiminde
    hak sahiplerine karşı haksızlık yapılmamasını ikaz eden âyette de
    aynı kelime ‘hata’ anlamında geçmektedir. 1143
    1133 93/Dûha, 7
    1134 53/Necm, 2
    1135 32/Secde, 10
    1136 18/Kehf, 104
    1137 71/Nûh, 14
    1138 54/Kamer, 47-48
    1139 40/Mü’min, 25
    1140 12/Yusuf, 30, 36; 36/Yâsin, 24
    1141 12/Yusuf, 94-95
    1142 12/Yusuf, 8
    1143 4/Nisâ, 176
    • 356 •
    Ahmed Kalkan
    7- Sapkınlık anlamında: ‘Dalâlet’ aynı zamanda aklî sapmalar hakkında
    da kullanılmaktadır. Nitekim dalâlet; dinî olarak sapmayı ifade ediyorken,
    dalâl ise daha çok akıl yönünden sapmayı, şaşırmayı anlatır. ‘Dâll’, sapıtmış,
    şaşırmış, yoldan çıkmış; bunun çoğulu olan ‘dâllîn’ ise sapıtanlar, şaşırmışlar
    anlamındadır. “…Kim imanı küfre değişirse, artık o, dalâlete düşmüş
    (doğru yoldan sapıtmış olur).”1144 İster mü’min ister inkârcı olsun, “Allah’ın
    ve Rasûlünün emirlerine karşı gelenler sapıklığa düşerler.”1145Allah’a şirk koşan
    müşrikler de derin bir dalâlet/sapıklık içerisindedirler. 1146
    Dalâlette Olanlar
    Yine Kur’an’ın ifadesini göre şu gibi kimseler de dalâlete düşmüşlerdir:
    Allah’ı, O’nun meleklerini, kitaplarını, peygamberini ve âhiret gününü
    inkâr edenler,1147 Peygamberin çağrısına kulak asmayanlar, ya da O’nunla
    alay edenler,1148 Kur’an’ın İlâhî bir kitap olduğunu kabul etmeyenler,1149 Kıyâmetin
    kopacağından şüphe edip bu konuda ileri geri tartışmaya girişenler,1150
    Allah’ın haram kıldığı şeyleri helâl sayanlar; çocuklarını, geçindirememe endişesiyle
    öldürenler,1151hüküm verirken Allah’ın hükümlerine itibar etmeyip
    kendi hevâlarından hüküm verenler,1152 Allah’ın rahmetinden ümidini kesenler,
    1153 Kalbinde nifak hastalığı bulunan münâfıklar1154 ve ehl-i kitap1155 doğru
    yoldan sapmış kimselerdir.
    1144 2/Bakara, 108
    1145 33/Ahzâb, 36
    1146 4/Nisa, 116
    1147 4/Nisâ, 136
    1148 25/Furkan, 41-42; 46/Ahkaf, 32
    1149 41/Fussilet, 52; 62/Cum’a, 2
    1150 42/Şûra, 18
    1151 6/En’âm, 140
    1152 6/En’âm, 56; 38/Sâd, 26
    1153 7/A’râf, 179
    1154 Münâfikun, 6
    1155 5/Mâide, 60, 77
    • 357 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Dalâlette Olanların Özellikleri
    Allah’ın hidâyetine uymak insanın fıtratına daha uygunken, dalâleti
    tercih edenler, akıl ve duyularını yerli yerinde kullanmayıp da sapıklığa
    düşenler ve başkalarını da saptıranlar şüphesiz zâlim kimselerdir. Onlar
    akıllarını kullanıp gerçeği görecekleri yerde, hevâlarına (doğru olmayan
    arzularına) uyarlar. 1156
    Birtakım kişiler ve kötülük odakları insanları hidâyetten uzaklaştırıp
    dalâlete düşürebilirler. İnsan, yaratılışı gereği itaat etmeye de isyan etmeye
    de meyillidir. Aklını iyi kullanan, Allah’tan gelen hidâyet sebeplerini iyi
    anlayan, yani Kitabı ve Peygamberi idrâk eden, Allah’ın her taraftaki âyetlerini
    düşünen kimseler doğru yolu bulurlar. Bunlardan uzak kalıp dalâlete
    sürükleyici kişilerin peşinden gidenler ise sapıtırlar. Kur’an’ın açıklamasına
    göre şeytan, yardımcılarıyla birlikte insanları sapıklığa götürmeye çalışır.
    1157
    Firavun gibi cürüm (günah) işleyenler ve onun yanındaki mele’ sınıfı
    (aristokratlar) kendilerine uyanları saptırırlar. Firavun, Kur’an’ın üzerinde
    çok durduğu tipik bir tâğut (azgın, azdırıcı ve isyancı) kişiliktir. Yeryüzünde
    azıp-sapmanın (tuğyânın), kibirlenmenin, cürüm işlemenin, kendi hevâsını
    ilâh haline getirmenin, zulmün ve sapıtmanın en açık örneğidir. Kendisi
    sapıklıkta olduğu gibi, üzerinde hâkimiyet/egemenlik kurduğu kitleleri de
    kendisi gibi sapıklığa götürmenin gayretinde idi. Şüphesiz her devirde firavun
    tipli insanlar çıkabilir, kendileri dalâlette oldukları gibi diğer insanları
    da hidâyetten ayırmak için çaba gösterebilirler. Allah’ın âyetlerine sırt
    dönen bu azgınlar, kurdukları şeytanî sistemlerle, oynadıkları oyunlarla bu
    hedeflerine ulaşmaya çalışırlar.
    İnsanların kendi elleriyle yaptıkları ve kutsal saydıkları putlar ve benzeri
    (heykeller) de sapıklığa sebep olurlar. 1158
    1156 4/Nisâ, 44; 43/Zuhruf, 40
    1157 20/Tâhâ, 177, 121; 25/Furkan, 29; 7/A’râf, 16-17; 4/Nisâ, 199 vd.
    1158 14/İbrâhim, 36
    • 358 •
    Ahmed Kalkan
    Dalâlet Önderleri
    Hidâyette olmayan, Allah’ın çizdiği çizginin dışında yaşayan ve İslâmî
    ilkelere dikkat etmeyen çoğunluğa veya topluluklara uymak da kişiyi sapıklığa
    götürebilir. İnsan için ölçü çoğunluğun ne yaptığı değil, inancının
    ve hayat anlayışının Hakk’a uygun olmasıdır. Bu konuda Cenâb-ı Hak şöyle
    buyurur: “Yeryüzünde bulunanların çoğuna (çoğunluğa) uyacak olursan,
    seni Allah yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye tâbi olmaz,
    yalandan başka (söz) de söylemezler. Muhakkak senin Rabbin, evet O, kendi
    yolundan sapanı en iyi bilendir, yine O doğru yolda gidenleri de en iyi
    bilendir.”1159 İnsanları saptıran bir başka grup da, kişilerin peşine gittikleri
    önderleridir. İster dinî anlamda olsun, ister siyasî anlamda olsun; toplumun
    önündeki kişilere ‘imam’ veya ‘önder-lider-başkan’ denir. Önder konumundaki
    kişiler sapıklık üzerinde iseler, peşlerinden gidenler de onlar gibi olurlar.
    Bir önderi (imamı) körü körüne taklit veya takip etmek, onun yanlışlarını
    da kabul etme tehlikesini beraberinde getirir. Kitleler genellikle bir
    liderin, bir önderin peşinden giderler, onun izini izlerler, onun görüşlerini
    çoğu zaman kayıtsız şartsız kabul ederler. Firavun gibi düşünen önderler,
    peşlerinden gelenleri tıpkı kendileri gibi dalâlete götürürler.
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Ümmetin hakkında en çok
    korktuğum (şey) saptırıcı imamlardır (önderlerdir).”1160 Müslüman ümmet
    hakkında böyle bir korku duyulursa, küfür öncülerinin1161 peşinden/izinden
    gidenler hakkında daha fazla endişe etmek gerekir. Çünkü küfür önderleri
    insanları -Kur’an’ın deyişiyle- ‘cehenneme çağırırlar.’1162 Allah (c.c.)
    bütün insanları mahşer meydanına hesap vermek üzere, dünyada iken peşlerinden
    gittikleri imamlarıyla (önderleriyle) birlikte getirecektir.1163 İnkârcılar
    o gün şöyle diyecekler: “Yâ Rabbi! Biz büyüklerimize ve imamlarımıza
    (yöneticilerimize) itaat etmiştik. Onlar da bizi doğru yoldan saptırdılar.”1164
    Bu saptırıcılar kendi günah yüklerini taşıdıkları gibi, saptırdıkları kimselerin
    günahlarını de taşıyacaklar. Buna karşı toplumu saptıran kimselere
    gönüllü olarak uyanların günahlarında ise bir eksilme olmayacaktır.1165
    1159 6/En’âm, 116-117
    1160 Dârimî, Rikak 39, hadis no: 2755; Tirmizî
    1161 9/Tevbe, 12
    1162 28/Kasas, 41
    1163 17/İsrâ, 71
    1164 33/Ahzâb, 67; 7/A’râf, 38-39
    1165 16/Nahl, 25
    • 359 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Dalâlete Düşme Sebepleri
    Bazı insanların hidâyetten yüzçevirip dalâlete sapmalarının birtakım
    sebepleri vardır. İnsanın yetiştiği ortam ve aldığı eğitim elbette önemlidir.
    Ancak insanın irâdesi kendi elindedir. O dilediği yolu ve inancı seçebilir.
    Onun, bâtıl ve Kur’an’ın dalâlet dediği yolları seçmesine bazı sebepler etki
    edebilir. Özellikle müslümanların dalâlete düşmelerine, dinde sonradan
    ortaya çıkan bid’atlerin rolü vardır. Bid’atler, dinî kılıfla sunulduğu için
    çoğu insan bunu anlamaz. Bid’atleri hayat haline getirenler de günün birinde
    İslâm inancının dışına çıkarlar.
    Din’de tefrika (ayrılık) çıkarmak da sapıtmanın bir başka nedenidir.
    Din’de ayrılık çıkarmak, şüphesiz İslâm’ı kendi kafasına göre anlayıp, kendi
    anladığını din sanmak, diğer anlayışları din dışı sayıp onlara sırt dönmek,
    onları düşman bilmektir. Kur’an, önceki ümmetlerin bu hataya düştüklerini
    haber veriyor: “Dinlerini parçalayıp grup grup olanlar var ya, senin onlarla
    hiç bir ilişkin yoktur.”1166 Dinlerini parçalayıp fırka fırka (parti parti)
    olanlar, kendi ellerinde olanla, yani kendi fikirleriyle, kendi anladıklarıyla,
    gruplarına ait üstünlüklerle, kendilerinin daha doğru yolda olduğu iddiasıyla
    övünüp durmaktadırlar.1167 Dinlerini parçalamanın başka bir anlamı
    da, dinin hükümlerinin bir kısmını almak, bir kısmını bırakmaktır. Böyle
    yapanlarla, kendi hizbinin (grubunun) anladığı şeyi din zannedenler arasında
    fark yoktur. Her biri bir liderin, bir önderin peşine takılır, bir grup
    bulur, grubunu en üstün sayar, diğer grubu yanlışta görür. Hatırlatmak gerekir
    ki mezhepli olmak, İslâm’ın akîdesine uygun düşen bir gruba mensup
    olmak, bir cemaatle beraber çalışmak, bir hizbin prensipleriyle hayırlı bir
    iş yapmak üzere bir araya gelmek yanlış değil: grupçu, mezhepçi, partici
    olmak hatadır ve insanı dalâlete kadar götürebilir. Bu hatadan kurtulmanın
    yolu Kur’an’a, yine O’nun istediği gibi topyekûn sarılmaktan geçer. 1168
    İslâm’ı, O’nun güzelliklerini, O’nun insana kazandırdıklarını, İslâm’a
    uymakla elde edilebilecek kazançları, Allah’ın vereceği mükâfatı (vaad) ve
    vereceği cezayı (va’id) bilmeyenler, bu gibi konularda cahilce hareket edenler
    hidâyetten saparlar.1169
    1166 6/En’âm, 159
    1167 30/Rûm, 32
    1168 3/Âl-i Imrân, 103
    1169 6/En’âm, 144; 22/Hacc, 8-9
    • 360 •
    Ahmed Kalkan
    Bilgisizlik insanı hem doğru olandan ayırır hem de kişiyi belli konularda
    taassup sahibi yapar. Kişinin bilmediğini bilmemesi ise daha büyük
    bir kayıptır. Böyleleri kendi hevâlarına uyarlar, bildikleri az şey üzerinde
    inatla dururlar, sapıklıkta olsalar bile kendilerini kolay düzeltemezler. Elde
    edilen bilginin yanlış kullanılması da insanı dalâlete düşürebilir. İlim, insanlara
    gerçeği göstermesi ve hakikate ulaşmasında bir ışık olması gerekirken;
    insanlar bilgiyi gereğince kullanmıyor. Hatta çoğu zaman Allah’tan
    gelen hidâyet, yani İslâm’ın ilkeleri bilimsel gerçeklere ters diye iddia edilmekte,
    böylece onlardan yüz çevrilmekte. Günümüzde bilim hayli gelişmiş
    olmasına rağmen, gayri Müslimlerin elindeki bilim, vahyi kaynak olarak
    kabul edip ona teslim olmadığı için insanlığın çoğu Kur’an’ın dalâlet dediği
    çizgidedir. Çağın da bilgi çağı değil; bilgi kirliliği çağı olduğunu rahatlıkla
    söyleyebiliriz.
    Kimileri de insanlara hükmetmek, onların sırtından geçinmek, ya da
    başka amaçlar için din’den öğrendiği bilgileri yanlış yerde ve kendi çıkarı
    kullanır, hem kendi sapar hem de başkalarını saptırır.
    İnsanın kalbinden ‘âhiret’ inancı kaybolduğu an, o derin bir sapıklığa
    düşer. Âhiret inancı şüphesiz insana hayat gerçeğini öğreten en önemli bilgidir.
    1170 Lehve’l hadis’e (boş, işe yaramaz, insanı Allah’tan ve O’na itaatten
    uzaklaştıran her türlü söz ve meşguliyete) müşteri olanlar da hidâyetten
    uzaklaşırlar.1171 Bu gibi sözler ve uğraşılar kişiye bir fayda sağlamaz, ama
    onu Allah’tan ve kulluk görevlerinden uzaklaştırır, onu dalâlete düşürür.
    Dalâletin Sonuçları
    Dalâlete düşenlerin kalpleri kasvetlidir (katıdır). Onların kalpleri fıtrî
    özelliklerini yitirmiş, hidâyete kapalı, şirke, küfre, şüpheye ve sapıklığa
    açıktır. Öyle kalplere hikmeti ve hidâyeti anlatmak zordur.1172 “Allah, kime
    hidâyet verirse onun kalbini İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse onun da
    kalbini göğe yükseliyormuş gibi daraltır, sıkar…”1173 Dalâlette olanların kalpleri
    daykdır/dardır. Dalâlette olmanın, hidâyeti bırakıp da dalâleti satın al-
    1170 34/Sebe’, 8
    1171 31/Lokman, 6
    1172 7/A’râf, 179; 13/Ra’d, 30-31 vd.
    1173 5/Mâide, 13
    • 361 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    manın (2/Bakara, 16) âhiretteki cezası elbette Cehennem’dir.1174 Görüldüğü
    gibi dalâlet, doğru yoldan, Allah’ın yolundan ayrılıp başka yollara sapmak,
    bâtıl dinleri kabul etmek, Allah’ın emrine aykırı yaşamaktır. Bu sıfat, inkârcıların
    ve müşriklerin bir sıfatıdır. Bu kavram, onların hidâyetten ayrılarak
    yanlış yola girdiklerini, çıkmaz bir sokağa saptıklarını, gerçeğe aykırı hareket
    ettiklerini, kendilerini kurtuluşa götürmeyecek bir tercih yaptıklarını
    en güzel bir biçimde ortaya koymaktadır.
    Allah’ın dâvetine kulak asmayıp O’nun âyetlerini inkâr edenler, kendilerini
    maksada götürecek yolu kaybedip azâbı ve tükenişi kazandıracak olan
    sapıklığı alırlar. Dalâlete düşmek bir anlamda azmak, haddi aşmaktır. Böyle
    yapanlar Hakk’ın karşısına çıkmış ve kendi aleyhlerine azap kazanmış olurlar.
    İnsanları Allah’ın dininden yüz çevirtip sapıklık yollarına sürükleyecek
    kişiler, sistemler ve araçlar, eski dönemlere oranla günümüzde çok daha
    fazladır. Bugün bir sürü siyasî sistem, hayat felsefesi, akımlar ve çalışmalar
    insanları dalâlete dâvet etmektedir. Eğitim ve medya araçları dalâleti
    daha geniş kitlelere ulaştırmaktadır. Mü’minler, İslâm’ın dalâlet (sapıklık)
    dediği hayat anlayışlarını davranış ve fikirleri iyi tanımalı ve kendilerini
    iki dünyada da kurtaracak İslâmî kimliklerini korumalılar. Her namazda
    okuduğumuz ve Fâtiha Sûresinde yer alan şu duâyı pratik hayatta da gerçekleştirmek
    gerekir: “Yâ Rabbi! Bizi dosdoğru yola ilet; kendilerine nimet
    verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve dâllîn olanların (sapıtmışların)
    yoluna değil.” 1175
    İnsanlar mizâç itibariyle birbirlerinden farklı oldukları gibi, kavrama ve
    öğrenme kabiliyetleri yönünden de oldukça farklıdırlar: Bir insanın aklı ile
    tesbit ettiği ve “tek kurtuluş yolu” olarak sunduğu teorileri, diğer bir insan;
    tamamen “saçma” olarak nitelendirebilir. Hatta insanın aklî muhâkemesini
    işletmeyip, hakikati bulmada, iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırmada gaflete
    düşmesi de mümkündür. Bütün bu ihtimaller olmasaydı, aklı ile hareket
    eden ve “hakikati bulduğunu” ileri süren herkese inanmamız gerekirdi.
    Hâlbuki görünen odur ki, herkes kendi aklını beğenmekte, tesbit ettiğini
    ileri sürdüğü doğruların dışında kalan her şeyi reddetmektedir. Dolayısıyla
    sırat-ı mustakîmin (doğru yolun ve hakikatin) ölçüsü insan aklı olamaz.
    İşte bu noktada karşımıza hidâyet ve dalâlet kavramları çıkmaktadır.
    1174 26/Şuarâ, 91-97; 17/İsrâ, 97 vd.
    1175 Hüseyin K. Ece, a.g.e., s. 120-126
    • 362 •
    Ahmed Kalkan
    Allah Teâlâ; Hz. Âdem’i (a.s.) ve Hz. Havvâ’yı yeryüzüne indirdiği zaman
    şöyle buyurmuştu: “Hepiniz oradan inin. Sonra size Benden bir hüdâ
    (hidâyet) gelir de; kim Benim hüdâma tâbi olursa, artık onlara hiçbir korku
    yoktur. Onlar mahzun (üzüntülü) olacak da değildirler.” 1176 Yeryüzünde insan
    için iki yol vardır. Birincisi: Allah Teâla (c.c.)’ya iman etmek ve hayatını
    İslâm’a göre düzenlemek (hidâyete tâbi olmak). İkincisi: Hevâ ve heveslere
    tâbi olup, dalâlet üzere yaşamak! Bu iki yolun dışında üçüncü bir yoldan
    söz etmek mümkün değildir.
    Dalâlete düşmenin birçok sebebi vardır. Dünyevî ihtirasa kapılmak ve
    âhireti unutmak, her türlü felâketin başlangıcıdır. Tâgûtî güçlere itaat etmek
    ve onların ideolojilerine tâbi olmak, dalâleti satın almaktır. Nitekim
    Kur’ân-ı Kerim’de: “O gün yüzleri ateşte evrilip-çevrilirken: ‘Eyvah bize! Keşke
    Allah’a itaat etseydik; peygambere itaat etseydik’ diyeceklerdir. (Onlara tâbi
    olanlar da o gün) ‘Ey Rabbimiz! Gerçekten biz reislerimize (liderlerimize) ve
    büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar (fe’edallûne’s-sebiylâ)’
    diyeceklerdir. Ey Rabbimiz! Onlara (liderlerimize ve büyüklerimize) azaptan
    iki katını ver. Onları büyük bir lânetle rahmetinden kov!”1177 buyurulmuş ve
    tuğyan eden güçlere itaatin getireceği manzara çizilmiştir.
    Kelime-i Şehâdeti ikrar ve tasdik eden her mü’min; Allah Teâlâ’nın sınırlarını
    çizdiği şeriata tâbi olmak durumundadır. Zira sırat-ı mustakîm
    (dosdoğru yol) budur. Mâlum olduğu üzere; namaz ibâdetini edâ ederken
    mutlaka okuduğumuz Fâtiha sûresinde; “Bizi doğru yola, kendilerine nimet
    verdiklerinin yoluna kavuştur. Gazaba uğrayanlarınkine, dalâlette olanlarınkine
    değil!” diye yalvarır ve “âmin” deriz. Şimdi Muhammed Ali Sâbunî’nin
    Ahkâm Tefsiri isimli eserinden “velâd-dâlliyn” ibâresinin mânâsını öğrenelim:
    “Dâllin’den (sapıklardan) kasıt hristiyanlardır. Nitekim Cenâbı Hak:
    “De ki: ‘Ey Kitap ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan evvel
    hakikaten hem kendileri sapmış hem birçoğunu saptırmış ve (hâlâ da) doğru
    yoldan ayrılıp sapagelmiş bir kavmin hevâ ve (heve)sine uymayın.”1178 emri
    ile bize bunu bildirmektedir. İmam Fahruddin Râzî, konuyla ilgili görüşünü
    şöyle ifade eder: Müfessirlerin bazısı gazaba uğrayanlardan maksadın;
    görünür amellerinde hata yapan her şahıs, sapıklardan muradın da,
    1176 2/Bakara, 38
    1177 33/Ahzâb, 66-68
    1178 5/Mâide, 77
    • 363 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    itikadında hata yapan herkes olduğu görüşünü tercih etmektedirler. Çünkü
    gazâba uğrayanları yahûdilere, sapıkları da hıristiyanlara tahsis etmek esasa
    aykırıdır. Çünkü Allah Teâlâ’yı inkâr etme, O’na bazı şahıs ve güçleri
    ortak etmek din olarak hıristiyanlıktan ve yahûdilikten daha çirkin, dolayısıyla
    onlardan korunmak daha evlâdır. Alûsî, Fahruddin-i Râzî’nin bu
    görüşünü reddederek şöyle diyor: “Gazaba uğrayanlar” ile “sapıklar” sözlerinden
    açık olarak yahûdi ve hıristiyanların kasdedildiği sahih hadisle rivâyet
    edilmiştir. Bu rivâyet varken, buna aykırı bir görüşe dönülemez. İmam
    Kurtubi de şöyle demektedir: Müfessirlerin birçoğuna göre “gazaba uğrayanlar”
    ile yahûdilere, “sapıklar” ile de hıristiyanlara işaret edildiği, Hatem
    oğlu Adiyy’in müslüman oluşu sırasındaki hadiste tefsir edilmiştir. Ebu
    Hayyan’ın bu hadisle ilgili görüşü şöyledir: Eğer hadis-i şerif ’in Rasûl-i Ekrem
    (s.a.s.)’den nakli sahih ise, ona dönmek (onunla amel etmek) farz olur.
    Bana göre; Fahruddin Râzî’nin görüşü, hadisi reddetmek anlamını taşımaz.
    Aksine onun hükmünü genelleştirerek yahûdilik, hıristiyanlık ve diğer tüm
    İslâm dışı inançları içine alan bir ifade ile bütün kâfir ve münâfıkları âyetin
    şûmulüne almıştır.1179
    Şurası muhakkaktır ki, hidâyetten ayrılan bir kimse, mutlaka dalâlete
    düşmüştür. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Artık hakdan (ayrıldıktan) sonra
    sapıklıktan başka ne kalır?” (Fe mâ zâ ba’de’l hakkı illâ’d-dalâl1180 buyurulmuştur.
    Mesele bu açıdan ele alındığı zaman dalâlete düşmenin, neleri beraberinde
    getireceği kolayca anlaşılır.
    İnsanın sadece aklî melekelerini kullanarak dalâletten kurtulması
    mümkün değildir. Vahye tâbi olmayan kimse hidâyet nimetine kavuşamaz.
    Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e hitaben: “İşte Biz sana da
    böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Hâlbuki (vahiyden evvel) Kitap nedir,
    iman nedir, sen bilmezdin. Fakat onu Biz bir nur yaptık. Bununla kullarımızdan
    kime dilersek, ona hidâyet veririz. Şüphesiz ki sen, doğru bir yolun
    rehberliğini yapıyorsun”1181 buyurulmuştur. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) vahiy gelmeden
    önce, Kitabın ve imanın mâhiyetini bilmeyişi, mücerred aklın (bu
    noktada) sınırını çizmektedir. Bu sebeple akıl, vahyi kavramak için bir vasıtadır.
    Bu incelik unutulmamalıdır. Aklı putlaştıranlar, dalâlete düşerler. 1182
    1179 Muhammed Ali Sabûni, Ahkânı Tefsiri, İst. 1984, c. I, sh. 22-23.
    1180 10/Yunus, 32
    1181 42/Şûrâ, 52
    1182 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Y., 109-113
    • 364 •
    Ahmed Kalkan
    Hıristiyanların Sapma Nedenleri
    Hıristiyanlar; Hz. İsa’yı bir kul olarak değil; yüce bir varlık olarak niteleyerek
    şirke girerler.1183 Teslis inancını oluşturarak, Allah’ın birden fazla olduğuna
    inanırlar.1184 Allah’ı bir yaratık, bir insan gibi düşünerek O’na çocuk
    isnat ederler.1185 Allah’ın kendilerine bildirdiği kolay dinle yetinmeyip dini
    kendileri için zorlaştırarak ruhbanlığı oluştururlar.1186 Allah’a olan sözlerine
    sâdık kalmazlar.1187 Çeşitli yöntemlerle insanların mallarını gasbederler.
    1188 Din adamlarını, kendisine itaat edilmesi zorunlu kişi (rab) edinirler.
    1189 Allah tarafından kendilerine Lutfedilen sırât-ı müstakîmin rehberi
    olan kitaplarını tahrif ederek yanlış gidişatlarını tahrif ettikleri bu kitapla
    meşrû gösterirler. 1190
    Allah, mü’minleri ehl-i kitap gibi olmaktan sakındırır ve bunu da peygamberliğin
    daha ilk günlerinde gerçekleştirir. Bu, elbette ki konunun öneminden
    ileri gelmektedir. Ayrıca, Fâtiha sûresinin risâletin ilk günlerinde
    vahyolunduğu dikkate alınacak olursa, Allah Teâlâ’nın; henüz karşılaşmadıkları
    ve ilişkilerinde problemler çıkmadığı bir zamanda ehl-i kitap gibi
    olmaktan sakındırmak sûretiyle, Rasûlullah ile diğer müslümanları, onlarla
    olan irtibat dönemine hazırladığı anlaşılır. Bazı âyetlerde ise bu sakındırmanın
    açıkça emredildiği görülür: “Kendisi için doğru yol belli olduktan
    sonra, kim Peygamber’e karşı çıkar ve mü’minlerin yolundan başka bir yola
    giderse, onu o yönde bırakırız ve cehenneme sokarız; o ne kötü bir yerdir.”1191
    “Ey iman edenler! Yahûdilerle hıristiyanları dost edinmeyin! Zira onlar birbirinin
    dostudurlar. İçinizden onları dost tutanlar, onlardandır. Şüphesiz Allah,
    zâlimler topluluğuna yol göstermez.” 1192
    Fakat ne yazık ki, bütün bu ihtarlara, nasihat ve korkutmalara rağmen,
    insanı ebedî saâdete ulaştıran yoldan ayrılma, sırât-ı müstakîmden sapma
    ve aynen yahûdi ve hıristiyanlarda olduğu gibi bu sapmayı Allah emretmiş-
    1183 3/Âl-i İmrân, 79-80; 5/Mâide, 17,72, 116-117; 19/Meryem, 37-39
    1184 4/Nisâ, 171; 5/Mâide, 73, 116-117
    1185 2/Bakara, 116; 4/Nisâ, 171; 5/Mâide, 18; 9/Tevbe, 30
    1186 57/Hadîd, 27
    1187 5/Mâide, 14
    1188 9/Tevbe, 34
    1189 9/Tevbe, 31
    1190 3/Âl-i İmrân, 78; 5/Mâide, 13
    1191 4/Nisâ, 115
    1192 4/Nisâ, 115
    • 365 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    çesine haklı ve meşrû gösterme... suçuna bu ümmet de bulaşmıştır. Üstelik
    bu süreç Rasûlullah’tan kısa bir zaman sonra başlar ve sistemleşip günümüze
    kadar devam eder.
    Fâtiha sûresi, insanları yahûdilerle hıristiyanlarda açığa çıkan sapma
    ve yanlışlıklara düşmekten sakındırarak biter. Böylelikle insanlara sırât-ı
    müstakîme dâhil ve bunda dâim olmaları tâlimâtı verilir. Yine bu sûreyle,
    kulun Allah’a olan duâsının nasıl olması gerektiğiyle ilgili pratik bir örnek
    de verilmiş olur. Bütün bunların sonunda kula, burada verilen ilkelere itaat
    kararlılığı içerisinde, içten yaptığı duâsının kabul olunacağı inancıyla
    “âmin” demek düşer; çünkü Allah, kendisine içten gelerek yapılan samimi
    duâları kabul eder, geri çevirmez. 1193
    Sırât-ı müstakîm, istikamet üzere olan yol demektir. İstikamet; doğruluk,
    dürüstlük, her çeşit işte i’tidal (denge) üzere bulunma, adâlet ve doğruluktan
    ayrılmayıp yasaklardan sakınmak, İslâm’ın doğru yolu üzerinde
    yürüme demektir. Dinin emrettiği vazifeleri, emrolunduğu gibi yapmaya
    çalışan bir müslüman dosdoğru bir insandır. İstikametin karşıtı, hıyânettir
    ki; doğruluğu bırakıp hak ve hukuka tecavüz etme, verilen sözde durmama
    ve ahde riâyet etmeme demektir. Rasûl-i Ekrem bu konuda; “Allah’a iman
    ettim’ de ve dosdoğru ol.”1194 buyurdu. “Yâ Rasûlallah, İslâm hakkında bana
    öyle bir söz söyle ki, onu senden sonra hiçbir kimseye sormayayım” diye
    soran Süfyan bin Abdullah Es-Sakafî’ye de öyle cevap verdi: “Allah’a iman
    ettim’ de, ondan sonra istikamet üzere yaşa/dosdoğru ol!” 1195
    Mü’min, Allah’a gereği gibi iman ettikten sonra; gerek itikadda, gerekse
    amelde dosdoğru olmak zorundadır. İmanda istikamet üzere olmak; şirkten,
    küfürden, irtidaddan, ilhaddan, bid’at ve hurâfelerden tamamen uzaklaşmak,
    onlarla her türlü ilişkiyi kesip bunları bütünüyle reddetmek demektir.
    Davranışta istikametin önemini, “Emrolunduğun gibi dosdoğru hareket
    et!”1196 âyetinde görüyoruz. Hz. Peygamber, Hûd sûresinin, özellikle bu sûredeki
    “dosdoğru ol!” emrinin kendisini ihtiyarlattığını, saçlarını ağarttığını
    belirtmiştir.
    1193 Celâlettin Vatandaş, Esenlik Yurdunun Çağrısı, Pınar Y., s. 158 vd.
    1194 Müslim, Kitabu'l-İman 13
    1195 Tirmizî, Kitabü'z-Zühd 47
    1196 11/Hûd, 112; 42/Şûrâ, 15
    • 366 •
    Ahmed Kalkan
    İslâmî hareketin bel kemiği durumundaki müslüman gençliğin de günümüzde
    en önemli problemi istikamettir. Bazen çok radikal; bazen çok
    uzlaşmacı, bazen takvâ; bazen gevşeklik ve zikzaklar, yalpalamalar çağımız
    insanının, müslüman olduğunu söyleyenlerin dosdoğru olamadığının göstergesidir.
    Müslümanlar için gerçek gaye; Allah’ın rızâsını kazanmaktır. Bu, dünya
    ve âhiret mutluluğu demektir. Hedefe en kısa ve sağlam yoldan kavuşmak
    ise, bütün müslümanların ortak arzusudur. Genel anlamda insanı, özel
    mânâda da müslümanı, İlâhî hoşnutluğa ve gerçek mutluluğa aday kılan
    Allah, peygamberi aracılığı ile kendisine giden doğru ve en kısa yolu tanıtmıştır.
    Bu yol, hiç şüphesiz ki en doğru yoldur (sırât-ı müstakîm). Allah, bu
    yolu İlâhî rızâya ve mutluluğa kavuşmak için vesile kıldığını ve ona uymak
    gerektiğini çeşitli âyetlerle açıklamıştır. Bunlardan biri: “İşte benim doğru
    yolum bu, ona uyun! Başka yollara uymayın ki, sizi O’nun yolundan ayırmasın.
    (Azâbından) korkarsınız diye (Allah) söze böyle tavsiye etti.” 1197
    Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “İstikamet üzere olunuz. Eğer istikametli
    olursanız, o ne güzel bir şeydir. Amellerinizin en hayırlısı da namazdır.
    Ve kâmil mü’minden başkası namazı muhâfaza edemez.”1198 İstikamete ve
    kurtuluşa ermek için huşû içinde namaz kılmanın şart olduğunu unutmamak
    gerekiyor. İstikamet üzere olmayı beceren muvahhid mü’minleri Allah
    şöyle över: “Şüphesiz bizim Rabbimiz Allah’tır’ deyip, sonra dosdoğru
    bir istikamet tutturanlar (yok mu), artık onlar için korku yoktur ve onlar
    mahzun da olmayacaklardır. İşte onlar Cennet halkıdır. Yapmakta olduklarına
    karşılık olmak üzere, içinde ebedî olarak kalıcıdırlar.”1199 “Şüphesiz bizim
    Rabbimiz Allah’tır’ deyip sonra dosdoğru bir istikamet tutturanlar (yok mu),
    onların üzerine melekler iner (ve derler ki:) Korkmayın ve hüzne kapılmayın,
    size vaad olunan Cennet’le sevinin. Biz, dünya hayatında da, âhirette de sizin
    velîleriniziz. Orada nefislerinizin arzuladığı her şey sizindir. Ve istemekte
    olduğunuz her şey de sizindir. Çok bağışlayan, çok merhamet edenden (Allah’tan)
    bir ağırlanma olarak!” 1200
    1197 5/En'âm, 153
    1198 İbn Mâce, Kitabu't-Tahâre 4
    1199 (46/Ahkaf, 13-14
    1200 41/Fussılet, 30-32
    • 367 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Fâtiha sûresini namazlarımızda defalarca okuyarak duâ ediyoruz: Gazaba
    uğrayan yahûdilerin yaptıkları Allah’a isyan, Allah’a iftira, peygambere
    ihanet, fuhuş, hırsızlık, hakkı gizleme, ateşle insanları yakarak işkence etme
    gibi suçları çağdaş metotlarla tekrarlayanların yolunu bize verme yâ Rab!
    İman, İslâm, kitap, peygamber, iffet, namus, izzet, adâlet, doğruluk, sadâkat
    gibi kelimeleri hayatından çıkaran ve yerine bunların zıddını koyarak
    insanları sapıtanların yolunu da bize verme yâ Rabbi diyoruz. Burada hiç
    unutmamamız gereken husus şudur: İstiâne konusunu işlerken de gördüğümüz
    gibi, kavlî/sözle duâdan önce fiili duâ gelmelidir. Çağdaş sapıklar ve
    tâğutlarla, düzenbazlar ve onların düzenleriyle mücâdele etmeksizin onların
    yolunu dille reddetmenin fazla bir anlamı olmayacaktır. Vaşington’a
    giden uçağa bindiği halde, “yâ Rab, beni Mekke’ye ulaştır” diye duâ etmek
    bir netice vermeyeceği gibi, bu istek sünnetullah’a da terstir ve Allah’la alay
    etmek demektir.
    Bu sûre, bize ayrıca İslâm’da tebliğ metodunun nasıl olması gerektiğini
    de öğretir: Biz tâğuttan önce Allah’ı; küfürden önce İslâm’ı tanımalı ve tanıtmalıyız.
    Sonra da tâğutun ve küfrün mantığını ve nasıl yıkılacağını yine
    Kur’an’dan öğrenmeliyiz. Rabbimiz altı âyette kendisini ve kendi rızâsına
    giden yolu bize tanıttıktan sonra bu yoldan sapanlardan olmamamız konusunda
    bizi uyarıyor.
    Dünyada devlete, âhirette Cennete çıkan bu sırât-ı müstakîmi Rabbimiz’den
    istiyoruz. Gazaba uğrayanlarla sapıkların yolunu istemiyoruz. Yâ
    Rabbi, diye milyonlarca kere duâ ediyor, âmin diyoruz. Mekke’ye, Kudüs’e
    gidecek olursanız, önce araştırırsınız: Hangi şirket, hangi yoldan, kaç liraya,
    kaç günde getirip götürür diye bilgi ve broşür edinirsiniz. Allah da (c.c.)
    şöyle demiş oluyor: Siz şimdi doğru yolu; dünyada devlete, âhirette Cennete
    götürecek sırât-ı müstakîmi mi istiyorsunuz? Buyurun: “Elif Lâm Mîm. İşte
    bu Kitap, O’nda hiç şüphe yoktur. Müttakîler için doğru yolu gösterendir.” 1201
    1201 2/Bakara, 1-2; Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 77-78
    • 368 •
    Ahmed Kalkan
    Sırât-ı Müstakîmin Gerekleri
    Sırât-ı Müstakîm’de olmak isteyenler açısından neler gerekli olmaktadır?
    Bu soruya cevap vermeye çalışalım:
    Sırât-ı Müstakîm’in gereklerini iki ana bölümde ele almak doğru olacaktır:
    Sırât-ı müstakîmde olabilmenin gerekleri,
    Sırât-ı müstakîmde devam edebilmenin gerekleri.
    Hiç şüphesiz, her aklı başında insan kabul eder ki, istemekle ya da “ben
    doğru yoldayım” demekle doğru yolda olunamaz. Bu oluş için gereken şartlar
    yerine getirilmediği takdirde söz; kuru bir iddia ya da yalancı bir avunmadan
    öte bir mânâ ifade etmez. Bu sebeple, nerede olduğumuzu yanılmadan
    tesbit edebilmemiz ve görünüşe aldanmamamız gerekmektedir. Bunun
    için de sırât-ı müstakîmde olabilmenin şartlarını önce bir tesbit etmeliyiz.
    1- Sırât-ı Müstakîm’de Olabilmenin Gerekleri: Şartları, öncelikle âyet
    ve hadislerden yararlanarak çıkarmalıyız:
    a- İman 1202
    b- Yöneliş: İkinci gereklilik; sırât-ı müstakîmde olmayı arzu etmek, bu
    konuda yegâne hidâyet ediciye yönelmektir. 1203
    c- Sünnet
    d- Gönül Genişliği 1204
    2- Sırât-ı Müstakîm’de Devam Edebilmenin Gerekleri
    a- Takdir ve Şükür 1205
    1202 22/Hacc, 22; 3/Âl-i İmran, 101; 4/Nisâ, 175; 16/Nahl, 104; 72/Cinn, 14; 4/Nisâ, 66-68
    1203 13/Ra'd, 27; 29/Ankebut, 69; 5/Mâide, 16
    1204 59/Haşr, 10; Buhâri, Edeb 73; Müslim, İman 111; 16/Nahl, 125
    1205 7/A'râf, 43; 72/Cinn, 15-16; 2/Bakara, 5
    • 369 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    b- Teyakkuz: Teyakkuz, tehlike ya da düşmana karşı uyanık ve hazırlıklı
    olmak demektir. Gaflet etmemektir.
    c- Dikkat ve Titizlik: Elindeki nimeti takdir eden kişi; çevrenin tutum
    ve karşı çıkmasına aldırmamak, ne pahasına olursa olsun her hâl u kârda
    nimeti elden çıkarmamaya dikkat göstermek görevindedir. 1206
    d- Kıskanmamak: İlâhî nimetlerde tükenme korkusu bulunmadığı için
    kıskançlık da câiz değildir. “Yalnız benim olsun” ya da “yalnız ben olayım,
    yalnız ben kurtulayım” gibi sakat ve bencil düşünceye yer yoktur. 1207
    e- İlâhî İrâde ile İrtibat (Duâ) 1208
    “Ey Rabbimiz, bizi doğru yola ilettikten sonra kalplerimizi eğriltme. Bize
    katından bir rahmet ver. Şüphesiz bağışı çok olan Sensin Sen.” 1209
    “Ey kalpleri halden hale değiştiren Allah’ım, benim kalbimi dinin üzere
    dâim ve sâbit kıl!” 1210
    “Bizi sırât-ı müstakîm’e ilet (ve onda dâim ve sâbit kıl!).” 1211 Âmin. 1212
    İnsanın Asıl Sırat Köprüsü Dünyadadır
    “Şüphesiz Biz ona (insana), doğru yolu gösterdik. İster şükreder, ister küfreder.”
    1213 Soğuk ve sıcak, siyah ve beyaz, gece ve gündüz birbirlerine zıttır.
    Tevhid ve şirk, iman ve küfür, mü’min ve kâfir de birbirlerine zıttır. Tıpkı
    bunlar gibi, Allah yolu ile şeytan yolu, İlâhî nizamla beşerî nizam da birbirlerine
    zıttır. Ve kâinatta her şey zıddıyla kaimdir. Bu zıtların yerlerinin değiştirilmesi,
    dengenin bozulmasıdır. Hakkı bâtılın yerine, bâtılı da hakkın
    yerine geçirmek, her şeyin alt üst olmamasına sebep olur.
    1206 11/Hûd, 112; 5/Mâide, 105; 15/Hıcr, 40
    1207 Taberâni, El-Mu'cemu's-Sağîr, II/50; Feyzu'l-Kadir, II/421; Kenzu'l-Ummâl, III/269
    1208 40/Mü’min, 60
    1209 3/Âl-i İmrân, 8
    1210 Tirmizî, Kader 7; İbn Mâce, Mukaddime 13
    1211 1/Fâtiha, 6
    1212 İ. L. Çakan, Sırât-ı Müstakîm ve Yolcuları, Şamil Y., s. 153 vd.
    1213 76/İnsan, 3
    • 370 •
    Ahmed Kalkan
    Geçici âlemle, ebedî âlemin arasında sıkı bir münâsebet vardır. Her insan,
    gideceği ebedî âlemin azığını, hazırlığını, hesabını, kitabını bu âlemde
    yapar. Bu insana, baskı uygulanmadan, zorlanmadan iki yol gösterilir. Bu
    iki yolda yürümede serbest bırakılır. Yolların vasıfları, çıkış ve bitiş yerleri
    tek tek izah edilir. Hür irâdesini kullanarak, doğruyu tercih etmesi istenir.
    Yürüyeceği yolun doğru yol olması, geçerli olabilecek yol olması şart koşulur.
    Ve insan, anlatılanları dinledikten sonra kararını verir: Ya Allah’ın yolu,
    ya da bâtılın yolu. Rabbimizin yolunun, doğru olan yolun adı: “sırât-ı müstakîm”
    dir. Dünya, imtihan yeri olduğu için, bu yolda yürümek isteyenlerin
    yolculuğunda dikkat edeceği hususlar vardır. Şâyet dikkatli bulunmazsa
    ikaz ve irşadlara kulak vermezse, bu yoldan ayrılmış olması, başka yollarda
    yolculuğunu sürdürmesi an meselesidir. Sırât-ı müstakîmin sağında ve solunda
    birtakım bâtıl ve tehlikeli yollar olduğu gibi, bizzat bu yolda yürüyen
    insanların önüne geçen, sağından, solundan kendisine yaklaşıp bâtıl yola
    kaydırmak isteyen şeytan adlı düşman da vardır. 1214
    Şeytanın âcil görevi, Allah yolunun yolcularını bu yoldan uzaklaştırıp
    diğer bâtıl yollara kaydırabilme mücâdelesidir. Hadis rivâyetine göre, kıldan
    ince, kılıçtan keskin bir köprü olan1215 “sırat köprüsü”, imanı ve ameli
    geçerli olacak kullar için, üzerinde evlerin, sarayların yapılabileceği kadar
    da geniş bir yol ve köprüdür. Yine, sırât’ın aşağısı ateştir, kavurucu bir ateş.
    Ancak, bu köprünün üzerinden geçecek olan mü’minlerin taşıdıkları nur,
    ateşi etkisiz hale getirebilecektir. Bilindiği gibi nûr ve nâr da birbirine zıttır.
    Sırât köprüsü, değişik bir şekilde, fakat taşıdığı anlam itibarıyla dünyada
    da vardır. Allah’ın yolu olan sırât-ı müstakîmle, cehennem üzerine
    kurulmuş olan sırât köprüsü birbirine bağlıdır. Dünyadaki sırat, dünyanın
    şartlarına; âhiretteki sırat da o âlemin şartlarına göre tanzim edilmiştir.
    Fakat taşıdıkları hüviyet, maksat ve anlam aynıdır. Sırât köprüsü incedir;
    sırât-ı müstakîm de ince bir yoldur. O yolda yürümek, sanıldığı kadar kolay
    değildir. İnsanın önüne konulan yüzlerce yolu terk ederek, reddederek
    sırât-ı müstakîmi tercih etmek, her kişinin kârı değildir. Üstelik o yollar,
    insana daha câzibeli, daha gösterişli ve süslü, hevâ ve şeytanın teşviki ile
    güzel gösterilen yollardır.
    1214 7/A’râf, 16
    1215 Tâc, 5/394
    • 371 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Allah’ın yolunda yürüyen insanların yolculuklarına engel olmak isteyenler
    o kadar çoktur ki, bu yolda yürümek, ateşten bir gömlek giymektir.
    Elde ateş tutmaktadır bu yolda yürüyen; ateşi atsa sönecek; tutsa elini yakacaktır.
    Fakat bu ateşin tutulması gerekmektedir. Zira ateş imandır, cennetin
    bedelidir.
    Sırâtın altında cehennem vardır. Sırât-ı müstakîmin sağında ve solunda
    da ateşe atılmaya sebep olacak işlerden, yollardan oluşan bir hayat vardır.
    Dünyanın âhirete giden bir yol olması gibi, sırât ve sırât-ı müstakîm de,
    birbirine bitişen bir yoldur. Dünyada sırât-ı müstakîmde yürümeyenlerin
    âhiretteki sırâtı geçmeleri mümkün değildir.
    Yol, Allah’ın yolu, yolcular da Allah’ın kulu olduğu müddetçe, bu kervanı
    hiçbir ses ve hiçbir kimse durduramayacaktır. Bâtıl dinler ve düzenler,
    hak yolun altındaki ateşlerdir. Allah yolundan ayrılmak demek, dünya ve
    âhireti yakacak bu ateşi tercih demektir. 1216
    Yol ve Yolculuk Üzerine Düşünceler
    “Bu dünyada bir garip gibi yaşa; yolcu gibi ol!”
    Dünya iki kapılı bir han/otel; insan da yolcu. Hidâyet ve dalâlet adlı
    iki yol var; birinin son durağı cennet, diğerinin de ateş. Yolcuyu yoldan,
    yolu yolculuktan, yolculuğu menzilden ayrı değerlendirmek yanlıştır. Yolu
    bilmeyenlerin, yoldan çıkmış ve bâtıl/yanlış yolda olanların hak yolun yolcusunu
    anlamaları çok zordur. Yol hikâyesi okumak, kişiyi yolcu yapmaya
    yetmez. Yolcuyu anlamanın en kesin ve kestirme yolunun yola çıkmak ve
    yolcu olmaktan geçtiğini bilmeyenler, “dosdoğru yol”u ve “o yolun yolcuları”
    nı anlayamaz. Sırât-ı müstakîm adlı o yol, insanlık tarihiyle yaşıttır ve
    dünyanın sonuna kadar, yolun en sonuna kadar yolcuları bitmeyecektir.
    Ömür biter, yol bitmez; ama her yol cennete gitmez.
    Kutlu yolun sâdık yolcuları, yolunu kesmek isteyen eşkıyâlara karşı yol
    silâhlarını yanlarından ayırmazlar; onlar, tüm şartlarda yürüyen kervanın
    yolcularıdır. Onlar bilirler ki, yolcu yolunda gerek.
    1216 Abdullah Büyük, Müslümana Mesajlar, Ribat Y., s. 337 vd.
    • 372 •
    Ahmed Kalkan
    Neticeye ulaşmak isteyen bir yolcunun, tüm dikkatini diğer yolculara
    veya yoldan çıkanlara değil; yola vermesi gerektiğinin şuurundadır güzel
    yolcu.
    Yolculuk yapmak yerine, yola yatan, bir engele takılıp düştüyse kalkmak
    için çabalamayan, yolun kendi bulunduğu şeridinin dışındaki şeritlerden
    gidenlere çelme takıp tekme atan, yoluna devam etmeyi bırakıp yol, yolcu
    ve menzil üzerine nutuk atanlar, doğru yolun dosdoğru yolcuları olma vasfını
    kaybetme riskleri büyük olan, yoldan çıkmaya aday kimselerdir. Çıktığı
    yolda kurallara uygun şekilde yarışan, yol arkadaşlarıyla yardımlaşabilen,
    yola gelmeyen insanlara acıyıp yolun genişliğini ve güzelliğini onlara da
    göstermeye çalışarak yolculuğunu bitiş noktasına kadar sürdüren insan,
    yolun sonunda ödül almaya hak kazanacaktır.
    “Allah’a dayan, sa’ye sarıl, hikmete râm ol;
    Yol varsa budur, bilmiyorum başka çıkar yol.”1217
    “Durun kalabalıklar, bu cadde çıkmaz sokak;
    Haykırsam kollarımı makas gibi açarak.”1218
    Dönülmez ufkun akşamlarına gelmeden ve yol yakınken, dosdoğru
    yolun doğru yolcusu olarak yola düşmek, yola koyulmak yakışacaktır âhiret
    yolcusuna. Yolda yorulmak normaldir, hatta yalpalayıp sendelemek de.
    Ama düşe kalka da olsa yola devam gerek; yola yatıp yolu kapamak, diğer
    yolculara da ihânettir. Yolu tıkamaktansa yoldan çıkıp başkalarına yol açmak,
    menziline ulaşmak isteyenlere yol vermek, hiç değilse diğer yolcuların,
    o yola baş koyanların bedduâsından kurtulmak demektir.
    Başkalarını yola getirmek için, yola çağıranın öncü ve yolcu olması,
    yola düşmesi şarttır. Yol göstermek için, yolu, yoldaki engelleri bilmek
    ve yol haritasına sahip olmak da gerekecektir. Doğru yolu bulmak ve yoldan
    çıkmamak için, rehbere ve yoldaki işaretlere uymanın olmazsa olmaz
    önemde olduğu unutulmamalıdır. Dünya gurbetinde yol alan kişinin ana
    vatanı ve baba ocağı cennete ulaşmaması için, kırk harâmîler yol başlarını
    1217 Mehmed Âkif Ersoy, Safahat
    1218 Necip Fâzıl Kısakürek, Çile
    • 373 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    tutmuş, yolları kesmiş olsa da, yolsuzluk içinde yollanıp yolunu bulanlar,
    yolu şaşırtmaya çalışsa da, yolcunun azığında takvâ var ise çıkış yolu ihsân
    edecek, sırât-ı müstakîme hidâyet edecektir yolun sahibi.
    Tüm yolsuzlukların ve yoldan çıkmanın sebebi, hak yoldan sapmaktır.
    Her şeyin yolu yordamı olur da sonucu cennete çıkacak güzel yolun düzeni,
    işaretleri ve kuralları olmaz mı? Asgarî ve âzamî hız belirtilmez mi? Çok yavaş
    gidenin, doğru yolda zikzaklar çizen, hangi şeritte gittiği belli olmayan
    yolcunun kazaya uğrama riski gibi; aşırılıkları seven sürat tutkunu insanların
    da ulaşmak istedikleri yere sağ sâlim erişmeleri zordur. Sırat köprüsü
    gibi uzun ince yolun, yolunca geçilmesi için, yoldaş ve yol arkadaşlarının
    aynı yolun gerçek yolcularından seçilmesi gerektiğini unutmamalı yolcu.
    Kalabalık yolda arabamıza yolcu çağırmaktır tebliğ. “Kalabalık yol” dedim.
    O kadar çok araba var ki yolda… Kimi süslü-püslü, nefse hoş gelecek
    görüntülerle döşenmiş, kimi modern mi modern. Bazı arabalar süratiyle,
    bazıları kalabalık yolcularıyla aday yolcuları cezbediyor. Arabanın nereye
    gittiği, çoğu yolcunun umurunda bile değil, kimi arabaların zikzak çizmesi,
    bir km. ileri, 2 km. geri gitmesi de.
    Arabalarına çeşitli yöntemlerle çağıranlar da çok. Otogarlardaki çığırtkanlar
    gibi bazıları. Yaka-paça zorla kendi arabalarına bindirecekler neredeyse
    yolcu adaylarını. Yarı yolda indirecek mi, kazaya kurban mı edecek,
    şoför ehliyetsiz mi, hepsinden önemlisi araba hangi istikamete gidiyor, belli
    değil.
    Bazıları da yolun kapalı olduğunu, nice insanın yoldan geri döndüğünden
    yola çıkarak tahminle karışık değerlendiriyor. Aslında kapalı olan, yoldan
    kaçmaya çalışanın alıcıları. Yol almak isteyene yol açık, bahaneyi bırak
    sen de yola çık.
    Üzerinde Washington, ya da İsrail yazdığı halde “bu araba Mekke’ye gider”
    diyen çığırtkanlar mı ararsınız, soyguncu şeytanla işbirliğinden sâbıkalı
    şoförler mi, hepsi mevcut.
    Bütün bunlar ve benzerleri sizi korkutmasın. Siz de arabanızı hazırlayın;
    daha doğrusu Nuh’un gemisinin servis otosu için yolcu çağırmaya
    çalışın. Aman ha unutmayın; ilk işiniz çok yolcu almaktan önce, tertemiz
    arabaya leke sıçrat(tır)mamak.
    • 374 •
    Ahmed Kalkan
    Sürat yapılmayacak yerdeki sürat, yoldakilerin üzerine çamur sıçratabilir
    mümkün ki. Az önce çamura boyadığımız kişiyi hangi yüzle arabanıza
    çağırabilirsiniz ki?! Yoldaki insanların niceleri yolcu olduğunun farkında
    bile değil; istikametlerinin farkında olmadıkları gibi. Sanki kör ebe oyunu
    oynuyor; önüne kim geçtiyse onu şoför olarak seçebiliyor. Körlere kılavuzluk
    çok zor değildir, ama kör olduğunun farkında olmayan bakarkörlere,
    sarhoşlara rehberlik ve onları gitmeleri gereken yere yönlendirmek zorun
    da zorudur.
    Yolda kalmışları, yoldan çıkanları, yanlış araba ve kötü şoför seçenleri
    iknâ etmek kolay olmasa gerek. Başka şoför ve arabalarla uğraşıp boşa vakit
    geçirme. Ezanı oku, ezandaki tevhidî dâvetle kurtuluş gemisine çağır
    insanları. “Kurtuluş gemisi” dedim; bu, senin-benim derneğimiz, vakfımız,
    radyomuz, dergimiz, partimiz, tarikatimiz, cemaatimiz… değil. Belki o
    hüsn-i zanla biniyoruz o arabalara ve sırât-ı müstakîm yolcusu olduğumuz
    konusunda hiç şüphemiz yok; olsun! Yolcuları veya yolcu olmadığını sanan
    yolcu adaylarını başka bir beşerî tabelaya / çalışmaya değil; Allah’a dâvet
    etmeliyiz, sadece Allah’a, O’nun yoluna (İslâm’a), O’nun kitabına; O’nun
    peygamberinin yaptığı gibi.
    “Şüphesiz bu Benim dosdoğru yolumdur, ona uyun. (Başka) yollara uymayın.
    Zira o yol sizi Allah’ın yolundan ayırır. İşte (kötülükten) sakınmanız
    ve takvâlı olmanız için Allah size bunları emretti.” 1219
    “Sadece Bana ibâdet ve kulluk edin. Dosdoğru yol budur.” 1220
    “De ki: İşte bu benim yolumdur. Ben Allah’a çağırıyorum, ben ve bana
    uyanlar aydınlık bir yol (basîret) iüzerindeyiz (kör bir saplantı içinde değiliz).
    Allah’ı (ortaklardan) tenzih ederim. Ve ben şirk koşanlardan değilim.” 1221
    Dünya hayatının nazenin yolcuları! Sizler için açılmış nice yollar var.
    Fakat, bu yolların sadece birinden gitmeniz istenmiş sizden. Dünya hayatı
    bir labirent gibi... Çıkış yolu bir tane... Aramak, bulmak lâzım. Bunun için
    de labirenti kuşbakışı görebilecek yerde durmak gerek. Deneme yanılma
    yoluyla da belki çıkış yolu bulunabilir. Fakat süreli bir arama içinde buna
    1219 6/En’âm, 153
    1220 36/Yâsin, 61
    1221 12/Yusuf, 108
    • 375 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    vakit yok. Öyleyse “yolcu yolunda gerek” uyarısına kulak verip, bizim için
    açılmış doğru yolda, yola devam etmeliyiz. Gereksiz meşguliyetlerle yerimizde
    saymak ciddi bir zaaf. Yolculuğumuzda tahribat oluşturacak tavırlara
    göz yummak da bir fâcia. Gideceğimiz yolun tahrip olması bizim yürüyüşümüzü
    zorlaştıracaktır. Hele yol kesicilerin güçlenmesine izin vermek
    yolculuğu sekteye uğratacaktır. Onlarca yolsuzluğun yaşandığı dünyada,
    ana yola (sırât-ı müstakîme) açılacak zeminler oluşturmalıyız. Şairin dediği
    gerçeği haykırmalıyız. “Yol onun, varlık onun; gerisi hep angarya/ yüzüstü
    çok süründün ayağa kalk ......”
    Yol açmak... Ulaşılamayan nice köylere, nice insanlara, nice cevherlere...
    Önder olmak, öncü olmak. Bize dosdoğru yolu açanın da bizden istediği
    bu değil mi? İyi bir işte “çığır” açanların, arkasından gelenler kadar sevap
    kazandığı müjdesini alıyoruz; tabii bunun tersi de mümkün.
    Elbette merkeze ulaştıracak yolları açmak her zaman kolay olmuyor.
    Bazen kazma kullanmak yeterli iken, bazen de buldozer ya da dinamit kullanmak
    gerekebiliyor. Hiçbir yol açma görevlisi, karşılaştığı dağ gibi engellere
    gelince “buraya kadar!” dememiştir, deme hakkı yoktur. Çözüm
    bulmuş, meydan okumuş: “Dağlar seni delik delik delerim, kalbur alır toprağını
    elerim” demiş, tünel açmış, köprü kurmuş; şehirleri kasabalara, kasabaları
    köylere bağlamış, insanı insana kavuşturmuştur.
    Bütün bu işleri beceren dünya hayatının nazenin yolcuları! Hemcinslerinizi
    yoldan çıkarmaya çalışan, Yaradan’a götüren yolu tahrip eden yolsuzlara
    karşı kullanacak kazmanız, buldozeriniz, dinamitiniz yok mu? “Yolcu
    yolunda gerek”, eğleşmek size göre değil.
    Yol açanların aynı zamanda yolculuğu kolaylaştıracak yürüyüş tarzı
    geliştirmeleri gerekir. Zira sırat-ı müstakîm adlı ana yolun sahibi o yolun
    yolcularına yolu kolaylaştırmıştır. Seçtiği yol önderi de “kolaylaştırın, zorlaştırmayın”
    uyarısında bulunmuştur.
    Açtığınız yollarda yürüyen yolculara, kendilerinin de yol açma sorumluluğunun
    olduğunu; en azından açamıyorlarsa da, yolda yatıp eğleşerek
    arkadan gelenleri oyalamamaları gerektiğini hatırlatın. Çoğu idealist yolcular
    realist yolculara takılıp hızlarını yavaşlatmışlardır. Bu durumda yola
    devam ederken yoldaşımızı da doğru seçmemiz gerekliliği ortaya çıkıyor.
    • 376 •
    Ahmed Kalkan
    Yola çıkarken yalnız kalma tehlikesini de göze almalıyız. Eğer çevremiz,
    korkaklar, tembeller ve zoru göze alamayanlardan müteşekkil ise bu tehlike
    ile her zaman karşı karşıyayız. Ama yola sebatla devam edersek, A mıntıkasında
    olmasa da, B mıntıkasında kendimize göre yoldaş bulma ümidi
    vardır. Zira, dosdoğru yolun sahibi bizzat kendisinin yoldaşımız olacağını
    vaad ediyor.
    Her şeye rağmen yoldaşınızı çok iyi seçmek zorundasınız. Duygusallığa,
    zaafa yer yok bu yolculukta. Yolcu ve yoldaş yolunda gerek.
    Bugün yolunda gitmiyorsa işler, yolsuzlukla uğraşanlar ve bunların yolsuzluğuna
    göz yumanlardadır suç. Küçük bir tahribatın onarılmaması gayya
    çukurlarının oluşmasına sebebiyet verecektir. Yoldan sorumlu sorumsuzların
    ihmali nasıl kazalara sebebiyet veriyorsa, ana yolun sahibine yapılan
    haksızlıklara göz yumanların âkıbeti nasıl olacak?! Sırât-ı müstakîm
    adlı doğru yol da bir tanedir, sahibi de. Kimse ortak olmaya çalışmasın. Bu
    yolsuzluğu savunacak avukatlara da söz yok orada. Yoldaşlık ana yolun sahibine
    göre değilse bu yoldaşlık külfet. Yolun sonunda hesaptan kurtulmak
    için yoldaşını bile feda eder yolcu. Fakat nihai sonda yoldaş yoldaşa hiç
    bir şey yapamaz. Ve o gün geldiğinde... Ana yolun sahibinin diğer yolları
    ortadan kaldırdığı, yolcuları tek bir merkezde topladığı gün, o gün geldiğinde...
    eğleşen insanlar yarışı kaybettiklerini anlayacaklar; kazanmak için
    yeni arayışlar içine girecekler, ama... artık o engele ne kazma, ne buldozer,
    ne dinamit...
    Yolcu yolunda gerek...
    Dosdoğru yolun sahibine doğru giderken her birimiz dönüşü olmayan
    bir yola giriyoruz. Dünya yollarına benzemiyor. Bütün yollar Roma’ya çıkmıyor.
    Bütün yolcularda Roma’ya gitmiyor.
    Ey doğru yolun doğru yolcuları! Gerek yaya, gerek koşarak, gerek bineklerle
    yola devam edin, ama sakın ha yolda çakılıp kalmayın, yolda yatıp
    eğleşmeyin. Parsanın payı sadece size ait. Haydi koşun... Yolcu yolunda gerek.
    Ne kadar yol koştunuz, ne de çabuk yoruldunuz? Daha gidilecek çok
    yol var. Haydi yola!
    Yolda giderken yürüyüşünüze de dikkat edin. Anayolun sahibi öyle istiyor.
    Yolsuz yolcular gibi mağrurluk, zâlimlik, ayağınıza takılanı ezmek yok
    bu yürüyüşte. Başı havada gitmek de yok. Yolda kalmışa iyilik yapacaksın,
    • 377 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    yolcuya hakkını vereceksin, sağına soluna bakıp senden önceki yolcuların
    bıraktıklarına bakıp tefekkür edeceksin. Ve anayolun sahibini her handa
    zikredeceksin. Zira güzel yolculuğun referansı bu.
    Yol ağzında, yol ayrımındayız; bitmek bilmeyen dünyevî işleri yoluna
    koyma uğraşıları, bizi ana yolumuzdan etmemeli, burada misafir ve yolcu
    olduğumuzu unutmamalıyız. Yoldan kalmamalı, yolumuza/hedefimize
    bakmalıyız ki, yolumuzu gözleyenlerin gözleri yolda kalmasın.
    Yol açıklığı ver yâ Rab! Bizi yolumuzdan etmek isteyenlere fırsat verme.
    Bizi kendilerine nimet verdiklerinin yolu olan dosdoğru yola hidâyet et;
    yoldan sapmış ve gazaba uğramışların yoluna değil Allah’ım!
    Dinin özünü öğrenmek istiyorsan; işte Fâtiha.
    Yalnız Allah’a kul ol; denilmeden rûhuna el-fâtiha!
    Fâtiha Sûresine Toplu Bakış ve
    Günümüze Çıkarımlar
     بسم الله الرحمن الرحي
    كَ نعْبُدُ  ۞ إِ يَّ   ۞ مَاِلكِ يوْمِ الدِّي نِ  ۞ الرَّ حَْنِ الرَّحِي ِ „ الَْمْدُ لَِّ رَبِّ اْلعَالَِ ي نَ
    ‹ مْ غَيْ ِ ‘ أَْنعَمْتَ عَلَيْ ِ   ۞ صَِاطَ اَّلذِي نَ  الصَِّاطَ اْلُسْتَقِي َ  ۞ اهْدِنَ „ كَ نَسْتَعِ ي نُ  وَإِ يَّ
    „ مْ وََل الضَّاِّل ي نَ ‘ اْلَغْضُوبِ عَلَيْ ِ
    ب سِْ adıyla : الَّلِ Allah’ın : الرَّ حَْن : Rahmân  الرَّحِي : Rahîm مَْدُ الْ hamd :
    لَِّAِllah : içindir رَبِّ Rabbi : „ اْلعَالَِ ي ن : âlemlerin الرَّ حَْنِ Rahmân’dır :  : الرَّحِي ِ
    Rahîm’dir مَاِلكِ : mâlikidir يوْمِ gününün :   الدِّي ن Din : كَ إِ يَّ yalnız Sana :
    نعْبُدُ ibâdet ederiz : كَ وَإِ يَّ ve : yalnız Senden „ نَسْتَعِ ي نُ yardım dileriz :  اهْدِنَ bizi
    ilet (bize hidâyet ver) : الصَِّاطَ yola :  اْلُسْتَقِي َ doğru : صَِاطَ yoluna :   اَّلذِي نَ
    أَْنعَمْتَ nimet verdiklerinin : م‘ عَلَيْ ِ kendilerine : ‹ غَيْ ِ değil : مْ‘ اْلَغْضُوبِ عَلَيْ ِ
    gazaba uğrayanların : „ وََلالضَّاِّل ي نَ ve sapıtanlarınkine :
    • 378 •
    Ahmed Kalkan
    “Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla. Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.
    O, Rahmân ve Rahîmdir. Din gününün/cezâ gününün mâlikidir/sahibidir.
    Ancak Sana ibâdet/kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar, yardım
    isteriz (ey Allah’ım). Bize dosdoğru yolu hidâyet et/göster. Kendilerine nimet
    vererek lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin yolunu, gazaba uğramışların
    ve dalâlettekilerin/sapmışların yolunu değil!” (1/Fâtiha, 1-7)
    Fâtiha Sûresi, önce gerçek anlamıyla hamd u senâya lâyık olan tek zât
    olan Allah’ı dile getirir. Her şeyin O’nun eğitim ve terbiyesinden geçtiğini
    hatırlatarak O’nun bütün evrenin tek yaratıcısı, tek Rabbi olduğu belirtilir.
    O’nun rahmetini ifade eden güzel isim ve sıfatlarıyla vasfeder, o sıfatların
    istismar edilmemesi için âhireti, ödül-ceza gününü gündeme getirir. Sonra
    sadece O’nun önünde eğilip boyun bükülmesi, mutlak olarak sadece O’na
    kulluk, ibâdet ve itaat edilmesi gerektiğini, O’nun dışında bu özelliklere
    kimsenin hakkı ve liyâkati olmadığını gündeme taşır. İbâdet ve itaat için
    gerekli olan yardımı ve sorumlulukların gereği ve dünyada yaşamanın sonucu
    birçok sıkıntının giderilmesi ve ihtiyaçların karşılanması için yardım
    talebenin, duânın yalnız O’na yapılması, bu yardımların en önemlisi sayılan
    hidâyete erdirme ve hidâyette sâbit kılma talebini hatırlatır. Bu güzel
    isteği en imrendirici, en ideal modellerle, örnek şahsiyetlerle verir ki; bu
    kendilerine en güzel nimet verilmiş olanlardır. Nimeti de nerede ve hangi
    özelliklerde aramamız gerektiği bildirilmiş olur. Tarihin hak-bâtıl mücadelesinden
    ibaret olduğu, günümüz ve yarınlar açısından da bu hakikatin
    değişmeyeceği gazap edilmiş ve sapıtmış insanların bu güzel modellerin
    yoluna engel olmaya çalışacakları işaretiyle ortaya konulur. Azıp sapmış
    insanların yolunu takip etmememiz hatırlatılırken bu konuda da Allah’tan
    yardım istenmesi öğretilir.
    Allah ile kul arasında bir tür sözleşme ve antlaşma olarak da değerlendirilen
    Fâtiha sûresi Allah-insan ilişkisinin mâhiyetini ortaya koyar ve
    bunun hangi kurallara bağlı olarak sürdürüleceğini öğretir. Ayrıca söz konusu
    ilişkinin tek taraflı olarak sadece kulun gayretiyle değil; aynı zamanda
    mutlaka Allah’ın hidâyet ve yardımıyla sağlanacağını vurgular. Sûrenin ilk
    yarısı kulun Allah’a hamd ve övgüsünü, ikinci yarısı da onun Allah’tan İsteklerini
    dile getirir.
    Fâtiha sûresi, İslâm’ın tanımıdır. Fâtiha sûresinden yola çıkarak İslâm
    dininin tanımı şu olmaktadır: “Gazaba uğratmadan, sapıklığa düşürme•
    379 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    den, doğruca ve selâmetle Allah’a ve Allah’ın nimetlerine götürüp el-hamdü
    lillâh dedirten ve bu temiz nimetlere tam selâmetle ermiş, gerçekten
    mutlu ve övülmüş, İlâhî gazaba/öfkeye uğramamış ve sapıtmamış kimseler
    tarafından takip edildiği tarih tarafından görülmüş ve tecrübe ile bilinen
    büyük, düz, doğru, hak yol ve istikamet yoludur.” Bu dini kabul etmenin,
    dindarlığın başlangıcı, ilk önce Allah Teâlâ’yı Allah’ın tanıttığı gibi tanımak
    ve ona “İyyâke na’budu ve iyyâke nestain” diyerek Allah’tan başka ilâh olmadığına
    tam bir şekilde söz verip antlaşma yapmak ve İlâhî emir ve yasaklara
    riayet etmektir.
    Demek ki istemek ve dindarlık bizden; din, şeriat ve doğru yolu göstermek
    Allah’tandır. Ve bu hidâyet (doğru yolu göstermek) iki çeşittir. Biri
    ilmî olan irşad, diğeri fiilî (pratik) olan Cenâb-ı Hakk’ın kuluna yardım
    etmesidir. Yüce Kur’ân, ilmî irşadı istemenin cevabıdır. Fiilî olarak başarılı
    kılmayı istemenin cevabı da, hayatı boyunca bütün davranışlarında hidâyet
    kitabı olan Kur’an’a uymaktadır.
    İşte İslâm dini böyle bir Allah kanunudur. Fâtiha bunu tanımlarken
    mânâsını ispatlamak için gözlem ve tarihin şâhid olduğu nimet verilenlerin
    olumlu yolu ve gazap edilmiş ve sapmışların olumsuz yolunu, yani tecrübeyi
    göstermiş ve başka delil ve vesikaya bile ihtiyaç bırakmamıştır.
    Bunda şüphe edenler, gözlem ve tecrübe ile sâbit olan örneği son peygamber
    Muhammed Mustafa (s.a.s.) ile ashâbının bu sayede nâil oldukları
    Allah nimetlerinin büyüklüğünü tarihte gözleri kamaşa kamaşa okuyabilirler.
    Hidâyet esaslarını, doğruluk ve içten sevgi ile uygulayacak olan toplumların
    tecrübe ile sâbit olan aynı sonuçları elde edeceklerinden şüphe
    etmek için hiçbir gerekçe yoktur. İlim ve fen adına böyle bir şüphe ortaya
    atmak, dün beni aydınlatan güneşin yarın aydınlatamayacağını iddia etmek
    gibi, tümevarım kanununu inkâr etmektir. Fakat ilim ve fende, tecrübe ve
    tümevarım kanununa pek büyük önem veren Avrupalılar bu önermeyi yerinde
    yapmayarak fikirleri karıştırıyorlar. Çünkü İslâm dininin mâhiyetini,
    kendi öz kaynağından araştırmıyorlar da; çöküş içinde yuvarlanan şimdiki
    müslümanlarda arıyorlar. Hâlbuki gerçek, şimdiki zaman ile geçmiş zamanın
    karşılaştırmasından çıkacaktır.
    • 380 •
    Ahmed Kalkan
    O zaman görülür ki o doğru yol üzerinde gerçekten yürüyenlerle yürüyemeyenler
    arasında büyük fark vardır. Doğru yoldan sapanlar ve tümüyle
    yoldan çıkanlar vardır. Demek ki din, hak kanunudur, fakat din adına yapılanların
    çoğu noksandır ve doğru değildir. İlim ve fendeki her hak kanunu
    da böyle değil midir? Meselâ iyi matematik bilen bir adam günlük işlemlerinde
    o hesabı yapmaya üşenir de bildiğini uygulamazsa kabahat matematiğindir
    denebilir mi? Ve meselâ pis mikropların zararlarını bilen kimse
    sokaklarda gezdiği ayakkabılarla oturduğu veya yattığı odanın içine kadar
    girmeyi alışkanlık haline getirirse, sonunda etkisinde kalacağı felaketten
    koruyucu hekimlik ilmini sorumlu tutmaya hak kazanabilir mi? İnsanlar
    kendilerini hakkın kanununa uydurmakla yükümlü iken, o hak kanununu
    kendilerine uydurmaya çalışırlarsa kusur o kanunun değil, o insanın
    olur ve zararına da kendisi katlanır. Allah’ın gazabı, bunu bilerek yapanlar
    içindir. Bilmeyerek yapanlar da sapıklardır. Bunlar da sonunda o âkıbete
    mahkûmdur. Ne yazık ki, asrımız insanlarında özellikle din hususunda
    Hakk’ın kanununu kendilerine uydurmaya çalışma gibi ahmaklıklar gözlenebiliyor.
    İlim, fen ve sanayideki bu kadar ilerlemelere rağmen bütün dünyada
    insanlığın sıkıntılarının genel bir şekilde gittikçe artmasının sebebi de
    budur. Bu sıkıntıları, ancak doğru yolda yürümek kesebilir.
    Kur’an’ın ana konusu da tevhiddir. Fâtiha sûresi de tevhidin esaslarını
    içeren bir sûredir. Tevhid genel olarak üç kısımda ele alınır: Allah, nübüvvet
    ve meâd (âhiret). İlk üç âyet, Allah’tan, O’nun sıfat ve özelliklerinden
    bahseder. Dördüncü âyet (“Mâlik-i yevmi’d-dîn”) âhiretten; 7. âyet de nübüvvetten
    bahsetmektedir: “Kendilerine nimet verilenler”in başında peygamberler
    gelmektedir.1222 Bu sûrenin mealinden bile rahatça anlaşılabileceği
    gibi, sûre bütün önemli konuları direkt veya dolaylı ele alıyor; Kur’an’ın bir
    özeti ve önsözü olarak açılış sûresi şeklinde başa geçiriliyor. İleriki sûrelerde
    genişçe açıklanan esaslar, bu sûrede özetlenmiş, işaret edilmiş veya
    çağrışım yoluyla göz önüne getirilmiştir.
    Fâtiha’da temel ilkeler açık bir şekilde ortaya konmuştur. Kur’an’ın bütününde
    sunulan mesajın özüdür Fâtiha. Fâtiha, açan demektir. Vahye açılan
    kapı demektir Fâtiha. Vahyin tümünün anlaşılabilmesi için bu sûrenin
    çok iyi kavranması gerekir. Kur’ân’a Fâtiha ile başlanır. Namaza Fâtiha ile
    girilir. Her hayırlı iş bu pırlanta anahtarla açılır ve açılan kapılar arkasın-
    1222 4/Nisâ, 69
    • 381 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    daki karanlıklarda bu ışık kaynağı ile aydınlanır. Bu itibarla ona her şeyin
    başı, esası, anahtarı mânâsında “Fâtiha” denilir.
    Fâtiha sûresini, işlediği konu itibarıyla üç bölüme ayırabiliriz:
    Tevhid inancının işlendiği âyetler (Besmeleyle ilk dört âyet)
    Tevhid inancının uygulanmasının işlendiği âyet (5. Âyet)
    Tarih boyunca Tevhid mücadelesinin işlendiği son iki âyet
    “Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla.” (1. âyet)
    Besmele, İslâm’ın bir şiarı/sembolü ve her iyiliğin anahtarıdır; helâl
    olan bir işin göstergesidir besmele; çünkü haramlara besmele çekilmez.
    Kur’an’ın ana konusu ve temel vurgusu, insanla Rabbi arasındaki kulluk-
    ilâhlık münasebetidir; Rubûbiyet ve ubûdiyet alâkasıdır. Besmele de bu
    alâkayı ifade eden kulluk ilânıdır. Bu ilişki, Rahmân ve Rahîm olan Allah
    ile kul arasında sevgiye, merhamete dayalı olan derûnî münasebeti ifade
    ederken, kulun da itaat ve teslimiyetini göstermektedir. Yapılan bir iş Allah
    adıyla yapılınca hem işi yapan, hem yapılan iş bir anlam kazanıyor. Besmele,
    eylemlere bilinç katıyor, yapılan iş, Allah’ın ismiyle ve O’nun izniyle
    yapılmış oluyor. Böylece insan, İslâm dışı her şeyden soyutlanmış, uzaklaşmış
    oluyor. Besmele, bütün iyiliklerin, tüm güzelliklerin O’ndan olduğunu
    kabul edip O’nun müsaade ettiği şeylerin O’nun adıyla yapılması sâyesinde
    daha da güzelleşeceğini anlamaktır.
    Bir müslüman besmele çekmekle, “nefsim veya başka bir varlık adına,
    tâğut adına değil; Allah adıyla, O’nun rızası için ve O’nun izniyle başlıyorum.”
    demek ister.
    Kur’an’a besmele ile başlarken, kullarına rahmet, acıma, lütuf ve bağışlaması
    sonsuz olan Allah’ı hatırlıyoruz. Kur’an’ın nüzûlünün bu sonsuz rahmetin
    bir yansıması olduğunu düşünüyor ve bu büyük nimeti anarak O’na
    hamdimizi, şükrümüzü vurguluyoruz. Sadece Kur’an okurken değil; insan
    ve evren kitaplarını okurken, hayat mektebinde öğrencilik ve öğretmenlik
    yaparken de besmele şuuruna uygun davranmalıyız. Tüm eylemlerimizin
    dünyada O’na yaraşır, âhirette de O’nun rızâsını kazandırır özelliklerde olmasına
    gayret etmeliyiz.
    • 382 •
    Ahmed Kalkan
    Besmele, Allah’la yapılmış bir sözleşme gibidir. Allah, Rahmân ve
    Rahîm sıfatlarıyla bize merhametle muâmele edeceğini vaad ediyor; biz de,
    imtihan için bize verilen irâdeyi istismar etmeyeceğimizi ve O’nun ilkelerine
    bağlı kalacağımızı besmeleyle kabullenmiş oluyoruz. Besmele, Allah’ın
    tesbit ettiği kulluk programını kabul etmektir. Besmele çeken kul, şöyle demiş
    olur: “Yâ Rabbi, şu an, kulluk maddelerinden birini işleyeceğim. Senin
    ismini anıyor ve iznini istiyorum.”
    Haramlara besmele çekilmez. Allah’ın isminin anılamayacağı haram
    davranış ve eylemleri terk etmek zorunda kalır besmele şuuruna sahip bir
    mü’min. Unutulmamalıdır ki, haram olan eylemlerde besmele çekilmez.
    Kâmil bir müslüman da, besmele çekemeyeceği bir işi yapmamaya özen
    gösterir. O yüzden, besmele insanı eğitir, terbiye eder, kötülüklerden uzak
    tutar. Çünkü besmele çeken bir kimse, ağzından çıkan ifade ile yaptığı eylem
    arasında bir paralellik kurmak zorunda olduğunu, eliyle dilinin birbirini
    yalanlamaması gerektiğini düşünür. Besmele, kötülük ve haramları
    işlemeye hakkımız olmadığını bize hatırlatır.
    Bismillâh, “Önce Allah” deyip, O’na danışmak, yapacağımız herhangi
    bir işte Allah’ın onayını istemektir. Allah’ın adını her şeyin önüne geçirip
    yüceltmektir. Müşriklerin putlar adına yaşamaları ve onlar adına iş yapmalarına
    karşılık, biz Allah adına yaşayacağımıza, O’nun adıyla iş yapacağımıza
    söz vermiş oluyoruz. Bu yüzden, dilimiz “Allah’ın adıyla” derken,
    diğer organlarımız da aynı şeyi söyleyebilmelidir. Bu ise, her şeyimizle
    O’nun ölçülerine uygun olarak yaşamakla mümkündür. Aksi takdirde dilimiz
    “Allah’ın adıyla” derken; elimiz, ayağımız şeytan veya Allah’ın dışında
    başkaları adına iş yaparsa bu, tevhidle bağdaşmaz.
    Bir mü’min, her eyleminin başına besmeleyi yerleştirmekle laik mantığa
    en büyük protestoyu yapmış olur. Besmele, insanın Allah’la iş yapması,
    Allah’ı işine karıştırmasıdır. Dolayısıyla besmele; ateizmi, materyalizmi, laisizmi
    reddir. Bu manada besmele, İslâmî dünya görüşünün anahtarı mesabesindedir.
    Laik dünya görüşü “besmelesiz” olmaktır. Laik olmakla olmamak
    arasındaki fark, besmeleli olmakla olmamak arasındaki fark kadardır.
    Besmeleli yapılan iş, meşrûiyetini Allah’tan alır ve meşrû işlere besmele
    çekilir. Besmelesiz işlerse şeytana lâyıktır.
    • 383 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    İslâm kültürü, bir kimsenin her işe Allah adı ile başlamasını gerektirir.
    Eğer bu bilinçli bir şekilde ve samimiyetle yapılırsa şu üç güzel sonucu
    doğuracaktır: Birincisi, bu, kişiyi kötülükten uzak tutacaktır. Çünkü, Allah
    ismi onun, kötü bir niyeti veya yanlış bir davranışı O’nun adını anarak yapmaya
    hakkı olup olmadığı konusunda düşünmesini sağlayacaktır. İkincisi,
    kişi meşrû bir işe başlarken Allah’ın adını anarsa, onun her hareketi tabiatıyla
    Allah’ın rızasına uygun yapılmış olur. Üçüncüsü, o kişi Allah’ın yardım
    ve nimetiyle karşılaşacak ve şeytanın aldatmalarından korunacaktır. Çünkü
    kim Allah’a yönelirse Allah da ona yönelir.
    “Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur.” (2. âyet)
    Hamd, nimet veren olması hasebiyle nimet veren zât’a ta’zimi ifade
    eden bütün fiilleri yapmaktır. Allah, hamd edin demeyip, hamdin Allah’a
    ait olduğunu beyan etmiştir. Aksi takdirde, kullara güçlerinin yetmeyeceği
    şeyi onlara emretmek olurdu. Fakat “el-hamdu lillâh” deyince bunun anlamı,
    insanlar yerine getiremeseler de hamd Allah’ın hakkıdır, demek olur.
    Fâtiha sûresinin besmele’den sonraki ilk âyetinde, her türlü övgünün,
    âlemlerin Rabbi Allah’a özgü olduğu belirtilir. Öyleyse iyiliği, güzelliği ve
    mükemmelliği ifade eden kıymet ne olursa olsun, “iman ve övgü” bu özellikleri
    sergileyen nesnelere değil, onlarda bunca güzelliği işleyen Allah’a
    olmalıdır. Allah, yarattığı evrenin güzelliğinin ve ihtişamının insan tarafından
    tasdik edilmesini istemekte; hak ettiği övgüyü ve teşekkürü de ona bir
    sorumluluk olarak yüklemektedir. Gerçekten de bunca nimetlerin karşılığı
    nankörlük olmamalıdır. Çünkü bütün varlıklar Allah’ı yüceltmekte, O’nun
    varlığını, birliğini ve sonsuz cömertliğini belgelemektedir.
    Hamdin şükürden daha genel ve daha zengin anlamı vardır. Hamd,
    en geniş anlamda şükürdür. Hamd etmek yerine “şükretmek” diyemeyiz.
    Çünkü biz, ancak kendimize yapılan bir iyiliğe karşı şükreder ve teşekkür
    ederiz. Hamdetmek için ise, iyiliğin sadece bize ulaşması gerekli değildir.
    Şükretmek, kişiye ulaşan bir iyiliğin, bir nimetin karşılığıdır. İyiliğin başkasına
    ulaşmış olması da hamdetmek için yeterlidir. Çünkü hamd, kişisel
    ve basit menfaatler karşılığı ifade edilen bir övme değildir. Evrensel ve küllî
    değerlere duyulan hayranlığın bir ifadesidir. Kişisel yararlarımıza ters düşen
    durumlarda da hamd edilebilir ve edilmelidir. El-hamdü lillâh diyerek,
    kişi kendi adına Allah’a hamdettikten başka, O’nun nimetine kavuşan bü•
    384 •
    Ahmed Kalkan
    tün varlıklar adına da aynı vazifeyi yerine getirmiş olur. Allah’a hamd, her
    hal ve şartta; şükürse bize ulaşan nimetler karşılığında yapılır. Bu yüzden,
    fazlalaşmasını istediğimiz şeyler için şükrederiz.
    Hamd, maddî nimetlere yapıldığı gibi, daha çok mânevî nimetlere karşı
    yapılır. Nimetlerin en büyüğü de imandır. Kitab’ımızın hamdle başladığını
    unutmamak, iman ve hidâyet gibi nimetlere sahip olduğumuzu, başka
    problem ve eksiklerin çok da önemli olmadığını, dilimizle ve tebessümümüzle
    hamdi devamlı taşıyarak gösterebiliriz.
    Fâtiha sûresi aynı zamanda bir duâdır. Duâ, bize doğru yakarış şeklini
    öğretmesine işaret etmek bakımından Allah’a hamd ile başlıyor.
    İstek ve arzumuzu birdenbire hiçbir giriş yapmadan ortaya koyamayız.
    Başlamanın en iyi yolu, duada yöneldiğimiz zatın yüce konumunu, nimetlerini
    ve üstünlüklerini sergilemektir. Bu nedenle duamıza, Allah’a hamd ile
    başlarız. Çünkü O, bizim koruyucumuz ve tüm üstünlüklerin mükemmele
    eriştiği varlıktır. O’nun Yüceliğini kabul ettiğimizi ve O’nun bize verdiği
    sayısız nimetlere karşı şükretttiğimizi göstermek için Allah’ı ta’zim ederiz.
    Şu noktaya da dikkat edilmelidir: “Hamd Allah’adır” ve “Hamd yalnızca
    Allah içindir.” Bu ayrım çok önemlidir: Çünkü bu, O’nun yaratıklarından
    herhangi birine ibâdet etme durumunu ortadan kaldırır. Yaratıklardan
    hiçbiri hamde lâyık olmadığı için, hiçbiri ibâdete de lâyık değildir. Hiçbir
    insan, hiçbir melek, hiçbir peygamber, hiçbir ilâh, hiçbir yıldız, hiçbir put,
    kısacası O’nun yarattıklarından hiçbiri, bizatihi (kendi başına) iyi niteliklere
    sahip değildir. Eğer yaratıklardan biri iyi bir niteliğe sahipse, bu Allah
    tarafından verilmiştir. O halde bağlılık, ibâdet ve şükür O’nun yaratıklarına
    değil, bu nitelikleri Yaratan’a lâyıktır.1223
    Hamdetmek, şükretmek; iyimser olmaktır. Hayata güzel ve olumlu
    pencereden bakabilmektir. Mutlu olabilmek, mutluluk elbisesi giymektir
    hamd. Şikâyetçi ve karamsar karakterlerin kararttığı karanlık insanların
    dünyasını ancak hamd şuuru aydınlatabilir. Hamdedenlerden kıldığı için
    hamd olsun O Hamîd’e.
    1223 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
    • 385 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Elhamdü lillâh” diyen insan, sahip olduğu nimetle yetinerek daha çok
    kazanma hırsını frenler. Çünkü hamd, şükrü de içine almaktadır. Hamd ve
    şükür, kişinin yeterlilik duyduğunu ifade etmekte ve onu harekete geçirmektedir.
    “Rabbi’l-alemîn” diyen insan, elde edemediklerine karşı hırsını ve elde
    ettiklerine karşı cimriliğini disipline etmiş olur. Böylece şehvet ve lezzetlerin
    peşinden koşmanın belası da ondan uzaklaşmış olur. Çünkü her şeyi
    yaratan, besleyip büyüten ve terbiye edenin Allah olduğunu söyleyecek kadar
    asil bir ruha sahip olan insan, hırslı ve cimri olamaz. Kendini aşağılayacak
    şehvetin peşinden koşamaz.
    “Rahman, rahim ve mâliki yevmi’d-dîn” diyen insan, bu bilinciyle gazab
    ve öfkesini yenmiş olur. Yüce Allah’ın, rahman sıfatı gereği çalışana vereceğini
    bilen insan, başkasına çeşitli nimetlerden dolayı haset etmez. Başkalarına
    sahip oldukları nimetlerden dolayı haset etmeyeceğinden, düşmanlık
    duygulan da beslemez. Çünkü bu insan bilir ki, Allah rahmetini layık olanlara
    verir. Rahîm diyen insan, Allah’ın merhametinin farkındadır. İnsanlara
    karşı daima merhametli davranır. Merhamet onun ahlâkî erdemlerinden
    biri haline gelir, Başka bir ifadeyle, Allah’ın merhamet sıfatını anan insan,
    kendi merhamet duygusunu kabartıp dalgalandırmış olur. Allah’ın rahmeti
    ve merhameti onun ruhuna yansımış olur.
    Arapça”Rab” kelimesi şu anlama gelir: a) Melik ve Mâlik, b) Kefil olan,
    Rızık veren, İhtiyaçları karşılayan, Koruyucu, c) Hükümran, Kanun koyan,
    Yöneten ve Düzenleyen. Allah, tüm bu anlamlarıyla âlemlerin Rabbi’dir.
    Kur’an’da Rab ismi, sonsuz kudreti ile her şeyi idaresi altına alan, yöneten,
    terbiye eden ve bunları yapabilecek kudrete mâlik olan Allah anlamına
    gelmektedir. Ayrıca, Rab ismi, her şeyi idare eden, koruyup gözeten, hâkimiyeti
    altında bulunduran ve gerçek Rab olan Allah’a, O’nun rubûbiyet bağına,
    mutlak tevhid ve tam bir kulluk şuuru ile bağlanmayı da ifade etmektedir.
    Allah’tan başkasının hükmünü hüküm edinmemek, O’nun dinini her
    şeyden üstün tutmak, bütün mahlûkatı O’nun mutlak hâkimiyetine teslim
    olmuş bilmek, Allah’ı gerçek Rab olarak tanımak demektir.
    • 386 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’tan başka hiçbir rabbin, otorite kaynağının olmadığı, O’nun bütün
    evreni, bilinen ve bilinmeyen, makro ve mikro planda bütün âlemleri
    yaratmakla kalmayıp ihtiyaçlarını giderdiğini, eğitip terbiye ettiğini açıklıyor
    bu âyet. O’ndan başka rab yoktur. Tek Rab O olduğu için, onlar üzerinde
    tek yetki sahibi de O’dur. Bilginleri, din adamlarını, İsa’yı (a.s.) rab
    edinenler şirk koşmuşlardır.1224 Demek ki, kim olursa olsun, aşırı yüceltip
    Allah’a eş, benzer kabul etmek, o kimseyi rab yerine koymaya kalkmaktır.
    O, bütün insanların Rabbidir,1225 bütün âlemlerin Rabbidir.1226 “De ki: ‘Allah
    her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka rab mi arayayım?”1227 Tevhid anlayışı
    evrenseldir. Çünkü tevhidin öngördüğü Rab, bütün varlıkların Rabbidir.
    Sakat veya sağlam, gözü olan-olmayan nice varlıklara rızık veren O’dur.
    İnsanın hizmetine sunulan sayısız nimetler bize Rabbimizi tanıtıyor. Bütün
    âlemler, tüm varlıklar; Rabbini tanıyor, O’na itaat ve kulluk ediyor.1228 Bizim
    de fıtratımızda Rabbi tanıyıp kabul etmek ve O’na ibâdet etmek var. Kur’an
    bize Rabbimizi tanıtıyor.
    İnanmayan insanlar, eğer güçsüz (müstaz’af) iseler, çevrelerindeki rab
    taslaklarından birini rab olarak kabul ederler. Bu kula kulluk ve rab kabulü,
    çok farklı şekillerde ortaya çıkar. İnançsız ve güçsüz kişi, bazen özgür
    irâdesiyle, bazen reklâm ve aldatmacalarla kandırılarak, bazen tâğutların
    zorlamalarıyla piyasadaki rablerden birine veya birkaçına boyun eğer. Piyasada
    tedâvülde bulunan çeşit çeşit rab(!) vardır. Müzik ilâhından tutun,
    fuhuş tanrısına, futbolcudan tutun, artiste, yöneticilere kadar. Demokrasi
    var: Herkes istediği tâğutu, beğendiği putu seçmekte serbesttir. Allah’a gerçekten
    inanıp teslim olmayanlar, eğer kendilerinde güç ve otorite vehmediyorlarsa,
    başka bir Rabbe boyun eğmezler; kendileri rablik taslarlar.
    Kur’an’da nehyedilen rablik, Allah’a mahsus olan bir sıfatı O’nun dışında
    başkalarına vermek demeye gelen rabliktir. Terbiyesinde Allah’ı dışarıda
    bırakan bir terbiyecinin terbiyesini kabul, Allah dışında bir Rabbi
    kabulle eş tutulmuştur. Ancak mutlak mürebbî olan Allah’ın ilkeleriyle terbiyecilik
    yapmak, isterse bu terbiye mânevî değil de; besleyip büyütmekten
    1224 9/Tevbe, 31
    1225 114/Nâs, 1
    1226 1/Fâtiha, 2
    1227 6/En’âm, 64
    1228 41/Fussılet, 11
    • 387 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    ibâret maddî bir terbiye olsun, bu sınıfa girmez. Ortada Allah’la iddialaşmak
    yoksa orada terbiye eden de, terbiye edilen de suçlanamaz. 1229
    “Âlemlerin Rabbi”: Evrende büyük bir nizam, uyum ve yardımlaşma
    göze çarpmaktadır. Karada, denizde, dağda, ormanda yaşasın; bazı canlıların,
    diğer canlılar aleyhine aşırı üremeleri söz konusu değil. Bütün canlılar,
    intizamlı şekilde çoğalıyorlar. Erkek-dişi oranları da, bütün hayvanların
    yaşadığı yerlerde en uygun tarzda. İnsanların erkek ve dişi oranları da, akıl
    almaz şekilde her ülke ve her yerleşim biriminde birbirine oranlı. Büyük bir
    düzen göze çarpıyor. Gökte eksiklik, aksaklık yok; yerde, “tabiat kanunları”
    denilen, bizim “sünnetullah” demeyi tercih ettiğimiz Rabbin kanunları
    tıkır tıkır işliyor. Dünya, içindekilerle birlikte en güzel misafirhane olarak
    yaratılıp insanın hizmetine verilmiş. Bütün bunlar Allah’ın âlemlerin Rabbi
    olmasının birer örneği.
    “O, Rahmândır, Rahîmdir.” (3. âyet)
    O Rahmândır, rahmeti çoktur, merhameti bitmez tükenmez. O Rahîmdir,
    rahmeti süreklidir. Allah’ın Rahmân olması, Rahmet olan Kur’an’ı1230
    öğretmesiyle çok ilgili bir konudur. “Rahmân Kur’ân’ı öğretti, insanı yarattı.”
    1231 Rabbimizin Rahmân ve Rahîm olması, O’nu Rab kabul eden insanların
    da birbirlerine karşı merhametle dolu olmalarını gerektirir. Aralarındaki
    ilişkinin merhamet üzerine olması icap eder.
    Mutlak mânâda en mükemmel şekliyle merhamet sadece Allah’ta vardır.
    Bu iki sıfat da gerçek mânâda sadece Allah’a aittir. Allah’ın rahmeti her
    şeyi kuşatmıştır. Hamd, Rahmân ve Rahîm olan zâtadır.
    Rahmet, Allah’ın hâkim, kuşatıcı ve değişmez tavrıdır. Bunun en açık
    belirtisi, inkârcıları hemen cezalandırmayıp onlara fırsat tanıması, günahkârların
    tevbelerini kabul etmesi, Hesap gününde herkese yaptığının tam
    karşılığını vermesidir. Bunun için cennet O’nun rahmetinin eseri, cehennem
    ise adâletinin tecellisidir. Ancak Allah’ın rahmeti, gazabından fazladır
    ve her şeyi kuşatır. Bu rahmetin dışında kalan hiçbir varlık yoktur. Yeter
    ki insan, İlâhî rahmete mazhar olmak için Allah’ın rahmet kapısını çalsın.
    1229 12/Yûsuf, 23
    1230 16/A’râf, 64
    1231 55/Rahmân, 1-3
    • 388 •
    Ahmed Kalkan
    “Din gününün/cezâ gününün mâlikidir/sahibidir.” (4. âyet)
    Din günü, yani âhiret, bir mü’minin hiç aklından çıkarmaması gereken
    bir konudur. Yaptığı bütün eylemlerini âhireti hesaba katarak yapar veya
    terk eder. Çünkü o inanır ki, yaptığı bütün amellerden hesaba çekilecektir.
    1232
    Allah din günün sahibi olduğu gibi, aynı zamanda dünya hayatının
    da tek sahibi, tek egemen gücüdür: “Yerin ve göklerin mülkü (egemenliği)
    O’nundur. Çocuk edinmemiştir. Mülkünde (egemenliğinde) ortağı yoktur.
    Her şeyi yaratmış ve belli bir ölçü koymuştur.”1233 Tevhid toplumunda mülk/
    egemenlik yalnız Allah’a aittir. Kaynağı İlâhî olmayan hiçbir egemenlik,
    hiçbir otorite meşrû değildir, mü’minleri bağlamaz. Otorite yalnızca Allah’ındır.
    Çünkü her şeyin Rabbi O’dur; göklerin ve yerin mülkü O’nundur
    ve O, mülkünde/egemenliğinde ortak tanımaz.
    Bu dört âyette tevhid dininin üç temel ilkesi karşımıza çıkıyor: Evrensellik,
    rahmet ve adâlet. Allah Teâlâ, sûrenin başında Rahmân ve Rahîm
    olduğunu belirtip çok merhametli olduğunu ifade etmekle bizi sevindirimişti.
    Ne varki insanlar her zaman sevginin yönlendirmesiyle yetinmiyor,
    Allah’ın sevgisini istismar edebilen insanlar da çıkıyor. İnsan eğitiminde
    sevdirmenin yanında cezalandırmanın da yeri vardır. Yüce Allah “din gününün
    sahibi olduğunu” hatırlatmakla azap ve cezasını da hatırlatmış oluyor.
    Allah’ın merhameti bol olduğu gibi azâbı da çetindir. Bu İlâhî dengeyi
    gözeterek ümit ve korku arasında yaşamalıyız.
    Allah’ın, din (hesap) gününün sahibi olduğunun belirtilmesiyle, O’nun
    merhamet ve bağışlayıcılık özellikleri hiç kimsenin, O’nun Kıyamet Günü’nde
    gelmiş ve geçmiş bütün insanları toplayacağı ve herkesten yaptıklarının
    hesabını soracağı gerçeğini unutmasına neden olmayacaktır. Bu nedenle
    bir müslüman, Allah’ın sadece merhametli değil, aynı zamanda âdil
    olduğu gerçeğini de hiç bir zaman unutmamalıdır. Bununla birlikte Allah,
    dilediğini bağışlama ve dilediğini cezalandırma yetkisine sahiptir. Çünkü
    O’nun her şeye gücü yeter. Bu nedenle âkıbetimizi iyi veya kötü kılma yetkisinin
    O’nun elinde olduğu konusunda kesin bir inanca sahip olmalıyız.
    1232 99/Zilzâl, 7-8
    1233 25/Furkan, 2
    • 389 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Kişi ve toplum hayatında yaşanan olumsuzlukların temel sebeplerinden
    biri de, insanların âhiret inancından ve Din günü bilincinden yoksun
    olmalarıdır. Eğer iyiliğin ödüllendirileceği, kötülüğün de cezâlandırılacağı
    gerçeği zihinlerden silinirse, insanların günahlı bir hayat sürmeleri kaçınılmaz
    olur.
    İşte Din gününde, insanın yaptığı bütün işler (ameller) tartılıp değerlendirilecek,
    onların gerçek kıymeti belirlenecek ve insanın gerçek kişiliği
    bütün netliğiyle ortaya çıkacaktır. Tabii ki bütün bunlar yapılırken hiç kimseye
    adaletsiz davranılmayacak ve kimsenin hakkı yenmeyecektir. Öyleyse
    insan, Allah’a döneceği, sonra herkesin kazancının kendisine eksiksiz geri
    verileceği ve hiç kimsenin haksızlığa uğratılmayacağı o Gün’ü aklından çıkarmamalıdır.
    “Ancak Sana ibâdet/kulluk ederiz ve yalnız Senden medet umar, yardım
    isteriz (ey Allah’ım).” (5. âyet)
    İbadet: Kulun Allah’a boyun eğmesi, itaat etmesi, O’na karşı küçüklüğünü
    kabul etmesi demektir. Allah’ın sevdiği, emrettiği, kabul ettiği ve râzı
    olduğu bütün gizli-açık amel ve sözler ibâdettir. Bunlardan bazıları; iman,
    islam, ihsan, dua, korkmak, umut etmek, tevekkül etmek, ummak, gönülden
    saygı duymak, yönelmek, yardım istemek, sığınmak, yardımına çağırmak,
    kurban kesmek, adak adamak, hükmüne teslimiyet göstermek, namaz
    kılmak, zekât vermek, oruç tutmak, hacca gitmek, tevbe-istiğfar etmek vs.
    dir. İbadet türlerinden herhangi birini Allah’tan başkasına veya Allah ile
    beraber bir başkasına yapmak şirktir.
    Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifade eden, yalnız O’nun emirlerini
    yerine getirmiş olmak ve rızâsını kazanmak niyetiyle yapılan, her türlü
    harekete ibâdet dendiği için hayat yolunun bütünüdür ibâdet. Namaz, oruç
    gibi ibâdetler, insanın azığını ikmal ettiği, enerji depolanan istasyonlardır.
    Azık bittikçe ve yolcu, önündeki istasyona her uğrayışında yeni bir enerji
    ve azık aldığı duraklardır namazlar, oruçlar. Bu dinde ibâdet anlayışı ve
    yolu geniş kapsamlıdır. İnsanların ibâdet diye isimlendirmekte birleştikleri
    birtakım taabbudî sembollerle sınırlı değildir.
    • 390 •
    Ahmed Kalkan
    Bu semboller -bütün önemlerine rağmen- farz kılınan ibâdetin sadece
    bir parçasıdır. “De ki: Şüphesiz benim namazım, kurbanım, ibâdetlerim, hayatım
    ve ölümüm ortağı olmayan Rabb’ul âlemîn Allah içindir. O’nun hiçbir
    ortağı yoktur.”1234 Yani ibâadet; her ânı, her işi, her fikri, her duyguyu kapsıyor.
    “Ben cinleri ve insanları ancak bana kulluk/ibâdet etsinler diye yarattım.”
    1235 Cinlerin ve insanların yaratılış hedefi Allah’a ibâdete hasredildiğine
    göre, hayatın bütününü ölünceye kadar sadece şeklî farzlar doldurabilir mi?
    Bu, ancak ibâdetin hayatın her yönünü kapsaması durumunda gerçekleşir.
    Allah’ın yapılmasını istediği şeyleri yapmak da, yasakladığı şeylerden kaçınmak
    da Allah’a kulluk etmektir, ibâdettir.
    Arapça “İbadet” kelimesi üç anlamda kullanılır: a) Tapma ve bağlılık; b)
    Boyun eğme ve itaat etme; c) Hükmü altına girme ve kulluk yapma. Burada
    bu üç anlama da gelir; yani: “Biz yalnız Sana ibâdet ederiz, yalnız Senin
    kulların ve köleleriniziz.” “Yalnız Sen’le bu tür bir ilişki içindeyiz” ve “Bu üç
    anlamıyla da Sen’den başka hiç kimseyi mâbud kabul etmiyoruz.”
    İman eden ve İslâm’ı din edinen bir insan için en önemli iş, inancın
    gereğini, yani “ubûdiyyet görevini” yerine getirmektir. Çünkü, insan olarak
    yaratılmanın amacı ve özgür bir hayata doğmanın tabii sonucu, Allah’a
    ibâdettir.
    Allah’ın belirlediği ve râzı olduğu şeyleri yapmak ibâdet; O’nun yaptığına
    râzı olmak da ubûdiyyettir. Bunun için, “Allah’ın buyruklarına uymak,
    yasaklarından sakınmak ve rızasını kazanmak niyetiyle yapılan her işe”
    ibâdet denir. Görüldüğü gibi ibâdet, İslam’ın doğruluk ve değer ölçülerine,
    Kuran’ın belirleyici ve birleştirici ilkelerine göre yaşamaktır.
    İbâdet, imanın uygulanması, hak ve doğru kabul edilen esasların günlük
    hayata taşınması olduğundan, Allah katında sevap kabul edilen her iş,
    yapılmış olmayı gerektirir. Yalnız istek halinde kalıp davranış alanına çıkmayan
    duygu ve düşünceler taat olsalar da ibâdet değillerdir. Bunun içindir
    ki ibâdetlerin başı olan imanda bile sadece kalbin tasdiki ile yetinilmemiş,
    ayrıca dil ile ikrar da gerekli görülmüştür. Bunun yanında niyetsiz yapılan
    1234 6/En'âm, 162-163
    1235 51/Zâriyât, 56
    • 391 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    işler de ne olursa olsun ibâdet sayılmaz. Bu durumda niyetsiz yatıp kalkmak
    namaz olmadığı gibi, niyet etmeden aç durmak da oruç değildir.
    Türkçede çokça kullanılan “tapmak ve tapınmak” kelimeleri, “ibâdet”in
    tam karşılığı olamaz. Bunlar, daha çok, şuursuzca bir itaati belirtmek için
    “puta tapmak” ve “Haç’a tapmak” gibi yerlerde kullanılırlar. Hâlbuki “ibâdet”
    kelimesi, niyet ve şuur bakımından “tapmak” kelimesinden çok farklı
    bir anlama sahiptir. Bunun için “Sana ibâdet ederiz” yerine, sadece Türkçe
    olsun diye “sana taparız” demek, doğru değildir. Zirâ Allah’a inanıp O’nun
    dışında diğer bir takım varlıklara tapmak tevhid değil, şirktir. İşte bu gerçeğe
    dikkat çekmek için, insanın Allah’a hitabını dile getiren bu ayette, “Sana
    ibâdet eder senden yardım isteriz” denmemiş, “yalnız Sana ibâdet/kulluk
    ederiz ve sadece Senden yardım dileriz” denmiştir ve bununla, şirkten ısrarlı
    biçimde sakınmak gerektiği mesajı verilmiştir. Çünkü tevhidin ihlâl edilmesinin
    ve bölücü ayrılmaların temel nedeni, şirke açık olmaktır.
    Kuran’da ibâdet kavramı, Allah’a imandan O’nun iradesine uygun olan
    her türlü ahlâkî ve doğru davranışa (sâlih amele) kadar bütün iradeli eylemleri
    ifade etmektedir. Şu halde ibâdet, sadece belli zaman ve mekâna
    bağlı, nasıl yapılacağı kesinleşmiş ritüellerden ibaret değildir. Bu doğru
    davranış, günlük hayatın bütün alanlarında gerçekleşebilir.
    İbâdet, Allah ile insan arasındaki mânevî bağı korur, insanın Allah’a
    olan saygısını diri tutar, kişiyi kötülüklerden uzaklaştırıp kendine yabancılaşmasını
    ve toplumdan kopmasını önler. Görüldüğü gibi yapılan ibâdetlere
    Allah’ın ihtiyacı yoktur, bunlara ihtiyacı olan, insanın kendisidir. Hemen
    hatırlatalım ki ibâdetler önemini işlevlerinden alırlar; onlar, kişinin ıslah
    çizgisinde kalmasını sağladıkları oranda anlamlı ve önemlidir. Değinilen
    işlev sıfır noktasına indiği andan itibaren bu önem de ortadan kalkar.
    Allah’tan başkasına ibâdet; insan, cin, melek, şeytan, atalar, liderler, hükümdarlar,
    bilginler, veliler, sâlih kişiler gibi canlı ve cansız varlıkları ilâh ve
    rab kabul etmek, onlara Allah’a isyan konusunda itaat etmek, boyun eğmek,
    duâ edip yalvarmak, kurban kesmek, kulluk etmek, secde etmek, eğilip saygı
    göstermek, Allah yerine mâbud edinilen kimselerin emir ve yasaklarına,
    helâl ve haramlarına, prensip ve sistemlerine uymak anlamlarına gelir. Allah’tan
    başkasına ibâdet etmek, Allah’ın varlığını kabul etmemek anlamına
    gelmez.
    • 392 •
    Ahmed Kalkan
    O yüzden, Allah’a ibâdet edebilmek için Allah’ın varlığını, yeri göğü
    yaratttığını, rızık verdiğini kabul etmek yeterli değildir. Allah’ı bir tek ilâh
    olarak kabul etmek, O’ndan başka canlı ve cansız hiçbir varlığa tapmamak
    ve tâğutu reddedip ona kulluk yapmamaktır.
    “İyyâke na’budu = yalnız Sana ibadet ederiz” demekle, insan kibrini
    ortadan kaldırır ve böylece şirkten kurtulmuş olur. Gönlündeki şirk tortularını
    bu ifadeyle fırlatıp atar. Böylece gönlünü gizli ve aşikâr şirkten temizlemiş
    olur. Allah’ın huzurunda acizliğini ve O’na karşı kulluğunu ifade
    etmekle kendi gururunu, yani kibrini ayaklar altına almış olur. Çünkü
    kibir, Allah’a kulluk yolunu tıkamakta, insanın kendi kendine tapmasına
    sebep olmaktadır.
    “Ve ancak Senden yardım isteriz, sadece Sana duâ ederiz.” Bu âyetin önemi,
    kulluğun sadece Allah’a yapılmasını ve yardımın sadece Allah’tan talep
    edilmesini istemesinden ve emretmesinden kaynaklanmaktadır.
    Duâ, kişinin kendi acziyetini kabullenmesi ve duâ edip yardım istediği
    zâtın her şey kadir bir güç olduğuna inanmasıdır. İnsanın kendi kendine
    yeterli olmadığı, her an başka bir şeye muhtaç olduğu apaçık bir gerçektir.
    Müstağnîlik duygusu, sadece psikolojik ve nefsî bir duygudur. Yoksa,
    gerçekte insan müstağnî bir varlık değildir. İnsanın müstağnîliği, sadece
    şımarıklıktan kaynaklanır. O, sürekli yaratıcısına muhtaç olan, O’nsuz yapamayan
    ve O’nsuz bir değeri olmayan bir varlıktır. Allah’la irtibatı kesik
    olan insan, Allah’ın karşısında bir “hiç”tir; bir “şey” değildir. “De ki: Duânız
    olmasa Rabbim size ne diye değer versin?”1236 Gerçek böyle olduğu halde,
    yani insan istese de istemese de zorunlu olarak Allah’a muhtaç olmakla beraber
    amaç; bu “muhtaç”lığı bilinçli olarak fark edip yaşamak, şuur haline
    dönüştürmektir.
    Demek ki insan, duâsız bir hayatın Allah katında değeri olamayacağından
    hareketle kendine değer katmak, varlığını anlamlı kılmak ve Allah
    katında bir “hiç” yerine, bir “şey” olmak için duâ etmeli. Yoksa bizim duâmızla
    Allah’ın değeri artmaz; sadece bizim değerimiz artar. Çünkü O’nun
    değerli oluşu kendi zatındandır. Değerli olması bir başka şeye bağlı değildir.
    İnsan, duâsıyla değerlidir. İnsan Allah ile tanışık olmanın, dost olmanın ve
    1236 25/Furkan, 77
    • 393 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    O’na kul olmanın şerefi için duâ etmeli, duâ ile iç içe olmalıdır. Yoksa insan,
    Allah ile arasındaki ilişkiyi tamamen koparıp atsa geriye kıymetli hiçbir şey
    kalmayacaktır. İnsan, Allah ile beraber ancak bir değer ifade eder ve insan
    Allah’a yakın olduğu derecede insandır.
    İnsan, kendi sorumluluğunu bütünüyle yerine getirdikten sonra, istediği
    neticeye ulaşmayı engelleyebilecek şeylerin aşılması hususunda Allah’tan
    yardım isteyebilir.
    İbadetten maksat, âtıl kalmak değil, aktif olmaktır. Hayata olumlu biçimde
    katılıp yapılması istenen vazifeleri yapan insan, Allah’ın yardımına
    mazhar olma liyakatini kazanır. İşte açıklamasını yaptığımız âyette önce
    “Yalnız sana kulluk ederiz.” Sonra da “Sadece senden yardım dileriz.” buyurularak
    bu gerçeğe dikkat çekilmiştir. Öyleyse bir şeyi elde etmeden önce,
    onu bize kazandıracak vasıtalara başvurmamız gerekir. Çünkü Allah’tan
    göreceğimiz yardım ve destek buna bağlıdır.
    İnsanın Allah’a hitabını dile getiren bu ayette, “ben” yerine “biz” lafzı
    kullanılır. Bu ifade tarzı, insanın sözü dinlenen bir kişi olmasının, onun
    vahdet (birlik) şuuruna erişmesi ve bunu gerçekleştirmesiyle mümkün
    olabileceği mesajını verir. Şu halde Müslümanların, Allah’tan görecekleri
    yardım ve destek, kendi aralarında birliği sağlayıp birleştirici gücü bulmalarına
    bağlıdır. Çünkü vahdet, Müslümanların, İslam’ın temel esasları etrafında
    birleşip bütünleşmelerini ve kurtarıcı birliğe kavuşmalarını sağlayan
    temel vasıtalardan biridir. Tefrikanın zaafı ve çirkinliği, vahdetin (birliğin)
    gücü ve güzelliği ile yok edilebilir. Bunun içindir ki her mü’min şahsiyet,
    kendi benliğinde bütün insanlığın bir temsilcisi olma şuurunu taşımalı ve
    Allah’la münasebetinde bu şuuru sürekli canlı tutmalıdır.
    İlâhi irade, yeryüzünde İslam’ın hakimiyetini sağlayacak bir toplumun
    bulunmasını gerekli gördüğünden Kuran, tevhid ilkesine bağlı, adalet ve
    doğruluk üzerine kurulmuş bir ahlâk toplumunu varlık alanına çıkarmayı
    gaye edinmiştir. Zaten İslami yaşayışın, açık bir hayat gerçeği olarak ortaya
    konulması, böyle bir toplumun varlığına bağlıdır.
    İslam ümmeti (toplumu), dini bütünüyle kabul eden, İslam’a aktif biçimde
    bağlanıp onu uygulayan, farklı etnik yapıları kendi sosyal düzeni
    içinde bir araya getiren evrensel bir toplumdur.
    • 394 •
    Ahmed Kalkan
    Burada millet olma şuurunu veren temel özellik, her şeyin üstündeki
    İslam kardeşliğidir. Demek ki Müslümanların arzu edilen İslami hayatı
    gerçekleştirebilmeleri, yeterli kollektif takva gücünü elde edip bütün imkânlarını
    İslam için birleştirmelerine bağlıdır. Aksi halde İslami hükümlere
    dünyevi hâkimiyet kazandırılamaz ve İslam’ı bütün etkinliğiyle hayata taşımak
    mümkün olmaz.
    Bu ayet, vahdeti sağlayan ve İslam toplumunun oluşmasında çok önemli
    bir işleve sahip olan kurumların gereğine de işaret etmektedir. Bilindiği gibi
    hiçbir inanç ve görüş, kendine özgü kurumları oluşturmadan kalıcı olamaz
    ve sosyal bir sistem haline gelemez. Dinin pratik anlatımı, sosyal bir boyut
    kazanmadıkça da vahdet sağlanamaz. Bu nedenle Müslümanlar İslam’ı
    önce kendi benliklerinde hayat ve şahsiyet haline getirmelidir. Ancak bununla
    yetinmeyip ayrıca İslam inancının yaşanmasına ve sosyal bütünleşmenin
    sağlanmasına etkili olan kurumları da mutlaka hayata geçirmelidir.
    Kur’an, bir taraftan uluhiyyetin tekliğini ilan eder diğer taraftan da
    kulluğun birlik ve beraberliği, yani vahdeti gerektirdiğine dikkat çeker. O,
    bütün Müslümanlardan tevhid yolunda yürümelerini, ayrılığa düşmemelerini,
    İslam’ı tüm ilgilerinin merkezi yapıp onu hayata taşımak için birlikte
    çalışmalarını ister. Çünkü Müslümanların İslam çizgisinde yaşama imkânı
    bulmaları buna bağlıdır.
    Vahdetin yolu ve disiplini Kur’an’dır. Tefrika da bu asıl kaynağa aykırılığın
    ifadesidir. Tefrikanın temelinde ise, hâkim ve zâlim güçlerin, Müslüman
    toplumlar üzerinde sürdürdüğü siyasi egemenlik yatmaktadır. Nitekim bugünkü
    siyasi harita, İslam toplumlarının siyasi gücünün parçalanmışlığını
    yeterince gözler önüne sermektedir.
    Vahdet (birlik) fikri, teoride çok geniş bir kamuoyu desteğine sahip bulunmakla
    beraber Müslümanlar arasındaki birlik teşebbüsleri pratikte başarısız
    kalmaktadır. Bugünkü haliyle de böyle kalmaya mahkûm görülüyor.
    Bunun böyle olmasının temel nedeni, Müslüman ülkelerden hiçbirinin, diğerlerini
    İslam’ın hâkim kılınması konusunda bir dayanışma ve kaynaşma
    içine sokacak güçte olmamasıdır. Müslümanların dağınıklığı ve bu dağınıklıktan
    kaynaklanan zaafları, onları kendi dışlarında oluşan politikalardan
    birini kabul etmeye zorlamaktadır.
    • 395 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    Bu durum karşısında yapılması gereken iş, Kuran’ın vahdet çağrısına
    uyarak etkili biçimde teşkilatlanmaktır. Eğer bu oluşum gerçekleştirilebilirse
    hem Müslümanlar birleşme ve dayanışma imkânına kavuşurlar hem
    de güçlü çıkar gruplarının etkisinden kurtulmuş olurlar. Aksi halde Müslümanlar,
    İslam’ı hayata sokmak istemeyen hâkim güçlerin kuşatmasından
    kendilerini kurtaramazlar. Şu halde: “(Ey Rabbimiz!) Yalnız Sana kulluk
    ederiz ve sadece senden yardım dileriz” diyerek Allah’a yalvaran Müslümanların,
    söylediklerini yapmayan kitlelerin durumuna düşmemeleri için, Kuran’ın
    ilke ve hedeflerinde fiilen birleşmeleri gerekir. 1237
    “Ve iyyâke nesta’în = ve yalnız Senden yardım dileriz.”
    Sadece Allah’a sığınan ve yardım dileyen kimse, kendini yetersiz gördüğü
    için, kendini beğenme psikolojisinden kurtulmuş olur. Kibir ve kendini
    beğenme gibi olumsuz duygulardan sıyrılan insan, Allah’tan bekleyeceği
    şeyler için dua etmeye yönelir.
    “Senin yardımını diliyoruz, çünkü senin âlemlerin Rabbi olduğunu, her
    şeye kaadir olduğunu ve her şey üzerinde hükümran olduğunu biliyoruz.
    Bu nedenle, istek ve ihtiyaçlarımızın karşılanması için yardımını isteyerek
    Sana yöneliyoruz.”
    “Bize dosdoğru yolu hidâyet et/göster.” (6. âyet)
    Sınırsız rahmet sahibi Allah’ın sayısız nimetleri yanında, O’nun “ceza
    günün sahibi” olduğu da vurgulanıyor. Durum böyle olunca, kul, hayrı ve
    kurtuluş çarelerini araştırmakla mükellef olmuştur. Kulun, bu durumda
    kendisini doğru yola iletecek ve sırât-ı müstakîmi gösterecek bir kılavuza
    mutlak sûrette ihtiyacı vardır. Bu rehberliği yapmaya onun yaratıcısından
    daha uygunu yoktur. Öyleyse O’na sığınmalı, O’na dayanmalı ve “yalnız
    Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım isteriz” diyerek O’na yönelip seslenmelidir.
    Lutfu ile, kendisini doğru yola, yani hakkı hak bilerek ona tâbi
    olmayı ihsan ettiği kimselerin yoluna iletmesini istemelidir.
    Fâtiha sûresinden öğreniyoruz ki, mü’minlerin Allah’tan ilk ve en
    önemli isteği hidâyettir. “Nesteıyn”de ilk hedefimiz Allah’ın yardımı oluyor.
    Allah’ın yardımını celbeden bir apaçık yola hidâyet isteği, yardım di-
    1237 Fahreddin Yıldız
    • 396 •
    Ahmed Kalkan
    lemelerin en önemlisi ve ilk sırasında olduğu anlaşılıyor. En önemli yardımın
    da O’nun doğru yoluna hidâyet olduğu böylece belirtilmiş oluyor.
    Mevdûdi diyor ki: Bizim istediğimiz “doğru yol”, “senin nimet verdiğin ve
    desteklediğin kimselerin takip ettikleri yoldur.” Bu, “nimet verilen kimselerin”,
    yeryüzünün geçici nimetlerinden yararlandıkları halde sapan ve Allah’ın
    gazabına uğrayan kişiler olmadıklarını göstermek içindir. Gerçekten
    kendilerine nimet verilen kimseler doğru yaşayışları nedeniyle kurtuluşa
    erenlerdir. Bundan da anlaşılacağı üzere “nimetler” kelimesi ile zalimlerin,
    Firavunların, Nemrudların ve Karunların bile yararlandıkları ve bugün de
    doğru yoldan sapan, birçok kötü işlerle uğraşan kimselerin yararlandıkları
    bu dünyanın geçici faydaları değil, doğru bir şekilde yaşamanın ve Allah’ın
    rızasını kazanmanın sonucu olarak bahşedilen hakikî ve sürekli nimetler
    kastedilmektedir.
    “Bizi dosdoğru yolu göster” diyoruz. Yani, “Hayatın her safhasında bizi
    doğruluğa iletecek yolu bize göster, bizi hatalardan, kötü akibetlerden koru
    ve sonunda bizi başarıya ulaştır.”
    Bu, kulun Kur’an okumaya başlamadan önce Allah’tan istediği şeydir.
    Kul Allah’a kendisini hayatın her döneminde bilgi eksikliğinden kaynaklanan
    şüphe ve kararsızlık labirentlerinden koruması ve doğru yola iletmesi
    için dua eder. Kul aynı zamanda Rabb’inden, bunca sapık yol arasından
    kendisine hayatta doğru yolu göstermesini diler.
    “İhdina’s-sırâta’l-mustakîm = Bizi doğru yola ilet.” Dikkat edilirse, kişi
    sadece kendini düşünme yerine, başkalarını da düşünmekte ve duasına
    diğer insanları da katmaktadır. Bu tarz bir dua, insana bencilce davranmamanın
    erdemini vermekte ve öğretmektedir. Kendisi için yaptığı duaya
    başkalarını da katma eylemi, kâmil insan olmanın üst basamaklarına tırmanmanın
    göstergesi olmanın yanı sıra, ferdî şuurun sosyal şuura dönüşümünün
    de ifadesi olmaktadır. Başkalarının iyiliğini düşünmek, din eğitimi
    ile sağlanmak istenen önemli bir gelişmişlik düzeyidir. İnsanları, sadece
    kendilerini düşünen fertler olmaktan çıkarıp, onların sosyal şuura katılan
    bireyler olmalarını temin etmek, eğitim açısından önemli bir basandır. Bu
    tip bir bilinç, insanın gönlünden şeytanı çıkarıp, oraya insanı koyma gücünün
    elde edildiğinin göstergesi olmaktadır. Şeytanı gönlünden çıkarıp,
    oraya insan sevgisini koyma erdemi, Fâtiha sûresinin pedagojik etkinliğine
    işaret etmektedir.
    • 397 •
    Fat i ha Sûre s i Te f s i r i
    “Kendilerine nimet vererek lütuf ve ikramda bulunduğun kimselerin
    yolunu, gazaba uğramışların ve dalâlettekilerin/sapmışların yolunu değil!”
    (7. âyet)
    Kendilerine nimet verilenler peygamberler, sıddîklar, şehidler ve sâlihlerdir.
    1238 Allah’ın nimetleri iki çeşittir:
    Genel nimet: Mahlûkatı yaratması, onlara rızık vermesi, onların dünyada
    hayatlarını belirli bir zaman devam ettireceği ve ihtiyaçlarını elde edebilecek
    yollar göstermesi gibi nimetlerdir.
    Özel nimet: Hak eden kullarına hidâyet etmesi, onları imanla eğitmesi,
    imanda muvaffak kılıp sebat etmelerine yardımcı olması gibi hidâyetle ilgili
    hususlardır. Hayırda başarılı kılıp şerden korumasıdır. Bu nimet, yalnız Allah’a
    O’nun istediği gibi yönelen, şirkin her çeşidinden kaçıp yalnız Allah’a
    kulluk ve ibâdet edenler içindir.
    “Kendilerini nimetlendirdiklerinin yoluna.” Fâtiha sûresinin bu ayetini
    duaya dönüştüren insan, hangi insan tipini örnek alması gerektiği bilincini
    kazanmış demektir. Bu ifade, eğitimin gelişigüzel yapılmadığının, amacının
    belli olduğunun bir göstergesidir. Fâtiha’yı iyi anlayan insan, model
    insanların kimler olacağının farkındadır. O model insanlar, ilahî eğitimden
    geçmiş, belli sıfatlar kazanmış ve Allah katında belli bir yere gelmişlerdir.
    Eğitimde örnek alma ve örnek edinme olguları çok önemli bir yer tutmaktadır.
    Özellikle gençlerin kimleri model aldıkları bilinirse, o toplumun değer
    anlayışı, gelişmişliği ve manevî olgunluğu iyice tesbit edilebilir.
    “Gazaba uğrayan ve sapıtmışlann yoluna değil.” Bu ifade, müslüman bir
    insanın, olumsuz ve çıkmaz olan yolların neler olduğunu bildiğini göstermektedir.
    Hayatın olumsuz yönlerini insana anlatmak, tanıtmak ve bu bilinci
    kazandırmak, eğitimin en başta gelen görevlerinden biridir. Allah’ın
    kimlere gazap ettiğini ve kimlerin sapık yola düştüğünü bilen bir insan,
    bilinçli ve ahlâkî davranışı kazanmanın büyük bir yüzdesini halletmiş demektir.
    Bu bilinç olmadan, ahlâkî davranış, tesadüfîlikten kurtulamaz. Sosyal
    ahlâk da, tesa-düfî davranışlar üzerine oturamaz ve sürekliliğini sağlayamaz.
    1239
    1238 4/Nisâ, 69
    1239 Bayraktar Bayraklı
    • 398 •
    Ahmed Kalkan
    “Kendilerine nimet verilenlerin yoluna” denilerek, Allah nimeti kendisine
    nisbet etmiş, tüm nimetlerin, tüm hayırların Kendisinden olduğuna
    işaret etmiştir. Devamında “gazaba uğrayanların ve sapıtanların yoluna
    değil” denilerek gazaba uğramak ve sapıklık gibi şer olan şeyleri Kendisine
    değil; bunları hak edene nisbet etmiştir. Hayır ve şerri yaratan Allah’tır;
    fakat şer insanlardandır. Hayır ve şerri yaratan ancak Allah’tır. Fakat hayra
    rızâsı olduğu halde, şerre yoktur. Kaldı ki hayır ve şer dediğimiz, yapılan
    işin, işlenen fiilin Allah’ın emir ve rızâsına uygun olup olmamasıyla ilgili.
    Yani, fiilin kendisiyle değil; sıfatıyla alâkalı. Konuşma, görme, işitme, yürüme...
    hepsi birer fiil, Hayır olsun şer olsun bütün bu fiilleri yaratan Allah’tır.
    İşlenen fiil, İslâm’a uygun ise hayır; aksi halde şer olur. Zaten Allah’ın birliğine
    iman eden bir insan, O’nu bütün bu işlerin, bu fiillerin tek yaratıcısı
    olarak bilmiş olmuyor mu?
    Allah için yapılan her amel hayır; bunun dışındaki ameller ise şerdir.
    Kul, Allah Teâlâ’nın yarattığı imkânları, emirlerine uygun olarak kullanırsa,
    hayır; emrinin aksine kullanırsa şer olur. Bunlardan herhangi birini seçmek
    ve yapmak, kulun yetkisindedir. Eğer kötülüğü yapmak imkânına sahip olmasaydı,
    elbette yapamazdı. Şu halde yaratılan, aslında hayır ve şer değil;
    bunların yapılmasına elverişli imkânlardır.
    Daha önce Allah’ın lutfuna mazhar olup da kıymetini bilmeyerek hidayete
    ermişken tekrar dönerek gazabına uğrayanların ve şaşkın sapıkların
    yoluna iletmemesini istiyor her Fâtiha’yı okuyan mü’min. Çünkü bunlar
    haktan sapan veya hakka ulaşmak istedikleri halde ona ulaşamayan kimselerdir.
    Bir yönüyle bu bâtıl insanların yoluna tâbi olmama konusunda
    Allah’ın yardımını isterken, diğer yönüyle istikameti bozacak bu durumdan
    sakınıp Hıristiyan ve yahûdilerin izinden gitmeyeceğine, onlara tâbi
    olmayacağına dair Allah’a söz vermektedir. Kendisinin de gazab edilmeye
    yol açacak veya sapıttıracak bir çizgi üzerinde olmaması, atmalar ve katmalarla
    dini kendi inanç ve amellerinde tahrif edecek hususlardan kaçınması
    gerektiğini değerlendirecektir.
    * * *
    Fâtiha Sûresi ile İlgili Sınav Soruları
    (Cevaplanması gereken toplam 50 soru bulunmaktadır. Her soru, 100
    üzerinden 2 puandır. 3 Yanlış, 1 doğruyu götürür.)
    1) Güç ve kudret sadece Allah’a mahsustur. Âlemleri yaratan, düzenleyen
    ve yöneten tek ve mutlak varlık Allah’tır. Yaratılan her şeyin varoluş ve
    hayat sebebi sadece O’dur. Bu nedenle; aşağıdakilerden hangi kavram, sadece
    Allah’a has kılınıp başka hiç bir kimseye ya da varlığa yöneltilemez?
    a- şükür b- rica c- hamd d- minnet
    2) Câhiliyye devrinde ve modern çağda müşrikler, bazı putları ve güçleri
    Allah’a yaklaştırmada ve Allah’ın yardımını talep etmede aracı olarak
    düşünüp inanırlar. “Ancak Sana ibâdet eder, kulluk yaparız ve ancak
    Senden yardım isteriz.” âyetinden yola çıkarak, aşağıdaki şıklardan hangisi
    yanlıştır?
    a- Kulluk ve ibâdet sadece Allah’a yapılır.
    b- Yardım sadece Allah’tan istenir, duâ sadece O’na yapılır.
    c- Allah’a ulaşmak için aracı kullanılamaz, aracı olunamaz.
    d- Duâ ederken, bir büyük zâtın “yüzü suyu hürmetine” demek, Peygamberimiz’in
    sünnetidir.
    3) Fâtiha sûresinde “Din günü” kavramıyla ifade edilen “âhiret”le ilgili
    olarak aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- Âhiret inancı, hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde de mevcuttur.
    b- Reenkarnasyon, Hindu dininden geçen, ruhların, insan ölünce başka
    bedenlere geçeceğine inanılan, temelde de âhireti ve yeniden dirilişi
    inkâr anlayışıdır.
    c- Dünya ayrı, âhiret ayrıdır. Din ve âhiret işleriyle dünya işlerini birbirine
    karıştırmamak gerekir.
    d- Kur’an’da âhirete sadece inanmak yeterli görülmemekte, ona kesin
    bilgi, şuur ve şehadet, yani yakînî iman istenmektedir.
    4) Özellikle siyasî otorite ve yöneticinin tuğyanını başkalarına ulaştırarak,
    Allah’ın indirdiği hükümlere alternatif olmak ve onların yerine geçmek
    üzere hükümler koyan şahıslara ve düzenlere ne ad verilir?
    a- tâğî b- müfsid c- kâfir d- tâğut
    5) Fâtiha sûresinin yirmiden fazla adı vardır. Meselâ; Kitab’ın özünü, İslâm’ın
    temel esaslarını özlü bir biçimde içerdiğinden ona Ümmü’l-Kur’an
    (Kur’an’ın anası, özü) ve El-Esâs denilmiştir. Fâtiha sûresinin diğer adları
    olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
    a- Es-Seb’ul-Mesânî (tekrarlanan yedili)
    b- Esâsu’l-Kur’an (Kur’an’ın aslı, esası)
    c- El-Kâfiye (yeten)
    d- Eş-Şâfiye (şifâ veren)
    6) Fâtiha sûresi hakkında, aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
    a- Fâtiha, Kur’an’ın önsözü mesabesindedir, Kur’an’ın mukaddimesidir.
    b- Fâtiha, Kur’an’ın yarısıdır. Üç ihlâs’la birlikte okumak, bir Kur’an
    hatmi yerine geçer.
    c- Vahye açılan kapıdır, başlangıçtır, anahtardır.
    d- Dilekçedir, duâdır, sözleşme, anlaşma ve antlaşmadır, Rab’le kulun
    diyalogudur.
    7) Sırât-ı müstakîm konusunda, aşağıdaki yargılardan hangisi doğrudur?
    a- Cennetin yolu sırât-ı müstakîmde olmaya; sırât-ı müstakîmde olmak
    ise, sahih iman ve sâlih amel sahibi olmaya bağlıdır.
    b- Sırât-ı müstakîm, ehl-i sünnet yolu ve ehlullah denilen Allah dostları
    mutasavvıfların yoludur.
    c- Şeytan, sırât-ı müstakîmde olanlara hiç yaklaşamaz, onlara vesvese
    verip kışkırtamaz.
    d- Hıristiyanlık ve yahûdiliğin asılları da, hiçbir zaman sırât-ı müstakîm
    çizgisinde değildi. Bu dinler, baştan beri İlâhî yoldan sapılarak
    oluşmuştu.
    8) Sözlükte; küçükten büyüğe, aşağıdan yukarıya, âciz olandan güçlü
    olana doğru meydana gelen bir istek ve niyazda bulunmadır. Kavram olarak
    ise, kulun Allah’a sığınma ve yakarışını, Allah’ın yüceliği karşısında
    kulun güçsüzlüğünü itiraf etmesini, sevgi ve tazim (yüce bilme) duyguları
    içerisinde lütfunu, yardımını ve affını dilemesini ifade eder. Bu Kur’an
    kavramının adı nedir?
    a- tevbe (istiğfâr) b- takvâ (ihsân) c- istiâne (duâ) d- salât (namaz)
    9) Gazap edilmiş olan yahûdileşenlerin özellikleri hakkında, aşağıdakilerden
    hangisi yanlıştır?
    a- Irkçılık ve taassup, üstün ırk olduklarını iddia etmek
    b- Allah’ın hükümleriyle hükmetmeyip bilginlerini tanrı edinmek
    c- Dinlerini paramparça etmek, hizipçilik ve tefrika
    d- Antlaşmalarına ne pahasına olursa olsun uymak, yanlış da olsa
    sözlerini yerine getirmek
    10) Hıristiyanların sapma nedenleri hakkında, aşağıdaki ifadelerden
    hangisi yanlıştır?
    a- Hıristiyanlar; Hz. İsa’yı bir kul olarak değil; yüce bir varlık olarak
    niteleyerek şirke girerler.
    b- Teslis inancını oluşturarak, Allah’ın birden fazla olduğuna inanırlar.
    Allah’ı bir yaratık, bir insan gibi düşünerek O’na çocuk isnat ederler.
    c- Allah’ın kendilerine bildirdiği kolay dinle yetinip dini kendileri için
    zorlaştıracak özelliklerden, meselâ dünyayı terk etmekten kaçınırlar,
    işin hep kolaylığına kaçarlar.
    d- Din adamlarını, kendisine itaat edilmesi zorunlu kişi (rab) edinirler.
    Allah tarafından kendilerine lutfedilen sırât-ı müstakîmin rehberi
    olan kitaplarını tahrif ederek yanlış gidişatlarını tahrif ettikleri bu kitapla
    meşrû gösterirler.
    11) Aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- Allah’ın verdiği nimete karşılık, nimetin artması için hamd edilir.
    b- Hayırlı bir işe başlarken, çoğunlukla da o işi bitirince hamd edilir.
    c- Hamd, şikâyetçilik ve nankörlüğe karşı bir ilaçtır.
    d- Her şey, bütün varlıklar Allah’a hamd etmektedir.
    12) “Varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek geliştiren, onları maddî
    ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine mâlik ve her
    şeye sahip olan” anlamına gelen Allah’ın ismi, hangi kavramdır?
    a- Allah b- Rahman c- Din gününün sahibi d- Rab
    13) “Benim .............. her şeyi içine alıp kuşatmıştır” meâlindeki 7/A’râf
    sûresi 156. âyette geçen bu ifadede, boş bırakılan kelime hangisidir?
    a- azâbım b- rahmetim c- affım d- rızkım
    14) Sözlükte; itaat etmek, boyun eğmek, tevâzu göstermek, bağlanmak
    ve hizmet etmek anlamlarına gelen kavram aşağıdakilerden hangisidir?
    a- istiâze b- istiâne c- ibâdet d- hamdele
    15) Ferdî ibâdetlerle yetinmeyip tebliğ, mesaj ve dâvetin öne çıktığı,
    dolayısıyla İslâm’ın topluma ve hayata ulaştırılmasının öneminin ifâdesi
    olarak, şeytanı kaçıran ibâdet, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Namaz b- Kur’an okumak c- Salevat getirmek d- Ezan okumak
    16) “Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyuran,
    sevdiğini sevmediğini, inananı inanmayanı ayırt etmeyerek bütün
    varlıklara sayısız nimetler ihsan buyuran” Allah’ın bu özelliklerine ne isim
    verilir?
    a- Rahmân b- Rab c- Rahîm d- Mâlik
    17) Besmelenin dinî hükmü nedir? Yani bir işe başlarken besmele çekmek
    dinin hangi hükmüne girer?
    a- Farz b- Vâcip c- Sünnet d- Yapılan işe göre değişir
    18) Kıyâmet konusunda, aşağıdaki anlayışlardan hangisi yanlıştır?
    a- Kıyâmetin ne zaman kopacağını Peygamberimiz dâhil hiçbir kimse
    bilmez; sadece Allah bilir.
    b- Önemli olan, kıyâmetin ne zaman kopacağı değil; kıyâmet ve sonrasına
    neler hazırladığımızdır.
    c- Kendi ölümümüz küçük kıyâmet sayılır.
    d- Kıyâmet alâmetlerini bilip saymak dinin önemli esaslarındandır.
    19) Duâ ile ilgili olarak aşağıdaki ifâdelerden hangisi doğrudur?
    a- Duâ dili Arapçadır. Başka dille yapılan duânın kabul edilmeme ihtimali
    büyüktür.
    b- Duâ ederken secî yapmak, kafiyeye benzer uyumlu kelimeler kullanmak
    güzeldir.
    c- Sadece sözle duâ olmaz. Sebeplere yapışmak, yani fiille duâ yapmak
    da şarttır.
    d- Duânın kabul olması için Allah’ın bir velî kulunu, evliyâdan birini
    vesile yapmalıdır.
    20) Kâfirlerin de dünyada rızıktan mahrum bırakılmamaları Allah’ın
    hangi sıfatının gereğidir?
    a- Rab b- Rahmân c- Rahîm d- Ma’bud
    21) Besmele ile ilgili olarak aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
    a- İlk inen âyet, besmele ile okumayı emretmektedir.
    b- Besmele Kur’an âyetidir. Neml sûresindeki âyette besmele geçmektedir.
    c- Kur’an’da bir sûre (Tevbe sûresi) besmeleyle başlamaz. Diğer sûreler
    besmele ile başlar.
    d- Hayvan keserken tam olarak “bismillâhirrahmanirrahim” denilmesi
    gerekir.
    22) Aşağıdakilerden hangisi, Allah’ın bir sıfatı değildir?
    a- Evrenin, bütün varlıkların ve tüm insanların Rabbıdır.
    b- Hesap ve hüküm gününün hâkimidir.
    c- Din büyüklerinin vâsıtasıyla kendisinden yardım istenilendir.
    d- Çok merhamet eden ve âhirette mü’minlere nimetler verendir.
    23) “İnsanların kötülüklerden korunabilmeleri için bütün İlâhî emir
    ve yasaklara uyarak, söz ve işleriyle Allah’a sığınmayı istemelerini ifâde
    eden kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- istiâze b- istiâne c- duâ d- besmele
    24) Aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?
    a- Hamd ile şükür aynı anlamdadır.
    b- Hamd, sadece nimetlere karşı yapılır. Şükür ise her zaman yapılmalıdır.
    c- Elhamdü lillâh sözüne hamdele denir.
    d- Bir kimse aksırınca (hapşırınca) ona karşı elhamdü lillâh denir.
    25) Din günü ile ilgili olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- “Din gününün sahibi” ifadesinden insanın ve kâinatın boşuna yaratılmadığı
    ve iyi kötü her amelin karşılığının görüleceği anlaşılır.
    b- Din günü, Allah’ın ödül ve cezâsının bir gereğidir. Din gününe, âhirete
    inanmamak, İlâhî adâleti istememek demektir.
    c- Din gününe, âhirete inanmak, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa
    ve kronik bir hastalığa dönüşmesini engeller.
    d- Din günü inancı, insanın dünyayı önemsemeyip sadece âhirete değer
    vermesi bilincini oluşturur.
    26) “De ki ........... olmasa, Rabbim size ne diye değer versin?” 25/Furkan
    sûresi, 77. âyetinde geçen bu ifadede boş bırakılan yere hangi kavram
    gelmelidir?
    a- duânız b- ibâdetiniz c- hamdiniz d- merhametiniz
    27) Herhangi bir eylemin Allah’a ibâdet olabilmesi için aşağıdaki
    gruplardan hangisi bütünüyle doğrudur?
    a- İnanç (iman) ; tâat (meşrûluk) ; usûl (metod; Sünnete uygunluk) ;
    niyet (maksat; Allah rızâsı).
    b- İman (yakîn) ; takvâ (Allah korkusu) ; sabır (sabretmek) ; şükür
    (şükretmek).
    c- Din (İslâm) ; ihlâs (samimiyet) ; ümid (umut; Cennet beklentisi) ;
    takvâ (sakınma; Allah korkusu).
    d- İnanç (iman) ; salât (namaz) ; savm (oruç) ; sadaka (zekât).
    28) Kur’an’da “Allah” lafzından sonra en çok geçen Allah’ın ismi hangisidir?
    a- Rab b- Rahmân c- İlâh d- Rahîm
    29) Besmele’nin tam doğru anlamı nedir?
    a- Esirgeyen, bağışlayan Allah’ın adıyla.
    b- Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla.
    c- Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlıyorum.
    d- Çokca merhamet eden Allah’ın adıyla okuyorum.
    30) Kur’an’a başlarken yapmamız gereken istiâze ile şeytandan Allah’a
    sığınıyoruz. Şerrinden Allah’a sığındığımız şeytan hakkında, aşağıdaki
    ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- Şeytan, hem cinlerden; hem de insanlardan olur.
    b- Şeytan vesvese vermekle kalmaz; insana dediğini yaptırmak için
    baskı yapar.
    c- İnsanı içinden tahrik edip, onu Allah’a isyana sevk eden her türlü
    duygu ve düşünce şeytanîdir, şeytandandır.
    d- Şeytanın mü’minler üzerinde fısıldamanın (sessizce günaha teşvik
    etmenin) dışında bir gücü ve egemenliği yoktur.
    31) “Çok merhamet edici, verdiği nimetleri iyi kullananları daha büyük
    ve ebedî nimetler vermek sûretiyle mükâfatlandırıcı” anlamına gelen
    güzel isim aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Allah b- Rahmân c- Rahîm d- Din gününün sahibi
    32) Seçeneklerden hangisi, “din günü” kavramının ifâde ettiği anlamlardan
    biri değildir?
    a- Allah’ın bütün kullarına merhametinin görüleceği “Rahmet günü”
    b- Hayrın hayır; şerrin de şer olarak görüleceği “Kıyâmet günü”
    c- Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği “Cezâ günü”
    d- İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının
    görüleceği “Hesap günü”
    33) Ancak Senden yardım isteriz” âyetinde belirtildiği şekilde duâ, sadece
    Allah’a yapılır. Yalnız Allah’a yapılan duâ konusunda vesile (onun
    hürmetine demek) konusunda aşağıdaki hükümlerden hangisi tam doğrudur?
    a- Ameller ve Peygamberimiz dâhil, hiçbir şeyi Allah’â duâ ederken
    vesile yapamayız.
    b- Amellerle vesile yapılabilir; ama hiçbir insanla vesile yapılamaz. Bu
    kesinlikle şirktir.
    c- Sahâbeler, Peygamberimiz öldükten sonra da Peygamberimiz’le vesile
    yapmışlardır.
    d- Hiçbir insanı vesile yapmamak en uygun, en emin yoldur.
    34) Besmele, eski ümmetlerin de bildikleri ve kullandıkları bir ifâdedir.
    Kur’ân-ı Kerim bu konuda Hz. Muhammed’den (s.a.s.) önce iki peygamberin
    besmelesini örnek veriyor. Bu peygamberler kimlerdir?
    a- Hz. Nuh ve Hz. Süleyman
    b- Hz. Âdem ve Hz. Süleyman
    c- Hz. Âdem ve Hz. İbrâhim
    d- Hz. Nuh ve Hz. Mûsâ
    35) Seçeneklerden hangisi, Allah’tan başkasını rab kabul etme şirki
    anlamına gelmez?
    a- Yatırlara kurban kesmek, onlara duâ etmek.
    b- Din adamlarının helâl kıldığını helâl kabul etmek.
    c- Namaz, oruç gibi ibâdetleri terk etmek.
    d- Önderleri, din büyüklerini sevmede ve onlara bağlanmada aşırı gitmek.
    36) Sözlükte; iyilik, üstünlük ve erdemlilikle niteleme (medhetme) ve
    övme anlamına gelir. Terim olarak ise; “bütün medih türlerini içerip sevgi
    ve ta’zimle Allah’a yönelen övgü ve şükrü ifade eder.” Bu tanım, hangi kavramı
    karşılamaktadır?
    a- Rab b- İstiâze c- Hamd d- İstiâne
    37) İstiâze ile ilgili olarak aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
    a- Kur’an okumaya besmeleden de önce istiâze ile başlanır.
    b- Tuvalete ve banyoya girmeden önce besmele çekilmeyip sadece istiâze
    yapılır.
    c- Muavvizeteyn (Felak ve Nâs) sâreleri istiâze ile ilgili sûrelerdir.
    d- İstiâze, sadece “eûzü billâhi mineşşeytânirracîm” denilerek yapılır.
    Başka kelimelerle yapılmaz.
    38) İslâm’dan önce müşrik Araplar, işlerine başlarken besmele yerine
    ne söylerlerdi?
    a- Bismikellât
    b- Bismillâh
    c- bismi’l Lât ve’l Uzzâ
    d- bismi’l Hubel ve’l Menat
    39) Kur’ân-ı Kerim’de, ancak Allah’a ibâdet edilmesi gerektiği ifâde
    ediliyor. Bazı insanların Allah’tan başka ibâdet ettiği varlıklar sayılmaktadır.
    Aşağıdakilerden hangisi Kur’an’da tapınılan bir varlık olarak direkt
    söylenmemiştir?
    a- para b- tâğut c- şeytan d- putlar
    40) Kur’an’da Allah’tan başka rabb kabul edilen veya bu iddiada bulunan
    kimselerden bahsedilmektedir. Seçeneklerden hangisi bu anlamda
    Kur’an’da geçmez?
    a- Ebû Cehil b- Fir’avn c- Râhipler d- Hz. İsa
    41) “Besmele ile başlanmayan her iş ........... ” Bu hadis-i şerifteki boş
    bırakılan yere ne gelmelidir?
    a- Yarım ve eksiktir.
    b- Şeytan işidir.
    c- Günah ve yanlıştır.
    d- Bereketsiz ve güdüktür.
    42) Allah’a ibâdetin tanımı, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Allah’ın farz kıldığı İslâm’ın beş şartına (namaz, oruç, hac, zekât ve
    kelime-i şehâdet getirmeye) ibâdet denir.
    b- Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık ifâde eden, yalnız O’nun rızâsını
    kazanmak niyetiyle yapılan her türlü harekete ibâdet denir.
    c- Allah’ın yüceliği karşısında kulun aczini itiraf etmesi, sevgi ve ta’zim
    duyguları içinde Allah’tan lütuf ve yardım dilemesine ibâdet denir.
    d- Kulların Allah’a karşı memnuniyet ve sevinçlerini, O’na şükürlerini
    bildirmelerine ibâdet denir.
    43) Lutf ile olan rehberliğe, yol gösterip kılavuzluk yapmaya, hayra
    ulaştırmaya ve hayırda muvaffak kılmaya Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
    a- sırat-ı müstakim b- hidâyet c- takvâ d- felâh
    44) Sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve kaosa yenik
    düşmek; Doğru yoldan bile bile veya iğfâle kapılarak sapmaya Kur’an terminolojisinde
    ne ad verilir?
    a- hidâyet b- fücur c- dalâlet d- fısk
    45) Fâtiha sûresindeki “Bizi doğru yola hidâyet et; kendilerine nimet
    verdiklerinin yoluna...” (1/Fâtiha, 5-6) âyetlerinde ifâde edilen Allah’ın nimet
    verdikleri kimseler”den kast edilenler kimlerdir?
    a- Malca zengin olanlar, rûhen sağlıklı olanlar ve bedenen sıhhatli
    kimseler
    b- Evliyâlar, ermişler, gavslar, kutublar ve Allah dostları
    c- İlim verilen âlimler, cihad edenler, takvâ sahipleri ve dâvâ adamları
    d- Peygamberler, sıddıklar, şehidler ve sâlih insanlar
    46) Sırât-ı müstakimde olabilmenin gereklerini âyetlerden yola çıkarak
    tespit ettiğimizde iman, hidâyet sahibine yönelmek, sırât-ı müstakimden
    olmayı arzu etmek ve Rasûlullah’ın sünnetine uymanın yanında;
    diğer yol arkadaşları olan mü’minlerle ilgili bir şart daha vardır. Bu şart,
    seçeneklerden hangisidir?
    a- Gönül genişliği (Tüm müslümanlara sevgi)
    b- Yaratılanları, Yaratan’dan ötürü sevmek (Tüm yaratıkları sevmek)
    c- Ashab sevgisi (Asr-ı saâdetteki müslümanlarla gönül birliği)
    d- Yol arkadaşlarına karşı muhabbet (Cemaat üyeleriyle dayanışma)
    47) “Sırât-ı müstakîm”le bağlantılı olarak; doğruluk demek olan kelime,
    İslâm kültüründe insanî ve ahlâkî yaşayışa esas olan doğruluğun zirvesi
    anlamına gelen kavram nedir?
    a- sâdık b- istikamet c- hidâyet d- fazilet
    48) Rab konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- Allah’tan başka rab yoktur. Tek Rab O olduğu için, onlar üzerinde
    tek yetki sahibi de O’dur. Bilginleri, din adamlarını, İsa’yı (a.s.) rab
    edinenler şirk koşmuşlardır.
    b- Kim olursa olsun, aşırı yüceltip Allah’a eş, benzer kabul etmek, o
    kimseyi rab yerine koymaya kalkmaktır. Hâlbuki sadece Allah, rabdir,
    bütün insanların, tüm âlemlerin Rabbidir.
    c- İnanmayan insanlar, eğer güçsüz (müstaz’af) iseler, çevrelerindeki
    rab taslaklarından birini rab olarak kabul ederler. İnançsız ve güçsüz
    kişi, bazen özgür irâdesiyle, bazen reklâm ve aldatmacalarla kandırılarak,
    bazen tâğutların zorlamalarıyla piyasadaki rablerden birine veya
    birkaçına boyun eğer.
    d- Rab, eğitmek, terbiye etmek demek olduğundan; Allah’ın dışında
    terbiye edip eğiten bir kişiyi kabul eden ve herhangi bir eğitimcinin
    terbiyesini kabul eden, Allah dışında bir rab kabul etmiş olur.
    49) Fâtiha sûresi, Kur’an’ın bir özetidir. Kur’an’ın ana konusu; Allah,
    Allah’la kâinat ve özellikle de Allah-insan ilişkileridir. Bunlar, Fâtiha’nın
    da temel konularıdır. Değişik bir ifâdeyle; Fâtiha, “O”, “O’nun günü”,
    “O’nun gülü” ve “O’nun yolu”nu anlatır. Besmeleden başlayıp er-Rahîm’e
    kadar: O ; Mâlik-i yevmi’d-dîn: O’nun günü ; İhdina’s-sırâta’l-müstakîm
    ise: O’nun yolu’nu ifade eder. O’nun kulluğu ve O’nun gülleri’ni anlatan
    Fâtiha’nın âyetleri, seçeneklerden hangisinde doğru gösterilmiştir?
    a- İyyâke na’büdü: “O’nun kulu/kulluğu”; ve iyyâke nesteıyn: “O’nun
    gülü/gülleri”ni anlatmaktadır.
    b- İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteıyn: “O’nun kulu/kulluğu”; Sıratallezîne
    en’amte aleyhim: “O’nun gülü/gülleri”ni anlatmaktadır.
    c- İyyâke na’büdü ve iyyâke nesteıyn: “O’nun kulu/kulluğu”; Ğayri’l
    mağdûbi aleyhim velâddâllîn: “O’nun gülü/gülleri”ni anlatmaktadır.
    d- Sırâtallezîne en’amte aleyhim: “O’nun kulu/kulluğu”; Ğayri’l mağdûbi
    aleyhim velâddâllîn: “O’nun gülü/gülleri”ni anlatmaktadır.
    50) “............. şeytanın şerrinden Allah’a ........... Rahmân, rahîm Allah’ın
    .......... Hamd âlemlerin ........... Allah’a mahsustur. O, ......... rahîmdir. ..........
    sahibidir. Ancak sana ............. ederiz ve yalnız senden ........... isteriz. Bize
    .......... yolu göster. Kendilerine ............ verdiklerinin yolunu; gazaba uğramış
    ve ....... olanların yolunu değil!”
    Boş bırakılan yerlere sırasıyla seçeneklerden hangisi gelmelidir?
    a- Kovulmuş; sığınıyorum; ismiyle; yaratıcısı; Rahmân; din gülünün;
    ibâdet; duâ; dosdoğru; nimet; dalalette
    b- Kovulmuş; sığınırım; adıyla; rabbi; Rahmân; din gününün; ibâdet;
    yardım; dosdoğru; nimet; dalâlette
    c- Kovulmuş; sığınırım; adıyla; rabbi; Rahmân; din gününün; ibâdet;
    yardım; dosdoğru; nimet; hidayette
    d- Kovulmuş; sığınırım; adına; rabbi; Rahmân; din gününün; ibâdet;
    yardım; dosdoğru; hidâyet; delâlette
    Cevap Anahtarı
    1 C 11 A 21 D 31 C 41 D
    2 D 12 D 22 C 32 A 42 B
    3 C 13 B 23 A 33 D 43 B
    4 D 14 C 24 C 34 A 44 C
    5 B 15 D 25 D 35 C 45 D
    6 B 16 A 26 A 36 C 46 A
    7 A 17 D 27 A 37 D 47 B
    8 C 18 D 28 A 38 C 48 D
    9 D 19 C 29 B 39 A 49 B
    10 C 20 B 30 B 40 A 50 B
    Son Söz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, inşâAllah Kur’an’a daha
    fazla yaklaşmışsınızdır. Bu okuduğunuz kitapta varsa güzellikler Kur’an’ın güzellikleridir.
    Hatalar ise, tümüyle yazarın hatalarıdır. “O halde boş kaldığında
    yine kalk yorul! / Ve ancak Rabbinden ümid et, hep O’na doğrul!” (İnşirah
    7-8). Kur’an’la yakınlaşmayı fırsat bilerek hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp
    baştan sona kadar mealiyle (ve gerektiği zaman tefsiriyle) okumaya başlamalısınız.
    Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak,
    yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet
    doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz
    kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak
    için…

     

    Cuma, 15 Ocak 2021 09:46

    Müddessir Süresi

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

     

    -ahmed kalkan-
    Müddessir Sûresi
    Tefsiri
    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket”
    CİLT - 4 -
    Ocak 2016 / İstanbul
    Mar’ ruf Yayınları:
    Editör:
    Tashih:
    Kapak & Mizanpaj:
    Baskı:
    4
    Mehmed Bilir
    Ma’ ruf Yayınları
    Ehl-i Dizayn
    STEP AJANS Matbaa Ltd. Şti.
    Göztepe Mh. Bosna Cd. No:11
    Bağcılar/İStanbul
    Tel: 0212 446 8846
    Sertifika No:12266
    MA’ RUF YAYINLARI İLETİŞİM
    Adres:
    Tel:
    E-Posta:
    Web:
    İstiklal Mh. Dolmabahçe Cd. Işık Sk.
    No:2/2 Ümraniye/İSTANBUL
    (0216) 344 0 342
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.marufyayinlari.com
    AHMED KALKAN
    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket” CİLT -4-
    Müddessir Sûresi Tefsiri
    İçindekiler
    Önsöz 09
    Müddessir Sûresi 21
    İnzâr / Uyarı 36
    Kur’an’da İnzâr Kavramı 37
    Mü’minlerin Uyarılması 39
    Uyarının Fayda Etmediği Kâfirler 41
    Çağdaş Dâvetçi/Uyarıcının, İnzârın Fayda Edip Etmediğiyle İlgili Konum Tespiti 43
    Bütün Toplumlar Peygamber Aracılığıyla Uyarılmıştır 44
    Elçi Gönderilmeyen, Uyarı Yapılmayan Toplumlar Helâk Edilmezler 46
    Toplumun Önderleri Toplumdan Sorumludur 48
    Kâinat Ekber Değil! 56
    Allahu Ekber; En Büyüklük İlânı! 57
    Bu Âyet Hakkında Âlimlerin Görüşleri: 64
    Bu Âyet Hakkında Âlimlerin Görüşleri: 72
    Bu Âyet Hakkında Âimlerin Görüşleri: 75
    Rasûlullah’ın Nehy Edildiği Darbe; Minnet 81
    İmanını Minnet Edenler 83
    Bu Âyet Hakkında Âlimlerin Görüşleri: 86
    Rabbinin Emirlerini Tutmada Sabır 86
    İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele De Sabrı Gerektirir 92
    Pek Zorlu Bir Gün 95
    Sûr; Kıyâmetin ve Haşrin Başlangıcı 100
    İsrâfil (a.s.); Allah’ın Emriyle Sûr’a Üfürüp
    Kıyâmeti Başlatacak Melek 105
    Siz De Mi Hâlâ Kıyâmetin Kopmadığını Sanıyorsunuz? 106
    Kur’ân-ı Kerîm’de Kıyâmet 114
    Kıyâmet ve Âhiret Anlayışı Bizi Dirilişe
    Ulaştırır/Ulaştırmalıdır 125
    Bu Âyetlerin Nüzul Sebebi 127
    Kâfir/İnkârcı Kişiyle Beni Başbaşa Bırak! 128
    Velid Bin Muğîre 129
    İslâm; Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır! 155
    Müslümanca Yaşayış Güzel ve Kolay; Gayri İslâmî
    Hayat Çirkin ve Zor Bir Yaşamdır 155
    Kolaylığın Sınırı; İlâhî Ölçü Mü, Hevâ Mı? 158
    Bu Âyetlerin Nüzul Sebebi 164
    Âyetlerin Muhtevâsı 166
    Hüküm ve Hikmetler 168
    11-30. Âyetler 168
    Planlı Küfür ve Saptırma 170
    Korkunç Azap 184
    “Sekar” Bilgisayar Mı Demek? 187
    Kur’an-Bilim İlişkisi ve Bilimsel Tefsir 190
    Bilimsel Tefsir Ekolü 192
    Nüzul Sebebi 204
    On Dokuz; Eski Bir Hurûfîlik ve Hurâfe 207
    On Dokuzculuk; Hem Çağdaş, Hem Hurâfe 211
    Mealci Hurûfîlik’ten Rasullük İddiası’na Edip Yüksel ve On Dokuzculuk 212
    Kur’an’daki İlginç Rakamlar ve Uyumlu Oranlar 214
    On Dokuzculuk Zihniyeti Bâtıldır 216
    Hıristiyanlar ve 13 Rakamının Uğursuzluğu 216
    Bahâîler ve 19 216
    Bâbîlik ve 19 216
    Meleklerin Özellikleri 226
    Meleklerin Görevleri 226
    Meleklerin Sayıları 227
    Dört Grup İnsan 228
    Allah’ın Saptırması ve Yol Göstermesi 230
    On Dokuzculuk Nedir? Kendi Açıklamalarıyla On Dokuz ve Kur’an 237
    Kur’an’da 19 Nasıl Geçiyor? 237
    Kur’an’a Göre 19’Un Fonksiyonları 238
    Müddessir Sûresi ve 19’Un Bulunma Tarihi 239
    Büyüklerden Biri 242
    Kur’an’daki ‘19’ Mûcizesi 243
    Bu Konudaki Diğer Tespitler İse Şöyledir: 247
    Müddessir Sûresindeki Diğer Mûcizeler 248
    Atatürk ve 19 250
    İşte Atatürk ve 19 251
    Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Yeminleri 257
    Kur’an’da Leyl/Gece ve Subh/Sabah Kelimeleri 259
    Allah’ın Geceye ve Sabaha Yeminini İfade Eden Diğer Âyetler 260
    İnsanın Sorumluluğu 266
    Allah’ın Lütfuna Mazhar Olanlar 272
    Hüküm ve Hikmetler 287
    31-39. Âyetler: 287
    Şefaatin Mâhiyeti 303
    Şefaat Kavramının Yozlaştırılması 304
    İnkârcıların Gülünç ve Garip Halleri 314
    Kâfirlerin Peygamber’den Mucize İstemeleri ve Kur’an’ın Verdiği Cevaplar 318
    Allah’ın Dilemesi 326
    Genel Tespitler 329
    Müddessir Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar 331
    Müddessir Sûresinin Getirdiği Başlıca Prensipler 336
    İmanını Minnet Edenler 355
    Rabbinin Emirlerini Tutmada Sabır 357
    İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele De Sabrı Gerektirir 360
    Müddessir Sûresi 1-10. Âyetlerle İlgili Hüküm ve Hikmetler 364
    19, Bir Mucize Olabilir Mi? 401
    Kıyâmetin Vakti 402
    Kur’an Eksik Mi? 402
    İnsanın Sorumluluğu 409
    Müddessir Sûresi İle İlgili Sınav Soruları 444
    Müddessir Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı 460
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz
    değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü
    veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas
    edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopya
    edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı söz konusu
    değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak
    malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    !

    ithaf
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret
    eden, tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran ve kâfirlere karşı
    Kur’an’la en büyük cihadı gerçekleştiren her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyasının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu
    kavrayıp nebevî usulle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması
    yapan tâvizsiz davetçilere…

    • 9 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Önsöz
    Önsöz de sonsöz de, sözün önü de sonu da Allah’a, O’nun sözü olan
    Kur’an’a ait. İnsan haddini aştı, çok konuştu, çok söyledi. Bu yanlıştan dönülmeli;
    Kur’an’a kulak verilmeli. O, sözlerin en güzeli, onu okumak, okumaların
    en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla
    düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
    en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
    bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı tane tane, özümseyerek, doğru bir niyetle,
    istiâze ve besmele ile okumamız gerekir. Kur’an’a kulak verip susmamız,
    âyetler okunur veya âyetlerle emir ve yasaklar sunulurken bahaneler üretip
    başka bir söz söylemememiz, “semi’nâ ve eta’nâ (duyduk ve itaat ettik)” deyip
    hayatımıza geçirmemiz istenmektedir.
    Yaşadığımız coğrafya da dâhil, dünya üzerinde en çok okunan kitap
    Kur’an olmasına rağmen, nedense şuurlu fert ve toplumlar bir türlü oluşamamaktadır.
    Her geçen gün daha da yoğun bir ilgi odağı haline gelen Kitabımız’ın
    önemi daha da açığa çıkmasına rağmen, bilinç yoksunluğu devam
    etmektedir. Aynı zamanda, üzerinde en çok araştırmaların yapıldığı, uzun
    uzun makalelerin yazıldığı, tezlerin sunulduğu, inceleme kitaplarının yayınlandığı
    bir konu olmasına rağmen Kur’an ruhu oluşturulamadı, Kur’an
    nesli yetiştirilemedi, Kur’an toplumuna giden yol açılamadı, Kur’an devleti
    ufukta görülemedi.
    Kur’an’ın en çok ve en hızlı ezberlenen bir kitap oluşu da onun anlaşılmasına
    yetmemiş, toplumsal hoşnutsuzluğu huzura dönüştürecek Kur’ânî
    bir inkılâp oluşmamıştır. Kur’an kıraatiyle belki bireysel anlamda gözyaşları
    dökülmüş, bu duygu seliyle yapay bir tatminkârlık oluşturulmaya çalışılmıştır.
    Ama anlam örgüsü ve tüm hükümlerini tatbik gayreti içinde O
    Kitab’a yönelmek yerine, sadece Arapça metin üzerinden bireysel bazda
    haz alınmaya çalışılmış, bununla yetinilmiştir. Kur’an’ın anlatmaya çalıştığı,
    hedeflediği bireysel ve toplumsal huzura, Allah’ın razı olacağı izzetli bir
    yaşayışa ulaşılamamıştır.
    Kur’an’la doğru konuşan O’nu doğru konuşturan sahih temsilciler oluşturamadığımız
    için İslâm’ın hedeflediği sonuca ulaşılamamıştır. Kur’an’ın
    susturulması; onun gündemden uzaklaştırılıp hayattan koparılması ile ger•
    10 •
    Ahmed Kalkan
    çekleştirilmiştir. Suskun bir Kur’an ne sadra şifâ olur, ne de toplumlara müdâhale
    etme yetkisine sahip bulunur.
    Bütün bu olumsuzlukların sonucunda, Kur’an’ı rehber edinmeyen toplumlar
    bilinçsiz, ruhsuz, mutsuz, rotasız, suskun kalmışlar, onları bu hale
    getiren tâğûtî zihniyetler toplumlarını sürüleştirerek kendilerine kul yapmaya
    çalışmışlardır.
    Güzîde, erdemli, sâlih, âlim, mücâhid, muvahhid, muttaki, şâhid-şehid…
    şahsiyetlerin yetişmesi Kur’an’dan gereği gibi faydalanıp hayata doğru
    bir şekilde geçirilmesiyle mümkün olacaktır. “Allah o kitapla; kendi
    rızâsını arayanlara kurtuluşa götüren yolları gösterir, izniyle onları (küfür)
    karanlıklarından (iman) nûruna/aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru bir
    yola iletir.” (5/Mâide, 16)
    Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin
    çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay
    kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını
    zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı,
    tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler
    ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen
    büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh
    tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.)
    putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını
    yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve
    en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır.
    Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet;
    inkılâbçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb
    denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu
    zindanları değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
    Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin adına devrim;
    küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman
    dilimlerinin adı çağ olamaz.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, Mekke câhiliyyesini değiştirdiği
    gibi bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Medine İslâm İnkılâbı
    gibi niye inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar
    • 11 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
    Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a
    sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne
    kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
    gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
    Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı
    bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan
    çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa
    tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin
    yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
    yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
    yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve
    toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
    örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
    sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
    reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”
    Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal
    kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
    Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî
    ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    “Fitnelerden kurtuluşun yolu, Allah’ın Kitabı(na uymak)dır. O’nda sizden
    önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar)
    gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda
    (iman-küfür, tâat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin
    de hükmü var. O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. O’nda her şey ciddîdir,
    gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla
    amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah
    onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru
    yoldur. O, kendine uyan hevâları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri
    iltibastan korur. Âlimler ona doyamazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez,
    tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez,
    O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini
    alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya
    • 12 •
    Ahmed Kalkan
    götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık.” (72/Cin, 1) Kim
    ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar
    olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru
    yola çağrılmış olur. Ey A’ver, bu güzel kelimeleri öğren.” (Tirmizi, Sevâbu’l-
    Kur’ân 14, hadis no: 2908)
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
    İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
    vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın
    mâzereti olamaz. Kur’an’ı okumaktan asıl maksat, onu anlamaktır.
    Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır.
    “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
    O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” Kur’an’ı biraz olsun
    anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini
    ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz.
    Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve gerektiğinde tefsirini
    okumalıyız. Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
    şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları
    yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsafirin
    47, hadis no: 269)
    Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların
    kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi
    bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim benim zikrimden
    (Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz
    onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör
    olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki:
    İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de
    aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine
    inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli
    ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
    “Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti.”
    (25/Furkan, 30). Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
    “Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul
    eder, ama yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur
    câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak
    sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde
    • 13 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri
    anlatır, ayakları da şâhitlik eder.” “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz
    “falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
    diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
    bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
    uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir.
    “Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa
    tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak,
    inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini
    ateşe uzatmaz.
    İşte böylesine bir hazineden yararlanmak için, Kur’an’ı nüzul sırasına
    göre okumak, ashabın nasıl yetiştiğini öğrenmek olduğu gibi, bizim de benzer
    aşamalardan geçerek câhiliyyeden arınıp tevhide ulaşmaya, bireyden
    cemaate, cemaatten devlete geçişin nasıl mümkün olacağını öğretmesi açısından
    da en faydalı okuyuş biçimidir.
    Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okuyalım da, ister Mushaf tertibiyle
    okuyalım, ister nüzul sırasına göre. Nüzul sırasına göre okursak, vahyin
    iniş dönemini ve nebevî mücadele merhalelerini takip etmiş oluruz. Kur’an
    nereden başladı, önceliği nerelere verdi; bunu öğrenmiş olur ve bizim de
    insanları ve hayatı yeniden inşaya nereden başlamamız gerektiği konusunda
    tereddütlerimiz kalmaz.
    Bu tür tefsirleri, cemaat halinde okursak daha bereketli olur. Anlaşılmayan
    veya yanlış anlaşılan hususlarda cemaat birbirini düzeltir. Ayetlerde
    vurgulanan hususların güncelleşmesi konusunda daha doğru çıkarımlar
    için istişareden yararlanılır.
    “Bir grup, Kitâbullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden
    birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekînet (huzur) iner
    ve onları Allah’ın rahmeti kuşatır. Melekler de kanatlarıyla sarar. Allah, onları,
    yanında bulunan yüce cemaatte anar.” (Ebû Dâvud, Salât 349, h. No:
    1455; Tirmizî, Kırâ’at: 3, h. No: 2946; Müslim, Zikir 38, h. No: 2699)
    • 14 •
    Ahmed Kalkan
    Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
    emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
    eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
    da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerine
    selâm olsun!
    * * *
    • 15 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
     لله من الشيطان الرجي  اعوذ ب
     بسم الله الرحمن الرحي
    وَِثيَاَبكَ فَطَهِّرْ ۞ وَالرُّجْزَ فَا جْ هُرْ ۞ وَلاَ ‚ فَأَنذِرْ ۞ وَرَبَّكَ فَكَبِّ ْ Š ۞ قُ ْ Œ ا اْلُدَّثِّ ُ ’ أَيُّ َ يَ
    عَلَ ‚ النَّاقُورِ فَذَِلكَ يوْمَئِذٍ يوْمٌ عَسِي ٌ ¡ فَِإذَا نقِرَ فِ ي ‚ ۞ وَِلرَبِّكَ فَاصْبِ ‚ تسْتَكْثِ ُ §نُ نْ ¨تَ ْ
    § وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا وَجَعَلْتُ لَُ مَالا مَْدُودًا وََبنِ ي نَ ² ذَرْ نِ ي ‚ يسِي ٍ ‚ غَيْ ُ µ اْلكَفِرِي نَ
    ِتنَا عَنِيدًا  يطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ ۞ كََّ إَِّنهُ كَنَ لاَي ¿ هِيدًا ۞ ثُ َّ ¨ ودًا ۞ وَمََّدْتُ لَُ تَ ْ Âشُ ُ
    قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ¿ ۞ سَأُرْهِقُهُ صَعُودًا ۞ إَِّنهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ ۞ فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ۞ ثُ َّ
    ۞ إِنْ Œ ۞ فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِْرٌ يؤْثَ ُ ‚ وَاسْتَكْبَ َ Œ أَدْبَ َ ¿ عَبَسَ وََبسََ ثُ َّ ¿ نظَرَ ثُ َّ ¿ ۞ ثُ َّ
    وَلا تذَرُ ۞ لوَّاحَةٌ Ð سَأُصْلِيهِ سَقَر وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ لا تبْقِ ي
    لاَّ قَوْلُ اْلبَ ش�َ هَذَا إِ
    مْ إِلاَّ ’ ا تسْعَةَ عَ ش�َ وَمَا جَعَلْنَا أَصَْابَ النَّارِ إِلاَّ مَلَِئكَةً وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَ ُ Ø لِلْبَ ش�َ عَلَيْ َ
    ۞ وَلا  انً ¨ آمَنُوا إِي َ µ دَادَ اَّلذِي نَ Œ أُوُتوا اْلكِتَابَ وَيَ زْ µ كَفَرُوا ليَسْتَيْقِنَ اَّلذِي نَ µ فِتْنَةً للَّذِي نَ
    مْ مَرَضٌ وَاْلكَفِرُونَ ’ قُلُوبِ ِ ¡ فِ ي µ أُوُتوا اْلكِتَابَ وَاْلُؤْمِنُونَ وَِليَقُولَ اَّلذِي نَ µ بَ اَّلذِي نَ تَŒيَ ْ
    دِي مَنْ يشَاءُ وَمَا يعْلَُ ’ ذَا مَثلا كَذَِلكَ يضِلُّ الَّلُ مَنْ يشَاءُ وَيَ ْ ’ مَاذَا أَرَادَ الَّلُ بِ َ
    ا لاِحْدَى ’ جُنُودَ رَبِّكَ إِلاَّ هُوَ وَمَا يِ هَ إِلاَّ ذِكْرَى لِلْبَ ش� ۞ وَالصُّبْحِ إِذَا أَسْفَرَ ۞ إِن ََّ
    ۞ لَنْ شَاءَ مِنْكُْ أَنْ يتَقَدَّمَ
    ا للْبَ ش�َ Œ نذِي ً Œ ذْ أَدْبَ َ يْلِ إِ ۞ وَاللَّ مَرِ ۞ كََّ وَاْلقَ ‚بَ ِ اْلكُ
    جَنَّاتٍ ¡ ۞ فِ ي § ا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ ۞ إِلاَّ أَصَْابَ اْليَمِ ي نِ ¨ أَوْ يتَأَخَّرَ كُُّ نفْسٍ بِ َ
    ۞ § سَقَرَ قَاُلوا لْ نكُ مِنَ اْلُصَلِّ ي نَ ¡ ۞ مَا سَلَكَكُْ فِ ي § رِمِ ي نَ í يَتَسَاءَُلونَ ۞ عَنْ اْلُ جْ
    ۞ وَكُنَّا نكَذِّبُ بيَوْمِ § وضُ مَعَ ا خْ لَاِئضِي نَ ï ۞ وَكُنَّا نَ خُ § وََلْ نكُ نطْعِمُ الِْسْكِ ي نَ
    ا لُمْ عَنْ ò ۞ فَ َ § ا تنْفَعُُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِ ي نَ ò ۞ فَ َ § اْليَقِ ي نُ نَتَ أَ ô ۞ حَ تَّ µ الدِّي نِ
    يدُ كُُّ Œ مْ حُُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ ۞ فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ ۞ بلْ يُ ِ ’نَّ ُ
    أََ ۞ ك § التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِي نَ
    افُونَ الاخِرَةَ ۞ كََّ إَِّنهُ تذْكِرَةٌ ï صُُفًا مُنَ ش�َّ ةًَ ۞ كََّ بلْ لا يَ خَ ² مْ أَنْ يؤْتَ Ø امْرِئٍ مِنْ ُ
    نْ شَاءَ ذَكَرَهُ ۞ وَمَا يذْكُرُونَ إِلاَّ أَنْ يشَاءَ الَّلُ هُوَ أَهْلُ التَّقْوَى وَأَهْلُ ò ۞ فَ َ
    اْلَغْفِرَةِ
    • 16 •
    Ahmed Kalkan
    وَِثيَاَبكَ : ve elbiseni فَطَهِّرْ : temizle وَالرُّجْزَ : pislikten فَا جْ هُرْ : uzak dur §ن نُْ ¨ وَلا ت َْ
    : başa kakma ‚ تسْتَكْثِ ُ : çok görerek وَِلرَبِّكَ : ve Rabbin için ‚ فَاصْبِ ْ : sabret فَِإذَا
    نقِرَ : çünkü üfürüldüğü zaman النَّاقُورِ ¡فِ ي : boruya فَذَِلكَ : işte يوْمَئِذٍ : o gün
    يوْمٌ : bir gündür ‚ عَسِي ٌ : oldukça zor µ عَلَ اْلكَفِرِي نَ : kâfirlere ‚ غَيْ ُ : hiç değildir
    ‚ يسِي ٍ : kolay ² رْ نِ ي ذَ : Bana bırak وَمَنْ خَلَقْتُ : kendisini yarattığımı وَحِيدًا : tek
    olarak وَجَعَلْتُ : ki Ben verdim لَُ : ona مَالا : mal مَدُْودًا : alabildiğine § وََبنِ ي نَ
    : ve çocuklar ودًا Âش ُُ : göz önünde وَمََّدْتُ : döşedim ve serdim, : لَُ
    kendisine هِيدًا ¨ت َْ : bir döşeyiş ¿ثُ َّ : sonra يطْمَعُ : tamah eder أَنْ أَزِيدَ : daha
    arttırayım كََّ : !hayır إَِّنهُ : çünkü o كَنَ : kesildi ,oldu تنِاَ  لا يَ : âyetlerimize
    karşı عَنِيدًا : inatçı سَأُرْهِقُهُ Ben onu sardıracağım صَعُودًا : o sarp yokuşa : إَِّنهُ
    çünkü o فَكَّرَ : düşündü وَقَدَّرَ : ve ölçtü biçti (karar verdi) فَقُتِلَ : kahrolası
    كَيْفَ : ne biçim قَدَّرَ : karar verdi ¿ثُ َّ : yine قُتِلَ : kahrolası كَيْفَ : ne biçim
    قَدَّرَ : verdi arark ¿ثُ َّ : sonra نظَرَ : baktı ¿ثُ ّ : sonra عَبَسَ : surat astı وََبسََ : ve
    yüَzünü ekşitti ¿ثُ َّ : sonra da Œ أَدْبَ َ : sırt döndü ‚ وَاسْتَكْبَ َ : ve büyüklük tasladı فَقَال : böylece dedi إِنْ هَذَا : bu إِلاَّ :başka değil (ancak) سِْرٌ : bir sihirden
    Œ يؤْثَ ُ : nakledile gelen إِنْ هَذَا : bu إِلاَّ : başka değil قَوْلُ : sözünden : اْلبَ ش�َ
    insan سَأُصْلِيهِ : Ben onu sokacağım سَقَرَ : Sekar’a : وَلا تذَرُ bırakmaz Ð : لا تبْقِ ي
    Sekَar’ın سَقَرُ : ne olduğunu مَا : bilir misin لوَّاحَةٌ : وَمَا أَدْرَاكَ : kavurandır للْبَ ش� :ِ insan derisini اØ عَلَيْ َ : üzerinde vardır تسْعَةَ عَ ش�َ :ِ terk de etmez on
    dokuz وَمَا جَعَلْنَا : yapmadık أَصَْابَ النَّارِ : bekçilerini cehennem : إِلاَّ
    (yapَّtık) ancak مَلَِئكَةً : meleklerden وَمَا جَعَلْنَا : yapmadık مُْ’ عِدَّ تَ : sayılarını إِلا : (yaptık) ancak : فِتْنَةً µ اَّلذِي نَ kesin bir bilgiyle inansın diye : ليَسْتَيْقِنَ
    küfürde ısrar edenler için كَفَرُوا µ للِذَِّ ي نَ : bir fitne iman edenlerin آمَنُوا µ : اَّلذِي نَ
    artsın diye دَادَ Œ وَيَ زْ : kendilerine Kitap verilenler أُوُتوا اْلكِتَابَ : kendilerine
    أُوُتوا اْلكِتَابَ µ اَّلذِي نَ : kuşkuya kapılmasın diye بَتَ Œ وَلا يَ ْ : imanları  انً ¨ : إِي َ µ اَّلذِي نَ
    مْ مَرَضٌ ’ قُلُوبِ ِ ¡فِ ي şöyle desin diye وَليَِقُولَ : ve iman edenler وَالُْؤْمِنُونَ : Kitap
    verilenler Allah ne anlatmak istedi مَاذَا أَرَادَ الَّلُ : ve kâfirler : وَالكَْفِرُونَ
    kalplerinde hastalık olanlar مَنْ يشَاءُ : Allah الَّلُ : saptırır يضِلُّ : işte böyle
    • 17 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    كَذَِلكَ : bu misalle ذََا مَثلا ’بِ : (dileyeni) dilediğini دِي ’ وَيَ ْ : hidâyete erdirir
    مَنْ يشَاءُ : (dileyeni) dilediğini وَمَا يعْلَُ : وَمَا يِ هَ : O (Allah) هُوَ : ancak (bilir) لاَّإِ : Rabbinin ordularını جُنُودَ رَبِّكَ : kimse bilmez hayır, hayır! : كََّ
    insanlar için للْبَ ش�َ : bir öğüttür ذِكْرَى : ancak لاَّإِ : ve o değildir sabaha
    وَالصُّبْحِ : dönüp gittiğindeŒبَ َ إِذْ أَدْ : geceye وَاللَّيْلِ : andolsun Ay’a وَاْلقَمَرِ : bir
    uyarıcıdır اŒ نذِي ً : büyüklerden ‚ اْلكُبَ ِ : biridir لِاحْدَى : gerçekten o ا’ : إِنَّ َ
    ağardığında ذَا أَسْفَرَ : للْبَ ش�َ إِ : insanlar için اءَ لَنْ شَ : isteyenler için : مِنْكُْ
    sizden أَنْ يتَقَدَّمَ : öne geçmek أَوْ يتَأَخَّرَ : rehin alınmıştır رَهِينَةٌ : kazandıkları
    karşısında ا كَسَبَتْ ¨بِ َ : her nefis كُُّ نفْسٍ : geride kalmak جَنَّاتٍ ¡ : فِ ي
    cennetlerde يَتَسَاءَلوُنَ : yemîn ashâbı (iyiler) § أَصَْابَ اْليَمِ ي نِ : hâriç, ancak : إِلاَّ
    sizi sürükleyen ne? مَا سَلَكَكُْ : suçlular, günahkârlar hakkında § رِمِ ي نَ í عَنْ اْلُ جْ
    : soruştururlar namaz kılanlardan § مِنَ اْلُصَلِّ ي نَ : değildik : لْ نكُ dediler قاَلوُا
    : sekara/Cehenneme سَقَر ¡ وضُ : فِ ي ï وَكُنَّا ن خَُ : dalıp giderdik § مَعَ ا خْ لَاِئضِي ن :َ dalıp
    gidenlerle beraber وَكُنَّا نكَذِّبُ : ve yalanlardık µ بيَوْمِ الدِّي نِ : üdin günün ô حَ تَّ
    نَ  أ تََ : gelinceye kadar § اْليَقِ ي نُ : kesin olan onlara ne oluyor ki ا لُمْ ò : فَ َ
    şefaatçilerin şefaati§ شَفَاعَةُ الشَّافِعِ ي نَ : fayda vermez ا تنْفَعُُمْ ò : عَنْ التَّذْكِرَةِ : فَ َ
    öğütten § مُعْرِضِي نَ : yüzçeviriyorlar مْ’نَّ ُ
    أََك : onlar gibidir حُُرٌ : yaban eşekleri
    كُُّ امْرِئٍ : isterler يدُ Œ بلْ يُ ِ : aslandan سْوَرَةٍ مِنْ قَ : kaçtı (kaçan) فَرَّتْ : ürkmüş مُسْتَنْفِرَةٌ : كََّ : açılmış مُنَ ش�َّ ةًَ : sayfalar صُُفًا : verilmesini ² أنَْ يؤُْ تَ : onlardan
    مْØ مِنْ ُ : her biri gerçekten إَِّنهُ : hayır! كََّ : âhiretten الاخِرَة : korkmuyorlar بلْ افُونَ ï لا يَ خَ : hayır, hayır! öğüt aldı (alır) ذَكَرَهُ : diledi (dileyen) شَاءَ : kim ki
    نْòفَ َ : bir öğüttür تذْكِرَةٌ : o Kur’an وَمَا يَذْكُرُونَ : öğüt almazlar إِلاَّ : (alırlar)
    ancak أَنْ يشَاءَ الَّلُ : (Allah’ın dilediğini) diledi Allah bağışlamak O’na
    yaraşır وَأَهْلُ اْلَغْفِرَةِ : sakınılmaya lâyık أَهْلُ التَّقْوَى : O’dur
    • 18 •
    Ahmed Kalkan
    Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla
    “Ey bürünen, (1)
    Kalk; artık uyar! (2)
    Ve Rabbini tekbir et, yücelt!” (3)
    Ve elbiseni temizle (Öz-benliğini temiz tut). (4)
    Pislikten uzak dur. (5)
    Çok görerek başa kakma (Allah için yaptığın iyiliği çok görme. İyilik yapmayı
    kendine kazanç aracı kılma). (6)
    Ve Rabbin için sabret! (Sabırla Rabbine yönel). (7)
    Sûra (boruya) üfürüldüğü zaman, (8)
    İşte o gün, oldukça zor bir gündür. (9)
    Kâfirlere hiç kolay değildir. (10)
    Kendisini tek olarak yarattığımı Bana bırak! (11)
    Ki Ben ona alabildiğine mal verdim. (12)
    Ve göz önünde çocuklar. (13)
    Ve sayısız fırsatlar serdim önüne. (14)
    Sonra da arttırmamı umar. (15)
    Hayır, hayır! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır. (16)
    Onu sarp bir yokuşa sürükleyeceğim. (17)
    Çünkü o düşündü ve karar verdi. (18)
    Kahrolası! Ne biçim karar verdi. (19)
    • 19 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Yine kahrolası! Ne biçim karar verdi. (20)
    Sonra baktı. (21)
    Sonra surat astı ve yüzünü ekşitti. (22)
    Sonra da sırt döndü ve büyüklük tasladı. (23)
    Böylece: ‘Bu, nakledile gelen bir sihirden başka değil’ dedi. (24)
    ‘Bu, insan sözünden başka değil.’ (25)
    Ben onu Sekar’a sokacağım. (26)
    Sekar’ın ne olduğunu bilir misin? (27)
    Bırakmaz da terk etmez de. (28)
    İnsan derisini kavurandır. (29)
    Üzerinde on dokuz vardır. (30)
    Cehennem bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Sayılarını da küfürde
    ısrar edenler için sadece bir fitne kıldık ki, kendilerine kitap verilenler kesin
    bir bilgiyle inansın; iman edenlerin de imanları artsın; kendilerine kitap verilenler
    ve iman edenler kuşkuya kapılmasın. Kalplerinde bir hastalık olanlar
    ile kâfirler de şöyle desin: ‘Allah bu misalle ne anlatmak istedi?’ İşte Allah,
    dilediğini böyle saptırır, dilediğini böyle hidâyete erdirir. Rabbinin ordularını
    O’ndan başka kimse bilmez. Ve o, insanlar için sadece bir öğüttür. (31)
    Hayır; andolsun Ay’a, (32)
    Dönüp gittiği zaman geceye, (33)
    Ağardığı zaman sabaha (34)
    Gerçekten o, büyüklerden biridir. (35)
    İnsanlar için bir uyarıcıdır. (36)
    • 20 •
    Ahmed Kalkan
    Sizlerden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için. (37)
    Her bir nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır. (38)
    Ancak ashâb-ı yemîn hâriç. (39)
    Cennetlerde soruştururlar. (40)
    Suçlular hakkında. (41)
    Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir? (42. Âyet)
    Derler ki: ‘Namaz kılanlardan değildik. (43. Âyet)
    Ve yoksula yedirmezdik. (44. Âyet)
    Dalıp gidenlerle biz de dalıp giderdik. (45. Âyet)
    Din gününü de yalanlardık. (46. Âyet)
    Kesin olan bize gelip çatıncaya değin. (47. Âyet)
    Artık, şefaatçilerin şefaati onlara bir fayda vermez. (48. Âyet)
    Buna rağmen, onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? (49. Âyet)
    Ürkmüş yaban eşekleri gibi. (50. Âyet)
    Aslandan kaçan. (51. Âyet)
    O kadar ki her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini isterler. (52.
    Âyet)
    Hayır, hayır; doğrusu âhiretten korkmuyorlar. (53. Âyet)
    Hayır, hayır; gerçekten o bir öğüttür. (54. Âyet)
    Artık kim dilerse ondan öğüt alır. (55. Âyet)
    Allah dilemedikçe de öğüt almazlar. İşte kendisinden sakınılmaya lâyık
    O’dur; bağışlamak da O’na yaraşır.” (56. Âyet) (74/Müddessir, 1-56)
    • 21 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Müddessir Sûresi ve Mesajı
    Müddessir Sûresi
    İndiği Yer: Mekke
    Mushaf tertibine göre sırası: 74. sûre
    Nüzul Sırası: 4; Müzzemmil sûresinden sonra nâzil olmuştur (Alâk sûresinden
    sonra nâzil olmuştur. Kur’an’ın sûre olarak ilk nâzil olan sûresi
    olduğu rivâyet edildiği gibi, Müzzemmil sûresinden sonra nâzil olduğu da
    rivâyet edilmektedir. Ancak, ilk nâzil olan âyetlerin, Alak sûresinin birinci
    bölümünü oluşturan âyetler olduğu ittifakla kabul edilmiştir).1 Bu surenin
    ilk yedi âyeti Mekke döneminin henüz başlarında nâzil olmuştur. Buhârî,
    Tirmizî ve Müsned-i Ahmed’de Hz. Cabir bin Abdullah’tan bu âyetlerin
    Allah Rasûlü’ne nâzil olan ilk âyetler olduğu bile rivâyet edilmektedir.
    Âyet sayısı: 56
    Kelime sayısı: İki yüz elli beş
    Harf sayısı: bin on. Fâsılası elif, he, nûn, dal ve ra harfleridir. Sûre adını,
    birinci âyette geçen ve “bürünüp sarınan” anlamına gelen “müddessir”
    kelimesinden almıştır.2
    Bu sûreye Peygamber’e (s.a.s.) nitelik olarak zikredilen bu vasıf ile başladığından
    ötürü Müddessir sûresi adı verilmiştir. Müddessir, uyumak ya
    da ısınmak amacıyla elbisesine sarınıp bürünen kimse demektir.3 Adını ilk
    âyetinde geçen, örtüye bürünen anlamındaki “müddessir” kelimesinden
    almıştır.
    ‘Alak sûresi peygamberliği, Müddessir sûresi de risâletin misyonunu
    başlatan ilk sûre olmuştur.
    1 İbn Kesîr, Tefsirü'l-Kur'ani'l-Azim, İstanbul 1985, VIII, 277-278
    2 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr.
    Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Y., V/417
    3 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yay., 15/205.
    • 22 •
    Ahmed Kalkan
    Müddessir sûresinde genel olarak risâlet, kıyamet, meleklere değini,
    müşriklerin asılsız iddialarına reddiye ve onları azapla uyarma gibi konular
    yer alır. Dine dâvette, izlenmesi gereken yöntem belirtilir.
    Peygamber’den (s.a.s.), tebliğ görevini açıkça yapması, vazifesi gereği
    yaşantısını her bakımdan temiz tutması, bütün dünyacı çıkarları bir tarafa
    bırakması, insanların ıslahı için ihlâsla çalışması, güçlük ve zorluklara karşı
    da sabırlı olması istenir.
    Hakikati inkâr edenler, özellikle de inkârcı liderler şiddetli bir azapla
    uyarılır.
    Allah’a karşı nankörlük tavrı sergileyen inkârcı insanın, zihinsel yapısı
    ve eksik şahsiyeti yansıtılır.
    Cehennemin korkunçluğu ve ona müstehak olanların genel karakteri
    ortaya konulur. İnsanı felakete sürükleyen boş gururun tasviri yapılır.
    İnkâr ve sapmanın asıl sebebinin, dünyevîleşme (sekülerlik) olduğuna
    dikkat çekilir.
    Kuran’ın öğüt ve uyarı içeren bir duyuru olduğu, dileyenin ondan öğüt
    alabileceği dile getirilerek insanın sorumluluğu vurgulanır.
    Sûre, zihnini ve kalbini Kuran’a açık tutan insanın, onun kesin bilgisinden
    ve sürekli bereketinden yararlanabileceğini; Yüce Allah’ın da mağfiretin
    tek kaynağı olduğunu belirten âyetlerle son bulur.4
    Bu sûrede açık ve âşikâr olarak dâvet ve uyarı görevini yerine getirmesi
    Peygamber’e emredilmiş, izlemesi gerekli metod ortaya konulmuş, kâfirler
    kıyamet günü ile ikaz edilmiş;
    Peygamberle ve Kur’an’la alay, inkâr, ardını
    dönme ve tehdit gibi tavırlar içinde olanlar ayıplanıp kınanmış, her insanın
    kendi yaptığından sorumlu olduğu vurgulanmıştır. Bundan başka ilk kez
    bu sûrede “melâike” ve “Ehlu’l-Kitâb” lafızları zikredilmiştir. İlk âyetlerinin
    yalnız başına nâzil olması ve bunların nüzûlünün erken dönemle bağlantısından
    ötürü, Müddessir sûresinin dördüncü sûre olarak tertip edilmiş
    olma ihtimali büyüktür. Zira bu sûredeki âyetler, Peygamberin risâletinden
    4 Fahrettin yıldız, Tefsir Notları
    • 23 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    epeyce bir zamanın geçmesinden sonra meydana gelmiş olabilecek
    bazı
    sahne ve tavırları ihtiva etmektedir.
    Âyetlerin üslûp ve içeriği, (sûrede) İslâm’a dâvette Allah’ın Peygamber’e
    gösterdiği metod, insanlarla ilişkiye geçme ve onları çağırma, kuvvetli
    delillerle
    ikaz etme gibi hususlar şeklinde Allah’ın bildirdiği bu metod, eşsiz
    ve yüce bir özelliğe sahiptir.
    Allah bütün her şeyden, kendi dışındaki bütün
    değersiz ve küçük şeylerden yücedir.
    O’ndan başka unsurları rab edinerek
    yüceltmek yakışıksız bir iştir. Sadece O’nu tazim etmek gerekir. Görevde
    sabır ve sebat etmek, onu başarmayı sağlayan iki faktördür. Allah’a ve güzel
    ahlâka dâvet eden kimsenin, başa kakma, bir bedel ve karşılık bekleme gibi
    olumsuz vasıflar olmaksızın, kendilerini Allah’a adamaya, güzel ahlâka ve
    hayır işlemeye çağırdığı kimseler için çok iyi bir örnek ve temiz, her tür
    fuhşiyât, günah ve çirkinliklerden, hoş olmayan görüntüden uzak olması
    gerekmektedir.
    Peygamber’in hayatını (siyerini) ve O’nun (hayatına dair) en doğru tabloları
    ihtiva eden Kur’an âyetlerini inceleyen kimse Peygamber’in (s.a.s.)
    bu metodu takip ettiğini görecektir. Bu metod; O’nun çağrısında başarılı
    olması, ilk iman eden arkadaşlarının
    kendisini destekleme ve çevresinde
    toplanmada son derece samimi olmaları, iman etmeyenlerin kendisine saygı
    duymaları ve O’nu takdir etmeleri; bunun yanında O’nun ahlâkî meziyetlerini
    inkâr edememelerini sağlayan en güçlü etken olmuştur.
    Görüldüğü gibi, bu metod Peygamber için çizilmiş ise (de); onun ihtiva
    ettiği (mesaj), ümmet içerisinde önderlik, yönlendirme, irşad ve ıslah
    fonksiyonlarını üstlenen her ıslah, dâvet ve mevki sahibi için de geçerlidir.
    Müzzemmil ve Müddessir sûrelerinin giriş kısımlarındaki benzerlik ve
    uyum dikkat çekicidir. İlk bölümde Peygamber’in büyük görev için hazırlanması,
    ikinci bölümde de insanları dâvet edip uyarması emredildiği zaman
    (uyması gerekli) metod anlatılmıştır.5
    Bu sûrenin ilk âyetlerinde Allah’ın peygamberinden hoşlandığı
    sîretin
    ilkeleri vardır. Sûrede Hz. Peygamberin hayatından bir kesit ele alınmış,
    ona dini tebliğ görevini
    yerine getirmesi, inkârcı kâfirleri uyarması ve bu
    konuda karşılaşacağı sıkıntılara
    katlanması emredilmiştir.
    5 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Y., 1/86-88
    • 24 •
    Ahmed Kalkan
    Kıyamet günün sıkıntılarından söz edilmiş, Kur’an’a sihir ve beşer sözü
    diyerek onu reddeden müşriklerin yakıcı cehenneme sürüklenecekleri
    haber
    verilmiştir. Meleklerden ve kitap ehlinden, cehennemin görevlilerinden
    söz edilmiştir. Sûrede ayrıca kâfirlerin cehenneme girmelerinin sebebi hakkında
    müminlerle aralarında geçen bir konuşmaya yer verilmiş ve inkârcı
    kâfirlerin haktan yüz çevirmelerinin sebepleri anlatılarak sûre sona ermiştir.
    Sûre Peygamber’e (s.a.s.) dâvetinin başlangıç dönemlerindeki birtakım
    irşadları, şirkin önderlerinden birisine birtakım tehditleri ve cehennemin
    niteliklerini ihtivâ etmektedir.
    Sûre Peygamber’i (s.a.s.) Rabbine dâvet etmek, kâfirleri uyarıp korkutmak,
    günahkârların eziyetlerine karşı da sabretmek yükümlülüğünü belirterek
    başlamaktadır: “Ey örtünüp bürünen...” (1-7. âyetler). Daha sonra
    dehşetli halleri dolayısıyla oldukça çetin ve korkunç bir gün olan kıyamet
    gününün niteliklerini ele almaktadır: “Çünkü o boruya üfürüldüğü zaman...”
    (8-10. âyetler).
    “Ey elbisesine bürünen. Kalk, uyar.” (1. ve 2. âyetler). Yani müşrikleri,
    putpereslikleri üzerine kalmalarının sonucuyla korkut.
    “Rabb’ini tekbir et (Onun büyüklüğünü an).” (3. âyet). Her övgü, sena ve
    ululuğu Allah’ın zâtına nisbet et. Allah’ı tekbir etmek, ezanda, namazlarda
    ve cihad alanlarında “Allahu ekber” demektir ve bu İslâm’ın şiarıdır.
    “Elbiseni temizle.” (4. âyet). Buradaki temizlikten maksat, cisim ve elbise
    temizliğinin birlikte yapılmasıdır. Temizlik İslâm ahlâkıdır. “Pislikten kaçın
    (maddî ve manevî kirlerden arın).” (5. âyet). “Bütün iğrenç olan şeylerden sakın.
    Verdiğini çok bularak başa kalkma.” (6. âyet). “Ver ama karşılık bekleme.
    Rabbinin rızasını kasdet. Rabbin için sabret.” (7. âyet). Sana erişen musibetlere
    Allah için katlan!
    Müşrikler hesap günü ile korkutulduktan sonra, vahyi sihir olarak niteleyen
    ve dâvete karşı gelen müşriklerin önde gelenleri zikredilmiştir. Zengin
    ve makam sahibi bir adam, maddî ve edebî konumundan ötürü vahîd
    olarak isimlendirilmiştir. “Benimle şu adamı yalnız bırak ki ben onu vahid
    (tek) olarak yarattım. Kendisine geniş bir servet ve gözü önünde duran oğul•
    25 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    lar (verdim).” (11-13. âyetler). Bu liderin horlanması, bunun gibi olan herkesi
    içermektedir.
    Daha sonra bir kişiyi en güçlü ve en ağır bir şekilde tehdit etmeye koyulmaktadır.
    Söz konusu kişi Kur’ân-ı Kerim’in Yüce Allah’ın sözü olduğunu
    kabul etmekle birlikte daha sonra önderlik ve başkanlık için onun bir
    sihir olduğunu iddia edip bu sebeple cehennem ateşine atılmayı hak eden
    Velid b. Muğire’dir: “Baş başa bırak Beni tek başına yarattığım ...” (11-26.
    âyetler).
    Buna uygun olarak cehennem ateşinin nitelikleri sayılmakta, cehennem
    bekçilerinin sayılan ve bunun hikmeti ile cehennemin insanlara görünmesi
    söz konusu edilmektedir: “Sekar’ın ne olduğunu sana ne bildirdi?...”
    (27-31. âyetler)
    Yüce Allah’ın aya, geceye ve sabaha, cehennemin en büyük musibetlerden
    birisi olduğuna dair yemin etmesi ise durumun dehşetini, vehametini
    daha da arttırmaktadır: “Ama öyle yapmıyorlar. Andolsun Aya...” (32-37.
    âyetler)
    Sûre her kişinin kazandıklarından sorumlu tutulacağını ve kendi günahlarından
    kurtulamayacağını açıklayarak müminlerin kurtulacağını
    müjdeleyip kâfirleri de azap ile korkutarak her iki kesim arasında gerçekleşecek
    karşılıklı konuşmayı tasvir etmektedir: “Her nefis kazandıkları karşılığında
    rehin alınmıştır...” (38-48. âyetler)
    Sûre müşriklerin öğütten, hatırlatmaktan ve imandan yüz çevirme sebeplerini
    açıklayarak sona ermektedir: “Ne oluyor onlara ki öğütten yüz çeviricidirler...”
    (49-56. âyetler)
    “Onu Sekar’a (cehenneme) sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu nerden
    bileceksin?
    (Geride bir şey) koymaz, bırakmaz (her şeyi yakıp yok eder). Durmadan
    deriler
    kavurur. Üzerinde on dokuz vardır.” (26-30. âyetler). Bu sayı,
    azgın, sapkın ve fir’avnlari yola getirmekle yükümlü olan azab meleklerinin
    sayısıdır.
    • 26 •
    Ahmed Kalkan
    Ardından Kur’an nazmı, dünya yaşamında en bâriz olan şeyi; geceyi ve
    onun gitmesini,
    sabahı ve onun aydınlanmasını ve iyiyi kötüden ayırması
    için insanı çeşitli yükümlülüklerle sınamasını hatırlatmaya devam etti.
    “Hayır, andolsun Aya. Dönüp gitmekte olan geceye. Ağaran sabaha ki. O
    (cehennem)
    büyük (belâ)lardan biridir. İnsanlar için uyarıcıdır. Sizden hayırda
    ileri gitmek
    veya geri kalmak dileyen kimseler için (uyarıcıdır).” (32-37.
    âyetler). İleri gitmek ve geri kalmak, güçsüzlük ve kalkınma ile ilintilidir.
    Kör bir rastlantı
    değildir. Bu yüzden bunun ardından şöyle buyrulmaktadır:
    “Her can kazandığı ile (Allah katında) rehin alınmıştır. Yalnız sağın
    adamları (kitapları sağdan verilenler) hâriç. Onlar cennetler içinde, suçlulardan
    sorarlar: Sizi şu yakıcı ateşe ne sürükledi? (Onlar da) derler ki: Biz
    namaz kılanlardan olmadık. Yoksula da yedirmezdik.” (38-44). Yani siz ektiğinizi
    biçtiniz. Yamuk adımlar, doğru sonuca ulaştırmaz.
    “Artık onlara
    şefaatçilerin şefaati fayda vermez.” (48. âyet). Fakat müşrikler,
    bu inatçı direnişe neden başvuruyorlar? Neden İslâm’dan bu kadar
    nefret ediyorlar? Bu bir büyüklenmedir! Onlardan her biri, inanması ve
    yaratanını tanıması için kendisini, ben filan oğlu filana gönderilen Allah’ın
    elçisiyim, diyen bir melek konumuna
    koymak istiyor! Vahyin Muhammedi
    risâleti tahsis ederek seçişi ise bu kabul edilemez. “Böyle iken onlara ne
    oluyor ki Öğütten yüz çeviriyorlar? Yaban eşekleri gibi. Aslandan ürkmüş.
    Hayır, onlardan her kişi, kendisine, açılan sayfalar verilmesini
    istiyor.” (49-
    52. âyetler)
    İnsanların kendilerinde var olan sezgileri, hakkı gizleme ve hakkı savunanları
    küçümseme
    konusunda neden olmaya devam ediyor. Peygamberler
    bu durumda ne yapıyorlar?
    Onlar sadece Allah’ı, O’nun âyetlerini, nimetlerini
    ve haklarını hatırlatıyorlar. Bu durumda hidâyeti bulanlar kurtuluyor
    ve ihanet edenler helâk oluyorlar. “Hayır! (İyi bilsinler ki) o (Kur’ân) bir
    ikazdır. Dileyen onu düşünür, öğüt alır.” (54-55. âyetler). Kim Allah’ı seçerse
    ancak kendini kurtarmış olur.
    Alak Sûresinin ilk âyetleri nâzil olduktan sonra vahiy kesilmişti (fetretü’l-
    vahy). Rasûlüllah (s.a.s.), buna çok üzülmüş ve âdeta ne yapacağını şaşırmıştı.
    Cabir İbn Abdullah (r.a.), vahyin gelmediği o dönemden söz ederken
    Hz. Peygamber’in (s.a.s.) şöyle söylediğini rivâyet eder: “Bir gün yolda
    yürüyordum. Âniden gökten bir ses işittim. Başımı kaldırdığımda, daha önce
    • 27 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Hira mağarasında gördüğüm o meleği, yerle gök arasını dolduran bir kürsüde
    oturur vaziyette gördüm. Dehşete kapılarak, hemen eve döndüm. ‘Beni
    örtün, beni örtün’ diye bağırıyordum. Evdekiler beni örttüler. Bunun üzerine
    Allah tarafından bu; ‘Yâ eyyuhâ’l-müddessir / Ey örtüsüne bürünen’ âyetiyle
    başlayan sûre nâzil oldu.” 6
    Mekke müşriklerinin Peygamber’e (s.a.s.) karşı tavır koyarken içinde
    bulundukları açmazı ilginç bir şekilde ortaya koyan diğer bir rivâyet de
    şöyledir:
    Hac günleri gelmiş, tüm Arap yarımadasından topluluklar Mekke’ye
    gelmeye başlamıştı. Mekkeli müşrikler telaş içerisinde, insanları Hz. Peygamber’den
    (s.a.s.) nasıl uzak tutacaklarının yollarını arıyorlardı. Kendileri,
    Kur’ân-ı Kerim’in etkileyici İlâhî üslûbu karşısında çaresiz kaldıkları için, bu
    İlâhî mesajı duyan insanların etkilenip Peygamber’e uyacaklarından endişe
    ediyorlardı. Bunun üzerine Mekkeli müşriklerin ileri gelenlerinden olan
    Ebû Leheb, Ebû Süfyan, Velid İbn Muğire, Nadr İbn Haris gibi şahsiyetler
    Dâru’n Nedvede toplandılar. Aralarında şu konuşma geçti. “Hac günleri
    geldi. Arap kabilelerinin elçileri gelmeye başladı. Üstelik onlar, hakkında
    bir şeyler duydukları Muhammed’in söylediklerini soruşturup duruyorlar.
    Siz ise, onun hakkında farklı farklı şeyler söylüyorsunuz. Kimi deli, kimi
    kâhin, kimi de şairdir diyor. Ancak her Arab bilir ki, bunların hepsinin bir
    tek kimsede bulunması mümkün değildir. Onun için, herkesin kullanacağı
    tek bir kelime üzerinde karara varalım. Onlardan birisi kalkıp; “şairdir diyelim”
    dedi. Velid buna itiraz ederek şöyle dedi: “Ben birçok şâir dinledim.
    Muhammed’in hiç bir sözü onlara benzemiyor” “Öyleyse kâhindir diyelim”
    dediler. Velid; “kâhin bazen doğru söyler, bazen de yalan söyler. Muhammed
    asla yalan konuşmaz” diyerek yine itiraz etti. Bu defa “akıl hastasıdır”
    diyelim dediler. Velid tekrar itiraz ederek şöyle dedi: “Akıl hastaları insanlara
    saldırır. Muhammed asla böyle bir şey yapmadı”.
    Velid ayrılarak evine gitti. Oradakiler Velid’in şirkten döndüğünü zannettiler.
    Bunun üzerine Ebû Cehil, doğruca Velid’in evine giderek ona;
    “Abdu’ş-Şems! Sana neler oluyor! Kureyş bir şeyde ittifak ediyor, sen karşı
    çıkıyorsun. Onlar da senin, delil getirerek dininden döndüğünü zannettiler”
    dedi. Velid; “Benim bu iş için de ihtiyacım yoktur” dedi ve ekledi: “Ben
    6 Buhârî, Bed’u’l-Vahy 4, Bed’u’l-Halk 3238; Tefsir 4922-4926, 4954, Edeb 6214; Müslim, İman 257/161;
    Tirmizi, Tefsir 3325
    • 28 •
    Ahmed Kalkan
    iyice düşündüm, o neden bir sihirbaz olmasın? Çünkü onun, babayla oğulun,
    kardeşle kardeşin, karıyla kocanın arasını açtığını, onları birbirinden
    ayırdığını duydum ve onun mutlaka bir sihirbaz olduğuna karar verdim”.
    Bu sözü Mekke’de yaydılar. Bunu duyan halk; “Muhammed sihirbazdır”
    diye bağırmaya başladı. Rasûlullah (s.a.s.), bu söylenenleri duyunca üzüntü
    içerisinde eve döndü ve elbisesinin içine büzülerek yattı. Bunun üzerine;
    ‘Yâ eyyuhâ’l-müddessir / Ey örtüsüne bürünen’ âyeti nâzil oldu.7
    Bu olay, Mekke müşriklerinin ve sonraki çağlarda hayatlarını İslâm
    düşmanlığına adamış inkârcıların içinde bulundukları çelişkili ruh yapılarını
    ortaya koyması açısından ilginçtir. Görüldüğü gibi Velid bin Muğire;
    “Muhammed asla yalan konuşmaz” dediğinde bunu, oradaki herkes susarak
    onaylamıştı. Bu, aynı zamanda Peygamber’in (s.a.s.) getirdiği İlâhî
    mesajın da tasdik edilmesi anlamını taşır. Bir kimsenin yalan söylemesinin
    imkânsızlığını kabul etmek, söylediklerine inanmayı zorunlu kılar. O halde,
    müşriklerin inkârlarında ısrar etmelerinin sebebi nedir? Bir kimse, zâhiren
    ne kadar katı bir şekilde inkârda bulunursa bulunsun; Allah’ın takdir
    ettiği dünyevî ve uhrevî gerçeklerin somut olarak kuşatması altında olduğu
    hissinden kendini asla kurtaramaz. Öyleyse o, Allah’a karşı, bir ölçüde bilinçli
    bir başkaldırı içindedir. Kâfirlerin birtakım dünyevî çıkarlardan dolayı
    inkâr edip isyanda bulunmaları, onların birer bilinçli kâfir ve zâlim olmalarına
    sebep olmuş; bu da İslâm’la aralarına onu anlamalarını engelleyen
    bir perde oluşturmuştur.
    Onların, küfürlerinde ısrar edişlerinin sebebi, İslâm’ın gerçekliği hakkındaki
    şüphelerinden kaynaklanmıyordu. Riyâset ve zenginlikleri, böbürlenmelerine,
    kendilerini diğer insanlardan üstün görmelerine sebep oluyordu.
    Toplumun akıllarınca en şereflileri kendileri olduğuna göre, Allah
    Teâlâ’nın peygamberlik gibi yüce bir görevi kendilerinden birine vermesi
    gerekirdi.
    Câhiliyye yaşamının pisliklerinin körelttiği akılları, Muhammed (s.a.s.)
    gibi zenginliği ve riyâset iddiası olmayan mütevâzi birine risâletin verilmesini
    idrâk edemiyordu. Ona karşı olan haset ve kıskançlıkları, sapıklıklarında
    inat etmelerine sebep oluyordu. Bu, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle ifade edilir:
    7 Bu rivâyetler için bk. el-Kurtubi, el-Câmi Li Ahkâmi'l-Kur'an, Beyrut 1967, XIX, 59-61
    • 29 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Hayır! (Onların inanmamaları, anlamadıklarından değil) her biri kendilerine
    ayrı ayrı sahifeler (İlâhî vahy) verilmesini istiyor.” (52. âyet)
    Sûre daha başlangıçta, insanları şirkin ve zulmün karanlığından, zorbaların
    tahakkümünden kurtarıp hidâyete ulaştırmak için Cenâb-ı Allah’ın
    peygamber olarak seçtiği o nezih kulun şahsında bütün mü’minlere sesleniyor:
    “Kalk ve insanları uyar” (2. âyet). Bu hitap kıyâmete kadar mü’minlerin
    kulağında çınlayacaktır. Allah Teâlâ, müslümana daldığı derin uykudan,
    büründüğü örtüden sıyrılıp, cehenneme doğru sürüklenen insanları
    Allah’ın dinine döndürmek için cihada ve mücadeleye girişmeyi, bu yolda
    karşılaşılacak meşakkatlere hazır olmayı emrediyor.
    Bu işe başlamadan önce, bedenî ve ruhî bir ön hazırlığın olması gereklidir.
    Allah Teâlâ, bu terbiyeyi ihtiva eden emirleri verirken vurguladığı
    noktalar, bir müslümanın cihad yolculuğunda yaşaması gereken hayatın
    üzerine bina edileceği temel unsurları da bize sunmaktadır: “Rabbini yücelt!
    Elbiseni temizle! Azaba götürecek şeylerden sakın! Yaptığın iyiliği çok
    görerek başa kakma! Rabbin(in rızası) için (müşriklerin eziyet ve sıkıntılarına
    şimdilik) sabret!” (3-8. âyetler).
    Daha sonra, inkârcıların Allah Teâlâ’nın verdiği nimetlere karşılık nankörlük
    göstererek, açık delillere inadla direnmeleri zikredilip kâfirler için
    çok çetin bir gün olan diriliş gününde yaptıkları herşeyin hesabının kendilerinden
    sorulacağı haber veriliyor: “Ben onu sarp yokuşa (cehennemdeki
    saûd azabına) sardıracağım” (17. âyet).
    Bundan sonra gelen âyetlerde, kâfirler, Peygamber’i (s.a.s.) yalanlarken
    yapmış oldukları akıl dışı hesaplar kınanarak, İlâhi lânetle lânetlenmektedirler.
    Onlar, Peygamber’e (s.a.s.) akıllarınca bir sıfat yakıştırıp Kur’ân-ı Kerim’i
    de insan sözü olarak nitelediler. Bu tipler için öteki kâfirlerden farklı
    olarak özel bir cehennem hazırlanmıştır: “Ben onu Sekar’a sokacağım” (26.
    âyet). Allah Teâlâ, kasem ederek O’nun azâbını kimsenin yalanlayamayacağını
    cehennemin, yaşayışında geri kalan veya ileri gidip azgınlaşan kimseler
    için bir uyarı aracı olduğu vurgulanarak, Âhirette cennetle ödüllendirilenlerin,
    cehennemliklere, bu duruma düşmelerine neyin sebep olduğu
    yolundaki sorusuna verilen cevaplar gözler önüne serilmek sûretiyle gaflet
    içerisinde olanlar uyarılmak isteniyor. Onlar bu soruya şöyle cevap verirler:
    “Biz namaz kılanlardan değildik. Yoksullara bir şey yedirmezdik” (Mu•
    30 •
    Ahmed Kalkan
    hammed hakkında kötü sözler söylemeye) dalanlarla birlikte dalardık. Ta ki
    ölüm bize gelinceye kadar (bu halde kaldık)” (43-47. âyetler). İnkârcıların
    İslâm’a karşı cinneti andıran davranış biçimlerinin tutarsızlığı anlatılır ve
    onlar için hiçbir kurtuluş ümidinin olmadığı belirtilerek, Kur’an’ın, aklını
    kullanabilenler için bir öğüt olduğu ve insanların ondan öğüt alıp almamakta
    serbest davranabilecekleri bildirilir: “Kim dilerse ondan öğüt alsın”
    (55. âyet). Sûreyi, Allah Teâlâ, İslâm’a karşı büyük cürümler işleyenlerin
    hidâyete eremeyecekleri; doğru yola iletilenlerin ise buna lâyık oldukları
    için, İslâm’la nimetlendirildikleri gerçeğini bütün çıplaklığı ile ortaya koyan
    şu âyet-i kerime ile bitiriyor: “Allah dilemedikçe de öğüt al(a)mazlar.
    İşte o (öğüt alan, Allah tarafından) korunmaya da lâyık olandır” (56. âyet).8
    - 1. Âyet -
    Œ ا اْلُدَّثِّ ُ ’ أَيُّ َ يَ
    ا’ أَيُّ َ يَ : ey Œ اْلُدَّثِّ ُ : bürünen
    “Ey bürünen, içine kapanan!” (1. âyet)
    Ey, içine kapanıp yatan, uzlete çekilen kişi. Ey peygamberlik elbisesi
    giyen!
    Müddessir kelimesinin türetildiği tedessera fiili, “alta alınan şey” ile
    ilgilidir. Hatırlanacağı gibi Müzzemmil’in türetildiği tezemmele de “üste
    alınan şey” ile ilgiliydi. “Erkek devenin dişi deveyi altına alması”na tedessera’l
    fahlu’n-nâkate” denilir. Tedessera’r-raculu ferasehû, “adam atına bindi”
    demektir. Mecâzen sahibi sırtına bindiği için, ed-desr “çok mal” demektir.
    Yine hadiste geçen “zehebe ashâbu’d-dusûri bi’l-ucû (Mal sahipleri ecrin tamamını
    alıp götürdü)” hadisi de bu anlamı teyit eder.9
    Müddessir sözcüğü bu âyette, “herhangi bir örtüyle örtünmüş olan peygamber”
    anlamına gelir. Ancak “dsr” kökü hem hakiki hem de mecazî an-
    8 Ömer Tellioğlu, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 4, s. 324-326
    9 Mekayıs; Müfredât, M. İslamoğlu
    • 31 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    lamlar taşıdığı için müddessir sözcüğü lafzi ve hakiki anlamıyla, “Peygamber’in
    (s.a.s.), kendisini yorgan ve benzeri bir örtüyle örtmesini”; mecazî
    anlamıyla da, “onun peygamberlikten önceki yalnızlık halini” ifade eder.
    Şu halde bu âyet, Peygamber’e (s.a.s.), inzivâ zamanının geçtiğini bildirip;
    artık insanları uyarma ve hakikati onlara açıkça duyurma vaktinin geldiği
    mesajını verir.
    Müddessir: Elbisesine bürünen. “Tedsera: Disâr giydi” demektir. Disâr
    ise, bedenle teması olan elbisenin üstüne giyilen kıyafettir.10 Rasûlullah
    (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ensar, iç elbise, diğer insanlar ise onun üstüne giyilen
    elbisedir.” 11 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Müddessir
    kelimesinin aslı mütedessir olup “disâr” denilen örtüye bürünen demektir.
    Disâr; entari, cübbe, kaftan, ihram gibi “şiâr”ın üstüne giyilen veya örtülen
    dış giysi veya bürgü demektir. Şiâr ise gömlek, don, peştemal gibi vücuda
    değen iç çamaşırıdır.
    İkrime’nin açıklamasına göre, “Peygamberlik ve nefsî olgunluklara
    bürünüp giyinmiş olan” demektir. Bu mânâlarla bu hitap Müzzemmil gibi
    Peygamberliğin ilk duyurulmasında şöyle bir kinaye ile uyanık olmaya dâveti
    hissettirir: Ey o bürünen, ey o kendisine verilmiş olan hakikati halkın
    bakış ve görüşüne sunmayan Muhammed! O bürünmek, uyumak, rahat
    etmek zamanı geçti. Uyanmak, görünmek, o hakikatı açıklamak, zahmetler
    çekmek, sıkıntılara katlanmak, halka doğruyu göstermek, etrafı temizlemek
    için yükümlülükler ve ağır yükler yüklenerek büyük bir kararlılıkla
    kalkıp hareket etmek zamanı geldi.”12
    Bu âyet hakkında âlimlerin görüşleri olarak; Abdullah b. Abbas ve Katade’ye
    göre “Ey elbisesine bürünüp uyuyan nebi” şeklindedir. İkrime’ye
    göre “Ey nübüvvet yükünü üstlenip ona bürünen nebi” şeklindedir.13
    Müzemmil’in başında söylenenler burada da geçerlidir. Allah’ın Rasûlü
    eve döndüğünde ya “Zemmilûnî” demiş, üstü örtülmüş veya “Dessirûnî”
    demiş ve üstü örtülmüştü. “Ey örtüsüne bürünen! Ey başını yorganının altına
    çeken! Gizlenen, saklanan, rahata meyleden” gibi kinaye mânâlara da
    10 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/118.
    11 Buhari, Megazi: 56; Müslim, Zekât: 139.
    12 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/415-416.
    13 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/475.
    • 32 •
    Ahmed Kalkan
    muhtemel olan bir kelime olarak Rasûlullah anlatılıyor. Bu, “ey elbisesini
    giyip namaz için doğrulmaya çalışan, namaza davranan! Ey Risâlet elbisesini
    giyinen! Risâlet yükünü yüklenen!” mânâlarına da gelmektedir.
    Ey vahyin sorumluluğunun ağırlığından korkup titreyerek, dinlenmek
    ve uyumak isteyerek örtüsüne ve elbisesine bürünen ey o kendisine verilmiş
    olan hakikati halkın bakış ve görüşünden gizlemeye çalışan Muhammed! O
    bürünmek, uyumak, rahat etmek zamanı geçti. Uyanmak, görünmek, o hakikatı
    açıklamak, zahmetler çekmek, sıkıntılara katlanmak, halka doğruyu
    göstermek, etrafı temizlemek için yükümlülükler ve ağır yükler yüklenerek
    büyük bir kararlılıkla kalkıp hareket etmek zamanı geldi.
    Âlimlerin çoğuna göre vahyin kesilmesinden (fetretu’l-vahiy’den) sonra
    ilk inen âyetler, bu surenin ilk 7 âyetidir.
    Ey Muhammed! Yatağından azimli ve kararlı bir şekilde kalk, işe başla.
    Artık senin için uyku vakti geçmiştir. Tüm insanlara İslâm’ı tebliğ et. İman
    etmedikleri takdirde daha önceki azgın kavimlerin helâk oldukları gibi
    Allah’ın azabına uğrayacaklarını hatırlat. İman edenleri cennetle müjdele,
    inkâr edenleri ise cehennem azâbıyla korkut.
    Ey örtünen, bürünen peygamber! Kim örtmüştü Rasûlullah’ın üstünü?
    Hatice annemiz örtmüştü belki, çevresi örtmüştü veya arkadaşları, şehri
    örtmüştü. Hâlbuki mesaj alandı Rasûlullah. Kur’an’la tanışan, onun getirdiği
    hayatı kendisine din kabul eden birisi olarak ortaya çıkmıştı Rasûlullah,
    ama bunu sadece kendi hayatında uygulamış, ya da sadece kendi şahsında,
    kendi hayatında sergilemişti bunu. İşte bu sûre bunun topluma yansımasını
    emredecek, Rasûlullah’ın kendi şahsında uyguladığını dışa taşımasını,
    taşırmasını isteyecekti.
    Öyleyse “Ey gece kıyam eden! Ey gece Allah’tan mesaj alıp gündüz ne
    yapacağını bilemeyen Peygamber! Ey Müzemmille Nebî olup, nübüvvet elbisesini
    giyip, şimdi de Müddessir’le de onu dışa taşıması gereken Peygamber!
    Gece kıraat etmesi gerektiğini anlayan, bunu kendisine din kabul eden,
    ama bunu sadece kendi dünyasında, kendi hayatında yapan kişi!” “Kalk da
    uyar.”
    • 33 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Şöyle de anlaşılabilir bunun mânâsı: “Ey bürünüp yatan! Ey bunun korkusunu
    çeken! Ey kendisine güvenemeyen! Ey ne yapacağı konusunda atak
    davranamayan kişi! Ey köşesine çekilen kişi! Kalk ve uyar! Kalk ve inzar et!”
    Rasûlullah, ilk vahye muhâtap olduğunda bu durumdaydı; bilemiyordu,
    kıvranıyordu, korkuyordu. “Ben bu işin üstesinden nasıl gelirim? Bunu
    insanlara nasıl ulaştırırım? İnsanlar beni dinlemez!” diye korkuyordu. Hiç
    kimsesi yoktu, yalnızdı, kimsesizdi, güçsüzdü, parasızdı, malsızdı. Ya da
    bilge değildi, filozofluğu yoktu. Eski dilleri bilmezdi, okur-yazarlığı yoktu.
    Ne yapacağını, nereden başlayacağını bilmiyor, köşesine çekilmiş üzerini
    örttürmüş bekliyordu. Cenâb-ı Hakk diyor ki: “Ey örtünüp bürünen! Kalk
    ve uyar! Veya ey İslâm’ın görüntüsü, örnek şahıs olarak, insanlara İslâm’ın
    görüntüsü olarak peygamberlik elbisesini giyen! Bu örnekliği üzerine kisve
    edinen peygamber! Kalk, bu örneklik kisvenle görün! Onunla kıyam et!
    Azimle işine başla!”
    “Kalk ve uyar.” “Kalk!” Bir kıyam emridir bu. Kalk borusunun çalmasıdır.
    Ama bazen ayağa kalkarak, bazen sürünerek, bazen yedirerek, bazen
    gizlenerek İslâm’ın emirlerini icrâ etme, ayağa kaldırma emridir.
    Kalk ve azmet! Kalk ve işe başla! Kalk ve inzar et! Kalk ki uyarabilesin!
    Anlıyoruz ki uyarının yolu, kalkmaktan geçmektedir. Uyarabilmenin yolu,
    kıyamdan geçmektedir. Eğer biz kalkmamışsak, kalkamamışsak, yani kıyamı
    gerçekleştirememişsek, uyarının anlamı yoktur. Kalkamamışsak uyarmamız
    da mümkün olmayacaktır. Kalkınca uyarılır. “Kalk!” ve arkasından
    “uyar!” deniliyor.
    Kıyam neydi? Kıyam gece kalkıp vahiyle bütünleşmekti. Gece vahiyle
    beraber olmaktı, Allah’la diyalog içinde olmak, Allah’ın dediklerini anlamaya
    çalışmaktı. Müzzemmil’de anlatıldığı gibi gece kalkıp tertîlle (yavaş
    yavaş, hazmedip içselleştirerek Kur’an okumayı gerçekleştirmekti. İşte eğer
    bizler bu kıyamı gerçekleştirebilirsek, gece kalkıp Allah’ın âyetleriyle birlikte
    olmayı gerçekleştirebilirsek, enerjimizi vahiyden alırsak işte o zaman
    insanları uyarabileceğiz demektir.
    Eğer Rasûlullah, peygamberlik yükünü yüklendiği için insanları uyarmak
    zorundaysa, biz de eğer peygamberin ümmeti olma yükünü, şerefini,
    izzetini, teklifini yüklenmişsek, işte bunu omzumuzda hissederek biz de
    • 34 •
    Ahmed Kalkan
    kıyam edecek ve arkasından insanları uyaracağız. Nerede? Nişanda, düğünde,
    dernekte, dükkânda, okulda, çarşıda, pazarda, panayırda, yani dış
    dünyamızda insanları uyaracağız. Bir de kendi iç dünyamızda yapacağız
    bunu; kendimizi uyaracağız, ehlimizi uyaracağız.
    Sanki Müzzemmil ile ferdî planda kulluk anlatılırken, Müddessir ile de
    sosyal kulluk anlatılıyor. “Ey Müslüman kişi, sen kendin kıyam edip, kendi
    kendini inzar ettiğin gibi, başka insanların kıyamı için de zemin hazırlamalısın!
    Onlara da hakkı, hakikati duyurmalısın! Sen kendin cehennemden
    korunduğun gibi onların da cehennemden korunmalarını sağlamalısın!”
    diyor Rabbimiz.14
    - 2. Âyet -
    فَأَنذِرْ Šقُ ْ
    Šق ُْ : klak فَأَنذِرْ : uyar (artık)
    “Kalk; artık inzâr et/uyar!” (2. âyet)
    Kalk ve uyar ki, iyilik ayağa kalksın! Kalk, meydanlara çık, insanları
    uyar. Bu âyette Peygamber’den (s.a.s.) kalkıp insanları uyarması istenir.
    Çünkü artık örtünme ve gizlenme zamanı geçmiştir. Şimdi çıkıp insanları
    uyarma ve İslâm gerçeğini onlara duyurma vaktidir.
    Şimdi biz bu âyeti okuduğumuzda şu mesajı anlarız: Yatağına uzanmış,
    uyuyan uyuşuk insanlar, kalkın ve insanları uyarın. Uyuyan başkasını
    uyaramaz. Önce siz uyanın ki, başkasını uyarabilesiniz. Arapların dilinde
    “nezîru’l-uryan” (çıplak uyarıcı), eskiden beri bilinen bir tabirdir. Bir topluluğa
    çok önemli bir tehlikenin geldiğini haber vermek için koşarak gelen
    biri, uzaktan sesini duyuramadığında, elbisesini soyunur ve böylece tehlikenin
    geldiğini duyururmuş.
    14 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
    • 35 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İşte Peygamber efendimiz de (s.a.s.), bir nezîru’l-uryan gibi feryad u figan
    ediyor, ev ev dolaşıyor, canların ve tenlerin cehenneme gitmemesi için
    her insanın ayağına kadar gidiyor, onları İslâm’a çağırıyor.
    Bazen de toplu
    halde insanları İslâm’a çağırıyor. “Kalk, uyar” emri Muhammed aleyhisselâmın,
    peygamber olarak tevhid dinini
    ve Allah’ın mesajlarını insanlığa tebliğ
    etmekle görevlendirilişinin ilânıdır. Rasûlullah Efendimiz bu emri aldıktan
    sonra insanları tevhid dinine çağırmaya başlamış, son nefesine kadar da bu
    görevini sürdürmüştür. Biz de aynı şekilde
    insanlarla teker teker ilgileneceğiz.
    Her yerde ve her zaman diliminde insanlara İslâm’ı anlatacağız.
    Sûre daha başlangıçta, insanları şirkin ve zulmün karanlığından, zorbaların
    tahakkümünden kurtarıp hidâyete ulaştırmak için Cenâb-ı Allah’ın
    peygamber olarak seçtiği o nezih kulun şahsında bütün mü’minlere sesleniyor:
    “Kalk ve insanları uyar” (2. âyet). Bu hitap kıyamete kadar mü’minlerin
    kulağında çınlayacaktır. Allah Teâlâ, müslümana daldığı derin uykudan,
    büründüğü örtüden sıyrılıp, cehenneme doğru sürüklenen insanları
    Allah’ın dinine döndürmek için cihada ve mücadeleye girişmeyi, bu yolda
    karşılaşılacak meşakkatlere hazır olmayı emrediyor.
    Mevdûdi, bu âyetin açıklamısında der ki: Bu, Nuh’a (a.s) nübüvvetin
    verildiği zaman verilen emir ile aynı yapıdadır. Nasıl ki ona “Kendilerine
    dayanılmaz bir azap gelmeden evvel kavmini korkutup uyar.” 15 denilmişti.
    Burada da “Ey üstüne örtü çekerek yatan, kalk! Çevrende gaflet içerisinde
    bulunan insanları uyar, onları o muhakkak karşılaşacakları korkunç
    son hakkında korkut. Eğer aynı yol üzerinde devam ederlerse bu korkunç
    âkıbetle karşılaşacaklar. Onlara de ki: “Siz sağır ve kör bir sultanın saltanatında
    yaşamıyorsunuz ki ne yaparsanız yapın, size hiçbir hesap sorulmasın.”
    16
    Seyyid Kutub da şöyle açıklar: Sûre, Peygamberimizi ağır ve son derece
    önemli bir görevi üstlenmeye çağıran yüce bir sesleniş ile söze giriyor. Bu
    görev insanlığı uyarma, onu dünyada kötülükten, ahirette cehennemden
    kurtarma, henüz fırsat elde iken onu doğru yola iletme görevidir. Bu görev
    o günlerde bir insana -bu insan bir peygamber de olsa- yüklenebilecek son
    derece ağır ve zor bir görevdi. Çünkü o günlerin insanlığı öylesine sapık,
    öylesine günahkâr, öylesine inatçı, öylesine söz dinlemez, öylesine azgın,
    15 71/Nuh, 1
    16 Mevdûdi, tefhimu’l Kur’an
    • 36 •
    Ahmed Kalkan
    öylesine gözü kara, öylesine kaypak ve öylesine haktan, hakikatten uzaklaşmış
    idi ki, onu hakkın sesini dinlemeye çağırmak dünyadaki yükümlülüklerin
    en ağırı, en sıkıntılısı niteliğinde idi.
    Evet, “Ey örtüye bürünerek saklanan Muhammed, kalk da uyar.” Peygamberlik
    misyonunun en belirgin görevi olarak “uyarmak” farkında olmadan
    sapıklık akıntısına kapılıp giden gafillere “kendilerini bekleyen yakın
    bir tehlikeyi haber vermektir. Bu uygulama, Yüce Allah’ın kullarına yönelik
    rahmetinin açık bir göstergesidir. Sebebine gelince; kullar yoldan sapmakla
    Yüce Allah’ın görkemli egemenliğinde bir eksilme meydana getiremeyecekleri
    gibi, doğru yola girmekle de O’nun sınırsız mülküne herhangi bir
    katkıda bulunamazlar. Buna rağmen Yüce Allah’ın onları âhiretin acıklı
    azabından, dünyanın mahvedici kötülüklerinden kurtarmak için gösterdiği
    yoğun ilgi, Peygamberleri aracılığı ile onları af dilemeye çağırması ve
    onları keremi ile affederek cennetine koyması O’nun engin merhametinin
    gereğinden başka bir şey değildir. 17
    İnzâr / Uyarı
    İnzâr; adakta bulunma anlamına gelen “ne-ze-ra” kökünden türemiş bir
    kavramdır. “İnzâr”ın kelime anlamı, bir şeyin sonucundaki tehlikeyi haber
    verip sakındırmak, uyarmak, tenbih, ikaz, ihtar, dikkatini çekmek, korku
    verip uyanık kılmak demektir. İnzâr, korkulu bir şeyden sakındırmak için
    uyarmak, yani, “ileride şu fenalık var, sakın!” diye doğru yolu göstermektir.
    Sevinç haberi vererek müjdelemek demek olan “tebşir” in zıddıdır. İnzâr
    kelimesinin “korkutmak”la ilgisi varsa da, Türkçe’de bir kelime ile ifade etmek
    gerektiğinde “uyarı” diye tercüme edilmesinin daha uygun olduğunu
    görüyoruz.
    İnzâr işini yapan, yani bir tehlikeyi haber vererek başkasını uyaran
    kimse ya da nesneye “nezîr” veya “münzir” denir. Nitekim kabile çatışmalarının
    yoğun olduğu cahiliyye döneminde, baskına gelen düşmanları
    görerek kabilesini bundan haberdar eden kimseye “nezîr” denmiştir. Avı
    uyardığı için, yayın tınlama sesine ve ölümün uzak olmadığını hatırlatan
    uyarıyı yaptığı için, ağarmış olan saça da “nezîr” tabiri kullanılmıştır.
    17 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    • 37 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’da İnzâr Kavramı
    Kur’ân-ı Kerim’de inzâr kelimesi, türevleriyle birlikte 130 yerde geçer.18
    Kur’anî bir kavram olarak “inzâr”, Cenâb-ı Allah’ın, peygamberleri aracılığıyla
    kullarını uyarması, onları kötü âkıbetten sakındırmasıdır. “İnzâr”
    görevini ifa etmeleri sebebiyle peygamberlere de “nezîr” ve “münzir” denir.
    Âlemlerin Rabbi olması hasebiyle kullarını en iyi tanıyan ve onlara nasıl
    hitab edilmesi gerektiğini en iyi bilen Allah Teâlâ, insanlık tarihi boyunca,
    hak yoldan saparak şirk ve inkâr bataklığına saplanan kavimleri “inzâr”
    etmeleri için, zaman zaman “nezîr”ler göndermiş ve bunların uyarılarına
    kulak asmayanları, kendilerinden sonrakilere ibret olacak şekilde cezalandırmıştır.
    “Âd kavminin kardeşini an ki, o, Ahkaf ’da kavmini uyarmıştı. Kendinden
    önce ve sonra uyarıcılar gelmiş olan kavmine; ‘Allah’tan başkasına
    kulluk etmeyin. Ben, sizin, büyük bir günün azabına uğramanızdan korkuyorum’
    demişti.” 19 Kur’an’da çoğunlukla inzâr kelimesi ile ifade edilen uyarı,
    bazan cehennem azabı ve bazan da eski kavimlerin başlarına gelen helâk
    hatırlatılarak yapılır. “Görmedin mi, Rabbın ne yaptı Âd kavmine; ülkelerde
    benzeri yaratılmamış olan İrem’e; vadilerde kayaları yontan Semûd’a; kazıklar
    sahibi Fir’avn’a! Ki, hepsi ülkelerinde azgınlık ederek fesadı yaymışlardı.
    Bunun için Rabbin onların üstüne azap kamçısı yağdırdı.” 20
    İnzâr/uyarma görevi, yalnız Allah’ın ülûhiyetine inanan bir eylemin
    toplumsal anlamda başlamasıdır. İnzâr (uyarma), hayatî önemi olan bir
    haberin dost-yabancı demeden herkese açıkça duyurulmasıdır. Kavramda,
    gizlilik yerine açıklık ana ögedir. Dolayısıyla muhataplar sınırlı değildir;
    uyarı görevinin iletilmesi tüm insanlara yöneliktir. Uyarıda önemli olan
    tevhiddir, Allah’ın ülûhiyetidir. “(İnsanları) uyarın ki, Ben’den başka ilâh
    18 Uyarma anlamındaki “inzâr” kelimesinin kökü “n-z-r” ve türevlerinin geçtiği âyet-i kerimeler (toplam
    130 yerde): 2/Bakara, 6, 6, 119, 213; 4/Nisâ, 165; 5/Mâide, 19, 19; 6/En’âm, 19, 48, 51, 92, 130; 7/A’râf, 2, 63,
    69, 184, 188; 9/Tevbe, 122; 10/Yûnus, 2, 73, 101; 11/Hûd, 2, 12, 25; 13/Ra’d, 7; 14/İbrâhim, 44, 52; 15/Hıcr,
    89; 16/Nahl, 2; 17/İsrâ, 105; 18/Kehf, 2, 4, 56, 56; 19/Meryem, 39, 97; 21/Enbiyâ, 45, 45; 22/Hacc, 49; 25/
    Furkan, 1, 7, 51, 56; 26/Şuarâ, 115, 173, 194, 208, 214; 27/Neml, 58, 92; 28/Kasas, 46, 46; 29/Ankebût, 50;
    32/Secde, 3, 3; 33/Ahzâb, 45; 34/Sebe’, 28, 34, 44, 46; 35/Fâtır, 18, 23, 24, 24, 37, 42, 42; 36/Yâsin, 6, 6, 10,
    10, 11, 70; 37/Sâffât, 72, 73, 177; 38/Sâd, 4, 65, 70; 39/Zümer, 71; 40/Mü’min, 15, 18; 41/Fussılet, 4, 13; 42/
    Şûrâ, 7, 7; 43/Zuhruf, 23; 44/Duhân, 3; 46/Ahkaf, 3, 9, 12, 21, 21, 29; 48/Fetih, 8; 50/Kaf, 2; 51/Zâriyât, 50,
    51; 53/Necm, 56, 56; 54/Kamer, 5, 16, 18, 21, 23, 30, 33, 36, 37, 36, 39, 41; 67/Mülk, 8, 9, 17, 26; 71/Nûh,
    1, 2; 74/Müddessir, 2, 36; 77/Mürselât, 6; 78/Nebe’, 40; 79/Nâziât, 45; 92/Leyl, 14. (Ayrıca; n-z-r kökünü
    paylaşan, fakat “nezretmek, adamak anlamındaki âyetler -toplam 5 yerde-: 2/Bakara, 270; 3/Âl-i İmrân,
    35; 19/Meryem, 26; 22/Hacc, 29; 76/İnsan, 7.)
    19 46/Ahkaf, 21
    20 89/Fecr, 6-14
    • 38 •
    Ahmed Kalkan
    yoktur.” 21; “Bu, insanlar için bir tebliğdir, bununla uyarılsınlar ve bilsinler ki
    ‘O, tek bir ilahtır ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar” 22; “Bu Kur’an
    bana, sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyedildi.” 23; “İnsanları, onlara
    azabın geldiği gün ile uyar.” 24
    Rasûlullah (s.a.s.)’in İslâm’ı tebliğ için risalet görevine ilk defa “inzâr”la
    başlamış olduğunu da Kur’an’dan öğreniyoruz: “Ey örtüye bürünen! Kalk,
    inzâr et.” 25 Bu emirden sonra, Peygamberimiz (s.a.s.) “inzâr” görevine başlamış
    ve “Sen ilk olarak en yakın hısımlarını/akrabalarını inzâr et” 26 emri
    uyarınca, önce yakın hısımlarını uyarmıştır. Rivâyete göre “En yakın hısımlarını
    uyar” âyeti nâzil olunca, Hz. Peygamber, Safâ tepesine çıkıp çevresindeki
    insanları çağırmıştı. Halkın toplandığını gören Allah elçisi; “Ey
    Abdülmuttalib oğulları! Ey Fihr oğulları! Ey Lüeyy oğulları! ‘Şu dağın arkasında
    size saldırmak isteyen bir süvari birliği var’ desem, beni tasdik eder misiniz?”
    diye sorar. Onlar da “evet” derler. Bunun üzerine; “Ben sizi önünüzdeki
    azapla uyaran bir nezîrim.” der. Ebû Leheb: “Bundan böyle hüsranda
    olasın!” diye beddua eder. 27
    Bundan sonra Rasûlullah (s.a.s.), hayatının sonuna kadar inzâr görevini
    eksiksiz bir şekilde yapmıştır. Bir yandan müşrikleri hak yola dâvet
    ederek inanmayanları ahiret azabıyla inzâr etmiş, diğer yandan kendisine
    inananları, her türlü günaha karşı uyarmıştır. Bu tür inzârlar, Kur’an’da büyük
    bir yer tutar:
    “Ey ehl-i kitab! Peygamberlerin arası kesildiğinde, size açıklayıp duran
    elçimiz gelmiştir. Tâ ki; ‘bize ne müjdeci, ne de uyarıcı gelmedi’, demeyesiniz.
    İşte size hem müjdeci hem de uyarıcı gelmiştir. Allah her şeye kaadirdir.” 28
    “Eğer yüz çevirirlerse de ki; ‘İşte sizi Âd ve Semûd’u çarpan yıldırım gibi
    bir azabla inzâr ettim.” 29
    21 16/Nahl, 2
    22 14/İbrahim, 52
    23 6/En'âm, 19
    24 14/İbrahim, 44
    25 74/Müddessir, 1-2
    26 26/Şuarâ, 214
    27 Buhâri, Tefsir Sure 111/1-2
    28 5/Mâide, 19
    29 41/Fussılet, 13
    • 39 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Sizi, yakın gelecekteki azabla uyardık. O gün kişi, elleriyle sunduğuna
    bakar. Kâfir de; ‘keşke toprak olsaydım’ der.” 30
    Tüm bunlara rağmen, inkârcılar ve inanmak istemeyenler yine de
    inanmaz, karanlığı aydınlığa tercih ederler. “Kâfirleri inzâr etsen de etmesen
    de birdir, inanmazlar.” 31; “Göklerde ve yerde bulunanlara bir bakın!’ de.
    Ama inanmayacak bir millete âyetler ve inzârlar fayda vermez.” 32; “Onları
    uyarsan da uyarmasan da onlar için birdir, inanmazlar. Sen, ancak zikre
    (Kur’an’a) uyan ve görmeden Rahman’dan korkan kimseyi uyarabilirsin. İşte
    böylesini, bir mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.” 33
    Mü’minlerin Uyarılması
    “Sen, ancak görmeden Rab’lerinden korkanları ve namaz kılanları uyarırsın.”
    34; “Sen ancak zikre (Kur’an’a) uyan ve görmeden Rahmân’dan korkan
    kimseleri uyarabilirsin. İşte böylesini mağfiret ve güzel bir mükâfatla müjdele.”
    35; “Kulları içinden ancak bilginler, Allah’tan korkar” 36; “Sen ancak, huşu
    sahibi, Allah’tan korkanları uyarırsın.” 37 Kur’an-ı Kerim, huşu sahibi, Allah’tan
    korkan kimseler için bir öğüttür. 38
    Allah’a iman edenler, kâfirlerin uyarılmasından farklı inzâr ediliyor:
    “Rablerine toplanacaklarından korkanları Kur’an’la uyar. Ondan başka ne
    bir dost ne de bir şefaatçileri vardır. Umulur ki sakınırlar.” 39
    “Ey iman edenler! Kendinizi ve ailenizi, yakıtı insanlar ve taşlar olan
    ateşten koruyun. Onun başında iri gövdeli, sert tabiatlı, Allah’ın kendilerine
    emrettiği şeylere karşı gelmeyen ve emredileni yapan melekler vardır.” 40
    30 78/Nebe', 40
    31 2/Bakara, 6
    32 10/Yûnus, 101
    33 36/Yâsin, 10-11
    34 35/Fâtır, 18
    35 36/Yâsin, 11
    36 35/Fâtır, 28
    37 79/Nâziât, 45
    38 20/Tâhâ, 3
    39 6/En'âm, 51
    40 66/Tahrim, 6
    • 40 •
    Ahmed Kalkan
    “Bir de öyle bir fitneden sakınınız ki, içinizden yalnızca zulmedenlere isabet
    etmez. Biliniz ki, Allah’ın azabı şiddetlidir.” 41
    “Öyle bir günden sakınınız ki, o günde kimse, kimse için bir şey ödeyemez,
    şefaatı kabul edilmez, fidye alınmaz ve onlara yardım da edilmez.” 42
    Gerçekten iman edenler için, ayrıca herhangi bir dünyevî cezaya gerek
    kalmaksızın, her türlü kötülüğe karşı caydırıcı olarak bu “inzâr”/uyarılar
    yeterlidir.
    “Hiç şüphesiz kâfirleri ha korkutmuşsun, ha korkutmamışsın; onlara göre
    birdir. Onlar iman etmezler.” 43 Bu âyette geçen inzârın kalpleri mühürlü
    kâfirlerin inzâr edilmesinin faydasızlığı o kâfirler içindir. Âyette “Senin
    korkutmanla korkutmaman birdir” denmiyor. Eğer tebliğin tesirsiz kalırsa
    tereddüt etme, şüpheye düşme! Hata, senin tebliğ ettiğin nur gibi âyetlerde
    değil; o âyetlere gözlerini yumanlardadır. Güneşli havada gözlerini yumarak
    giderken kanala veya çukura düşen kişi kabahati güneşe bulamaz. Gözlerini
    kapayan kişi için güneşin doğmasıyla batması aynıdır, fark etmez.
    Sen, insanların yollarının cehennem çukuruna doğru gittiğini, düşerlerse
    çıkamayacaklarını onlara söyle, o yoldan onları çevirmeye çalış, cennete
    giden yola gitsinler. Bu küfür yolunda yürürlerse ailelerde iffet, insanlarda
    merhamet, mahkemelerde adalet, toplumda huzur kalmaz.
    Senin bu korkutmalarına rağmen ateş çukuruna doğru koşuyorlarsa bu
    onların yaptıkları kötülükler nedeniyle Allah’ın onların akıllarını, kulaklarını,
    gözlerini kapatmasındandır. Allah, Yâsin suresinin 10. âyetinde bu
    âyetin bir kısmını tekrarladıktan sonra 11. âyette Kur’an’a uyan Rahman’a
    iman eden kişilerin uyarıya kulak vereceklerini haber verir.
    Günümüzde “ben Allah’tan korkmam, Allah varsa beni çarpsın” diyen
    kâfirler, ormanlar kralı aslan’ın yelesine konup sonra da “hani aslan, neredeyse
    karşıma çıksın, ben aslandan korkmam” diyen sinek gibidirler. Aslandan
    korkmak için ceylan olmak lazım. Aslan hakkında bilgisi olmayan
    ondan korkmaz. İki yaşındaki çocuk korkmadan elektrik cereyanına elini
    41 8/Enfâl, 25
    42 2/Bakara, 48
    43 2/Bakara, 6
    • 41 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    uzatırsa bu onun cesaretine işaret etmez, cehaletine işaret eder. “Allah’dan
    ancak âlim kulları korkar.” 44
    Uyarıların, sert ve katı olması gerekmez. Bilakis yumuşak uyarılar ve
    tavırlar, daha etkili ve güçlü olabilir. Cenâb-ı Hak, “Fir’avn’a gidin, çünkü o
    azdı. Ona yumuşak söz söyleyin, belki öğüt alır veya korkar.” 45 buyurarak,
    dikkatimizi bu noktaya çekmektedir. Korkulacak tek varlık ise, ancak Allah’tır.
    Mü’minler, uyarı görevlerini yerine getirirlerken, kendilerini kınayacak
    kişilerden korkmayacaklardır.46 “Onlar ki, Allah’ın gönderdiği emirleri
    tebliğ ederler/duyurlar; Allah’tan korkarlar ve O’ndan başka kimseden
    korkmazlar. Hesap görücü olarak Allah (herkese) yeter.” 47 Uyarı, öncelikle
    akrabaya 48, sonra yakın çevreden yayılarak bütün insanlara olacaktır. 49
    Uyarının Fayda Etmediği Kâfirler
    Âyette geçen kâfirlerden maksat, küfrün kalplerinde kök saldığı için
    iman yeteneğini yitirecek noktaya gelmiş inatçı inkârcılardır; yoksa genel
    kapsamıyla herhangi bir küfür içinde olan tüm kâfirler değildir. İnanmak
    istemeyen, tüm alıcılarını kapatanlar, hidâyet için gerekli yolları ve arayışları
    terk edenleri uyarıp uyarmamak, onlar için aynıdır, fark etmez. Yoksa,
    âyette, bütün kâfirler için uyarı fayda vermez denilmiyor. Kâfirlerden,
    İslâm dâvetini başından beri karşısına alan, kalplerini hakka, düşünmeye,
    yani İslâm’a kapatanlar; reddetmek bile olsa, bilinçli olarak reddetmeye
    yanaşmayanlar kimselerdir. Bunlar, tutumunda ısrar eden, inatçı bir tavır
    takınanlardır. Ne kendisinin, ne de başkasının takınılan tavrın doğruluğu
    veya yanlışlığı konusunda herhangi bir düşünce deneyimine veya pratik bir
    diyaloga girmesine müsaade etmeyen kesimdir. Hemen bundan sonra gelen
    âyette açıklandığı üzere, kendi tavır ve davranışları yüzünden kalpleri
    mühürlenen, gözlerinde perde olan insanlardır. İşte teşvik ve ikazın, korkutmanın
    fayda vermediği grup budur. Bunlar, Allah’ın âyetlerini dinlemeye,
    çağrıldıkları şeyi düşünmeye hazır değillerdir. Basiretlerini kullanmaya,
    Allah’ın yüceliğini takdir etmelerini isteyen etrafını kuşatmış koca kâinat
    kitabının âyetlerini okumaya, evreni ibretle incelemeye hazır değillerdir.
    44 35/Fâtır, 28; Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 90-91
    45 20/Tâhâ, 44
    46 bk. 5/Mâide, 54
    47 33/Ahzâb, 39
    48 26/Şuarâ, 214
    49 14/İbrahim, 44; 10/Yûnus, 2
    • 42 •
    Ahmed Kalkan
    Biz, peygamber’in bu grubun hidâyete gelmesi için birçok defa, değişik
    vasıtalar ve yöntemler kullanarak insanüstü bir gayretle çabaladığını,
    karşılaştığı nankörlük, inkâr, psikolojik ve manevî komplekslere rağmen
    bu çabasından geri durmadığını biliyoruz. Peygamber, İslâm’ın ana ilkelerinden
    hareketle dâvet eylemini gerçekleştiriyor, bu yolda her çeşit meşrû
    vasıtaya başvuruyordu. Hz. Peygamber, bütün insanların, bu arada yukarıda
    özellikleri belirtilen inatçı inkârcıların da imana gelmesi ve hidâyete
    tabi olmasını hırsla istiyordu. Allah, rasûlünü teskin etmek için, onun tebliğ
    görevini yaptıktan sonra, hidâyetin peygamberin elinde olmadığını hatırlatarak
    neticenin olumsuz olduğuna üzülmemesi gerektiğini bildirmek
    için bu âyetleri indiriyordu. İbn Kesir, bu âyetin bunun üzerine indiğini
    Abdullah İbn Abbas’tan rivâyet eder.50 ‘Öyleyse Ey Peygamber, sen kendini
    mahvedecek şekilde onların uğrunda hebâ etme. Kendilerine hakkı tebliğ
    et; yüz çevirirlerse onlar için üzülme. Yüz çevirmeleri seni mahvetmesin,
    ümitsizliğe de düşürmesin. Senin için ancak tebliğ vardır. Hesap bize âittir.
    Ve sen ancak bir uyarıcısın’ anlamında söyleniyordu: “O kâfirleri uyarsan
    da uyarmasan da (azap ile) onları korkutsan da korkutmasan da müsavidir;
    çünkü onlar iman etmezler.” 51
    Peygamberimiz, risâlet görevini yapmak için, kalkması ve uyarması/
    korkutması52 gerekiyordu. Uyarıya, yakınlarından, yakın akrabalarından
    başlaması53 gerekiyordu. “Ey peygamber! Rabbinden sana indirileni tebliğ
    et. Eğer bunu yapmazsan, O’nun elçiliğini yapmamış olursun.”54 emrini
    tüm içtenliği ve tüm kapsamıyla yerine getiriyordu. Ama Peygamber’in
    tüm insanları ateşten kurtarmak için, kendini harap edecek şekilde çabası,
    dünyevî açıdan somut bir sonuç getirmemiş, başarılı netice sağlamamıştır.
    Çünkü karşısındaki toplum, tavır ve tutumlarıyla, kalp ve duyularıyla düşünmeye
    ve inanmaya karşı kendilerini kilitliyor; kendilerini büyüklük taslama
    çıkmazına atıyorlardı. Bu yüzden, uyarının kendilerine fayda etmeyeceğini
    bildiren âyetler, peygamber’in onlara karşı konumunu belirliyordu.
    Artık Peygamber, sonuçsuz kalacağını kesin bildiği bir çağrıyla zamanını
    harcamamalı, bu alandaki enerji ve çabasını başka bir tarafa aktarmalıdır.
    Davasını, gönlünü bu mesaja kapatmayan başka insanlara yönelmelidir.
    50 İbn Kesir, Çağrı Y. 2/180
    51 2/Bakara, 6
    52 74/Müddessir, 2
    53 26/Şuarâ, 214
    54 5/Mâide, 67
    • 43 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Kalplerini imana açan, gözlerini sırat-ı müstakime diken ve faydalı sözlere
    kulak veren başka topluluklara çağrıda bulunmalıdır.
    Çağdaş Dâvetçi/Uyarıcının, İnzârın Fayda
    Edip Etmediğiyle İlgili Konum Tespiti
    Bu günkü insanın, dünkü insandan farkı olmadığı gibi, çağdaş küfrün
    durumu ve sapıklığı da, dünkü küfrün durumuyla aynıdır. Küfrün genel
    karakteri, kâfir toplulukların ana özellikleri değişmemiştir. Buna göre müslümanın,
    içinde yaşadığı toplumları bilinçli bir şekilde incelemesi gerekir.
    Orada yaşayan insan tiplerinden hangisine girdiklerini belirlemesi gerekmektedir.
    Ortam ve tebliğ tavrını vahyin ışığı altında belirleyerek, Peygamber
    dönemindeki muhataplarla kendi muhataplarını kıyaslayarak durum
    tespiti yapmalıdır. Bu tespitten sonra artık o insanlara karşı Kur’anî bir tavır
    koymalıdır. Eğer, karşı karşıya bulunduğu topluluklar, düşünce ve eylem
    olarak inatçı bir tutum takınıyor, akletmek ve görmek istemiyorlarsa onlarla
    diyaloga geçmek, boşuna harcanan bir enerji olabilir. Petrol çıkmayacağı
    belli olan yere sondaj zahmet ve israfına defalarca girmemeli; petrol çıkma
    ihtimali yüksek olan yerlere sondaj salmalı, çıkan petrolleri rafine ederek
    arındırma görevini ihmal etmemelidir.
    Tabii, insanların dâvete duyarsız olup olmadıklarını, kalp ve diğer alıcılarını
    kapatıp kapatmadıklarını tespit etmek için; yeterli, verimli, kapsamlı
    bir şekilde, usul ve metodlara riâyet edilerek gerçek dinin gerçek şekilde
    tebliğinin ulaştırılmasının şart olduğu unutulmamalıdır. Yani, doğru bir
    şekilde uyarı yapılmadan muhatapları damgalandırmak yanlış olur; bunun
    bilincinde ve bu aşamalardan sonra muhatapları tasnif etme gereğini
    dâvetçi müslüman aklından çıkarmamalıdır. Eğer muhatap kitle, düşünce
    yoluyla akide meselelerine, hatta hayatla ilgili konulara yatkın değillerse,
    akıllarını kullanmak istemiyorlarsa, doğrudan bir diyaloga hazır değillerse,
    müslüman, onlarla iman arasındaki engeli, var olan psikolojik duvarı yıkmak
    için başka yollar aramalıdır. Ondan sonra, insan ve düşünce önündeki,
    iman ve müslümanca anlayış ve hayat önündeki engelleri yok ettikten sonra
    onlarla yeniden bir diyaloga girmeyi denemelidir.
    Kâfirlerin hakka karşı tutumları, onlara tebliğ yapmamıza engel değildir.
    Âyette “kâfirleri uyarsan da uyarmasan da onlar için eşittir” denilir;
    “senin için birdir” denilmez. Yani, hem peygamber, hem peygamberin vâ•
    44 •
    Ahmed Kalkan
    risi olan tebliğciler, kâfirlere uyarı görevini yapmak zorundadır; kâfirleri
    uyarıp uyarmamaları kendileri açısından aynı değildir. Zâten biz, onların
    kalplerinin mühürlü olup olmadığını da bilemeyiz. Fir’avn’a, Ebû Cehil’e
    bile hem de defalarca tebliğ edilmesi peygamberlerin görevleri arasındaydı.
    Tabii ki, onlar kadar küfürde azgın bile olsalar, günümüzdeki keferelere de
    İslâm tebliğ edilmelidir. Fakat bu tebliğler insanların hidâyetine sebep olmayabilir.
    Bu sonuca üzülmememiz, yılgınlığa, ümitsizliğe kapılmamamız
    gerekir. Çünkü bunlar hakkı ve kurtuluşu istemeyen gruptan olabilir.
    Bütün Toplumlar Peygamber Aracılığıyla Uyarılmıştır
    Yaptıkları hangi davranışın gelecekte kendileri için fayda, hangisinin
    zarar getireceği, toplumlar tarafından kesin bir şekilde bilinemez. Toplumun
    nelere muhtaç olduğu, ihtiyaçlarının hayvanlara ilham edildiği gibi
    edilseydi, o zaman insan türü olmazdı. Ya arı ve karınca gibi bir başka hayvan
    türü, veya melekler gibi olurlardı. Oysa insanlar imtihan olunmaktadır
    ve Allah, dikkat edeceği şeyleri onlara bildirmektedir. “Kısa ve doğru yolu
    Allah gösterir.”55; “Bize yollarımızı göstermişken neden Allah’a dayanmayalım?”
    56; “Biz ona yolu gösterdik.” 57
    Toplumların, tercih ve seçimlerinde dikkat edecekleri fayda ve zararın
    ölçüsü, ilahî yasalardır. Bu yasalara bakarak; hangi şeylerin kendileri için
    iyi, hangilerinin kötü olduğunu öğrenip hareket edeceklerdir. Bu nedenle
    Allah, her topluma yasalarını açıklayan elçiler göndermiştir. “Her toplumun
    bir yol göstericisi vardır.” 58; “Her toplum içinde mutlaka bir uyarıcı geçmiştir.”
    59; “Andolsun Biz her toplum içinde Allah’a kulluk edin, tâğuta kulluktan kaçının
    diye bir peygamber gönderdik.” 60; “Andolsun senden önce, evvelki (toplum)
    ların kolları içine de elçiler gönderdik” 61 Bu elçiler, Allah’ın yasalarına
    uyulmasını isteyerek emredilen davranışlardaki güzellikleri ve yasaklanan
    çirkinlikleri açıklarlar. Yaptıkları davranışların sonunda nasıl bir karşılık
    göreceklerini toplumlarına bildirirler.
    55 16/Nahl, 9
    56 14/İbrahim, 12
    57 76/İnsan, 3
    58 13/Ra’d, 7
    59 35/Fâtır, 24
    60 16/Nahl, 36
    61 15/Hıcr, 10
    • 45 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Eğer, elçiler gönderilmeseydi helâk edilenler Allah’a: “Bize önce bir elçi
    gönderseydin inanırdık, senin âyetlerine uyardık. Neden bizi hiç uyarmadan
    cezalandırdın?” deyebilirlerdi. İşte, kimsenin Allah’a karşı bahanesi
    kalmasın diye Allah elçiler göndermiştir. “Kendi elleriyle yaptıkları (günahları)
    yüzünden başlarına bir felaket geldiği zaman: ‘Ey Rabbimiz, bize bir elçi
    gönderseydin de âyetlerine uyup mü’minlerden olsaydık’, diyecek olmasalardı
    (seni göndermezdik. Bu bahanelerine fırsat vermemek için seni gönderdik.)”
    62; “Bunları müjdeleyici ve uyarıcı elçiler olarak (gönderdik) ki, elçiler geldikten
    sonra insanların Allah’a karşı bahaneleri kalmasın.” 63; “Ey kitap ehli, elçilerin
    arasının kesildiği, bir boşluk meydana geldiği sırada size elçimiz geldi,
    size gerçekleri açıklıyor ki, (yarın kıyamette:) ‘bize bir müjdeleyici ve uyarıcı
    gelmedi’ demeyesiniz. İşte size müjdeleyici ve uyarıcı geldi.” 64
    Nitekim Allah’a ortak koşanlar böyle söylediklerinde Allah, elçiler gönderdiğini
    belirterek, bu iddialarını reddetmiştir: “Şirk koşanlar: ‘Allah dileseydi
    ne biz, ne de atalarımız O’ndan başka bir şeye tapmazdık ve O’nsuz
    hiçbir şeyi haram kılmazdık’ dediler. Onlardan öncekiler de böyle yapmıştı.
    Elçilere düşen, yalnız açıkça tebliğ etmek değil midir? And olsun biz, her toplum
    içinde, Allah’a kulluk edin, tağut(a kulluk etmek)ten kaçının diye bir elçi
    gönderdik.” 65
    Kur’an yirmi beş elçiden bahseder: Âdem, İdris, Nuh, Hud, Salih, İbrahim,
    Lut, İshak, İsmail, Yakub, Yusuf, Eyyub, Şuayb, Musa, Harun, Yunus,
    Davud, Süleyman, İlyas, Elyasa, Yahya, Zekeriyya, Zülkifl, İsa ve Muhammed
    (s.a.s.). Bütün elçiler bunlardan ibaret değildir. “Andolsun Biz, senden
    önce de elçiler gönderdik. Onlardan kimini sana anlattık, kimini de anlatmadık.”
    66 âyeti, Kur’an’da adı zikredilmeyen elçilerin de olduğunu söyler.
    En son gönderilen elçi, Hz. Muhammed’dir (s.a.s.). Kur’an bize ondan
    sonra elçi gönderilmeyeceğini söyler: “Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur.”
    67 İslâm’dan sonra etkili ve kapsamlı bir dinî hareketin olmaması
    bu sözü kuvvetlendirir. Öte yandan yeni bir elçiye gerek de yoktur.
    62 28/Kasas, 47; Taha, 134
    63 4/Nisâ, 165
    64 5/Mâide, 19
    65 16/Nahl, 35-36
    66 40/Mü’min, 78
    67 33/Ahzab, 40
    • 46 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’a baktığımızda bir peygamberin dört şey için gönderildiği görülür:
    Daha önce kendilerine herhangi bir peygamberin gönderilmediği topluma
    gönderilir. Bir önceki elçinin talimatı unutulmuş, tahrif edilmiş, gösterdiği
    yolun takip edilmesi mümkün değilse yeni elçi gönderilir.
    Önceki elçilerin vaaz, telkin ve talimatı eksik kaldığı, toplumları yeteri
    kadar hidâyet bulamadığından, dinin tamamlanması için yeni elçi gönderilir.
    Bir elçiye yardımcı olmak için, yeni elçi gönderilir.
    Bu durumlar gözden geçirildiğinde, Hz. Muhammed’den (s.a.s.) sonra,
    yeni bir peygamber gönderilmesine ihtiyaç olmadığı görülür. Zira o, yeryüzündeki
    bütün toplumlara gönderilmiştir. Getirdiği mesaj (Kur’an) korunmuştur.
    Getirdiği mesajda tamamlanacak herhangi bir şey yoktur. Yardımcıya
    da ihtiyacı yoktur. Olsaydı, yaşadığı zamanda gönderilirdi.68
    Diğer taraftan, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) son peygamber olması ve
    Kur’an’ın en son vahiy olması, müslüman olduğunu ileri sürenlere, açıkça
    çok ciddi bir sorumluluk yüklemektedir. Mesajın, onu duymayanlara iletilmesi,
    peygamberden sonra müslümanların görevidir.
    Elçi Gönderilmeyen, Uyarı Yapılmayan
    Toplumlar Helâk Edilmezler
    Evren, harika güzelliği ve âhengi ile bir yaratıcıya işaret ederek, insanların
    fıtratlarında mevcut olan yaratıcıyı kabul etme duygusunu harekete
    geçirir. İnsanların akılları da iyilik ve kötülük arasında bir ayırım yapabilir.
    Ancak, bunlar (fıtrat ve akıl), çeşitli nedenlerle fonksiyonlarını yerine getirmeyebilirler.
    Evrene serpiştirilmiş âyetlere (iman delillerine) dikkat edilmeyebilir.
    İnsanların sağlam fıtratları, saptırıcı faktörlere maruz kalabilir.
    Cinlerden ve insanlardan olan şeytanlar, insanların bünyelerinde yer alan
    zaaf noktalarına dayanarak, onları saptırır. Akıl, insanı, arzu ve isteklerin,
    zaafların ve şehevî ihtirasların baskısı altında bırakabilir.
    İnsanların fıtratlarının ve akıllarının evrende yer alan âyetleri, yani hidâyet
    delillerini ve iman belirtilerini araştırıp hayatlarını dayandıracakları
    68 Mevdûdi, Tefhimü’l Kur’an, İnsan Y., c. 4, s. 480-481
    • 47 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    bir sistemi belirlemesi, sonuçta hak ve doğruluk üzere bulunmayı gerçekleştirmesi
    mümkün görülmediğinden, sorumlu kabul edilmesi ona yapılmış
    bir haksızlık olarak değerlendirilebilir. Fıtratlar ve akıllar sapabildiğinden,
    onlara fonksiyonlarını hatırlatan bir uyarıcı gerekir. Uyarıcı olmadan
    fıtratların ve akılların insanları doğruya götürememesi nedeniyle, onları
    cezalandırmanın zulüm olduğu söylenebilir.
    Allah insanların fıtratlarını dıştan gelen sis tabakasının etkisinden,
    yozlaşmadan, sapıklıktan kurtarmak, aklını arzu ve isteklerin, zaafların ve
    şehevî ihtirasların baskısından kurtarmak amacıyla onlara peygamber göndermeden,
    âyetlerini açıklamadan sorumlu tutmayı dilememiştir.69 “Biz
    hiçbir kenti helâk etmedik ki, onun uyarıcıları olmasın (helâk etmeden önce
    mutlaka uyarıcı gönderdik.)(Uyarıcılar) uyarırlardı. Biz zulmedici değildik.”
    70; “Bu böyledir. Çünkü Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri zulüm ile helâk
    edici değildir.” 71; “Biz elçi göndermedikçe azap edecek değiliz.” 72
    Âyetlerden Allah’ın elçi göndermediği bir takım toplumlar bulunabileceği
    anlaşılmamalıdır. Aksine, âyetler şunu vurgulamaktadır: Eğer Allah
    elçi gönderip uyarmadan kentleri helâk etseydi, o kentlerin halkına zulmettiği
    değerlendirmesi yapılabilirdi. Allah ise zulümden münezzehtir.
    Bundan dolayı elçiler gönderir, insanları uyarır, onlara hak yola gelmeleri
    için fırsat verir, süre tanır, yola gelip gelmeyeceklerine bakar. Bütün bunlara
    rağmen yola gelmezlerse, o zaman cezayı hak ederler. “Ey cin ve insan topluluğu,
    içinizden size âyetlerimi anlatan ve bu gününüzle karşılaşacağınıza
    dair sizi uyaran elçiler gelmedi mi? ‘Kendi aleyhimize şahidiz’ dediler. Dünya
    hayatı onları aldattı ve kendilerinin kâfir olduklarına şahitlik ettiler” 73 Âyet,
    insan ve cin topluluklarına elçi gönderildiği vurguluyor. Aksi takdirde insanların
    cezalandırılması âdil kabul edilmeyebilir. Çünkü bu durumda insanlar,
    doğru yola uymalarını gerektiren bilginin kendilerine ulaşmadığı,
    bu nedenle de cezalandırılmamaları gerektiği özrünü (veya bahanesini) ileri
    sürebilirler. “Dediler ki: ‘Rabbinden bize bir âyet (mucize) getirmeli değil
    mi?’ Onlara önceki kitaplarda bulunan delil gelmedi mi? Şâyet onları ondan
    önce bir azap ile helâk etseydik: ‘Rabbimiz, bize bir elçi gönderseydin de, böyle
    alçak ve rezil olmadan önce senin âyetlerine uysaydık’ derlerdi.” 74
    69 Seyyid Kutub, Fi Zılâl, c. 3, s. 67
    70 26/Şuarâ, 208-209
    71 6/En’âm, 131
    72 17/İsrâ, 15
    73 6/En’âm, 130
    74 20/Tâhâ, 133, 134
    • 48 •
    Ahmed Kalkan
    Peygamberimiz Hz. Muhammed (s.a.s.) de, kendilerinin ve atalarının
    uyarılmadığı bir topluma gönderilmiştir. “Babaları uyarılmamış, bu yüzden
    kendileri de gaflet içinde kalmış bir toplumu uyarman için (seni gönderdik).”
    75 Ancak, peygamberimiz’in uyarısı, bütün insanlığı da içine alır. O’ndan
    sonra uyarıcı gelmeyeceği için, bütün toplumlar O’nun mesajını kendilerine
    hidâyet kaynağı kabul edip, rehber edinmelidirler. Şu da bir gerçek ki,
    O’nun mesajının bütün insanlara eksiksiz bir şekilde açıklanması, O’ndan
    sonraki müslümanların görevidir. Bu yapılmadan, O’nun dâvetini hiç işitmemiş,
    işitse bile, kasıtlı bir tarzda saptırılmış olarak işiten toplumların
    helâk olmalarını beklemek, sünnetullahın anlaşılmaması demektir. Zira
    toplumların helâki ile ilgili sünnetullahın hükmü çerçevesine, dâvetle karşılaşan
    ve uyarılan toplumlar girer: “Çünkü Rabbin, halkı habersiz iken ülkeleri
    zulüm ile helâk edici değildir.” 76
    Toplumun Önderleri Toplumdan Sorumludur
    Toplumların inanıp inanmamasında, başlarında bulunan liderlerinin
    büyük etkisi vardır. Toplumda yüksek makam sahibi insanlar lider olurlar
    ve insanların çoğu; iyi de olsa, kötü de olsa bu liderlere uyarlar. Bu nedenle
    onların kötü amelleri kendileriyle sınırlı kalmaz, bilakis bir topluluğun
    bozulmasına sebep olur. İyi amelleri de kendileriyle sınırlı kalmaz ve birçok
    insanın da kurtuluşuna vesile olur. İşte bu nedenle, yani hem kendi
    günahları, hem de başkalarını doğru yoldan saptırmaları yüzünden cezalandırılırlar.
    İyi amel işlediklerinde de, sadece kendi işledikleri iyi amelleri
    nedeniyle değil; iyiye yönelttikleri diğer insanlar nedeniyle de mükâfatlandırılırlar.
    77
    “Rabbimiz bunlar bizi saptırdılar. Bunlara bir kat daha ateşten azap
    ver!” 78 “Rabbimiz, bunu bizim önümüze kim getirdiyse, onun ateşteki azabını
    bir kat daha artır!’ dediler.” 79; “Ey peygamber kadınları! Sizden kim açık
    bir edepsizlik yaparsa, onun azabı iki kat yapılır. Bu Allah’a göre kolaydır.
    Fakat sizden kim Allah ve elçisine itaata devam eder ve iyi işler yaparsa, ona
    da ödülünü iki kat veririz ve onun için bol bir rızık hazırlarız. Ey peygamber
    75 36/Yâsin, 6
    76 6/En’âm, 131; Nuri Tok, Kur'an'da Sünnetullah ve Helâk Edilen Toplumlar, Etüt Y., s. 47
    77 Mevdûdi, Tefhimü’l Kur’an, İnsan Y., c. 4, s.410
    78 7/A’raf, 38
    79 38/Sâd, 61
    • 49 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    kadınları! Siz herhangi bir kadın gibi değilsiniz.” 80 Çünkü peygamber hanımları,
    diğer kadınlara örnektir. Onların ufak hatası, başkalarının tamamen
    yolu şaşırmalarına neden olur.
    Kur’an, kıyamet günü olacakları tasvir ederken, toplumları saptıran liderler
    ve onlara uyanlar arasında geçen tartışmaları da anlatır: “Kıyamet
    koptuğu günde ‘Firavun ve ailesini azabın en çetinine sokun!’ (denilir). Ateşin
    içinde birbirleriyle tartışırlarken, müstaz’aflar (zayıf olanlar, ezilenler), müstekbirlere
    (büyüklük taslayanlara, sömürenlere) dediler ki: ‘Biz size uymuştuk.
    Şimdi siz şu ateşin ufak bir parçasını bizden savabilir misiniz?”81; “Zayıf
    düşürülenler, büyüklük taslayanları: ‘Siz olmasaydınız elbette biz iman eden
    insanlardan olurduk’ diyorlardı. Büyüklük taslayanlar da zayıf düşürülenlere
    dediler ki: ‘Bize hidâyet geldiği zaman sizi ondan biz mi çevirdik? Hayır, zaten
    siz kendiniz suç işliyordunuz. Zayıf düşürülenler, büyüklük taslayanlara:
    ‘Hayır, gece gündüz dolap (kurar, kötülük aşılardınız). Allah’a nankörlük etmemizi,
    O’na eşler koşmamızı emrederdiniz’ dediler.”82; “Rabbimiz, azdırdıklarımız
    şunlar. Kendimiz azdığımız gibi onları da azdırdık.” 83
    Toplumun önde gelenleri, insanların ilahî mesajı kabul etmemeleri için,
    her türlü yola başvururlar. Güçlü olduklarından, insanların çoğu onlardan
    korkar ve elçiye ilgi göstermezler. Böylece gerçekler gizlenmiş olur: “Ve her
    yolun başında oturup da tehdit ederek (insanları) Allah yolundan çevirmeye
    ve o (Allah yolu)nu eğriltmeye çalışmayın.” 84; “Kavmin inkâr eden ileri gelenleri
    dediler ki; ‘Eğer Şuayb’a uyarsanız, muhakkak siz ziyana uğrarsınız.”;
    “Fir’avun ve adamlarının, kendilerine kötülük yapmasından korktukları için
    kavminin içinde Musa’ya yalnız (genç) bir kuşaktan başkası inanmadı. Çünkü
    Firavun, yeryüzünde çok büyüklenen ve çok aşırı gidenlerdendi.” 85; “Hahamlardan
    ve rahiplerden birçoğu, insanların mallarını haksızlıkla yerler ve
    (insanları) Allah yolundan çevirirler.” 86
    80 33/Ahzab, 30-32
    81 40/Mü’min, 46-47
    82 34/Sebe’, 31-33
    83 28/Kasas, 63
    84 7/A’râf, 86
    85 10/Yûnus, 83
    86 9/Tevbe, 34
    • 50 •
    Ahmed Kalkan
    Oysa bu liderlerin, toplumun ıslahı için çalışmaları gerekirdi. Ayrıca
    toplumda bulunan ve gerçekleri görebilen insanların da toplumu gittiği
    kötü yoldan çevirmeleri için çalışmaları gerekirdi: “Sizden önceki nesillerde
    akıllı kimselerin, (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan men etmeleri
    gerekmez miydi?” 87; “Baksana şunlara, Allah’ın nimetini nankörlüğe
    çevirdiler, kavimlerini de helâk yurduna kondurdular.” 88; “Rabbaniler (âlimler)
    ve hahamların, onları günah söz söylemekten ve haram yemekten men
    etmeleri gerekmez miydi? Yaptıkları şey ne kötüdür.” 89
    Bu son âyet, toplumların manevî önderleri olan âlimlernın da toplumun
    geleceğinden sorumlu olduğunu göstermektedir. İbn Kesir’e göre,
    Rabbanilerden maksat, onların aralarında yetki sahibi olan bilginlerdir.
    Bunlar, toplumda kötülüklerin yayılması karşısında suskun durmamalı, insanları
    yaptıkları şeylerin kötülükleri hakkında ikaz etmelidirler. Allah’ın
    âyetlerini insanlara en açık bir şekilde anlatmalı, bunu yaparken de hiçbir
    şeyden çekinmemelidirler. Hidâyetin ve manevî gücün kaynağı olması
    beklenen âlimlerin bozulması, bir toplumun bozulmasındaki son adımdır.
    Bunların bozulmasının takip ettiği tabii yol, hakikati ya egemen güçlerin
    ve zenginlerin isteklerine taviz vererek değiştirmeleri şeklinde olur; ya da
    genel olarak toplumun inatçı arzuları (hevâları) ile uzlaşmaya götüren hafif
    anlayışla olur. Her iki durumda da âlimler önce baskı altında kalır ve taviz
    verirler, (işte her şey, bu tavizle başlayarak) sonunda anlayışları hafifleşir,
    şuurları kararmaya başlar; ya para veya yaranmak, ya da her ikisini de elde
    edebilmek için, uzlaşmaya giderler.90
    Kur’an, dini iyi bilenlerin çeşitli nedenlerle gerçeklerin üzerini örtmelerini
    ve âyetleri tahrif etmelerini ağır bir dille kınamaktadır. “Allah’ın indirdiği
    kitaptan bir şeyi göz ardı edip saklayanlar ve onun değerini az bir şeye
    satanlar; onların yedikleri karınlarında ateşten başka bir şey değildir. Allah
    kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları arındırmaz. Ve onlar için acıklı bir
    azap vardır.” 91; “İndirdiğimiz açık delilleri ve hidâyeti, biz kitapta insanlara
    açıkça belirttikten sonra gizleyenler (var ya), işte onlara hem Allah lanet eder,
    87 11/Hûd, 116
    88 14/İbrahim, 28
    89 5/Mâide, 63
    90 Nuri Tok, Kur'an'da Sünnetullah ve Helâk Edilen Toplumlar, Etüt Y., s. 58-60
    91 2/Bakara, 174
    • 51 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    hem de tüm lanet edebilenler lanet ederler.” 92; “Allah, kendilerine kitap verilenlerden:
    ‘Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, gizlemeyeceksiniz’ diye
    söz almıştı. Fakat onlar, verdikleri sözü sırtlarının ardına attılar ve ona karşılık
    birkaç para aldılar. Ne kötü şey satın alıyorlar.” 93; “Onlardan bir grup var
    ki, Kitap’ta olmayan bir şeyi siz, Kitap’ta sanasınız diye, dillerini Kitap’la eğip
    büker (sözlerini kitabın sözü imiş gibi göstermek için dillerini bükerek okur,
    onları kitabın sözlerine benzetmeğe çalışır)lar ve ‘Allah’ın katındandır’ derler.
    Oysa o, Allah katından değildir. Bile bile Allah’a karşı yalan söylerler.” 94
    - 3. Âyet -
    ‚ وَرَبَّكَ فَكَبِّ ْ
    yücelt ‚ فَكَبِّ ْ : ve Rabbini : وَرَبَّكَ
    3’üncü âyette, Peygamber’e (s.a.s.), “Rabb’ini yücelt”mesi emredilir. İslâm,
    yeryüzündeki her insan için yeni bir yaşantıdır. İslâmî yaşantının merkezinde
    de “tevhid inancı” yer alır. Bunun için insan, öncelikle Allah’ın her
    şeyden büyük ve yüce olduğunu bilmeli, O’nun büyüklüğünü her fırsatta
    dile getirmelidir. Bu da, büyüklüğün sadece Allah’ın şanı olduğuna kalben
    inanmak, bu gerçeği açıkça dile getirmek ve ona uygun davranmakla gerçekleşir.
    Bu âyet, hem tevhid eksenli inanç sisteminin insan hayatında ne kadar
    önemli ve gerekli olduğuna, hem de insanın öncelikle ulûhiyyet gerçeğini
    çok iyi kavraması gerektiğine işaret eder. Burada asıl amaç, kalpte diri bir
    “ulûhiyyet” inancı, zihinde de “ubûdiyyet” bilinci oluşturmaktır.95
    Ey Muhammed! Sana karşı çıkan o korkunç ve büyük güçlere hiç aldırış
    etmeden açık açık “Benim Rabbim hepsinden daha büyüktür.” de. Rabb’ine
    kulluk ederek ve ihtiyaçlarını sadece O’ndan isteyerek yücelt.
    92 2/Bakara, 159
    93 3/Âl-i İmran, 187
    94 3/Âl-i İmran, 78
    95 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
    • 52 •
    Ahmed Kalkan
    Sadece O’nu büyük tanı ve noksan sıfatlardan uzak tut. O Yüce mabudunu
    tekbir ve tesbihte bulun, O’nun birliğini, ortak ve benzerden uzak
    olduğunu zikrederek ibadet ve itatte bulun. Sadece O’nun ulu ve büyük olduğunu
    söyle. Her ne olay olursa olsun hiçbir nedenle artık onu tekbir ile
    büyükleme görevini bırakma. Büyüklüğün ancak O’nun şanı olduğunu ve
    O’na karşı her şeyin küçük ve değersiz bulunduğunu kalben tanıdığın gibi,
    söz ve fiilinle de anlat, ilan et. Zira Allah’tan daha büyük hiç kimse yoktur.
    Âlûsi şöyle der: “Sadece Rabbini tekbir et. Tekbir, inanarak ve dille söyleyerek,
    Yüce Allah’ı büyüklük ve ululukla nitelemektir.”96
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) kâfirlere aldırış
    etmemesi için onu uyarmak maksadıyla, bu cümle “enzir/korkut” emrinden
    sonra zikredildi. Çünkü mahlûkatın perçemleri Allah’ın elindedir.
    Dolayısıyla Rasûlullah’ın mahlûkattan birine aldırış etmesi ve Allah’tan
    başkasından korkması yakışmaz. Çünkü her büyük, Yüce Allah’ın azameti
    ve büyüklüğü altında ezilmiştir.”97
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Rivâyet olunur ki, bu âyet
    inince Rasûlullah (s.a.s.) “Allahu ekber” demiş;98 Hz. Hatice de tekbir almış,
    sevinmiş ve bunun vahy olduğunu iyice anlamıştı. Burada “Rabbeke”nin
    önce söylenmesi “sadece Rabbini” mânâsını ifade etmek içindir. “Fekebbir”
    kelimesinin başındaki “fâ” harfi, bir şarta karşılık olma mânâsını ifade ederek
    önce gelen kısmın sonra gelen kısma bağlı olduğunu anlatır. Buna göre
    mânâ şöyle demek olur: Ve Rabbini, ancak Rabbini büyükle. Her ne olay
    olursa olsun hiçbir nedenle artık onu tekbir ile büyükleme görevini bırakma.”
    99
    Tekbir, bir peygamberin bu dünyada yerine getireceği ilk ve en baş vazifesidir.
    Bu vazife gereğince Allah’ın dışında bütün büyüklük taslayanları
    bir kenara iterek, cahil insanlara bu kâinatın yüceliğinin ancak ve ancak
    Allah için olduğunu, O’nun dışında kimsenin buna lâyık olmadığını bildirirler.
    Onun içindir ki İslâm’da Allahu Ekber (Allah en büyüktür) en önemli
    kelimedir. Ezana başlarken bunu ilân ederiz. Namaza da bununla başlarız.
    96 Alusi, Ruhu’l-Meani: 29/116.
    97 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
    98 Alusi, Ruhu’l-Meani: 15/143.
    99 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/416.
    • 53 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Otururken kalkarken “Allah en büyüktür” deriz. Bir hayvanı keseceğimiz
    zaman “Allah’ın adıyla, Allah en büyüktür” deriz. Tekbir nârası bütün müslümanlar
    için en bâriz bir nişan ve slogandır. Çünkü bu ümmetin peygamberi
    de ilk vazifesine Allahu Ekber diyerek başlamıştı.
    Burada lâtif bir tenkid vardır ki onu anlamak gerek. Bu âyetin nüzul
    zamanı anlatılırken de denildiği gibi bu, Allah Rasulü’ne peygamberlik vazifesini
    yerine getirmesi için verilen ilk emirdi. Şurası açıktır ki, böyle bir
    vazifeyle emir öyle bir toplum ve öyle bir şehirde verilmişti ki o sadece
    şirkin merkezi değil, oradaki herkes müşrikti. Daha önemlisi Mekke, bütün
    Arap yarımadasının müşriklerinin en büyük tapınağı idi. Kureyşliler de
    bu mabedin bekçileri idiler. İşte böyle bir yerde yapayalnız tek başına Tevhid’in
    bayrağını yükseltmek çok tehlikeli bir işti. Onun için “Kalk ve uyar!”
    emrinden hemen sonra “Rabbinin yüceliğini ilân et” buyrulmuştur. Yani şu
    anlam çıkıyor: “Sana karşı çıkan o korkunç ve büyük güçlere hiç aldırış
    etmeden açık açık “benim Rabbim hepsinden daha büyüktür!” de. Bu çağrıya
    karşı koyanların Allah’a karşı hiçbir ehemmiyeti yoktur. Allah yoluna
    girenler için en büyük cesaret verici şey, Allah’ın büyüklüğü bir kimsenin
    kalbine girdikten sonra o kimsenin Allah’ın rızası için bütün bir dünyayı
    karşısına almaktan çekinmeyeceği gerçeğidir.100
    Şimdi de Peygamberimizin kendine dönülerek başkalarını uyarma görevinin
    arkasından Rabbinin büyüklüğünü dile getirmeye çağrılıyor: “Rabbinin
    büyüklüğünü dile getir.” Sadece Rabbini büyük bil. Yüceltmeye lâyık
    olan tek büyük O’dur. Bu direktif, tevhide dayalı imanî düşüncenin anlamını
    belirler.
    Herkes, her şey, her değer ve her gerçek küçüktür. Büyük olan sadece
    Allah’tır. Tek ve eşsiz olan Allah’ın büyüklüğünü ve yüceliği karşısında bütün
    kütleler, bütün hacimler, bütün güçler, bütün değerler, bütün olaylar,
    bütün gelişmeler, bütün anlamlar, bütün şekiller küçülür, sönük ve belirsiz
    kalır.
    Peygamberimizin insanlığı uyarma görevini omuzlarken, bu görevin
    sıkıntılarını, baskılarını ve zorluklarını bu bilinçle, bu düşünce ile göğüslemeye
    yönlendiriliyor.
    100 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
    • 54 •
    Ahmed Kalkan
    Çünkü kendisini uyarma görevine atayan Rabbinin tek “büyük” olduğu
    gerçeğine bağlanınca bütün komplolar, bütün kaba güçler, bütün engeller
    gözünde küçülecektir. İslâm’a dâvet görevinin sıkıntıları ve zorlukları bu
    düşünceyi, bu bilinci sürekli biçimde taze tutmayı gerektirecek kadar ağırdır.
    101
    “Rabbini büyükle! Rabbini yücelt! Büyüklüğün, yüceliğin ancak Rabbinin
    şanından olduğunu, küçüklüğün, horluğun, hakirliğin Allah’tan başkalarına
    ait olduğunu ilân edip tüm dünyaya haykır! Ama önce kendin kabul
    et bunu! Sadece buna iman değil, bunu amel, söz, fiil, tavır olarak ortaya
    koy!” denilmektedir.
    İşte İslâm’ın ortaya konulmasının bel kemiği budur. Kıyamın şartı ve
    hedefi budur. Dikkat ederseniz namazın kıyamına kalkınca da: “Allahu Ekber”
    diye başlıyoruz. Büyüklük ancak Allah’a aittir. Kibriyâ sadece Rabbimize
    aittir, O’nun dışında herkes küçüktür. Allah Ekberdir, Kebirdir, Kibriyâ
    sıfatı sadece O’nundur. Bunu anladıkça, küçücük olmalı insan. Allah’ın karşısında
    küçüldükçe küçülüp âciz olduğunun, kul olduğunun farkına varmalı
    her an. İşte Allah karşısında kişinin mutlak takınması gereken tavır
    budur.
    Diliyle “Allahu Ekber” deyip hayatıyla bunu yalanlamak hiçbir değer
    ifade etmeyecektir. Diliyle her gün, her namazında “Allahu Ekber” dediği
    halde “Filan spor en büyük, başka büyük yok!” diye bağıran kişi, Allah’ı büyükleme
    konusunda çok gâfil demektir. Çünkü ilâhlaştırılanlar büyüktür,
    büyük kabul edilir. Kişi neyi İlâh kabul etmişse onu kendinden büyük kabul
    ettiği için sözünü dinler.
    Öyleyse Allah büyüktür, başka büyük yok! Hangi konuda? Her konuda.
    Ekonomik sorunların çözümünde mi? En büyük Allah! Allah’a sorulacak,
    Allah’a baş vurulacak. Siyasal bakış açısı geliştirmede Allah en büyük. Sosyal
    ilişkilerde, kılık-kıyafet konusunda, hukukla ilgili hususlarda Allah en
    büyük. Aklınıza ne geldiyse Allah en büyük… Hayatın tüm problemlerinin
    çözümünde Allah en büyük, başka büyük yok! Kur’an’da şöyle buyuruyor
    Rabbimiz: “Göklerde ve yerde azamet (büyüklük, yücelik) O’nundur, O, güçlüdür,
    Hakîmdir.” 102
    101 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    102 45/Câsiye, 37
    • 55 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Göklerde ve yerlerde kibriyâ, göklerde ve yerlerde büyüklük sadece
    O’na aittir. Allah en büyüktür. Allah tek büyüktür, başka büyük yok. Hangi
    konuda? Her konuda. Her hususta, her konuda ve her konumda en büyük
    Allah’tır. Ekonomik sorunların çözümünde, eğitim problemlerinin
    halledilmesinde, hukuk belirleme konusunda, özetle her konuda Allah en
    büyük. İnsanla alâkalı, varlıklarla alâkalı aklınıza ne geldiyse her konuda
    Allah en büyüktür. Çünkü Allah, kendisinden başka ilâh olmayandır, Allah
    tek İlâhtır.
    İnsanların hayatında ilâhlaştırılanlar yüceltenlere göre en büyüktür.
    Kişi neyi ilâh kabul etmişse onu kendisinden daha büyük kabul ettiği için,
    sözü dinlenecek varlık, yasaları uygulanacak varlık bildiği için onu ilâh kabul
    eder ve onun sözünü dinler. Meselâ aşırı yücelttiği şeyhini, büyük ve
    küçük tâğutları, kendisinden büyük ve sözü dinlenecek varlık bildiği için
    ilâhlaştırır gâfil insan.
    Allah en büyüktür, Allah tek büyüktür, kibriyâ sadece O’na aittir. Çünkü
    kâinattaki tüm varlıkları yoktan yaratan O’dur. Her şeyi meydana getiren
    O’dur. Hayatı yaratan O’dur.
    Eğer yeryüzünde Allah’tan başka büyükler kabul eder ve onlara itaat
    etmeye kalkarsanız, onları ilâh makamına koyarak onların kanunlarını uygulamaya
    çalışır, “Efendim bunlar sanat büyükleri, bunlar ilim büyükleri,
    bunlar hukuk, bunlar siyaset büyüklerimiz, bunlar devlet ve yönetim büyüklerimiz,
    bunlar hikmet, bunlar tevbe, bunlar sığınma ve şefaat büyüklerimiz”
    diyerek Allah dışında kendinize birtakım büyükler bulur da Allah’a
    yapılması gerekenleri onlara yapmaya kalkışırsanız, o zaman Allahu ekber
    dememiş olursunuz. Bilesiniz ki o zaman Allah Azîz ve Hakîmdir, sizden
    intikam almasını, sizi yerin dibine batırmasını da bilir.
    En büyük Allah, tek büyük Allah’tır. Şöyle biraz yükseğe çıkın. Meselâ
    şöyle bir uçağa binip 1000-2000 metre gökyüzüne yükselin, içinde yaşadığınız
    şu şehrin ne kadar küçüldüğünü göreceksiniz. Biraz daha yükselin,
    değil insanların, şehrin bile karınca kadar küçüldüğünü göreceksiniz. Aya
    gidin, yıldızlara gidin, daha ötelere, gidebildiğiniz kadar gidin. Dünyanın
    bir nokta bile kalmadığını hissedeceksiniz.
    • 56 •
    Ahmed Kalkan
    Şimdi böyle minnacık bir dünyanın içinde, minnacık bir şehrin içinde,
    minnacık bir evin içinde kendi yerinizi, kendi varlığınızı bulmaya çalışın.
    Böyle küçüldükçe küçülen bir dünyanın içinde, bir şehrin içinde, minnacık
    bir evin içinde kendinizi bir şey zannedip nasıl kibirlenebiliyor, bazı şeyleri
    gözünde nasıl büyütüyorsun?
    Unutmayın ki daha ötelerin de sahibi, kürsînin de, arşın da sahibidir
    Allah. Ne kadar küçüldük değil mi? Bir noktanın trilyonda biri bile kalmadı
    değil mi dünya? Öyleyse Allah büyük, başka büyük yok! Allah büyük,
    âlemler küçüktür. Allah büyük, dünya küçüktür. Allah büyük, biz küçüğüz.
    Peki biz ne zaman büyürüz? O “Büyük”le diyalog kurunca, O büyüğün büyüklüğü
    ile irtibata geçince, büyükler büyüğüne kulluğa yönelince, büyükler
    büyüğünün desteğini kazanınca, büyükler büyüğünün safında olunca.
    Öyleyse Allah’ı büyükleyelim ve Allah’la beraber olmaya çalışalım.
    Hayatın her alanında Allah’ı söz sahibi kabul ederek Allah’ı büyükleyelim.
    Hayata Allah’ı karıştırmamaya çalışan tüm şeytanları ve şeytan sistemlerini
    reddederek Allah’ı tekbir edelim. Malda ve canda Allah’ı söz sahibi
    kabul ederek, Allah için maldan ve candan geçerek Allah’ı tekbir edelim.
    Hayatımızın tümünü O’nun emrine vererek Allah’ı büyükleyelim. Kazanma,
    harcama, çocuklarımızın eğitimi, hukuk konusunda ve tüm konularda
    yeryüzünde büyüklenen tüm müstekbirleri, tüm sahte tanrıları ve tanrıçaları
    küçülterek Allah’ı büyükleyelim. 103
    Kâinat Ekber Değil!
    Maddî âlemlerin büyüklüğü, manevî büyüklük yanında cılız kalır.
    Buhârî’nin rivâyet ettiği bir hadis-i şerifteki cennet büyüklüğü de şükrümüzü
    daha arttıracak cinstendir: “Cehennemden en son çıkacak ve cennete en
    son girecek olan (günahkâr mü’mine) verilecek ona özel cennetin büyüklüğü,
    dünya büyüklüğünün iki (veya diğer rivâyette, on) misli kadar yer olacaktır.”
    104 Diğer mü’minlere verilecek cennetlerin büyüklüklerini ve tüm cennetin
    (tabii -Allah muhâfaza- cehennemin) büyüklüğünü tahmin etmek, bizim
    sınırlı hayalimiz için kolay olmuyor.
    103 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
    104 Sahih-i Buhari Muhtasarı Tecrid-i Sarih Tercümesi, c. 2, s. 844-846
    • 57 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Büyüklük kavramı, özellikle maddî cisimler için izafîdir / görecelidir.
    Köyünden dışarı hiç çıkmamış bir çobanın büyüklük anlayışı ile, gök cisimlerinin
    ve fezanın büyüklüğünü yaklaşık olarak da olsa rakamlarla söyleyebilecek
    bir bilgin’in değerlendirmesi aynı olmayacaktır. Bir çocuğun
    gözünde babası, dev gibi büyük birisidir. Bir karınca gözünde, bir sinek
    veya böcek çok büyük bir devdir. Bizim anlayışlarımız da buna kıyaslanmalı.
    Kim bilir meleklerin büyüklükleri ne kadardır? Ama şurası unutulmamalı
    ki, çok önem atfettiğimiz arabamız, evimiz, arsamız, fabrikamız... hiç
    de büyük değil; hele ekber hiç mi hiç değildir. Evrenin muhteşem büyüklüğü,
    bizi hayrete düşürebilir, ama bu konuda takılıp kalmak da çok yanlıştır.
    Uzay, kimilerinin zannettiği veya yanlış ifadelendirdiği gibi sonsuz, sınırsız,
    uçsuz-bucaksız değildir. Tüm yaratıklar gibi sınırlıdır, sonludur; bazı
    şeylerden büyük sayılsa bile en büyük değildir.
    Gök cisimlerinin, evrenin büyüklüğü, bize onları yaratanın büyüklüğünü,
    kudretini, ilmini... anlatmalı, yaratıklardan Yaratan’a uruc edip bağlanabilmeyi
    hatırlatmalıdır. “Onlar, ayakta dururken, otururken, yanları üzerine
    yatarken (her vakit) Allah’ı zikredip anarlar; göklerin ve yerin yaratılışı
    hakkında tefekkür ederler, derin derin düşünürler (ve şöyle derler:) ‘Rabbimiz!
    Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi cehennem azabından
    koru.!” 105; “İnsanlardan, hayvanlardan ve davarlardan da yine böyle
    türlü renkte olanlar var. Kulları içinden ancak âlimler, Allah’tan (gereğince)
    korkar. Şüphesiz Allah, daima üstündür, çok bağışlayandır.” 106 İnsan, yaratılandan
    Yaratan’a nüfuz edemeyince, gözlemi tefekküre ulaşamayınca, ilmi
    imanla bütünleşemeyince; ibadet etme ihtiyacını Allah’tan başka hayranlık
    duyduğu varlıklara yöneltip bazı cisim ve canlıları putlaştırma ahmaklığına
    düşmüştür. Bu putlaştırmalar içinde gök ve gök cisimleri büyük yer tutar.
    Allahu Ekber; En Büyüklük İlânı!
    “Kelimelerin en güzeli dört tanedir: ‘Sübhânallah, ve el-hamdü lillâh ve
    lâ ilâhe illâllah ve Allahu ekber” 107 Bu şiarlara, hadisteki sırasıyla; tesbih,
    tahmîd, tehlîl ve tekbir denilir. Tekbir, namaz kılan bir mü’minin günlük
    hayatında en fazla tekrar ettiği “mesânî”dir (şiar/slogan).
    105 3/Âl-i İmran, 191
    106 35/Fâtır, 28
    107 Buhârî, Eymân 19
    • 58 •
    Ahmed Kalkan
    Bütünüyle dinin özü, bu kısa ifâdede toplanmıştır. En fazla tekrar ettirilen
    bu şiar olduğuna göre İslâm’ın dünya görüşü, bu ifâdenin zâviyesinden
    olmalı değil midir?
    Tekbir’in Anlamı: ‘Tekbir’ sözlükte, yüceltmek, büyük tanımak, ululamak
    demektir. “Ve de ki: ‘Hamd (övgü), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan
    ve düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah’a
    aittir.’ Ve O’nu tekbir edebildikçe tekbir et (büyük tanı)” 108
    Allah’ın “ekber” oluşu, “a’lâ” ve “a’zam” oluşunu da içine almaktadır.
    Son ikisi, âdeta ilkinin açıklaması gibidir. İslâm’ın insanlık tarihi boyunca
    söylediği kadîm şiarı, ne kadar özlü, ne kadar mânâlıdır. Kısaca “en büyüklük”
    ilânı olan özlü mesaj iliklerimize kadar işlemeli iken başka gündemler,
    başka mesajlar bizleri oyalayıp duruyor. Bu dinin Şâri’ tarafından tâyin ve
    tesbit edilmiş tekrarlanan âyetler, bizim gündemimizin birinci maddesini
    teşkil etmeli iken, biz bu vurguları görmezlikten gelebiliyoruz.
    K-b-r kökünden büyüklük ifade eden kelimeler geliyor. “Ekber”, en
    büyük olan, “ekâbir” onun çoğulu, “mütekebbir” büyüklenen, “müstekbir”
    kendini büyük gören, büyüklük taslayan, “tekebbür” kibirlenmek, “kebâir”,
    büyük günahlar. Namazlarda söylenen diğer büyüklük ifâde edici tekrarlar
    da bu ifâde ile söylenmiş olmaktadır. Şimdi Kur’an’ın büyüklük ve büyüklenme
    ile ilgili âyetlerine bakalım:
    1- Allah’ın Büyüklüğü: “Muhakkak ki Allah Aliyyu’l Kebîrdir.” 109; “Gayb
    ve şuhûd âlemini bilen Kebîru’l Müteâldir.”110; “Hukm (hüküm), Aliyyu’l Kebîr
    olan Allah’ındır.”111; “Allah, her mütekebbir cebbarın kalbini mühürler.” 112;
    “Rabbini büyükle!” 113; “Rabbinin ismini an.” 114
    2- Şeytanın Büyüklenmesi: “İblis secdeye yanaşmadı, büyüklendi ve kâfir
    oldu.” 115
    108 17/İsrâ, 111
    109 22/Hacc, 62
    110 13/Ra’d, 19
    111 40/Mü’min, 12
    112 40/Mü’min, 15
    113 74/Müddessir, 3
    114 96/Alak, 3
    115 2/Bakara, 34
    • 59 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    3- Yeryüzünde Kâfirlerin Büyüklenmesi: “Âyetlerimizi yalanlayarak
    büyüklük taslayanlar ateşe atılacaklardır.” 116; “Firavun ve melei (ileri gelenleri),
    âyetlerimize karşı büyüklendiler.” 117; “Firavun yeryüzünde büyüklendi ve
    halkını gruplara ayırdı.” 118; “Ben sizin en yüce rabbinizim dedi.” 119
    4- Rasûl’e Karşı Büyüklenme: “Bu Kur’an iki şehirden birindeki bir büyük
    adama indirilmeli değil miydi dediler.” 120; “Kabul ettikleri halde haksızlık
    ve büyüklenmelerinden ötürü inkâr ettiler.” 121; “O’dur ümmî bir rasûlü içlerinden
    gönderen.” 122
    5- İnsanların Birbirine Karşı Büyüklenmesi: “(İblis:) ‘Ben onlardan
    hayırlıyım. Beni ateşten yarattın, onu topraktan’ dedi.” 123
    Tüm hastalıkların kaynağı “büyüklenme”dir. Büyüklenenlerin ilki şeytandır,
    ilk günah, büyüklenme günahıdır. Şeytanın yolundan gidenler de
    onun işini meslek edinerek büyüklenirler. Bu nedenledir ki, her namazda
    Allah’ın “en büyük” olduğunu tekrarlarız. Demek ki gün boyunca büyüklenme
    eğilimleri ve tavırları ile yüz yüzeyiz. Namaz kılan bir müslüman da
    yüzlerce defa Allah’ın en büyüklüğünü ikrar ettiği halde, bu sözleri söylerken
    bel büküp (rükû), yere burnunu sürttüğü (secde) halde, hâlâ büyüklenme
    eğilimleri varsa, ne söylediğini ve ne yaptığını bilmiyor demektir.
    Yeryüzündeki fesâdın kökünde büyüklenme vardır. Fesadı çıkaran
    kâfirlerdir. Müslümanlar arasında anlaşmazlık sebebi de çoğunlukla büyüklenme
    (benlik/egoizm)dir. Tüm istenmeyen durumların kaynağında
    “benlik” vardır. Benlik, büyüklenmeyle oluşur. Kâfir benliğini ortaya kor,
    büyüklenir, küfrüne sebep olur. Müslüman da din kardeşine karşı benlik
    yapar, büyüklenir, ayrılığa neden olur. Her ikisinin kaynağı da büyüklenmedir.
    Mü’min bu hastalıkları “Allahu ekber” kılıcı ile keser atar. En büyüğün
    Allah olduğunu ilân eder. Alnını her gün 80 defa yerlere eğip secde
    ederek bunu gösterir.
    116 4/Nisâ, 5
    117 23/Mü’minûn, 46
    118 28/Kasas, 4
    119 79/Nâziât, 24
    120 43/Zuhruf, 31
    121 27/Neml, 14
    122 62/Cum’a, 2
    123 38/Sâd, 56
    • 60 •
    Ahmed Kalkan
    Bununla şunları ilân etmiş olur: 1- “Ene rabbukümu’l-a’lâ” diyen Firavunlara
    meydan okur. 2- “Sellimû teslîmâ” (tam bir teslimiyetle) rûhuyla
    Allah’a kendini adar. 3- Gününün her ânında “lâ”yı yaşamış, şimdi “illâ”nın
    en yakınına ulaşmıştır. 4- Kibirliliğin göstergesi olan “burnu havada olma”-
    yı, “burnunu yere sürterek” kırmış olur.
    Yahûdiler de Rasûlullah’a karşı büyüklendiler. Aslında rasûl olduğunu
    bildikleri halde “senden de peygamber mi olurmuş?!” diyerek bunu kibirlerine
    yediremediler. Oysa Allah onların “ümmî” diye hor gördükleri insanlar
    içinden bir rasûl göndermişti. O ümmî idi; ancak, ona itaat edilmeliydi.
    Çünkü Allah böyle istemişti. Kalbinde hastalık bulunanlar hemen kendini
    gösteriverdi. Büyüklük hastalıklarını açığa vuruverdiler.
    İmam Gazzâli, kibirliliğin sebepleri olarak kendini beğenme (ucup),
    kin (hıkd), çekememezlik (haset) ve gösterişi (riyâ) sayar. Kibrin sebeplerinin
    ilim, amel, ibâdet, asâlet, güzellik, servet, kuvvet, çevre edinme gibi nedenler
    olduğunu anlatır. Bunlardan kurtulmak ve tedâvi olmak için “Allahu
    Ekber” sözü ne güzel bir ilâç, rukû ve secde ne güzel bir tedâvidir.
    Görüldüğü gibi, her şey Allah’ın “en büyüklüğü” etrafında dönmektedir.
    Bu nedenle İslâmî bir devrimin dünyaya ilân edeceği temel çağrı bu
    büyüklüğün tanınması ve O’na teslim olunmasıdır. 124 Biz müslümanlar, sevindiğimizde,
    üzüldüğümüzde, şaşırdığımızda, şok olduğumuzda, hayran
    olduğumuzda hep tekbir getiririz: Allahu ekber! Çünkü “Allah en büyüktür”
    mânâsına gelen tekbirin işlevi de, anlamı kadar büyüktür. Seviniyorsak
    sevincimizi Allah’ın büyüklüğüne bağlarız. Üzülüyorsak, kendimizi Allah’ın
    en büyük oluşuyla teselli ederiz. O’ndan bağımsız bir saâdet ve felâket
    tasavvur etmediğimiz için safâ halinde de, cefâ halinde de “Allahu ekber”
    deriz. Şaşırdığımızda, Allah’ın en büyük oluşunu hatırlar ve bizi şaşırtan
    şeyin Allah için çok basit, sıradan bir şey olduğunu bir kez daha hatırlarız.
    Şok olduğumuzda, bizi şok eden olayın Allah katında daha büyüklerinin
    olduğunu dile getirmek için tekbir getiririz. Hayran olduğumuzda, hayretimizi
    esere değil; o eserin sahici müessirine, sanata değil; asıl sanatkâra
    yönelttiğimizi tekbirle ifâde ederiz.
    Namaza “Allahu ekber”le başlar ve her rekâtta beş kez bunu tekrarlarız.
    Namaz ki; o, Allah karşısında kulun esas duruşunu temsil eden ibâdetler
    124 İ. Eliaçık, İslâm ve Sosyal Değişim, s. 13-27
    • 61 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    mecmuasıdır. Allah’ın en büyük olduğunu itiraf ederek başlamayan bir
    ibâdet, insanı kula kulluktan nasıl kurtarabilir? “Allahu ekber!” demekle,
    kula ve eşyaya kulluğu reddettiğimizi ifâde etmiş olur ve O’na kulluğumuzu
    secdeyle zirvesine taşırız. İşte tekbirin insanı getirdiği son nokta bir aşk
    hareketi olan secdedir. 125
    Şüphesiz âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) her şeyden yücedir ve büyüktür.
    ‘Kibriyâ’ yani her türlü yücelik ve büyüklük O’nun Rabliğinin gereğidir.
    Mü’minler, iman ederek bu büyüklüğü tasdik ederler. Onlar Allah’ın
    büyüklüğü (kibriyâsı) karşısında istikbar edip büyüklük taslamazlar, kibir
    göstermezler. Mü’minler, Allah Teâlâ’nın kendilerine hidâyet lutfetmesinden
    dolayı Allah’ı ‘tekbir’ ederler, ‘Sen en büyüksün’ derler. Büyüklük (kibriyâ)
    kelimesi neyi ifade ediyorsa, büyüklükten ne kast ediliyorsa hepsinin
    Allah’a ait olduğunu ilân ederler. İşte ‘tekbir’, Allah’ın her şeyden üstün, ulu,
    azamet sahibi ve büyük olduğunu söylemenin adıdır.
    ‘Tekbir’le ifâde edilen Allah’ın en büyük oluşu, sıradan bir cümle değildir.
    Farklı ilâhlara inanan kimseler, tapındıkları tanrıları büyük bilirler.
    Birtakım zorbaların, diktatörlerin, tâğutların önünde secde edenler, ya da
    onlara itaat edenler; onları çok büyük, en büyük tanırlar. Kimileri kendilerine
    hükmeden güç odaklarını, iktidar seçkinlerini, devlet erkini en güçlü
    ve büyük zanneder. Kimileri de süper güç olarak adlandırdıkları A.B.D. gibi
    zâlim ve emperyalist devletleri, her şeyi gören, her şeye gücü yeten kaadir-i
    mutlak kabul eder. Rabbimiz mü’minlere ‘Allahu ekber’i öğreterek, bütün
    bu hatalı “büyük” anlayışından, “büyüklük” ve “büyüklenmek” yanlışlığından
    onları kurtarmıştır. En yüce olan; eşi ve benzeri olmayan, her şeyi yoktan
    var eden, sonsuz güç sahibi, her an diri ve canlı olan, ezelî ve ebedî olan
    Allah’tır.
    ‘Allahu ekber’ bir iman ifadesidir. Bir din seçiminin sözle dile getirilmesi,
    bir kulluk bildirimidir. İman eden insan, bu cümleyi söyleyerek kimi
    büyük tanıdığını, kime ibâdet edeceğini ilân eder. Mekke’de ilk inen bu sûrenin
    âyetlerinde şöyle denildiğini görüyoruz: “Ey bürünüp örtünen; Kalk
    (ve) bundan böyle uyarıp korkut; Rabbini ‘tekbir’ et (yücelt); Elbiseni de temizle…”
    126
    125 D. Ârif Çevikel, Allahu Ekber
    126 74/Müddessir, 1-4
    • 62 •
    Ahmed Kalkan
    İslâm bu ilk mesajla, insanlara kimin ‘büyük’ tanınması gerektiğini haber
    veriyordu. Ya çıkarları olduğu için, ya korktukları, ya da baba mirası
    olduğu için yalancı ilâhları ‘ekber’ tanıyan insanlara bundan daha güzel bir
    mesaj olamazdı. Bu ilân/duyuru karşısında, ‘büyüklüğü’ başka şeye veren
    insanların sarsılmaması mümkün değildi. ‘Allahu ekber’ yüce bir gerçeği
    haykırıyordu ve işitenleri ürpertiyordu.
    Bilindiği gibi, müslümanların şiarı (özel sembolü) sayılan ‘ezan’ın ilk
    sözleri ‘Allahu ekber’dir. Mü’minler, her ezan okuyuşta, bu gerçeği işiten
    kulaklara, hisseden yüreklere, bütün canlılara ve ufka kadar bütün yeryüzüne
    ulaştırırlar, haber verirler. İnsan dışındaki bütün yaratıklar Allah’ın
    büyüklüğünü zaten bilirler, O’na itaat ederler, teslimiyet gösterir ve O’nu
    devamlı tesbih edip zikrederler. Ancak, hevâsını ve başka yalancı güçleri
    tanrı edinen bazı insan taslakları, bu gerçeğe yüreklerini kapatırlar. Okunan
    ezanlar bu kapalı yürekleri ölümsüz gerçeğe açma çağrısıdır, çabasıdır.
    Mü’minler namaza da ‘tekbir’ ile, ‘Allahu ekber’ diyerek başlarlar. Böylece,
    insanın gönlüne girebilecek bütün sevgileri, bütün yücelikleri, bütün
    değerli sanılan şeyleri bir tarafa atar, hepsini elinin tersiyle arkaya fırlatır
    ve öylece, büyük olan, en büyük olan Rabbinin huzuruna kul olmanın bilinciyle
    ve teslimiyetiyle dururlar. ‘Allahu ekber’ sözü, kulun Allah’ı tasdik
    etmesinin, O’na teslim olmasının, O’na karşı kul olduğunun bilincine varmasının
    açıkça gösterilmesidir. Başkalarının inandığı bütün büyüklük (istikbar/
    kibriyâ) anlayışlarının reddedilmesidir.
    Namazın rükünlerinin her birinin arasında da Allahu ekber denilir.
    Böylece bu muazzam gerçek, sık sık vurgulanır. Bu vurgu, mü’min tarafından
    öncelikli olarak kendi nefsine karşı yapılır ki, nefis elindeki imkânlarla
    büyüklük duygusuna kapılmasın. Sonra da başkalarına duyurulur. Bayramlarda
    ve hac zamanı söylenilen ‘teşrik tekbirleri’ de biraz daha uzun
    cümlelerle aynı şeyi ifade etmektedir.
    Allah’ın dışında herhangi bir varlığa ‘en büyük’ diye hitap etmek şüphesiz
    İslâm’ın ölçüleriyle bağdaşmaz. Bu niteleme, ister sevgiden isterse
    korkudan kaynaklansın, farketmez. En büyük olma sıfatı, nitelik, nicelik,
    makam, güç ve kudret kaynağı olarak Allah’a aittir. Mecâzen de olsa bir
    başkasına, ‘falanca kişi veya şey en büyük, başka büyük yok’ demek Islâm
    inancına terstir. Hiç bir makam, hiç bir güç, hiç bir sevgi ve korku Allah’a
    • 63 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ait olanla benzer ölçüde veya yanyana düşünülemez. Bir şeyi Allah gibi görenler,
    bir şeyi Allah’ı sever gibi sevenler, ya da Allah’a ait bir sıfatı yaratılmışlara
    verenler, -iman iddialarına rağmen- şirke düşerler. 127
    Allah’ın en büyük olduğunu kendine ve her şeye ilân eden kimsenin
    gözünde ve kalbinde başka bir büyük olamaz. Bazıları parayı, otomobili,
    kadını, dünyevî makamı/koltuğu, apartmanları, kendini, çocuklarını... büyük
    görür, giderek bunları veya bunlardan birini tutku halinde fanatik şekilde
    sever. Mü’minin gözünde ve gönlünde ise büyütülmeye, büyüklüğünü
    kabul etmeye değer tek varlık vardır; Allah. “İnsanlardan bazısı, Allah’tan
    başkasını Allah’a endâd (eşler ve benzerler) edinir de onları, Allah’ı sever gibi
    severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler (onların Allah’ı sevmesi her
    şeyden, her sevgiden daha fazladır).” 128
    - 4. Âyet -
    وَِثيَاَبكَ فَطَهِّرْ
    temizle فَطَهِّرْ : ve elbiseni : وَِثيَاَبكَ
    “Ve elbiseni temizle.” (4. Âyet)
    Elbiseni, kendini, seni üzerindeki giysiler gibi yakından sarmış olan cemaat
    ve topluluğu maddî mânevî her türlü pislikten temizle. Irzını koru.
    Kalbini ve çevreni şirk ve isyandan iman ve itaat ile arındır. Namaz gibi
    ibadetlere en temiz elbiselerle devam et. Kılık kıyafetine dikkat et. Çünkü
    mü’min temizdir, paktır. Pis şey taşımak ona yakışmaz. Ayrıca, Allah’a karşı
    saygı göstermekten de geri durma.
    Dikkat edersek, “Alâk, Kalem, Müzzemmil ve Müddessir” sureleri
    ile
    bizler dâvetçi ve tebliğci olarak yetiştiriliyoruz. Kim tarafından? Rabbimiz,
    yani bütün âlemleri olduğu gibi biz insanları da terbiye edip yetiştiren, eğiten
    Allah (c.c.) tarafından yetiştiriliyoruz.
    127 Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 693-694
    128 2/Bakara, 165
    • 64 •
    Ahmed Kalkan
    Rabbimiz, Efendimizin şahsında bizlere de “elbiseni
    temiz tut” diyor.
    Yani tebliğci; iç dünyasını şirkten, küfürden, inkârdan temizleyecektir.
    Dış
    dünyasını da pisliklerden yani görünen pisliklerden temizleyecektir.
    Çünkü
    içimiz gibi dışımızın da, görüntümüzün de temiz olması önemlidir, insanlar
    dış görüntüye de dikkat ederler.
    Bu âyet hakkında âlimlerin görüşleri:
    1) Abdullah b. Abbas, İkrime, Katâde, Dahhâk ve İbrahim en-Nehâî’ye
    göre elbiselerini, günah işleme ve ihanette bulunma manevi kirlerinden temizle,
    demektir. Katâde diyor ki: Araplar ahdi bozan adama “elbisesi kirli”,
    verdiği sözü yerine getirene ise “elbisesi temiz” derler.
    2) Abdullah b. Abbas’a göre güzel ameller işle, davranışlarını düzelt, demektir.
    3) Muhammed b. Sirin ve İbn Zeyd’e göre ise elbiselerini su ile yıka ve
    onları necasetten arındır, demektir.
    Taberî bu son görüşün tercihe şayan olduğunu söylemiş, ancak mânevî
    kirlerden arın, şeklindeki görüşün, selefin çoğunluğunun görüşü olduğunu
    bildirmiştir.129
    İbn Zeyd diyor ki: “Müşrikler temizlenmezlerdi. Onun için Yüce Allah,
    Rasûlüne temizlenmesini ve elbisesini temizlemesini emretti.”130
    İbn Abbas diyor ki: “Yüce Allah, elbiseyi kalpten kinaye olarak zikretti.
    Yani “kalbini günah ve isyanlardan temizle” buyurdu. İbn Abbas, Gıylan’ın
    şu sözünü şahit getirdi: “Allah’a hamdolsun, ben hiç günahkâr elbisesi giymedim.
    Hainliğe de bürünmem.”131
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Araplar, herhangi bir kimsenin
    ayıplardan ve kötü sıfatlardan temiz olduğunu anlatmak istediklerinde “Filanın
    elbisesi temizdir.” derler. Bir kimse kötü ahlâk taşıyorsa ona da “Filanın
    elbisesi pistir.” derler.”132
    129 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Yayınları: 8/475-476.
    130 Muhtasar-ı İbn Kesir, 3/568; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
    131 Taberi, Tefsir: 29/91; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
    132 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
    • 65 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Fahreddin Râzi şöyle der: “Bu kinayenin güzel oluşunun sebebi şudur:
    Elbise insandan ayrılmayan bir şey gibidir. Dolayısıyla, Araplar elbiseyi,
    insandan kinaye yaptılar ve: Şeref elbisesinin; iffet de eteğinin içindedir.”
    dediler.”133
    Kurtubî de şunları söyler: Yüce Allah’ın: “Elbiseni temizle!” buyruğu ile
    ilgili sekiz türlü açıklama yapılmıştır.
    1- Elbiseden maksat, ameldir.
    2- Kalptir,
    3- Nefistir,
    4- Cisim (beden)dir,
    5- Aile halkıdır,
    6- İnsanlardır,
    7- Dindir,
    8- İnsanın üzerine giydiği elbiselerdir.134
    Mevdûdi diyor ki: “Bunlar çok kapsamlı kelimelerdir ve anlamları çok
    geniştir.
    Birinci anlamı şudur: “Elbiselerini pislikten temiz tut.” Çünkü beden ve
    elbisenin temizliği ile ruhun temizliği birbirlerinin gerekleridir. Temiz bir
    ruh, pis bir beden ve pis bir elbise içerisinde kalamaz. Allah Rasûlü insanoğluna,
    beden ve giysi temizliği talimlerini tafsilatlı olarak vermiştir. Öyle
    ki değil sadece o zamanki cahiliyye Arapları, bugünkü en uygar toplumlar
    bile bu seviyede sayılamaz. Hatta dünyadaki bazı dillerde taharet kelimesi
    bile bulunmamaktadır. Hâlbuki İslâm’da hadis ve fıkıh kitapları “Tahâret
    Bahsi” ile başlarlar. Bu kitaplarda temizlik ve necislik arasındaki farklar anlatılır
    ve nasıl temiz olunur, nasıl taharet alınır, detaylarıyla izah edilir.
    133 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/192; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat,
    7/120.
    134 Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yay., c. 18, s. 163-164
    • 66 •
    Ahmed Kalkan
    Bu ifadenin ikinci anlamı da şöyledir: “Kendi giysilerinizi temiz tutun.”
    Ruhbâniyette dinî kutsallığın ölçütü bir kimsenin temizlenmeden kirli olarak
    kalmasıdır. Eğer birisi temiz ve düzgün giyinirse onu dünyaperest olarak
    nitelerler. Oysaki insan fıtratı pislikten nefret eder. Az buçuk bir duygu
    sahibi insan temiz ve intizamlı insanları sever. Aynı şekilde Allah yolunda
    davet eyleminde bulunan bir kimse görünüşte de nazif ve pâk olmalıdır ki
    insanlar ondan iğrenmesin. Böyle insanlarda hiç bir kirlilik olmamalıdır ki
    diğer insanlara ağır gelmesin, onları nefret ettirmesin.
    Üçüncü anlam da şudur: Yani, “Giysilerinizi ahlâkî ayıplardan da temiz
    tutunuz.” Bu demektir ki giysileriniz temiz ve düzgün olmalıdır, ama
    bir kibirlenme, bir gösteriş ve bir şan-şöhret vesilesi olmamalıdır. Elbise;
    bir insana diğer bir insanı tanıtan ilk şeydir. Karşıdaki insan bir kimsenin
    elbisesini görerek bu kişinin nasıl birisi olduğunu tahmin edebilir. Reislerin
    elbiseleri, ağaların elbiseleri, dinî liderlerin elbiseleri, kibirli insanların
    elbiseleri, berduşların ve hafif meşreplilerin elbiseleri vs. bütün bu elbiseler
    sahiplerinin mizaçlarını ortaya koyar. Allah’a davet eden kimseler bu yukarıda
    saydıklarımız gibilerinden fıtraten farklıdırlar. Bu yüzden de giysileri
    de farklı olmalıdır. Bu kişiler öyle bir giysiye bürünmelidir ki onu gören
    herkes bu kişinin şerefli bir insan olduğunu ve bu kişinin kalbinde hiç bir
    kötülük bulunmadığını fark etsin.
    Dördüncü anlam da şöyledir: Yani “uçkurunu temiz tut, ona sahip ol.”
    Bu deyim, Urduca da aynen Arapça’da olduğu gibi kendini ahlâki kötülüklerden
    uzak tutmak ve en güzel ahlâkla donatmak için kullanılır. İbn
    Abbas, İbrahim Nehâî, Şa’bi, Atâ, Mücahid, Katâde, Said bin Cübeyr, Hasanü’l-
    Basri ve diğer büyük müfessirler bu âyetin anlamında aynı yorumu
    yapmışlar yani “Ahlâkınızı temiz tutun ve her türlü kötülükten ve çirkin
    işlerden kendinizi arındırın” manasını vermişlerdir. Arapça deyimlerde, bir
    kişi diğer birisi için “elbisesi temizdir” ve “görünüşü temizdir” dediğinde
    bundan güzel ahlâk sahibi bir insan kastedilir. Bunun tersine “elbisesi kirlidir”
    denildiğinde de o kimsenin ilişkilerde iyi bir insan olmadığı ve sözüne
    itibar edilmeyen biri olduğu kastedilir.”135
    “Elbiselerini temizle.” “Elbise temizliği” Arap dilinde dolaylı olarak kalp,
    ahlâk ve davranış temizliği anlamını taşır. Amaç elbiselerin örtülüğü öz
    135 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/469.
    • 67 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    kişiliğin, bu kişiliği oluşturan tüm özelliklerin ve niteliklerin temizliğidir.
    Temizlik, peygamberliğin doğasının en ayrılmaz sıfatı olduğu gibi yüceler
    âlemi ile ilişki kurabilmenin de vazgeçilmez şartıdır. Bunların yanı sıra
    uyarmanın ve duyurmanın şartları ile baş edebilmek için, çeşitli akımlar,
    çeşitli arzular, çeşitli kanallar ve dehlizler arasında çağrı görevini yürütebilmek
    için de temizlik gereklidir. Dava adamı görevini yaparken kendisini
    çeşitli kirlerle, pisliklerle, tortularla ve lekelerle sarılmış, kuşatılmış bulacaktır.
    Bu olumsuz şartlar ortasında kirlenmeden kirlileri kurtarabilmek
    için, lekeliler ile ilişki kurarken lekelenmemek, üzerine çamur sıçratmamak
    için her bakımdan tam anlamda temiz olmaya ihtiyacı vardır. Bu direktif
    peygamberliğin, çağrı işlevinin, çeşitli ortamlarda, çeşitli toplumlarda, çeşitli
    şartlarda ve kalplerde bu görevi yürütmenin şartlarına yönelik ince ve
    derin anlamlı bir vurgulamadır.136
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ve giysilerini, elbiseni artık
    temizle. Giysi ve elbise, bazen bunları giyen kişinin kendisinden, bunların
    temizliği de giyenin temizliğinden kinaye olur. Nitekim, “Filân kişinin
    eteği temizdir.” denildiği zaman onun iffetli ve ahlâkının temiz olduğu anlatılmak
    istenir.
    Bu âyetteki “siyab” (giysi) kelimesi nefisten veya kalpten kinaye olmak
    üzere birçok tefsirci “Elbiseni temizle” âyetini “kendini veya kalbini günahtan,
    haksızlıktan temiz tut, yaptığın uyarıları kabule engel olacak kirli huylardan
    sakın, öğütlerinin kabul edilmesini sağlayacak olan güzel ahlâk ile
    ahlâklan” diye manevî ve ahlâkî temizlik ile tefsir etmişlerdir. Fakat kinaye,
    hakikî mânânın da kastedilmesine engel olmadığı için, bu şekilde bir tefsir
    aynı zamanda gerek bedenin gerek elbisenin maddi temizliğinin emredilmiş
    olmasına aykırı olmaz. Çünkü “tahâret” ve “nezâfet” kelimeleri dilimizde
    temizlik mânâsına gelmekle birlikte taharet, nezafetten daha genel
    olarak maddî ve manevî temizliği kapsar. Bununla beraber burada bundan
    başka bir mânâ daha vardır ki o da “siyâb” kelimesinin bir şeyi yakından
    bürüyen, kuşatan şeyden ve zarftan kinaye ve mecaz olmasıdır. Yani “seni
    üzerindeki giysiler gibi yakından sarmış olan cemaat ve topluluğunu, ilk
    önce etrafındaki kimseleri temizle” demek olur ki bu mânâ “Önce en yakın
    akrabalarını uyar.”137 âyetinin mânâsına da uygun düşer.
    136 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    137 26/Şuarâ, 214
    • 68 •
    Ahmed Kalkan
    Hem bunda Hz. Peygamber (s.a.s.)’in maddî ve manevî nefis temizliği
    öncelikle anlatılmış olacağından onun nefsindeki temizliğini hatırlatmaya
    gerek kalmaz.”138
    “Siyab” lafzan “elbise”, mecâzen elbisenin örttüğü “beden”dir. Bu âyet,
    maddî temizliği, bir sonraki âyet de mânevî temizliği emreder. Namaz abdesti,
    bu emrin neticesi olsa gerektir. Bu âyetler hem misyon hem vizyon
    inşâ etmektedir.139
    Vücudumuzu dış âlemden koruyan, saklayan giysidir. Elbise, kişinin
    vücut hatlarını örtecek, kişiyi örtücü olan şeydir. Allah diyor ki, “Elbiseni
    de temizle.”
    İşte bu âyetten dolayı diyorlar ki, İslâm öncesi ne müşriklerde, ne ehl-i
    kitap arasında elbise temizliği diye bir şey söz konusu değildi. İlk defa elbise
    temizliğini gündeme getiren İslâm’dır.
    Elbise, iffet ve namus mânâsına da gelir. Meselâ Türkçe’de kullanılan,
    “Eteği kirli”, “Eteği temiz” veya “Uçkuruna düşkün” gibi sözler, elbiseyle
    ilişkin ama namus ve iffeti çağrıştıran ifadelerdir. “Öyleyse ey peygamberim
    ve ey peygamber yolunun yolcusu Müslümanlar! Elbiselerinizi temizleyin!
    Yani eteklerinizi temiz tutun! Uçkurlarınıza sahip çıkın! Namuslarınıza,
    iffetlerinize sahip olun! Namussuz ve iffetsizler olmayın!” anlamına
    gelecektir bu emir.
    Elbise, kişinin ahlâk ve faziletini anlatır. Elbiseyle ahlâk ve fazilet kastedilir.
    Hani “Üzerime bu güne kadar fısk ve fücur elbisesi giymedim!” veya
    “Dalkavukluk, dangalaklık, kisvesine bürünme!” diye bir laf kullanılır. İşte
    bu da elbise mânâsına gelmektedir ve bu konuda da Rabbimiz bizden temizlik
    istemektedir. Ahlâk temizliği ve fazilet örnekliliğinize dikkat edin
    denilmektedir.
    Elbiseni helâl olan bir kazançtan yapmaya çalış. Helâl ve temiz olmayan
    bir kazançtan olmasın elbisen. Çünkü sen o elbisenin içinde Rabbine
    kulluk yapacaksın. Haramdan kazanılmış bir elbiseyle yapılan ibâdeti Allah
    138 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/416-417.
    139 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
    • 69 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    kabul etmez. Anlıyoruz ki elbisenin temiz olması demek, paranın, kazancın
    temiz olması demektir.
    Elbise, siyab, bizzat kişinin kendisi anlamına gelir. Yani kişinin dışı
    söylenir de, içi kast edilir. Elbiseni temizle emri, kendini temizle anlamına
    gelir. Her türlü maddî ve manevî, görünür ve görünmez pisliklerden kendimizi
    temizlememiz, arındırmamız isteniyor bizlerden.
    Kişinin karısı, kızı için de elbise, libas sözü kullanılır. Öyleyse elbiseni
    temizle, elbiseni temiz tut demek, karının, kızının namusunu, iffetini koru,
    onları namuslu, iffetli hale getir anlamına gelecektir. Çünkü bakıyoruz Bakara
    sûresinde kadınlarımız için Rabbimiz “libas” kelimesini kullanıyor:
    “Hanımlarınız sizin için örtüdür, siz de onlar için elbisesiniz.”140
    a. Elbise kişiyi örter ve onu dış etkenlerden korur. Kadınlarınız da sizi
    örtüp haramdan korumaktadırlar. Sizler de kadınlarınızı örtüp onları haramlara
    düşmekten korursunuz.
    b. Kadınların kocaları, kocaların da kadınları için elbise olmaları, temiz
    olmaları ve sahibine has olmaları anlamını da ihtiva etmektedir. Elbise,
    temiz olmalıdır. Kadın temiz olmalıdır, kadın afife, erkek de iffet sahibi
    olmalıdır. Kadın sadece kocasına, kocası da sadece karısına ait olmalıdır.
    Kadının başkalarına gitmesi de, erkeğin başkalarına uzanması da mümkün
    değildir.
    c. Elbisenin insan vücuduna yakınlığı neyse, karı-kocanın da birbirlerine
    yakınlığı da odur. Kadın kocasına, koca da karısına tıpkı elbisenin
    vücuda yakınlığı gibidir. Libas, esasen onların bizi haramdan korumaları,
    bizim de onları haramdan korumamız demektir. Onların bizi Allah’a kulluğa
    yönlendirmeleri, bizim de onları kulluğa yönlendirmemiz demektir.
    Müslümanlar dinlerini hanımlarıyla tamamlarlar. Hanımlar da kocalarıyla
    tamamlarlar. Onlar onlara örtü, onlar da onlara örtüdür. Hayatı birlikte yaşarlar
    ve birlikte Allah’a kulluğa harcarlar.
    Eğer kadınlarımız bizim için örtü olacaklarsa o zaman onları çok iyi
    eğitmek zorundayız. Bizi örtecek, bizi koruyacak biçimde onları eğitmek
    zorundayız. Hem kendimizi eğitmeli, hem de kadınlarımızı eğitmeliyiz.
    140 2/Bakara, 187
    • 70 •
    Ahmed Kalkan
    Yani verdiğimiz kararlarda, uygulamalarımızda, cennet yolunda ne onlar
    bize ayak bağı olmalılar, ne de biz onlara ayak bağı olmalıyız. Demek ki
    kadınlarımızı, kızlarımızı da temizlemek zorundayız. Bu Müslüman olarak
    bizim yapmamız gereken en temel görevlerimizden biridir. Bir hadisin
    beyanına göre yarın cennetin kapısında şöyle bir yazı yazılacak: “Buradan
    deyyûslar giremez!” “Deyyusa Allah kıyâmet günü nazar etmez141; deyyus
    cennete girmez.142 Ne demektir deyyûs? Namusunu kıskanmayanların,
    karısına, kızına birinin yan gözle bakmasına göz yumanların, karısına birisinin
    farklı bakmasına tahammül edenlerin, Cennete giremeyeceklerini
    anlıyoruz. Öyleyse Allah için evlenmek üzere kızlarımızı verdiklerimize,
    eğitmek üzere onları kendilerine teslim ettiklerimize biraz dikkat etmeliyiz.
    Aslında kendimiz eğitmemiz gerekirken mademki bunu yapmıyor, götürüp
    birilerine teslim ediyoruz, bu teslim ettiklerimizin dinine, imanına, namusuna
    iffetine dikkat etmek zorundayız.
    İslâm’ın elbiseye de karıştığını anlıyoruz buradan. Zaten İslâm’ın karışmadığı
    bir konu yoktur. Bizimle ilgili her konuya karışır İslâm.
    Elbise bir de kişinin onunla büründüğü çevresi demektir. “Öyleyse ey
    peygamberim ve ey peygamber yolunun yolcuları, çevrenizi temizleyin,
    etrafınızı temiz tutun,” diyor Rabbimiz. “Ortamı temiz tutun, çevrenizde
    pisler, pislikler varsa, ahlâksızlar, hayâsızlar varsa, hıyânet ve cinâyet şebekeleri,
    cehalet içinde olanlar varsa, işte onlardan da kendinizi çekip çevirin
    şöyle, bulaşmayın onlara,” diyor Rabbimiz.
    “Elbiseni temiz tut.” Yani, amelini ıslah et! Ahlâkını güzelleştir. Veya bir
    başka mânâsıyla, o ortamı düşünürsek elbiseni kısalt, elbiseni sığa ve topla,
    mânâsınadır. Yani, “kolları sıvayıp etekleri toplayarak işe giriş! İşe başla!”
    anlamına gelecektir. “Peygamberim! Eteklerin sağa-sola dolaşıp durmasın.
    Çamur mu karacaksın? Defter mi düreceksin? Para mı kazanacaksın? Din
    mi duyuracaksın? Tebliğ mi yapacaksın? Cihada mı gideceksin? Hadi durma
    ne yapacaksan eteklerini topla! Kolları sıva ve işe başla! İşe koyul” diyor
    Rabbimiz.143
    141 Nesâî, Zekât 69, h. no: 5, 80
    142 Taberânî
    143 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an
    • 71 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 5. Âyet -
    وَالرُّجْزَ فَا جْ هُرْ
    uzak dur فَا جْ هُرْ : pislikten : وَالرُّجْزَ
    “Pislikten uzak dur.” (5. Âyet)
    Yani, mânevî tüm pisliklerden uzak dur. Ricz “azap ve necâset”, rucz
    “put ve şirk” mânasına gelir. “Fehcur” hecera’nın emridir. Hecera’nın emri
    ile hâcera’nın emri arasındaki fark şudur: Birincisinin amacı bir şeyden tamamen
    alâkayı kesip uzaklaşmak için yola çıkmak, ikincisinin amacı bir
    şeye kavuşmak için yola çıkmaktır.144
    Putlara ibadetten, kabalıktan, her türlü ahlâksızlıktan, azaba, maddî
    ve mânevî hastalıklara, musibetlere sebep olacak günahtan, temiz olmayan
    hallerden uzak durmaya devam et, müşriklerin ahlâkından uzak dur,
    temizlikten, taharetten, ibadet ve itaatten ayrılma. Sakın bu pis şeylere yaklaşma.
    O müşriklerin ahlâkı ile ahlâklanma. Aksi takdirde harama, şirke ve
    küfre girersin. Yaşantınla İslâm’a örnek ol. İnsanlar senin şahsında İslâm
    ahlâkını görsünler.
    Rucz’un anlamları hakkında Fahreddin Râzi şöyle der: Âlimler, “rucz”
    kelimesi hakkında şu izahları yapmışlardır:
    1) El-Utbî şöyle der: “er-ruczu” azab anlamına gelir. Nitekim Cenâb-ı
    Hak, “Eğer bizden o azabı (ricz’i) kaldırırsan...”145 âyetinde ricz kelimesini
    azab anlamında kullanmıştır. Cenâb-ı Hak, şeytanın hile ve tuzaklarını,
    İlâhî azaba sebep olduğu için “er-ruczu, er-riczu” diye adlandırmıştır,
    yine aynı mânâdan dolayı, putlarda “er-riczu, er-ruczu” adını almışlardır.
    Binâenaleyh, bu görüşe göre bu âyet, her türlü masiyyetten sakınmanın farz
    olduğuna delâlet etmiş olur. Bu görüşe göre burada şu iki ihtimali mânâ
    verilebilir:
    144 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
    145 7/A’râf, 134
    • 72 •
    Ahmed Kalkan
    a) Cenâb-ı Hakk’ın, “Ve’r-rucze fehcur” cümlesinin anlamı, “Seni, azaba
    ve isyana götürecek olan her şeyi terk et” şeklinde olur ki, kelâmın takdiri,
    yani, “neticesi azab olan şeyleri terk et.” şeklindedir.
    b) “Bir şeyi, yakınındaki ve kendisine bitişik olan şeyin adıyla adlandırmak”
    üzere, azaba götüren şeye, “rucz”, yani “azab” adı verilmiştir.
    2) Rucz, çirkin ve kazurat olan şeyleri ifade eden bir kelime olup, bu
    kelime, buna göre rics (pislik, murdar) anlamını taşımış olur. O halde, ifâdesi,
    “Mekârim-i ahlâk, iyi huylar” hususunda efrâdını câmi, küllî, genel
    bir ifade olmuş olur. Buna göre, Hz. Peygamber (şahsında bütün mü’minler)
    e sanki, “kabalığı, sefihliği ve bütün çirkin şeyleri bırak, bu tür şeylere
    başvuran o müşriklerin huylarıyla huylanma...” denilmek istenmiştir ki, bu
    mânâ, Cenâb-ı Hakk’ın, Mûddesir, 4. âyetini, “Elbiseni temiz tut” ifâdesini
    “huyunu güzelleştir, nefsini günah ve çirkin şeylerden arındır” şeklinde tefsir
    edenlerin yorumuna uygun düşer.146
    Bu âyet hakkında âlimlerin görüşleri:
    1) Abdullah b. Abbas, Mücahid, İkrime, Katade ve İbn Zeyd bu âyetin
    ilk kelimesindeki ra harfini ötreli olarak yani “Rucz” şeklinde okumuşlar
    ve bundan kastın putlar olduğunu söyleyerek âyeti şöyle izah etmişlerdir:
    “Sen, putlara ibadet etmekten ve onlara hizmette bulunmaktan kaçın.”
    2) İbrahim en-Nehâî ve Dahhâk bu âyetin ilk kelimesindeki ra harfini
    esreli olarak yani “Ricz” şeklinde okumuşlar ve bundan kastın çok günah
    işleme olduğunu söyleyerek âyeti şöyle izah etmişlerdir: “Sen, seni azaba
    götürecek günahları işlemekten kaçın.”147
    İbn Zeyd şöyle der: “Rücz, putperestlerin tapmış oldukları sahte ilâhlardır.
    Yüce Allah Rasûlullah’a, onlardan uzak durmasını, onlara gelmemesini
    ve yaklaşmamasını emretti.”148
    Fahreddin Râzi de şöyle der: “Rücz, recs gibi kötü pisliğin adıdır. Nitekim
    Yüce Allah mealen: “Pislikten, putlardan sakın.”149 buyurmuştur. Yüce
    146 Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 22/244.
    147 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/476.
    148 Taberi, Tefsir: 29/93; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
    149 22/Hacc, 30
    • 73 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Allah’ın “Ve’r-rucze fehcur.” Âyeti, bütün güzel ahlâkı kapsayan bir sözdür.
    Sanki Rasûlullah’a (s.a.s.) şöyle denilmiştir: Kabalıktan, beyinsizlikten ve
    çirkin olan her şeyden uzak dur. O müşriklerin ahlâkı ile ahlâklanma. Burada
    “uzak dur” emrinden maksat, “uzak durmaya devam et” demektir.
    Nitekim müslüman “Bizi doğru yola ilet.”150 der. Bu, müslümanın, doğru
    yolda olmadığı manasına gelmez. Aksine bu, “Bizi doğru yolda sabit kıl.”
    demektir.”151
    Mevdudi diyor ki: “Pislikten kasıt, her türlü pisliktir. Akidedeki pislik,
    düşüncedeki pislik, ahlâkî pislik, ameldeki pislik, beden ve elbisedeki pislik
    ve yaşantıdaki pislik vs. Yani çevrende, toplumda her türlü pislik yaygın
    haldedir, işte bundan kendini temiz tut. Kimse; “Bu, başkalarına bir şeyler
    anlatıyor ama kendisi bile yaşantısında bu pisliklerden arınmış değil”
    dememelidir. Bu yüzden senin yaşantında bütün bunlardan hiç bir iz bile
    olmamalıdır.”152
    Seyyid Kutub da şöyle diyor: “Çirkin davranışlardan uzak dur.” Peygamberimiz,
    peygamber olmadan önce bile müşriklikten ve azaba çarpılmayı
    gerektirecek iğrençliklerden uzak durmuştu. Sağlıklı fıtratı bu tür bir sapıklığı,
    böylesine lekeli bir inanca kapılmayı, bu çeşit ahlâk bozukluklarını ve
    kirli gelenekleri reddetmişti. Onun hiçbir cahiliye uygulamasına katıldığı
    görülmemiştir. Buna rağmen kendisine niçin bu direktif veriliyor? Amaç
    barış ve uzlaşma kabul etmez bir farklılığı, bir saf ayrımını açık açık duyurmaktır.
    Çünkü İslâm yolu ile müşriklik akımı, hiçbir noktada buluşmayan
    iki ayrı yoldur. Bunun yanı sıra bu direktifle söz konusu iğrençliğin kirinden
    uzak durma yönünde duyarlı bir bilinç oluşturma amacı da güdülmüştür.
    Ayetin orjinalinde geçen “rics” sözcüğü aslında “azab” anlamındayken
    zamanla azaba uğramayı gerektiren davranışlar anlamını kazanmıştır.153
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ve o pislikleri artık savıp
    uzaklaştır. “Rücz” ve “ricz” kelimeleri pislik ve azap mânâsına geldiği gibi
    burada put ve heykel demek olduğunu da açıklamışlardır.”154
    150 1/Fâtiha, 6
    151 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/193; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:
    7/120-121.
    152 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/470.
    153 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    154 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/417.
    • 74 •
    Ahmed Kalkan
    “Kötülüklerden de uzak dur.” Yani kötülük yapma, kötülük yapanlarla
    beraber olma, kötülük çarşılarında gezme, kötü arkadaşlarla birlikte
    olma.
    Peygamber efendimizin bir hadisi atasözü haline gelmiştir. “İslinin yanında
    oturanda is, misklinin yanında oturanda misk kokar.”155 Kötülerin yanına
    ancak, onları kurtarmak için gidilecektir.156
    - 6. Âyet -
    ‚ تسْتَكْثِ ُ §نُ نْ ¨ وَلاَ تَ ْ
    §ن نُْ ¨ وَلا ت َْ : başa kakma ‚ تسْتَكْثِ ُ : görerek çok
    “Çok görerek başa kakma (Allah için yaptığın iyiliği çok görme. İyilik
    yapmayı kazanç kapısı haline getirme).” (6. Âyet)
    Allah için yaptığın iyiliği çok görme. “el-memnun”, yardım edenin yardım
    alana iyiliğini hatırlatması, bir tür baş kakıncı yapması. Zemahşeri’ye
    göre; “çok görerek verme, verdiğini çok sanarak verme” veya “daha çoğunu
    umarak vermemezlik etme” anlamına gelir. Bu âyet istiksârı yasaklar. İstiksâr:
    Bir kimsenin daha fazlasını alma beklentisiyle vermesidir. Bu mantığı
    “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” sözü iyi özetler.157
    Ey Muhammed! İnsanlara yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Bir
    iyilik yaptığın, bir lütuf ve ihsanda bulunduğun zaman, verdiğin kimseden
    karşılığında daha çoğunu almak maksadıyla yapma. Dünya ticareti ve maksadını
    gözeterek veya gösteriş ve iki yüzlülük yaparak iyilik etme; sırf Allah
    için iyilik et, başkasından bir karşılık bekleme. Çünkü cömert kişi, verdiği
    çok da olsa onu az görür. Fakir olmaktan korkmayan kimse nasıl verirse,
    sen de öyle ver. Yapmış olduğun amelinden dolayı Rabbine karşı sitemde
    bulunma ve amelini gözünde büyütme. Zira, amelin, Rabbinin sana verdiği
    nimetler karşısında çok büyük bir şeydir. Ey Muhammed, sen nübüvvetini
    insanların başına kakarak ondan dolayı insanlardan ücret alıp malını ço-
    155 Buhâri, Büyû’ 38; Müslim Hicr 146; Ebû Dâvud, Edeb 16
    156 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yay., 8/101
    157 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
    • 75 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ğaltmaya kakma, çokça hayır işlemekten gevşeme, sıkı dur. Allah rızası için
    Allah’ın istediği şekilde karşılık beklemeden iyilik et. İnsanların kabalıklarına,
    nankörlüklerine, kalleşliklerine sabret. Mükâfatı yalnızca Allah’tan
    bekle. Şüphesiz Allah senin ecrini eksiltmeyecek, bilakis artıracaktır.
    Bu âyet hakkında âimlerin görüşleri:
    1) Abdullah b. Abbas, Damre b. Habib, Ebu el-Ahves, İkrime, İbrahim
    en-Nehâî, Dahhâk, Katâde, Tâvus ve Mücahid âyeti şu şekilde izah etmiştir:
    “Ey Muhammed, sen daha fazlasını sana versinler diye hediye verme.”
    Yani, verdiğin şeyden daha büyük bir karşılık bekleme. Dahhâk diyor ki:
    “Verdiğin hediye karşılığında daha fazla bir şey almak faiz gibi gözükse de
    helaldir. Ancak bu, özellikle Rasûlullah’a yasaklanmıştır.”
    2) Hasan-ı Basri ve Rebi’ b. Enes âyeti şu şekilde izah etmiştir: “Yapmış
    olduğun amelinden dolayı Rabbine karşı sitemde bulunma ve amelini gözünde
    büyütme. Zira, amelin, Rabbinin sana verdiği nimetler karşısında
    çok büyük bir şeydir.”
    Taberi bu görüşü tercih etmiş ve bundan önceki âyetlerin, Rasûlullah’a,
    Allah’a ciddi bir şekilde yalvarmasını ve gördüğü eziyetlere karşı sabretmesini
    emrettiklerini, bu âyetin de o âyetlerle uyumlu bir şekilde yorumlanmasının
    doğru olacağını söylemiştir.
    3) Mücahid âyeti şu şekilde izah etmiştir: “Ey Muhammed, sen çokça
    hayır işlemekten gevşeme, sıkı dur.”
    4) İbn Zeyd âyeti şu şekilde izah etmiştir: “Ey Muhammed, sen nübüvvetini
    insanların başına kakarak ondan dolayı insanlardan ücret alıp malını
    çoğaltmaya kakma.”158
    Kurtubî diyor ki: “Çok görerek minnet etme” buyruğunun anlamı ile ilgili
    on bir açıklama vardır:
    1- Başkasından ötürü taşıdığı yükümlülükleri çok gören kimse gibi sen
    de yüklenmiş olduğun peygamberliğin ağırlıkları dolayısıyla Rabbine karşı
    minnet
    etme!
    158 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/477.
    • 76 •
    Ahmed Kalkan
    2- Daha iyisini elde etmek ümidiyle sakın herhangi bjr bağışta bulunma!
    Bu açıklamayı İbn Abbas, İkrime ve Katâde yapmıştır. ed-Dahhâk dedi
    ki: Allah
    bunu Rasûlüne haram kıldı. Çünkü o edeplerin en değerlisi, ahlâkın
    en üstünü ile emr olunmuştu. Ancak bunu ümmetine mubah kılmıştır.
    Mücahid de böyle demiştir.
    3- Yine Mücahid’den şöyle dediği nakledilmiştir: Sakın hayırdan daha
    çok şeyler istemek noktasında zaafa düşme! Bu anlamın delili de İbn
    Mes’ud’un: Hayırdan daha fazlasını istemek hususunda zaafa
    düşme!” şeklindeki
    kıraatidir.
    4- Yine Mücahid ve er-Rabî’den şöyle dedikleri nakledilmiştir: Daha çok
    hayır işlemek hususunda zaafa düşecek şekilde yaptığın iş gözünde büyümesin.
    Çünkü esasen bu da Allah’ın sana ihsan etmiş olduğu nimetlerdendir.
    İbn Keysân dedi ki: Sen amelini çok görerek, onu kendinden görecek
    hale
    gelme! Çünkü senin amelin Allah’ın sana bir minneti (lütfu)dur. Çünkü
    kendisine
    ibadet edesin diye bunu senin önünde yol olarak açan O’dur.
    5- el-Hasenu’l-Basrî dedi ki: Sen amelinle Allah’a karşı minnet ederek
    onu çok görme!
    6- Peygamberliğinle ve Kur’an ile insanlara minnet ederek, onlardan bir
    ecir alıp böylelikle çok mal sahibi olma yoluna gitmeye kalkışma!
    7- el-Kurazî dedi ki: Sen başkasına şirin gözükmek maksadıyla malını
    verme!
    8- Zeyd b. Eşlem dedi ki: Bir kimseye bir bağışta bulunacak olursan,
    Rabbin için onu ver.
    9- Dua ettim de duam kabul olmadı, deme!
    10- Bir itaatte bulunarak, onun sevabını isteme! Bunun yerine bunun
    mükâfatını
    bizzat Allah verinceye kadar sabret.
    11- İnsanlara karşı riyakârlık olsun diye hayır işleme! 159
    159 İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruc Yay., 18/170-171
    • 77 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Karşılık bekleyerek vermenin yasaklanmasındaki
    hikmet, bağışın, iffet ve kemalden dolayı, karşılık beklemeden
    olmasıdır. Zira Rasûlullah (s.a.s.) en üstün edeb ve en yüce ahlâk ile
    memurdur.”160
    Mevdudi diyor ki: “Metinde “Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma”
    diye geçen cümlenin anlamı çok geniştir. Bir kelime ile tam olarak tercüme
    edemeyiz.
    1) Bir anlamı şudur: “İhsanda bulun, bağış yap, cömert ol, iyi muamelede
    bulun. Bunların hepsini sadece ve sadece Allah rızası için yap. Bunları
    yaparken hiçbir dünyevî menfaat bekleme. Diğer bir söyleyişle: “Allah için
    ihsan et, kendi menfaatini sağlamak için ihsanda bulunma” demektir.
    2) İkinci anlamı şudur: “Senin Rasüllüğün aslında büyük bir ihsandır
    ve senin aracılığın ile insanlara hidâyet ulaşmaktadır. Bu yüzden başka insanlara
    ihsanda bulunuyoruz diyerek bir gösterişe kapılma ve bundan kişisel
    bir çıkar gütme” demektir.
    3) Üçüncü anlamı da şu olabilir: “Senin yaptığın bu hizmet çok büyüktür.
    Ama sakın ben büyük bir iş yapıyorum gibi düşüncelere kapılma. Bu
    Rasüllük vazifesini yerine getirmek için canını ortaya koyarak Allah’a bir
    iyilikte bulunmakta olduğunu zannetme.”161
    Seyyid Kutub da şöyle diyor: “Yaptığın iyiliği çok görüp başa kakma.”
    Peygamberimiz yeni görevi sırasında çok özverilerde bulunacak, çok şeyini
    feda edecek, hesaba gelmez emek, çaba ve enerji harcayacaktır. Fakat Allah
    Ondan özverilerini çok görmemesini, büyütmemesini ve başa kakmamasını
    istiyor. Fedakârlıklarının hesabını tutan insanlar bu dâvâyı yürütemezler.
    Bu dâvâ bağlılarından o kadar çok fedakârlıklar ister ki insan ancak yaptıklarını
    hemen unutursa bu istekleri göğüsleyebilir. Hatta gerçek dâvâ adamı
    bu yoldaki özverilerini hiç aklına bile getirmemelidir. O kadar kendini
    Allah’a adamış olmalıdır ki, bütün emeklerini ve gayretlerini Yüce Allah’ın
    kendine yönelik lütfu ve bağışı olarak algılamalıdır. Gerçekten bu yoldaki
    çabalar Allah’ın kullarına sunduğu bir ayrıcalıktır. Yüce Allah tarafından
    seçilmiş olmanın ve bu yolda çalışma başarısına erdirilmenin göstergesidir.
    160 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/121.
    161 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/470
    • 78 •
    Ahmed Kalkan
    Buna göre bu uğurda çalışma fırsatına kavuşmak; Yüce Allah’a şükretmeyi
    gerektiren bir seçilme, bir ayıklanma, bir onurlandırılmadır; yoksa
    başa kakılacak ve gözde büyütülecek bir angarya değildir. 162
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Burada da iki mânâ açıklanmıştır.
    Birisi, menn, başa kakmak mânâsına olarak, “yaptığın işi, hizmeti,
    iyiliği çok sayarak başa kakma, yaptığın işle nazlanma” demek olur. Birisi
    de menn, iyilik ve lütuf mânâsına olarak, “bir iyilik yaptığın, bir lütuf ve
    ihsanda bulunduğun zaman, verdiğin kimseden karşılığında daha çoğunu
    almak maksadıyla yapma” demek olur. Yani on para sadaka verip de yirmi
    paralık hizmet ve saygı bekleyenler gibi dünya ticareti ve maksadını gözeterek
    veya gösteriş ve iki yüzlülük yaparak iyilik etme; sırf Allah için iyilik et,
    başkasından bir karşılık bekleme. Bu mânâ İbnü Abbas’tan nakledilmiştir.
    Bu iki mânâda “Testeksir” cümlesi, hâl ve durum bildirir, “Müsteksiran”
    demektir. Sonundaki “râ” harfi merfu olmayıp “başa kakma” olumsuz
    emrine cevap olarak cezimli olsaydı, “yaptığın iyiliği başa kakma ki çoğaltasın,
    çok hayır ve mükâfata eresin” demek olurdu. Fakat kırâet-i aşere’de
    bu okunuş şekli yoktur. Bununla beraber bir sıralanma ve bir önceki cümleye
    bağlılık kast edilmeden şu mânâ da olabilir: Yaptığın hizmeti başa kakma,
    daha çok hayırlara ereceksin.”163
    Bu 6. âyette, insandan, yaptığı iyiliği çok görmemesi ve onu kendine kazanç
    aracı kılmaması istenir. Bu âyetin, iki mânâya gelebileceği belirtilmiştir.
    Birinci ihtimale göre âyet: “Yaptığın iyi işleri çok görme”; ikinci ihtimale
    göre de: “Bir kazanç elde etmek için iyilik yapma ve iyiliği kendine kazanç
    aracı kılma” anlamına gelir. Âyetin beyanına göre insan, yaptığı iyiliği çok
    görüp başa kakmamalı, gösteriş veya çıkar için değil, sırf Allah rızâsını gözeterek
    iyilik yapmalıdır.
    Asırlar önce vahyedilmiş olan bu âyet, güncelliğinden hiçbir şey kaybetmeden
    evrensel boyutlu bir tespitte bulunmaktadır. Bu, iyiliği kazanç
    aracı kılan ve Allah’a kulluk duyarlılığını sömüren insanların ortaya çıkmasına
    fırsat vermemektir. İnsanlık, bütün çağlarda tamahı tanımıştır. Fakat
    açgözlülük ve dünyevîleşme, hiçbir çağda bugün olduğu kadar ciğer sökücü
    bir hırs haline gelmemiştir. Dünya menfaatini çoğaltmaktan başka amaç-
    162 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    163 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/417-418.
    • 79 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ları ve inançları olmayan kişiler, her gün daha da artan bir hırsla, hiçleşen
    hedeflere doğru koşuyorlar. Onlar, bir iyilik yapsalar bile bunu çok görüp
    yaptıkları iyilik karşılığında ömür boyu hizmet ve hürmet bekliyorlar. Ama
    kendileri, amaçsız bir koşuda olduklarının farkında bile değiller. Dileriz
    insanlık, en kısa zamanda Kuran’ın bu çağrısını duyar da Allah için iyilik
    yapma ve iyilikte yarışma başarısını yakalar.164
    Az verip çok şey bekleme! Yaptığın iyiliği çok görüp iyilik yaptığın kimsenin
    başına kakma! Veya daha iyisini beklediğinden dolayı sen insanlara
    iyilikte bulunayım deme! Yani “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez”
    mantığıyla hareket etme! Ben bunu bir kere arabama bindirirsem, bu bana
    araba hediye edecek, diye bir beklenti içine girme! Hareketlerini bunun
    üzerine kurma!
    Yaptığın işi çok görerek başa kakma! Veya sen çok iyiliğe lâyıksın zannederek
    hareketini öylece düzenleme! Yaptığın iyiliklerden ötürü karşındakini
    minnet duygusu altında tutma! Az verip çok şey bekleme! Hem
    toplumsal planda, hem de Allah’a karşı görevlerinde öyle davranma! Meselâ
    namazımızı kılıyoruz, abdestimizi alıyoruz, elbette Allah bizi cennete
    koyacaktır değil mi, diyerek az yaptığın kulluğun karşılığında tam kulluğun
    gereği olan cenneti garanti görme!
    Bir böyle, bir de sosyal ilişkiler içinde karşındakine iki âyet anlattın diye
    iki çay içirmesini bekleme! Ya da aferin demesini bekleme! Tebliğ ettim,
    duyurdum diye hemen karşındakilerin hayatlarını değiştirmelerini bekleme!
    Çünkü o insanlar senden başkalarını dinliyorlar, senin okuduğun
    kitabı değil, başkalarının kitaplarını okuyorlar, başkalarının hitaplarından
    bilgileniyorlar. Bir anda senin anlattıklarını kabule yanaşmalarını bekleme,
    sabırla anlat onlara, diyor Rabbimiz.
    “Öyleyse amelinle nazlanma! Ya Rabbi, senin için şöyle yaptım, böyle
    uğraştım diyerek yaptıkların konusunda öğünmeye kalkışma. Bir de Allah’ın
    emirlerini, tekliflerini çoğumsayarak hayırda zaaf gösterme!” mânâsına
    geliyor. Hayırda yarışacağız, hayır konusunda zaaf göstermeyeceğiz.
    Malda hayır, eylemde hayır, amelde hayır peşinde olacağız. Allah’ın bizden
    istediği bütün bu hayırları çok zannederek bu kadarını da nasıl yapabilirim?
    diye zaafa düşmeyeceğiz.
    164 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
    • 80 •
    Ahmed Kalkan
    Rasûlullah’tan ve onun şahsında bizlerden bunu istiyor Rabbimiz. Allah
    senden hayır istemişse, bilesin ki onlar senin yapabileceğin cinsten hayırlardır.
    Senin gücünün yetmediği hayırları istemez Allah. Senin gücünü,
    kuvvetini, tâkatini bilir Allah. Öyleyse içki içmemedeki hayrın, zinaya yaklaşmamadaki
    hayrın, gayret etmedeki veya sakınmadaki hayrın, hep gücün
    nispetinde emredilen hayırlar olacaktır.
    Bir de bu ifadenin Rasûlullah’a özgü bir mânâsı var: “Sakın nübüvvet
    konusunda insanlardan ecir/ücret bekleme! Bu konuda bir beklentin olmasın
    ha sakın!” demektir. Yani, “ben bu insanlara İslâm’ı duyuruyorum,
    nübüvvetin gereğini yapıyorum, bana bunun karşılığında ücret vermeliler”
    beklentisine girme! “Ben bu insanlara din anlatıyor, dâvâyı ulaştırıyorum;
    öyleyse bunlar bana bal yedirsinler, baklava ikram etsinler!” demeyeceğiz.
    Bir şey yapıyorsak, karşılığını insanlardan değil, sadece Rabbimizden beklemeliyiz.
    165
    Minnet büyük günahlardandır. Minnet kendisine yardımda bulunanı
    incitecek şekilde ona hatırlatmaktır. Şöyle ki, “sana iyilikte bulundum. Seni
    güçlendirdim” gibi başa kalkıcı sözler söylemek. Bazıları minneti şöyle tarif
    etmişler. Minnet: Kişinin, kendisine infak ettiği kişiyi incitecek ve ona
    eziyet verecek sözlerde bulunmaktır. Minnetin kebâirden oluşunun delilleri
    Sahih-i Müslim’de sâbit olan rivâyetlerdendir: “Muhakkak o -minnet
    eden- Allah’ın kendisine bakmadığı, temizlemediği ve kendisine elim azap
    verdiği üç kişiden biridir.” 166 Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki, “Üç kişi var ki
    Allah (c.c.) kıyâmet günü onların yüzüne bakmaz; anne babasına isyan eden
    ve onları aşağılayan, erkeğe benzeyen kadın, ırzını kayırmayan deyyus. Üç
    kişi cennete girmez, anne babaya karşı gelip onları küçük gören, sürekli içki
    kullanan ve verdiğini başa kalkan kişi.”167 Minnet, yaptığımız hayırları yiyip
    bitiren bir darbedir. Dün de bugün de ağzımızda sakız gibi çiğnediğimiz
    bir bombadır.‘Ben yaptım, ben olmasaydım olmazdı, hep ben yapıyorum’.
    Ve daha nice minnet edici, kendi kendimizi öne çıkaracak sözler. Yaptıklarımızı
    sadece Rabbimiz için yapan bir ağ kurmalıyız. Ve dâvet ettiklerimizi,
    yetiştirdiklerimizi de sadece Allah rızasını hesap ederek faaliyet yapan
    kimse haline getirmeye çalışmalıyız. Yaptığında veya yapacağında etrafına
    bakmadan heyecanla Rabbinin rızası için yapan bir nesil oluşturmak.
    165 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an
    166 Nesai rivayet etmiştir.
    167 Zuheyli, Et-Tefsir El-Munir Fil-Akıdeti veş-Şeriati vel-Minheci
    • 81 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    N. Fazıl’ın İfadesi ile; ‘Kim var, dendiğinde, sağa sola bakmadan, ben
    varım diyen bir gençlik.’ 168 Yaptığımız hayırları anlatmaktan iki büklüm olduğumuz
    bir dünya ve bir hizmet anlayışı yaşıyoruz. Gelin bunu bırakalım.
    İhlâsı merkeze alalım. Merkezde Allah rızası olsun. Hayırlarımıza ABD ve
    Emperyalistlerin, İblisin ve hevâmızın şerrine fırsat verecek darbeler vurmayalım.
    İçimizi kemiren minnet hastalığı düşmanımızın bizi kalbimizden
    vurmasına benzer. Fert dünyamızı, aile dünyamızı, sosyal hayatımızı ve İslâmî
    yapımızı yıktık. Gelin tevbe edelim. Bu darbe öyle büyük olmasaydı,
    daha risâletin başında sevgili elçi Hz. Muhammed (s.a.s.) bundan nehy edilir
    miydi? Ona bu ilk ders verilir miydi?
    Rasûlullah’ın Nehy Edildiği Darbe; Minnet
    “Minnet edip çokça başa kakma”169 âyetini tam anlamaya çalışalım. İki
    fiil var âyette. Biri nehiy diğeri ona cevap olarak geniş zamanlı. Kur’an’ı baştan
    sona gramer yönüyle tahlil yapan M. Dervişî şöyle diyor: Birinci kelime
    nehiy, ikincisi ise onun halini belirtir. Buna göre âyetin anlamı şudur.
    ‘Çokça başa kakarak minnet etme’ 170 Yazar ikinci kelimeyi, nehye cevap kabul
    etmiş: ‘Yaptığını çokça söyleyip minnet etme.’171Türkçe mealler genelde
    aynı mânâyı verirler: ‘Verdiğini çok bularak başa kakma.’172 ‘Verdiğinden
    daha fazlasını almak için kimseyi minnet altında bırakma. Yaptığın iyiliği
    çok sanarak, başa kakma, karşılık bekleme, nazlanma.’173 Elmalılı’nın yorumu;
    ‘Çok sanarak menetme. Burada da iki mânâ açıklanmıştır. Birincisi;
    başa kakmanın mânâsı olarak: Yaptığın işi, hizmeti, iyiliği, çok sayarak başa
    kakma, ameline nazlanma, demek olur. Diğeri de: menn, in’am ve ita mânâsına
    olarak: Bir iyilik, bir yardım ve herhangi bir şeyi verdiğinde, başkasından
    bunun karşılığı olarak fazlasını bekleme. Yani on para sadaka verip
    de yirmi paralık hizmet veya hürmet bekleyenler gibi dünya ticareti veya
    maksadı gözeterek ya da gösteriş, riyaiçin iyilik etme; aksine, Allah için iyilik
    et, başkasından bir ecir bekleme...’174Muhammed Esed, ‘İyilik yapmayı
    kendine kazanç aracı kılma.’175 şeklinde yorum yapıyor.
    168 N. F. Kısakürek Gençliğe Hitabem Çile Yayınları Çile Şiir kitabı
    169 74/Müddessir, 6
    170 Muhyiddin Dervişî, İ’rab El-Kur’an El-Kerim 8.cild 74/6 ayetin i’rabı
    171 M. Dervişî, a.g.e.
    172 Prof. Ziya Kazıcı ve Prof. Dr. Necip Taylan
    173 Ahmet Tekin, Kur’an’ın Anlaşılmasına Doğru
    174 Elmalı Hamdi Yazır, Hakk Dini Kur’an Dili, c. 8, s. 5451
    175 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı İşaret Yayınları 3. cild Müddessir Suresi tefsiri
    • 82 •
    Ahmed Kalkan
    Allah, yeni bir görevin başında olan ve dünyayı değiştirecek bir hareketin
    önderine ders veriyor. Fakir, kimsesiz, yetim Muhammed (s.a.s.) önder
    olacak. “Seni yetim görüp korumaya almadı mı? Seni şaşkın görüp doğru yola
    iletmedi mi? Seni fakir bulup zengin kılmadı mı?” 176 Kur’an’ı okuduğumuzda
    görürüz; Rasûlullah’a, Rabbimizin kendisine yaptığı iyilikler hep hatırlatılmaktadır.
    Niçin acaba? Bu hatırlatmalarda temel kasıt ve hedef, minnet
    hakkının sadece ve sadece Allah’a ait olduğunu belirtmekti. Sakın ola ki sen
    seçildiğin için, insanlara önder olduğun için ve daha nice nimetlere ulaştığın
    için iç dünyanda kendine ait bir şeyler biçme. Tüm bunlar Rabbine
    aittir. Böyle bir şey yaptığın takdirde tüm bu nimetlerin sahibine vefasızlık
    yapmış olursun. Sana vefasızlık yakışmaz. Onun için Rasûlullah ısrarla kul
    olduğunu belirtiyor. Allah (c.c.) onun kulluğunu hatırlatıyor. “De ki ben
    de ancak sizin gibi bir beşerim; bana vahy olunuyor ki sizin Rabbiniz olan
    Allah tek ilâhtır...” 177Âyette ‘innemâ’ edatı kullanılır. Bu edat hasr ifade eder.
    Kendisinin dışında olan her şeyi o cinsten nefy eder. Sadece kendisini isbat
    eder. Bu anlamda âyet, “Ben sadece bir insanım/beşerim, başka değilim...”
    178 Âyet, Rasûlullah’ı bize anlatırken kendisine de anlatılıyor. Sakın insanların
    başında başka iddialarda bulunma. Böylece minnet etme. Allah’a ait
    sınırlara ulaşacak yakıştırmalardan uzak dur. Sana inanan da böyle inansın.
    Rasûlullah’ın ilk dersi Rabbini tanımaktı. Ve Rabbinin kulu olmakla şereflenmiş
    olmaktı. Onun için daha ilk sûre ona, onu embriyodan, yapışkan bir
    hücreden yaratan Rabbi tanıtılıyor. O da sıradan bir kul olarak tanıtılıyor.179
    O hep kul olarak yaşadı ve kul olarak öldü. Rasûl, bir kul. Onun için de hiç
    minnet etmedi, başa kakmadı. Huneyn savaşından sonra ganimetler dağıtılırken,
    Mekkeli akrabalarına, kalplerini İslâm’a ısıtmak için fazlaca ganimet
    verdi. Münâfıklar ortalığı karıştırdılar. Bunun üzerine Rasûlullah onlara bir
    hutbe verdi.
    “Ey Ensar topluluğu! Ben size geldiğimde siz dalâlette iken Allah sizi
    doğru yola iletmedi mi? Siz fakir iken sizi zenginleştirmedi mi? Birbirinize
    düşman idiniz, Allah sizin kalplerinizi birbirinize ısındırıp birleştirmedi mi?”
    buyurdu. Onlar da: ‘Evet öyle’ dediler. Rasûlullah: “Cevap vermeyecek misiniz
    ey Ensar topluluğu?” diye sordu. Onlar: ‘Ne diyelim ey Allah’ın Rasûlu?
    176 93/Duhâ, 6-8
    177 18/Kehf, 110. âyet
    178 18/Kehf, 10
    179 96/Alâk, 1-11
    • 83 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Ne ile cevap verelim? Minnet Allah’a (c.c.) aittir. Buyurdu ki: “Vallahi dileseydiniz:
    ‘Bize kovulmuş olarak geldin seni himaye ettik. Fakir olarak geldin
    seni sevdik, sana destek olduk. Korkuyordun seni güvence altına aldık. Kimsesizdin
    sana yardım ettik’ deseydiniz doğru söylemiş olurdunuz. Ve tasdik
    edilirdiniz.” Onlar: yine: ‘Minnet Allah’a ve Rasûlüne aittir.’ dediler. O (s.a.s.
    dedi ki; “Nefislerinizde bana karşı -ey Ensâr- dünya malı için kırgınlık mı
    buldunuz? Ben o mallarla (yeni) müslüman olmuş bir kavmi ısındırdım, sizi
    ise Allah’ın taksim ettiği İslâm’a terk ettim! Râzı olmaz mısınız? Ey Ensar
    topluluğu, insanlar evlerine koyun ve deve ile dönüp sizler ey ensar topluluğu,
    evlerinize Allah’ın peygamberiyle dönmeye râzı olmaz mısınız? Nefsim elinde
    olana yemin ederim ki bütün insanlar bir vadide, ensar bir başka vadide yürüse,
    ben ensarın vadisini takip ederim. Hicret olmasaydı ben ensardan biri
    olurdum. Allah’ım ensara, oğullarına, ensarın oğullarının oğullarına merhamet
    et!” dedi. Ensar ağlamaya başladı. Öyle ki ağlamaktan sakalları ıslandı.
    Ve: ‘Rab olarak Allah’a teslim olarak Peygamberinden râzı olduk’ dediler...”
    180 İşte, kendi kendisine darbe vurmak istemeyen bir önder ve O’na tâbi
    olanlar. İki taraf da imtihan oldular. Ve imtihanlarını başarılı olarak verdiler.
    İmtihanı bulundukları ortamda kavradılar. İki taraf da minnet edip
    birbirinin başına kakmadı. Minnetle yaptıklarını boşa çıkarmadılar. Onlar
    hedeflerine Allah’ı yerleştirmişlerdi. O hedefi hiç kimse bozamayacaktı. Bu
    samiyete ne kadar muhtacız.
    Ashâb bu şuuru yakalamıştı. Çünkü onların imanı imtihan oldu hep.
    Ve onlar bu imtihanı kazandılar. Ancak bazıları vardı ki müslümanlıklarını
    minnet ettiler. Kur’an onları bize haber veriyor.
    İmanını Minnet Edenler
    “Müslüman oldular diye sana minnet ederler. De ki Müslüman oluşunuzu
    başıma kakmayın. Bilakis Allah size İslâm’ı nasip etmekle size iyilikte bulundu
    ve minnet hakkı O’na aittir. Şayet sâdıklardansanız bilin ki Allah size
    imanı hidâyet etmekle size iyilikte bulundu.”181 Kimdir bu insanlar? Şimdi o
    sıcak sahneyi takip edelim:
    180 Muhammed Gazali, Fıkh es-Sünne, Risale Yay., Çeviri, Resul Tosun, Kaynak Eserler Yay.
    181 49/Hucurat, 17
    • 84 •
    Ahmed Kalkan
    1- “A’râbîler dedi ki biz iman ettik. De ki siz iman etmediniz. Lâkin ‘müslüman
    olduk (teslim olduk)’ deyin. Henüz iman kalbinize girmedi. Şayet
    Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz amelleriniz boşa çıkmaz. Şüphesiz Allah
    çok bağışlayan ve çok af edendir.” 182 Bunlar ‘A’râbîlerdir.’ Örnek somuttur. O
    günün canlı bir örneği. Ancak vasıfları geneldir. İmanın kalbe girmesi ve
    bunun tezahürü Allah (c.c.) ve Rasûlüne itaat. Evet itaat. Allah ve Rasûlüne
    teslimiyetin adı. İslâm’ın baş döndürücü ilerlemesi karşısında imtihanını
    verememiş iman anlatılıyor. Bunun somut örneği bedeviler. Birçok ayette
    geçer bu topluluklar. Özellikle Tevbe suresinde çok geçer. 183 Buradaki anlamıyla
    beraber ele alırsak sadece bedeviler değil kast edilen, daha geniş
    bir anlam var. Ancak müfessirler genelde bedeviler olduğunu söylemişler.
    Mevdudi, bedeviler için -Medine yakınındaki çölde yaşayan Araplar- diyor.
    184 Derveze biraz farklı alarak kabile isimlerini vermiş. İki gurup bedevilerdir
    bunlar. Tebuk savaşına katılmak istemeyen iki gurup. Bunların Gatafan,
    Esed ve Gıfar kabileleri olduğu söylenir. 185
    2- Onların minnetine karşılık onlara minnet etmeyen müminler örnek
    gösterilmiş. “Mü’minler o kişilerdir ki Allah’a ve Rasûlüne iman ederler ve
    sonra hiç bir şüphe duymazlar. Mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad
    ederler. İşte sâdık olanlar onlardır.” 186 Minnet edenlerin sâdık olmadığını
    anlatıyor. Dolaysıyla minnet olayının imanla irtibatını yokluyor. İkide bir
    yaptıklarını başa kakanlar ve yapmamak için sebepler arayanlar imanlarını
    sorgulamalılar. Sadâkatlerini gözden geçirmeliler. Allah (c.c.) âdeta onlara
    kızarak şöyle buyuruyor. “De ki siz mi Allah’a dininizi öğretmeye kalkışıyorsunuz?
    Allah göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. O her şeyi bilendir.” 187 Sakın
    bir şeyler saklamaya kalkışmayın. Belki Rasûlullah’ı da kandırabilirsiniz.
    Başınızdakileri kandırabilirsiniz, ama Allah’ı asla kandıramazsınız. O halde
    kalbinize dönün ve imanınızı sorgulayın. Samimiyetinizi gözden geçirin.
    Bizim gücümüz kişiliğimize bağlıdır. Rabbimize olan samimiyetimize
    bağlıdır. Onun için, dinin ihlâsla Allah’a has kılınması istenmiş. “Onlar
    ancak muhlisler olarak samimiyetle hanif tevhid ehli) olarak Allah’a kulluk
    182 49/Hucurat, 14
    183 9/Tevbe, 90, 97, 98, 99, 101, 120
    184 Mevdudi, Tefhim El-Kur’an, c. 2, s. 242
    185 İzzet Derveze, et-Tefsir El-Hadis c. 7, Tevbe Sûresi Tefsiri; Ayrıca M. Esed; Kurtubi, a.g.e.
    186 49/Hucurat, 15
    187 49/Hucurat, 16
    • 85 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    yapmakla emrolundular. Başkasıyla değil. Namazı kılmak ve zekâtı vermekle,
    işte güçlü din budur.” 188 Bunun da ilk yolu tüm nimetleri Allah’a has
    kılmakla olur. Sadece bizi yarattığı için değil. Sadece bizi yaşattığı için değil.
    Sadece bize nimetler, mal mülk verdiği için değil. Bilakis bize iman ve İslâm
    nimetini öğreten Rasûlü (s.a.s.) gönderdiği için dahi O’nun minnetini ödeyemeyeceğiz.
    O halde onun dinine hizmet ederken kendimizi çok önemli
    bir şeyler yapmış olmakla vasıflayıp yaptıklarımızı heder etmeyelim. Kendimize
    gece darbeleri düzenlemeyelim. “Şüphesiz Allah mü’minlere, onların
    kendilerinden bir elçi göndermesiyle onlara büyük iyilikte bulundu. Onlara
    kitabı ve hikmeti öğretir ve onları temizler...” 189
    - 7. Âyet -
    ‚ وَِلرَبِّكَ فَاصْبِ ْ
    وَِلرَبِّكَ : ve Rabbin için ‚ اصْبِ فَ : sabret
    Ve Rabbin için sabret! (Sabırla Rabbine yönel)” (74/Müddessir, 7)
    Verdiğin şeylerden dolayı karşılık bekleme. Allah’ın emirlerini yerine
    getir, yasaklarından kaçın ve Allah yolunda başına gelen her türlü işkence
    ve eziyetlere Rabbin olan Allah’ın rızası için sabret, fedakârlıkta bulun. Sana
    verilen bu görev çok zor bir iştir. Bu yüzden birçok musibet ve eziyetlerle
    karşı karşıya kalacaksın. Senin halkın bile sana düşman olacak. Bütün Arap
    Yarımadası sana karşı cephe alacak. Ama ne olursa olsun Rabbinin hatırı
    için bunlara sabret, üzülme ve bu vazifeyi sebat ve karar ile yerine getir.
    Hiçbir korku, hırs, dostluk, düşmanlık ve sevgi seni bu davadan vazgeçirmek
    için araya girmesin. Bunlara rağmen kendi yolunda ısrarla devamını
    sürdür. Mükâfatı, muvaffakiyeti Hak Teâlâ’dan bekle.
    188 98/Beyine, 5
    189 3/Âl-i İmran, 164; Yalçın İçyer
    • 86 •
    Ahmed Kalkan
    Bu âyet hakkında âlimlerin görüşleri:
    1) Mücahid ve İbn Zeyd âyeti şu şekilde izah etmiştir: “Ey Muhammed,
    sen, davetin karşılığında çekeceğin sıkıntılara, Rabbinin rızası için sabret.”
    2) İbrahim en-Nehâî, âyeti şu şekilde izah etmiştir: “Verdiğin şeylerden
    dolayı karşılık bekleme. Onların karşılığında Rabbine sabret, fedakârlıkta
    bulun.”190
    Rabbinin Emirlerini Tutmada Sabır
    “Rabbin için sabret” Fahreddin Râzi şöyle der: Bu âyetle ilgili olarak şu
    izahlar yapılabilir:
    1) “Bağışta bulunup, iyilik yaptığında, başa kakmayı ve yaptığın işi büyütmeyi
    bıraktığın için sabret” yani, “Rabbinin rızasını gözettiğin için, böylesi
    davranışları bırak.”
    2) “Malını verip tasadduk ettiğinde, karşılık bekleme. Bu beklememe,
    Rabbinin rızası için olsun.”
    3) “Bu sûrenin başında sana bazı şeyler emrettik, bazı şeyleri yasakladık.
    Binâen aleyh Rabbinin emrinden ötürü, o emredilenleri yap, nehyedilenleri
    terk et.” Buna göre, sanki şöyle denilmek istenmiştir: Bu âyetten
    önce, bir takım şeylerin yapılması, bir takım şeylerin de yapılmaması mükellefiyeti
    yer almış; bu âyette ise, o şeylerin yapılıp yapılmamasının gerekçesi
    açıklanmıştır ki bu da, Allah Teâlâ’nın rızasını elde etmedir.
    4) Daha önce, Mekke müşriklerinin bir araya gelerek, Hz. Muhammed
    (s.a.s)’in durumunu görüştüklerini, içlerinden Velid b. Muğire’nin kalkıp
    evine gittiğini, bunun üzerine oradakilerin, “Velid herhalde dinini terk etti
    (müslüman) oldu” dediklerini. Bunun üzerine Ebû Cehil’in onun yanına
    giderek, “Atalarının dinini terk etmesin diye, sana verilmek üzere Kureyş
    aralarında mal topladı” dediğini anlatmıştık. Bu demektir ki Velid, elde
    edeceği bu maldan ötürü küfrünü sürdürmüştür. Bu sebeple, Hz. Muhammed
    (s.a.s)’e, “O, işte o maldan ötürü bâtıl din ve inancını sürdürdü. Sen
    190 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/477.
    • 87 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ise, başka bir şey için değil, sırf Hak rızası için hak dinde sabr u sebat et”
    denilmiştir.
    5) Bu âyet, müşrikler için bir ta’rîzdir. Buna göre Hz. Muhammed
    (s.a.s)’e, “Puttan değil, Rabbinin yüceliğini ilan et; elbiseni temizle ve müşrikler
    gibi, bedeni ve elbisesi pis olma. Kötülük yapmayı ve eziyet vermeyi
    terk et. Kâfirlerin yaptığı gibi, sakın bunlara yaklaşma. Kâfirlerin, Velide
    bir miktar mat verip de, o azıcık malı gözlerinde büyütmeleri gibi, sen de
    verip, verdiğin şeyleri gözünde büyütme. Mal ve makam gibi, dünyevi gaye
    ve maksatlardan ötürü değil de, sırf Rabbine tâat olan niyetlerle, Rabbin
    için bunlara sabret” denilmek istenmiştir.191
    “Rabbin İçin sabret!” Yani Rabbin, efendin, mutlak mâlikin için farzları
    edâ ve O’na ibâdet etmek üzere sabret, diren! Mücahid: ‘Sana yapılan
    eziyetlere
    katlan’ diye açıklamıştır. İbn Zeyd; ‘Sana büyük bir iş yükletilmiştir.
    Bu da Araplarla ve acemlerle (Arap olmayanlarla) savaşmaktır. O halde
    Allah için buna sabret!’ Şöyle de açıklanmıştır: ‘Sen, Yüce Allah için kaza ve
    kaderin emri altında sabret, katlan!’
    ‘Belâlara sabret’ diye de açıklanmıştır. Çünkü O, dostlarını ve seçtiklerini
    sınar. Emir ve yasaklarına sabret’ diye açıklandığı gibi, ‘ailenden ve
    vatanından
    ayrılmaya sabret’ diye de açıklanmıştır. 192
    Mevdûdi diyor ki: “Sana verilen bu görev çok zor bir iştir. Bu yüzden
    birçok musibet ve eziyetlerle karşı karşıya kalacaksın. Senin halkın bile
    sana düşman olacak. Bütün Arap Yarımadası sana karşı cephe alacak. Ama
    ne olursa olsun Rabbinin hatırı için bunlara sabret ve bu vazifeyi sebat ve
    karar ile yerine getir. Hiçbir korku, hırs, dostluk, düşmanlık ve sevgi seni bu
    davadan vazgeçirmek için araya girmesin. Bunlara rağmen kendi yolunda
    ısrarla devamını sürdür.
    Bir kimse eğer Allah’ın, Rasûlüne nübüvvet davasına başlar iken verdiği
    ilk emirleri, bu kısa cümleleri ve onun manalarını düşünecek olsa bir Rasûle
    risaletine başlarken bundan daha iyi bir tavsiyede bulunulamayacağına
    kalbi şahit olacaktır. Burada Nebi’nin misyonunun ne olduğu, kendi hayatında
    izleyeceği tavır, ahlâk ve muamelatın nasıl olduğu, ayrıca bu vazifeyi
    191 Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 22/249.
    192 İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/173-174
    • 88 •
    Ahmed Kalkan
    ifa ederken hangi niyet ve fikirle bunu yapacağı talimatı verilerek, bu vazifeyi
    yerine getirirken hangi sorunlarla karşılaşacağı ve bunlara karşı nasıl
    bir tavır takınacağından haber verilmiştir. Bugün taassupları yüzünden
    gözleri körleşmiş olanlar, bu sözleri onun sara nöbeti esnasında söylediğini
    ileri sürüyorlar. Biraz bu âyetler üzerinde, bunlar bir saralının sözleri mi,
    yoksa Allah kulunu risâlet ile görevlendirerek bu emirleri vermiş mi, bir
    düşünsünler.193
    “Rabbin için sabret.” Sabır, bu dâvâ ile ilgili her yükümlülük sırasında,
    ya da her direnme gerektiren zorluk karşısında tekrarlanan bir direktiftir.
    Sabır bu çetin savaşın, insanları Allah’a çağırma savaşının en vazgeçilmez
    azığı ve cephanesidir. Bu savaş aynı anda iki ayrı cephede verilecektir. Cephelerden
    birinde nefsin ihtiraslarına ve gönüllerin arzularına karşı savaş
    verilirken öbür cephede ihtiraslarının şeytanları tarafından güdülen, kişisel
    arzularının dürtüleri tarafından itilen davanın düşmanları ile savaşılacaktır.
    Bu savaş sürekli, kesintisiz ve çetin bir savaştır. Tek azığı, tek cephanesi.
    Yalnız Allah’ın rızasını amaçlayan, O’nun vereceği ödülden başka hiçbir
    şeyde gözü olmayan sabırdır.194
    Bu âyette, mü’min benlikten, “sabırla Rabb’ine yönelmesi” istenir. Hayat,
    sıkıntılarla doludur. Mü’minin hayatında da mutlaka sıkıntılı anlar
    olacaktır. Bunun için Rabb’imiz, sabrımızı ve samimiyetimizi ölçmek için,
    bizi çeşitli sıkıntılarla imtihan edeceğini haber vermiştir. Demek ki insanın
    hayatında sıkıntı, vazgeçilmez bir gerçektir ve onu tabii karşılamak gerekir.
    Burada önemli olan, beklenmedik zamanda kapımızı çalacak olan sıkıntıları,
    sabırla karşılamak; gülerken de ağlarken de taşkınlık etmeden tam bir
    mü’min tavrı sergileyebilmektir.
    Hz. Muhammed, peygamber olmadan önce mütevazi ve güvenilir bir
    insan olarak yaşantısını sürdürüyor, sosyal hayatta belirli bir görevde bulunmuyordu.
    Fakat o, peygamber olduktan sonra toplumu her bakımdan
    değiştirecek potansiyele sahip önemli bir şahsiyet haline geldi. İşte bu aşamada
    ondan, “kalkıp insanlığı uyarması, vazifesi ve konumu gereği yaşantısını
    her bakımdan temiz tutması, dünya çıkarlarını bir tarafa bırakması,
    insanları ıslah etmek için ihlâsla çalışması, güçlük ve zorluklara karşı da
    sabırlı olması” istenmiştir.
    193 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/471.
    194 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    • 89 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İnsan, Kuran’ı şuurla okumalı ve onu sabırla uygulamalıdır. İnsanın Kuran’a
    alışması ve İslâm’la buluşması buna bağlıdır. İnsan ömrü, hızla akan
    bir nehir gibidir. O, sonsuzdan gelir ve yine sonsuza gider. Eğer insan kalbini
    Rabbine açarsa kafasını karıştıran, yolunu dolaştıran, şeytanı konuşturan,
    ruhunu öldüren ve nefsini güldüren tüm olumsuzluklardan kurtulur.
    Kur’an’ın çağrısına dikkatle kulak veren insan, kendini toplar, dişini
    sıkar ve işini Rabbinin beğeneceği şekilde yapar. Yarınsız bugünün ve ekmeksiz
    öğünün bir kıymeti olmadığı gibi, İslâm’sız hayatın da hiçbir anlamı
    yoktur. Öyleyse insan, sayılı nefesleri tükenmeden önce haddini bilmeli,
    Rabbini tanımalı ve görevlerini en iyi biçimde yapmaya çalışmalıdır. “Mal
    mülk ve çocuklar, dünya hayatının süsleridir. Ürünü kalıcı olan dürüst ve
    erdemli davranışlar ise, karşılığı bakımından Rabbinin katında daha değerli
    ve daha verimlidir.” 195
    İş karşıya intikal etti mi, durum karşıya ulaştı mı o zaman da Rabbin
    için sabret peygamberim! Rabbin için dayan! Rabbin için diren, sabret!
    Bıkma! Usanma peygamberim! Ama bunu da Rabbin için yap! Sabretmen
    de Rabbin için olsun! Yani çaresizliğinden dolayı değil, insanlar hoş görsünler
    diye değil, “ne sabırlı adam!” desinler diye değil, Rabbin öyle istediği
    için yap. Bir başka âyette Rasûlullah’a şöyle deniyordu:
    “Senden önce nice peygamberler yalanlandı ve kendilerine yardımımız
    gelene kadar yalanlanmalarına ve sıkıştırılmalara katlandılar. Allah’ın sözlerini
    değiştirecek yoktur, andolsun ki peygamberlerin haberi sana da geldi.”196
    Peygamberim, yalanlanan sadece sen değilsin! Senden önce de pek çok
    peygamberler yalanlanmıştır. Pek çok peygamberler de işkencelere maruz
    kalmışlardır. Hal böyleyken sana ne oluyor ey peygamberim, sen niye kendi
    kendini kahrediyorsun? Niye yalanladılar, dinlemediler, alaya alıyorlar
    diye mahvoluyorsun? Ne oluyor sana? Düşün ki senden önceki peygamberleri
    de yalanladılar, dalga geçtiler, ama onlar tüm yalanlamalara, tüm inkâr
    edişlere karşı göğüs gerdiler, sabrettiler, direndiler, dayandılar. Yani onlar
    hep öyle sabrettiler de bu sabırlarının sonunda onlara bizim yardımımız
    geldi. Yardımımız gelene kadar onlar sabrettiler.
    195 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
    196 6/En’âm, 34
    • 90 •
    Ahmed Kalkan
    Bu peygamberler kendilerine yardımımız gelene kadar sabretmişler,
    dayanmışlar, direnmişler, yılmamışlar, durmamışlar, dönmemişler, yollarına
    devam etmişlerdir.
    Öyleyse Allah’ın sözlerini değiştirecek yoktur. Yeryüzünde Allah’ın
    koyduğu yasalarını değiştirecek yoktur. Allah’ın kelimelerinde değişme olmaz.
    Burada Allah’ın kelimelerinden ve bu kelimelerin değişmeyeceğinden
    maksat, doğruyla yanlış, hakla bâtıl, imanla küfür, Allah yolu taraftarlarıyla
    şeytan yolu taraftarları arasında süregelen savaşın kanunudur. Hakla bâtıl
    arasındaki çatışma yasasıdır. Allah’ın yeryüzünde koyduğu bu yasa hiç değişmeden
    devam etmektedir.
    Bir de bu yasaya göre hak sahibi, iman sahibi, takva sahibi kimselerin
    bu konudaki sabırları, sadâkatleri, dirençleri ve Allah’a olan tevekkülleri
    ve güvenlerini ispat etmeleri için uzun bir süre imtihana tabi tutulmaları,
    çeşitli eleklerden geçirilmeleri gerekmektedir. Böylece bu denemelerden,
    bu potalardan geçirilirken hem istenmeyen cürufları atılacak, hem yüce
    hasletleri geliştirilecek, hem de en sonunda kazandıkları bu silâhlarla küfür
    cephesi karşısında dayanabilme ve zaferi elde edebilme noktasına geleceklerdir.
    İşte bu değişmeyen bir yasadır. Her dönemde Müslümanlar bu
    yasadan geçirileceklerdir. İşte bu yasa gereği yardıma ehil hale gelen Müslümanlara
    Allah’ın yardımı gelecektir. Yine bu yasaya göre Müslümanlar
    hiçbir zaman kendilerine düşeni yapmadıkları sürece kendilerine Allah’ın
    yardımı gelmeyecektir. Mü’minler kendilerini değiştirmedikleri sürece Allah
    onları asla değiştirmeyecektir. İşte Allah’ın kelimelerinde değişme olmaz
    ifadesinin mânâsı, anlayabildiğimiz kadarıyla budur.
    Kâfirler iman cephesine karşı hep savaş açacaklar, kâfirler Müslümanlardan
    asla razı olmayacaklardır; bu bir yasadır. Allah yolunun yolcuları bu
    kâfirlerin tutumlarına karşı, yalanlamalarına karşı sabredecekler, yani her
    şeye rağmen Allah’ın dediğini yapmaya çalışacaklar, kulluktan vazgeçmeyecekler,
    yollarında, dâvâlarında şüpheye düşmeyecekler, yılgınlık göstermeyeceklerdir;
    bu da bir yasadır. Nihâyet onlara Allah’ın yardımı gelecektir, bu
    da bir yasadır. Tarih boyunca bu hep böyle olagelmiştir. Allah’ın yasalarını
    asla değiştirecek yoktur. Bu yasalara uygun hareket eden kullarına Allah’ın
    vaad ettiği yardımı değiştirecek yoktur.
    • 91 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Ey Rasûlüm, “Peki, acaba bugün ben de Allah’ın istediği gibi sabretsem
    bana da gelir mi Allah’ın yardımı?” deme sakın. Veya “bugün bizler
    de sabretsek acaba Allah bize de yardım eder mi?” demeyin ey mü’minler!
    Elbette Allah’ın yardımı gelecektir. Çünkü Allah’ın kelimelerini, kanununu,
    düzenini bozacak, değiştirecek kimse yoktur. Değişme olmaz bu konuda.
    Dünküler sabredince nasıl Allah’ın yardımı gelmişse, sizler de sabrettiğiniz
    takdirde size de gelecektir.
    Burada deniliyor ki: “Li Rabbike”: Bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz:
    1. “Li ecli Rabbik” anlamınadır bu. Yani Rabbinden dolayı, Rabbin dedi,
    Rabbin istedi diye sabret peygamberim!
    2. “Li emri Rabbik” anlamınadır. Yani Rabbinin emri olarak, Rabbinin
    fermanı olarak sabret!
    3. “Li sevâbi Rabbik” demektir. Rabbinden sevap beklemekten kaynaklanarak,
    mükâfatını, sonucunu sadece Rabbinden umarak sabret peygamberim!
    4. “Li va’d-i Rabbik” Veya “Rabbinin vaadinden dolayı sabret!” mânâlarına
    gelecektir.
    Peki, nedir Allah’ın vaadi ki onun için sabredeceğiz? Allah’ın vaadi, bu
    dinin dünyada kemale erdirileceği, Müslümanların yeryüzüne hâkim olacağı
    ve Allah’ın nûrunu tamamlayacağı konusundaki vaadidir. İşte bunun
    için sabredeceğiz. İşte bunun için her şart altında Allah’a kulluğa devam
    edeceğiz. İşte bunun için Rabbimizin istediğini icra konusunda direnecek,
    dayanacak ve döneklik yapmayacağız.
    5. “Alâ tâatihî ve ferâizihî fasbir.” Öyleyse ey peygamberim! Kesinlikle
    her şart altında Allah’ın senden istediği itaate ve senden istediği farzlara,
    vaciplere sabret. Onları yerine getirme konusunda asla yılgınlık gösterme.
    6. Bir de “Ale’l ezâ ve’t-tekzib fasbir.” Bu ifade, eziyetlere ve yalanlamalara
    karşı sabret, dayan, diren mânâlarına gelmektedir.
    • 92 •
    Ahmed Kalkan
    Zaten sabır, tüm dünya alkışlasa da, tüm insanlar boyun büküp, emre
    âmâde olsalar da, ya da insanlar hep karşı gelip taş yağdırsalar da, tüm dünya
    düşman kesilse de kişinin durumunda değişiklik yapmamasıdır. Allah’a
    yaptığı kulluğun değişmemesidir. Her şeye rağmen kişinin sabredip Allah’a
    kulluğuna devam etmesidir sabır. Çünkü biz insanlar için değil, Allah için
    Müslümanız. Öyleyse insanlar için değil, Allah için kulluğumuza sabredecek
    ve devam edeceğiz. İşte burada bize de öğütlenen budur. İnsanlar toplansalar,
    onu tehdit etseler veya ona kadın-kız verseler, onu paraya-pula,
    ikrama boğsalar da sabreden, direnen, dayanandır peygamber. Biz de öyle
    olmaya çalışacağız inşallah. Hiçbir tehdit, hiçbir satın alma taktiği bizi Rabbimizin
    istediği gibi yaşamaktan vazgeçirmemelidir.
    Sen Rabbin için sabret! Kâfirler bazen çok olacaklar, sabret! Müslümanlar
    meskenet içinde olabilirler, sabret! Gardiyanların işkencesi altında
    olacaksın, sabret! Ekmekleriniz ellerinizden alınacak, evlâtlarınız öldürülecek,
    kızlarınız hayâsızlaştırılacak, inkârcılar, kâfirler galip gelebilecekler,
    sabret! Kurulu düzene başkaları hâkim olabilecek, sabret! Bunların tamamı
    geçicidir unutma! Yani her şartta, her konumda, en uygunsuz konumda
    bile, kişi Allah’ın dediği kulluğu yapmaya devam ederek sabredecektir.
    İşte sabır budur. Değilse boyun bükmek değildir sabır. “Ne yapalım,
    başka çaremiz yokmuş, kaderimiz böyleymiş” demek sabır değildir. Her
    şarta uyum sağlamak sabır değildir. Baskı karşısında yolundan dönüvermek
    sabır değil, zillettir. 197
    İslâmî Hareket Mücadeleyi;
    Mücadele de Sabrı Gerektirir
    Allah’a iman ve O’nun yolunda mücadele etmek, insanı sabredenler
    arasına dahil eder. Sabır, dinimize ve kendimize karşı gelişen tüm olaylara
    karşı direnmek, böylece rûhen ve bedenen huzur bulmaktır. Dünyada en
    çok sabra ihtiyacı olan ise, mücadele içerisinde olan İslâmî hareketin neferleridir.
    Allah, kendi yolunda mücadele edip sabredenleri ödüllendirir, toplumda
    önder ve rehber kılar. “Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle iman
    ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/ön-
    197 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an
    • 93 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    derler kıldık.” 198 Toplumsal değişimin gerçekleşmesi için mücadele etmek,
    her müslümanın görevidir. Bunun içinse sabır ve azim gereklidir. Allah,
    sabretmeleri ve mücadeleyi sürdürmelerinin neticesi olarak mücadeleci insanların
    içinden topluma önder ve örneklik yapabilecek İslâmî mücadeleyi
    sürdürecek imamlar çıkarır. Mücadele etmek, aynı zamanda sabretmektir;
    mücadelesizlik ise sabırsızlığa teslim olmaktır. Mücadele etmek, peygamberlerin
    yolunu devam ettirmek ve onların başına gelen belâ ve musibetlere
    tâlip olmaktır. Evinde rahat içerisinde çocuklarıyla ve ferdî ibadetleriyle
    meşgul olup, ibadetlerin toplumsal yanını bir kenara bırakıp belâ ve musibetlerden
    kaçmak ise, bu yolun dışına çıkmaktır.
    Mücadele yolu; sabrı, direnmeyi, zorluklara katlanmayı ve acıyı yüklenmeyi
    gerektirirken, diğer yol ise rahatı ve refahı seçmektir. Birinci yol,
    örnek olmaları için gönderilen peygamberlerin yolu iken, ikinci yol peygamberlerin
    yasakladığı ruhbanların, râhiplerin yoludur. Belli bir gayeyi
    gerçekleştirmek isteyenlerin sürekli hareket içerisinde olmaları gerekir.
    Hareket, sabretmeyi, belâ ve musibetlere katlanmayı, onlara karşı direnmeyi,
    hedefini gerçekleştirebilmek için kararlı olmayı gerektirir. Bu sebeple,
    hareket içerisinde olmak, yola koyulmak sabırsız olmaz.
    Sabrın en güzel belirti ve etkisi, insanı darbelere karşı yenilgi ve teslimiyet
    psikozuna itmemesi ve sürekli mücadele azmi vermesidir. Bir dâvâ
    erinin, gereğince inanmış olarak, azimle ve başarmak için girişmediği bir
    mücadele, yolun ortasında zorluklardan kurtuluş için kaçma fikrini zihinlerde
    üretebilir. Yaşadığı her olay karşısında bir silâh kazanmış gibi sabrı
    kuşanan, doğruluğu meslek edinen, hayatın problemleriyle mücadele ederek
    bu sayede güç kazanan, sabrı sayesinde yenilmeyen bir ruha sahip olan
    dâvâ erlerinden oluşan İslâmî bir hareket, önündeki engelleri kaldırarak
    hedefe doğru ilerleyecek ve nihayetinde başarılı olacaktır. Sabır, ayakları
    sağlamlaştırırken; sabırsızlık ise kaydırır. Sabır, sayısı az bir toplumu zafere
    ulaştırırken; sabırsızlık ise sayısı çok olan bir toplumu hezimete uğratır.
    Bedir, Huneyn ve Uhud savaşları bunun açık örnekleridir.
    Şu halde sabır, insanın kendi kapasitesini tanıması, yapısında var olan
    olumlu ve olumsuz yönlerinin farkına daha iyi varmasıdır. Sabır, insanın
    içinde var olan, fakat fark edemediği gizli güçlerini açığa çıkarmasının adıdır.
    Bir başka deyişle sabır, insanın kendi benliğini bulması, özünü keşfedip
    anlamasıdır. Sabır insanı Allah’a yaklaştıran en güzel eylemdir.199
    198 32/Secde, 24
    199 C. T. Soykök, a.g.y., s. 49
    • 94 •
    Ahmed Kalkan
    - 8. Âyet -
    ورِ النَّاقُ ¡ ا نقِرَ فِ ي ذَ إِفَ
    boruya النَّاقُورِ ¡فِ ي : (çünkü) üfürüldüğü zaman : فَِإذَا نقِرَ
    “Sûr’a (boruya) üfürüldüğü zaman” (8. Âyet)
    Ey Muhammed! Sen sabret, çünkü önlerinde, yaptıkları eziyetin akibetini
    görecekleri, senin de sabrının karşılığını alacağın korkunç bir gün
    vardır. Öldükten sonra dirilme, haşr ve hesap için Allah’ın emriyle İsrafil
    tarafından boru şeklindeki Sûr’a ikinci kez üfürüldüğü zaman... Sana eziyet
    eden o inkârcılar o gün azaplara, felaketlere tutulacaktır.
    Nâkûr: İçine üfürülecek olan Sûr’dur. Arap dilinde nekara ses mânâsınadır.
    Sûr’dan, insanların korkudan öleceği korkunç bir ses çıktığı için ona
    nâkûr denilmiştir. Yüce Allah, işin korkunçluğunu ve şiddetini açıklamak
    için, üfürmeyi nakr, Sûr’u da nâkûr ile ifade etti. Çünkü Arap dilinde nakr,
    ses manasına gelir. Ses şiddetlendiğinde korkutucu olur.200
    Zuhrî, âyette zikredilen “Nâkûr” kelimesinin borazan şeklinde bir şey
    olduğunu söylemiştir.201
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Nâkûr”: Sûr gibi ağızla
    üflenerek çalınan boruya denir. Nakr, vurmak ve didiklemek mânâlarına
    geldiği gibi boru çalmak mânâsına da gelir. Zira boru çalındığı zaman içinden
    hava sıkıştırma ile didiklenmiş olacağı gibi, dışından da o ses, çarptığı
    kulakları didikleyeceği için boruya “minkâr” gaga, didikleme âleti mânâsıyla
    ilgili olarak nakur denilmiştir. “Boru çalınmak” örf ve âdette kervanın
    veya askerin yola çıkması için hareket kumandası demek olduğu gibi,
    “borusu ötmek” de, emir ve kumandasının dinlenmesinden kinaye olması
    nedeniyle, boruyu çalmak, ahiret yolculuğuna çıkmak için “Çünkü o Sûra
    üfürülüş zorlu bir kumandadır.” 202 İlâhî emrinin ortaya çıkması demektir.
    “Fe izâ nukıra fi’n-nâkûri”: O sûra üflendiği zaman” âyetinin başındaki “fâ”
    200 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/118, 121.
    201 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/478.
    202 37/Sâffat, 19
    • 95 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    harfi sebep bildiren bir harf olarak âyetin mânâsı, “çünkü sûra üfürülünce,
    o boru çalınınca” demek olur. Burada üfürmeden maksadın ilk üfürme olduğu
    açıklanıyor.”203
    Ebu Said el-Hudri’den Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Ben nasıl rahat
    edebilirim ki Sûr sahibi Sûr’u ağzına almış, alnını yere eğmiş ve kulağını
    dinlemeye vermiş Sûr’a üfleme emrini beklemektedir.” Bunun üzerine sahabiler:
    “Ey Allah’ın Rasûlü, bize neyi emredersin?” dediler. Rasûlullah da
    onlara: “Allah ize yeter. O ne güzel vekildir. Biz Allah’a tevekkül ettik.” deyin.”
    buyurmuştur.204
    Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Bu mübârek âyetler, Rasûl-i Ekrem’in
    sabrına vesile olacak gelecekteki olayları bildiriyor. Sûr’a üfürülünce inkârcılar
    için ne müthiş, müşkül bir günün meydana gelmiş olacağını ihtar ediyor.
    Bir nice nimetlere kavuşmuş olan bir nankör şahsın daha fazla nimetlere
    erişmek tama’ında bulunduğunu kınamak için beyan buyurmaktadır.”205
    Muhammed Ali es-Sâbunû diyor ki: “Yüce Allah sanki şöyle der: Onların
    eziyetlerine sabret. Önlerinde, yaptıkları eziyetin âkıbetini görecekleri,
    senin de sabrının karşılığını alacağın korkunç bir gün vardır. Bunun içindir
    ki Yüce Allah daha sonra şöyle buyurdu:”206
    Pek Zorlu Bir Gün
    8’inci âyet, Allah’ın bu dünya için belirlediği süre sona erince, kâinat
    nizamının bozulacağına dikkat çekiyor. Bu âyette yer alan nâkûr, ağızla üflenerek
    çalınan boru “sûr” demektir.
    Buradaki “nâkûr” sözcüğü, diğer âyetlerdeki “sûr”a tekabül ettiğinden
    boruya üflemek, sûr’a üflemek anlamına gelmektedir.
    Kuran’ın beyanına göre sûr’a iki kez üflenir. Birinci üfleyişi duyan yaratıklar,
    korkudan bayılıp düşerler; sadece Allah’ın diledikleri bu durumdan
    etkilenmezler. İkinci üfleyişte ise, herkesin aklı başına gelir, insanlar kalkarlar
    ve hesaplarının görülmesini beklerler.
    203 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/418.
    204 Tirmizi, Tefsir: 39; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 3/73.
    205 Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim Meali Alisi ve Tefsiri, İpek Yayınları: 8/261-262.
    206 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/121
    • 96 •
    Ahmed Kalkan
    Âyette yer alan nakûru (sûru), insanların kullandıkları bir âlet gibi algılamak
    doğru değildir. Bu sözcük, ahiret seferi ve hesap vakti için verilen
    ilahi emrin gerçekleşmesini ifade etmektedir. Onun gerçek mahiyetini Allah
    bilir.207
    - 9. Âyet -
    ‚ فَذَِلكَ يوْمَئِذٍ يوْمٌ عَسِي ٌ
    فَذَِلكَ : işte يوْمَئِذٍ : o gün يوْمٌ : bir gündür ‚ عَسِي ٌ : oldukça zor
    “İşte o gün, oldukça zor bir gündür.” (9. âyet)
    İşte o Sûr’a üfürüleceği gün şiddetli ve korkunç bir gündür, kolay değildir.
    O gün korku artar ve bu iş kâfirlere zor olur. Ey müşrikler! Ne yaparsanız
    yapın, belki bu dünyadaki maksadınıza erebilirsiniz, ama o Kıyâmet
    günü Sûr’a üflendiğinde o kötü sonunuzdan nasıl kurtulabileceksiniz bakalım?
    Allah Teâlâ bu âyetlerde Kıyâmet gününün çetin bir gün olduğunu beyan
    etmiştir.208
    Ebussuud diyor ki: “O günün korkunçluğu ve kötülüğünün şiddetinin
    aşırı olduğunu bildirmek için Fezalike ismi işareti kullanılmıştır.”209
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Yevmeizin: O gün.” Yani “o
    öyle olduğu gün” demektir. Biz bunun mânâsını açıklarken “o gün” demekle
    yetiniyoruz.”210
    Mevdûdi diyor ki: “Bu sûrenin ilk âyetleri, Allah Rasûlü’nün risâletini
    açıkça ilan etmeye başlamasından sonra nâzil olmuştur. Bu, İslâm’ın açıkça
    tebliğinden sonraki ilk hacc zamanıydı. Kureyş’in ileri gelenleri bir araya
    207 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
    208 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, 8/478
    209 Ebussuud Tefsiri: 5/205; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/121
    210 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/418
    • 97 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    gelerek gelen hacılara, onları Kur’an-ı Kerim ve Muhammed (s.a) hakkında
    yanlış düşüncelere sevkedecek propaganda yapılmasını kararlaştırmışlardı.
    İşte bu âyetlerde kâfirlerin bu planlarının yorumu yapılmaktadır. En önce
    buyrulmaktadır ki, “Ne yaparsanız yapın, belki bu dünyadaki maksadınıza
    erebilirsiniz, ama o Kıyâmet günü Sûr’a üflendiğinde o kötü sonunuzdan
    nasıl kurtulabileceksiniz bakalım?”
    Sûr’un üfürülmesinin gerçek mâhiyeti bizim anlayış kapasitemizin
    dışındadır. Kur’an’dan öğrendiğimiz kadarıyla, Sûr’un Allah’ın emriyle ilk
    üfürülüşünde herkes ve her şey yok olacaktır. Sonra (bu sonranın ne kadar
    olduğunu ancak Allah bilir) Sûr ikinci kez üfürülecek ve yaratılışın başından
    sonuna gelip geçmiş herkes hayata döndürülerek Haşr Meydanı’nda
    toplanacaktır. Kısaca, Sûr’un ilk üfürülüşünde tüm kâinat yıkılacak ve ikinci
    üfürülüşünde değişik şekilde ve farklı kanunları olan yeni sistem yaratılacaktır.
    211
    - 10. Âyet -
    ‚ يسِي ٍ ‚يْ ُ نَ غَ µ كَفِرِي عَلَ اْل
    kolay ‚ يسِي ٍ : hiç değildir : ‚ غَيْ ُ kâfirlere µ : عَلَ اْلكَفِرِي نَ
    “Kâfirlere hiç de kolay değildir.” (10. âyet)
    O gün kâfirler için zor bir gündür, kolay değildir. Çünkü onlar zorlu bir
    hesaba çekilecekler, yüzleri kararacak, gözleri korkudan gömgök oldukları
    halde haşredilecekler ve herkesin önünde rezil olacaklardır. Bu şiddet kâfirler
    için sürekli olacak ve bundan biraz hafifleme bile ümid edemeyecekler.
    Mü’minler ise kolaylığa nail olacaklardır. Allah’ın yardımı ile cennetlere,
    nimetlere kavuşacaklardır.
    211 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an, İnsan Yay., c. 6, s. 471; 6/En’âm, an. 47
    • 98 •
    Ahmed Kalkan
    Sâvî der ki: “Bu âyet gösteriyor ki, o gün, mü’minler için kolaydır. Çünkü
    Yüce Allah, onun zorluğunun kâfirlere ait olduğu kaydını koydu. Bu
    âyette kâfirler için daha fazla tehdit ve gazap; mü’minler için de müjde ve
    teselli vardır.”212
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bir önceki âyette “pek zor”
    denildikten sonra “kolay değil” demek ilk bakışta gereksiz gibi görünür. Fakat
    zorluk iki türlüdür: Birisi, önce çok zor olmakla beraber, gittikçe kolaylaşır,
    yenilebilir. Birisi de, gittikçe zorlaşır, hiç kolaylaşmaz. O günün herkes
    için zor olacak olduğu bildirilmek üzere “Asîr” denildikten sonra “Ğayru
    yesîr” buyrulmuştur.”213 “O gün” kâfirler için zorlu bir gündür. Bir sonraki
    ayette kolaylığın en zayıf gölgesi bile dışlanarak “zorluk” imajı pekiştiriliyor.
    “Kâfirler için hiç de kolay değildir.” O gün, kâfirler için katıksız zorluktan
    ibarettir. Bu zorluğun arasına kolaylığın kırıntısı bile karışmaz. Sözkonusu
    zorluğun ayrıntısına girilmiyor. Tersine kavram belirsiz ve bilinmez bırakılıyor.
    Bu da bunalım, sıkıntı ve ızdırap imajlarını güçlendiriyor. Aslında
    kâfirler Sûr’a üflenmeden, o son derece çetin günle yüz yüze gelmeden önce
    uyarılmaya ne kadar muhtaçtırlar! 214
    Mevdûdi diyor ki: “Bu sözden, o günün iman edenler için çok kolay bir
    gün olacağı anlaşılmaktadır. O günün şiddeti ise inkâr edenler için olacaktır.
    Ayrıca şu anlam da gizlidir ki bu şiddet kâfirler için sürekli olacak ve
    bundan biraz hafifleme bile ümid edemeyecekler.”215
    “Kâfirlere…” Bu, kâfir teriminin Kur’an’da geçtiği ilk yer olduğundan
    (yukarıdaki sûreden önce yalnızca 96. surenin ilk beş âyeti nâzil olmuştu),
    buradaki -ve dolayısıyla Kur’an’ın tümündeki- kullanılışı, doğal olarak,
    Muhammed (s.a.s.)’in peygamberliğinden önce Arapların konuşmalarında
    kullanıldığı anlama dayanmaktadır.
    Yani kâfir terimi, klasik dönem sonrası birçok Müslüman âlimin ve
    Kur’an’ın bütün Batılı mütercimlerinin yaptığı gibi, basitçe, Kur’an’da ortaya
    konulan ve Hz. Peygamber’in öğretilerince geliştirilen temel ilkeleri
    ve hukuk sistemini reddeden şeklinde özel ve sınırlı bir anlama sahip olan
    212 Sâvî: 4/265.
    213 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/418
    214 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Hikmet Yay., c. 15, s. 362
    215 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/471
    • 99 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “inançsız” veya “inkârcı” terimleri ile özdeşleştirilemez; tersine, kâfir terimi
    daha geniş ve daha genel bir anlam taşımalıdır. Kâfir isim-fiilinin (ve küfr
    masdar isminin) kök-fiilinin kefera, “(herhangi bir şeyi) örttü” olduğunu
    gözönüne alırsak kâfir’in anlamını daha kolay kavrarız. Hadîd sûresi, 20.
    âyette toprağı işleyen kimseden, kâfir (olumsuz bir anlam yüklenmeden),
    “örten kimse”, yani ekilen tohumu toprak ile örten kimse olarak söz edilmiştir.
    Aynı şekilde gecenin yeryüzünü karanlık ile “kapladığı”ndan (kefera)
    bahsedilmiştir.
    Soyut anlamıyla hem bu fiil, hem de ondan türetilen isimler, mevcut
    olan bir şeyi “gizleme” veya doğru olan bir şeyi “inkâr etme” anlamındadır.
    Bu nedenle, Kur’an’daki kullanımında -“toprağı işleyen” anlamında kullanıldığı
    bir yer216 dışında- kâfir, kelimenin en geniş ve derunî anlamıyla “hakikati
    inkâr eden (veya “kabul etmeye yanaşmayan”) kimse”yi anlatır: Bu
    inkârın, yüce hakikatin -yani Allah’ın varlığının- bilinmesiyle yahut İlâhî
    kelâmda telaffuz edilen bir doktrin veya sistemle yahut gerçekliği âşikâr
    olan ahlâkî bir önermeyle, ya da gördüğü yardımları itiraf ve dolayısıyla
    teşekkür etme ile ilgili olup olmadığı önemli değildir.217
    Çok sık karşılaşılan el-kâfirûn (“hakikati inkâr edenler”) terimine karşılık,
    ellezîne keferû ifadesinde geçmiş zaman kipinin kullanılması, bilinçli
    bir niyetin varlığını gösterir. Bu sebeple, en uygun karşılık olarak, “hakikati
    inkâra şartlanmış olanlar” şeklinde çevrildi. Bu çeviri, birçok müfessir,
    özellikle de Zemahşerî tarafından (ki bu âyeti yorumlarken, “küfürlerinde
    bilinçli olarak ısrar edenler” ifadesini kullanır) desteklenmektedir. Kur’an’ın
    başka bir yerinde218 bu insanlar, “kalpleri olup da gerçeği kavrayamayan,
    gözleri olup da göremeyen, kulakları olup da işitemeyenler” olarak anılırlar.
    Küfr (“hakikatin inkârı”) ve kâfir (“hakikati inkâr eden kimse”) gibi terimlerin
    bir açıklaması için bk. 74/Müddessir sûresi, âyet 10.219
    9 ve 10’uncu âyetlerde, Kıyâmet gününün, hakikati kabul etmeyenler
    için pek zor bir gün olacağı bildirilir. Kuran’da, Kıyâmete ait pek çok isim
    zikredilir. Bunlardan biri de, bu âyette geçen yevmün asîr dir. Yevmün asîr,
    “zor ve ıstıraplı bir gün” demektir. Bu zor günün dehşeti, Kuran’da şöyle
    216 57/Hadîd, 20
    217 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 1205
    218 7/A’râf, 179
    219 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 5
    • 100 •
    Ahmed Kalkan
    dile getirilir: “Çağrı sesinin, insanı, aklın tasavvur edemeyeceği bir şeye çağıracağı
    gün, onlar kederli gözlerle rüzgârın dağıtıp savurduğu çekirgeler gibi
    mezarlarından kalkacaklar. Çağrı sesine doğru şaşkınlıkla koşacaklar; (işte o
    vakit) hakikati inkâr edenler: ‘Bu ne felâket bir Gün’dür !’ diye haykıracaklar.”
    220
    Bu âyetlerde, Kıyâmet gününün, inkârcılar açısından pek zor bir gün
    olacağı özlü biçimde ve insanların alışageldikleri kavramlarla ifade edilmiştir.
    Bundan maksat, inkârcı ve inatçı kimseleri uyarıp onları içine düştükleri
    kötü durumdan kurtarmaktır.221
    Ayetlerde, insanların kıyamet gününde diğer hayat için haşrolunacakları
    zaman kâfirlerin karşılaşacakları zor ve çetin tavra işaret vardır. Görüldüğü
    gibi, bu âyetler uyarma ve tehdit tarzındadır.
    Sanki bu âyetler, destekleme ve tatmin amacıyla Allah’ın, Peygamber’e
    sabrı emretmesini takip etmekte onu pekiştirmektedir. Peygamber’e düşen;
    asaletini inkâr edenlerin
    tavırlarına sabretmesidir.
    Öyle ki âhiret gününde bunların hesapları çok çetin olacaktır. Bu (durum),
    sûrenin âyetlerinin birbiriyle nazım, konu ve nüzul yönünden bağlantılı
    olduğu yönünde bizim ortaya attığımız görüşün doğruluğunu ortaya
    koymaktadır. 222
    Sûr; Kıyâmetin ve Haşrin Başlangıcı
    Sûr; Kıyâmet sâati geldiği an dört büyük melekten biri olan İsrâfil’in
    (a.s.) üfleyeceği bir araçtır. Kur’ân-ı Kerîm’de Sûr’un nasıl bir şey olduğu
    açıklanmaz. Yalnız, “Sûr’a üfürüldüğü gün, Allah’ın diledikleri bir yana göklerde
    olanlar da korku içinde kalırlar. Hepsi Allah’a boyun eğmiş olarak gelirler”
    223 âyeti Sûr’un varlığına bir delildir. Bunun dışında Hz. Peygamber’den
    nakledilen bazı hadisler onun mahiyetini ayrıntılı bir şekilde açıklar.
    Ebû Ya’lâ el-Mavsılî’nin Müsned adlı hadis kitabında Ebû Hüreyre
    (r.a.)’den nakledilen bir hadis-i şerif Sûr’u açıklar: Ebû Hüreyre der ki: Bir
    220 54/Kamer, 6-8
    221 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
    222 İzzet Derveze, et-tefsiru’l-hadis, Ekin Yayınları, 1/88
    223 27/Neml, 87
    • 101 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    gün Peygamber (s.a.s.) bizimle oturuyor sohbet ediyordu. Etrafında sahabelerden
    büyük bir topluluk vardı. Bize şöyle dedi: “Yüce Allah gökleri yarattıktan
    sonra, Sûr’u yarattı. Ve onu İsrâfil (a.s.)’a verdi. İsrâfil ağzını Sûr’a
    dayamış ve gözlerini de Arş’a dikmiştir. Sûr’a üfürmesi için verilen emri beklemektedir.”
    Ebû Hüreyre diyor ki; ben, “Ey Allah’ın Rasûlü, Sûr nedir?” diye
    sordum. O da, “Boynuza benzeyen bir âlettir” diye cevap verdi. Ben yine,
    “O nasıl bir şeydir” diye sordum. O da, “O, çok büyük bir şeydir. Beni hakkı
    tebliğ etmek üzere gönderen Yüce Allah’a yemin olsun ki, yerler ve gökler
    onun yanında küçük kalır. Hepsi onun içine sığabilir” diye cevap verdi... Bu
    hadis-i şerif uzayıp gidiyor. Ayrıntısıyla her şeyi açıklıyor. Bu hadise göre:
    Sûr’a üfürülüş üç kez olacak. Birinci üfürüşte korku ve dehşetten bütün yaratıklar
    sarsılacak. İkinci üfürülüşte bütün kâinat alt üst olup, bütün canlılar
    ölecek. Allah yeni bir düzen (âhiret yurdu) kurup hesap günü gelince,
    üçüncü bir üfürülüşle bütün ölülerin ruhlan bedenlerine girerek yeniden
    dirilecekler. Ve ardından hesap, kitap, mizan, şefaat, sırat, Cennet, Cehennem...
    Kıyâmet olayları olacak.
    Kur’ân-ı Kerîm Sûr’un üfürülüşü ânında yaşanacak dehşeti, Tekvîr, İnfitar,
    İnşikak ve daha başka sürelerde genişçe haber vermektedir:
    “O gün güneş dürülür, yıldızlar kararıp dökülür, dağlar yürütülür, en değer
    verilen on aylık develer terk edilir, denizler kaynatılır.” 224
    “Gök yarılır, yıldızlar etrafa saçılır, denizler akıtılır.” 225
    “Gök yarılıp Rabbinin emrine boyun eğer, yer uzatılır, içinde olanları atıp
    tamamen boşalır ve Rabbine boyun eğer.” 226
    “Büyük bir gürültü koparır, o gün insanlar ateş etrafında çırpınıp dökülen
    pervaneler gibi olur, dağlar atılmış renkli yüne benzer.” 227
    “Yer dehşetle sarsılır, ağırlıklarını dışarıya, çıkarır ve insan, “ne oluyor”
    diye korkusunu dile getirir.” 228
    224 81/Tekvîr, 1-4, 6
    225 82/İnfitar, 1-3
    226 83/İnşikak, 1-4
    227 101/Karia, 1-5
    228 99/Zilzâl, 1-3
    • 102 •
    Ahmed Kalkan
    “O gün bir sarsıntı sarsar, peşinden bir diğeri gelir kalpler titrer, insanların
    gözleri yere döner ve ‘biz ufalmış kemik olduğumuz zaman eski halimize
    mi döneceğiz (yoksa)? O takdirde bu zararına bir dönüştür’ diye düşünecekler.
    Tek bir çığlıkla hepsi bir düzlüğe dökülecekler.” 229
    “Sûr’a üfürüldüğü gün herkes bölük bölük gelecek, gökler kapı kapı açılacak,
    dağlar yürütülüp serap olacak.” 230
    “Yıldızların ışığı giderilecek, gök yarılacak, dağlar pamuk gibi atılacak.”
    231
    “Gözün kamaştığı, ayın tutulduğu, güneş ve ayın bir araya getirildiği zaman
    insan “kaçacak yer neresi” diyecek, ama sığınak yoktur o gün.” 232
    “Aslandan ürkerek kaçan yabani merkeplere benzerler.” 233
    “Yeryüzü ve dağlar sarsılır, dağlar yumuşak kum yığını hâline gelir.” 234
    “Gökyüzü erimiş maden gibi olur, dağlar da atılmış pamuğa döner; hiçbir
    dost dostunu soramaz.” 235
    “Sarsıntıyı gören her emzikli kadın emzirdiğini unutur, her hâmile kadın
    çocuğunu düşürür, insanlar adeta sarhoş gibidir. Onlar sarhoş değildir ama
    Allah’ın azabının şiddeti onları o hâle koyar.” 236
    Ölü bedenlere ruhların verileceği üçüncü üfürülüş ânında ise, “Gözleri
    dalgın dalgın, çekirgeler gibi yayılmış olarak, o çağırana koçarak kabirlerinden
    çıkarlar. Kâfirler ‘bu ne zorlu bir gün’ derler.” 237
    229 79/Nâziât, 6-14
    230 78/Nebe', 18-20
    231 77/Mürselât, 8-10
    232 75/Kıyâmet, 7-11
    233 74/Müddessir, 50-51
    234 73/Müzzemmil, 14
    235 70/Meâric, 8-10
    236 22/Hacc, 1-2
    237 51/Kamer, 8-9
    • 103 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Kabirlerinden çabuk çabuk çıkacakları gün, gözleri dönmüş, yüzlerini
    zillet bürümüş olarak sanki dikili taşlara doğru koşarlar. İşte bu, söz verilmiş
    olan gündür.” 238
    Yukarıda bahsedilen uzun hadis-i şerifte Hz. Peygamberimiz’e; “Sûr’a
    üfürüldüğü gün, Allah’ın diledikleri müstesnâ, göklerde olanlar da yerde olanlar
    da korku içinde kalırlar. Hepsi boyunları bükülmüş olarak O’na gelirler”
    239 âyetindeki “Allah’ın diledikleri müstesnâ” kelâmı ile kastedilen kişilerin
    kimler olduğu Ebû Hüreyre tarafından soruldu. Rasûlüllah cevaben, “Onlar
    şehidlerdir. Çünkü şehidler Yüce Allah’ın katında diridirler. Allah onları,
    Kıyâmet gününün dehşetinden, korku ve endişesinden korumuştur. O günün
    korku ve endişesi, sadece iman etmeyen âsi ve günâhkâr kullar içindir” karşılığını
    verdi. Peygamberimiz daha sonra Kıyâmet ve sûr konusunda özetle
    şu bilgileri verdi: “Bütün canlılar öldükten sonra ölüm meleği Azrâil Allah’ın
    huzuruna çıkar ve ‘Ey Allah’ım, yaşamasını dilediğin kimselerden başka, yerde
    ve gökte canlı olarak yarayan bütün varlıklar öldü’ der. Allah ise, geride
    kalanları herkesten daha iyi bildiği halde, ölüm meleğine: ‘Geride canlı kalan
    kimse var mıdır?’ diye sorar. Azrâil, ‘Ey Allah’ım, ölmeyen ve daima diri olan
    Zât-ı Celâlin kaldı. Sen bâkisin ve dirisin. Bir de kalmasını dilediğin Arş’ı
    ayakta tutan melekler, Cebrâil, Mikâil ve ben kaldım’ cevabını verir. Daha
    sonra Allah’ın emriyle geride kalan melekler de ölür, Azrâil’e dönen Yüce Allah:
    ‘Ey meleğim, sen de diğer yaratıklarım gibisin. Bütün yaratıklarım öldü,
    sana ihtiyaç kalmadı. Yaratan ve öldüren benim. Artık sen de öl’ buyurur ve
    Azrâil de ölür. Sonra Yüce Allah: ‘Bugün mülk kimindir?’ diye seslenecek ama
    cevap verecek hiç bir canlı olmayacak; cevabı Allah kendisi verecektir. ‘Bugün
    mülk, tek ve her şeye gücü yeten Allah’ındır?” 240
    (Sûr’un üfürülüşü ve İsrâfil (a.s.)’ın sûr’a üfürmesini anlatan uzun bir
    hadis Tefsîr kitaplarında konu ile ilgili âyetlerin açıklanmasında zikredilmiştir.
    Bu hadisin bazı cümleleri sahih hadis kitaplarında konu ile ilgili
    anlatılan bahislerde geçmekle beraber, bazı cümleleri ifade ve mânâ bakımından
    peygamber sözü olmayacak derecede münker kabul edilmiştir. Bu
    hadisin tek râvisi olan İsmail b. Râfi’ Medine’nin kıssacılarındandır.
    238 70/Meâric, 43-44
    239 27/Neml, 87
    240 Ebû Ya'lâ el-Mavsılî, Müsned
    • 104 •
    Ahmed Kalkan
    Ahmed bin Hanbel ve Ebû Hâtim er-Râzî gibi hadis tenkidçileri hadislerinin
    münker olduğunu, hatta metrûk bir râvi tarafından rivâyet edildiğini
    söylemişlerdir.) 241 Yüce Allah, yerleri ve gökleri değiştirecek, yeni bir
    âlem yaratacak, her yer dümdüz olacak. Allah’ın seslenmesiyle bütün varlıklar
    tekrar eski haline gelecek; yerin altındakiler altta, üstündekiler üstte
    olmak üzere dirilme anını bekleyecekler. Allah’ın emriyle gökler kırk gün
    yağmur yağdıracak, her taraf sularla kaplanacak. Ardından Allah cesetlere
    yeniden dirilmelerini emredecek. Cesetler bitkilerin yeşermesi gibi yerden
    çıkacak. Bu arada Cebrâil ve Mikâil de yeniden diriltilecek. Ardından Allah
    bütün ruhları çağıracak. O gün mü’min ruhlar ışık hâlinde, kâfirlerinki ise
    karanlık halde gelir. Allah bu ruhları Sûr’a doldurup İsrafil’e emreder. İsrafil
    emri yerine getirir ve Sûr’u üfler. Sûr’dan çıkan ruhlar yerle gök arasını
    doldurur; ardından Allah, her ruhun kendi cesedine girmesini emreder.
    Ruhların cesetlere girmesinden sonra yer yarılır ve herkes kabrinden çıkıp
    İlâhî huzura doğru yürümeye başlar. “Gözleri dalgın dalgın, çekirgeler gibi
    yayılmış olarak o çağırana kabirlerinden koşarak çıkarlar.” 242
    Buna göre Sûr, İsrâfil (a.s.)’ın Kıyâmet anında canların toptan öldürülmesi,
    kainatın düzeninin bozulması, ardından yeni bir âlemin kurulması ve
    nihâyet canlıların tekrar dirilmeleri için toplam üç kez üfleyeceği, mahiyetini
    bilmediğimiz, dünyadaki âletlere benzemeyen, ancak hadislerde boru
    diye tanımlanan bir âlettir. 243
    “Sûrun sahibi (İsrâfil aleyhisselâm), sûr denen borusunu ağzına dayamış,
    yüzünü çevirmiş, kulağını dikmiş, üfleme emrini beklerken (yani kıyamet bu
    kadar yaklaşmış iken) ben nasıl tereffühle (refah ve ferah bir yaşayışla) (dünya
    nimetlerinden) istifade edebilirim?” buyurmuşlardı. Bu, sanki ashabına
    çok ağır gelmişti. “Peki, biz ne yapalım -veya ne diyelim- ey Allah’ın Rasûlü?”
    diye sordular. Onlara: “Hasbünallah ve ni’me’l-vekîl (Allah bize yeter, o
    ne güzel vekildir!), Allah’a tevekkül ettik. -belki de “tevekkülümüz Allah’adır!”
    demişti- deyin!” diye emir buyurdular.” 244
    241 İbn Kesîr, Tefsiru'l-Kur'âni'l-Azim, 3/274-282
    242 54/Kamer, 8
    243 Fedâkâr Kırmızı, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 5, s. 450-451
    244 Tirmizî, Kıyamet 9, hadis no: 2433
    • 105 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Rasûlullah’a (s.a.s.) sûr’dan sorulmuştu: “Bu, içine üflenen bir boynuzdur!”
    diye cevap verdi.” 245
    Ebu Hureyre (r.a.) anlatıyor: “Rasûlullah (s.a.s.): “İki sûr arasında kırk
    vardır!” buyurmuştur. Bunun üzerine oradakiler: “Ey Ebu Hureyre! Kırk
    gün mü?” diye sordular. Fakat o: “Bir şey diyemem!” cevabını verdi. Tekrar:
    “Kırk ay mı?” dediler. O yine: “Bir şey diyemem!” cevabını verdi. “Kırk yıl
    mı?” dediler. O yine: “Bir şey diyemem!” cevabını verdi ve (Rasûlullah’ın
    hadisine devam etti:) “Sonra Allah semâdan su indirecek ve insanlar yerden
    sebze biter gibi bitecekler. İnsanda bir kemik hâriç hepsi çürür. Bu çürümeyen,
    acbu’zzeneb denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyâmet günü yeniden
    yaratılış bundan terkib edilecektir.” 246
    İbn Abbas (r.a.) “O boru öttürülünce” 247 âyeti ile ilgili olarak dedi ki:
    “Bu, sûrdur. (Kur’an’da bir başka) Sûrede geçen “râcife”, birinci nefha (üfleme),
    “râdife” de ikinci nefhadır.” 248
    İsrâfil (a.s.); Allah’ın Emriyle Sûr’a
    Üfürüp Kıyâmeti Başlatacak Melek
    Sûr’a üfleyecek olan melek; dört büyük melekten birisi olan İsrâfil Kıyâmet
    günü Sûr’a üflemekle vazifeli melektir. Kıyâmet günü Allah’ın emri ile
    iki defa Sûr’a üfleyecektir. “Sûr’a üflenince, Allah’ın dilediği bir yana, göklerde
    olanlar, yerde olanlar hepsi düşüp ölür. Sonra Sûr’a bir defa daha üflenince
    hemen ayağa kalkıp bakışıp dururlar.” 249
    İsrâfil’in birinci üflemesi ile yer ve gökteki bütün canlılar ölecek ve dünya
    hayatı sona erecektir. İkinci defa üflemesiyle de bütün canlılar dirilecek
    ve âhiret hayatı başlayacaktır. Sûr’un ilk üflenişine “nefha-i ûlâ”; ikinci üflenişine
    “nefha-i sâniye” denilir. İsrâfil (a.s.)’a Sûr’a üfüreceği için Sûr Meleği
    de denilmiştir.
    245 Ebu Davud, Sünnet 24, hadis no: 4742; Tirmizî, Kıyamet 9, hadis no: 2432
    246 Buhârî, Tefsir, Zümer 3, Amme 1; Müslim, Fiten 141, hadis no: 2955; Muvatta, Cenaiz 48, hadis no: 1, 239;
    Ebû Dâvud, Sünnet 24, hadis no: 4743; Nesâî, Cenaiz 117, hadis no: 4, 111
    247 74/Müddessir, 8
    248 Buhârî, Rikak 43 (muallak olarak)
    249 39/Zümer, 68
    • 106 •
    Ahmed Kalkan
    Peygamber (s.a.s.)’e Sûr’un mâhiyeti sorulunca şöyle demiştir: “Üfürülen
    bir boynuzdur.” 250 Peygamber (s.a.s.); “İsrâfil Sûr’u tutmuş hazır bir
    şekilde kendisine ne zaman üfürmek için emredileceğini bekliyor” 251 buyurmuştur.
    Levh-i Mahfuz’da Allah’ın yazılı irâdelerini okumak ve bu irâdelerin
    yerine getirilmesiyle görevli olan mukarreb meleğe bildirmek de İsrâfil
    (a.s.)’ın görevlerindendir. İsrâfil (a.s.)’in ve diğer meleklerin kadrinin yüceliğinden
    dolayı Hz. Peygamber (s.a.s.) bazen onların ismi ile duâ etmiştir.
    Hz. Peygamber (s.a.s.) gece namazına kalktığında şöyle duâ ederdi; “Ey Allah’ım,
    Cebrâil, Mikâîl ve İsrâfil’in Rabbi, göklerin ve yerin yaratıcısı, gaybı ve
    şehâdet âlemini bilen. Sen kullarının arasındaki ihtilaflar hakkında hüküm
    sahibisin. Beni izninle ihtilaf edilen şeylerde hakka kavuştur. Sen dilediğini
    sırât-ı müstakim’e kavuşturursun.” 252
    Siz de mi Hâlâ Kıyâmetin
    Kopmadığını Sanıyorsunuz?
    Nedir Kıyâmet? Kalkmak, dikilmek, ayaklanmak, kıyâm etmek, doğrulmak
    ve dirilmek anlamında olan Kıyâmet; İslâmî literatürde, evrenin
    düzeninin bozulması, her şeyin altüst olarak yok olması ile, ölen tüm insanların
    yeniden dirilerek ayağa kalkması olayına verilen addır. Kıyâmet,
    cisimlerin ister kendi parçaları arasında, ister diğer cisimler arasında var
    olan uyumun, nizam ve birliğin kalkmasıdır. Bir kaostur, yıkımdır Kıyâmet.
    Mânevî yönü ihmal edilip tek kanatlı kuş gibi, tek yönlü maddî ihtiyaçlarının
    hizmetinde bir insan, Kıyâmeti yaşıyor demektir. İnsanın Kıyâmeti,
    inancın Kıyâmeti, hakikatin Kıyâmeti... Hem namazda kıyâmı, hem
    de namaz gibi görev olan küfre ve şirke karşı kıyâmı gerektiği gibi yerine
    getirmeyenlerin âkıbetidir Kıyâmet. “Kıyâm et” emrini uygulamayanların
    dünyevî cezâsıdır “Kıyâmet”.
    Hadis rivâyeti olarak değerlendirildiği halde, hadis olmadığını tesbit ettiğimiz,
    ama anlamına katılarak bu konuya uygun yorumladığımız bir söz
    vardır: “İnsanlar uykudadır, ölünce uyanacaklar.” Sanal bir hayatta, yaşadı-
    250 Ahmed bin Hanbel, II/196
    251 Taberî, Câmiu'l-Beyân, 7/211; İbn Kesir, Tefsîru'l-Kur'âni'l-Azîm, 3/276
    252 Müslim, Müsafîrûn 200; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 207
    • 107 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ğını sananların rüyalarıdır bugünün dünyası. İnsan, içinde yaşadığı çevreyi
    katletti, mahvetti; kendisi de o çevrenin, o doğanın bir parçası olduğunu
    düşünmedi; kendisi de mahvoldu. İçinde yaşadığı toplumu ve kendini (fıtratını,
    mânevî hayatı) insanın kendi eliyle imhâ etmesi Kıyâmet değil de
    nedir?
    Kur’an’ın Kıyâmetin dehşetinden sık sık bahsetmesinin temel hikmeti,
    yaşadığımız hayatı sorgulamak, Allah’ın var ettiği dünya ve içindekilerin
    âniden elimizden çıkabileceğini, her nimetin bir sonu olduğunu, ölümün
    yakın olduğunu hatırlayıp Allah’a karşı sorumluluklarımızı kuşanmaktır.
    Kur’an’a göre, Kıyâmetin ne zaman kopacağını, Allah’tan başka hiç
    kimse bilemez. Bu bilemeyenlere Peygamberimiz de dâhildir. Kıyâmet, ansızın
    kopacaktır. “Sana Kıyâmetten sorarlar: ‘Gelip çatması ne zamandır?’
    derler. Onu zikretmek, ne zaman geleceğini bilmek nerede, sen nerede?”253;
    “Sana Kıyâmet sâatinden, onun ne zaman gelip çatacağından soruyorlar.
    De ki: ‘Onun ilmi ancak Rabbimin katındadır. Onun vaktini O’ndan başkası
    açıklayamaz. O göklere de yere de ağır gelmiştir. O size ansızın gelecektir.’
    Sanki sen onu biliyormuşsun gibi sana soruyorlar. De ki: ‘Onun bilgisi ancak
    Allah’ın katındadır’ ama insanların çoğu (bunu) bilmezler.” 254
    Kıyâmetin alâmetleri, değişik biçimde ortaya çıkmıştır, ama farkında
    olmadan Kıyâmeti yaşayan kimsenin bunları anlaması kolay olmayacaktır.
    Kıyâmetin hâlâ alâmetlerini bekleyenler, onun ansızın kopacağını bilmeyenler
    veya bilmek istemeyenlerdir. Kur’an’ı okuyanlar bilirler ki, onun
    alâmetleri çoktan gelmiştir. “Onlar, Kıyâmet zamanının ansızın gelip çatmasından
    başka bir şey mi bekliyorlar? Şüphesiz onun alâmetleri gelmiştir/
    belirmiştir. Kendilerine gelip çatınca ibret almaları neye yarar?”255 Ansızın
    kopacak Kıyâmetin Kur’an’da belirtilen tek alâmeti olarak değerlendirilen
    ayın yarılması da gerçekleşmiştir. Kur’an, Kıyâmetin yaklaştığını ve alâmet
    olarak ayın yarıldığını çok net biçimde ve mâzî sîgasıyla açıklar: “Kıyâmet
    yaklaştı ve ay yarıldı.” 256
    253 79/Nâziât, 42-43
    254 7/A'râf, 187
    255 47/Muhammed, 18
    256 54/Kamer, 1
    • 108 •
    Ahmed Kalkan
    Kıyâmetin kopmasına bir göz açıp kapama kadar bir zaman kalmıştır,
    hatta belki bundan daha da yakındır: “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a âittir.
    (Kıyâmet) sâatinin durumu ise, göz açıp kapama gibi veya daha az bir zamandan
    başkası değildir.” 257
    Bütün bu Kur’ânî hakikatlere rağmen, Hz. Peygamber (s.a.s.)’den Kıyâmetin
    alâmetleri hakkında çok sayıda rivâyet, hadis kitaplarını doldurmuştur.
    Bunların tümünü, sahih olmadıkları iddiâsıyla reddetmek doğru
    olmasa gerektir. Ama bu hadislerin Kur’an’a arzedilmesi gerekir. Kur’an’ın
    bazı âyetlerinin müteşâbih olduğunu biliyoruz.258 Müteşâbih, anlam yönüyle
    birbirine benzeyen, mânâsı kapalı, birçok anlama gelebilen, yorumunda
    güçlük çekilen demektir. Âlimlerin çoğu, Kur’an’da bahsedilen Kıyâmet ve
    ahvâlini müteşâbih olarak değerlendirirler. Kıyâmet alâmetleri olarak hadis
    rivâyetlerinde belirtilen hususlar da müteşâbihtir. Müteşâbihlerin tek
    bir tefsiri olmaz, farklı te’villeri/yorumları olabilir, esas anlamını da ancak
    Allah bilir.259
    Hadis rivâyetlerinin zâhirine takılıp kalan ve Kur’an’ın Kıyâmet konusundaki
    mesajını göz ardı eden Osmanlı’nın son devir mollaları, olanca
    zulüm ve tuğyânı, sadece “Kıyâmet alâmeti” olarak değerlendirmiş, son
    alâmetlerden olduğu yaklaşımıyla “başımıza taş yağması yakındır” diyerek
    eli-kolu (ve dili) bağlı gibi beklemeye başlamıştır. Halbuki Kıyâmetin çok
    yakın olduğunu ve alâmetlerinin geldiğini zâten Kur’an çok önceden belirtmişti.
    Küçük-büyük alâmetlerin ortaya çıkıp çıkmadığını tartışmak yerine,
    Kıyâmet kopmadan -ki bugün bile kopabilir, kopmayacağını hiçbir Kur’an
    talebesi/bağlısı iddiâ edemez- Kur’an’ın yüklediği bireysel ve toplumsal görevimizi
    yerine getirmek gerekir. Hadis rivâyetlerinde Kıyâmet alâmetleri
    olarak belirtilen müteşâbihlere dalıp onları zâhirlerine göre değerlendirerek,
    büyük alâmetlerinin çıkmadığı anlayışıyla Kıyâmeti çok uzaklara ertelemek,
    “kalplerinde eğriliğin bulunması” ve “fitne çıkarma”260 riski ile karşı
    karşıya gelmek demektir.
    Kimilerinin hadis zannettiği meşhur bir söz vardır: “İzâ mâte’l-insânu
    fekad kamet Kıyâmetuhû; İnsan öldüğü zaman, onun Kıyâmeti kopmuş-
    257 16/Nahl, 77
    258 3/Âl-i İmrân, 7
    259 3/Âl-i İmrân, 7
    260 3/Âl-i İmrân, 7
    • 109 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    tur.” Diğer insanların Kıyâmeti artık onu ilgilendirmeyecektir. Ölüm de her
    an gelebileceğine göre, Kıyâmetin zâhirî alâmetlerinin tümünün çıkmadığını
    sanıp Kıyâmetin daha kopmayacağını düşünmek, şeytanın vesvesesine
    kapılmaktır. Zâten ölüm, küçük bir Kıyâmet olduğu gibi, uyku da küçük
    bir ölümdür: Kur’an’da uyku, ölümle eş anlamlı gibi kullanılır. Bir âyet-i
    kerimede, “Allah ölümleri ânında nefisleri vefat ettirir; ölmeyenleri de uykularında;
    üzerlerine ölüm hükmünü verdiğini tutar ve diğerini belli bir ecele
    kadar salar. Düşünen bir kavim için bunda âyetler vardır.” 261 buyurulmaktadır.
    Demek ki ölümle uyku bir bakıma aynıdır; çünkü uykuda, nefis/rûh,
    bedenden kısmen ayrılır; en azından, şuur olarak bedenin farkında değildir.
    Ölümde ise bu kopuş, bütün bütündür. Bu yüzden, “uyku, ölümün yarısıdır.”
    Ölüm de, insan rûhu için yeryüzündeki sürenin dolması ve rûhun
    bedenden sıyrılmasıdır.
    Hayatın aslı, rûhun hayatıdır; mânevî hayattır. Bitkisel ve hayvansal hayat,
    dünya hayatıdır; ama bu hayat içinde rûhun/gönlün hayatı da yaşanabilir.
    Bu ise, kalbi günahlardan uzak tutma, tefekkür ve ibâdetlerle mümkün
    olur. Rûhî/mânevî hayattan uzak olup yalnızca dünya hayatını yaşayanlar
    aslında birer ölüdürler. Eşyanın dış yüzüne ve hayatın zâhirine takılıp kaldıkları
    için, olayların ve eşyanın gerisindeki hakikati göremedikleri için,
    kâinatta her bir şeyde açık seçik olan İlâhî tecellîleri göremedikleri, İlâhî
    mesajı alamadıkları için ölüdürler. Peygamberler, bunlara diriltici nefeslerle
    gelirler. Bu yüzden, Kur’ân-ı Kerîm’de, “Ey iman edenler! (Rasûlullah,)
    sizi, size hayat verecek şeylere çağırdığı zaman, Allah’a ve Rasûlü’nün çağrısına
    koşun...” 262 buyurulur. Âyette, iman edenlere seslenilmesi, imanın bir
    hayat emâresi olmakla birlikte, asıl hayatın “rûhun ve kalbin hayat derecesi”
    olduğunu, buna ulaşmanın ise iman içre iman gerektirdiğini hatırlatmak
    için olsa gerektir.
    Hayat, asıl itibarıyla kalbin hayatıdır, rûhun hayatı olduğu gibi; insanın
    asıl ölümü ve dirimi dünyadadır. Ölüm, hiçbir zaman, anladığımız şekilde
    “ölmek” değil; gerçekte “dirilme”dir, hayat bulmadır. Hayatın kaynağını örten
    maddî perdelerden sıyrıldıktan sonra, insanın gerçeği en çıplak şekliyle
    tanıması nasıl ölmek olabilir? Ölmek, geçici ve gölge bir hayat olan dünyadan
    göçmekten ibârettir.
    261 39/Zümer, 42
    262 8/Enfâl, 24
    • 110 •
    Ahmed Kalkan
    Dünya hayatında diri olabilenler, ölümle daha bir diriliğe kavuşur ve
    “sıla”sına kavuşmuş, gurbetten kurtulmuş insanların sevincini yaşar, özlemlerini
    giderirken, dünyada ölü olanlar ise, ölmekle acı bir dirilmeği tatmakta
    ve gerçek hayatın ne olduğunu görmektedirler. Bu gerçek hayatta
    artık yeni bir değişme, yani ölüp yeniden dirilme gibi şeyler söz konusu
    değildir. Dünyada ölü kaldıktan sonra ölümle dirilme, azâba, ateşe dirilmedir;
    dünyada diri olanlar ise, daha bir diriliğe, daha güzel, sürekli, kalıcı bir
    canlılığa adım atarlar.
    Kur’an bunu, “Muhakkak ki âhiret yurdu, gerçekten baştanbaşa hayattır,
    eğer bilselerdi.” 263 şeklinde ifade etmektedir. Peygamberlerin getirdiği hayat
    verici nefeslerle dirilemeyenler, Kur’an’ın deyişiyle, ölüdürler, kabirdedirler
    (Kıyâmetleri çoktan kopmuştur onların). Kur’an’da: “Sen ölülere duyuramazsın!”
    264; “Sen kabirdekilere duyuracak değilsin!”265 buyrulur. Böylelerinin
    ruhları silinmiş, kalpleri kararmış, dolayısıyla kalplerinin duyma (sem’a) ve
    görme (basar) güçleri yok olmuştur. Peygamber (s.a.s.)’in çağrılarını duymadıkları
    gibi, çevrelerinde mutlak gerçeğin işaretleri ve görüntüleri olarak
    cilvelenen sayısız âyetleri de görmezler; olanlardan ders almazlar, dünya
    hayatına nasıl gelinip bu hayattan nasıl göçüldüğüne dikkat etmezler; yeryüzünde
    gezip öncekilerin bıraktıkları konusunda düşünmezler, kâinatın
    muhteşem âhenk ve düzeni onlar için hiçbir şey ifade etmez. Böylesi diriltici
    unSûrlar karşısında kaskatı ölü kesilenler için son dirilme çaresi, artık
    ölümdür.266
    Hayat; iman, hicret, cihad ve şehâdettir. Kâfirler gibi canlı cenâze olmak,
    hayat süren leş konumunda bulunmak değildir. Esas hayat, rûhun
    hayatıdır, imanın can kafesinde ölü gibi kalması değil, sahibini ve toplumu
    diriltmesidir. Hayat, Allah’ın ve Rasûlünün bizi çağırdığı esaslara uymaktır.
    Bugün yaşananlar, bu ölçüler içinde hayat sürmek değil; ölü olduğunu bile
    hissetmeyecek kaosu, Kıyâmeti yaşamaktır. Maddî hayat yönüyle ölenler,
    öldüklerinin, yani kendi Kıyâmetlerinin koptuğunun farkındadırlar. Ama
    mânen ölmüş, kendi Kıyâmeti kopmuş kimseler, öyle dehşetli bir Kıyâmet
    içindedirler ki, kendilerini canlı sanmaktalar. Toplumun mânevî Kıyâmeti,
    o toplumdaki bireyleri de kuşatır: “Bir de öyle bir fitneden sakının ki o,
    263 29/Ankebût, 94
    264 30/Rûm, 52
    265 35/Fâtır, 20
    266 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y. s. 237
    • 111 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    içinizden sadece zulmedenlere erişmekle kalmaz (umuma sirâyet ve hepsini
    perişan eder). Biliniz ki, Allah’ın azâbı şiddetlidir.” 267
    İnsan, bazı ölüleri yaşıyor zanneder, bazı yaşayanları ölü zannettiği
    gibi. “Allah yolunda öldürülenlere (şehitlere) ‘ölüler’ demeyin. Bilâkis onlar
    diridirler, lâkin siz onu hissedemez, anlayamazsınız..” 268; “Bil ki sen, ölülere
    işittiremezsin, arkasını dönüp kaçmakta olana, sağırlara da dâveti duyuramazsın.”
    269
    Hadis külliyâtları, Kıyâmet’ten önce ortaya çıkacak alâmetlerden söz
    eden çok sayıda hadis rivâyeti ihtivâ eder. Âhir zaman olarak tanımlanan
    Kıyâmet öncesi donemde dinî duygu, düşünce ve davranışların zayıflaması,
    İslâmî kurallara gereken önemin verilmemesi, ibâdetlerin terk edilmesi,
    ahlâksızlığın çoğalması biçiminde kendini gösteren Kıyâmet alâmetlerinin
    tümünün ortada olduğunu, çoktan insanı kasıp kavurduğunu görüyoruz.
    Hadis rivâyetlerinde Kıyâmet alâmetleri olarak sayılan, yukarıdaki ifadelerin
    dışında şunları görüyoruz: İnsanların bina yapmakta birbiriyle yarışmaları,
    insanların ölümü temenni etmeleri (ve intihar arzusu), İkisi de hak
    iddiasında bulunan iki büyük İslâm ordusunun birbiriyle savaşması, İslâmî
    ilimlerin ortadan kalkması, cehâletin artması, depremlerin çoğalması, zamanın
    yaklaşması, gece ile gündüzün eşit olması (zamanın bereketinin gittiği
    bir koşturmaca ve elektrik aydınlığı ile gecenin gündüz gibi olması),
    cinâyetlerin çoğalması, fitnelerin zuhur etmesi, yahûdilerle müslümanların
    savaşmaları (Filistin’de fiilen ve dünyanın her tarafında fikren), zinânın
    açıkça işlenmesi, içki tüketiminin artması, kadınların çoğalıp erkeklerin
    azalması (özellikle çarşı pazarda)... Bütün bunların yaşanılan vak’a olduğundan
    yola çıkarak Kıyâmetin de koptuğunu söyleyebiliriz. Çünkü bunlar,
    toplumsal âfetlerdir. Bu problemler, toplumların Kıyâmetidir. Bu özellikler,
    huzursuzluğun, fitnenin, kaosun, kokuşmuşluğun belirtileridir. Bunları
    yaşayan toplum, Kıyâmet dehşeti yaşıyordur. Kıyâmet dehşetiyle bin kere
    ölmüştür de cenâzesini kıldıran yoktur. Kıyâmetin ne zaman kopacağını
    bilmeyen, hatta kendi yaşadığı zamanda bile Kıyâmetin kopmayacağından
    emin olmayan bir peygamber, toplumun Kıyâmetini çok belîğ bir şekilde
    anlatmış olur bu alâmetlerle. Osmanlı, son demlerinde, ölüm döşeğindeki
    “hasta adam”a benzetilirdi; şimdi onun devamını adam yerine koyan olma-
    267 8/Enfâl, 25
    268 2/Bakara, 154
    269 27/Neml, 80
    • 112 •
    Ahmed Kalkan
    dığına göre çoktan öldü o. Osmanlı, “Kıyâmet alâmeti” olarak dillendirilen
    bu toplumsal mikropları, tedbirsizlikten dolayı bünyesine bulaştırdığı için
    hastalandı. Onun çocuğu bu belâlara ilâç diye sarıldığı için Kıyâmeti her an
    yaşamakta. Gerçek Kıyâmetin dehşeti bir anlık iken; toplumsal Kıyâmet,
    her an dehşet saçmaktadır.
    Kıyâmetin büyük alâmeti olarak kabul edilenler de, Kur’an’a arzedilerek,
    müteşâbih olduğu unutulmadan te’vil edilebilir. Bu, Kur’an mesajına
    daha uygun olur. Âl-i İmrân 55. ve Mâide, 117. âyetine göre Hz. İsa’nın
    bedeninin öldüğü açıkça belirtilmiştir. Ama Hz. İsa’yı başkaları öldürmemiş,
    Allah onu eceliyle vefat ettirmiştir. Yükseltilen onun mânevî derecesi,
    Allah’ın katına çıkan, onun rûhudur.
    Zâten bütün peygamberlerin ruhları Allah’ın huzuruna çıkar, O’ndan
    ikram görür. Hz. İsa’nın vefatını haber veren âyetleri, âhad haberlere dayanarak
    te’vil etmek yerine, bu hadisleri te’vil etmek daha doğrudur. Bu
    hadisler şöyle te’vil edilebilir: İsa’nın rûhu, yani ümmeti mahvolmadı, daha
    yaşayacaktır. Fakat Kıyâmetten önce bu rûh, yani İsa ümmeti, İslâm’a dönecektir.
    Bu hadislerden, hıristiyanların bir gün müslüman olacakları değerlendirilebilir.
    Said Nursi bu kanaattedir.270 Meşhur müfessirimiz Elmalılı
    Hamdi Yazır da yaklaşık bunu söylemektedir.271 Yalnız, Kıyâmet alâmetleri
    konusunda ihtiyâtı elden bırakmamalı, bu ve benzeri her çeşit yorumların
    da beşerî çıkarımlar olduğu, yanlış olma ihtimalinin bulunduğunu hatırdan
    çıkarmamalıdır. Her şeyin en doğrusunu bilenin Allah olduğu ve gayb
    bilgisinin ve özellikle Kıyâmet ilminin sadece O’na âit olduğu unutulmamalıdır.
    Bir peygamberin dini (O’nun tebliğ ettiği esaslar) yaşadıkça, kendisi
    mânen yaşamaktadır. İsa (a.s.)’nın fikriyâtını yahûdiler öldürememişlerdir.
    Bilâkis onun tebliğleri yayılmış, yahûdiliğe egemen olmuştur. Onun
    rûhunu temsil eden ümmeti, bir gün ismen olmasa bile, mânen Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’in fikriyâtını benimseyecek, onları uygulayacaktır. Bunlar,
    görünürde hıristiyan olsalar bile, uygulamada İslâm’ın özüne mensup olacaklar
    veya bunlar, tamamen hıristiyanlığı bırakıp İslâm’a döneceklerdir.
    Bu, “güneşin batıdan doğması”dır. Nitekim, giderek ivme kazanan bir hızla
    Avrupa ve Amerika’da İslâm’ın sesi soluğu duyulmaya başlamıştır, Afrika
    270 Bkz. Şualar, 5. Şua, s. 459-471; Lem'alar, s. 112
    271 Bk. Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. c. 2, s. 1112-1114
    • 113 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ve Amerika’da İslâm süratle yayılmaktadır. Bush adındaki deccalın Sharon
    deccalına yardım için Ortadoğuda müslüman avına çıkmasının asıl sebebi
    budur. İslâm, olduğu gibi anlatıldığı, hele örnek olacak şekilde yaşandığı
    takdirde, dünyanın her yerinde ve Batıda tek Hak dinin hâkim duruma geçeceği
    şüphesizdir. Bu gün değilse yarın; işte bu, Hz. İsa’nın rûhunun dirilmesi,
    onun mesajının hâkim olması, onun Muhammed ümmetine tabi olması
    (hizmet etmesi), haçın kırılıp domuzun öldürülmesi demektir. İslâm,
    Kıyâmete kadar bâkî olacak hak dindir. Onun güçlenmesine yardım eden,
    bu uğurda canını fedâ etmeğe hazır olan her müslüman, İsa’dır, Mesih’tir,
    Mehdîdir, İmamdır. İslâm düşmanları ve onların hakkı bâtıl, bâtılı da hak
    gösteren araçları (özellikle televizyonun bu amaçla kullanılışı) da Deccâl ve
    onun silâhlarıdır.
    Bırakalım artık yarınların hayaliyle oyalanmayı. “Kıyâmet ne zaman
    kopacak? Onun alâmetleri nelerdir?” diye sormak yerine; “ölüme, Kıyâmete,
    ondan sonrasına hazır olup olmadığımızı” kendi kendimize sormamız
    gerekmez mi? Dünyaya bir daha gelip de eksik ve hatalarımızı telâfi etme
    şansımız olmadığına göre, yaşadığımız günün her ânını değerlendirmeli ve
    “gün bu gündür!” diyerek, ebedî saâdeti kazanmaya çalışmalıyız.
    İsa veya Mehdi bekleyerek kendi üzerine farz olan görevleri, kurtarıcılara
    havâle edip ertelemek, Allah erine yakışmaz. Biz, İslâm’ı yaşayıp çevremize
    hâkim kılmaya çalışalım. Gerisi bizi fazla ilgilendirmemelidir. Allah
    da zâten bizi bazılarını beklemeye çağırmıyor. Her şuurlu müslümanın hidâyete
    götüren, hidâyet veren anlamında en büyük “mehdî” olan Kur’an’a
    uyması kurtuluş için yeterlidir. Her tebliğcinin de, mânen ölmüş canlı cenaze
    durumundakilere İsa nefesiyle hayat vermeye gayret etmesi gerekmektedir.
    Kurtarıcı beklemeyi bırakıp kendimiz kurtarıcı olmaya çalışmalı,
    böylelikle hiç değilse kendimizi kurtarmanın yolunu bulmalıyız. O zaman
    “deccal”lar da bize zarar veremeyecektir: “Ey iman edenler! Siz kendinize
    bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olduğunuz müddetçe dalâlette olanlar (sapıklar)
    size zarar veremez.” 272
    Kıyâmetin ikinci aşaması; ölen tüm insanların yeniden dirilerek ayağa
    kalkması, kıyâm etmesidir. “Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker”
    adındaki kalk borusunu, “kıyâm et” emrini veren dâvetçi İsrâfiller, inşâAllah
    272 5/Mâide, 105
    • 114 •
    Ahmed Kalkan
    toplumu İsa nefesleriyle yeniden diriltecek ve Allah’ın izni ve yardımıyla
    topluma ba’su ba’de’l-mevti yaşatacaklardır. Hz. İsa, rûha önem verilmeyen
    yahûdileşmiş bir topluma rûhî özellikleri yeniden ihyâ etme yönüyle çeşitli
    mûcizelerle geldi: Bazı ölüleri Allah’ın izniyle diriltme, hastaları iyileştirme,
    körlerin gözlerini açma, dilsizi konuşturma gibi.
    İşte günümüz toplumunda da bu rûhî özellikleri ihyâ eden İsa nefesli
    müslümanlara ihtiyaç var. Böylece emperyalistlerin katı kapitalist etkileriyle
    ruhları, rûhî/mânevî özellikleri bombardıman edilen insanların ölümcül
    kalpleri ve ruhları dirilsin; ruh maddenin önüne çıksın, böylece tatmin olsun.
    Hasta kalpler ve mânevi/rûhî hastalıklar iyileşsin. Hakkı göremeyen
    gözler açılsın, basîret ve ferâset sahibi olan insanlar eşyaya Allah’ın nûruyla
    bakabilsin. Sadece görünenleri değil, perdenin arkasındakileri de görebilsin.
    Hakka kilitli dilleri açılsın, bülbül gibi şakısın. Bunların yerine gelmesi
    için Hz. İsa’nın gökten inmesini beklemeye lüzum yok. Hz. İsa’nın nefesine,
    Hz. Mûsâ’nın asasına, Hz. Muhammed’in Kur’an’ına mirasçı sensin. Kurtuluş
    istiyorsan, kurtarıcı beklemekten vazgeç; vazifeni yap. Hem sen kurtul,
    hem toplum kurtulsun ey İsa nefesli müslüman!
    Son söz: Her şeyin en doğrusunu bilen yalnız Allah’tır. 273
    Kur’ân-ı Kerîm’de Kıyâmet
    Kur’ân-ı Kerim’de Kıyâmet kavramına çok yer verilir. Değişik kelimelerle
    Kıyâmetten bin civarında âyette konu edinilir. Kıyâmetle ilgili temel
    kavram mâhiyetindeki kelimelerin kısa bir dökümünü vermek, bu konuda
    ufuk açıcıdır: “Kıyâmet” kelimesi, toplam 70 yerde zikredilir. Aynı anlamdaki
    “sâat” sözcüğü ise toplam 48 yerde geçer. “Âhir (yevmu’l-âhır)” kelimesi
    28 yerde, “âhiret” kelimesi ise 115 yerde kullanılır. Âhirette hesaba
    çekilmek ve Kıyâmet günü ve hesap günü anlamındaki “hesap (hısâb) ve
    “yevmu’l-hısâb” kelimeleri toplam 39 yerde ifâde edilir. Yeniden diriliş anlamında
    kullanılan “ba’s” kelimesi ve türevleri toplam 67 yerde kullanılır.
    Kıyâmetin kopması ve her yaratığın ölümünden sonra, yeniden dirilişle
    birlikte mahşerde toplanmak anlamındaki “haşr” kavramı ve türevlerinin
    toplam 43 yerde zikredildiği görülür.
    273 Ahmed Kalkan, Vuslat, Sayı 25, Temmuz 2003
    • 115 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İslâm inancının üç temel esasından birini oluşturan Kıyâmet veya âhiret
    konusu yüzleri aşan, çok değişik ve müstakil sûrelerde ele alınmıştır.
    Burada, toplum hayatında büyük önem taşıyan mes’ûliyet duygusunun telkin
    edilmesinin bir hedef teşkil ettiği şüphesizdir. Ayrıca, “Herkes yarın için
    ne hazırladığının bilincini taşımalıdır.” 274 âyetinde ifâdesini bulan geleceği
    düşünme ve ebedî hayatın mutluluğunu sağlama uğruna faâliyet gösterme
    ilkesinin hâkim rol oynadığını da söylemek gerekir.
    Kur’ân-ı Kerîm’de zaman zarfı olan “yevme”, “yevmeizin” kelimeleriyle
    oluşup Kıyâmeti tasvir eden âyetlerin sayısı 400’e yakındır. Bunların yetmişi
    “yevmu’l-kıyâmeh” şeklindedir. Ayrıca, Kur’an’ın altmış yedinci sûresi olan
    Mülk sûresinden itibâren yer alan 48 sûrenin büyük ekseriyetinin en belirgin
    muhtevâsı “Kıyâmet” konusudur. Bunlardan başka “Kıyâmetin kopma
    zamanı” demek olan “sâat”, “dünyanın sonu” anlamına gelen “ukbâ”275,
    “mutlaka gerçekleşecek olan realite” mânâsındaki “vâkıa”, “kimini alçaltan,
    kimini yükselten olay” anlamındaki “hâfida-râfia,276 “yeniden diriltmek,
    dirilterek hesap meydanında toplamak” mânâsındaki “ba’s” ve “haşr”277 kelimeleriyle
    bunlara benzer kavramlar Kıyâmet için kullanılmıştır. “Dönüş,
    dönüş yeri, çıkarıldığı yer” anlamına gelen ve bir âyette yer alıp bir yoruma
    göre Kıyâmet mânâsında olan “meâd” kelimesi de,278 özellikle kelâm ve felsefe
    kitaplarında Kıyâmet yerine kullanılmıştır.
    “Onlar ki, namazlarına devam ederler. Mallarında belli bir hisse vardır.
    İsteyene ve mahruma. Cezâ gününü tasdik ederler.”279 Bu âyetler, Allah’a ve
    âhiret gününe iman etmenin, insan hayatındaki önemini belirtiyor. Şu âyet
    de Kıyâmeti, âhireti yalanlayanların bazı temel özelliklerini açıklıyor: “(Onlar
    da) dediler ki: ‘Biz namaz kılanlardan olmadık. Yoksula da yedirmezdik.
    Boş şeylere dalanlarla birlikte dalardık. Cezâ gününü yalanlardık.” 280
    “(Allah), Din gününün mâliki (cezâ gününün, âhiret hayatının gerçek
    sahibi)dir.” 281
    274 59/Haşr, 18
    275 Ukbe'd-dâr; 13/Ra'd, 22, 24, 35, 42
    276 56/Vâkıa, 1-3
    277 22/Hacc, 5; 50/Kaf, 44
    278 28/Kasas, 85
    279 70/Meâric, 22-26
    280 74/Müddessir, 43-46
    281 1/Fâtiha, 3
    • 116 •
    Ahmed Kalkan
    “Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz ki:
    ‘Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ (Bundan) Sonra onların:
    ‘Rabbimiz olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden
    başka bir fitneleri olmadı (kalmadı.) Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler
    ve düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup-uzaklaştı.” 282
    “Rablerinin karşısında durdurulduklarında onları bir görsen: (Allah:)
    ‘Bu, gerçek değil mi?’ dedi. Onlar: ‘Evet, Rabbimiz hakkı için’ dediler. (Allah:)
    ‘Öyleyse inkâr edegeldikleriniz nedeniyle azâbı tadın!’ dedi.” 283
    “Allah’a kavuşmayı yalan sayanlar, doğrusu hüsrana uğramışlardır. Öyle
    ki, sâat (Kıyâmet günü) apansız onlara geliverince, günahlarını sırtlarına
    yüklenerek: ‘Onda (dünyada) sorumsuzca yaptıklarımızdan dolayı yazıklar
    olsun bize…’ derler. Dikkat edin, o işleyip yüklendikleri ne kötüdür!” 284
    “Üzerinde Allah’ın isminin anılmadığı şeyi yemeyin; çünkü bu fısk’tır
    (yoldan çıkıştır). Gerçekten şeytanlar, sizinle mücâdele etmeleri için kendi
    dostlarına gizli çağrılarda bulunurlar. Onlarla itaat ederseniz şüphesiz siz de
    müşriklersiniz.” 285
    “Ey Âdemoğulları, şeytan, anne ve babanızın çirkin yerlerini kendilerine
    göstermek için, elbiselerini sıyırtarak, onları cennetten çıkardığı gibi sakın
    sizi de bir belaya uğratmasın. Çünkü o ve taraftarları, (kendilerini göremeyeceğiniz
    yerden) sizleri görmektedir. Biz gerçekten şeytanları, inanmayacakların
    dostları kıldık.” 286
    “Kimine hidâyet verdi, kimi de sapıklığı hak etti. Çünkü bunlar, Allah’ı
    bırakıp şeytanları veli edinmişlerdi. Ve gerçekten onları doğru yolda saymaktadırlar.”
    287
    “Sâatin (Kıyâmetin) ne zaman demir atacağını (gerçekleşeceğini) sorarlar.
    De ki: ‘Onun ilmi yalnızca Rabbimin katındadır. Onun süresini O’ndan
    başkası açıklayamaz. O, göklerde ve yerde ağırlaştı. O, size apansız bir geliş-
    282 6/En’âm, 22-24
    283 6/En’âm, 30
    284 6/En’âm, 31
    285 6/En’âm, 121
    286 7/A’râf, 27
    287 7/A’râf, 30
    • 117 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ten başkası değildir.’ Sanki sen, ondan tümüyle haberdarmışsın gibi sana sorarlar.
    De ki: ‘Onun ilmi yalnızca Allah’ın katındadır. Ancak insanların çoğu
    bilmezler.” 288
    “O gün, onların tümünü bir arada toplayacağız, sonra şirk katanlara:
    ‘Yerinizden ayrılmayınız; siz de, şirk koştuklarınız da’ diyeceğiz. Artık onların
    arasını açmışızdır. Şirk koştukları derler ki: ‘Siz bize ibâdet ediyor değildiniz.
    Bizim ile sizin aranızda şâhid olarak Allah yeter. Gerçekten biz, sizin ibâdetinizden
    habersizdik.’ İşte orada, her nefis önceden yaptıklarıyla imtihana
    çekilmiş olacak ve onlar asıl-gerçek mevlâları olan Allah’a döndürülecekler.
    Yalan yere uydurdukları da, kendilerinden kaybolup uzaklaşacaklar.” 289
    “(Kıyâmetin) Geleceği günde, O’nun izni olmaksızın, hiç kimse söz söyleyemez.
    Artık onlardan kimi ‘bedbaht ve mutsuz’, (kimi de) mutlu ve bahtiyardır.”
    290
    “(Ey Muhammed,) Allah’ı sakın zulmedenlerin yapmakta olduklarından
    habersiz sanma, onları yalnızca gözlerin dehşetle belireceği bir güne ertelemektedir.
    Başlarını dikerek koşarlar, gözleri kendilerine dönüp çevrilmez.
    Kalpleri (sanki) bomboştur.” 291
    “Göklerin ve yerin gaybı Allah’a âittir. (Kıyâmet) Sâatin(in) emri de yalnızca
    (süratli) göz açıp kapama gibidir veya daha yakındır. Şüphesiz, Allah
    her şeye güç yetirendir.” 292
    “O şirk koşanlar, şirk koştuklarını gördükleri zaman: ‘Rabbimiz, seni bırakıp
    bizim taptığımız ortaklarımız bunlardır’ diyecekler. (Onlar da bunlara:)
    ‘Siz gerçekten yalan söyleyenlersiniz’ diye sözü (geri çevirip) fırlatacaklar.
    O gün (artık) Allah’a teslim olmuşlardır ve uydurdukları (yalancı ilahlar) da
    onlardan çekilip uzaklaşmıştır.” 293
    “Dağları yürüteceğimiz gün, yeri çırılçıplak (dümdüz olmuş) görürsün;
    onları bir arada toplamışız da, içlerinden hiç birini dışarıda bırakmamışızdır.
    288 7/A’râf, 187
    289 10/Yûnus, 28-30
    290 11/Hûd, 105
    291 14/İbrâhim, 42-43
    292 16/Nahl, 77
    293 16/Nahl, 86-87
    • 118 •
    Ahmed Kalkan
    Onlar senin Rabbine sıra sıra sunulmuşlardır. Andolsun, siz ilk defa
    yarattığımız gibi bize gelmiş oldunuz. Hayır, bizim size bir kavuşma zamanı
    tesbit etmediğimizi sanmıştınız değil mi?” 294
    “(Kâfirlere:) ‘Benim ortaklarım sandığınız şeyleri çağırın’ diyeceği gün;
    işte onları çağırmışlardır, ama onlar, kendilerine cevap vermemişlerdir. Biz
    onların aralarında bir uçurum koyduk.” 295
    “Biz o gün, bir kısmını bir kısmı içinde dalgalanırcasına bırakıvermişiz.
    Sûr’a da üfürülmüştür, artık onların tümünü bir arada toparlamışız.” 296
    “Andolsun Rabbine, biz onları da, şeytanları da mutlaka haşredeceğiz,
    sonra onları cehennemin çevresinde diz üstü çökmüş olarak hazır bulunduracağız.”
    297
    “Ve onların hepsi, Kıyâmet günü O’na, ‘yapayalnız, tek başlarına’ geleceklerdir.
    298
    “Sûr’a üfürüleceği gün, biz suçluları/günahkârları o gün, (yüzleri kara,
    gözleri) gömgök (kaskatı ve kör) olarak toplayacağız.” 299
    “Sana dağlar hakkında soruyorlar. De ki: ‘Benim Rabbim, onları darmadağın
    edip savuracak. Yerlerini bomboş, çırçıplak bırakacaktır. Orada ne bir
    eğrilik göreceksin, ne de bir tümsek.” 300
    “O gün, kendisinden sapma imkânı olamayan çağırıcıya uyacaklar. Rahman
    (olan Allah)a karşı sesler kısılmıştır; artık bir hırıltıdan başka bir şey
    işitemezsin.” 301
    “O gün, Rahman (olan Allah)’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut
    olduğu kimseden başkasının şefaati bir yarar sağlamaz.” 302
    294 18/Kehf, 47-48
    295 18/Kehf, 52
    296 18/Kehf, 99
    297 19/Meryem, 68
    298 19/Meryem, 95
    299 20/Tahâ, 102
    300 20/Tahâ, 105-107
    301 20/Tahâ, 108
    302 20/Tahâ, 109
    • 119 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “İnsanları sorgulama (zamanı) yaklaştı, kendileri ise gaflet içinde yüz
    çeviriyorlar.” 303
    “Hayır, onlara apansız gelecek de, böylece onları şaşkına çevirecek; artık
    ne onu geri çevirmeye güçleri yetecek ve ne onlara süre tanınacak.” 304
    “Biz, Kıyâmet gününe âit duyarlı teraziler koyarız da artık, hiç bir nefis
    hiç bir şeyle haksızlığa uğramaz. Bir hardal tanesi bile olsa ona (teraziye)
    getiririz. Hesap görücüler olarak Biz yeteriz.” 305
    “Bizim, göğü kitabın sayfalarını katlar gibi katlayacağımız gün, ilk yaratmaya
    başladığımız gibi, yine onu (eski durumuna) iâde edeceğiz. Bu, bizim
    üzerimizde bir vaiddir. Elbette, Biz yapıcılarız.” 306
    “Hayır, onlar Kıyâmet sâatini yalanladılar; biz Kıyâmet sâatini yalan
    sayanlara çılgınca yanan bir ateş hazırladık. (Ateş,) Onları uzak bir yerden
    gördüğünde, onlar bunun gazablı öfkesini ve uğultusunu işitirler. Elleri boyunlarına
    bağlı olarak, sıkışık bir yerine atıldıkları zaman, orada yok oluşu
    isteyip çağırırlar.” 307
    “Sûr’a üfürüleceği gün, Allah’ın dilediği kimseler dışında, göklerde ve yerde
    olan herkes artık korkuya kapılmıştır ve her biri ‘boyun bükmüş’ olarak
    O’na gelmişlerdir.” 308
    “O gün (Allah) onlara seslenerek: ‘Bana ortak olarak öne sürdükleriniz
    nerede?’ der. Üzerlerine (azab) sözü hak olanlar derler ki: ‘Rabbimiz, işte bizim
    azdırıp-saptırdıklarımız bunlar; kendimiz azıp saptığımız gibi, onları da
    azdırıp saptırdık. (Şimdiyse) Sana (gelip onlardan) uzaklaşmış bulunmaktayız.
    Onlar bize tapıyor da değillerdi. Denir ki: “Ortaklarınızı çağırın.’ Böylelikle
    çağırırlar, ama kendilerine cevap vermezler ve azabı görürler. Hidâyet
    bulmuş olsalardı ne olurdu. O gün (Allah) onlara seslenerek: ‘Gönderilen (elçilere)
    ne cevap verdiniz?’ der.” 309
    303 21/Enbiyâ, 1
    304 21/Enbiyâ, 40
    305 21/Enbiyâ, 47
    306 21/Enbiyâ, 104
    307 25/Furkan, 11-13
    308 27/Neml, 87
    309 28/Kasas, 62-65
    • 120 •
    Ahmed Kalkan
    “Kıyâmet sâatinin kopacağı gün, suçlu günahkârlar umutsuzca yıkılırlar.
    (Allah’a eş koştukları) Ortaklarından kendilerine şefaatçi olan yoktur; onlar,
    ortaklarını inkâr ediyorlar.” 310
    “Kıyâmet sâatinin bilgisi, şüphesiz Allah’ın katındadır. Yağmuru yağdırır;
    rahimlerde olanı bilir. Hiç kimse, yarın ne kazanacağını bilmez. Hiç kimse
    de, hangi yerde öleceğini bilmez. Hiç şüphesiz Allah bilendir, haberdârdır.” 311
    “İnsanlar, sana Kıyâmet sâatini sorarlar; de ki: ‘Onun bilgisi yalnızca Allah’ın
    katındadır.’ Ne bilirsin; belki Kıyâmet sâati pek yakın da olabilir.” 312
    “Onlar: ‘Eğer doğru sözlü iseniz, bu vaad (ettiğiniz azap) ne zamanmış?’
    derler. De ki: ‘Sizin için belirlenmiş bir gün vardır ki, ondan ne bir an ertelenebilirsiniz,
    ne de (bir an) öne alınabilirsiniz.” 313
    “Demişlerdir ki: ‘Eyvahlar bize, uykuya-bırakıldığımız yerden bizi kim
    diriltip kaldırdı? Bu, Rahmân (olan Allah)’ın vaad ettiğidir, (demek ki) gönderilen
    (elçi)ler doğru söylemiş.” 314
    “Onlar, yalnızca tek bir çığlıktan başkasını gözetmezler, onlar birbirleriyle
    çekişip dururken o kendilerini yakalayıverir. Artık ne bir tavsiyede bulunmağa
    güç yetirebilirler, ne âilelerine dönebilirler.” 315
    “Sûr’a üfürülmüştür; böylece onlar kabirlerinden (diriltilip) Rablerine
    doğru (dalgalar halinde) süzülüp giderler.” 316
    “İşte o, yalnızca bir tek çığlıktan ibârettir; artık kendileri (diriltilmiş olarak)
    bakıp duruyorlar.” 317
    “Derler ki: ‘Eyvahlar bize; bu, din günüdür.’ ‘Bu, sizin yalanladığınız
    (mü’mini kâfirden, haklıyı haksızdan) ayırma günüdür.” 318
    310 30/Rûm, 12-13
    311 31/Lokman, 34
    312 33/Ahzâb, 63
    313 34/Sebe', 29-30
    314 36/Yâsin, 52
    315 36/Yâsin, 49-50
    316 36/Yâsin, 51
    317 37/Sâffât, 19
    318 37/Sâffât, 20-21
    • 121 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Ve onları durdurup tutuklayın, çünkü sorguya çekileceklerdir.” 319
    “Siz, O’nun dışında dilediklerinize ibâdet edin.” De ki: “Gerçekten hüsrana
    uğrayanlar, Kıyâmet günü hem kendilerini, hem yakınlarını hüsrana
    uğratanlardır. Haberiniz olsun; bu apaçık olan hüsranın kendisidir.” 320
    “Kıyâmet günü, Allah’a karşı yalan söyleyenlerin yüzlerinin kapkara olduğunu
    görürsün. Büyüklenenler için cehennemde bir konaklama yeri mi
    yok?” 321
    “Kıyâmet sâatinin ilmi O’na döndürülür. O’nun ilmi olmaksızın, hiç bir
    meyve tomurcuğundan çıkmaz, hiç bir dişi, gebe kalmaz ve doğurmaz da.
    Onlara: ‘Benim ortaklarım nerede?’ diye sesleneceği gün, dediler ki: ‘Sana
    arzettik ki, bizden hiç bir şâhit yok.” 322
    “Ki Allah, hak olmak üzere Kitabı ve mizanı indirdi. Ne bilirsin; belki
    Kıyâmet sâati pek yakındır.” 323
    “Onlar, hiç şuurunda değilken kendilerine apansız geliverecek olan Kıyâmet
    sâatinden başkasını mı gözlüyorlar?” 324
    “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü kendisinin olan
    (Allah) ne yücedir. Kıyâmet sâatinin ilmi O’nun katındadır ve O’na döndürüleceksiniz.”
    325
    “De ki: ‘Allah sizi diriltiyor, sonra sizi öldürüyor, sonra kendisinde hiç bir
    kuşku olmayan Kıyâmet günü O sizi bir araya getirip toplayacaktır. Ancak
    insanların çoğu bilmezler.” 326
    319 37/Sâffât, 24
    320 39/Zümer, 15
    321 39/Zümer, 60
    322 41/Fussılet, 47
    323 42/Şûrâ, 17
    324 43/Zuhruf, 66
    325 43/Zuhruf, 85
    326 45/Câsiye, 26
    • 122 •
    Ahmed Kalkan
    “Artık onlar, Kıyâmet sâatinin kendilerine apansız gelmesinden başkasını
    mı gözlüyorlar? İşte onun işaretleri gelmiştir. Fakat kendilerine geldikten sonra
    öğüt alıp-düşünmeleri onlara neyi sağlar? 327
    “O gün, o çığlığı bir gerçek (hak) olarak işitirler. İşte bu, (dirilip kabirlerden)
    çıkış günüdür.” 328
    “O yaklaşmakta olan yaklaştı.” 329
    “Gözleri zillet ve dehşetten düşmüş olarak, sanki yayılan çekirgeler gibi
    kabirlerinden çıkarlar. Boyunlarını çağırana doğru uzatmış olarak koşarlarken,
    kâfirler derler ki: ‘Bu, zorlu bir gün.” 330
    “(Çünkü o gün) Suçlu günahkârlar, simalarından tanınır da alınlarından
    ve ayaklarından yakalanırlar.” 331
    “Yer şiddetle sarsıldığı, dağlar darmadağın olup ufalandığı, toz duman
    halinde dağılıp savrulduğu Ve sizler de üç sınıf olduğunuz zaman...” 332
    “Ve diyorlardı ki: ‘Biz öldükten, toprak ve kemik yığını olduktan sonra,
    biz mi bir daha diriltileceğiz? Önceki atalarımız da mı?’ De ki, öncekiler ve
    sonrakiler. Belli bir günün buluşma vakti için mutlaka toplanacaklardır. Sonra
    siz ey sapık yalancılar, elbette bir ağaçtan, bir zakkum ağacından yiyeceksiniz.
    Onunla karınlarınızı dolduracaksınız. Üzerine de kaynar su içeceksiniz.
    Susuzluk hastalığına tutulmuş develerin içişi gibi içeceksiniz. İşte cezâ
    gününde onların ağırlanışı bu şekilde olacaktır.” 333
    “Vâkıa (kesin bir gerçek olan Kıyâmet) vuku bulduğu zaman, Onun vukuuna
    (gerçekleşmesine artık) yalan diyecek yoktur.” 334
    327 47/Muhammed, 18
    328 50/Kaf, 42
    329 53/Necm, 57
    330 54/Kamer, 7-8
    331 55/Rahmân, 41
    332 56/Vâkıa, 4-7
    333 56/Vâkıa, 47-56
    334 56/Vâkıa, 1-2
    • 123 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “O yaklaşmakta olan yaklaştı. Onu Allah’ın dışında ortaya çıkaracak
    başka (hiç bir güç yoktur).” 335
    “Derler ki: ‘Eğer doğru söylüyorsanız, şu tehdit (ettiğiniz azap) ne zamanmış?’
    De ki: ‘(Bununla ilgili) Bilgi ancak Allah’ın katındadır. Ben ancak
    apaçık bir uyarıcıyım.” 336
    “O gün, mü’min erkekler ile mü’min kadınları, nurları önlerinde ve sağlarında
    koşarken görürsün. “Bugün sizin müjdeniz, içinde ebedi kalıcılar
    (olduğunuz), altından ırmaklar akan cennetlerdir.” İşte ‘büyük kurtuluş ve
    mutluluk’ budur. O gün, münafık erkekler ile münafık kadınlar, iman edenlere
    derler ki: “(Ne olur) Bize bir bakın, sizin nurunuzdan birazcık alıp-yararlanalım.”
    Onlara: “Arkanıza (dünyaya) dönün de bir nur arayıp-bulmaya
    çalışın” denilir. Derken aralarında kapısı olan bir sûr çekilmiştir; onun iç yanında
    rahmet, dış yanında o yönden azab vardır.” 337
    “Ey iman edenler, Allah’a kesin (nasûh) bir tevbe ile tevbe edin. Olabilir
    ki, Allah sizin kötülüklerinizi örter ve altından ırmaklar akan cennetlere
    sokar. O gün Allah, Peygamberi ve onunla birlikte iman edenleri küçük
    düşürmeyecektir. Nurları, önlerinde ve sağ yanlarında koşar-parıldar. Derler
    ki: “Rabbimiz nurumuzu tamamla, bizi bağışla. Şüphesiz Sen, her şeye güç
    yetirensin.” 338
    “Gözleri ‘korkudan ve dehşetten düşük’, kendilerini de zillet sarıp kuşatmış.
    Oysa onlar, (daha önce) sapasağlam iken secdeye dâvet edilirlerdi.” 339
    “Artık sûr’a tek bir üfürülüşle üfürüleceği. Yeryüzü ve dağlar yerlerinden
    oynatılıp kaldırılacağı, ardından tek bir çarpma ile birbirlerine çarpılıp parça
    parça olacağı zaman. İşte o gün, vakıa (bir gerçek olan Kıyâmet) artık vuku
    bulmuş (gerçekleşmiş)tur. Gök yarılıp-çatlamıştır; artık o gün, ‘sarkmış za’fa
    uğramıştır.” 340
    335 53/Necm, 57-58
    336 67/Mülk, 25-26
    337 57/Hadîd, 12-13
    338 66/Tahrîm, 8
    339 68/Kalem, 43
    340 69/Haakka, 13-16
    • 124 •
    Ahmed Kalkan
    “Artık kitabı sağ-eline verilen kişi, der ki: ‘Alın, kitabımı okuyun. Çünkü
    ben, gerçekten hesabıma kavuşacağımı sanmış (anlamış)tım.’ Artık o, hoşnut
    bir yaşama içindedir. Yüksek bir cennette.” 341
    “Kitabı sol eline verilen ise; o da, der ki: “Bana keşke kitabım verilmeseydi.
    Hesabımı hiç bilmeseydim. Keşke o (ölüm her şeyi) kesip bitirseydi.” 342
    “Gökyüzünün erimiş maden gibi olacağı gün; Dağlar da (etrafa uçuşmuş)
    rengârenk yün gibi olacak.” 343
    “(Böyle bir günde) Hiç bir yakın dost bir yakın dostu sormaz.” 344
    “Şüphesiz, size vaad edilen gerçekleşecektir.” 345
    “Yıldızlar ‘örtülüp (ışıkları) silindiği’ zaman, Gök yarıldığı zaman, Dağlar
    kökünden sökülüp savurulduğu zaman, Ve Rasûller de (şâhitlik için) belli
    bir vakitte getirildiği zaman...” 346
    “Bu ayırma gününü sana ne bildirdi? O gün, yalanlayanların vay haline.
    Biz, öncekileri helak etmedik mi? Sonra arkadan gelenleri onların izinde yürüteceğiz.
    İşte Biz, suçlu günahkârlara böyle yapıyoruz. O gün, yalanlayanların
    vay haline!” 347
    “Sûr’a üfürüleceği gün, artık siz dalga dalga geleceksiniz. O sırada gök
    açılmış ve kapı kapı olmuştur. Dağlar yürütülmüş, artık bir serap oluvermiştir.”
    348
    “Şüphesiz o hüküm (fasl) günü, belirlenmiş bir vakittir.” 349
    “Şüphesiz, size vaad edilen gerçekleşecektir.” 350
    341 69/Haakka, 19-22
    342 69/Haakka, 25-27
    343 70/Meâric, 8-9
    344 70/Meâric, 10
    345 77/Mürselât, 7
    346 77/Mürselât, 8-11
    347 77/Mürselât, 14-19
    348 78/Nebe', 18-20
    349 78/Nebe', 17
    350 77/Mürselât, 7
    • 125 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “O ne zaman demir atacak?’ diye, sana Kıyâmet sâatini soruyorlar.
    Onunla ilgili bilgi vermekten yana, sende ne var ki… En sonunda o (ve onunla
    ilgili bilgi), Rabbine âittir.” 351
    “Kişi o gün, kendi kardeşinden kaçar; Annesinden ve babasından.” 352
    “O gün, onlardan her birisinin kendine yetecek bir işi vardır.” 353
    “O gün, öyle yüzler vardır ki apaydınlıktır; Güler ve sevinç içindedir.” 354
    “Artık o gün hiç kimse (Allah’ın) vereceği azap gibi azaplandıramaz.
    Onun vuracağı bağı hiç kimse vuramaz.” 355
    “Yer, o şiddetli sarsıntısıyla sarsıldığı, Yer, ağırlıklarını dışa atıp çıkardığı
    Ve insan: ‘Buna ne oluyor?’ dediği zaman; O gün (yer), haberlerini anlatacaktır.
    Çünkü senin Rabbin, ona vahyetmiştir.” 356
    Kıyâmet ve Âhiret Anlayışı Bizi
    Dirilişe Ulaştırır/Ulaştırmalıdır
    Bugün yaşadığımız toplumda Kıyâmet ve âhiret inancı, bir mit ve hurâfeler
    yığını olarak yaşamaktadır. İnsanlar bu inancın getirdiği her tür dinamizm,
    coşkunluk ve aşktan fersah fersah uzaktadırlar. Avamdan, ya da ehl-i
    dünyadan birisi yaşadığı hayat ve sahip olduğu hayat felsefesince Kıyâmete
    ve âhirete inanmaktadır ve büyük bir ihtimalle de kendini cennette görmektedir.
    Gerçek müslümanlar için durum çok farklıdır. Çünkü müslümanlar
    ‘dünyadadırlar’ ama, ‘dünyadan ve dünyevî’ değildirler. Dünyada, bütün
    ömürleri boyunca bir yolcu ya da garip gibidirler. Yani onlar, niçin yaratıldıklarını,
    nasıl yaşayacaklarını ve buna bağlı olarak sonlarının nereye ulaşacağını
    bilen insanlardır. İnsan, şu anda yaşadığına göre, öncelikle bilmesi
    351 79/Nâziât, 42-44
    352 80/Abese, 34-35
    353 80/Abese, 37
    354 80/Abese, 38-39
    355 89/Fecr, 25-26
    356 99/Zelzele (Zilzâl), 1-5
    • 126 •
    Ahmed Kalkan
    gereken; nasıl yaşayacağı ve sonunun ne olacağıdır. Aslında son dediğimiz
    şeye, fazla uzak gözüyle bakılmamalıdır. Çünkü “Dünya” kelimesi, denâ’dan
    gelir ve ‘yakınlaştırılmış şey’ demektir. Demek ki dünya, insanın akıl ve idrâk
    tecrübesine ve bilincine yakınlaştırılmış bir şeydir. Yakına getirilen şeyin
    (dünyanın) tabir caizse bizi kuşatması ve etkilemesi gerçeği, bilincimizi,
    son varış yerimizden (âhiretten) başka yöne çevirir. Bu son gidilecek yer,
    ‘daha sonra’ geldiğinden; bize ‘uzak’ gibi gelir. Hâlbuki bu, ‘yakın’ olanın
    (dünyanın) sebep olduğu yanılsama ve şaşırtmacadan dolayı böyledir. Yani,
    son, âhiret bize o kadar uzak değildir. Uzak sanmamız, duyularımızın bizi
    yanıltması nedeniyledir. Öyleyse yaşadığımız ile ulaşacağımız sonu düşünmek
    ve her ânımıza bir muhâsebe yapmak durumundayız.
    Müslüman birey, kendi bilinç ve dimağını devamlı diri tutmak zorundadır.
    Bir taraftan cahilî yaşamın, diğer taraftan nefsin/şeytanın öne sürdüğü
    zaaf ve oyalanmalar arasında kalan birey, cihadın her şeyden önce
    bunlara karşı verilmesi gereken bir mücadele olduğunu bilmelidir. Bunun
    sağlanabilmesi ise ancak yaşanılan dünyadan ve hayattan daha yüksek,
    yüce ilkelere, hedeflere bağlanmakla mümkündür. Bu ilke ya da hedef, günlük
    yaşamadan ve denîlikten uzak ve yüce olduğu ölçüde bu hayatı anlamlı
    kılabilecektir. Hangi düzeyde olursa olsun, müslüman birey için mücadele
    zorunlu olduğundan, mücadeleye liyakat için fertlerin dimağlarını her zaman
    diri tutacak donanımlara, eskimeyen kaynaklara ihtiyacı vardır. İşte
    bu kaynakların başında âhiret inancı gelir. Kişi, dünyanın geçici zevklerinden,
    korku ve umutsuzluktan, hedef sapmalarından ve hilâfet görevini
    unutmaktan, ancak bu inanç ile uzaklaşabilir. İnsanoğlu nisyâna (unutmaya)
    meyillidir ve nisyan arttıkça isyan ve sapma da artar. Dahası, insanın
    gönlünde iki ayrı (üstelik zıt) ilkenin, idealin ya da duygunun bulunması
    mümkün değildir. Bir yandan hilafet görevini yerine getirmeye çalışmak,
    özgürlük ve adalet için mücadele etmek, bir yandan da dünyanın ve şeytanın
    geçici oyunları, hileleri karşısında aldanmak, korkmak ve zavallı yaşam
    biçimlerine istek duymak, bir müslümanın şahsında birleşemez. “Dünya
    hayatını âhiret hayatı karşılığında satanlar, Allah yolunda savaşsınlar. Kim
    Allah yolunda savaşır da öldürülür ya da galip gelirse, biz ona yakında büyük
    bir mükâfat vereceğiz.”357 Allah’ın yolunda mücadele, -alanı ve biçimi
    ne olursa olsun- ancak dünya hayatının satılmasından sonradır. Sağlam bir
    irade ve direnme duygusuna sahip olmayan insanların, düşmanın güç ve
    357 4/Nisâ, 74
    • 127 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    oyunları karşısında kısa zamanda umutsuzluk ve korkuya düşmesi mümkündür.
    Hâlbuki sorgulama, tahkir edilme, işkence görme ve nihâyet şehidlik
    ile kaybedecek hiçbir şeyi olmadığını; aksine cennetlere ve bunun
    ötesinde temiz ve özgür bir ruha sahip olacağını ve Rabbinin huzuruna bu
    tertemiz haliyle çıkacağını bilen bir insan için, korku son derece ârızî bir
    şeydir.
    - 11. Âyet -
    وَمَنْ خَلَقْتُ وَحِيدًا ² ذَرْ نِ ي
    ² رْ نِ ي ذَ : Bana bırak وَمَنْ خَلَقْتُ : kendisini yarattığımı وَحِيدًا : tek olarak
    “Kendisini tek olarak yarattığımı Bana bırak!” (Bir tek Benim yarattığımı
    / tek başıma yarattığımı / kendisini yarattığımda yapayalnız olan
    kimseyi; Malsız ve evlâtsız olarak yarattığımı) Bana bırak, Beni onunla
    baş başa bırak; Bırak Beni ve yarattıklarımı tek başına. Bana bırak yalnız
    yarattığım o kişi(yle uğraşma)yı.” (11. âyet)
    Bu âyetlerin Nüzul Sebebi
    Ebu’l-Kasım el-Hızâmî kanalıyla İbn Abbâs’tan rivayete göre el-Velîd
    İbnu’l-Muğîra el-Mahzûmî bir gün Hz. Peygamber’e (s.a.s.) geldi; Efendimiz
    (s.a.s.) ona Kur’ân okudu ve sanki biraz (kalbi İslâm’a) yumuşadı. Onun
    bu durumu Ebû Cehil’e ulaşınca yanına geliyor ve: “Ey amca, kavmin sana
    vermek üzere mal topluyorlar. Muhammed’e gitmişsin ve onun tarafındaki
    mala talip olmuş, ondan bir şeyler istemişsin.” dedi. el-Velîd: “Kureyş beni
    iyi bilir ki malı en çok olanlarındanım” diye cevap verdi. Ebû Cehil: “O
    halde Muhammed hakkında öyle bir şey söyle ki senin onu inkâr ettiğini ve
    ondan hoşlanmadığını kavmin bilsinler.” el-Velîd: “Ne söyleyeyim? Vallahi,
    içinizde şiiri benden iyi bilen kimse yoktur, recezi, kasideyi benden daha
    iyi bilen bulunmaz. Vallahi onun söyledikleri bunlardan hiçbirine benzemiyor.
    Vallahi, onun söylediğinde bir tatlılık var, onun apayrı bir lezzeti
    var, altındaki her sözü yıkıyor ve hepsinin üstüne çıkıyor, hiçbir söz onun
    üstüne çıkamıyor.” Diye düşüncelerini anlattı. Ebu Cehil ısrar etti: “Kav•
    128 •
    Ahmed Kalkan
    min, sen onun aleyhinde bir şey söylemeden senden râzı olmayacak.” O da:
    “Bırak beni biraz düşüneyim” dedi, sonra da: “Bu nakledilen bir büyüdür,
    başkalarından
    (Müseylime’den ve Bâbillilerden) naklediyor” dedi ve bunun
    üzerine “Bırak Beni ve yarattıklarımı tek başına.”358 âyet-i kerimesi nâzil oldu.
    359 Bu el-Velîd ibnu’l-Muğîra kendisinin de babasının da “el-Vahîd” (biricik)
    olduğunu, kendisinin de babasının da Araplar içinde bir benzerinin
    olmadığını söylermiş.360
    Bu rivayet bu sûrenin bir defada toptan nâzil olmadığını gösterir. 361
    Kâfir/İnkârcı Kişiyle Beni Başbaşa Bırak!
    Bu âyetler, servetle şımarıp Allah’ın emirlerine ve Kur’an’ın delillerine
    inatla karşı çıkan zengin insan tipine ait bir tabloyu gözler önüne sermektedir.
    Rivâyete göre bu zengin adam, “Eğer Muhammed’in anlattıkları doğru
    ise cennet ancak benim ve benim gibiler için yaratıldı.” diyen Velid bin
    Muğîre’dir. Bu yüzden âyetler, onun sözlerini yalanlayacak ve emelini boşa
    çıkaracak şekilde nâzil olmuştur. Hemen hatırlatalım ki, sebebin hususi olması,
    âyetlerin hüküm ve mesajının umumi olmasına engel değildir. Bunun
    için âyetler, servetine ve gücüne güvenip inkâr yolunu seçen her insanı kuşatıcı
    ve uyarıcı niteliktedir.
    “Beni tek başıma yarattığımla baş başa bırak.” Veya; “Yalnız yarattığımı
    Benimle baş başa bırak.” Her iki şekilde de anlaşılabilir. Vahîden tümleci
    zernî’yi de halaktu’yu da nitelediği için hem “tek başına, yalnız yarattığım”,
    hem de “tek başıma yarattığım” anlamlarını verir.
    Ey Muhammed! Kâfirlerin o toplantısında senin aleyhine bir propaganda
    ile seni hacılara büyücü olarak tanıtacak o adamı, annesinin karnında
    hiçbir şey olmadığı halde tek başına, yardımcıya ihtiyaç duymadan
    yarattığım o bedbaht Velid b. Muğire’yi Bana bırak, Bana havale et. Onun
    işi Bana aittir. Senin üzülmene gerek yok. O doğduğu zaman onun ne malı
    vardı, ne çocuğu; ne gücü vardı, ne de kuvveti. Onun yaratılması hususunda
    Allah’a ortak koştuğu ilahlar da ortalıkta yoktu. Velid sonra beni inkâr
    358 74/Müddessir, 11
    359 Vâhidî, Esbâbu’n-Nüzûl, s. 319-320
    360 Râzî, Mefâtihu’l Gayb, c. 30, s. 198; Âlûsi, Rûhu’l Meânî, c. 29, s. 123
    361 Âlûsî, age. c. 29, s. 121
    • 129 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ederek âyetlerimi yalanladı. Ben onun hakkından gelirim, intikamımı alırım,
    onun işi bana aittir, lâyık olduğu cezayı ona Ben veririm. Yaptıklarından
    dolayı senin üzülmene gerek yok.
    Velid bin Muğîre
    O, Kureyş’in ileri “gelenlerindendi. Bunun içindir ki Velid, “Biricik”
    ve “Kureyş’in gülü” diye lakaplanmıştı. Allah ona, dünya nimeti olarak
    bol mal ve çocuk verdi. Onu rızka boğdu. Malı, fışkıran nehir gibi oldu.
    Velîd’in Tâif ’te bir bahçesi vardı ki, yaz-kış meyvesi hiç kesilmezdi. Buna
    rağmen o, Allah’ın nimetine karşı nankörlük etti ve inkârla karşılık verdi.
    O nimetlere, Allah’ın âyetlerini inkâr ve iftira ile mukabele etti. İşte onun
    hakkında Kalem sûresinde ve Müddessir sûresinde âyetler indi.
    Bu âyetler Velid bin Muğîre hakkında inzâl oldu. Bu âyetlerde Allah
    onu şiddetle kınadı ve “Onu Bana bırak” diyerek “Sekar”la (Cehennemle)
    tehdit etti. Bu tehdit çok tesirli bir üsluptur. Nitekim Kalem suresinde geçen,
    “Alabildiğine yemin eden, aşağılık... kimseye itaat etme... Biz yakında
    onun burnuna damga vuracağız.”362 mealindeki âyetler de onun hakkında
    inmişti. Velid, Rasulullah’a (s.a.s.) eziyet edip tuzak Kur’an kişi idi. Çünkü
    Kureyş’in ileri gelenleri Rasûlullah’ı susturamayıp onu susturacak ve dâvetinin
    nurunu söndürecek çareleri bulmakta zorluk çekince Velid’e başvurdular.
    O da Rasûl’e sihirbaz lakabını takmalarını ve kölelerine ve çocuklarına
    Mekke’de ona bu şekilde seslenmeleri için emretmelerini tavsiye etti.
    Onlar da, “Muhammed sihirbazdır” demeye başladılar. Rasûlullah (s.a.s.)
    buna çok üzüldü. Bunun üzerine Velid’i korkutma ve tehdit ihtiva eden
    âyetler indi ki bu, onun kibrini kırmada daha tesirli olsun.”363
    “Kendisini tek olarak (vahîden) yarattığımı…” Bu cümlenin iki anlamı
    olabilir. İki şekilde de doğrudur:
    1) “O doğduğu zaman mal, evlât, makam, liderlik vs. ile doğmuş değildi.”
    362 68/Kalem, 10-16
    363 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 122
    • 130 •
    Ahmed Kalkan
    2) “Onu yaratan, yalnızca Benim.” Ben onu yarattığım anda, onun ilâhlık
    vermeye çalıştığı ve de onların hatırları için Tevhid’e karşı çıktığı sahte
    ilâhların hiçbiri Benim ortağım ya da yardımcım değildiler. Bana şirk
    koşulan varlıkların, olmayan tanrılığının yaratmada hiçbir katkısı olmuş
    değildir.”364
    Sen onu yalnız Bana bırak. Benim ondan alacağım intikam, kim olursa
    olsun başkasının intikamına ihtiyaç bırakmayacak şekilde olacaktır. İkinci
    anlamı da şöyle
    olur: Onu tek başına yaratan Benim. Bu hususta kimse
    Bana ortak olmamıştır.
    Bundan dolayı onu helâk edecek olan da Benim,
    onu helâk etmek için başka birisinin yardımına ihtiyacım yoktur. Ben onu
    annesinin karnında yapayalnız, tek başına, malsız ve evlâtsız olarak yarattım.
    Sonra ona nimetler ihsan ettim, o nankörlük edip kâfir oldu. Bununla
    şânı yüce Allah, tek başına yarattığı gibi,
    yine tek başına dirilteceğini kendisine
    delil olarak göstermeyi murad etmiştir.
    Bir diğer açıklama da şöyledir: “Vahîd: Biricik, tek başına” babası bilinmeyen
    kimsedir, el-Velid, kavminin nesebinden olmamakla bilinen birisi
    idi. Daha önce Yüce Allah’ın: “Câhil ve kaba, üstelik soysuzlukla damgalanmış
    olan”365 âyetinde belirtildiği gibi. O da el-Velid’in niteliği hakkındadır.
    366
    O, kavmi arasında; “el-Vahîd: biricik” diye de adlandırılırdı. İbn Abbas
    dedi ki: el-Velîd şöyle derdi: “Ben el-Vahîd oğlu el-Vahîdim (eşsiz
    ve benzersizim).
    Araplar arasında benim bir benzerim yoktur. Babam el-Muğîre’nin
    de bir benzeri yoktu. Ona da “el-Vahîd” deniliyordu.” Bunun üzerine
    yüce Allah şöyle buyurdu: “Başbaşa bırak Beni kendi kanaatine göre
    vahîd
    olanla; “tek başına yarattığım kimse ile.” Yoksa Yüce Allah, onun biricik ve
    eşsiz
    olduğu hususunda onun bu iddiasını tasdik etmek anlamında bunu
    söylemiş
    değildir.
    Âyette şu iki vurgu yapılmaktadır: a) Anasının karnında âciz ve tek başına
    bir durumda yarattığım o şahsı Bana bırak, senin onunla uğraşmana
    gerek yok, Ben onun cezasını
    veririm, b) Beni tek başıma onunla baş başa
    bırak; Ben onun hakkından gelir ve gereken cezayı veririm. 367
    364 Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, c. 6, s. 471
    365 68/Kalem, 13
    366 Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, Buruc Yay., c. 18, s. 175
    367 Bk. Şevkânî, c. 5, s. 376
    • 131 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Ayrıca, “vahîden” kelimesi şu anlamları da düşündürür:
    Kıyâmet gününde o insanlar tek başına kalacaklar. Nasıl ki dünyaya
    tek başına geliyorlar. Mahşer gününde de tek başına kalacaklardır.
    Malı ve
    evlâdı ona fayda vermeyecektir. Bu dünyaya teker teker gelen insanlar yine
    teker teker gidecekler.
    Her insan yaratılış yönüyle eşi ve benzeri olmayan bir tek (özel, orijinal)
    yaratıktır. Parmak çizgisinden karakter yapısına kadar herkesi ayrı
    yaratan Allah’ın gücünü, ilmini, sanatını insanda görüp
    secdeye kapanmalı.
    “Ey insan! Üstün kerem sahibi olan Rabbine karşı seni aldatıp yanıltan ne? Ki
    O, seni yarattı, sana düzen içinde bir biçim verdi ve seni i’tidâl (denge, ölçü)
    üzeere kıldı. Dilediği bir sûrette seni tertip etti (düzene koydu).” 368
    İnsan muazzam bir makine olduğu kadar, muazzam bir sanat. Rûhî
    fonksiyonları birbirine benzemediği gibi; şekilleri, yüzleri, gözleri, kokuları,
    sesleri bile birbirine tümüyle benzeyen iki insan yoktur. Zevkleri, karakterleri,
    kabiliyetleri farklı olduğu gibi, fizikî yönde de benzer yön kadar
    benzemeyen yönler... Allah, fabrikadan çıkan arabalar gibi birbirinin aynısı
    ve kopyası olan iki şeyi yaratmayı sanatının büyüklüğüne münâsip görmez.
    Her yarattığı orijinaldir.
    Hz. Ömer’in de bulunduğu bir mecliste sohbet edilirken, orada bulunanlardan
    biri: “Şu satranca şaşıyorum. Satranç tahtasının eni de boyu da
    birer arşından fazla değilken, insan onun üzerinde binlerce oyun oynasa,
    bir oynadığı oyun diğerine hiçbir zaman benzemez. Küçücük bir tahtada
    binlerce değişik kombinezon oluşur” demişti. Hz. Ömer bu söze cevap olarak
    şöyle dedi: “Bundan daha fazla hayret edilecek şeyler var. Meselâ insanın
    eni bir karış, boyu bir karıştan ibâret olan yüzünde kaşlar, gözler, burun
    ve ağız gibi âzânın yerleri kesinlikle değişmediği halde, bütün dünyada
    yüzleri tamamen birbirine benzeyen iki insan bulamazsın. Şu ufacık deri
    parçası üzerinde bu sayısız değişiklikleri, bu sınırsız sanatı gösteren Allah
    ne büyük kudret ve hikmet sahibidir!”
    368 82/İnfitâr, 6-8
    • 132 •
    Ahmed Kalkan
    İnsanın hiç taklit olunamayacak imzası parmak basmasıdır. Parmak
    uçlarındaki çizgiler insan sayısı kadar değişiklik arzeder. Gözler ve kokular
    da öyle. Her insanın gözü, kokusu farklıdır. Bu kadar küçük yerde görünen
    benzerlikler yanında benzemeyen özellikleri sığdırmak, ancak acının içine
    tat ve lezzet koyan, zıtlarda bile âhengi sağlayan Allah’a mahsustur. Burada
    “tek olarak” mânâsına gelen “vahîden” kelimesi, hem yaratanın hem de yaratılanın
    durumunu gösterebilir. Yani “Allah’a” veya “insana” yönelik olmasına
    göre iki anlama gelebilir. Eğer vahid sözcüğü Allah’a yönelik ise âyet,
    “Bir tek Benim yarattığım o kişiyi bana bırak” mânâsına gelir ve Allah’ın
    yaratıcı olarak tek ve eşsiz olduğu gerçeğini dile getirir. Şâyet vahid, insana
    yönelik bir sözcük olarak kabul edilirse o takdirde âyet, “Tek başına yapayalnız
    yarattığım o kişiyi bana bırak” anlamına gelir. Bu mânâyı, insanın
    hayata yalnızlık içinde başlayıp onu aynı şekilde bitireceğini dile getiren
    âyetler de desteklemektedir.
    Şu âyet gibi: “Andolsun sizi ilk defa nasıl yaratmışsak, onun gibi yapayalnız
    ve teker teker huzurumuza gelirsiniz.”369 Bununla kıyâmetin de yaratılış
    gibi özellikle her fert için ayrı bir safhasının olduğuna işaret edilmiş demektir.
    Allah, her şeyin mutlak ve tek yaratıcısıdır. Âyetin özel bir olay ve
    şahısla ilgili olarak inmesi hüküm ve uyarmanın vasıflara göre genel olmasına
    engel de değildir. Bu âyetin iniş sebebinin Velid b. Muğire el-Mahzumi
    olduğu rivayet ediliyor. Burada onun Kalem sûresinde geçtiği gibi soysuz,
    piç olduğuna îmâ ve “vahîd = tek başına” nâmıyla anıldığına işaret olduğu
    söylenmiştir.
    Her iki durumda da insanın Allah’a kaçınılmaz bağımlılığı gerçeğine
    dikkatimiz çekilmektedir. “Benim kendisinin Yaratıcısı ve Rabbi olduğumu
    unutan insana ne yapılacağına karar vermeyi yalnız Bana bırak” anlamı da
    âyetten anlaşılır. Âyet, bir taraftan insanın, kendi varlığını Allah’a borçlu
    ve O’na bağımlı olduğuna; diğer taraftan da hakikati inkâr edenlere karşı
    beşerî bir cezalandırma yapılamayacağına işaret eder. Kâfir/inkârcı insana,
    inançsızlığı nedeniyle ne yapılacağına Allah karar verir.370
    369 6/En'âm, 94
    370 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 418-419; Fahrettin Yıldız,
    Tefsir Dersi Notları 1, s. 96
    • 133 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Rasûlullah bu noktada zorlanıyordu. Çünkü insanlar müstekbirlik yaparak
    Allah’ın Resûlü’nü dinlemiyorlardı. Kabullenmiyorlardı İslâm’ı. Yola
    gelmiyorlardı… Onlara yaklaşılmıyordu bile, yanlarına varılamıyordu.
    Hatta bu dönemde Rasulullah yakınlarını eve çağırmıştı da, Ebû Leheb
    konuşmasına bile izin vermemişti. Derdini anlatmasına bile fırsat tanımamıştı.
    Allah diyor ki: “Sen, o ve benzerlerini Bana bırak! Takma sen onları
    kafana!”
    “Şu yapayalnız, hiçbir şeye mâlik olmayarak yarattığım kimseyi sen
    Bana bırak! Yani ana karnındayken, malı, mülkü, çevresi, kredisi, evi, barkı,
    hanımı, akrabası, çoluk-çocuğu, bilgisi, ilmi, irfanı, gücü, kuvveti olmadan
    yapayalnız, kendi başına yarattığım kimseyi sen Bana bırak!”
    Allah’a karşı küstahlık taslayıp kibirlenen, O’na O’nun istediği gibi iman
    edip sâlih amellerle bunu ispatlamayanlar başta olmak üzere hepimiz düşünelim:
    Ana rahmindeki durumumuzu göz önüne getirelim. Basit bir damla
    su. Eli yok, ayağı yok, aklı yok, fikri yok, gücü yok, kuvveti yok… Varlığından
    bile haberdar olmayan, kendisini bile korumaktan âciz bir varlık değil
    miydik? Veya dünyaya geldiğimiz günü bir tahmin edelim. Neyimiz vardı?
    Aklımız yoktu, bilgimiz yoktu, malımız, gücümüz, çevremiz, itibarımız,
    makamımız yoktu. Hiçbir şeysiz, yapayalnız, güçsüz, görüşü olmayan, konuşamayan
    âciz bir varlıktık. Bu yaratılışı hatırlatarak “İşte öyle yarattığımı
    sen Bana bırak!” diyor Allah.
    Bu hepimizi ilgilendiren bir tehdit unsurudur. Ne oluyor! Yapayalnızdık,
    kimsesizdik, hiçtik, bir şeyimiz yoktu. Allah da bizi var etmek için
    kimseye sormamış, danışmamış, kimseden yardım da almamış. Öyleyse
    ne bu gurur ve Allah’tan uzaklaşma? Kim tarafından yaratıldık? Kimlere
    minnet duygusu içindeyiz? Kimin ekmeğini yediğimiz halde kimlerin kılıcını
    sallamaya çalışıyoruz? Kim var etti bizi? Kime kulluk ediyoruz? Ne bu
    hâlimiz? Şair şöyle diyor: “Hatırından çıkmasın uryan cihana geldiğin, /
    Nice kim geldin yine anın gibi gitmen gerek.” Yani dünyaya çıplak geldiğini
    unutma! Ama nasıl geldiysen öyle git. Günâhsız geldin, âciz olduğunu bile
    bile geldin, malın-mülkün yoktu geldin, yine aynen öyle gitmeye çalış. 371
    371 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 18, s. 148-149
    • 134 •
    Ahmed Kalkan
    - 12. Âyet -
    وَجَعَلْتُ لَُ مَالا مَْدُودًا
    وَجَعَلْتُ : ki Ben verdim لَُ : ona مَالا : mal مَدُْودًا : çok, bol (alabildiğine)
    “Ki Ben ona alabildiğine mal verdim. / Ona bol bol mal verdim. / Ardı
    arkası gelmeyen servetler vermiştim. / Ki, geniş maddî imkânlar vermiştim
    ona. / Ve hayatına geniş bir ufuk açtığım” (12. âyet)
    O bir şeye mâlik olmayan nankör Velid b. Muğire’ye Mekke’den Taif ’e
    kadar alabildiğine uzanan çok ve bol araziler, yaz-kış meyvesi eksilmeyen
    bağlar, bahçeler, develer, atlar, koyunlar, dinarlar verdim.
    “Ve hayatına geniş bir ufuk açtığım”: Lafzen, “(Her şeyi) kendisi için
    (genişçe) yaydığım” yani, “öteki canlılara verilenden çok daha fazla güç ve
    yetenek verdiğim.”
    Memdûd: Beydavi diyor ki: “Memdûd, çok ve bol demektir. Velid ziraatçılık,
    hayvancılık ve ticaretle uğraşırdı.”372 İbn Abbas diyor ki: “Velid’in
    malı Mekke’den Tâif ’e kadar uzanırdı.” Mukatil diyor ki: “Velid’in, yaz kış
    ürünü kesilmeyen bir bağı vardı.”373
    Velid b. Muğire’nin serveti; Mücahid ve Said b. Cübeyr’e göre bin dinar,
    Süfyan-ı Sevri’ye göre dört bin dinar parası vardı. Numan b. Salim’e göre
    “memdûd” kelimesiyle sahip olduğu araziler kast edilmektedir. Ömer’e (r.a.)
    göre her ay devam eden geliridir.374
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Hem ona uzun uzadıya
    uzatılmış mal verdim yani çok mal, servet, arazi ve çiftlik gibi geniş yahut
    gelişip boy atarak ya da ticaretle arttırılmış, uzatılmış mal verdim. Velid’in
    Mekke ile Tâif arasında çeşitli türde malları ve Tâif ’te yaz-kış meyveleri eksik
    olmayan bostanı ve milyoner denilecek kadar parası bulunduğuna dair
    rivayetler gelmiştir.”375
    372 Beydavi Tefsiri, c. 2, s. 492; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 122
    373 Tefsir-i Kebir, c. 30, s. 198; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 122
    374 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Yayınları, c. 8, s. 479
    375 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 419
    • 135 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Velîd, Kureyş’in ileri gelenlerinden olup çok sayıda oğulları vardı ve oldukça
    zengindi; buna rağmen Allah’ın kendisine lütfettiği nimetlere şükredecek
    yerde hem Allah’a hem de Peygamber’e karşı nankörlük etmiş, İslâm’ı
    boğmak isteyenlere öncülük edenlerden olmuştu.
    Âyet, Velîd bin Mugîre hakkında inmiş olsa da amacı genel olup şu
    mesajı vermektedir: Nimete karşı şükretmek, nimet
    sahibine minnettar
    olmak en yalın ahlâkî ödevlerden biri, akıl ve adâlet gereğidir.
    Sıradan birinin
    alelâde yardım ve iyiliğine bile minnettar olup teşekkür ederken
    varlığımızı,
    hayatımızı, sahip olduğumuz, yararlandığımız her türlü maddî ve
    mânevî nimet ve imkânları lutfeden Allah’a minnettar olmamak, şükretmemek,
    ibâdet ve İtaat etmemek büyük bir nankörlüktür. Özellikle Allah’ın
    varlığını ve birliğini
    tanımamaktan da öte giderek inkâr, şirk ve zulüm hareketlerine
    öncülük etmek;
    bütün nankörlüklerin ve haksızlıkların en ağırı,
    en vahimidir. 376
    - 13. Âyet -
    ودًا Â ش ُُ § وَبَنِ ي نَ
    § وََبنِ ي نَ : ve çocuklar ودًا Âش ُُ : göz önünde
    “Ve göz önünde çocuklar. / Yanından ayrılmayan oğullar vermiştim.
    / Bir de (cömertliğimin) şahitleri olan çocuklar. / Ve (sevginin) şâhitleri
    olarak çocuklar.” (13. âyet)
    Velid b. Muğire’ye kendisiyle birlikte Mekke’de yaşayan, toplantı yerlerinde
    onunla birlikte bulunan, çalışmak için şuraya buraya gitme ihtiyacı
    duymayan, hiç bir zaman yanından ayrılmayan, önemli işlerde şahitliklerine,
    görüşlerine ve bilgilerine başvurulan, yalnızlığını gidereceği, kendisine
    destek olacağı, güçlü, kuvvetli on erkek evlâdı verdim.
    376 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu, c. 5, s. 420
    • 136 •
    Ahmed Kalkan
    Mevdûdi diyor ki: “Velid bin Muğire’nin on-on iki oğlu vardı. Onlardan
    biri olan Halid bin Velid tarihte en meşhur olanıdır.
    Bunlar için “şuhûd” kelimesi kullanılmaktadır. Bunun birkaç değişik
    mânâsı olabilir.
    1) “Onların kendi geçimlerini temin için çalışmaya ya da sefer etmeye
    ihtiyaçları yoktur. Çünkü onların varlıkları yüzünden evlerinde her şey
    vardı. Bu yüzden bunlar her zaman babalarının yanında yardım için dururlardı.”
    2) “Oğullarının hepsi şöhretli ve nüfuzlu kişilerdi ve babalarıyla beraber
    toplantılara iştirak ediyorlardı.”
    3) “Bunların her konuda şehâdetleri kabul görür, itimat edilirdi” şeklinde
    olabilir.”377
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Şûhûd: Şâhid kelimesinin
    çoğuludur. Yani hepsi yanında hazır, göz önünde, çalışmak için şuraya
    buraya gitme ihtiyacı duymayan, meclis ve lokallerde babalarının yanında
    hazır bulunan oğullar verdim. Yahut, önemli işlerde şahitliklerine, görüşlerine
    ve bilgilerine başvurulan oğullar verdim demektir. Rivayete göre Velid
    b. Muğire’nin hepsi mevki sahibi kişilerden olmak üzere on veya on üç
    oğlu vardı. Fakat bilinenleri yedidir. Velid b. Velid, Halid b. Velid, Umâre
    b. Velid, Hişam b.Velid, As b. Velid, Kabis b. Velid, Abdişems b. Velid. Denildiğine
    göre bunlardan Halid, Hişam ve Velid müslüman olma şerefi ile
    şereflenmişlerdir. Zemahşerî, “Bunlardan üçü müslüman oldu: Halid, Hişam
    ve Umâre” diye zikretmiştir.378 Âlûsî de şöyle der: Umâre’nin Bedir’de
    veya Habeş’te Necaşî tarafından öldürüldüğü ihtilâflıdır. İki rivâyet de kâfir
    olarak öldürüldüğü hususunda birleşmiştir.379 Müslüman olduğuna dair
    Sa’lebî’nin Mukatil’den yaptığı rivayet sahih değildir. İbn Hacer bunun hata
    olduğunu yazmıştır. Bu hatayı Zemahşerî de yapmış ve onun peşinden gidenler
    de bu hususta ona uymuşlardır. Bunların Velid b. Velid’i ise İslâm’la
    şereflenenler arasında zikretmemeleri şaşılacak bir iştir. Oysa bütün hadisçiler
    onun müslüman olduğunda görüş birliğine varmışlardır.” Evet, Velid
    377 Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, c. 6, s. 471
    378 Zemahşeri, Keşşaf, c. 4, s. 182
    379 Alusi, Ruhu’l-Meani, c. 29, s. 153
    • 137 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    b. Velid’in de sonradan müslüman olduğunda ihtilâf görülmüyor. Fakat
    Umâre’nin durumu ihtilâflıdır. Bu dört oğulun dışında kalanlar hakkında
    ise bir bilgimiz yok.”380
    Mücahid’e göre Velid bin Muğire’nin on oğlu vardı.381 Müfessirler diyor
    ki: “Velid’in on oğlu vardı. Ne seferde ne hazarda ondan ayrılmazlardı. Onlarla
    yalnızlığını giderir ve sayelerinde güçlü ve kuvvetli olurdu. Onlardan
    üçü yani Halid, Hişam ve Velid müslüman oldular.”382
    Yüce Allah nimet alâmetlerinden olan mal ve çocukları zikrettikten
    sonra tekrar dönerek ona lutfettiği dünya nimetlerini genel olarak zikretti:
    - 14. Âyet -
    هِيدًا ¨ وَمََّدْتُ لَُ تَ ْ
    وَمََّدْتُ : döşedim ve serdim, لَُ : kendisine هِيدًا ¨ت َْ : bir döşeyiş
    “Ve sayısız fırsatlar serdim önüne. / Ve onu bir (bebek gibi) eleyip belemiştim.
    / Ona ne büyük imkânlar sağlamıştım / Yaydıkça yaydığım -iyi
    imkânlar sağladım- / Her işini yoluna koydum. Ki, geniş maddî imkânlar
    vermiştim ona. / Kendisi için (nimetleri) yaydıkça yaydığım (halde) / Ve
    hayatına geniş bir ufuk açtığım.” (14. âyet)
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ona büyük imkânlar verdim,
    mal ve oğullardan başka, birçok sebep ortaya çıkararak mevki, saygınlık
    ve şans açıklığı verdim. Velid, Kureyş içinde ileri gelen saygın kişilerden
    sayılırdı. “Vahîd: Biricik” ve “Reyhânetü’l-Kureyş: Kureyş’in gülü, rızkı”
    takma adlarıyle anılırdı.”383
    380 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 419-420
    381 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, c. 8, s. 479
    382 Bazı tefsirciler Zemahşeri’ye uyarak, müslüman olanların Halid, Umâre ve Hişam olduğunu söylerler.
    Doğru olan Velid’dir. Umâre kâfir olarak ölmüştür. Bk. Şihab Haşiyesi, c. 8, s. 274
    383 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 420
    • 138 •
    Ahmed Kalkan
    12-14’üncü âyetlerde, Allah’ın inkârcı insana verdiği nimetlerden söz
    edilir. Yüce Allah ona bol miktarda mal vermiş, gözü önünde bulunan ve
    çevresinde dolaşan oğullar bahşetmiş, bütün imkânları onun önüne sermiştir.
    Fakat o kimse, 15-16’ncı âyetlerde de belirtildiği gibi kendisine bunca
    nimet verilmiş olmasına rağmen daha fazlasını ister; Allah’ın âyetlerine
    karşı da inatçı kesilir. Oysa, nimetin şükrünü edâ etmeden Allah’tan onu
    arttırmasını beklemek boşunadır. Çünkü Yüce Allah’ın bu konudaki hükmü
    şöyledir: “Bana şükrederseniz, muhakkak ki size kat kat fazla veririm;
    yok eğer nankörlük ederseniz, bilin ki Benim azâbım gerçekten çok çetindir.”
    384
    Allah, Peygamber ve Peygamber yolunun yolcularına burada diyor ki:
    “Sen onu Bana bırak!” Ne özellikleri varmış bu kişinin? Neler vermiş Allah
    ona? Mal-ı memdûdu varmış o kişinin. Böyle uzun uzadıya malı, mülkü,
    arazisi, çiftliği ve daha neleri, neleri vardı onun. Tüm bu sahip olduklarını
    Ben verdim ona, diyor Rabbimiz.
    Peki, kim bu adam? Kimi anlatıyor Rabbimiz burada? Aslında seni,
    beni, bizi... Tüm piyasadaki zenginleri… Malları, mülkleri, paraları, pulları,
    arazileri, çiftlikleri, yazlıkları, kışlıkları bulunanlar. Uzun uzadıya
    mal-mülk sahipleri anlatılıyor. Bir düşünün; meselâ on yaşımızda neyimiz
    vardı? Çocukken, bebekken neye sahiptik? Neydik? Gücümüz neydi? Fırsatımız,
    imkânımız neydi? Paramız, pulumuz neydi? Diplomamız, statümüz
    neydi? Şimdi kendimizde ne görüyoruz? Yokluğu ne çabuk unutuyoruz?
    Eğer şu anda nice imkânlara sahipsen, unutma ki bütün bunları sana
    Allah verdi ve sahip olduğun her şey aslında sana Allah’ın emanetidir. Şu
    anda aklım var diyorsan, onu sana veren Allah’tır. Şu anda malım var, evim,
    arabam var diyorsan onları sana veren O’dur. Ekonomik gücüm, siyasal gücüm,
    diplomam, doktoram var diyorsan bunları da sana veren O’dur. Sahip
    olduğun, benim dediğin neyin varsa hepsini sana veren O’dur. Bağın, bahçenin,
    evin, barkın, dükkânın, tezgâhın, paranın, pulun, çoluk-çocuğun
    gerçek sahibinin kendimiz olduğunu zannetmeyelim. Hocalığımızın, bilgimizin,
    tecrübemizin, çevremizin, kredimizin sahibi biziz zannetmeyelim.
    Bunların tümünü bize veren Allah olduğunu hiçbir zaman hatırımızdan
    çıkarmamalıyız.
    384 14/İbrâhim, 7
    • 139 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Memdûdâ” kelimesi, yaklaşık olarak “kesîra” demektir. Yani daima, sürekli,
    kesintisiz, ay be ay geliri gelen demektir. Yapayalnız yarattım, tuttum
    ona mal verdim, ben verdim onu! Ay be ay gelen o gelirini takdir eden
    benim. Niye unutuyor bunu bu nankör insan?
    Sonra ortada gezip dolaşan evlâtlar, çocuklar verdim ona. Üç tane, beş
    tane, on üç tane çocuk verdim ona. Bunlar söylenince bu kim? denecektir
    o zaman. Bu kimsenin bu âyetlerin nüzûl sebebi olarak Halid Bin Velid’in
    babası Velid bin Muğire veya başka birisi olduğunu söylemişler. Ama bizler
    de öyle değil miyiz? Allah bize de çoluk-çocuk vermedi mi? Bizim malımızı,
    mülkümüzü de Allah vermedi mi? Burada anlatılan o dönemde onlar
    olabilir, ama bu dönemde de biziz. Başka ne vermiş Allah ona? “Bir de ona
    döşedim de döşedim” diyor Rabbimiz. Yani ona fırsat, güç, kuvvet, akıl, şan,
    şeref, makam, mevki, riyâset, saltanat verdim. Bize de sahip olduğumuz
    tüm imkânlarımızı, tüm fırsatlarımızı veren Allah’tır. 385
    İslâm’a göre insanın var oluşunun asıl gâyesi, Allah’a kul olmanın şuuruna
    ermesi ve bunun gereğini yerine getirmesidir, ibâdettir. Kur’an’da
    çocuklar çok defa, ebeveynine aslî gâyelerini unutturan ve onları Allah’tan
    uzaklaştıran engeller arasında gösterilmiştir. Buna göre birçok insan, fazla
    mal ve evlât sahibi olmayı hayatın tek gâyesi saymak sûretiyle Allah ile
    olan münâsebetini tehlikeye düşürmektedir. Bu sebeple çeşitli âyetler insanı
    uyarmakta ve asıl gözetilmesi gereken hedefi göstermektedir.386 Her ne
    kadar insanlar fazla mala ve çocuğa sahip bulunmakla kendi kendilerine
    yeterli, dolayısıyla güçlü ve üstün olacakları zannına kapılıyor ve bunu başkalarına
    karşı bir üstünlük sebebi olarak görüyorlarsa da,387 Kur’an’a göre
    bu yanılgıya düşenler için mal ve çocuk da bir “fitne”dir388 ve “apaçık bir
    düşman”dır. 389 Bundan dolayı İslâm’da, kişinin çocuk sahibi olması büyük
    sorumluluk gerektiren bir durum olarak değerlendirilmiştir. Nitekim
    ana-baba ile çocuk arasındaki ilişkiler hem ahlâkî hem de hukukî yönden
    belli esaslara bağlanmıştır. Buna göre çocuğun varlığı ciddiye alınmalı, iyi
    bir insan ve ihlâslı/samimi bir Müslüman olarak yetişmesi için her türlü
    gayret ve fedâkârlık gösterilmelidir.
    385 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 18, s. 150-151
    386 Meselâ bk. 18/Kehf, 46; 34/Sebe’, 37; 63/Münâfıkun, 9
    387 57/Hadîd, 20
    388 8/Enfâl, 27-28; 34/Sebe’34-35
    389 23/Mü’minûn, 55-56; 64/Teğâbün, 14
    • 140 •
    Ahmed Kalkan
    Çocuğun dünya ve âhiret mutluluğunu gözetmek, onu dünyaya getiren
    insanların önemle üzerinde durmaları gereken bir konudur. İslâm, bu
    hususta birinci derecede babayı sorumlu tutar. “Ey iman edenler! Kendinizi
    ve çoluk çocuğunuzu, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun”
    390 meâlindeki âyeti yorumlayan müfessirler, çocukların ve diğer âile
    fertlerinin gözetiminden ve terbiyesinden âile reisi olan babanın sorumlu
    olduğu konusunda ortak görüş belirtirler.391 Hz. Peygamberimiz de, “Hepiniz
    çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz”392 meâlindeki
    hadisinde aynı şekilde babanın büyük sorumluluğuna dikkat çeker. Anne
    de sorumluluğa ortaktır; âilenin iç düzeniyle birlikte çocukların bakımı ve
    yetiştirilmesi onun sorumluluk alanına girmektedir.393 Çocuğun, kendisine
    söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az-çok ifâde edebildiği
    yaşlardan itibaren dinî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda
    ilk öğretilecek şey; tevhid inancıdır. Hz. Peygamberimiz’in “Çocuklarınıza
    önce ‘lâ ilâhe illâllah’ cümlesini öğretin” şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir.
    394
    Onların anlayacağı bir dil ve üslûpla Allah inancı anlatılması gerektiği
    gibi, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte dozu ayarlanmış bir tarzda
    Allah korkusunu da aşılamak, böylece değer yargılarına ters düşen davranışlar
    karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezâlandıracak
    olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir.
    Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da
    geliştirilmesi gerekir. Onlara namazın öğretilmesi ve âile reisinin de bunda
    devamlı olması Kur’ân-ı Kerim’de açıkça zikredilmiştir.395 Hz. Peygamber’in
    de çocuklara yedi yaşında namazın öğretilmesi, kıldırılmaya başlanmasını,
    on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa hafifçe cezalandırılmalarını tavsiye
    eden hadisleri396 bu konuda Müslüman ebeveyne ve eğitimcilere ışık tutmaktadır.
    Bunlarla birlikte, çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru
    bilgilere ihtiyacı unutulmamalıdır.
    390 66/Tahrîm, 6
    391 Bk. Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, c. 30, s. 46; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’an, c. 4, s. 390-393
    392 Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
    393 Buhârî, Rikak 17; Müslim, İmâre 5
    394 İbn Mahled, Ahbâru’s-Sığar, s. 142; İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevrûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd,
    Beyrut, 1403/1983, s. 158
    395 20/Tâhâ, 132
    396 Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizî, Mevâkît 182
    • 141 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Mal-Mülk Allah’ındır: “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır.” 397; “Göklerin
    ve yerin mülkü O’nundur.” 398; “Mülk O’nundur.” 399
    Bu âyetler ve benzerleri mülkün, hükümranlığın Allah’a âit olduğunu,
    gerçek mülk sahibinin O olduğunu vurgulamaktadır. Allah, mülkünü yönetme
    hakkını, yeryüzünde halîfe tâyin ettiği insana vermiştir. “Allah’a ve
    Rasûlüne iman edin ve (O’nun) sizi hâkim kıldığı, sizin yönetiminize verdiği
    şeylerden (Allah için) infak edip harcayın. Sizden, iman eden ve (Allah
    rızâsına) infak edip harcayanlar için büyük mükâfat vardır.” 400 Bu âyetten
    anlaşıldığı üzere mal, gerçekte Allah’ındır. İnsan, yeryüzünde halîfe olarak
    mala sahip olur; mal, aslında ona emânettir. Göklerin ve yerin mülkü Allah’a
    âittir. Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. İnsanın mala halîfe kılınması, iki
    anlama gelebilir: Ya Allah adına malın üzerinde vekil kılınması, malın yönetiminin
    kendisine bırakılmasıdır. Yahut başkasından kendisine geçmesi,
    kendisi başkasının yerine geçip mala sahip olmasıdır. Mal denilen şey, böyle
    insandan insana geçen, insanların mülkiyetini birbirinden devraldıkları
    bir şey olduğu için âyette “cealeküm müstahlefîne fîh; başkasının yerine
    geçirildiğiniz, başkasının ardından size verilen şey” diye nitelendirilmiştir.
    Şimdi insan, mülkiyeti geçici olarak elinde bulunan malı Allah yolunda
    harcarsa, aslında kendi malını değil; Allah’ın malını harcamakta; O’nun
    adına, O’nun yoluna vermektedir. Mülkün gerçek sahibi Allah olduğuna
    göre, neden Allah’ın malını, Allah’ın emrettiği yere harcamaktan çekinir,
    niçin kendisini mutlu edecek şeyden geri kalır? Hz. Peygamber (s.a.s.)’in
    şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: “Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu ‘malım,
    malım’ der. Yiyip tükettiğinden, ya da giyip eskittiğinden, ya da sadaka
    verdiğinden başka senin malın mı var? (Çünkü bundan ötesi başkasının eline
    geçecektir).” 401
    “Kadınlardan, oğullardan, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşten,
    salma atlardan, sağmal hayvanlardan ve ekinlerden gelen zevklere düşkünlük
    ve bağlılık insanlar için bezenip süslendi. Bunlar, dünya hayatının metâı-
    397 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 17, 18, 40, 120; 9/Tevbe, 116; 24/Nûr, 42; 45/Câsiye, 27; 48/Fetih, 14
    398 2/Bakara, 107; 3/Âl-i İmrân, 189; 5/Mâide, 40; 7/A'râf, 158; 25/Furkan, 2; 39/Zümer, 44; 42/Şûrâ, 49; 43/
    Zuhruf, 85; 57/Hadîd, 2, 5; 85/Bürûc, 9
    399 6/En'âm, 73; 35/Fâtır, 13; 39/Zümer, 6. Ve yine bk. 3/Âl-i İmrân, 26; 17/İsrâ, 111; 22/Hacc, 56; 25/Furkan,
    26; 40/Mü'min, 16; 64/Teğâbün, 1
    400 57/Hadîd, 7
    401 Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî, Vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
    • 142 •
    Ahmed Kalkan
    dır. Nihâyet varılacak güzel yer, Allah’ın huzurudur.”. (Rasûlüm!) De ki: ‘Size
    bunlardan daha iyisini bildireyim mi? Takvâ sahipleri için rableri yanında,
    içinden ırmaklar akan ebediyen kalacakları cennetler, tertemiz eşler ve (hepsinin
    üstünde) Allah’ın rızâsı/hoşnutluğu vardır. Allah kullarını çok iyi görür.”
    402 3/Âl-i İmrân, 14. âyette sayılan dünya nimetleri ve dünya güzelliğinin
    insana sevdirildiği ifâde edilmiştir. Bu davranış tabiîdir, dünyevîdir. Âl-i
    İmrân, 15. âyette bunlardan daha güzeli gösterilmiştir, çünkü evvelkiler ne
    kadar güzel olursa olsun geçicidir, ikinciler ise devamlıdır.
    Bazılarına imtihan ve hatta sıkıntı olsun diye verilen mal ve çocuklar,
    bazı insanları hayran bırakır, kendilerine niye onlara verilmediğini düşünürler.
    Hâlbuki sadece âhirette değil, aynı zamanda dünyada da bu mallar
    ve evlâtlar, onların sıkıntılarını, azaplarını arttırmaktan başka bir işe
    yaramaz: “Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah,
    bunlarla ancak dünyada onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının
    kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.” 403
    Rivâyet edildiğine göre, Mekke’den hicret arzusunda bulunan bazı Müslümanların
    eş ve çocukları, kendilerinin perişan duruma düşeceklerini öne
    sürerek babalarını hicretten alıkoymak istediler. Fakat hicretle kazanılan
    yüksek mertebeleri öğrenen Müslümanlar, eş ve evlâtlarını cezâlandırmak
    isteyince bu âyet inerek, onların affedilmesini ve kusurlarından geçilmesini
    emretti. Buna rağmen, mal ve çocukların beklenmedik yer ve durumlarda
    kişiyi günaha sokup âhiret hazırlığından alıkoyabileceğine işaret edilmiştir:
    “Ey iman edenler! Eşlerinizden ve çocuklarınızdan size düşman olanlar da
    vardır. Onlardan sakının. Ama affeder, kusurlarını başlarına kakmaz, hoşgörür
    ve bağışlarsanız, bilin ki, Allah çok bağışlayan, çok merhamet edendir.
    Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır. Büyük mükâfat
    ise Allah’ın yanındadır.” 404
    Bazı babalar, kendi inanç ve amelleriyle cennete gidemeyeceklerine
    kendileri de inandıkları için, çocuklarına elif-be öğretmek ve arkalarından
    Fâtiha okumalarını ve onlar yüzünden cennete gidivereceklerini umarlar.
    Şu âyet, inanılması gerekenlere gerektiği gibi inanmayan ve Kur’an’ı kendisi
    için okuyup amel etmeyen, çocukları yüzünden kolayca cennete gidivere-
    402 3/Âl-i İmrân, 14-15
    403 9/Tevbe, 85
    404 64/Teğâbün, 14, 15
    • 143 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ceklerini umanlar için önemli bir cevaptır: “Ey insanlar! Rabbinize karşı
    gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın da babası için hiçbir şey ödeyemeyeceği
    günden çekinin...” 405
    - 15. Âyet -
    يطْمَعُ أَنْ أَزِيدَ ¿ثُ َّ
    ¿ثُ َّ : sonra يطْمَعُ : tamah eder أَنْ أَزِيدَ : daha arttırayım
    “Sonra da artırmamı umar. / Üstelik, daha, daha arttırmamı arzu
    ederdi. / Şimdi de kalkmış hırsla daha fazlasını istiyor. / Böyleyken hâlâ
    daha çoğunu vermemi bekliyor. O, daha da artırmamı bekler. / Buna rağmen
    o, hâlâ ihtirasla verdiğimden daha fazlasını istiyor!” (15. âyet)
    Velid b. Muğire bunlara rağmen hâlâ doymadı. Bütün bu bol nimetten
    sonra iman etmeyip inkârda ısrar ettiği halde, utanmadan malını ve çocuklarını
    artırmamı, ona cenneti vermemi aç gözlülükle istiyor! Ne kadar
    büyük bir ihtiras, ne derece çirkin bir nankörlük, ne büyük bir bencillik!
    Fahreddin er-Râzi diyor ki: “Buradaki “Sümme: Sonra” lafzı, inkâr ve
    hayret içindir. Nitekim arkadaşına şöyle dersin: Seni evimde misafir ettim.
    Sana yemek verdim. İkramda bulundum. Sonra da sen bana sövüyorsun”406
    Yani bütün bu ikram ve ihsana rağmen nankörlük ve inkâr etti. Velid, bu
    ihsandan dolayı Rabbine şükredeceği ve bu ihsana karşılık iman ve itaat
    edeceği yerde, bunun tam tersini yaptı ve buna nakörlük ve inkâr ile karşılık
    verdi.407
    Mevdûdi diyor ki: “Onun hırsı hâlâ gitmemişti.” Bunun bir mânâsı şu
    olabilir. Yani o kadar çok varlık sahibi iken bile hâlâ kendisine daha başka
    nimetlerin de ikram edileceğini umuyordu.
    405 31/Lokman, 33
    406 F. Râzi, Tefsiru’l Kebir, c. 30, s. 199; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s.
    123
    407 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 123
    • 144 •
    Ahmed Kalkan
    İkinci mânâsı -ki Hasan Basri ve diğer büyüklere göre böyledir- “Eğer
    Muhammed’in dediği gerçekse ve ölümden sonra bir hayat olacaksa ve orada
    bir cennet hayatı sözkonusu ise, o cennet de benim için olacak” diyordu.
    408
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Sonra daha çok vereyim
    diye açgözlülük eder. İşte o, öyle açgözlü birisi. Hatta demiş ki: “Eğer Muhammed
    doğru söylüyorsa cennet benim için yaratılmış demektir.” 409
    “Hâlâ daha çoğunu vermemi bekliyor.”
    Gözü bir türlü doymuyor, şükretmiyor, kendisine verilenlerle yetinmiyor.
    Belki de sûrenin sonuna doğru okuyacağımız “Aslında bunların her
    biri, kendisine okunmaya hazır kutsal sayfalar inmesini istiyor”410 âyetinde
    sözü edilenlerden biridir de kendisine vahiy indirilmesini, kutsal kitap verilmesini
    istiyor. Çünkü Peygamberimize peygamberlik verildi diye O’nu
    kıskananlardan biri idi.
    Adam bu aşırı ihtirası yüzünden sert bir dille azarlanıyor, paylanıyor.
    Çünkü ne bir iyilik ne bir ibâdet ne bir şükür yapmış ki, sahip olduğundan
    fazlasını istemeye yüzü olsun.
    “Sonra da bu nankör insan tamah eder ki, Allah ona daha da versin.” Bu
    verdiklerine daha da ziyâde edilsin ister. Daha çok verilsin, daha fazla verilsin
    ister. Yâni öyle hırslı, öyle bencil ve harîs ki, her şey kendisinin olsun ister.
    Her şey kendisine verilsin ister. Hep ikrama boğulan kendisi olsun, hep
    cennete gidecek olan kendisi olsun, ya da daha çok malı mülkü, imkânı,
    fırsatının olmasını ister. Yani doyumsuzdur adam. Doyumsuz olduğu için
    hep kendisine artırılmasından yanadır. Ama hayır, hayır! Mümkün değil:
    “Hayır; hayır; çünkü o, Bizim âyetlerimize karşı son derece inatçıdır. Onu
    sarp bir yokuşa sardıracağım.”
    Mal, karakteri zayıf insanları çabuk bozar. Siyaset de öyledir. Ama sağlam
    karakter sahibi kişileri mal bozamaz. Bunların elinde mal, hayra vesîle
    olur. Hz. Ebû Bekir, Hz. Osman, Abdurrahman ibn Avf gibi kişileri servet
    408 Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, c. 6, s. 472-473
    409 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 420
    410 74/Müddessir, 52
    • 145 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    bozmamış; onlar, servetlerini, dâvâlarının yayılmasına vâsıta kılmışlar, Hz.
    Ebû Bekir, fakirlik sınırına varıncaya dek malını Allah yolunda harcamıştır.
    İşte bu rûhu yaşatmaya çalışan nice şuurlu müslüman da, fakir düşünceye
    kadar mallarını Allah yolunda infak etmeyi prensip edinmişlerdir.
    Tamahkâr insanın elindeki mal ve evlât, kendisine azaptır. Çünkü öyleleri
    hep malın korunmasını düşünür. Düşündükçe tamahları artar, düşmanları
    da çoğalır. Vicdânen rahatsız olurlar. Çünkü Allah’ın, kişiye malı
    ile azâb etmesi, malının kendisini huzursuz edip dertlere sokmasıdır. Evlâdıyla
    azâb etmesi de, evlâdının kendisine karşı gelmesiyle, çeşitli dertlere ve
    musîbetlere düşmesiyledir. İnsan çeşitli şekillerde evlâdından çeker.
    Şimdi insan şöyle düşünmeli: Acaba sadece karnını doyurabilen orta
    halli bir insan mı mutludur, yoksa çok yerde apartmanları, bahçeleri, arsaları,
    otomobilleri olan zengin mi? Sanıyorum orta halli, kanaatkâr insan
    daha mutludur. Çünkü onun taşıyacağı yükü yoktur. Ötekinin her apartmanı,
    her arabası, kendisine ayrı ayrı derttir, yüktür. Otomobilinin bozulması,
    kaza yapması, çalınması; bahçesinin sulanmaması, ürün vermemesi;
    apatmanının kiracısız kalması veya kiracının kirayı ödememesi, ayrı ayrı
    dertlerdir. Malı, mal olarak düşünenler için bu böyledir. Ama malı Allah’ın
    rızâsını kazanmak için bir vâsıta, Allah’ın emâneti bilenler için mal dert olmaz.
    Onlar ellerinde oldukça malı Allah uğrunda harcarlar. Ellerinden çıkarsa
    “veren de Allah, alan da Allah” der, üzülmezler. İşte böyle “İyi insanlar
    için helâl mal, ne güzeldir!” Allah’ın Rasûlü şöyle buyurmuştur: “Malın
    içinde gerçekten senin malın olan şey, sadece yiyip tükettiğin; giyip eskittiğin;
    ya da sadaka verip ileriye gönderdiğindir.” 411
    Kâfir ve münâfıkların mallarının ve çocuklarının çokluğuna imrenilmemelidir.
    Allah’ın o mal ve çocuklarla o kimselere mümkün ki, dünyada
    azâb edecektir. Yani çokça parası ve çocukları olanlar, mümkün ki bunlarla
    cehennem gibi azâb olmaktadırlar: “Onların malları da, evlâtları da seni
    imrendirmesin. Allah bunlarla onlara dünya hayatında azâb etmeyi ve kâfir
    olarak canlarının çıkmasını istiyor.” 412
    411 Müslim, Zühd 3; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir, sûre 102; Nesâî, Vesâyâ 1; Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26; S. Ateş,
    Kur’an Ansiklopedisi, KUBA Yay., c. 13, s. 34-38
    412 9/Tevbe, 55
    • 146 •
    Ahmed Kalkan
    64/Teğâbün sûresi, 14. âyette de eşlerimizin ve çoluk çocuklarımızın
    bize düşman olma ihtimali olduğu, bazılarının böyle olduğunu vurgular.
    Eğer mallarımız, eşlerimiz ve çocuklarımız bizi Allah’a kulluk yolundan
    alıkoyuyorlarsa, kulluğumuza engel olabilecek bir noktaya gelmişlerse, onlar
    yüzünden kulluğumuz engelleniyor ve cenneti kaybetmeye doğru gidiyorsak,
    işte o andan itibaren anlıyoruz ki onlar bizim düşmanımız olmaya
    başlamışlardır. Eğer kadınsa kocası, kocaysa karısı, babaysa evlâdı, evlâtsa
    babası insanı Rabbine kulluktan, onu cennete gitmekten engelleyecek
    bir noktaya gelmişlerse kesinlikle bilelim ki onlar o kişinin düşmanıdırlar.
    Eğer insan, kendi kendini hayırdan şerre, kulluktan isyana, cennetten cehenneme
    doğru götürmeye başladıysa, hevâsına/keyfine tâbi oluyor, hatta
    hevâsını tanrılaştırmaya kalkıyorsa, insan kendi kendisinin düşmanı olmaya
    başlamış demektir. Kur’an buna insanın kendine zulmetmesi, kendine
    yazık etmesi der.
    Kimi insanlar ana-babalarıyla, kimileri çocuklarıyla, bazıları eşleriyle,
    bazıları da malın yokluğu veya çokluğuyla imtihan olmaktadır. Allah’a kulluk
    yolunda yürüyen mü’min bir kocaya, aksi istikamette yürüyen karısı ve
    çocukları veya Allah’a itaate yönelmiş mü’mine bir kadına, aksi istikamette
    yürüyen kocası ve çocukları büyük engeller ve problemler çıkarabilmekdir.
    Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde bu toplumdaki bireylerin çoğu,
    Allah’a kulluğu birinci plana almış, dünya zevk ve sefâsını ikinci plana atmış
    bir erkeğe karşı hanımı ve çocukları, yakın akrabaları, büyük bir talihsizlik
    olarak bakarlar. Öyle ki kocalarını, babalarını cehenneme gönderme
    pahasına da olsa bu dünyada kendilerine refah ve zenginlik içinde bir dünya
    sunmasını beklerler. Nice adamlar, bu beklenti ve ısrarlı talepden dolayı
    Allah’ın hududunu çiğnemekte, eş veya çocuk fitnesinden dolayı haramlara
    bulaşmaktadır. Yine, Allah’a kulluğu birinci plana çıkarmış pek çok mü’mine
    hanımın, kocaları ve çocukları tarafından hayatları zindan edildiği görülmektedir.
    Allah için cihada çıkacak, infak edecek, dâvâ için koşturacak,
    tebliğ edecek nice adamın önünde en büyük engel, ilk gençliğinde babaları,
    sonra da hanım ve çocuklarıdır.
    Sadece imtihan olunan eşler ve çocuklar tarafından istikametten saptırılmamakla
    da iş bitmemektedir. Aynı zamanda kişiye emânet olarak
    verilmiş eş ve çocuklarına karşı tavırlarıyla da insan imtihan olmaktadır.
    Onlarla hukukunu Allah’ın istediği tarzda yapıp yapmadığı, onları Allah’ın
    • 147 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    çizgisine çekmeye çalışıp çalışmadığı, onları müslümanca eğitip kulluk
    programına çekmeye çalışıp çalışmadığıyla da insanlar sınanmaktadır.
    Varlığıyla yokluğuyla, azlığıyla çokluğuyla, bilelim ki mallarımız, mülklerimiz,
    oğullarımız, kızlarımız bir imtihandır. Rabbimiz bu verdikleriyle
    bizi sürekti denemektedir. Mallarımız, paralarımız konusunda, oğullarımız
    ve kızlarımız konusunda cennete gidebilmenin hesabını doğru yapmalıyız.
    Bunlarla ilişkilerimizi Allah’ın istediği şekle koyamazsak, biz mala değil,
    mal bize sahip olursa, sahip olduğumuz dünya nimetleri ve âilemiz bize Allah’ı,
    âhireti, Allah’ın hesabını unutturursa, Allah korusun bu imtihanı kaybettik
    demektir. Bize verilen nimetlerin esas sahibini unutup, Karun gibi,
    bunları sadece kendi yeteneklerimizle elde ettiğimizi düşünürsek, emânet
    bilincine, sorumluluk şuuruna sahip olmazsak, sahip olduklarımızı imtihan
    sebebi değil de gâye olarak görmeye başlarsak sınavı kaybettik demektir.
    Ama biz onlara karşı yapabileceğimiz tüm görevlerimizi yapar da buna
    rağmen onlar yola gelmezlerse, o zaman elbette bin onlardan sorumlu tutulacak
    değiliz. Meselâ Nûh (a.s.) hanımı ve oğlu ile imtihana tâbi tutuldu.
    Bu büyük peygamber, hanımını ve oğlunu müslümanlaştırabilmek için çok
    uğraştı, tüm yapabileceklerini yaptı, ama hidâyet Allah’ın yanında olduğu
    ve bazı insanlar peygamber yakını olduğu halde bile irâdelerini kötüye yönelik
    kullandıkları için Rabbimiz onu hesaba çekmeyecektir. 413
    İnsan, içinde bulunduğu durum itibarıyla pek çok yönden imtihan edilir.
    Bu denemeler, genelde insanın zayıf yönlerine yöneliktir. Çünkü düşkünlük,
    zâfiyet/zayıflık, irâdenin en çok zorlandığı husustur. İnsan, bazen
    bu zayıf yönlerinden mala olan düşkünlüğüyle, onu elinde tutmanın hırsı
    ile deneniyor. Bu deneme de iki yönlüdür. Bir yönü yokluk, sıkıntı ve zorluklardır.
    İnsanın sabrının ölçüldüğü bu hususlarda insanların başarılı olması
    ihtimali, ikinci yönü ile denenmesinden daha fazladır. Bu ikinci yönü,
    zenginlik, servet veya varlıktır. Bu nimetlere sahip olan insan, diğerine
    oranla daha zor durumda kalır. Meşakkat daha çoktur. Servetin ve varlığın
    insanda meydana getireceği rehâvet, insan direncini ve sabrını kemirebilir.
    Yoklukta yokluğa karşı göstereceği direnç ve sabrı, varlıkta varlığın gitme
    endişe ve telâşı içerisinde gösteremeyebilir. İnsan düşüncesinde mal hırsı
    ve evlât sevgisi şahsiyette aşınma meydana getirmişse, bu zaafı telâfi etmesi
    çok zor olur.
    413 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 7, s. 298-300
    • 148 •
    Ahmed Kalkan
    Olayın zorluğundan dolayıdır ki, verdiği mücâdelenin karşılığında,
    âyetin devamında belirtildiği gibi “ecir” değil; özellikle altı çizilerek vaad
    edilmiş olarak “büyük ecir” vardır. İnsanlar, genellikle zorlukların bir sınav
    olduğunu, varlığın ise sadece lütuf olduğunu zannederler. Halbuki, varlık,
    sağlık, nimet bolluğu ile yapılan sınav, diğerinden çok daha zordur.
    Allah’ın (c.c.) insanlara verdiği hem iyilikler, hem de kötülükler birer
    deneme (fitne) aracıdır. 414 İnsan nimetlere karşı şükürle; zorluk, darlık ve
    belâlara karşı sabırla denenir. Fakat insan çoğu zaman nankörlük yapar.
    Üstesinden gelemeyeceği bir sıkıntıyla karşılaşınca hemen Rabbine yalvarır.
    Geniş bir nimete, mala ve zenginliğe kavuşunca da kibirlenir, malını
    kendi bilgisi ve kurnazlığıyla elde ettiğini zanneder. Böyle bir tavra karşı
    Kur’an şu açıklamayı yapıyor: “...Hayır o bir fitnedir (imtihandır), fakat çokları
    bunu bilmiyorlar.” 415
    Rabbimizin dünya nimetlerini ve dünyaya ait bütün göz kamaştırıcı güzellikleri
    insanların hizmetine sunması, bir imtihan sebebidir. Ancak iman
    eden kişi bu geçici güzelliklere ve zenginliklere aldanmamalı. Çünkü Allah’ın
    katındaki güzellikler, ya da iman edip sâlih amel işleyen kulları için
    hazırladıkları daha çok, daha hayırlı ve daha kalıcıdır.416 Dünya nimetlerinin
    fitne/deneme olarak nitelendirilmesi insan için eğitici bir hatırlatmadır.
    O, insanın iç kuvvetlerini geliştirir, dikkatini keskinleştirir, yaşadığı realitenin
    boyutlarını kavramasına yardımcı olmak üzere onu uyarır. Kur’an,
    varlığı âyetler (ibret ve işaretler) olarak değerlendirir ve nimetleri bile bu
    bağlamda fitne olarak nitelendirir.
    Sûrenin bu bölümlerinde İlâhî mesaja karşı ortaya konulan evrensel
    (geleneksel) bir tavır sergilenmektedir. Bu, Allah’ın âyetlerine karşı büyüklük
    taslama ya da tepeden bakma veya küçümseme diyebileceğimiz
    “istikbâr” ve bunun dayanağı olan maddî imkânlardır. Bu çerçevede oluşan
    tavra şunun için evrenseldir diyoruz. Zaman, mekân ve toplumsal yapı
    farklılığına rağmen Mûsâ (a.s.) – Firavun kıssasında da aynı mücadeleyi
    görmekteyiz. Mûsâ’nın (a.s.) getirdiği İlâhî mesaja karşı Firavun’un tavrı öz
    olarak bu bölümde tasvir edilenden farklı değildir. Kurmayları, orduları,
    mâlî imkânları ve Mısır’a egemen olmakla büyüklenen, İlâhî mesajla birlik-
    414 21/Enbiyâ, 35
    415 39/Zümer, 49
    416 20/Tâhâ, 131
    • 149 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    te kavmini de küçümseyen 417 ve statükonun değişmesinden endişelenerek
    418 İlâhî vahy’e “sihir” (aldatmaca) 419 damgasını vuran odur.
    Müddessir Sûresindeki anlatımda şahıs isimlerinin zikredilmeyerek,
    olayın tasvirinde zamirlerin kullanılması konunun evrensel boyutunu
    vurgulamaktadır. Kur’an bu tavrını hemen her âyetin nüzul sebebi, tarihî
    şahsiyetler ve zihniyetlerin anlatımı hakkında uygular. Bu tavır; zamana,
    mekâna, toplumsal yapıya ve kişilere bağımlı olmaksızın her çağda ortaya
    konulabilen bir tavırdır. Her an, herhangi bir müstekbir, İlâhî mesaj’a karşı
    bu olumsuz tavrı takınabilir, nitekim takınmaktadır da. Kur’an’da tasvir
    edilen bu konudaki farklılıklar, sadece anlatımda dekor olarak kullanılan
    öğelerdir.
    Bu bölümde, enine boyuna düşünme, planlama, kaş çatmalar ve somurtmalar
    sonuç olarak “müstekbirliğe” ulaşmaktadır. “İstikbâr”, anlık
    duygusal bir patlamanın sonucu değildir. Bilakis bilinçli bir süreç ve planlama
    sonucu ortaya çıkan, kâfirin kalıcı bir vasfıdır. Dolayısıyla bu anlatımlar
    “müstekbirlik” bilincini göstermesi açısından çok önemlidir. Ve Müddessir
    Sûresinin 10’uncu âyetini hatırladığımız zaman “küfür” ile “istikbâr”, ayrılmaz
    bir bütün oluşturmaktadır.
    Kur’an’da “istikbâr”ın, anlık bir tavır olmadığının, aksine bilinçli ve
    kalıcı bir düşünce ve davranış biçimi olduğunun tesbiti önemlidir. Çünkü
    her dönemdeki câhiliyyede gücünü maddî mikânlardan, atalarından ve
    kavminden alan kişilerin kendi kendini büyük görmesi, övünmesi, burnu
    havada ve gururlu olması ve bu durumunu sürekli koruması son derece
    doğaldı. İster kişi, ister toplum olsun, kendisinden başkası büyüklüğüne ve
    yüceliğine dokunmadığı ve onu zedelemediği sürece yaşayabilir. Başkaları
    ancak tâbi olmakla yükümlüdür. Nitekim kavmini küçümseyen Firavun’a
    kavminin tâbi olmaktan başka çıkar yolu yoktu! 420 Tâ ki İlâhî mesaj gelinceye
    kadar.
    417 Hz. Mûsâ-Firavun mücadelesine değinen şu âyetlere bakınız: 28/Kasas, 36-40; 10/Yûnus, 23-50; 43/
    Zuhruf, 46-54; Ayrıca bk. A. Kalkan, Kavram Tefsiri, Firavun ve Mûsâ (a.s.) maddeleri
    418 40/Mü’min, 26
    419 28/Kasas, 46-54
    420 43/Zuhruf, 46-54
    • 150 •
    Ahmed Kalkan
    İşte İlâhî mesaj geldiği an, statükonun köklü bir değişikliğe uğrayacağı
    kaçınılmazdır. Allah’ın kutsal büyüklüğünü, yüceliğini tüm insanlara hatırlatan
    Peygamber karşısında, elçinin getirdiği İlâhî mesaja karşı koymak
    için kâfir, tüm bilincini zorlamakta, plan kurmakta ve sonuca ulaşmak istemektedir.
    Böylece statükosunu (mevcut düzenini) koruyabilme çabası
    içindedir. 421
    - 16. Âyet -
    ِتنَا عَنِيدًا  كََّ إَِّنهُ كَنَ لاَي
    كََّ :!hayır نَّهُ إِ : çünkü o كَنَ : kesildi ,oldu تنِاَ  لا يَ : âyetlerimize karşı : عَنِيدًا
    inatçı
    “Hayır, hayır! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır, O âyetlerimize
    inatla karşı çıkıyor. / Yağma yok! Çünkü o âyetlerimizi inatla inkâra,
    yalanlamaya kalkıştı. / Hayır, öyle yağma yok! Çünkü o, âyetlerimize
    karşı son derece inatçıdır. / Öyle yağma yok! Mademki o âyetlerimizi
    inatla (inkâra) saplanmıştır. / Evet, o, kendini âyetlerimize karşı bilerek,
    inatla şartlandırmıştır.” (16. âyet)
    Hayır, öyle değil, öyle şey yok, yağma yok, onun ümit ettiği şeyler gerçekleşmeyecektir.
    O günahkâr, inkârcı aç gözlü kâfir Velid b. Muğire bu
    arzusundan vazgeçsin! Onun mal ve çocukları arttırılmayacak, cennete
    de gitmeyecektir. Çünkü o Allah’ın âyetlerine ve rasûlüne iman etmemede
    inatçı bir inkârcıdır. O nimetleri veren şahsın birliğini gösteren delillere
    veya Kur’ân âyetlerine karşı inada kalkıştı. Bu ise nankörlüktür. Verilen
    nimeti inkâr etmek onun artmasına değil, kesilmesine sebeptir. Hal böyle
    olunca, o inatçı bedbaht nasıl daha fazlasını ister?!
    “Hayır, hayır! O âyetlerimize inatla karşı çıkıyor.”
    421 M. Ali Baltaşı, İlk Mesajlar, Araştırma Yay., s. 115-116
    • 151 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Âyetin orijinalinde geçen “kellâ” sözcüğü bir paylama, azarlama edatıdır.
    O, gerçeği gösteren kanıtlara ve imana erdiren gerçeklere inatla karşı
    çıkmış, İslâm çağrısının önüne dikilmiş, Peygamber’e savaş açmış, kendi
    hakka karşı çıktığı gibi, başkalarını da hak yoldan alıkoymuş, Kur’an ve İslâm
    hakkında asılsız iddialar ortaya atmıştır.
    “Evet, o, kendini âyetlerimize karşı bilerek, inatla şartlandırmıştır”: Lafzen,
    “o, inatçı kesildi (kâne)”. ‘Anede fiilinden türetilen ‘anîd ismi, “doğru
    olan bir şeyi, doğruluğunu bildiği halde reddeden veya karşı çıkan kimse”-
    yi gösterir (Lisânu’l-‘Arab). İnsanın muhâlifliği ve inatçılığı unsuru, kâne
    yardımcı fiilinin kullanılması ile yansıtılmaktadır. Kâne fiili, geçmiş zaman
    kipinde olmasına rağmen, burada sürekli olarak tekrarlanan bir olguya işaret
    etmektedir. Bu nedenle, geçmiş zaman kalıbı içinde ifade edilen 18-25.
    âyetlerin geniş zaman olarak çevrilmeleri gerektiği kanaatindeyim.422 Bu
    durumda, evrensel boyut daha da somutlaşır ve tüm çağlara yansır. “Hayır,
    hayır! Çünkü o, âyetlerimize karşı çok inatçı kesilir.”
    Kellâ: Bu edat men ve vazgeçirme ifade eder.423 Elmalılı Muhammed
    Hamdi Yazır diyor ki: “Kellâ: Reddetme edatıdır. Bir sözü, bir iddiayı veya
    bir ümit ve isteği reddeder. Biz bunun yerinde, “hayır öyle değil, öyle şey
    yok, yağma yok” gibi deyimler kullanıyoruz. “Hayır” ifadesini yerine göre,
    “Lâ, belâ, bel” kelimeleri yerinde de kullandığımızdan tam karşılığı denemese
    de yakınıdır. Burada onun aşırı istek ve ümidini kesme mânâsını ifade
    eder. Sebebi, çünkü o, bizim âyetlerimize inatçı kesildi. O nimetleri veren
    şahsın birliğini gösteren delillere veya Kur’ân âyetlerine karşı inada kalkıştı.
    Bu ise nankörlüktür. Verilen nimeti inkâr etmek onun artmasına değil,
    kesilmesine sebeptir.”424
    Ömer Nasuhi Bilmen diyor ki: “Rasûl-i Ekrem’in doğruluğunu, peygamberliğini
    kalben anlamış olduğu halde sırf inadından dolayı lisanen
    inkâra cüret gösterdi. Ne büyük bir sapıklık!
    Mukatil diyor ki: “Bu âyet-i kerimenin inmesinden sonra, Velid’in servetinde,
    çocuklarında noksanlık görülmüştür.” 425
    422 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, İşaret Yay., s. 1205
    423 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 123
    424 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 420
    425 Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim Meal-i Âlîsi ve Tefsiri, İpek Yayınları, c. 8, s. 265
    • 152 •
    Ahmed Kalkan
    Onu sarp bir yokuşa sardıracağım, çünkü o bizim âyetlerimize karşı
    pek inatkâr davranıyor. Buradaki “Âyâtinâ”dan maksat:
    a. Kur’an-ı Kerîm’dir. Yâni bizim kendisine hayat programı olarak gönderdiğimiz
    kitabımızın âyetlerine karşı pek inatçı davranıyor. Kitaba iman
    ve teslimiyet göstermiyor, müstekbirce tavır alıyor.
    b. Bir hak olan hakikat olan her şeydir. Bizden gelen her hakka karşı
    vurdumduymaz davranıyor.
    c. Burada anlatılan kulluk örneği Rasûlullah Efendimiz’dir. Ona karşı
    da inatçı davranıyor. Peygamberin örnekliğini reddediyor. Kullukta peygamber
    modeline yanaşmıyor. Peygamberi tanıma ve Peygamberin yolundan
    gitme, peygamber gibi yaşama konusunda pek inatçı davranıyor. Hakka
    istinat etmeyen imanın devamcısı anlamına inatçı davranıyor bu adam...
    Yani öyle bir tavır içinde ki adam, Kur’an ne derse desin, o bildiğini okuyor.
    Kitaba rağmen, Peygambere rağmen o kendi kendine yol bulmaya çalışıyor.
    Kitabı ve peygamberi yok farz ediyor, gelmemiş sayıyor. Ama böyle kitabı
    ve peygamberi tanımadan da hayatını sürdürebileceğini zanneden kişiyi
    Allah sarp bir yokuşa sardıracağını, hayatı zorlaştıracağını belirtiyor. 426
    - 17. Âyet -
    سَأرُْهِقُهُ صَعُودًا
    o sarp yokuşa صَعُودًا : Ben sardıracağım onu : سَأُرْهِقُهُ
    “Ben de onu sarp yokuşa süreceğim. / Onu sarp bir yokuşa sürükleyeceğim.
    (Dikine azâba sardıracağım) / (Bu yüzden) Ben onu sarp bir
    yokuşa sardıracağım. / (Bu nedenle) onu acı veren çetin bir yokuşa süreceğim!”
    (17. âyet)
    O inkârcı Velid b. Muğire’yi, Cehennemde sarp bir yokuşa, ‘Saûd’ adlı
    ateşten bir dağa tırmanmaya, güç yetirilemeyen zor bir azâba mecbur edip
    426 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 18, s. 152
    • 153 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    süreceğim, onu tâkati kesen dikine bir azâba sardıracağım. Dağa doğru çıkan
    kimsenin kuvveti zayıf düştüğü gibi, bu azaptan dolayı da onun gücü
    zayıflayacaktır.
    İrhak: Zorluk yükseltilmek, çetin bir şey ile mükellef tutmak demektir.
    Saûd: İnişli ve yokuşlu yer ve Akabe’ yani: Yokuş ve dağ içindeki yol
    mânâsınadır. “Saûd” zor bir yokuş, çetin bir geçit demektir veya cehennemde
    bir dağ demektir. Böyle bir musibete, bir nevi meşakkate uğratmak, çıkılması
    pek zor olan bir dağa çıkmakla mükellef olmaya benzetilmiştir. 427
    Kurtubî şöyle der: “Saûd, üzerinde yükselmek, güç olan düz kaya demektir,
    Bunun üzerine doğru yükselen şahıs, en üstüne çıktığı zaman cehenneme
    yuvarlanır. Duracağı yere varıncaya kadar bin sene aşağı iner.” 428
    “(Bu nedenle) onu acı veren çetin bir yokuşa süreceğim!”: Sa‘ûd (lafzen,
    “yukarı çıkmak” veya “yokuş tırmanmak”) terimi urhikuhû (“onu dayanması
    için zorlayacağım, süreceğim”) fiili ile birlikte kullanıldığında aşırı
    derecede zor, acı veren veya sıkıntılı bir işi anlatır. Yukarıdaki bağlamda,
    insanın bu dünyada mânevî/ahlâkî ve rûhî hakikatleri “Allah’ın mesajlarını”
    bilinçli olarak ihmal etmesinin kaçınılmaz sonucu olan ve onun öteki
    dünyadaki rûhî gelişmesini engelleyecek olan fıtrî safvetin kaybına -ve dolayısıyla,
    bireysel ve sosyal bunalımlara- bir işarettir. 429
    Ebû Said el-Hudri’den Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Saûd, ateşten
    bir dağdır. Kâfir yetmiş yıl ona tırmanır, sonra onunla beraber uçar. Ve o
    kâfir devamlı olarak böyle yapar.” 430; “Cehennemde bir yokuşa çıkması teklif
    olunur ki, ona elini koydukça erir, kaldırınca yerine gelir. Ayağını koyunca
    erir, kaldırınca yerine gelir.” 431
    Rabbimiz diyor ki; onları zor bir yokuşa süreceğim, yollarını zorlaştıracağım
    onların. Cennet yolunda, kulluk yolunda yürümek zorlaştıracak,
    küfür yolunu ona kolaylaştıracaktır.
    427 Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim Meal-i Âlîsi ve Tefsiri, İpek Yayınları, c. 8, s. 265
    428 Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, Burûc Yay., c. 19, s. 82
    429 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, İşaret Yay., s. 1205
    430 Tirmizi, Cehennem 2; Tefsir 74/2; Ahmed b. Hanbel, Müsned, c. 3, s. 75
    431 Âlûsi, Ruhu’l-Meâni, c. 15, s. 153-154
    • 154 •
    Ahmed Kalkan
    Nitekim başka bir âyette bu konu şöyle anlatılıyor: “Allah kimi doğru
    yola koymak isterse onun kalbini İslâmiyet’e açar, kimi de saptırmak isterse,
    göğe yükseliyormuş gibi, kalbini dar ve sıkıntılı kılar. Allah böylece, iman etmeyenleri
    küfür bataklığında bırakır.” 432
    Kalpleri İslâm’a açılan, İslâm yolu kolaylaştırılan mü’minlere karşılık
    kimilerinin kalbi de İslâm’a kapatılmaktadır. Allah kimi de saptırmak, dalâlette
    bırakmak isterse, adam kendisi dalâleti tercih eder, Allah da onu dalâlette
    bırakmak isterse birinci insanın zıddına onu göğsünü o kadar daraltır
    ki, o kadar sıkıntılara sokar ki sanki gökyüzüne yükseliyormuş gibi içinde
    büyük darlık hisseder.
    Sapıtmak isteyen, saptırmak isteyen kimselerin kalplerinde de öyle bir
    darlık, öyle bir huzursuzluk yaratır ki Allah, gökyüzüne tırmanıyormuşçasına
    atmosfer tabakasını geçiyormuşçasına sıkıntı ve isteksizlik hisseder.
    Gönlünü İslâm’dan ve kulluktan soğutuverir Allah onun. Hoşlanmaz dinden,
    nefret eder Kitab’dan, sevmez namazı, beğenmez tesettürü, memnun
    değildir İslâm’dan, idama gidiş bilir mescide gidişi. Ve bunlar zorlaştırılırken
    tüm günahlar, tüm kötülükler de kolay hale getirilecektir onun için.
    Demek ki yolun zorluğu o yolun fıtrata ters olmasındandır. Allah, fıtratına
    uygun olmayan zor bir yola giren kimseye bu yolu kolaylaştırarak
    onun cehenneme yuvarlanmasına imkân sağlıyor.
    Yine burada zorlaştırılacak olan önceki mü’minlerin zıddına hayatlarının,
    rızıklarının hayat programlarının zorlaştırılmasıdır. Kur’an’da bu
    husus şöyle anlatılır: “Benim zikrimden (Kitabımdan) yüz çeviren bilsin ki
    onun dar bir geçimi, sıkıntılı bir hayatı olur ve kıyamet günü de onu kör olarak
    haşr ederiz.” 433
    432 6/En’âm, 125
    433 20/Tâhâ, 124; Ali Küçük, Besairu’l Kur’an, c. 18, s. 153-154
    • 155 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İslâm; Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır!
    İslâm, hayata/fıtrata rağmen gelmiş bir din değildir. Onun amacı insana
    dünyayı dar etmek de değildir. Bilakis, hayata hayat vermek için gelmiştir.
    Dinin gâyesi, insanın fıtratını zorlamaksızın dünya ve âhiret saâdetini
    te’mine mâtuftur. Din, insanı yeniden inşâ eden, ahlâkî tekâmülünü gerçekleştirmesine
    zemin hazırlayan bir hakikattir. İnsanı gerilimlerden uzak
    tutarak ihtiyaçlarının giderilmesini öngörür. Fıtrat dini İslâm, bu yapısı ile
    “kolaylık” üzere inşâ edilmiştir; kolaylık/yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında
    vardır.
    İslâm, kolaylık üzere binâ edilmiştir; yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında
    vardır. Ancak bu, bir başıboşluğu, her şeyin câiz ve serbest olabileceğini
    ifâde etmez. Elbette ki bu kolaylığın da bir sınırı vardır. Kur’ân-ı Kerim’de
    yer yer şu ifâdelere rastlamaktayız: “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a
    ve Rasûlüne itaat ederse, onu orada ebediyyen kalmak üzere zemîninden
    ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte en büyük kurtuluş budur. Kim de
    Allah’a ve Rasûlüne isyan eder, sınırlarını aşarsa, onu da orada ebedî kalmak
    üzere ateşe sokar.” 434; “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını
    aşarsa, şüphe yok ki kendine zulmetmiş olur.” 435
    Müslümanca Yaşayış Güzel ve Kolay; Gayri
    İslâmî Hayat Çirkin ve Zor Bir Yaşamdır
    İnsanı en iyi tanıyan, onun gücünün neye yeteceğini bilen merhametli
    Allah, ona kolay dini vermiş, kaldırabileceği yükü yüklemiştir. Allah’a teslim
    olmuş müslüman bir kula da Allah’a itimat, güven ve tevekkül yakışır.
    “Sen bunları yapabilirsin, gücün yeter, bunlar kolaydır, senden zorluk istemiyorum”
    deniyorsa, “hayır, yapamamam, zor!” demek, her şeyden önce
    bir isyan ve yalanlamadır. Sırât-ı müstakîm, dosdoğru yol demektir; Peygamberlerin,
    sıddıkların, şehid ve sâlihlerin 436 yoludur. Bu dosdoğru İslâmî
    yolda yolculuk kolaydır, ayağı kaymadan nice insan bu yoldan yürümüştür.
    Ayrıca bu yolda tehlikelere karşı uyarılar, işaretler, yardımlaşmalar, İlâhî
    ikram ve ihsanlar vardır.
    434 4/Nisâ, 13-14
    435 65/Talâk, 1
    436 4/Nisâ, 69
    • 156 •
    Ahmed Kalkan
    Diğer yollar sapıklıktır, dolambaçlı, zigzaglarla dolu ve kaygandır, zordur.
    Yaşadığımız ülke dâhil, hemen bütün dünyada yürürlükteki kapitalizm,
    insanların hayatını zorlaştırmaktan başka bir şey getirmemiştir. Tüketim
    ve israf toplumu, bunalım toplumuna dönüşmüştür. Herkes daha çok
    tüketmek için, daha çok kazanmaya, dolayısıyla daha zor bir hayata kendini
    mahkûm ediyor. Bu, kırılması mümkün olmayan bir kısır döngüdür.
    İslâm’ın dışındaki tüm düzenler, dünya görüşleri ve ideolojiler birer
    şirk düzenidir. Şirk ise, büyük bir zulümdür. “Gerçekten şirk, büyük bir zulümdür.”
    437 İslâm dışı düzenler ve uygulamalar zorbalık ve zulümdür, ağır
    yüktür. Haksız vergiler, hortumlar, adâletsiz hukukî düzenlemeler, halkın
    sırtındaki ağır yükler. Toplumdaki bütün bireylerin şikâyet ve huzursuzluğu,
    zorlukların isbatıdır. İnsanların hayatını kolaylaştırma vaadiyle ortaya
    çıkan materyalizm ve kapitalizm hayatın düzenini bozmuş, insanların
    fıtratını dejenere etmiş ve ihtiyaç kavramını alabildiğine genişletip bitmek
    tükenmek bilmeyen yarış içinde insanları tüketim araçlarının, teknolojik
    aygıtların kölesi yapmış, maddî-mânevî zorluk üstüne zorluklar üretmiştir.
    İman cesârettir, takvâ sahibi olmak güçlü olmaktır. Mü’min inanır ki,
    Allah zoru kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar İlâhî hikmet ve sünnetullah
    dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların kolaylaştırılmasının
    adı İslâm’dır. Şeytan olumlu bir şeyi terkettirmek için onu zor gösterir. İnsan
    zordan kaçmaya meyillidir. Ama bu şeytanî/nefsî oyuna gelmeyen nice
    insan sebat ve ısrar ederek başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya
    başkalarının zor dediğinin hiç de zor olmadığını anlamış ve isbat etmiştir.
    Sevgi dağları deldirir, olmazları oldurur. Esas sevgi, Allah sevgisi ve Allah
    için olan sevgidir. Dini, imanı sevdiren de Allah’tır. “Allah, size imanı
    sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip çekici kıldı ve size küfrü, fıskı ve isyânı
    çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş/irşâd olmuş olanlardır.” 438 İman
    sevgisi, dünyadaki her zorluğu kolay ve güzel kılan esrârengiz bir güçtür.
    Zorlukların en büyüğü, fedâkârlığın en yücesi, candan geçmektir. Ama Allah
    sevgisiyle dolu bir mü’min şehâdeti kolaylıkla arzular ve bu arzusuna
    ulaşmak için gözüne güzel gelen ölüm de ona kolaylaştırılır: “Sizden biriniz
    437 31/Lokman, 13
    438 49/Hucurât, 7
    • 157 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehid olan kimse de ölümden
    ancak o kadar acı duyar.” 439
    Günümüzde İslâm’ı yaşamak ve hayata geçirmekle ilgili zorluk, dinin
    ve dinî kuralların zorluğundan ileri gelmiyor; İslâm düşmanı egemen güçlerin
    ve tâğûtî düzenlerin, müslümanların dinlerini yaşaması önüne sayısız
    engeller koymasından, baskı ve zulümlerinden kaynaklanıyor. Dinin
    yaşanması zorlaştırılıp haramlar, mecbûrî istikamet işaretleriyle topluma
    dayatılınca kısır döngü şeklinde hayatın her alanı da zorlaştırılmış oluyor.
    Kolaylık, gerçek din için geçerlidir. Dini parçalara ayırmak veya infak,
    sâlih amel ve takvâ gibi esasları ihmal etmek, sünnetullah gereği kolaylık
    yolunu terketmektir. Din, bir bütün olarak kolaydır. İlâve veya eksiltmelerle
    değiştirilen, atma ve katmalarla dejenere ve tahrîf edilen bu din Allah’ın
    râzı olduğu, tamamlanmış İslâm dini olmaktan çıktığı için kolaylık da kaybolur.
    Namaz kılmayan kimsenin, fahşâ ve münkerden uzaklaşması zordur.
    Oruç tutmayanın sabırlı olması ve cihada hazırlanması kolay değildir; aynen
    zekât vermeyenin, infak etmesi ve fedâkârlık göstermesinin zor olduğu
    gibi. İbâdetlerle güçlenmeyen ve fıtratındaki güzelliği korumayan bir insana
    İslâm’ın bazı emir ve yasakları zor gelebilecektir. Temel gıdalarla yeterli
    şekilde beslenmeyen, vücut için zarûrî yiyecekleri yemeyen kimse gerekli
    enerjiye sahip olamadığı için za’fiyetten dolayı nasıl basit işleri yapmakta
    zorlanırsa, mânevî/rûhî gıdalarını almayan kimse de mânevî ve psikolojik
    za’fiyetinden ötürü, aslında hiç de zor olmayan görevleri yerine getirmekte
    zorlanacaktır.
    Allah’a kulluğun zor olduğunu zannedenler, nasıl zorluklar içinde kıvranıyorlar,
    farkında değiller. Hakkı görmek istemedikleri için, bâtıl kendilerine
    şirin, din de zor geliyor. Kula kulluk ve kendi gibi ya da daha aşağılarına
    boyun eğmek, insan fıtratına ve onuruna ters nice zorlukları bu
    insanımsılar nasıl değerlendiriyorlar? Stres ve bunalımlar, psikolojik rahatsızlıklar,
    ahlâkî problemler, maddî kayıplar, hastalıklar, bitmeyen şikâyetler...
    hep gayri İslâmî yönelişlerin bu dünyadaki zorluklarıdır. Şeytan, güzel
    amelleri zor göstermeye çalıştığı gibi, fâsıkların da amellerini süsler, zorları
    kolay zannettirir.
    439 Tirmizî, Fezâilu'l-Cihâd 26; Nesâî, Cihad 35; İbn Mâce, Cihad 16
    • 158 •
    Ahmed Kalkan
    İçki içmek ve sonrasına katlanmak hiç de kolay olmadığı halde, şeytan
    içkiyi güzel ve kolaylık gibi sunabilir. Fâhişelik ve onlarla zinâ etmek, AIDS
    gibi riskleriyle, maddî-mânevî pislik ve sıkıntılarıyla hiç de kolay bir şey
    olmasa gerektir.
    “Lâ râhate fi’ddünya.” İnsan, zaten dünyada tam ve mutlak bir kolaylık
    içinde yaşayamaz; Bu kural, zengin-fakir, her dönem ve her yerdeki tüm
    insanlar için geçerlidir. Yoksa, cennetin kıymeti olmazdı. İnsan, hayatın
    zorluklarını ya Allah için çekecek ve bu zorlukları kolaylık ve güzelliklere
    çevirecek ve âhiret sermayesi yapacak, ya da gayri meşrû bir amaç uğruna
    zorluklara katlanacak, zorluklar katlanarak büyüyecek ve öteki dünyada
    zor bir hayat onu bekleyecektir.
    Kolaylığın Sınırı; İlâhî Ölçü mü, Hevâ mı?
    Allah Teâlâ, zor gibi görünen ibâdetleri farz kılmakla, esasen mü’min
    kullarını hayat mücâdelesine, zorluktan kurtarıp kolaylığa ve rahatlığa kavuşturmayı
    dilemiştir. Namazla hevâsına direnecek, kötülük ve fahşâdan
    uzaklaşacak, oruçla kolay kolay cihad etmeye alışacak, lüzumunda sabır
    yolları öğrenilecek, zekâtla nefsinin paraya kul olmasından kurtulacak, hayatın
    zorlukları yenilecek, âhiret saâdetindeki güzellik, kolaylık ve saâdetlere
    erişecektir. İbâdetler insanı olgunlaştırır, insanı maddî ve özellikle mânevî
    yönden güçlendirir. İbâdet ve Allah’a tâat, O’nun hükümlerine riâyet,
    hevâsının/nefsinin kulluğundan kurtulmuş mü’min için hiç de zor değildir.
    Allah’a iman edip O’na teslim olan insan, zorlukları aşacak, daha doğrusu
    şeytanın zor gösterdiği kolaylıkları seçecektir. Şeytan, insana kötülüğü emreder,
    insanın kendini küçültüp basitleştirmesine, ibâdetleri zor zannedip
    onlarla yücelip güçlenmesine engel olmak ister.
    Mü’min şeytana ve hevâsına kanmayacak, imtihanını kazanma gayreti
    içinde Allah’a kul olmanın, başka tüm kulluklardan daha kolay ve daha
    güzel olduğunu unutmayacaktır. İslâm’ın hükümleri ne zordur, ne de çok
    basit. Müslüman da en küçük görevi zor kabul edip kaçan basitlikte ve
    tembellikte bir insan değildir. “Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!” Devin
    yükü ağırdır, ama kaldıramayacağı kadar değildir. Dev için o yük kolay bir
    yüktür, ama seviyesi küçük olanlar için o yük, kaldırılamayacak kadar zor
    kabul edilebilir; bu konudaki problem, eşyanın içyüzüne vâkıf olamayan,
    kandırılıp yönlendirilebilen âciz alıcılarla bakmakta, yani serabı su, suyu
    • 159 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    da serap zannetmektedir. Mü’min, Allah’ın nûruyla bakar, kalp ve iman
    gözünü devreden çıkartmaz. Bilir ki, kâfirler, bakmasını bilmeyen bakar
    körlerdir. “...Onların gözleri vardır, fakat onlarla görmezler, onlar gâfillerin
    tâ kendileridir.”440; “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüslerdeki kalpler
    kör olur.” 441
    Sahip olduklarından veren, takvâya sarılan, güzelliği benimseyen kişi
    ve toplumlar için hayat kolaylaştırılır; onların yüsre ulaşmaları rahatlıkla
    sağlanır. Kur’an, bu konuyu ifâde ederken “yüsrün teysîri” deyimini kullanıyor
    ki bu yüsrü yüsr ile elde etmeyi sağlamak demektir. Kolayı sevip
    aramak yetmez, kolayı elde etme kolaylığını da yakalamak lâzımdır. İşte,
    Kur’an bu sırra dikkat çekiyor.442 Cimrilik yolunu seçen, insanlarla hiçbir
    madde ve gönül alışverişinde bulunmayan, güzelliği yalanlayıp gerçek güzele
    sırt çeviren kişi ve toplumlar ise zora, zorluğa sürülür. Kur’an burada
    “usrün teysîri” deyimini kullanıyor ki, zorluğu kolay zannettirmek demek
    olur. İnsanoğlu, kuruntu, gaflet ve yanlış bilgilerin tutsağı haline gelince,
    zoru kolay sanabilir ve hiç farkında olmadan başına binlerce sıkıntı ve
    problem sarabilir. 443
    İnsanın hevâsı/nefsi, arzu ve hevesleri, doğrunun ölçüsü olmadığı gibi,
    kolaylığın ölçüsü de olamaz. “Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı/
    farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür.
    Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür.
    Allah bilir, hâlbuki siz bilmezsiniz.” 444 Dünyada insan nefsinin hoşuna giden
    çok şey vardır. Nefis onlara sahip olmak ister. Hatta onlara sahip olmak
    uğruna yanlış yollara sapabilir, meşrû olmayan işlere meyledebilir. Nefis
    çoğu zaman Din’in tekliflerini ağır bulur, onları yerine getirme noktasında
    tembellik yapar. Nefsin, dünyalıklar peşine düşüp daha da azgınlaşması,
    Din’in tekliflerinden uzaklaşıp kendi hoşuna gideceği şeyleri yapması için
    şeytan sürekli kışkırtıcı bir rol üstlenir.
    440 7/A’râf, 179
    441 22/Hacc, 46
    442 92/Leyl, 5-7; 87/A'lâ, 8
    443 Bk. 92/Leyl, 8-10
    444 2/Bakara, 216
    • 160 •
    Ahmed Kalkan
    İmtihanın gereği bazı zorlukların, daha doğrusu nefsin ağır bulduğu
    birtakım güçlüklerin, ya da zor zannedilen bazı görevlerin olması normaldir.
    Aslında Din’in teklifleri insanın yapısına, tabiatına uygundur. Rabbimiz
    insana taşıyamayacağı hiçbir yük yüklemez. 445 Ancak, yeryüzünde bulunuşunun,
    var olmasının sebebini anlamayıp, kendi hevâsına göre yaşamayı
    seçmiş kimseler; Din’in tekliflerini ağır bulurlar. Nitekim müşrikler, kendilerinin
    Kur’an’a dâvet edilmelerini çok ağır bir teklif olarak kabul etmektedirler.
    446
    Eski ümmetler, başlarında peygamberler olduğu halde, çok büyük zorluklarla
    imtihan olmuşlardı. Habbâb İbnu’l-Eret (r.a.) anlatıyor: “Rasulullah
    (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip
    (müşriklerin yaptıklarından) şikâyette bulunduk: “Bize yardım etmiyor
    musun, bize duâ etmiyor musun?” dedik. Şu cevabı verdi: “Sizden önce öyleleri
    vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra
    getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı,
    demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar
    onları dininden çeviremiyordu. Allah’a kasem olsun Allah bu dini
    tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindimi San’a’dan kalkıp Hadramût’e
    kadar gidecek, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu
    için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz.” 447
    Allah, eski ümmetlerin bu zor imtihanları gibi imtihana tâbi tutulmamamız
    ve ağır yüklerden muaf olmamız için Kendisine duâ etmemizi bize
    öğretir: “Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme.
    Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme. Bizi affet, bizi bağışla,
    bize acı!” 448 Hz. Mûsâ şeriatının İsrâiloğullarına yüklediği ibâdetlerin
    ağırlığı, Hz. İsa’nın kendi tâkipçilerine tavsiye ettiği dünyayı terk etmeye ve
    ondan sonra hıristiyanların icat ettiği ruhbanlık özellikleri gibi durumları,
    kaldıramayacağımız veya çok zorlanacağımız imtihanlardan Allah’ın bizi
    muaf tutmasını istiyoruz. “Rabbimiz, bizden önce Senin yolundan gidenlerin
    sınandığı zor engel ve sınavlarla bizi sınama!” diye duâ etmemiz gerekiyor.
    Hak yola tâbi olanların zor sınav ve denemelerden geçirilmelerinin Allah’ın
    kanunu olmasına rağmen, bir mü’min bu yolda kendisine kolaylıklar
    445 2/Bakara, 286
    446 42/Şûrâ, 13
    447 Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 29, İkrâh 1; Ebû Dâvud, Cihad 107, hadis no: 2649; Nesâî, Zînet 98
    448 2/Bakara, 286
    • 161 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    göstermesi ve zorluklarla karşılaştığında cesâret ve sabır vermesi, zorlukları
    kolaylıklara çevirmesi için Allah’a duâ etmelidir.
    Allah, hiç kimseyi, yapması mümkün olmayan bir şeyden sorumlu tutmaz.
    449 Bununla birlikte, kişinin neyi yapıp neyi yapamayacağına kendisi
    karar veremeyeceği de açıkça anlaşılmalıdır. Belirli bir kimsenin, neyi yapabilip
    neyi yapamayacağına karar verecek olan Allah’tır. Aynı şekilde, bir
    şeyin kolay veya zor olduğuna hükmetmek; şeytanın ve insan hevâsının/
    nefsinin kararına bırakılmamalıdır. Allah bizim için zorluk dilemediği, kolaylık
    istediği için,450 Allah’ın bize emrettiği tüm hükümler kolaydır. Ama,
    nasıl birçok zorluğu ve çirkinliği bulunan haramları şeytan süslediği,451 kolay
    ve güzel gösterdiği gibi; Allah’a ibâdet ve itaati de zor göstermeye çalışır.
    Müslümanca yaşamak, ibâdet ve tâatla Allah’a teslim olup O’na yönelmek,
    aslında hayatı kolaylaştırmaktır. Fakat insan şeytanla ve günahlarla
    imtihan edildiğinden nefsi/hevâsı ona ibâdetleri ve İslâmî hayatı zor gibi
    gösterir. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur: “Dünya hayatında onlara sadece
    bir azap vardır. Âhiret azâbı ise daha meşakkatlidir/şiddetli ve zordur.
    Onları Allah’tan (O’nun azâbından) koruyacak kimse de yoktur.” 452
    Zorluklar, başarının değerini arttıran süslerdir. İnsanın en büyük dostu
    zorluklardır. Çünkü insanı karşılaştığı zorluklar güçlendirir. Unutmayalım;
    bir dolu kova taşımak, iki dolu kova taşımaktan zordur. Yani sadece dünya
    kovasını suyla doldurup taşımaya çalışan kimse, âhiret kovasını denge
    unsuru olarak yüklenmeyen kimseden çok daha fazla zorlanacaktır. Tek
    kanatla uçmaya çalışan kuş gibi istenilen yere doğru uçamayacak, selâmete
    ulaşamadan düşüp kalacaktır.
    “Rabbi yessir ve lâ tuassir, Rabbi temmim bi’l-hayr (Rabbim! Zorlaştırma,
    kolaylaştır. İşimi hayırla tamamlamayı nasib et!)”
    17’nci âyette, Allah’ın mesajlarını bilinçli olarak inkâr ve ihmal edenlerin
    sarp bir yokuşa sardırılıp kişisel ve sosyal bunalımlara sürüklenecekleri
    belirtilir. Âyet, çekilmez hayatı ve dayanılmaz azâbı dile getiren temsilî
    bir ibâre niteliğindedir. İslâm’ın ölçülerine uymayan insanlar, dünyada gü-
    449 2/Bakara, 286
    450 2/Bakara, 185
    451 6/En’âm, 43
    452 13/Ra'd, 34
    • 162 •
    Ahmed Kalkan
    ven içinde yaşayamaz, âhirette de azaptan kurtulamazlar. Bu âyetler, insan
    hayatında inkâr ve isyana yol açan nedenlerden birinin de, dünyaya aşırı
    düşkünlük (sekülerlik) olduğuna işaret etmektedir. Dünyevîleşme, insanı
    Allah’tan uzaklaştıran en büyük günah ve bütün felâketlerin kaynağını
    oluşturan en temel sapmadır. Sekülerleşme, modern dünyada önce Batı’da
    ortaya çıkmış, daha sonra da bütün dünyaya yayılmıştır. Dünyacı değerlere
    aşırı düşkünlük, geçmişte nasıl acılara sebebiyet verdiyse, bugün de inkârcılık,
    sömürücülük, saldırganlık, savurganlık, haksızlık ve ahlâksızlık gibi bir
    yığın felâketlere sebep olmaktadır. İşte bu yüzden Kur’an, dünyevîleşmeyi
    tercih edenin, hak ve adâlet sınırlarını da ihlâl edeceğine dikkat çekmiştir.
    Maskaralık Örneği: Bu pasajı oluşturan âyetlerde, inkârcı kişinin
    Kur’an mesajında kusur bulmak için sarfettiği çaba ve sözler dile getirilir.
    Rivâyetlere göre bu kişi, Kureyş’in ileri gelenlerinden Velid b. Muğire
    el-Mahzumi’dir. Fakat, Kur’an’a “büyü” veya “beşer sözü” diyen sadece bir
    kişi değil, Kureyş’in bütün lider takımıdır. Müşrik liderler, çok sayıda insanın
    Kur’an’ın etkisinde kaldığını görünce, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) gerçekte
    Allah’tan herhangi bir vahiy almadığını, sadece büyüleyici ve etkileyici
    bir belâgatla (sihirle) yandaşlarını peşinden sürüklediğini iddia ediyorlardı.
    İşte yukarıdaki âyetlerde, inkârcıların Kur’an mesajına yönelik çaba
    ve sözlerinden bir kesit sunulmaktadır.
    Âyetlerin beyanına göre, inkârcı ve inatçı kişi, Kur’an hakkında ne diyeceğini,
    onu nasıl çürüteceğini düşünür, zihninde ölçer biçer ve hesaplar
    yapar. Görüşüne yeni dayanaklar bulmak için çevresine bakar. Sonra çatık
    kaşlarla ve asık bir suratla küstahça böbürlenip Allah’ın âyetlerine sırt çevirir.
    Sonunda, Kur’an’la ilgili şu kararı verir: “Bu Kur’an, sadece öğretile
    gelen bir sihirdir; insan sözünden başka bir şey değildir.” 453
    453 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 97
    • 163 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Œ أَدْبَ َ ¿ عَبَسَ وََبسََ ثُ َّ ¿ نظَرَ ثُ َّ ¿ قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُ َّ ¿ إَِّنهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ثُ َّ
    سَأُصْلِيهِ سَقَر وَمَا
    لاَّ قَوْلُ اْلبَ ش�َ هَذَا إِ نْ إِ Œ سِْرٌ يؤْثَ ُ لاَّ هَذَا إِ نْقَالَ إِ فَ ‚ وَاسْتَكْبَ َ وَلا تذَرُ لوَّاحَةٌ للْبَ ش�َ Ð بْقِ ي أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ لا ت
    إَِّنهُ : çünkü o فَكَّرَ : düşündü وَقَدَّرَ : ve ölçtü biçti (karar verdi) : فَقُتِلَ
    kahrolası كَيْفَ : ne biçim قَدَّرَ : karar verdi yine ¿ثُ َّ : yine قُتِلَ : kahrolası
    كَيْفَ : ne biçim قَدَّرَ : arark verdi ¿ثُ َّ : sonra نظَرَ : baktı ¿ثُ ّ : sonra : عَبَسَ
    surat astı وََبسََ : ve yüzünü ekşitti ¿ثُ َّ : sonra da Œ أَدْبَ َ : sırt döndü ‚ وَاسْتَكْبَ َ : ve
    büyüklük tasladı فَقَالَ : böylece dedi إِنْ هَذَا : bu إِلاَّ :başka değil (ancak)
    سِْرٌ : bir sihirden Œ يؤْثَ ُ : nakledile gelen إِنْ هَذَا : bu إِلاَّ : başka değil : قَوْلُ
    sözünden اْلبَ ش�َ : insan سَأُصْلِيهِ : Ben onu sokacağım سَقَرَ : Sekar’a وَمَا أَدْرَاكَ
    : misin bilir مَا : ne olduğunu سَقَرُ : ın›Sekar Ð لا تبْقِ ي : bırakmaz لوَّاحَةٌ : وَلا تذَرُ
    : kavurandır للْبَ ش�َ :ِ insan derisini terk de
    Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla...
    “Çünkü o düşündü ve karar verdi. (18)
    Kahrolası! Ne biçim karar verdi. (19)
    Yine kahrolası! Ne biçim karar verdi. (20)
    Sonra baktı. (21)
    Sonra surat astı ve yüzünü ekşitti. (22)
    Sonra da sırt döndü ve büyüklük tasladı. (23)
    Böylece: ‘Bu, nakledile gelen bir sihirden başka değil’ dedi. (24)
    ‘Bu, insan sözünden başka değil.’ (25)
    Ben onu Sekar’a sokacağım.” (26) (74/Müddessir, 18-26)
    Sekar’ın ne olduğunu bilir misin? (27)
    • 164 •
    Ahmed Kalkan
    Bırakmaz da terk etmez de. (28)
    İnsan derisini kavurandır. (29)(74/Müddessir, 18-29)
    Bu âyetlerin Nüzul Sebebi
    18-25. Âyetler de el-Velîd ibnu’l-Muğîra hakkında inen âyetler cümlesindendir.
    Mücâhid der ki: el-Velîd ibnu’l-Muğîra bazan Hz. Peygamber (s.a.s.)’e,
    bazan da Hz. Ebû Bekr’e gelir ve onların sözlerini dinlerdi. Onun böyle yaptığını
    gören
    Kureyşliler de onun müslüman olduğunu zannettiler de Ebû
    Cehil ona: “Kureyş senin Muhammed’e ve Ebû Kuhafe’nin oğluna onların
    yemeklerinden yemek için gittiğini zannediyor” demiş. el-Velîd de Kureyş’e:
    “Siz soylu ve akıllı insanlarsınız. Siz onun deli olduğunu iddia ediyorsunuz.
    Siz onun hiç kehanette
    bulunduğunu gördünüz mü?” diye sormuş, onların
    “hayır” cevabından sonra: “Siz onun yalancı olduğunu söylüyorsunuz, siz
    onun hiç yalanını gördünüz
    mü?” diye sormuş, onlar yine “hayır” deyip
    “Peki o nedir?” diye sormuşlar. el-Velîd: “O olsa olsa bir büyücüdür, sözleri
    de başkalarından öğrenip naklettiği bir büyüdür” diye cevap vermişti. İşte
    “Bu, sadece öğretile gelen bir büyüdür.”e454 kadar olmak üzere “Doğrusu o,
    düşündü ve ölçüp biçti.”455 diye başlayan âyetler bunun üzerine nâzil oldu. 456
    İbnu’l-Cevzî de Mücâhid’den naklen hâdiseyi şöyle anlatır: el-Velîd,
    Kureyş’e: Sizinle konuşacaklarım var, Dâru’n-Nedve’de toplanın.” demiş.
    Orada
    toplanılınca da onlara: “Siz soylu ve akıllı insanlarsınız. Araplar size
    gelecekler
    ve sizin yanınızdan ayrılırken de farklı farklı şeyler duymuş olarak
    ayrılacaklar.
    Bir sözde toplanın; bu adam (Muhammed) hakkında ne
    diyeceksiniz?” demiş. Onlar: “Şairdir, deriz.” deyince yüzünü ekşitmiş ve:
    “Biz şiir işittik; onun sözleri şiire benzemiyor.” demiş. “O kâhindir, deriz.”
    demişler. “O zaman onun yanına gelirler ve onun, kâhinlerin konuştuklarını
    konuşmadığını görürler.”
    demiş. “O delidir, deriz.” demişler. “O zaman
    yanına gelirler ve onun deli olmadığını görürler.” demiş. “O büyücüdür, deriz.”
    demişler. “Peki, büyücü nedir?”
    diye sormuş; “Birbirine buğzeden iki
    kişiyi birbirlerine sevdiren ve birbirini
    seven iki kişiyi de birbirine buğzetti-
    454 74/Müddessir, 24-25
    455 74/Müddessir, 18
    456 Vahidî, Esbâbu’n-Nüzûl, s. 320
    • 165 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ren kişidir.” demişler. Bunun üzerine el-Velîd de: “O bir büyücüdür.” demiş.
    Böylece oradan çıkıp dağılmışlar. Onlardan
    hangisi Hz. Peygamber’e (s.a.s.)
    rastlasa “Ey büyücü!” demiş de bu Hz. Peygamber
    (s.a.s.)’e ağır gelmiş ve
    bunun üzerine Allah Teâlâ: “Bu, sadece öğretilegelen bir büyüdür”e kadar
    olmak üzere “Ey örtüye bürünen.” diye başlayan âyetleri457 indirmiş
    458
    Bu hâdiseyi Muhyi’s-Sünne (el-Beğavî) biraz daha farklı ve 40/Mü’min,
    1-2 âyetlerinin nüzûlü ile ilişkilendirerek şöyle anlatır:
    Allah Teâlâ “Hâ Mîm. Bu kitab, Azîz Alîm olan Allah’tan indirilmedir...”
    459 âyetleri nâzil olduğunda Hz. Peygamber (s.a.s.) Mescid-i Harâm’a gelerek
    orada kalkmış, bu âyetleri okumuş. el-Velîd ibnu’l-Muğîra da orada ve
    Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kıraatini duyacak yakınlıkta imiş. Hz. Peygamber
    (s.a.s.), Velîd’in kendi kıraatini dinlediğini anlayınca âyetleri tekrar okumuş.
    Velîd oradan
    ayrılıp kendi kabilesi olan Mahzûm oğullarının toplu
    olduğu bir yere gelmiş ve onlara: “Vallahi ben biraz önce Muhammed’den
    öyle bir söz işittim ki o ne insan sözüdür, ne de cin. Onun söylediğinde bir
    tatlılık var. Üstü semereli, altı bol, her sözün üstüne çıkıyor, hiçbir söz onun
    üstüne çıkamıyor.” demiş ve onlardan
    da ayrılıp evine gitmiş. Onun böyle
    konuştuğunu duyan Kureyşliler: “Vallahi Velîd Sâbiî oldu (Muhammed’in
    dinine girdi). Velîd onun dinine girdikten
    sonra bütün Kureyş onun dinine
    girecek demektir.” demişler. Velîd’e “Kureyş’in reyhânesi” derlermiş. Ebû
    Cehil onlara: “Ben, sizin yerinize Velîd’e yeterim, onu bu fikrinden caydırırım.”
    demiş, Velîd’e gelmiş, üzgün bir şekilde yanına oturmuş. Velîd ona:
    “Ey kardeşim oğlu seni neden böyle üzgün görüyorum?”
    diye sormuş. Ebû
    Cehil: “Nasıl üzgün olmıyayım; baksana Kureyş sen yaşlı olduğun için sana
    yardım etmek üzere aralarında mal topluyorlar. Senin, Muhammed’in sözünü
    güzel bulduğunu, yanlarındaki fazla maldan nasiplenmek için İbn Ebî
    Kebşe (Hz. Muhammed) ve İbn Ebî Kuhâfe (Hz. Ebû Bekr)’in yanına
    gittiğini
    iddia ediyorlar.” demiş. Buna çok öfkelenen Velîd: “Kureyş benim,
    onların
    mal ve evlâdca en zenginleri olduğumu bilmiyor mu? Muhammed ve
    ashâbı kendi karınlarını doyurmuşlar mı ki (onların artan yiyeceklerinden
    ben nasibleneyim)?” demiş, sonra kalkıp kabilesinin oturduğu yere gelmiş
    ve onlara: “Muhammed’in deli olduğunu iddia ediyorsunuz.
    457 74/Müddessir, 1-24
    458 İbnu'l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr, c. 8, s. 403-404
    459 40/Ğâfir (Mü’min), 1-3
    • 166 •
    Ahmed Kalkan
    Peki, onu boğulurken hiç gördünüz mü? “ demiş; “Allah hakkı için hayır,
    görmedik.” demişler. “Onun kâhin olduğunu iddia ediyorsunuz? Hiç
    onu kehanette bulunurken gördünüz mü?” diye sormuş; “Allah hakkı için
    hayır.” demişler. “Onun şair olduğunu ileri sürüyorsunuz. Onu hiç şiir
    okurken gördünüz mü?” diye sormuş; “Allah hakkı için hayır.” demişler.
    “Onun yalancı olduğunu ileri sürüyorsunuz, hiç onun yalanını
    tecrübe ettiniz
    mi?” diye sormuş; “Allah hakkı için hayır. O halde o nedir?”
    demişler.
    Kendi kendine şöyle bir düşünmüş, kaşlarını çatmış, yüzünü ekşitmiş ve:
    “O, olsa olsa bir büyücüdür. Görmüyor musunuz; kişi ile ailesinin, çocuklarının
    ve kölelerinin arasını açıyor. O bir büyücüdür, söylediği de başkalarından
    öğrenip naklettiği bir büyüdür.” demiş işte bunun üzerine bu âyet-i
    kerimeler
    nâzil olmuş. 460
    Âyetlerin Muhtevâsı
    11-26. Âyetler: Bu bölümde Muğire oğlu Velid’in ismi anılmadan Allah’ın
    nimetlerle donattığı ama bunlara karşılık onun Hakk’a karşı gelerek
    düşman olduğu kişinin zihni yapısı yansıtılmaktadır. Çünkü o bir yandan
    Hz. Muhammed’in (s.a.s.) ve Kur’an’ın doğru olduğuna inanıyorken, öte
    taraftan kendi kavminin arasındaki makam ve mevkiini tehlikeye sokmak
    istemiyordu. Bu yüzden iman etmemişti. Ve bir süre kendi içinde bocalamadan
    sonra sadece iman etmemekle yetinmeyerek kavmini de iman etmekten
    caydırmak için bunun bir büyü olduğunu ilan etmişti. İşte burada
    onun bu âşikâr çirkin yüzü ortaya serilerek bu şahsın bütün bunlara rağmen
    hala daha nimetler beklediği anlatılmaktadır. Oysaki nimetlere değil
    cehenneme müstahaktır artık.
    Bu İlâhî fermana göre Allah Rasûlü tebliğ vazifesine ve Kur’an’ın peş
    peşe nazil olan sûrelerini anlatmaya başladığı zaman öyle bir telaş başladı
    ki muhâlifler bu panikte şiddetle karşı koymaya başladılar. Bir kaç ay böyle
    geçtikten sonra hac mevsimi gelmişti. Mekke’dekiler bu sefer: “Hac için
    bütün Arabistan’dan kafileler gelecek ve eğer Muhammed (s.a.s.) bunları
    ziyaret ederek bu hacılara Kur’an okursa, bu emsalsiz ve etkili kelamı duyan
    hacılar tarafından Arabistan’ın en ücra köşelerine kadar İslâm’ın çağrısı yayılır
    ve sonra da kim bilir neler olur” diyerek telaşa düştüler. Bunun üzerine
    Kureyşin ileri gelenleri bir toplantı yaparak gelen hacılara Hz. Muhammed’e
    460 Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yay., c. 2, s. 920-922
    • 167 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    (s.a.s.) karşı propaganda yapılması kararını aldılar. Görüş birliğinden sonra
    toplantıda bulunanlara Velid bin Muğire şöyle dedi: “Muhammed hakkında
    bir fikir etrafında toplanalım, ihtilafa düşmeyelim. Yoksa birbirimizi yalancı
    çıkarmış ve sözlerimizin bir kısmı öbür kısmını yalanlamış olur. O zaman
    itibarımız kaybolur. Bir şey üzerinde birleşelim ki herkes Muhammed
    için hacılara aynı şeyi söylesin.” Bunun üzerine bazıları: “Onun bir kâhin
    olduğunu söyleyelim” dediler. Velid, “Hayır, Tanrıya andolsun ki o bir kâhin
    değildir. Kâhinleri gördük. Muhammed’in okuduğu şeyler öyle kâhin
    mırıldanışı ve tekerlemeleri cinsinden değil” dedi. Bazıları, “Öyleyse deli
    olduğunu söyleriz” dediler. Velid, “Hayır, o bir deli değil ki. Deliliği gördük,
    biliyoruz. Hâlbuki Muhammed’in durumu deliliğin insanda meydana getirdiği
    baygınlık, titreyiş ve vesveseye benzemiyor” dedi. Kureyşliler “Peki
    öyleyse şair olduğunu söyleyelim” dediler. Velid, “Hayır, o bir şair de olamaz.
    Biz şiirin her çeşidini biliriz. Bu sözler ise şiir değildir” dedi. Kureyşliler
    “Öyleyse büyücü olduğunu söyleyelim” dediler. Velid, “Hayır, o büyücü
    değil. Biz büyücüleri ve yaptıkları büyüleri gördük. Muhammed’in sözleri
    büyücülerin okuyup üfürmelerine ve düğüm düğümlemelerine benzemiyor”
    dedi. O zaman Kureyşliler Velid’e, “Ey Abduşşems! Peki ama ne söyleyelim?”
    deyince Ebu Cehil, Velid’e, “Sen kendi görüşünü söylemezsen bu
    insanlar senden razı olmayacaklar” dedi. Velid onlara, “Tanrıya and olsun
    ki onun sözlerinde bambaşka bir tatlılık var. Sözlerinin başlangıcı sağlam
    bir hurma ağacına, sonları da o ağacın meyvelerine benzer. Muhammed
    hakkında bu dediklerinizin herhangi birini söylerseniz bunun doğru olmadığı
    anlaşılır” dedi. Kureyşliler Velid’in bu söylediklerini kabul ederek
    dağıldılar. Sonra bu karar gereğince hacca gelen halkı bekleyip önlerine
    çıkarak rast geldikleri herkese Muhammed’den sakınmasını söylemeye ve
    onun bir sihirbaz olduğunu ve sihrinin bütün aileleri parçaladığını anlatmaya
    başladılar. Ama bütün bunların sonucu sadece onların yapabildikleri
    şey onun ismini baştanbaşa bütün Arap yarımadasına duyurmak oldu.461
    27-48. Âyetler: Cehennemin korkunçluğu beyan edilerek cehennem
    bekçilerinin sayısı, bu sayının bir imtihan olduğu, hangi karaktere sahip
    olanların cehenneme müstehak olacakları açıklanmaktadır. Cehennem ehline
    şefaatin fayda vermeyeceği de bildirilmektedir.
    461 Siret-i İbn Hişam, c. 1, s. 288-289; Ebû Cehil'in Velid'e kendi görüşünü söylemesinde ısrar etmesi olayını
    İkrime'nin rivayetinden İbn Cerir kendi tefsirinde nakletmiştir.
    • 168 •
    Ahmed Kalkan
    Hüküm ve Hikmetler
    11-30. Âyetler
    Yüce Allah’a davetin başarısının insana ait olumlu birtakım unsurlara
    ve ilâhi korumaya ihtiyacı vardır. İnsanın sahip olması gereken olumlu
    unsurları
    sûrenin baş tarafında söz konusu edilen nefsin ve aklın şirkten,
    putçuluktan arındırılması, en üstün ahlâkî niteliklere sahip olup cömertlik
    ve sabrın da bu hususta desteğinin alınmasıdır.
    Burada ise ilâhi koruma ve kollamanın söz konusu edilmesine sıra
    gelmiştir. Şanı Yüce Allah rasûlünü müşriklerin eziyetine karşı koruyup,
    himaye etti, onu teselli etti. Şirkin en büyük engeli olan Velid b. Muğire’yi
    -başkasına ibret olsun diye- tehdit etti.
    Velid kalbinden Peygamber’in (s.a.s.) doğru söylediğine inanıyor ve buna
    kanaat getiriyordu; fakat liderlik, başkanlık ve mevki sevgisinde nefsinin
    arzusunu tatmin etmesi ve Mekke’de bulunan müşriklere katılmayı tercih
    etmesi sebebiyle dili ile yalanladı.
    Şanı Yüce Allah’ın ona mal ve evlât vermesine, onu türlü refah ve nimetlere
    sahip kılmasına rağmen, o yine de mal ve evlâtlarının daha da
    artmasını
    arzuluyordu. O nimete nankörlük ederek karşılık vermiş, şükür
    edecek yerde inkâr etmiş, Kur’an’ı yalanlamış, onun Yüce Allah’ın kelâmı
    olduğuna iman etmemiş, onu insanların birbirlerinden aktara geldikleri rivayet
    olunan bir söz ve bir sihir olarak nitelendirip, Peygamber’e (s.a.s.) ve
    getirdiklerine karşı inat etmişti.
    Yüce Allah ona olan nimeti arttırmayı kabul etmedi. Çünkü nimetlere
    sahip olanın inkâr etmesiyle birlikte bu durum söz konusu olamaz. Onu
    cehennem
    ateşine girmekle tehdit etti. Bu arada bunun sebeplerini de söz
    konusu
    etti. Bu sebepler de onun inat şeklidir. Çünkü o, Peygamber (s.a.s.)
    ile Kur’an hakkında düşündü, taşındı. Ne söyleyeceğini zihninde tasarladı
    ve hakkı ne ile reddedip çürüteceğine baktı. Müminlere karşı kaşlarını
    çattı, yüzünü ekşitti, rengi değişti. Haktan ve imandan yüz çevirerek çekip
    gitti. İman etmeyi kibirine/gururuna yedirmeyerek dedi ki: Muhammed’in
    (s.a.s.) getirdiği, başkasından nakledip anlattığı bir sihirden başka bir şey
    • 169 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    değildir.
    Bu ancak yaratılmışların bir sözüdür. Bununla sihir ile aldatıldığı
    gibi kalpleri aldatmaya çalışmaktadır.
    Fakat o nasıl böyle düşünebildi? Bu sebeple ona lanet edildi. Ölçüp
    biçmesi dolayısıyla azaba uğratıldı. Daha sonra ardı arkasına lanetler yağdırıldı
    ona. Yüce Allah onun ne olduğunu sana ne bildirdi, diyerek cehennemin
    niteliklerini söz konusu etti. Orası yakmadık kemik, et ve kan bırakmaz.
    Arkasından ebediyyen bu yakışını tekrarlayıp duracaktır. Cehennem
    insanlara açık açık görünecektir. Onların yüzlerini öyle bir yakacak
    ki, geceden de simsiyah kesilecektir. Kimse ondan kaçamayacaktır. Çünkü
    üzerinde on dokuz bekçi melek vardır. Onlar oraya cehennemlikleri atacaklardır.
    Bu on dokuz melek Malik’in dışında on sekiz melektir. Salebi dedi ki:
    Bu hiçbir şekilde inkâr olunamaz. Bir tek melek bütün mahlûkatın canlarını
    alabildiğine göre; on dokuz meleğin mahlûkatın belli bir kısmını azaplandırabilmesi
    daha kolay anlaşılır. Çoğunluk kastedilenin meleklerden on
    dokuz kişi olduğu kanaatindedir. On dokuz tür olduğu da söylenmiştir.
    Kurtubi dedi ki: Sahih olan -Yüce Allah’ın izniyle- şudur: Sözü edilen
    on dokuz melek bunların ileri gelenleri ve âmirleridir. Hepsinin sayısını
    ise anlatmaya ifadeler yetmez. Nitekim Yüce Allah: “Rabbinin ordularını
    O’ndan
    başka kimse bilmez.” (31. âyet) diye buyurmaktadır. Sahih’te de Abdullah
    b. Mesud’dan şöyle dediği sabit olmuştur: Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu
    ki: “O gün cehennem yetmiş bin dizgini ile getirilir. Her bir dizginden yetmiş
    bin melek onu çekecektir.462
    18-30. Âyetler: Rivayete göre müşrikler Hz. Peygamber’e ve tebliğ ettiği
    Kur’an’a karşı nasıl bir tavır takınmaları gerektiğini Velîd b. Muğîre’ye
    sormuşlar, o da düşünüp
    taşındıktan sonra Hz. Peygamber’in bir sihirbaz,
    Kur’an’ın da önceki sihirbazlardan
    intikal eden bir sihir, bir beşer sözü olduğunu
    insanlar arasında yaymalarını
    tavsiye etmiştir. İşte 18-25. âyetlerde
    Velîd b. Mugîre örneğinde Kur’an’a karşı benzer şekilde inkârcı tutum sergileyenler
    kınanmıştır.
    462 Kurtubi, XIX/80. Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/219-220.
    • 170 •
    Ahmed Kalkan
    Planlı Küfür ve Saptırma
    - 18. Âyet -
    إَِّنهُ فَكَّرَ وَقَدَّرَ
    إَِّنهُ : çünkü o فَكَّرَ : düşündü وَقَدَّرَ : ve ölçtü biçti (karar verdi)
    “Çünkü o düşündü ve karar verdi. / O düşündü ve değerlendirme yaptı.
    / Çünkü o, (Kur’an vahyini nasıl çürütebileceğini) düşündü, (zihninde)
    ölçtü biçti. / Çünkü o (vahiy hakkında) sığ ve yanlış düşündü, ölçüp biçti.
    / Bakınız, (mesajlarımız hakikati inkâra şartlanmış olan birine aktarıldığında,
    onları nasıl çürüteceğini) düşünür ve (onu) hesaplar” (18. âyet)
    Bu pasaj, tümüyle vahiy hakkındadır ve üzerinde fikir yürütülen de vahiydir.
    Bu âyetler vahye yamuk ve sığ bakan herkesi kapsar. Fakat bu tipin
    vahyin nüzul ortamındaki prototipi Velid bin Muğîre’dir. Bu Arap dil ve
    belâğat dâhîsi, Kur’an karşısında yaşadığı derin iç çatışma ve tereddütle sabahlara
    kadar kıskançlıktan kıvranıyordu.
    “…sığ ve yanlış düşündü (fekkera).” Tefkîr, kesinlikle tefekkür’den farklıdır.
    Zira tefekkür kullanıldığı 15 yerin tamamında olumluyken, sadece burada
    kullanılan tefkîr olumsuzdur. Tefekkür’ü tefkir’den ayıran, birincisinin
    ait olduğu kalıp gereği özdeşleşmeyi ve derinleşmeyi gerektirmesindendir.
    Zira tefa’ul bâbı “tekellüf ” bâbıdır. Bu yüzden tefkîr’i “sığ ve yanlış düşünce”
    olarak çevirmek daha uygundur. 463
    Bu âyette söz konusu edilen zihinsel eylem tefekkür değil, gelişi güzel
    fikirdir. Tefekkür fikirden farklıdır. Eğer inkârcı tefekkür edebilseydi böyle
    yapmazdı. Geleceği ile ilgili inançlar ve prensipler belirledi.
    İleride Necm sûresi işlenirken de açıklanacağı gibi, bu gelişi güzel düşünceler
    âhiretin yokluğu, eğer varsa bile malı-mülkü ve oğulları sayesinde
    ondan yakasını kurtarabileceği, hatta en kötü şartlarda nasıl olsa âhirette
    463 Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s. 1191
    • 171 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    günahlarının cezasını çektireceği bir kimse satın alabileceği şeklindeki temelsiz
    planlarıydı.464
    Şüphesiz Velid b. Muğire, Rasûlullah ve Kur’an hakkında bir şeyler uydurmak
    için düşündü, taşındı, tefekkür etti, kafasında ölçtü biçti, bir tahmin
    yaptı, keskin zekasını işletti ve fikir yürüttü. Sonra kendine göre bir
    şeyler hazırladı. Kur’an hakkında ne söyleyecekti? Onu nasıl tenkit edecekti?
    Yüce Allah ona beddua ederek şöyle buyurdu:
    - 19. Âyet -
    فَقُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ
    فَقُتِلَ : kahrolası كَيْفَ : ne biçim قَدَّرَ : karar verdi yine
    “Kahrolası! Ne biçim karar verdi. / Canı çıkası, nasıl da içinde yaşadığı
    toplumun tasvibini alacak bir plan yaptı! / Kahrolası, nasıl da ölçtü
    biçti! Canı çıkası, nasıl da ölçüp biçti! / Kendini de mahveder, böyle hesaplar
    yaparak” (19. âyet)
    Allah onun canını alsın, onu kahretsin, ona lânet etsin ve kendi kendine
    hazırladığı o ahmakça sözden dolayı onu rezil etsin! Zira o, takdir edilmesi
    doğru olmayan şeyi takdir etti. Akıllı kimsenin söylemesi doğru olmayan
    şeyi söyledi. Nasıl fena bir takdir ve tayinde bulundu. Nasıl da insafsızca
    Kur’an’ın sihir, Rasûlullah’ın ise sihirbaz olduğunu uydurdu?
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Bu ayette Velid ile bir nevi alay
    vardır. Zira o, takdir edilmesi doğru olmayan şeyi takdir etti. Akıllı kimsenin
    söylemesi doğru olmayan şeyi söyledi.”465
    464 Hakkı Yılmaz, Tebyînu’l Kur’an, İşte Kur’an, c. 1
    465 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/123.
    • 172 •
    Ahmed Kalkan
    Ebu Hayyan şöyle der: “Araplar bir işi büyük görüp hayret ettiklerinde
    “Kaatelehu’llahu: Allah onun canını alsın” derler. Onların bundan maksadı
    şudur: O şey, kendisine hased edilecek ve hased edenlerin, onun yok olması
    için beddua edeceği bir seviyeye ulaşmıştır. “Keyfe kaddera” ayetindeki
    soru, takdiri ne acayip ne gariptir manasına gelir. Bu, Arapların şu sözüne
    benzer: Bu ne adamdır! Yani ne büyük adamdır!”466
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Kahrolası, nasıl da ölçtü
    biçti.” Arapça’da bu “Kutile” yahut “Kaatelehu’llahu” tabirleri, “kahrolası,
    Allah canını alası” gibi asıl itibarıyla beddua olmakla beraber, nazardan
    esirgemek şeklinde “yahu ne yaman şey, anası ağlayası” gibi bir değere işaret
    olarak övgü yerinde ve bazan da bu mânâda alay etmek ve dalga geçmek
    için kullanılır ki, burada, onun düşüncesini beğenenlerin bu yoldaki
    övgülerini anlatarak hakaret ve küçümseme mânâsında kullanılmıştır. Yani
    dedikleri gibi “kahrolası nasıl da takdir etti ya!...”467
    Kutile: Kendini de mahveder: Kutile ifadesi, lafzen, “öldürüldü” yahut
    bir beddua olarak “öldürülse” anlamına gelir. Bu ifadenin lafzî çevirisi -ister
    bir durum tasviri, isterse temennî olarak alınsın- burada anlamsız olurdu.
    Bu nedenle birçok müfessir (ki Taberî de onlardan biridir) onu, “Allah’ın
    rahmetinden kovulmuş” olmak, (lu‘ine) yani, kendi fiili veya davranışı yüzünden
    ruhsal olarak “öldürülmüş” olmak şeklinde anlarlar. Benim, “kendini
    mahveder” şeklindeki çevirimin nedeni budur.468
    Bu âyetlerde yer alan ve lafzen “öldürüldü” yahut beddua olarak “canı
    çıkası, kahrolası” anlamına gelen kutile sözcüğü, lu’ine yani “Allah’ın rahmetinden
    uzaklaştırıldı” şeklinde de mânâlandırılmıştır. Bu yaklaşıma göre
    âyet, inkârcı insanın, yanlış kararı ve kötü davranışları yüzünden Allah’ın
    rahmetinden kovulmuş, ruhsal olarak öldürülmüş ve kendi kendini mahvetmiş
    olduğuna işaret eder. Şu halde inkârcı kişi, Kur’an karşısındaki inatçı
    tavrı ve yanlış kararıyla, kendi sonunu kendi hazırlar.
    466 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/374; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/124.
    467 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/420.
    468 Muhammed Esed, Kur’an Mesajı,
    • 173 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 20. Âyet -
    قُتِلَ كَيْفَ قَدَّرَ ¿ثُ َّ
    ¿ثُ َّ : yine قُتِلَ : kahrolası كَيْفَ : ne biçim قَدَّرَ : karar verdi
    “Yine kahrolası! Ne biçim karar verdi. / Bir daha canı çıkası, nasıl
    da ölçüp biçti! Bir daha kahrolası, nasıl bir değerlendirme yaptı? / Canı
    çıkası, sonra yine ne biçim ölçtü biçti! / Evet, o kendini mahveder böyle
    hesaplarla!” (20. âyet)
    Sonra kahrolası, nasıl da takdir etti ya!.. Allah onun canını alsın, onu
    kahretsin, ona lanet etsin ve kendi kendine hazırladığı o ahmakça sözden
    dolayı onu rezil etsin! Nasıl da insafsızca Kur’an’ın sihir, Rasûlullah’ın ise
    sihirbaz olduğunu uydurdu? Ne parlak düşüncesi var! Sağlam görüşü ne
    de güzel!
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Sonra kahrolası, nasıl da
    takdir etti ya!.. Bu tekrar, hem hakareti vurgulamaya, hem de her iki âyette
    geçen takdirin farklı olduğuna işarettir.”469
    - 21. Âyet -
    نظَرَ ¿ثُ َّ
    baktı : نظَرَ sonra : ¿ثُ َّ
    “Sonra baktı. / Sonra (etrafına) baktı. / Sonra (etrafı) süzdü / Ve sonra
    (yeni dayanaklar bulmak için çevresine) bakar” (21. âyet)
    Velid b. Muğire sonra bu meseleye baktı, etrafındakilere bir bakındı.
    Kur’an’ın ve Muhammed’in durumunu düşünerek tekrar fikir yürüttü.
    469 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/421.
    • 174 •
    Ahmed Kalkan
    - 22. Âyet -
    عَبَسَ وََبسََ ¿ثُ َّ
    ¿ثُ ّ : sonra عَبَسَ : surat astı وََبسََ : ve yüzünü ekşitti
    “Sonra surat astı ve yüzünü ekşitti. / Sonra suratını astı ve kaşlarını
    çattı. / Kaşını çattı ve surat astı. / Ardından surat astı ve rengi attı. / Sonra
    kaşlarını çatarak dik dik süzer.” (22. âyet)
    Sonra, yaptığı bir iş hususunda iyice düşünen ve önem veren bir kimse
    gibi söylediklerinden sıkılarak yüzünü ekşitti, rengi değişti, kaşlarını çattı,
    surat astı.
    “Sonra kaşlarını çatarak dik dik süzer”: Yani, duygusal olarak etkilenir,
    çünkü delillerinin zayıf olduğuna dair kalbinde bir şüphe vardır. 470
    Abese: Kaşlarını çattı. Besera: Yüzü ekşidi ve rengi değişti. Leys şöyle
    der: “Bir kimse kaşlarını çattığında abese denir. Kaşlarını çatarken dişlerini
    de gösterirse Keleha denir. İşe önem verip o konuda derin düşünürse Besera
    denir. Bu düşünce ile birlikte kızarsa Besele denir.”471
    İbn Cüzeyy şöyle der: “Büsûr, yüzü ekşitmektir. Bu, ubus’tan daha fazla
    yüz ekşitme manası ifade eder.”472 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor
    ki: “Besr: Vaktinden evvel acele olmasını istemek, hamlık yapmaktır. Nitekim
    meyvenin hamına, hurmanın koruğuna “büsür” denilir. Rağıb, burada
    bu mânâdan olduğunu söyler.473 Yani, vakti gelmeden kopmuş ham koruk
    gibi ekşidi, surat astı.”474
    470 Fahredden Râzi; naklen Muhammed Esed, Kur’an Mesajı
    471 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/201; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neş.,
    7/118
    472 İbn Cüzeyy, Teshil: 4/161; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/125.
    473 Ragıb el-İsfehani, Müfredat: 46.
    474 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/421.
    • 175 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 23. Âyet -
    ‚ وَاسْتَكْبَ َ Œ أَدْبَ َ ¿ثُ َّ
    ¿ثُ َّ : sonra da Œ أَدْبَ َ : sırt döndü ‚ وَاسْتَكْبَ َ : ve büyüklük tasladı
    “Sonra da sırt döndü ve büyüklük tasladı. / En sonunda (hakikate)
    sırtını döndü ve kibir âbidesi kesildi. / Sonra (imandan ve Peygamber’e
    tâbi olmaktan, ikbâlinden ve istikbâlinden) yüzçevirdi ve büyüklük taslayıp
    zorbalık etti. / Sonunda (mesajlarımıza) sırtını döner ve küstahça
    böbürlenir.” (23. âyet)
    “Sırtını döndü (edbera)”: İdbâr, istikbâr’ın sebebi ve tevellî’nin sonucudur.
    Bu üç hal (tevellî, idbâr, istikbâr), kâfirin küfründe inadının üç aşamasıdır.
    Tevellî’ye karşı mü’minin tavrıi’râd’dır. Nisâ 63’ün de gösterdiği gibi
    i’râd ilişki kesmeyi değil, kontrollü ilişkiyi ifade eder. Fakat idbâr’a karşı
    ilişki kesme (zerhum) önerilmektedir (70/Meâric17, 42).Müstekbirin yeri
    ise cehennemdir.475
    “Sonra da sırt döndü ve büyüklük tasladı.”: Sonra Allah’a iman etmekten
    ve O’nun indirdiğini tasdik etmekten yüz çevirdi. Rasûlullah’a ve getirdiği
    emirlere karşı büyüklendi, kibirlendi, hak ve hidayete uymadı.
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Sonra ardını döndü ve büyüklendi.
    Anlamış olduğu haktan yüz çevirdi, imana arkasını, küfre yüzünü
    döndürdü ve Allah’tan korkmayıp gururlanarak büyüklük tasladı, hakkı
    kabul etmeyi kibrine yediremedi de her şeyi bilen bir kişi edasıyla”476
    Sonra, yaptığı bir iş hususunda iyice düşünen ve önem veren bir kimse
    gibi söylediklerinden sıkılarak yüzünü ekşitti, rengi değişti, kaşlarını çattı,
    surat astı.
    475 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s. 1192
    476 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/421.
    • 176 •
    Ahmed Kalkan
    - 24. Âyet -
    Œ فَقَالَ إِنْ هَذَا إِلاَّ سِْرٌ يؤْثَ ُ
    فَقَالَ : böylece dedi نْ هَذَا إِ : bu إِلاَّ :başka değil (ancak) سِْرٌ : bir sihirden
    Œ يؤْثَ ُ : nakledile gelen
    “Böylece: ‘Bu, nakledilegelen bir sihirden başka değil’ dedi. / Böylece:
    ‘Bu, nakledilegelen bir sihirden başka değil’ dedi. (‘Bu ne ki, öteden beri
    anlatılan, öğretilen büyüleyici bir sözden ibaret’ dedi.) / Nihayet şöyle
    dedi: ‘Bu sadece geçmişten miras kalan bir büyüdür. / Ve: ‘Bu, (eski zamanlardan)
    intikal eden büyüleyici bir sözdür!’ der. Ve dedi ki: ‘Bu, ancak
    (geçmiş zamanlardan) söyne gelen (etkili) bir kandırmacadır.” (24. âyet)
    Veya “göz kamaştırıcı bir büyüdür.” Sihr, nüzul sürecinde ilk kez burada
    geçer. Dilde “gizli bir sebeple insanın gözünü ya da gönlünü yanıltan
    şey” demektir. Görenin görüleni olduğundan farklı algılamasıdır. Görülen,
    aslında görüldüğü gibi değildir. Eğer dişi keçinin memesi dolu dolu görüldüğü
    halde sütü az çıkarsa Araplar “anzun meshûrun” derler. Sabahın
    alaca karanlığına sehar (seher), seherde yenen Ramazan yemeğine de aynı
    kökten gelen “sahur” ismi verilmiştir. Seher, karanlıkla aydınlığın birbirine
    karışmış olması halidir ki, hakikatle hayalin, hakla bâtılın, gerçekle gerçekle
    yalanın birbirine karıştığı hali çağrıştırır. Sihir, sebebi bilinmeyen herhangi
    bir şey olarak da tanımlanmıştır. Yukarıdaki birinci tanım özneyi
    (gören), bu ikinci tanım da nesneyi (görülen) esas alan tanımlardır ve ikisi
    de birbirini tamamlar. İster özne açısından ister nesne açısından tanımlansın,
    sihir her hâlükârda hakikatin zıddı olan zannı ve itmînânın zıddı olan
    vehmi ifade eder. Bunlar bazen görenden, bazen görülenden bazen de her
    ikisinden kaynaklanır. Meselâ “Eğer onlara gökten bir kapı aralasak da onlar
    oraya çıkacak olsalar da ‘herhalde gözlerimiz döndürüldü, biz sihirlenmiş bir
    topluluğuz’ derlerdi.” 477 âyetinde geçen “sihir” gören açısındandır. Çünkü
    kaynağı hakikat olduğu halde gören farklı algılamıştır. “Kimi (zaman) söz,
    bir büyüdür.”478 Hadisinde de dinleyen açısındandır. Bu anlamda Türkçe’de
    “İki söz, bir büyü” atasözün vardır ve tabii ki mecazdır. Şu âyette ise hem
    477 15/Hicr, 14-15
    478 Buhârî, Nikâh 47; Müslim, Cum’a 47
    • 177 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    gören hem de görülen açısındandır: “Mûsâ bir de ne görsün: Onların ipleri
    ve değnekleri, yaptıkları sihir marifetiyle, ona hızla akıyormuş gibi göründü
    (yuhayyelu ileyhi)”. 479 Velid, Allah rasûlünün ömründe sihre örnek gösterecek
    bir olağan dışılık bulamayınca “ebeveynle evlâdın arasını ayırıyor”
    dedi. Hiç şüphesiz müşrikler bu vahye sözlü bir sihir olarak bakıyorlardı.480
    Sonunda Velid b. Muğire dedi ki: “Muhammed’in söylediği Kur’an, sihirbazlardan
    öğrenilen ve nakledilen açık, parlak bir sihirden başka bir şey
    değildir.”
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bu âyette geçen ”Sihrun
    yu’ser” tabirinde iki mânâ vardır:
    1) “Yü’ser” sözcüğü de, “rivâyet etmek, izinden gitmek, iz bırakmak ve
    bir şeyin etkisinde kalmak” gibi anlamlara gelen “e s r” kökünün türemiş
    şeklidir. Me’sûr, yani öteden beri öğretilip rivayet olunagelen; sihirbazdan
    sihirbaza öğrenile geldiği söylenen bir sihir demektir.
    2) Yü’ser, yani diğer sihirlere tercih edilecek, beğenilecek bir sihir demek
    olur. Bu, “parlak sihir” mânâsına “sihr-i mübin” demelerine benzer.”481
    Bu âyette yer alan “sihir” sözcüğü, “aldatmak, hile yapmak, aklı çelmek
    ve ifsat etmek” gibi anlamlar taşıyan “s h r” kökünün türemiş şeklidir. “Aldatıcı
    câzibe, bilerek saptırma ve büyü” anlamlarına da gelen sihir, “bir şeyi
    tabii durumundan çıkarıp başka bir duruma dönüştürmek” demektir.
    Sihir, inkârcıların Kur’an’ı kötülemek için kullandıkları sözcüklerden
    biridir. Onlara göre büyücü de, kâhin ve şair gibi başkalarının görmediği
    yaratıklara temas kurup insanları tesir altına alan bir kimsedir. İşte, Kur’an
    vahyinin insan üzerindeki olağanüstü etkisini gören müşrikler, onun büyülü
    sözlerden oluştuğunu sanmışlardır. Ancak onlar da sihrin bir hakikat
    değil, bir göz boyama, hayali hakikat gösterme türünden aldatıcı bir câzibe
    olduğu kanısında idiler.
    479 7/A’râf, 116; 20/Tâhâ, 66
    480 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s. 1192
    481 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/421.
    • 178 •
    Ahmed Kalkan
    Bu âyetlerde, hakikati inkâra şartlanmış olan kimselerin karakteristik
    özelliği ortaya konulmaktadır. Onların en bâriz vasfı, vahiyle bildirilen hakikatleri
    “büyü” veya “insan sözü” olarak niteleyip Kur’an’ın Allah kelamı
    olduğunu inkâr etmeleridir. Kur’an, bu sözlerin sahibini canlı bir maskaralık
    örneği olarak sunmakta ve bu katı şahsiyeti bütün nesillere ibret olsun
    diye anlatmaktadır.
    Hangi asırda olursa olsun, Kur’an’ı karalamaya yönelik çabaların asıl
    hedefi, Müslümanları Kur’an’dan koparıp onları cehâletin ve uyuşukluğun
    içine atmaktır. Oysa her asırda, insanlığa muhtaç olduğu hayat soluğunu
    bahşedecek olan eşsiz kaynak Kur’an’dır. O, Allah’ın rahmetidir; ancak
    Kur’an’ın insana ve hayata yön vermesi için kulun gayretli olması da gerekir.
    Rahmetle gayret birleşince gerçek kurtuluşa erilir.482
    “Sihir” kelimesinin çevirisinde “büyü” yerine “kandırmaca” (aldatmaca,
    düzmece) kelimesi daha uygundur. Çünkü bu kelime ve türevleri hem
    mesajın içeriği hakkında, hem de mesajı getiren rasûlün şahsiyeti hakkında
    müstekbirlerce sık sık kullanılır. Bu, bir bakıma haberci ile getirdiği haberin
    ayrılmaz ve parçalanamaz bütünlüğünden kaynaklanıyor. Birer örnek
    verirsek: Saf Sûresinin 6. âyetinde “kendilerine gelen beyyinelere” açık bir
    “sihir” diyorlar. Sâd Sûresinin ilk bölümlerinde ise, kendilerine, içlerinden
    bir uyarıcının gelmesine şaşıp kalan kâfirlerin uyarıcı için yalancı bir
    “sâhir” vasfını yakıştıran ve ardından, ancak Allah’ın ulûhiyetini tanımaya
    çağıran dâvete karşı aldanmamalarını sağlamak için halka yapmaları gerekenin
    daha doğrusu murat edilenin, ilâhları üzerinde direnmek olduğu
    konusunda baskı yapan ileri gelenlerin tasviri vardır.
    Diğer yandan “sihir” kelimesinin türetildiği “sehara” fiili şu anlamlarda
    kullanılmaktadır: “Sehara fulânen bi’ş-şey’i” onu aldattı, hile yaptı (hade’ahû);
    “sehara bi’ş-şerâbi” peşi peşine (dizerek) içti (allelehû); sehara eşşey’e
    an vechihî”, çevirdi, döndürdü (sarafehû); sehara eş-şey’e” bozdu, ifsad
    etti (efsedehû). 483 Bunlarla birlikte “bâtılı hak sûretinde gösterdi” anlamı
    da verilmektedir. Bu kullanımlar toplumda bilinen “büyü” kavramından
    daha farklı ve çok boyutlu kapsama delâlet etmektedir. Diğer yandan, bu
    geniş kapsamlı “sihr” kavramının geçmişteki izlere dayandırılmak istenmesi
    olaya farklı bir boyut kazandırmaktadır.
    482 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 96-97
    483 Bk. Lisânu’l Arab, Mu’cemu’l Vasît
    • 179 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Sihr” kelimesinin “kandırmaca” olarak içeriğinin bu şekilde tanımlanması,
    günümüzde statükocular tarafından kullanılan “gerici” kavramını
    çağrıştıracak niteliktedir. Müstekbirlerce mevcut düzenlerini korumanın
    en etkin yollarından biridir elçiyi ve elçiye tâbi olanları “aldatıcı, kandırıcı”
    (sâhir), “aldanmış” (meshûr) ve “aldatılmışlar, kandırılmışlar” (meshûrûn)
    şeklinde tanımlamaları. GerçektenTürkçe kullanımda da “kandırma” eylemi,
    “bir iknâ etme” ya da “etkileme”yi içerir. Doğal olarak İlâhî vahyin
    insanları hidâyete erdirme, yol gösterme, düşündürme ve etkileme gücü ve
    hâkimiyeti açıktır. Bunun için müstekbir, bu “İlâhî içeriği” göz ardı edebilmek
    için kurnazca ve bilerek tanımlamasını sürdürüyor ve karara varıyor:
    “Ve dedi ki: ‘Bu ancak (geçmiş zamanlardan) söylenegelen (etkili) bir aldatmacadır.
    Bu ancak beşer sözüdür.” 484
    - 25. Âyet -
    ِ
    لاَّ قَوْلُ اْلبَ ش�َ هَذَا إِ نْإِ
    إِنْ هَذَا : bu إِلاَّ : başka değil قَوْلُ : sözünden اْلبَ ش�َ : insan
    “Bu, insan sözünden başka değil.’ (dedi). / (Bu ne ki, olsa olsa beşer
    sözü’ dedi.) / ‘Bu, ölümlü beşer sözünden başka bir şey değildir!’ der. Bu
    ancak beşer sözüdür (dedi).” (25. âyet)
    “O, Allah kelâmı değildir. O insan sözünden başkası değildir. Muhammed
    onunla kalpleri aldatıyor. Sihir nasıl büyülenen kimseyi etkilerse, o da
    kalpleri etkiliyor’ (der).”
    Âlûsi diyor ki: “Bu, birinci cümlenin te’kidi gibidir. Çünkü her ikisinden
    de maksat, onun Kur’an veya Allah kelâmı olmadığını söylemektir.
    Bunun içindir ki, ilk cümleye vav atıf edatı ile atfedilmedi. Velid’in davranışlarını
    ve bu adi sözü çıkarmasının anlatılmasında onunla alay ve onun
    haktan uzak olduğuna bir işaret vardır. Velid’in davranışlarının araştırılmasından
    anlaşılıyor ki o, bu sözleri, meselenin gerçeğini bilmediği için değil,
    484 74/Müddessir, 24, 25; M. Ali Baltaşı, İlk Mesajlar, Araştırma Yay., s. 117-118
    • 180 •
    Ahmed Kalkan
    inat olsun diye ve cahiliyye gururu ile söylemiştir.”485 Kur’an’ı övdüğünü
    ve Arapların Rasûlullah’a nisbet ettiği şairlik, kâhinlik ve deliliğin hepsini
    (önce) reddettiğini görmüyor musun?!486
    Mevdûdi diyor ki: “Bu, kâfirlerin yukarıda değinilen toplantısındaki
    hadisenin zikridir. Bunun tafsilatını giriş bölümünde aktarmıştık. Orada
    açıkça belliydi ki Velid bin Muğire, Kur’an’ın ilahi bir kelam olduğuna kalben
    kani idi. Fakat toplum içerisindeki itibarını kaybetmemek için iman
    etmemiştir. O, toplantıda kâfirlerin Allah Rasûlü’ne yakıştırmak istediği
    iddiaları reddetmişti. Ne zaman ondan, kendisinin Muhammed’in (s.a.s.)
    onunla tanınacağı bir yakıştırmada bulunması istenildiğinde kendi içinde
    çelişkiye düşmüş ve bir anlık kafa karışıklığından sonra bu ithamı ileri sürmüştü.
    İşte burada bu mantalitenin yapısı gözler önüne serilmektedir.”487
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bundan aldatıcı bir albeni
    var” demiş oluyor ve nihayet kararını şöyle veriyordu: Bu, insan sözünden
    başka bir şey değil. Böyle deyip kararı bastı. Peygamberliği ve Kur’ân’ın
    Allah sözü olmasını inkâr ediverdi ki, işte inatçı kâfirlerin Kur’ân ve Peygamber
    hakkında söyledikleri nihayet budur. Bu, Allah’ın indirdiği kelâmı
    değil, Muhammed’in kendi söylediği kitabıdır derler. Olay tefsirlerde şöyle
    anlatılır:
    İlâhî vahyin “beşer sözü” olarak tanımlanması, onu “beşerî bir kaynak”
    olarak görmektir. Kâfirler açısından mesaj veya vahiy, “İlâhî” olmadıktan
    sonra herhangi bir beşerin olması pek önemli değildir. Çünkü sonuçta
    “mesaj” beşerî olacaktır. Bu konu, ilk sûrelerin olduğu kadar daha sonraki
    dönem ve çağların bu olaya “mecnun” kavramı çerçevesinde değinilmişti.
    Haakka Sûresinin 39 ve 48. âyetleri Kur’an’ın bir şair veya bir kâhin sözü olmadığını,
    bilakis Allah’tan geldiğini ve mesajı getiren elçinin bu “söz” üzerinde
    herhangi bir müdâhalesininolamayacağını te’yid eder. Tekvîr Sûresi
    24. âyette ise Kur’an’ın (gayb), “elçinin kendi kanaatleri olmadığı vurgulanmaktadır.
    O âyetteki “danîn” kelimesi, bazı kıraat imamlarınca “zanîn” olarak
    okunmaktadır. 488 Konu daha sonraki dönemlerde daha farklı bağlam-
    485 Alusi, Ruhu’l-Meani: 29/124; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/125.
    486 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/125.
    487 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/473.
    488 Bk. Ebû Zer’a, Huccetu’l Kıraat
    • 181 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    larda değerlendirilmesine rağmen “beşerî kaynak” olma özünü yitirmez.
    “Biz onların ‘ona bir beşer öğretiyor’ dediklerini biliyoruz.” 489
    Gün geçtikçe verilen mücadelede Kur’an’ın etkinlik ve hâkimiyeti artınca
    kâfirler ilginç bir talepte bulunacaklardır. İstekleri Hz. Rasûl’ün başka
    bir Kur’an getirmesi veya Onu değiştirmesidir. Ancak bu, kesinlikle Hz.
    Rasûl’ün elinde değildir ve o sadece kendisine vahyedilene uymaktadır. 490
    Konuya “İlmin kaynağı” açısından bakıldığı zaman, örneklemelerin
    belli bir tarih, coğrafya ve toplumla sınırlandırılamayacağı açıktır. Tüm çağlar
    için geçerli olan örnekler verilmektedir. Böylece İlâhî mesajın evrensel
    boyutu gözler önüne serilmektedir. İnsanlara “yol gösterecek” ilim “İlâhî”
    mi olacak, yoksa beşerî mi? Şâir, kâhin, seçkin kişiler ve bizim bilemediğimiz
    daha niceleri? Müstekbirlerin bu soruya verdikleri cevap, ilk peygamberden
    günümüze kadar değişmiyor. “Bu ancak beşer sözüdür’ (dedi).”
    Peygamberlerin sabırlı mücadelelerinin ardından Allah’ın yardımlarıyla
    başarıya ulaştıktan sonra “hak” tüm açıklığı ile ortaya çıkmaktadır. Bu
    durumda bile “İlâhî vahy”e beşerî bir özellik kazandırma çabaları kendisini
    farklı renklerde gösteregelmiştir. Kitap Ehli’nin kendilerine indirilen Tevrat
    ve İncil’i tahrif etmeleri, değiştirmeleri, saklamaları bunun en çarpıcı
    örneğidir. Hatta Kur’an’da İsa’nın (a.s.) risâleti ve mümtaz şahsiyeti istismar
    edilerek Allah’ın ulûhiyeti ve yalnız O’na kulluk konusunda İsa’ya (a.s.) söylemediği
    sözlerin söylettirilmesi ve bunun İlâhî bir atmosferde) yapılmasına
    Mâide Sûresinin 109-120. âyetlerinde değinilmektedir. 491
    Günümüzde de İslâm’ı diğer ideolojilerle bir tutan, beşerî görüşlerle
    karşılaştırıp tartışan, Allah’ın râzı olduğu yegâne dini uluorta eleştiren
    zihniyet, Kur’an’ı bir beşer sözü görme eğilimindedir. Müslüman olmakla
    övünen nice insan da Allah’ın hükmü, emri ve yasakları anlatıldığında,
    “evet doğru, inanıyoruz; ama…” demekte, günümüz şartlarının zorluklarından,
    durumun çok farklı olduğundan bahsederek o hüküm, emir veya
    yasakların uygulanmasının beklenemeyeceği hükmünü çıkarmaktadır. Bu
    yaklaşım İlâhî kitabı geçersiz kılan ve onu beşer sözüne indirgeyen bir yaklaşımdır.
    489 16/Nahl, 103
    490 Bk. 10/Yûnus, 15-16
    491 M. Ali Baltaşı, İlk Mesajlar, Araştırma Yay., s. 119-120
    • 182 •
    Ahmed Kalkan
    Şu âyetlere dikkatle göz atalım: “Bu Kur’an, Allah’ındır. O’ndan başkasına
    nispet edilemez. Ancak o daha önceki inen Kitapları tasdik edici ve
    hükümleri açıklayıcı, âlemlerin Rabbinden indirilmiştir. Bunda hiç şüphe
    yoktur.” 492; “Onlar hâlâ Kur’an’ın Allah kelamı olduğunu ve mânâsını düşünmeyecekler
    mi? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından olsaydı muhakkak
    ki içinde birbirini tutmayan çok söz ve ifâdeler bulurlardı.” 493; “Bu Kur’an,
    sana, hükmünde hikmet sahibi olup her şeyi bilen Allah katından veriliyor.”
    494; “Bu Kur’an, Rahman, Rahim tarafından indirilmedir.” 495; O, bir şair sözü
    değildir, bir kâhin sözü de değildir. Siz pek az düşünüyorsunuz. O âlemlerin
    Rabbinden indirilmedir.” 496; “Eğer o peygamber bazı sözler uydurup bize isnat
    etmeye kalkışsaydı, biz onu kuvvetle yakalar ve ondan intikam alırdık.
    Sonra da onun kalp damarlarını keserdik. O vakit, sizden hiç biriniz ona
    siper de olamazdınız.” 497; “Kur’an’ı şeytanlar getirmedi; Kur’an’ı indirmek onlara
    uygun düşmez; hem de buna güçleri yetmez.” 498
    Bu Kitab’ın Allah’tan geldiğinde şüphesi olanlara Bakara Sûresinin başındaki
    “lâ raybe fih” 499 ifâdesini teyid için yukarıdaki âyetlerle tafsilatlı
    açıklamalar yapılmaktadır. Kur’an’ın Allah kelâmı olmadığı, olamayacağı
    yolundaki itirazlar şu noktalarda toplanıyordu: Onun bir şair sözü olabileceği,
    Onun bir kâhin sözü olabileceği, Onun bir şeytan ilhamı ve vesvesesi
    olabileceği, Peygamberin uydurması olduğu. Yukarıdaki âyetlerde bu iddialara
    bir bir cevap verilerek reddedilir. Ve doğru olan ortaya konur. İnanan
    inanır; inanmayan inanmaz. “Bu Kur’an, bir Peygamberin (Allah’tan) getirdiği
    sözdür.” 500
    Kur’an’ın bir beşer sözü değil de; her şeyimizi borçlu olduğumuz O’na
    O’nun istediği gibi iman etmemiz gereken Allah’ın kitabı olduğunu şüphesiz
    şekilde kabul ettiğimiz zaman, ona uyup onun hükümlerini yayabildiğimiz
    tüm alanlara yaymak gerekiyor. Bu görev terk edilince, insanın
    pişmanlıkları ve Peygamber’in şikâyetine muhâtap olmak sözkonusu ola-
    492 10/Yûnus, 37
    493 4/Nisî, 82
    494 27/Neml, 6
    495 41/Fussılet, 2
    496 69/Haakka, 41-43
    497 69/Haakka, 44-47
    498 26/Şuarâ, 210- 211
    499 2/Bakara, 2
    500 69/Haakka, 40
    • 183 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    caktır: “O gün zâlim kişi ellerini ısırıp ‘keşke Peygamber’le beraber bir yol
    tutsaydım, vay başıma gelene, keşke falancayı dost edinmeseydim, and olsun
    ki beni, bana gelen Kur’an’dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız
    bırakıyor.’ der. Peygamber: ‘Ey Rabbim, doğrusu kavmim/toplumum bu
    Kur’an’ı terk etmişti.’ der.” 501
    Alak, Kalem ve Müzzemmil sûrelerinde mal, mülk ve evlâtlarına güvenerek
    tâğûtlaştıkları/azıp sapkınlaştıkları anlatılan sembol kişilikler, benzer
    nitelikleriyle bu âyetlerde de anlatılmaktadır.
    İlk vahiy döneminde bu sembol kişiler muhtemelen Velid bin Muğîre,
    Ebûcehil, Abdü’l-Uzza gibi insanlardı. Kur’ân bunların isimlerini açık açık
    vermez, isimleri yerine karakterlerini, sıfatlarını zikrederek uğrayacakları
    fena akıbeti açıklamakla yetinir. Bu yaklaşım ve konuyu ele alış biçimi, verilen
    örneğin her zaman, her çağda ve her yerde geçerli olduğunu gösterir.
    Kısacası, Velid b. Muğîreler, Ebûcehiller, Abdü’l-Uzzalar ve bunların
    grupları, yandaşları, arkadaşları, ortakları ve işbirlikçileri her zaman vardır
    ve kıyâmete kadar da var olacaktır. Uğrayacakları kötü akıbet de hep aynı
    olacaktır.
    Mesajı genel olmakla beraber, yukarıda nitelikleri sayılan kişinin Velid
    b. Muğîre olduğu kabul edilir. Biyografisine bakıldığında gerçekten de
    doğduğunda kimsesiz olduğu, hiçbir varlığı olmadığı, sonradan mal-mülk
    sahibi olduğu, Mekke ile Taif arasında deve ve koyun cinsinden sürülerce
    hayvanı olduğu, Taif ’te yaz-kış meyve veren bahçeleri bulunduğu, ayrıca
    yedisi Mekke ve beşi Taif doğumlu olmak üzere on iki evlât sahibi olduğu
    görülür ki, bu özellikleri sûredeki anlatıma oldukça uygundur. 502
    501 25/Furkan, 27-30
    502 Hakkı Yılmaz, Tebyînu’l Kur’an, İşte Kur’an, c. 1
    • 184 •
    Ahmed Kalkan
    - 26. Âyet -
    سَأُصْلِيهِ سَقَر
    سَأُصْلِيهِ : Ben onu sokacağım سَقَرَ : Sekar’a
    “Onu Sekar’a yaslayacağım. / Ben onu Sekar’a sokacağım, Cehenneme
    yaslayacağım. / (Cehennemle ilgili Bizden başka seni bilgilendiren mi
    var?!) / (Bu nedenle,) onu (öteki dünyada) cehennem ateşine sokacağım!”
    (26. âyet)
    Kur’an hakkındaki sözlerinden dolayı Velid b. Muğire’yi, ateşinde yanacağı
    ve azabını tadacağı ‘Sekar ‘adlı Cehenneme sokacağım, atacağım,
    yaslayacağım. Vücudunu cehennem ateşi kaplayacaktır.
    26-30. âyetlerde, hak ettikleri uhrevî ceza özetlenmiştir. 26. âyette geçen
    «sekar» kelimesi ateşin isimlerinden olup cehennemin ağır cezalık kısımlarından
    birini ifade ettiği belirtilir. 503 27-28. âyetler ise sekar hakkında
    “hiçbir şeye acımayan, içine atılanları yakan ve insanın derisini kavuran
    korkunç bir yer” şeklinde detaylar
    vermektedir. “İnsanları kavurur” diye
    çevirdiğimiz 29. âyete “İnsanlara görünür”
    şeklinde de mâna verilmiştir. 504
    Aynı âyet, “Cehennem, orayı hak eden insana kendini gösteren bir tablo,
    bir aynadır” şeklinde de anlaşılabilir.
    Korkunç Azap
    Sûrenin bu bölümünü oluşturan âyetlerde, inatçı kâfirlerin Sekar’a sokulacakları;
    sekar’ın, derilerini kavuran, insana doymayan, geriye hiçbir şey
    bırakmayan ve ondokuz muhafızı bulunan bir cehennem olduğu haber verilir.
    Cehennem bekçilerinin melek olduğu; bunların sayısının, kitap ehli
    için doğru bilgi, mü’minler için kesin bir inanç, inkârcılar ve hasta kalpliler
    için de bir imtihan vesilesi kılındığı; Allah’ın iman etmek ve bu yolda ileri
    gitmek isteyeni doğru yola ileteceği, yoldan çıkmak isteyeni de saptıracağı
    belirtilir. Gerçekleri dile getiren bu âyetlerin, inananlara bir öğüt, inkârcılara
    da bir uyarı olduğu vurgulanır.
    503 bk. Şevkânî, V, 377
    504 Zemahşerî, IV, 183
    • 185 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İnsanın, bu dünyada işlediği günahlardan ötürü öteki dünyada göreceği
    azabı belirtmek için Kur’an’da kullanılan anahtar kavram, cehennem’dir.
    Cehennemin yedi kapısı ve pek çok ismi vardır. Bunlardan birisi de sekardır.
    Sekar, “ateşin veya güneş sıcaklığının yüzü yakıp kavurması” anlamına
    gelen “skr” kökünün türemiş şeklidir. Bunun için, insanı yakıp kavuran cehennem
    ateşine de sekar denir. Peki, sekar nedir?
    Âyetlerde belirtildiğine göre sekar, “insana doymayan, önüne gelen her
    şeyi yakıp derileri kavuran, geriye hiçbir şey bırakmayan ve ondokuz muhafızı
    bulunan bir cehennemdir.” Oraya giren günahkârlar, kendi sorumluluklarının
    farkına varıp hakikati gecikmiş olarak kabul ederler, geçmişte
    yaptıkları hatalardan ötürü de pişmanlık duyarlar. Ne var ki bu pişmanlık
    fayda etmez ve onları korkunç azaptan kurtaramaz. Onlar, büyük ateşe
    atılırlar; orada ne ölürler ne de diri kalırlar. Çünkü azap gören inkârcılar,
    orada yeni bir hılkate tebdil olunup tekrar edilen yaratma ile yeni boyutlar
    kazanırlar.
    Cehennem azâbının gerçek mâhiyeti meçhuldür. Onun mâhiyetinin
    meçhul olması, hem insan ruhunda büyük bir korku uyandırmakta hem de
    azabın korkunç manzarasına dikkat çekmektedir. Burada hedeflenen şey,
    insanda potansiyel olarak var olan hakkı kabullenme gücünü, iyiye ve doğruya
    yönelmektir.505
    İslâ: Ateşte kızdırmak, ateşte yakmak mânâsınadır.506
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bu âyet “Ben onu sarp bir
    yokuşa sardıracağım.” âyetinden bedel-i iştimâldir ve onun kapsadığı mânâyı
    açıklamaktadır.
    Sekar: Cehennemin isimlerindendir. Bazıları bunun Arapça bir kelime
    olmadığı görüşünü savunmuşlar ise de güneşin, yüzü çalıp kavurması
    mânâsına gelen “sakr” kelimesinden türetilerek “yakıcı” mânâsından alındığını
    söylemişlerdir.”507
    505 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1,
    506 Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim Meali Alisi ve Tefsiri, İpek Yayınları: 8/266.
    507 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/422.
    • 186 •
    Ahmed Kalkan
    Sekar: “Şiddetli bir ısı ile yakıp kavurmak” anlamındaki sakr kökünden
    isimdir. Dört âyette cehennem kelimesi yerine kullanılmış, 74/Müddessir
    28-29. âyetlerde “yaktığı şeyi tüketircesine tahrip etmekle birlikte sönmeyip
    yakmaya devam eden ve insanın derisini kavuran” şeklinde nitelendirilmiştir.
    “Ben, onu Sekar’a sokacağım.” Yani oranın sıcağı ile kavrulsun diye onvı
    Sekar’a girdireceğim. (Cehennem’in) Sekar adı: Güneş onu kavurdu,
    eritti,
    yüzünün derisini yaktı” ifadesinden alınmıştır. “Sekar” kelimesi
    marife ve
    müenneslik dolayısıyla munsarıf değildir.
    İbn Abbas dedi ki: Sekar cehennemin altıncı katıdır Ebu Hureyre’ninrivayetine
    göre de Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: !’Musa Rabbine
    sordu Ey Rabbim dedi. En fakir kulun hangisidir? O: Sekar’a giren kimsedir,
    diye buyurdu.”508 Bunu es-Sa’lebî zikretmiştir.509
    - 27. Âyet -
    وَمَا أَدْرَاكَ مَا سَقَرُ
    Sekar’ın سَقَرُ : Ne olduğunu مَا : bilir misin? : وَمَا أَدْرَاكَ
    “Sekar’ın ne olduğunu bilir misin?” (27. Âyet)
    Ey Muhammed! Sekar’ın ne olduğunu sana bildiren, ayrıntısıyla anlatan
    nedir? O ne kadar büyük, müthiş bir azap yurdudur. Sen aklınla onun
    bütün vasıflarını hakkıyla bilir misin? Mâhiyetini ve özünü kavrayabilir misin?
    Elbette ki Allah bildirmedikçe sen onun mâhiyetini bilemezsin.
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Bu soru korkutma ve tehdit ifade
    eder.”510
    508 Deylemî, el-Firdevs, 11, 314
    509 Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, Buruc Yay., c. 18, s. 187
    510 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, c. 7, s. 125
    • 187 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Sekar” Bilgisayar mı Demek?
    Kur’an’ı bilimsel ve teknik tefsir etmenin kendine has örneklerinden biri
    de “Sekar” kelimesini “bilgisayar olarak tercüme etmek ve 19 mucizesiyle
    bilgisayar arasında bir bağ oluşsun diye kavramların anlamlarını zorlamak,
    Allah rasûlünün ve ashâbının hiç anlamadığı bir anlamı Kur’an kelimesine
    yüklemektir. “Sekar” kelimesini “bilgisayar” olarak yorumlayan Edip Yüksel,
    Hakkı Yılmaz, Harun Yahya (Adnan Oktar) ve Yaşar Nuri Öztürk’ün
    ismini sayabiliriz. Konuyla ilgili Hakkı Yılmaz’ın tefsirinden alıntı yapalım:
    “Sekar sözcüğüne Rabbimiz 28–30. âyetlerde yeni bir anlam yüklemiştir:
    “Sekar, üzerine on dokuz konulmuş, beşer için fevkalâde levhalar yapan,
    sürekli tutmayan, yok da etmeyen bir şeydir.” Bu tanıma göre biz bu
    nesneye bu gün için “Bilgisayar” diyebiliriz.
    “Sekar”ın bu anlama da gelebileceği o gün için Araplarca da Peygamberimizce
    de bilinmemekteydi. Sözcüğün bu anlamını bizzat Rabbimiz belirlemiştir.
    Bu anlam 27–30. âyetler iyi düşünüldüğünde anlaşılmaktadır. Bu,
    bugüne kadar gözden kaçırılmış bir husustur.
    “Levvahatün” sözcüğünün kök sözcüğü olan “levh”, tahta demektir. Gemiyi
    oluşturan tahtaların her birisi bu sözcükle ifade edilir. Nitekim Kamer
    sûresi 13. âyettinde Nuh’un gemisindeki tahtalar için çoğul olarak kullanılmıştır.
    Sözcük ayrıca “ister ağaç cinsinden isterse başka bir nesneden olsun,
    üzerine yazı yazılan her şey için de kullanılmıştır. Buruc sûresi 22.âyetteki
    “fî levhın mahfuz (korunmuş bir levhadadır)” ifadesinde bu anlamıyla yer
    almıştır.
    Öyleyse “levha” sözcüğü, bu günkü ortama göre, yazı yazılan, bilgi saklanan
    her şey, levha, tablet, parşömen, tablo; çağdaş araçlardan ise ekran,
    plâk, teyp bandı, CD, disket veya hard disk gibi üzerine kayıt yapılabilen
    her türlü araç-gereci ifade edebilir. Sözcüğün “levvâha” şeklindeki kullanılışı
    ise isimden türetilerek elde edilen ve mübalağa anlamı kazandırılan
    etken isim kalıbında bir kelimedir ve “fevkalâde levhalar yapan” anlamına
    gelir.
    • 188 •
    Ahmed Kalkan
    b.) “ Levh” sözcüğü ayrıca “şimşek çakması, parlamak, uzaktan görünme,
    yakıp kavurma, deriyi siyahlaştırma, susamışlık” anlamlarına da gelmektedir.
    Bu açıklamalar doğrultusunda pasajın 26–30. âyetlerin meali şöyle olmaktadır:
    A) Onu (Kur’ân beşer sözüdür diyeni) yakında Sekar’a (cehenneme) yaslayacağım.
    Bilir misin, nedir? Sekar (cehennem). O (Sekar/cehennem) , bırakmaz
    (baki kılmaz) ve de terk etmez (yok etmez). O (sekar/cehennem), deriler
    için yakıp kavurandır. Onun (Sekar’ın/cehennemin) üzerinedir on dokuz.”
    Bu ifadeler cehennemi ve cehennemdeki azabı anlatmaktadır. Buna
    benzer cehennem tasvirleri aşağıdaki âyetlerde de görülmektedir: “En bedbaht
    olan da ondan kaçınacaktır. O ki, en büyük ateşe yaslanacaktır. Sonra o
    en büyük ateşin içinde ne ölecek, ne de hayat bulacaktır.” 511
    “Evet, âyetlerimizi inkâr edenleri, kesin, ateşe atacağız. Derilerinin her
    yanışında, cezayı tatmaları için, derilerini başka derilerle değiştireceğiz. Gerçekten
    Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.” 512
    “On dokuz” ifadesine gelince: Kimine göre bu rakam cehennemdeki
    görevli meleklerin (zebânîlerin) sayısıdır. Kimine göre haftanın yedi günü
    ve senenin on iki ayı (7+12) olmak üzere azaptaki sürekliliğin anlatımıdır.
    Bize göre ise bu âyetler müteşabihtir; birbirine benzer birden çok güzel
    anlamları vardır. Bu anlamların te’vîli (önceliklenmesi), kendini Kur’ân’a
    veren gayretli ilim adamlarını beklemektedir.
    B) “26- 30. Âyetler”: “Onu (“Kur’ân beşer sözüdür” diyeni) yakında Sekar’a
    yaslayacağım (bilgisayarla yüz yüze getireceğim) . Bilir misin nedir
    Sekar (bilgisayar)? O (Sekar/bilgisayar) , bırakmaz (bâki kılmaz) ve de terk
    etmez (yok etmez). O, beşer (insan) için fevkalâde levhalar yapandır. Onun
    (Sekar’ın/bilgisayarın) üzerinedir on dokuz.”
    511 87/A'lâ, 11–13
    512 4/Nisâ, 56
    • 189 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Levhaları/tabloları insanlar için sağlayan, sürekli göstermeyen ama yok
    da etmeyip hafızasında saklayan şey “Bilgisayar”; bilgisayar üzerindeki “On
    Dokuz” ise Kur’ân’ın 19 sayısı ile şifrelenişi olabilir.
    Bu durumda pasajdan şöyle bir anlam çıkarsamak mümkün hale gelir:
    “Kur’ân’a beşer sözü diyenler, yakında üzerine on dokuz konulmuş, beşer
    için fevkalâde levhalar yapan, sürekli tutmayan, yok da etmeyen Sekar denilen
    şeyle tanışacaklar. Baksınlar, düşünsünler bakalım, Kur’ân beşer sözü
    olabilir mi?”
    İşte, 26. âyette “yakında” diye ifade edilen gün gelmiş ve insanlar bilgisayarı
    bulmuştur. Bilgisayarla birlikte Kur’ân’la ilgili 19 mucizesi gündeme
    gelmiştir. Bu öyle bir mucizedir ki, bir beşer tarafından becerilme ihtimali
    matematiksel olarak imkânsızdır.” 513
    Bu konuda bir alıntı da sözde evrenselci okuma yöntemine dair çok
    sayıda tefsir örneği ortaya koyan Yaşar Nuri Öztürk’ten yapalım. Aslında,
    bu alıntıda da görüleceği gibi, evrensellikle hiçbir alâkası olmayan
    bu yorumlama
    şekline “bilimsel bâtınîlik” demek daha doğru olur.
    Öztürk’ün, Müddessir Sûresi’nde cehennemin bir bölümünün özelliği
    bağlamında geçen, ayetleri yorumlayışı şu şekildedir: “Bütün bunları
    dikkate alarak biz şu kanıya varıyoruz. Kur’an’ı rastgele insan sözü sayan
    inatçıların gerçeği görmedikleri için itildikleri sekar, bilgisayardır. Elektrik
    enerjisi ile çalışır. Ortada hiçbir şeyi görünür halde bırakmaz, fakat hiçbir
    şeyi de kapsamazlık etmez.” 514
    Şimdi bu modern yorumu Kur’an’ın ilgili ayetleri ile karşılaştırmak için
    Müddessir Sûresi’ne bakalım: “Bu, ölümlü insan sözünden başka bir şey değildir,
    der. Sekarın ne olduğunu hiç düşündün mü? O, ne yaşatır, ne de ölüme
    terk eder. Ölümlü insana (nihai hakikati) gösterir.
    Onun üzerinde on dokuz
    (güç-gözcü melek) vardır. Çünkü yalnızca
    melekî güçleri cehennem ateşinin
    gözcüleri kıldık...” 515
    513 Hakkı Yılmaz, Tebyînu’l Kur’an, İşte Kur’an, c. 1, s. 112-114
    514 Öztürk Yaşar Nuri, Kur'an'daki İslam, İstanbul, 1993, s. 21
    515 74/Müddessir,
    25-31
    • 190 •
    Ahmed Kalkan
    Bu kadarcık alıntı bile âyetlerin bağlamının tamamen cehennem ile
    ilgili olduğunu göstermektedir. Ayetlerin siyak-sibakı/bağlamı açıkça cehennemden
    söz ettiği halde Sekarın Bilgisayar olarak yorumlanması,
    acaba
    hangi akla hizmet etmektedir? Aslında Öztürk’ten yıllar önce bu yorum
    19 hurûfîliğine hizmet etmesi için Edip Yüksel tarafından yapılmıştır. 516
    Yüksel’in amacı ebcedcilik ideolojisine
    Kur’an’ı âlet etmek iken Öztürk’ün
    amacı Kur’an’ın “ne kadar bilimsel(!) bir kitap” olduğunu ispat etmektir.
    Her ikisi de Allah’ın kelâmını ön yargılarının esiri kılmış, yorumun mesajı
    belirlemesini meşru görmüştür.
    Bize göre kaynak olarak Kur’an’ın kendisini değil de modernizme ve
    çeşitli hezeyanlara göre şekillenmiş bir tefsir yöntemini esas kabul edenler
    buna benzer hatalardan kendilerini asla koruyamayacaklardır. Öyleyse
    İlâhî vahyi, hidayet etmek üzere indiren Yüce Allah’ın kast etmediği
    mânâları
    Kur’an’da vehmetmek son derece yanlış olup, bunda ısrar etmek de insaf
    ehlinin yapacağı cinsten değildir. 517
    Kur’an-Bilim İlişkisi ve Bilimsel Tefsir
    26-27’nci âyetlerde yer alan ve Kur’an’ı rastgele insan sözü sayan inkârcıların
    itildikleri yer alan sekar, “elektrik” veya “bilgisayar” olarak da yorumlanmıştır.
    İslâm kültüründe Kur’an, bilimsel açıdan da yorumlanmış, onun bilimsel
    gelişmeleri desteklediği, hatta onu içerdiği ileri sürülmüştür. İnsanlığın,
    Kur’an’ın kesin ve doğru bilgisinden, sürekli bereketinden faydalanması
    amacıyla yapılan bu tür çalışmaların, iyi niyet mahsulü olduğunda hiç kuşku
    yoktur. Ancak, Kur’an-bilim ilişkisi kurulmaya çalışırken âyetleri, zorlama
    yorumlarla asıl bağlamından koparıp amacını aşan bir noktaya çekmek,
    doğru bir iş değildir.
    Tevhid inancını esas alan Kur’an, Allah, evren ve insan ilişkisini bu
    prensip çerçevesinde açıklar. Onun temel amacı, olayların ve bilimlerin sistematiğine
    girmek değil, insanlara yol göstermektir. Çünkü Kur’an, sadece
    gönderildiği çağın insanına değil, daha sonraki bütün çağların insanlarına
    516 Edip Yüksel, Müslüman Din Adamlarına 19 Soru, Gösterge yay, İstanbul, t's'iz, s. 59-60
    517 Fevzi Zülaloğlu, Temel Kaynağımız Kur’an, Ekin Yayınları,141-142
    • 191 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    da hitap eden evrensel bir kitaptır. Kur’an’ın muhatabı insan olduğu için,
    başta insan olmak üzere onun ilişkide bulunduğu bütün varlıklarla ilgili
    bilgiler, özlü biçimde Kur’an’da mevcuttur. Ancak bunlar, Kur’an’ın gönderiliş
    amacına uygun olarak Allah tarafından seçilen bilgiler olup genellikle
    temel ilkeler ve prensipler halinde sunulmuştur. Bu temel ilkelere dayanarak
    sistem kurma ve bilgi üretme görevi insana bırakılmıştır.
    Hal böyle iken, bazı insanlar akıllarını çalıştırıp bilimsel bilgiyi iktisap
    etmeye çalışacakları yerde onu hazır olarak Kur’an’da aramaya kalkışmışlar,
    Kur’an’a da âdeta bir bilim kitabıymış gibi bakmışlar. Oysa Kur’an’a dikkatlice
    bakılırsa onun sadece bilgi kaynağı olmadığı, ayrıca aklı ve iradeyi
    doğru kullanmayı gösteren bir kitap olduğu görülür. Demek ki Kur’an, çeşitli
    bilgi türlerini şifreli olarak taşıyan bir kitap değil, tam aksine her çağda
    insanların hakikati bulmalarına rehberlik edecek son ilahi kitaptır.
    Din ile bilimi birbirine girdirmenin veya birbiriyle çatıştırmanın bir
    manası yoktur. İnanmak, bilimsel bilgiye güvenmenin dışında metafizik
    bir önermenin doğruluğuna, meselâ Allah’ın varlığına kanaat getirmektir.
    İman, kalbin eseridir, akıl ve ilim ona destek verir. Bilimin en büyük eksikliği,
    bir dünya görüşünün temelini oluşturacak metafizik bir sistemden
    yoksun oluşudur. Hâlbuki insanın yaratılışındaki asıl amaç, insanın insanlığını
    icra etmesidir. Bu da Allah’a ibâdetle (kullukla) gerçekleşir.518
    Ne hikmetse bilimsel teori veya keşif ortaya çıkana kadar ortalıkta
    gözükmeyen
    Kur’an’ın kendi iç bütünlüğünü ve pasajlardaki bağlamı hiç hesaba
    katmayan bilimsel tefsir sevdalıları, bir icadın ardından hemen kaleme
    sarılarak “bu Kur’an’da var” demekte, ayetlerle o belki de çok kısa bir süre
    sonra yoğun bilimsel eleştiriler alarak, çöpe atılacak olan hipotetik ifadeleri
    İlâhî vahyin dili ile meşrûlaştırmaya gayret etmektedirler. İşte bu sözde
    evrenselci usûlün
    gelip tıkandığı yer, tam anlamıyla ‘yorumun grameri
    belirlemesi’,
    ‘tarih üstücülük” veya ‘âyetlerden yorum sağmak’ gibi tavsifleri
    hak eden bir yerdir.
    İçinde “ebced/harflere verilen rakam değerleriyle gizli anlamlara ulaşma
    gayreti” gibi Bâtınîliğin öğelerini de, “pozitivizmin saldırılarına
    karşı
    tepkisel bir duruşu” da barındıran bu yorumlar tarih üstücülüğün sadece
    bir cephesini ifade etmektedir.
    518 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 99
    • 192 •
    Ahmed Kalkan
    Öte yandan ebcedin bilgisayar destekli çağdaş yorumu olan 19’cu
    hurûfîlik ise işi iyice çığırından
    çıkarmıştır. Matematik destekli bu yeni aşama
    Said Nursî’nin temsil ettiği noktadan çok farklı noktalara savrulmuştur.
    Rasûlullah’ı ve Kur’an’ın ilk muhataplarının arka planını hiçe sayıp sahih
    anlamın sadece metnin içinde olduğu neticesine ulaşmıştır. Bu yorumlama
    yöntemi, bize göre tarih üstücülüğün ortak paydalarına sahiptir ve yaşadığımız
    coğrafyada haklı olarak “mealcilik” olarak isimlendirilmiştir.
    Yine
    risalet ile Kur’an arasındaki bağı kopardığı için bu ideolojik
    Kur’an meali
    okuma yöntemi ‘Allah’ın elçisini postacı durumuna düşürmekle suçlanmıştır.
    519
    Bilimsel Tefsir Ekolü
    Bilimsel tefsir için birbirine yakın tarifler yapılmıştır. Emin el-Hûli onu:
    “Kur’an metinlerinin yorumunda ilmî ıstılahları hâkim kılan ve muhtelif
    ilimleri ve felsefî görüşleri ondan çıkarmaya çalışan bir tefsirdir.” şeklinde
    tarif eder.520 Bazı araştırmacılar, tarifte “felsefi
    görüşler” ifadesinin geçmesini
    yanlış bulurlar.521 Çünkü burada kastedilen, gözlem ve deneye dayalı
    bilimlerdir.
    Tefsirde bilimsel ekol, on dokuzuncu asırda Batı’da ortaya çıkan sanayi
    ve teknik atılımdan çok daha öncedir. Önceden de Kur’an’ın geçmiş ve gelecek
    her türlü bilgiyi ihtiva ettiğini savunanlar vardı. Ancak Batı’da ortaya
    çıkan bilimsel atılım ve bu bilim sonucu gerçekleştirilen teknolojinin İslâm
    âlemine intikal ettirilmesinden sonra tefsirde bu eğilime büyük rağbet ortaya
    çıktı.
    Sözkonusu rağbetin temelinde bizim tesbitlerimize göre iki etken bulunmaktadır:
    a. Batı, bilimsel ilerlemenin sağladığı teknoloji sayesinde İslâm âleminden
    ileriye gitmiş, siyasî ve ekonomik alanda büyük bir başarı elde etmişti.
    Daha önce belirgin bir üstünlüğe sahip olan İslâm âlemi, bilimsel ve teknik
    519 bu konuda "mealciliği Rasulullah'ın değerini bir indirgeme yöntemi olarak nitelendiren" 19’la ilgili bir
    çalışma için bkz. "Hiçbir peygamber bir İletişim aleti değildir." Islamoğlu Mustafa", Üç Muhammed,
    Denge yayınları, İstanbul, 2000, s. 129; Fevzi Zülaloğlu, Temel Kaynağımız Kur’an, Ekin Yayınları:137-139.
    520 Emin el-Hûlî, Tefsir ve Tefsir'de Edebî Tefsir Metodu, -çev. Mevlüt Güngör. İslâmî Araştırmalar Dergisi,
    cilt: 2, sayı: 6,1988-Ankara, s. 37-38
    521 Fehd b. Abdirrahman b. Süleyman er-Rûmî, a.g.e. 11, 549
    • 193 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ilerlemeye ayak uyduramadığı için siyasi ve ekonomik alanlarda üstünlüğü
    Batıya ‘kaptırmış, dahası Batılılar tarafından baskı ve istilalara maruz kalmıştı.
    Bunun sonucunda İslâm
    âlemi bir aşağılık kompleksine düşmüştü.
    Batının sahip olduğu bilim ve teknolojinin, aslında Kur’an’da mevcut olduğunu
    söylemek, bu kompleksi tedavi ve kendini tatmin noktasında önemli
    bir etken idi.
    Batının bilim ve tekniğinin Kur’an’da mevcudiyeti düşüncesini savunanlar
    arasında, haddizatında batılıların bu bilim ve teknolojiyi Kur’an’dan
    çıkardıklarım; bunları biz bulmayalım diye, bir yandan bizi Kur’an’dan
    uzaklaştırdıklarını, fakat kendilerinin Kur’an’ı araştırma
    enstitüleri kurduklarını
    iddia edenlerin bu tutumu da söz konusu ettiğimiz aşağılık kompleksini
    telafi çabalarından başka bir şey değildir.
    b. Batının gerçekleştirdiği modern ilimlerin ve bunun sonucunda
    ortaya
    çıkan teknolojinin İslâm âlemine girişine karşı çıkan ve toplumda önemli
    bir direncin oluşmasını sağlayan bir kesim vardı. Bu kesim sözkonusu
    karşı çıkışlarına İslâm dinîni gerekçe olarak gösteriyorlardı. Yani bu direniş
    dinî bir tavır olarak ortaya çıkmıştı, işte bu direnci kırmak için Batı’nın gerçekleştirdiği
    bu sonucun temellerinin Kur’an’da mevcudiyetini ispatlamak
    gerekiyordu. Ancak o zaman modern ilimleri tahsil etme ve bilim sonucu
    ortaya çıkan tekniği kullanmak bir meşrûiyet kazanacaktı.
    Bu iki önemli unsur, tahrik edici unsurlardır. Yoksa Kur’an’da modern
    bilimler alanına giren âyetlerin mevcut olmadığını, modern ilimlerle bu
    âyetler arasında bağlantı kurmanın tamamen bir zorlama olduğunu anlatmak
    istemiyoruz. Ancak modern bilim eğiliminin toplumda aniden revaç
    bulması sözkonusu ettiğimiz bu iki etkenden dolayıdır.
    Sözkonusu ettiğimiz ekol çok öncelerde ortaya çıktığı gibi, ona muhalefet
    de eskidir. Bu eğilime karşı çıkanların başında fakih ve usulcü Ebu
    İshak İbrahim b. Musa eş-Şatibî (öl.790/1388) gelmektedir.
    “el-Muvafakat”
    isimli eserinde bu eğilimi ele almış ve şiddetle ona karşı çıkmıştır. Bu konudaki
    görüşü özet olarak şöyledir: İslâm’a ilk muhatap olanlar ümmî idiler.
    Ö halde İslâm şeriatı da ümmidir. Şeriatın gözettiği maksatların gerçekleşebilmesi
    için en uygun yol da budur. Eğer” İslâm şeriatı Arapların o günkü
    seviyelerinde
    olmasaydı, o zaman onlar için mucize olmazdı. Kur’an’ın
    meydan okuyuşu karşısında: “Bu bizim seviyemizde değil, bizim sözümüze
    • 194 •
    Ahmed Kalkan
    benzemiyor, bizce bilinen türden değil; bizim sözlerimiz bizce biliniyor ve
    anlaşılıyor, bu ise bilinmiyor ve anlaşılmıyor...” gibi ifadelerle mazeret belirtmeleri
    mümkün olur ve o haliyle Kur’an onları acze düşüren bir mucize
    özelliği arz etmezdi.
    Şatibî daha sonra Arapların o dönemde bildikleri yıldız ilmî, yağmurun
    ne zaman yağacağı ve rüzgârların hareketlerine dair ilim, tarih ve tıp gibi
    ilimlerden sözeder. Araplar bu ilimleri biliyorlardı. Islâmca yasaklanan bazı
    ilimleri de biliyorlardı. İslâm bu ilimlerden sahih olanları doğruladı ve bâtıl
    olan kısımları tashih etti. Bâtıl ilimlerden de uzak durmalarını söyledi.
    O, bu konularla ilgili birtakım âyetler getirdikten sonra sözü şu noktaya
    getirir: “Birçok insan Kur’an üzerindeki iddiasında sınırı aşmış ve ona
    tabiat ilimleri, matematik ilimleri, mantık, ihn-i huruf vb. gibi öncekilerin
    ve sonrakilerin bütün ilimlerini yüklemiştir. Sahabe, tabiin ve onları takip
    eden nesillerden oluşan selef-i salih, Kur’an’ı ve Kur’an ilimlerini, Kur’an’da
    bulunan esrarı en iyi bilen kimselerdi.
    Bununla birlikte onlardan hiçbir kimsenin bu iddia doğrultusunda sözettiği
    bize ulaşmamıştır. Onlar Kur’an’dan, sadece tevhidin delilleri,
    teklifi
    hükümler, âhiretle ilgili hükümler ve bunlarla ilgili konuların
    isbatına çalışmışlardır.
    Eğer onların bu iddia doğrultusunda çabalan ve incelemeleri
    olsaydı, meselenin esaszna delâlet edecek şeyler mutlaka bize kadar ulaşırdı.
    Böyle bir şey ulaşmadığına göre, bu iddianın onlarda mevcut olmadığı
    anlaşılmaktadır. Bu da Kur’an’da onların iddia ettikleri gibi bütün ilimlerin
    esaslarının bulunmadığına bir delildir. Evet, Kur’an bazı ilimleri içermektedir,
    ancak bunlar Arapların bildikleri ilimlerdir, yahut onların bildikleri
    ilimler üzerine kurulu olan ve akıl sahiplerinin taaccüb ettiği, işaretleri
    gösterilmedikçe, yolları aydınlatılmadıkça üstün akıl sahiplerinin
    dahi
    kavrayana ayacağı türdendir. Kur’ an’da bunların dışında başka bir şeyin
    bulunması noktasında ise; cevap, hayır olacaktır.”
    Şatibî, bu ekol sahiplerinin delil olarak ileri sürdükleri âyetleri ele almakta
    ve şöyle demektedir: İddia sahipleri muhtemelen kendilerine delil
    olarak şu âyetleri kullanmaktadırlar: “Sana her şeyi açıklayan Kitabı indirdik.”
    522; “Kitapta biz hiçbir şeyi eksik bırakmadık”523 Delil olarak kullandık-
    522 16 Nah! 89.
    523 6 En'am 38,
    • 195 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ları âyetlerden maksat müfessirlere göre yükümlülük ve Allah’a kulluk icrasında
    gerekli olan hususlarla ilgili şeylerdir. “Kitapta Biz hiçbir şeyi eksik
    bırakmadık” âyetinden maksat ise, Levh-i Mahfuzdur.524
    Çağımızda bilimsel tefsire en köklü karşı çıkışı Emin el-Hûli yapmıştır-
    O “et-Tefsir Maâlimu Hayatihi Menhecuhu’1-Yevm” isimli eserinde Şatibî’nin
    itirazlarım naklettikten sonra bilimsel yorumun İmkânsızlığına dair
    şu delilleri ileri sürmektedir:
    a. Bilimsel tefsir, lügat açısından imkânsızdır. Kelimelerin de canlılar
    gibi Ömürleri vardır. Bir kelime zaman içerisinde yeni anlamlar
    kazanır.
    Kelimelerin geçirdikleri ömür içerisinde ne zaman, hangi anlamı kazandıklarına
    dair tarihi bir tesbit yapabilecek olsak Kur’an lafızlarının bu kadar
    garip anlamlara hamledilmelerinin mümkün olmadığım görürüz. Kur’an’ın
    indiği dönemde lafzın bir anlamı vardır. Hâlbuki o lafza modern zamanda
    yüklenen anlam, Kur’an’m indiği dönemde mevcut değildi.
    Hûli bununla şunu kastediyor olmalıdır: Modern zamanda ortaya çıkan
    buluşları Kur’an’ın indiği dönemde ifade eden bir lafız yoktu. Çünkü
    lafızlar, zihinde veya dış dünyada var olan anlamları ifade etmek için kullanılırlar.
    Ne zihinde ve ne de dış dünyada var olmayan bir anlamın lafzı
    (ismi) olmaz. Modern anlam ve varlıkları ifade eden lafızlar, bu anlam ve
    varlıkların ortaya çıkışlarından önce başka anlamlarda kullanılıyorlardı.
    Yeni anlamlar bilahare onlara yamanmıştır.
    b. Kur’an’ın belağati açısından da bilimsel yorumlama imkânsızdır.
    Çünkü belagat, durumun gereğine uygun söz söylemektir. Kur’an’ın ilk muhatapları
    bu bilimsel yorumları bilmiyorlardı. Eğer bu bilimsel yorumlar
    kastedilmiş olsaydı, durumun gerektirdiğine göre hareket edilmemiş olurdu.
    Diyelim ki Kur’an âyetleri, iddia edilen
    bu bilimsel yorumlan kastediyordu.
    Peki, o dönemde yaşayan insanlar bunları anladılar mı? Eğer anlamış
    olsalardı, çeşitli modern ilim sahalarındaki ilmî kalkınmaları, Kur’an’ın
    ortaya çıkmasıyla hemen niye başlamamış ve niye, hayatlarını, muhtelif
    ilimlerin nazariyelerini açıklayan ve onların inceliklerini anlatan bu âyetler
    üzerine kurmamışlardır.
    524 Şatibi, el-Muvafakat -Çev. Mehmet Erdoğan-, lstanbuH990.il. 67-78.
    • 196 •
    Ahmed Kalkan
    Gerçekte de bilfiil görüldüğü gibi, eğer o âyetlerden, bu mânâlar anlaşılmamış
    ve dilin esas sahipleri, Kur’an’ın ibareleri arasında bunların farkına
    varamamışlarsa, onlar nasıl olur da Kur’an’dan murad edilen manalar
    olabilirler? Nasıl o kelimeler, bu manaları anlatmış olur?
    c. Dinî ve itikadî açıdan da bilimsel yorumlar imkânsızdır. Çünkü
    Kur’an insanların dinî ihtiyaçlarına hitap ediyor. O, evren bilimle
    uğraşmıyor
    ve hedefleri arasında da bu gibi hususlar bulunmamaktadır.
    İtikadî
    meseleler evrenseldir, değişme kabul etmez. Bilimsel veriler ise, sürekli değişikliğe
    uğramaktadır. Kur’an’ı bilimsel
    verilerin sonuçlarına göre yorumlayacak
    olursak, insanların inançlarıyla oynamış oluruz.
    Bir din kitabı ile, muhtelif ilmî gerçekler arasında bağlar kurmaya
    çalışan
    ve bunu, Kur’an’ın doğruluğuna, i’câzma veya her zaman
    için geçerli
    oluşuna vs. gibi yönlerine delâlet eden yönlerinden birisi olarak gören birtakım
    iyi niyetli kimselerin rağbet ettikleri bu irtibatlandırma konusuna
    gelince, belki de bunun zararı, faydasından
    daha çoktur.
    Ancak eğer bu iyi niyetli kimseler ve onların görüşlerini benimseyenler
    için, dinin ilme ters düştüğü iddiasını reddedebilmek maksadıyla
    bu yöne
    yönelmeleri mutlaka gerekliyse, bu konuda din kitabında,
    ilmî bir araştırmanın
    ortaya çıkardığı kâinatın önemli sırları, yahut varlığının temel nizamıyla
    ilgili ilmî bir hakikate ters düşen sarih bir nassm olmaması, kanaatimce,
    onlara yeterlidir. Bir din kitabı
    için bu kadarı bile, onun hayattaki
    geçerliliğini ve ilme olan uygunluğunu isbata ve bu konudaki tenkitlerden
    kurtulmaya yeter.525
    El-Hûli’nin eşi ve takipçisi Aişe Abdurrahman, “bilimsel tefsir”i bir
    sapma olarak değerlendirmektedir. Ona göre bu eğilim gençlerimizi
    büyük
    bir tehlike ile karşı karşıya getirebilir: Çünkü; bu eğilime kapılanlar zamanla
    Kur’an’m kendilerine tıp, anatomi, astronomi, biyoloji ve benzeri ilimler
    alanında bir şey takdim etmediğini görecekler ve o zaman Kur’an’m çağdaş
    bir kitap olmadığı ve çağımız insanına hitap etmediği gibi yanlış bir sonuca
    varabilecekler.526
    525 Emin el-Hûlî,a.g.m.,s,40. Ayrıca bk. Fehrl b. Abdirrahman b. Süleyman er Rumi, ttticahatu't- Tefsir
    fı'I-Karni'r-Râbi' Aşar, Suudi Arabistan- 1986, II. 580" 581U.J.O,-Jansen, Kur'an'a Yaklaşımlar, -çev.
    Halilrahman Acar, Ankara, 1993, s. 102.
    526 bk. İffet garkavî, Kadâyâ İnsaniyye fi A'mali'l-Mufessirîn, Beyrut-1980, s.93.
    • 197 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Bilimsel tefsire yumuşak itirazlar yönelten Mısır’ın çağdaş edib ve mütefekkiri
    Abbas Mahmud el-Akkad bu konuda özet olarak şöyle demektedir:
    Her dönemde müslümanın kendi düşünce ortamı ve problemleri acısından
    Kur’an’ı bağımsız olarak tefsir etme hakkı vardır. Aslında olması gereken
    de budur. İslâm ümmeti tarihi boyunca yeni medeniyetlerle
    karşılaşmış ve
    bu medeniyetlerle her karşılaştığında önüne çıkan düşünceler konusunda
    Kur’an’m ne dediğini değerlendirmeye çalışmıştır. Bu sırada bu medeniyetlerden
    etkilenmiştir de. O halde çağımız Batı medeniyetiyle karşılaştığında
    da böyle bir değerlendirme
    yapması doğaldır. Bu bağlamda kişiler, bilimsel
    sonuçlarla Kur’an âyetleri arasında birtakım bağlantılar kurabilirler. Ancak
    bu bağlantıları kurarken ne kendisinin vardığı sonuçlara Kur’an’m bir
    emriymiş gibi inanması ve ne de vardığı bu sonuçları dinî bir inançmış
    gibi sunması doğru olur. Bilimin nazariyeleri bir tarafa kesin sonuç olarak
    tak’dim ettiği birçok meseleleri bile zamanla değişime uğrayabilmektedir.527
    Kur’ân’ın bilimsel i‘câzı yaklaşımını destekleyen ilim adamlarında görülen
    zaaf noktalarından biri Kur’ân–bilim uyuşmasının izharı konusundaki
    acûl ve ânî tutumlarıdır. Öyle gözüküyor ki bu zevat, ilmî tutarlılık ve
    düşünsel olgunluğun tersine, üstelik çok aceleci davranarak ve hamasî bir
    yaklaşım sergileyerek modernitenin izinde sürüklenip gitmektedir. Bunların,
    hakikatin peşinde koşmak yerine bir teoriyi ispatlama arzusundan
    kaynaklanan bir dürtüyle, bir an önce sonuçlara atladıkları görülüyor. Mevcut
    İslamcı söylem, düşünsel devinim eksikliği ve aceleci yönü göze çarpan
    örneklerle doludur. Şahsen benim kişisel uzmanlığım, big-bang teorisi gibi
    bilimsel anlamda nihai olarak kanıtlanıp kanıtlanmadığı ya da hâlâ tartışmaya
    ve gelişmeye açık olup olmadığı netleşmeyen bir takım teoriler konusunda
    kesin hüküm vermek için bana bir yetki ve hak vermemektedir.
    Ancak öyle gözüküyor ki, bazı Müslüman ilim adamları Kur’ân-ı Kerim’in
    bu gün bilim adamlarınca ortaya konan teorileri on dört asır önce zikrettiğini
    açıklama dürtüsüyle hareket ederek Kur’ân-ı Kerim’e başvurmaktadır.
    “Bana göre Kur’ân-ı Kerim’de big-bang teorisini destekleyen hiçbir âyet olmasa
    bile o, kutsallığından bir şey kaybetmeyecektir. Çünkü Kur’ân, Allah’ın
    kelâmıdır.”
    527 Mehmet Sait Şimşek, Günümüz Tefsir Problemleri
    • 198 •
    Ahmed Kalkan
    Bu akımda görülen diğer bir problem ise Kur’ân’daki temel önceliklerin
    değişmesidir. Bu akıma göre Kur’ân âyetleri en fazla evrenin hakikatleriyle
    ilgilenmektedir ve Kur’ân adeta bilimsel kaynaklar içinde başlıca bir kaynaktır.
    İnsanın kâinatla ilgili bu hakikatleri kendi çalışmalarıyla keşfedebileceği
    açıktır. Aynı şekilde açıktır ki, Kur’ân âyetlerinden çıkarıldığı ileri sürülen
    bilimsel fenomenler gerçekte ve çoğunlukla Müslümanlardan önce
    ve Kur’ân’ın bilimsel i‘câzını gösterdiği bilinmeden önce gayr-i Müslimler
    tarafından keşfedilmiştir. Bütün bunları bir tarafa koysak bile ciddiyetle
    üzerinde durulması gereken bir nokta daha vardır: Kur’ân’ın temel konuları
    nelerdir? Kur’ân’ın insanoğluna ulaştırmaya çalıştığı esas mesaj nedir?
    İlâhî vahiy, insanoğluna yeryüzü, gökyüzü, bitkiler, yağmur, denizler ve
    dağları açıklamak için inmemiştir. Tabiat olgularından, daha hususî anlamıyla
    âyetlerden, alâmetlerden ve işaretlerden bahseden âyetler anlayabildiğimiz
    kadarıyla bu olgulardan daha önemli ve daha büyük hakikatlere
    ulaşabilmek için insanın dikkatini bu küçük ve ince hakikatlere çekmeyi
    hedeflemektedir.
    Bu âyetlerin konulduğu çerçeveyi görmezden gelmek ve onları iniş
    gayesinden ve bağlamından koparmak ve Kur’ân’ın nüzûlüne temel olan
    önem noktalarını ihmal etmek, bu âyetlerin manalarını bozmak ve onları
    hakikî maksatlarının tersine döndürmektir.
    Aynı metotla Kur’ân’ın manalarını konu edinen ve el-Kitâb’ın her sahayla
    ilgili bütün bilimleri kapsadığını iddia eden mutlak açıklamaların,
    İslam geleneğinde güçlü bir dayanağı yoktur. Kur’ân’ın “bütün bilimler için
    sabit bir yöntem” olduğunu öne süren açıklamaların, aklı başında, ciddi,
    dengeli ve sorumluluk bilinci olan ilim adamlarınca ciddiye alınması
    mümkün değildir. Esas itibariyle duygusal açıklamalar üzerine kurulmuş
    bu akım kendi hedefiyle çelişik bir noktaya varabilir. Duygusal sâikler olsa
    da Kur’ân’ı Kerim, sürekli değişen bilimsel gelişmeye tâbî kılındığında ve
    Müslüman ilim adamlarını bilimsel sonuçlara ve keşiflere tâbi olan bir konuma
    yerleştirerek onları zelil izleyiciler konumuna indirmek, yeni keşifler
    ve bulgularla uyumlu hale getirmek için âyetler yorumlanması gerekmeyen
    anlamlarla açıklamaya zorlanırsa bu akım aklı başında âlimler tarafından
    ciddiye alınmayacaktır.
    • 199 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Diğer taraftan, Kur’ân-ı Kerim’in temel bilimlerin kaynağı olduğu hususundaki
    abartılı iddialar bilgi kaosuna ve bilinç bulanıklığına sebep olabilir.
    Daha da kötüsü bilim ve dinin her ikisine zarar verebilir. 528
    - 28. Âyet -
    وَلا تذَرُ Ð لا تبْقِ ي
    terk etmez Ð لا تبْقِ ي : bırakmaz : : وَلا تذَرُ
    “Bırakmaz da terk etmez de.” (28. Âyet)
    Sekar, içindeki hiçbir şeye acımaz, yok eder. Kâfirlerden hiçbirini bırakmaz,
    mutlaka yakar, derileri yenilenir tekrar yakar. Yakıp durduğu kimseleri
    artık ebediyyen terk etmez, yakasını bırakmaz. Onlar öyle helak olup
    mahvolmuş bir halde de kalmazlar, onlar yine Allah’ın kudreti ile yaşarlar,
    azapları devam eder. Cehennem onların takdir edilen azaplarını görmeleri
    için yakalarını tutar, onları serbest bırakmaz. Onlar azaptan kaçıp kurtulamazlar.
    Ebediyyen azap içerisinde kalırlar.
    İbn Abbas diyor ki: “Kan, kemik ve etten hiçbirini bırakmaz. Yeniden
    yaratıldıklarında, öncekinden daha şiddetli bir şekilde tekrar yakılırlar.
    Ebediyyen bu böyle devam eder.”529
    Mevdudi diyor ki: “Bunun iki anlamı olabilir.
    1) “Yani, herhangi bir kimse onun içine düştüğünde kül olacak, bununla
    kurtulamayacak ve daha sonra yeniden diriltilip tekrar yakılacaktır.”
    Aynı husus başka yerde “... orada o ne ölür ne de dirilir” 530 şeklinde beyan
    edilmiştir.
    528 Kur’ân-ı Kerim'in Bilimsel Tefsiri ve Sakıncaları, Zafer İshak Ensârî (Çev: Ömer Faruk Tokat)
    529 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/202; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat,
    c. 7, s. 125
    530 87/A'lâ, 13
    • 200 •
    Ahmed Kalkan
    2) “O azâbı hak etmiş olanlardan kimse bir yere kaçamayacak ve hepsi
    azabı göreceklerdir.”531
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ne geriye bir şey bırakır,
    ne yakasını bırakır. Yani o öyle sırnaşık bir Sekar’dır ki, bir kere çattığı bir
    şeyi hiçbir zerresi kalmayacak şekilde yok edip tüketir, sonra da yakasını
    yine bırakmaz. O yok olan yeni bir yaratılışa çevrilir. O yine evvelki gibi
    azap ile çatmaya devam eder.”532
    Kurtubî bu âyetleri şöyle açıklar:
    “Sekar’ın ne olduğunu sana ne bildirdi?” Bu, onun niteliklerini mübalağa
    yoluyla anlatmaktır. Yani, onun nasıl bir şey olduğunu sana ne bildirdi?
    Bu, hakkında soru sorulanı, büyüklüğüne dikkat çekmek içindir. Daha
    sonra, Sekar’ın durumunu açıklayarak şöyle buyurmaktadır:
    “O, hem bırakmaz, hem de terketmez.” O, yakmadık hiçbir kemik, et ve
    kan bırakmaz. (Aynı anlamdaki) lafız te’kid olmak üzere tekrarlanmıştır.
    Şöyle
    de açıklanmıştır: Onlardan hiçbir şey bırakmaz. Sonra yeniden tekrar
    yaratılırlar,
    bu sefer yine yeniden onları yakarak geriye hiçbir şey bırakmaz
    ve bu ebediyyen böylece devam eder, gider.
    Mücahid dedi ki: O, içinde bulunanı hayatta bırakmadığı gibi, ölüme
    de terketmez. Yaratılışları yenilendiği her seferinde, onları yakar. es-Süddi
    dedi
    ki: Onlann ne etlerini bırakır, ne de kemiklerini teikeder.533
    Orada ne ölebilecekler ne de yaşayabilecekler. Buna ne yaşamak denir,
    ne de ölmek. Ne ölüp kurtulacaklar, ne de doğru dürüst insan gibi yaşayabilecekler.
    Ölümü temenni ettiren bir azabın içinde, ama ölümü de bulamadan
    ebediyen kalmak ve unutulmak. Onlar için bu azaptan kurtaracak
    ölüm yoktur. Sonsuza dek ölümü temenni ettirecek bu azabın içinde kalacaklar.
    Orada, ateşin içinde ölmek de yok, insan gibi yaşamak ta yok. Ölmek
    olmadığı gibi yaşamak da yok. Böyle ölümle yaşamak arası kötü bir durum.
    Üstelik pislik taraftarları, dünyada da kolayı değil zoru tercih etmişlerdi.
    531 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, c. 6, s. 473
    532 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 422-423
    533 Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, Buruc Yay., c. 18, s. 187
    • 201 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Kâfirlik gerçekten çok zor. Hani “takıl bana ve hayatını yaşa!” derler ya,
    işte böyle dünyada yaşadıkları pis bir hayatın sonunda takılacak azaba, ama
    yaşamak yok. Deniliyor ki adamın canı boğazına gelecek, ne çıkacak, ne de
    geri gelecekmiş. Ne ölebiliyor, ne de kurtulabiliyor, işte böyle bir şey. Zaten
    insan da günâh mahalli, günâh makamıdır.
    O ateş bir şey bırakmaz, adamın suyunu çıkarır ama işi bitirmez. İnsanı
    insanlıktan çıkarır ama tamamen de öldürmez. Yandı, kül oldu, bitti
    tamam, onu salıvereyim demeyen bir ateştir o.
    İnsanın derisini soyan, insanı insanlıktan çıkaran, insana susamış, insana
    doymayan, insansamış bir ateş. Hani susamak veya çaysamak var ya,
    işte aynen onun gibi insansamış, insana susamış, insana doymayan, “Aman
    gelsin; daha çok gelsin!” diyen bir ateştir o. 534
    - 29. Âyet -
    لَوَّاحَةٌ للْبَ ش�َ
    لوَّاحَةٌ : kavurandır للْبَ ش�َ :ِ insan derisini
    “İnsan derisini kavurandır.” (29. Âyet)
    Bu âyette geçen levvâh kelimesi, “ışık saçmak, bir şeyi görünür kılmak
    veya ateşte yakmak” gibi anlamlara gelen l v h kökünün türemiş şeklidir.
    Müfessirlerden çoğu, bu veciz ibareyi, “insanın görüntüsünü değiştirir”
    veya “insan derisini kavurur” şeklinde yorumlamışlardır. Ancak levvâh
    sözcüğünün öncelikli anlamı, “bir şeyi görünür kılmak” olduğundan bu
    âyet, “ölümlü insana nihâi hakikati gösterir” şeklinde de manalandırılmıştır.
    “Beşere delicesine susamıştır.” Bedende ne varsa yanacaktır, denildikten
    sonra, yanısıra derinin de ateşin şiddetinden döküleceği söyleniyor. Görünüşte
    bu ifade lüzumsuz gibi gözükmektedir, ama azabın bu şeklini ayrıca
    534 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
    • 202 •
    Ahmed Kalkan
    vurgulamanın sebebi, insanın görünüşünün en bariz hususiyetinin onun
    yüzündeki ve bedenindeki derisi olduğu içindir. Onun üzerinde oluşacak
    en ufak bir lekeden bile utanç duyar. İç organlarında olabilecek bir eksiklik
    ya da kusurdan cildinde olan kadar üzüntü duymaz. Çünkü bunu görerek
    diğer insanlar da ondan iğrenecek ve toplumsal konumu değişecektir. İşte
    bu yüzden, “Bu dünyada onlarla kibirlenip durduğunuz bu güzel çehreler
    ve şahane cesetler eğer Allah’ın ayetlerine karşı inatla muhalefete devam
    ederseniz -Velid bin Muğire gibi- o zaman bunların derileri yakılacak ve
    sonunda kapkara bir kömüre döneceklerdir,” buyurulmaktadır.535
    Muhammed Esed, der ki: “Ölümlü insana (nihaî hakikati) gösterir.” Müfessirlerin
    büyük kısmı yukarıdaki vecîz ifadeyi “insanın görüntüsünün
    değiştirilmesi” yahut “insan derisinin kavrulması” anlamında yorumlamışlardır.
    Oysa benim tercih ettiğim çeviri, lâha fiilinin -“göründü”, “ışık
    saçtı” yahut “görünür oldu”- birincil anlamına dayanmaktadır. Bu nedenle,
    levvâh isim-fiilinin başta gelen anlamı, “[bir şeyi] görünür kılan”dır. Yukarıdaki
    bağlamda, günahkârın hakikati gecikmiş olarak kabul etmesiyle
    ve aynı zamanda kendi tabiatına, geçmişteki zaaflarına ve bilerek yaptığı
    hatalarına pişmanlıkla bakmasıyla ve kendisini bekleyen azaba karşı kendi
    sorumluluğunu fark etmesi ile ilgilidir: ki bu da, ne bir hayat ne de ölüm
    durumudur. 536
    Kurtubi de şu açıklamayı yapar: “O, insan derisini kavurandır.” Değiştirendir.
    Bu Safız: Onu değiştirdi”
    fiilinden alınmıştır. Kavurandır” lafzı
    genel olarak “Sekar’ın ne olduğunu sana ne bildirdi” buyruğundaki “Sekar”
    m sıfatı olarak ref ile okunmuştur. Atiyye el-Avfî, Nasr b. Âsim ve İsa
    b. Ömer ise dehşetli halini daha bir anlatmak için ve ihtisas olmak üzere;
    diye okumuşlardır. Ebu Rezin dedi ki: Onlann yüzlerini bir defa kavurur ve
    geceden daha siyah bir hale getirir. Mücahid de böyle demiştir. Araplar: Soğuk,
    sıcak, hastalık, keder onu değiştirdi” derler. Ru’be b. el-Accâc da şöyle
    demiştir: “Daha önceleri şişman ve aşırı tokken değiştirdi onu, Yarış için
    senin bir atı zayıflatman gibi.” “Aşırı derecede susuzluk” demek olduğu da
    söylenmiştir. Susuzluk onu değiştirdi” anlamındadır. Bu durumda buyruk
    şu anlamda olur: O insanları yani içinde bulunanları susatandır.
    535 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
    536 karş. 87/A’lâ, 12-13; Muhammed Esed, Kur’an Mesajı
    • 203 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İbn Abbas dedi ki: “Kavurandır” lafzı beşyüz yıllık bir mesafeden insanlara
    görülendir, demektir. el-Hasen ve İbn Keysan dedi ki: Cehennem açıkça
    kendisini görünceye kadar onlara görünür, demektir. Bu anlamıyla bir
    benzeri
    de yüce Allah’ın: “Azgınlara da cehennem açılıp gösterilir” 537 buyruğu
    bunu andırmaktadır.
    “Beşer cinsinin derisi” lafzı iki şekilde açıklanmıştır: Birincisine göre
    bu cehennemlik olan insan demektir. Bu açıklamayı el-Ahfeş ve çoğu kimse
    yapmıştır.
    İkinci açıklamaya göre, bu, insan vücudunun derisinin görünen
    kısmı demek olan: Ten” lafzının çoğuludur. Bu açıklamayı da Mücahid ve
    Katade yapmıştır. ‘ın çoğulu; şekiinde gelir. Bu birinci açıklamaya göre böyledir.
    İbn Abbas’ın açıklamasına göre ise bunun -deri ve ten değil- ancak “insanlar”
    anlamında olması halinde mana düzgün olur. Çünkü o takdirde
    (âyetin diğer lafzı): O şey parıldadı, parıldar” anlamında kullanılmış olmaktadır.
    538
    - 30. Âyet -
    ا تسْعَةَ عَ ش�َ Ø عَلَيْ َ
    اØ عَلَيْ َ : üzerinde vardır تسْعَةَ عَ ش�َ :ِ on dokuz
    “Üzerinde on dokuz vardır.” (30)
    O cehennem ateşinin üzerinde iri cüsseli, sert tabiatlı, Allah’ın emrine
    karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyleri yapan zebânîlerden oluşan koruyucu,
    görevli on dokuz melek vardır. İbn Abbas şöyle der: “Onlardan birinin
    iki omuzu arasında bir yıllık mesafe vardır. Her biri o kadar kuvvetlidir
    ki, kamçı ile bir vurmakla yetmiş bin insanı cehennemin dibine atar.”539
    537 26/Şuarâ, 91
    538 İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/187
    539 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/126.
    • 204 •
    Ahmed Kalkan
    Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Onun başında iri cüsseli, sert tabiatlı,
    Allah’ın emirlerine karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyleri yapan melekler
    vardır.” 540
    Nüzul Sebebi
    Berâ’dan (r.a.) rivâyet edildiğine göre Yahudilerden bir cemaat, Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) bazı ashabından cehennemin bekçilerini sormuşlar. Onlar
    da: “Allah ve Rasûlü en iyi bilendir.” demişler. Bunun üzerine Cibril-i Emin
    gelmiş ve bu âyet-i kerimeyi indirmiştir.541
    Berra dedi ki: “Yahudilerden bir gurup, Nebi’nin ashabından olan bazı
    kimselere cehennemin bekçilerinden sordular. Sahabeler de bunu Rasulullah’a
    gelip sordular. Bunun üzerine bu âyet nâzil oldu.” (İbn Ebi Hatim; Beyhaki,
    Ba’s; Suyuti, Esbab-ı Nüzul Lübab-ı Nükul) Câbir b. Abdullah diyor ki:
    “Yahudilerden bir kısım insanlar, Rasûlullah’ın sahabilerine gelerek: “Sizin
    nebiniz, cehennemin zebânîlerinin kaç tane olduğunu biliyor mu?” diye
    sordular. Sahabiler: “Bilmiyoruz. Onu Peygamberimize soralım.” dediler.
    Bunun üzerine bir adam Rasûlullah’a gelerek: “Ey Muhammed, bugün senin
    ashâbın mağlup edildi.” dedi. Rasûlullah: “Ne ile mağlup edildiler?” diye
    sordu. Adam: “Yahudiler onlara: “Sizin nebiniz, cehennemin zebânîlerinin
    sayısını biliyor mu?” diye sordular.” dedi. Rasûlullah: “Onlara ne cevap verdiler?”
    diye sordu. Adam: “Bilmiyoruz. Onu Peygamberimize soralım.’ dediler.”
    diye cevap verdi. Rasûlullah: “İnsanlara bilmedikleri bir şey sorulur,
    onlar da ‘Bilmiyoruz. Onu nebimize soralım.’ derlerse mağlup mu olurlar?
    Hâlbuki kendileri nebîlerine: ‘Sen bize Allah’ı açıkça göster.’ şeklinde isteklerde
    bile bulunmuşlardır. O Allah düşmanları bana gelsinler ben onlara cennetin
    toprağının ne olduğunu soracağım. Aslında onun toprağı, un şeklinde
    ince bir topraktır.” dedi. Yahudiler Rasûlullah’a geldiler ve: “Ey Eba’l-Kasım,
    cehennemin zebânîleri kaç tanedir?” diye sordular. Rasûlullah önce parmaklarının
    onunu sonra da dokuzunu göstererek; “Şu ve şu kadardır.” dedi.
    Yahudiler: “Evet.” dediler. Bunun üzerine Rasûlullah onlara: “Cennetin toprağı
    nedir?” diye sordu. Yahudiler biraz sustular sonra: “Ey Ebe’l-Kasım o,
    540 66/Tahrîm, 6
    541 Tefsir-i Meraği; Ömer Nasuhi Bilmen, Kur’an-ı Kerim Meali Alisi ve Tefsiri, İpek Yayınları: 8/266.
    • 205 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ekmektir.” dediler. Rasûlullah onlara: “Ekmek undandır.” dedi.542 Yani cehennemin
    toprağı ekmek değil, un şeklinde ince topraktır.” demek istedi.
    Abdullah b. Abbas diyor ki: “Müddessir 30. âyeti inince Ebu Cehil Kureyş’e
    şöyle dedi: “Anneniz sizi kaybetsin (hay ölesiceler). Görüyorum ki,
    Ebu Kebşe’nin oğlu, yani Muhammed, cehennem bekçilerinin on dokuz
    olduğunu size bildiriyor. Oysa siz cesur ve kalabalık bir topluluksunuz.
    Sizden her on kişi, onlardan birini yakalamaktan âciz mi? Bunun üzerine
    Ebu’l-Esed el-Cumahi ki çok kuvvetli birisi idi. “Ben sizin için onlardan
    on yedisine yeterim. Siz de benim için onların ikisine yetin.” dedi. Bunun
    üzerine Yüce Allah Müddessir: 31. âyetini indirdi.”543
    Bir rivâyette Ebu Cehil: “Sizden yüz kişi onlardan birini yakalamaktan
    âciz mi? Böyle yapar, sonra ateşten çıkarsınız.” dedi.544
    Allah Teâlâ’nın ordusu, Ebu Cehil’in sandığı kadar sadece cehennemin
    üzerindeki on dokuz zebânîden ibaret değildir. Kaldı ki bu zebânîlerden
    her biri çok büyük ve çok güçlüdürler.
    Rasûlullah (s.a.s.) yedi kat gökte bulunan “Beyt’l-Ma’mur”u anlatırken
    oraya girip çıkan melekler hakkında şöyle buyurmuştur: “Her gün orada
    yetmiş bin melek namaz kılar. Oradan bir çıkan bir daha oraya dönmez. Oraya
    son girişleri olur.”545
    Âyet-i kerimenin sonunda Sekar adındaki cehennem, insanoğluna bir
    hatırlatma olarak zikredilmiştir.546
    İbn Cüzeyy Zemahşeri’den naklen diyor ki: “Kendilerine kitap verilenler
    ve iman edenler kuşkuya kapılmasın.” Bu, önceki cümlenin tekididir. Çünkü
    Yüce Allah, kesin olarak bildiklerini anlattıktan sonra, ayrıca kuşkularının
    olmadığını anlattı. Böylece “Vela yertâbu: Kuşkuya kapılmasın” sözü, te’kid
    ifade etmiş oldu.” Edebiyatçıların itnab dedikleri sanat budur.547
    542 Tirmizi, Tefsir: 74.
    543 Alusi, Ruhu’l-Meani: 29/126; Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/203; Hazin: 4/177; Muhammed Ali
    es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/126.
    544 Kurtubi, Camiu li Ahkami’l-Kur’an: 19/76; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat,
    7/126.
    545 Buhari, Bed’ul-Halk 6; Müslim, İman 264.
    546 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Yayınları, 8/484-485.
    547 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat 7/127.
    • 206 •
    Ahmed Kalkan
    Fahreddin Râzi diyor ki: “Bazı durumlarda kesin inancın olduğunu söylemek,
    daha sonra kuşkunun meydana gelmeyeceğini göstermez. Binaenaleyh
    bu sözün tekrarlanmasından maksat şudur: Ehl-i Kitapta, daha sonra
    hiç şüphe meydana gelmeyecek şekilde kesin bilgi oluşmuştu. Rasûlullah
    (s.a.s.) Kureyş’in durumundan, bu hayret verici sayıyı onlara bildirdiğinde
    kendisiyle alay edip güleceklerini biliyordu. Dolayısıyla Yüce Allah, bu haberi
    anlatmaktan maksadın ne olduğunu daha açık bir ifade ile açıkladı.”548
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Kelâmcılar şöyle der: “Allah’ın bir
    grubu saptırması, diğerini hidâyete erdirmesi, onlardan herbirini sapıklığa
    veya hidâyete zorlar demek değildir. Onları hayır ve şer yollarına girmeye
    zorlar manasına da gelmez. Hayır, bu tür zorlama ilahi adalete aykırıdır.
    Hatta semavi emir ve yasaklardaki hikmete de aykırıdır. Kulun irâde ve
    seçme hakkı olduğunu gösteren kesin ve mütevatir şeriat metinleri ile de
    bağdaşmaz. İrade ve seçme hakkı, teklif ve sorguya çekmenin sebebidir. Sahabe
    ve selef-i salihinin anlayışı böyledir. Bir adam Ali’ye (r.a.) şöyle sordu:
    “Senin Suriye halkı ile savaşman, Allah’ın kaza ve kaderi ile midir? Ali (r.a.)
    şöyle cevap verdi: “Yazık sana! Herhalde sen bunu zorunlu bir kaza ve kesin
    bir kader sandın. Durum öyle olsaydı, sevap ve cezanın manası kalmazdı
    ve vaad ve tehdit yapılmazdı. Kuşkusuz Allah, kullarına, onları serbest bırakarak
    emirler verdi ve onlara sakındırarak yasaklar koydu. Onları kolay
    şeylerle yükümlü kıldı. Zor şeylerle yükümlü kılmadı. Kitaplarını kullara
    boş yere indirmedi. Gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki şeyleri boşuna yaratmadı.
    “Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Bu yüzden inkâr edenlere ateşten bir
    azap vardır.”549 Bu açıklamaların ışığında hidâyet vermenin ve saptırmanın
    manası anlaşılır.”550
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bu “on dokuz”un ne olduğunu
    açıklayan kelime zikredilmiyor. Ancak bundan sonraki âyetten
    bunun, o cehennemin korucuları olan melekler yani zebânîler olduğu
    anlaşılıyor. İnsanoğlunun ruhî ve ahlâkî kuvvetlerinin analizini yapıp sınıflandırarak
    bu sayının sır ve hikmetini açıklamaya çalışmak isteyenler
    olmuşsa da, doğrusu bunun akılla bilinebilecek bir ilim işi değil, mutlak
    bir iman işi olmak üzere bir sınama için olduğu ikinci âyette özellikle anla-
    548 Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb 30/206; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat
    7/127.
    549 38/Sâd, 27
    550 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/127.
    • 207 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    tılmıştır. Onun için bunun, kayıtsız şartsız bir iman ile inanılması istenen
    mutlak bir İlâhî haber olduğunu tasdik edip “yorumunu ve mânâsını Allah
    bilir” demek gerekir. Özet olarak şöyle diyebiliriz: Yüce Allah’ın şimdi sizin
    tam olarak bilip anlayamayacağınız ve ilerde ortaya çıkacak öyle kuvvet ve
    güçleri vardır ki onların hakikatini ancak kendisi bilir ve sizin ona mutlak
    sûrette inanmanız gerekir. İşte size onlardan bir örnek haber veriyor. Bu, şu
    anda imanı olmayan ve kalplerinde bir çürüklük bulunanlar için şaşırtıcı
    bir sır, bilinmez bir şey gibi gelir. “Böyle kapalı Allah sözü, Peygamber duyurusu
    mu olur?” diye alay ve inkâra sapmalarına sebep olabilirse de, kitap
    ve peygamberin ne demek olduğunu ve gelecek işinin bugünkü işlere kıyas
    edilerek bilinemeyeceğini, bilenlerin kuşkularını kesecek ve iman yeteneği
    olanların imanlarını artırarak onları başarı ve kurtuluşa götürecek en
    önemli sebeplerden, hatırlatma ve haber verme cümlesinden olduğu için
    bunların yorumuna çalışmayarak mutlak bir iman ile inanılması gerekir.”551
    On Dokuz; Eski Bir Hurûfîlik ve Hurâfe
    Kur’an’daki 19 rakamının merkezî bir vazife gördüğünü ifade eden kitap
    ve broşürlere göre; Kur’an’daki çeşitli kelimeler (in harfleri) bilgisayar
    vasıtasıyla toplanarak ve çarpılarak, bütün bu kelimelerin 19 sayısı etrafında
    döndüğü ve bu sayının Kur’an’ın matematiksel temeli olduğu ispatlanmıştır.
    (Onlara göre) Bu matematiksel temel, Yüce Kur’an’ın bir mûcizesi,
    bir delili veya onun ilahî orijinli olduğunun bir ispatıdır. Aynı zamanda, bu
    konuda Amerika’da bilgisayar yardımıyla bir araştırma yapılıp oradan da
    her yere yayıldığı ortaya çıkmıştır. (Yine onlara göre) Kur’an’ın bu mûcizesi
    ancak son bir kaç yılda bilinmeye başlanmıştır. Bundan önce ise kimse tarafından
    bilinmiyordu.
    Bu araştırma şu teze dayanmaktadır: Yüce Allah Kitab’ının 30. sûresi
    olan Müddessir’de 19 tane meleğin cehennemde vazifeli olduğuna işaret
    etmiştir. Besmelenin harflerinin sayısı 19’dur. Daha sonra çeşitli kelimelerin
    harf sayılarını veya onların 19 ile çarpımlarını vererek şu imaj ortaya
    konmuştur. Yüce Kur’an 19 sayısı etrafında merkezîleşen bir matematiksel
    sistem üzerine dayanmaktadır.
    551 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 423
    • 208 •
    Ahmed Kalkan
    Bu bağlamda, ben, yanımda mevcut olan büyük-küçük broşür ve risalelerden
    uzun zaman harcayarak geniş bir inceleme yaptım ve sonunda
    aklımda iki soru belirdi:
    Birinci olarak, Kur’an’da 1, 2, 3, 4, 5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 19, 20, 30, 40,
    100, 1000 gibi daha başka birçok sayı ve rakamlar da geçmektedir. Haakka
    sûresi 17. âyette arşı taşıyan meleklerin sayısı 8 olarak verilmiştir. Öyleyse
    Kur’an’ın matematiksel temelini ispat etmek için neden yalnız 19 rakamı
    ileri sürülmektedir? Bazıları için 19 rakamının kutsallık anlamına gelip
    gelmediğini incelemek gerekir. İkinci olarak, bu fikri Amerika’dan aşıran
    insanlar kimlerdir? (İnanç yapıları, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) ve O’nun sünnetini
    nasıl gördükleri, O’ndan sonra başka Peygamber’in geldiğine inanmaları…)
    Bu problemi aklî ve pratik bakış açısından incelemeden önce, bu iki
    soruyu cevaplamak daha yerinde olacaktır.
    Rakamların, dünyanın değişik mitolojilerinde büyük önemi vardır.
    Günümüzde bile Chearoetc’in eserleri, rakam bilimi (Numerology)’in etkilerini
    anlatır. Suriye ve İskenderiye’den yayılmış olan İslâm öncesi bu putperestvari
    hurafeler, İslâm toplumuna da yavaş yavaş girmiştir. Hatta o dereceye
    kadar ki, ebced hesabı olarak 786 rakamı yazıda besmelenin yerine
    kullanılmaya başlanmıştır. Bu hurafeler yavaş yavaş ve tedricen öyle derin
    kök salmışlardır ki, bütün sûre ve âyetlerin rakamları (bu esasa göre) hazırlanmıştır,
    bugün bile bu rakamlar muskalarda kullanılmaktadır. 19 sayısı
    en büyük birim olan 9 ile, en küçük birim olan 1 sayısından mürekkep bir
    sayıdır. Bazı insanlar bu sayılara birçok mûcize atfederler, gerçi muvahhid
    mü’minler sayıları kutsallaştırmayı asla kabul etmezler, fakat bir gurup cahil
    kitle, bazı (sözde) müslüman kurnaz kişiler tarafından tuzağa düşürülüyor,
    hatta bugün bile çoğu insan buna inanıyor.
    Bugün, Kur’an metinlerindeki 19 sayısına atfedilen önem, Bahâîlerin
    misyonervarî gayretlerinin bir ürünüdür. A.B.D.’de yaşayan yüz binlerce
    Bahâî vardır. Onların inançlarına göre 19 sayısı, evrenin ve onun bütün
    sistemlerinin merkezî çekirdeğini oluşturur. Onlar Kur’an hakkında matematiksel
    bir hile üreterek müslümanları etkilemek istiyorlar. Bu konu, dünyanın
    en önde gelen dillerinde yayımlanmaya devam ediyor.
    • 209 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    19 sayısının üstünlüğüne olan inanç, aşağıdaki gibi tesis edilmeye devam
    ediyor: Bahâî dininin kurucusu Ali Muhammed Bab, 1819’da Şiraz’da
    bir şia ailesi içerisinde doğmuştu. O, 1850’de bir isyanda asılmıştı. Onun
    yolunda olanlar o ölünce üç mezhebe ayrıldılar: 1. Bab’ı doğrudan takip
    edenler, 2. Bahalîler denilen Bahaullah Mirza Hüseyin Ali Nuri’yi takip
    edenler, 3. Onun büyük kardeşi Yahya Nuri Ezelî’yi (ki ona Ezelî denir)
    takip edenler. Ali Muhammed Bab, Kur’an’a rakip olarak “el-Beyan” adlı
    bir eser yazmıştır. Bahaullah da “el-Akdes” adlı bir kitap telif etmiştir. Bu
    kitap Bahâîler tarafından Kur’an gibi ilahî bir kitap olarak (Divine Book)
    kabul edilir. Bahâîlerin inancına göre, Ali Muhammed Bab, insan şekline
    bürünmüş bir ilahtır (God İncarnated). Onun doğum yılının 1819 olduğu
    söylenir. Bu tarihin rakamları toplanırsa 19 elde edilir: 1 + 8 + 1 + 9 =
    19. Bu inançtan sonra, bütün evrenin matematiksel temeli 19 olarak kabul
    edilir. Bahâîlerin dini takvimlerinde her biri 19 günden ibaret olan 19 ay
    vardır, 19 x 19 = 361’dir. Şemsî yılın kalan dört günü çalınmış günler (cribben
    days) olarak deklare edilir. Böylece 365 gün tamamlanır. Ezelî mezhebi,
    Yahya Nur Ezeilî’nin erken ölümünden dolayı muvaffak olamadı. Fakat
    Bahâî dini hayli yayıldı. Bahaullah, sonra Abdülbaha, daha sonra Abbas
    Efendi, en sonra da Şevki birbiri peşine Mehdî ve Mülhem oldular. Bugün
    İsrail hükümeti onları himaye etmektedir. İşgal altındaki Filistin’in Akka
    şehri de onların merkezidir. Onlar misyonerlik merkezlerini Bahâî Okulu
    (Bahâî Hail) denebilecek bir isim altında tesis etmişlerdir, propagandalarını
    da gizlice yürütürler. Onların Agra ve Delhi’de merkezleri vardır. Karaçi’de
    Business Recorder, Road’da bir Bahâî okulu vardır. Bütün duvarlarda 19
    sayısı yazılmıştır. Onlar yazılarına 19 sayısı ile başlarlar ve bütün oturma
    yerlerine (bank vs.) görünür bir şekilde 19 sayısı yazılmıştır.
    Bahâilerle ilgili ifade ve analizlerden iki sorumuza da cevap bulabiliriz:
    Niçin 19 rakamı seçilmiştir ve bu kampanyayı icra edenler kimlerdir? Bu
    sorunun pratik içerikleri göz önüne alınırsa, o zaman konu daha iyi anlaşılır.
    Dikkatlice düşünülürse, sorunun arkasındaki gizli oyun gün yüzüne
    çıkacaktır.
    Herhangi bir kitapta herhangi bir rakam, herhangi bir kelime ve herhangi
    bir bölüm normal olarak ele alınmışsa, bu onun İlâhî orijinli olduğunu
    göstermez. Eğer pirincin rengi beyaz ise, bu, yeryüzünün tuzlu olduğuna
    delil teşkil etmez. Bir kimse normal olarak; “bu ölçüyü kim koymuştur
    ve bu iddia ile delil arasındaki mantıkî ilişki nedir?” diye sorabilir.
    • 210 •
    Ahmed Kalkan
    Besmelenin harfleri özel bir hatta göre 19’dur. Diğer hat şekline göre
    ise 21’dir. Besmeledeki isim kelimesinin “elif ’i yazılmamıştır. Rahmân kelimesi
    ise (fa’lân kalıbında) sa’dân, ğufrân ve hayrân kelimeleri gibi, uzun
    ünlü (sesli) ile yazılmıştır (elifi yazılmamıştır.) Hâlbuki ilk vahiy olan “İkra’
    bismi rabbike” âyetinde ise isim kelimesinin (elif)i yazılmıştır. Yine “Sebbih
    isme rabbike” âyetinde elif yazılmıştır. Bütün buna benzer yerlerde elif yazılmıştır.
    Kur’an Allah tarafından yazılı olarak vahy edilmemiştir. Bundan dolayı
    onun hattından bir dedüksiyon (tümden gelim) doğru olmayabilir.
    Bakara ve A’râf sûresinde geçen “bestaten” kelimesinde “sin” harfi Adnan
    kabilelerine mensup olanların seslerini ayırdetmek için araya sıkıştırılmıştır.
    Aksi takdirde Arap dilinde hiçbir şekilde be-sa-te (sad ile) köküne
    rastlanmaz. O zaman bu tür dedüksiyonlar yalnızca cehalet ve ahmaklığa
    işaret eder.
    Aynı şekilde toplama, çıkarma, çarpma ve bölme yoluyla sadece
    Kur’an’da değil, insanlar tarafından yazılan eserlerde de birçok sayısal tuhaflıklar
    icat edilebilir. Meselâ; “Hâ mîm”in (ebced) numarası 48’dir. Bu
    rakam Hakka sûresinde geçen 8 sayısına bölünecek olursa, 6 rakamı elde
    edilir. “Elif lam mîm” de ilk altı sûre içerisinde gelmektedir. Yine Kur’an’da
    29 sûre mukattaa (sessiz) denilen 14 harfle başlamaktadır ve bunlar 14
    gruptur: 14x14 = 196. Elde edilen bu rakam Ashabı Kehf ’in sayısı olan 7
    rakamına bölünecek olursa, Ay’ın kâşaneleri (Mansion) olan 28 sayısı elde
    edilir. Bu tarzda, bir kimse, istediği gibi, herhangi bir kitaptan sayısal gariplikler
    çıkarabilir. Yanlış anlama ve yanlış kavrama o kadar büyüktür ki, bu
    tür matematiksel ve sayısal özellikler, Kur’an’ın İlâhî orijinli olduğu delilini
    ispat etmek için hayli ileri gidebilmiştir. İnsanlar, tabiatı icabı, acayipliklere
    ve tuhaf şeylere çok düşkündür. Bundan dolayı eğitilmiş ve oldukça akıllı
    insanlar (bile), kelime ve sayıların hokkabazlığı ile cezb edilmiş ve çoğu
    defa yanlış yönlendirilmişlerdir.552
    552 Hâşimî, İslamic Studies, 1981/3, çev: Erdoğan Baş, Altınoluk Dergisi, Eylül 1996, sayı 127
    • 211 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    On Dokuzculuk; Hem Çağdaş, Hem Hurâfe
    Hurûfîliğin çağdaş bir tezâhürü de 19’culuk akımıdır. Amerika’da yaşayan
    (sonra câmide öldürülen) Türk asıllı bir Mısır vatandaşı olan biyokimya
    doktoru Reşat Halife’nin bilgisayar analizlerine dayanarak icad ettiği “on
    dokuz mûcizesi”, piyasaya ilk sürüldüğünde hayli taraftar buldu kendisine.
    Reşat Halife iddiasını, “on dokuz” sayısının Kur’an’ın kodu olduğu tezi üzerine
    kurmuştu. Tarihte çıkan her fırka gibi o da delillerini Kur’an’dan getirmeye
    çalışıyordu. Ama on dokuz sayısının mûcizeliğinin ispatı yapılırken,
    Kur’an’da bu rakamla uyuşmayan bazı sayımlar elde edilince, Kur’an’ın bazı
    âyetleri (meselâ Tevbe sûresinin son iki âyeti) inkâr edilmeye, bu âyetlerin
    -hâşâ- Kur’an’a sonradan ilâve edildiği gibi çok âdice bir iftiraya varılıyordu.
    Hurâfenin mantığı, her yer ve her çağda aynı. Uydurulan hurâfeye uymadı
    diye, hurâfeden vazgeçilmek yerine âyetten vazgeçiliyordu. Buna “Kur’an’a
    iman etmek” değil; “19’a iman etmek” derler. Hâlbuki sadece bu iki âyetteki
    kelimeler değil; nice örnekte görüldüğü şekilde bazı kelimeler yanlış sayılıyor
    veya uydurma te’villerle zorlanarak sayı tutmuş gösteriliyordu.
    En sonunda bu iddiaları ortaya atan Reşat Halife, ağzından baklayı
    çıkardı. O, beklenen “peygamberliğini” ilân ediyordu. “Reşat Halife / Allah”
    n Rasûlü” imzasını attığı “Allah’ın Dünyaya Bildirisi” başlıklı bir metin
    ile peygamberliğini dünyaya duyurur ve herkesi kendisine inanmaya dâvet
    eder. Bu sapık mütenebbî ve bağlıları, bununla da yetinmeyip bazı âyetleri
    tahrif etmekten geri durmazlar. Kur’an’ın Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceğini
    ısrarla söylediği kıyametin kopma tarihini, yahûdilerin yaptığı
    gibi, hurûf-ı mukattaa’nın cifr hesabındaki toplam rakamsal karşılığı olarak
    ilân ederler. 553
    553 19’cular, çok ilginç bir şeyi daha yaparlar. Tıpkı, Kadıyânîler’in İngilizlerin Hindistan’daki varlığını;
    Bahâîlerin, yine İngiliz ve Rusların İran’daki sömürüsünü meşrûlaştırdığı gibi, bunlar da Türkiye’de
    ateizmin taşeronluğunu yapan Kemalizm’in varlığını meşrûlaştırmaya çalışırlar. Bu sapık dine göre,
    Kur’ân-ı Kerim’e -hâşâ- Muhammed”in yâveleri diyecek kadar Kur’an’a düşman olan Mustafa Kemal,
    Kur’an’ın kodu olan kutsal 19 rakamıyla geleceği haber verilen “mûcizevî” bir müceddiddir. “Şeytanî bir
    hilâfete son veren Mustafa Kemal Atatürk’ün hayatını kuşatmış bulunan 19 sistemi Fussılet, 53 âyetinde
    belirtilen işaretlerden biridir” diyerek (Edip Yüksel, Müslüman Din Adamlarına 19 Soru, Ozan Y. s. 70)
    yer yer sahtekârlık derecesine varan bir çarpıklıkla Atatürk”ün hayatındaki 19 rakamıyla ilişkiyi ortaya
    atarlar. (9) Bu tezler ve bu sahtekârlığın eleştirisiyle ilgili olarak bkz. M. İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü,
    s. 235-239; Mahmut Toptaş, K. Kerim ve 19 Efsânesi, İnkılâb Y; E. Şenlikoğlu, İnsanlar da Kayar, Mektup
    Y; B. Sağlam, 19 Meselesi ve Edip Yüksel’e Cevaplar, Tebliğ Y. ve 19 Meselesini doğrulayan ve Atatürk’ü
    savunan eser olarak bkz. Cenk Koray, Kur’an-İslâmiyet, Atatürk ve 19 Mûcizesi, Altın Kitaplar Y.)
    • 212 •
    Ahmed Kalkan
    Değil hadisleri, tüm sünneti “şeytanî öğreti” adı altında acımasızca süpürüp,
    ezanda Peygamber Efendimiz’in adının anılmasını “putperestlik”
    olarak niteleyebilecek kadar modernist ve “Kur’an’cı”, bilgisayara dayalı bir
    öğreti geliştirecek kadar yenilikçi ve devrimci geçinen 19’cular da pekâlâ tarihin
    en mistik hurâfe ve hezeyanlarından hiç de aşağı kalmayan bir hurâfenin
    ve tahrif akımının mimarı olabilmektedirler. Bu durum, bir kez daha
    göstermiştir ki, hurâfecilik ve tahrif, hiçbir zümreye has değildir; bu bir
    yahûdileşme mantığıdır. Bu mantığa saplanan insan, kimi zaman sünnet,
    kimi zaman gelenek, kimi zaman da çağdaşlık adına âyetleri tahrif, dini
    tahrip edebilmektedir.
    Mealci Hurûfîlik’ten Rasullük İddiası’na
    Edip Yüksel ve On Dokuzculuk
    Reşad Halife isimli Mısır kökenli Amerikan vatandaşının Bahâîler’den
    aldığı cifr hesabına benzeyen Ondokuz harfine dayalı bir sistemine kendini
    kaptıran Edip Yüksel, harflerde varolduğunu vehmettiği gizli anlamın
    büyüsüne kapılarak hızını alamayıp, bize mütevâtir bir şekilde -Sâdık Haber’le-
    gelen Kur’an’ın bazı âyetlerini inkâr etmeye kadar işi vardırmıştır.
    Tevbe Sûresi’nin son iki âyetini çıkararak, Amerika’da Türkçe bir meal de
    bastıran Edip Yüksel tıpkı mürşidi Reşad Nuri gibi kendini Rasul ilan etmektedir.
    Bu söylem’in belirgin özelliği, Kur’an karşısında Muhammed (s.a.s.)’in
    rolünü postacılığa indirgeyip kendilerinin birçok âyetin anlamını ondan
    daha iyi anlayıp daha iyi yaşayacaklarını iddia etmektir.
    “Only Qur’an / Yalnız Kur’an” sloganı ile ve Rasul kavramının kelime
    anlamlarından hareketle, Kur’an’da bu kelimeye takdir edilen kavram anlamının
    görmezden gelip, Kur’an’ın tebliğcisi çağdaş taşıyıcıların da Rasul
    olabileceğini iddia eden Edip Yüksel, Kur’an’a dilediği gibi -harflerin, rakamların
    büyülü dünyasından hareketle- anlam takdir etme hakkını doğurmak
    için kendini Rasul ilan etmekten çekinmemiştir.
    Vahiy veya birtakım İlâhî işaretler aldıklarını iddia eden bu Modern
    Bâtınîler, Peygamberimiz Muhammed Mustafa’nın (s.a.s.) aklına bile getiremeyeceği
    mânâları Kur’an’a takdir etme hakkını kendilerinde görmekte•
    213 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    dirler. Böyle bir halet-i ruhiye ile hareket ettiklerinden dolayı, on dokuz’un
    kutsallığına dayalı bir sistemi Kur’an’a onaylatmaya kalkmakta, sisteme uymayan
    âyetleri inkâr etmekte, çağdaş zihniyetle çelişen İslâm’ın şiarlarını
    ve uygulamalarını hafife almakta, hatta topyekûn bir savaş açmaktadırlar.
    Tâğutların zulmüne karşı tavır almak yerine ilginç ve orijinal olduğu
    düşünülen sorularla medyatik olmanın dayanılmaz büyüsüne kapılan bu
    tür çabalar İslâm Ümmeti’nin vicdanında mahkûm edilmiş umduğu başarıyı
    hiçbir zaman yakalayamamıştır.
    Kur’an’ın temel konularını nasıl anladığı ve nasıl yaşadığına dair bize
    vazgeçilmez bir öncülük ve örneklik yapan Peygamberimizin Sünnet’ini
    önemsizleştiren “Modern Bâtınîler” aslında, kendilerini Allah’tan daha
    çok sorumlu hissettikleri makamların sünnetlerine yer açma telaşındadırlar.
    Bu makamlar, kendi hevâları ve kullukla yükümlü hissettikleri tâğutî
    otoritelerdir. Çağdaş tahrif çabalarında işin asıl vehâmeti ise; bu kimselerin
    kendilerini “Kur’an Merkezli İslâm” projesi ile halka takdim ediyor oluşlarıdır.
    Modenizm’in gözlüğü ile Kur’an’a bakan bu sözde evrenselci akım, İlâhî
    vahyi gündeme getirirken, onun hayata nasıl tatbik edilmesi gerektiğini
    değil; 19 rakamıyla nasıl bağdaştığını zorakî yollarla ispatlamaya çalışarak
    Kur’an’ın hidâyet için gönderildiği gerçeğini unutturmak istemektedir.
    Biz Rabbimizin üzerimize yüklemiş olduğu sorumlulukla Kur’an’ı istismar
    ederek, câri sistemin meşrulaştırılmasında onu fetva aracı olarak
    kullanmak isteyen kimselere karşı çevremizi uyarmamız gerektiğine inanıyoruz.
    “Dikkat edin! Şeytan sizi Allah’ın adı ile aldatmasın”554 Kur’anî
    ilkesini, bıkmadan usanmadan, kötülüğe meyyal olan kendi nefislerimize
    ve yüreğini İlâhî vahyin tertemiz öğütlerine açık tutan herkese hatırlatıyoruz.
    “Ey İnsanlar! Allah’ın vaadi gerçektir, sakın bu dünya hayatının (geçici
    süsleri) sizi ayartmasın ve Allah hakkındaki (kendi ) çarpık düşünceleriniz
    sizi saptırmasın, şeytan veya aldatıcı kimseler (asılsız düşüncelerle) sizi aldatmasın.”
    555
    Kur’an’ı “gramatik tarihsel bir metin” olarak gören ‘Tarihselciler’e karşın,
    tarih üstücü sözde evrenselciler onu, “mesajı buharlaştırabilecek bir
    metin” olarak görmektedirler. Tarihselciler Kur’an’ın günümüze hitap etme-
    554 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5
    555 35/Fâtır, 5
    • 214 •
    Ahmed Kalkan
    si hususunda lâkayd bir tutum sergilerlerken, Sözde Evrenselciler Kur’an’ın
    ma’hûd’u/ilk muhataplarının arka planı -ya da nüzul ortamı- ve Rasûlullah’ın
    bize sâdık haberlerle, mütevâtir uygulamalarla aktarılan örnek davranışlarına
    karşı lâkayd bir tutum takınmaktadırlar. Şüphesiz her ikisi de
    belirleyici olarak “Modern Dünya’nın Verileri”ni takdim etmek sûretiyle
    Kur’an’ı ikincil bir kaynak durumuna düşürmüş olmaktadırlar.
    19 mûcizesini savunanlara göre 9/Tevbe Sûresinin son 2 âyeti (128. ve
    129. âyetleri) Kur’an’a sonradan eklenmiştir. Onlara göre, aslında, orijinal
    halinde Tevbe Sûresi 127 âyettir. Zaten onlara göre, Kur’an’ın aslından olmayan
    son 2 âyet var kabul edilince, bütün matematiksel hesaplar alt üst
    oluyor.
    Kur’an’daki İlginç Rakamlar ve Uyumlu Oranlar
    Kur’an’da geçen bazı ifadelerin yer aldığı sayı ve oranlar, çarpıcı bazı sonuçları
    ortaya koyuyor. Bunları değerlendirdiğinizde, en az on dokuz sayısı
    kadar kelimeler arasındaki uyum, enteresan gelebilir.
    23 sene boyunca parça parça inen, tamamı 600 sayfa olan Kur’an’da;
    “Dünya” kelimesi 115 defa, “Âhiret” kelimesi de 115 defa zikrediliyor.
    “İman” ve “Küfr” kelimeleri eşit sayıda 25’er kez geçer. “Adâlet” (Kıst) ve
    “Zulüm” kelimeleri 15’er kez geçer. “Güneş” (Şems) ve “Işık” (Nur) kelimeleri
    33’er kez geçer. Allah’ın “De” (Kul) hitabı ile, melekler, insanlar ve cinler
    için kullanılan “Dediler” (kaalû) kelimesi eşit sayıda 332’şer kere geçer.
    “Melâike” kelimesi 88 defa, “Şeytan” kelimesi de 88 defa yer alıyor.
    “Hayat” kelimesi 145 defa, “Mevt” (ölüm) kelimesi 145 defa.
    “Nef ’” (fayda) kelimesi 50 defa, “Fesad” (zarar) kelimesi de 50 defa.
    “Nâs” (insanlar) kelimesi 368 defa, “Rusül” (peygamberler) kelimesi de
    368 defa.
    • 215 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “İblis” kelimesi 11 defa zikredilmiş, İblis’ten Allah’a sığınmak ifadesi de
    11 defa zikredilmiş.
    “Musîbet” kelimesi 75 defa, “şükür” kelimesi de 75 defa (İnsan Allah’a
    karşı gelmek hâriç her haline şükretmeli).
    “İnfak” kelimesi 73 defa, “rızâ” kelimesi de 73 defa (O kimseler ki, Allah
    yolunda infak ederler. Allah onlardan râzıdır).
    “Zekât” kelimesi 32 defa, “bereket” kelimesi de 32 defa (Zekât malın
    bereketidir ve o malı asla eksiltmez).
    “Zeheb” (altın) kelimesi 8 defa, “teref ” (lüks içinde yaşama) kelimesi
    de 8 defa.
    “Sihir” kelimesi 60 defa, “fitne” kelimesi de 60 defa (Sihir vesilesi ile
    yeryüzünde fitne çıkardılar).
    “Şiddet” kelimesi 114 defa, “sabır” kelimesi de 114 defa,
    “Racul” (adam) kelimesi 24 defa, “mer’e” (kadın) kelimesi de 24 defa,
    “Salât” (namaz) kelimesi 5 defa direkt emir şeklinde kullanılmış, (beş
    vakit),
    “Şehr” (ay) kelimesi 12 defa zikredilmiş (12 ay),
    “Gün” (Yevm) kelimesi 365 kez geçer.
    “Günler” (Eyyam ve Yevmeyn) 30 kez geçer.
    “Bahr” (deniz) kelimesi 32 defa zikredilmiş, “Berr” (kara) kelimesi 13
    defa zikredilmiş. Buradaki enteresan husus şudur: Kur’an’da 32 defa Bahr
    kelimesi sulara, 13 defa zikredilen Berr kelimesi de kuru yani toprak kısmı
    olan karalara işaret etmektedir. Biz bu ikisini (32 ve 13) toplarsak 45 eder.
    Sonra basit bir denklemle bunları 45 üzerinden bir yüzdelemeye gidecek
    olursak, karşımıza 32’nin % 71,1’i; 13’ün de %28,8 ifade ettiği çıkar. Çünkü
    yerküre üzerinde suların nisbeti % 71,1’dir. Karaların nisbeti ise % 28,8.
    • 216 •
    Ahmed Kalkan
    On Dokuzculuk Zihniyeti Bâtıldır
    Hıristiyanlar ve 13 Rakamının Uğursuzluğu
    Fanatik Hıristiyanlar Peygamber efendimiz 571’de doğduğu ve İstanbul
    1453’te alındığı için, bu sayıların toplamı olan 13 sayısını uğursuz sayarlar.
    Bunun için 13 numaralı odaya girmez, 13 numaralı evde oturmaz ve 13
    sayılı, her şeyden kaçarlar.
    Bahâîler ve 19
    İslâmiyet’i tahrif ve tahrip etmek için çalışan Bahâîler de, 19 sayısını
    mukaddes sayarlar. Yılda 19 gün oruç tutarlar. Her Bahâî, 19 günde bir, 19
    Bahâîyi davet eder. Genel adalet evi dedikleri meclise 19 kişi seçerler. Bahaullah’ı
    peygamber kabul ederler. Her Bahâî bir defaya mahsus olmak üzere
    malının 19’da 1’ini vergi olarak cemaate öder.
    Bâbîlik ve 19
    Bâbîliğe göre de “on dokuz” sayısı mukaddestir. Onlara ait takvime göre
    bir yıl on dokuz aya, aylar on dokuz güne bölünmüştür. Dolayısıyla bir yıl
    19x19=361 gündür.
    Bâbîleri on dokuz kişilik bir kurul yönetir. Ramazan Bayramına “İyd-i
    Rıdvan” denir. Bu bayram “19” gündür. Biri kendisine, on sekizi müritlerine
    aittir. Her on dokuz günde bir defa su içirmek için bile olsa on dokuz
    kişiyi davet etmek lâzımdır.
    Bazıları 19 mûcizesi diye bir şey çıkardılar. Bu konuda Diyanet İşleri
    eski Başkanlarından Tayyar Altıkulaç diyor ki: “Ben, Reşat Halifenin 19’la
    ilgili tebliğini tercüme etmekle hatalı, belki de maksatlı bir teşebbüsün yayılmasına
    vasıta oldum. Yanılmayan yalnız Allah’tır. Daha sonra ‘ben Resulullah’ım’,
    yani ‘Allah’ın elçisiyim’ diyen Mısırlı Reşat Halife, 19’a uyduramadığı
    için Tevbe sûresinin son iki âyetini inkâr etmiştir.
    Kur’ân-ı kerimdeki 114 sûreden yalnız 3 tanesi 19 âyettir. Bir tanesi de
    19’ un iki katı yani 38 âyettir. Diğer 110 sûre, 19’un katı değildir. 1, 2, 3, 4,
    5, 6, 7, 8, 9, 10, 11, 12, 13 ve daha başka sayıların katı kadar âyet-i kerime
    vardır. Elbette bunlar maksatsız değildir. Fakat her yazıda, her kitapta 19
    • 217 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    veya 19’un katı olabilir. Buna herhangi olğanüstü bir mânâ vermek yanlıştır.
    Mesela Edip Yüksel, Reşat Halife’nin on dokuzculuk bâtıl dinine girince,
    Sadreddin hoca, (Oğlum Edip mürted oldu) demişti. Bunun harfleri
    de 19’dur. (Reşat Halife kâfirdir), (19’culuk dini bâtıldır), (On dokuzcular
    haindir), (Ve 19’cu süper cahildir) ifadelerinde de 19 harf vardır. Hıristiyanlar,
    Bahâîler ve on dokuzcular rakama önem veriyorlar. Bunların hepsi
    hurafedir. On dokuzculardan, çeşitli sualler geliyor. Birkaç tanesini de burada
    bildirelim
    19’cu soruyor: “19 sayısı asal sayıdır. Hiçbir rakama bölünemez, Allah’ın
    birliği de bölünemez.” Cevap: 1, 3, 5, 7, 11, 13, 17 rakamları asal değil
    mi? Bunlar hangi rakama bölünebilir ki?
    Başka bir soruya geçip diyor ki: “74. sûrenin 30. âyetini göz ardı edemezsiniz.”
    Cevap: Müddessir sûresinin 30. âyetinde, mealen “Cehennemde
    19 melek vardır” buyuruluyor. Beydavî tefsirinde diyor ki: Ebu Cehil bu
    âyeti işiterek kavmi arasında maskaralığa kalkmıştı. Kâfirlerden güçlü kuvvetli
    bir adam olan Ebu’l-Esed el-Cumahi “Ben o meleklerin 17’sine yeterim.
    Siz de ikisinin hesabını görün” demişti. Bunun üzerine sonraki âyetler
    nâzil olmuştur.
    Kur’an-ı Kerim, en büyük mûcizedir. Bir mûcize olarak 19’cuların çıkacağı,
    onların inkârcı olacakları bu âyetle556 mi bildiriliyor acaba?
    19’cu, bu âyetten de umduğunu bulamayınca diyor ki: “83. sûrenin 9.
    âyetinde “Bu rakamlanmış kitap” ifadesini nasıl görmezlikten gelirsiniz?
    Cevap: Bektaşi gibi cümlenin yarısını alıyorsun. Bektaşi “Namaza yaklaşmayın,
    sarhoş iken”557 âyetinin ilk sadece cümlesini aldığı gibi, sen de
    ifadenin yarısını almamışsın. Mutaffifin sûresi 9. âyeti “Kitâbun merkum
    = O yazılmış bir kitaptır” şeklindedir. İfadenin tamamı ise şöyledir: “Siccîn
    nedir, bilir misin? O yazılmış bir kitaptır.” 558Tefsirlerde siccin denilen şeyin
    kâfirlerin amellerinin yazıldığı kitap olarak bildirilmektedir. Bu siccinin tarifidir,
    Kur’ân-ı kerim için söylenmiyor. 19’cunun hilesi açığa çıkınca başka
    sorulara geçiyor.
    556 74/Müddessir, 31
    557 4/Nisâ, 43
    558 83/Mutaffifîn, 8, 9
    • 218 •
    Ahmed Kalkan
    - 31. Âyet -
    كَفَرُوا µ مْ إِلاَّ فِتْنَةً للَّذِي نَ ’ وَمَا جَعَلْنَا أَصَْابَ النَّارِ إِلاَّ مَلَِئكَةً وَمَا جَعَلْنَا عِدَّتَ ُ
    أُوُتوا µ بَ اَّلذِي نَ تَŒ وَلا يَ ْ  انً ¨ آمَنُوا إِي َ µ دَادَ اَّلذِي نَ Œ وُتوا اْلكِتَابَ وَيَ زْ أُ µي نَ لِيَسْتَيْقِنَ اَّلذِ
    ذَا ’ مْ مَرَضٌ وَاْلكَفِرُونَ مَاذَا أَرَادَ الَّلُ بِ َ ’ قُلُوبِ ِ ¡ فِ ي µ اْلكِتَابَ وَاْلُؤْمِنُونَ وَِليَقُولَ اَّلذِي نَ
    دِي مَنْ يشَاءَُ وَمَا يعْلَُ جُنُودَ رَبِّكَ إِلاَّ هُوَ وَمَا ’ مَثلا كَذَِلكَ يضِلُّ الَّلُ مَنْ يشَاءُ وَيَ ْ يِ هَ إِلاَّ ذِكْرَى للْبَ ش�
    وَمَا جَعَلْنَا : yapmadık أَصَْابَ النَّارِ : cehennem bekçilerini إِلاَّ : (yaptık)
    ancak مَلَِئكَةً : meleklerden وَمَا جَعَلْنَا : yapmadık مُْ’ عِدَّ تَ : sayılarını : إِلاَّ
    (yaptık) ancak فِتْنَةً : bir fitne كَفَرُوا µ للِذَِّ ي نَ : ürdeısraredenleriçinküf :ِليَسْتَيْقِنَ
    kesinbirbilgiyleinansındiye أُوُتوا اْلكِتَابَ µ اَّلذِي نَ : kendilerine kitap verilenler
    دَادَ Œ وَيَ زْ : artsın diye آمَنُوا µ اَّلذِي نَ : iman edenlerin  انً ¨ إِي َ : imanları بَتَ Œ : وَلا يَ ْ
    kuşkuya kapılmasın diye أُوُتوا اْلكِتَابَ µ اَّلذِي نَ : kendilerinekitapverilenler وَالُْؤْمِنُونَ : ve iman edenler وَليَِقُولَ : şöyle desin diye مْ مَرَضٌ ’ وبِ ِ قُلُ ¡ فِ ي µ : اَّلذِي نَ
    hastalıkolanlaredkalpleri وَالكَْفِرُونَ : vekafirler مَاذَا أَرَادَ الَّلُ : ne anlatmak
    istedi Allah ذَا مَثلا ’بِ َ :ebu misall كَذَِلكَ : işte böyle يضِلُّ : saptırır الَّلُ : Allah
    مَنْ يشَاءُ : (dileyeni) dilediğini دِي ’ وَيَ ْ : hidâyete erdirir مَنْ يشَاءُ : (dileyeni)
    dilediğini وَمَا يعْلَُ : kimse bilmez جُنُودَ رَبِّكَ : Rabbinin ordularını إِلاَّ :ancak
    (bilir) هُوَ : (Allah) O وَمَا يِ هَ : veodeğildir إِلاَّ : ancak ذِكْرَى : bir öğüttür
    ِ
    للْبَ ش�َ : insanlar için
    “Cehennem bekçilerini yalnız meleklerden yaptık. Sayılarını da küfürde
    ısrar edenler için sadece bir fitne kıldık ki, kendilerine Kitap verilenler
    kesin bir bilgiyle inansın; iman edenlerin de imanları artsın; kendilerine
    kitap verilenler ve iman edenler kuşkuya kapılmasın. Kalplerinde
    bir hastalık olanlar ile kâfirler de şöyle desin: “Allah bu misalle ne anlatmak
    istedi?” İşte Allah, dilediğini böyle saptırır, dilediğini böyle hidâyete
    erdirir. Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse bilmez. Ve o, insanlar
    için sadece bir öğüttür.” (Âyet: 31)
    • 219 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Biz o ateşin muhafızlarını hep melekler yaptık. Sayılarını da ancak kâfirler
    için bir imtihan kıldık.” Bu âyette geçen “ashab-ı nâr” sonsuza kadar o
    ateşin içinde kalıp yanacak olanlar mânâsına değil, o ateşe sahip olup koruyacak
    bekçiler, muhâfızlar mânâsına olduğu açıktır ki maksat, kendilerine
    “cehennem bekçileri” denilen ve Tahrim sûresinde “Onun başında öyle melekler
    vardır ki iri mi iri, çetin mi çetin... Allah kendilerine ne emrettiyse isyan
    etmezler ve kendilerine ne emredilmişse onu yaparlar.”559 diye nitelenen ve
    başkanları Mâlik olan zebânî meleklerdir. Bu âyette geçen “onların sayısı”
    sözünden maksat da, zikredilen “on dokuz” sayısı olduğu açıktır. Yani bunların
    sayılarının on dokuz yapılması veya şahısları mı, türleri mi ne olduğu
    belirtilmeyerek sade on dokuz sayısıyla bir muamma, bir sır halinde ifade
    edilerek haber verilmesi sadece kâfirlere bir belâ ve imtihan içindir. Bunun
    faydası da “Liyesteykınellezîne…” diye başlayan bölümde anlatılanlardır.
    Biz Cehennem muhâfızlarını, bekçilerini, görevlilerini Allah’ın emirlerine
    kayıtsız şartsız itaat eden katı ve sert melekler kıldık. Onları insanlardan
    yapmadık ki, onlarla mücadele edip galip gelsinler. Melekler insanlardan ve
    cinlerden farklı özelliklere sahiptirler. Tamamen tarafsızdırlar. Pek büyük
    bir kuvvet ve heybete sahiptirler. Lazım gelen azapları tatbike güç yetirmektedirler.
    Nurdan yaratılmışlardır. Cehennemin sıcaklığından etkilenmezler.
    Cehennem ehli onlara karşı muhalefet edecek güce sahip değildir.
    Cehennemdeki görevli meleklerin on dokuz olmasını, sadece müşriklerin
    sapıklığa ve fitneye düşmeleri için bir imtihan vesilesi kıldık. Nitekim Ebu
    Cehil ve Ebul-Esed el-Cumahi gibi kimseler bu sayı ile alay etmişlerdir. Kitap
    ehli olan yahudi ve hristiyanlar, bu sayının kendi kitaplarında olduğunu
    bildikleri ve Rasûllerin her türlü muhalefete rağmen insanlara ilk bakışta
    acaib gelen bir hususu tereddütsüz açıklamakta olduğunu ve böyle bir tavrın
    ancak bir peygamberin tavrı olabileceğini bildikleri için Muhammed’in
    doğruluğuna ve Kur’an’ın Allah katından olduğuna kesin olarak inansın,
    iman edenler de Rasûlleri Muhammed’in doğruluğuna ve Kur’an’ın Allah
    katından olduğuna kesin olarak inansınlar, Kur’an’ın bildirdiklerinin Tevrat
    ve İncil’e uygun olarak geldiğini Ehli Kitabın kabul ettiğini görmeleri
    sebebiyle, Allah ve Rasûlü’ne imanları artsın, ehli kitap ve mü’minlerin, o
    meleklerin sayısı hakkında şüpheye düşmemeleri için cehennem meleklerinin
    sayısını on dokuz yaptık. Kalplerinde kuşku ve nifak bulunan münafıklarla
    Mekke kâfirlerinin, “Bu gariplik ve bid’at örneği olan bu acayip sözle
    559 66/Tahrîm, 6
    • 220 •
    Ahmed Kalkan
    Allah ne demek istedi? Bizi niçin on dokuz melekle korkutuyor? Bu sayı az
    değil mi?” demeleri için böyle yaptık. Allah, bile bile inkârı seçen Ebu Cehil
    ve arkadaşlarını saptırdığı gibi, saptırmak istediği kimseyi iman ve hidâyet
    yolundan ayırır. Samimi ve ihlâslı kişilerden hidâyete erdirmek istediğine
    de, hidâyet verir. Susturucu delil ve yüce hikmet O’nundur. Rabb’inin ordusunu,
    meleklerin adedini, kuvvetini, yaratılış ve kuvvet bakımından ne
    derece büyük ve çok olduklarını, Âlemlerin Rabbi Allah’tan başkası bilmez.
    Allah’ın size anlattığı Sekar adlı o ateş ve bu sûre, korkup itaat etsinler diye,
    insanlar için öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir. Onlar bu azabı
    tatmaya müstehak olmadan önce akıllarını başlarına toplasınlar da kendilerini
    kurtarmaya baksınlar.
    İbn Cüzeyy Zemahşeri’den naklen diyor ki: “Kendilerine kitap verilenler
    ve iman edenler kuşkuya kapılmasın.” Bu, önceki cümlenin tekididir. Çünkü
    Yüce Allah, kesin olarak bildiklerini anlattıktan sonra, ayrıca kuşkularının
    olmadığını anlattı. Böylece “Velâ yertâbu: Kuşkuya kapılmasın” sözü, te’kid
    ifade etmiş oldu.” Edebiyatçıların itnab dedikleri sanat budur.560
    Fahreddin Râzi diyor ki: “Bazı durumlarda kesin inancın olduğunu
    söylemek, daha sonra kuşkunun meydana gelmeyeceğini göstermez. Binaenaleyh
    bu sözün tekrarlanmasından maksat şudur: Ehli Kitapta, daha sonra
    hiç şüphe meydana gelmeyecek şekilde kesin bilgi oluşmuştu. Rasulullah
    (s.a.s.) Kureyş’in durumundan, bu hayret verici sayıyı onlara bildirdiğinde
    kendisiyle alay edip güleceklerini biliyordu. Dolayısıyla Yüce Allah, bu haberi
    anlatmaktan maksadın ne olduğunu daha açık bir ifade ile açıkladı.”561
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Kelâmcılar şöyle der: “Allah’ın bir
    grubu saptırması, diğerini hidâyete erdirmesi, onlardan herbirini sapıklığa
    veya hidâyete zorlar demek değildir. Onları hayır ve şer yollarına girmeye
    zorlar mânâsına da gelmez. Hayır, bu tür zorlama ilahi adalete aykırıdır.
    Hatta semâvî emir ve yasaklardaki hikmete de aykırıdır. Kulun irâde ve
    seçme hakkı olduğunu gösteren kesin ve mütevatir şeriat metinleri ile de
    bağdaşmaz. İrade ve seçme hakkı, teklif ve sorguya çekmenin sebebidir. Sahabe
    ve selef-i salihinin anlayışı böyledir. Bir adam Ali’ye (r.a.) şöyle sordu:
    “Senin Suriye halkı ile savaşman, Allah’ın kaza ve kaderi ile midir? Ali (r.a.)
    560 Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/127.
    561 Fahreddin Râzi, Mefatihu’l-Ğayb 30/206; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat,
    7/127.
    • 221 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    şöyle cevap verdi: “Yazık sana! Herhalde sen bunu zorunlu bir kaza ve kesin
    bir kader sandın. Durum öyle olsaydı, sevap ve cezanın manası kalmazdı
    ve vaad ve tehdit yapılmazdı. Kuşkusuz Allah, kullarına, onları serbest bırakarak
    emirler verdi ve onlara sakındırarak yasaklar koydu. Onları kolay
    şeylerle yükümlü kıldı. Zor şeylerle yükümlü kılmadı. Kitaplarını kullara
    boş yere indirmedi. Gökleri, yeri ve bu ikisi arasındaki şeyleri boşuna yaratmadı.
    “Bu, inkâr edenlerin zannıdır. Bu yüzden inkâr edenlere ateşten bir
    azap vardır.” 562 Bu açıklamaların ışığında hidâyet vermenin ve saptırmanın
    manası anlaşılır.”563
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Biz o ateşin muhafızlarını
    hep melekler yaptık. Sayılarını da ancak kâfirler için bir imtihan kıldık.”
    Bu âyette geçen “ashab-ı nâr” sonsuza kadar o ateşin içinde kalıp yanacak
    olanlar mânâsına değil, o ateşe sahip olup koruyacak bekçiler, muhafızlar
    mânâsına olduğu açıktır ki maksat, kendilerine “cehennem bekçileri” denilen
    ve Tahrim sûresinde “Onun başında öyle melekler vardır ki iri mi iri,
    çetin mi çetin. Allah kendilerine ne emrettiyse isyan etmezler ve kendilerine
    ne emredilmişse onu yaparlar.”564 diye nitelenen ve başkanları Mâlik olan zebânî
    meleklerdir. Bu âyette geçen “onların sayısı” sözünden maksat da, zikredilen
    “on dokuz” sayısı olduğu açıktır. Yani bunların sayılarının on dokuz
    yapılması veya şahısları mı, türleri mi ne olduğu belirtilmeyerek sade on
    dokuz sayısıyla bir muamma, bir sır halinde ifade edilerek haber verilmesi
    sadece kâfirlere bir bela ve imtihan içindir. Bunun faydası da “Liyesteykınellezîne…”
    diye başlayan bölümde anlatılanlardır.
    «Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir.» İşte o muammanın asıl sırrı
    ve faydası bu hakikata kayıtsız şartsız bir imanla iman etmeyi sağlamaktır.
    Cûnûd: «cünd» kelimesinin çoğuludur. Asker, bir adamın yardımcıları,
    alay ve ordu mânâlarına gelir. Kuvvet ve sertliği itibariyle daha çok asker
    için kullanılır olmuştur. Aslı “Kund” kalıbında “Cund” kelimesinden alınmıştır
    ki taşlık, sert araziye denir. Ve o (yani Sekar veya bu âyetler) başka
    bir şey değil ancak insanlık için, insanın yararı için bir öğüt, bir hatırlatıcıdır.”
    565
    562 38/Sâd, 27
    563 Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/127.
    564 66/Tahrîm, 6
    565 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/423-425.
    • 222 •
    Ahmed Kalkan
    Mevdudi diyor ki: “Buradan da “Rabbinin askerlerini ondan başkası
    bilmez” cümlesine kadar olan bölüm, konuşma arasında itiraz edenlere
    cevap verilen bir ara cümledir. Onlar Allah Rasulü’nden cehennemin
    bekçilerinin on dokuz tane olacağını duymuşlar ve bununla alay etmeye
    başlamışlardı. “Hem bize Hz. Âdem’den kıyamete kadar dünyada ne kadar
    inkârcı ve büyük günah işlemiş insan geçmişse hepsi cehenneme atılacak
    diyor, hem de cehenneme dolacak bunca insana azap vermek için sadece on
    dokuz görevli bulunacakmış” diyerek Kureyş’in ileri gelenleri dalga geçmeye
    başladılar. Ebu Cehil; “Arkadaşlar! Onar onar cehennemdeki bir askerin
    üstesinden gelemeyecek kadar aciz miyiz?” dedi. Bunun üzerine Cumha
    oğullarından bir pehlivan “On yedisini tek başıma hallederim, geriye kalan
    ikisini de artık siz hep beraber hallediverirsiniz” diye alay etmişti. İşte bu
    ara cümlede bunların bu sözlerine cevap verilmektedir.
    Onların güç ve kuvvetlerini insanî eşdeğerleri ile kıyas etmen senin ne
    kadar ahmak olduğunu göstermektedir. Hâlbuki onlar insan değil meleklerdir.
    Siz, Allah Teâlâ’nın meleklerden ne güçte mahlûklar yarattığını bilemezsiniz.
    Zâhiren, cehennem görevlilerinin sayısını bildirmeye bir gerek yoktur.
    Ama denilmektedir ki “Onların sayılarını anlatmakla da küfredenler için,
    başka değil, ancak bir fitne ve imtihan kıldık.” Bir kimse eğer zâhiren iman
    etmişse, Allah’ın uluhiyyeti ve büyük kudreti ya da vahiy ve risalet hakkında
    bir şüphesi varsa bunu duyar duymaz hemen “Allah’ın o büyük hapishanesinden
    sayısız cin ve insanın işini görmek için sadece on dokuz şahıs mı
    bunlara birer azap verecek?” diyerek küfrünü izhar edecektir.
    Bazı müfessirler; Ehl-i Kitab’ın (Yahudi ve Hıristiyan) kitaplarında cehennem
    meleklerinin sayısının on dokuz olarak beyan edildiğini söylüyorlar.
    Yani, buna göre, onlar bunu duyunca bu Kur’an’ın gerçekten Allah’ın
    kelamı olduğuna inanacaklardır. Ama bence, bu çeşit tefsir iki nedenden
    ötürü pek doğru değildir. Birincisi, ben dünyada mevcut bulunan Yahudi
    ve Hıristiyan dini kitaplarını mütalaa ettim, ama bunların sayısının on dokuz
    olduğuna dair bir şeye rastlayamadım. İkincisi, Kur’an-ı Kerim’in birçok
    yerinde Ehl-i Kitab’ın kitaplarında bulunan bazı şeyler beyan edilmiş
    olmasına rağmen onlar bu sefer “Muhammed bunları bizim kitaplarımızdan
    kopye etmektedir” diyorlardı. Bence bu âyetin doğru açıklaması şudur:
    “Muhammed (s.a.s.) çok iyi bilmekteydi ki, onun ağzından sözkonusu
    • 223 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    olan bu on dokuz cehennem meleğini duyduklarında hemen onu alaya alacaklardır.
    Ama buna rağmen O kendine gelen bu vahyi hiçbir korku ya da
    tereddüde düşmeden ilan etmiştir. Yapılan hiçbir alaya aldırış etmemiştir.
    Belki cahil Araplar bilmiyorsa da Ehl-i Kitap pekâlâ bilmekteydi ki her zaman
    peygamberler böyle olmuşlardı. Allah onlara ne vahyettiyse insanların
    hoşuna gitse de gitmese de, onlar aynısını aktarıyorlardı. Bu yüzden Ehl-i
    Kitap’tan Allah Rasulü’nün bu tavrını görerek yani her türlü muhalefete
    rağmen onun ilk bakışta acaib gelen bir hususu tereddütsüz açıklamakta
    olduğunu ve böyle bir tavrın ancak bir peygamberin tavrı olabileceğini
    farkederek iman etmeleri beklenirdi. Bilinmelidir ki Allah Rasulü müteaddit
    kereler benzer tavırda bulunmuştu. En bâriz olanı Mirac hâdisesidir.
    Kalabalık bir mecliste, bu hayretengiz olayı duyduklarında muhâliflerin ne
    diyecekleri hususunda zerre kadar tereddüt etmeden bu olayı kâfirlere açık
    açık anlatmıştı.
    Bu husus Kur’an-ı Kerim’in müteaddit yerlerinde beyan edilmiştir. Her
    bir imtihandan sonra eğer bir mü’min kişi imanında sebat gösterir, bu konuda
    bir şüphe, inkâr ya da itaatsizlikten kaçınır ve din hakkında sözünden
    dönme yoluna kaymaz da yakîn, itimat, itaat ve vefa yolunu tutarsa, bu kişide
    o zaman iman kökleşir, netleşir. 566
    Kur’an-ı Kerim’de geçen bilumum kalp marazlarından maksat, münafıklıktır.
    Bu yüzden de bazı müfessirler, bu kelimeyi görerek bu âyetin
    Medenî olduğunu zannetmişlerdir. Çünkü münafıkların ortaya çıkışının
    Medine’de olduğu bilinmektedir. Ama bu görüş birçok sebepten dolayı
    doğru değildir. İlk olarak, Mekke’de münafığın olmadığı iddiasının yanlış
    olduğunu biz Ankebut Sûresi’nin giriş bölümünde ve açıklama notları 1
    ve 12, 13, 14, 15’de izah etmiştik. İkincisi, böyle tefsir etmek bence doğru
    değildir. Çünkü bu sözün gelişi belirli bir hadise ya da belirli bir durum
    üzerine vukubulur. Onlara göre, bu bağlam içindeki bu cümle başka bir
    hadise hakkında nazil olmuş ve bu hiç ilgisi olmayan yere, araya sokulmuştur.
    Müddessir Sûresi’nin bu kısmının tarihsel arkaplanı, muteber rivâyetler
    vasıtasıyla bizce bilinmektedir. Yani Mekke döneminin başlarında belirli
    bir hadise üzerine nazil olmuştur. Bütün sözün gelişimi o hadise ile açık bir
    ilgi içindedir. Sûre, hadise münasebetiyle nazil olmuştur.
    566 Bk. 3/Âl-i İmran: 163; 8/Enfâl, 2; 9/Tevbe, 122-125; 33/Ahzâb, 22; 48/Feth, 4.
    • 224 •
    Ahmed Kalkan
    Şimdi cümlenin seneler sonra Medine’de nazil olmasının sonra da buraya
    yerleştirilmiş olmasının ne ilgisi var, denebilir. Gelelim buradaki kalp
    hastalığından neyin murad edildiğine. Bundan kasıt, şüphedir. Sırf Mekke’de
    değil, bütün dünyada önceden günümüze dek birçok insan vardır ki
    bunlar katiyetle Allah’ı, ahireti, vahyi, peygamberliği, cennet ve cehennemi
    vb. inkâr ederler. Her devirde kimi insanlar; “Allah var mı yok mu? Ahiret
    olacak mı yoksa olmayacak mı? Meleklerin, cennet ve cehennemin gerçekten
    bir varlığı var mı, yoksa birer efsane mi bunlar? Rasul gerçekten bir
    rasul mü, O’na vahiy geliyor mu?” gibi hususlarda şüphe içinde bulunuyor.
    Bu gibi şüpheler pekçok insanı küfre götürür. Yoksa bu hakikatleri kesin
    olarak inkâr eden ahmaklar, dünyada hiçbir zaman sayıca fazla olmamıştır.
    Çünkü zerre kadar aklı olan hiçkimse, bu gibi hususların kesinlikle mümkün
    olmadığı, imkân hârici olduğu konusunda kesin konuşamaz.
    Bunun mânâsı, “Onlar Allah’ın kelâmını kabul ediyorlardı” demek değildir,
    ama “Allah niye bunu söylemiştir?” diye hayret ediyorlardı. Aslında
    onlar: “Bir sözde eğer bu gibi akıl ve mantık dışı şeyler söyleniyorsa bunlar
    Allah’ın kelamı nasıl olabilir?” demek istiyorlardı.
    Allah Teâlâ bazen kelâmında ve buyruklarında öyle şeyler söylemektedir
    ki, bunların her biri insanlar için bir imtihan sebebidir. Huyu güzel,
    doğruluğu seven ve sağlam düşünce sahibi bir kimse bunu işitince doğru
    anlam vererek dosdoğru yolu bulur. Aynı şeyi inatçı, eğri düşünceli ve doğruluk
    düşmanı bir insan duyduğunda ise ondan yanlış anlamlar çıkarır ve
    doğrudan kaçmak için bunu bahane olarak kullanır. Birinci tip insan, doğruyu
    sevdiği için Allah ona hidâyet verir. Çünkü hidâyet isteyen bir kimseyi
    saptırmak Allah’ın sünneti değildir. İkinci tip insan ise, hidâyet istememekte
    ve sapmayı, sapkınlığı sevmektedir. Bunun için Allah onu dalâlet yoluna
    iter. Çünkü doğrudan nefret eden bir kimseye doğru yolu göstermek de
    Allah’ın sünneti değildir. (Allah’ın hidâyet vermesi ve saptırması hakkında
    tefsirimizin pekçok yerinde izahatlar yapmıştık.567
    Allah’ın kâinatta ne kadar mahlûkat yarattığını, onlara ne gibi kuvvetler
    verdiğini ve onlara ne gibi görevler verildiğini Allah’tan başka kimse
    bilemez. Küçük bir âlemde yaşayan insan, kendi sınırlı seviyesinden etrafındaki
    dünyaya bakarak neden Allah’ın yarattığı kâinatın kendi duyu or-
    567 Mesela, Bk. 2/Bakara an: 10, 16, 19, 20; 4/Nisâ an: 173; 6/En’âm an: 17, 28, 30.
    • 225 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ganlarıyla ya da geliştirdiği aletler ile hissedebildiği kadar olduğunu düşünsün.
    Bu onun kendi akılsızlığındandır. Allah’ın yaratmış olduğu bu kâinat
    o kadar geniş ve büyüktür ki, sadece onun bir bölümünün bile tam olarak
    bilgisini elde edebilmek imkânsızdır. Nerede kaldı, onun küçük beyni bu
    âlemi bütün genişliği ve boyutlarıyla alabilsin.”568
    31’inci âyette yer alan ve nüzul sırasına göre ilk kez burada geçen melek
    kelimesi, “elçilik yapmak, güçlü ve kuvvetli olmak” gibi anlamlar taşıyan e l
    k, l e k veya m l k köklerinin birinden türemiş bir isimdir. Bu isim, tekil, ikil
    ve çoğul şekilleriyle Kur’an’ın tamamında “seksen sekiz” kez geçmektedir.
    Allah tarafından yaratılan ve O’nun buyruklarını yerine getirmekle görevli
    olan ruhsal (nurânî) varlıklara melek denir.
    Meleklerin mâhiyetleri, neden yaratıldıkları, nasıl oldukları ve sayıları
    hakkında ayrıntılı bilgilere sahip değiliz. Kur’an’da melekler, kendilerine
    inanılması gereken gaybî varlıklar olarak zikredilir. Akaid kitaplarında da
    melekler konusu bir iman ilkesi olarak ele alınıp işlenir.
    Meleklerin neden yaratıldığına dair Kur’an’da herhangi bir bilgi yoktur.
    Fakat bir hadiste, “meleklerin nurdan yaratıldığı” haber verilmiştir. Meleklerle
    ilgili olarak âyet ve hadislerde yer alan ifadeler birlikte değerlendirilirse
    onların, hayatta mevcut olan gerçek varlıklar oldukları söylenebilir. Kelam
    bilginleri meleklerin, gözle görülemeyecek kadar latif bir yapıya sahip
    somut (mütehayyiz) varlıklar olduklarını savunurlar. Bazı İslâm âlimleri
    ise, melekler gaybî varlıklardır, onların mâhiyetleri bilinemez; bu nedenle
    onlara inanmanın ötesinde bir külfet altına girilmemelidir derler.
    Meleklerin mâhiyeti ile ilgili farklı görüşler, onların görülüp görülemeyeceği
    tartışmasını da beraberinde getirmiştir. Kur’an’da, meleklerin, Hz.
    İbrahim, Hz. Meryem ve Hz. Muhammed tarafından görüldükleri ve onlarla
    konuştukları haber verilir. Hadislerde de Rasûlullah’ın (s.a.s.) Cebrâil’e
    insan veya aslî sûretiyle gördüğünden söz edilir. Ancak bunun nasıl olduğu
    belirtilmez. Belki de bu görme, tasviri imkânsız bir şekilde gerçekleşmiştir.
    568 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/474-476
    • 226 •
    Ahmed Kalkan
    Melekler, mâhiyet itibariyle insanın görme duyusunun sınırları dışında
    bir yapıda yaratılmış varlıklardır. Bu özelliklerinden dolayı onlara iman,
    bir inanç ilkesi olmuştur. Hemen belirtelim ki, gaybi konularda Kur’an ve
    mütevatir sünnetin bildirimleriyle yetinip onlara inanmak gerekir. Çünkü
    insan, Kur’an ve sadık haber dışında geliştirilen teferruata inanıp inanmamaktan
    sorumlu değildir. Bu konuda önemli olan, meleklerin varlığını,
    onların Kur’an ve sünnete belirtilen “özelliklerini” ve “görevlerini” kabul
    etmektir.
    Meleklerin Özellikleri
    Melekler, nurdan yaratılmış olup yeme içme, erkeklik dişilik, yorulma
    ve usanma gibi insâni özelliklerden uzak varlıklardır.
    Allah’ın kendilerine verdiği görevleri yapıp O’na isyan etmezler.
    Son derece sür’atli, güçlü ve kuvvetlidirler.
    Allah’ın izni ve emriyle, çeşitli şekillere girerler.
    Melekler, normal şartlarda gözle görülmezler; ancak peygamberler onları
    asli sûretiyle ve girdikleri şekilleriyle görebilirler.
    Bilgisi sadece Allah’a ait olan konuları (gaybı) bilemezler; onlar sadece
    Allah’ın öğrettiği kadarını bilirler.
    Meleklerin Görevleri
    Melekler, Allah’ın buyruklarını yerine getiren itaatkâr varlıklardır. Onlara
    Allah tarafından verilen görevler, genel olarak şöyle özetlenebilir:
    Allah’a secde etmek, O’nu övmek, tesbih ve takdis etmek,
    Emrolundukları işleri yapmak,
    Peygamberlere vahiy getirip elçilik etmek,
    Peygamber (s.a.s.)’i Salât ve selâm ile yüceltmek,
    Mü’minlere dünyada hayır duâda bulunmak, ahirette de şefaatçi olmak,
    • 227 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Peygamberlere ve mü’minlere destek olup manevi güç vermek; inkârcıları
    ise sıkıntıya sokup onlar hakkında takdir edilen cezaları icra etmek,
    İnsanları koruyup hizmet etmek,
    İnsanların işlerini kaydetmek,
    Kâinatın idaresi ve İlâhî kanunların icrasıyla ilgili görevleri yerine getirmek,
    Cennet ve cehennem işlerini düzenlemek,
    Kur’an ve sünnette özel adlarıyla zikredilen en meşhur melekler, “Cibril-
    Cebrâil”, “Mikâil”, “Azrâil” ve “İsrâfil”dir.
    Meleklerin Sayıları
    Kur’an’da, cehennem işleriyle görevli meleklerin bulunduğu ve bunların
    sayısının “on dokuz” olduğu bildirildikten sonra bu sayının, sadece bir
    imtihan vesilesi kılındığı belirtilir ve Allah’ın ordularını O’ndan başka kimsenin
    bilemeyeceği ifade edilir. Bu ifade, meleklerin sayısının çok fazla olduğuna,
    ancak onların sayısıyla ilgili herhangi bir rakam vermenin mümkün
    olmadığına işaret eder. Açıklamasını yaptığımız bu âyet, meleklerin
    sayısıyla ilgilidir; tabii ki onların gerçek ve kesin sayısını sadece Allah bilir.
    Gerek cahiliyye devrinde gerekse daha sonraki dönemlerde melekler ve
    onların Allah’la ilişkisi hakkında pek çok batıl itikad ve hurafe üretilmiştir.
    Kur’an, bunların hepsini düzeltip melekler hakkında doğru ve sağlam bir
    inanç oluşturmayı hedeflemiştir.
    Melek inancı, iyilik idealinin, güçlük hayatta uygulanan bir realite haline
    gelmesini sağlayan üstün bir değerdir. Çünkü melek inancı, her iyi
    duygu, düşünce ve davranışının benimseyip günlük hayatta uygulanması
    gerektiği mesajını verir.
    • 228 •
    Ahmed Kalkan
    Dört Grup İnsan
    Bu âyette, dört grup insana işaret ediyor.
    Bunlardan ilki, kâfirlerdir. İnkârcılar, hakikati kabul etmeye yanaşmayan,
    Kur’an’da yer alan ve Peygamber (s.a.s.) aracılığı ile duyurulan temel
    ilkeleri reddeden kimselerdir. Cehennem muhafızlarının sayısı, bunlar için
    bir sınavdı. Ama onlar âyetin maksadını kavrayamadılar ve bu sayı ile alay
    ettiler.
    İkincisi, kendilerine kitap verilmiş olanlar (ûtü’l kitap)tır. Bu terkip,
    daha önce vahye muhatap olmuş ve kendilerine kitap verilmiş olan topluluklar
    (Yahudi ve Hıristiyanlar) anlamına gelir. Bu yüzden ûtü’l-kitap
    terkibi, ehl-i kitapla eş anlamdır. Âyette, kitap ehlinin, bu sayıyı duyunca
    Kur’an’ın Allah tarafından gönderilen bir vahiy olduğuna kesin olarak
    kanaat getirecekleri belirtilir. Bu ifade, anılan sayının, Kur’an öncesi vahiy
    metinlerinde de yer aldığı ve kitap ehlinin bunu bildiği izlenimini verir.
    Ayrıca, daha önce hiçbir kitap okumamış olan Hz. Muhammed’in bu sayıyı
    belirtmesi, bu haberin ona Allah’tan geldiğini gösterir. Tabii ki bütün
    bunlar, kitap ehlinin Kur’an vahyi konusunda duyabilecekleri kuşkuların
    tamamını ortadan kaldırır. Mekke döneminde inen vahiylerde genel olarak
    kitap ehlinden övgü ile söz edilir ve onlar (bu âyette olduğu gibi) mü’minlerle
    bir arada zikredilir. Ancak Medine döneminde bu üslup biraz değişir
    ve sertleşir. Bunun nedeni, kitap ehlinin Kur’an çağrısına karşı takındıkları
    olumsuz ve düşmanca tavırdır.
    Üçüncüsü, Mü’minler. Onlar, Allah’ın varlığını ve birliğini, vahiy yoluyla
    ve Peygamber (s.a.s.) aracılığıyla bildirilen gerçeklerin bütününü
    kabul eden kişilerdir. Gerek bu âyette, gerekse Kur’an’daki bazı âyetlerde
    “mü’minlerin imanının artmasından” söz edilir. Kur’an’da yer alan bu ibareler,
    kelamcılar arasında imanın artıp artmayacağı tartışmasını doğurmuştur.
    İmanın artıp artmayacağı sorusuna verilen cevaplar, imanın öz terkibine
    “amel”i dâhil edip etmeme durumuna göre farklılık göstermektedir.
    İman, amelden hâriç tutulursa, imanın kendisinde bir artma ve eksilme olmaz.
    Fakat amel imana dâhil edilirse, o takdirde imanda artma ve eksilme
    olur.
    • 229 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Görüldüğü gibi, artma ve eksilme savının temeli, imanın bir başka ögesi
    olan ameldir. İman, en ufak bir değişikliğe bile mahal bırakmayan temel
    öge olduğundan, imanda değişen şey ameldir. Çünkü artma ve eksilme, sadece
    miktar ve sayıya uygulanabilir. İmanın kapsadığı kavramsal saha içinde
    de sadece amel, miktar ve sayı kabul eder.
    Kur’an, iman ile ameli farklı fakat birbirlerine etkileri kaçınılmaz iki
    değer olarak ele alır ve Allah’ın âyetlerinin, mü’minlerin imanını artıracağını
    belirtir. Buradaki artma, imanın kendisine değil sıfatına aittir. Yani
    imanın kalbe iyice yerleşip kökleşmesi demektir. Şu halde imanın artması,
    bilgi ve bilinçle taklit derecesinden tahkik derecesine ulaşması; hiç şüphe
    taşımayacak bir güce erişmesi anlamına gelmektedir. İşte Kur’an, imanın
    böyle bir güce erişip derin bir bağlılık halini almasını, onun artması olarak
    nitelemiştir. Kur’an’da “imanın artması” birçok âyette çok net olarak ifade
    edilmiştir.569 Kemâli terketmek, eksilmedir. İnsan, kendisine emredilen şeyi
    sürekli ve sebatlı olarak icra ederse, inancı ve bilinci giderek artar ve gelişir.
    Âyette belirtilen dördüncü grup da, kalplerinde hastalık olanlardır.
    Bunların, münafıklar olduğu söylenmiş ise de bu yaklaşım, hem münafık
    olgusunun tarihi sürecine hem de “kalplerinde hastalık bulunanların”, “münafıklardan”
    ayrı bir grup olarak belirtildiği âyetlere uygun düşmemektir.
    Bunlar, doğru ile yanlış arasında ayırım yapma yeteneğine sahip olmalarına
    rağmen, inançsızlığa eğilim duyan yarım gönüllü kimselerdir. Bu ibare,
    Mekke’de şiddetli İslâm düşmanlarından ayrı olarak liderlerin etkisinde
    kalan, imana eğilim duymakla beraber çeşitli nedenlerle İslâm’a girmekten
    geri duran ılımlı insanların varlığına işaret eder. Bunlar, liderlerin etkisiyle
    veya başka düşüncelerle İslâm’dan geri duran gönülsüz kimselerdir. Bunların
    en bariz vasfı, dünyaya ve çevrelerine tutsak olmaları, kendileriyle
    mensup oldukları çevrenin arasını açacağı gerekçesiyle İslâm’ı açıkça kabul
    etmeye yanaşmamalarıdır. 570
    569 9/Tevbe, 124; 3/Âl-i İmran, 173; 33/Ahzâb, 22; 8/Enfâl, 2; 74/Müddessir, 31; 47/Muhammed, 17; 4/Nisâ,
    46
    570 Fahrettin Yıldız,Tefsir Dersi Notları 1, s. 101-104
    • 230 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın Saptırması ve Yol Göstermesi
    Bu âyette yer alan ve “Allah dilediğini saptırır, dilediğini de doğruya ulaştırır.”
    anlamına gelen ibare, kendini açıklayan ve kayıtlayan diğer âyetlerle
    birlikte değerlendirilmezse, yanlış anlamalara neden olabilir. Bunun için,
    Allah’ın dilemesiyle ilgili olan âyetler; O’nun yaratıcılığını, kudretini, adaletini
    ve merhametini belirten âyetlerin yanı sıra insanın irâdesini, sorumluluğunu
    ve yapabileceği işleri dile getiren âyetleri de göz önünde tutarak
    anlamaya çalışmak gerekir.
    Söz konusu ibarede üç temel kavram yer alır. Bunlar, dalâlet, hidâyet
    ve meşîettir. Dalâlet; şaşırmak, sapmak, yanılmak, kaybolmak ve helâk olmak
    gibi anlamlar taşıyan d l l kökünün mastar şeklidir. “Bilerek veya bilmeyerek
    doğru yoldan ayrılıp sapmaya” dalâlet denir. Bu kavram, İslâmi
    terminolojide genellikle “hidâyetin” zıddı (karşıtı) olarak, “inkârı kapsayan
    sapıklık” anlamında kullanılır ve Kur’an’da hakkın dışında kalan her şey,
    “dalâlet” olarak nitelendirilir. Dalâlet sözcüğünün aslı olan d l l kökü, çeşitli
    şekillerde Kur’an’da “yüz doksan bir” kez kullanılır.
    Demek ki dalâlet, vahye ve akla aykırı olan ilke ve işleri benimseyip hak
    yoldan sapmayı ifade etmektedir. Dalâlet, vahiy kaynaklı hak dinden sapmak
    ve ondan mahrum kalmaktır. Bu da, insanın kendisini hakikate ulaştıran
    yoldan yüz çevirip sapmasıyla gerçekleşir.
    Hidâyet; doğru yola gitmek, irşad etmek ve doğruyu göstermek gibi anlamlar
    taşıyan
    h d y kökünün mastar şeklidir. “İnsani amaca ulaştıracak yolu göstermeye
    ve bu yol için kılavuzluk etmeye” hidâyet, “hak ve doğru olanı benimseyip
    hidâyete ermeye de ihtida denir.
    İslâmî terminolojide hidâyet kavramı genel olarak, “insana doğru yolu
    gösterip açıklama ve ona ulaştırma; mü’minleri ödüllendirip cennete koyma”
    şeklinde tanımlanmış ve yorumlanmıştır. Ayrıca bu terim, Allah’ın
    bütün varlıkları amaçlarına uygun olarak yaratmasını, onları varlıklarını
    devam ettirecek vasıtalara kavuşturmasını, insana bahşettiği akıl gücünün
    yanısıra gönderdiği peygamberler aracılığı ile doğru yolu gösterip açıklamasını
    da ifade eder. Demek ki hidâyet, insana dünya ve ahiret mutlulu•
    231 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ğunu sağlayacak yolu gösterip hak ve doğru olanı benimseyenleri dünyada
    Allah’ın yardımına eriştirmekle (tevfikle), ahirette de cennetle mükâfatlandırmaktır.
    Hidâyet kavramının aslı olan h d y kökü de, çeşitli kullanım biçimleriyle
    Kur’an’da “üç yüz on altı” kez geçmektedir.
    Kur’an’da, “Allah’ın dilediği her şeyi yaptığını” belirtmek için irâde ve
    meşîet kavramları kullanılır. Burada, sadece “meşîet” kavramına açıklık getirilecek,
    “irâde” kavramı da ileride ilk geçtiği âyette açıklanacaktır.
    Meşîet; irâde, istek ve dilek gibi anlamlar taşıyan ş y e kökünün mastar
    şeklidir. Meşîet, Allah hakkında kullanıldığında, “O’nun yaratmasını, dilemesini,
    iyilik, lütuf, bağış ve yardımını” ifade eder. İnsan hakkında kullanıldığında
    ise, “arzu ve isteğin yerini bulması” anlamına gelir.
    Kur’an’da, “meşîet” ve “irâde” kelimelerinin, hem Allah hem de insanlar
    hakkında kullanıldığı görülür. Bu kullanım şekliyle Allah’ın sınırsız irâdesi
    (kûllî irâde) ile insana ait olan sınırlı (cüz’î) irâdeye işaret edilir.
    İlâhî irâde, mutlak ve muhtardır; hiçbir şeyle sınırlı değildir. Allah, bir
    şey yaratmak istediğinde ona sadece “Ol.” der o hemen oluverir. Yüce Allah,
    sınırsız irâdesiyle varlık ve oluşun kendince belirlenen hedeflere doğru
    yürümesini sağlar. Bunun için Allah dilemedikçe insan bir şey dileyemez.
    Zira insanın dilemesi, irâdeli bir varlık olarak yaratılması da Allah’ın dilemesiyle
    olmuştur. Ancak bunda insanın seçme özgürlüğüne ve sorumluluğuna
    aykırı bir durum yoktur. Çünkü Allah, insanları sapıklığa veya
    hidâyete zorlamaz.
    İnsan kendi irâdesiyle bunlardan birine ulaşır, iman ve inkâr da buna
    bağlı olarak Allah’ın yasaları içinde oluşur. Hemen belirtelim ki insan, Allah’ın
    dilemesinden değil, kendi irâdesiyle yaptığı işlerden sorumludur.
    Demek ki ilâhi irâde, yaratıcı ve belirleyicidir, ama zorlayıcı değildir. Bu
    yüzden İlâhî bir âyet ne denli büyük olursa olsun, insanı iman etmeye zorlamaz.
    İrade, insanın imanı veya inkârı kabule hazır olduğu zaman etkili
    olur. Ancak inkâr, Allah’ın dilemesiyle vuku bulsa da O’nun rızâsına konu
    olamaz.
    • 232 •
    Ahmed Kalkan
    Allah, insanı akıllı ve irâdeli bir varlık olarak yaratmış, hayatın dinamik
    yapısı içinde insan irâdesine geniş bir hareket alanı bırakmıştır. Çünkü
    O, insanın irâde hürriyetine müdahale etmeyi dilememiş, “İsteyen inanır
    isteyen de inkârcı kalır.” demiştir. Şu halde, “Allah dilediğini saptırır dilediğini
    de doğru yola ulaştırır.” anlamındaki ibare, Allah’ın insanları sapıklığa
    veya hidâyete zorladığını değil, tam aksine insanın kendi irâdesiyle bunlardan
    birine ulaşabileceğini belirtir. Allah, kendi irâdesiyle kötülüğe yönelen
    kimseyi saptırır, iyiliğe yönelen kimseyi de doğruya ulaştırır. Şâyet Allah
    insanları hidâyete zorlasaydı inanmayan kalmaz yahut sapıklığa zorlasaydı
    inanan olmazdı. Her iki durumda da insanlar yaptıklarından sorumlu tutulmazlardı.
    “Allah’ın dilediğini saptırıp dilediğini hidâyete ulaştırması”, O’nun keyfî
    bir tasarrufunu değil; insanın, irâdesini olumlu veya olumsuz yönde kullanıp
    kullanmaması sonucu elde ettiği kazanımı ifade eder. İnsan irâdesini
    olumlu yönde kullanır, iman ve salih amelle Allah’a yönelir, Kur’an’a ve
    Peygamber’e (s.a.s.) tâbi olursa hidâyete erer veya erdirilir. Şâyet hevâsına
    uyup isyan eder de kalbini katılaştırırsa sapıklığa düşer. Öyleyse, insanın
    Allah tarafından hidâyete erdirilmesi, kişinin hidâyeti benimseme irâdesi
    göstermesine bağlıdır. İşte insanın hidâyete erme konusundaki bu önemli
    fonksiyonunu dikkate alarak söz konusu ibareleri yerine göre, “Allah yoldan
    çıkmak isteyeni saptırır, doğruya ulaşmak isteyeni de doğru yola ulaştırır.”
    şeklinde manalandırmak daha isabetli olur. Çünkü insanın hidâyete ermesi
    için ona peygamber veya ilâhi kitap aracılığı ile yol gösterilmesi gerekli ise
    de bu yeterli değildir. İnsanın hidâyete ermesi için, ayrıca gösterilen yolda
    gitmeyi istemesi ve ona yönelmesi de gerekir. İlâve edelim ki bu tür beyan
    üsluplar, bir kınama ve uyarma manası da taşımaktadır.
    Sonuç olarak bu konuyla ilgili âyetlerin tamamı birlikte değerlendirilirse,
    Allah’ın bir insanı sebepsiz yere dalâlete düşürüp onu cehenneme sevkettiğini
    söylemenin mümkün olmadığı görülür. Çünkü sorumluluğa konu
    teşkil eden işlerde zorlama (cebir) olmadığı âşikârdır. İlâhi irâde yaratıcı ve
    belirleyicidir, fakat zorlayıcı değildir. Allah’ın dilemesi, insanların tutum ve
    davranışlarına göre tecelli etmektedir. Hidâyeti benimseme eylemi ve buna
    samimi olarak yönelme hareketi ise insana aittir. Bunun için, insanın sapıklığı
    veya hidâyeti seçmesi, Allah’ın zorlamasıyla değil, kişinin istek, gayret
    ve seçeneğiyle gerçekleşmektedir.
    • 233 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Dalâlete veya hidâyete sevketme işinin Allah’a nisbet edilmesi, bunun
    insanların irâde ve seçeneklerine bağlı olarak tecelli ettiği; bu tecellinin ise
    ezelde Allah tarafından bilindiği şeklinde algılanmalıdır. Eğer böyle olmasaydı,
    insanın irâdeli yaratılmasının, ona peygamber ve kitap gönderilmesinin
    bir anlamı kalmaz; ceza ve mükâfatın da bir dayanağı olmazdı. İşte bu
    noktaya dikkat çekmek için âyetlerde yol gösterme ve saptırma, öncelikle
    insanın özgür irâdesi ve seçimiyle başlayan bir yönelime bağlanmaktadır.
    Âyetin son kısmında yer alan ve “Rabbinin ordularını ancak kendisi bilir.”
    anlamına gelen ibare, cehennem muhafızlarının sayısını sâdece Allah’ın
    bilebileceğine ve bunun bir gayb konusu olduğuna işaret eder. Öyleyse insana
    düşen görev, onların mâhiyetini, sayısını ve gücünü ancak Allah bilir
    deyip vahiyle bildirilen gerçeklere hiç kuşku duymadan inanmaktır. Çünkü
    gerek sekar (cehennem) gerekse bu âyetler, insanın menfaati için verilen
    öğüt ve uyarıdır. Yüce Allah, bu âyetleri, cedelleşme ve çekişme konusu yapılması
    için değil, bir sakınma ve uyanma vesilesi olması için göndermiştir.
    Kur’an’ı kendi vahyediliş düzeni içinde ele alıp incelersek, onun nelere
    öncelik tanıdığını kolayca görebiliriz. Kur’an, varlık alanına çıkarmak istediği
    insanın öncelikle okumasını ve aydınlanmasını, okuyup yazarak bilgi
    değerine ulaşmasını ister. Bilgi, iman ve düşünce gibi yüksek değerlerle kişisel
    donanımını tamamlayan insana bireysel kıyam emrini verir; sonra da
    bu kıyam emrini kişisel boyuttan toplumsal boyuta yöneltir. Kur’an’la ortaya
    konulan bu yöntem, kendi iç benliğinde gerekli gelişme ve değişmeyi
    gerçekleştiremeyen kişilerin, başkalarını olumlu yönde etkileyemeyecekleri
    mesajını verir.
    Şu halde, hak davetçisinin insanları doğruya yönlendirebilmesi için,
    önce kendi iç donanımını tamamlayıp kıvama ermesi, yaşantısını her yönden
    temiz tutması, dünyacı çıkarları bir tarafa bırakıp ihlâsla çalışması, zorluklara
    karşı da sabırlı olması gerekmektedir. Zaten bunlar, hem mü’min
    bir kişiliğe sahip olmasının hem de başarının gereğidir. Çünkü İslâm, yanlış,
    kötü ve kirli olan hiçbir şeyi kabul etmez.
    İslâm daveti ilk başta, barışçı bir yöntem izledi. Çünkü bu dönemde davetin
    barışçı kalması gerekiyordu. Ancak Kureyş, çeşitli meclislerde Kur’an’ı
    konuşuyor, kimileri bu bir kehânettir, kimileri de sihirdir diyordu. Tabii ki
    bu söylentiler, Peygamber’in (s.a.s.) çok ağrına gidiyordu.
    • 234 •
    Ahmed Kalkan
    O, evinde giysilerine bürünmüş bir haldeyken bu kez Cebrâil: “Ey örtüye
    bürünen peygamber! Artık kalk ve uyar!” emrini getirdi. İşte bu çağrıyla,
    davetin ikinci aşamasına geçildi. Hemen hatırlatalım ki ilk nüzul grubunu
    oluşturan âyetlerde ağırlıklı olarak ilim ve iman konularının yer aldığı,
    ikinci nüzul grubundaki âyetlerde ise daha çok ahlâki ve ameli konuların
    işlendiği görülür.
    İlk dönem vahiylerinde, Peygamber’in (s.a.s.) öncelikli görevinin insanları
    uyarmak (inzar) olduğu sıkça vurgulanır. Bu uyarma, kimi zaman
    nesnesi belirtilmeksizin tek başına, kimi zaman da ateş, cehennem, âhiret
    cezası ve dünya felâketi gibi nesnelere ima edilerek yapılır. Bununla, insanların
    görüş ve yaşantılarındaki yanlışların düzeltilmesi amaçlanır.
    Hz. Muhammed’in, Allah’tan mesajlar aldığını ve kendisinin bir peygamber
    olduğunu söylemesi, daha ilk günlerden itibaren eleştirilmiş; sonraki
    günlerde de hem Kur’an hem de Peygamber (s.a.s.) saldırıya uğramıştır.
    İnkârcılar, Kur’an’a “eskilerin masalları”, Peygamber (s.a.s.)’e de “mecnun”
    dediler. Ayrıca onlar, Kur’an âyetlerini alay konusu yaptılar.
    Kur’an, muhâliflerinin alaylarını ve eleştirilerini çekincesiz olarak nakleder.
    Çünkü o, kendisinden emirdir. Ne Kur’an “eskilerin masalı”dır, ne de
    Hz.Muhammed iddia edildiği gibi “mecnun”dur. Bu haksız ve mantıksız iddialar,
    orta çağ anlayışlarıdır. Bunlar bir yana bırakılmadan gerçeği görmek
    mümkün değildir.
    Cehennemin on dokuz muhafızı vardır; ama bunlar dünya muhafızlarıyla
    karıştırılmamalıdır. Çünkü bu muhafızlar insan değil melektir. On
    dokuz muhafız meleğin anılması, inkârcılar için bir sınavdır.
    Kur’an’ı yalanlayan, onun âyetlerini alaya alan ve hakkı engellemeye
    kalkışan inkârcılar, yarın yaptıklarının hesabını mutlaka verirler; Allah’ın
    âdil kararıyla hak ettikleri cezayı görürler.
    Samimi mü’min, dünya varlığıyla şımaran, bunu güç ve övünç kaynağı
    yapan kimselerin engellemelerine aldırmadan Allah yolunda yürümeye
    devam eder.
    Davetçi ve önderlerin; kötülük ve pisliklerden (ahlâkî kirlenmişlikten)
    âri ve beri olmaları; başa kakmadan ve yüze çarpmadan minnetsiz bir hiz•
    235 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    met ortaya koymaları; zorluklar ve sorunlar karşısında da sabırlı, metanetli
    ve cesaretli olmaları şarttır.
    Doğru bir hayatın gerekli olduğunu kavrayabilmenin bir şartı da bilincin
    yenilenmesidir. Şu halde, yeni bir İslâmi hayatın gerekliliğini idrak edip
    sürekliliğini sağlamak için, öncelikle bilinç yenilenmesine ihtiyaç vardır.571
    Bir önceki âyet indiğinde müşrikler, alay yollu sözlerle kendilerinin kalabalık
    bir topluluk olduğunu, dolayısıyla on dokuz bekçinin güç yetirip
    onları cehenneme
    atamayacağım söylemişlerdi. Ardından gelen bu âyetle
    cehennem işlerine
    bakmakla meleklerin görevlendirildiği bildirilerek onların
    meleklere güç yetirmelerinin
    mümkün olmadığına dikkat çekilmiştir.
    Aslında inkârcıların hepsi bir araya gelse bir meleğe bile güçleri yetmez.
    Âyette on dokuz sayısının verilmesi sadece
    bir imtihan vesilesi olarak gösterilmiştir.
    “Kendilerine kitap verilenler iyiden iyiye öğrensinler” şeklinde
    çevirdiğimiz cümle bazı Ehl-i kitap mensuplarının, bu âyetlerde verilen
    bilgileri Tevrat ve İncil’in ruhuna uygun bulduklarını gösterir. Çünkü müşriklerin
    aksine, müslümanlar gibi yahudiler ve hıristiyanlar da âhirete iman
    ederler.
    “Kalplerinde hastalık bulunanlar”ın kimler olduğuna dair iki farklı görüş
    vardır:
    a) Bunlar münafıklardır; her ne kadar Mekke döneminde münafık yok
    idiyse de âyet İleride böyle bir grubun ortaya çıkacağını haber vermiştir.
    Nitekim Medine
    döneminde önemli bir münafıklar grubu vardı,
    b) “Kalplerinde hastalık bulunanlar”
    Hz. Peygamber’e iman edip etmeme
    hususunda tereddütte kalan müşriklerdir.
    572 Müşriklerin “Allah bu misalle
    ne demek
    istemiş olabilir?” anlamındaki sorusunda geçen “misal”den
    maksat, cehennemin
    on dokuz görevlisiyle ilgili 30. âyetteki anlatımdır.
    Âyetteki “mesel” kelimesi,
    “haber, söz, bilgi” şeklinde de yorumlanmıştır.
    Müşrikler bu soruyla cehennemin
    on dokuz bekçisinin bulunduğunu söyleyen
    sözün vahiy olduğuna, yani Allah’ın böyle bir söz söyleyeceğine inanmadıklarım
    anlatmak istemişlerdir.573 Zira onlar Kur’an’a inanmadıkları
    için Kur’an’ın verdiği bilgiyi
    doğru sayarak bu bilgiye dayalı samimi soru
    sormaları da mümkün değildir.
    571 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 105-107
    572 Râzî, XXX, 207; Şevkânî, V, 380
    573 İbn Âşûr, XXIX, 317
    • 236 •
    Ahmed Kalkan
    Allah Teâlâ kitapları ve peygamberleri vasıtasıyla insanlara doğru yolu
    göstermiştir.
    O’nun irşat ve yardımlarından yararlananlar doğru yolu bularak
    kurtuluşa
    ererler; kendi irâdeleriyle Allah’ın emrine karşı geldikleri ve
    nefislerine uydukları
    için Allah’ın irşat ve yardımından faydalanamayanlar
    da sapkınlıklarına devam
    ederek bedbaht olurlar. İşte böylece Allah dilediğini
    sapkınlıkta biralar, dilediğine
    de doğru yolu gösterir. 574
    “Rabbin ordularından maksat genel anlamda Allah’ın irâdesine teslim
    olup buyruklarım icrâ eden görünür ve görünmez varlıklar; özel olarak bu
    bağlamda cehennemdeki
    hizmetleri yerine getiren görevlilerdir. Âyette cehennemin
    bekçilerinin
    sayısı konusunda Hz. Peygamber’le alay edenlere
    cevap verilmekte, gayb âleminden
    olan meleklerin sayılarını, güçlerini ve
    diğer özelliklerini Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği ifade edilmektedir.
    “Rabbinin orduları” tanılaması aynı zamanda
    Hz. Peygamber’in şanının
    yüceliğine, bu ordulardan bir kısmının onun zaferi
    için yardımcı olacaklarına
    işaret eder. Âyetin son cümlesi, cehennem bekçileri,
    onların sayıları
    ve diğer anlatılanların tümünün insanlara Allah’ın gücünü hatırlatmak
    ve O’na itaat etmelerini sağlamak için bir öğüt ve nasihat olduğunu ifade
    etmektedir. 575
    * * *
    574 Bu konuda bilgi için bk. 2/Bakara, 26
    575 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu, V/421422 (496-498).
    • 237 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Bir Ek
    On Dokuzculuk Nedir? Kendi
    Açıklamalarıyla On Dokuz ve Kur’an
    Kur’an’da 19 Nasıl Geçiyor?
    19 enteresan özellikleri olan asal bir sayıdır ve Allah’ın birliğini belirten
    “Vahid” isminin matematiksel değeri 19’dur. Peki, 19’un önemine asıl
    dikkatlerimizi çeken, Kur’an’daki 19’un fonksiyonlarına işaret eden ifadeler
    nasıldır? Kur’an’ın 74. sûresi Müddessir (Gizlenen) sûresi 19 sayısına dikkat
    çekilen sûredir. Konumuz açısından önemine binaen 19’dan bahsedilen
    âyetleri, daha önceki âyetlerden başlayarak okuyalım:
    24- “Şöyle dedi: “Bu aktarılarak öğretilen bir büyüden başka bir şey değil”
    25- “Bu sadece bir insan sözüdür.”
    26- Onu Sakar’a (bilgisayara) salacağım.
    27- Sakar nedir bilir misin?
    28- Ne bırakır, ne de yüklenir.
    29- İnsanlar için tablolar sunandır O.
    30- Üzerinde 19 vardır.
    31- Ateşe bekçi olarak sadece melekleri atadık. Onların sayısını da, inkârcılar
    için bir fitne kıldık. Ta ki; kendilerine kitap verilenler kesin bir bilgiyle
    inansın. Kendilerine kitap verilenler ve inananlar kuşkuya düşmesin. Kalplerinde
    hastalık olanlarla, inkârcılar da “Allah bu örnekle neyi anlatmak istedi”
    desinler. Böylece Allah dilediğini/dileyeni saptırır, dilediğini/dileyeni de doğruya
    iletir. Efendi’nin ordularını kendisinden başkası bilmez. Bu insanlara
    bir hatırlatıcıdır.
    • 238 •
    Ahmed Kalkan
    32- Hayır Ay’a andolsun
    33- Dönüp gittiği zaman geceye
    34- Ve ağardığı zaman sabaha
    35- Bu gerçekten büyüklerden biridir.
    36- İnsanlar için bir uyarıcıdır.
    37- İlerlemek ya da geride kalmak isteyenleriniz için.” (74/Müddessir Sûresi,
    24-37)
    Kur’an’a Göre 19’un Fonksiyonları
    Kur’an’da 19 dışında da sayılar geçmektedir. Fakat bu sayıların hemen
    hepsi bir ismi nitelemek için kullanılmıştır. Dört ay, yedi gök, bin ay gibi…
    Fakat 30. âyette “Üzerinde 19 var” diye 19 vurgulandıktan sonra, 31. âyette
    “Onların sayısını da…” denerek, 19’un fonksiyonları anlatılmaktadır. Bu
    fonksiyonlar şöyledir:
    1- İnkârcılar için bir fitne [Bir bela, aleyhlerine durum oluşturan bir
    unsur]
    2- Kitap verilenleri [Yahudileri, Hıristiyanları] ikna etme özelliği
    3- İnananların kesin bir bilgiyle inanmasını sağlama
    4- İnananların ve kitap verilenlerin kuşkularını yok etme
    5- Kalplerinde hastalık olanların, inkârcıların anlayamayacağı, bu örneği
    hafife alacağı bir durum oluşturma. (Âyette kalplerinde hastalık olanların
    ve inkârcıların “Allah bu örnekle neyi anlatmak istedi?” diye sorduklarını
    görüyoruz. Kanaatimize göre bu soru, merak eden insanların sorusu
    değildir. Bu soru, sırf karşı çıkmak için inkârcı psikolojisiyle yapılmış, âyeti
    hafife alan bir yaklaşımın ifadesidir.)
    • 239 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İnkârcının, Kur’an için “Bu sadece bir insan sözüdür” dediği 25. âyette
    anlatıldıktan sonra 31. âyette, 19’un inkârcıya bir fitne olduğu vurgulanıyor.
    Görülüyor ki 19, Kur’an’ın insan sözü olduğu iddiasına karşı bir cevaptır.
    Bir sayı ve bir cevap… Aynı zamanda bu sayı kuşkuları giderip, kesin
    bilgiyle inanılmasını sağlıyor. 19 mûcizesi keşfedilmeden önce, bunun insanlar
    için ne kadar inanılmaz olduğunu siz düşünün. 19 mûcizesinin anlaşılması
    için 1400 yılı aşkın bir zaman gerekmiştir ve vakti gelince Müddessir
    (Gizlenen) Sûresi’nin içinde gizlenen mûcize açığa çıkmıştır. Bu mûcize
    açığa çıktıktan sonra gerçekten de Kur’an’ın insan sözü olduğunu söyleyenlere
    bu mûcizenin cevap verdiği, nasıl inananların ve kitap verilenlerin kesin
    bilgiyle inanmalarına ve kuşkularının giderilmesine katkıda bulunduğu
    ve niye 19’un bu fonksiyonlarından Müddessir Sûresi’nin 35. âyetinde “Bu
    gerçekten büyüklerden biridir.” diye bahsedildiği anlaşılmaktadır.
    Müddessir Sûresi ve 19’un Bulunma Tarihi
    Kur’an’ın içindeki 19 koduna, ilk olarak 1974 yılında dikkat çekilmiştir.
    Daha sonra birçok araştırmacının katkılarıyla Kur’an’daki bu sistem ile
    ilgili birçok mûcize açığa çıkmıştır. Müddessir Sûresi 74. sûredir ve 19 ile
    74’ü arka arkaya koyduğumuzda çıkan sayı, aynı zamanda bu mûcizenin
    bulunuş tarihidir.
    Bu mûcize ile ilgili ilk veriler Amerika’da yaşayan müslümanlarca ortaya
    kondu. Mûcizenin ortaya konduğu tarihte, Dünya’daki en yaygın takvim
    miladi takvimdir ve bu takvim tam 1974 yılını göstermektedir. Yani Hz.
    İsa’nın doğumundan 1974 yıl sonra bu gizlenen mûcize, Kur’an’ın Müddessir
    (Gizlenen) sûresinde işaret edilen mûcize açığa çıkmıştır.
    Bu mûcizenin bulunduğu tarihte Peygamberimiz’in Mekke’den Medine’ye
    hicreti ile başlayan takvim 1393 yılını göstermektedir. Bilindiği gibi
    Peygamberimize Kur’an, hicretten 13 yıl önce vahyedilmeye başlanmıştır.
    Yani bu mûcize Kur’an’ın vahyedilmeye başlamasından tam 1406 yıl sonra
    keşfedilmiştir. Peki, 1406 nedir? Sıkı durun 1406= 19x74’tür.
    • 240 •
    Ahmed Kalkan
    19 Mûcizesinin keşif tarihi 1974
    19 Mûcizesinin 19’u ve19’un
    geçtiği 74’üncü sûrenin arka
    arkaya yazımı
    19-74
    Kur’an’ın vahyinden kaç
    yıl sonra bu mûcizenin
    keşfedildiği
    19x74 (1406)
    Kur’an’daki sayısal mûcizeye işaret eden Müddessir (Gizlenen) Sûresi’nin
    kendisi baştan aşağı sayısal mûcizeler ile doludur. 19 mûcizesinin
    19’unu, bu mûcizenin anlatıldığı sûrenin (74) arkasına koyduğumuzda oluşan
    sayı aynı zamanda 19 mûcizesinin keşif tarihi olan 1974’ü vermektedir.
    Acaba inkârcılar buna ne der? Tesadüf. Peki, Kur’an’ın inişinden sonra geçen
    1406 yıl aynı 19 ile aynı 74’ün bu sefer çarpımını verir. Peki, inkârcıların
    buna cevabı ne olacaktır? Yine tesadüf… Acaba 19 mûcizesinin bulunuş
    tarihinin Müddessir (Gizlenen) sûresinde kodlu olduğuna dair vereceğimiz
    ilave müthiş delillere inkârcılar yine tesadüf deme yüzsüzlüğünü gösterebilecekler
    mi? Müddessir Sûresi’nin ilk iki âyeti şöyledir:
    1- “Ey gizlenen
    2- Kalk ve uyar.” (74- Müddessir Sûresi, 1-2)
    Sûrenin ilk âyeti gizlenene (müddessir) seslenmekte ve ikinci âyeti artık
    kalkış vaktinin geldiğini, uyarmaya başlamasını söylemektedir. İşte bu iki
    âyet, toplam 19 harftir. Bu iki âyetin sayısal değeri (ebcedi) acaba kaçtır
    dersiniz? Duyunca inanmakta zorluk çekebilirsiniz. İşte bu iki âyetin sayısal
    değeri tam 1974’tür. Anlamın, matematiğin ve bir mûcizenin gerçekleşmesinin
    uyumu ancak bu kadar mükemmel olabilir.
    • 241 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Sıra No 1 2 3 4 5 6 7 8 9 10
    Harf Ya Elif Elif Ya He Elif Elif Lam Mim De
    Sayısal
    Değer 10 1 1 10 5 1 1 30 40 4
    Sıra No 11 12 13 14 15 16 17 18 19
    Harf Tse Re Kaf Mim Fe Elif Nun Dhe Re
    Sayısal
    Değer 500 200 100 40 80 1 50 700 200
    Toplam: 1974
    Kur’an, indiği dönemde Peygambere seslenirken, anlamsal uyum muhafaza
    edilerek, ileride gerçekleşecek olan mûcizenin açığa çıkış tarihi de
    kodlanmıştır. Bu mûcize 19 mûcizesidir ve 19 harfle bu mûcizeye işaret
    edilmektedir. Bu mûcizenin ortaya çıkış tarihi olan 1974 ise, bu 19 harfin
    sayısal değerine eşittir. Ayrıca bu 19 harfin sayısal değeri, 19 mûcizesinin
    19’unun ve 19’un anlatıldığı sûre olan Müddessir Sûresi’nin numarası olan
    74’ün arka arkaya yazılmış şeklidir.
    Müddessir Sûresi’nin birinci âyeti (74, 1) olarak gösterilir. Yine ilginçtir
    ki sayısal mûcize açısından önemli bu âyetten itibaren Kur’an’ın sonuna
    kadar 741 âyet vardır ve 741 (19x39)’a eşittir.
    Muddessir Sûresi 1. âyetin
    matematiksel gösterimi
    Bu âyetten Kur’an'ın sonuna kadar
    olan âyet sayısı
    74-1 741=(19x39)
    • 242 •
    Ahmed Kalkan
    Büyüklerden Biri
    Büyüklerden biri olarak nitelenen 19 mûcizesinin (35. âyet) büyüklüğü,
    bu mûcizenin anlatıldığı Müddessir Sûresi’ndeki matematiksel kodlamalardan
    başlayarak kendini göstermektedir.
    Müddessir Sûresi’nde, Kur’an’ın insan sözü olduğunu söyleyen kişinin
    “Sakar”a atılacağı söylenir. 27. âyette “Sakar nedir bilir misin?” diye sorularak
    “Sakar”ın anlamının ne olduğu gündeme getirilir. Daha sonra “Sakar”;
    her şeyi kapsayan, insanlar için tablolar sunan bir ceza olarak tarif edilir.
    Bu ceza, cehennem olarak düşünülebileceği gibi, inkârcılara cevap olan 19
    olarak da düşünülebilir. Cehennemin her şeyi kapsayan, insanlara yaptıklarını
    gösteren özelliği gibi, 19’un da tüm Kur’an’ı matematiksel bir sistem
    olarak kaplayıp koruyan, tablolar sunarak mûcizesini belli eden, böylece
    inkârcıların “Bu sadece bir insan sözüdür.” iddiasına cevap veren özelliği
    vardır. “Sakar”a bu iki anlamdan hangisi verilirse verilsin, 31. âyette, 19’un
    fonksiyonlarına dikkat çekildiği için sonuç değişmez.
    Her durumda “Sakar” kelimesi 19 mûcizesi açısından önemli bir kelimedir
    ve Kur’an’da 4 defa geçen bu kelimenin 3’ü Müddessir Sûresi’nde geçmektedir.
    Müddessir Sûresi’ndeki bu 3 geçişin de matematiksel olarak kodlandığına
    tanık oluyoruz. Müddessir Sûresi’nde “sakar” kelimesi 26., 27. ve
    42. âyetlerde geçer. Bu 3 âyetin toplamı ise 95’tir (19x5). Ayrıca bu 3 âyetin
    matematiksel değerlerinin toplamı da 1900’dür. 1900 hem (19x100)’e eşittir,
    hem de bu 3 âyetin matematiksel değeri ile Müddessir Sûresi’nin numarası
    olan 74’ü toplarsak gene 19 mûcizesinin bulunma tarihi ortaya çıkar.
    • 243 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Müddessir Sûresi'nde Sakar
    kelimesinin geçtiği âyetlerin
    numaraları
    Toplam
    26+27+42 95(19x5)
    Müddessir Sûresi'nde geçen Sakar kelimesinin geçtiği âyetlerin
    matematiksel değeri
    26
    556 + 27
    683 + 42
    661
    Toplam
    1900(19x100)
    Sakar kelimesinin geçtiği
    âyetlerin matematiksel
    değeri
    Müddessir Sûresinin
    Numarası Toplam
    1900 + 74 1974 (19 Mûcizesinin keşif tarihi)
    Kur’an’daki ‘19’ mûcizesi
    Kur’an’ın matematiksel mûcizelerinin bir başka yönü ise 19 sayısının,
    âyetlerin içine şifresel bir biçimde yerleştirilmiş olmasıdır. Kur’an’da “Onun
    üzerinde ondokuz vardır.” (Müddessir Sûresi, 30) âyeti ile dikkat çekilen
    bu sayı, Kur’an’ın birçok yerinde şifrelenmiştir. Bunun örneklerinden bir
    kısmını şöyle sayabiliriz:
    Besmele 19 harftir.
    Kur’an 114 (19 x 6) sûreden oluşur.
    İlk vahyolan sûre (96. sûre) sondan 19. sûredir.
    • 244 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’ın ilk vahyedilen âyetleri 96. sûrenin ilk 5 âyetidir ve bu âyetlerin
    toplam kelime sayısı 19’dur.
    Vahyedilen ilk sûre (Alak Sûresi) 19 âyete sahiptir ve 285 (19 x 15) harf
    içerir.
    Son vahyedilen sûre olan Nasr, toplam 19 kelimeden oluşur.
    Ayrıca Nasr Sûresi’nin Allah’ın yardımından söz eden ilk âyeti de 19
    harftir.
    Kur’an’da 114 (19 x 6) besmele bulunur. Bu sayı da 19’un 6 katıdır.
    Kur’an’da 113 sûre besmele ile başlar. Başında besmele bulunmayan tek
    sûre, 9 numaralı Tevbe Sûresi’dir. Kur’an’da sadece Neml Sûresi’nde iki besmele
    bulunmaktadır. Bu besmelelerden biri sûrenin başında diğeri ise 30.
    âyette yer alır. Besmele ile başlamayan Tevbe Sûresi’nden itibaren saymaya
    başlanıldığında Neml Sûresi’nin 19. sırada yer aldığı görülecektir. 19 sûre
    sonra gelen 27 numaralı Neml Sûresi’nin hem başında, hem de 30. âyetinde
    besmele vardır. Böylece 27. sûrede iki besmele bulunur. Besmeleleri 114’e
    tamamlayan 27. sûrenin 30. âyetidir. Ayrıca sûre ve âyet numaralarını yani
    27 ve 30’u topladığımızda 57 (19 x 3) sayısını buluruz.
    Tevbe Sûresi’nden (9) Neml Sûresi’ne (27) kadar olan sûre numaralarının
    toplamı; (9+10+11+12+13+14+15+16+17+18+19+20+21+22+23+24+
    25 +26+27=) 342’dir. Bu da 19’un 18 katıdır.
    19 ve 19’un katı olan âyetlerde geçen Allah kelimelerinin toplamı 133
    (19 x 7) katıdır.
    “Bir” anlamına gelen “vâhid” (i harfi okunurken ekleniyor) kelimesinin
    ebced değeri 19’dur. Kur’an’da bu kelime, bir çeşit yemek, bir kapı vs.
    gibi farklı kelimeler için kullanılmıştır. “Bir Allah” olarak kullanımı ise 19
    keredir.
    İlk başlangıç harflerinden (Elif, Lam, Mim; Bakara Sûresi, 1. âyet) son
    başlangıç harflerine (Nun; Kalem Sûresi, 1. âyet) kadar olan âyet sayısı
    5.263 (19 x 277)’tür.
    • 245 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Başlangıç harflerinin bulunduğu ilk sûre ile başlangıç harflerinin bulunduğu
    son sûre arasında, başlangıç harflerinin bulunmadığı 38 (19 x 2)
    sûre vardır.
    “Rahmân” kelimesi ise Kur’an’da 57 (19 x 3) defa geçmektedir.
    Kur’an’da bahsi geçen 30 farklı rakam vardır. Kur’an’da geçen tüm bu sayıları
    (tekrarlar dikkate alınmadan) topladığımızda çıkan sayı 162.146’dır.
    Bu da 19’un 8.534 katıdır:
    1+2+3+4+5+6+7+8+9+10+11+12+19+20+30+40+50+60+70+80+99+
    100+200+300+1.000+2.000+3.000+5.000+50.000+100.000=162.146 (19 x
    8.534)
    Bu 30 farklı sayıya ek olarak Kur’an’da 8 tane kesirli sayıdan bahsedilir.
    Bunlar 1/10, 1/8, 1/6, 1/5, 1/4, 1/3, 1/2, 2/3’tür. Böylece Kur’an 38 (19 x 2)
    farklı sayı içerir.
    Kur’an’ın en başından itibaren 19 âyete sahip ilk sûresi İnfitar Sûresi’dir.
    Bu sûrenin diğer bir özelliği son kelimesinin Allah olmasıdır. Bu aynı zamanda
    Rabbimiz’in “Allah” olarak zikredilen, Kur’an’daki sondan 19. ismidir.
    Kaf harfi ile başlayan 50. sûrede 57 (19 x 3) adet Kaf harfi vardır. Başında
    K(19 x 5)’tir.
    50. Sûre *57 (19x3) Kaf harfi
    42. Sûre *57 (19x3) Kaf harfi
    50. Sûrede 45 âyet 50+45=95 (19x5)
    42. Sûrede 53 âyet 42+53=95 (19x5) kaf harfi bulunan 42. sûrede yine
    57 (19x3) adet
    Kaf harfi bulunur. 50. sûrenin 45 âyeti vardır. Bunları toplarsak sonuç
    95 (19 x 5)’tir. 42. sûrenin 53 âyeti vardır. Bunları toplarsak 42+53 yine 95.
    • 246 •
    Ahmed Kalkan
    Kaf Sûresi’nin ilk âyetinde Kur’an için kullanılan Mecid kelimesinin ebced
    değeri 57 (19 x 3)’dir. Yukarıda da belirttiğimiz gibi sûre içindeki Kaf
    harflerinin toplamı da 57’dir.
    Kaf Sûresi’ndeki Kaf harflerinin geçtiği âyetlerin numarasını topladığımızda
    19’un 42 katı olan 798 sayısını elde ederiz. 42 sayısı ise başlangıç
    harfleri arasında Kaf olan diğer bir sûrenin numarasıdır.
    Nun harfi sadece 68. sûrenin başında bulunur. Bu sûredeki Nun harflerinin
    toplam sayısı 133 (19 x 7)’tür.
    Sûre numaraları 19’un katı olan sûrelerin âyet sayılarını (besmele dâhil)
    topladığımızda:
    SÛRE NO ÂYET SAYISI
    19x1 19. Sûre 99
    19x2 38. Sûre 89
    19x3 57. Sûre 30
    19x4 76. Sûre 32
    19x5 95. Sûre 9
    19x6 114. Sûre 7
    TOPLAM =266 (19x4)
    Yâ, Sin harfleri Yasin Sûresi’nin başında bulunmaktadırlar. Sin harfi Yasin
    Sûresi’nde 48 defa geçmekte iken Ya harfi 237 defa geçmektedir. Bu iki
    harfin toplamı 285 (19 x 15)’tir.
    Yalnızca tek bir sûre -7. sûre- “Elif, Lam, Mim, Sad” başlangıç harfleriyle
    başlamaktadır. Elif harfi bu sûrede 2.529 defa, Lam harfi 1.530 defa,
    Mim harfi 1.164 defa ve Sad harfi 97 defa geçmektedir. Bu şekilde 4 harfin
    bu sûrede toplam olarak geçtiği yer 2.529 + 1.530 + 1.164 + 97 = 5.320 (19
    x 280)’dir.
    • 247 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Elif, Lam, Mim harfleri Arapçada en sık kullanılan harflerdir. Bu harfler
    birarada 6 sûrenin -2, 3, 29, 30, 31 ve 32- başında yer almaktadırlar ve bu
    3 harf, 6 sûrenin her birinde toplam 19’un katı olarak geçmektedir. Sırasıyla
    [9.899 (19 x 521), 5.662 (19x298), 1.672 (19 x 88), 1.254 (19 x 66), 817 (19 x
    43)]. Bu üç harfin 6 sûrede toplam olarak geçtiği yer 19.874 (19 x 1.046)’tür.
    Elif, Lam, Ra başlangıç harfleri 10, 11, 12, 14 ve 15. sûrelerde bulunmaktadır.
    Bu harflerin bu sûrelerde toplam olarak geçtiği yer 2.489 (19 x
    131), 2.489 (19x131), 2.375 (19 x 125), 1.197 (19 x 63) ve 912 (19 x 48)’dir.
    Elif, Lam, Mim, Ra başlangıç harflerinin toplam olarak geçme sıklığı
    1.482 (19 x 78)’dir. Elif harfi 605 defa, Lam harfi 480 defa, Mim harfi 260
    defa ve Ra harfi 137 defa geçmektedir.
    Kâf, Ha, Ya, Ayn, Sad başlangıç harfleri tek bir sûrede -19. sûre- geçmektedir.
    Kaf harfi bu sûrede 137 defa, Ha harfi 175 defa, Ya harfi 343 defa,
    Ayn harfi 117 defa ve Sad harfi 26 defa geçmektedir. 5 harfin toplam olarak
    geçtiği yerlerin sayısı 137 + 175 + 343 + 117 + 26 = 798 (19 x 42)
    Bu konudaki diğer tespitler ise şöyledir:
    Tüm Kur’an’da;
    Etîû (itaat ediniz) kelimesi 19 kere,
    Abd (kul), âbid (kulluk eden kişi) ve ibâdet kelimeleri ise toplam 152 (8
    x 19) kere geçmektedir. Aşağıda örnek olarak verilen Allah’ın isimlerinden
    bazılarının sayısal ebced değeri de 19’un katlarıdır.
    Vâhid (Tek) 19 (19 x 1)
    Câmi’ (Toplayan) 114 (19 x 6)
    İlk vahiy olan 96. sûre sondan 19. sûredir. 19 âyetten oluşur ve bu sûrede
    toplam 285 (19 x 15) harf vardır. Vahyin ilk 5 âyetinde ise 76 (19 x 4)
    kelime bulunmaktadır. İkinci olarak vahyedilen 68. sûrede vahyolunan ilk
    âyetler 38 (19 x 2) kelimeden oluşmaktadır. Üçüncü vahiy olan 73. sûre, 57
    (19 x 3) kelimeden oluşmaktadır.
    • 248 •
    Ahmed Kalkan
    Müddessir Sûresindeki Diğer Mûcizeler
    Müddessir Sûresi’nin tüm âyetlerinin çok kısa olmasına karşın 19’un
    fonksiyonlarını anlatan Müddessir Sûresi’nin 31. âyeti çok uzundur. Bakara
    Sûresi’nin 282. âyeti en uzun Kur’an âyeti olmasına rağmen içinde bulunduğu
    Bakara Sûresi’nin âyet başına kelime ortalamasının 6 katı kadar
    uzundur. Müzemmil Sûresi’nin 20. âyetinde de benzer bir özellik vardır, fakat
    o âyet de içinde bulunduğu sûrenin âyet başına kelime ortalamasının 8
    katı kadar uzunluktadır. Oysa Müddessir Sûresi 31. âyeti içinde bulunduğu
    sûrenin âyet başına kelime ortalamasından 12 kattan daha fazla uzundur.
    Böylece bu âyet, 6000’den fazla Kur’an âyeti içinde bulunduğu sûrenin, kelime
    ortalamasına oranla en fazla kelimeye sahip âyet olup, özel bir konuma
    sahiptir. Böylece Kur’an’da bir sayının (19) fonksiyonundan bahseden tek
    âyet olan Müddessir Sûresi 31. âyeti, matematiksel olarak kelime sayısı açısından
    da özel bir konuma gelmektedir. Bu özellikten hareketle, bu âyetin
    kendi içinde, sûreye göre konumunu, harf ve kelime sayılarını incelediğimizde;
    19’un fonksiyonlarından bahseden bu âyetin, 19’a bağlı kodlanışına
    tanıklık ederiz. Bu özellikleri şöyle maddeleyebiliriz:
    1- Bu âyet 57 (19x3) kelimeden oluşur. 19’un fonksiyonlarından bahseden
    bu âyet 19x3= 57 kelimeye sahipken “Üzerinde 19 vardır” diye geçen
    bir önceki âyet 3 kelimeye sahiptir. Böylece bu âyetin 19’un 3 katı olmasındaki
    3 katsayısı da bir anlam kazanmaktadır.
    2- Bu âyetin “… Allah bu örnekle neyi anlatmak istedi” diye biten kısmında,
    19’un fonksiyonlarının anlatımı biter. Âyetin bu kısmı 38 (19x2)
    kelimeyken, geri kalan kısmı 19 kelimedir.
    3- Müddessir Sûresi’nin ilk 19 âyetinin 57 (19x3) kelime olması, bu sayının
    19’un fonksiyonlarından bahseden tek âyete eşit olması da çok enteresandır.
    4- 19’un fonksiyonlarını anlatan Müddessir Sûresi’nin 31. âyetine kadar
    95 (19x5) kelime geçmesi de Allah’ın 19’lu kodlanışı bu sûrede ne kadar
    yoğun kullandığının ayrı bir delilidir.
    5- Müddessir Sûresi’nin 30. âyeti 19 sayısının telaffuz edildiği tek âyettir.
    Müddessir Sûresi’nin başından bu kelimenin (ondokuz) başlangıcına
    • 249 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    kadar tam 361 (19x19) harf geçmektedir. Allah’ın mûcizesi ne kadar detaylı
    ve ne kadar büyüktür!
    6- Müddessir sûresi 56 tane numaralı âyete ve başında numarasız Besmele’ye
    sahiptir. Böylece Müddessir Sûresi 56+1= 57 (19x3) âyettir.
    Bu altı maddede belirttiğimiz özellikler kadar iddialı olmasa da iki noktaya
    daha dikkat çekmek istiyoruz. Müddessir sûresinin 31. âyeti, Kur’an’ın
    19 katı kadar kelimeye sahip olan son âyetidir. Ayrıca Müddessir Sûresi 31.
    âyette geçen “Efendinin ordularını kendisinden başkası bilmez” ifadesi 19
    harftir.
    19'un fonksiyonlarını anlatan Müddessir
    Sûresi'nin 31. âyeti kaç kelimedir?
    57
    (19x3)
    19'un fonkisonlarını anlatan Müddessir
    Sûresi'nin 31. âyetinin 19'un fonksiyonlarını
    anlatan bölümü kaç kelimedir?
    38
    (19x2)
    19'un anlatıldığı Müddessir Sûresi'nin ilk 19
    âyeti kaç kelimedir?
    57
    (19x3)
    19'un fonksiyonlarını anlatan Müddessir
    Sûresi'nin 31. âyetine kadar sûrenin başından
    itibaren kaç kelime vardır?
    95
    (19x5)
    Müddessir Sûresi'nde geçen "Ondokuz"
    kelimesine kadar kaç harf vardır?
    361
    (19x19)
    Müddessir Sûresi kaç âyettir?
    (Numarasız Besmele dâhil)
    57
    (19x3)
    • 250 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’daki matematiksel mûcizenin üzerine kurulu olduğu 19 sayısına
    işaret eden Müddessir Sûresi’nin kendisinin matematiksel mûcizeler ile
    dopdolu olduğunu gördük. Bu sûredeki bir ilginç noktaya daha parmak
    basmak istiyoruz. Kur’an’daki 19 mûcizesinin keşif tarihi olan 1974 yılının
    yakınlarında Dünya’daki en önemli olay nedir diye düşünürseniz, 1969 yılında
    Ay’a gidilmesinin bu olaya en yakın, Dünya tarihinin gelmiş geçmiş
    en önemli olaylarından biri olduğunu anlarsınız. Ay’a gidiş tarihi 19 mûcizesinin
    bulunmasından az bir zaman önce, Kur’an’daki KUM’ların (Kelime
    Uyumlarındaki Matematiksel Mûcizelerin) bulunmaya başlanmasından az
    bir zaman sonradır. Bunu göz önünde bulundurduğumuzda 19’un fonksiyonlarını
    anlatan Müddessir Sûresi 31. âyetinden hemen sonra 32. âyette
    “Hayır, Ay’a andolsun” ifadesiyle Ay’a dikkat çekilmesi anlamlıdır.
    Atatürk ve 19
    Bir de bu 19 mûcizesinin(!) Atatürk’le ilgili olanı vardır. Bu iddia ile
    Atatürk’e ilahi bir kimlik kazandırılmak istenmektedir. Cenk Koray bu konu
    hakkında bir kitap yazmıştır. Edip Yüksel’in ve diğer 19’cuların, hayatında
    19 sayılarının göze çarpacak kadar bol olduğu Atatürk’ü gerçekten sevdikleri
    ve onun âhir zamanda aslî çizgisinden çıkmış dini yeniden ihyâ eden
    ilâhî destekli büyük bir zât olduğu hakkındaki kanaatleri dikkat çekicidir.
    Meselâ, Harun Yahya ve çevresindeki şahıslar da 19’culuğun şiddetli bir savunucusu
    olarak Atatürkçü bir çizgiyi savunmaktadır. Müslümanlar açısından,
    putperest Atatürkçülerden daha az zararlı olmadığı kesin olan Harun
    Yahya’nın kitaplarına yansıyan Atatürk sevgisi de unutulmamalıdır. Nice
    müslüman halkın severek okuduğu Harun Yahya, Atatürk’ü göklere çıkaran
    on civarında kitabıyla, öyle anlaşılıyor ki, takıyye yapmıyor, basbayağı
    Atatürkçülük’teki samiyetini dosta-düşmana haykırıyor. İşte kitaplarından
    bazıları: “Samimi Bir Dindar Atatürk” (Kültür Y., İst. 2002). Atatürk’ün ne
    kadar takvâlı bir müslüman olduğu, gündüzleri sâim, geceleri kaim; yani
    devamlı oruçlu, geceleri nâfile ibâdetle geçiren samimi bir dindar olduğu,
    içki gibi haramlardan nasıl kaçındığı, kurduğu devletin ne kadar dinî bir
    devlet olduğu… anlatılıyor olmalı kitapta. Öyle ya, samimi bir dindar böyle
    biri olmalı. Böyle bir Atatürk’ü elbette her müslüman sevmek zorundadır,
    değil mi? Diğer bir kitabı: “Atatürk’ü İyi Anlamak” (Kültür Y., 2002). Zâten
    ne kadar aksayan durumumuz varsa o da Atatürk’ü iyi anla(ya)madığımız
    için başımıza geliyor demek ki, iyi anlayalım da dünyada ve âhirette kur•
    251 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    tulalım; sağ olasın Harun Yahya. Bir başka kitabı: “Gerçek Atatürkçülük”
    (Kültür Y., İst. 2001). Tabii ki yetmez; müslüman halk Atatürk’ün vatan ve
    millet sevgisini de çok iyi anlamalıdır. Harun Yahya bu boşluğu da doldurur:
    “Atatürk’ün Vatan ve Millet Sevgisi, Ne Mutlu Türküm Diyene!” (Araştırma
    Y., 2002). Bu konuda başka kitaplar da yazılmalı, Müslümanlardan
    hâlâ Atatürk’ü sevmeyenler varsa, sevdirmeli diye düşünüyor olmalı ki
    yazar, devam eder kitaplarına: “Atatürk ve Gençlik” (Araştırma Y., 2002).
    Atatürk’ün askerî dehâsı yazılmazsa olur mu ya: “Asker Atatürk” (Kültür Y.,
    İst. 2002). Atatürk’ü iyi anlayan, onun ne kadar samimi dindar olduğunu
    kavrayan insan, tabii ki, onun kurduğu düzene/devlete de bağlı olmalı. Onu
    da unutmamış yazar, müslümanları Atatürk’ün kurduğu devlete bağlılığa
    dâvet eder; ve döktürür hikmetleri(!): “Devlete Bağlılığın Önemi” Vural
    Y., İst. 2000. Kitabın ismi her şeyi anlatmaya yetmiyor mu? Bu kitaplarla
    da hızını alamayan Harun Yahya, koca bir ansiklopedi yazmaya da ihtiyaç
    duymuş: “Atatürk Ansiklopedisi” (2 cilt, Araştırma Y.). Anlaşılıyor ki, bu
    tür kitapların devamı da gelecek.
    İşte Atatürk ve 19
    Atatürk, 1881’de 19’uncu yüzyılın bitimine 19 yıl kala doğdu. ( 19 x
    99 = 1881 ) Atatürk, 19’uncu yüzyılda 19 yıl yaşamıştır. Atatürk, Selanik’te
    doğdu. (Selanik sözcüğünün “ebced” hesabıyla değeri 171’dir. 9 x 19 = 171)
    1881, Rumi takvime göre 1297’dir. ( 1 + 2 + 9 + 7 = 19 ) Atatürk’ün nüfus
    cüzdanı numarası: 993814 ( 19 x 52306 = 993814 ) Atatürk, 1902’de
    Harp Okulu’ndan teğmen rütbesi ile mezun oldu. 19 yıl sonra, 19 Eylül
    1921’de son rütbesi verildi, mareşal oldu ve “gazi” ünvanını aldı.Atatürk,
    Harp Okulu’nu 20’nci olarak bitirdi. Subaylardan birisi yabancı olduğu için
    mezun olan 19 subaydan biri oldu. Atatürk, Harp Akademisi’nin 57’nci dönemine
    kaydoldu. (19 x 3 = 57) Atatürk, 19 Nisan 1909’da Hareket Ordusu
    ile İstanbul’a girdi. Atatürk, 19 Aralık 1915’te albay oldu. Atatürk, 19 Mart
    1916’da tuğgeneral oldu. Atatürk, Çanakkale Savaşı’nda 57’nci Alay’ın komutanlığını
    üstlendi. (3 x 19 = 57) Atatürk, Çanakkale Savaşı’nda 19’uncu
    Tümen’i komuta etti. Atatürk, 30 Nisan 1919’da 9’uncu Ordu Müfettişliği’ne
    atandı, 19 gün sonra Samsun’a çıktı. Atatürk, 19 Mayıs 1919’da 19 kişiyle
    birlikte Samsun’a çıktı. (Bazı kaynaklarda, bu tarih 20 Mayıs olarak da geçmektedir.)
    Atatürk, Samsun’a çıktığında 38 yaşındaydı. (9 x 2 = 38) Atatürk,
    Samsun’da 19 gün kaldı.
    • 252 •
    Ahmed Kalkan
    Atatürk, 4 Temmuz 1919’da Erzurum’a gitti. 19 gün sonra 23 Temmuz’da
    Erzurum Kongresi’ni topladı. Atatürk, 4 Eylül 1919 Sivas Kongresi’nden
    114 gün sonra 27 Aralık 1919’da Ankara’ya gitti. (19 x 6 = 114)
    Atatürk, İstanbul’a toplam 19 kez geldi. Atatürk’ün Latife Hanım ile olan
    evliliği 912 gün sürdü. (19 x 48 = 912) TBMM’nin ilk kütüğündeki sıra numarası
    19’dur. Atatürk, 1938’de vefat etmiştir. (19 x 102 = 1938 --------- 19
    ve 38 ; 19 x 2 = 38 , 19 + 38 = 57) Atatürk, vefat ettiğinde 57 yaşındaydı. (19
    x 3 = 57) Atatürk’ün cenaze töreninde Chopin’in 19 notalı 19’uncu Marşı
    çalındı. Atatürk’e verilen madalyaların toplamı 19’dur. Atatürk, 19.000 TL
    nakit miras bıraktı. Atatürk’ün, İstanbul Akaretler Yokuşu’nda oturduğu
    evinin numarası 76 idi. (19 x 4 = 76) “Mustafa Kemal Atatürk” sözcüklerinin
    harf toplamı 19’dur. Atatürk’ün tarihe geçmiş iki önemli sözü; “Ne mutlu
    Türküm diyene” ve “İstikbal göklerdedir” cümlelerinin harf toplamları
    19’ar harften oluşmaktadır.
    لَنْ
    ا للْبَ ش�َ Œ نذِي ً Œ ذْ أَدْبَ َ يْلِ إِ وَاللَّ مَرِ كََّ وَاْلقَ ‚بَ ِ ا لِاحْدَى اْلكُ ’نَّ َ رَ إِ ذَا أَسْفَ وَالصُّبْحِ إِ
    ¡ فِ ي § ا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ إِلاَّ أَصَْابَ اْليَمِ ي نِ ¨ شَاءَ مِنْكُْ أَنْ يتَقَدَّمَ أَوْ يتَأَخَّرَ كُُّ نفْسٍ بِ َ
    § سَقَرَ قَاُلوا لْ نكُ مِنَ اْلُصَلِّ ي نَ ¡ مَا سَلَكَكُْ فِ ي § رِمِ ي نَ í جَنَّاتٍ يتَسَاءَُلونَ عَنْ اْلُ جْ
    ô حَ تَّ µ وَكُنَّا نكَذِّبُ بيَوْمِ الدِّي نِ § وضُ مَعَ ا خْ لَاِئضِي نَ ï وَكُنَّا نَ خُ § وََلْ نكُ نطْعِمُ الِْسْكِ ي نَ
    § اْليَقِ ي نُ نَ أَتَ
    كََّ : !hayır ,hayır مَرِ وَاْلقَ : andolsun Ay’a يْلِ وَاللَّ : geceye Œ ذْ أَدْبَ َ إِ : dönüp
    gittiğinde وَالصُّبْحِ : sabaha إِذَا أَسْفَرَ : ağardığında ا’ إِنَّ َ : gerçekten o : لِاحْدَى
    biridir ‚ اْلكُبَ ِ : büyüklerden اŒ نذِي ً : bir uyarıcıdır للْبَ ش�َ : insanlar için لَنْ شَاءَ
    : isteyenler için مِنْكُْ : sizden أَنْ يتَقَدَّمَ : öne geçmek أَوْ : veya يتَأَخَّرَ : geride
    kalmak كُُّ : her نفْسٍ : nefis ا كَسَبَتْ ¨بِ َ : kazandıkları karşısında : رَهِينَةٌ
    rehin alınmıştır إِلاَّ : ancak ,hâriç § أَصَْابَ اْليَمِ ي نِ : yemîn ashâbı (iyiler) ¡ فِ ي
    جَنَّاتٍ : cennetlerde يَتَسَاءَلوُنَ : soruştururlar § رِمِ ي نَ í عَنْ اْلُ جْ : suçlular/
    günahkârlar hakkında مَا سَلَكَكُْ : sizisürükleyen ne? سَقَر ¡فِ ي : Sekar’a/
    cehenneme قاَلوُا : dediler لْ نكُ : değildik § مِنَ اْلُصَلِّ ي نَ : namaz kılanlardan
    وََلْ نكُ نطْعِمُ : yedirmezdik § الِْسْكِ ي نَ : yoksula وضُ ï وَكُنَّا ن خَُ : dalıp giderdik مَعَ
    • 253 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    § ا خْ لَاِئضِي نَ : dalıp gidenlerle beraber وَكُنَّا نكَذِّبُ : yalanlardık ve µ : بيَوْمِ الدِّي نِ
    din gününü نَ  أ تََ ô حَ تَّ : gelinceye kadar § اْليَقِ ي نُ : kesin olan
    Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla...
    “Hayır; andolsun Ay’a” (32)
    “Dönüp gittiği zaman geceye” (33)
    “Ağardığı zaman sabaha” (34)
    “Gerçekten o, büyüklerden biridir.” (35)
    “İnsanlar için bir uyarıcıdır.” (36)
    “Sizlerden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için.” (37)
    “Her bir nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır.” (38)
    “Ancak ashâb-ı yemîn hâriç.”
    “Cennetlerde soruştururlar.”
    “Suçlular hakkında.” (41. Âyet)
    “Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir?” (42. Âyet)
    “Derler ki: ‘Namaz kılanlardan değildik.” (43. Âyet)
    “Ve yoksula yedirmezdik.” (44. Âyet)
    “Dalıp gidenlerle biz de dalıp giderdik.” (45. Âyet)
    “Din gününü de yalanlardık.” (46. Âyet)
    “Kesin olan bize gelip çatıncaya değin.” (47. Âyet) (74/Müddessir, 32-47)
    • 254 •
    Ahmed Kalkan
    - 32. Âyet -
    مَرِ كََّ وَاْلقَ
    “Hayır, hayır; andolsun Ay’a” (32. Âyet)
    Hayır, öğüt almayacaklar. Parlamakta olan aya andolsun.
    Evet, ay şahit olsun!
    Hayır, mesele onların düşündüğü gibi değildir, bu hayali bir şey değil
    ki, onu alay konusu yapıyorlar. Müşrikler zebanilere asla galip gelemiyeceklerdir.
    Vahiy ve Kur’an’la alay eden o kimseler, Sekar’dan öğüt alıp yaptıklarından
    ve kötü işlerinden vaz geçsinler! Aya yemin ederim...
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Buradaki kellâ men ve yasaklama
    ifade eder. Bundan sonra Yüce Allah, cehennemin hak olduğuna dair aya
    yemin etti.”576
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Burada ve sonraki âyetlerde
    geçen kamer, gece ve sabah kelimelerinin kendi mânâlarında ve ilâhî
    orduların görüldüğü parıltılara işaret olmaları yanında dünyanın karanlıklara
    boğulduğu cahiliyye devri içinde Peygamberlik nurunun doğuşu ve o
    gecenin yok olmaya yüz tutuşu ve parlamak üzere bulunan hayır ve hakikat
    sabahının yaklaşışı anlarıyla İslâm güneşinin doğuşu anına da dolaylı yoldan
    işaret vardır. Hatta asıl ifade edilmek istenen budur.”577
    576 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/128.
    577 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/427.
    • 255 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 33. Âyet -
    Œ وَاللَّيْلِ إِذْ أَدْبَ َ
    “Dönüp gittiğinde geceye” (33. Âyet)
    Döndüğü an o geceye
    Dönüp geldiğinde geceye,
    Geçip giden gece şahit olsun.
    Gerileyen gece karanlığına,
    Dönüp gittiği zaman geceye,
    Sona ermekte olan geceye andolsun!
    Karanlığı ile geçip gitmekte olan geceye andolsun...
    - 34. Âyet -
    وَالصُّبْحِ إِذَا أَسْفَرَ
    “Ağardığında sabaha.” (34. Âyet)
    Ve açtığı sıra o sabaha andolsun
    Ağarmakta olan sabaha andolsun ki,
    Ve ağaracak olan sabah şahit olsun!
    Ağarmakta olan şafağa, yaklaşmakta olan sabaha andolsun!Ağardığında
    sabaha,Söken şafağa,Ağardığı zaman sabaha,Ve açtığı vakit o sabaha.
    • 256 •
    Ahmed Kalkan
    Aydınlanıp açıldığı, ışığı her tarafa yayıldığında sabaha da yemin ederim
    ki,
    Esfera: Aydınlandı, açıldı.578
    Yüce Allah gece karanlığında dünyayı aydınlatan Ay, aydınlanmak üzere
    olan gece, aydınlanıp ışığı her tarafa yayılmış olan sabah üzerine yemin
    ederek
    bir yandan bu tabiî-İlâhî âyetlere, kanıtlara bir yandan da 36. âyetteki
    uyarıcının
    önemine dikkat çekerek inkârcıları ikaz etmiştir.
    32-34’ncü âyetlerde kamere, geceye ve sabaha yemin edilir. Kur’an’da
    pek çok yemin bulunmaktadır. Bunlardan bazısında, evrende bulunan kamer,
    leyl, sema, şems ve necm gibi mühim varlıklara, bazında Allah’ın yüce
    ismine, bazısında Kur’an’a, bazısında da meleklere, kıyamet gününe ve peygamberlerin
    zuhur ettikleri yerlere yemin edilir. Bütün bunlardan maksat,
    söylenen sözün önemine, büyüklüğüne ve kesinliğine dikkat çekip muhatabın
    zihnini menfi ve muhalif fikirlerden arındırmaktır.
    Burada asıl amaç, hayrete ve dikkate değer olayları tefekküre konu yapıp
    insanı hidâyete ulaştırmaktır. Çünkü müşahede alanına giren bu varlık
    ve oluşlar, insanın sahte bilinçten kurtulup yeniden şuurlanmasına ve onun
    iman değerine ermesine vesile olabilir.
    Ayın değişen evreleri, gece ile gündüzün yer değiştirmeleri, nasıl Allah’ın
    koyduğu yasaların bir sonucu ise, ölüme inkâr günahıyla yakalanan
    kimsenin, öteki dünyada azap görmesi de aynı şekilde onun bu dünyada
    yaptıklarının tabii bir sonucu olacaktır. Bu açık gerçeğe rağmen hâlâ inkârda
    direnmek, anlamsız ve olumsuz bir tavırdır.579
    Ay, gerileyip dağılan gece ve söken şafak görüntüleri özleri itibarı ile
    duygulandırıcı sahnelerdir. İnsan kalbine çok şeyler söylerler, onun derinliklerine
    birçok sırlar fısıldarlar, kuytu köşelerindeki birçok duyguları harekete
    geçirirler. Bu âyetler bu kısa işaretle beslendikleri kalplerdeki bu duygu
    ve sır yuvalarını okşamakta, kalplerin giriş-çıkış kanallarını iyi bilmenin
    ustalığı ile bu yuvaları sıvazlamaktadırlar.
    578 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/118.
    579 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
    • 257 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Ayın doğuşunu, yayılışını ve batışını seyredip onun fısıldadığı varlık
    sırların hiç pay almayan kalp, az bulunur. Birkaç dakika ay ışığında duran
    bir kalp, ışık banyosundan geçmiş gibi yıkanıp arınıverir.
    Yine bir kalp düşünelim ki, gecenin çekiliş görüntüsünü seyretmiştir.
    Doğan günün ışıkları önünde sessizce gerileyen karanlığı, varlıkların gözlerini
    açıp uykudan uyanmalarını izlemiştir.
    Bu sahneden etkilenmeyecek, derinliklerinde uçarı heyecanlar depreşmeyecek
    kalp az bulunur.
    Yine şafağın sökmesini, tanyerinin ağarmasını seyreden bir kalp düşünelim.
    Böyle bir kalpde ışıma, açılma, bilinç düzeyinde hal değiştirme
    titreşimlerinin meydana gelmemesi pek düşünülemez.
    Bu titreşimler, gözlere çarpan gün ışınlarının yanısıra kalplere, gönüllere
    dolan ışınları algılamaya son derece elverişli bir duyarlık kazandırır.
    Kalplerin yaratıcısı olan yüce Allah bu sahnelerin, çarpıcı nitelikleri ile
    kimi olaylarda kalplerde acayip etkiler meydana getirdiklerini, onlara yeniden
    yaratılmışlar gibi keskin bir duyarlılık kazandırdıklarını herkesten
    iyi bilir.
    Ayda, dağılan gece karanlığında ve söken şafakta beliren bu uyanışlar,
    ışınalar ve yer değiştirme süreçlerinin arka planında müthiş gerçekler
    saklıdır. Bu; gerçekler yaratıcı gücün, hikmetli planın ve evrensel uyumun
    varlığını kanıtlar. İşte Kur’an mantı klan ve akılları bu gerçekler aracılığı ile
    hayalleri şaşkına çeviren bu eşsiz duyarlılığa yöneltir. 580
    Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Yeminleri
    Kur’ân-ı Kerim’de 17 sûre yeminle başlar. Allah Teâlâ, 8 yerde kendi
    zâtına yemin ederken, iki yerde Kur’an’a, 53 yerde de yarattığı bazı şeylere
    yemin eder. Bu yemin edilen şeylere bir göz attığımızda hemen şu ortak
    özellikler göze çarpar: Bunlar, herkes tarafından tartışmasız bilinen şeylerdir.
    Bu denli bilinmesine ve bu kadar önemli olmasına rağmen insanlar
    bunları çoğunlukla kanıksamış, doğru yolu bulmakta bize yardımcı olacak
    580 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    • 258 •
    Ahmed Kalkan
    birer âyet oldukları unutulmuştur. Cenâb-ı Allah, bu şekilde, Araplarca gelişigüzel
    kullanılan yeminleri, hidâyet unsurunu ön plana çıkararak hem
    âyetlerin anlatım özelliğini arttırmış ve hem de “akletmesini” istediği insanların
    bu yaratılan şeyler üzerine dikkatini çekmiş oluyordu.
    Allah’ın yemin ettikleri boş şeyler değildir. O yemin edilen şey, daha
    sonra belirtilenler için şâhittir. Allah, mahlûkattan bir şeye yemin ettiğinde
    o şeyin büyüklüğü, kemâli ve hayret vericiliği dolayısıyla değil; söz konusu
    meseleyi isbatlamak için yemin edilen şeyin delil olarak ileri sürüldüğünü
    anlamaktayız. Her yemin, kendisinden sonraki konuya delil getirmek içindir.
    581
    “Fecre andolsun. On geceye andolsun. Çifte de teke de andolsun. Gelip
    geçmekte olan geceye andolsun. Bunların her biri akıl sahibi için birer yemine
    değmez mi?582; “Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim ki. Bunun ne
    büyük bir kasem/yemin olduğunu bilir misin?”583 Âyetlerde Allah’ın belirttiği
    gibi, yeminler boş yere yapılmadığı gibi, yemin edilenlerin de dikkat
    çekici şeyler olduğu bizzat Allah tarafından belirtilir. “Kur’ân-ı Kerim’de
    kendisine kasem edilen eşya üzerinde düşünülecek olursa, bunların, kendilerine
    kasem edilmemiş olsaydı bile, te’kid edilmesi gereken ve hadd-i
    zâtında takviye ve isbat edecek nitelikte bulunan şeyler olduğu görülür.
    “Yeminler ve ardından yeminlere bir cevabın gelmesi, ilk dönem Kur’an
    sûrelerinin bir özelliğidir. Kur’an; muhâtaplarına, hiç de yadırgamayacakları,
    onların yaygın olarak kullandıkları bir üslûp ile hitap ediyor. Doğadaki
    somut olgular üzerine yapılan yeminler, uyumlu kafiyelerle birlikte,
    âyetlere hârikulâde bir güzellik veriyor. Yemin ile, vâkıalardaki hikmet ve
    gerçeklerin doğru olarak görülmesi sağlanıyor. Onlar hakkındaki yanlış
    değerlendirmeler gideriliyor. Böylece yemin edilen vâkıalardaki hikmet ve
    gerçeklerin tanıklığında, yemin cevabındaki gerçekler ve hizmetler ortaya
    konuyor. Başka deyişle, yemindeki vâkıalar gerçek olduğu gibi, cevaptaki
    vâkıalar da gerçektir, hikmetlerle doludur.”584
    581 Mevdûdi, Tefhîmu’l Kur’an, c. VII, s. 22
    582 89/Fecr, 1-5
    583 56/Vâkıa, 75-76
    584 M. Yaşar Soyalan, Leyl Sûresi, Kalem, sayı 6, Ankara, 1988
    • 259 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Yeminlerle başlayan sûrelere baktığımızda yemin edilen şeyler ile daha
    sonra gelen konu arasında nâzik bir uyumun olduğu göze çarpmaktadır.
    “Kıyâmet gününe yemin ederim. Kendini kınayan nefse yemin ederim ki; İnsan,
    kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı sanar, öyle mi?
    Evet, Bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz
    yeter. Fakat insan, önündekini (kıyâmeti) yalanlamak, boyuna kötülük etmek
    ister de, ‘Kıyâmet günü ne zamanmış?’ diye sorar.”585 Görüldüğü gibi sûre
    başında kıyâmete yemin edilmiştir. Yeminin devamında gelen konu, kıyâmetin
    gerçekliği üzerine olmaktadır.
    Allah, câhiliyye döneminin yozlaşmış bir anlatım şekli olan yeminleri,
    hidâyet içeriğine sahip bir şekle sokarak Kur’an’ın anlatım üslûbunu güzelleştirmiş
    ve anlatımını kuvvetlendirmiştir. Ayrıca, câhiliyye Arabının gelişigüzel
    kullandığı yeminler daha sonraları bir düzene sokularak toplumu
    kaynaştıran bir öge haline getirilmiştir. 586
    Kur’an Allah’ın yeminlerini kasem kökünden bir fiile veya yemin edatı
    olan bazı harflerle vermektedir. Bir kabule göre, bazı sûrelerin başlarında
    yer alan tüm harfler ve harf grupları kasem, yani yemin ifade eder. Bu harflere
    yemin 28 sûrededir. Bunların tümü, sûrelerin başlangıcında yer alır
    (Sâd, Nûn, Hâ mîm, Elif lâm mîm, Kaf hâ yâ ayn sâd gibi).
    Allah’ın yeminleri, yaradılışı ve oluş mûcizesini seyredip de bundan bir
    şey çıkaramayan ve oluşun arkasındaki büyük şuuru göremeyen insanı bir
    şok etkisiyle, daha iyi bakmaya itmek için kullanılıyor. Burada söz konusu
    olan, bir tür, delilin, bizzat kendini ortaya sürmesi ve delile delil arama şaşkınlığının
    kınanmasıdır.
    Kur’an’da Leyl/Gece ve Subh/Sabah Kelimeleri
    Gece anlamına gelen “leyl” kelimesi Kur’an’da 92 yerde kullanılır. Farklı
    anlamlarla birlikte toplam 45 yerde geçen subh (sabâh, asbaha) kelimesi,
    gündüzün başlangıç vakti olan sabah ve fecr vakti, sabahlamak anlamında
    toplam 29 yerde kullanılır. Kuşluk vakti demek olan duhâ kelimesi toplam
    7 yerde geçer.
    585 75/Kıyâme, 1-5
    586 Cengiz Duman, Haksöz, sayı ı 44, Kasım 94
    • 260 •
    Ahmed Kalkan
    “Gece ile gündüzün birbiri ardınca gelmesinde göklerde
    ve yerde Allah’ın
    yarattığı şeylerde, sakınacak bir kavim için nice ibretler vardır.” 587
    “Gece ve gündüzü iki âyet yaptık. Gecenin âyetini sildik, gündüzün âyetini
    aydınlatıcı yaptık ki hem Rabbinizin lütfunu arayasınız, hem de yılların
    sayısını ve hesabı bilesiniz. Biz herşeyi açık açık anlattık.” 588
    “Gece saatlerinde ayakta durup Allah’ın âyetlerini okuyarak secdeye kapanan
    topluluk” 589
    “(O takvâya erenler) ‘Ey Rabbimiz, biz iman ettik. Artık bizim günahlarımızı
    mağfiret et ve bizi ateşin azâbından koru’ diyenler, sâdıklar, itaatle
    boyun eğenler, infak edenler, seherlerde Allah’tan mağfiret dileyendir.” 590
    “Onlar gecenin az bir vaktinde uyurlardı, seher vaktinde istiğfar ederlerdi.”
    591
    Allah’ın Geceye ve Sabaha Yeminini
    İfade Eden Diğer Âyetler
    “Hayır! Şafağa, geceye ve onda basan karanlığa, dolunay olmuş aya yemin
    ederim ki, halden hale geçersiniz.” 592
    “Fecre, on geceye (Hac yapılan Zilhicce’nin on gecesine), çift olana ve tek’e,
    herşeyi karanlığı ile örttüğü zaman geceye yemin ederim ki; bunlarda elbette
    akıl sahibi için birer yemin değeri vardır.” 593
    “Güneşe ve kuşluk vaktindeki aydınlığına, güneşi takip ettiği müddetçe
    aya, güneşi tam görünen gündüze, aydınlığı örttüğü vakit geceye, gökyüzüne
    ve onu bina edene, yere ve onu düzlük yapana, nefse/rûha ve onu en güzel biçimde
    şekillendirene, sonra ona fücûru/kötülük duygusunu da takvâyı/sakı-
    587 10/Yûnus, 6
    588 17/İsrâ, 12
    589 3/Âl-i İmrân, 113
    590 3/Âl-i İmrân, 16-17
    591 51/Zâriyât, 17-18
    592 84/İnşikak, 16-19
    593 89/Fecr, 1-5
    • 261 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    nıp iyi olmayı da birlikte ilham edene yemin ederim ki, nefsini kötülüklerden
    arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere daldıran da ziyan etmiştir.” 594
    “Karanlığı ile etrafı örttüğü zaman geceye, açılıp ağardığı vakit gündüze,
    erkeği ve dişiyi yaratan güce yemin ederim ki, işiniz pek çeşitlidir.” 595
    “Kuşluk vaktine ve kararıp durgunlaştığı zaman geceye yemin ederim ki
    Rabbin seni bırakmadı ve sana darılmadı.” 596
    - 35. Âyet -
    ‚بَ ِ ا لِاحْدَى اْلكُ ’نَّ َ إِ
    “Gerçekten o, büyüklerden biridir.” (35. Âyet)
    Şüphe yok ki, o (cehennem) elbette büyüklerin biridir.
    Şüphesiz o (cehennem ateşi, musîbetlerin) en eşsizidir.
    Her halde büyüklerin biridir o Sekar
    O sekar, Cehennem, büyük belâlardan, uyarılardan biridir.
    Sekar muhakkak büyüklerin (belaların) biridir,
    Kuşkusuz o Sekar, büyük belalardan biridir.
    Sakar (cehennem) büyük gerçeklerden biridir.
    Gerçekten o, büyük (musibet) lerden biridir.
    O (cehennem), büyük uyarıcı musibetlerden biridir.
    594 91/Şems, 1-10
    595 91/Leyl, 1-4
    596 93/Duhâ, 1-3
    • 262 •
    Ahmed Kalkan
    Muhakkak işkence ve azap merkezi olan Sekar adlı cehennem, benzeri
    bulunmayan büyük musibetlerden ve korkunç belalardan biridir. Onunla
    nasıl alay eder ve onu yalanlarsınız?
    Yüce Allah bu büyük evrensel gerçekler üzerine yemin ediyor. Bu yeminin
    amacı bu büyük gerçeklerin önemlendiren, onların kanıtlayıcı değerlerinden
    haber yaşayan gafilleri uyarmak, önlerinde duran gerçeklerin
    farkına vardırmaktır. Bu yeminin ikinci aşamadaki amacı da “sakar” cehenneminin,
    bu cehennem görevlilerinin, ahiretteki diğer gelişmelerin, insanı
    arka plandaki tehlikeler konusunda uyaran müthiş gerçekler olduklarını
    vurgulamaktır.
    Kuber: Büyük bela, ceza ve musibetler demektir. Ebu Hayyan şöyle der:
    “Yüce Allah bu şeyleri şereflendirmek ve bunlarda meydana gelen, Allah’ın
    fevkalade yarattığı şeylere ve kudretine ve varlığın onların vücuda getirilmesi
    ile ayakta durduğuna dikkat çekmek için onlara yemin etti. Allah, cehennemin,
    benzeri bulunmayan büyük musibetlerden biri olduğuna yemin
    etti.”597
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Âyette, güneş ve ayın, Allah’ın
    mahluku olduğuna; her ikisinin de gidip gelmelerinde, gece ve gündüzün
    bunlardan zuhur etmesinde, Allah’ın emrine bağlı olduklarına, O’nun kudreti
    ve ve gücü karşısında secde ettiklerine işaret vardır. Durum böyle iken
    insanoğlunun, onları yaratan Allah’ı inkâr edip de bunlara tapması nasıl
    güzel olur.”598
    Mevdudi diyor ki: “Nasıl ki ay, gece, gündüz Allah’ın kudretinin büyük
    işaretleri ise, cehennem de böyle Allah’ın büyük kudretinin bir nişanesidir.
    Eğer ayı meydana getirmek, gece ve gündüzü bir düzen içerisinde peşisıra
    getirmek mümkünse, niye o zaman cehennemi meydana getirmek gayr-i
    mümkün olsun? Çünkü gece ve gündüzü her gün görüyorsunuz. Ama hayret
    falan etmiyorsunuz. Oysa ki bunlar da Allah’ın hayretamiz mucizeleridir.
    Ve eğer siz bunları görüyor olmasaydınız da bir kimse size bu dünyada
    ay denen bir şey vardır, güneş denen bir şey vardır, yükseldiği zaman dünya
    ışıldamaya başlar, battığı zaman da karanlıklara gömülür dese o zaman si-
    597 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/378; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/128.
    598 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/128.
    • 263 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    zin gibi kimseler tıpkı bu cehennem hakkında alay etmeniz gibi bununla
    da alay edecekti.”599
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Kuşkusuz o Sekar herhalde
    büyük olaylardan biridir yani en büyük felaketlerden biridir.”600
    Bundan sonra Yüce Allah cehennem hakkında şöyle buyuruyor:
    - 36. Âyet -
    ِ
    ا للْبَ ش�َ Œ نَذِي ً
    “İnsanlar için bir uyarıcıdır.” (36. Âyet)
    Gocundurmak için beşeriİnsanları ikaz etmek için;
    İnsan soyu için bir uyarıdır.
    Uyarmak için insanları.
    İnsanlar için uyarıp korkutandır.
    İnsan için bir korkutucu olarak.
    İnsanlar için sorumluluk, hesap ve cezayı hatırlatan büyük büyük bir
    uyarıcıdır.
    Allah’ın, Rasûlü vasıtasıyla bildirdiği Sekar adlı bu cehennem, Rab’lerinden
    korksunlar, Allah’ın istediği ve razı olduğu şekilde iman edip salih
    amel işlesinler diye insanlar için bir uyarıdır. Cehennem ateşi dünya ateşinin
    70 misli büyüklüğündedir.
    Nezîr (Uyarıcı) kelimesinden neyin kastedildiği hakkında âlimlerin
    görüşleri:
    599 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/477.
    600 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/427.
    • 264 •
    Ahmed Kalkan
    1) Hasan-ı Basri’ye göre cehennemdir.
    2) Ebu Rezin’e göre Allah Teâlâ’dır.
    3) İbn-i Zeyd’e göre Rasûlullah’tır.601
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İnsanı korkutmak, gocundurmak
    için, yahut insanı korkutucu olarak. Bazıları bunun, sûrenin evveline
    bağlı olduğunu söylemişlerdir ki, “korkutucu olarak kalk” demektir.”602
    Allah’ın, Rasûlü vasıtasıyla bildirdiği Sekar adlı bu cehennem, Allah’ın
    istediği ve razı olduğu şekilde iman edip salih amel işleyerek Rabbine yaklaşmak
    veya iman etmeyip şink, küfür ve günahlar işleyerek Rabbinin rızasından
    geri kalmak isteyen kullar için bir uyarıdır. Onu düşünen, ondan
    öğüt alanlar, elbette ki hidâyete ererler, aksine hareket edenler de layık oldukları
    felaketlere uğrar dururlar.
    - 37. Âyet -
    لَِنْ شَاءَ مِنْكُْ أَنْ يتَقَدَّمَ أَوْ يتَأَخَّرَ
    “Sizden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için.” (37. Âyet)
    İçinizden ileri gitmek veya geri kalmak iseiyen kimseleri
    İçinizden öne geçmeyi veya arkada kalmayı dileyen herkes için
    Aranızdaki ilerlemek isteyenler için de, geriye gitmeyi tercih edenler için
    de.
    Allah’ın sünneti, nizâmının yasaları ve irâdesi içinde, içinizden imanda,
    amelde hayır ve hasenatta ileri gitmek isteyenlerle, şirkte ve inkârda ısrar
    ederek geride kalanlar için uyarıcıdır.
    601 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/487.
    602 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/427.
    • 265 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Sizden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için.” diye Türkçe’ye
    çevrilen bu âyet; “iman edip sâlih/iyi işler yaparak Allah’a yaklaşmak isteyen
    veya imandan ve iyi amelden geri kalıp uyarılara kulak vermeyen
    kimseler”
    olarak yorumlanmıştır.
    Ebu Hayyan şöyle der: “Âyetteki “öne geçmek veya geride kalmak”tan
    maksat, hayırda öne geçmek ve hayırdan geri kalmaktır. Nitekim Yüce Allah,
    mealen: “Öyleyse dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin.” buyurmuştur.”
    603
    İbn Abbas diyor ki: “Dileyen Allah’a itaate uyar, dileyen de isyan ederek
    itaattan geri kalır.”604 Mevdudi diyor ki: “Bununla insanlar uyarılmaktadır.
    Şimdi isterlerse sakınarak doğru yola gitsinler ve isterlerse doğru yoldan
    yüz çevirsinler.”605
    - 38. Âyet -
    ا كَسَبَتْ رَهِينَةٌ ¨ كُُّ نفْسٍ بِ َ
    “Her nefis, kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır.” (38. Âyet)
    Her nefis kazancına bağlıdır
    Herkes(in karşılığı) kendi kazandığına bağlıdır.
    Herkes işlediği ameller, hak ettikleri karşılığında kendisini rehin etmiştir.
    Her insanın (âkıbeti) kendi kazandıklarına bağlıdır.Herkes kazancına
    bağlı bir rehindir;Herkes tutumunun ve davranışlarının tutsağıdır.Her nefis,
    kazanmakta olduklarına karşılık olmak üzere bir rehinedir.
    Her nefs, kazanmış olduğu şeye bağlıdır.
    603 18/Kehf, 29; Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/379; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar
    Neşriyat, 7/128.
    604 Taberi Tefsiri: 29/103; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/128.
    605 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/477.
    • 266 •
    Ahmed Kalkan
    Akıl-baliğ olup emir ve yasaklarla mükellef olan her insan ve her cin
    dünyada işlediği günahına karşılık Allah katında rehin olarak tutulacaktır.
    Her nefis kazancına bağlıdır. Yani Allah katında borçlu olarak kazancına
    rehindir. Üzerindeki borçları ve cezaları ödemedikçe bırakılmaz. Mutluluğu
    ve felaketi kazancına uygun düşer. Çalışır güzel işler yapar, Allah’a borçlarını
    öderse kendisini kurtarır. İnkâr ve isyan ederse cezaya uğratılır.
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Her nefis kazancına bağlıdır.
    Yani Allah katında borçlu olarak kazancına rehindir. Mutluluğu ve
    felaketi kazancına uygun düşer. Çalışır güzel işler yapar, Allah’a borçlarını
    öderse kendisini kurtarır. 606
    Her nefsin yaptıklarına
    karşılık rehin olarak gösterilmesi, sorumluluğun
    ferdî olduğunu, her insanın dünyadaki iman ve itaatine göre hesap
    gününde ödül veya ceza alacağını, geleceğinin
    buna bağlı olduğunu ifade
    eder. Kısacası insana ebedî kurtuluşu sağlayacak olan da, onu ebedî felâkete
    götürecek olan da benimsediği inancın doğruluğu veya yanlışlığı, amellerinin
    İlâhî iradeye uygun veya aykırı oluşudur. İnancı bâtıl,
    ameli bozuk olanı
    en yakınları bile kurtaramaz; nitekim Hz. Nûh öz oğlunu, Hz. İbrahim
    öz babasını kurtaramamıştır. 607
    İnsanın Sorumluluğu
    Bu âyet, insanın davranış özgürlüğü ve sorumluluğu ile ilgilidir. Bu âyetin
    beyanına göre Hesap Günü, her sorumlu can kazancına rehindir; yani
    onun göreceği karşılık, kazancıyla mütenâsip olacaktır. Bu gerçek, âyetin
    sonunda yer alan rehine sözcüğü ile ifade edilmiştir. Çünkü rehine sözcüğü,
    durmak, menetmek, alıkoymak, karşılık ve kefil gibi anlamlar taşıyan r h n
    kökünün türemiş şeklidir. Rehine kelimesi burada, “her insanın yaptığının
    kefili, yani yaptıklarından sorumlu olduğu” anlamına gelir.
    Eğer insan, iyi çalışıp güzel işler yaparak Allah’a olan borçlarını öderse
    O’ndan ikram görür ve kendini kurtarır. Aksi halde, eli boş kalır ve hak
    ettiği cezayı çeker.
    606 Geniş bilgi için Tûr sûresindeki "Herkes kendi kazancına bağlıdır.” (52/Tûr, 21) âyetinin tefsirine bkz.;
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/427.
    607 ] Bk. 11/Hûd, 45-46; 9/Tevbe, 114
    • 267 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Yüce Allah, dilediğini yapar ve her şeye güç yetirir. Ancak O, rastgele iş
    yapmaz; kendi hikmeti ve adaletiyle koyduğu yasaları ihlâl etmez. Bunun
    için Allah, insana tanıdığı irade ve özgürlük alanına müdahale etmez. O,
    ahlâk alanını kişinin özgür irade ve tercihine bırakır. İşte bu yüzden insan,
    kendi iradesiyle yaptığı davranışlardan sorumludur. İnsanın felâhı veya felaketi,
    kendi kazancına bağlıdır.608
    Her öz, sorumluluğunu ve yükünü kendi omuzlarında taşır. Kendini
    nereye koymak isterse oraya koyar. Özünü ya ilerletir, ya geriye götürür. Ya
    onurlandırır ya alçaltır. Herkes davranışlarının tutsağı, yaptığı işlerin bağımlısıdır.
    Yüce Allah göre göre izleyeceği yolu tanıtmıştır. Duygulandırıcı
    evrensel tablolar ve herşeyi yutup yokeden “sakar” cehennemi tabloları karşısında
    yapılan bu duyuru son derece etkili ve akılları başlara toplayıcıdır.
    Yaptıkları işlerin tutsağı ve davranışlarının bağımlısı olan insan sahneleri
    önünde çalışma defteri sağ taraftan verilecek olanların bağlardan çözük
    olacakları, kösteklerden arınmış bir özgürlüğün tadını yaşayacakları ilan
    ediliyor. Onlar bu rahatlık içinde günahkârlara niçin bu kötü sonla yüzyüze
    geldiklerini sorma hakkına bile salıp olacaklardır. 609
    - 39. Âyet -
    § يَمِ ي نِ لاَّ أَصَْابَ اْل إِ
    “Ancak ashâb-ı yemîn (sağ ehli) hâriç.” (39. Âyet)
    Ancak iyiler müstesnâ
    Ancak sağ ehli hâriç.
    Ancak sağın adamları,
    Ancak sağduyulu hareket ederek, Allah’ın kitabına iman edip hayata geçirenler,
    hayırlı sonuca koşanlar keyiflidir.
    608 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
    609 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    • 268 •
    Ahmed Kalkan
    Ancak amel defterleri sağından verilenler hâriç.
    Ancak sağdakiler başka.
    Yalnız defterleri sağ yanlarından verilenler böyle değildir.
    Ancak kitabı, amel defteri, sicili, tutanağı sağdan verilen mü’min ve
    bahtiyarlar müstesna. Onlar imanları ve itaatları sayesinde Allah’ın rahmeti
    sonucu bağları çözer ve nefislerini azaptan kurtarırlar.
    Mevdûdi diyor ki: “Diğer bir ifadeyle sol ehli kendi yaptıkları yüzünden
    yalanlanacaklar, sağ ehli ise yaptıkları yüzünden kendilerini kurtaracaklardır.
    “Ashâbu’l-Meymene”; Meymene, lügatte “yemîn” (sağ el) veya “yumn”
    (uğurlu) anlamlarının her ikisinden de gelebilir. Şâyet yemin kelimesinden
    türediğini kabul edersek, Meymene “sağ el” anlamına gelir. Ancak burada
    lügavî anlamında değil, “yüksek mertebe” anlamında kullanılmış olabileceğini
    belirtmeliyiz. Çünkü Araplar sağ eli, kuvvet ve şerefin sembolü olarak
    nitelerlerdi. Nitekim hürmet ettikleri kimseleri, meclislerde sağ köşeye
    oturturlardı. Ayrıca bir kimse, başka bir şahsın kendi yanında önemli bir
    yeri olduğunu söylemek istediğinde “Fulânun minnî bil-yemîn” (o benim
    sağ kolumdur) derdi. Urduca’da da önemli bir adamın yardımcısına “Desterast”
    (sağ kolu) denir. Fakat “Meymene” kelimesinin “yumn”den türediğini
    kabul edersek, “ashâbu’l meymene” uğurlu, bahtı iyi olan, saâdet sahipleri
    anlamına gelir.
    “Ashâbu’l-Meş’eme”; Meş’eme, “şum” kelimesinden türemiştir. Uğursuzluk,
    talihsizlik demektir. Ayrıca lügatte sol el için “şu’ma” tabiri kullanılır.
    Nitekim Araplar “şimâl” (sol el) ve “şu’ma” (uğursuzluk) kelimelerini
    aynı anlamda kullanırlar. Araplarda, sol el zayıflığın ve zilletin simgesidir.
    Örneğin, sefere çıkan bir kimsenin sol tarafından bir kuş uçtuğu zaman bu
    olayı uğursuzluk olarak telakki ederlerdi. Yine Araplar, bir kimseyi mecliste
    sol tarafa oturturlarsa eğer, bu o kimseyi aşağı mevkide ve önemsiz gördükleri
    anlamına gelirdi. Ayrıca bir kimse, başka bir şahsın kendi yanında
    bir yeri olmadığını söylemek istediği zaman “Fulanun minnî bi’ş-şimâl” (O
    benim sol kolumdur) derdi. Dolayısıyla “Ashâb’uş- şimâl” bedbaht olanlar•
    269 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    dır. Yani Allah, onları zillete düçar etmiştir ve onlar O’nun huzurunda sol
    tarafta bulunacaklardır. 610
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ancak amel defterleri
    sağdan verilenler bunun dışındadır. Zira bunlar sadece kendi kazançlarına
    bağlı kalmayarak ezeli takdirde yüce Allah’ın sırf lütuf ve ihsanından
    nasipleri, kısmetleri fazla takdir edilmiş olan mutlu kişilerdir. Çünkü adalet
    ve hikmet sahibi olan yüce Allah herkese kazancına uygun bir mükâfat
    verir, kimsenin hakkını kaybetmez. Hukuk açısından hepsini eşit kılmış,
    kazancına bağlamış olmakla beraber (Allah) yaptıklarından sorumlu tutulacak
    bir varlık olmadığı için sırf lütuf ve ihsan açısından hepsinin takdirlerini,
    mazhar olacakları şeyleri eşit kılmamış; kimine az, kimine çok vermiş,
    kimini de fazla olarak verdiği ihsanından yoksun kılarak onu sadece
    kazancına bırakmıştır. İnsanları diğer canlılardan seçkin olarak yaratması
    nasıl onların kazancına bağlı değil, sırf bir lütuf eseri ise, insanları çeşitli
    mertebelerde yaratması, nebileri ve velileri yüksek derecelere nail olmakla
    seçkin kılması, nebilerin bir kısmını bir kısmına üstün tutması ve Hz. Muhammed’in
    (s.a.s.) derecesini hepsinden üstün kılması da bu türdendir. Bu
    şekilde yüksek mertebelerin bir çoğu çalışıp kazanılmakla elde edilmez. Bu
    ise „Doğrusu insan için çalıştığından başkası yoktur.“ 611 mânâsı ile çelişkili
    olmaz.
    Zira çalışıp kazandığından başkası insanın kendi hakkı değil, sadece bir
    lütuftur. Bununla beraber âyette „illâ“ edatı ile yapılan istisnanın muttasıl
    olmasına göre, „ashâb-ı yemin“ bunun da bir istisnası sayılmalıdır. Şu halde
    bu âyette geçen ashâb-ı yemin Vâkıa Sûresi‘nde geçen ashâb-ı yeminden
    daha özel, sabikun yani imanda en ileri gelenler gibi seçkin bir mânâda
    demektir. Bunun tefsirini yaparken ashâb-ı yeminden maksat melekler, ihlaslı
    mü’minler, müslümanların küçük çocukları, yaratılış sözleşmesinde,
    sağ tarafta bulunanlar, yani „Şunları cennet için yarattım, önem vermem,
    şunları da cehennem için yarattım, yine önem vermem.“612 kudsi hadisinde
    cennet için yaratılmış olanlardır şeklinde çeşitli rivâyetler vardır. Bunların,
    müslümanların küçük çocukları olduğuna dair rivâyetin Hz. Ali‘den geldiği
    söyleniyor. Bunlar kendi çalışma ve gayretleri olmadan atalarıyla beraber
    cennete girecekleri için istisna edilmiş oluyorlar. Bu rivâyet de gösteriyor
    610 Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, Vâkıa Sûresi Tefsiri
    611 53/Necm, 39
    612 Kurtubi, Camiu li Ahkâmi’l-Kur’an, 19/87.
    • 270 •
    Ahmed Kalkan
    ki bu istisna, çalışıp kazananlar içinde cennete girecek yok demek değil, fakat
    bazılarının kazançlarına bağlı olmadan veya kazançlarının değerinden
    fazla olarak sadece bir lütuf eseri ve müstesna bir şekilde cennete gireceklerini
    anlatmış oluyor. Gerçi bunda, cennete girmenin sadece bir lütuf eseri
    olduğunu gösteren bir mânâ varsa da bu mânâ “Kazandığı hayır kendine”613
    düsturunu bozmaz.
    Kazançta iyi amele muvaffak kılma da esas itibarıyla yüce Allah‘ın bir
    lütfu ve başarı ihsan etmesi demek olacağı için hepsinin de ilâhî lütfun bir
    eseri olduğunu söylemek doğru olmakla beraber burada maksat, çalışıp kazanmanın
    önemini düşürmek değil, „Kuşkusuz, haklarında bizden en güzel
    müjdeler geçmiş olanlara gelince...“614 âyetinin mânâsınca kaderleri kendilerine
    yardımcı olan ve çalışmakla elde edilemiyecek mertebeler kendilerine
    sırf bir lütuf olarak verilmiş bulunan seçkin özel kişiler istisna edilmek
    şartıyla diğer bütün insanların kurtuluş ve felâketlerinin kendi çalışma ve
    kazançlarına bağlı bulunduğunu beyan ederek çalışma ve kazancın değerini
    göstermektir. Korkutmanın, öğüt vermenin asıl faydası da budur. Dolayısıyla
    bu âyette „yemîn“ kelimesi iki mânâda düşünülebilir:
    1) Kaderde sağ tarafta bulunmuş, hiç çalışma ve gayretleri olmadan
    kaderleri iyi kılınmış kimseler demektir. Meselâ, Hz. Peygamber’in (s.a.s.)
    nebîlik ve resullüğü, “Rabbinin rahmetini onlar mı taksim ediyor?” 615 âyetinden
    de anlaşıldığı üzere çalışmasının hiçbir etkisi olmayan bir bağış, bir
    İlâhî rahmettir.
    2) „Yemîn“ kelimesinin ahit ve sözleşme mânâsına olmasıdır. Çünkü
    yaratılış sözleşmesi ile ilâhî ahde dahil olmuş ve yeminlerini tutmuş olan
    kimseler kendi kazançlarından sorumlu ve bundan istifade etmiş olmakla
    beraber sonuç itibariyle yalnız kazançlarına bağlı kalmayıp kazandıklarından
    çok fazla nimet ve mutluluklara ererler ki bunun misali, bir şahsın tek
    başına çalışmasıyla sosyal bir sözleşmeye bağlı olarak toplum halinde çalışması
    arasındaki farktır. Zira toplumla yaşayanlar yalnız kendi kazançlarından
    değil, toplumlarının değerine ve sözleşmelerine bağlılıklarına göre
    birbirlerinin ortak ve karşılıklı mesailerinden yüksek bir biçimde yararlanır.
    Dağınık çalışmaların zahmeti çok, verimi az olduğu halde bir ahit ve
    sözleşmeye bağlı olarak çeşitli çalışmalarını samimi bir şekilde birleştirmiş
    613 2/Bakara, 286
    614 21/Enbiyâ, 101
    615 43/Zuhruf, 32
    • 271 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ve çalışmalarının dağınık ve ortak noktalarına hep bir ruh ile sarılarak toplum
    halinde yürümüş olanlar herbiri kendi çalışmasından yararlanmakla
    beraber birbirlerinin çalışmalarından da gittikçe artan bir şekilde pay alırlar.
    İşte Allah‘a, Peygamberine ve ahiret gününe iman edip de Sekar‘dan
    korunarak hak yolunda ruhlarını ve çalışmalarını birleştirmiş olan ve aynı
    kıbleye yönelerek yürüyen samimi iman sahipleri kendi kazançlarına bağlanmakla
    kalmayıp İlâhî lütuftan benzerlerinden ayrı bir şekilde nasip alan
    “ashâb-ı yemîn”dirler.”616
    „Hakkın ve erdemin tarafında olanlar“ diye de çevrilebilecek olan „ashâbu‘
    l-yemîn“ tamlamasmdaki „ashâb“ „topluluk, arkadaşlar, taraftarlar“,
    „yemîn“ ise hem „sağ taraf ‘ hem de mecazî olarak „doğru, gerçek, güç“
    anlamlarında kullanılır. Bu deyimi
    kısaca „sağcılar“ şeklinde çevirenler
    bulunmakla birlikte „sağcılar“ kelimesi günümüzde daha çok siyasal
    veya ideolojik anlamlar içeren bir terim olarak kullanıldığından bu çeviriyi
    Kur‘an‘ın kasdettiği anlam ve amaca uygun bulmuyoruz. Zira “ashâbu’l-
    yemîn” Kur’an’da genellikle iman ve amelleriyle gerçeğin ve erdemin
    tarafında olanları ifade eder. Müfessirler bu deyimi, “âhirette amel defterleri
    sağ taraflarından verilenler, mü’minler, müslümanların çocukları, melekler,
    Hz. Âdem’in sağ tarafında bulunanlar, dünyada hayırlı işler yapanlar,
    dürüst, erdemli ve kutsanmış kimseler” gibi farklı şekillerde yorumlamışlardır.
    617
    Bize göre burada söz konusu olanlar, Allah’ın
    iradesine uygun bir inanç
    ve amel çizgisi benimseyip hayat boyunca bu çizgide
    sebat eden mü’minlerdir.
    Nitekim 43-47. âyetlerde sıralanan günahkârların özellikleri, bir bakıma
    “ashâbül-yemîn” deyimiyle ne kastedildiğine de işaret etmektedir.
    Buna
    göre “ashâbu’l-yemîn” hayatlarının sonuna kadar namazlarını kılar,
    yoksulu
    doyurur, bâtıla dalanlardan uzak durur, ceza gününe İnanırlar. Buradaki
    namaz Allah’a iman ve İtaati, yoksulu doyurma yaratılmışlara şefkat
    ve merhameti,
    imkânları olmayanlarla paylaşmayı; bâtıla dalanlardan uzak
    olma, daima hakka İnanma hak ölçülerine göre yaşama, hakkı ve haklıyı
    destekleme, haksızın karşısında olmayı; ceza gününe inanma ise hayatının
    bütün anlarında, her türlü karar,
    tercih ve eylemlerini Allah’ın huzurunda
    sorguya çekilip bunların tek tek hesabını
    vereceğini bilerek yaşamayı ifade
    eder.618
    616 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/428-429.
    617 Râzî, XXX, 210; İbn Âşûr, XXIX, 325; Esed, III, 1208
    618 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    • 272 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın Lütfuna Mazhar olanlar
    Bu âyette, erdemli olmayı başarıp defteri sağ tarafından verilenler (ashâbu’l
    yemîn)in, kazançlarıyla mütenasip bir ecirle kalmayacakları; onların
    ayrıca Allah’ın fazlına mazhar olacakları belirtilir.
    Bu âyette yer alan ve nuzül sırasına göre ilk kez geçen ashâbu’l yemîn
    terkibi, lafzen sağ tarafta olanlar, mecazen de dürüst, erdemli ve cennetlik
    mü’minler anlamına gelir. Gerek Araplar gerekse bir kısım insanlar, sağ tarafı
    uğurlu, sol tarafı ise uğursuz sayarlar. Bu yüzden Kur’an muhataplarına,
    iyi insanların, cennetlik mü’minlerin amel defterlerinin sağ tarafından;
    kötü insanların, cehennemlik kâfirlerin amel defterlerinin de sol tarafından
    verileceğini bildirmiştir. Şu halde ashâbu’l yemîn terkibi, kitabı sağ tarafından
    verilen ve Allah’ın rızasını kazanıp cennete giren mü’minleri belirtmektedir.
    Ayrıca bu terkiple, “hiç kazançları olmadan kaderleri yaver kılınmış
    kimselere”; meselâ, risalete ve nübüvvete mazhar olmuş peygamberlere
    de işaret edilmiş olabilir. Demek ki yüksek mertebelerin birçoğu sadece
    çalışmakla elde edilemez. Peki, bu durum, “insana uğrunda çaba gösterdiği
    dışında bir şey verilmeyecektir; zamanı geldiğinde de kendisine çabasının
    gerçek anlamı gösterilecek ve sonra ona tam karşılığı verilecektir.”anlamındaki
    âyetlere ters düşmez mi? Hayır. Çünkü çalışıp kazandığından başkası,
    insanın hakkı değil, Allah’ın ona bir lütfudur. Burada asıl maksat, çalışıp
    haketmenin değerini düşürmek değil, sadece çalışmayla erilemeyecek mertebelere,
    Allah’ın lütfuyla erilebileceğine dikkat çekmektir. 619
    Amel/çalışma defterleri sağ yanlarından verilenlerin her türlü bağımlılıktan,
    tutsaklıktan, bağdan ve köstekten uzak olmaları onların iyiliklerini
    bereketlendirip kat kat arttıran yüce Allah’ın lütfunun sonucudur. Bu
    umutlu sonucun burada açıklanması ve dikkatlere sunulması her türlü kalbi
    etkileyecek bir nitelik taşır. Bu açıklama ilk başta yüce Allah’ın âyetlerini
    yalanlayan, şimdi ise kendilerini yüz kızartıcı bir pozisyonda gören ve uzun
    uzun itiraflarla içlerini döken günahkârların kalplerini etkiler. Oysa dünyada
    önem vermedikleri, adam yerine koymadıkları mü’minler şimdi üstün
    ve onurlu bir konumdadırlar ve üstün konumlarının rahatlığı içinde kendilerine
    “Sakar’a (cehenneme) sürüklenmenizin sebebi nedir?” diye sorarlar.
    Gümüş, Kur’an Yolu:V/500-501
    619 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
    • 273 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Öte yandan bu açıklama dünya da günahkârlardan çok çeken mü’minlerin
    kalplerini de etkiler. Şimdi ise kendileri onurlu bir konumda iken
    kendini beğenmiş düşmanları o onur kırıcı duruma düşmüşlerdir. Sahne
    o kadar canlıdır ki, her iki gurubun kalbinde de şu anda varmış ve her iki
    taraf orada yerini almış izlenimini uyandırıyor. Sahnenin bu çarpıcı canlılığı
    dünya hayatının defterini bütün dekoru ile birlikte dürmekte, bu hayatı
    noktalanmış ve geçip gitmiş bir geçmişe dönüştürmektedir.
    Günahkârların uzun ve ayrıntılı itirafları kendilerini “sakar” cehennemine
    sürükleyen çok sayıda günahı içeriyor. Onlar mü’minler karşısında
    başları eğik ve aşağılanmış bir pozisyonda bu suçlarını kendi dilleri ile itiraf
    ediyorlar. 620
    Dine dayalı veya dindar siyasi görüşler (Hıristiyan Demokrat v.b.) ve
    devleti din esaslarına göre kurmak isteyen (şeriatçı) siyasi programlar da
    sağcılığın kapsamı içinde yer alır, denilmiştir.
    Kuran-ı Kerim’de de “sağcı” ve “solcu” tabirleri vardır. Yalnız Kuran’da
    sağcılar ve solcular diye çoğul olarak geçmektedir. Orijinal şekliyle “ashâb-
    ül yemîn” (sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar) (Vakıa 56/ 27),
    “ashâb-üş şimal” (solcular, sol sahipleri ve solda olanlar) (Vakıa 56/ 41);
    bundan başka “ashâb-ül meymene” (sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar)
    (Beled 90/ 18) ve “ashâb-ül meşeme” (uğursuzlar) (Beled 90/ 19) kelimeleri
    geçmektedir. Şimdi bu kelimelerin üzerinde biraz durarak Kuran
    anlayışındaki sağcıları ve solcuları tanımaya çalışalım.
    Yemîn etmede kullanılan “yemîn” (sağ el) sözcüğü, elin istiare yoluyla
    kullanılmasıdır. Bu, sözleşen, yemîn eden ve bu gibi kişilerin sağ ellerini
    kullanmalarındandır. Araplar ahitleşme ve sözleşme hususunda sağ elini
    arkadaşının sağ eline vurması ve dokundurup sürmesi alakasıyla yemîn etmeye
    yemîn adı verildi. Yani böylece sağ el aynı zamanda yemîn etmek ve
    yemîn demektir. Yemînin çoğulu “eyman” gelir.
    620 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
    • 274 •
    Ahmed Kalkan
    Nitekim şu âyetlerde bu kelime yemîn anlamında kullanılmıştır. “Yoksa
    ne hükmederseniz mutlaka sizindir diye sizin lehinize olarak tarafımızdan
    verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler (yeminler) mi var?”621
    “Ötekiler (münafıklar), sen hakikaten kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka
    (savaşa) çıkacaklarına dair en ağır yemnleri ile Allah’a yemîn ettiler.”622
    Bazı İslam âlimleri “ashâb-ül yemîn”i “Böylece kitabı sağ eline verilen
    kimse, kolay bir şekilde hesap verecek”623 âyetine dayanarak, amel defteri denilen
    kitapların kıyamet gününde sağ tarafından verilecek olan kimseler
    olarak anlamışlardır. Elmalılı bunu naklettikten sonra ashâb-ı yemîn hakkındaki
    kendi görüşünü şöyle açıklamaktadır: Ashâb-ı yemîn, yeminine
    sadık, sözünü tutan, işine sahip mutlu kişi manasını ifade edebilir ki, mukabili
    yemini bozan demektir. Ayrıca bu tabirin, Allah için yeminine sâdık
    ve vefakâr anlamında kullanıldığı da söylenebilir. 624
    Aslında, Allah, ruhlar âleminde ve görevlendirdiği Peygamberler vâsıtası
    ve gönderdiği kitaplar yardımı ile tüm insanlardan söz almıştır, ahit
    almıştır. Onun için İlâhî kitapların bu sözleşmenin metinleri olduğunu
    söylemek mümkündür. Tevrat ve İncil’e eski ahid ve yeni ahid adı verilmesi
    de bunu gösterebilir. Âyette “Onlar o Allah’a verdikleri sözlerini tutmayanlar,
    Allah’ın yerine getirmelerini istediği emirleri yerine getirmeyenler
    ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlardır. İşte gerçekten zarar edecek olanlar
    da onlardır”625 buyrulmuştur. Bu âyetin tefsirinde M. Hamdi Yazır şunları
    söylemektedir: İlk yaratılışta “ancak Sana ibâdet ederiz ve ancak Senden
    yardım dileriz”626 kavramı üzere akıl ve yaratılış olarak, Allah ile aralarında
    yapılmış olan ezeli antlaşmayı, iman ve kulluk antlaşmasını, bu yaratılışa
    ait genel kanunu, yukarıda görüldüğü üzere, her iki taraftan antlaşma ile
    belgelenip tekit edildikten; bir taraftan kitaplar indirme ve peygamber gönderme
    ile takviye, diğer taraftan da kalb ve dil bakımından iman ve ikrar ile
    kuvvetlendirdikten sonra bu İlâhî antlaşmayı ve misakı kendi kendilerine
    bozmaya ve kaldırmaya, çözmeye kalkışırlar. İman etmemeye ve imandan
    çıkmaya çalışırlar. 627
    621 68/Kalem, 39
    622 24/Nûr, 53
    623 84/İnşikak, 7–8
    624 Elmalılı, VII, 398
    625 2/Bakara, 27
    626 1/Fâtiha, 5
    627 Elmalılı, Hak Dini, I, 245
    • 275 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Şimdi Rabbinden sana indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen bir
    kimse, kör olan bir kimse gibi olur mu? Fakat bunu ancak üstün akıllı ve temiz
    vicdanlı kimseler idrâk ederler. Onlar ki, Allah’ın ahdini yerine getirirler
    ve antlaşmayı bozmazlar.”628 Bu “ülu’l elbâb” denilen üstün akıllı kimselerin
    devam eden âyetlerde 8 çeşit özellikleri zikredilmiştir. Ancak burada bizim
    konu ile ilgili olan “Allah’ın ahdini ifa ederler” ifadesi birinci sırada anılmıştır.
    Allah’a verilen söz, yemin ve ahid, Kur’an’da “Rabbin Âdemoğullarından,
    onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak:
    ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demiştir. Onlar da: ‘Evet buna şahidiz, demişlerdir.”
    629 İşte bu İlâhî ifadede açıklandığı üzere, Allah Teâlâ’nın rabliğini
    itiraf edip hükümranlığını kabul etmek şeklinde kendi öz benliklerinde
    taahhüt ettikleri tevhit ahdine vefa ederler. Ve bu misakı, sözleşmeyi bozmazlar.
    Vefasızlık edip sözlerinden dönmezler ve yeminlerini bozmazlar. 630
    Burada Kuran’ın sağcılar dediği kimseleri daha iyi ve daha kolay anlamak
    için biz, başka bir açıklama getirmek istiyoruz. O da “ashâb-ül yemîn”
    (sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar) derken “el-yemîn” kelimesinin bilinen
    belli bir yemîn olmasıdır. Arapçadaki teknik ifadesiyle bu Marife-bilinen
    mâlum bir kelimedir. Bu da insanların yaratılışta Allah’ın koymuş
    olduğu düzeni yaşama ve yaşatma konusunda Allah’a verilmiş olan ahit,
    söz ve yemîndir. İşte bu söz ve yemîn sahipleri, Allah’ın koyduğu hayat tarzını,
    sosyal, siyasî, iktisadî ve ailevî… düzenleri yaşamak ve yaşatmak için
    yemînine sahip çıkarak, sözünde duran kimselerdir. Bunlar iman ederler
    yani nizama girmeyi ve onun için ve onun içinde çalışmayı kabul ederler;
    böylece bunun faydasını hem dünyada görür ve hem de ahirette görürler.
    Solcular ise iman değil, “âyetlerimizi inkâr edenler ise işte onlar soldakilerdir.”
    631 âyetinde ifade edildiği gibi küfrederler. Allah’ın koyup kurduğu
    düzeni kabul etmezler; O’nun emir ve nehiylerini dinlemezler. Onun için
    de dünya ve ahirette rezil ve rüsvay olurlar.
    Bu sağcılar kesimine lafız ve söz olarak sağcı deyip de anlam olarak
    dürüst ve erdemli bir hayat yaşayanlar anlamını verenler de vardır. Bazı
    müfessirlere göre bu sağdakiler “iman edip sâlih (doğru ve yararlı) işler
    yapmakta” her zaman fazla önde olmayan, ama hata yaptıktan ve günah
    628 13/Ra’d, 19–20
    629 7/A’râf, 172
    630 Elmalılı, V, 140
    631 90/Beled, 19
    • 276 •
    Ahmed Kalkan
    işledikten sonra tedricen dürüstlüğe ve erdemliliğe ulaşanlardır.632 Ama
    bunlar “önde olanlar” kadar iyi bir hayata sahip olamasalar da nihai kazançları,
    onları ötekiler ile aynı ruhi doygunluk seviyesine ulaştırır.633 Buradaki
    “önde olanlar” ise âyetteki “sâbikun” grubudur. “ve sizler de üç sınıf
    olduğunuz zaman”634 buyrulduktan sonra “ashâb-ül meymene”, “ashâb-ül
    meş’eme” ve “es-sâbikun” olmak üzere burada üç sınıf insandan bahsedilmektedir.
    Bunlar, sağcılar, solcular ve öne geçenlerdir. Burada hitap her ne
    kadar Kur’an’ın indiği zamanki muhataplara ve şimdiki okuyuculara gibi
    görünüyorsa da aslında bu ifade tüm insanlığı kapsamaktadır. Yani ilk insandan
    itibaren kıyamet gününe kadar bütün insanlar bu üç grup içinde
    mütalaa edileceklerdir.635 Medârik, bu üç sınıftan ikisinin cennete, diğer bir
    sınıfın da cehenneme gideceğini söylemiştir. 636
    Görüldüğü gibi buraya kadar biz, hem bugün halk dilinde kullanılmakta
    olan sağcı ve solcu tâbirleri ile Kuran’ın ifade ettiği sağcı ve solcu kelimeleri
    üzerinde durup bunları açıklamaya çalıştık. Bugün dilimizde geçerli
    olan sosyal, siyasi ve ekonomik anlamdaki “sağcı” ifadesi, XVIII. Asırdan
    sonra batıda kullanılmaya başlamış olan kelimenin tercümesinden başka
    bir şey değildir. Yani dine inanmakla beraber bunun, insan ürünü düzenlerin
    mensubu olan ve sosyal, siyasal ve ekonomik yapıyı değiştirme değil,
    onların devam etmesini isteyen bir tip olduğunu söyleyebiliriz. Bizim kanaatimize
    göre Türkçemizdeki sağcı ile Kur’an’daki sağcı ifadesi bir birinden
    tamamen farklıdır. Kur’an’daki sağcı kelimesinin zamanımızdaki dilimizde
    kullanılmakta olan kelimelerden hangisi ile tercüme edebiliriz diye araştırma
    yapıp şöyle bir düşündüğümüzde bunu ancak “dinci” kelimesinin karşılayabileceğini
    görürüz. Dinci demek her şeye ama her şeye din gözlüğü ile
    bakan, İlâhî vahyi ve kutsal emirleri merkeze alan kimse demektir. Hayata
    İlâhî buyrukların hâkim olmasını isteyen kişilere bugün “dinci” diyorlar.
    Hâlbuki sağcıların genel olarak söylemek gerekirse böyle bir dertlerinin olmadığını
    ifade edebiliriz. Zira onlar, liberalizm ve kapitalizm gibi dünya
    düzenlerinin, demokrasi, insan hakları, serbest piyasa ekonomisi ve kadın
    erkek eşitliği gibi batı değerlerinin arkasında koşturup duruyorlar. Maalesef
    müslümanların bugün şuculuk ve buculuktan ileriye giderek İslâm’a
    632 Fahreddin Râzi
    633 Muhammed Esed, III, 1105
    634 56/Vâkıa, 7
    635 Mevdudi, Tefhim-ül Kuran, VI, 93
    636 H.B.Çantay, K.H. ve Meal-i Kerim, III, 972
    • 277 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ve İslâmî esaslara gelemedikleri gibi, sağcıyız diyenler de Batı değerlerini
    ellerinin tersiyle itip henüz İlâhî değerlere gelememişlerdir. Ben şeriatın
    aleyhindeyim diyen bir müslüman, müslüman olabilir mi? Behey şaşkın,
    bu nasıl bir Müslümanlık! Şeriat, Allah’ın emirleri, nehiyleri, buyruk ve tavsiyeleri
    demektir. Hiçbir kimsenin kanun koymaya ve bir kural getirmeye
    hak ve salahiyeti, güç ve kudreti yoktur. Onun için Batı değerleri ve Doğu
    değerleri diye bir şey olamaz. Ama var denirse, biz hayır, yok deriz ve uyum
    ve âhenkten ziyade, taazzuv etmiş, organik olarak organizmalaşmış bir düzenden
    ziyade bir çelişkiler dünyası var, diye cevap veririz. Toplum adına
    ve hayat adına bugün doku uyuşmazlığı içinde, birtakım acılar ve sancılar
    çeken krizden krize düşen bir yapıdan, yani bozuk düzenden başka bir şey
    yoktur. Bunların demokrasileri de ekonomileri de hep çelişkilerle doludur.
    Paralarını kiraya verip oturduğu yerden hiçbir ek emek veya risk ilave etmeden
    bedavadan paraya para kazandıranlar, vergi adına zulüm yapanlar,
    başkanlarının gözünün içine bakarak o parmak kaldırınca parmak kaldıran,
    adına milletvekili denen şu robotların davranışlarını sergileyenler…
    Sahi şu çalışan milletvekillerinin dışındaki sadece parmak kaldırma görevlisi
    olanların aldıkları maaşları neyin karşılığıdır hiç düşündünüz mü ve bu
    paraların helal olduğunu söyleyebilir misiniz?
    “Tüm güç, kuvvet, izzet ve şeref Allah’ındır. Kim ululuk, şan ve şeref istiyorsa
    bilsin ki, şan ve şeref, ululuk ve değer tümüyle Allah’ındır. 637 Başka
    bir âyette “ama asıl şeref, Allah’a, O’nun elçisine ve inananlara aittir. Fakat
    ikiyüzlüler bunun farkında değildirler”638 buyrulmaktadır. Yani şeref ancak
    Allah’a mahsustur. Hz. Peygamber Risâlet-elçilik görevi, inananlar da iman
    etmeleri nedeniyle şereflidirler. Fakat kâfirlerin, fâsık, fâcir ve münâfıkların
    şereften bir payları yoktur. 639
    Onun için Türkiye’deki sağcılık düşüncesinin İslâmî gerçeklerle uyuştuğunu
    söylemek mümkün değildir. Çünkü aralarında değerler farkı bulunmaktadır.
    Ekonomileri faiz üzerine oturan, demokrasileri ise Allah’ın
    muradının ne olduğuna değil, insan istek ve iradesine dayanan, içtihat ve
    icma ile değil, kendi istek ve arzuları ile kanun yapan bir sistemin mensupları
    İslâm’a hizmet etmiş olamazlar. Olsa, olsa bunlar, günü kurtarmak için
    geçici hevesler peşinde koşmaktan başka bir şey yapmış olmazlar.
    637 35/Fâtır, 10
    638 63/Münâfikun, 8
    639 Mevdudi, VI, 332
    • 278 •
    Ahmed Kalkan
    Kanuniden beri kanun yapan bu kanun mensupları, her geçen gün aşağıya
    ve her geçen gün tükenmeye doğru sürüklenmektedirler. O nedenle
    yapılacak tek şey, eşyanın tabiatına uygun hareket ederek insan şeref ve
    onurunu ön plana alarak Allah’a kullukta birleşip herkesin eşit temsil edildiği
    kişiliğini yaşadığı, bir hukuk toplumunu, tüm organları ile uyum içinde
    olan, taazzuv etmiş tek bir uzviyet olan, iman, amel ve ahlak toplumunu
    yeniden kurmaktır.
    Eğer bir gün müslümanlar, Kur’an’ın öngördüğü sağcılık zihniyetine
    ererlerse yamalı bohçaya dönüşmüş ve birbirinden kopup parça, parça olmuş
    sistemlerin peşinde koşmayı bırakıp merkezde Allah var diyerek, kâinattaki
    tevhit birliğine erip bir iman toplumu olarak İlâhî düzeni yeniden
    kuracaklardır. Bizim bu husustaki tavsiyemiz tüm müslümanların Kuran ve
    sahih sünnet ışığında yeni bir dünya kurmaya çalışanlara köstek değil, destek
    olmaları, yolun ortasındaki küçük bir taş parçasını kıyıya uzaklaştırmak
    gibi bir katkıda bulunmalarıdır. İyilerin iyilikleri, kötülerin kötülüklerini
    silip süpürür. 640
    Ashâb-ı yemîn: Amel defterleri sağından verilenler, iyiler, sağduyulu
    hareket ederek, Allah’ın kitabına iman edip hayata geçirenler, hayırlı sonuca
    koşanlar. Allah’ın
    iradesine uygun bir inanç ve amel çizgisi benimseyip
    hayat boyunca bu çizgide
    sebat eden mü’minler anlamına gelir.Yemîn
    (yümn, meymene), sağ anlamı kadar, aynı zamanda bereket, saâdet, mutluluk
    ve uğurluluk demektir.
    Sağ taraf, meclis ve mahfillerde saygı yeridir. Sağ kol da önemli kişi
    anlamında kullanılır. Ashâb-ı yemîn (veya meymene): Saygı mevkiinde bulunan
    yüksek haysiyet sahipleri, kendilerine ve başkalarına yararı dokunan
    bereketli insanlar anlamlarına gelir.
    Kıyâmet kopunca insanlar üç kısım olacaklardır: Ashâb-ı yemîn (ashâb-
    ı meymene), ashâb-ı şimâl (ashâb-ı meş’eme) ve sâbıkûn (iman ve itaatte
    öncü olanlar). 641 Ashâb-ı yemîn (meymene); Beled sûresinde köle âzat
    eden, yetimi, yoksulu ve aç insanı doyuran, iman edip sabrı ve merhameti
    640 11/Hûd, 114
    641 56/Vâkıa, 7-10
    • 279 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    birbirine tavsiye eden kimseler olarak tanıtılmıştır. 642 Ashâb-ı meymene,
    Vâkıa sûresinde ashâb-ı yemîn olarak ifade edilmiştir. 643
    Yemîn, sağ, sağ taraf, uğur, kuvvet ve kasem (and) demektir. Ashâb-ı
    meymene ile ashâb-ı yemîn aynı insanlardır. Kıyâmette bunlara amel defterleri
    sağ tarafından verilecek 644 ve hesapları kolay olacaktır. 645 Her can
    kazandığıyla Allah katında rehin alınacak, ancak ashâb-ı yemîn bundan
    hâriç olacaktır. 646 Ashâb-ı yemîn; cennetlerde her türlü nimetler içinde
    olacaklardır. 647
    Ashâb-ı yemîn; iman edip sâlih ameller işleyen, Allah ve Peygamber’e
    itaat eden insanlardır. Âhirette kişiye amel defterinin sağ taraftan verilmesi,
    o kimsenin hayırlı âkıbetini ifade eder, sembolik bir anlatımdır.
    Sağ, hemen her dilde hayırlı ve önemli şeyler için kullanılır. Arapçada
    da, diğer dillerde de bu böyledir. Türkçede de sağ ve sağla ilgili türetilen
    kelimeler hep hayrı, olumlu özellikleri ifade eder. Sağ: Hayatta olan, diri,
    canlı anlamına geldiği gibi, sağlam, sıhhatli, kavî, metîn, korkusuz, emîn,
    hâlis, temiz, iyi, doğru gerçek anlamlarına da gelir. Esenlik, emniyette olmak
    anlamında sağ-sâlim denir; çok yaşa, teşekkür ederim yerine sağ ol
    tabiri tercih edilebilir. Sağalmak, hastalıktan kurtulup iyileşmek, şifa bulmak
    için kullanılır. Sağduyu: Mantıklı ve doğru düşünme özelliği, doğruyu
    yanlıştan ayırma husûsiyeti, akl-ı selîm için ifade edilir. Sağbeğeni: Güzeli
    çirkinden ayırt edebilme yetisinin en yükseğidir. Sağgörü: Basîret karşılığı
    olarak kullanılmaktadır. Sağlam: Hasta veya sakat olmayan; sağlam, sıhhatli
    kimse için veya kolayca hasara uğramayan, dayanıklı veya kırık veya
    bozuk olmayan ya da sağlığa faydalı, dokunmayan bir şey için kullanılır.
    Doğru, gerçek, sahih, güvenilir, kuvvetli şey için de sağlam denilir. Dirilik,
    hayat, sıhhat, hasta olmayıp normal olma haline sağlık denilir. Sağlık ve
    âfiyetle anlamına sağlıcakla denildiği olur. Doğruluk kuralına uygun olan,
    sözün anlatılmak istenene tam karşılık olması, tam uygun düşmesi niteliğine
    sağın denir.
    642 90/Beled, 13-18
    643 56/Vâkıa, 27, 38, 90-91
    644 69/Hakka, 19
    645 84/İnşikak, 8
    646 74/Müddessir, 38-39
    647 56/Vâkıa, 27-38; 69/Hakka, 19-24
    • 280 •
    Ahmed Kalkan
    Sağistem ise; iyi niyet, hüsnüniyet demektir. Sağ kol: Önemli mevkiiye
    sahip bir kişinin kullanacağı ve yardımına ihtiyaç duyacağı, en güvendiği
    has adama ad verilir.
    Bütün bunların yanında, ashâb-ı yemîn için “sağcılar” tabiri, kesinlikle
    yanlıştır. “Sağcı”, Kur’an’daki anlamla hiç ilgisi olmayacak şekilde, politik
    bir anlamda kullanılır ve konumuzla hiç ilgisi yoktur.
    Ashâbu’l-Meymene, Ashâbu’l-Meş’eme ve Sağcılık-Solculuk
    “Sağcı”, bir yeni kelime olup siyaset ve fikir hayatında muhafazakârlıktan
    yana olan, gelenek ve göreneğe, mevcut düzenin değerlerine bağlı
    kalan kimse, birey ve toplum (hakiki ve hükmî şahsiyet) demektir. Meselâ
    “sağcı yazar” ve “sağcı parti” ifadelerinde olduğu gibi. “Solcu” kelimesi de
    yeni bir kelime olup düşünce, siyaset ve ekonomide sol görüşü benimseyip
    gelenekçiliği ve muhafazakârlığı reddeden, sosyalizm taraftarı olan (kimse
    ve parti…) demek olur. 648
    İşte bugün sağcılık ve solculuk, sağcılar ve solcular dediğimizde daha
    çok siyasi eğilimleri dile getiren bu iki kelimenin renklerinin tonlarında
    her ne kadar zaman, zaman değişmeler meydana gelmişse de asıl bunların
    içeriğini dolduran şey, 1789 Büyük Fransız İhtilalinden sonra toplanan 1.
    Cumhuriyet Meclisi yani Milli Meclis olmuştur. Bu mecliste başkanlık kürsüsüne
    göre sağ taraftaki sıralara ihtilale karşı oldukları bilinen aristokratlar
    ve kilise temsilcileri, sol taraftaki sıralara da ihtilali yapan liberal burjuva
    temsilcileri oturmuşlardı. İşte bu oturuş durumuna bakarak kralcı aristokrat
    ve kilise temsilcilerine (yani eski düzen taraftarlarına) sağcı, ihtilalci
    burjuva temsilcilerine (yani yeni düzen taraftarlarına) da solcu denilmiştir.
    Böylece siyasi literatür de yepyeni bir kelime ve yeni bir terim kazanmış
    bulunmaktadır. Ancak bu tabirlerin zamanımıza kadar devam ede gelen
    kaypaklığı, onların menşeinde mevcuddur. Nitekim kralcıların meclisteki
    sayıları azalıp burjuvalarla sosyalistlerin siyaset mücadelesi başlayınca, bu
    defa burjuvalara sağcı, sosyalist ve komünistlere solcu denilmiştir.
    Batı demokrasilerinde sağcılık genel olarak liberal kapitalist siyasi
    programlara bağlılığı, yani iktisadi hayatta özel mülkiyet ve özel teşebbüse,
    siyasi bakımdan klasik hürriyetlere taraftarlığı ifade eder.
    648 Misalli Büyük Türkçe Sözlük
    • 281 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Solculuk da muhtelif derece ve şiddetlerde özel mülkiyete, özel teşebbüse
    karşı çıkan, iktisadi hayatta devletçi ve kolektivist görüşleri savunan
    siyasetlere taraftarlık etmektir, diyebiliriz.
    Felsefi bakımdan sağcılık, materyalizme (maddeciliğe ve inkârcılığa)
    karşı olmak, madde ile beraber ruhun varlığına, Allah’a ve dine inanmaktır.
    Solculuk ise madde dışında ve ötesinde bir değer tanımamak, dini ve Allah’ı
    inkâr etmektir. Bu açıdan solculara göre sağcılık gericilik sayılır.
    Sosyal değişme ve gelişme açısından, tekâmülcü (evrimci), toplumu ıslahat
    ve reformlar yaparak, büyük sarsıntılara uğratmadan kendi şartları ve
    kurulu düzenin mantığı içinde değiştirmeye ve iyileştirmeye çalışan görüşler
    sağcı sayılır.
    (Ama bu, sağcıların Kur’an’ın istediği gibi tevhidî iman edenlere ad verildiği
    anlamına kesinlikle gelmez. Batıda ve bu ülkede solcu kâfirler olduğu
    gibi, sağcı kâfirler ve müşrikler de az değildir. -A.Kalkan-)
    Orijinal şekliyle “ashâb-ül yemîn” (sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar)
    649, “ashâb-üş şimal” (solcular, sol sahipleri ve solda olanlar)650; bundan
    başka “ashâb-ül meymene” (sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar)651 ve
    “ashâb-ül meş’eme” (uğursuzlar) 652 kelimeleri geçmektedir. Şimdi bu kelimelerin
    üzerinde biraz duralım:
    “Ashâb-ül yemîn” derken “ashâb” kelimesi “sâhib”in çoğuludur. “Sâhib”
    ise ister insan veya hayvan, ister yer ve zaman olsun, bir şeyden ayrılmayandır.
    Bu birliktelik ister bedenle olsun –ki bu asıl ve en çok olanıdır- isterse
    yardım ve destekle olsun fark etmez, aynıdır.653 Bu kelimeye bazı sözlükler
    dostluk, arkadaşlık ve sahip anlamları vermişlerdir. “el-yemîn”e gelince bu
    aslında sağ el demektir. Sağ el, sol elden daha kuvvetlidir, onun için sağa bu
    ad verilmiştir. El-yümnü, uğur ve bereket manasına olan kelime de buradan
    gelir.
    649 56/Vâkıa, 27
    650 56/Vâkıa, 41
    651 90/Beled, 18
    652 90/Beled, 19
    653 Râğıb, Müfredat
    • 282 •
    Ahmed Kalkan
    Çünkü araplar hayır ve bereketi yemîne (sağa) nisbet ederler. İslam’dan
    önceki dönemlerde araplar önemli işlerinde neticenin iyi mi kötü mü, hayırlı
    ve uğurlu mu, yoksa hayırsız ve uğursuz mu olacağını anlamak için
    kuş uçururlardı. Kuşların uçuş yönlerine ve uçuş biçimlerine bakarak gelecekten
    haber verirler ve kehanette bulunurlardı. Gelecek hakkında böylece
    yorum yaparlar ve bilgi üretmeye çalışırlardı. Eğer bu kuş sağ tarafa uçarsa
    işlerin iyi gideceğine hayır ve uğurlu olacağına hükmederler, eğer sol tarafa
    uçarsa o zaman da bunu bir kötülük ve uğursuzluk sayarlardı.
    Râğıb, Yüce Allah’ın “ashâb-ül yemîn mâ ashâb-ül yemîn” (sağın adamları,
    nedir o sağın adamları!)654 âyeti, saâdet ve bereketlere mazhar olan kişileri
    anlatır. Bu da, insanların hayır ve bereketi sağ ile, kötülük ve uğursuzluğu
    sol ile ifade etmeleri esasına göre söylenmiştir. “yemîn” kavramı,
    aynı zamanda bereket ve saadet için de kullanılır. Yüce Allah’ın “ve emmâ
    in kâne min ashâb-il yemîn” (Eğer o, sağın adamlarından ise,)655; “fe selâmün
    leke min ashâbi’l yemîn” (Ey sağcı) sana sağcılardan selâm!)656 sözü de bu
    anlamdadır, demiştir. 657
    Yemin etmede kullanılan “yemîn” (sağ el) sözcüğü, elin istiare yoluyla
    kullanılmasıdır. Bu, sözleşen, yemin eden ve bu gibi kişilerin sağ ellerini
    kullanmalarındandır. Araplar ahitleşme ve sözleşme hususunda sağ elini
    arkadaşının sağ eline vurması ve dokundurup sürmesi alâkasıyla yemin etmeye
    yemin adı verildi. Yani böylece sağ el aynı zamanda yemin etmek ve
    yemin demektir. Yemînin çoğulu “eymân” gelir. Nitekim şu âyetlerde bu
    kelime yemin anlamında kullanılmıştır. “Yoksa ne hükmederseniz mutlaka
    sizindir diye sizin lehinize olarak tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar
    geçerli kesin sözler (yeminler) mi var?”658 “Ötekiler (münâfıklar), sen hakikaten
    kendilerine emrettiğin takdirde mutlaka (savaşa) çıkacaklarına dair
    en ağır yemnleri ile Allah’a yemîn ettiler.”659
    Bazı İslâm âlimleri “ashâb-ül yemîn”i “Böylece kitabı sağ eline verilen
    kimse, kolay bir şekilde hesap verecek”660 âyetine dayanarak, amel defteri de-
    654 56/Vâkıa, 27
    655 56/Vâkıa, 90
    656 56/Vâkıa, 91
    657 Bk. Müfredat, yemîn maddesi
    658 68/Kalem, 39
    659 24/Nûr, 53
    660 84/İnşikak, 7–8
    • 283 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    nilen kitapların kıyamet gününde sağ tarafından verilecek olan kimseler
    olarak anlamışlardır. Elmalılı bunu naklettikten sonra ashâb-ı yemîn hakkındaki
    kendi görüşünü şöyle açıklamaktadır: Ashâb-ı yemîn, yeminine
    sadık, sözünü tutan, işine sahip mutlu kişi manasını ifade edebilir ki, mukabili
    yemini bozan demektir. Ayrıca bu tabirin, Allah için yeminine sâdık
    ve vefakâr anlamında kullanıldığı da söylenebilir. 661
    Aslında Allah, ruhlar âleminde ve görevlendirdiği Peygamberler vâsıtası
    ve gönderdiği kitaplar yardımı ile tüm insanlardan söz almıştır, ahit
    almıştır. Onun için İlâhî kitapların bu sözleşmenin metinleri olduğunu
    söylemek mümkündür. Tevrat ve İncil’e eski ahid ve yeni ahid adı verilmesi
    de bunu gösterebilir. Âyette “Onlar o Allah’a verdikleri sözlerini tutmayanlar,
    Allah’ın yerine getirmelerini istediği emirleri yerine getirmeyenler
    ve yeryüzünde bozgunculuk yapanlardır. İşte gerçekten zarar edecek olanlar
    da onlardır”662 buyrulmuştur. Bu âyetin tefsirinde M. Hamdi Yazır şunları
    söylemektedir: İlk yaratılışta “ancak Sana ibâdet ederiz ve ancak Senden
    yardım dileriz”663 kavramı üzere akıl ve yaratılış olarak, Allah ile aralarında
    yapılmış olan ezeli antlaşmayı, iman ve kulluk antlaşmasını, bu yaratılışa
    ait genel kanunu, yukarıda görüldüğü üzere, her iki taraftan antlaşma ile
    belgelenip tekit edildikten; bir taraftan kitaplar indirme ve peygamber gönderme
    ile takviye, diğer taraftan da kalb ve dil bakımından iman ve ikrar ile
    kuvvetlendirdikten sonra bu İlâhî antlaşmayı ve misakı kendi kendilerine
    bozmaya ve kaldırmaya, çözmeye kalkışırlar. İman etmemeye ve imandan
    çıkmaya çalışırlar. 664
    “Şimdi Rabbinden sana indirilenin gerçekten hak olduğunu bilen bir
    kimse, kör olan bir kimse gibi olur mu? Fakat bunu ancak üstün akıllı ve temiz
    vicdanlı kimseler idrâk ederler. Onlar ki, Allah’ın ahdini yerine getirirler
    ve antlaşmayı bozmazlar.”665 Bu “ülu’l elbâb” denilen üstün akıllı kimselerin
    devam eden âyetlerde 8 çeşit özellikleri zikredilmiştir. Ancak burada bizim
    konu ile ilgili olan “Allah’ın ahdini ifa ederler” ifadesi birinci sırada anılmıştır.
    661 Elmalılı, VII, 398
    662 2/Bakara, 27
    663 1/Fâtiha, 5
    664 Elmalılı, Hak Dini, I, 245
    665 13/Ra’d, 19–20
    • 284 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’a verilen söz, yemin ve ahid, Kur’an’da “Rabbin Âdemoğullarından,
    onların bellerinden zürriyetlerini almış ve onları kendilerine şahit tutarak:
    ‘Ben sizin Rabbiniz değil miyim?’ demiştir. Onlar da: ‘Evet buna şahidiz,
    demişlerdir.”666 İşte bu İlâhî ifadede açıklandığı üzere, Allah Teâlâ’nın rabliğini
    itiraf edip hükümranlığını kabul etmek şeklinde kendi öz benliklerinde
    taahhüt ettikleri tevhit ahdine vefa ederler. Ve bu misakı, sözleşmeyi bozmazlar.
    Vefasızlık edip sözlerinden dönmezler ve yeminlerini bozmazlar. 667
    Burada Kur’an’ın sağcılar dediği kimseleri daha iyi ve daha kolay anlamak
    için biz, başka bir açıklama getirmek istiyoruz. O da “ashâb-ül yemîn”
    (sağcılar, sağ sahipleri ve sağda olanlar) derken “el-yemîn” kelimesinin bilinen
    belli bir yemîn olmasıdır. Arapçadaki teknik ifadesiyle bu Marife-bilinen
    mâlum bir kelimedir. Bu da insanların yaratılışta Allah’ın koymuş olduğu
    nizamı yaşama ve yaşatma konusunda Allah’a verilmiş olan ahit, söz
    ve yemîndir. İşte bu söz ve yemin sahipleri, Allah’ın koyduğu hayat tarzını,
    sosyal, siyasî, iktisadî ve ailevî… sistemi yaşamak ve yaşatmak için yeminine
    sahip çıkarak, sözünde duran kimselerdir. Bunlar iman ederler yani nizama
    girmeyi ve onun için ve onun içinde çalışmayı kabul ederler; böylece
    bunun faydasını hem dünyada görür ve hem de âhirette görürler. Solcular
    ise iman değil, “âyetlerimizi inkâr edenler ise işte onlar soldakilerdir.”668 âyetinde
    ifade edildiği gibi küfrederler. Allah’ın koyup kurduğu düzeni kabul
    etmezler; O’nun emir ve nehiylerini dinlemezler. Onun için de dünya ve
    ahirette rezil ve rüsvay olurlar.
    Bu sağcılar kesimine lafız ve söz olarak sağcı deyip de anlam olarak
    dürüst ve erdemli bir hayat yaşayanlar anlamını verenler de vardır. Bazı
    müfessirlere göre bu sağdakiler “iman edip sâlih (doğru ve yararlı) işler
    yapmakta” her zaman fazla önde olmayan, ama hata yaptıktan ve günah
    işledikten sonra tedricen dürüstlüğe ve erdemliliğe ulaşanlardır.669 Ama
    bunlar “önde olanlar” kadar iyi bir hayata sahip olamasalar da nihai kazançları,
    onları ötekiler ile aynı ruhi doygunluk seviyesine ulaştırır.670 Buradaki
    “önde olanlar” ise âyetteki “sâbikun” grubudur. “ve sizler de üç sınıf
    666 7/A’râf, 172
    667 Elmalılı, V, 140
    668 90/Beled, 19
    669 Fahreddin Râzi
    670 Muhammed Esed, III, 1105
    • 285 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    olduğunuz zaman”671 buyrulduktan sonra “ashâb-ül meymene”, “ashâb-ül
    meş’eme” ve “es-sâbikun” olmak üzere burada üç sınıf insandan bahsedilmektedir.
    Bunlar, sağcılar, solcular ve öne geçenlerdir. Burada hitap her ne
    kadar Kur’an’ın indiği zamanki muhataplara ve şimdiki okuyuculara gibi
    görünüyorsa da aslında bu ifade tüm insanlığı kapsamaktadır. Yani ilk insandan
    itibaren kıyamet gününe kadar bütün insanlar bu üç grup içinde
    mütalaa edileceklerdir.672 Medârik, bu üç sınıftan ikisinin cennete, diğer bir
    sınıfın da cehenneme gideceğini söylemiştir. 673
    Bugün dilimizde geçerli olan sosyal, siyasi ve ekonomik anlamdaki
    “sağcı” ifadesi, XVIII. Asırdan sonra batıda kullanılmaya başlamış olan
    kelimenin tercümesinden başka bir şey değildir. Yani dine inanmakla beraber
    bunun, insan ürünü düzenlerin mensubu olan ve sosyal, siyasal ve
    ekonomik yapıyı değiştirme değil, onların devam etmesini isteyen bir tip
    olduğunu söyleyebiliriz. Bizim kanaatimize göre Türkçemizdeki sağcı ile
    Kur’an’daki sağcı ifadesi bir birinden tamamen farklıdır. Kur’an’daki sağcı
    kelimesinin zamanımızdaki dilimizde kullanılmakta olan kelimelerden
    hangisi ile tercüme edebiliriz diye araştırma yapıp şöyle bir düşündüğümüzde
    bunu ancak “dinci” kelimesinin karşılayabileceğini görürüz. Dinci
    demek her şeye ama her şeye din gözlüğü ile bakan, İlâhî vahyi ve kutsal
    emirleri merkeze alan kimse demektir. Hayata İlâhî buyrukların hâkim
    olmasını isteyen kişilere bugün “dinci” diyorlar. Hâlbuki sağcıların genel
    olarak söylemek gerekirse böyle bir dertlerinin olmadığını ifade edebiliriz.
    Zira onlar, liberalizm ve kapitalizm gibi dünya düzenlerinin, demokrasi, insan
    hakları, serbest piyasa ekonomisi ve kadın erkek eşitliği gibi batı değerlerinin
    arkasında koşturup duruyorlar. Maalesef müslümanların bugün şuculuk
    ve buculuktan ileriye giderek İslâm’a ve İslâmî esaslara gelemedikleri
    gibi, sağcıyız diyenler de Batı değerlerini ellerinin tersiyle itip henüz İlâhî
    değerlere gelememişlerdir. Ben şeriatın aleyhindeyim diyen bir müslüman,
    müslüman olabilir mi? Behey şaşkın, bu nasıl bir Müslümanlık! Şeriat, Allah’ın
    emirleri, nehiyleri, buyruk ve tavsiyeleri demektir. Hiçbir kimsenin
    kanun koymaya ve bir kural getirmeye hak ve salahiyeti, güç ve kudreti
    yoktur. Onun için Batı değerleri ve Doğu değerleri diye bir şey olamaz.
    671 56/Vâkıa, 7
    672 Mevdudi, Tefhim-ül Kuran, VI, 93
    673 H.B.Çantay, K.H. ve Meal-i Kerim, III, 972
    • 286 •
    Ahmed Kalkan
    Ama var denirse, biz hayır, yok deriz ve uyum ve âhenkten ziyade, taazzuv
    etmiş, organik olarak organizmalaşmış bir düzenden ziyade bir çelişkiler
    dünyası var, diye cevap veririz. Toplum adına ve hayat adına bugün
    doku uyuşmazlığı içinde, birtakım acılar ve sancılar çeken krizden krize
    düşen bir yapıdan, yani bozuk düzenden başka bir şey yoktur. Bunların
    demokrasileri de ekonomileri de hep çelişkilerle doludur. Paralarını kiraya
    verip oturduğu yerden hiçbir ek emek veya risk ilave etmeden bedavadan
    paraya para kazandıranlar, vergi adına zulüm yapanlar…
    Tüm güç, kuvvet, izzet ve şeref Allah’ındır. Kim ululuk, şan ve şeref istiyorsa
    bilsin ki, şan ve şeref, ululuk ve değer tümüyle Allah’ındır. 674 Başka
    bir âyette “ama asıl şeref, Allah’a, O’nun elçisine ve inananlara aittir. Fakat
    ikiyüzlüler bunun farkında değildirler”675 buyrulmaktadır. Yani şeref ancak
    Allah’a mahsustur. Hz. Peygamber Risâlet-elçilik görevi, iiman edenler de
    iman etmeleri nedeniyle şereflidirler. Fakat kâfirlerin, fâsık, fâcir ve münâfıkların
    şereften bir payları yoktur. 676
    Onun için Türkiye’deki sağcılık düşüncesinin İslâmî gerçeklerle uyuştuğunu
    söylemek mümkün değildir. Çünkü aralarında değerler farkı bulunmaktadır.
    Ekonomileri faiz üzerine oturan, demokrasileri ise Allah’ın muradının
    ne olduğuna değil, insan istek ve iradesine dayanan, içtihat ve icma
    ile değil, kendi istek ve arzuları ile kanun yapan bir sistemin mensupları İslâm’a
    hizmet etmiş olamazlar. Olsa, olsa bunlar, günü kurtarmak için geçici
    hevesler peşinde koşmaktan başka bir şey yapmış olmazlar. Kanuniden beri
    kanun yapan bu kanun mensupları, her geçen gün aşağıya ve her geçen gün
    tükenmeye doğru sürüklenmektedirler. O nedenle yapılacak tek şey, eşyanın
    tabiatına uygun hareket ederek insan şeref ve onurunu ön plana alarak
    Allah’a kullukta birleşip herkesin eşit temsil edildiği kişiliğini yaşadığı, bir
    hukuk toplumunu, tüm organları ile uyum içinde olan, taazzuv etmiş tek
    bir uzviyet olan, iman, amel ve ahlak toplumunu yeniden kurmaktır.
    Eğer bir gün müslümanlar, Kur’an’ın öngördüğü sağcılık zihniyetine
    ererlerse yamalı bohçaya dönüşmüş ve birbirinden kopup parça, parça olmuş
    sistemlerin peşinde koşmayı bırakıp merkezde Allah var diyerek, kâinattaki
    tevhit birliğine erip bir iman toplumu olarak İlâhî düzeni yeniden
    674 35/Fâtır, 10
    675 63/Münâfikun, 8
    676 Mevdudi, VI, 332
    • 287 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    kuracaklardır. Bizim bu husustaki tavsiyemiz tüm müslümanların Kuran ve
    sahih sünnet ışığında yeni bir dünya kurmaya çalışanlara köstek değil, destek
    olmaları, yolun ortasındaki küçük bir taş parçasını kıyıya uzaklaştırmak
    gibi bir katkıda bulunmalarıdır. İyilerin iyilikleri, kötülerin kötülüklerini
    silip süpürür. 677
    Hüküm ve Hikmetler
    31-39. Âyetler:
    Bu âyetlerden aşağıdaki hususlar anlaşılmaktadır:
    1- Cehennemin on dokuz bekçi ve zebanisi asla karşı konulamayan meleklerdendir.
    Onlar kalabalıklarla karşılarında durulması mümkün olan insan
    türünden değildirler.
    2- Meleklerden on dokuz adedin söz konusu edilmesi, kâfirlerin fitneye
    uğramasına, yani sınanmalarına sebep olmuştur. Zemahşeri dedi ki: Onların
    sayı sebebiyle fitneye maruz kalmaları sebep olarak gösterilmemektedir.
    Bizzat sayının kendisi sebep olarak gösterilmiştir. Çünkü Yüce Allah:
    “Onların sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne kıldık.” diye buyurmaktadır.
    Yani biz onların sayısını ancak on dokuz yaptık diyerek, kâfirler
    için fitne olmayı, on dokuz sayısının yerine geçirmektedir. Çünkü yirmiden
    bir eksik olan bu sayının durumu Allah’a ve O’nun hikmetine itiraz ve
    alay edip, hikmeti büemese dahi mü’min gibi boyun eğmeyen kimselerin
    bu sayı sebebiyle fitneye düşmeleri söz konusudur. Şöyle denilmiş gibidir:
    Bizim onları bu sayıda kılmamız sayı sebebiyle fitneye düşmeyi gerektirecek
    bir özelliktir. Bu da mü’minlerin inancının daha bir sağlamlaşması,
    kâfirlerin de hayret ve şaşkınlığa düşmesi içindir.678
    3- Bu sayının söz konusu edilmesi ile Tevrat ve İncil verilenlerin, Muhammed’in
    (s.a.s.) peygamberliğinin doğruluğuna dair kesin inançları
    daha da artmış oldu. Çünkü cehennem bekçilerinin belirtilen bu sayısı ellerindekilere
    uygun düşmektedir. Aynı şekilde bu böylelikle mü’minlerin
    imanının artması sonucunu da vermiştir. Çünkü onlar Allah’ın Kitab’ında
    677 11/Hûd, 114; Prof. Dr. Osman Eskicioğlu
    678 Zemahşeri, III/288.
    • 288 •
    Ahmed Kalkan
    bulunan hükümleri her tasdik ettikçe iman etmiş olurlar. Sonra da cehennem
    bekçilerinin
    sayısını tasdik ettikleri için de imanları artmış oldu. Aynı
    şekilde bu kendilerine kitap verilip, Muhammed’in (s.a.s.) ashâbından cehennem
    bekçilerinin on dokuz olduğunu tasdik edenlerin şüphelerini de
    ortadan kaldırır. Yine bu hicretten sonra ortaya çıkacak, kalplerinde şüphe
    ve münafıklık
    bulunan Medine münafıkları ile Yahudi ve Hristiyanların
    kâfir olanlarının şöyle demelerine sebep olmuştur: Allah cehennem bekçileri
    için bu alışılmadık sayıyı söz konusu ederek neyi söylemek istemiştir?
    Onların bu şekilde bir soru sormalarından, maksat bu Kitab’ın Allah tarafından
    gelmiş olduğunu uzak bir ihtimal olarak görmek ve hatta Allah’tan
    geldiğini
    inkâr etmektir. Yani Yüce Allah bu hayret verici sayıyı söz konusu
    ederek
    neyi kastetmiştir?
    4- Yüce Allah’ın: “İman edenlerin de imanı artsın.” İfadesi, imanın artıp
    eksildiğine bir delildir. Yani iman itaat ile artar, masiyet ile eksilir. Çoğunluğun
    görüşü budur. İmanın hakikati artma ve eksilme kabul etmez, diyenler
    ise âyeti imanın semereleri, etkileri ve gerekleri hakkında yorumlarlar.
    Kitab Ehli ile mü’minler hakkında onların kesin inançları ve imanlarının
    arttığı kabul edildikten sonra, şüphelerinin söz konusu olmayacağının
    belirtilmesi
    ise, tekid ve pekiştirme babmdandır. Şöyle denilmiş gibidir:
    Onlar
    o kadar kesin bir inanca sahiptirler ki, artık bundan sonra şüphe
    ve tereddütleri
    söz konusu olmaz. Gerçek şu ki; kesin bir inanca sahip olan bir
    kimse, bazen delilin herhangi bir önermesinde gaflete düşebilir ve tekrar
    şüpheye düşebilir. Yine bu ifadeler ile onların dışındakilerin durumuna
    bir
    işarette bulunulmaktadır. Şöyle denilmiş gibidir: İşte onların durumu
    sapık
    ve kâfirlerden şüphe içerisinde olanların durumundan farklı olmalıdır.
    5- “İşte Allah kimi dilerse böylece saptırır, kimi de dilerse hidâyete kavuşturur.”
    Bundan maksat, zahiren anlaşılan saptırmak ve hidâyetin, Yüce
    Allah tarafından yapılan şeyler olduğu değildir. Yüce Allah’ın bazılarını
    sapmaya, diğer başkalarını da hidâyete mecbur ettiği de kastedilmemektedir.
    Bundan maksat Yüce Allah’ın kulları hakkındaki sünnetlerinden birisini
    tespit etmektir. Bu da Allah’ın yaratmış olduğu sebepler ile sonuçlar
    arasındaki bağlantıyı ortaya koymaktır. Sapıtan bir kimse ancak kendisi ve
    kendi tercihi ile sapıtır. Hidâyet bulan bir kimse de ancak kendi irâde ve tercihi
    ile sapıtır. Bundan sonra Yüce Allah sapıtanlann sapıklığını arttırarak
    onları hidâyetin işaret taşlarından uzaklaştırır. Buna sebep ise onların
    kötü
    seçimleri, istidadları ve inatlarıdır. Diğer taraftan Yüce Allah mü’minlerin
    • 289 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    de imanını, onlara hidâyet ve doğruluk yollarını izleme muvaffakiyeti vererek
    ve güzel seçimleri sebebiyle arttırır. Kâinatta hiçbir şey, Allah’a rağmen
    meydana gelmez. Meydana gelen her bir şey O’nun irâdesi ve dilemesi ile
    olur. İsterse O’nun emrettiği ve sevdiği şeylerin aksi olsun.
    6- “Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse bilmez.” buyruğu cehennem
    bekçilerinin sayısının hikmetini de, Onun her bir ordusunun sayısının
    hikmetini de ebediyyen Yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediğine
    bir işarettir. Bu Muhammed’in on dokuzun dışında askeri yok mu, diyen
    Ebu Cehil’e bir cevaptır.
    Tirmizi’nin rivâyetine göre Peygamber (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sema
    gıcırdadı; gıcırdamakta da hakkı var. Çünkü orada alnın Yüce Allah’a
    secdeye konulmadığı dört karışlık kadar bir yer dahi yoktur.”
    7- Yüce Allah cehennemi, cehennemin niteliklerini, onun pek büyük
    bir belâ ve musibet olduğunu, onun sürekli olarak insanlar için bir korku
    ve uyarı olduğunu inkâr eden herkesi “ama öyle yapmıyorlar (öğüt almıyorlar)”
    buyruğu ile uyarıp bu durumdan vazgeçmelerini emir buyurmaktadır.
    8- Yüce Allah şereflerini yüceltmek ve bunlarda ortaya çıkan hususlara,
    bunlardaki Yüce Allah’ın hayret verici kudretine ve bunları var etmekle varlıklar
    âleminin ayakta durduğuna dikkat çekmek üzere aya, geceye ve sabaha
    yemin etmektedir. Hakkında yemin edilen husus ise Sekar’m (cehennemin)
    musibetlerden birisi olduğu, onun insanlar için bir uyarıp korkutucu
    ya da uyarıp korkutma özelliğine sahip olduğudur. Hasan-ı Basri der
    ki: Allah’a yemin ederim ki O, yaratıkları ondan daha büyük bir musibetle
    uyarıp korkutmuş değildir.
    9- Cehennem ateşi hayır ve itaate doğru ilerlemek isteyen kimseler ile
    geri kalıp şerre ve masiyete doğru gitmek isteyen kimseler için bir uyarıcıdır,
    korkutucudur.679
    679 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları: 15/226-228.
    • 290 •
    Ahmed Kalkan
    - 40. Âyet -
    جَنَّاتٍ يتَسَاءَُلونَ ¡فِ ي
    “Cennetlerde soruştururlar.” (40. Âyet)
    Cennetlerde birbirlerine sual soruyorlar
    Onlar cennetlerdedirler, soruşurlar
    (Onlar) cennetlerde, hep bir ağızdan soracaklar
    Cennetlerde soruştururlar,
    Onlar cennettedirler, sorup dururlar.Cennetlerdedirler. Sorarlar,Onlar
    cennetlerde ağırlanırlar. Sorarlar.Onlar cennetlerdedirler; birbirlerine sorarlar.
    Onlar nitelikleri tam olarak kavranılamayan, dünyadakilerle kıyaslanılamayan
    Cennet bahçelerindedirler.
    Birbirlerine sorarlar... Ayrıca müslümanların çocukları ve melekler de
    günahkârlara sorarlar...
    Bu soruyu soranların kimler olduğu hakkında âlimlerin görüşleri:
    1) Ali’ye göre müslümanların çocuklarıdır.
    2) Abdullah b. Abbas’a göre meleklerdir.
    Taberi diyor ki: Allah Teâlâ bu âyette Ashâb-ı Yemin’in günahkârlara:
    “Sizi cehenneme sokan nedir?” diye sorduklarını zikretmektedir. Bu da bu
    soruyu soranların, çocuklar ve melekler gibi günah işlemeyen kimseler olduklarını
    göstermektedir.
    • 291 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Çünkü mükellef olan ve günah işlemeye müsait olan insanların suçlulara
    bu soruyu sormaları beklenemez. Zira onlar da insanı cehenneme sokan
    sebebin, günah işlemek olduğunu bilmektedirler.”680
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Amel defterleri solundan
    verilenler, çalışmayanlar yahut tek başına çalışan, kendi keyfince uğraşan
    yeminsizler kendi çalışma ve gayretleriyle boğuşurken, amel defterleri sağından
    verilen bu ashâb-ı yemin cennetlerdedirler suçluları soruştururlar,
    suçluların hallerinden kendi aralarında konuşur, bahseder, birbirlerine sorar
    yahut sordururlar.
    “Bu soru kınama ve hasret çektirme içindir.” denilmiş ise de, herşeyden
    önce hakkı ortaya çıkararak suçlarının mâhiyetine göre şefaat imkânını
    araştırmak için görüşüp dertleşme veya bir sorguya çekme olmak, ardından
    “Artık şefaatçilerin şefaati onlara fayda vermez.” 681 ifadesinin gelmesine
    daha uygun görünür.
    Bu soruşturmanın bu şekilde anlatılıp açıklanması da suçluların hallerini
    ve hüküm giymelerinin sebeplerini sorup araştırarak hakkı ortaya
    çıkarmanın ve ona göre hayır ve iyi hal için çalışmanın ashâb-ı yeminin
    özelliği olduğunu anlatmak, bununla beraber sayılacak olan suçların sahibi
    suçluların ahirette şefaat ile de kurtulmalarına ihtimal olmadığını dünyadakilere
    hatırlatarak öğüt vermek içindir.”682
    680 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, 8/486-487.
    681 74/Müddessir, 48
    682 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/429-430.
    • 292 •
    Ahmed Kalkan
    - 41. Âyet -
    § رِمِ ي نَ í عَنْ اْلُ جْ
    “Suçlular hakkında.” (41. Âyet)
    Günahı hayat tarzı edinenlere
    Suçlular hakkında.
    Mücrimlerden
    Suçlulardan
    Günahkârlara
    Suçlu-günahkârlara
    İslâm’a planlı cephe alarak, Müslümanlığı, müslüman nesilleri yozlaştırma,
    yok etme suçu işleyen güç ve iktidar sahibi âsilerin, suçluların, günahkârların
    halini soruyorlar.
    Suçlu, günahkâr, kâfir, müşrik, münafık ve mürtedlerin durumunu...
    Cennet ehli mü’minler, aralarında çok uzun mesafe olmasına rağmen cehennem
    ehli suçlulara kınama amacıyla şöyle derler:
    Mevdudi diyor ki: “Daha önce de birçok yerde geçtiği gibi, cennet ehli
    ile cehennem ehli arasında binlerce kilometrelik bir mesafede olmasına
    rağmen bir aracı olmadan birbirleriyle konuşabileceklerdir. Meselâ Bk.
    7/A’râf, 44-50; 37/Sâffât, 50-57.”683
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Bu soru, o suçluları daha çok susturmak,
    daha çok kınamak ve kalplerine elem ve hasreti sokmak içindir.
    Suçlulara şöyle derler:”684
    683 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/478.
    684 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/129.
    • 293 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 42. Âyet -
    سَقَرَ ¡ مَا سَلَكَكُْ فِ ي
    “Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir?” (42. Âyet)
    ‘Sizi cehennemde bulunmaya ne şey sevketti?’
    ‘Sizi, içinizi yansıtan bu ateşe ne soktu?’
    Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir?
    ‘Sizi Sekar’a sokan nedir?’ diye;Nedir sizi Sekar’a sürükleyen?Sakar’a (cehenneme)
    girmenizin sebebi nedir? diye.‘Sizi şu cehenneme sürükleyip-iten
    nedir?’
    Sizi Sakar’a, cehenneme sokan ne?’ diyorlar.
    ‘Sizi, içinizi yansıtan bu ateşe ne soktu?’
    “Sizi Sekar adlı Cehenneme sokan, sürükleyip iten ve onun ateşini size
    tattıran nedir? Hangi suçtan dolayı buradasınız?”
    Ebu Hayyan şöyle der: “Onların soruları, kâfirleri kınama ve küçümseme
    sorusudur. Yoksa mü’minler, onları cenhenneme sokan şeyin ne olduğunu
    bilirler.”685
    “Sizi Sekar’a sokan nedir?” Yani bu cehenneme girmenize sebep olan suçunuz
    nedir? Bu soru, ashâb-ı yeminin birbirlerine değil de suçlulara doğrudan
    veya dolaylı olarak sordukları sorudur. Zemahşerî şöyle der: Bu, ashâb-
    ı yeminin birbirlerine sorduğu soruyu açıklamak değildir. Öyle olsaydı
    “Onları Sekar’a sokan nedir?” denilmesi gerekirdi. Bu, onların sordukları
    kişilerin verdiği cevabı hikâye etmektir.686 Yani, sorulanlar şöyle anlatırlar:
    “O suçlulara sizi Sekar’a sokan nedir?” dedik.”687
    685 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/380; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/129.
    686 Zemahşeri, Keşşaf: 4/187.
    687 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/430.
    • 294 •
    Ahmed Kalkan
    - 43. Âyet -
    § قَاُلوا لْ نكُ مِنَ اْلُصَلِّ ي نَ
    “Derler ki: ‘Namaz kılanlardan değildik.” (43. Âyet)
    Cevap verecekler: ‘Biz, hem Allah’la bağımızı koparmıştık,
    Suçlular, soranlara cevap vererek derler ki: ‘Biz dünyada âlemlerin Rabbi
    için namaz kılanlardan değildik.’
    “Biz namaz kılanlardan değildik.” Burada “namaz kılmak” tümü ile
    “iman etme”yi anlatan dolaylı bir ifadedir. Bu ifade biçimi, bu inanç sisteminde
    namazın taşıdığı önemi vurgulamakta, onu imanın göstergesi ve
    sembolü olarak tanıtmaktadır. Buna göre namazı inkâr etmek kâfirliğin delili
    olmakta, sahibini mü’minlerin safının dışına çıkarmaktadır. 688
    Mevdudi diyor ki: “Biz Allah’a, Rasûlü’ne ve Kitabı’na inanarak Allah’a
    inananların ilk olarak yerine getirecekleri hakkı yerine getirenlerden değildik.
    O hak namazdır. Bundan da iman etmeyen kimsenin namaz kılmadığını
    burada iyice anlamalıyız. Dolayısıyla bir kimse eğer namaz ehlinden
    ise, kendiliğinden anlaşılır ki o kimse iman ehlidir. Çünkü iman olmadan
    namaz kılınmaz. Ayrıca namaz kılanlardan olmamanın da cehenneme gitme
    sebeplerinden olduğu açıklanmaktadır. Onun için bir kimse iman etse
    ama namazı terkedenlerden olsa, o da cehennemden kurtulamayacaktır.”689
    688 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
    689 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/478-479.
    • 295 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 44. Âyet -
    § وََلْ نكُ نطْعِمُ الِْسْكِ ي نَ
    “Ve yoksula yedirmezdik.” (44. Âyet)
    Hem de yoksulları doyurmazdık.
    Ve fukaraya yemek yedirmezdik
    Fakirlere yemek yedirmezdik,Düşkün kimseyi doyurmuyorduk.
    “Allah’ın bize verdiği nimetlere karşı cimri davranarak miskin, düşkün,
    fakir ve yoksullara yemek yedirmez, karnını doyurma çaresi aramaz, sadaka
    vermez ve iyilikte bulunmazdık. Allah’ın emrini tanımaz, kullarına acımazdık.”
    İbn Kesir şöyle der: “Bu iki âyette kâfirler şunu demek istiyorlar: Rabbimize
    kulluk etmedik ve O’nun kendi cinsimizden olan yaratıklarına da
    ihsanda bulunmadık.”690
    Mevdudi diyor ki: “Buradan, açlık içerisinde olan birisini görüp de,
    yemek yedirmeye kudreti olduğu halde ona yemek vermemenin ne kadar
    büyük günah olduğu anlaşılmaktadır ki bunun cehenneme gitme sebeplerinden
    biri olduğu özellikle vurgulanmıştır.”691
    Seyyid Kutub der ki: “Yoksulların karnını doyurmazdık.” Bu günah,
    imansızlığın peşinden geliyor. Çünkü iman etmek yüce Allah’ın doğrudan
    kendisine yönelik bir ibadetken, yoksulların karnını doyurmak yine Allah’a
    yönelik, fakat uygulama alanı kullar olan bir ibadettir. Yoksulların karnını
    doyurma ibadetinin Kur’an’da sık sık vurgulanması, Kur’an’ın karşılaştığı
    toplumda yardımlaşma duygusunun zayıf olduğunu, o acımasız ortamda
    yoksulların gözetilmediğini kanıtlar. Gerçi o toplumun insanları iş öğünmeye,
    hava atmaya sıra gelince el açıklığı ile, cömertlikle bol bol övünürlerdi.
    Fakat sıra fakirlere yardım eli uzatmaya, gösterişsiz ve içtenlikli merhamete
    gelince yan çizerlerdi.
    690 Muhtasar-ı İbn Kesir: 3/573; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/129.
    691 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/479.
    • 296 •
    Ahmed Kalkan
    - 45. Âyet -
    § وضُ مَعَ ا خْ لَاِئضِي نَ ï وَكُنَّا نَ خُ
    “Dalıp gidenlerle biz de dalıp giderdik.” (45. Âyet)
    Üstelik (günaha) dalanlarla birlikte biz de dalardık.
    Dalıp gidenlerle biz de dalıp giderdik.
    Batakçılarla dalar giderdik
    Boş şeylere dalanlarla dalar giderdik.
    Ve biz bâtıla dalanlar ile beraber dalan kimseler olmuştuk.
    (Bâtıla) dalanlarla birlikte dalıyorduk,
    Bizim gibi olanlarla birlikte asılsız ve bozguncu konuşmalara dalardık.
    (Bâtıla ve tutkulara) Dalıp gidenlerle biz de dalar giderdik.
    Sapık ve aldanmışlarla birlikte bâtıl şeyler konuşur ve onlarla beraber gereksiz
    boş şeylerle uğraşırdık. Boş lakırdılar, boşuna işler, şunun bunun aleyhinde
    lehinde gereksiz sözlerle vakit öldüren, keyif ve zevkle ilgili boş şeylere
    dalan gâfillerle beraber kendimizden geçer, dalar giderdik. Allah, Kur’an ve
    Rasûlullah hakkında bir sürü iftiralarda bulunduk.”
    Havd: İbn Cüzeyy şöyle der: “Havd, yakışık almayan batıl ve benzeri
    şeyleri çok konuşmak demektir.”692
    “Bizim gibi olanlarla birlikte asılsız ve bozguncu konuşmalara dalardık.”
    Bu tutum inancı hafife almayı, imana karşı saygısızlığı, onu oyun ve
    eğlence yerine koymayı, umursamaz ve önemsemez bir boşboğazlıkla onun
    hakkında ulu-orta gevezelik etmeyi simgeler. Oysa iman ve inanç konusu
    insan hayatındaki en önemli ve en ciddi konudur. İnsan, gönlünde ve bilin-
    692 İbn Cüzeyy, Teshil: 4/162; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/129.
    • 297 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    cinde hayattaki diğer her konudan önce bu konuya yer vermelidir. Çünkü
    insanın düşüncesi, bilinci, duygu sistemi, değerleri ve ölçüleri bu temele
    dayanır. İnsan, hayat yolunda ilerlerken gereken ışığı bu temel kaynaktan
    alacaktır. Öyleyse nasıl bu konuda ciddi bir görüş edinmez, nasıl olur da bu
    konuyu ciddiye almaz da kendisi gibi lafazanlara uyarak o konuda ileri-geri
    konuşmalar yapar, kendisi gibi ciddiyetsizlerle birlikte olarak bu konuyu
    eğlenceye alır. 693
    - 46. Âyet -
    µ بُ بيَوْمِ الدِّي نِ وَكُنَّا نكَذِّ
    “Din gününü de yalanlardık.” (46. Âyet)
    Din gününü de yalanlardık.
    Hepsinden öte biz Hesap Günü’nü yalanlardık
    En önemlisi biz din gününü, kıyamet gününü, öldükten sonra dirilmeyi,
    haşri, hesap ve cezayı yalanlıyorduk, inanmıyorduk.
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Namaz kılmamanın, fakirlere
    bakmamanın, dalanlarla beraber dalıp gitmenin asıl sebebi de bu
    imansızlık, bu küfürdür.”694
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Yüce Allah kıyamet gününün büyüklüğünü
    ifade etmek için, onu yalanlamalarını sona aldı. Çünkü kıyameti
    yalanlama onların en büyük ve en çirkin suçlarıdır.”695
    Seyyid Kutub da şöyle diyor: “Hesap verme gününü inkâr ederdik.” İşte
    belaların ana kaynağı, merkezi burasıdır. Çünkü insan ahiret gününü, hesaplaşma
    gününü inkâr edince elindeki bütün ölçüler bozulur, kafasındaki
    bütün değerler alt-üst olur, hayatı şu kısacık dünya ömrü ile sınırlandırdığı
    693 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
    694 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/430.
    695 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/129.
    • 298 •
    Ahmed Kalkan
    için zihnindeki hayat alanı daralır, her şeyin sonucunu şu kısacık hayat alanındaki
    gerçekleşmelerle karşılaştırır, bu sonuçlar ruhunu tatmin etmez,
    son ve önemli değerlendirme olgusunu hiç hesaba almaz. Bundan dolayı
    ahirete ve orada karşılaşacağı sona ilişkin bozuk değerlendirmesinden önce
    tüm ölçüleri, elindeki tüm dünya işleri bozulur. Böylece en kötü sonla yüzyüze
    gelir. Günahkârlar “biz İşte böyle idik, namaz kılmazdık, yoksulların
    karnını doyurmazdık, sorumsuz gevezelere uyarak bu inanç sistemi hakkında
    ileri-geri konuşurduk, hesaplaşma gününü inkâr ederdik” diyorlar.
    Ne zamana kadar? 696
    - 47. Âyet -
    § اْليَقِ ي نُ نَ أَتَ ô حَ تَّ
    “Kesin olan bize gelip çatıncaya değin.” (47. Âyet)
    Kesin olan bize gelip çatıncaya değin.
    Ta ki ölüm hakikati, bizi, gelip buluncaya kadar.
    “Yakîn (kesin hüküm olan ölüm) bize gelinceye kadar biz bu sapıklığa ve
    kötü işlere dalmıştık. Ancak ölüm gelince ceza gününün hak olduğunu anladık.”
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ta bize o yakın (yani ölüm)
    gelene kadar bu halde devam ettik ancak ölüm gelince ceza gününün hak
    olduğunu iyice anladık dediler. İşte kendilerini cehenneme sokan suçlarını
    böyle haber verirler.”697
    Mevdudi diyor ki: “Ölünceye kadar kendi bildikleri yolda ısrar edip
    durdular. Ta ki o gafil oldukları gerçek onlara ulaştı. Bu gerçek ölüm ve
    âhirettir.”698
    696 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
    697 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/430.
    698 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/479.
    • 299 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Sonunda bize ölüm gelip çattı.” Seyyid Kutub da şöyle der: Bütün kuşkuları
    dağıtan, bütün şüphelere son veren, işi kestirip atan ölüm.
    O kesin akıbetten sonra artık ne pişman olmaya, ne tevbe etmeye ve ne
    iyi davranışlar yapmaya zaman ve fırsat kalmaz.
    Bu kötü ve alçaltıcı durum sunulduktan sonra günahkârların âkıbetlerinin
    değişebileceğine ilişkin bütün umutlar kırılıyor. 699
    مْ حُُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ ’نَّ ُ
    أََ ك § ا لُمْ عَنْ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِي نَ ò فَ َ § ا تنْفَعُُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِ ي نَ òفَ َ
    افُونَ ï صُُفًا مُنَ ش�َّ ةًَ كََّ بلْ لا يَ خَ ² مْ أَنْ يؤْتَ Ø يدُ كُُّ امْرِئٍ مِنْ ُ Œ فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ بلْ يُ ِ
    نْ شَاءَ ذَكَرَهُ وَمَا يذْكُرُونَ إِلاَّ أَنْ يشَاءَ الَّلُ هُوَ أَهْلُ ò الاخِرَةَ كََّ إَِّنهُ تذْكِرَةٌ فَ َ
    هْلُ اْلَغْفِرَةِ التَّقْوَى وَأَ
    onlara ne oluyor ki ا لُمْ òفَ َ : şefaatçilerin şefaati § شَفَاعَةُ الشَّافِعِ ي نَ : fayda
    vermez ا تنْفَعُُمْ òفَ َ : yaban eşekleri حُُرٌ : onlar gibidir مْ’نَّ ُ
    أََك : yüz çeviriyorlar
    § مُعْرِضِي نَ : öğütten كُُّ امْرِئٍ : عَنْ التَّذْكِرَةِ : isterler يدُ Œ بلْ يُ ِ : aslandan : مِنْ قَسْوَرَةٍ
    kaçtı (kaçan) فَرَّتْ : ürkmüş كََّ : مُسْتَنْفِرَةٌ : açılmış مُنَ ش�َّ ةًَ : sayfalar : صُُفًا
    verilmesini ² أنَْ يؤُْ تَ : onlardan مْØ مِنْ ُ : her biri gerçekten إَِّنهُ : hayır! : كََّ
    âhiretten الاخِرَة : korkmuyorlar افُونَ ï بلْ لا يَ خَ : hayır, hayır! وَمَا öğüt aldı
    (alır) ذَكَرَهُ : diledi (dileyen) شَاءَ : kim ki نْòفَ َ : bir öğüttür تذْكِرَةٌ : o Kur’an
    Allah diledi (Allah’ın dilediğini) أَنْ يشَاءَ الَّلُ : ancak (alırlar) إِلاَّ : öğüt
    almazlar يَذْكُرُونَ : bağışlamak da O’na yaraşır وَأَهْلُ اْلَغْفِرَةِ : sakınılmaya
    lâyık أَهْلُ التَّقْوَى : O’dur : هُوَ
    699 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
    • 300 •
    Ahmed Kalkan
    Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla...
    “Artık, şefaatçilerin şefaati onlara bir fayda vermez.” (48. Âyet)
    “Buna rağmen, onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar?” (49. Âyet)
    “Ürkmüş yaban eşekleri gibi.” (50. Âyet)
    “Arslandan kaçan.” (51. Âyet)
    “O kadar ki her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini isterler.” (52.
    Âyet)
    “Hayır, hayır; doğrusu âhiretten korkmuyorlar.” (53. Âyet)
    “Hayır, hayır; gerçekten o bir öğüttür.” (54. Âyet)
    “Artık kim dilerse ondan öğüt alır.” (55. Âyet)
    “Allah dilemedikçe de öğüt almazlar. İşte kendisinden sakınılmaya lâyık
    O’dur; bağışlamak da O’na yaraşır.” (56. Âyet) (74/Müddessir, 48-56)
    • 301 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 48. Âyet -
    § ا تنْفَعُُمْ شَفَاعَةُ الشَّافِعِ ي نَ òفَ َ
    “Artık, şefaatçilerin şefaati onlara bir fayda vermez.” (48. Âyet)
    İşte bunlara hiçbir şefaatçinin şefaati fayda vermeyecek.
    Artık onlara şefaatçilerin şefaati da fayda vermez.
    Bu yüzden, Allah’ın izniyle şefaat edecek olan melek, nebi, Rasûl, şehid
    ve sâlihlerin şefaatleri onlara fayda vermez. Allah’ın azabını onlardan
    savmaz. Onlar için yeryüzü halkı şefaat etse bile bu şefaat kabul edilmez.
    Çünkü şefaat sadece mü’minlere fayda verir. Onlar ise imansızdır. Onlar
    işledikleri suçların cezası olarak o Sekar’a dalar giderler. Allah’ın izni olmadıkça
    kimse kimseye şefaat edemez. Bu yüzden sadece Allah’tan şefaat
    istenmelidir.
    Bu âyet-i kerimeden, Allah Teâlâ’nın, yaratıklarından bir kısmına, diğerlerine
    şefaat etmeleri için izin vereceği hükmü çıkarılmaktadır. 700
    Rasûlullah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet ediliyor: “Nebiler, melek
    ve mü’minler şefaatçı olacaklardır. Cebbar olan Allah, “Benim şefaatim kaldı.”
    diyecektir. Cehennem ateşinden bir avuç alacak onunla, yanıp kararmış
    olan kavimleri cehennemden çıkaracak, onlar, cennetin başında bulunan ve
    kendisine “Hayat suyu” denilen nehire atılacaklar ve onların vücutları, sel
    yataklarında biten dereotu gibi bitecektir.” 701
    “Sonra Allah Teâlâ, rahmetiyle dilediğini cehennem ateşinden kurtaracak
    sonra meleklere, nebilere ve şehitlere şefaat etmeleri için izin verilecek onlar
    da şefaatçi olup cehennemden insanları çıkaracaklar, tekrar şefaatçı olup
    tekrar çıkaracaklar tekrar şefaatçı olup tekrar çıkaracaklardır.” 702
    “Şehit, ailesinden yetmiş kişiye şefaat edecektir.” 703
    700 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Yayınları, 8/487.
    701 Buhâri, Tevhid 24.
    702 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 5/43.
    703 Ebu Davud, Cihad 26.
    • 302 •
    Ahmed Kalkan
    “Her nebiye bir hak verilmiştir. Hepsi de onu dünyada kullanmakta acele
    etmiştir. Ben ise bu hakkımı, ümmetime şefaat için geri bıraktım. Ümmetimden
    öyle adam vardır ki, insanlardan büyük bir kitleye şefaatçi olur da onlar
    cennete girerler. Öyle kimse de vardır ki bir kabile için şefaatçi olur. Öyle
    kimse de vardır ki üç kişiye, iki kişiye, bir kişiye şefaatçı olur.”704
    Abdullah (r.a.) 74/Müddessir, 42-47 âyetlerini okuduktan sonra elinin
    dört parmağını avucuna doğru kapatmış “Siz zikredilen şu dört şeyi yapanlarda
    herhangi bir hayır görüyor musunuz? Dikkat edin, cehennemde bu
    dört şeyi işleyenler dışında kimse bırakılmayacaktır.” demiştir.705
    İbn Kesir şöyle der: “Kim bu şekil sıfatları taşırsa, şüphesiz kıyamet gününde,
    hiç kimsenin şefaati ona fayda vermez. Çünkü şefaat ancak, onu
    kabul edecek yerde olursa, fayda verir. Ama Allah’a kâfir olarak gelen ise, o
    cehennemde ebedi olarak kalacaktır.”706
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Onun için de onlara şefaatçilerin
    şefaati fayda vermez. Zira imansız gitmişlerdir. Demek ki o gün
    mü’minlere şefaat olacak, bunlar da yalanlamasalar, inkâra sapmasalardı
    belki ashâb-ı yemînin onlara şefaati da mümkün olabilecekti. Fakat bu suçları
    işlemiş, inkâr ile gitmiş oldukları ortaya çıkan suçlular kendilerini kurtaracak
    iş yapmamış oldukları gibi şefaatçilerin hepsi de şefaat edecek olsa
    fayda vermez, gerçek değiştirilmez. Onlar işledikleri suçların cezası olarak
    o Sekar’a dalar giderler.”707
    Mevdûdi diyor ki: “Bunlar, son nefeslerine kadar kendi sapık yollarını
    takip edip durdular. Onlar hakkında birisi şefaatte bulunacak olsa da af
    edilmeyeceklerdir. Kur’ân-ı Kerim’de birçok yerde şefaatin zikri geçmiş ve
    buralarda hiçbir şüpheye yer bırakmayacak biçimde, kimin şefaatçi olabileceği
    ve kimin olamayacağı, hangi şartlarda şefaatte bulunacağı ve hangi
    şartlarda bulunamayacağı, kim için şefaatin dileneceği ve kimin için dilenemeyeceği,
    kimin hakkında bunun faydalı olacağı ve kimin hakkında da
    hiçbir fayda vermeyeceği izah edilmiştir. Dünyada yoldan çıkmanın bir ana
    sebebi de yanlış anlayış ve yanlış inançtır. Bu yüzden Kur’an, bu meseleyi
    hiçbir yanlış anlamaya mahal vermeyecek şekilde çok açık olarak beyan
    etmiştir.708
    704 Ahmed bin Hanbel, Müsned, 3/20.
    705 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Yayınları, 8/489.
    706 Muhtasar-ı İbn Kesir: 3/573; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/129.
    707 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/430.
    708 Örneğin Bk. 2/Bakara, 255; 6/En’âm, 94; 7/A’râf, 53; 10/Yunus, 3, 18; 19/Meryem, 87; 20/Tâhâ, 109; 21/
    Enbiyâ, 28; 34/Sebe’, 23; 39/Zümer, 43-44; 40/Mü’min, 18; 44/Duhan, 86; 53/Necm, 26; 78/Nebe’, 37-38
    • 303 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Şefaatin Mâhiyeti
    Allah’ın şefaat için kimlere izin verdiği veya vereceği konusunda kesin
    bir şey söylemek mümkün değildir. Çünkü bu Rabbimizin bileceği bir
    konudur. Şu kadar var ki, şefaati yardım etmek, birinin zarardan kurtulması
    için dua etmek, iyi bir şeye öncülük manasıyla alırsak, mü’minlerin
    ve salih insanların diğer kimseler hakkındaki dualarını, şehidlerin ve
    çocukların yakınlarına dua etmelerini, peygamberlerin ümmetleri için
    yalvarmalarını bu şefaat kapsamı içerisinde düşünebiliriz.
    Şefaati, bir kimseyi azaptan kurtarmak için Allah’a aracı olmak şeklinde
    düşünürsek; bu, olmayacak bir şeydir. Hiç kimsenin bir başkasını
    azaptan kurtarmaya yetkisi olmadığı gibi gücü de yoktur. Birçok hadis-i
    şerifte geçtiği gibi Peygamberimiz (s.a.s.) ümmeti için şefaat etmeye izinlidir.
    O, mü’minlerin günahlarının bağışlanması için Allah’a dua etmiştir
    ve Âhirette yine dua edecektir.709; “Her peygamberin kabul edilen bir duası
    vardır. Diğer peygamberler o duayı yapmakta acele ettiler. Ben ise bu duamı
    Kıyamet gününde ümmetime şefaat için sakladım. Ona, ümmetimden şirk
    koşmayanlar kavuşacaklardır.” 710
    “Şefaatim, ümmetimden büyük günah işleyenler içindir.”711 Bunlara benzer
    birçok hadiste Peygamberimiz’in şefaat izni olduğunu görmekteyiz. Bu
    şefaat elbette onu hak edenler içindir.
    İnkâr edenler için şefaat kapısı kapalıdır. Bütün peygamberler, kendilerine
    inanan mü’minlere, yani kendi ümmetlerine şefaat etme iznini
    alacaklardır. Allah’a şirk koşanlar ise bu şefaatten yararlanamazlar. Onlar,
    dünyada iken kendilerine gelen elçileri ve onların haber verdiği Âhireti
    kabul etmiyorlardı. O elçileri alaya alıyorlar, Rablerine isyan ediyorlar, ya
    da Allah’tan başka ilâhlar ediniyorlardı. Bu nedenle onların orada yardımcıları
    ve bir şefaat edicileri yoktur. Onları azaptan kurtaracak, ya da cezalarını
    hafifletecek bir velileri de olmayacaktır.
    Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/479.
    709 Müslim, Cenâiz 102-103, Hadis no: 974
    710 Buhârî, Deavât 1; Müslim, İman 334-342, Hadis no: 198-199; İbn Mâce, Sünnet 37, H. no: 4307; Tirmizî,
    Deavât 141
    711 Ebû Dâvud, Sünnet, Hadis no: 4739; İbn Mâce, Zühd 37, H. no: 4310; Tirmizî, Kıyâme 11, H. no: 2435
    • 304 •
    Ahmed Kalkan
    Peygamberimizin şefaati mü’minlerin bağışlanması, makamlarının
    daha da yükseltilmesi için bir duâ ve yakarış olarak gerçekleşecektir. Şefaat
    olunacak mü’minlerin de şefaat edilmeye lâyık olmaları şarttır. Şüphesiz
    ki Allah’ın affetmeyeceği bir kimse için Peygamber af ve bağışlanma
    dilemez.
    Şefâat, bir yönüyle de yardımdır; Bir kimseye faydalı olmak, ona iyiliğin
    gelmesine aracı olmak, bir kötülüğün ondan uzaklaşmasına yardımcı
    olmaktır. Bu şefâat çeşitli şekillerde olabilir. Nitekim Peygamberlerin
    tebliği, insanları Hakka daveti bir şefaat olduğu gibi onların, ümmetleri
    için dua edip affedilmelerini istemeleri de bir şefâattir. 712
    Şefaat Kavramının Yozlaştırılması
    Tevhid akîdesinin anlaşılmasında en önemli kavramlardan birisi de
    şefaat kavramıdır. Tevhid ve şirk kavramları yeterince anlaşılmadan şefaat
    de anlaşılamaz. İşte bu sebeple şefaat kavramı, kimi istismarcılar tarafından
    ustalıkla çarpıtılmakta ve müslümanların temiz duyguları bazı
    çevreler yararına sömürülmektedir.
    Kur’an’ın genel hatlarıyla anlattığı “tevhid”den habersiz olanların, sadece
    şefaat kavramını değil; diğer akîdevî kavramları da anlayabilmesi ve toplumsal
    yaşam içerisindeki istenilen yere oturtabilmesi mümkün değildir.
    Müslümanların, Allah’ın koymuş olduğu sınırları ve insanların o sınırlar
    içerisindeki yerini bilmesi gerekir. İnsanın yapısı, özellikleri ve gücü çok
    iyi bilindiği takdirde toplum içerisinde bazı insanların tuğyan edip haddi
    aşmaları, müstekbirleşerek Allah’ın sıfatlarına müdahale etmeleri de anlaşılabilecektir.
    Kur’an, her dönemde ve her coğrafyada söz konusu olan şirkin temel
    özelliklerini açıklamış, şirk tehlikesine karşı bilgili, uyanık ve tedbirli olmamızı
    istemiştir. Hüküm/kanun koyucu, rızık verici ve bağışlayıcı olarak
    iman ettiğimiz Allah (c.c.), yaratma ve rızık vermede tek ilâh olduğu
    gibi, hâkimiyet ve benzeri meselelerde ve her konuda da tek ilâhtır. Şefaat
    meselesinde de durum böyledir. Kur’an’ın ilk indiği dönemdeki câhiliyye
    toplumunda şefaat hususundaki sapık düşünceler ne yazık ki günümüz-
    712 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 607
    • 305 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    de de mevcuttur. Kur’an’da şefaat kavramı anlaşılmadan, câhiliyye toplumunun
    bu husustaki sapmaları da anlaşılamaz.
    Şefaat kelimesinin anlamı, o günkü câhiliyye toplumunda çok iyi biliniyor
    ve kullanılıyordu. Müşrikler kendi putlarını Allah’a yaklaştırıcı
    olarak kabullendikleri713 gibi, âhiret gününde şefaat edeceklerine ve kendilerini
    azaptan kurtaracaklarına da inanıyorlardı. “Onlar Allah’ı bırakıp
    kendilerine hiçbir zarar ve fayda veremeyecek şeylere tapıyorlar ve ‘bunlar,
    Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’ diyorlar. De ki: ‘Siz Allah’a göklerde
    ve yerde bilemeyeceği bir şeyi mi haber veriyorsunuz? Hâşâ! O, onların şirk/
    ortak koştukları her şeyden uzak ve yücedir.”714 Allah katında (Allah’a rağmen,
    O’nun izin vermediği) şefaatçiler olduğunu söylemek, Allah’ı gereği
    gibi tanıyamamaktan kaynaklanır. Bu davranış, Allah’a iftira etmektir ki,
    bu da büyük bir sapıklıktır.
    Böyle bir iddia, dünkü câhiliyye toplumunda olduğu gibi, bu günkü
    toplumda Kur’an’dan habersiz, gelenek ve hurâfeleri kendisine din edinmiş
    kesimlerde de vardır. Kur’an dışı bir geleneği din olarak kabul edip
    bunu yaşamaya çalışan bazı insanlar, kurtuluşlarının Allah’a gerçek iman
    ve sâlih amellerde değil; sâlih veya velî zannedilen zatlara bağlanmakta
    olduğunu, o insanların Allah’ın yanında özel bir konumlarının bulunduğunu,
    bu sebeple onların isteklerini Allah’ın geri çevirmeyeceğini iddia
    ediyorlar. Kur’an, putlara ve putlaştırılan insanlara güvenmenin şirk olduğunu
    değerlendirerek “Allah, onların şirk/ortak koştukları her şeyden uzak
    ve yücedir.” buyuruyor. İnsanlara güvenmekten ziyade, sâlih amel işlemeye
    dâvet ediyor. “İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse
    başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul
    olunmaz ve fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.” 715; “Ve
    öyle bir günden sakının ki, o günde kimse kimseden yana bir şey ödeyemez,
    kimseden fidye kabul edilmez, hiç kimseye şefaat fayda vermez, onlara hiçbir
    yardım da edilmez.” 716
    713 39/Zümer, 3
    714 10/Yûnus, 18
    715 2/Bakara, 48
    716 2/Bakara, 123
    • 306 •
    Ahmed Kalkan
    O gün, öyle dehşetli bir gün ki, herkes kendisini kurtarabilmek için
    çırpınıyor, özürler sayılıp dökülüyor, güvenilen kişilerin veya şeylerin de
    kendileri gibi âciz olduğu anlaşılıyor. Sapanlar ve saptıranlar birbirlerini
    suçluyor, bu yapılan ve söylenilenlerin fayda vermediği anlaşılıyor. Herkes
    kazandıklarıyla rehin tutularak hesaba çekiliyor, zerre miktarı hayır ve
    şer karşılık görüyor, kimseye orada iltimas geçilmiyor, haksızlık edilmiyor.
    İşte bu sebeple Allah Teâlâ bizi o günün dehşetiyle uyarıp korkutuyor. Dünyada
    iken o gün için bir şeyler yapmamızı, şefaatçiler edinmeye çalışmanın
    faydasız olduğunu, ancak kendi amellerimizle korunabileceğimizi bildiriyor.
    “Sizin O’ndan (Allah’tan) başka ne bir şefaatçiniz, ne de bir velîniz vardır.
    Hâlâ düşünüp öğüt almıyor musunuz?” 717 Allah o gün hâkimiyetin tümüyle,
    tek hâkim olan Allah’a ait olduğunu bildirerek, bu hâkimiyette hiçbir
    ortak ve aracının olmadığını, o gün insanların birbirlerinden farklılığının
    bulunmadığını, özel statüye sahip hiçbir kimsenin olmadı-ğını belirtiyor.
    “O’nun izni olmadan kimse konuşamaz.”718; “Onlar Allah’tan önce söz söyleyemezler.”
    719; “O gün öyle dehşetli bir gündür ki, kimse konuşmaya cesaret
    edemez; Ancak o gün ruh ve melekler, sıra sıra dizilirler. Rahman’ın izin verdiğinden
    başkası konuşamaz. (Rahman’ın izin verdiği) konuşan da doğruyu
    söyler.” 720 “Konuşmak” kelimesi ile şefaat kast edilmektedir. Şefaat için
    ise iki şart vardır. Birincisi, Allah kime izin verirse o konuşacaktır; ikincisi
    ise, konuşan kimse doğru ve gerçek olanı söyleyecektir. Diğer bir husus ise
    şöyle belirtilmiştir: “Allah’ın huzurunda, izin verdiği kimselerden başkasının
    şefaati fayda vermez. Öyle ki, onların kalplerinden korkuları giderilince denilir
    ki, ‘Rabbiniz ne buyurdu?’ Onlar da: ‘Hakkı buyurdu, O çok yücedir, çok
    büyüktür’ derler.” 721
    Fayda verecek şefaat Allah’ın izin verdiğidir. Kur’an’dan, tevhidden
    habersiz insanlar, kendilerine şefaatçi edindiklerinin de Allah’ın azabından
    korktuklarını anlayamıyor veya anlamak istemiyorlar. Yukarıda metni
    verilen uzun hadis-i şerifte peygamberlerin bile “nefsî, nefsî” diyecekleri,
    kendi kurtuluşlarını düşünüp korkacakları bir günde kolay sığınak arıyor-
    717 32/Secde, 4
    718 11/Hûd, 105
    719 21/Enbiyâ, 27
    720 78/Nebe’, 38
    721 34/Sebe’, 23
    • 307 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    lar. Hâlbuki şefaat ancak Allah’tan gelecek izinle olacaktır. Ondan önce de
    insanların kendi sınavlarını vermeleri ve korkularının giderilmesi gerekir.
    Eğer sınavını başarıyla vermiş, korkuları giderilmemişse, o da kendisi için
    yardım bekleyecektir. Zira kazandıklarıyla helâke sürüklenenler için şefaatçi
    yoktur. Onlar için çılgın alevli bir azap vardır.722 Çünkü onlar iman
    etmemişlerdi, iman edenleri ise hayatlarını isyan içerisinde geçirmişlerdir.
    Onlar kazandıklarıyla helâke uğramışlardır.
    Peygamberimiz, kızına şöyle söyler: “Yâ Fâtıma! Nefsini ateşten kurtar.
    Çünkü ben, senin için Allah’tan bir şeyi savamam.”723 Görüldüğü gibi, Allah’a
    yakın olmak için, Peygamberimiz’in kızı olmak bile yetmiyor. Mutlaka Allah’ın
    râzı olacağı ameller içinde olmak gerekiyor.
    Âyetlerde geçen Allah’ın şefaat için izin verdiği kimselerin kimler olduğu,
    bunların bu izne ulaşmalarının sebebi, verilecek iznin hangi boyutta
    olduğu gibi hususlar Kur’an ışığında açıklığa kavuşturulması gereken
    hususlardır. Bu meseleler aydınlanmadığı sürece, nice insan “Medet ya
    Abdülkadir Geylânî!, Yetiş ya Hızır, yardım et! Ey şeyhim bana şefaat et!”
    demeye devam edecektir.
    Birinci mesele, Allah tarafından kime şefaat etme izni verileceğidir.
    Öncelikle şunu unutmamalıyız ki; “şefaatin tamamı Allah’ındır.”724 Yani
    hiç kimsenin böyle bir yetkisi yoktur ve böyle bir cesarette de bulunamaz.
    Kime şefaat için izin verip vermeyeceği ise tamamen Allah’a aittir. Şefaat
    izni verileceklerden birisi meleklerdir. “Göklerde nice melek var ki, onların
    şefaatleri, dilediği ve hoşnut olduğu kimse için Allah’ın izin vermesi dışında
    bir işe yaramaz.” 725
    Diğer bir âyette ise, “Onlar şefaat etmeğe mâlik değillerdir. Ancak bilerek
    Hakka şehâdet edenler müstesnâdır.”726 denilmektedir. Âyette belirtildiği
    gibi, şefaat edebilme yetkisi verilecek insanın, bilinçli bir şekilde hakka
    şehadet etmesi, kelime-i tevhidin anlamını bilerek iman etmesi ve ihtiva
    ettiği anlamı bilinçli bir şekilde yaşantısına aktarması gerekir.
    722 6/En’am, 70
    723 Buhâri, Tefsir Şuarâ 2; Cenâiz 98, Menâkıb 13; Müslim, İman 355; Tirmizî.
    724 39/Zümer, 44
    725 53/Necm, 26
    726 43/Zuhruf, 86
    • 308 •
    Ahmed Kalkan
    Şâhit olanın tâğuta, tâğutî sisteme karşı tevhidin mücadelesini yükseltmesi,
    kâfir düzenleri reddederek Allah’ın dinini yeryüzünde hâkim kılma
    çabasını Kur’anî bir üslûpla sergilemesi gerekiyor. “O gün, Rahman olan Allah’ın
    kendisine izin verdiği ve sözünden hoşlandığı kimseden başkasının şefaati
    fayda vermez.”727 Fayda verecek şefaat, kendisine izin verilen, sözünden
    hoşnut olduğu, dilindeki şehâdetle tavırları bütünleşen, âlemlerin rabbine
    iman ederek tâğutu reddeden, kopması mümkün olmayan sapasağlam bir
    kulpa/tevhide yapışarak Allah’ın dininin mücadelesini verenin şefaatidir.
    İkinci mesele; kimlere ve niçin şefaat edileceğidir. Kimlerdir bu aziz
    insanlar? Allah’ın merhamet ve ihsanına ulaşacak olan bu insanlar, hangi
    amelleri ile bu rahmete ulaşabilmişlerdir? “Rablerinin huzurunda toplanacaklarından
    korkanları Kur’an’la inzâr et/uyar. Onlar için Allah’tan başka ne
    bir velî (dost), ne de şefaatçi vardır. Umulur ki, Allah’tan korkup sakınırlar.”728
    Allah ilk şefaat edilecek topluluğu ve onların şefaatçilerini açıklıyor. Onlar
    ki; âhirete iman etmiş, o gün Rablerinin huzurunda toplanacaklarının
    bilincinde ve o günün hesabının dehşetinden korkan insanlardır. Bunlar
    Kur’an’la uyarılıyorlar. Kur’an onların dünya hayatındaki yaşantılarını düzenliyor.
    Bunlar Kur’an’la şekilleniyor ve bulundukları ortamı da Kur’an’la
    şekillendirmeye çalışıyorlar. İşte bunlar, hesabı nasıl verebilecekleri hususunda
    korkarak, korktukları şeye uğratılmamak için korunmaya çalışanlar
    ve korunarak muttakî (takvâ sahibi) olanlardır. İşte onların velîsi ve şefaatçisi
    Allah’tır. Çünkü şefaat izni veren Allah’tır ve şefaat edilecek insanlar da
    Allah’ın râzı olduklarıdır.
    “(Onlar) Allah’tan önce söz söyleyemezler; ancak O’nun emri üzerine
    iş yaparlar. Alah onların yaptıklarını ve yapmakta olduklarını bilir. Onlar
    Allah’ın hoşnut olduğundan başkasına şefaat edemezler. Onun korkusundan
    titrerler.”729 O gün Allah’tan önce konuşabilecek hiçbir kimse yoktur, onlar
    Allah korkusundan tir tir titrerler. Acaba bugün kurtulabilecek miyiz derler.
    Değil birilerine şefaat edebileceklerini düşünmek, bu düşünce akıllarının
    ucundan bile geçmez. Öncelikle kendi hesaplarını vermeye çalışırlar,
    ne zaman ki onların korkuları giderilir; ancak o zaman biraz olsun rahatlarlar;
    işte o zaman huzura kavuşturulurlar. Ama onlar o durumdayken bile
    727 20/Tâhâ, 109
    728 6/En’am, 51
    729 21/Enbiyâ, 27-28
    • 309 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Allah’ın önüne geçemez, ondan önce söz söyleyemezler. Ne zaman ki Allah
    bu durumlarından sonra onlara izin ve emir verir, ancak o zaman iş yaparlar,
    alîm olan Allah onların yaptıkları ve yapacakları işi çok iyi bilir. Onlara
    orada, kimseye iltimas geçmek için izin verilmez, sadece Allah onlara
    ikramda bulunur. Onlar cennete girecek insanlar için aracılık etmeye
    memur edilmişlerdir, cennete girecek insanları tesbit etmek için onlara
    yetki verilmemiştir. Bu durum ise, Allah’ın bir lütfu ve ikramıdır; onu
    dilediğine verir.
    Ancak bu insanları biz dünyada iken isimleriyle, falan insandır şeklinde
    tanıyamayız. Zira bu yetki Allah’a aittir, tesbit edecek olan da Allah’tır. Filan
    velî, falan sâlih insan şefaat edecektir iddiasında bulunmak, Allah adına
    konuşmaktır ve Allah’a yalan isnadında bulunmaktır. Allah kıyamet günü
    bu görevi vereceği insanı kendisi belirleyecek ve o insan da bu görevi yerine
    getirirken Allah’tan bağımsız hareket etmeyecektir; davranışlarını Allah’ın
    hoşnut olmasına göre ayarlayacaktır. Şefaat edilecek insanlar da, Allah’ın
    kendilerinden râzı olduğu kimselerdir. Onlar, bir Allah’a iman etmiş, dünyada
    iken kendi nefsî istek ve arzularına göre değil; Allah’ın Kur’an’da bildirdiği
    şekilde yaşamışlardır. Zayıf düşürülmüş olmalarına rağmen imanın
    verdiği güçle Allah’ın dinini yeryüzüne hâkim kılabilmek için mücadele
    etmişlerdir. Bu mücadele esnasında karşılarına çıkan zorlukları aşmasını
    bilmiş, yapılan dünyevî teklifleri kabullenmeyip sadece Rablerinin rızâsını
    dilemişlerdir. Böylece Allah da onlardan râzı olmuştur. İşte şefaat olunacak
    insanlar, işte kurtuluşa erecek insanlar bunlardır. Şefaat etme yetkisi verilecek
    olanlar, bu vasıflara sahip olanlara şefaat edecektir.
    Üçüncü mesele; şefaate ulaşamayacak insanların kimler olduğudur.
    Bu insanları Kur’an bize şöyle tanıtıyor: “Dünya hayatını ve onun güzelliklerini
    isteyenlere, orada işlediklerinin karşılı-ğını tam olarak veririz ve onlar
    orada hiçbir eksikliğe de uğratılmazlar. İşte onlar, âhirette kendileri için ateşten
    başka hiçbir şeyleri olmayan kimselerdir. (Dünyada) yaptıkları da boşa
    gitmiştir. Hâlen yapmakta oldukları şeyler zaten bâtıldır.” 730
    Dünyayı ve güzelliklerini arzulayıp onun için çalışıp çırpınanlar, dünyada
    yaptıklarının karşılığını eksiksiz olarak alacaklardır. Kazandıklarıyla
    Allah’a şükretmeleri, O’nun yolunda infakda/harcamalarda bulunmaları
    730 11/Hûd, 15-16
    • 310 •
    Ahmed Kalkan
    gerekirken; ölümü, âhireti unutarak dünyanın geçici zevklerine aldananları
    ölüm yakaladığı zaman onlar için ateşten başka bir şey yoktur. Onlar
    kazandıklarıyla nefislerine zulmetmiş, kendilerini helâke sürüklemişlerdir.
    “Ey Muhammed! Onları yüreklerin ağza geleceği, tasadan yutkunacakları,
    yaklaşan kıyamet günü ile inzâr et/uyar. Zâlimlerin ne bir dostu, ne de
    sözü dinlenecek bir şefaatçisi olur.” 731
    “Ey iman edenler, alışverişin, dostluğun ve şefaatin olmayacağı gün gelmeden
    evvel, sizi rızıklandırdıklarımızdan infak edin. Kâfirler, onlar kendilerine
    yazık edenlerdir.” 732
    “Onlar Kitabın haber verdiği sonuçtan başka bir şey mi bekliyorlar? Sonuç
    gelip çattığı gün, önceleri onu unutmuş olanlar, ‘Rabbimizin peygamberleri
    şüphesiz bize gerçeği bildirmişti, şimdi bize şefaat edecek var mı ki, şefaat
    etsin yahut geriye döndürülsek de yaptıklarımızın başka türlüsünü yapsak’
    derler. Doğrusu uydurdukları şeyler onları bırakıp kaçmışlardır.” 733
    “Koştukları ortakları, artık şefaatçileri değildir. Ortaklarını inkâr ederler.”
    734
    “Orada putlarıyla çekişerek, ‘vallahi biz apaçık sapıklık içerisinde idik,
    çünkü biz sizi âlemlerin rabbine eşit tutmuştuk, bizi saptıranlar ancak suçlulardır.
    Şimdi bizim için ne bir şefaatçi var, ne de yakın bir dost. Keşke geriye
    dönüşümüz olsaydı da, iman edenlerden olsaydık’ derler.” 735
    Allah’a, birtakım putları ve put edinilen şeyleri ortak koşan müşrikler
    için şefaat edilmeyecektir, onlar orada birbirlerini suçlayacaklar, şefaatçi
    edinenler ise dünyaya döndürülmeyi arzulayacaklar, yaptıkları yanlışları
    bir daha yapmamak için ve yapmaları gerekirken yapmadıkları şeyleri yapabilmek
    için. Ancak onlar için bir daha dönüş olmayacaktır. Âyetlerden
    anlaşıldığı gibi kâfirler, zâlimler, müşrikler ve müşrik müstaz’aflar için şefaatçi
    yoktur. 736
    731 40/Mü’min, 18
    732 2/Bakara, 254
    733 7/A’râf, 53
    734 30/Rûm, 13
    735 26/Şuarâ, 97-102
    736 Cafer T. Soykök, Haksöz 67, s. 35-38
    • 311 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Artık onlara şefaatçilerin şefaati fayda vermez.” 737
    “O’nu bırakıp da ilâhlar edinir miyim? Eğer Rahman olan Allah bana bir
    zarar vermek istese, onların şefaati bana fayda vermez, beni kurtaramazlar.”
    738
    “Gökleri ve yeri altı günde yaratan, sonra arşa hükmeden Allah’tır. O’ndan
    başka bir velî ve şefaatçiniz yoktur. Düşünüp öğüt almaz mısınız?” 739
    Artık iş bitmiş, son söz gerçekleşmiş, suçlarını kendi ağızları ile itiraf
    eden günahkârlara yaraşan kesin “son” belirmiştir. Artık bu günahkârlara
    aracılık edecek biri bulunamaz. Bulunduğunu varsaysak bile hiçbir şefaatçinin
    aracılığı onlara yarar sağlamaz.
    Müşrikler âhiretteki bu onur kırıcı ve umut kırıcı tablonun önünden
    dünyaya, bu acıklı tablo ile karşılaşmalarını önleyecek fırsatların tablosuna
    döndürülüyorlar. Fakat ne görüyoruz? Onlar bu fırsatlara sırt çeviriyorlar,
    onlardan yararlanmaya yanaşmıyorlar. Önlerine çıkan kurtuluş imkânlarından,
    hidâyetten ve hayırdan bucak bucak kaçıyorlar. Âyetlerde onların
    bu gülünç tablosu çiziliyor, alaya ve şaşkınlığa yol açan garip tutumları gözler
    önüne seriliyor.740
    Yüce Allah kâfirlerin çirkin, âdî davranış ve işlerini anlattıktan sonra
    tekrar azarlayıp kınadı:
    737 74/Müddessir, 48
    738 36/Yâsin, 23
    739 32/Secde, 4
    740 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l Kur’an
    • 312 •
    Ahmed Kalkan
    - 49. Âyet -
    § ا لُمْ عَنْ التَّذْكِرَةِ مُعْرِضِي نَ òفَ َ
    “Buna rağmen, onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar?” (49.
    Âyet)
    Şu halde o öğüt ve uyarıdan yüz çevirmekle ellerine ne geçecek?
    Durum böyle iken o müşriklere ne oluyor da Kur’an’dan, âyetlerinden
    ve onun içinde bulunan tesirli, nasihat ve irşatlarından yüz çeviriyorlar?!
    Ondan öğüt ve ibret almıyorlar? Şimdi o öğütten yüz çevirmekte kendilerine
    ne fayda var? Bu Kur’ân’dan yüz çevirmekte, o ölüm hatırlatılarak yapılan
    öğütten kaçınmalarında kendileri için bir yarar mı var? Öğütten yüz
    çevirmekle o kötü sondan kurtulacaklarını mı zannediyorlar?”
    49’ncu âyette, Kur’an’dan yüz çevirmenin anlamsızlığı ve öğütten kaçmakla
    inkârcıların acı akıbetten kurtaramayacakları belirtilir. Öğütten yüz
    çevirmek, Kur’an’ı inkâr etmek yahut onun doğruluk ve değer ölçülerine
    göre davranmamak demektir. Aslında bu durum, insanın kendine tanınan
    kurtuluş imkânından, hak ve hidâyetten kaçışı anlamına gelmektedir.
    - 50. Âyet -
    مْ حُُرٌ مُسْتَنْفِرَةٌ ’نَّ ُ
    أََك
    “Ürkmüş yaban eşekleri gibi.” (50. Âyet)
    Onlar ürkek yaban eşeklerine benziyorlar.
    O Kur’ân’dan öyle yüz çeviriyorlar ki sanki o müşrikler ürküp kaçan
    vahşi eşeklerdir.
    • 313 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 51. Âyet -
    فَرَّتْ مِنْ قَسْوَرَةٍ
    “Arslandan kaçan.” (51. Âyet)
    Amansız avcıdan (kaçan eşeklere)
    Böyle iken onlara ne oluyor ki âdeta arslandan ürküp
    kaçan yaban eşekleri
    gibi öğütten yüz çevirip kaçıyorlar!
    Şiddetli korkudan dolayı aslandan veya avcıdan ürküp kaçan yaban
    eşekler gibidirler. Kur’an’dan, hak yoldan küfre ve şirke böyle kaçıyorlar.
    Kasvera: Aslan demektir. Ezmek ve üstün gelmek manasındaki kasera
    kökündendir. Aslan, diğer yırtıcı hayvanlardan kuvvetli ve galip oluğu için,
    ona bu ad verilmiştir. Bir görüşe göre kasvera, avcılık eden avcı grubudur.
    Ezheri der ki: “Bu kelime, okçular için kullanılan topluluk ismidir. Kendi
    cinsinden tekili yoktur.”
    Lebid der ki: “Biz klübümüzde bir kere çağırdığımızda, avcılık eden
    okçu yiğitler bize gelir.”741
    Kasvera kelimesi hakkında alimlerin görüşleri:
    1) Abdullah b. Abbas, Ebu Musa el-Eş’ari, Mücahid, İkrime ve Katade’ye
    göre okçular demektir.
    2) Said b. Cübeyr ve Abdullah b. Abbas’a göre avcılar demektir.
    3) Abdullah b. Abbas’a göre erkekler topluluğu demektir.
    4) Abdullah b. Abbas’a göre erkeklerin çıkardığı sestir.
    5) Ebu Hureyre, İbn-i Zeyd ve Abdullah b. Abbas’a göre arslan demektir.
    742
    741 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/369; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/118.
    742 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/490.
    • 314 •
    Ahmed Kalkan
    Seyyid Kutub diyor ki: “O halde onlar niye hatırlatmalara, öğütlere yüz
    çeviriyorlar? Yaban eşekleri gibidirler. Arslandan korkup kaçan.” (74/Müddessir,
    49-51)
    Burada arslanın kükremesini işitince korku içinde her yana kaçan yaban
    eşeklerinin tablosu ile yüz yüze geliyoruz. Bu tabloyu Araplar iyi tanır.
    Tablo sert hareketli bir görüntüyü canlandırıyor. Bunun yanı sıra tablonun
    orijinalindeki ya ban eşekleri yerine korkudan paniğe kapılıp kaçan insanlar
    konduğunda komiklik oranı daha da yükselir. Bir de düşünelim ki, bu
    adamlar korkuya kapıldıkları için, tehdit altında oldukları için kaçmıyorlar.
    Kendilerini insan olmaktan çıkararak yaban eşeklerine dönüştüren bu kaçışlarının
    sebebi bir uyarıcının kendilerine Rablerini ve geleceklerini hatırlatmasıdır,
    böylece o onur kırıcı ve komik durumdan uzak kalmalarına, o
    zorlu ve acıklı akıbetten paçayı kurtarmalarına fırsat hazırlanmasıdır. İşte
    adamlar bu kurtuluş fırsatının önünden bucak bucak kaçıyorlar. Ne kadar
    tuhaf değil mi?
    Yaratıcı sanatkârın fırçası bu tabloyu çiziyor, onu varlığın göğsüne işliyor.
    Vicdanlar bu tabloyu seyredince onun içinde olmak istemiyorlar, böyle
    bir duruma düşmekten utanıyorlar. Buna karşılık o Allah’ın uyarılarına
    sırt çeviren kaçaklar utançlarından saklanacak delik ararlar, bu canlı ve sert
    tasvirin dehşeti karşısında yüz çevirmiş olmanın ve korkup kaçmanın zilleti
    altında ezilirler.
    Onların dış görünüşleri “Arslandan korkup kaçan yaban eşekleri” görüntüsüdür.
    Fakat Kur’an onların yakasını bırakmayarak içyapılarının ana
    çizgilerini de çiziyor, gönüllerinde kaynaşan kötü duygularım da gün yüzüne
    çıkarmayı ihmal etmiyor.
    50-51. âyetlerde yapılan benzetme, İnkârcıların Peygamber ve onun
    mesajı karşısında
    gösterdikleri tepkinin normal bir insandan beklenmeyecek
    kadar bilinçsiz, ahmakça, kaba ve edep dışı olduğunu ortaya koyacaktır.
    İnkârcıların Gülünç ve Garip Halleri
    50-51’inci âyetlerde de, öğütten kaçan inkârcıların gülünç ve garip durumları
    tasvir edilir. Kur’an’la verilen nasihati dinlemek istemeyen inkârcılar,
    aslandan ürküp kaçan yabâni merkeplere benzetilir.
    • 315 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Bu âyetlerde yer alan humur kelimesi, yabani merkepler; müstenfire, ürküp
    kaçan; kasvere de, zorlu ve zorba anlamına gelir. Ancak dilbilimcilerin
    çoğu, kasvere sözcüğünün aslan mânâsına geldiğini belirtmişlerdir.
    Yapılan bu tasvirle, Kur’an’dan yüz çevirmenin, insanı insan olma vasfından
    çıkarıp onu olumlu ve asli kimliğinden uzaklaştıracağına dikkat çekiyor:
    Çünkü haktan kaçıp felâkete koşmak, akıllı ve onurlu insana yakışan
    bir durum değildir. İnkârcı insanın bu duruma düşmesinin temel nedeni
    de aklını ve iradesini, haksız arzularının (hevâsının) güdümüne terk etmesidir.
    743
    Ebu Hayyan diyor ki: “Yüce Allah onları yermek ve ayıplamak maksadıyla,
    kaçan eşeklere benzetti.”744
    İbn Abbas diyor ki: “Vahşi eşekler aslanı gördüklerinde kaçarlar. İşte
    bunun gibi, o müşrikler de Muhammed’i (s.a.s.) gördüklerinde, eşeğin aslandan
    kaçtığı gibi ondan kaçarlar. İbn Abbas daha sonra kasvera aslan manasına
    gelir, demiştir.”745
    Mevdudi diyor ki: “Bu bir Arapça deyimdir. Yabani eşeklerin özelliklerinden
    biri de, bir tehlike hissettikleri zaman korkup, öyle kaçarlar ki başka
    bir hayvan böyle kaçamaz. Bu yüzden Araplar çok korkarak aklı başından
    gitmişcesine kaçan bir kimseyi aslan ya da avcı görmüş yaban eşeğinin kaçışına
    benzetmektedirler.”746
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Kasvere: “kasr” kökünden
    türetilmiş bir kelime olarak zorlu, zorba demek gibi olup “zorlu avcı alayı”
    veya “arslan” mânâlarına geldiği açıklanıyor. Lugatçilerin çoğu kasvere’nin
    arslan mânâsına olduğunu söylemişlerdir. Bunun Habeş lügati olduğu da
    rivâyet edilmiştir. İşte Kur’ân ile verilen Allah öğüdünden kaçan, onu dinlemek
    istemeyen budalalar öyle ürküp kaçıyorlar. Oysa o zavallı vahşi eşeklerin
    kaçmaları bir çaresizlik olmakla beraber yine de tehlikeden kaçmaktır.
    Onda belki bir kurtuluş, bir fayda düşünülebilir. Öğütten kaçan bu budalalar
    ise tehlikeden değil, kurtuluştan, kurtarıcıdan kaçıyor, faydalarını bırakıp
    yok oluşa koşuyorlar. 747
    743 Fahreddin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
    744 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/380; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/130.
    745 Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/212; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:
    7/130.
    746 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/479.
    747 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/431.
    • 316 •
    Ahmed Kalkan
    - 52. Âyet -
    صُُفًا مُنَ ش�َّ ةًَ ² مْ أَنْ يؤْتَ Ø ئٍ مِنْ ُ امْرِ يدُ كُُّ Œ يُ ِ بَلْ
    “O kadar ki her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini isterler.”
    (52. Âyet)
    Evet, onların her biri kendilerine açık açık sayfalar verilmesini ister.
    Öğüt almak bir yana onlardan her biri, kendisine, açılmış sahifeler (İlâhî
    vahiy) verilmesini
    istiyor.
    Kâfirlerin Kur’an’dan kaçmalarının sebebi onun eksik veya yanlış olduğu
    değildir. Onun ilahi bir kitap olduğunda aslında bir şüpheleri yoktur.
    Bilakis o kâfirlerden her biri, Muhammed’e indirildiği gibi, Allah’tan kendisine
    de ayrı ayrı bir kitap inmesini ister. Rasûllere ve nebilere geldiği gibi,
    kendisine vahiy gelmesini bekler. Genel bir öğüt ile yetinmek istemiyorlar.
    Her biri ziyafete çağrılır gibi özel davetiye ile ayrıca davet edilmesini istiyor.
    Katâde diyor ki: İnsanlardan bazıları: “Ey Muhammed, eğer sana uymamızı
    istiyorsan, falan ve filanlara sana uymamızı emreden özel bir kitap
    getir.” dediler.748
    Tefsirlerde anlatıldığına göre Ebû Cehil ve yandaşlarından bir grup Hz.
    Peygamber’e hitaben “Allah’tan, her birimizin adına yazılmış olup sana tâbi
    olmamızı
    emreden bir kitap, bir belge getirmedikçe sana iman etmeyiz”
    demişlerdi. Bu âyet onların bu isteklerini dile getirmektedir.749
    İbnü’l-Münzir, Süddî’den şöyle dediğini nakletmektedir: (Kureyşliler)
    dediler ki: Eğer Muhammed doğru söylüyor ise bizden her birimiz sabah
    olunca yastığı altında cehennemden kurtulduğunu ve ondan yana güvenlik
    altında olduğunu belirten bir sahife bulsun. Bunun üzerine: “Hatta
    onlardan
    her biri kendisine açılmış sahifeler verilmesini ister.” buyruğu nâzil
    oldu. Bir başka rivâyette de belirtildiğine göre Ebû Cehil ve Kureyş’ten
    bir topluluk dedi ki: Ey Muhammed, sen her birimize semâdan üzerinde:
    748 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/491.
    749 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu:V/423-424. Zemahşerî, 7/188; İbn Âşûr, 29/331
    • 317 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Âlemlerin
    Rabbinden filan oğlu filana, diye başlayan ve bize sana tâbi olmamızın
    emrolunduğu bir mektup getirmedikçe sana asla iman etmeyeceğiz.
    750
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Hayır o kadar da değil, aksine
    onlardan her kişi kendisine ayrı ayrı dağıtılmış sahifeler halinde öğüt
    getirilmesini istiyor. Genel bir öğüt ile yetinmek istemiyor. Her biri ziyafete
    çağrılır gibi özel davetiye ile ayrıca davet edilmesini istiyor. Görevine, çıkarına
    koşmak için kibirleniyor da her biri “yarın ecelin geldi, şu, şu görevleri
    yapıp hazırlanarak gelmeniz duyrulur” diye ayrı bir uyarı ve çağrı bekliyor
    veya her biri için bir Peygamber olmasını arzu ediyor ki bu budalalık öncekinden
    çok fazladır.”751
    Mevdudi diyor ki: “Bunlar, eğer Hz. Muhammed (s.a.s.) gerçekten Allah’ın
    gönderdiği birisiyse o zaman Allah’tan, Mekke’nin ileri gelenlerinin
    her birinin adına “Muhammed benim peygamberimdir, onun için ona itaat
    edin” şeklinde yazılmış birer mektup getirmelidir. Üstelik bu mektubun Allah’tan
    geldiğini görerek inanmak istiyorlar. Kur’an’da başka bir yerde yine
    bunlar “Allah, Rasullerine verdiği şeyi bize de vermezse inanmayız” 752 demişlerdi.
    Diğer bir yerde de “Sen göğe git ve oradan bizim okuyacağımız bir
    kitap getir”753 isteğinde bulunmuşlardı.”754
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Âyetten maksat, onların aşırı derecede
    sapıklığa daldığını açıklamaktır. Yüce Allah sanki şöyle buyuruyor:
    Onların yüz çevirmelerini, ahmaklıklarını, iyilik ve mutluluklarına vesile
    olan şeylerden, vahşi hayvanların kaçtığı gibi kaçmalarını anlatmamı bırak
    da daha garip ve enteresan olanı dinle. O da, müşriklerden her birinin,
    kendisine vahiy gelen bir Rasûl olmayı istemeleridir. O bedbahtların Rasul
    mertebelerine ulaşmaları ne uzak!”755
    750 Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l Gayb, c. 30, s. 212; Bahru'l-Muhit, c. 8, s. 381; Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir,
    Risale Yayınları, c. 15, s. 231
    751 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/431.
    752 6/En’âm, 124
    753 17/İsrâ, 93
    754 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/479.
    755 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/130.
    • 318 •
    Ahmed Kalkan
    Kâfirlerin Peygamber’den Mucize İstemeleri
    ve Kur’an’ın Verdiği Cevaplar
    Kâfirlerin meydan okumaları ve mûcize taleplerini gösteren birçok tablo
    Kur’an’da tekrar edilmiştir. 52. âyet bu tür âyetlerdendir ve eğer müfessirlerin
    rivâyetleri sahihse -ki sahih olmalarına engel bir durum da yoktur- bu
    meydan okuma hareketlerinin ilkini teşkil etmektedir.
    Çünkü (bu âyetteki) tablo daha önce de belirttiğimiz gibi başka bir
    Kur’an nassı ile teyid edilmiştir. Bu durum, kâfirlerin kendilerine Peygamber’in
    (s.a.s.) risâletinin doğru olduğunun teyid edildiği ve O’na tâbi olmanın
    emredildiği kitapların indirilmesini istemeleri dolayısıyla olmuştur.
    Müteakip âyetler ise onları reddetmiş ve bu olumsuz tavırlarının aslında
    âhiretten korkmamalarından kaynaklandığını, Peygamber’in risâleti ve
    O’nun kendilerine okuduğu Kur’an’ın bir öğüt olup, dileyenin öğüt alarak
    hidâyete ulaşabileceğini açıklamış,
    fakat onların (isteklerini) yerine getirmemiştir.
    Kur’an kâfirlerin göstermiş oldukları her meydan okuma eyleminde ve
    onların her olağanüstü delil taleplerinde öz olarak tıpkı bu âyetlerde olduğu
    gibi onları cevaplayıp reddetmiştir.
    İfade ve üslûplar farklı olsa da; âyetler kişinin, dâvetin doğruluğu, kendisinin
    evrendeki gücü, kâinattaki eşsiz deliller, sonsuz hikmet ve ince tabiat
    kanunlarının farkına varması, üstün ahlâka ve fazilete yönelip günah,
    azgınlık ve çirkinliklerden engelleyen özelliğini görmesi için; kâfirlerin
    meydan okuma isteklerine uyulmadan; düşünülmesi için akıllara, yönelmeleri
    için kalplere hitap edilmek sûretiyle; Peygamber’in çağrısının tek bir
    Allah’a çağrı ve O’na ibâdet; O’nun dışındakilerini bir tarafa atmak ve sâlih
    amel işlemek; küfür, şirk, günah ve çirkinliklerden uzaklaşmak olduğu; bu
    özellikleri taşıyan çağrının bazı olağanüstü desteklere muhtaç olmayıp ancak
    tefekkür, izan, iyi niyet,
    temiz kalp ile hak, hayır ve hidâyete yönelip,
    inat ve husûmetten uzak durmak olduğunu;
    bazen açıkça bazen de üstü
    kapalı olarak açıklamıştır.
    • 319 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Nitekim şu âyetler bunu göstermektedir:
    “O’na bir melek indirilmeli değil miydi?” dediler. Eğer bir melek indirseydik,
    iş bitirilmiş olurdu, artık kendilerine hiç göz açtırılmazdı.”
    “Eğer O’nu melek yapsaydık, yine bir adam (insan) yapardık ve onları
    yine düştükleri
    kuşkuya düşürürdük.”
    “Senden önce de peygamberlerle alay edilmişti. Fakat onlarla alay edenleri,
    alay ettikleri gerçek kuşatıverdi.” 756
    “Eğer kendilerine bir mûcize gelirse ona mutlaka inanacaklarına olanca
    güçleri ile Allah’a yemin ettiler. De ki: Mûcizeler ancak Allah’ın katındadır.
    Hem bilir misiniz, o gelmiş olsa da onlar yine inanmazlar.”
    “Gönüllerini ve gözlerini ters çeviririz, ilkin ona inanmadıkları gibi (sonra
    da inanmazlar) ve bırakırız onları, azgınlıkları içinde bocalayıp dururlar.”
    “Biz bunlara melekleri indirseydik, ölüler kendileriyle konuşsaydı ve her
    şeyi toplayıp
    karşılarına getirseydik, Allah dilemedikten sonra yine inanmazlardı.
    Fakat çokları bilmezler.”757
    Kâfirlerin meydan okumalarına verilen bu güçlü cevaplar Peygamber’in
    çağrısının olağanüstü desteklere (mûcizeler) muhtaç olmadığı; niyetleri
    iyi, vicdanları temiz olanlar,
    hak ve hakikatle yönelimleri doğru olan
    kimselerin iman etmiş olduklarının anlatımı tarzındadır. Burada; onların
    hakka dönüp (Peygamber’in çağrısını) kabul etmeye yöneltici
    yeterli hususlar
    vardır. Niyetleri çirkin olan, hak ve hakikate meyilleri olmayanlar, ne
    kadar açık delil ve mucize görseler de iman etmeyeceklerdir. Eğer herhangi
    bir âyetin olması gerekiyorsa orada onlara okunan ve onların islediklerine
    tamamen yeterli olan Kur’an vardır. İşte bu şekilde Kur’anî-Muhammedî
    çağrı daha öncekilerden ayrılmaktadır. Şöyle ki; İslam, kâfirlerin mucize
    isteklerini verine getirmek için olağanüstü olaylar üzerine bina edilmeyip,
    akla ve kalbe hitap etmek, kâinatta var olan eşsizlik, nizam
    ve büyüklüğe
    dikkat çekmek, bu davetin içinde yer alan hak, hayır, iyilik, iyiliği emredip
    kötülükten nehyetme, güzel/hoş şeylerin helâl kılınıp açık ve gizli günahla-
    756 6/En'âm 8-10
    757 6/En'âm 109-111 Ayrıca, bk. 13/Ra’d, 7, 37; 17/İsrâ, 90-97; 29/Ankebût, 51-52
    • 320 •
    Ahmed Kalkan
    rın haram kılınışı, dayanışma ve yardımlaşmaya teşvik, istila ve yağmanın
    yasaklanması, insanların hak ve sorumluluklar karşısında eşit ve birbirine
    destek olmaları; hak, adalet, özgürlük, güzellik ve iyiliğin hâkim olduğu, bir
    insanî toplumun oluşturulması gibi içinde
    barındırdığı prensipler üzerine
    kurulmuştur.758 Daha sonra Yüce Allah şöyle buyurdu:
    - 53. Âyet -
    افُونَ الاخِرَةَ ï كََّ بلْ لا يَ خَ
    “Hayır, hayır; doğrusu âhiretten korkmuyorlar.” (53. Âyet)
    Yoo! Aksine onlar âhiret endişesi taşımıyorlar.
    Hayır! Aslında onlar âhiretten korkmuyorlar.
    Hayır, yok öyle şey herkes için ayrı bir öğüt, ayrı bir kitap gelmesine
    ihtimal yok. Onlar bu saçma isteklerinden vazgeçsinler! Aslında onlar bu
    konuda samimi değillerdir. Onlara apaçık sahifeler verildiğinde Rasûlleri
    tasdik edecek değillerdir. Bilakis gerçek şu ki onlar, öldükten sonra dirilmekten,
    hesap ve cezadan korkmuyorlar, bilakis onları inkâr eden sapık
    kimselerdir. İşte onları Kur’an’dan yüz çevirten asıl sebep budur.
    52-53’üncü âyetler, inkârcıların iç yüzlerini, onların inatçı ve uzlaşmış
    tutumlarını ortaya koymaktır. Onların hepsi, kendilerine açıklanmış vahiyler,
    açık seçik metinler verilmesi gerektiğini iddia ederler ve “Bize (kendi
    gözlerimizle) okuyabileceğimiz bir kitap getirmedikçe inanmayız” derler. Bu
    haksız talep, içteki hasedi ve menfi bir zihinsel tutumu yansıtmaktadır. Bu
    olumsuz tutumun ardında âhiretten korkmamak, öteki dünyada günahkârların
    ceza göreceklerine inançsızlık vardır. Görüldüğü gibi, âhiret gerçeğine
    inanmayan ve kalplerinde haset besleyen inkârcıların Kur’an’dan kaçmaları,
    hiçbir meşru sebebe dayanmamaktadır. Bu âyetlerde, Kur’an’ı kendi emel-
    758 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yayınları, c. 1, s. 113-115
    • 321 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    leri doğrultusunda kullanmak isteyen kötü niyetli kimselere dikkat çekilmektedir.
    759
    Bu âyete göre onların bu olumsuz tavırlarının asıl sebebi âhirete inanmamalarıdır.
    Çünkü âhirette herkes dünyada yapıp ettiklerinden dolayı
    sorguya
    çekilecektir. Şu halde bu inanç, hayatı bütünüyle sorumluluk bilinci
    içinde geçinmeyi
    gerektirir; İnkârcılar ise günah kaygısı taşımadan,
    sorgu-sual düşünmeden nefislerinin istediği şekilde yaşamaktan vazgeçmiyorlardı.
    İşte âyet onlann İslâm ve Peygamber karşısındaki inkâr ve inatlarının
    temelinde böyle bir sorumsuzluk psikolojisinin bulunduğunu göstermektedir.
    760
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Hayır, yok öyle şey herkes
    için ayrı bir öğüt, ayrı bir kitap gelmesine ihtimal yok. Bununla beraber
    öyle de olsa yine gelmezler. Doğrusu onlar âhiretten korkmuyorlar. Bu çağrı
    ve öğütü kabul etmeyenlere sonunda ceza verileceğine inanmıyor, sonunu
    saymıyorlar.”761
    Mevdûdi diyor ki: “Onların iman etmemelerinin sebebi, Allah Rasûlü’nün
    onların isteklerini yerine getirmediği için değildir. Asıl sebep, onların
    âhiretten korkmamaları ve her şeyi bu dünyadan ibaret zannetmeleridir.
    Düşünmüyorlar ki bu dünyadan başka bir hayat daha vardır. Orada,
    bu dünyada iken sorumsuzca ve aldırış etmeden yaptıklarının hesabını
    vereceklerdir. Bunlar Hak ve batılı anlamsız zannediyorlardı. Bu dünyadayken
    görüyorlardı ki doğruya uyan bir kimseye her zaman bir fayda temin
    etmiyor ve batıla gitmenin neticesi de her zaman zarar getirmiyordu.
    Bu yüzden bu konuda düşünmeyi gereksiz görüyorlardı. Hak nedir, batıl
    nedir onlar için bir anlam ifade etmiyordu. İşte bu mesele üzerinde ciddi
    olarak düşünen kimse, bu dünyanın geçici bir hayat olduğunu bilir ve asıl
    ve ebedi hayatın âhiret hayatı olduğunu kabul eder. Doğruya uyanın sonu
    orada muhakkak güzel, batıla uyanların ise sonu muhakkak kötü olacaktır.
    Kur’an’ın ileri sürdüğü bu mantıkî delilleri ve saf talimatları görerek böyle
    bir kimse iman edecek ve aklını kullanarak Kur’an’a göre yanlış olan inanç
    ve eylemlerin gerçekten yanlış olduğunu anlamaya çalışacaktır.
    759 Fahreddin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
    760 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu:V/424-425.
    761 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/431.
    • 322 •
    Ahmed Kalkan
    Fakat âireti inkâr eden kimsenin zaten doğruyu aramaya ciddi isteği
    yoktur. İman etmemek için her an yeni bir talepte bulunacak ve bir bahane
    uyduracaktır. Aynı husus, âyette de şöyle ifade edilmektedir: “Ey Peygamber!
    Sana bir kâğıtta yazılmış bir kitap indirseydik de onlar ona elleriyle dokunmuş
    olsalardı, kâfir olanlar yine muhakkak ‘Bu apaçık bir büyüden başka
    bir şey değildir’ diyeceklerdi.”762
    - 54. Âyet -
    كََّ إَِّنهُ تذْكِرَةٌ
    “Hayır, hayır; gerçekten o bir öğüttür.” (54. Âyet)
    Asla! Ama bilsinler ki bu, gerçekten bir öğüttür, uyandır!
    Evet, şüphesiz bu bir öğüttür.
    Hayır, onların bu gibi istekleri asla yerine getirilmeyecektir. İş onların
    zannettikleri gibi değil, korkunç bir âhiret vardır. Kur’an, müşriklerin iddia
    ettiği gibi başkalarından alınan bir büyü veya bir beşer sözü değildir. Şüphesiz
    bu Kur’an, dünya ve âhiret mutluluğunu yakalamak isteyen kimseler
    için tesirli ve yeterli bir öğüttür.
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Yüce Allah kellâ sözü ile onları
    tekrar sakındırdı.”763
    762 6/En’âm, 7; Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/480.
    763 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/130.
    • 323 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    - 55. Âyet -
    نْ شَاءَ ذَكَرَهُ òفَ َ
    “Artık kim dilerse ondan öğüt alır.” (55. Âyet)
    Artık dileyen ondan öğüt alır.
    Dileyen ondan öğüt alır.
    Artık her kim hidâyeti dilerse ve çaba gösterirse, Allah’ın izniyle
    Kur’an’dan öğüt alır ve hidâyetinden yararlanır. Kur’an’ı düşünen, içeriğini
    anlamaya ve anladıklarıyla amel etmeye çalışan kimseye Allah, hidâyet
    eder.
    “Hayır, şüphesiz bu Kur’an bir öğüttür. Dileyen kimse öğüt alır.”
    İşte bunlar, bu âyetler, bu Kur’an dileyip öğüt almak isteyenler için, bu
    kitapla yol bulmak isteyenler için bir tezkiradır, zikradır. Tezkira, kişinin
    sürekli hafızasında canlı tutması ve hiç unutmaması gereken şey demektir.
    İşte Kur’an’la yol bulmak isteyenler için öncelikli olarak hatırında canlı
    tutulması gereken tezkiradır bu âyetler. Yani bu âyetler asla unutulmaması
    gereken zikralardır. Çünkü bu âyetler hayatın kendileriyle düzenleneceği
    zikralardır. Ama öğüt almak isteyenler için bir değer ifade eder bu âyetler.
    Dileyen Rabbine ancak bu âyetlerle yol bulabilir. Çünkü tezkirasız yol
    bulmak mümkün değildir. Tezkirasız Allah’a yol bulmak ve O’na istediği
    biçimde kulluk yaparak O’nun rızasını kazanmak mümkün değildir.
    Çünkü bu âyetler tezkiradır, haritadır, pusuladır, mihmandardır, yol
    göstericidir. Öyle değil mi? Hem bu kitabı tanımayacaksınız, hem kitabın
    âyetleriyle beraber olmayacaksınız, hem kitapsız bir hayat yaşayacaksınız,
    hem tezkirayla yol bulmaya çalışmayacaksınız, hem haritayı elinize almayacaksınız,
    hem pusulaya müracaat etmeyeceksiniz. Yani yol bilenin elinden
    tutmayacak, yolu yol bilene sormayacaksınız hem de yol bulacaksınız.
    Mümkün mü bu? Öyleyse Rabbine yol bulmak isteyen bu kitapla sürekli
    beraber olmak zorundadır. Sürekli tezkirayla hareket etmeye çalışmak zorundadır.
    Bunun başka çaresi de yoktur diyor Rabbimiz.764
    764 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
    • 324 •
    Ahmed Kalkan
    - 56. Âyet -
    هْلُ اْلَغْفِرَةِ لاَّ أَنْ يشَاءَ الَّلُ هُوَ أَهْلُ التَّقْوَى وَأَ كُرُونَ إِ وَمَا يذْ
    “Allah dilemedikçe de öğüt almazlar. İşte kendisinden sakınılmaya
    lâyık O’dur; bağışlamak da O’na yaraşır.” (56. Âyet)
    Ve Allah (uyguladığı kurallar gereğince) dilemeksizin onlar öğüt alamazlar.
    Sakınılmaya lâyık olan da O’dur, mağfiret sahibi de O’dur.
    Zaten onlar ancak Allah’ın dilemesi durumunda öğüt alabilirler. O, kendisine
    karşı sorumluluk duyulmaya ve bağışlamaya en ehil olandır.
    Allah onların hidâyete ermelerini dilemedikçe ondan öğüt alamazlar.
    Allah hakeden herkesi hidâyete erdirir. O kimseye zulmetmez. Allah, azabının
    şiddetinden sakınılmaya ve itaat edilmeye layıktır. Keremi ve rahmetinin
    genişliğinden dolayı kendisine inanan ve itaat edenlerin günahlarını
    bağışlamak da yalnızca O’na yaraşır.
    Enes b. Malik’ten; Rasûlullah (s.a.s.) bu âyeti okudu ve şöyle buyurdu:
    “Aziz ve celil olan Allah buyurdu ki: “Ben kendisinden korkulmaya lâyık olanım.
    Kim Benden korkar da başka bir ilâh edinmeyecek olursa onu affetmeye
    de Ben lâyığımdır.”765
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Bu âyette Rasûlullah (s.a.s.) teselli
    edilmekte ve mübarek kalbi, onu rahatsız eden, kâfirlerin yüz çevirmeleri
    ve yalanlamalarından rahata kavuşturulmaktadır.”766
    Âlûsî şöyle der: “Azabından sakınılmaya ve itaat edilmeye layıktır. Kendisine
    inanan ve itaat eden kimseleri bağışlamaya da lâyıktır.”767
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bununla beraber Allah dilemeyince
    düşünmezler. Korkulacak olan da, bağışlayacak olan da O’dur.
    Azabından korkulup korunulacak olan da O, bağışlayacak da O’dur. O’ndan
    korkmayan ne âhirette ne dünyada hiçbir şeyden korkmaz, korunmaz;
    765 Tirmizi, Tefsir 74.
    766 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/130.
    767 Alusi, Ruhu’l-Meani: 29/35; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/130-31.
    • 325 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    O’ndan başkası da ne günahları bağışlayabilir, ne koruyabilir. Onun için
    her hikmetin başı Allah korkusu, Allah sevgisidir. İmam Ahmed, Tirmizî,
    Nesaî, İbn Mâce, Hâkim ve daha başkaları Hz. Enes’ten şöyle rivâyet etmişlerdir:
    Hz. Peygamber (s.a.s.) bu âyeti okudu da dedi ki: Rabbiniz şöyle
    buyurdu: “Ben korkulacak, korkulup himayesine sığınılacak olanım. Benimle
    beraber başka bir ilâh kabul edilmesin. Kim Benden korkar da Benimle bareber
    başka bir ilâh tutmazsa onu bağışlayacak olan Benim.“
    Hakim-i Tirmizî “Nevâdiru’l-Usûl”de Hz. Hasen’den rivâyet ettiği bir
    hadiste şöyle der: Resulullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Yüce Allah buyuruyor
    ki, kulum bana iki elini kaldırır dua ederse ben o elleri bağışlamadan geri
    çevirmekten hayâ ederim. Melekler: ‘Ey bizim ilâhımız! O, bağışlanacak kişilerden
    değil’ dediler. Yüce Allah, “fakat korkulacak olan da, bağışlayacak olan
    da Benim. Şahit olun, Ben onu bağışladım.’ buyurdu.”768
    Ey Rabbim! Bu kulunu da o koruduğun, bağışlamana erdirdiğin kulların
    arasına kat. Sensin koruyacak, Sensin bağışlayacak.”769
    Mevdûdi diyor ki: “Bir kimsenin hidâyeti yalnız onun kendi iradesine
    bağlı değildir. Ancak Allah eğer ona bunu nasip ederse olur. Diğer bir ifade
    ile burada şu gerçek vurgulanmaktadır: Kulun hiçbir eylemi yalnız onun
    kendi iradesiyle meydana gelmez. Ancak o fiil Allah’ın iradesi ile tevafuk
    ederse gerçekleşir. Bu çok nazik bir meseledir. Bu hususu doğru düzgün anlamamak
    yüzünden birçok insana her istediği şeyi gerçekleştirebilme gücü
    verilseydi, o zaman bu dünyanın nizamı alt üst olmaz mıydı? Bu nizam,
    Allah’ın iradesi diğer bütün iradelerin üzerinde galip olduğu için ayaktadır.
    Bir insan bir şeyi, ancak Allah o şeye izin verdiği zaman yapabilir. Aynı şey
    hidâyet ve dalâlet için de geçerlidir. Sadece bir kimsenin hidâyet isteği ile
    o kimsenin hidâyete ermesi yeterli olamaz. Ona hidâyet, ancak Allah’ın,
    onun dilediğini yerine getirmeye karar vermesinden sonra olur. Öte taraftan
    dalâlet için de aynı şey geçerlidir. Bir kimsenin dalâlete düşmek istemesi
    salt yeterli olmamaktadır. Ancak Allah onun bu sapıtma ve dalâlete
    düşme isteğine izin verirse, onun sapık bir yolda ilerlemesi mümkün olur
    ve o da türlü türlü yollara sapar. Meselâ bir kimse hırsız olmak isterse, bir
    eve girerek istediği şeyi çalması için sırf bu temenni yeterli değildir.
    768 Hakim et-Tirmizi, Nevadiru’l-Usul, 138.
    769 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/432.
    • 326 •
    Ahmed Kalkan
    Ancak Allah’ın büyük hizmetleri ve onun maslahatına göre bu isteğe
    ne vakit, ne kadar ve ne şekilde yapılacağı fırsatı tanınırsa, hırsızlık eylemi
    gerçekleşir.
    Allah’ın hoşnut olmayacağı şeylerden sakınmanız tavsiyesinde bulunulmaktadır.
    Bu, Allah ona muhtaç olduğu için değildir. Siz böyle yapmadığınız
    zaman O bir zarar görecek değildir. Aslında bu nasihat, Allah’ın
    rızasını aramanın ve O’nun emirlerine karşı gelmemenin, kulları üzerinde
    Allah’ın hakkı olduğu içindir.
    Bir kimse ne kadar isyankârlıkta bulunmuş ve ne kadar günah işlemiş
    olursa olsun, bunlardan vazgeçerek Allah’ın rahmetine sığındığı an, Allah
    onu bağışlar. Bu günahları hiçbir şekilde affetmeyerek onu cezalandırma
    gibi bir intikam duygusu taşımaması, ancak ve ancak büyük şan sahibi Allah’a
    yakışır.”770
    Allah’ın Dilemesi
    “Allah dilemedikçe de öğüt almazlar…” (56.âyet)
    “Allah dilemedikçe (onlar da) dileyemezler; ancak Allah’ın dilediğini
    dileyebilirler.” 771 (İlk etapta) İnsanların dilemelerinin Allah’ın dilemesine
    bağlı olduğunun belirtildiği beşinci âyet ile insanların mutlak irade sahibi
    olduklarının anlatıldığı 37. âyet (“Sizden ileri gitmek ya da geri kalmak isteyen
    kimseler için”) arasında bir çelişki veya sınırlama görülmektedir. Bazı
    âlim ve müfessirler; “buradaki ifade, insanların ancak Allah’ın kendilerinde
    yaratmış olduğu irade kuvvetiyle dileyebileceklerinin anlatımı tarzındadır.
    Eğer böyle olmasaydı insanlar irade sahibi olamazlardı” demişlerdir.
    Diğer
    âlimler ise; “insanların iradesinin Allah’ın iradesine bağlı ve Allah’ın
    iradesinin
    onların iradelerinin önüne geçmiş olmasından, zahirdeki mutlak
    anlamın kastedildiği
    (buna göre de) insanların ancak Allah’ın dilediği
    şeyleri dileyebileceklerini” söylemişlerdir.
    Bu âyet ile insanlarda mutlak olarak tercih ve irade kabiliyetinin olduğunu
    ortaya koyan diğer âyetler arasında çelişki/zıtlık görüldüğünden ötü-
    770 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/480-481.
    771 76/İnsan, 30; 81/Tekvîr, 29
    • 327 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    rü bu gibi âyetler; çeşitli kelâmî ekollere mensup âlimler arasında tartışma
    konusu olmuştur.
    Birinci görüş insanlarda irade ve tercih etme kabiliyetinin anlatımı ile
    uygunluk arzetmektedir ki, bu durum daha önce geçen âyetlerde ve bunların
    dışındaki
    birçok âyette yer almıştır. Aynı zamanda bu (görüş), insanlarda
    irade yeteneğinin
    olduğunu direkt olarak ortaya koyan âyetten sonraki
    âyetin ruhuna da uygundur. Yine
    bu, Peygamberlerin gönderilmesi ve âhiret
    gününün hikmetine de uygundur ki, bu günde insanlar Allah’ın kendilerine
    bahşetmiş olduğu bu irade, tercih etme ve fiiliyata geçirme kuvvetiyle
    işlemiş oldukları amellerinin karşılıklarını göreceklerdir. Buradaki
    âyetler ile eylemleri ve düşünmeyi insana nispet eden Kur’an’daki âyetlerin
    büyük bir bölümü neredeyse bu görüşün kesin doğru olduğunu ortaya
    koyan delillerdendir. Buna ilâveten (ilgili) âyet ile; yüz çevirme, inat ve
    düşmanlık gibi inkârcıların gösterdiği (olumsuz) tavırlara üzülmemesi için
    Peygamber’in teselli edilmesi amaçlanmıştır. Bu husus Kur’an’daki birçok
    yerde tekrar edilmiştir. Meselâ;
    “Kötü işi, kendisine süslendirilip de onu güzel gören kimse, (kötülüğü)
    hiç istemeyen kimseye benzer mi? Allah dilediğini sapıklık içinde bırakır, dilediğini
    doğru yola iletir. Bundan dolayı kendini onlar için helâk etme. Allah
    onların ne yaptıklarını biliyor.” 772
    “Sen sevdiğini doğru yola iletemezsin, fakat Allah dilediğini doğru yola
    iletir. O, yola
    gelecekleri daha iyi bilir.” 773
    “Eğer onların yüzçevirmesi sana ağır geldiyse, yapabilirsen yerin içine
    inebileceğin bir tünel ya da göğe çıkabileceğin bir merdiven ara ki, onlara
    bir mucize getiresin! Allah
    dileseydi, elbette onları hidâyet üzerinde toplayıp
    birleştirirdi, o halde sakın cahillerden
    olma!” 774
    “Ancak dinleyenler daveti kabul eder. Ölülere gelince, Allah onları diriltecek,
    sonra da O’na döndürülecekler.” 775
    772 35/Fâtır, 8
    773 28/Kasas, 56
    774 6/En'âm, 35
    775 6/En'âm, 36
    • 328 •
    Ahmed Kalkan
    Görülen o ki, âyetler hidâyet (ve dâveti) kabulü, (eylemlerin) sahiplerine
    nispet etmiştir.776
    54-56. Öğüt ve uyarı olduğu belirtilen şey Kur’an âyetleridir. 55. âyette
    samimiyet
    ve iyi niyetle öğüt almak, gerçeği bulmak isteyenlerin, aradıklarını
    Kur’an’da bulacakları bildirilmiştir. Kuşkusuz her şey Allah’ın dilemesine,
    izin ve imkân vermesine bağlıdır. Âyetler uyarıcı olarak Kur’an’ın
    gönderildiğini ifade ettiği gibi başka kitap gönderilmeyeceğine, dünya ve
    âhiret mutluluğu için Kur’an’ın yeterli olduğuna da işaret etmektedir. 777
    56’ncı âyette, Allah dilemedikçe inkârcıların öğüt alamayacakları; azabından
    korunulacak ve bağışlayacak tek ilâhın Allah olduğu bildirilir. Burada
    asıl amaç, Peygamber’i (s.a.s.) teselli etmek, inanmayanları da kınama
    üslubu ile uyarmaktır.
    Bu âyette olduğu gibi, Kur’an’da Allah’ın insanla ilgili bazı olayları anlatırken
    kendini mutlak fâil olarak ifade etmesi, konuyla ilgili diğer âyetlerden
    kopuk olarak ele alınırsa yanlış anlamalara neden olabilir. Bu tür ifadelerde
    Allah’ın kendi fiili olarak sahiplendiği şey, insanın özgür iradesiyle
    başlayan ve sebep-sonuç ilişkisiyle devam eden kanunudur.
    Allah, kâinata ve insanlara egemen olduğuna göre kimse O’na rağmen
    bir şey yapamaz. Ama bu, insanın iradesini ve özgürlüğünü ortadan kaldırmaz.
    Çünkü Allah, ahlak alanını insanın iradesine ve özgür tercihine
    bırakmış; gücünü bu yönde kullanmamıştır. Ayrıca insanın iradeli bir varlık
    olarak yaratılması, yine Allah’ın dilemesiyle olmuştur. Allah rast gele iş
    yapmaz ve kendi koyduğu kanunu ihlâl etmez.
    Kur’an’ın bu konudaki ana mesajı şudur: Allah dilerse kâfiri mü’min,
    mü’mini de kâfir yapmaya güç yetirir. Fakat Allah bu alanı insanın iradesine
    ve tercihine bırakmıştır. Bu yüzden insan, kendi iradesi ve gücü dâhilindeki
    işlerden; imanı veya inkârı seçmesinden sorumludur. Hiç kimse,
    asılsız bir kadercilik söylemesiyle, kendisini sorumluluktan kurtaramaz.
    776 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yayınları, c. 1, s. 111-112
    777 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu:V/425.
    • 329 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Bu âyetin son kısmında Yüce Allah kendini, Ehlu’t takvâ ve Ehlu’l
    mağfire olarak nitelemektedir. Kur’an’ın tamamında sadece bir kere geçen
    bu terkip “azâbından korkulup korunulacak olan da bağışlayacak olan da
    O’dur” anlamına gelir.
    Genel Tespitler
    Allah, insanı denemek için yaratmıştır. İnsanın en önemli görevlerinden
    biri de, Allah’ın ilmini ve kudretini takdir etmesidir. İşte evren bunun
    için dizayn edilmiş, Allah’ın ilmini ve kudretini sergileyen bir âyet olarak
    insana sunulmuştur. İlâhi takdire göre gerçekleşen bu düzende, her şey tabii
    yasalara göre işlemektedir. Allah’ın bu sistemi yaratması boşuna değildir.
    Bunun nedeni, insanın “Allah’a kulluk” etmesidir.
    Allah, akıl ve temyiz gücü verdiği her canlıya sorumluluk yüklemiş, bu
    sorumluluğun yerine getirilmesi için de sevabı ve cezayı bir teşvik unsuru
    yapmıştır.
    Her insan, irâdesiyle yaptığı işlerden sorumludur. Bu yüzden insan
    yaptığı bütün iyilikleri ve kötülükleri o Gün, karşısında bulur. Görüldüğü
    gibi insan, yaptıklarının tutsağı olmakta ve onlarla kendi geleceğini kurmaktadır.
    Günahkârları cehenneme sürükleyen kötü eylemler(den bazıları) namaz
    kılmamak, yoksulu doyurmamak, ömrü boş şeylerle geçirmek ve âhiret
    gerçeğini yalanlamaktır. Hâlbuki Allah, iyilere cennet vaad etmiştir.
    Ama inkârcıların Allah’a imanları ve güvenleri yoktur. O’ndan başka güvendikleri
    ise boştur.
    Ölüme inkâr ve şirk günahı ile yakalananları, hiçbir şefaatçi azaptan
    kurtaramaz. Çünkü Kur’an ölçüsüne göre yalnız Allah’ın istediği ve razı olduğu
    işleri yapanlara azap edilmez, onlara cennete girme izni verilir. Bunlar,
    Allah’a Kur’an’ın önerdiği inanç sistemini ve hayat biçimini yaşama sözü
    verip bu sözlerini yerine getiren samimi mü’minlerdir.
    • 330 •
    Ahmed Kalkan
    Hesap gününün mutlak hâkimi Allah’tır; kimler hakkında kimlerin
    aracılık yapabileceğine sadece O karar verir. Şefaat, Allah’ın mutlak adalete
    dayanan yargılamasında O’nun kanaatini değiştirmeye yönelik bir aracılık
    da değildir.
    Kur’an’a göre, şefaat izne tâbidir; şefaate nâil olmak için Allah’ın izni
    ve rızası gerekir. Öyleyse kendiliklerinden şefaat edebilirler diye bazı insanlar
    veya varlıklar putlaştırılmamalıdır. Hangi isim altında olursa olsun,
    Allah’tan başkasının insanı azaptan kurtaracağına inanmak, Allah’la insan
    arasına aracı koymak, isim değiştirilmiş şirkten başka bir şey değildir. İşte
    bu yüzden Kur’an, şefaat konusunu tevhid ilkesiyle irtibatlandırmış; onun
    tevhide ters düşecek biçimde algılanmasını önlemek istemiştir.
    Allah mutlak güç ve irade sahibidir; kimse O’na rağmen bir şey yapamaz.
    Ancak bu gerçek, insanın iradesini ve özgürlüğünü ortadan kaldırmaz.
    Çünkü Allah, gücünü bu yönde kullanmamış; ahlak alanını insanın
    iradesine ve özgür tercihine bırakmıştır. Ayrıca, insanın iradeli ve özgür bir
    varlık olarak yaratılması, yine Allah’ın dilemesiyle olmuştur.
    Allah dilediğini hidâyete erdirir, dilediğini de sapıklığa düşürür. O, dilerse
    mü’mini kâfir, kâfiri de mü’min yapmaya güç yetirir. Ama o, rastgele
    iş yapmaz ve kendi koyduğu kanunu ihlâl etmez. Allah, inanmayı ve inkâr
    etmeyi; hidâyete ermeyi ve dalaleti seçmeyi insanın iradesine ve tercihine
    bırakmış, insanı da kendi iradesi ve gücü dahilindeki işlerden sorumlu tutmuştur.
    Demek ki ilâhi irade yaratıcı ve belirleyicidir, ama zorlayıcı değildir.
    Bu yüzden insan, Allah’ın dilemesinden değil kendi iradesiyle yaptığı
    işlerinden sorumludur.
    Bazı kimseler, batıl inançlarını, çirkin davranışlarını ve yanlış yaşantılarını
    meşrulaştırmak için, Kur’an’ı kendi emelleri doğrultusunda kullanmak
    isterler. İnsanlara: “Kur’an sizin anladığınız gibi değil bizim düşündüğümüz
    ve söylediğimiz gibidir” deyip kafa karıştırırlar. Bunun nedeni, insanın
    söze karıştığı her yerde az ya da çok bir sübjektifliğin bulunmasının
    kaçınılmaz oluşudur.
    Kur’an bir uyarıdır; dileyen ondan öğüt ve ders alır. Eğer insan, yaşamını
    Allah’ın buyruklarına göre sürdürürse, özlemini duyduğu sonsuz mutluluğa
    kavuşur.
    • 331 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Öyleyse yapılacak iş, Allah’a sığınıp Kur’an’a yönelmek; İslâm’ın buyruk
    ve yasakları doğrultusunda yaşayıp Allah’ın rızasını kazanmaya çalışmaktır.
    Çünkü insanı koruyacak olan da günahları bağışlayacak olan da sadece
    O’dur.778
    Müddessir Sûresine Toplu Bakış
    ve Günümüze Çıkarımlar
    Dikkat edersek, “Alâk, Kalem, Müzzemmil ve Müddessir” sureleri
    ile
    bizler dâvetçi ve tebliğci olarak yetiştiriliyoruz. Kim tarafından? Rabbimiz,
    yani bütün âlemleri olduğu gibi biz insanları da terbiye edip yetiştiren, eğiten
    Allah (c.c.) tarafından yetiştiriliyoruz. Bu ilk nâzil olan dört sûrenin
    ilk kelimeleri, tebliğcinin temel görevlerini başlıklar halinde en güzel ve en
    veciz şekilde verir: “Oku, yaz, kalk ve uyar!”
    İk döneme ait ve kısa olmasına rağmen bu sûre, bir bütün olarak
    Kur’an’ın işlediği hemen hemen bütün temel kavramları ortaya koyar: Allah’ın
    birliği ve benzersizliği, yeniden dirilme ve nihaî yargılama, ölümden
    sonra hayat ve onunla ilgili tasvirler; insanın zayıflığı ve Allah’a kesinlikle
    muhtaç oluşu; boş gurura, büyüklenmeye ve bencilliğe karşı zaafı; her
    insanın kendi davranış ve eylemlerinden bireysel olarak sorumlu oluşu;
    “cennet” ve “cehennem”in keyfî bir ödül veya ceza değil de kişinin yeryüzündeki
    hayatının doğal sonuçları olması; bütün sahih dinî tecrübelerin tarihî
    devamlılığı prensibi ve sonraki vahiylerle geliştirilecek olan daha başka
    düşünce ve kavramlar.
    Müzzemmil sûresi duyguyu, ahlâkı inşâ etti. Bu sûre de tebliği, inzârı,
    sosyal açılımı. Müzzemmil sûresi “eylem ahlâkı”, Müddessir sûresi “söylem
    ahlâkı” inşâ eder. Alak sûresi peygamberliği, Müddessir sûresi de risaletin
    misyonunu başlatan ilk sûre olmuştur. Müddessir sûresinde genel olarak
    risalet, kıyamet, meleklere değini, müşriklerin asılsız iddialarına reddiye ve
    onları azapla uyarma gibi konular yer alır. Dine davette, izlenmesi gereken
    yöntem belirtilir.
    778 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
    • 332 •
    Ahmed Kalkan
    Bu sûre, Hz. Muhammed’i (s.a.s.) açıkça tarihin meydanına atılarak
    kendini peygamber olarak tanıtmasını ve uyanış hareketini başlatmasını
    isteyerek fiilî eylem çağrısında bulunur. Bu sûre ile birlikte Hz. Peygamber
    dünyayı sarsan o büyük hareketi için meydanlara çıkmıştır. Bu nedenle sûrenin
    özellikle ilk âyetleri Mekke’nin sokaklarını inleten sarsıcı bir meydan
    okumayı yansıtır. Peygamber (s.a.s.)’den, tebliğ görevini açıkça yapması,
    vazifesi gereği yaşantısını her bakımdan temiz tutması, bütün dünyacı çıkarları
    bir tarafa bırakması, insanların ıslahı için ihlasla çalışması, güçlük
    ve zorluklara karşı da sabırlı olması istenir.
    Kur’an, ilk sûrelerden itibaren, insanın yaratılışına (ve yaratılış amacına),
    Allah’ın isim-sıfatlarına (Yaratan Rab, âlemlerin Rabb’i, İlâh, Rahmân,
    Rahim, Din Günü’nün mâliki, Ehad, Samed...), O’nun insana bahşetmiş
    olduğu nimetlere, kâinat âyetlerine, nihai sorguya/hesap gününe ve cennet-
    cehennem olgusuna vurgu yapmakta, insanın yaratılış amacına aykırı
    (gayri ahlâkî) tutum ve davranışlarını eleştirmekte, bu tutum ve davranışların
    sebep-sonuç ilişkilerine vb. konulara değinmektedir. Dolayısıyla siyasi-
    ideolojik bakış açısı ilkin bu temeller üzerine oturtulmalıdır. Zira insanı
    göz ardı eden, ona asli konumunu hatırlatmaktan, tutum ve davranışlarının
    doğal sonucu olarak karşılaşacağı dünyevi-uhrevi nimetleri ya da hesap gününün
    dehşetini dile getirmekten (müjde ve uyarı) uzak bir söylemin nihai
    açıdan başarıya ulaşması mümkün değildir.
    Vahiy henüz dışa açılmayı (inzar/tebliğ etmeyi) emretmemiştir. Bundan
    dolayı da Peygamber Aleyhisselam bir “misyon adamı” olarak ortaya
    çıkmamıştır. Yalnız duyurma-bildirme babından hareketle dostlarına duyurmuş
    ve kendisine katılmasını istemiştir.
    Bu yeni topluluk (ümmet) henüz bir ‘hareket’ değildi. Tevhidi çekirdek,
    ahlaki oluşum olabilirdi. Ama bu oluşum henüz bir ‘Tevhidi Hareket’ değildi.
    Çünkü henüz misyon açıklamamıştı. Evet, yeni bir din olarak Mekke
    gündemine girmişti ama bu dinin dışa açılımı henüz hissedilmemişti.
    Mekke’nin oligarşi (seçkinler takımı) güç odakları ve bu güç odaklarının
    etkisinde olan koskocaman halk kitlesi bir tedirginlik ve telaş içinde idi.
    Özellikle güç odakları/hükmü elinde bulunduran ‘mele’ takımı Muhammed’in
    (s.a.s.) getirmiş olduğu bu yeni dinden tedirgin olmuşlardı. Ama
    henüz bir tepki de koymamışlardı. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) “bana vahiy
    geliyor” sözlerini çok ciddiye almamışlardı. Bu durumun geçici bir heves
    • 333 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    mecnunluk alameti, cinlerden bilgi alıp aktarma…. şeklinde olabileceğini
    düşünmüşlerdi. Ya da en azından gönülleri böyle istiyordu.
    Sanki Müzzemmil ile ferdî planda kulluk anlatılırken, Müddessir ile de
    sosyal kulluk anlatılıyor. “Ey Müslüman kişi, sen kendin kıyam edip, kendi
    kendini inzar ettiğin gibi, başka insanların kıyamı için de zemin hazırlamalısın!
    Onlara da hakkı, hakikati duyurmalısın! Sen kendin cehennemden
    korunduğun gibi onların da cehennemden korunmalarını sağlamalısın!”
    İlk sûre ve âyetlerin inzâli ile, Hz. Peygamber bir sürece hazırlanıyordu.
    Misyon sahibi bir kimlikle ortaya çıkma sürecine. Bu süreç muhtemel
    ki beş altı aylık bir süreçti. Bu süreç içerisinde Peygamber Aleyhisselam,
    fikri telkinler (âyetlerle bilinçlenme) ve namaz ibadeti ile (Müzemmil sûresinin
    bildirdiğine göre özellikle gece/teheccüd namazı ile) kalbi ve iradesini
    güçlendiriyordu. Rabbi onu gelecek zor günlere böyle hazırlıyordu. Çünkü
    henüz daha zor günler başlamamıştı. Peygamber Aleyhisselam henüz bambaşka
    bir kimlikle ve yepyeni bir misyonla Mekkelilerin karşısına çıkmamıştı.
    Şu zamana kadar, İslamoğlu’nun da dediği gibi “pasif iyi” idi. Pasif
    iyinin “aktif iyi”ye adım atması gerekiyordu. Tabi sadece pasif iyi değildi.
    Kimliksiz pasif iyi idi. Bundan böyle “kimlikli aktif iyi” olmalıydı. İşte bu
    süreçten sonra gelen Müddessir sûresinin ilk âyetleri “Ey örtüsüne bürünen,
    kalk ve uyar…” diyerek aktif iyiliğe adım atmasını istiyordu. Zira O Resul
    artık “kimlik ve misyon” sahibi idi. O zaman bunu aktifleştirmesi gerekiyordu.
    Aktif olan misyon kayda değerdir. Aktif bir şekilde temsil edilmeyen
    misyon, ne kayda değer ki?
    Vahiy önce tevhide vurgu yapmıştı. Gerek Alak sûresin ilk beş âyeti;
    gerek Fâtiha sûresi ve gerekse diğer sûre ve âyetler tevhide vurgu yapmıştı.
    Sonra ilk tevhid eylemi olan namaz kılınmaya başlanmıştı.
    Vahiy sadece bir düşünce/tez olarak değil eylemiyle beraber girmişti.
    Vahyin ilk ameli-eyleminin namaz olduğunu söylemiştik. Her ne kadar
    Mekke müşrik toplumunun Hz. İbrahim’in dininden haberdar olduğunu
    ve bazı ibadetlerin (namaz, kacc, kurban vb) İbrahim’in dininden olma
    adına yapıldığını görmüş olsak ta, tüm ibadetlerin keyfiyeti-özü-içeriği tamamen
    yok edildiği gibi, şekil ve şemaillerini bile değiştirmişlerdi. Vahyin
    belirlediği şekil çerçevesinde namaz kılan Hz. Muhammed’i (s.a.s.) Mekke
    müşrikleri şaşkınlıkla izliyorlardı.
    • 334 •
    Ahmed Kalkan
    Sadece izlemekle kalmıyor, henüz ciddi bir tepki ve tavır koymamalarına
    rağmen ‘psikolojik’ baskı yapmaktan da geri durmuyorlardı. İlk günden
    itibaren müşrikler Peygamber Aleyhisselam’a ‘psikolojik savaş’ açmışlardı.
    Mekke müşriklerinin daha ilk günlerde ‘psikolojik savaş’ başlattıklarını ilk
    inen sûrelerden birisi olan Kalem sûresi haber vermektedir: “Nûn. Kaleme
    ve (kalem tutanların) yazdıklarına andolsun ki (Rasûlüm) Sen Rabb’inin nimeti
    sayesinde mecnun değilsin…” 779
    Peygamber Aleyhisselam kendisini daha ilk günlerden itibaren bir kuşatılmışlık
    içerisinde hissediyordu. Bu kuşatılmışlık karşısında âdeta defansa
    çekilmiş olan peygambere Allahu Teâlâ “artık ortaya çıkmasını, pasif
    iyi olmaktan çıkıp aktif iyi olmasını, dipte köşede misyonsuz kalmış ahlak
    adamlığı yerine, misyonuyla ön plana çıkan ahlak adamı olmasını istemişti.
    “Ey örtüsüne bürünen (Resulüm) artık kalk da uyar.” Buradaki ‘örtü’
    üzerine çektiği nesnesel şeyden ziyade Mekke müşriklerinin psikolojik
    baskılarından dolayı Peygamber’in girmiş olduğu ‘korku, çekingenlik ve
    yalnızlık’ atmosferidir. “Örtü” olan işte bu “atmosferdir”. Ey Muhammed
    artık bu atmosferden çık! Çünkü sen yalnız değilsin. Büyük olarak tanıdığın
    Rabbin seninle beraberdir. Artık “kalk ve uyar!” İşte Müddesir sûresinin
    ilk âyetlerinin mesajı bu idi. Bu mesajı çok iyi anlamış olan Peygamber
    Aleyhisselam bundan böyle bir misyon adamı olarak ayağa kalkacak ve ‘en
    yakınlarından’ başlayarak tüm insanlığı uyaracaktı.
    Bir misyon adamı, bir dâvâ adamı olarak kalkan Hz. Muhammed
    (s.a.s.), uyarmaya başlayacaktı. Ama nasıl uyaracaktı, daha doğrusu uyarı
    işine nereden başlayacaktı? Rabbi, bu alanda da atması gereken ilk adımı
    Habibine öğretmişti; “(Önce) En yakın akrabanı uyar.” 780
    ‘En yakın akraba’, sosyolojik bir gerçektir. Burada Allah (c.c.) bir yol
    bir yöntem öğretiyordu. O da şudur; yola çıkarken insanları birbirine bağlayan
    sosyal bağları kullanabilirsin. İnsanı insana bağlayan, insanı ailesine
    bağlayan, insanı kabilesine bağlayan insanı şehrine bağlayan, insanı ülkesine
    bağlayan… bağları kullanabilirsin. Hatta bu bağlar ‘misyon ve dâvânın
    altında tutuluyor ise, misyon ve dâvâyı güçlendiriyorsa, misyon ve dâvânın
    yüce hedeflerine ulaşmada bir vasıta, bir atlama taşı görevi görüyor ise,
    779 68/Kalem, 1-3
    780 26/Şuarâ, 214
    • 335 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    bunları kullanabilir ve yaşatabilirsin de. Ama tüm bunlar akidenin gölgesi
    altında kalıyor ve akidenin süzgecinden geçiyor ise bu böyledir. Yani vasıta
    ve araç ise bu böyledir. Yok, eğer vasıta ve araçlıktan çıkmış ulaşılması
    gereken hedef ve amaca dönüşmüş ise o zaman değil kullanmak, aksine
    kaçınılması gereken pisliklere dönüşmüş olur.
    İşte bu sosyal gerçekten yola çıkarak Hz. Muhammed (s.a.s.), kimliğini
    ortaya koyarak alenê ve açık bir şekilde misyonunu ilan etmeye başlar. Peygamber
    Aleyhisselam ilk alenî tebliğini/uyarısını yakın akrabalarına yapar.
    Daha önce ‘Rab’ kavramı (âyetler vesilesi ile ) Mekkelilerin gündemine
    girmişti. Bu açık tebliğle beraber ‘ilah’ kavramı da gündeme girmiştir.
    Peygamber Aleyhisselâm artık bir dâvâ ve misyon adamı sıfatı ile kalkmış
    uyarmaya başlamıştır. Ve tebliğ yelpazesini genişleterek tüm Kureyş’e
    (Mekke halkına) yönelir. Kureyş Allah’ın (c.c,) Rab olduğunu duymuştu.
    Bu sefer Allah’ın ilâh olduğunu da duyması gerekiyordu. Ve bunu da safa
    tepesine çıkıp tüm Kureyş kabilelerini çağırıp topladıktan sonra yapar.
    Bu sûrede ilk defa Allah Rasulü’ne, “Kalk ve halka gitmekte oldukları
    yolun sonucundan onları korkut ve dünyada Allah’tan başka yücelttiklerinin
    yerine sen yalnızca O’nun yüceliğini haykır!” emri verilmiştir. Bunun
    yanında, vazifesi gereği yaşayışının her bakımdan temiz olması ve bütün
    dünyevî faydaları bir kenara bırakarak tam bir ihlâs ile insanların ıslahı için
    görevini yerine getirmesi emrolunmuştur. Son cümlede ise “Bu görevi yerine
    getirirken sana gelecek olan zorluk ve musibetlere karşı da Rabbinin
    hatırı için sabret” telkininde bulunulmaktadır.
    Bu sûre, insanların uyarılmaları, davet edilmeleri ve temiz-pâk bir görünüş,
    hoş-tatlı bir dil ve tevazu ile ortaya çıkması konularında Peygamber’e
    (s.a.s.) yönelik emirleri ihtiva eder. Bu sûrede, âyetlerin üslup ve içeriği,
    İslâm’a dâvette Allah’ın Peygamber’e (s.a.s.) gösterdiği metod, insanlarla
    ilişkiye geçme ve onları çağırma, kuvvetli delillerle
    ikaz etme gibi hususların
    Allah’ın bildirdiği bu metod, eşsiz ve yüce bir özelliğe sahiptir.
    Allah bütün
    her şeyden, kendi dışındaki bütün değersiz ve küçük şeylerden yücedir.
    O’ndan başka unsurları rab edinerek yüceltmek yakışıksız bir iştir. Sadece
    O’nu tazim etmek gerekir. Görevde sabır ve sebal etmek, onu başarmayı
    sağlayan iki faktördür.
    • 336 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’a ve güzel ahlâka davet eden kimsenin, başa kakma, bir bedel
    ve karşılık bekleme gibi olumsuz vasıflar olmaksızın, kendilerini Allah’a
    adamaya, güzel ahlâka ve hayır işlemeye çağırdığı kimseler için çok iyi bir
    örnek ve temiz, her tür fuhşiyât, günah ve çirkinliklerden, hoş olmayan
    görüntüden uzak olması gerekmektedir.
    Peygamber’in hayatını ve O’nun (hayatına dair) en doğru tabloları ihtiva
    eden Kur’an âyetlerini inceleyen kimse, Peygamber’in (s.a.s.) bu metodu
    takip ettiğini görecektir. Bu metod; O’nun çağrısında başarılı olması, ilk
    iman eden arkadaşlarının
    kendisini destekleme ve çevresinde toplanmada
    son derece samimi olmaları, iman etmeyenlerin kendisine saygı duymaları
    ve O’nu takdir etmeleri; bunun yanında O’nun ahlâkî meziyetlerini inkâr
    etmemelerini sağlayan en güçlü etken olmuştur.
    Görüldüğü gibi, bu metod, Peygamber (s.a.s.) için çizilmiş ise de, onun
    ihtivâ ettiği mesaj, ümmet içerisinde önderlik, yönlendirme, irşad ve ıslah
    fonksiyonlarını üstlenen her ıslah, dâvet ve mevki sahibi için de geçerlidir.
    Müzzemmil ve Müddessir sûrelerinin giriş kısımlarındaki benzerlik ve
    uyum dikkat çekicidir. İlk bölümde Peygamber’in büyük görev için hazırlanması
    ikinci bölümde de insanları davet edip uyarması emredildiği zaman
    (uyması gerekli) metod anlatılmıştır.781
    Müddessir Sûresinin Getirdiği Başlıca Prensipler
    1. Örtüsüne sarılıp yatmakta olan Peygamber’e (s.a.s.) (ve O’nun şahsında
    dâvetçi mü’minlere), kalkıp uyarması, Allah’ı tekbîr etmesi, giysisini
    temizlemesi, kibirden uzak durması, yaptığı iyiliği çok görerek başa kakmaması
    ve Rabbinin yolunda güçlüklere sabretmesi emrediliyor (1-7).
    Mü’min temizliğe dikkat etmeli, iyiliklerini çok görüp başa kakmamalı,
    Allah yolunda sabretmelidir. Bunlar mânevî temizliğin şartı olduğu gibi başarının
    da gereğidir. Zira acele ile, usanç ile bir yere varılamaz. Sabreden,
    sonuç
    alır.
    781 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Yayınları, 1/ 86-88.
    • 337 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    2. Hak dâvetini yalanlayan, hakkı engellemeğe kalkan, dünya varlığı ile
    şımarmış kâfirler, yarın Allah’ın Dîvânında, yaptıklarının hesabını verecek,
    o mahkemenin kararıyla cehenneme atılacaklardır (11-26). Öylelerinin
    dedikodusuna,
    engellerine aldırmamalıdır.
    3. Cehennemin üzerinde on dokuz muhâfız vardır ama bunları dünyâ
    muhâfızlarıyla karşılaştırmamalıdır. Çünkü bunlar insan değil, melektir.
    Bu on dokuz sayısının anılması da bir sınavdır. Bununla neyin amaçlandığı
    tam kavranamaz. Söylenen gayb haberlerine inanmak gerekir.
    4. “Kitap verilmiş olanlar kesinlikle inansınlar diye (bu on dokuz muhâfız
    meleğin, cehennemin muhâfızları olduğu belirtilmiştir)” ifadesinden
    cehennem
    muhafızlarının 19 olduğunun, Hz. Peygamber zamanındaki Kitap
    ehli tarafından da bilindiği anlaşılmaktadır.
    5. Her can, yaptığı işlerin tutsağıdır. Kişinin amelleri kendisini sarar,
    kendisinin
    cehennemi olur: “Yaptıklarının kötülükleri onlara göründü ve
    alay edip durdukları şey onları kuşattı.” 782
    Suçluları bu duruma düşüren kötü eylemler: Âhireti yalanlamak,
    yoksula
    yardım etmemek, Hakk’ın çağrısıyla alay edip ömrü boş şeylerle
    geçirmektir. Kesin bilginin hâsıl olacağı ölüm zamanına kadar onlar ömürlerini
    boş şeylerle
    geçirmişlerdir. Ancak ashâbu’l-yemîn (amellerinin tutanakları
    sağ tarafından
    verilmiş olanlar) böyle değillerdir. Çünkü onlar,
    kendilerini tutsak edecek
    işlerden uzak durur, kendilerine cennet olacak
    işler yaparlar. Bundan dolayı onlar cennetlerdedirler.
    6. Bu Kur’ân, bir uyarıdır, dileyen öğüt alır. Ancak Allah dilemedikçe
    öğüt alamazlar. İnsanın öğüt alabilmesi, Allah’ın dilemesi ve muradı ile
    mümkündür. Öyle ise O’na sığınmalı, O’nun rızâsını kazanmalı, O’nun
    buyruğu dışına çıkmaktan korunmalıdır. Buyruğu dışına çıkmaktan sakınılacak
    ve günahları bağışlayacak ilâh O’dur (4-56). 783
    782 45/Câsiye, 33; ayrıca bk. 2/Bakara, 81; 3/Âl-i İmrân, 30; 6/En’âm, 70
    783 S. Ateş, Yüce Kur’an’ın Çağdaş Tefsiri, Yeni Ufuklar Neşriyat, c. 10 s. 163
    • 338 •
    Ahmed Kalkan
    Daha once inen sûreler gibi bu sûre de en çok “tevhid”e vurgu yapar.
    “Kalk, uyar” emri Muhammed aleyhisselâm’ın, peygamber olarak tevhid
    dinini
    ve Allah’ın mesajlarını insanlığa tebliğ etmekle göreviendirilişinin
    ilanıdır.
    Rasûlullah Efendimiz bu emri aldıktan sonra insanları tevhid dinine
    çağırmaya başlamış, son nefesine kadar da bu görevini sürdürmüştür. “Sadece
    Rabbinin büyüklüğünü
    dile getir” emri, tevhid dininin en önemli unsuru
    olan “Allah’ın birliğine
    iman ve O’na kulluk” esasını ortaya koymaktadır.
    “Ey bürünen!” (1)
    Ey bürünüp yatan!
    Ey başını yorganının altına çeken!
    Ey yalnızlığa bürünen, sessizliğe çekilen!
    Ey vicdanının derinliklerine çekilerek kendini arayan!
    Ey insanlık için çıkış yolu arayan!
    Ey gizlenen, saklanan, rahata meyleden!
    Ey kendisine güvenemeyen!
    Ne yapacağı konusunda aktif davranamayan!
    Yorganına, işine, dünyevî meşgalelere bürünen!
    Ey köşesine, kendi kabuğuna çekilen!
    Ey gizlenen, ortaya çıkmayan!
    Ey, eskiden olduğu gibi hâlâ yalnız kalmak isteyen kişi! Şimdi yalnızlığından
    vazgeç ve bütün dünyanın önüne bir öğretici ve uyarıcı olarak çık.
    • 339 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Hepimizin bir örtüsü var; ona bürünmüş, örtünmüşüz. Kimimiz işimizin,
    kimimiz eşimizin, kimimiz aşımızın örtüsü altında uyuşmuş durumdayız.
    Atmalıyız örtülerimizi, kalkmalıyız ayağa, çıkmalıyız ortaya. Uyanmalı
    ve uyarmalıyız insanları. Önce kendimiz atmalıyız örtülerimizi, gereksiz
    yüklerimizi. Önce kendimiz aktif olmalıyız. Uzletten çıkmalıyız. Kimimiz
    fildişi şatosundan, kimimiz mağarasından, kimimiz dünyevî meşgalesinden,
    kimimiz hayallerinden, kimimiz şöhretin dayanılmaz hafifliğinden…
    çıkmalıyız.
    Evlerimiz mezarlarımız olmamalı; iş, eş, aş, arkadaş kendine bağlayarak
    bizi Allah’tan alıkoymamalı, bizi tembelliğe itmemeli. Devlet örtememeli
    kimliğimizi, servet örtememeli. Başka kimlikler edinip örtmemeliyiz
    üstünü. Müslüman kimliğimiz açığa çıkmalı. Şerefle taşımalıyız bu yüce
    bayrağı; tevhid bayrağını.
    Sadece kendi içinde kalmamalı güzellik; halka halka yayılmalı. Güzelliği
    bulup onunla mânevî hazza erişip toplumu terk etme! Kendi yaşadığın
    hakkı, kendi tattığın güzellikleri başkalarına da ulaştır. Yar kabuğunu, çık
    kozandan. İn Hira’dan. Hira’dan aldığın mesajı taşı insanlara. Suyu tattın.
    Susuzlara su taşı. Susuzları suyla tanıştır. Buz yalamaktan veya buhar yutmaktan
    kurtulsun insanlık.
    Gece ibadet ede ede dizleri şişen Peygamber’in gece-gündüz uyuya
    uyuya gözleri şişen ümmeti olmak yakışmaz bize. Bırakın gündüzleri gaflet
    uykusunu, geceleri bile (5-6 saatten fazla) uyumayı yasak etmeliyiz kendimize;
    Rasûl ve yakın ashâbının ağır yük yüklendiğinde (çok daha az uyuyarak)
    yaptığı gibi. Bayrak yarışında uyunur mu hiç? Bayrak bizim elimizde,
    ulaştırmalıyız onu en kısa zamanda en uygun ellere. Cephede uyunur mu
    hiç? Her taraftan her çeşit düşmanın her çeşit silahla saldırdığı cephede
    yatıp uyumak, oturup keyfine bakmak ne kadar doğru olur? Düşman uyutucu
    ve uyuşturucuları da silah olarak kullanabilir. Tanıman lâzım, “ılımlı
    İslâm” adlı uyutucuları, futbol, müzik, eğlence adlı uyuşturucuları. Kur’an
    sesi seni uyarmaya çalışırken, etraftaki ninnilere kulak verme! At üstünden
    örtüleri. Çık yatağından.
    • 340 •
    Ahmed Kalkan
    Örtüye olumlu taraftan bakarsak;
    Risâlet kisvesine bürünen, bu ağır görevi yüklenen!
    Ey İslâm dâvâsını yüklenen insan!
    Ey dâvâ elbisesini giyinen!
    Ey örneklik kisvesine bürünen!
    Ey isyankârlardan uzaklaşıp dağlara çekilen!
    Ey elbisesini giyip namaz için doğrulmaya çalışan, namaza davranan!
    Ey takvâ elbisesiyle örtünen insan! Açıklarını kapatan, korunan, hayâ
    ve edep sahibi insan! Tesettürüne, elbisesine bürünen, örtüsüne sahip çıkan
    kişi!
    “Kalk; artık uyar!” (2)
    Kalkmayan kaldıramaz, uyuyan uyandıramaz. Öne düşmeyen, insanları
    peşinden sürükleyemez. Kalk ve kaldır insanları. Uyan ve uyandır. Ayaklan
    ve ayaklandır.
    Kalk borusu çaldı, artık uyumak vakti değil. Artık uyanmak, ortalıkta
    görünmek, hakikati açıklamak, gündem tayin etmek vakti geldi. Zaman,
    ağır bir yük yüklenme zamanı; zahmetler çekmek, sıkıntılara katlanmak,
    yükümlülükler altına girip hareket etme zamanı. Halka doğruyu göstermek,
    etrafı temizlemek için yükümlülükler ve ağır yükler yüklenerek hareket
    etme zamanı.
    Buradaki “uyarı”, bir eğitim metodu olmakta, insanların yanlışlarını hatırlatarak,
    bu yanlışların varacağı neticeyi bildirme faaliyetidir. Tebliğin en
    etkili boyutu, yanlış inanç ve kötü davranışların varacağı neticelerle insanları
    bilgilendirmektir.
    Rasûlullah, Allah tarafından emredileni bu âyetler ininceye kadar sadece
    kendi hayatında uygulamıştı. İşte bu sûre bunun topluma yansımasını
    emredecek, Rasûlullah’ın kendi şahsında uyguladığını dışa taşımasını, taşırmasını
    isteyecekti.
    • 341 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Öyleyse “Ey gece kıyam eden! Ey gece Allah’tan mesaj alıp gündüz ne
    yapacağını bilemeyen Peygamber! “Kalk da uyar.”
    Rasûlullah, ilk vahye muhâtap olduğunda bu durumdaydı; bilemiyordu,
    kıvranıyordu, korkuyordu. “Ben bu işin üstesinden nasıl gelirim? Bunu
    insanlara nasıl ulaştırırım? İnsanlar beni dinlemez!” diye korkuyordu. Hiç
    kimsesi yoktu, yalnızdı, kimsesizdi, güçsüzdü, parasızdı, malsızdı. Ya da
    bilge değildi, filozofluğu yoktu. Eski dilleri bilmezdi, okur-yazarlığı yoktu.
    Ne yapacağını, nereden başlayacağını bilmiyor, köşesine çekilmiş üzerini
    örttürmüş bekliyordu. Bu beklenti içindeyken; Cenâb-ı Hakk yol gösterdi,
    vahyetti: “Ey örtünüp bürünen! Kalk ve uyar!” Kalk, kıyam et! Azimle işine
    başla!
    “Kalk ve uyar.” “Kalk!” Bir kıyam emridir bu. Kalk borusunun çalmasıdır.
    Ama bazen ayağa kalkarak, bazen farklı usûller ile İslâm’ın emirlerini
    icrâ etme, ayağa kaldırma emridir.
    Kalk ve azmet! Kalk ve işe başla! Kalk ve inzar et! Kalk ki uyarabilesin!
    Anlıyoruz ki uyarının yolu, kalkmaktan geçmektedir. Uyarabilmenin yolu,
    kıyamdan geçmektedir. Eğer biz kalkmamışsak, kalkamamışsak, yani kıyamı
    gerçekleştirememişsek, uyarının anlamı yoktur. Kalkamamışsak uyarmamız
    da mümkün olmayacaktır. Kalkınca uyarılır. “Kalk!” ve arkasından
    “uyar!” deniliyor.
    Ey Müddessir! Müzzemmil’le birlikte söyleyecek olursak, ey gece kalkıp
    Kur’an okuyan, ama gündüz ne yapacağını bilemeyen peygamber! Ey Müzzemmil’le
    “Gündüz senin için uzun bir uğraş var” mesajını alan, ama bunun
    ne demek olduğunu, nasıl bir uğraş olduğunu bilemeyen peygamber!
    “Kalk ve inzar et!” Kalk ve uyar! Kalk ve insanların cennet, ya da Cehennem
    yolunda olduklarını onlara duyur! “Ayağa kalk! Kıyam et! Muhatap
    olduğun dinle beraber ayağa kalk! İnancınla ayağa kalkıp görün! Ya da dini
    ayağa kaldır! Kalk ki uyarasın!”
    Kıyam neydi? Kıyam gece kalkıp vahiyle bütünleşmekti. Gece vahiyle
    beraber olmaktı, Allah’la diyalog içinde olmak, Allah’ın dediklerini anlamaya
    çalışmaktı. Müzzemmil’de anlatıldığı gibi gece kalkıp tertîlle (yavaş
    yavaş, hazmedip içselleştirerek) Kur’an okumayı gerçekleştirmekti.
    • 342 •
    Ahmed Kalkan
    İşte eğer bizler bu kıyamı gerçekleştirebilirsek, gece kalkıp Allah’ın
    âyetleriyle birlikte olmayı gerçekleştirebilirsek, enerjimizi vahiyden alırsak
    işte o zaman insanları uyarabileceğiz demektir.
    Eğer Rasûlullah, peygamberlik yükünü yüklendiği için insanları uyarmak
    zorundaysa, biz de eğer peygamberin ümmeti olma yükünü, şerefini,
    izzetini, teklifini yüklenmişsek, işte bunu omzumuzda hissederek biz de
    kıyam edecek ve arkasından insanları uyaracağız. Nerede? Nişanda, düğünde,
    dernekte, dükkânda, okulda, çarşıda, pazarda, panayırda, yani dış
    dünyamızda insanları uyaracağız. Bir de kendi iç dünyamızda yapacağız
    bunu; kendimizi uyaracağız, ehlimizi uyaracağız.
    Sanki Müzzemmil ile ferdî planda kulluk anlatılırken, Müddessir ile de
    sosyal kulluk anlatılıyor. “Ey Müslüman kişi, sen kendin kıyam edip, kendi
    kendini inzar ettiğin gibi, başka insanların kıyamı için de zemin hazırlamalısın!
    Onlara da hakkı, hakikati duyurmalısın! Sen kendin cehennemden
    korunduğun gibi onların da cehennemden korunmalarını sağlamalısın!”
    diyor Rabbimiz.784
    Kalk ve uyar ki, iyilik ayağa kalksın! Kalk, meydanlara çık, insanları
    uyar. Yatağına uzanmış, uyuyan uyuşuk insanlar, kalkın ve insanları uyarın.
    Uyuyan başkasını uyaramaz. Önce siz uyanın ki, başkasını uyarabilesiniz.
    “Kalk, uyar” emri Muhammed aleyhisselâm’ın, peygamber olarak tevhid
    dinini
    ve Allah’ın mesajlarını insanlığa tebliğ etmekle görevlendirilişinin
    ilânıdır. Rasûlullah Efendimiz bu emri aldıktan sonra insanları tevhid dinine
    çağırmaya başlamış, son nefesine kadar da bu görevini sürdürmüştür.
    Biz de aynı şekilde insanlarla teker teker ilgileneceğiz. Her yerde ve her
    zaman diliminde insanlara İslâm’ı anlatacağız.
    Sûre daha başlangıçta, insanları şirkin ve zulmün karanlığından, zorbaların
    tahakkümünden kurtarıp hidâyete ulaştırmak için Cenâb-ı Allah’ın
    peygamber olarak seçtiği o nezih kulun şahsında bütün mü’minlere sesleniyor:
    “Kalk ve insanları uyar” (2. âyet). Bu hitap kıyamete kadar mü’minlerin
    kulağında çınlayacaktır. Allah Teâlâ, müslümana daldığı derin uykudan,
    büründüğü örtüden sıyrılıp, cehenneme doğru sürüklenen insanları
    Allah’ın dinine döndürmek için cihada ve mücadeleye girişmeyi, bu yolda
    karşılaşılacak meşakkatlere hazır olmayı emrediyor.
    784 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
    • 343 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İnzâr/uyarma görevi, yalnız Allah’ın ülûhiyetine inanan bir eylemin
    toplumsal anlamda başlamasıdır. İnzâr (uyarma), hayatî önemi olan bir
    haberin dost-yabancı demeden herkese açıkça duyurulmasıdır. Kavramda,
    gizlilik yerine açıklık ana ögedir. Dolayısıyla muhataplar sınırlı değildir;
    uyarı görevinin iletilmesi tüm insanlara yöneliktir. Uyarıda önemli olan
    tevhiddir, Allah’ın ülûhiyetidir. “(İnsanları) uyarın ki, Ben’den başka ilâh
    yoktur.” 785; “Bu, insanlar için bir tebliğdir, bununla uyarılsınlar ve bilsinler ki
    ‘O, tek bir ilahtır ve akıl sahipleri iyice düşünüp öğüt alsınlar” 786; “Bu Kur’an
    bana, sizi ve ulaştığı herkesi uyarmam için vahyedildi.” 787; “İnsanları, onlara
    azabın geldiği gün ile uyar.” 788
    Bu günkü insanın, dünkü insandan farkı olmadığı gibi, çağdaş küfrün
    durumu ve sapıklığı da, dünkü küfrün durumuyla aynıdır. Küfrün genel
    karakteri, kâfir toplulukların ana özellikleri değişmemiştir. Buna göre müslümanın,
    içinde yaşadığı toplumları bilinçli bir şekilde incelemesi gerekir.
    Orada yaşayan insan tiplerinden hangisine girdiklerini belirlemesi gerekmektedir.
    Ortam ve tebliğ tavrını vahyin ışığı altında belirleyerek, Peygamber
    dönemindeki muhataplarla kendi muhataplarını kıyaslayarak durum
    tespiti yapmalıdır. Bu tespitten sonra artık o insanlara karşı Kur’anî bir tavır
    koymalıdır. Eğer, karşı karşıya bulunduğu topluluklar, düşünce ve eylem
    olarak inatçı bir tutum takınıyor, akletmek ve görmek istemiyorlarsa onlarla
    diyaloga geçmek, boşuna harcanan bir enerji olabilir. Petrol çıkmayacağı
    belli olan yere sondaj zahmet ve israfına defalarca girmemeli; petrol çıkma
    ihtimali yüksek olan yerlere sondaj salmalı, çıkan petrolleri rafine ederek
    arındırma görevini ihmal etmemelidir.
    Tabii, insanların dâvete duyarsız olup olmadıklarını, kalp ve diğer alıcılarını
    kapatıp kapatmadıklarını tespit etmek için; yeterli, verimli, kapsamlı
    bir şekilde, usûl ve metodlara riâyet edilerek gerçek dinin gerçek şekilde
    tebliğinin ulaştırılmasının şart olduğu unutulmamalıdır. Yani, doğru bir
    şekilde uyarı yapılmadan muhatapları damgalandırmak yanlış olur; bunun
    bilincinde ve bu aşamalardan sonra muhatapları tasnif etme gereğini dâvetçi
    müslüman aklından çıkarmamalıdır.
    785 16/Nahl, 2
    786 14/İbrahim, 52
    787 6/En'âm, 19
    788 14/İbrahim, 44
    • 344 •
    Ahmed Kalkan
    Eğer muhatap kitle, düşünce yoluyla akide meselelerine, hatta hayatla
    ilgili konulara yatkın değillerse, akıllarını kullanmak istemiyorlarsa, doğrudan
    bir diyaloga hazır değillerse, müslüman, onlarla iman arasındaki engeli,
    var olan psikolojik duvarı yıkmak için başka yollar aramalıdır. Ondan
    sonra, insan ve düşünce önündeki, iman ve müslümanca anlayış ve hayat
    önündeki engelleri yok ettikten sonra onlarla yeniden bir diyaloga girmeyi
    denemelidir.
    Kâfirlerin hakka karşı tutumları, onlara tebliğ yapmamıza engel değildir.
    Âyette “kâfirleri uyarsan da uyarmasan da onlar için eşittir.” 789denilir;
    “senin için birdir” denilmez. Yani, hem peygamber, hem peygamberin vârisi
    olan tebliğciler, kâfirlere uyarı görevini yapmak zorundadır; kâfirleri
    uyarıp uyarmamaları kendileri açısından aynı değildir. Zâten biz, onların
    kalplerinin mühürlü olup olmadığını da bilemeyiz. Fir’avn’a, Ebû Cehil’e
    bile hem de defalarca tebliğ edilmesi peygamberlerin görevleri arasındaydı.
    Tabii ki, onlar kadar küfürde azgın bile olsalar, günümüzdeki keferelere de
    İslâm tebliğ edilmelidir. Fakat bu tebliğler insanların hidâyetine sebep olmayabilir.
    Bu sonuca üzülmememiz, yılgınlığa, ümitsizliğe kapılmamamız
    gerekir. Çünkü bunlar hakkı ve kurtuluşu istemeyen gruptan olabilir.
    Bu âyetlerde açık ve âşikâr olarak dâvet ve uyarı görevini yerine getirmesi
    Peygamber’e emredilmiş, izlemesi gerekli metod da ortaya konulmuştur.
    O metod, bu sûrede şöyle belirtilmiştir:
    İslâm’a dâvette Allah’ın Peygamber’e
    gösterdiği metod, insanlarla ilişkiye
    geçme ve onları çağırma, kuvvetli delillerle
    ikaz etme (1-2. âyetler) gibi
    hususlar şeklinde Allah’ın bildirdiği bu metod, eşsiz ve yüce bir özelliğe
    sahiptir.
    Allah bütün her şeyden, kendi dışındaki bütün değersiz ve küçük
    şeylerden yücedir
    (3. âyet). O’ndan başka unsurları rab edinerek yüceltmek
    yakışıksız bir iştir. Sadece O’nu tazim etmek gerekir (3. âyet). Görevde sabır
    ve sebat etmek, onu başarmayı sağlayan iki faktördür (7. âyet). Allah’a ve
    güzel ahlâka dâvet eden kimsenin, başa kakma (6. âyet), bir bedel ve karşılık
    bekleme gibi olumsuz vasıflar olmaksızın, kendilerini Allah’a adamaya,
    güzel ahlâka ve hayır işlemeye çağırdığı kimseler için çok iyi bir örnek ve
    temiz, her tür fuhşiyât, günah ve çirkinliklerden, hoş olmayan görüntüden
    uzak olması gerekmektedir.
    789 2/Bakara, 6
    • 345 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Bu metod Peygamber için emredilse de; onun içerdiği mesaj, ümmet
    içerisinde önderlik, yönlendirme, irşad ve ıslah fonksiyonlarını üstlenen
    her dâvâ adamı dâvetçi için de geçerlidir.
    Bu âyetler ile İslâm’a dâvette yeni bir safha açılmıştır. Allah Teâlâ, Rasûlüne;
    artık oturmanın, yatıp uyuma zamanının geçtiğini, İslâm dâvetini
    yayması, insanları uyarması gerektiğini bildirmektedir. Müzzemmil sûresi
    ilk âyetleriyle müşriklerin çıkaracakları büyük zorluklara hazırlıklı olmak
    için bazı rûhî hazırlıkların yapılması gerektiğini bildirmişti. Teheccüdle,
    Kur’an’ı tertîl ile okuyarak, namazda kıyâma durarak iç dünyasını
    güçlendiren Rasûl, şimdi artık dışa açılmalıydı. Namazda gereği gibi kıyâm
    eden Rasûl, namazdaki gibi farz olan toplumsal kıyâmı gerçekleştirmeliydi.
    Onun ilk adımı olarak kendisi kıyâm etmeli, kalkmalı, insanları uyarmalıydı.
    Aynen örnekleri ve önderleri gibi dâvâ adamı mü’minlerin de görevi
    hatırlatılıyor. Önce içini kuvvetlendir, psikolojini sağlamlaştır, enerjini doldur;
    sonra tebliğ. Önce mıknatıs gücünü arttır; sonra içinde metal olanları
    çek, cazibe merkezi ol.
    Bu âyet; o büyük insanın şahsında bütün mü’minlere sesleniyor: “Kalk
    ve insanları uyar” (2. âyet). Bu hitap kıyâmete kadar mü’minlerin kulağında
    çınlayacaktır. Allah Teâlâ, müslümana daldığı derin uykudan, büründüğü
    örtüden sıyrılıp, cehenneme doğru sürüklenen insanları Allah’ın dinine
    döndürmek için cihada ve mücadeleye girişmeyi, bu yolda karşılaşılacak
    meşakkatlere hazır olmayı emrediyor.
    Bu işe başlamadan önce, bedenî ve ruhî bir ön hazırlığın olması gereklidir.
    Müzzemmil sûresindeki hazırlıkların dışında, burada da tevhidî vurgular
    yapılmaktadır. Allah Teâlâ, bu terbiyeyi ihtiva eden emirleri verirken
    vurguladığı noktalar, bir müslümanın cihad yolculuğunda yaşaması gereken
    hayatın üzerine bina edileceği temel unsurlardır; bu vurgular bizim
    için de yapılmaktadır: “Rabbini yücelt! Elbiseni temizle! Azâba götürecek
    şeylerden sakın! Yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma! Rabbin(in rızası)
    için (müşriklerin eziyet ve sıkıntılarına şimdilik) sabret!” (3-8. âyetler).
    • 346 •
    Ahmed Kalkan
    “Ve Rabbini tekbir et, yücelt!” (3. âyet)
    Bu âyette Kur’ân’ın mucize niteliğinde bir edebî sanatı vardır: Âyette,
    tersten de aynen okunabilmesi demek olan “kalbü’l-müstevi cinası” yapılmıştır.
    Âyetin Arapçası “‚ ربّكفكبّ - Rabbeke fe kebbir”dir. Âyetin yazıya temel
    olan harfleri ise sırasıyla “R-B-K-F-K-B-R” harfleridir. Bu sıralama ister
    sağdan ister soldan okunsun, cümle iki halde de “Rabbeke fe kebbir”
    okunur. Bu, gerçekten olağanüstü bir ifade sanatıdır.
    Ey Muhammed! Sana karşı çıkan o korkunç ve büyük güçlere hiç aldırış
    etmeden açık açık “Benim Rabbim hepsinden daha büyüktür.” de. Eğer çok
    büyük derdin olursa, Rabbine: ‘Benim büyük bir derdim var’ deme! Bilakis,
    derdine dönüp: ‘Benim çok büyük bir Rabbim var’ de! Rabb’ine kulluk
    ederek ve ihtiyaçlarını sadece O’ndan iste, yalnız O’nu yücelt. Sadece O’nu
    büyük tanı ve noksan sıfatlardan uzak tut. O Yüce mabuduna tekbir ve tesbihte
    bulun, O’nun birliğini, ortak ve benzerden uzak olduğunu zikrederek
    ibâdet ve itatte devam et. Sadece O’nun ulu ve büyük olduğunu söyle. Her
    ne olay olursa olsun hiçbir nedenle artık onu tekbir ile büyükleme görevini
    bırakma. Büyüklüğün ancak O’nun şânı olduğunu ve O’na karşı her şeyin
    küçük ve değersiz bulunduğunu kalben tanıdığın gibi, söz ve fiilinle de anlat,
    ilan et. Zira Allah’tan daha büyük hiç kimse yoktur.
    Ey yalnızlığa bürünmüş olan! Rabbini tekbir et. Böyle yalnız kalınmaz,
    böyle sessiz durulmaz. İnsanlık, vicdanın ve merhametin gür sesine muhtaç.
    Meydana atıl, şehirlere gir, insanlarla konuş. Konuş ki Allah’tan başka
    büyük olmadığını duysunlar. Onlara anlat ki kendini büyük zanneden
    krallar, imparatorlar, zenginler, din adamları küçülsün. Allah’ın kullarını
    kendine kul-köle yapan müstekbirlerin tahtları sarsılsın. Allah’tan başka
    herkes ve her şey tapınma aracı olmaktan çıksın. İnsanı bağlayan her zincir
    kırılsın. İnsanın önüne melekûtun sınırsız derinlikleri serilsin. İnsan özgürleştiçe
    özgürleşsin. Allah’a gitmeye mâni olan bütün duvarlar yıkılsın.
    Çünkü Allah’tan başka büyük yoktur. İnsanı özgürleştirecek Allah’ın melekûtundan
    başka derinlik yoktur (İ.E).
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Rasûlullah’ın (s.a.s.) (ve O’nun
    izindeki dâvetçi mü’minlerin) kâfirlere aldırış etmemesi için onu uyarmak
    maksadıyla, bu cümle “enzir/korkut” emrinden sonra zikredildi. Çünkü
    mahlûkatın perçemleri Allah’ın elindedir. Dolayısıyla Rasûlullah’ın (ve
    • 347 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    dâvâ adamı muvahhid mü’minlerin) mahlûkattan birini yüceltip Allah’tan
    başkasından korkması yakışmaz. Çünkü her büyük, Yüce Allah’ın azameti
    ve büyüklüğü altında ezilmiştir.”790
    Rabbini büyükle, tekbir getir. Bu âyet, namaza da işaret etmektedir. Namaz,
    tekbirle başlar, rükûnları arasında hep tekbir vardır. Müşriklerde rükû,
    secde ve namaz bilgisi bulunmasına rağmen, onların namazın/salâtın içini
    boşaltarak tamamen formel bir duruma indirgediklerini, Kur’an ise namaz-
    takvâ, namaz-mâun/infak, namaz-terk-i fahşâ ve fuhş ve namaz-zikrullah
    birlikteliğini kurarak ıslah ettiğini ve böylece onun tevhidî, ahâkî,
    ictimâî ve siyasî boyutlarına dikkat çekmiştir.
    Âyetin “ve Rabbeke fe kebbir” şeklinde kelimelerin sıralanışı, mânâyı şu
    hale getirmektedir: Ve Rabbini, ancak Rabbini büyükle. Her ne olay olursa
    olsun hiçbir nedenle artık onu tekbir ile büyükleme görevini bırakma.”791
    Biz, gerçekten söylenmesi gerektiği gibi, Allahu Ekber diyebilsek, Allah’tan
    başka büyük yok diye haykırabilsek, “en büyük filan” sözleri söylenemez, başkaları
    başkalarının büyüklüğünü gündeme getiremez. Allah’ı tekbir etmek
    deyince, aklımıza ezan, namaz ve cihad gelir. Bu durumlarda “Allahu ekber”
    bir şiardır. Öyleyse hayatın her zamanında Allah’ı yüceltip tekbir getirmemiz,
    aynı zamanda ezanın simgeleştirdiği tevhidî dâveti yerine getirip topluma
    tevhidi ilan etmemiz, namazı ikame etmemiz ve cihadın her çeşidini, Allah’ın
    kelimesi yüce olsun diye, “Allahu ekber!” nidâsıyla îfâ etmemiz isteniyor.
    Tekbir, bir peygamberin (ve muvahhid bir mü’minin) bu dünyada yerine
    getireceği ilk ve en baş vazifesidir. Bu vazife gereğince Allah’ın dışında
    bütün büyüklük taslayanları bir kenara iterek, cahil insanlara bu kâinatın
    yüceliğinin ancak ve ancak Allah için olduğunu, O’nun dışında kimsenin
    buna lâyık olmadığını bildirirler. Onun içindir ki İslâm’da Allahu Ekber
    (Allah en büyüktür) en önemli kelimedir. Ezana başlarken bunu ilân ederiz.
    Namaza da bununla başlarız. Otururken kalkarken “Allah en büyüktür”
    deriz. Bir hayvanı keseceğimiz zaman “Allah’ın adıyla, Allah en büyüktür”
    deriz. Tekbir nârası bütün müslümanlar için en bâriz bir nişan ve slogandır.
    Çünkü bu ümmetin peygamberi de ilk vazifesine Allahu Ekber diyerek
    başlamıştı.
    790 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/120.
    791 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/416.
    • 348 •
    Ahmed Kalkan
    Burada lâtif bir tenkid vardır ki onu anlamak gerek. Bu âyetin nüzul
    zamanı anlatılırken de denildiği gibi bu, Allah Rasulü’ne peygamberlik vazifesini
    yerine getirmesi için verilen ilk emirdi. Şurası açıktır ki, böyle bir
    vazifeyle emir öyle bir toplum ve öyle bir şehirde verilmişti ki o sadece
    şirkin merkezi değil, oradaki herkes müşrikti. Daha önemlisi Mekke, bütün
    Arap yarımadasının müşriklerinin en büyük tapınağı idi. Kureyşliler de
    bu mabedin bekçileri idiler. İşte böyle bir yerde yapayalnız tek başına Tevhid’in
    bayrağını yükseltmek çok tehlikeli bir işti. Onun için “Kalk ve uyar!”
    emrinden hemen sonra “Rabbinin yüceliğini ilân et” buyrulmuştur. Yani şu
    anlam çıkıyor: “Sana karşı çıkan o korkunç ve büyük güçlere hiç aldırış
    etmeden açık açık “benim Rabbim hepsinden daha büyüktür!” de. Bu çağrıya
    karşı koyanların Allah’a karşı hiçbir ehemmiyeti yoktur. Allah yoluna
    girenler için en büyük cesaret verici şey, Allah’ın büyüklüğü bir kimsenin
    kalbine girdikten sonra o kimsenin Allah’ın rızası için bütün bir dünyayı
    karşısına almaktan çekinmeyeceği gerçeğidir.792
    Şimdi de Peygamberimizin kendine dönülerek başkalarını uyarma görevinin
    arkasından Rabbinin büyüklüğünü dile getirmeye çağrılıyor: “Rabbinin
    büyüklüğünü dile getir.” Sadece Rabbini büyük bil. Yüceltmeye lâyık
    olan tek büyük O’dur. Bu direktif, tevhide dayalı imanî düşüncenin anlamını
    belirler.
    Herkes, her şey, her değer ve her gerçek küçüktür. Büyük olan sadece
    Allah’tır. Tek ve eşsiz olan Allah’ın büyüklüğünü ve yüceliği karşısında bütün
    kütleler, bütün hacimler, bütün güçler, bütün değerler, bütün olaylar,
    bütün gelişmeler, bütün anlamlar, bütün şekiller küçülür, sönük ve belirsiz
    kalır.
    Peygamberimizin insanlığı uyarma görevini omuzlarken, bu görevin
    sıkıntılarını, baskılarını ve zorluklarını bu bilinçle, bu düşünce ile göğüslemeye
    yönlendiriliyor. Çünkü kendisini uyarma görevine atayan Rabbinin
    tek “büyük” olduğu gerçeğine bağlanınca bütün komplolar, bütün kaba
    güçler, bütün engeller gözünde küçülecektir. İslâm’a dâvet görevinin sıkıntıları
    ve zorlukları bu düşünceyi, bu bilinci sürekli biçimde taze tutmayı
    gerektirecek kadar ağırdır. 793
    792 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
    793 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    • 349 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Rabbini büyükle! Rabbini yücelt! Büyüklüğün, yüceliğin ancak Rabbinin
    şânından olduğunu, küçüklüğün, horluğun, hakirliğin Allah’tan başkalarına
    ait olduğunu ilân edip tüm dünyaya haykır! Ama önce kendin kabul
    et bunu! Sadece buna iman değil, bunu amel, söz, fiil, tavır olarak ortaya
    koy!” denilmektedir.
    İşte İslâm’ın ortaya konulmasının bel kemiği budur. Kıyamın şartı ve
    hedefi budur. Dikkat ederseniz namazın kıyamına kalkınca da: “Allahu Ekber”
    diye başlıyoruz. Büyüklük ancak Allah’a aittir. Kibriyâ sadece Rabbimize
    aittir, O’nun dışında herkes küçüktür. Allah Ekberdir, Kebirdir, Kibriyâ
    sıfatı sadece O’nundur. Bunu anladıkça, küçücük olmalı insan. Allah’ın karşısında
    küçüldükçe küçülüp âciz olduğunun, kul olduğunun farkına varmalı
    her an. İşte Allah karşısında kişinin mutlak takınması gereken tavır
    budur.
    Diliyle “Allahu Ekber” deyip hayatıyla bunu yalanlamak hiçbir değer
    ifade etmeyecektir. Diliyle her gün, her namazında “Allahu Ekber” dediği
    halde “Filan futbol takımı en büyük, başka büyük yok!” diye bağıran kişi, ya
    da devleti, parayı, işi, eşi, aşı gözünde büyüten insan, Allah’ı büyükleme konusunda
    çok gâfil demektir. Çünkü ilâhlaştırılanlar büyüktür, büyük kabul
    edilir. Kişi neyi ilâh kabul etmişse onu kendinden büyük kabul ettiği için
    ona yönelir, sözünü dinler.
    Göklerde ve yerlerde kibriyâ, göklerde ve yerlerde büyüklük sadece
    O’na aittir. Allah en büyüktür, tek büyüktür, başka büyük yok! Hangi konuda?
    Her konuda. Ekonomik sorunların çözümünde mi? En büyük Allah!
    Allah’a sorulacak, Allah’a başvurulacak. Siyasal bakış açısı geliştirmede Allah
    en büyük; O’nun hükümleri hâkim olmalı. Sosyal ilişkilerde, kılık-kıyafet
    konusunda, hukukla ilgili hususlarda, eğitimde, öğretimde Allah en
    büyük. Aklınıza ne geldiyse Allah en büyük… Hayatın tüm problemlerinin
    çözümünde Allah en büyük, başka büyük yok! Kur’an’da şöyle buyuruyor
    Rabbimiz: “Göklerde ve yerde azamet (büyüklük, yücelik) O’nundur, O, güçlüdür,
    Hakîmdir.” 794
    794 45/Câsiye, 37
    • 350 •
    Ahmed Kalkan
    İnsanların hayatında ilâhlaştırılanlar yüceltenlere göre en büyüktür.
    Kişi neyi ilâh kabul etmişse onu kendisinden daha büyük kabul ettiği için,
    sözü dinlenecek varlık, yasaları uygulanacak varlık bildiği için onu ilâh kabul
    eder ve onun sözünü dinler. Meselâ aşırı yücelttiği şeyhini, büyük ve
    küçük tâğutları, kendisinden büyük ve sözü dinlenecek varlık bildiği için
    ilâhlaştırır gâfil insan.
    Allah en büyüktür, Allah tek büyüktür, kibriyâ sadece O’na aittir. Çünkü
    kâinattaki tüm varlıkları yoktan yaratan O’dur. Her şeyi meydana getiren
    O’dur. Hayatı yaratan O’dur.
    Eğer yeryüzünde Allah’tan başka büyükler kabul eder ve onlara itaat
    etmeye kalkarsanız, onları ilâh makamına koyarak onların kanunlarını
    uygulamaya çalışır, “Efendim bunlar sanat büyükleri, bunlar ilim büyükleri,
    bunlar hukuk, bunlar siyaset büyüklerimiz, bunlar devlet ve yönetim
    büyüklerimiz, bunlar hikmet, bunlar mânevî, sığınma ve şefaat büyüklerimiz”
    diyerek Allah dışında kendinize birtakım büyükler bulur da Allah’a
    yapılması gerekenleri onlara yapmaya kalkışırsanız, o zaman Allahu ekber
    dememiş olursunuz. Bilesiniz ki o zaman Allah Azîz ve Hakîmdir, sizden
    intikam almasını, cezalandırmasını da bilir.
    Allah büyük, âlemler küçüktür. Allah büyük, dünya küçüktür. Allah
    büyük, biz küçüğüz. Peki, biz ne zaman büyürüz? O “Büyük”le diyalog
    kurunca, O büyüğün büyüklüğü ile irtibata geçince, büyükler büyüğüne
    kulluğa yönelince, büyükler büyüğünün desteğini kazanınca, büyükler büyüğünün
    safında olunca. Öyleyse Allah’ı büyükleyelim ve Allah’la beraber
    olmaya çalışalım.
    Hayatın her alanında Allah’ı söz sahibi kabul ederek Allah’ı büyükleyelim.
    Hayata Allah’ı karıştırmamaya çalışan tüm şeytanları ve şeytan sistemlerini
    reddederek Allah’ı tekbir edelim. Malda ve canda Allah’ı söz sahibi
    kabul ederek, Allah için maldan ve candan geçerek Allah’ı tekbir edelim.
    Hayatımızın tümünü O’nun emrine vererek Allah’ı büyükleyelim. Kazanma,
    harcama, çocuklarımızın eğitimi, hukuk konusunda ve tüm konularda
    yeryüzünde büyüklenen tüm müstekbirleri, tüm sahte tanrıları ve tanrıçaları
    küçülterek Allah’ı büyükleyelim. 795
    795 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
    • 351 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Ve de ki: ‘Hamd (övgü), çocuk edinmeyen, mülkte ortağı olmayan ve
    düşkünlükten dolayı yardımcıya da (ihtiyacı) bulunmayan Allah’a aittir.’ Ve
    O’nu tekbir edebildikçe tekbir et (büyük tanı)” 796
    Biz müslümanlar, sevindiğimizde, üzüldüğümüzde, şaşırdığımızda,
    şok olduğumuzda, hayran olduğumuzda hep tekbir getiririz: Allahu ekber!
    Çünkü “Allah en büyüktür” mânâsına gelen tekbirin işlevi de, anlamı kadar
    büyüktür. Seviniyorsak sevincimizi Allah’ın büyüklüğüne bağlarız. Üzülüyorsak,
    kendimizi Allah’ın en büyük oluşuyla teselli ederiz. O’ndan bağımsız
    bir saâdet ve felâket tasavvur etmediğimiz için safâ halinde de, cefâ
    halinde de “Allahu ekber” deriz. Şaşırdığımızda, Allah’ın en büyük oluşunu
    hatırlar ve bizi şaşırtan şeyin Allah için çok basit, sıradan bir şey olduğunu
    bir kez daha hatırlarız. Şok olduğumuzda, bizi şok eden olayın Allah katında
    daha büyüklerinin olduğunu dile getirmek için tekbir getiririz. Hayran
    olduğumuzda, hayretimizi esere değil; o eserin sahici müessirine, sanata
    değil; asıl sanatkâra yönelttiğimizi tekbirle ifâde ederiz.
    Namaza “Allahu ekber”le başlar ve her rekâtta beş kez bunu tekrarlarız.
    Namaz ki; o, Allah karşısında kulun esas duruşunu temsil eden ibâdetler
    mecmuasıdır. Allah’ın en büyük olduğunu itiraf ederek başlamayan bir
    ibâdet, insanı kula kulluktan nasıl kurtarabilir? “Allahu ekber!” demekle,
    kula ve eşyaya kulluğu reddettiğimizi ifâde etmiş olur ve O’na kulluğumuzu
    secdeyle zirvesine taşırız. İşte tekbirin insanı getirdiği son nokta bir sevgi,
    saygı hareketi olan secdedir. 797
    “Ve elbiseni temizle.” (4. Âyet)
    Elbiseni, kendini, seni üzerindeki giysiler gibi yakından sarmış olan cemaat
    ve topluluğu maddî mânevî her türlü pislikten temizle. Irzını koru.
    Kalbini ve çevreni şirk ve isyandan iman ve itaat ile arındır. Namaz gibi
    ibadetlere en temiz elbiselerle devam et. Kılık kıyafetine dikkat et. Çünkü
    mü’min temizdir, paktır. Pis şey taşımak ona yakışmaz. Ayrıca, Allah’a karşı
    saygı göstermekten de geri durma.
    796 17/İsrâ, 111
    797 D. Ârif Çevikel, Allahu Ekber
    • 352 •
    Ahmed Kalkan
    Rabbimiz, Efendimizin şahsında bizlere de “elbiseni
    temiz tut” diyor.
    Yani tebliğci; iç dünyasını şirkten, küfürden, inkârdan temizleyecektir.
    Dış
    dünyasını da pisliklerden yani görünen pisliklerden temizleyecektir.
    Çünkü
    içimiz gibi dışımızın da, görüntümüzün de temiz olması önemlidir, insanlar
    dış görüntüye de dikkat ederler.
    “Elbiselerini pislikten temiz tut.” Çünkü beden ve elbisenin temizliği
    ile ruhun temizliği birbirlerinin gerekleridir. Temiz bir ruh, pis bir beden
    ve pis bir elbise içerisinde kalamaz. Allah Rasûlü insanoğluna, beden ve
    giysi temizliği talimlerini tafsilatlı olarak vermiştir. Öyle ki değil sadece o
    zamanki cahiliyye Arapları, bugünkü en uygar toplumlar bile bu seviyede
    sayılamaz. Hatta dünyadaki bazı dillerde taharet kelimesi bile bulunmamaktadır.
    Hâlbuki İslâm’da hadis ve fıkıh kitapları “Tahâret Bahsi” ile başlarlar.
    Bu kitaplarda temizlik ve necislik arasındaki farklar anlatılır ve nasıl
    temiz olunur, nasıl taharet alınır, detaylarıyla izah edilir.
    Elbiseden maksat, ameldir, kalptir, nefistir, bedendir, aile halkıdır, insanlardır,
    dindir, insanın üzerine giydiği giysilerdir. Bu âyetteki “siyab”
    (giysi) kelimesi nefisten veya kalpten kinaye olmak üzere birçok tefsirci
    “Elbiseni temizle” âyetini “kendini veya kalbini günahtan, haksızlıktan temiz
    tut, yaptığın uyarıları kabule engel olacak kirli huylardan sakın, öğütlerinin
    kabul edilmesini sağlayacak olan güzel ahlâk ile ahlâklan” diye manevî
    ve ahlâkî temizlik ile tefsir etmişlerdir. Fakat kinaye, hakikî mânânın
    da kastedilmesine engel olmadığı için, bu şekilde bir tefsir aynı zamanda
    gerek bedenin gerek elbisenin maddi temizliğinin emredilmiş olmasına
    aykırı olmaz. Çünkü “tahâret” ve “nezâfet” kelimeleri dilimizde temizlik
    mânâsına gelmekle birlikte taharet, nezafetten daha genel olarak maddî ve
    manevî temizliği kapsar. Bununla beraber burada bundan başka bir mânâ
    daha vardır ki o da “siyâb” kelimesinin bir şeyi yakından bürüyen, kuşatan
    şeyden ve zarftan kinaye ve mecaz olmasıdır. Yani “seni üzerindeki giysiler
    gibi yakından sarmış olan cemaat ve topluluğunu, ilk önce etrafındaki kimseleri
    temizle” demek olur ki bu mânâ “Önce en yakın akrabalarını uyar.”798
    âyetinin mânâsına da uygun düşer. Hem bunda Hz. Peygamber (s.a.s.)’in
    maddî ve manevî nefis temizliği öncelikle anlatılmış olacağından onun nefsindeki
    temizliğini hatırlatmaya gerek kalmaz.”799
    798 26/Şuarâ, 214
    799 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/416-417.
    • 353 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Siyab” lafzan “elbise”, mecâzen elbisenin örttüğü “beden”dir. Bu âyet,
    maddî temizliği, bir sonraki âyet de mânevî temizliği emreder. Namaz abdesti,
    bu emrin neticesi olsa gerektir. Bu âyetler hem misyon hem vizyon
    inşâ etmektedir.800
    Elbise, iffet ve namus mânâsına da gelir. Meselâ Türkçe’de kullanılan,
    “Eteği kirli”, “Eteği temiz” veya “Uçkuruna düşkün” gibi sözler, elbiseyle
    ilişkin ama namus ve iffeti çağrıştıran ifadelerdir. “Öyleyse ey peygamberim
    ve ey peygamber yolunun yolcusu Müslümanlar! Elbiselerinizi temizleyin!
    Yani eteklerinizi temiz tutun! Uçkurlarınıza sahip çıkın! Namuslarınıza,
    iffetlerinize sahip olun! Namussuz ve iffetsizler olmayın!” anlamına
    gelecektir bu emir.
    Elbise, kişinin ahlâk ve faziletini anlatır. Elbiseyle ahlâk ve fazilet kastedilir.
    Hani “Üzerime bu güne kadar fısk ve fücur elbisesi giymedim!” veya
    “Dalkavukluk, dangalaklık, kisvesine bürünme!” diye bir laf kullanılır. İşte
    bu da elbise mânâsına gelmektedir ve bu konuda da Rabbimiz bizden temizlik
    istemektedir. Ahlâk temizliği ve fazilet örnekliliğinize dikkat edin
    denilmektedir.
    “Pislikten uzak dur.” (5. Âyet)
    Yani, mânevî tüm pisliklerden uzak dur. Ricz “azap ve necâset”, rucz
    “put ve şirk” mânasına gelir. “Fehcur” hecera’nın emridir. Hecera’nın emri
    ile hâcera’nın emri arasındaki fark şudur: Birincisinin amacı bir şeyden tamamen
    alâkayı kesip uzaklaşmak için yola çıkmak, ikincisinin amacı bir
    şeye kavuşmak için yola çıkmaktır.801
    Putlara ibâdetten, kabalıktan, her türlü ahlâksızlıktan, azaba, maddî
    ve mânevî hastalıklara, musibetlere sebep olacak günahtan, temiz olmayan
    hallerden uzak durmaya devam et, müşriklerin ahlâkından uzak dur,
    temizlikten, taharetten, ibadet ve itaatten ayrılma. Sakın bu pis şeylere yaklaşma.
    O müşriklerin ahlâkı ile ahlâklanma. Aksi takdirde harama, şirke ve
    küfre girersin. Yaşantınla İslâm’a örnek ol. İnsanlar senin şahsında İslâm
    ahlâkını görsünler.
    800 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
    801 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
    • 354 •
    Ahmed Kalkan
    “Pislikten kasıt, her türlü pisliktir. Akidedeki pislik, düşüncedeki pislik,
    ahlâkî pislik, ameldeki pislik, beden ve elbisedeki pislik ve yaşantıdaki pislik
    vs. Yani çevrende, toplumda her türlü pislik yaygın haldedir, işte bundan
    kendini temiz tut. Kimse; “Bu, başkalarına bir şeyler anlatıyor ama kendisi
    bile yaşantısında bu pisliklerden arınmış değil” dememelidir. Bu yüzden
    senin yaşantında bütün bunlardan hiç bir iz bile olmamalıdır.”802
    “Çirkin davranışlardan uzak dur.” Peygamberimiz, peygamber olmadan
    önce bile müşriklikten ve azaba çarpılmayı gerektirecek iğrençliklerden
    uzak durmuştu. Sağlıklı fıtratı bu tür bir sapıklığı, böylesine lekeli bir inanca
    kapılmayı, bu çeşit ahlâk bozukluklarını ve kirli gelenekleri reddetmişti.
    Onun hiçbir cahiliye uygulamasına katıldığı görülmemiştir. Buna rağmen
    kendisine niçin bu direktif veriliyor? Amaç barış ve uzlaşma kabul etmez
    bir farklılığı, bir saf ayrımını açık açık duyurmaktır. Çünkü İslâm yolu ile
    müşriklik akımı, hiçbir noktada buluşmayan iki ayrı yoldur. Bunun yanı
    sıra bu direktifle söz konusu iğrençliğin kirinden uzak durma yönünde duyarlı
    bir bilinç oluşturma amacı da güdülmüştür. Âyetin orjinalinde geçen
    “rics” sözcüğü aslında “azab” anlamındayken zamanla azaba uğramayı gerektiren
    davranışlar anlamını kazanmıştır.803
    “Ve o pislikleri artık savıp uzaklaştır. “Rücz” ve “ricz” kelimeleri pislik
    ve azap mânâsına geldiği gibi burada put ve heykel demek olduğunu da
    açıklamışlardır.”804
    “Kötülüklerden de uzak dur.” Yani kötülük yapma, kötülük yapanlarla
    beraber olma, kötülük çarşılarında gezme, kötü arkadaşlarla birlikte
    olma.
    Peygamber efendimizin bir hadisi atasözü haline gelmiştir. “İslinin yanında
    oturanda is, misklinin yanında oturanda misk kokar.”805 Kötülerin yanına
    ancak, onları kurtarmak için gidilecektir.806
    “Çok görerek başa kakma (Allah için yaptığın iyiliği çok görme. İyilik
    yapmayı kazanç kapısı haline getirme).” (6. Âyet)
    802 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/470.
    803 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    804 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 8/417.
    805 Buhâri, Büyû’ 38; Müslim Hicr 146; Ebû Dâvud, Edeb 16
    806 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yay., 8/101
    • 355 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Allah için yaptığın iyiliği çok görme. “el-memnûn”, yardım edenin yardım
    alana iyiliğini hatırlatması, bir tür baş kakıncı yapması. Zemahşeri’ye
    göre; “çok görerek verme, verdiğini çok sanarak verme” veya “daha çoğunu
    umarak vermemezlik etme” anlamına gelir. Bu âyet istiksârı yasaklar. İstiksâr:
    Bir kimsenin daha fazlasını alma beklentisiyle vermesidir. Bu mantığı
    “kaz gelecek yerden tavuk esirgenmez” sözü iyi özetler.807
    Ey Muhammed! İnsanlara yaptığın iyiliği çok görerek başa kakma. Bir
    iyilik yaptığın, bir lütuf ve ihsanda bulunduğun zaman, verdiğin kimseden
    karşılığında daha çoğunu almak maksadıyla yapma. Dünya ticareti ve maksadını
    gözeterek veya gösteriş ve iki yüzlülük yaparak iyilik etme; sırf Allah
    için iyilik et, başkasından bir karşılık bekleme. Çünkü cömert kişi, verdiği
    çok da olsa onu az görür. Fakir olmaktan korkmayan kimse nasıl verirse,
    sen de öyle ver. Yapmış olduğun amelinden dolayı Rabbine karşı sitemde
    bulunma ve amelini gözünde büyütme. Zira, amelin, Rabbinin sana verdiği
    nimetler karşısında çok büyük bir şeydir. Ey Muhammed, sen nübüvvetini
    insanların başına kakarak ondan dolayı insanlardan ücret alıp malını çoğaltmaya
    kakma, çokça hayır işlemekten gevşeme, sıkı dur. Allah rızası için
    Allah’ın istediği şekilde karşılık beklemeden iyilik et. İnsanların kabalıklarına,
    nankörlüklerine, kalleşliklerine sabret. Mükâfatı yalnızca Allah’tan
    bekle. Şüphesiz Allah senin ecrini eksiltmeyecek, bilakis artıracaktır.
    İmanını Minnet Edenler
    “Müslüman oldular diye sana minnet ederler. De ki Müslüman oluşunuzu
    başıma kakmayın. Bilakis Allah size İslâm’ı nasip etmekle size iyilikte bulundu
    ve minnet hakkı O’na aittir. Şâyet sâdıklardansanız bilin ki Allah size
    imanı hidâyet etmekle size iyilikte bulundu.”808 Kimdir bu insanlar? Şimdi o
    sıcak sahneyi takip edelim:
    “A’râbîler dedi ki biz iman ettik. De ki siz iman etmediniz. Lâkin ‘müslüman
    olduk (teslim olduk)’ deyin. Henüz iman kalbinize girmedi. Şâyet
    Allah’a ve Rasûlüne itaat ederseniz amelleriniz boşa çıkmaz. Şüphesiz Allah
    çok bağışlayan ve çok af edendir.” 809 Bunlar ‘A’râbîlerdir.’ Örnek somuttur. O
    günün canlı bir örneği. Ancak vasıfları geneldir.
    807 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an
    808 49/Hucurat, 17
    809 49/Hucurat, 14
    • 356 •
    Ahmed Kalkan
    İmanın kalbe girmesi ve bunun tezahürü Allah (c.c.) ve Rasûlüne itaat.
    Evet itaat. Allah ve Rasûlüne teslimiyetin adı. İslâm’ın baş döndürücü
    ilerlemesi karşısında imtihanını verememiş iman anlatılıyor. Bunun somut
    örneği bedeviler.
    Onların minnetine karşılık onlara minnet etmeyen müminler örnek
    gösterilmiş. “Mü’minler o kişilerdir ki Allah’a ve Rasûlüne iman ederler ve
    sonra hiç bir şüphe duymazlar. Mallarıyla canlarıyla Allah yolunda cihad
    ederler. İşte sâdık olanlar onlardır.” 810 Minnet edenlerin sâdık olmadığını
    anlatıyor. Dolayısıyla minnet olayının imanla irtibatını yokluyor. İkide bir
    yaptıklarını başa kakanlar ve yapmamak için sebepler arayanlar imanlarını
    sorgulamalılar. Sadâkatlerini gözden geçirmeliler. Allah (c.c.) âdeta onlara
    kızarak şöyle buyuruyor. “De ki siz mi Allah’a dininizi öğretmeye kalkışıyorsunuz?
    Allah göklerde ve yerde olan her şeyi bilir. O her şeyi bilendir.” 811
    Bizim gücümüz kişiliğimize bağlıdır. Rabbimize olan samimiyetimize
    bağlıdır. Onun için, dinin ihlâsla Allah’a has kılınması istenmiştir. 812 Bunun
    da ilk yolu tüm nimetleri Allah’a has kılmakla olur. Sadece bizi yarattığı için
    değil. Sadece bizi yaşattığı için değil. Sadece bize nimetler, mal mülk verdiği
    için değil. Bilakis bize iman ve İslâm nimetini öğreten Rasûlü (s.a.s.) gönderdiği
    için dahi O’nun minnetini ödeyemeyeceğiz. O halde onun dinine
    hizmet ederken kendimizi çok önemli bir şeyler yapmış olmakla vasıflayıp
    yaptıklarımızı heder etmeyelim.813
    “Ve Rabbin için sabret!” (7. Âyet)
    Verdiğin şeylerden dolayı karşılık bekleme. Allah’ın emirlerini yerine
    getir, yasaklarından kaçın ve Allah yolunda başına gelen her türlü işkence
    ve eziyetlere Rabbin olan Allah’ın rızası için sabret, fedakârlıkta bulun. Sana
    verilen bu görev çok zor bir iştir. Bu yüzden birçok musibet ve eziyetlerle
    karşı karşıya kalacaksın. Senin halkın bile sana düşman olacak. Bütün Arap
    Yarımadası sana karşı cephe alacak. Ama ne olursa olsun Rabbinin hatırı
    için bunlara sabret, üzülme ve bu vazifeyi sebat ve karar ile yerine getir.
    Hiçbir korku, hırs, dostluk, düşmanlık ve sevgi seni bu davadan vazgeçir-
    810 49/Hucurat, 15
    811 49/Hucurat, 16
    812 Bk. 98/Beyine, 5
    813 Yalçın İçyer
    • 357 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    mek için araya girmesin. Bunlara rağmen kendi yolunda ısrarla devamını
    sürdür. Mükâfatı, muvaffakiyeti Hak Teâlâ’dan bekle.
    Rabbinin Emirlerini Tutmada Sabır
    “Rabbin için sabret” Bu âyetle ilgili olarak şu izahlar yapılabilir:
    1) “Bağışta bulunup, iyilik yaptığında, başa kakmayı ve yaptığın işi büyütmeyi
    bıraktığın için sabret” yani, “Rabbinin rızasını gözettiğin için, böylesi
    davranışları bırak.”
    2) “Malını verip tasadduk ettiğinde, karşılık bekleme. Bu beklememe,
    Rabbinin rızası için olsun.”
    3) “Bu sûrenin başında sana bazı şeyler emrettik, bazı şeyleri yasakladık.
    Binâen aleyh Rabbinin emrinden ötürü, o emredilenleri yap, nehyedilenleri
    terk et.” Buna göre, sanki şöyle denilmek istenmiştir: Bu âyetten
    önce, bir takım şeylerin yapılması, bir takım şeylerin de yapılmaması mükellefiyeti
    yer almış; bu âyette ise, o şeylerin yapılıp yapılmamasının gerekçesi
    açıklanmıştır ki bu da, Allah Teâlâ’nın rızasını elde etmedir.
    4) Daha önce, Mekke müşriklerinin bir araya gelerek, Hz. Muhammed
    (s.a.s)’in durumunu görüştüklerini, içlerinden Velid b. Muğire’nin kalkıp
    evine gittiğini, bunun üzerine oradakilerin, “Velid herhalde dinini terk etti
    (müslüman) oldu” dediklerini. Bunun üzerine Ebû Cehil’in onun yanına
    giderek, “Atalarının dinini terk etmesin diye, sana verilmek üzere Kureyş
    aralarında mal topladı” dediğini anlatmıştık. Bu demektir ki Velid, elde
    edeceği bu maldan ötürü küfrünü sürdürmüştür. Bu sebeple, Hz. Muhammed
    (s.a.s)’e, “O, işte o maldan ötürü bâtıl din ve inancını sürdürdü. Sen
    ise, başka bir şey için değil, sırf Hak rızası için hak dinde sabr u sebat et”
    denilmiştir.
    5) Bu âyet, müşrikler için bir ta’rîzdir. Buna göre Hz. Muhammed
    (s.a.s)’e, “Puttan değil, Rabbinin yüceliğini ilan et; elbiseni temizle ve müşrikler
    gibi, bedeni ve elbisesi pis olma. Kötülük yapmayı ve eziyet vermeyi
    terk et. Kâfirlerin yaptığı gibi, sakın bunlara yaklaşma. Kâfirlerin, Velide bir
    miktar mat verip de, o azıcık malı gözlerinde büyütmeleri gibi, sen de verip,
    verdiğin şeyleri gözünde büyütme.
    • 358 •
    Ahmed Kalkan
    Mal ve makam gibi, dünyevi gaye ve maksatlardan ötürü değil de, sırf
    Rabbine tâat olan niyetlerle, Rabbin için bunlara sabret” denilmek istenmiştir.
    814
    “Rabbin İçin sabret!” Yani Rabbin, efendin, mutlak mâlikin için farzları
    edâ ve O’na ibâdet etmek üzere sabret, diren! Mücahid: ‘Sana yapılan
    eziyetlere
    katlan’ diye açıklamıştır. İbn Zeyd; ‘Sana büyük bir iş yükletilmiştir.
    Bu da Araplarla ve acemlerle (Arap olmayanlarla) savaşmaktır. O halde
    Allah için buna sabret!’ Şöyle de açıklanmıştır: ‘Sen, Yüce Allah için kaza ve
    kaderin emri altında sabret, katlan!’
    ‘Belâlara sabret’ diye de açıklanmıştır. Çünkü O, dostlarını ve seçtiklerini
    sınar. Emir ve yasaklarına sabret’ diye açıklandığı gibi, ‘ailenden ve
    vatanından
    ayrılmaya sabret’ diye de açıklanmıştır. 815
    “Sana verilen bu görev çok zor bir iştir. Bu yüzden birçok musibet ve
    eziyetlerle karşı karşıya kalacaksın. Senin halkın bile sana düşman olacak.
    Bütün Arap Yarımadası sana karşı cephe alacak. Ama ne olursa olsun Rabbinin
    hatırı için bunlara sabret ve bu vazifeyi sebat ve karar ile yerine getir.
    Hiçbir korku, hırs, dostluk, düşmanlık ve sevgi seni bu davadan vazgeçirmek
    için araya girmesin. Bunlara rağmen kendi yolunda ısrarla devamını
    sürdür.
    Bir kimse eğer Allah’ın, Rasûlüne nübüvvet davasına başlar iken verdiği
    ilk emirleri, bu kısa cümleleri ve onun manalarını düşünecek olsa bir Rasûle
    risaletine başlarken bundan daha iyi bir tavsiyede bulunulamayacağına
    kalbi şahit olacaktır. Burada Nebi’nin misyonunun ne olduğu, kendi hayatında
    izleyeceği tavır, ahlâk ve muamelatın nasıl olduğu, ayrıca bu vazifeyi
    ifa ederken hangi niyet ve fikirle bunu yapacağı talimatı verilerek, bu vazifeyi
    yerine getirirken hangi sorunlarla karşılaşacağı ve bunlara karşı nasıl
    bir tavır takınacağından haber verilmiştir. Bugün taassupları yüzünden
    gözleri körleşmiş olanlar, bu sözleri onun sara nöbeti esnasında söylediğini
    ileri sürüyorlar. Biraz bu âyetler üzerinde, bunlar bir saralının sözleri mi,
    yoksa Allah kulunu risâlet ile görevlendirerek bu emirleri vermiş mi, bir
    düşünsünler.816
    814 Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 22/249.
    815 İmam Kurtubi, el-Camiu li-Ahkami’l-Kur’an, Buruç Yayınları: 18/173-174
    816 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/471.
    • 359 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Rabbin için sabret.” Sabır, bu dâvâ ile ilgili her yükümlülük sırasında,
    ya da her direnme gerektiren zorluk karşısında tekrarlanan bir direktiftir.
    Sabır bu çetin savaşın, insanları Allah’a çağırma savaşının en vazgeçilmez
    azığı ve cephanesidir. Bu savaş aynı anda iki ayrı cephede verilecektir. Cephelerden
    birinde nefsin ihtiraslarına ve gönüllerin arzularına karşı savaş
    verilirken öbür cephede ihtiraslarının şeytanları tarafından güdülen, kişisel
    arzularının dürtüleri tarafından itilen davanın düşmanları ile savaşılacaktır.
    Bu savaş sürekli, kesintisiz ve çetin bir savaştır. Tek azığı, tek cephanesi.
    Yalnız Allah’ın rızasını amaçlayan, O’nun vereceği ödülden başka hiçbir
    şeyde gözü olmayan sabırdır.817
    Burada deniliyor ki: “Li Rabbike”: Bunu şöyle anlamaya çalışıyoruz:
    1. “Li ecli Rabbik” anlamınadır bu. Yani Rabbinden dolayı, Rabbin dedi,
    Rabbin istedi diye sabret peygamberim!
    2. “Li emri Rabbik” anlamınadır. Yani Rabbinin emri olarak, Rabbinin
    fermanı olarak sabret!
    3. “Li sevâbi Rabbik” demektir. Rabbinden sevap beklemekten kaynaklanarak,
    mükâfatını, sonucunu sadece Rabbinden umarak sabret peygamberim!
    4. “Li va’d-i Rabbik” Veya “Rabbinin vaadinden dolayı sabret!” mânâlarına
    gelecektir.
    Peki, nedir Allah’ın vaadi ki onun için sabredeceğiz? Allah’ın vaadi, bu
    dinin dünyada kemale erdirileceği, Müslümanların yeryüzüne hâkim olacağı
    ve Allah’ın nûrunu tamamlayacağı konusundaki vaadidir. İşte bunun
    için sabredeceğiz. İşte bunun için her şart altında Allah’a kulluğa devam
    edeceğiz. İşte bunun için Rabbimizin istediğini icra konusunda direnecek,
    dayanacak ve döneklik yapmayacağız.
    5. “Alâ tâatihî ve ferâizihî fasbir.” Öyleyse ey peygamberim! Kesinlikle
    her şart altında Allah’ın senden istediği itaate ve senden istediği farzlara,
    vaciplere sabret. Onları yerine getirme konusunda asla yılgınlık gösterme.
    817 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    • 360 •
    Ahmed Kalkan
    6. Bir de “Ale’l ezâ ve’t-tekzib fasbir.” Bu ifade, eziyetlere ve yalanlamalara
    karşı sabret, dayan, diren mânâlarına gelmektedir.
    İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele de Sabrı Gerektirir
    Allah’a iman ve O’nun yolunda mücadele etmek, insanı sabredenler
    arasına dahil eder. Sabır, dinimize ve kendimize karşı gelişen tüm olaylara
    karşı direnmek, böylece rûhen ve bedenen huzur bulmaktır. Dünyada
    en çok sabra ihtiyacı olan ise, mücadele içerisinde olan İslâmî hareketin
    neferleridir. Allah, kendi yolunda mücadele edip sabredenleri ödüllendirir,
    toplumda önder ve rehber kılar. “Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle
    iman ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/
    önderler kıldık.” 818
    Toplumsal değişimin gerçekleşmesi için mücadele etmek, her müslümanın
    görevidir. Bunun içinse sabır ve azim gereklidir. Allah, sabretmeleri
    ve mücadeleyi sürdürmelerinin neticesi olarak mücadeleci insanların içinden
    topluma önder ve örneklik yapabilecek İslâmî mücadeleyi sürdürecek
    imamlar çıkarır. Mücadele etmek, aynı zamanda sabretmektir; mücadelesizlik
    ise sabırsızlığa teslim olmaktır. Mücadele etmek, peygamberlerin
    yolunu devam ettirmek ve onların başına gelen belâ ve musibetlere tâlip
    olmaktır. Evinde rahat içerisinde çocuklarıyla ve ferdî ibadetleriyle meşgul
    olup, ibadetlerin toplumsal yanını bir kenara bırakıp belâ ve musibetlerden
    kaçmak ise, bu yolun dışına çıkmaktır.
    Mücadele yolu; sabrı, direnmeyi, zorluklara katlanmayı ve acıyı yüklenmeyi
    gerektirirken, diğer yol ise rahatı ve refahı seçmektir. Birinci yol,
    örnek olmaları için gönderilen peygamberlerin yolu iken, ikinci yol peygamberlerin
    yasakladığı ruhbanların, râhiplerin yoludur. Belli bir gayeyi
    gerçekleştirmek isteyenlerin sürekli hareket içerisinde olmaları gerekir.
    Hareket, sabretmeyi, belâ ve musibetlere katlanmayı, onlara karşı direnmeyi,
    hedefini gerçekleştirebilmek için kararlı olmayı gerektirir. Bu sebeple,
    hareket içerisinde olmak, yola koyulmak sabırsız olmaz.
    Sabrın en güzel belirti ve etkisi, insanı darbelere karşı yenilgi ve teslimiyet
    psikozuna itmemesi ve sürekli mücadele azmi vermesidir. Bir dâvâ
    818 32/Secde, 24
    • 361 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    erinin, gereğince inanmış olarak, azimle ve başarmak için girişmediği bir
    mücadele, yolun ortasında zorluklardan kurtuluş için kaçma fikrini zihinlerde
    üretebilir. Yaşadığı her olay karşısında bir silâh kazanmış gibi sabrı
    kuşanan, doğruluğu meslek edinen, hayatın problemleriyle mücadele ederek
    bu sayede güç kazanan, sabrı sayesinde yenilmeyen bir ruha sahip olan
    dâvâ erlerinden oluşan İslâmî bir hareket, önündeki engelleri kaldırarak
    hedefe doğru ilerleyecek ve nihayetinde başarılı olacaktır. Sabır, ayakları
    sağlamlaştırırken; sabırsızlık ise kaydırır. Sabır, sayısı az bir toplumu zafere
    ulaştırırken; sabırsızlık ise sayısı çok olan bir toplumu hezimete uğratır.
    Bedir, Huneyn ve Uhud savaşları bunun açık örnekleridir.
    Şu halde sabır, insanın kendi kapasitesini tanıması, yapısında var olan
    olumlu ve olumsuz yönlerinin farkına daha iyi varmasıdır. Sabır, insanın
    içinde var olan, fakat fark edemediği gizli güçlerini açığa çıkarmasının adıdır.
    Bir başka deyişle sabır, insanın kendi benliğini bulması, özünü keşfedip
    anlamasıdır. Sabır insanı Allah’a yaklaştıran en güzel eylemdir.819
    “Sûr’a (boruya) üfürüldüğü zaman” (8. Âyet)
    Ey Muhammed! Sen sabret, çünkü önlerinde, yaptıkları eziyetin akibetini
    görecekleri, senin de sabrının karşılığını alacağın korkunç bir gün
    vardır. Öldükten sonra dirilme, haşr ve hesap için Allah’ın emriyle İsrafil
    tarafından boru şeklindeki Sûr’a ikinci kez üfürüldüğü zaman... Sana eziyet
    eden o inkârcılar o gün azaplara, felaketlere tutulacaktır.
    Nâkûr: İçine üfürülecek olan Sûr’dur. Arap dilinde nekara ses mânâsınadır.
    Sûr’dan, insanların korkudan öleceği korkunç bir ses çıktığı için ona
    nâkûr denilmiştir. Yüce Allah, işin korkunçluğunu ve şiddetini açıklamak
    için, üfürmeyi nakr, Sûr’u da nâkûr ile ifade etti. Çünkü Arap dilinde nakr,
    ses manasına gelir. Ses şiddetlendiğinde korkutucu olur.820
    Kuran’ın beyanına göre sûr’a iki kez üflenir. Birinci üfleyişi duyan yaratıklar,
    korkudan bayılıp düşerler; sadece Allah’ın diledikleri bu durumdan
    etkilenmezler. İkinci üfleyişte ise, herkesin aklı başına gelir, insanlar kalkarlar
    ve hesaplarının görülmesini beklerler.
    819 C. T. Soykök, Haksöz Dergisi, sayı: 70, s. 49
    820 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/118, 121.
    • 362 •
    Ahmed Kalkan
    Âyette yer alan nakûru (sûru), insanların kullandıkları bir âlet gibi algılamak
    doğru değildir. Bu sözcük, ahiret seferi ve hesap vakti için verilen
    ilahi emrin gerçekleşmesini ifade etmektedir. Onun gerçek mahiyetini Allah
    bilir.821
    “İşte o gün, oldukça zor bir gündür.” (9. âyet)
    İşte o Sûr’a üfürüleceği gün şiddetli ve korkunç bir gündür, kolay değildir.
    O gün korku artar ve bu iş kâfirlere zor olur. Ey müşrikler! Ne yaparsanız
    yapın, belki bu dünyadaki maksadınıza erebilirsiniz, ama o Kıyâmet
    günü Sûr’a üflendiğinde o kötü sonunuzdan nasıl kurtulabileceksiniz bakalım?
    Allah Teâlâ bu âyetlerde Kıyâmet gününün çetin bir gün olduğunu beyan
    etmiştir.822
    Ebussuud diyor ki: “O günün korkunçluğu ve kötülüğünün şiddetinin
    aşırı olduğunu bildirmek için Fezalike ismi işareti kullanılmıştır.”823
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Yevmeizin: O gün.” Yani “o
    öyle olduğu gün” demektir. Biz bunun mânâsını açıklarken “o gün” demekle
    yetiniyoruz.”824
    “Bu sûrenin ilk âyetleri, Allah Rasûlü’nün risâletini açıkça ilan etmeye
    başlamasından sonra nâzil olmuştur. Bu, İslâm’ın açıkça tebliğinden sonraki
    ilk hacc zamanıydı. Kureyş’in ileri gelenleri bir araya gelerek gelen hacılara,
    onları Kur’an-ı Kerim ve Muhammed (s.a) hakkında yanlış düşüncelere
    sevkedecek propaganda yapılmasını kararlaştırmışlardı. İşte bu âyetlerde
    kâfirlerin bu planlarının yorumu yapılmaktadır. En önce buyrulmaktadır
    ki, “Ne yaparsanız yapın, belki bu dünyadaki maksadınıza erebilirsiniz,
    ama o Kıyâmet günü Sûr’a üflendiğinde o kötü sonunuzdan nasıl kurtulabileceksiniz
    bakalım?”
    Sûr’un üfürülmesinin gerçek mâhiyeti bizim anlayış kapasitemizin
    dışındadır. Kur’an’dan öğrendiğimiz kadarıyla, Sûr’un Allah’ın emriyle ilk
    821 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları
    822 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, 8/478
    823 Ebussuud Tefsiri: 5/205; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/121
    824 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/418
    • 363 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    üfürülüşünde herkes ve her şey yok olacaktır. Sonra (bu sonranın ne kadar
    olduğunu ancak Allah bilir) Sûr ikinci kez üfürülecek ve yaratılışın başından
    sonuna gelip geçmiş herkes hayata döndürülerek Haşr Meydanı’nda
    toplanacaktır. Kısaca, Sûr’un ilk üfürülüşünde tüm kâinat yıkılacak ve ikinci
    üfürülüşünde değişik şekilde ve farklı kanunları olan yeni sistem yaratılacaktır.
    825
    “Kâfirlere hiç de kolay değildir.” (10. âyet)
    O gün kâfirler için zor bir gündür, kolay değildir. Çünkü onlar zorlu bir
    hesaba çekilecekler, yüzleri kararacak, gözleri korkudan gömgök oldukları
    halde haşredilecekler ve herkesin önünde rezil olacaklardır. Bu şiddet kâfirler
    için sürekli olacak ve bundan biraz hafifleme bile ümid edemeyecekler.
    Mü’minler ise kolaylığa nail olacaklardır. Allah’ın yardımı ile cennetlere,
    nimetlere kavuşacaklardır.
    Sâvî der ki: “Bu âyet gösteriyor ki, o gün, mü’minler için kolaydır. Çünkü
    Yüce Allah, onun zorluğunun kâfirlere ait olduğu kaydını koydu. Bu
    âyette kâfirler için daha fazla tehdit ve gazap; mü’minler için de müjde ve
    teselli vardır.”826
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bir önceki âyette “pek zor”
    denildikten sonra “kolay değil” demek ilk bakışta gereksiz gibi görünür. Fakat
    zorluk iki türlüdür: Birisi, önce çok zor olmakla beraber, gittikçe kolaylaşır,
    yenilebilir. Birisi de, gittikçe zorlaşır, hiç kolaylaşmaz. O günün herkes
    için zor olacak olduğu bildirilmek üzere “Asîr” denildikten sonra “Ğayru
    yesîr” buyrulmuştur.”827 “O gün” kâfirler için zorlu bir gündür. Bir sonraki
    ayette kolaylığın en zayıf gölgesi bile dışlanarak “zorluk” imajı pekiştiriliyor.
    “Kâfirler için hiç de kolay değildir.” O gün, kâfirler için katıksız zorluktan
    ibarettir. Bu zorluğun arasına kolaylığın kırıntısı bile karışmaz. Sözkonusu
    zorluğun ayrıntısına girilmiyor. Tersine kavram belirsiz ve bilinmez bırakılıyor.
    Bu da bunalım, sıkıntı ve ızdırap imajlarını güçlendiriyor. Aslında
    kâfirler Sûr’a üflenmeden, o son derece çetin günle yüz yüze gelmeden önce
    uyarılmaya ne kadar muhtaçtırlar! 828
    825 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an, İnsan Yay., c. 6, s. 471; 6/En’âm, an. 47
    826 Sâvî: 4/265.
    827 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/418
    828 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Hikmet Yay., c. 15, s. 362
    • 364 •
    Ahmed Kalkan
    Mevdûdi diyor ki: “Bu sözden, o günün iman edenler için çok kolay bir
    gün olacağı anlaşılmaktadır. O günün şiddeti ise inkâr edenler için olacaktır.
    Ayrıca şu anlam da gizlidir ki bu şiddet kâfirler için sürekli olacak ve
    bundan biraz hafifleme bile ümid edemeyecekler.”829
    9 ve 10’uncu âyetlerde, Kıyâmet gününün, hakikati kabul etmeyenler
    için pek zor bir gün olacağı bildirilir. Kuran’da, Kıyâmete ait pek çok isim
    zikredilir. Bunlardan biri de, bu âyette geçen yevmün asîr dir. Yevmün asîr,
    “zor ve ıstıraplı bir gün” demektir. Bu zor günün dehşeti, Kuran’da şöyle
    dile getirilir: “Çağrı sesinin, insanı, aklın tasavvur edemeyeceği bir şeye çağıracağı
    gün, onlar kederli gözlerle rüzgârın dağıtıp savurduğu çekirgeler gibi
    mezarlarından kalkacaklar. Çağrı sesine doğru şaşkınlıkla koşacaklar; (işte o
    vakit) hakikati inkâr edenler: ‘Bu ne felâket bir Gün’dür !’ diye haykıracaklar.”
    830
    Bu âyetlerde, Kıyâmet gününün, inkârcılar açısından pek zor bir gün
    olacağı özlü biçimde ve insanların alışageldikleri kavramlarla ifade edilmiştir.
    Bundan maksat, inkârcı ve inatçı kimseleri uyarıp onları içine düştükleri
    kötü durumdan kurtarmaktır.831
    Müddessir Sûresi 1-10. Âyetlerle
    İlgili Hüküm ve Hikmetler
    Âyetler aşağıdaki hususları göstermektedir:
    1- “Ey örtünüp bürünen.” ifadesindeki hitap oldukça yumuşak ve lâtiftir.
    Çünkü Rabbi ona halini zikrederek seslenmiş ve onun bir niteliğini ifade
    ederek hitap buyurmuştur.
    2- Yüce Allah, Peygamber’ine Mekkelileri ve diğer bütün insanları
    uyarıp inzâr etmesini ve onları müslüman olmadıkları takdirde azaptan
    sakındırmasını
    emir buyurmaktadır.
    3- Peygamber’e (s.a.s.) korkutup uyarma emri, ancak pek üstün bir hikmet
    ve pek büyük birtakım görevler sebebiyle verilmiştir. Bunların herhangi
    bir şekilde eksik bırakılması câiz değildir. Şöyle ki:
    829 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/471
    830 54/Kamer, 6-8
    831 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları
    • 365 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    a) Yüce Allah’ı tazim edip, yüceltmek ve puta tapıcıların söylediklerinin
    aksine, eşi ve çocuğu bulunmaktan O’nu tenzih ederek en büyük olmakla
    nitelendirmek,
    b) Elbiseleri maddî ve hükmî necasetlerden arındırıp, ruhu da azaba
    götüren masiyetlerden temizleyip, güzel ahlâk ile güzelleştirmek,
    c) Azâba sebep olan putlardan ve günahlardan uzaklaşmak. Bundan
    maksat ise bu uzaklaşmayı her zaman sürdürmenin emredilmesidir.
    d) Yaptığını çok gören kimse gibi ağır gelen amelleri Allah’a karşı minnet
    etmemek. Çünkü yapılması gereken, Allah için ona yakınlaşmak arzusuyla
    bunlara sabredip katlanmak; bunları herhangi bir şekilde çok görmemektir.
    Din işlerini ve vahyi öğretirken bunu çok görüp başa kakanın
    yaptığı gibi insanlara minnet etmemek gerekir. Malını arttırmak maksadıyla
    da tebliği karşılığında ücret almamalıdır. Müfessirlerin çoğu şöyle
    demişlerdir: Daha fazlasını almak amacıyla malını verme. Öyle ki, kişinin
    bağışları sadece Allah için olmalıdır. Dünyalık isteğiyleyapılmamalıdır.
    İşte
    bu da cömert insanların bir belirtisidir.
    e) Farzları, ibâdetleri edâ etmek, dini tebliğ etmekten ötürü insanların
    eziyetlerine sabretmek.
    Özetle; Yüce Allah aklın gereken olgunluğa ulaşıp, şirkten kurtularak,
    ruhun da üstün ahlâk ile tamamlanmasından sonra, Rasulullah’ın (s.a.s.)
    dâvetinin başarılı olması için iki temel noktaya dikkat çekmektedir. Bunlar
    da cömertlik ve sabırdır.
    4- Yüce Allah bedbaht kâfirleri kıyametin dehşetli hallerini hatırlatarak
    tehdit etmektedir. Çünkü İsrafil Sur’a -ki o bir çeşit borazana benzer- ikinci
    defa üfürecek olursa, o gün Allah’ı ve peygamberlerini inkâr eden kimseler
    için pek zorlu ve ağır bir gün olacaktır, hiç de kolay gelmeyecektir.
    Çünkü
    onlar sürekli olarak biri diğerinden daha zor ve ağır hallerle karşı karşıya
    kalacaklardır. Oysa mü’minler her zaman daha hafif olan bir hal ile karşılaşacaklardır.
    Nihâyet Yüce Allah’ın rahmeti ile cennete girecekleri
    vakte
    kadar bu böyle olacaktır. İbn Abbas, Yüce Allah’ın: “Kâfirlere hiç de kolay
    değildir.” ifadesinden şunu anlamıştır: O gün mü’minlere kolay
    gelecektir. 832
    832 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları, 15/210-211
    • 366 •
    Ahmed Kalkan
    Yüce Allah’a dâvetin başarısının insana ait olumlu birtakım unsurlara
    ve İlâhî korumaya ihtiyacı vardır. İnsanın sahip olması gereken olumlu
    unsurları
    surenin baş tarafında söz konusu edilen nefsin ve aklın şirkten,
    putçuluktan arındırılması, en üstün ahlâkî niteliklere sahip olup cömertlik
    ve sabrın da bu hususta desteğinin alınmasıdır.
    Bu bölümde işlenen âyetlerde ise İlâhî koruma ve kollamanın söz konusu
    edilmesine sıra gelmiştir. Şanı Yüce Allah, rasulünü müşriklerin eziyetine
    karşı koruyup, himaye etti, onu teselli etti. Şirkin en büyük engeli olan
    Velid b. Muğire’yi -başkasına ibret olsun diye- tehdit etti.
    Velid kalbinden Peygamber (s.a.s.)’in doğru söylediğine inanıyor ve buna
    kanaat getiriyordu; fakat liderlik, başkanlık ve mevki sevgisinde nefsinin
    arzusunu tatmin etmesi ve Mekke’de bulunan müşriklere katılmayı tercih
    etmesi sebebiyle dili ile yalanladı.
    Yüce Allah’ın ona mal ve evlât vermesine, onu türlü refah ve nimetlere
    sahip kılmasına rağmen, o yine de mal ve evlâtlarının daha da artmasını
    arzuluyordu.
    O nimete nankörlük ederek karşılık vermiş, şükür edecek yerde
    inkâr etmiş, Kur’an’ı yalanlamış, onun Yüce Allah’ın kelâmı olduğuna iman
    etmemiş, onu insanların birbirlerinden aktara geldikleri rivâyet
    olunan bir
    söz ve bir sihir olarak nitelendirip, Peygamber (s.a.s.)’e ve getirdiklerine
    karşı inat etmişti.
    Yüce Allah ona olan nimeti arttırmayı kabul etmedi. Çünkü nimetlere
    sahip olanın inkâr etmesiyle birlikte bu durum söz konusu olamaz. Onu
    cehennem
    ateşine girmekle tehdit etti. Bu arada bunun sebeplerini de söz
    konusu
    etti. Bu sebepler de onun inat şeklidir. Çünkü o, Peygamber (s.a.s.)
    ile Kuran hakkında düşündü, taşındı. Ne söyleyeceğini zihninde tasarladı
    ve hakkı ne ile reddedip çürüteceğine baktı. Mü’minlere karşı kaşlarını
    çattı, yüzünü ekşitti, rengi değişti. Haktan ve imandan yüz çevirerek çekip
    gitti. İman etmeyi kibrine/gururuna yedirmeyerek dedi ki: “Muhammed
    (s.a.s.)’in getirdiği, başkasından nakledip anlattığı bir sihirden başka bir şey
    değildir.
    Bu ancak yaratılmışların bir sözüdür. Bununla sihir ile aldatıldığı
    gibi kalpleri aldatmaya çalışmaktadır.”
    Fakat o nasıl böyle düşünebildi? Bu sebeple ona lânet edildi. Ölçüp
    biçmesi dolayısıyla azaba uğratıldı. Daha sonra ardı arkasına lânetler yağ•
    367 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    dırıldı ona. Yüce Allah onun ne olduğunu sana ne bildirdi, diyerek cehennemin
    niteliklerini söz konusu etti. Orası yakmadık kemik, et ve kan bırakmaz.
    Arkasından ebediyyen bu yakışını tekrarlayıp duracaktır. Cehennem
    insanlara açık açık görünecektir. Onların yüzlerini öyle bir yakacak
    ki, geceden de simsiyah kesilecektir. Kimse ondan kaçamayacaktır. Çünkü
    üzerinde on dokuz bekçi melek vardır. Onlar oraya cehennemlikleri atacaklardır.
    Sâlebî dedi ki: Bu hiçbir şekilde inkâr olunamaz. Bir tek melek
    bütün mahlûkatın canlarını
    alabildiğine göre; on dokuz meleğin mahlûkatın
    belli bir kısmını azaplandırabilmesi daha kolay anlaşılır. Çoğunluk kastedilenin
    meleklerin sayı olarak on dokuz olduğu kanaatindedir. On dokuz
    tür olduğu da söylenmiştir.
    Kurtubi dedi ki: Sahih olan -Yüce Allah’ın izniyle- şudur: Sözü edilen
    on dokuz melek bunların ileri gelenleri ve âmirleridir. Hepsinin sayısını
    ise anlatmaya ifadeler yetmez. Nitekim Yüce Allah: “Rabbinin ordularını
    O’ndan
    başka kimse bilmez.” (31. âyet) diye buyurmaktadır. Sahih’te de Abdullah
    b. Mesud’dan şöyle dediği sabit olmuştur: Rasulullah (s.a.s.) buyurdu
    ki: “O gün cehennem yetmiş bin dizgini ile getirilir. Her bir dizginden yetmiş
    bin melek onu çekecektir.” 833
    “Kendisini tek olarak yarattığımı Bana bırak!” (11. Âyet)
    “Onunla uğraşmayı Bana bırak; Ben onun hakkından gelirim, intikamımı
    alırım, onun işi bana aittir, lâyık olduğu cezayı ona Ben veririm.” diyor
    Allah. Sen yoluna devam et; önüne çıkan zâlim liderler gibi engeller seni
    yolundan, istikametinden ayırmasın. O engellere takılma. Allah’a havale et
    onları. Yaptıklarından dolayı senin üzülmene gerek yok. Onlarla mücadele
    etmeye gücün yetmediğinde bil ki Allah Kahhârdır, Şedîdu’l-Ikabdır. Azîzun
    Zu’ntikamdır. O azgın yalanlayıcı, Allah’ın dinine karşı çıkıyor, O’na
    isyan ediyor. Bilincinde olmasa da O’nunla mücadele etmeye kalkıyor. Öyleyse
    cezasını da Allah üstlenmiştir.
    “Tek olarak yarattığımı” “Tek başına, yalnız yarattığım”, ve “tek başıma
    yarattığım” kişiyi. O adamı, annesinin karnında hiçbir şey olmadığı halde
    tek başına, yardımcıya ihtiyaç duymadan yarattım. O doğduğu zaman
    onun ne malı vardı, ne çocuğu; ne gücü vardı, ne de kuvveti.
    833 Kurtubi, XIX/80; Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları, 15/219-220.
    • 368 •
    Ahmed Kalkan
    Onun yaratılması hususunda Allah’a ortak koştuğu ilahlar da ortalıkta
    yoktu. O yine tek başına Bana dönecek. “İleyye’l-mesıyr Dönüş Bana’dır.”
    834O, öyle bir gündür ki, herkes kendi başına hesaba çekilecek. “O gün ne
    mal fayda verir ne de evlât.” 835; “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının.
    Babanın evlâdı, evlâdın da babası için hiçbir şey ödeyemeyeceği günden
    çekinin...” 836; “İşte o gün, kişi kardeşinden, annesinden, babasından, eşinden
    ve çocuklarından kaçar. O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır.”
    837
    “Ki Ben ona alabildiğine mal verdim. Ve göz önünde çocuklar. Ve
    sayısız fırsatlar serdim önüne.” (12-14. Âyetler)
    Kur’an, insanları Allah’tan korkmaya, babanın çocuğu için, çocuğun da
    babası için fidye verip onu cezâdan kurtaramayacağı; hiç kimsenin, başkasına
    bir yarar sağlayamayacağı, başkasını ateş azâbından kurtaramayacağı
    âhiret gününden çekinmeye çağırır.838 Herkes, âhirette hak ettiği cezâyı çekeceği
    için, Kur’an mü’minleri bu geçici dünyaya aldanmamaları husûsunda
    uyarır: “Dünya hayatı sizi aldatmasın, o çok aldatıcı sizi aldatmasın!”839
    Bu “ğarûr -çok aldatan-”, ya insana çekici görünen dünyadır, yahut şeytandır.
    Müfessirlerin genel kanısı bunun şeytan olduğu yönündedir. Tabii şeytan
    da insanı dünya tutkusuna, mal ve evlât hırsına düşürerek, fakirlikten
    korkutup cimriliği sevdirerek aldatır.
    Allah, iman edenlere, dünya malının ve çocuklarının, kendilerini Allah’ı
    zikretmekten (hatırlayıp anmak ve kulluk yapmaktan) alıkoyup mahvetmemesine
    dikkat etmelerini emrediyor ve Allah’ı düşünmeyenlerin,
    ebedî ziyana uğrayacaklarını vurguluyor.840 Teğâbün sûresinde de mü’minlere,
    eşlerinden ve çocuklarından bazılarının, kendilerine düşman olduğu,
    onlardan sakınmaları, onlara karşı dikkatli davranmakla beraber hoşgörülü
    olmaları; onları bağışladıkları takdirde Allah’ın da kendilerini bağışlayacağı
    834 31/Lokman, 14
    835 26/Şuarâ, 88
    836 31/Lokman, 33
    837 80/Abese, 34
    838 31/Lokman, 33, 3/Âl-i İmrân, 10
    839 31/Lokman, 33
    840 63/Münâfıkun, 9
    • 369 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    bildiriliyor.841 Bu âyetin devamında da, malların ve çocukların birer fitne/
    sınav olduğu, ödülün ise Allah katında bulunduğu vurgulanır.
    64/Teğâbün sûresi, 14. âyette de eşlerimizin ve çoluk çocuklarımızın
    bize düşman olma ihtimali olduğu, bazılarının böyle olduğunu vurgular.
    Eğer mallarımız, eşlerimiz ve çocuklarımız bizi Allah’a kulluk yolundan
    alıkoyuyorlarsa, kulluğumuza engel olabilecek bir noktaya gelmişlerse, onlar
    yüzünden kulluğumuz engelleniyor ve cenneti kaybetmeye doğru gidiyorsak,
    işte o andan itibaren anlıyoruz ki onlar bizim düşmanımız olmaya
    başlamışlardır. Eğer kadınsa kocası, kocaysa karısı, babaysa evlâdı, evlâtsa
    babası insanı Rabbine kulluktan, onu cennete gitmekten engelleyecek
    bir noktaya gelmişlerse kesinlikle bilelim ki onlar o kişinin düşmanıdırlar.
    Eğer insan, kendi kendini hayırdan şerre, kulluktan isyana, cennetten cehenneme
    doğru götürmeye başladıysa, hevâsına/keyfine tâbi oluyor, hatta
    hevâsını tanrılaştırmaya kalkıyorsa, insan kendi kendisinin düşmanı olmaya
    başlamış demektir. Kur’an buna insanın kendine zulmetmesi, kendine
    yazık etmesi der.
    Kimi insanlar ana-babalarıyla, kimileri çocuklarıyla, bazıları eşleriyle,
    bazıları da malın yokluğu veya çokluğuyla imtihan olmaktadır. Allah’a kulluk
    yolunda yürüyen mü’min bir kocaya, aksi istikamette yürüyen karısı ve
    çocukları veya Allah’a itaate yönelmiş mü’mine bir kadına, aksi istikamette
    yürüyen kocası ve çocukları büyük engeller ve problemler çıkarabilmekdir.
    Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde bu toplumdaki bireylerin çoğu,
    Allah’a kulluğu birinci plana almış, dünya zevk ve sefâsını ikinci plana atmış
    bir erkeğe karşı hanımı ve çocukları, yakın akrabaları, büyük bir talihsizlik
    olarak bakarlar. Öyle ki kocalarını, babalarını cehenneme gönderme
    pahasına da olsa bu dünyada kendilerine refah ve zenginlik içinde bir dünya
    sunmasını beklerler. Nice adamlar, bu beklenti ve ısrarlı talepden dolayı
    Allah’ın hududunu çiğnemekte, eş veya çocuk fitnesinden dolayı haramlara
    bulaşmaktadır. Yine, Allah’a kulluğu birinci plana çıkarmış pek çok mü’mine
    hanımın, kocaları ve çocukları tarafından hayatları zindan edildiği görülmektedir.
    Allah için cihada çıkacak, infak edecek, dâvâ için koşturacak,
    tebliğ edecek nice adamın önünde en büyük engel, ilk gençliğinde babaları,
    sonra da hanım ve çocuklarıdır.
    841 64/Teğâbün, 14-15
    • 370 •
    Ahmed Kalkan
    Sadece imtihan olunan eşler ve çocuklar tarafından istikametten saptırılmamakla
    da iş bitmemektedir. Aynı zamanda kişiye emânet olarak
    verilmiş eş ve çocuklarına karşı tavırlarıyla da insan imtihan olmaktadır.
    Onlarla hukukunu Allah’ın istediği tarzda yapıp yapmadığı, onları Allah’ın
    çizgisine çekmeye çalışıp çalışmadığı, onları müslümanca eğitip kulluk
    programına çekmeye çalışıp çalışmadığıyla da insanlar sınanmaktadır.
    Varlığıyla yokluğuyla, azlığıyla çokluğuyla, bilelim ki mallarımız, mülklerimiz,
    oğullarımız, kızlarımız bir imtihandır. Rabbimiz bu verdikleriyle
    bizi sürekti denemektedir. Mallarımız, paralarımız konusunda, oğullarımız
    ve kızlarımız konusunda cennete gidebilmenin hesabını doğru yapmalıyız.
    Bunlarla ilişkilerimizi Allah’ın istediği şekle koyamazsak, biz mala değil,
    mal bize sahip olursa, sahip olduğumuz dünya nimetleri ve âilemiz bize Allah’ı,
    âhireti, Allah’ın hesabını unutturursa, Allah korusun bu imtihanı kaybettik
    demektir. Bize verilen nimetlerin esas sahibini unutup, Karun gibi,
    bunları sadece kendi yeteneklerimizle elde ettiğimizi düşünürsek, emânet
    bilincine, sorumluluk şuuruna sahip olmazsak, sahip olduklarımızı imtihan
    sebebi değil de gâye olarak görmeye başlarsak sınavı kaybettik demektir.
    Ama biz onlara karşı yapabileceğimiz tüm görevlerimizi yapar da buna
    rağmen onlar yola gelmezlerse, o zaman elbette bin onlardan sorumlu tutulacak
    değiliz. Meselâ Nûh (a.s.) hanımı ve oğlu ile imtihana tâbi tutuldu.
    Bu büyük peygamber, hanımını ve oğlunu müslümanlaştırabilmek için çok
    uğraştı, tüm yapabileceklerini yaptı, ama hidâyet Allah’ın yanında olduğu
    ve bazı insanlar peygamber yakını olduğu halde bile irâdelerini kötüye yönelik
    kullandıkları için Rabbimiz onu hesaba çekmeyecektir. 842
    İnsan, içinde bulunduğu durum itibarıyla pek çok yönden imtihan edilir.
    Bu denemeler, genelde insanın zayıf yönlerine yöneliktir. Çünkü düşkünlük,
    zâfiyet/zayıflık, irâdenin en çok zorlandığı husustur. İnsan, bazen
    bu zayıf yönlerinden mala olan düşkünlüğüyle, onu elinde tutmanın hırsı
    ile deneniyor. Bu deneme de iki yönlüdür. Bir yönü yokluk, sıkıntı ve zorluklardır.
    İnsanın sabrının ölçüldüğü bu hususlarda insanların başarılı olması
    ihtimali, ikinci yönü ile denenmesinden daha fazladır. Bu ikinci yönü,
    zenginlik, servet veya varlıktır. Bu nimetlere sahip olan insan, diğerine
    oranla daha zor durumda kalır. Meşakkat daha çoktur. Servetin ve varlığın
    insanda meydana getireceği rehâvet, insan direncini ve sabrını kemirebilir.
    842 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an,7/298-300
    • 371 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Yoklukta yokluğa karşı göstereceği direnç ve sabrı, varlıkta varlığın gitme
    endişe ve telâşı içerisinde gösteremeyebilir. İnsan düşüncesinde mal hırsı
    ve evlât sevgisi şahsiyette aşınma meydana getirmişse, bu zaafı telâfi etmesi
    çok zor olur. Olayın zorluğundan dolayıdır ki, verdiği mücâdelenin karşılığında,
    âyetin devamında belirtildiği gibi “ecir” değil; özellikle altı çizilerek
    vaad edilmiş olarak “büyük ecir” vardır. İnsanlar, genellikle zorlukların bir
    sınav olduğunu, varlığın ise sadece lütuf olduğunu zannederler. Halbuki,
    varlık, sağlık, nimet bolluğu ile yapılan sınav, diğerinden çok daha zordur.
    Allah’ın (c.c.) insanlara verdiği hem iyilikler, hem de kötülükler birer
    deneme (fitne) aracıdır.843 İnsan nimetlere karşı şükürle; zorluk, darlık ve
    belâlara karşı sabırla denenir. Fakat insan çoğu zaman nankörlük yapar.
    Üstesinden gelemeyeceği bir sıkıntıyla karşılaşınca hemen Rabbine yalvarır.
    Geniş bir nimete, mala ve zenginliğe kavuşunca da kibirlenir, malını
    kendi bilgisi ve kurnazlığıyla elde ettiğini zanneder. Böyle bir tavra karşı
    Kur’an şu açıklamayı yapıyor: “...Hayır o bir fitnedir (imtihandır), fakat çokları
    bunu bilmiyorlar.” 844
    Rabbimizin dünya nimetlerini ve dünyaya ait bütün göz kamaştırıcı
    güzellikleri insanların hizmetine sunması, bir deneme sebebidir. Ancak
    mü’min kimse, bu geçici güzelliklere ve zenginliklere aldanmamalı. Çünkü
    Allah’ın katındaki güzellikler, ya da iman edip sâlih amel işleyen kulları için
    hazırladıkları daha çok ve daha kalıcıdır.845 Dünya nimetlerinin fitne/deneme
    olarak nitelendirilmesi insan için eğitici bir hatırlatmadır. O, insanın iç
    kuvvetlerini geliştirir, dikkatini keskinleştirir, yaşadığı realitenin boyutlarını
    kavramasına yardımcı olmak üzere onu uyarır. Kur’an, varlığı âyetler
    (ibret ve işaretler) olarak değerlendirir ve nimetleri bile bu bağlamda fitne
    olarak nitelendirir.
    Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini
    kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gâye
    edinmekten kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya
    hayatının aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez.
    Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden
    yararlanmayı gerektirir.
    843 21/Enbiyâ, 35
    844 39/Zümer, 49
    845 20/Tâhâ, 131
    • 372 •
    Ahmed Kalkan
    Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve sömürü düzenleriyle
    insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları da dünyaya
    uydurmak isterler. Hâlbuki âhiretten kopuk bir dünya oyun ve eğlenceden
    ibârettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı hâkim kılma
    mücadelesi vermek (cihad), Allah yolunda hizmet ve meşrû şekilde çalışmak
    (ibâdet) içindir.
    Peygamberimiz’in tavsiyesi şöyle idi: “Bu dünyada, sanki gurbete gitmiş,
    birgün yuvasına tekrar dönecek biri gibi ol veya gelip geçici bir yolcu gibi
    yaşa.”846 Hayatın geçiciliğini kalbine ve kafasına oturtmuş bir müslüman
    geçici şeylere fazla sevgi beslemez ve kendini bağlamaz. Zaten şu bir gerçektir
    ki; Allah’ın dışındaki şeylere olan ilgi ile Allah’a olan ilgi arasında
    ters orantı vardır. Bir kimsenin Allah’ın dışındaki varlıklara, eşyaya ilgisi
    ne kadar fazla ise, Allah’a olan ilgisi o kadar azdır. Böyle bir durumda
    ilgi duyulan şeyler Allah ile kul arasında engel teşkil ederler. Bu yüzden
    İslâm, insanın duygularını âhirete yönetmek için Kur’an’da çok sık şekilde
    ölüm, âhiret, kıyâmet, hayatın geçiciliği üzerinde durur. Mekkî sûrelerin
    aşağı yukarı tamamında, diğer sûrelerin de genelinde bu havanın verilmeye
    çalışıldığını görürsünüz.
    “Bilin ki, dünya hayatı bir oyun, eğlence, süs, kendi aranızda övünme,
    mal ve evlat çoğaltma yarışıdır.” 847
    “Eğer dünya Allah’ın yanında sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı,
    tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” 848
    “Şüphesiz inkâr edenler, onların malları da, çocukları da kendilerine Allah’tan
    (gelecek azâba karşı) hiçbir şey kazandırmaz. Ve onlar ateşin yakıtıdırlar.”
    849; “Onlardan önce nice insan nesillerini yıkıma uğrattık, onlar mal
    (giyim, kuşam ve tefriş) bakımından da, gösteriş bakımından da daha güzeldiler.”
    850; “Biz hangi ülkeye bir uyarıcı göndermişsek mutlaka oranın varlıklı
    ve şımarık kişileri, ‘biz, size gönderilmiş olan şeyi hemen inkâr ediyoruz’ de-
    846 Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25
    847 57/Hadîd, 20
    848 İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 4110; Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321
    849 3/Âl-i İmrân, 10
    850 19/Meryem, 74
    • 373 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    diler. Ve ilâve ettiler. ‘Biz malca ve evlâtça daha çoğuz, biz azâba uğratılacak
    da değiliz.” 851
    Bazılarına imtihan ve hatta sıkıntı olsun diye verilen mal ve çocuklar,
    bazı insanları hayran bırakır, kendilerine niye onlara verilmediğini düşünürler.
    Hâlbuki sadece âhirette değil, aynı zamanda dünyada da bu mallar
    ve evlâtlar, onların sıkıntılarını, azaplarını arttırmaktan başka bir işe
    yaramaz: “Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah,
    bunlarla ancak dünyada onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının
    kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.”852 Münâfıkların mallarının ve çocuklarının
    çokluğuna imrenilmemelidir. Allah’ın o mal ve çocuklarla o kimselere
    mümkün ki, dünyada azâb edecektir. Yani çokça parası ve çocukları
    olanlar, mümkün ki bunlarla cehennem gibi azâb olmaktadırlar.
    “Onlar sanıyorlar mı ki, kendilerine verdiğimiz mal ve çocuklarla kendilerine
    faydalar sağlamak için can atıyoruz? Hayır! Onlar işin farkına varamıyorlar.”
    853; “Doğrusu mallarınız ve çocuklarınız sizin için bir imtihandır.
    Büyük mükâfat ise Allah’ın yanındadır.”854
    “İnsanlar bir darlığa uğrayınca, Rablerine yönelerek O’na yalvarırlar.
    Sonra Allah, kendi katından onlara bir rahmet (nimet ve bolluk) taddırınca,
    bakarsınız ki onlardan bir grup Rablerine şirk/ortak koşup durmaktadırlar.
    Kendilerine verdiğiklerimize nankörlük etsinler bakalım! Haydi, sefâ sürün;
    ama yakında bileceksiniz! Yoksa onlara bir delil indirdik de, o delil, müşrik
    olmalarını mı söylüyor? İnsanlara bir rahmet tattırdığımızda ona sevinirler.
    Şâyet yaptıklarından ötürü başlarına bir fenâlık gelse, hemen ümitsizliğe
    düşüverirler. Görmediler mi ki Allah, rızkı dilediğine geniş geniş vermekte,
    dilediğinin rızkını da daraltmaktadır. Şüphesiz, imanlı bir kavim için bunda,
    ibretler vardır. O halde sen, akrabâya, miskîne/yoksula, yolda kalmışa hakkını
    ver. Allah’ın rızâsını isteyenler için bu, en iyisidir. İşte onlar kurtuluşa
    erenlerdir. İnsanların mallarında artış olsun diye verdiğiniz herhangi fâiz,
    Allah katında artmaz. Allah’ın rızâsını isteyerek verdiğiniz zekâta gelince, işte
    zekâtı veren o kimseler, evet onlar (sevaplarını ve mallarını) kat kat arttıranlardır.
    Allah, (o yüce zâttır) ki, sizi yaratmış, sonra rızıklandırmıştır; sonra
    O, hayatınızı sona erdirecek, daha szonra da sizi (tekrar) diriltecektir...” 855
    851 34/Sebe’, 34-35
    852 9/Tevbe, 85
    853 23/Mü’minûn, 55-56
    854 8/Enfâl, 28; 64/Teğâbün, 15
    855 30/Rûm, 33-40
    • 374 •
    Ahmed Kalkan
    “Allah, kullarından dilediği kimsenin rızkını genişletir ve dilediğine de
    kısar. Şüphesiz Allah her şeyi hakkıyla bilir.” 856
    “Âyetlerimizi inkâr edip, ‘bana elbette mal ve çocuklar verilecektir’ diyeni
    gördün mü? O, gaybı mı bildi, yoksa Allah’ın katından bir söz mü aldı? Kesinlikle
    hayır! Biz onun söylediğini yazacağız ve azabını uzattıkça uzatacağız.
    Onun dediğine biz vâris oluruz, (malı ve evlâdı bize kalır); kendisi de Bize
    yapayalnız gelir.” 857
    “Zengin eden de, varlıklı kılan da O’dur.” 858
    “Bilin ki dünya hayatı, ancak bir oyun, eğlence, bir süs, aranızda bir
    övünme ve daha çok mal ve evlât sahibi olma isteğinden ibârettir. Tıpkı yağmurun
    bitirdiği ve ziyaretçilerin de hoşuna giden bir bitki gibi önce yeşerir
    sonra kurur da sen onun sapsarı olduğunu görürsün; sonra da çerçöp olur.
    Âhirette ise çetin bir azap vardır. Yine orada Allah’ın mağfireti ve rızâsı vardır.
    Dünya hayatı aldatıcı bir geçinmeden başka bir şey değildir.” 859
    “Onların malları da, oğulları da Allah’a karşı kendilerine bir fayda vermez.
    Onlar cehennem ehlidirler. Orada ebedî kalacaklardır.” 860
    “Sonra da arttırmamı umar. Hayır, hayır! Çünkü o, âyetlerimize karşı
    çok inatçıdır. (15-16. Âyet)
    “Sonra da arttırmamı umar. Hayır, hayır!” Hâlbuki malın arttırılması
    için şükür gerekir. Şükredenlere, şükretmesinin çokluğu ve gerçek anlamda
    yapıldığı oranında nimetlerin arttırılması ve çokça ödüllendirilmesi sünnetullah
    dediğimiz Allah’ın değişmez yasalarındandır. “...Biz şükredenleri
    mükâfatlandırırız.” 861; “Rabbiniz şöyle buyurmuştur: ‘Andolsun, eğer şükrederseniz
    gerçekten size (nimetimi) artırırım ve andolsun eğer küfrederseniz
    (veya nankörlük yaparsanız), şüphesiz Benim azabım çok şiddetlidir.” 862
    856 29/Ankebut, 82
    857 19/Meryem, 77-80
    858 53/Necm, 48
    859 57/Hadîd, 20
    860 58/Mücâdele, 17
    861 54/Kamer, 35
    862 14/ İbrahim, 7
    • 375 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Şükür, nimetşinaslık, kadirşinaslıktır. “Küfür”le aynı kökten gelen nankörlüğün
    zıddıdır. Şükür, Allah’ı tanıma, O’na ta’zim ve dua etmedir. O’na
    inanıp ibadet/kulluk etmedir. Şükür, iman etmenin çeşitli organlarla ve bu
    organların faaliyetleriyle ortaya konulmasıdır. Şükür aynı zamanda nimeti
    bilmenin ismidir. Çünkü nimeti bilmek, nimeti vereni bilmenin yoludur.
    İşte bunun için Allah (c.c.), Kur’an’da İslâm ve imana şükür diye isim vermektedir.
    Nimetin nereden geldiğini bilmek, şükrün şartlarından biridir.
    Yoksa tamamı değildir. Şükrün içerisinde nimet vereni itiraf, nimete karşı
    nimet sahibi Allah’ı övmek, O’na boyun eğmek, O’nu sevmek ve nimet konusunda
    O’nu hoşnut edecek şeyleri yapmak da bulunmaktadır. Kul nimeti
    tanıdığı zaman, nimetin sahibini de tanır. O’nu tanıyınca O’nu sevmeye
    başlar ve O’nun hoşlanacağı şeyleri yapmaya niyet eder.
    Küfür, rızık ve O’nu verenin üzerini örtmek, gizlemek, görmezlikten
    gelmek; şükür ise, nimeti bilmek, itiraf etmek ve açığa vurmaktır. Şüphesiz
    bu itiraf yalnızca dil ile olmaz; şükür, imanın eyleme dönüşmesiyle yerine
    getirilir. Bazı âyetlerde ‘şükür’ kelimesinin iman etmenin, ‘küfr’ün ise inkâr
    etmenin yerine kullanıldığını görüyoruz: “Şayet nankörlük ederseniz (küfrederseniz),
    artık şüphesiz Allah size karşı hiç bir ihtiyacı olmayandır ve O,
    kulları için buna rıza göstermez. Ve eğer şükrederseniz, sizin (faydanız) için
    ondan râzı olur…”863
    Şükür, aynı zamanda ‘şirk’ koşmanın da karşılığıdır. Şirk koşanlar elbette
    şükretmezler. Onlar zaten Allah’a ortak koşarak O’nun asıl nimet sahibi
    olduğunu inkâr etmektedirler. Onlardan bir kısmı Allah’tan bir iyilik gelirse
    şükretmeye söz verirler. Ancak sıkıntıdan kurtulunca tekrar şirk koşmaya
    devam ederler.864 Şükretmek, şirk koşmanın zıttı olarak Allah’a kullukla beraber
    zikredilir: “...Andolsun ki Allah’a şirk/ortak koşarsan, amellerin/işlerin
    şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır! Yalnız Allah’a
    kulluk et ve şükredenlerden ol.” 865
    863 39/Zümer, 7
    864 6/En’âm, 63-64
    865 39/Zümer, 65-66
    • 376 •
    Ahmed Kalkan
    Gereği gibi şükretmeyip nankörlük yapanları Allah’ın değişmez kanunları
    cezalandırır. Bu cezalar, bu konudaki âyetlere göre, açlık ve korkuyla
    cezalandırılma,866 nankörlerin helâkı ve ülkelerinin harap olması867 ve ekin
    ve meyvelerinin helâk edilmesi868 gibi cezalardır. Esas ceza yeri âhirettir.
    Şükür ibâdetiyle Allah’a iman ve kulluğunu göstermeyen insanları orada
    elîm bir azap beklemektedir.
    “Yedi gök, yer ve bunlarda bulunan herkes O’nu tesbih eder. O’nu hamd
    ile, övgü ile tesbih etmeyen hiçbir şey yoktur.”869 buyuruluyor. Allah’ın bütün
    mahlûkatını kuşatan nimetleri, özellikle insanoğlunu daha çok kucaklamaktadır.
    Diğer varlıklardan daha çok nimetlere muhatap olduğumuz halde;
    bir taş kadar, bir çiçek, bir böcek kadar hamd etmeden, şükretmeden,
    nasıl yaratıkların en şereflisi olacağız?
    Vücut organlarına şükür, onları Allah’ın istediği doğrultuda kullanmaktır.
    Diğer nimetler için de aynı hüküm geçerlidir. “Mü’minin işi tuhaftır,
    her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine vergidir/özgüdür. Sevindirici bir işle karşılaşsa
    şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur. Üzücü bir işle karşılaşsa
    sabreder, kendisi için hayırlı olur.” 870
    Hayat bir nimettir. Hayatın devamını sağlayan her şey birer nimettir.
    Allah’ın zatını idrak etmek bir nimettir. İman ise bir insan için en büyük
    nimettir. Allah’ın bir kuluna iman nasip etmesi, ona olan nimetini tamamlaması
    demektir. Şükrün başı Allah’ı bilmektir. Allah’ı Rab olarak bilen,
    O’nun nimet verdiğinin şuurunda olan bir kimse de O’nu sevmeye başlar.
    Allah’ı seven O’na ibadet eder, O’na hiç bir şeyi şirk koşmayarak O’nun nimet
    verici olduğunu itiraf eder. Kul bu şuurla eşi ve benzeri olmayan bir
    Rabbin önünde kulluk yaptığının, bir büyük lezzetle ülfet ettiğinin farkında
    olur. Bu nedenle Tevhid, yani Allah’ı hakkıyle birlemek şükrün zirvesidir.
    “…O, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.”
    866 16/Nahl, 112
    867 28/Kasas, 58
    868 34/Sebe’, 15-17
    869 17/İsrâ, 44
    870 Müslim, Zühd 64; Dârimî, Rikak 61; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/24
    • 377 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İnat: İnatçı müşrik, Hakk’ı kabul edemez. Kendisine yapılan öğütlere
    yüz çevirir. Kendi cehâlet ve yanlışları arasında boğulup gider. Aklı ölçü
    kabul etmez, hakikati öğrenmeyi istemez. Onların inatçı olmaları
    akıl ve
    düşünme kabiliyetlerini dumûra uğratır.
    İnkârcılar iki âyette “inatçı zorba” tabiriyle nitelenmiştir. “İşte Âd kavmi;
    Rablerinin âyetlerini inkâr ettiler, onun peygamberlerine
    âsi oldular ve
    inatçı her zorbanın emrine uydular.” 871; “Peygamberler, fetih istediler. Allah
    da verdi. Her inatçı zorba da hüsrana uğradı.” 872
    Velid b. Muğire hem büyüklük taslayan hem de inatçılığıyla
    temayüz
    etmiş inkârcıların prototipidir. “Asla! Çünkü o, bizim âyetlerimize karşı
    alabildiğine inatçıdır.” Hakk’ın delillerine,
    imanın emirlerine karşı direnmektedir.
    Peygamber’le (s.a.s.) mücadeleye girişerek, daveti engellemeye
    çalışmaktadır.
    Âyete konu olan Velid b. Muğîre Allah’ın birliğine ve O’nun
    gönderdiği esasları inkâr etme hususunda hep karşı çıkan,
    çekişen birisiydi.
    Allah’tan gelen esasların doğruluğunu bilmesine rağmen diliyle inkâr ediyordu.
    Onun bu küfrüne “küfr-
    i inâdî”; onun bu inadına da “küfür inadı”
    denilir.
    Bir âyet-i kerimede de inat, kâfirin sıfatı olarak “inatçı kâfir” ifadesiyle
    gelmiştir. “Haydi, ikiniz her inatçı kâfiri hayra bütün hızıyla engel olanı, azgın
    şüpheciyi Allah ile beraber başka ilâh edineni şiddetli
    azaba birlikte atın’
    der.” 873
    İnkârcıların bu inatçılık vasfı bir âyette “Küfürde, inkârda ısrar ettiler,
    ayak dirediler” şeklinde vârid olmuştur. “Gerçekten de imana gelmeleri ve
    böylece günahlarını bağışlamam için onları ne zaman dâvet ettiysem, parmaklarını
    kulaklarına tıkadılar, elbiselerine büründüler, ayak dirediler, kibirlendikçe
    kibirlendiler.”
    874
    Hidâyete engel olan diğer motivler gibi inatçılık da insandaki
    fıtrî iman
    kabiliyetini perdelemekte, fıtratın uyanmasına mani olmaktadır. İyiliğe engel
    olmak, aşırı şüphecilik, kibirlenmek, zorbalık
    yapmak gibi kötü sıfatla-
    871 11/Hûd, 59
    872 14/İbrâhim, 15
    873 50/Kaf, 23-26
    874 71/Nûh, 7
    • 378 •
    Ahmed Kalkan
    rı da beraberinde taşıyan inatçı kâfir, Allah’ın âyetlerine inanmama ve bir
    kısım insanları da zorbalık yoluyla kendine uydurarak inanmalarına engel
    olma yolunda inat ve ısrarla direnmiştir. Bu inatçı ve katı tutumuyla kendi
    batıl
    inançlarına sımsıkı sarılmış, onun dışındaki düşüncelere zihnini
    ve
    kalbini açmamakta ısrar etmiştir. Kur’ân âyetleri karşısında
    inatçı bir tutum
    değil de, en azından tarafsız bir tutum sergilese
    belki de hidayet kapısı kendisine
    açılabilecekti. 875
    İnsanın hep kendisini düşünmesi, mala düşkün olması çok çirkin bir
    şeydir. Elinde imkân varken fakiri düşünmeyen, yetime ikram etmeyen
    insanın Allah’tan ikram beklemeye hakkı yoktur. Allah, verdiği nimetlerle
    kulunu imtihan eder. Onun, Allah’ın verdiği nimetlerden, başkasına da
    yardım edip etmediğine bakar. İşte insan düşünmelidir ki, yoksul iken kendisi
    nasıl sızlanır, Allah kendisine az nimet verince nasıl gücenir, üzülürse;
    zenginlik zamanında ihtiyacı olanlara yardım etmeyince o âcizler, yetimler,
    yoksullar da kendisine gücenirler. Malının içinde onların gözleri kalır. O
    halde insan, Allah’ın âciz, yoksul kullarına ikram etmeli, onları kollamalıdır
    ki Allah da kendisine ikram edip onu kollasın. Çünkü Allah kullarının
    hareketlerini gözetlemektedir. Servet, nimet ve mevki bulunca başkalarını
    hiç düşünmeyen, hatta onları ezen, köle gibi kullanmak isteyen insanlar, bu
    yüzden helâk edilmiş olan zâlim kavimler gibi davranmış olurlar. Allah’ın,
    o zâlimlerin üstüne şaklayan kırbacı, bir gün bunların üstüne de şaklar.
    “Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi.
    Âdemoğlunun iç boşluğunu (karnını) ancak toprak doldurur (gözünü toprak
    doyurur). Allah tevbe edenleri affeder.” 876; “Âdemoğlu ihtiyarladıkça onda
    iki şey gençleşir: Mala karşı hırs ve hayata karşı hırs.”877; “Allah Teâlâ şöyle
    buyurdu: ‘Ey Âdemoğlu! Kendini kulluğuma/ibâdetime ver, gönlünü zenginlikle
    doldurayım, fakirliğini kapayayım. Böyle yapmazsan ellerini meşgûliyetle
    doldururum, fakirliğini de kapamam.” 878; “Altına tapanlar mel’undur,
    gümüşe tapanlar mel’undur.” 879
    875 Abdurrahman Kasapoğlu, Kur’an’da İman Psikolojisi, Yalnızkurt Yay., s. 180-182
    876 Buhârî, Rikak 10; Müslim, Rikak 116, Hadis no: 1048; Müslim, hadis no: 1048; S. Müslim, Terc. ve Şerhi,
    5/465; Tirmizî, Zühd 27, Hadis no: 2338
    877 Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 115; Hadis no: 1047; Tirmizî, Zühd 28, Hadis no: 2340; İbn Mâce, Zühd
    27, Hadis no: 4234
    878 Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no: 2467; İbn Mâce, Zühd 2, Hadis no: 4107
    879 Tirmizî, Zühd 42, Hadis no: 2376
    • 379 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Onu sarp bir yokuşa sürükleyeceğim.” (17. Âyet)
    Tamahkâr insanın elindeki mal ve evlât, kendisine azaptır. Çünkü öyleleri
    hep malın korunmasını düşünürler. Düşündükçe tamahları artar, düşmanları
    da çoğalır. Vicdânen rahatsız olurlar. Çünkü Allah’ın, kişiye malı
    ile azâb etmesi, malının kendisini huzursuz edip dertlere sokmasıdır. Evlâdıyla
    azâb etmesi de, evlâdının kendisine karşı gelmesiyle, çeşitli dertlere ve
    musîbetlere düşmesiyledir. İnsan çeşitli şekillerde evlâdından çeker.
    Şimdi insan şöyle düşünmeli: Acaba sadece karnını doyurabilen orta
    halli bir insan mı mutludur, yoksa yüz yerde apartmanları, bahçeleri, arsaları,
    otomobilleri olan zengin mi? Sanıyorum orta halli, kanaatkâr insan
    daha mutludur. Çünkü onun taşıyacağı yükü yoktur. Ötekinin her apartmanı,
    her arabası, kendisine ayrı ayrı derttir, yüktür. Otomobilinin bozulması,
    kazâ yapması, çalınması; bahçesinin sulanmaması, ürün vermemesi;
    apatmanının kiracısız kalması veya kiracının kirayı ödememesi, ayrı ayrı
    dertlerdir. Malı, mal olarak düşünenler için bu böyledir. Ama malı Allah’ın
    rızâsını kazanmak için bir vâsıta, Allah’ın emâneti bilenler için mal dert
    olmaz. Onlar ellerinde oldukça malı Allah uğrunda harcarlar. Ellerinden
    çıkarsa “veren de Allah, alan da Allah” der, üzülmezler. İşte böyle “İyi insanlar
    için helâl mal, ne güzeldir!”
    “Kim verir ve sakınırsa, en güzeli de tasdik ederse, Biz de onu en kolaya
    hazırlar, onda başarılı kılarız. Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp
    hakka boyun eğmez, en güzeli de yalanlarsa, Biz de onu en zora yöneltiriz.
    Öylesi, çukura yuvarlandığı zaman malı kendisine hiç fayda vermez.” 880
    “Kim Benim zikrimden yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı,
    geçim sıkıntısı olacak ve biz onu kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz.” 881
    “Eğer onlar doğru yola girselerdi, kendilerine gürül gürül bol su verirdik.
    Böylece onları fitneden/sınavdan geçirirdik. Kim Rabbinin zikrinden yüzçevirirse,
    (Rabbim) onu gittikçe artan çetin bir azâba uğratır.” 882
    880 92/Leyl, 5-11
    881 20/Tâhâ, 123
    882 72/Cin, 16-17
    • 380 •
    Ahmed Kalkan
    “Allah güven (ve) huzur içinde olan bir şehri misal verir ki, o şehrin (halkının)
    rızkı, her taraftan bol bol gelirdi. Fakat Allah’ın nimetlerine nankörlük
    ettiler de yapmakta oldukları şeylerden dolayı Allah, onlara açlık ve korku
    elbisesini tattırdı. Andolsun ki, onlara kendilerinden peygamber geldi de onu
    yalanladılar. Onlar (kendilerine) zulmederlerken azap onları hemen yakalayıverdi.
    Artık, Allah’ın size rızık verdiği şeylerden helâl ve temiz olarak yiyin
    de eğer (gerçekten) yalnız Allah’a ibâdet ediyorsanız, O’nun nimetlerine şükredin.”
    883
    “Allah, kullarına rızkı bollaştırsaydı, yeryüzünde taşkınlık yapar azarlardı.
    Fakat O, (rızkı) dilediği ölçüde indiriyor. Çünkü O, kullarından haberdardır,
    her şeyi görendir.” 884
    “Göklerde ve yerde ne varsa, hepsi Allah’ındır. Bilinmeli ki, asıl ganî/zengin
    ve övülmeye lâyık olan Allah’tır.” 885
    “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın evlâdı, evlâdın
    da babası için hiçbir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin ki, Alla’ın verdiği
    söz geçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve ğarûr/aldatıcı şeytan,
    Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 886
    “Gerçek şu ki, insan, (ilim ve malda) istiğnâ ederek/zengin olduğunu görerek
    azar.” 887
    “Çünkü o düşündü ve karar verdi. Kahrolası! Ne biçim karar verdi.
    Yine kahrolası! Ne biçim karar verdi. Sonra baktı. Sonra surat astı ve yüzünü
    ekşitti. Sonra da sırt döndü ve istikbâr etti, büyüklük tasladı. Böylece:
    ‘Bu, nakledile gelen bir sihirden başka değil’ dedi. ‘Bu, insan sözünden
    başka değil.” (18-25. Âyetler)
    “Çünkü o düşündü ve karar verdi. Kahrolası! Ne biçim karar verdi.
    Yine kahrolası! Ne biçim karar verdi…” Düşünüp taşınıyor, karar veriyor,
    karar alıyor, karar veriyor, kararlar üzerinde yoğunlaşıyor. Planlı çalışıyor
    883 16/Nahl, 112-114
    884 42/Şûrâ, 27
    885 31/Lokman, 26
    886 31/Lokman, 33
    887 96/Alak, 6-7
    • 381 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İslâm düşmanları. Sistemli çalışan kâfirler sistemsiz çalışan Müslümanlara
    gâlip gelebilir. Onlar bâtıl dâva için böyle sistemli, planlı çalışıyorlar; müslümanlar
    ne yapmalılar? “İnsanlardan öyleleri vardır ki, Allah’tan başkasını
    O’na endâd edinir; Allah’ı sever gibi onları severler. İman edenlerde ise, Allah
    sevgisi daha fazladır.” 888
    Bu âyetin yaptığı kıyas/karşılaştırma ile düşündüğümüzde, günümüzde
    iman konusunda ne kadar geçerli not alabileceğimizin muhâsebesini yapmalıyız.
    “Şu kâfir grubun veya şu bâtıl dâvâ adamının gayret ve mücadelesini
    müslümanlar da yapsa...” diyoruz. Adam, kendisi gibi bir insanın koymuş
    olduğu kuralların insanlar üzerinde hâkim olması için malını veriyor,
    canını veriyor. Müslüman da diyor ki: “Bizim de imanımız ve gayretimiz,
    şu imansızınki kadar olsaydı.” Bu âyette Rabbimiz öyle demiyor. Sizin Allah’a
    olan sevginiz, onların putlarına olan sevgisinden daha şiddetlidir diyor.
    Eğer şiddetli değilse, imanımızdan şüphe etmemiz veya zayıf olduğunu
    kabul etmemiz gerekiyor.
    İslâm düşmanları kapalı kapılar arkasında İslâm’a darbe vurmak için
    ne tür planlar yapıyor, ne çeşit kararlar alıyorlar... Think tank kuruluşları,
    ARGE birimleri, istihbarat örgütleri, ajanlar, telekulaklar, gizli dinleme cihazları…
    İslâmî çalışma yapan dâvâ erleri, bunun bilincinde olmalı ve onlardan
    korkmadan, ama tedbirde ihmalkârlık da göstermeden çalışmalarını sürdürmelidir.
    Ne tedbirsizlik ne korkaklık…
    “Çünkü o düşündü ve karar verdi. Kahrolası! Ne biçim karar verdi.”
    Burada düşünüp karar verme; Müslümanların aleyhine tuzak kurmak,
    onları hile ile aldatmak, Müslümanları dininden, müslüman olmak isteyenleri
    bu kararından döndürmek için her türlü şeytanî planları yapmak
    için aklını şer yolunda, insanları saptırmak için kullanmak kast ediliyor.
    İleri Gelenler, Genelde Gizli Dolaplar Çevirir, Hile ve Aldatmaya
    Başvurur: Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Her kentte ileri gelenleri
    (ekâbirini/büyüklerini), oranın mücrimleri/suçluları kıldık (bir süre kötülük
    yapmalarına fırsat verdik) ki, orada hile yapsınlar. Onlar kendilerinden
    888 2/Bakara, 165
    • 382 •
    Ahmed Kalkan
    başkasına hile/kötülük yapmıyorlar, ama bunun farkında değiller.”889 Yani,
    her beldede, oranın ahlâksız mücrimlerini (suçlu ve günahkârlarını), uluları/
    ileri gelenleri, reisleri, yöneticileri yaptık. Bunlar, bozgunculuğa daha
    elverişli ve insanları kendi yalan ve bâtıllarına uydurmaya sevk etme konusunda
    herkesten daha güçlü olduklarından, Allah (c.c.) âyette özellikle
    onları zikretmiştir.890. Zeccâc diyor ki: “Ahlâksızlar, günahkârlar, kavmin
    ileri geleni ve büyüğü olmuşlardır. Çünkü, insanların reisleri olmaları sebebiyle
    zulmetmeye, hîle yapmaya ve insanlara kendi yalan ve yanlışlarını ön
    planda tutmaya başkalarından daha elverişlidirler. 891
    Niçin Ahlâksızlar, Toplumun Önde Gelenleridir? Ya da Önde Gelenler,
    Niçin Ahlâksızdır? Evet, niçin ahlâksız ve günahkârlar toplumun ileri
    gelen ve ulularıdır? Çünkü onlar, ehl-i hakkın gafleti, za’fiyeti, bölük pörçük
    olmaları, ehl-i bâtılın kendilerine kolayca musallat olacağını, saldırgan
    tutum sergileyeceklerini ve kendilerini onlarla (ehl-i hakla) beraber, bütün
    toplumun başında komutan, lider, ulu kişi tâyin edeceklerini bilmemeleri
    sebebiyle toplumun önderleri (ekâbir), uluları durumuna gelmişlerdir.
    Ehl-i hakkın bölük pörçük olduğu, suçlularla yüz yüze gelmekten korktuğu,
    ahlâksızların toplanarak birlik beraberlik içerisinde güçlenip durdukları
    ve arzularını yerine getirmek için öne çıktıkları bir toplumda sünnetullah/
    Allah’ın kanunu, bu ahlâksız mücrimlerin topluma musallat olmaları,
    toplumda olmaları, ehl-i hakkı korkak ve cemaatten ayrılmış, işlevsiz fırkalar
    haline getirmeleri tarzında cereyân etmiştir. Hakkın kendisini koruyacak
    ve varlığını ortaya koyacak gücünün olması gerekir. Bu gücün olmaması
    durumunda, taraftarlarıyla birlikte bâtılın gücü ortaya çıkar. Temelsiz ve
    bâtıl fikir sahibi ahlâksızlar, belirgin bir statü kazanarak toplumun ulusu,
    komutan ve lideri durumuna gelirler.
    Ahlâksız Suçlular Niçin İnsanlara Tuzak Kurarlar? Neden ahlâksız
    mücrimler, insanlara tuzak kurar, hîle yaparlar, haktan yüz çevirtirler,
    bâtıla sevk eder, fesat ve sapıklığa düşürürler? Ve niçin toplumun liderliğiyle
    ve önde geleni olmakla yetinmez, insanları kendi işleriyle baş başa
    bırakmazlar? Çünkü ahlâksız mücrimler, toplum içerisinde hakkın ortaya
    çıkmasından ve insanların hakkın etrafında toplanmalarından ve böylece
    889 6/En’âm, 123
    890 İbn Kesir, Kurtubî, Âlûsî
    891 Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb (Tefsir-i Kebir), c. 3, s. 114
    • 383 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    elden çıkan liderlikleri ve kaybettikleri mevzîleriyle suçluluklarının yalan
    ve yanlışlarının anlaşılmasından korkarlar. Bunun için suçlular geçmişte,
    peygamberlere düşman olmuş, insanları onların dâvetlerinden alıkoymuşlardır.
    Nitekim aynı şeyi Efendimiz Muhammed (s.a.s.) ve O’na tâbi olan
    mü’minlere de yaptılar. Ahlâksız suçluların devamlı yöntem ve davranışları
    şöyle olacaktır: Onlar, hakka dâvet eden mü’minlere her zaman ve zeminde
    düşmanlık ederler. Bu, her memlekette suçluların büyüklerinden ortaya
    çıkarak Allah’ın dinine ve bu dinin dâvetçilerine düşman pozisyonunda bulunmak
    sûretiyle cereyân eden kesin ve değişmez kanunudur. Allah’ın dini,
    bu suçluların büyüklerini insanlara musallat olan, onları hor ve hakir gören
    idare ve tasallutlarından soyutlayarak devre dışı bırakmayı emreder.
    İnsanların hak dâvâdan alıkonulması: Geçmişte yapıp ettikleri ve her
    hâl u kârda planlayarak uygulaya geldikleri tuzaklardan biri de, yaldızlı sözlerle,
    asılsız dedikodularla bu mübârek dâvâya attıkları iftirâlarla ve içinde
    bulundukları sapıklığı insanların nazarında süslemekle insanları haktan
    saptırmaya çalışırlar. Allah (c.c.) şöyle buyurmaktadır: “...Hayır, inkâr eden
    kâfirlere tuzak ve hileleri süslü gösterildi, (hak) yoldan çevrildiler.” 892. Mücâhid
    diyor ki: “Onların tuzağı, içinde bulundukları sapıklık ve gece-gündüz
    bu sapıklığa dâvetleridir.”893. Onların tuzağı, İslâm’a karşı planladıkları hileleri,
    şirkleri ve bâtıllarını süslemeleri şeklindedir. 894
    Onların planı varsa, Allah’ın da planı vardır. “Onlar mekr (plan, strateji,
    tuzak) kurdular. Allah da bir mekr (plan strateji) kurdu. Allah mekr edenlerin
    en hayırlısıdır.”895; “Kötü tuzak, ancak sahibine dolanır.” 896
    “…İstikbâr etti, büyüklük tasladı.”
    ‘İstikbar duygusu’, büyüklük kuruntusudur. İstikbar edenlerin hiç biri
    aslında büyük değillerdir. Onları büyük ve yüce yapacak bir özellikleri de
    yoktur. Ancak onlar, kendilerinin büyük olduğu kuruntusu içerisindedirler.
    Allah (c.c.) şeytana soruyor: “Sen büyüklük mü taslıyorsun (istikbar mı ediyorsun)
    yoksa gerçekten sen üstün olanlardan mısın?” 897
    892 13/Ra’d, 33
    893 İbn Kesir, c. 2, s. 526
    894 Tefsîr-i Âlûsî, c. 13, s. 162
    895 3/Âl-i İmrân, 54
    896 35/Fâtır, 43
    897 38/Sâd, 75
    • 384 •
    Ahmed Kalkan
    Demek ki şeytanın yücelikle bir ilgisi yok. O kendinde bir üstünlük
    gördü, büyüklendi ve Rabbinin emrini dinlemedi. Bazı insanlar ellerindeki
    güçlerle, dünyalıklarla veya saltanatla (devlet gücüyle) kendilerini
    üstün görürler. Allah karşısında kul olduklarını unuturlar da kendilerini
    Allah’tan müstağni sayarlar (O’na ihtiyaç duymazlar). Bunların bir kısmı,
    Âhirete inansa bile, yine kendilerinin kurtulacağını düşünürler. Çünkü onlar,
    ellerinde her çeşit güç ve imkân var zannederler. Bir kısmı da Âhireti
    inkâr ederler. Hayatın yalnızca bu dünya yaşantısı olduğunu kabul ederler.
    Sahip oldukları mal, çocuklar ve iktidarla üstünlük taslarlar. Bu dünyalık ve
    güçle insanlara hükmetmeye, onları kullanmaya, onları köleleştirmeye çalışırlar.
    İsteklerine kavuşmak için zorbalığa ve zulme başvururlar. Böylece
    haddi aşarak bağy (azgınlık) ederler. Arzularını gerçekleştirmek yolunda
    hiç bir yasak ve günah tanımazlar. İşlerine ve hayatlarına kendi ‘hevâ’larına
    göre yön vererek ilâhlığa soyunurlar. İnsanları yönlendirmek ve kullanmak
    isteyerek Rabliğe yeltenirler.
    “Âyetlerimizi yalanlayıp, onların karşısında istikbâra/büyüklenmeye kapılanlar,
    işte onlar ateş halkıdır.” 898
    “Küfredenlere gelince; Ayetlerimiz size okunuyordu da, siz istikbârda bulunup
    (karşılarında büyüklenip yüz çevirerek) mücrim bir topluluk oldunuz,
    değil mi?” 899
    Allah’ın âyetlerine karşı çıkışın temelinde yatan sebep gerçekten ‘istikbar’
    duygusudur. Aynı duygu; Allah önünde ibadet etmekten de hoşlanmaz.
    Diğer insanları küçümsemek, onlara tepeden bakmak, onlardan tiksinmek,
    onlara hakeret etmek ve onları çeşitli tuzaklarla kullanmak niyetinin arkasında
    da istikbar anlayışı vardır.
    Yeryüzünde zulme sebep olan, orasını ifsâd eden ve zayıfları ezen kimseler
    de yine bu istikbar duygusuna sahip olanlar ve bu yüzden taşkınlık
    yapanlardır.900 Iktikbar sahibi müstekbirler, insanlara karşı ‘bağy’ işlerler.
    Onlara karşı böbürlenip haksızlıkta bulunurlar, onlara hükmetmeye kalkışırlar.
    İstikbar sahiplerinin tipik özelliklerinden biri de kendi ‘hevâ’larına
    uymalarıdır.
    898 7/A'râf, 36
    899 45/Câsiye, 31
    900 28/Kasas, 39
    • 385 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Onlar, kendilerini güçlü ve üstün gördükleri için ilâhî yasaları tanımazlar
    ve akıllarına estiği gibi hareket ederler. İnsanlara kötülük yapmak için
    başvurulan çeşitli hile ve kurnazlıkların arkasında istikbâr vardır.901 Yeryüzünü
    zulüm ve kahırla dolduran ve kitleleri ezen ordular da istikbâr ordularıdır.
    902
    İstikbar duygusu/müstekbirlik, inkârcıların özelliğidir.903 Dünyada Allah’a
    ve O’nun âyetlerine karşı istikbar edenler için alçaltıcı bir azap vardır.
    904 Allah’ın âyetlerine karşı istikbar edenlere göğün kapıları açılmayacak,
    onlar deve iğnenin deliğinden geçinceye kadar Cennet’e giremeyecektir.
    Onlar için Cehennem’de ateşten yataklar hazırlanmıştır.905 Allah’a karşı ibadet
    etmeye istikbar duygusu yüzünden yanaşmayanların sonları da cehennem
    olacaktır. 906
    Kullara yakışan, Rablerinin huzurunda ‘kul’ olarak haddini bilmek, bulunduğu
    konumu doğru tesbit etmektir. Allah’ı tek rab olarak bilip verdiği
    nimetlere şükretmektir. Güçsüz, zayıf, yaşamak için başkasına muhtaç ve
    nihayet ölümlü olan insanın kibirlenmeye, iblis gibi Allah’a isyan edip karşı
    gelmeye hakkı yoktur. İstikbar edenler büyük bir haksızlık içerisindedirler.
    Bu nedenle Allah (c.c.) kesinlikle istikbar edenleri sevmez. 907
    Günümüzde büyüklük taslamanın (istikbârın) yansımalarını her yerde
    görmek mümkün. Zenginler, makam sahipleri, koca koca şirketleri ve fabrikaları
    olanlar, sistemler, devlet düzenleri, uluslararası kuruluşlar, devlet
    yöneticileri, sultanlar, krallar, şöhrete ulaşanlar ve daha niceleri ‘istikbar’
    ediyorlar. Allah’a ve O’nun koyduğu ölçülere karşı çirkin bir başkaldırı ve
    büyüklük duygusu içerisinde kendilerine ve diğer insanlara zulmediyorlar.
    908
    901 bk. 35/Fâtır, 43; 31/Lokman, 7; 63/Münâfıkûn, 5
    902 bk. 28/Kasas, 39; 25/Furkan, 21
    903 7/A’raf, 36, 75-76; 28/Kasas, 76-77
    904 46/Ahkaf, 20; 40/Mü'min, 60
    905 7/A’râf, 40-41
    906 40/Mü'min, 60
    907 16/Nahl, 23
    908 H. K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 317 vd.
    • 386 •
    Ahmed Kalkan
    Müstekbirler, zayıf bırakılmışları (müstez’af olanları) sömürürler. Onların
    boyun eğmişlikleri üzerine iktidarlarını sürdürürler. Onların emeği ve
    kanı üzerine saraylar yaparlar. Onların hizmetleri ve kölelikleri sayesinde
    eğlence, zevk ve sefa içinde ömür sürerler. Müstekbirler; zor kullanarak,
    zulmederek, hile ve tuzaklarla insanlara üstünlük sağlarlar.
    Kur’an’da ilginç bir örnek anlatılmaktadır:“Gökte olanlar, yerde olan yürüyenlerden
    bir kısmı ve melekler Allah’a secde ederler. Onlar asla istikbar etmezler
    (büyüklük taslamazlar).”909 Hâlbuki müstekbirler, Allah’ın âyetlerine
    karşı kibirlenirler ve onları yalanlarlar.910 İçlerinde sakladıkları büyüklenme
    hastalığı yüzünden Allah’a kulluktan, O’na itaat etmekten yüz çevirirler.
    Peygamber olarak gönderilen kimselere ilk karşı çıkanlar halk arasında
    mal ve makam sahibi müstekbirler olmuşlardır. “Bir peygamber size canınızın
    istemediği bir şeyi getirdiği zaman istikbar etmediniz mi (büyüklük taslamadınız
    mı)? Kimini yalanlıyor, kimini öldürüyordunuz.”911 Bu müstekbirler,
    peygamberlerin davetlerini, ellerindeki malları ve makamları koruma için
    reddediyorlardı. Çünkü sahip oldukları konum, onlara insanları sömürme,
    onlara hâkim olma imkânını veriyordu. Müstekbirler, Peygamberlerin davetine
    her yola başvurarak karşı koymaya çalışırlar. Gelen peygamberi ve
    onun davetini yalanlarlar, peygamberi kendi memleketinden sürerler, kimilerini
    de öldürmeye kalkışırlar.
    İslâmî dâvet, insanlar arasında haksız sınıflaşmayı, sömürüyü, soy sop
    veya mal ve makam üstünlüğünü, zulmü ve baskıyı yasaklıyor. Adâleti ve
    insanlar arasında eşitliği getiriyor. Üstünlüğün takvada ve diğer insanlara
    iyilik yapmada olduğunu bildiriyor. Fakat müstekbirlere göre kendileri ya
    mal, ya makam, ya güç, ya da soy bakımından en üstündürler. Müstekbirler,
    mutlak hâkimiyetin Allah’a ait olduğunu kabul etmezler. Onlar Tevhid
    Kelimesindeki gerçeği reddederler. “Onlara lâ ilâhe ilallah (Allah’tan başka
    tanrı yoktur)’ denildiğinde şüphesiz istikbar ederler (büyüklük taslarlar).” 912
    Onlar, insanları ezmek için her yolu caiz görürler. Emirleri altına aldıkları
    insanları zayıf bırakırlar (müstez’af yaparlar) ve onları istedikleri
    909 16/Nahl, 49
    910 7/A’râf, 36
    911 2/Bakara, 87
    912 37/Saffat, 35
    • 387 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    gibi yönlendirirler.913 Onlar, kendilerinde olan güzel özelliklerden dolayı
    değil; ellerindeki makam, mal, güç gibi dünyalıklar yüzünden insanlardan
    üstün oldukları anlayışındadırlar.914 Onlar, kendi otoritelerine, düzenlerine
    ve fikirlerine karşı gelen hiç bir kimseden hoşlanmazlar. Kendi düzenlerini
    yıkacak her çabayı yok etmek için uğraşırlar. Onlar, Allah’ın peygamberlerle
    gönderdiği dine inanmamak için her türlü bahaneyi bulurlar, imanı ve
    iman edenleri küçümserler. 915
    Müstekbirlik; zulüm, bağy ve tuğyan sonunda ortaya çıkan bir vahşettir.
    Her müstekbir, haksız yere kibirlenen, gururlanan ve insanlar üzerinde
    kayıtsız şartsız hüküm sürmek isteyen isyankârdır. “Yeryüzünde haksız
    yere kibirlenenleri/müstekbirleşenleri, âyetlerimi anlamaktan çevireceğim.”916
    Müstekbirlik, Allah’a ait olan bir yetkiyi ve hakkı kendi kudreti ve iradesi
    altına almak niyetini hayatına ve davranışlarına dayanak kıldığından ilâhlık
    dâvâsına kalkışmak demektir. İster bunu açıktan açığa söylesin, isterse
    söylemesin, istikbâr ilâhlık iddiası demektir. Müstekbirlerin amacı, Allah’ın
    yerine kendilerinin insanların hayatına hükmetmesidir. Müstekbir bu gayesini
    gerçekleştirmek için, insan neslini, bitkileri ve hayvanları tüketecek
    kadar fesadını yaygınlaştırabilir. 917
    Her müstekbir, hem kâfir ve hem de zâlimdir. Şeytan, kibirlendi ve kâfir
    oldu. Ancak kâfirlikten önce müstekbir oldu.918 Kâfirliğin yolu istikbârdan
    geçmektedir. Allah’a karşı baş kaldıran ve Allah’ın kanunlarını beğenmeyen
    herkes müstekbirdir.919
    Fertler müstekbir olduğu gibi, düzenler, kavimler, meclisler de müstekbir
    olabilir. İslâm’ın dışındaki bütün sistemler müstekbir kabul edilir.
    “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse onlar zâlimlerin ta kendileridir.” (5/
    Mâide, 45) Her beşerî ideoloji, Allah’a baş kaldırıp Allan’ın hüküm ve kanunlarını
    beğenmeme sonucunda ortaya çıkmıştır. Bunun için komünizm,
    sosyalizm, kapitalizm ve diğer izmler müstekbirdir.
    913 31/Lokman, 6
    914 41/Fussilet, 15
    915 46/Ahkaf, 11
    916 7/A’râf, 146
    917 28/Kasas, 4
    918 Bk. 2/Bakara, 34
    919 Bk. 45/Câsiye, 8
    • 388 •
    Ahmed Kalkan
    Bugün bazı ülkelerde yürürlükte olan zulüm düzenleri tipik ‘istkbar’
    örneğidir. Zengin ülkelerin kendi aralarında kurdukları birlikler, ürettikleri
    politikalar dünyayı daha iyi kontrol altında tutma, daha iyi sömürme
    amacına yönelik değil midir? Birçok uluslararası teşkilat ne işe yaramaktadır?
    Bu teşkilatlar zulme uğrayanlara yardım etmeyi beceremezken, karar
    almak üzere bir araya gelemezken; çıkarları söz konusu olunca dünyayı nasıl
    da ayağa kaldırıyorlar? ABD’nin ve pek çok batılı ülkenin bu anlamda
    müstekbir olduğu açıktır.
    Bazı ülkelerdeki diktatörlerin, sulta ve despot yönetimlerin kendi halklarına
    ve ilâhî vahye karşı tutumları; müstekbirlerin karakterlerini göstermektedir.
    Onlar, kendi saltanatları ve çıkarları için zulümden ve baskı
    yapmaktan geri durmazlar. Kendi menfaatleri uğruna halklarının haklarına
    tecavüz ederler. Iktidarlarını sürdürebilmek için her yola başvururlar.
    Allah’ın insanlar için koyduğu ölçülere kulak asmazlar.
    Müstekbirler, toplumun zayıf kimselerini ezer, zayıf olmayan kitleleri
    zayıf bırakmak için onlara ekonomik ve siyasî baskı yaparlar.920 Peygamberlerin
    dâvetleri onların kaçışlarını arttırırken,921 müttakîler ve mü’min müstaz’afların
    imanını arttırmıştır. Müstekbirler, rasüllerin tehditlerini ve uyarmalarını
    alayla dinlerler922 ve peygamberlere (ve mü’minlere) “ya dinimize
    girersiniz, ya da sizi şehirden çıkarırız” derler.923 Onlar için verilen her ikaz,
    kendileri için eğlencedir.924 Dâvete kulaklarını tıkar, hiçbir şey duymamış
    gibi davranırlar. Küfür örtüleri hidayete ulaşmaları için engel teşkil eder.
    Bugün mazlum ve mahrum bırakılmış, ezilmiş ve sömürülmüş halklara
    zulmeden tâğûtî sistemlerin Kur’an’da anlatılan müstekbir portresinden ne
    farkı vardır? Kaldı ki, biz müstekbiri asıl bugün tanımlamakla mükellefiz.
    Yaşadığımız hayat şartlarını tüm acımasızlığıyla ağırlaştıran, fıtratımıza uygun
    İslâm sisteminin kurulmaması için var gücüyle çalışan, Allah’ın diniyle
    alay eden düzen ve işbirlikçileri, Kur’anî ifadeyle müstekbirlerden başka bir
    şey değildir.
    920 7/A’râf, 75
    921 71/Nuh, 6
    922 7/A’râf, 77; 21/Enbiyâ, 2
    923 7/A’râf, 88
    924 21/Enbiyâ, 2
    • 389 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Rasüllerin mirasçısı olan mü’minleri sevmemek, onlarla alay edip onları
    ezmeye ve sömürmeye çalışmak, müstekbir olmanın en açık ifadesidir.
    Vesvesesini şeytandan alan, halkın üzerinde görünmez bir baskı oluşturan
    ve gece gündüz kurduğu desiselerle insanları Rablerine karşı isyana ve
    küfre çağıran medya, müstekbirlerin Kur’an’da ifadesini bulan mü’minlerle
    alay etme misyonunu eksiksiz yerine getiriyor. 925
    Dünyanın günümüzdeki yapısı içerisinde, zayıf bırakılmış mustaz’af
    kitlelerin, kendilerini ezen zorbalara karşı mücadelesi, ancak müstaz’af halkın
    tevhîdî bilince sahip olmalarıyla mümkün olacaktır. Hak ve bâtılı birbirinden
    ayıramayan müstaz’aflar, müstekbirlerin hilelerine kurban gidecek926
    ve böylesi müstaz’afların Allah’ın huzurunda şikâyetleri de bir anlam
    ifade etmeyecektir.927
    Kur’an’da bize anlatılan müstaz’af-müstekbir mücadelesinin şartlarını
    bilmemek, bizi bu mücadelede amellerimizi bâtılın pisliğinden uzak tutacak
    ve amellerimize bâtılın karışmasını önleyecek bir bilinçten mahrum
    bırakacaktır. Rabbimiz, kitabında nebevî mücadelenin nasıl olması gerektiğini
    boşuna anlatmamış, bilâkis onları okuyalım, üzerlerinde düşünelim
    ve günümüz mücadelesine ışık tutalım928 istemiştir. Tâğûtî sistemleri ayakta
    tutan kimseler, güçsüzlüklerinden şikâyet eden929 zâlim müstaz’aflardır.930
    Müstaz’af olan ve fakat müstaz’af olduğunun bilincinde olmayan, müstekbirlerin
    peşine takılmış, onlardan medet uman931 kitlelerin dünyada ve
    âhirette karşılaşacakları çetin azabı hatırlatmak, üzerimize düşen sorumluluktur.
    Tâğutun en örgütlü biçimi olan İslâm dışı düzenler, tüm kurum ve kuruluşları
    ile, ordusu, bankası, medyası ve tüm işbirlikçileriyle mü’minlere
    saldırmakta ve onları çeliştili hile ve desiselerle güçsüz bırakmak istemektedir.
    Güçsüz bırakılan halkların ve baskı uygulanan insanların tevhîdî mücadele
    içerisinde var olan safı ise, inkılâpçı-ıslahatçı müstaz’afların yanıdır.
    925 Eşref Altaş, Haksöz, sayı 44, s. 41
    926 34/Sebe’, 31-33
    927 34/Sebe’, 31-33
    928 22/Hacc, 46; 15/Hıcr, 75; 12/Yusuf, 11
    929 4/Nisâ, 97
    930 34/Sebe, 31
    931 34/Sebe’, 31-33
    • 390 •
    Ahmed Kalkan
    Zâlimlere başkaldırıp inkılâpçı bir tavır takınması mümkün olmayan
    zavallı kadın, çocuk ve ihtiyarları ve aklî kapasitesi düşük olanları, Kur’an,
    “zavallı müstaz’aflar” olarak bize sunmaktadır.932
    Bugün yeryüzünün birçok yerinde katledilen, savaşacak silâh ve güce
    sahip olamamış, duâ etmekten, yardımcı istemekten933 başka çaresi olmayan
    insanlar, zulme başkaldıramadıklarından mâzurdurlar. Onların bu
    feryadlarını görmezlikten gelmek, “yenidünya düzeni” müstekbirlerinin ve
    işbirlikçilerinin müstekbir olmalarından kaynaklanmaktadır. Fakat eli silâh
    tutan ve yardım gücü yerinde olan, başkaldırma gücüne sahip insanların
    ve düzenlerin ilgisizliği ise, müstekbirlerin zulmüne ortak olmak demektir.
    Müstekbirleri uyarmaktan korkan, zâlimlere itaati fitne ve fesad çıkmasın
    diye sürdüren, zulümlere baş eğmeyi sabır diye tahayyül eden, görevlerini
    ve özellikle emr-i bil ma’ruf ve nehy-i anil münkeri terkeden, güçleri
    varken başkaldırmayan insanlar ise zâlimdirler. Aslında kendileri de müstaz’af
    oldukları halde, müstekbirlerle işbirliği yapmaktan çekinmediklerinden
    dolayı Allah bu gibileri zâlim müstaz’aflar diye nitelemektedir. Zâlim
    müstaz’aflar, istikbâr düzenini ayakta tutanlardır. Firavun, kendisinden ve
    mele’sinden güçlü binlerce köleyi ve halk kitlesini nasıl idare etmektedir.
    Onlara piramit adı verilen ve bir mezardan/anıtkabirden başka bir şey olmayan
    dağları nasıl kurdurmaktadır?
    Firavun, onların bilinçlerini dondurmuş, büyüsüyle (medyasıyla) onları
    uyuşturmuştur. Halkın dinî hassasiyetlerine cevap verecek bir kurum
    oluşturmuş (Bel’am) ve bu kurum, Allah’ın kitabından konuşuyormuş gibi
    hareket ederek insanların başkaldırı ve eleştiri hakkını da elinden almıştır.
    Düzen; vahyi bir kenara atıp nefsini yücelten, âhireti değil; dünyayı ön
    plânda tutan, şeytana uyan ve aynı zamanda Allah’a yönelen insanları saptıran,
    işi gücü tâğutlara itaat edilmesi gerektiğini yineleyen bezirgân tipli
    din adamını/Bel’am’ı yetiştirdimi artık kitleleri uyuşturup saptırması çok
    basit olmaktadır.
    Tâğûtî istikbârın oluşturduğu düzenin bu noktasından sonra, tüm kitlelerle
    “itaat” için uğraşmasına gerek kalmamıştır artık. Kitleleri düşünmekten
    ve zulmü görmelerini engellemekten sorumlu medya (sihirbaz-
    932 4/Nisâ, 75
    933 4/Nisâ, 75
    • 391 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    lar), kitlelerin fıtratlarına yönelişlerini çarçur edip saptırmaktan sorumlu,
    “uyarsan da uyarmasan da dilini sarkıtıp soluyan köpek”934 gibi şeytana tâbi
    olan Bel’amlar, kitlelerin ekonomik işlerle ve dünya malıyla oyalanmalarını
    sağlayan Karun’lar, tâğûtî düzenin devamını sağlamakta, kitlelerin her
    alandaki fıtrata yönelişlerini saptıran müstekbirler artık müstaz’afları; devleti
    ve vatanı korumaya çağırırken Allah ve Rasülüne değil; şeytana uymayı,
    Allah’a nankör davranmayı emrederler. Şeytanın zulmünün ve işbirlikçilerinin
    aslında hiçbir gücü yoktur. Onları güçlü kılan, apaçık bir şekilde,
    zulme rızâ gösteren müstaz’af, fakat zâlim kimselerdir.
    Ülü’l-emr kavramını fesâda uğratmış ve zulüm ve istikbârlarını ülü’lemr
    diye müstaz’af insanlara sunmuş müstekbirlere itaati bir görev sayan
    kimsenin Allah’ın huzuruna çıktığında “emîrlerimize ve büyüklerimize uyduk,
    onlar da bizi yoldan saptırdılar.”935 demekten başka ileri süreceği hiçbir
    mâzereti yoktur. Zâlim müstazâflar bu halleriyle ezildiklerinin bile farkına
    varamamışlardır. Kolektif bilinçlerini üç beş mutlu-putlu azınlığa terk etmiş
    ve onları denetleme imkânını dahi elde edememiş insanlar, âhirette
    Rablerine şikâyetlerini arzederken neye uğradıklarını şaşırmış görüntüsü
    vereceklerdir. 936
    Câhiliyye toplumlarında iki sosyolojik toplum karşı karşıyadır: Müstekbirler
    - Müstaz’aflar. Temelde sağlıksız ve çelişkili kutupların yer aldığı
    böyle bir toplumda müstekbirleri; idarî, siyasî ve fikrî zümrelerden oluşan
    “mele’” ile, ekonomik zümrelerden oluşan “mütref ” sınıflar oluşturur. Bunların
    karşısında, bu sınıfların ezdiği biyolojik, rûhî ve zihnî güçsüzlük içinde
    olan mustaz’aflar vardır.
    Geçmişte olduğu gibi, modern çağda da, özellikle dev iletişim teknolojisini
    ve araçlarını, eğitim kurumlarını, sanat ve spor alanlarını kontrol
    eden iktidar seçkinlerinin, bütün bir toplumu, hatta tüm ulusları ve dünyayı
    her gün biraz daha güçten düşürerek, zaaflarını arttırıp kolayca kumanda
    ederek yönlendirdikleri söylenebilir. 937
    934 7/A’râf, 176
    935 33/Ahzâb, 67
    936 E. Altaş, Haksöz, 44, s. 42
    937 Ali Bulaç, Sosyal Bilimler Ansiklopedisi, c. 3, s. 82
    • 392 •
    Ahmed Kalkan
    “Müstekbir, kalbindeki hastalığın938 gözüne de yansıdığı939 kimsedir. O
    yüzden gözleri sirk aynaları gibi çarpık gösterir. Küçüğü büyük, büyüğü
    küçük gösteren çukur ve tümsek aynalar gibidir bakışları. Kendilerini dev
    aynasında, başkalarını da cüce görmeleri bundandır. Hakkı bâtıl ve bâtılı
    da hak görmeleri de aynı hastalığın belirtisidir.
    “Müstekbirler, omuzlarımızda taşıdığımız için büyük gözükürler; fırlatıp
    atınca yerde sürünmeğe başlarlar.”
    “Kibirlenip büyüklenenin / Aldanma dünyasına.
    Dünya benim, diyenin / Gittik dün yasına.”
    Bizi, müslümanlığımızdan dolayı küçük göreni, “hayvandan aşağı”,940
    “yaratıkların en şerlisi”,941 bir “pislik”,942 “sağır, dilsiz, kör ve akılsız”943 görmek
    zorundayız. “Müstekbirler, önlerine diz çöktüğümüz için büyüktürler;
    o halde biz de ayağa kalkalım!”
    “…Böylece: ‘Bu, nakledile gelen bir sihirden başka değil’ dedi.”
    Kur’an’ın etkileme gücünü kabul ediyor, ama sebebini kasıtlı olarak sırf
    inadından dolayı çarpıtıyor.
    “…‘Bu, insan sözünden başka değil (dedi).”
    Şirkin tezâhürü. Allah’a ait özellikleri başkasına vermektir. Burada da,
    Allah’ın kelâmını başkalarına, insanlara atfediyor. Herkes, başkasını kendisi
    gibi bilirmiş. Kendisi yalancı, iftiracı, Tanrı adına bazı şeyler uydurmaktan
    çekinmeyen birisi olduğu için, Muhammed (s.a.s.) gibi hiç yalan
    söylemeyen el-emin, en emin birine de “Allah’a iftira atıyor” diye bu alçakça
    iftirayı atabiliyor.
    938 2/Bakara, 10
    939 2/Bakara, 18
    940 7/A'râf, 179
    941 8/Enfâl, 55
    942 9/Tevbe, 28
    943 2/Bakara, 171; 8/Enfâl, 22
    • 393 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “Onu Sekar’a (cehenneme) sokacağım. Sekar’ın ne olduğunu nerden
    bileceksin?
    (Geride bir şey) komaz, bırakmaz (her şeyi yakıp yok eder).
    Durmadan deriler
    kavurur.” (Âyet, 26-29)
    Sûrenin bu bölümünü oluşturan âyetlerde, inatçı kâfirlerin Sekar’a sokulacakları;
    sekar’ın, derilerini kavuran, insana doymayan, geriye hiçbir
    şey bırakmayan bir cehennem olduğu haber verilir. 26-30. âyetlerde, hak
    ettikleri uhrevî ceza özetlenmiştir. 26. âyette geçen «sekar» kelimesi ateşin
    isimlerinden olup cehennemin ağır cezalık kısımlarından birini ifade
    ettiği belirtilir. 944 27-28. âyetler ise sekar hakkında “hiçbir şeye acımayan,
    içine atılanları yakan ve insanın derisini kavuran korkunç bir yer” şeklinde
    detaylar
    vermektedir.
    “Sekar’ın ne olduğunu bilir misin?”
    Ey Muhammed! Sekar’ın ne olduğunu sana bildiren, ayrıntısıyla anlatan
    nedir? O ne kadar büyük, müthiş bir azap yurdudur. Sen aklınla onun
    bütün vasıflarını hakkıyla bilir misin? Mâhiyetini ve özünü kavrayabilir misin?
    Elbette ki Allah bildirmedikçe sen onun mâhiyetini bilemezsin.
    “En bedbaht olan da ondan kaçınacaktır. O ki, en büyük ateşe yaslanacaktır.
    Sonra o en büyük ateşin içinde ne ölecek, ne de hayat bulacaktır.” 945
    “Evet, âyetlerimizi inkâr edenleri, kesin, ateşe atacağız. Derilerinin her
    yanışında, cezayı tatmaları için, derilerini başka derilerle değiştireceğiz. Gerçekten
    Allah Azîz’dir, Hakîm’dir.” 946
    Konumuzla ilgili âyette Sekar’ın özelliği olarak şöyle söyleniyor: “…
    (Geride bir şey) komaz, bırakmaz (her şeyi yakıp yok eder).” Öyle dehşetli
    bir azap ki, insan, insan olarak yaşadığına bile pişman olacak; azap görmeyen
    madde olarak, taş-toprak gibi bir varlık olarak yaratılmış olmayı arzulayacak:
    “Biz, yakın bir azap ile sizi uyardık. O gün kişi, önceden yaptıklarına
    bakacak ve kâfir/inkârcı kişi: ‘Keşke toprak olsaydım!’ diyecektir.” 947
    944 bk. Şevkânî, V, 377
    945 87/A'lâ, 11–13
    946 4/Nisâ, 56
    947 78/Nebe’, 40
    • 394 •
    Ahmed Kalkan
    Sekar’ın tasviri yine ilgili âyette şöyle yapılıyor: “…Durmadan deriler
    kavurur.” Derilerin kavrulması konusunda başka bir âyette şu açıklama yapılır:
    “Şüphesiz âyetlerimizi inkâr edenleri gün gelecek bir ateşe sokacağız;
    onların derileri pişip acı duymaz hale geldikçe, derilerini başka derilerle değiştiririz
    ki acıyı duysunlar. Allah daima üstün ve hakîmdir.” 948
    Deriler, Allah için titremezse, ateşte yanıp titreyecek: “Rabbinden korkanların,
    bu Kitab’ın etkisinden tüyleri ürperir, derken hem bedenleri ve hem
    de gönülleri Allah’ın zikrine ısınıp yumuşar...” 949
    Enteresandır; Sakar adlı Cehennemde durmadan kavrulan deriler, kendi
    aleyhlerine şâhitlik yapıp, günahlarını itiraf ederek bu azâbı istemiş olacaklardır:
    “Nihayet oraya (cehenneme) geldikleri zaman kulakları, gözleri ve
    derileri, işledikleri şeye karşı onların aleyhine şahitlik edecektir. Derilerine:
    ‘Niçin aleyhimize şâhitlik ettiniz?’ derler. Onlar da: ‘Her şeyi konuşturan Allah,
    bizi de konuşturdu. İlk defa sizi O yaratmıştır. Yine O’na döndürülüyorsunuz’
    derler.” 950
    Ciltlerin/derilerin bu azâbı, özellikle kendi ciltlerini (bedenlerini) teşhir
    eden ve bu sebeple nice erkeği ifsad eden ahlaksız kadınlar açısından
    tam yerinde bir ceza olsa gerektir.
    “Üzerinde on dokuz vardır. Cehennem bekçilerini yalnız meleklerden
    yaptık. Sayılarını da küfürde ısrar edenler için sadece bir fitne kıldık ki,
    kendilerine kitap verilenler kesin bir bilgiyle inansın; iman edenlerin de
    imanları artsın; kendilerine kitap verilenler ve iman edenler kuşkuya
    kapılmasın. Kalplerinde bir hastalık olanlar ile kâfirler de şöyle desin:
    ‘Allah bu misalle ne anlatmak istedi?’ İşte Allah, dilediğini böyle saptırır,
    dilediğini böyle hidâyete erdirir. Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse
    bilmez. Ve o, insanlar için sadece bir öğüttür.” (30-31. Âyetler)
    Bu iki âyette; Cehennem bekçilerinin melek olduğu; bunların sayısının,
    kitap ehli için doğru bilgi, mü’minler için kesin bir inanç, inkârcılar ve
    hasta kalpliler için de bir imtihan vesilesi kılındığı; Allah’ın iman etmek ve
    bu yolda ileri gitmek isteyeni doğru yola ileteceği, yoldan çıkmak isteyeni
    948 4/Nisâ, 56
    949 39/Zümer, 23
    950 41/Fussılet, 20-21
    • 395 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    de saptıracağı belirtilir. Gerçekleri dile getiren bu âyetlerin, mü’minlere bir
    öğüt, inkârcılara da bir uyarı olduğu vurgulanır.
    “…Cehennem bekçilerini yalnız meleklerden yaptık.”
    Cehennemin on dokuz muhâfızı vardır; ama bunlar dünya muhâfızlarıyla
    karıştırılmamalıdır. Çünkü bu muhafızlar insan değil, melektir. Onların
    güç ve kuvvetlerini insanî eşdeğerleri ile kıyas etmen senin ne kadar
    ahmak olduğunu göstermektedir. Hâlbuki onlar insan değil meleklerdir.
    Siz, Allah Teâlâ’nın meleklerden ne güçte mahlûklar yarattığını bilemezsiniz.
    Yüce Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onun başında iri cüsseli, sert tabiatlı,
    Allah’ın emirlerine karşı gelmeyen ve emredildikleri şeyleri yapan melekler
    vardır.” 951
    Cehennemin on dokuz bekçi ve zebanisi asla karşı konulamayan meleklerdendir.
    Onlar kalabalıklarla karşılarında durulması mümkün olan
    insan türünden değildirler. Biz Cehennem muhâfızlarını, bekçilerini, görevlilerini
    Allah’ın emirlerine kayıtsız şartsız itaat eden katı ve sert melekler
    kıldık. Onları insanlardan yapmadık ki, onlarla mücadele edip galip gelsinler.
    Melekler insanlardan ve cinlerden farklı özelliklere sahiptirler. Tamamen
    tarafsızdırlar. Pek büyük bir kuvvet ve heybete sahiptirler. Lazım gelen
    azapları tatbike güç yetirmektedirler. Nurdan yaratılmışlardır. Cehennemin
    sıcaklığından etkilenmezler. Cehennem ehli onlara karşı muhalefet edecek
    güce sahip değildir. Cehennemdeki görevli meleklerin on dokuz olmasını,
    sadece müşriklerin sapıklığa ve fitneye düşmeleri için bir imtihan vesilesi
    kıldık.
    “…Sayılarını da küfürde ısrar edenler için sadece bir fitne kıldık.”
    Nasıl ki kıblenin tahvili,952 Ashâb-ı Kehf ’in sayısı953 iman edenle etmeyeni
    ayırmak için birer sınav (fitne) idiyseler,954 bu da öyle bir fitnedir.
    On dokuz muhâfız meleğin anılması, inkârcılar için bir sınav ve fitnedir.
    Bu sayının sır ve hikmetini açıklamaya çalışmak isteyenler olmuşsa
    da, doğrusu bunun akılla bilinebilecek bir ilim işi değil, mutlak bir iman
    951 66/Tahrîm, 6
    952 2/Bakara, 144
    953 18/Kehf, 22
    954 2/Bakara, 143
    • 396 •
    Ahmed Kalkan
    işi olmak üzere bir sınama için olduğu ikinci âyette özellikle anlatılmıştır.
    Onun için bunun, kayıtsız şartsız bir iman ile inanılması istenen mutlak bir
    İlâhî haber olduğunu tasdik edip “yorumunu ve mânâsını Allah bilir” demek
    gerekir. Özet olarak şöyle diyebiliriz: Yüce Allah’ın şimdi sizin tam olarak
    bilip anlayamayacağınız ve ileride ortaya çıkacak öyle kuvvet ve güçleri
    vardır ki onların hakikatini ancak kendisi bilir ve sizin ona mutlak sûrette
    inanmanız gerekir. İşte size onlardan bir örnek haber veriyor. Bu, şu anda
    imanı olmayan ve kalplerinde bir çürüklük bulunanlar için şaşırtıcı bir sır,
    bilinmez bir şey gibi gelir. “Böyle kapalı Allah sözü, Peygamber duyurusu
    mu olur?” diye alay ve inkâra sapmalarına sebep olabilir. Bununla birlikte,
    kitap ve peygamberin ne demek olduğunu ve gelecek işinin bugünkü işlere
    kıyas edilerek bilinemeyeceğini, bilenlerin kuşkularını kesecek ve iman yeteneği
    olanların imanlarını artırır. Bunların yorumuna çalışmayarak mutlak
    bir iman ile inanır.”955
    Meleklerden on dokuz adedin söz konusu edilmesi, kâfirlerin fitneye
    uğramasına, yani sınanmalarına sebep olmuştur. Zemahşeri dedi ki: Onların
    sayı sebebiyle fitneye maruz kalmaları sebep olarak gösterilmemektedir.
    Bizzat sayının kendisi sebep olarak gösterilmiştir. Çünkü Yüce Allah: “Onların
    sayısını da inkâr edenler için ancak bir fitne kıldık.” diye buyurmaktadır.
    Çünkü yirmiden bir eksik olan bu sayının durumu Allah’a ve O’nun
    hikmetine itiraz ve alay edip, hikmeti bilmese dahi mü’min gibi boyun eğmeyen
    kimselerin bu sayı sebebiyle fitneye düşmeleri söz konusudur. Şöyle
    denilmiş gibidir: Bizim onları bu sayıda kılmamız, bu sayı sebebiyle fitneye
    düşmeyi gerektirecek bir özelliktir. Bu da mü’minlerin inancının daha bir
    sağlamlaşması, kâfirlerin de hayret ve şaşkınlığa düşmesi içindir.956
    “Rabbinin ordularını O’ndan başka kimse bilmez.”
    Allah Teâlâ’nın ordusu, Ebu Cehil’in sandığı kadar sadece cehennemin
    üzerindeki on dokuz zebânîden ibaret değildir. Kaldı ki bu zebânîlerden
    her biri çok büyük ve çok güçlüdürler. Cehennem muhâfızlarının sayısını
    sâdece Allah’ın bilebileceğine ve bunun bir gayb konusu olduğuna işaret
    eder. Öyleyse insana düşen görev, onların mâhiyetini, sayısını ve gücünü
    ancak Allah bilir deyip vahiyle bildirilen gerçeklere hiç kuşku duymadan
    inanmaktır. Çünkü gerek sekar (cehennem) gerekse bu âyetler, insanın
    955 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, c. 8, s. 423
    956 Zemahşeri, III/288.
    • 397 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    menfaati için verilen öğüt ve uyarıdır. Yüce Allah, bu âyetleri, cedelleşme
    ve çekişme konusu yapılması için değil, bir sakınma ve uyanma vesilesi olması
    için göndermiştir.
    “Rabbinin ordularını ondan başka kimse bilmez.” ifadesi, cehennem
    bekçilerinin sayısının hikmetini de, Onun her bir ordusunun sayısının
    hikmetini
    de ebediyyen Yüce Allah’tan başka hiçbir kimsenin bilmediğine
    bir
    işarettir. Bu, “Muhammed’in on dokuzun dışında askeri yok mu?” diyen
    Ebû Cehil’e ve benzerlerine bir cevaptır. Tirmizi’nin rivâyetine göre Peygamber
    (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Sema
    gıcırdadı, gıcırdamakta da hakkı
    var. Çünkü orada alnını Yüce Allah’a secdeye koymadık dört karıştık kadar
    bir yer dahi yoktur.”
    “Rahmân olan Allah’a karşı şu size yardım edecek askerleriniz hani kimlerdir?
    Kâfirler ancak derin bir gaflet içinde bulunmaktadır.”957
    “Bizim ordumuz şüphesiz üstün gelecek, gâlip olacaktır.” 958
    “… Allah ona (sükûnet sağlayan) emniyetini indirdi, onu sizin görmediğiniz
    bir ordu ile destekledi ve kâfir olanların sözünü alçalttı.” 959
    Müslüman, kendini, dâvâsını küçük göremez; sürekli mağlûbiyeti, zilleti
    kabullenemez. O, Allah’ın askeri olmanın bilinci, onuru ve sorumluluğu
    içinde yaşar. Dünya bir araya gelse, Allah dilemedikçe senin kılına zarar
    veremez! Güç, kuvvet sadece O’nundur. Yûnus ve Mûsâ aleyhimâ’s-selâm
    öğretir ki, dâvâ adamı müslümanı deniz boğamaz!
    İbrâhim (a.s.) örnektir ki, muvahhid tebliğciyi ateş yakamaz!
    İsmâil (a.s.) haykırır ki, Allah askeri mücâhidi bıçak kesemez!
    Zorba Câlût’un dev cüssesi, çocuk yaştaki Dâvud karşısında mağlup
    olacaktır. Aynı şekilde zorba İsrail ve Amerika karşısında çocuk yaştaki eli
    sapanlı Filistin’li gençler Allah’ın izniyle gâlip gelecektir. Ebâbil kuşlarının
    attığı taşların fil ordusunu yerle bir etmesi gibi muvahhid Filistinli çocukların
    attığı taşlar da fil gibi İsrail tanklarını silip süpürecektir.
    957 67/Mülk, 20
    958 37/Sâffât, 173
    959 9/Tevbe, 40
    • 398 •
    Ahmed Kalkan
    Şeytanın hileleri, Firavun’un sihirbazları İslâm’a ve Müslüman dâvâ
    adamına zarar veremeyecektir. Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâh; Güç ve
    kuvvet, yalnız Allah’a aittir.
    Allah’ın dinine yardım edene Allah da yardım edecek, ayaklarını sâbit
    kılacaktır. 960
    “Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır.”961 Her şey Allah’ın askeridir. O
    dilerse deveyle, dilerse pireyle mü’minlere yardım eder. Dilerse, sivrisinekle
    Nemrutları helâk eder. Kuşlarla Ebreheleri mahveder. İncecik ipliklerden
    oluşan ağıyla örümcek, kâfir güçleri alt etmeye yeter; hicret-i Rasûl’de olduğu
    gibi.
    Allah, dilerse melekleriyle yardım eder, Bedir’deki gibi.
    Dilerse, rüzgârıyla yardım eder, Hendek’teki gibi.
    Dilerse zâlim tâğutu bile, yetiştirmesi için sana hizmetçi kılar; Firavun’u
    Mûsâ’ya (a.s.) yardım ettirdiği gibi.
    Ne diyor Kur’an’ımız: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten dosdoğru
    iman ediyorsanız siz üstünsünüz, siz gâlipsiniz.”962; “(Gerçek) mü’minlere yardım
    etmek Bizim üzerimize haktır.” 963
    Kim Allah’a (O’nun yardımına) sahip o neden mahrum? Kim Allah’tan
    mahrum o neye sahip?
    Kur’an’da, cehennem işleriyle görevli meleklerin bulunduğu ve bunların
    sayısının “on dokuz” olduğu bildirildikten sonra bu sayının, sadece bir
    imtihan vesilesi kılındığı belirtilir ve Allah’ın ordularını O’ndan başka kimsenin
    bilemeyeceği ifade edilir. Bu ifade, meleklerin sayısının çok fazla olduğuna,
    ancak onların sayısıyla ilgili herhangi bir rakam vermenin mümkün
    olmadığına işaret eder. Açıklamasını yaptığımız bu âyet, meleklerin
    sayısıyla ilgilidir; tabii ki onların gerçek ve kesin sayısını sadece Allah bilir.
    960 47/Muhammed, 7
    961 48/Fetih, 4, 7
    962 3/Âl-i İmrân, 139
    963 30/Rûm, 47
    • 399 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    “…İman edenlerin de imanları artsın (diye cehennem meleklerinin
    sayısını 19 yaptık)…”
    İman nasıl ve hangi şartlarda artar? En zor şartlarda, en ağır imtihanlar
    karşısında imanlar daha fazla artar: “Bir kısım insanlar, mü’minlere: ‘düşmanlarınız
    olan insanlar, size karşı asker topladılar; aman sakının onlardan!’
    dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırdı ve ‘hasbüna’llahu
    ve ni’me’l-vekîl’, yani, ‘Allah bize yeter. O ne güzel vekildir!’ dediler. Bunun
    üzerine, kendilerine hiçbir fenalık dokunmadan, Allah’ın nimet ve keremiyle
    geri geldiler. Böylece Allah’ın rızâsına uymuş oldular. Allah, büyük kerem
    sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer iman
    etmiş kimselerseniz onlardan korkmayın, Benden korkun.” 964
    “On dokuz” ifadesine gelince: Kimine göre bu rakam cehennemdeki
    görevli meleklerin (zebânîlerin) sayısıdır. Kimine göre haftanın yedi günü
    ve senenin on iki ayı (7+12) olmak üzere azaptaki sürekliliğin anlatımıdır.
    Bize göre ise bu âyetler müteşabihtir; birbirine benzer birden çok güzel anlamları
    vardır.
    “İman edenlerin de imanı artsın.” ifadesi, imanın artıp eksildiğine bir
    delildir. Yani iman itaat ile artar, ma’siyet ile eksilir. Çoğunluğun görüşü budur.
    Kitab Ehli ile mü’minler hakkında onların kesin inançları ve imanlarının
    arttığı kabul edildikten sonra, şüphelerinin söz konusu olmayacağının
    belirtilmesi ise, tekid ve pekiştirme babındandır. Şöyle denilmiş gibidir:
    Onlar o kadar kesin bir inanca sahiptirler ki, artık bundan sonra şüphe
    ve
    tereddütleri söz konusu olmaz. Gerçek şu ki; kesin bir inanca sahip olan bir
    kimse, bazen delilin herhangi bir önermesinde gaflete düşebilir ve tekrar
    şüpheye düşebilir. Yine bu ifadeler ile onların dışındakilerin durumuna
    bir
    işarette bulunulmaktadır. Şöyle denilmiş gibidir: İşte onların durumu sapık
    ve kâfirlerden şüphe içerisinde olanların durumundan farklı olmalıdır.
    “Ve iman edenler kuşkuya kapılmasın (diye)…”
    Meraklarımızla da imtihan oluyoruz. Gerekli, faydalı hususları mı merak
    edip ilmimizi arttıracağız, yoksa mâlâyani cinsinden hiçbir faydası olmayan
    hususları mı merak edeceğiz?
    964 3/Âl-i İmran, 173-175
    • 400 •
    Ahmed Kalkan
    Bununla da sınanmaktayız. Mü’minler Allah’ın takdir ve yaratmasını
    “vardır bir hikmeti” diye karşılar ve: “Ona iman ettik; hepsi Rabbimiz tarafındandır’
    derler.” 965
    “…Kendilerine kitap verilenler ve iman edenler kuşkuya kapılmasın.
    Kalplerinde bir hastalık olanlar ile kâfirler de şöyle desin: ‘Allah bu misalle
    ne anlatmak istedi?’…” Bu sayının söz konusu edilmesi ile Tevrat ve
    İncil verilenlerin, Muhammed
    (s.a.s.)’in peygamberliğinin doğruluğuna
    dair kesin inançları daha da artmış oldu. Çünkü cehennem bekçilerinin
    belirtilen bu sayısı ellerinde-kilere uygun düşmektedir. Aynı şekilde bu
    böylelikle müminlerin imanının artması sonucunu da vermiştir. Çünkü
    onlar Allah’ın Kitab’ında bulunan hükümleri her tasdik ettikçe iman etmiş
    olurlar. Sonra da cehennem bekçilerinin
    sayısını tasdik ettikleri için
    de imanları artmış oldu. Aynı şekilde bu kendilerine kitap verilip, Muhammed
    (s.a.s.)’in ashabından cehennem bekçilerinin on dokuz olduğunu
    tasdik edenlerin şüphelerini de ortadan kaldırır. Yine bu hicretten sonra
    ortaya çıkacak, kalplerinde şüphe ve münafıklık
    bulunan Medine münafıkları
    ile Yahudi ve Hristiyanların kâfir olanlarının şöyle demelerine sebep
    olmuştur: Allah cehennem bekçileri için bu alışılmadık sayıyı söz konusu
    ederek neyi söylemek istemiştir? Onların bu şekilde bir soru sormalarından,
    maksat bu Kitab’ın Allah tarafından gelmiş olduğunu uzak bir ihtimal
    olarak görmek ve hatta Allah’tan geldiğini
    inkâr etmektir. Yani Yüce Allah
    bu hayret verici sayıyı söz konusu ederek
    neyi kastetmiştir?
    “İşte Allah, dilediğini böyle saptırır, dilediğini böyle hidâyete erdirir.”
    Bundan maksat, zahiren anlaşılan saptırmak ve hidâyetin, Yüce Allah tarafından
    yapılan şeyler olduğu değildir. Yüce Allah’ın bazılarını sapmaya,
    diğer başkalarını da hidâyete mecbur ettiği de kastedilmemektedir. Bundan
    maksat Yüce Allah’ın kulları hakkındaki sünnetlerinden birisini
    tespit
    etmektir. Bu da Allah’ın yaratmış olduğu sebepler ile sonuçlar arasındaki
    bağlantıyı ortaya koymaktır. Sapıtan bir kimse ancak kendisi ve kendi tercihi
    ile sapıtır. Hidâyet bulan bir kimse de ancak kendi irade ve tercihi ile
    sapıtır. Bundan sonra Yüce Allah sapıtanların sapıklığını arttırarak
    onları
    hidâyetin işaret taşlarından uzaklaştırır. Buna sebep ise onların
    kötü seçimleri,
    istidatları ve inatlarıdır. Diğer taraftan Yüce Allah müminlerin de
    imanını, onlara hidâyet ve doğruluk yollarını izleme muvaffakiyeti vere-
    965 3/Âl-i İmrân, 7
    • 401 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    rek ve güzel seçimleri sebebiyle arttırır. Kâinatta hiçbir şey, Allah’a rağmen
    meydana gelmez. Meydana gelen her bir şey O’nun iradesi ve dilemesi ile
    olur. İsterse O’nun emrettiği ve sevdiği şeylerin aksi olsun.
    “Üzerinde on dokuz vardır.”
    Bu âyet, günümüzde öylesine farklı yorumlandı ki, on dokuz denilince
    hemen akıllara 19 mucizesi(!) gelmektedir. Sözüm ona, Kur’an’ı 19 rakamının
    sihirli, gizemli matematiksel kotlarıyla bir mucize olarak ispatlamayı
    amaçlayan bir hârika...
    19, Bir Mucize Olabilir mi?
    Herhangi bir konuda bütün aktivitesini yoğunlaştıran bir insan, o alanda
    mutlaka herkesten farklı bir sonuç elde edecektir. Ama önemli olan,
    varılan sonucun Allah’ın dinine, Kitabı’na uygun olmasıdır, kabule şâyan
    olmasıdır. Birileri de 19 değil de sadece 9 rakamı üzerinde dursa o da birtakım
    izafî tenasübler bulabilir.
    Bunlar belki güzel şeyler, sanatsal, matematiksel olgular olarak kabul
    edilebilir; ama hepsi o kadar! Hele de bu mucize(!) kimilerini peygamber
    ilan ediyor, kimi kan dökücü zorbaları kutsallaştırıyor; hiçbir peygamberin
    bilgi sahibi olmadığı, ilmi sadece Allah’a ait olan kıyametin vaktini kaydediyorsa,
    bunun bir tür falcılık olduğuna hükmedilir.
    Doğrusu, tarih boyunca hiç bu kadar esrarlı, bunca metamatiksel hesapla,
    kütük söker gibi Kur’an’dan zorla sökülen, kotarılan bir mucize ne
    duyulmuş ne de görülmüştür. Hz. Peygamber’in 19 mucizesinden haberdar
    olmadığı mâlumdur. (Tabii Hz. Ebubekir, Ömer de öyle...) Burada akla şu
    nahoş soru geliyor: Acaba Allahu Teâlâ kulu ve elçisi Muhammed’den bu
    mucizeyi niye esirgedi yahut da, elinin altındaki vahiylerde gizli bir hazine
    gibi durmakta olan bu sırrı elçisine azıcık olsun niçin ifşâ etmedi? (Hâşâ).
    Şüphesiz Allah böyle bir mucize gizlemiş değildir.
    • 402 •
    Ahmed Kalkan
    Müşriklerin Peygamber’den (s.a.s.) istedikleri değişik mucize istekleri
    reddedilmiştir.966 Ve bu reddedişin ertesinde hiç değilse 19’a dair bir ipucu
    verilebilir, “gidin mucize istiyorsanız, Kur’an’da böyle matematiksel bir mucize
    var, onu keşfedin budalalar!” diyebilirdi.
    Kur’an apaçık bir kitaptır. (Kitabun mübîn)967 Bu apaçık kitabın 1400
    senedir (peygamber dâhil) anlaşılamayan, bilinememiş, fark edilmemiş bir
    mucize ile muttasıf olması, apaçıklık vasfına bir nâkısadır diye düşünüyoruz.
    Hatta daha da ileri giderek, kapalı muğlâk, hele de bırakın matematik
    bilmeyi; okuma-yazması bile olmayan insanların ölünceye kadar künhüne
    vâkıf olamayacakları bir kitap profili çıkıyor karşımıza.
    19 Mucizesi denen birtakım matematiksel hesapları Edip Yüksel ilk
    defa 1974 yılında vaki olan bir mucize gibi lanse ediyorsa da, aslında bu
    hesap, çok uzun bir geçmişi olan hurufiliğin, cifirciliğin (ebced hesabı) modern
    bir versiyonundan, biraz daha ince elenip sık dokunmuşundan başka
    bir şey değildir.
    Kıyâmetin Vakti
    Hiç şüphe yok ki 19 mucizesinin batıllığını tescil eden en iyi kanıt, kıyametin
    vaktini bildirmeye(!) yeltenmesidir. Bu cüretkâr tavrın izahı mümkün
    değildir. Kur’an’ın hiçbir yerinde kıyametin vakti saati bildirilmemiş,
    en ufak bir ipucu dahi verilmemiştir. Ayetler kıyamet bilgisinin tamamen
    Allah’a ait olduğunu açıklarlar.
    Üstelik kıyametin ansızın geleceği bildirilir Kur’an’da.968 Hâlbuki Reşad
    Halife ve şâkirdi Edip Yüksel 2280 yılını kıyamet yılı ilan etmekle “ansızın”
    olma özelliğini bertaraf etmiş olmaktadırlar.
    Kur’an Eksik mi?
    19 sayısının tüm büyülü özellikleri, tüm Kur’an’a uymuyor. Bazı âyetler,
    bu uydurma mucize ile çelişiyor. İşte, bu sayının bir fitne, bir sınav olduğu
    ortaya çıkıyor. Tercihini Kur’an’dan yana mı, 19 rakamının büyüsünden
    966 17/İsrâ, 90-95
    967 43/Zuhruf, 2
    968 16/Nahl, 77; 6/En’âm, 31; 22/Hacc, 55 vb.
    • 403 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    yana mı yapacak insan imtihana tâbi tutuluyor. Ve 19’u savunanlar, hiç tereddüt
    etmeden bazı âyetleri 19’a kurban edip inkâr etmekten çekinmiyorlar.
    Edip Yüksel ve 19 mucizesini her şeyiyle savunanlar, Tevbe sûresinin
    son iki âyetinin Kur’an’dan olmadığını, Kur’an’a yanlış olarak ilâve edildiğini
    iddia ediyorlar. E. Yüksel, Bu âyetlerin Kur’an’da olmaması gerektiğine
    kendini o kadar şartlandırmış ki, bu konuda vahiy aldığını bile iddia edebiliyor.
    969
    “…Ve o, insanlar için sadece bir öğüttür.”
    Yüce Allah cehennemi, cehennemin niteliklerini, onun pek büyük bir
    belâ ve musibet olduğunu, onun sürekli olarak insanlar için bir korku ve
    uyarı olduğunu inkâr eden herkesi “ama öyle yapmıyorlar (öğüt almıyorlar)”
    anlamındaki ifade ve işaret ile uyarıp bu durumdan vazgeçmelerini
    istemektedir.
    “Hayır; andolsun Ay’a,” (32. Âyet)
    Yüce Allah şereflerini yüceltmek ve bunlarda ortaya çıkan hususlara,
    bunlardaki Yüce Allah’ın hayret verici kudretine ve bunları var etmekle varlık
    âleminin ayakta durduğuna dikkat çekmek üzere aya, geceye ve sabaha
    yemin etmektedir. Hakkında yemin edilen husus ise Sekar’ın (cehennemin)
    musibetlerden birisi olduğu, onun insanlar için bir uyarıp korkutucu
    ya da
    uyarıp korkutma özelliğine sahip olduğudur. Hasan-ı Basri der ki: Allah’a
    yemin ederim ki O, yaratıkları ondan daha büyük bir musibetle uyarıp korkutmuş
    değildir.
    Cenâb-ı Hak, hemen her gece gördüğümüz halde, ibret nazarıyla bakmadığımız
    kâinat âyetlerinden Ay’a dikkatimizi çekmek istiyor. Nerede
    ise görülemeyecek derecede küçük bir kavis olarak görünmeye başlayan,
    yüzü aydınlıkla doluncaya kadar devamlı bir şekilde büyüyen, güzel, sâkin,
    akıcı, rüyamsı aydınlığını yeryüzüne salan, sonra başladığı gibi geri dönüp
    görülmeyecek derecede küçücük bir çizgicik halinde küçülen ve boşlukta
    gizlenen ay...
    969 Mehmet Durmuş
    • 404 •
    Ahmed Kalkan
    “Dönüp gittiği zaman geceye,” (33. Âyet)
    Leyl, bütün türevleri ile karanlığı ifade etmektedir. Leylun elyelu ifadesi
    ise çok karanlık demektir. Güneşin batışından, fecr-i sâdık yahut güneşin
    doğuşuna kadar olan süre gece olarak kabul edilmektedir. 970
    Kur’ân’da esas olan, gecenin istirahat vakti oluşudur. Ancak geceleyin
    ibâdet övgüye daha lâyık, 971 ihlâsı yakalamaya
    daha müsait bir zaman 972
    olarak belirtilmiştir.
    Kur’ân’da 92 yerde zikredilen “leyl” kelimesi, hep Allah’ın kudretine delil
    olarak gösterilen süreklilik arz eden bir yapıdadır.
    Kozmolojinin hareketi ile işleyen leyl/gece âhiret sahnesinde görülmemektedir.
    Zira evrenin yapısının bozulmasıyla varlık sahnesinden
    silinmiş
    olur. Geceyi yaratan Allah,973 onun işlevini dünyevî hayatın hizmetine sunmuştur.
    “Gecenin ve gündüzün
    değişmesi O’nun eseridir.”974; “Onun rahmeti cümlesindendir
    ki O sizin faydanız için de, sükûn ve istirahat etmeniz için geceyi
    ve gündüzü
    fazlu kereminden rızkınızı aramanız için yaratmıştır.
    Ta ki şükredesiniz.”
    975
    Gecesini diriltemeyenin gündüzü de ölmüştür. Gündüzün yiğidi olmak,
    gecenin âbidi olmaktan geçer. İç zenginliğin elde edilmesinde mekândan
    (kalpden) sonra ikinci önemli faktör zamandır. Elbet geceler de gündüzler
    de Allah’ındır. Ne ki, iç zenginliğin elde edilmesinde en müsâit zaman olan
    geceyi kazanmamız gerekiyor. Çünkü gökler gece vakti sıyırırlar duvaklarını.
    Gece, amellerin Allah katına arzedildiği müstesnâ zamandır.
    Çağdaş zaman anlayışıyla İslâm’ın zaman anlayışı taban tabana zıt. Bu
    zıtlık, zamanı kullanmada da kendini gösteriyor. Allah Kur’an’da çeşitli zaman
    parçaları üzerine yemin eder: “Ve’l-asr, ve’l-leyl, ve’s-subh, ve’d-duhâ
    970 el-Ferâhidî, VIII; 363; el-Cevherî, V, 1815; er-Râgıb el-Isfahânî, s. 457; ez-Zebîdî, VIII, 109
    971 25/Furkan, 47, 64
    972 73/Müzzemmil, 2-8
    973 21/Enbiyâ, 33
    974 23/Mü'minûn, 80
    975 28/Kasas, 73
    • 405 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    (Asra, geceye, sabaha, kuşluğa yemin olsun)” gibi. Bu yeminler, zamanın izzetinin
    İlâhî dille tescilidir. Zaman azizdir, ne kadar çok olursa olsun değerinden
    bir şey kaybetmez. Aynen su gibi. Zaman hayattır, zamanı israf, hayatı
    israftır, yani intihardır. Hayatını bozuk para gibi harcayanlara Allah’tan
    umut kesmemelerini tavsiye eden âyet “esrefû alâ enfusihim (nefislerini israf
    edenler)” 976 tasvirini yapar.
    Allah Rasûlü ve ashâbı aylarca -belki de yıllarca- teheccüd için zorunlu
    olarak kalkmışlar, hatta bu vecîbeyi hafifleten âyet nâzil olduktan sonra bile
    bu namaz Rasûlullah için “Ve gecenin bir kısmında uykunu bölerek sana
    özgü bir nâfile namaz kıl”977 emriyle farziyetini muhâfaza etmiştir.
    En güzel örneğimiz olan Rasûlullah’ın gecesi bizim gecemize niçin örnek
    olmamaktadır? Onun iç dünyasının, Rabbi tarafından nasıl zenginleştirildiğinin
    delili olan bu âyetler niçin bizim iç dünyamızı da zenginleştirmesin?
    Rasûlün sünnetlerine sarılması gereken bizler ona has farzlara karşı
    niçin bu denli lâkayt davranabiliyoruz? Dahası insan, her şeyin olduğu gibi
    zamanın da yaratıcısı olan Allah tarafından “elverişli” olarak nitelenen gece
    adlı serveti nasıl hovardaca harcayabiliyor?
    Eğer gündüzünüz güzelse, geceniz de güzel olacak; geceniz güzelse
    sabahınız da (yeniden dirilişiniz) güzel olacaktır. Bunlar birbirine bağlı
    şeyler. Böylesi bir ortamda gecesinin hesabını veremeyenin gündüzünün
    hesabını verebilmesi ne mümkün? Her şeyin el ayak çektiği bir özge vakitte
    cansızlar, canlılar ve sâlihlerle birlikte bu evrensel koroya eşlik etmenin insanın
    iç dünyasında ne ufuklar açacağını düşünebiliyor musunuz?
    Gündüzleri imanlarımızı gevreten bireysel ve toplumsal ilişkilerin,
    tuğyan ırmağına dönen caddelerin, bulaşıcı bir biçimde ta yüreklere kadar
    sirâyet eden riddet, cehâlet ve inanç sefâletinin iç dünyamızdaki tahrîbâtını
    gecenin rahmetinden yararlanarak onaramıyorsak, kalbimizin kıyâmeti
    yakın demektir.
    976 39/Zümer, 53
    977 17/İsrâ, 79
    • 406 •
    Ahmed Kalkan
    Geceleyin iç coğrafyamızda edindiğimiz tecrübeyi gündüzün dış dünyamıza
    aktaralım. Bilelim ki, gecenin bir vaktinde sıcak yataklarına elvedâ
    diyenler; kendi adına, toplum adına; kana, sömürüye ve zulme doymayan
    müstekbirler elinde oyuncak olan mazlum ümmet adına, her gün imanı
    kundaklanan sayısız insan adına, hâcet kapısının eşiğini aşındıranlar kuracaktır
    geleceği. Çünkü her toplumsal değişimin tohumu önce yüreklerde
    çimlenir ve baharın ilk goncaları göğüslerde açar. Sözü vardır Allah’ın;978
    “sâlih” olma liyâkatini elde eden kullarına verecektir toprağın ve suyun
    emânetini.979
    Gün boyu zorlu bir mücâdeleye giren, bütün çabasını insanlara dâvâsını
    anlatmak için harcayan bir dâvetçinin gece ciddi bir zihinsel hazırlık
    yapması gerekir. İşte bu fikrî/kalbî hazırlığın yapılabileğceği en elverişli zaman;
    gece vaktidir.
    “Ağardığı zaman sabaha” (34. Âyet)
    Subh, sabah demektir. Bu kelimenin kapsadığı süre, sabah namazıyla
    güneş doğuncaya kadar olan sınırlar içinde yorumlanmıştır. Kur’an’da
    sabah kelimesi ve iştikakı kırk beş yerde geçmektedir. Sabah anlamındaki
    fecr kelimesinin ifade ettiği zaman karanlıktan kurtuluş mücadelesidir.
    Nitekim fecr-i kâzipte, bu mücadele görülmektedir. Hâlbuki sabahın ifade
    ettiği mânâda böyle bir mücadele yoktur. Sabah kelimesinin iştikakında,
    sâra mânâsında nâkıs fiil olarak değişim ifade edenler olduğu gibi, tam fiil
    olarak kullanılıp sabah vaktini belirleyenler de vardır. Binâenaleyh her sabah
    bir değişimdir,
    fakat her değişim bir sabah değildir.
    Çağdaş zaman anlayışı, ünlü tâbirle akşamcıdır, yaratılışın doğasına
    aykırıdır. Allah’ın belli maksada mebnî olarak yarattığı geceyi amacının dışında
    hovardaca kullanmak, çağdaş insanın tabiatı haline getirildi. İslâmî
    anlayışta zaman, doğasına en elverişli biçimde kullanılır. Mü’min, üzerine
    güneşi doğdurmaz, güneşin üzerine kendisi doğar. Zamanı kullanmada İslâm,
    tâbir câizse sabahçıdır. Bu nedenle, sabahın diriltici dinginliğinden en
    çok Müslümanlar yararlanır.
    “Gerçekten o, büyüklerden biridir.” (35. Âyet)
    978 7/A’râf, 128
    979 Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, Denge Y., s. 73-78
    • 407 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Yüce Allah’ın aya, geceye ve sabaha, cehennemin en büyük musibetlerden
    birisi olduğuna dair yemin etmesi ise durumun dehşetini, vehâmetini
    daha da arttırmaktadır.
    Muhakkak işkence ve azap merkezi olan Sekar adlı cehennem, benzeri
    bulunmayan büyük musibetlerden ve korkunç belâ ve felâketlerden biridir.
    Onunla nasıl alay eder ve onu yalanlarsınız?
    Nasıl ki ay, gece, gündüz Allah’ın kudretinin büyük işaretleri ise, cehennem
    de böyle Allah’ın büyük kudretinin bir nişanesidir. Eğer ayı meydana
    getirmek, gece ve gündüzü bir düzen içerisinde peşisıra getirmek mümkünse,
    niye o zaman cehennemi meydana getirmek gayr-i mümkün olsun?
    “İnsanlar için bir uyarıcıdır.” (36. Âyet)
    Kur’an, diri olanları uyarıp inzâr etmek, korkutmak ve küfre sapanların
    üzerine sözün hak olması için indirilmiştir. “Biz ona (Peygamber’e) şiir
    öğretmedik. Zaten ona yaraşmazdı da. Onun söyledikleri, ancak Allah’tan
    gelmiş bir öğüt ve apaçık bir Kur’an’dır. Hayy/ Diri olanları uyarsın ve kâfirler
    cezayı hak etsinler diye (indirilmiştir.)” 980
    Ayette geçen “hayy/diri” kelimesi için müfessir Zemahşeri şöyle demektedir:
    “Diri olandan maksat, akıllı olan ve düşünen kimselerdir. Çünkü
    gâfil olan tıpkı ölü gibidir. Yahut da diri olan, inandığı ve iman ile yaşadığı
    bilinen kimselerdir. “Sen ancak zikre (Kur’an’a) uyan ve görmeden Rahman’dan
    korkan kimseyi inzâr edip uyarabilirsin. İşte böylesini, bir mağfiret
    ve güzel bir mükâfatla müjdele.” 981
    “Sizlerden öne geçmek veya geride kalmak isteyenler için.” (37. Âyet)
    Cehennem ateşi hayır ve itaate doğru ilerlemek isteyen kimseler ile geri
    kalıp şerre ve ma’siyete doğru gitmek isteyen kimseler için bir uyarıcıdır,
    korkutucudur.
    980 36/Yâsin, 69-70
    981 36/Yâsin, 11
    • 408 •
    Ahmed Kalkan
    “Hayırda öne geçmek, iman edip sâlih/iyi işler yaparak Allah’a yaklaşmak
    isteyen veya imandan ve hayırdan, iyi amelden geri kalıp uyarılara
    kulak vermeyen kimseler”
    olarak yorumlanmıştır.
    Hayırda, sâlih amelde öne geçenler, Kur’an’da “sâbıkun” olarak zikredilir.
    “Sonra, Kitab’ı, kullarımız arasından seçtiklerimize verdik. Onlardan
    (insanlardan) kimi kendisine zulmeder, kimi ortadadır, kimi de Allah’ın izniyle
    hayırlarda öne geçmek için yarışır. İşte büyük fazilet budur.” 982; “İşte
    onlar, hayırlara/iyiliklere koşuşurlar ve hayır için yarışırlar.” 983; “Hayırda
    önde olanlar, (ecirde de) öndedirler.” 984; “Rabbinizden bir mağfirete; Allah’a
    ve peygamberlerine iman edenler için hazırlanmış olup genişliği gökle yerin
    genişliği kadar olan cennete koşuşun. Öne geçmek için yarışın. İşte bu, Allah’ın
    lütfudur ki, onu dilediğine verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” 985
    “Her bir nefis kazandıkları karşılığında rehin alınmıştır.” (38. Âyet)
    Her insanın (âkıbeti) kendi kazandıklarına bağlıdır. Her nefis kazandıkları
    karşılığında rehin alınmıştır. Yani her nefis ameli karşılığında alıkonulmuş
    ve onun karşılığında rehin olarak alınmış, kıyamet gününde daha
    önceden işlemiş olduğu ameller sebebiyle tutuklanmış olacaktır. Eğer hayır
    işlemişse bu onu kurtarır ve hürriyetine kavuşturur,
    şâyet işlediği şer ise bu
    da onu helâka sürükler.
    Âkıl-bâliğ olup emir ve yasaklarla mükellef olan her insan ve her cin
    dünyada işlediği günahına karşılık Allah katında rehin olarak tutulacaktır.
    Her nefis kazancına bağlıdır. Yani Allah katında borçlu olarak kazancına
    rehindir. Üzerindeki borçları ve cezaları ödemedikçe bırakılmaz. Mutluluğu
    ve felaketi kazancına uygun düşer. Çalışır güzel işler yapar, Allah’a borçlarını
    öderse kendisini kurtarır. İnkâr ve isyan ederse cezaya uğratılır.
    “Her insanın amelini (veya kaderini) boynuna bağladık. İnsan için kıyâmet
    gününde, açılmış olarak önüne konacak bir kitap çıkarırız.”986 Hesap
    Günü, her insan, yapmış olduğu bütün kötü fiiller için rehin olarak tutulacaktır.
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Her nefis kazancına
    982 35/Fâtır, 32
    983 23/Mü’minûn, 61
    984 56/Vâkıa, 10
    985 57/Hadîd, 21
    986 17/İsrâ, 13
    • 409 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    bağlıdır. Yani Allah katında borçlu olarak kazancına rehindir. Mutluluğu ve
    felaketi kazancına uygun düşer. Çalışır güzel işler yapar, Allah’a borçlarını
    öderse kendisini kurtarır. 987
    Her nefsin yaptıklarına
    karşılık rehin olarak gösterilmesi, sorumluluğun
    ferdî olduğunu, her insanın dünyadaki iman ve itaatine göre hesap
    gününde ödül veya ceza alacağını, geleceğinin
    buna bağlı olduğunu ifade
    eder. Kısacası insana ebedî kurtuluşu sağlayacak olan da onu ebedî felâkete
    götürecek olan da benimsediği inancın doğruluğu veya yanlışlığı, amellerinin
    İlâhî iradeye uygun veya aykırı oluşudur. İnancı bâtıl,
    ameli bozuk olanı
    en yakınları bile kurtaramaz; nitekim Hz. Nûh öz oğlunu, Hz. İbrahim
    öz babasını kurtaramamıştır. 988
    İnsanın Sorumluluğu
    Bu âyet, insanın davranış özgürlüğü ve sorumluluğu ile ilgilidir. Bu âyetin
    beyanına göre Hesap Günü, her sorumlu can kazancına rehindir; yani
    onun göreceği karşılık, kazancıyla mütenâsip olacaktır. Bu gerçek, âyetin
    sonunda yer alan rehine sözcüğü ile ifade edilmiştir. Çünkü rehine sözcüğü,
    durmak, menetmek, alıkoymak, karşılık ve kefil gibi anlamlar taşıyan r h n
    kökünün türemiş şeklidir. Rehine kelimesi burada, “her insanın yaptığının
    kefili, yani yaptıklarından sorumlu olduğu” anlamına gelir.
    Eğer insan, iyi çalışıp güzel işler yaparak Allah’a olan borçlarını öderse
    O’ndan ikram görür ve kendini kurtarır. Aksi halde, eli boş kalır ve hak
    ettiği cezayı çeker.
    Yüce Allah, dilediğini yapar ve her şeye güç yetirir. Ancak O, rastgele iş
    yapmaz; kendi hikmeti ve adaletiyle koyduğu yasaları ihlâl etmez. Bunun
    için Allah, insana tanıdığı irade ve özgürlük alanına müdahale etmez. O,
    ahlâk alanını kişinin özgür irade ve tercihine bırakır. İşte bu yüzden insan,
    kendi iradesiyle yaptığı davranışlardan sorumludur. İnsanın felâhı veya felaketi,
    kendi kazancına bağlıdır.989
    987 Geniş bilgi için Tûr sûresindeki "Herkes kendi kazancına bağlıdır.” (52/Tûr, 21) âyetinin tefsirine bkz.;
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları, 8/427.
    988 Bk. 11/Hûd, 45-46; 9/Tevbe, 114
    989 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1
    • 410 •
    Ahmed Kalkan
    Her öz, sorumluluğunu ve yükünü kendi omuzlarında taşır. Kendini
    nereye koymak isterse oraya koyar. Özünü ya ilerletir, ya geriye götürür. Ya
    onurlandırır ya alçaltır. Herkes davranışlarının tutsağı, yaptığı işlerin bağımlısıdır.
    Yüce Allah göre göre izleyeceği yolu tanıtmıştır. Duygulandırıcı
    evrensel tablolar ve herşeyi yutup yokeden “sakar” cehennemi tabloları karşısında
    yapılan bu duyuru son derece etkili ve akılları başlara toplayıcıdır.
    Yaptıkları işlerin tutsağı ve davranışlarının bağımlısı olan insan sahneleri
    önünde çalışma defteri sağ taraftan verilecek olanların bağlardan çözük
    olacakları, kösteklerden arınmış bir özgürlüğün tadını yaşayacakları ilan
    ediliyor. Onlar bu rahatlık içinde günahkârlara niçin bu kötü sonla yüzyüze
    geldiklerini sorma hakkına bile salıp olacaklardır. 990
    Kıyâmet gününde her nefis kazançları karşılığında rehin olarak alıkonulmuş,
    ameli karşılığında tutulmuş olacaktır. Ondan sonra kişi kendisini
    ya kurtarır, ya da helak eder. Ancak amel defterleri sağlarından verilecek
    olan “yemin ehli” müstesnadır. Onlar günahları sebebi ile alıkonulmayacaklardır.
    Hasan-ı Basri ve İbn Keysan dedi ki: Bunlar ihlâsa erdirilmiş
    müslümanlardır, bunlar rehin olarak alıkonulmayacaklardır. Çünkü üzerlerindeki
    hakları vaktiyle eksiksiz yerine getirmişlerdir. “Herkesin kazandığı
    (yaptığı hayır) kendine, yapacağı (şer) de kendinedir.” 991; “Kim zerre miktarı
    hayır yapmışsa onu görür. Kim de zerre miktarı şer işlemişse onu görür.” 992
    “Ancak ashâb-ı yemîn hâriç.” (39. Âyet)
    Hesap Günü, her insan, yapmış olduğu bütün kötü fiiller için rehin olarak
    tutulacaktır; yalnız dürüstlüğü ve erdemli olmayı başaranlar hâriç.
    Ashâb-ı yemîn: Amel defterleri sağından verilenler, iyiler, sağduyulu
    hareket ederek, Allah’ın kitabına iman edip hayata geçirenler, hayırlı sonuca
    koşanlar. Allah’ın
    iradesine uygun bir inanç ve amel çizgisi benimseyip
    hayat boyunca bu çizgide
    sebat eden mü’minler anlamına gelir. Yemîn
    (yümn, meymene), sağ anlamı kadar, aynı zamanda bereket, saâdet, mutluluk
    ve uğurluluk demektir.
    990 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an
    991 2/Bakara, 286
    992 99/Zilzâl, 7-8
    • 411 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Sağ taraf, meclis ve mahfillerde saygı yeridir. Sağ kol da önemli kişi
    anlamında kullanılır. Ashâb-ı yemîn (veya meymene): Saygı mevkiinde bulunan
    yüksek haysiyet sahipleri, kendilerine ve başkalarına yararı dokunan
    bereketli insanlar anlamlarına gelir.
    Kıyâmet kopunca insanlar üç kısım olacaklardır: Ashâb-ı yemîn (ashâb-
    ı meymene), ashâb-ı şimâl (ashâb-ı meş’eme) ve sâbıkûn (iman ve itaatte
    öncü olanlar). 993 Ashâb-ı yemîn (meymene); Beled sûresinde köle âzat
    eden, yetimi, yoksulu ve aç insanı doyuran, iman edip sabrı ve merhameti
    birbirine tavsiye eden kimseler olarak tanıtılmıştır. 994 Ashâb-ı meymene,
    Vâkıa sûresinde ashâb-ı yemîn olarak ifade edilmiştir. 995
    Yemîn, sağ, sağ taraf, uğur, kuvvet ve kasem (and) demektir. Ashâb-ı
    meymene ile ashâb-ı yemîn aynı insanlardır. Kıyâmette bunlara amel defterleri
    sağ tarafından verilecek 996 ve hesapları kolay olacaktır. 997 Her can
    kazandığıyla Allah katında rehin alınacak, ancak ashâb-ı yemîn bundan
    hâriç olacaktır. 998 Ashâb-ı yemîn; cennetlerde her türlü nimetler içinde
    olacaklardır. 999
    Ashâb-ı yemîn; iman edip sâlih ameller işleyen, Allah ve Peygamber’e
    itaat eden insanlardır. Âhirette kişiye amel defterinin sağ taraftan verilmesi,
    o kimsenin hayırlı âkıbetini ifade eder, sembolik bir anlatımdır.
    Sağ, hemen her dilde hayırlı ve önemli şeyler için kullanılır. Arapçada
    da, diğer dillerde de bu böyledir. Türkçede de sağ ve sağla ilgili türetilen
    kelimeler hep hayrı, olumlu özellikleri ifade eder. Sağ: Hayatta olan, diri,
    canlı anlamına geldiği gibi, sağlam, sıhhatli, kavî, metîn, korkusuz, emîn,
    hâlis, temiz, iyi, doğru gerçek anlamlarına da gelir. Esenlik, emniyette olmak
    anlamında sağ-sâlim denir; çok yaşa, teşekkür ederim yerine sağ ol
    tabiri tercih edilebilir. Sağalmak, hastalıktan kurtulup iyileşmek, şifa bulmak
    için kullanılır. Sağduyu: Mantıklı ve doğru düşünme özelliği, doğruyu
    yanlıştan ayırma husûsiyeti, akl-ı selîm için ifade edilir. Sağbeğeni: Güzeli
    993 56/Vâkıa, 7-10
    994 90/Beled, 13-18
    995 56/Vâkıa, 27, 38, 90-91
    996 69/Hakka, 19
    997 84/İnşikak, 8
    998 74/Müddessir, 38-39
    999 56/Vâkıa, 27-38; 69/Hakka, 19-24
    • 412 •
    Ahmed Kalkan
    çirkinden ayırt edebilme yetisinin en yükseğidir. Sağgörü: Basîret karşılığı
    olarak kullanılmaktadır. Sağlam: Hasta veya sakat olmayan; sağlam, sıhhatli
    kimse için veya kolayca hasara uğramayan, dayanıklı veya kırık veya
    bozuk olmayan ya da sağlığa faydalı, dokunmayan bir şey için kullanılır.
    Doğru, gerçek, sahih, güvenilir, kuvvetli şey için de sağlam denilir. Dirilik,
    hayat, sıhhat, hasta olmayıp normal olma haline sağlık denilir. Sağlık ve âfiyetle
    anlamına sağlıcakla denildiği olur. Doğruluk kuralına uygun olan, sözün
    anlatılmak istenene tam karşılık olması, tam uygun düşmesi niteliğine
    sağın denir. Sağistem ise; iyi niyet, hüsnüniyet demektir. Sağ kol: Önemli
    mevkiiye sahip bir kişinin kullanacağı ve yardımına ihtiyaç duyacağı, en
    güvendiği has adama ad verilir.
    Bütün bunların yanında, ashâb-ı yemîn için “sağcılar” tabiri, kesinlikle
    yanlıştır. “Sağcı”, Kur’an’daki anlamla hiç ilgisi olmayacak şekilde, politik
    bir anlamda kullanılır ve konumuzla hiç ilgisi yoktur.
    “Sağcı”, bir yeni kelime olup siyaset ve fikir hayatında muhafazakârlıktan
    yana olan, gelenek ve göreneğe, mevcut düzenin değerlerine bağlı
    kalan kimse, birey ve toplum (hakiki ve hükmî şahsiyet) demektir. Meselâ
    “sağcı yazar” ve “sağcı parti” ifadelerinde olduğu gibi. “Solcu” kelimesi de
    yeni bir kelime olup düşünce, siyaset ve ekonomide sol görüşü benimseyip
    gelenekçiliği ve muhafazakârlığı reddeden, sosyalizm taraftarı olan (kimse
    ve parti…) demek olur. 1000
    İşte bugün sağcılık ve solculuk, sağcılar ve solcular dediğimizde daha
    çok siyasi eğilimleri dile getiren bu iki kelimenin renklerinin tonlarında
    her ne kadar zaman, zaman değişmeler meydana gelmişse de asıl bunların
    içeriğini dolduran şey, 1789 Büyük Fransız İhtilalinden sonra toplanan 1.
    Cumhuriyet Meclisi yani Milli Meclis olmuştur. Bu mecliste başkanlık kürsüsüne
    göre sağ taraftaki sıralara ihtilale karşı oldukları bilinen aristokratlar
    ve kilise temsilcileri, sol taraftaki sıralara da ihtilali yapan liberal burjuva
    temsilcileri oturmuşlardı. İşte bu oturuş durumuna bakarak kralcı aristokrat
    ve kilise temsilcilerine (yani eski düzen taraftarlarına) sağcı, ihtilalci
    burjuva temsilcilerine (yani yeni düzen taraftarlarına) da solcu denilmiştir.
    Böylece siyasi literatür de yepyeni bir kelime ve yeni bir terim kazanmış
    bulunmaktadır. Ancak bu tabirlerin zamanımıza kadar devam ede gelen
    1000 Misalli Büyük Türkçe Sözlük
    • 413 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    kaypaklığı, onların menşeinde mevcuddur. Nitekim kralcıların meclisteki
    sayıları azalıp burjuvalarla sosyalistlerin siyaset mücadelesi başlayınca, bu
    defa burjuvalara sağcı, sosyalist ve komünistlere solcu denilmiştir.
    Batı demokrasilerinde sağcılık genel olarak liberal kapitalist siyasi
    programlara bağlılığı, yani iktisadi hayatta özel mülkiyet ve özel teşebbüse,
    siyasi bakımdan klasik hürriyetlere taraftarlığı ifade eder. Solculuk da
    muhtelif derece ve şiddetlerde özel mülkiyete, özel teşebbüse karşı çıkan,
    iktisadi hayatta devletçi ve kolektivist görüşleri savunan siyasetlere taraftarlık
    etmektir, diyebiliriz.
    Felsefî bakımdan sağcılık, materyalizme (maddeciliğe ve inkârcılığa)
    karşı olmak, madde ile beraber ruhun varlığına, Allah’a ve dine inanmaktır.
    Solculuk ise madde dışında ve ötesinde bir değer tanımamak, dini ve Allah’ı
    inkâr etmektir. Bu açıdan solculara göre sağcılık gericilik sayılır.
    Sosyal değişme ve gelişme açısından, tekâmülcü (evrimci), toplumu ıslahat
    ve reformlar yaparak, büyük sarsıntılara uğratmadan kendi şartları ve
    kurulu düzenin mantığı içinde değiştirmeye ve iyileştirmeye çalışan görüşler
    sağcı sayılır.
    Ama bu, sağcıların Kur’an’ın istediği gibi tevhidî iman edenlere ad verildiği
    anlamına kesinlikle gelmez. Batıda ve bu ülkede solcu kâfirler olduğu
    gibi, sağcı kâfirler ve müşrikler de az değildir.
    Dine dayalı veya dindar siyasi görüşler (Hıristiyan Demokrat v.b.) ve
    devleti din esaslarına göre kurmak isteyen (şeriatçı) siyasi programlar da
    sağcılığın kapsamı içinde yer alır, denilmiştir ki, bu ifade tartışmaya açıktır.
    Kur’ân-ı Kerim’de orijinal şekliyle “ashâb-ül yemîn” (sağcılar, sağ sahipleri
    ve sağda olanlar) 1001, “ashâb-üş şimal” (solcular, sol sahipleri ve solda
    olanlar)1002; bundan başka “ashâb-ül meymene” (sağcılar, sağ sahipleri ve
    sağda olanlar)1003 ve “ashâb-ül meş’eme” (uğursuzlar) 1004 kelimeleri geçmektedir.
    1001 56/Vâkıa, 27
    1002 56/Vâkıa, 41
    1003 90/Beled, 18
    1004 90/Beled, 19
    • 414 •
    Ahmed Kalkan
    Bu sağcılar (ashâbu’l-yemîn) kesimine lafız ve söz olarak sağcı deyip de
    anlam olarak dürüst ve erdemli bir hayat yaşayanlar anlamını verenler de
    vardır. Bazı müfessirlere göre bu sağdakiler “iman edip sâlih (doğru ve yararlı)
    işler yapmakta” her zaman fazla önde olmayan, ama hata yaptıktan ve
    günah işledikten sonra tedricen dürüstlüğe ve erdemliliğe ulaşanlardır.1005
    Ama bunlar “önde olanlar” kadar iyi bir hayata sahip olamasalar da nihai
    kazançları, onları ötekiler ile aynı ruhi doygunluk seviyesine ulaştırır.1006
    Buradaki “önde olanlar” ise âyetteki “sâbikun” grubudur. “Ve sizler de üç
    sınıf olduğunuz zaman”1007 buyrulduktan sonra “ashâbu’l-meymene”, “ashâbu’l-
    meş’eme” ve “es-sâbikun” olmak üzere burada üç sınıf insandan bahsedilmektedir.
    Bunlar, sağcılar, solcular ve öne geçenlerdir. Burada hitap
    her ne kadar Kur’an’ın indiği zamanki muhataplara ve şimdiki okuyuculara
    gibi görünüyorsa da aslında bu ifade tüm insanlığı kapsamaktadır. Yani ilk
    insandan itibaren kıyamet gününe kadar bütün insanlar bu üç grup içinde
    mütalaa edileceklerdir.1008 Medârik, bu üç sınıftan ikisinin cennete, diğer
    bir sınıfın da cehenneme gideceğini söylemiştir. 1009
    Bugün dilimizde geçerli olan sosyal, siyasi ve ekonomik anlamdaki
    “sağcı” ifadesi, XVIII. Asırdan sonra batıda kullanılmaya başlamış olan
    kelimenin tercümesinden başka bir şey değildir. Yani dine inanmakla beraber
    bunun, insan ürünü düzenlerin mensubu olan ve sosyal, siyasal ve
    ekonomik yapıyı değiştirme değil, onların devam etmesini isteyen bir tip
    olduğunu söyleyebiliriz. Bizim kanaatimize göre Türkçemizdeki sağcı ile
    Kur’an’daki sağcı ifadesi bir birinden tamamen farklıdır. Kur’an’daki sağcı
    kelimesinin zamanımızdaki dilimizde kullanılmakta olan kelimelerden
    hangisi ile tercüme edebiliriz diye araştırma yapıp şöyle bir düşündüğümüzde
    bunu ancak “dinci” kelimesinin karşılayabileceğini görürüz. Dinci
    demek her şeye ama her şeye din gözlüğü ile bakan, İlâhî vahyi ve kutsal
    emirleri merkeze alan kimse demektir. Hayata İlâhî buyrukların hâkim
    olmasını isteyen kişilere bugün “dinci” diyorlar. Hâlbuki sağcıların genel
    olarak söylemek gerekirse böyle bir dertlerinin olmadığını ifade edebiliriz.
    Zira onlar, liberalizm ve kapitalizm gibi dünya düzenlerinin, demokrasi,
    insan hakları, serbest piyasa ekonomisi ve kadın erkek eşitliği gibi batı de-
    1005 Fahreddin Râzi
    1006 Muhammed Esed, III, 1105
    1007 56/Vâkıa, 7
    1008 Mevdudi, Tefhim-ül Kuran, VI, 93
    1009 H.B.Çantay, K.H. ve Meal-i Kerim, III, 972
    • 415 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    ğerlerinin arkasında koşturup duruyorlar. Maalesef müslümanların bugün
    şuculuk ve buculuktan ileriye giderek İslâm’a ve İslâmî esaslara gelemedikleri
    gibi, sağcıyız diyenler de Batı değerlerini ellerinin tersiyle itip henüz
    İlâhî değerlere gelememişlerdir. Ben şeriatın aleyhindeyim diyen bir
    müslüman, müslüman olabilir mi? Behey şaşkın, bu nasıl bir Müslümanlık!
    Şeriat, Allah’ın emirleri, nehiyleri, buyruk ve tavsiyeleri demektir. Hiçbir
    kimsenin kanun koymaya ve bir kural getirmeye hak ve salahiyeti, güç ve
    kudreti yoktur. Onun için Batı değerleri ve Doğu değerleri diye bir şey olamaz.
    Ama var denirse, biz hayır, yok deriz ve uyum ve âhenkten ziyade,
    taazzuv etmiş, organik olarak organizmalaşmış bir düzenden ziyade bir çelişkiler
    dünyası var, diye cevap veririz. Toplum adına ve hayat adına bugün
    doku uyuşmazlığı içinde, birtakım acılar ve sancılar çeken krizden krize
    düşen bir yapıdan, yani bozuk düzenden başka bir şey yoktur. Bunların
    demokrasileri de ekonomileri de hep çelişkilerle doludur. Tâğutlar, kâfir ve
    zâlim yöneticiler ve onları destekleyenler… sağcı olabilir, ama muvahhid
    mü’min oldukları söylenemez.
    Tüm güç, kuvvet, izzet ve şeref Allah’ındır. Kim ululuk, şan ve şeref istiyorsa
    bilsin ki, şan ve şeref, ululuk ve değer tümüyle Allah’ındır. 1010 Başka
    bir âyette “ama asıl şeref, Allah’a, O’nun elçisine ve inananlara aittir. Fakat
    ikiyüzlüler bunun farkında değildirler”1011 buyrulmaktadır. Yani şeref ancak
    Allah’a mahsustur. Hz. Peygamber Risâlet-elçilik görevi, iiman edenler de
    iman etmeleri nedeniyle şereflidirler. Fakat kâfirlerin, fâsık, fâcir ve münâfıkların
    şereften bir payları yoktur. 1012
    Onun için Türkiye’deki sağcılık düşüncesinin İslâmî gerçeklerle uyuştuğunu
    söylemek mümkün değildir. Çünkü aralarında değerler farkı bulunmaktadır.
    Ekonomileri faiz üzerine oturan, demokrasileri ise Allah’ın muradının
    ne olduğuna değil, insan istek ve iradesine dayanan, içtihat ve icma
    ile değil, kendi istek ve arzuları ile kanun yapan bir sistemin mensupları İslâm’a
    hizmet etmiş olamazlar. Olsa, olsa bunlar, günü kurtarmak için geçici
    hevesler peşinde koşmaktan başka bir şey yapmış olmazlar. Kanuni’den beri
    kanun yapan bu kanun mensupları, her geçen gün aşağıya ve her geçen gün
    tükenmeye doğru sürüklenmektedirler. O nedenle yapılacak tek şey, eşyanın
    tabiatına uygun hareket ederek insan şeref ve onurunu ön plana alarak
    1010 35/Fâtır, 10
    1011 63/Münâfikun, 8
    1012 Mevdudi, VI, 332
    • 416 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’a kullukta birleşip herkesin eşit temsil edildiği kişiliğini yaşadığı, bir
    İslâm toplumunu, tüm organları ile uyum içinde olan, taazzuv etmiş tek bir
    uzviyet olan, iman, amel ve ahlâk toplumunu yeniden kurmaktır.
    Eğer bir gün müslümanlar, Kur’an’ın öngördüğü sağcılık (ashâbu’l-
    yemîn) zihniyetine ererlerse yamalı bohçaya dönüşmüş ve birbirinden
    kopup parça parça olmuş beşerî düzenlerin peşinde koşmayı bırakıp
    hayatın merkezinde Allah var diyerek, kâinattaki tevhid birliğine erip bir
    iman toplumu olarak İlâhî düzeni yeniden kuracaklardır. Bizim bu husustaki
    tavsiyemiz tüm müslümanların Kur’an ve sahih sünnet ışığında yeni
    bir dünya kurmaya çalışanlara köstek değil, destek olmaları, yolun ortasındaki
    küçük bir taş parçasını kıyıya uzaklaştırmak gibi bir katkıda bulunmalarıdır.
    İyilerin iyilikleri, kötülerin kötülüklerini silip süpürür. 1013
    “Cennetlerde soruştururlar.” (40. Âyet)
    Bu soruşturma, merak için olduğu ve araştırma amacı kadar, daha çok
    alay ve intikam amaçlı, onları utandırmak için de olabilir.
    “Suçlular hakkında.” (41. Âyet)
    Mücrimler, cürüm sahipleri, yani suçlular hakkında. Suçlular nasıl
    dünyada hapis gibi cezalara çarptırılıyorlarsa, âhirette ceza görenler de suçlular
    olacaktır.
    “Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir? Derler ki: ‘Namaz kılanlardan değildik.”
    (42-43. Âyetler)
    Namaz kılanlardan, o gruptan, yani mü’minler topluluğundan, cemaatten
    değildik. Namaz kılmak, bildiğimiz ibadeti hakkıyla icrâ etmek anlamına
    geldiği gibi, daha geniş anlamıyla Allah’a karşı görevleri yerine getirmek
    anlamında da değerlendirilir.
    “Ve yoksula yedirmezdik.” (44. Âyet)
    1013 11/Hûd, 114; Prof. Dr. Osman Eskicioğlu
    • 417 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Bu ifade de, bildiğimiz şekliyle yoksula yedirmeyi, onu doyurmayı içerdiği
    gibi, insanlara karşı tüm görevlerimizi, toplumsal sorumluluğumuzu
    içeren daha geniş anlamı da dikkate almak gerekir.
    “Dalıp gidenlerle biz de dalıp giderdik.” (45. Âyet)
    Kendilerini günaha kaptıran diğer günahkârlar ile birlikte günaha dalardık.
    Bâtıl ehli ile bâtıllarında birlikte olur, onlara karışırdık.
    Gaflete dalardık, rehâvete, tembelliğe dalardık, boş şeylere dalardık, yalana,
    gıybete dalardık, mâlâyaniye, lüzumsuz şeylere, oyuna-eğlenceye dalardık,
    televizyona, spora dalardık; özetle yalancı dünyaya dalardık. Gündelik
    işlere dalardık, dâvâ adamı muvahhid müslüman kimliğimizi unutur;
    dalanlarla beraber olur, biz de olanlarla birlikte gereksiz şeylerle meşgul
    olup dururduk. Böylece dünyevîleşip giderdik.
    “Din gününü de yalanlardık.” (46. Âyet)
    “Din günü” kavramı, “gün” anlamına gelen “yevm” kelimesiyle; “itaat,
    hesap, ceza (yapılan işin tam karşılığının verilmesi)” gibi anlamlara gelen
    “ed-dîn” kelimesinden oluşur. Din günü: Yapılan işlerin tam karşılığının
    verilip görüleceği hesap günü anlamına gelir. Bu tanımda geçen “gün” kelimesi,
    bir gün ve gecenin toplamı olan yirmi dört saat anlamında olmayıp,
    zaman bölümlerinden herhangi birini ifade etmektedir. Buradaki “gün”; ay,
    yıl, asır, çağ gibi bildiğimiz veya bilmediğimiz herhangi bir zaman birimi
    olabilir. “Bugün dünya, yarın âhiret” sözünde olduğu gibi. Kur’an’da geçen
    ifadelerden yola çıkılarak âhiretteki bir günün bin veya elli bin sene olduğu
    anlaşılmaktadır. “Din” kelimesi ise burada, hesap, ceza, karşılık anlamlarına
    gelir.
    “Din günü” kavramının ifade ettiği başlıca anlamlar şunlardır:
    Hayrın hayır, şerrin de şer olarak görüleceği “Kıyâmet günü”.
    Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği “Ceza günü”.
    İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının
    görüleceği “Hesap günü”.
    • 418 •
    Ahmed Kalkan
    Din gününden kastedilen, âhirettir, hesap günüdür. Kur’an’ı, Kur’anî
    kavramları, öncelikle Kur’an’la tefsir etmek en doğru yoldur. Din gününün
    ne olduğunu başka âyetler açıklamaktadır: “Sonra din gününün ne olduğunu
    nereden bileceksin? O gün, kimsenin hiç kimseye hiçbir fayda sağlamayacağı
    bir gündür. O gün emir yalnız Allah’a aittir.”1014 Din günü: “Bütün
    iyi ve kötü işlerin Hak ölçüsünden geçerek son tahakkukunu bulacağı ve
    birbirinden tamamen ayrılacağı son zamandır.” Gelecekte, yapılan işlerin
    tam karşılığının verileceği son gün demektir. Görüldüğü gibi, Din günü,
    Kıyâmet gününü ifade etmektedir. Kıyâmet gününün, öldükten sonra dirilme,
    durup bekleme, sual, hesap, mîzan, sırat ve ceza gibi durum ve mertebeleri
    vardır. Şu halde Din günü, dinin mâlum olan mühim günü demektir
    ki, bundan da âhiret ve kıyâmet günü anlaşılmaktadır. Bu günde herkes,
    dünyada yaptıklarının karşılığını mutlaka görecektir.
    Kur’an, her sayfasında, insanı hem ruhun tarihine, hem istikbâline
    (âhirete) götürerek insana önünü ve sonunu hatırlatır. Bu nedenle mü’min,
    her ânında üç zamanı birden yaşayan insandır. Bu, ona süreklilik ve sorumluluk
    duygusu verir. Kur’an’daki kıyâmet, cennet, cehennem, mahşer, mîzan
    ve sorgu sahneleri, mü’minde sorumluluk hissini ve fazileti güçlendirmek
    için istikbâline açılan birer penceredir.
    “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibarettir.” 1015 Oyuncaktan hoşlanan
    çocuklar mıyız, yoksa rüştümüzü isbat eden adamlar mı? Dünya oyuncağına
    verdiğimiz değerde saklı bunun cevabı. Oyuna dalıp çokça eğlenenler,
    çocuklar ve o seviyedeki çocuk akıllılardır.
    Din günü şuûru, bize ölümü sık sık düşündürür ve bizi oraya hazırlar.
    Bu bilinçle ölüm râbıtası, bir adım daha ileri giderek şehâdet rabıtası yapmalıyız.
    Bu bilinç ve râbıtalar, bize sadece âhiret azığı değil; dünyada kaybettiğimiz
    izzeti, insanlık onurumuzu da kazandıracak ve ölüm korkusunu
    yenen, ölümle sevdalanan bir seviyeye çıkaracaktır. Ancak bu sayede haklarımızı
    söke söke almak için dileniş değil direniş gerektiğini öğrenir ve canlı
    şehid olarak şerefli bir hayat süreriz. Bugün Yahûdi, teknik imkâna sahip
    milyarı aşan kimlik müslümanlarından değil; intifâda coşkusunu sürdüren
    çocuk yaştaki genç yiğitlerden korkmaktadır. Ölümden korkan gayr-i müs-
    1014 82/İnfitâr, 17-18
    1015 6/En'âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
    • 419 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    lim, en çok ölümden korkmayanlardan korkar. Müslümanın müslümanca
    yaşayamadığı her ortamda müslümanca ölme imkânı her an vardır.
    Her asırda olduğu gibi, günümüzde de birkısım insanın, kıyâmet gününe
    iman etmeyişlerinin sebebi, öldükten sonra dirilmeyi uzak bir ihtimal
    görmeleridir. İnanmayanların görüşüne göre hayat, sebepsiz, hedefsiz ve
    gayesiz bir hareketten ibarettir. Oysa her şeyde bir sır, o sırrın gerisinde bir
    hedef ve hedefin gerisinde de bir hikmet vardır. İnsan bir ölçü dâhilinde
    bu dünyaya getirilir, yine aynı şekilde takdir edilmiş olan âkıbete, ceza ve
    hesap gününe döndürülmüş olur. Dünya hayatı da, her insan için bir imtihandır.
    İnsanların bütün bu gerçekleri bilip, bunların gerisinde kudret ve
    hikmet sahibi yüce Yaratıcı’yı düşünmesi gerekir. İşte bu bilgi ve düşünce
    insanı âhiret inancına götürür.
    İnsanların çokça hatırlaması gereken ölüm, her canlının kendisine
    erişeceği bir hâdisedir. Ölüm, kendi yolunda sapmadan ve durmaksızın
    ilerler. Ne geride bıraktıklarına, ne de ıstırap çekenlerin feryadına bakar.
    Korkanların korkusu, sevenlerin de sevgisi bunu önleyemez. Hayatı sadece
    dünya hayatından ibaret görmek, çok ilkel bir düşüncedir. Kur’an, düşüncesi
    gelişmemiş bu tür kişilerin sözlerini ve durumlarını şöyle dile getirir:
    “Onlar derler ki: ‘Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat yok! Tekrar dirilecek
    değiliz.” 1016
    İslâm’da dünya, âhiretin tarlasıdır. Dünya hayatını ıslah etmek, ondan
    her tür kötülüğü ve bozgunculuğu kaldırmak, bütün insanlar için iyilik ve
    adâleti gerçekleştirmek gibi işlerde sarf edilen emek ve uğraşıların hepsi,
    âhiret sermâyesidir. Böyle bir inançla çalışan ve Allah’ın rızâsını dileyerek
    gönülden bu güne inananların yeryüzünü ihmal etmeleri, azgınlıklara ve
    bozgunculuklara göz yumarak dünyayı terk etmeleri mümkün olabilir mi?
    Bazı insanlar, -âhirete iman ettiklerini iddia etmekle beraber- kendilerini,
    câhilliğin ve azgınlığın akıntısına kaptırmışlarsa; bu, Allah’a ve âhiret
    gününe inandıkları için değil; âhirete imanlarının zayıf oluşundandır.
    Her asırda, âhireti inkâr edenler veya bu güne, inanılması gerektiği şekilde
    inanmamış olanlar, devamlı günah işlemeyi arzu edip buna karşı bir engelin
    çıkmasından korkanlar ve her şeye kadir.
    1016 6/En'âm, 29
    • 420 •
    Ahmed Kalkan
    Yaratıcının huzurunda hesap vermek istemeyenlerdir. İşte bunun için
    de öldükten sonra dirilmeyi ve âhireti hayal zannederler. Din gününe inanmak
    ve bu inancın gereğini yapmak, kötülüğe koşan her nefis için bir gem,
    günahı seven her insan için de bir engeldir. Bütün insanlığa hitap eden
    Kur’an, bu günün olmasını imkânsız görenlere en kesin ve doğru cevabı
    verir: “İnsan, kendini bir nutfeden nasıl yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi
    apaçık bir hasım kesildi.” 1017 İnsanın yaratılışındaki hayret verici durumlar,
    organlarının yapısındaki çeşitli özellikler, onun tekrar diriltilmesinden çok
    daha önemli ve dikkat çekicidir.
    Allah’ın sanat ve kudretindeki bu incelikleri, mükemmellikleri bilip görenler,
    öldükten sonra dirilmeyi artık nasıl inkâr edebilirler? Ne yazık ki
    ünsiyet etmediği her şeyi inkâr, insanoğlunun tabiatındadır. Eğer o yılanı
    yüzüstü ve hem de sür’atle yürür görmese, ayaklardan başka şey üzerinde
    yürümeyi kabul etmezdi. Hatta insan, dünyayı görmeden, dünyadaki acayip
    haller ona anlatılsa, onları bile çoktan inkâra kalkardı. Şu halde, din
    gününü yakînen tasdik etmemek, bu kavramı anlamaktaki noksanlıktan
    ileri gelmektedir. Görünmediğinden dolayı, din gününe inanmayanlar, ilim
    adına cehâlet gösterenlerdir. “Âhiret yurdu, sakınan muttakîler için daha hayırlıdır,
    düşünmüyor musunuz?” 1018
    Dünya, ne seçim ne de geçim dünyasıdır müslüman için; dünya kulluk/
    ibâdet dünyasıdır, imtihan dünyasıdır. Sınav esnâsında oyuna dalan, gülüp
    eğlenen kimsenin imtihanda başarı şansı ne kadar olabilir? Gençler, üniversite
    imtihanına verdikleri önemi, esas sınava, büyük imtihana verseler,
    din günü bilinci nasıl hayata yansırmış, görürdük. Orta yaşlılar, yakın gelecekleri
    için hazırlayıp biriktirdiklerini, esas istikbâl için yatırıma dönüştürseler,
    örnek müslümanların sayısı nasıl artardı! “Ey iman edenler! Allah’tan
    korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Çünkü
    Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” 1019
    Mücâdelenin, cihadın, şehâdetin olmadığı yerde din günü bilinci yeterince
    yok demektir. Ana vatanımız, baba diyarımız cennet olduğuna göre,
    biz memleketimizde gerekli ihtiyacımızı karşılamak için bu diyarda gurbe-
    1017 36/Yâsin, 77
    1018 6/En'am, 32; Y. Çiçek, F. Yıldız, Din Günü İbâdet, s. 65
    1019 59/Haşr, 18
    • 421 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    te çıkmış durumdayız. Orada lâzım olan azığı unutup, buradaki görevimizi
    ihmal etmek ve buralarda oyuncaklarla oyalanmak ne kadar mantıklılıktır?
    Ne mutlu, dingünü bilincine sahip, ölüme ve ölüm ötesi hesaba hazır
    olan ve ölümden korkmayan, ölümle dostluk kurabilen canlı şehidlere!
    “Kesin olan bize gelip çatıncaya değin.” (47. Âyet)
    Evet, dünya bir imtihan yeri, âhiret de o imtihanın değerlendirileceği
    bir başka yerdir. O yerde Allah’tan başka hiçbir yardımcı, O’nun izni olmadan
    hiç bir şefaatçı bulunamaz. Artık bütün işlemler bitmiş ve bütün
    hesaplar neticelendirilmiştir. Kur’ân-ı Kerim bu manzarayı şöyle dile getirmektedir:
    “Bir de öyle bir azâb gününden sakının ve korunun ki, o günde
    (Kıyâmette) hiç bir kimse, hiç bir kimse adına bir şey ödeyemez. Kimseden
    şefaat da kabul edilmez. Azâbdan kurtulmak için kimseden bedel ve karşılık
    alınmaz. O kâfirlere yardım da yapılmaz.” 1020
    Mü’minler bilmelidir ki, o gün mes’ûliyet ferdîdir, hesaplar şahsidir.
    Herkes kendi nefsinden sorumludur. Hiç kimse başkasının günahını taşıyamaz.
    Hiç kimse kimseyi kurtaramaz.
    Âhirete İman, mü’mine, mutlak adâlete dayanan ferdî mesuliyeti yükler.
    Bu prensip, mü’mine, kendi değerini öğreten ve iç âleminde uyanıklığı
    hâkim kılan en kuvvetli bir prensiptir. Âhirette mü’mini kurtaracak, onu
    himâye edecek ancak sâlih amelidir. Hiç bir fidye onu küfür ve masiyetinin
    cezâsından kurtaramaz. Bunun içindir ki, âhirete İmanın, mü’minin
    hayatında büyük bir etki edeceği kaçınılmazdır. Öyle ise mü’min, bütün
    hazırlık ve çalışmasını âhirete yönelik yapmalıdır. İslâmî çalışma ve ibâdet
    hayatında bunun dışında hiç bir menfaat beklememelidir. Çünkü icraatında
    başkasını ortak eden (yani, Allah’tan başkası için ibâdet edip, başkaları
    takdir etsin diye kulluk yapan) âhirette de kimi ortak yapmış ise, ecrini
    ondan isteyecektir. Âhirette Allah’dan başkası mükâfat ve cezâ veremeyeceğine
    göre, o halde mü’min Allah’tan başkası için kulluk yapamaz.
    Âhirete İman, insanoğlunun başıboş olmadığını, lüzumsuz yere yaratılmadığını,
    kendi hevâ ve hevesiyle baş başa bırakılmadığını insana öğretir.
    Bu akîde, ameli karşılığı ile birleştiren bir inançtır.
    1020 2/Bakara, 48
    • 422 •
    Ahmed Kalkan
    Bu inanç, insanoğluna kesin olarak bildiriyor ki, mutlak bir adâlet kendisini
    beklemektedir. Mü’min bu inanç sayesinde hesap ve adâlet gününe
    kendini hazırlar. Bu inanç, mü’min ile kâfiri birbirinden yaşantı itibariyle
    de ayırır. Mü’min, âhirete inandığı için dünyayı bir imtihan yeri olarak kabul
    eder ve çalışmasını da ona göre yapar. Kâfirler ise, âhirete inanmadıkları
    için, hayatı sadece bu dünyadan ibâret sayar ve çalışmasını da hep bu
    dünyaya ait kılar. Böylece onlar, âhirete eli boş olarak gider ve orada onlara
    sadece ateş arkadaşlık eder. Başka yardımcıları yoktur onların.
    Âhirete iman, onun için çalışmayı da beraberinde getirir. Yani âhirete
    inandığını iddia eden herkes, çalışmasını ona göre yapmalıdır. Allah’a ve
    âhirete inanıp mü’min olduğunu iddia eden kimse, karşısındaki kim olursa
    olsun, onun sevgisi Allah’adır, Rasûlünedir ve mü’minleredir. Kalbinde
    diğerlerine en ufak bir sevgi besleyemez. Allah’ın mü’minlerden istediği
    budur. 1021
    İnsanın, bir şeyin kârını ve zararını düşünmesi fıtrattandır. Bu âlemden
    başka âlem tanımayan kimse, yalnızca bu dünyadaki kârı ve zararı
    düşünür; dünyevî faydalar beklemediği hiç bir işe yanaşmaz. Fakat, âhiret
    gününe iman eden kimse, dünyevî fayda ve zararlara pek aldanmaz. Çünkü
    onun bütün kazancı âhirete yöneliktir. O mükâfatını sadece Allah’tan
    bekler. Ona hayırlı bir iş götürüldüğünde, madden kaybedeceği bir şey olsa
    bile onu kaçırmamaya çalışır. Karşısına kötü bir iş çıktığında da, maddî
    faydası ne kadar olursa olsun ondan kaçınır. Kısaca mü’min âhirete yönelik
    çalışmalarda bulunarak, geçici dünya menfaatının para, servet, mal, mülk,
    mevki, şöhret gibi aldatıcı meta’larına aldanmaz. O bilir ki, dünya üzerinde
    bulunan bütün varlıklar, tüm dünyevi faydalar geçicidir; günün birinde
    hepsi yok olup gidecektir.
    Yine insan, günün birinde, güneşin soğuyup bütün enerjisini kaybedeceğini,
    yıldızların dökülüp yok olacağını ve bütün kâinatın altüst olacağını
    yakinen bilmelidir. Kıyâmetten sonra da insana yeni baştan hayat bahşedileceği,
    insanların bu dünyadaki fiillerinin kayıtlar altında tutulup, kıyâmet
    gününde ortaya konulacağı, kıyâmette herkesin Allah tarafından hesaba
    çekileceği, bir kısım insanların (iman ve amel-i sâlih sahiplerinin) Cennet’e;
    1021 Bk. 58/Mücâdele, 22
    • 423 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    bir kısım insanların (isyankârların) da Cehennem’e gireceğini yakinen bilir
    ve inanır.
    Kur’ân-ı Kerim’de Cennet ve Cehennem ehlinin tasviri şöyle yapılmaktadır:
    “Kıyâmet gününde birtakım yüzler ak, birtakım yüzler de kara olacak.
    O vakit yüzleri kara olanlara şöyle denilecek: ‘İmanınızdan sonra küfrettiniz
    ha! İşte o küfrün cezâsı olarak tadın azâbı.’ Ama yüzleri ak olanlar Allah’ın
    rahmeti içindedirler. Onlar orada (Cennet’te) ebedî olarak kalacaklardır.” 1022
    Mü’min âhirete İman ederken, bunu sözde bırakmayarak âhiret için ne
    gerekirse onu yapar, âhiret mutluluğunu kazanabilmek için önceden âhirete
    yönelik gayret ve çalışmalarda bulunur. Çünkü Alah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
    “Kim de mü’min olduğu halde âhireti ister ve çalışmasını da onun
    için yaparsa, işte bunların çalışmaları makbuldür.” 1023
    39-47 Kıyamet gününde “yemîn ehli” cennetlerde olacaklar ve müşriklerin
    durumunu soracaklardır: “Sizin Sekar’a (cehenneme) girmenize
    sebep olan nedir?” diyeceklerdir. Bu soruyu sormaktan maksat ise onların
    mahcubiyetlerinin
    artmasıdır.1024
    Cehennemlikler de buna dört hususu sebep olarak göstereceklerdir:
    Namazı terk etmek, sadakayı vermemek, hak ehline eziyet vermek ve müslümanı
    ilgilendirmemesi gereken hususlarda bâtıl ehli ile birlikte bâtıllarına
    ortak olmak ve amellerin karşılıklarıyla ilgili hüküm verileceği vakit
    olan kıyamet gününü ölüm bize gelinceye kadar yalanlamak.
    İlim adamları dedi ki: Buradaki ilk iki hususun farz olan namaz ve sadaka
    (zekât) hakkında yorumlanması gerekir. Aksi takdirde bunların terkedilmesi
    sebebiyle azap söz konusu olamaz. Aynı şekilde âyet-i kerime kâfirlerin
    şeriatın usulü (iman esasları) dolayısıyla -din gününü yalanlamak
    gibi- azap görecekleri gibi; fer’î hükümleri dolayısı ile de azap göreceklerine
    delil gösterilebilir. Din gününün yalanlanmasının sonda söz konusu edilmesi,
    günahların en büyüğü olduğundan dolayıdır.
    1022 3/Âl-i İmran, 106-107
    1023 17/İsrâ, 19
    1024 Fahreddin Râzi, Mefâtihu’l Gayb, c. 30, s. 211
    • 424 •
    Ahmed Kalkan
    Yani onlar bütün bunlarla birlikte bu temel inancı da yalanlıyorlardı.
    Yüce Allah’ın: “Bundan
    sonra da iman edenlerden... olmasıdır.” 1025 âyetinde
    olduğu
    gibi.1026 Onlar cennette nimetler içerisinde iken birbirlerine cehennem
    ateşindeki
    günahkârların durumu hakkında onlara şöyle diyerek soru
    sorarlar: Sizin cehenneme girmenize sebep olan ne? Bu sorudan maksat,
    daha çok azarlamak ve utandırmaktır.
    Onlar da karşı karşıya kaldıkları bu azabın şu dört sebepten dolayı olduğunu
    söyleyerek cevap vereceklerdir: “Derler ki: Biz namaz kılanlardan
    değildik. Yoksullara yedirmezdik, biz de dalanlarla birlikte dalardık. Din
    gününü de yalanlardık. Nihâyet ölüm bize gelip çattı.” Yani bizler dünyada
    iken farz namazı edâ etmezdik. Namaz kılan müminlerle birlikte Rabbimize
    ibâdet etmezdik. Bizimle aynı cinsten olan O’nun yaratıklarına iyilik
    yapmaz, muhtaç olan fakire verilmesi
    gerekeni vermezdik. Batıl ehli ile birlikte
    batıllarında içiçe olurduk. Bir kişi azdıkça biz de onunla birlikte azardık,
    ya da bilmediğimiz hususlarda
    konuşurduk. Muhammed (s.a.s.) hakkında
    ileri geri konuşanlarla birlik
    olur, biz de konuşurduk. Bu da onların:
    Muhammed bir yalancıdır, delidir,
    sihirbazdır, şairdir şeklindeki sözleri
    idi. Bütün bunlardan ayrı olarak bizler kıyâmeti de yalanlıyorduk. Ölüm ve
    ölümün ön belirtileri gelene kadar
    biz bu halde idik. Burada “yakîn’den kasıt,
    ölümdür. Yüce Allah’ın şu buyruğunda olduğu gibi: “Sana yakîn (ölüm)
    gelinceye kadar Rabbine ibâdet
    et.” 1027
    İşte biz dünya hayatımız boyunca bu dört sebebi işledik durduk: Namazı
    kılmadık, zekat vermedik, batıl sözlere daldık, hesap, ceza ve ölümden
    sonra diriliş gününü inkâr ettik.
    “Artık, şefaatçilerin şefaati onlara bir fayda vermez.” (48. Âyet)
    Kişi, kendi hesabıyla baş başa… “Ceza günü oraya (ateşe) girerler. Onlar
    ondan (hiçbir yere kaçıp) kaybolacak değillerdir. Ceza gününün ne olduğunu
    sen nereden bileceksin! Ve yine ceza gününün ne olduğunu sen nereden bileceksin!
    (O gün,) kimsenin kimseye yardım edemeyeceği bir gündür. O gün
    emir yalnız Allah’a aittir.” 1028
    1025 90/Beled, 17
    1026 Nisaburi, Garâibu'l-Kur'an, c. 28, s. 99
    1027 15/Hicr, 99
    1028 82/İnfitâr, 15-19
    • 425 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    İnkâr edenlere ve Hak’tan yüz çevirenlere hiç bir şefaatçinin şefaati fayda
    vermez. 1029 Allah (c.c.) inkârcılara, puta tapanlara şöyle soruyor: “Yoksa
    onlar Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler?”1030 Bazıları kendilerine şefaatçi
    olsunlar diye putları, Allah’ın dışındakileri ilâh edinirler.1031 Ancak bu
    putlar onlara asla şefaat edemeyecektir.1032 O inkârcıların ve dünyada iken
    İslâm’dan yüz çevirenlerin ne yardımcıları ne de bir şefaatçileri vardır.1033
    Kendilerine şefaat edecek kimsenin olmadığını kendi ağızlarıyla itiraf ederler.
    1034 Allah’ın dâvetine uymayıp Kitap’tan yüz çevirenler o gün “bize şefaat
    edecek bir şefaatçi yok mudur?” diye yalvaracaklar veya dünyaya geri dönmeyi
    arzu edecekler.1035
    Kur’ân-ı Kerim, Allah’a şirk koşulan şeylerin/putların şefaat yetkisine
    sahip olmadıklarını vurgular.1036 Müşrikler, bir yandan Allah’a şirk koşuyorlar,
    bir yandan da koştukları ortakların Allah katında mutlaka şefaat
    edeceklerini iddia ediyorlardı. Kur’an’ın reddettiği şefaat, Allah’ın iznine
    bağlamadan birtakım varlıklardan beklenilen ve istenilen şefaattir. Yoksa
    Yüce Allah’ın, bizzat kendi yetkisinde olan şefaat nimetini, sevdiği bazı
    kullarına ihsan edeceğini Kur’an açıklamaktadır. Yine Kur’an’dan anlaşılmaktadır
    ki, kâfirler için şefaat söz konusu değildir. Yine kendisine şefaat
    izni verilen şefaatçi, öyle herkese şefaat talebinde bulunamaz; Ancak Allah
    katında iyi kimseler için şefaat konusunda aracılık yapabilir.1037
    Kur’an’daki birçok âyet, Haşir gününde şefaatte bulunma fiilini reddeder.
    1038 Başka âyetlere göre ise, bu dünyada işledikleri kötü ameller nedeniyle
    âhirette cezalandırılmaktan şefaatçileri sayesinde kurtulacaklarını düşünenler,
    Haşir günü telâkkilerinin yanlış olduğunu anlayacaklardır.1039 Bu
    tür âyetler, mahşerde adâlet ilkesinin sıkı sıkıya uygulanacağını ve herkesin
    kendi fiillerinin sorumluluğunu yükleneceğini ifade etmektedir. Kur’an, şe-
    1029 2/Bakara, 48, 123
    1030 39/Zümer, 43
    1031 10/Yûnus, 18
    1032 30/Rûm, 13; 6/En’âm, 94
    1033 6/En’âm, 51, 70; 32/Secde, 4
    1034 26/Şuarâ, 100
    1035 7/A’râf, 53
    1036 5/Mâide, 72, 94; 7/A’râf, 53; 10/Yûnus, 18
    1037 20/Tâhâ, 109; 53/Necm, 26
    1038 2/Bakara, 48, 123, 254
    1039 6/En’am, 94; 7/A’râf, 53; 26/Şuarâ, 100; 30/Rûm, 13; 74/Müddessir, 48
    • 426 •
    Ahmed Kalkan
    faatin Allah’ın izin ve müsaadesine bağlı olduğunu belirtir.1040 Allah’ın en
    seçkin kulları melekler ve peygamberlerin bile Allah izin vermeden şefaatleri
    sözkonusu değildir.1041 Ancak mü’minler için bir hak olan şefaat,1042
    sadece Allah’a ait olup1043 O’ndan başkası şefaat edemez, ama başkasına, şefaatte
    bulunmak müsaadesini vermek suretiyle Allah şefaat eder. Kur’an’da-
    1044şefaat iki şarta bağlanarak, Allah’ın, kendisi için şefaat dilenilen kimsenin
    kavlinden hoşnut olması ve şefaat ediciye de şefaat için izin vermesi
    halinde bu yoldan istifade edilebileceği anlatılır.
    Şefaat yetkisi ancak Allah’a aittir. Şefaat, sadece Allah’tan istenmelidir.
    Ölmüş kimseler isterse peygamber olsun, direkt olarak onlardan asla
    şefaat istenemez. “De ki: ‘Şefaatin tamamı Allah’a aittir.”1045 Zaten duâ
    Allah’tan başkasına yapılamaz.1046 Ancak, “Ey Allah’ım, Rasulullah’ı bana
    şefaatçi eyle” diyerek Allah’a dua edilir. Tirmizî’nin rivayet ettiği bir hadiste
    peygamberimiz bir sahabeye şefaatini istemesini şöyle öğretmiştir:
    “Allah’ım O’nu (Rasulullah’ı) hakkımda şefaatçi kıl.” Bu yüzden, “şefaat
    yâ Rasûlallah” demek yanlıştır. Dirilerden âhiret için şefaat istemek de
    yanlıştır; sadece dünya işleri konusunda şefaat (aracılık) istenebilir.
    Büyük müfessir Elmalılı, âyet el-kürsî’nin1047 tefsirinde şunları söyler:
    Tüm sebep O, tüm gaye O, her şeyin mâliki olan O; Allah’ın mülkü olan
    yaratıklardan kimin haddi ki Allah’ın izni olmaksızın yüce huzurunda şefaat
    edebilsin? Bu halde hangi budaladır ki Allah’ın emri olmadan bunların
    birinden şefaat dilenebilsin. Bizzat O’nun izni ve emri olmadıkça herkes
    başından korkmadan nasıl şefaate kalkabilir? Herhangi bir şeyde ister bir
    parça olsun tasarrufa kimin yetkisi olabilir? Bilindiği üzere şefaat, hürmete
    lâyık birinin kendinden düşük bir diğeri hesabına rica ve yakarma ile yardım
    ederek O’na katılması demektir ki, bu bir bilinmezi bildirmek veya bir
    isteği ortaya çıkarma ile bir beraberlik anlamını kapsar. Bunu da kendini
    ve kıymetini bilen ve şefaat olunan kimseye şefaat istenenden daha çok bir
    ilişkisi bulunan ve zarar getirmeyeceğinden emin olan kimse yapabilir.
    1040 2/Bakara, 254, 255; 10/Yûnus, 3; 20/Tâhâ, 109; 34/Sebe’, 23
    1041 53/Necm, 26
    1042 44/Duhân, 41; 74/Müddessir, 48
    1043 6/En’am, 51; 32/Secde, 4
    1044 20/Tâhâ, 109; 21/Enbiyâ, 28, 53/Necm, 26 âyetlerinde
    1045 39/Zümer, 44
    1046 1/Fâtiha, 5
    1047 Bakara, 255
    • 427 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Oysa Allah’ın mülkü olan şu yaratıklardan herhangi biri ile Allah’tan
    daha çok birlikte bulunmaya ve O’na bilgiçlik satmaya ve ilerisini gerisini
    tamamen idrâk etmeden ve önünü ardını hesap etmeden ilâhî huzurda
    kendine bir mertebe verip de şefaate kalkışmak, gerek şefaat eden ve gerek
    şefaat olunan için ne kadar tehlikelidir? Eğer Allah bildirmemiş ise şefaat
    edecek olanın hali, şefaat edilecek olandan daha çok endişeye değer olmadığı
    nereden bilinir? Bu hal içinde, isterse melekler ve peygamberler olsun,
    kimdir o ki Allah’ın izni ve güç vermesi olmadan önünü ardını hesaplamayıp
    Allah’ın kullarına Allah’tan daha çok sahip çıkmak, koruma yetkisini
    kendinde görsün de şefaate cesaret edebilsin. Ancak Cenâb-ı Hak dilerse,
    özel veya genel şefaate ilâhî irâde çıkar da kendilerine bildirilmiş bulunursa
    o başka...
    Demek ki Yüce Allah’ın ululuğundan şefaat umulamaz değildir. Fakat
    şefaat de herkesten önce O’nun kendi elindedir ve O’nun izni ve emri ile
    gerçekleşebilir. O zaman şefaat kapısı açılır ve şefaat etmesine izin verilenler
    kendi dilediklerine değil; yine Allah’ ın dilediklerine şefaat imkânını
    bulabilir. Bundan anlaşılır ki önce, hak tanımayan Allah düşmanlarının
    kendilerine şefaat etmesi umulan bir Allah dostu bulabilmelerine,
    bunun gibi müşriklerin putları gibi ilim şanından olmayanların şefaatçi
    olabilmelerine, asla ihtimal yoktur.
    Sonra, kendisine izin verilebilecek her şefaatçinin şefaat sınırı da Allah
    katındaki derecesine ve o oranda elde edebileceği izin ve gücün kapsamı ile
    uyumlu olabilecektir. Bu bakımdan eninde sonunda izin çıktığı zaman en
    genel biçimde şefaat sahibi, herkesin üstünde dereceler sahibi olan Rasulullah,
    peygamberlerin en üstünü olabilecektir. Bu konudaki naslara göre,
    Cenâb-ı Hak O’na şefaat için izin isteme yetkisini de bahşetmiş ve en yüksek
    peygamberlik makamı, “şefaat-ı uzmâ” en büyük şefaat makamı olmuştur.
    1048
    “İleride gelecek bir günden korkun ki, o günde hiçbir kimse başkası için
    herhangi bir ödemede bulunamaz. Hiç kimseden şefaat kabul olunmaz ve
    fidye (bedel) de alınmaz. Onlara asla yardım yapılmaz.”1049 Konumuzun temelini
    teşkil eden bu âyetin tefsirinde Min Vahyi’l-Kur’an adlı tefsirde şu
    1048 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c.2, s. 155-156
    1049 2/Bakara, 48
    • 428 •
    Ahmed Kalkan
    açıklama yapılmaktadır: Bu âyette şefaat, dünyadaki beşerî zihniyetin iptal
    edilmesi, kaldırılmasıdır. Yani dünyadaki zihniyet ve yaklaşıma göre
    insan tamamen sorumluluktan kurtulmak için bireysel bağlar ve kişisel
    umutlarla âhiretteki hayatını garanti altına almaya çalışmaktadır. Âhiret
    işlerini dünya işlerine benzetmektedir. Burada birisinin problemi olduğunda
    bir başkası onu halledebilmekte veya araya vasıta/aracı koymakta.
    Ya da malî veya başka bir bedel karşılığında işini başkasına gördürmektedir.
    Bunlar genel bir kurala dayanmayan, kişisel seviyelerin durumlarına
    göre değişebilen çözüm yollarıdır. Bu tür hareketler ve girişimler kanun
    dışına çıkmaya neden olabilir. Eğer şefaat edecek olan kişiler şan, şöhret,
    makam ve mevki sahibi kimselerden oluşuyorsa orada kanun işlemez.
    İşte âyet, âhirette böyle bir şefaat anlayışını reddetmektedir.
    İlke olarak şefaat meselesine gelince; pek çok cahil insanın anladığı
    gibi, mesele bireysel sevgiden kaynaklanan kişisel ilişkilerle hiç de ilgili
    değildir. Genellikle câhil insanlar, bu yanlış anlayışlarından dolayı peygamberlere
    ve velî zannettiklerine kişisel birtakım üstünlükler vererek
    adaklar, sadakalar ve benzeri şeylerle onlara yaklaşmaya çalışırlar. İnsanlar
    aynı mantıkla liderlere, şöhret ve makam sahibi kimselere hediyelerle
    yaklaşmaya çalışırlar ve onların şefaatlerini elde etmeye uğraşırlar.
    Peygamberlere ve velî zannettiklerine yakınlaşma ile liderlere ve makam
    sahiplerine yakınlaşma arasındaki tek fark, velîlere ve peygamberlere karşı
    beslenen bu duygunun kutsallık bilinciyle beraber olmasıdır.1050
    Şefaat konusunda bazı insanların aklına şöyle bir soru gelebilir: Yüce
    Allah’ın şefaat vaadinde bulunması ve peygamberlerin bunu duyurmuş
    olmaları, insanların günah işlemeye devam etmeleri ve Allah’ın koyduğu
    haramları çiğnemeleri yönünde teşvik edilmeleri sonucunu doğurmaz mı?
    Kitap ve sünnette şefaatle ilgili olarak yer alan nasları, dinin temel esası
    olan ortak koşmaksızın Allah’a kulluk sunmaya ve O’na itaat etmeye yöneltmeyle
    nasıl bağdaşır?
    Öncelikle, sorudaki bu yaklaşım, bağışlamanın kapsamlılığını ve rahmetin
    genişliğini gösteren âyetlerle çelişmektedir: “Allah kendisine şirk/
    ortak koşulmasını bağışlamaz, bundan başkasını dilediğine bağışlar.”1051 Bu
    1050 Muhammed H. Fadlullah, Min Vahyi’l-Kur’an, II/38-39
    1051 4/Nisâ, 48
    • 429 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    âyet, tevbe olayının söz konusu olmadığı durumlara işaret ediyor. Bunun
    kanıtı da tevbe edilmiş olması durumunda bağışlanan günahlar kapsamına
    giren “şirk”in bu âyette istisnâ edilmiş olmasıdır.
    İkincisi; Yüce Allah tarafından dile getirilen şefaat vaadinin insanlara
    duyurulmasının insanları günaha sürüklemesi, dikbaşlılık ve isyankârlık
    yapmaya teşvik etmesi iki şarta bağlıdır:
    1- Suçlunun şahsı ve nitelikleriyle birlenmesi. Ya da hakkında şefaat
    edilen günahın hiç bir şüpheye yer bırakılmayacak şekilde belirginleştirilmesi.
    Yani şu şahıs veya bu günah hakkında kesin olarak şefaat sözü verilmesi.
    2- Şefaatin her türlü cezayı, tüm zamanlarda temelden yürürlükten kaldıracak
    şekilde etkin bir rol oynaması.
    Eğer, “falanca gruptan olan insanlar veya bütün halk, işledikleri suçlardan
    dolayı cezalandırılmazlar, günahlarından dolayı kesinlikle sorgulanmazlar”
    veya “falanca günahtan dolayı hiç bir zaman azab görülmez” şeklinde
    iddialar ortaya atılacak olursa, bu kesinlikle bâtıl bir iddiadır, yükümlülere
    yöneltilen hüküm ve sorumluluklarla alay etmektir. Fakat eğer her iki
    şart açısından konu müphem bırakılırsa; şefaatin hangi günahlar ve hangi
    günahkârlar hakkında geçerli olacağı belirtilmezse; ya da yürürlükten kaldırılacak
    cezaların, tüm zaman ve durumlardaki cezalar olacağı şeklinde
    bir iddia ortaya atılmazsa, kişi vaad edilen şefaatin kapsamına girip girmeyeceğini
    bilmez, dolayısıyla Yüce Allah’ın koyduğu yasakları çiğnemeye cesaret
    etmez. Tersine, bu durum, kişide ilâhî rahmete yönelik bir duyarlılık
    meydana getirir. İşlediği günahlardan ve kötülüklerden dolayı ümitsizliğe
    ve Yüce Allah’ın rahmeti hakkında karamsarlığa kapılmaz.
    Ayrıca Yüce Allah şöyle buyurmuyor mu? “Eğer size yasaklanan büyük
    günahlardan kaçınırsanız, sizin küçük günahlarınızı örteriz.”1052 Âyet-i kerime,
    büyük günahlardan kaçınma şartına bağlı olarak küçük günahlar ve
    suçlar için öngörülen cezaların kaldırılacağını ifade etmektedir. Eğer, “büyük
    günahlardan sakınırsanız, küçük günahlarınızı affederiz” demek doğru
    ise, bu durumda, “eğer imanınızı korur da kıyamet gününde sağlam bir
    imanla bana gelirseniz, şefaatçilerin sizinle ilgili şefaatlerini kabul ederim”
    1052 4/Nisâ, 31
    • 430 •
    Ahmed Kalkan
    demek de doğru ve yerinde olur. Bütün mesele de zaten nihayet imanı koruyabilmektir.
    Çünkü günahlar imanı zayıflatır, kalbi taşlaştırır ve nihayet
    şirke götürme ihtimali büyüktür. Yüce Allah şöyle buyuruyor: “Hüsrana
    uğrayan topluluktan başkası, Allah’ın tuzağından (onlara mühlet verip de
    sonra ansızın yakalanmasından) emin olmaz.”1053; “Hayır, onların işleyip kazandıkları
    şeyler, kalplerinin üzerine pas olmuştur.”1054; “Sonra kötülük edenlerin
    sonu, Allah’ın âyetlerini yalanlamak oldu.”1055 Bu uyarılar günahkârı
    günahlardan uzaklaştırmaya, takvâ yolunu izleyip muhsinlere ulaşmasını
    sağlamaya yeter ve böylece bu anlamdaki şefaate bile ihtiyaç duymaz. Bundan
    daha büyük yarar, en güzel sonuç budur. Aynı şekilde hakkında şefaat
    edilen suçlu veya şefaate konu olan suç belirlenir de, ancak azabın bazı yönlerini
    veya bazı zamanlarını kapsadığı vurgulanırsa, bu da, kesinlikle suçluların
    cesaretlenmesine, suç işlemeye teşvik edilmesine yol açmaz. Kur’ân-ı
    Kerim, şefaate konu olacak suçluları da günahları da belirginleştirmez. Cezanın
    kaldırılmasını da, ancak bazı durumlar için söz konusu eder. 1056
    “Buna rağmen, onlara ne oluyor ki öğütten yüz çeviriyorlar? Ürkmüş
    yaban eşekleri gibi.” (49-50. Âyetler)
    Hayvanlık bu! Eşeklik… Hatta hayvandan daha aşağı bir durum. “Onların
    kalpleri vardır, onlarla (hakkı) kavramazlar; gözleri vardır, onlarla
    (hakkı) görmezler; kulakları vardır, onlarla (işitilmesi gereken hakkı) işitmezler.
    İşte onlar hayvanlar gibidir; hatta daha da şaşkındırlar. İşte asıl gâfil onlardır.”
    1057; “Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten (söz) dinleyeceğini yahut
    düşüneceğini mi sanıyorsun? Hayır, onlar hayvanlar gibidir, hatta onlar yolca
    daha da sapıktırlar.” 1058 Gereksiz kaçış. Eşekten daha beter bir kaçış. Eşek,
    aslandan canını kurtarmak için kaçar. Bunlarsa cennetten kaçıyor. Kurtarcısından
    kaçarak kurtuluşu cellâdına sığınmakta arıyor.
    “Aslandan kaçan.” (51. Âyet)
    1053 7/A'râf, 99
    1054 83/Mutaffifîn, 14
    1055 30/Rûm, 10
    1056 Tabatabaî, El-Mîzân Fî Tefsiri'l-Kur'an, I/234-235
    1057 7/A’râf, 179
    1058 25/Furkan, 44
    • 431 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an ve Peygamber’den kaçan müşrikler eşeğe benzetilirken; Peygamberimiz
    de aslana benzetiliyor. Onlar Peygamber’den ve kurtarıcı hakikatten,
    vahiyden kaçıyorlardı.
    49-51: Yüce Allah Kur’an’dan yüz çevirenler hakkında oldukça aşağılayıcı
    ve tahkir edici bir benzetmede bulunmuştur. O da aslandan ürküp
    kaçan yaban
    eşeklerine benzetilmeleridir. İbn Abbas dedi ki: Maksat yaban
    eşekleridir. Yüce Allah onları yermek ve onların çirkin durumlarını anlatmak
    için yaban eşeklerine benzetmiştir.1059
    Yine az önce de geçtiği gibi şöyle demiştir: Yaban eşekleri aslanı gördü
    mü kaçar. İşte bu müşrikler de böyle idi. Muhammed’i (s.a.s.) gördüler mi
    yaban eşeğinin aslandan kaçışı gibi ondan kaçarlar. “Kasvere (aslan)” Habeşçe’de
    aslan demektir.1060
    “O kadar ki her biri, kendisine açılmış sahifeler verilmesini isterler.”
    (52. Âyet)
    Onların her biri kendilerine açık seçik metinler verilmesini isterler”,
    yahut “açılmış sahifeler” yani, herkesin anlamasına açık. “Allah neden bizimle
    konuşmaz ve neden bize mucizevî bir işaret göstermez?” derler. Yani,
    doğrudan doğruya, bir peygamberin aracılığı olmaksızın. Bu âyet, Kur’an’ın
    çok sık başvurduğu, “böbürlenme”nin yahut “boş gurur”un ilk tasvîridir.
    İnançsızlıklarında samimi değiller. Tüm müşrik ve kâfirler, sadece zanna
    tâbi olur, kesin bir inanç(sızlık) içinde bulunmazlar. Onlar hiçbir şeye
    gerçekten inanmaz, ancak kendi çıkarlarına inanırlar. O yüzden pazarlığa
    açıktırlar; helvadan putlarını gerekli gördüklerinde yemekten çekinmezler.
    O yüzden burada da onların gereksiz bir mucize isteği ile samimiyetsizlikleri
    ve pazarlığa açık olan karakterleri yansıtılıyor.
    1059 Bahru'l-Muhit, VIII/380.
    1060 Razi, XXX/212.
    • 432 •
    Ahmed Kalkan
    Müşrikler (Ebû Cehil ve Kureyş’ten bir topluluk) onlardan her birisine
    içinde: “Ben size Muhammed’i peygamber olarak gönderdim” diye yazılı
    bulunan açık mektuplar gönderilmesini istemişlerdi. İbn Abbas dedi ki: Diyorlardı
    ki: Eğer Muhammed doğru söylüyor ise bizden her bir kişi sabahı
    edince başı ucunda kendisinin cehennemden kurtarılıp güvenlik içinde olduğunun
    yazılı bulunduğu bir sahife bulsun.1061
    “Hayır, hayır; doğrusu âhiretten korkmuyorlar.” (53. Âyet)
    “Doğrusu onlar âhiretten korkmazlar.” İşte bundan dolayı öğütten yüz
    çeviriyorlar. Her birine bir mektup ve sahife verilmediğinden dolayı değil.
    Esas teşhis bu. Onların mûcize istemeleri bahane; esas hastalıkları âhiretten
    korkmamaları.
    Hataların başı Allah’tan ve Allah’ın cezasından, âhiretten korkmamaktır.
    Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların
    sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba
    katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır, doğrusu onlar âhiretten
    korkmuyorlar.”1062 Kur’an, terbiye etmeye çalıştığı insanda ilk etapta
    ahret endişesi oluşturmaya çalışır. Bu endişe belli bir boyuta ulaştığı zaman
    insanların hayatlarında inkılabların gerçekleştiğine şahit oluruz. Mesela;
    içki Medine döneminde ve yaklaşık Uhud savaşı yıllarına kadar yasaklanmamıştır.
    Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince evdeki
    şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini görürüz. Peki,
    bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah korkusundan. O insanlar
    o güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları işin âhirette kendilerine çok pahalıya
    malolacağı söylendiği anda hemen o işten vazgeçiyorlar.
    Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını
    ortadan kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive edemezsiniz.
    Yani iyi şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden de kendiliklerinden
    vazgeçiremezsiniz. Âhirete iman; en büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol
    mekanizmasıdır. Âhiret ve Allah korkusu olmadan insanları neye
    göre ahlaklı ve dürüst olmaya sevkedeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir
    kötülüğün cezasını görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya
    yapacağı bir iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın? Deni-
    1061 Kurtubi, XIX/90.
    1062 74/Müddessir, 53
    • 433 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    lebilir ki; insanlık için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok kısa bir süre içinde
    beni unutacaklar. Unutmasalar bile, öldükten sonra bana ne faydaları dokunabilecek
    ki?
    Ama düşünün ki “bir varlık” var ve “bir gün” var. O varlık, o günde yaptığınız
    tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla verecek ve yaptığınız
    kötülüklerin de cezasını verecek. O varlık ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adaletli,
    kimseye zerre kadar zulmetmez, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı
    ve sahibi, çok merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman
    edip sadece O’nun rızasını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz bu
    insanları “Allah’ın rızâsını kazanma” amacıyla iyi şeylere kolayca yönlendirebilir
    ve kötü şeylerden de kolayca sakındırabilirsiniz. Aksi takdirde bütün
    çabalarınız sonuçsuz kalır. Âhiret korkusu olmadan insanlar, fırsat bulduklarında
    kötülük yapabilecekleri için kimsenin kimseye güveni olmaz.
    İnsanın ve insanlığın kemali, âhirete iman olmadan mümkün olamazdı.
    Toplumsal huzurun ve ferdin saadetinin âhiret inancına bağlı olduğunu
    bize saadet asrının örnek toplumu öğretti. Hiçbir ahlâkî kural tanımayan,
    fuhşun alenen işlenip suç sayılmadığı, birçok insanın babasının tombala
    usulü belirlendiği, kokuşmuş gelenek dışında kanun ve nizamın bulunmadığı,
    hak ve hukukun değil; gücün egemen olduğu, güçlünün hep haklı
    olduğu, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, faizin ve her türlü
    haksız kazancın normal sayıldığı, ezmeyene ezilmekten başka bir seçenek
    tanınmadığı cahiliyye toplumundan dünya tarihinin ender şahid olduğu
    faziletli bir toplum çıkarılmasında, âhiret inancının payı sanıldığından da
    daha büyüktür.
    Kur’an ve Sünnette Allah’a iman ile âhirete iman birlikte zikredilir. Zaten
    ikisini birbirinden ayırmak mümkün değildir. Ayırdığımız zaman bir
    anlamı kalmaz. Örneğin, laiklerin inandığı gibi bir Allah’a inanıyorsunuz.
    Yani Allah’ın, kendi varlığınızı ve her şeyi yarattığını kabul ediyorsunuz. Fakat
    Allah’ı hayatınıza karıştırmıyorsunuz. Kötülük yaptığınızda ceza vermiyor;
    iyi ve dürüst davrananlara da ödül vermiyor. Allah aşkına bana söyler
    misiniz böyle bir Allah’a inanmakla inanmamak arasında ne fark var? Hiçbir
    fark yok. Ama Allah’ın iyileri mükâfatlandıran, suçluları cezalandıran bir
    varlık olduğuna iman eden, ayrıca zalimin cezasını görmediği, mazlumun
    da hakkını şu hayatta alamadıklarını gören bir insan, elbette ölümden sonra
    bu işlerin tamamlandığı bir günün olduğuna zorunlu olarak iman eder.
    • 434 •
    Ahmed Kalkan
    Zaten âhiret gününün bir başka adı da “din günü”dür. Din’in sözlük anlamlarından
    birisi de mükâfat ve ceza olduğuna göre din günü; yapılan işlerin
    karşılıklarının verileceği gün manasına gelir.
    İki insan düşününüz. Birincisi hep onun bunun hakkını gasbetmiş,
    başkalarının alın teri ve emeği üzerinde keyif çatmış, ikincisi, başkalarının
    hukukuna tecavüz etmediği gibi bir ekmeğini ikiye bölerek tasadduk etmiş.
    Birincisi zulmetmiş, ezmiş, sömürmüş ve semirmiş. İkincisi yardım etmiş,
    gönül yapmış, onarmış ve mazlumu kollamış. Birincisi cana, mala, ırza tecavüz
    etmiş; ikincisi canı, malı, ırzı aziz ve muhterem bilmiş ve korumuş.
    Birincisi her türlü ahlakî kurallardan ve insanî faziletlerden uzak, arzularının
    ve tutkularının esiri olarak yaşamış; ikincisi Allah’ın kendisi için çizdiği
    sınırları yine O’nun sevgisi ve korkusuyla çiğnememiş ve hep ahlakî, insanî
    değer ve faziletleri koruyarak kuralları yaşamış.
    Evet, şimdi bu iki kişinin de öldükten sonra aynı sonuçla karşılaşıp
    yaptıklarının yanlarına kalacağını düşünmek hangi akla, hangi vicdana ve
    hangi adâlete sığar? 1063
    Dünyanın; ekolojik (çevreyle ilgili) anlamda tabii dengenin bozulması
    sınırından; ahlakî, kültürel, siyasi, ekonomik vb. anlamlarda da toplumsal
    dengenin deformasyonu sınırına kadar, ilahî olan her tür dengenin, tabiiliğin,
    sünnetullahın sınırlarını zorlayıcı bir sona doğru hızla yaklaştığını
    gördüğümüz bu dünyanın her şeye rağmen “halifesi” olarak seçilmişleri
    olan insanlarının, bu ilahî misyonlarını yerine getirebilmeleri için hâlâ bir
    fırsatları, bir şansları var.
    Batı uygarlığının; insanı ve tabiatı tahrip eden, baş döndürücü bir ilerleme-
    kalkınma yarışı ile büyüleyici çağdaşlık, modernlik sendromu ile ifsad
    edici iletişim-medya hegemonyası, iğfal edici gayri ahlakî yaşam tarzı
    ile artık âşina olduğumuz bu şeytanî uygarlığın sağına, soluna, ortasına
    bakmaksızın bütün yorumları, uzantıları ve sonuçları ile dünyayı ve insanlığı
    tehdit etmesine son verebilmek için hâlâ insanlığın en erdemlilerinin
    yapacakları bir şeyler var.
    1063 M. İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Yay., s. 287-288
    • 435 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    Bu erdemlilerin ve daha doğrusu insana üflenen ilahî ruhun bütün erdemlerini
    temsil eden İslâm inancının insanlığa sunacağı ilahî hikmetin bir
    ayağını tevhid; diğer ayağını âhiret bilinci oluşturuyor. Batının şeytanî hegemonyasına
    alarak ilahî olana yüz çevirttiği, hikmeti ve ilahî bilgiyi unutturduğu,
    insanî olan, tabii olan, hak olan her şeye sırtını döndürdüğü insanlık,
    içine düştüğü şeytanî bataktan ancak tevhid ve âhiret ayaklarına basarak
    doğrulabilir. Bu gerçek, yeryüzünün her yöresinde her gün her saat her an
    kendini gösteren trajik akıbetin farkına varan, farkında olan müslümanlar
    için üstlenilmesi gereken ağır sorumluluklar mânâsına geliyor.
    Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve imtihan
    aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini ve bu imanını,
    kuru ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç kofluğundan çıkartıp, olması
    gereken yere, âlemlerin rabbi olanın, dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği
    yere, hayatın tam ortasına oturtmak zorundadır.
    Âhiret inancını hayatın tam ortasına oturtmak ne demektir? Ve bu,
    nasıl olabilir? Bu sorulara müslümanın, her müslüman topluluğun âhiret
    inancını gözden geçirmesi, içi boş bir inanç olmaktan çıkartıp, hayatına
    yön veren bir şuur/bilinç düzeyinde el alması ve müslüman insanın dünyevî
    yaşantısının bu bilinçle nasıl şekilleneceğini ortaya koyması ile cevap
    verilebilir. Bu da, elbette ki dünyaya değer vermeyerek, bir oyun ve eğlence
    gözüyle görerek dünyevî olana itibar etmeyerek, gelip geçici değerlerden
    yüz çevirip, o büyük gün için, Rabbimiz’in karşısına tek tek çıkacağımız,
    titreyerek ya da açık alınla çıkacağımız hesap günü için yaşamakla mümkündür.
    Bu mümkünü, hayatın tam ortasına oturmuş bir gerçekliğe dönüştürebilmek,
    yani gerçekten hesap günü için, hesap gününe ayarlanmış
    bir biçimde yaşayabilmek için de âhiretin bilincine varmış olmak gerekiyor.
    Ufukları ölümle sınırlı, ölüme kadar uzanabilen bir yaşam felsefesine
    inanan, ölüm öncesini de Allah’sız, âhiretsiz, ed-Din’siz beşerî ideolojilerin
    yaşam projeleriyle tasarlayan şeytanın kemalist ve batıcı dostlarının egemen
    olduğu bir toplumda hem bu bilince ulaşabilmek, hem de bu bilincin
    gerektirdiği tarzda yaşayabilmek -işin doğrusu- o kadar da kolay değil.
    Çünkü iki yüz yıldır ümmetin başına bela olan batı işbirlikçisi egemen
    güçlerin, ezerek, zulmederek, hile, dolap ve desiseler kurarak, batı batağına
    sürüklemeye çalıştığı ümmetin ve bir parçası olan yaşadığımız toprakların
    insanlarını, inkârın, şirkin, sapmanın, yüzçevirmenin, yalanlamanın,
    • 436 •
    Ahmed Kalkan
    küçümsemenin, hor görmenin anaforundan baktığı ilahî değerlere, ed-din
    gerçeğine, felah (kurtuluş) yoluna yeniden, bıkmaksızın, usanmaksızın
    çağırmak ve bununla birlikte işbirlikçilerin, satılmışların, sömürücülerin,
    insanlık düşmanlarının, Allah düşmanlarının düzenlerine karşı bitmez
    tükenmez bir kin pınarından beslenerek savaşmak, bir ve en büyük olan
    Allah’a, âhiret gününe yakînen iman edenlerin mesleğidir. Âhiret bilincinin
    gerektirdiği tarzda yaşayabilmek bu mesleği icra etmektir ve onun için
    kolay değildir.
    Yaşadığımız toplumda bir asra yakın ifsad ve inkâr kaynaklı zulüm düzeninin,
    pozitivist ve modernist paradigmalar temelinde ürettiği kemalist,
    sağcı, solcu, milliyetçi, kapitalist vb. ideolojilerin kıskacında bulunan insanların
    arasından çıkan müslümanların, bu kıskacın etkilerini tamamen
    silebildiğini söyleyebilmek çok zordur. Şu veya bu şekilde tevhid bilincine
    erişmiş insanların aynı oranda ve önemde âhiret bilincine de ulaşabildiklerini
    ne yazık ki iddia edemiyoruz. Eğer tevhid bilinci insanlara beyinlerdeki
    ve kalplerdeki putları, tâğutları yıktırıyorsa; âhiret bilinci de hayattaki
    putları ve tağutları yıkma mücadelesine sevkeder. Dünyayı değiştirmenin,
    toplumu değiştirmenin, insanı değiştirmenin en doğal, en sıradan
    faturası ve bedeli olan ölümü göze almanın, ölüme atılabilmenin, ölümden
    korkmamanın insanı davası uğruna mücadeleye sevkeden en güçlü sâik olduğunu
    görürüz.
    Eğer insanlar tevhid bilinciyle yorumlayabildikleri dünyayı değiştirebilmek
    için kıllarını dahi kıpırdatmıyorlarsa, ya da sadece kıllarını, ya da
    dillerini kıpırdatıyorlarsa, işte o zaman insanların iç dünyalarına inip oradaki
    tortuyu, toplumun kültüründen kalmış gizli kalıntıları, yani o çıplak
    ölüm korkusunu, o açık dünya sevgisini bulup çıkarmak gerekir; zira insanları,
    tevhide ulaştığı halde yerinde tutacak olan, hâlâ yaşamaya, yalnızca
    yaşamaya sevkedecek olan tek sebep, bütün teorik, ilmî, fikrî izahların,
    yorumların, anlayışların aldatıcı perdesi arkasına gizlenen tek sebep; dünya
    sevgisi ve ölüm korkusudur. İslâmî bilincine rağmen bu içgüdüsel tortuyu
    barındıran insanların ölüm korkusu diğer insanlardan daha fazla, dünya
    sevgisi diğer insanlarınkinden daha yoğun ve kalıcı olur. Çünkü, bir içgüdü
    olarak, bilinçaltında sürekli beyin, kalp ve dildeki gerçeklerin perdesiyle
    örtülüp, bir biçimde buu gerçeklere inanıyor olmanın rahatlatıcı, yeterli
    gördürücü, tatmin edici işleviyle oyalanıyor olarak dünyayı sevmek daha
    meşru, ölümden korkmak daha doğal hale gelir ve bu insanlar âhiretin bi•
    437 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    lincine daha uzak bir noktaya düşerler. Çünkü bu bilinci de taşıdıklarını
    var saymakta ve kendilerini de başkalarını da buna inandırabilmektedirler.
    Oysa âhiret bilincini sıradan bir insana kavratabilmek daha kolay; bu tür
    insanların yeniden kavrayabilmeleri daha zordur.
    “Lâ ilâhe illâllah”ın bütün bir tarihi, bütün bir dünyayı, bütün bir toplumu
    izah eden esprisini kavrayıp da, yeryüzünde işlenen bunca zulme, bunca
    haksızlığa, bunca iğrençliğe şahid olup da, içinde yaşadığı toplumda ne
    yapmasını ve ne yapmamasını açık ve net bir şekilde kavrayıp da, hiçbir şey
    yokmuş gibi yaşamanın, hiçbir şey bilmiyormuş gibi davranmanın, hiç bir
    sorumluluğa sahip değilmiş gibi ömür tüketmenin başka bir izahı yoktur.
    Mücâdelesiz, kavgasız, çilesiz, hapissiz, işkencesiz, kansız, şehidsiz geçen
    günlerin; daha fazla küfür, daha fazla zulüm, daha fazla tuğyan, daha fazla
    zillet demek olduğunu bilen insanların, bilmesi ve gereken insanların hâlâ
    yerlerinde durabilmeleri, hâlâ mücadeleye atılmamaları, hâlâ kavgayı yarınlara
    erteleyici çözümlere sarılmaları, hâlâ kolay ve rahat yolları bayraklaştırabilmeleri,
    başka bir şeyle izah edilemez. Mücâdelenin, kanın, şehidin
    olmadığı yerde âhiret bilinci de gereği kadar yoktur demektir. Âhiret
    bilincinin gereği kadar olduğu bir yerde insanlar günlerini meydanlarda,
    sokaklarda, karakollarda, mahkemelerde, cezaevlerinde, mezarlarda ya da
    mezar başlarındaki şehadet andlarında doldururlar.
    Oysa düşmanın açık seçik belli olduğu, kavganın bütün yakıcılığıyla
    kendini dayattığı, inancın kan, ter ve gözyaşı ile ispat istediği bir zamanda,
    insanlar hâlâ kaybetmekten korkacakları şeyleri biriktirmekle meşgullerse,
    hâlâ yaşamak için, sıradan bir vatandaş olarak yaşamak için, sıradan bir
    vatandaş olarak yaşamak için çaba gösteriyorlarsa, hâlâ hayatın yutucu gerçekleri
    hesap gününün ürpertici gerçeğinin önüne geçebiliyorsa, hâlâ şerefsizce
    yaşamanın sermayesi olan dünyalık şeyler peşinde koşmak, âhiret kazanma
    çabasına girmemenin mazereti olabiliyorsa, o zaman Allah’ın ipine
    tutunarak ayağa kalkabilmenin bir ayağı yani âhiret bilinci eksik demektir.
    Zaten yüce Rabbimiz de Kur’an-ı Kerim’de sık sık “Allah’a ve âhiret gününe
    iman edenler” diyerek, iki ayağın kopmaz birliğini vurgulamıyor mu?
    Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında özellikle
    ölümü, dirilişi, kıyameti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı, Allah’ın
    nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim. Bunu
    kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki rahatımızdan fedakârlık yapalım.
    • 438 •
    Ahmed Kalkan
    Hem burada tam bir rahat etme, hem de orada rahat etme gibi imkânsız ve
    gülünç olan sevdadan vazgeçelim. Sahâbeler, Hz. Peygamber’e, biraz rahatına
    bakması, kendini fazla yormaması yolunda birtakım şeyler söyleyince,
    Önder ve Örneğimiz’den şu cevabı alırlar: “Nasıl refah ve nimetin tadını
    bulurum ki, boynuz sahibi (İsrafil) boynuz (sur)u ağzına koymuş, alnını eğdirmiş
    ve kulağını vermiş, ne zaman üfleyeceğine dair emir bekliyor.” 1064
    Kabirlere, hele gece karanlığında gidip, oralarda ölümle kolkola yaşayacağımız
    günleri düşünelim. Ölüm ve şehadet râbıtası yapalım. Allah’ın
    dinini yaşayamıyor, müslümanca hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin
    de zor olduğunun bilincine varalım. Mezarlarda ve hayalinde düşünerek
    canlandırdığın kabir hayatında düşün ki, bir-iki metrelik çukur,
    içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında da senin adın, evet senin adın,
    benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı karşıyasın. Büyük kıyametin kopmasını
    bekliyordun veya beklemiyordun. Ama öldün, yani senin kıyametin
    koptu. İşte bu kıyamete hazırlandın mı? Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın
    mı yapmaman gerekenlerden? Hazır mısın ölüme? Borçların-harçların,
    ümitlerin, beklentilerin, yatırımların... neresi için? Ölüm... Ne zaman?
    Evet, ey insan! Tohumun toprağın üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir
    gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin huzuruna gidip yaptıklarının ve
    yapmadıklarının hesabını vereceğini düşün ve hayatını ona göre düzenle:
    Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir. Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır.
    Âhirete iman etmiş olmak, âhiret bilincine erişmiş olmak, yalnızca
    kafalarda âhiretle ilgili bilgileri arttırmakla, kalplerde âhirete olan inancı
    tazelemekle gerçekleşmez. Çünkü âhiret bilinci kafa ve kalpte başlayıp biten
    işlevsiz bir olgu değil; insan hayatının bütün boyutlarını ve ömrünün
    bütün anlarını belirleyen canlı ve dinamik bir olgudur. O yüzden Allah’nı
    Kitabında1065 Kur’an’ın doğru yola kılavuzluk edeceği muttakîlerin vasıfları
    sayılırken “âhirete inananlar” değil; “âhirete yakînen (şuurlu / bilinçli olarak)
    iman ederler.” denilir. O yüzden âhiret bilincinin varlığını ve derecesini
    ölçebilmenin bir yolu sürekli olarak kafa ve kalbi gözden geçirmekse, bir
    diğer yolu da bizatihi yaşanan hayatı gözden geçirmek ve hesap günündeki
    ilahî sorguya uyup uymadığının muhâsebesini yapmaktır. Bu muhâ-
    1064 Tirmizî
    1065 Bakara sûresi 4. âyette
    • 439 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    sebe de, dünya ve içindekilere bağlılık, dünyevî zevk ve değerlere iltifat,
    ölüm duygusu ve gerçeğinden uzaklaşmak olumsuz; âhirete ve hesap gününe
    ayarlı bir hayat yaşamaya çalışmak, dünyadan, içindekilerden, geçici
    zevk ve değerlerden -Allah’ın istediği vasatın dışında- uzaklaşabilmek ve
    hayatı, enerjiyi, yetenekleri, bilgiyi, gücü, bedeni, kafayı Allah’ın davası için
    harcamak olumlu olarak değerlendirilmelidir. Birey olarak muhâsebesinde
    olumsuz hanesi ağır basanlar istedikleri kadar tevhid bilincine ulaştıklarını
    iddia etsinler, yaşadıkları hayatın yüzlerine çarpılacağını unutmamak zorundadırlar.
    Muhâsebesinde olumlu hanesi ağır basanlar ise, zaten içiçe yaşadıkları
    ölümle gerçek hayata geçtikleri andan itibaren Rablerine kavuşmanın
    mutluluğunu tadarlar. Ne mutlu onlara! Ne mutlu, ölümden korkmayan,
    ölümü sevebilen, ölümü arzulayabilen, ölümle dostluk kurabilen, ölümün
    koynunda ömür tüketebilen Allah erlerine! “ Rabbinizin mağfiretine
    (bağışına) ve takvâ sahipleri için hazırlanmış olup genişliği gökler ve yer
    kadar olan cennete koşun!” 1066 Âhiret bilinci; ölümü sevmek, ölümle bir
    yaşamak ve nasıl gelirse gelsin, ama müslümanca yaşayış üzerine gelsin,
    müslümana yakışır şekilde ölüme, yani cennete koşabilmektir. 1067
    Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında âhirete iman
    gelir. İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine teslim olmaları ancak
    bu iman ile mümkündür. Bunun için âhiret konusunun en fazla işlendiği
    sûreler Mekkî surelerdir. Bunun böyle olması kaçınılmazdı. Çünkü müşrik,
    kâfir ya da putçu her ne olursa olsun, insanların her tür şirk, küfür ve
    cahiliyye düşüncesinden temizlenmeleri ve hayatlarının bütününde İslâm’ı
    kendilerine bir yaşam biçimi edinmeleri, bu iman ile mümkündür. Herşeyden
    önce Allah’a ve bu dünyadan sonra gelecek ebedî âhiret hayatına
    inanmayan bir insanın, yeryüzünde şeytanın oyunlarına karşı sebat etmesi,
    canı ve malı pahasına mustaz’afların haklarını savunup zalimlere karşı durması
    beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları hayat gereği, tüccarca bir felsefeyi
    kendilerine rehber edinmişlerdir. Yaptıkları her tür iyilik ya da yardımın
    karşılığını bu dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle almak isterler.
    1066 3/Âl-i İmran, 133
    1067 Âhiret bilinci açısından daha geniş bilgi için bk. Hüseyin Özhazar, Âhiret Bilinci, Bengisu Yay. ve Hasan
    Eker, Âhiret Bilinci, Denge Yay.
    • 440 •
    Ahmed Kalkan
    Oysa İslâm, müslümanlara böyle bir şey va’detmez. Aksine insan, akidesi
    için sadece malını ve dünyevî zevklerini değil, canını bile feda etse,
    bunun karşılığını yalnızca âlemlerin rabbı olan Allah’tan beklemek zorundadır.
    Allah’a teslimiyet, dünyevî zevk, rahat ve menfaatlerden ferâgat anlamına
    geldiğine göre sağlam bir âhiret inancı, mü’minde olmazsa olmaz
    bir özellik demektir.
    Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî düşünce
    ve yaşayışlardan uzak durması, imkân haricindedir. Bu yüzden Kur’an,
    her konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru yolu takip etmiş ve yeryüzünde
    Allah’ın hilafetini yüklenecek ve ilahî adaletini arz üzerinde tesis
    edecek insanları somut haram ve helallerden uzaklaştırmadan önce, yakîn
    bir âhiret (ceza-mükâfat) inancına davet etmiştir. Nitekim Mekke’de de
    böyle olmuş ve namaz, oruç, hac, içki, zina gibi konularla ilgili hükümler
    gelmeden önce bu inancın sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
    İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini, dünyevî ve
    hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği her şeye hükmetme
    istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Bunun sonucu olarak, İslâm’dan uzak
    anlayış ve yaşayış; insandan tabiata, felsefeden bilime, dinden siyasete hemen
    hemen her şeyin dengesini altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan,
    bu altüst olmuş dengenin hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği
    daha da iyi olacağını söylüyor. Bu dengenin bozulması sonucu adaletin arz
    üzerindeki tesisi de ortadan kalkmıştır. Ve artık yeryüzünde suç işleyen,
    zulmeden, milyonlarca mustaz’af insanı sömüren müstekbirler, emperyalistler,
    çağdaş firavunlar cezalandırılmadan bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte
    bunların nihaî cezasını Allah, âhirete saklamıştır. Adalet konusu, sadece
    kâfir ve mücrimlerin suçlarıyla değil, aynı zamanda müslümanların ecirleriyle
    de ilgilidir. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri boş yere yaratmadık; bu,
    inkâr edenlerin bir zannıdır. Bu yüzden o inkâr edenlere ateşten helak vardır.
    Yoksa biz, iman edip iyi işler yapanları yeryüzünde bozgunculuk yapanlar
    gibi mi tutacağız? Yoksa muttakîleri, yoldan çıkaranlar gibi tutacağız?” 1068
    Bu dünyada sırf Rabbinin rızasını gözeterek her tür meşakkate katlanan,
    Allah’ın davası için işkence, hapis, kınanma, işinden edilme gibi her
    tür zorluğa göğüs geren insanların, Allah’ın bir lütfu olarak âhirette bir
    1068 38/Sâd, 27-28
    • 441 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    karşılığının bulunması gerekir. Gerçi bir müslüman, dünyada sırf Rabbine
    olan bağlılığından dolayı gördüğü eza ve cefalarla hiçbir zaman alçalmaz;
    aksine O’nun katında daha fazla yükselir.
    Bugün yaşadığımız toplumda âhiret inancı, bir mit ve hurâfeler yığını
    olarak yaşamaktadır. İnsanlar bu inancın getirdiği her tür dinamizm, coşkunluk
    ve aşktan fersah fersah uzaktadırlar. Bu avamî anlayış, tevhid bilincine
    sahip mücadeleci müslümanlar için geçerli değildir. Avamdan, ya da
    ehl-i dünyadan birisi yaşadığı hayat ve sahip olduğu hayat felsefesince âhirete
    inanmaktadır ve büyük bir ihtimalle de kendini cennette görmektedir.
    “Hayır, hayır; gerçekten o bir öğüttür.” (54. Âyet)
    “Hayır! Gerçekten o bir öğüttür.” Yine yüz çevirmekten vazgeçmeleri
    istenmektedir. Çünkü Kur’an yeterli bir öğüttür. Gerçek şu ki Kur’an bir
    öğüttür ve onlara Kur’an yeter. Çünkü o en hayırlı öğüt ve hatırlatmadır.
    Ondan öğüt almak, onu ihmal etmemek isteyen bir kimse öğüt alır. Çünkü
    Kur’an son derece beliğ bir öğüttür ve şifa verici bir hatırlatmadır.
    Kur’an’ı, özellikle az önce geçen âyetleri indî yorumlarla yorumlayıp
    Peygamber’in ve ashâbın hiç anlamadığı şekilde farklılıklara giden hurufîlere,
    19’culara duyrulur: Kur’an bir şifre kitabı değildir; o bir öğüttür. Kim
    İlâhî öğütleri dinlerse o hidâyete ulaşır. Kur’an aynı zamanda hidâyet kitabıdır.
    “Artık kim dilerse ondan öğüt alır.” (55. Âyet)
    “Kim” ondan öğüt almak “dilerse ondan öğüt alır.” Onu okur ve onunla
    öğüt alır. Kim Allah’ı seçerse ancak kendini kurtarmış olur.
    “Şüphesiz ki bu Kur’an en doğru yola iletir…” 1069
    “Kim hidâyet yolunu seçerse, bunu ancak kendi iyiliği için seçmiş olur;
    kim de doğruluktan saparsa, kendi zararına sapmış olur. Hiçbir günahkâr,
    başkasının günah yükünü üstlenmez. Biz, bir peygamber göndermedikçe
    (kimseye) azap edecek değiliz.” 1070
    1069 17/İsrâ, 9
    1070 17/İsrâ, 15
    • 442 •
    Ahmed Kalkan
    “Allah dilemedikçe de öğüt almazlar. İşte kendisinden sakınılmaya
    lâyık O’dur; bağışlamak da O’na yaraşır.” (56. Âyet)
    “Allah dilemedikçe de öğüt almazlar…” Yani, Allah rahmetiyle onları
    -kendi içlerinden gelerek- doğru seçimde bulunabilmeleri için kalplerini
    ve zihinlerini hakikati kabule açık kılmadıkça.
    “İşte o kendisinden sakınılıp korkulmaya lâyık olandır.” Onun
    cezalandırmasından
    sakınmaya, korkulmaya değer. Başkalarının cehennemi
    yok ki, korkasınız. Başkaları gerçek ilâh değil ki…
    “…bağışlamak da O’na yaraşır.” Yeter ki hatanı kabul et, af dile…
    Kendisine
    karşı takvâlı hareket edenleri bağışlamak O’na yakışır; size de
    O’na iman edip tevbe ve af dilemek…
    Bu kâinatta Allah’a rağmen bir şey meydana gelmez. Onların Kur’an’ı
    hatırlayıp, ondan öğüt almaları ancak
    Allah’ın dilemesi ile olur. O takva
    sahiplerinin Ona isyanı gerektiren hususları terkedip Ona itaat olan işleri
    yapmak suretiyle kendisinden sa-kınılmaya, korkulmaya lâyık olandır.
    Aynı şekilde O müminlerin kusurlu hareket edip işledikleri günahları da
    bağışlayandır. Günahkârlardan tevbe edenlerin tevbesini kabul edip, günahlarını
    bağışlayan da O’dur.
    Enes b. Mâlik’in (r.a.) rivâyetine göre Peygamber (s.a.s.) bu âyeti tefsir
    ederek buyurdu ki: “Kudret ve azameti pek üstün olan Rabbiniz size diyor ki:
    Ben kendisinden korkulmaya
    lâyık olanım. Dolayısıyla Benimle birlikte başka
    bir ilâha ibâdet olunmasın. Kim Benimle birlikte başka birisini ilâh kabul
    etmekten sakınırsa, Ben de onun (günahlarını) bağışlarım.” 1071
    Öğüt almamanın asıl sebebini açıklamakta, Yüce Allah’ın kemal derecesindeki
    heybetini dile getiren hususları zikretmektedir. Bu ise O’nun
    kahredicilik vasfına sahip olmasıdır. Yani bu sebepten dolayı Allah’tan
    korkulmalıdır.
    Aynı şekilde rahmetinin ümit edilmesini gerektiren lütufkârlık
    sıfatı da vardır:
    1071 Ahmed bin Hanbel, Tirmizî, İbn Mâce ve Nesâi
    • 443 •
    Müdde s s i r Sûre s i Te f s i r i
    53-56: Yüce Allah işi yokuşa sürmeleri ve ayak diretmeleri sebebiyle
    isteklerini
    kabul etmedi. Aksine onlara mucize teklifinde bulunmaktan
    vazgeçmelerini
    istedi, Kur’an-ı Kerim’in niteliklerini ve ondan öğüt
    almamalarının
    aslî nedenini: “Asla” buyruğu ile açıklamaktadır. Yani böyle
    bir şey olmayacaktır
    ve ben onlara temenni ettiklerini vermeyeceğim.
    Çünkü onlar âhiretten korkmazlar. Buna sebep de dünyaya aldanmalarıdır.
    Şüphesiz ki Kur’an bir öğüttür, dileyen ondan öğüt alır. Fakat onlar Yüce
    Allah’ın bunu kendileri için istemedikçe öğüt alamazlar, hatırlayamazlar.
    Yüce Allah’tan da kullarının korkması, Onun cezalandırmasından çekinmeleri
    ve böylelikle
    Ona iman edip, itaat etmeleri gerekir. O buna lâyıktır
    ve şüphesiz o iman edip, itaat ettikleri takdirde geçmişteki küfürlerini de
    bağışlamaya ehildir. 1072
    Sûrede Hz. Peygamberin hayatından bir kesit ele alınmış, ona dini tebliğ
    görevini
    yerine getirmesi, inkârcıları uyarması ve bu konuda karşılaşacağı
    sıkıntılara
    katlanması emredilmiştir. Kıyâmet günün sıkıntılarından
    söz edilmiş, Kur’an’a sihir ve beşer sözü diyerek onu reddeden müşriklerin
    yakıcı cehenneme sürüklenecekleri
    haber verilmiştir. Meleklerden ve kitap
    ehlinden, cehennemin görevlilerinden
    söz edilmiştir. Sûrede ayrıca inkârcıların
    cehenneme girmelerinin sebebi hakkında mü’minlerle aralarında
    geçen bir konuşmaya yer verilmiş ve inkârcıların haktan yüz çevirmelerinin
    sebepleri anlatılarak sûre sona ermiştir.
    * * *
    1072 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları, 15/235-236
    Müddessir Sûresi ile İlgili Sınav Soruları
    (Cevaplanması gereken toplam 40 soru bulunmaktadır. Her soru, 100
    üzerinden 2,5 puandır. 3 Yanlış, 1 doğruyu götürür.)
    1) Müddessir sûresi hakkında aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
    a- Müddessir sûresi, Peygamber’e (s.a.s.) dâvetinin başlangıç dönemlerindeki
    birtakım irşadları, şirkin önderlerinden birisine birtakım
    tehditleri ve cehennemin niteliklerini ihtivâ etmektedir. Sûre, Peygamber’i
    (s.a.s.) Rabbine dâvet etmek, kâfirleri uyarıp korkutmak,
    günahkârların eziyetlerine karşı da sabretmek yükümlülüğünü belirterek
    başlamaktadır.
    b- Müddessir sûresi, Nüzul sırasına göre 4. sûre, Mushaf tertibine göre
    ise 74. sıradadır. 56 âyettir. Müzzemmil sûresinden sonra nâzil olmuştur.
    Sûre; adını, birinci âyette geçen ve “bürünüp sarınan” anlamına
    gelen “müddessir” kelimesinden almıştır. Bu sûreye Peygamber’e (s.a.)
    nitelik olarak zikredilen bu vasıf ile başladığından ötürü Müddessir
    sûresi adı verilmiştir. Müddessir, uyumak ya da ısınmak amacıyla elbisesine
    sarınıp bürünen kimse demektir. Adını ilk âyetinde geçen,
    örtüye bürünen anlamındaki “müddessir” kelimesinden almıştır.
    Alak sûresi peygamberliği, Müddessir sûresi de risâletin misyonunu
    başlatan ilk sûre olmuştur.
    c- Sûrede Hz. Peygamberin hayatından bir kesit ele alınmış, ona dini
    tebliğ görevini yerine getirmesi, inkârcı kâfirleri uyarması ve bu konuda
    karşılaşacağı sıkıntılara katlanması emredilmiştir. Kıyamet günün
    sıkıntılarından söz edilmiş, Kur’an’a sihir ve beşer sözü diyerek
    onu reddeden müşriklerin yakıcı cehenneme sürüklenecekleri haber
    verilmiştir. Sûrede ayrıca kâfirlerin cehenneme girmelerinin sebebi
    hakkında müminlerle aralarında geçen bir konuşmaya yer verilmiş ve
    inkârcı kâfirlerin haktan yüz çevirmelerinin sebepleri anlatılarak sûre
    sona ermiştir.
    d- Müddessir sûresi şû âyetlerle başlar: “Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)!
    Birazı hâriç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl).
    Yahut bunu biraz azalt. Ya da bunu çoğalt ve Kur’an’ı da tane tane oku.
    Doğrusu Biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz…”
    2) Sakar adı verilen cehennem ateşi hakkındaki yargılardan hangisi
    yanlıştır?
    a- O, kâfirleri ne öldürüp bırakır, ne de azaptan vazgeçer.
    b- Onun ateşi kırmızı değil, karadır, kapkara.
    c- İnsanın derisini kavurarak ona değişmez gerçeği gösterir.
    d- Onun üzerinde muhâfızlık yapan on dokuz melek vardır.
    3) Sakar adlı cehennem ile cezalandırılmaya sebep olarak gösterilenler
    arasında aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
    a- Namaz kılanlardan olmamak ve yoksulu doyurmamak
    b- Bâtıla dalanlarla birlikte dalıp gitmek
    c- Tâğutlara hiçbir şeyi şirk koşmamak
    d- Âhireti, hesap gününü yalanlamak
    4) Müddessir sûresinin 40-42. âyetlerinde: “Cennetlerde soruştururlar.
    Suçlular/günahkârlar hakkında. Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir?” buyrulmaktadır.
    Bu âyetlerde geçen “mücrimler/günahkârlar” ve işledikleri
    günahla ilgili sünnetullah (Allah’ın değişmez yasaları) konusunda aşağıdaki
    ifadelerden hangisi doğru değildir?
    a- Musîbetlerin tümünün sebebi, günahlardır. Kime çok musîbet gelmişse,
    onun çok günah işlediği anlaşılmış olur.
    b- Kötülüğün cezası kötülüktür; Bir günah işleyen, sadece onun kadar
    (günahının misliyle) cezalandırılır.
    c- Kötülüğe/günaha seyirci kalıp rızâ göstermek, toplumun genelinin
    cezasını gerektiren bir günahtır.
    d- Her musîbetin sebebi günah olmamasına rağmen, günah ve isyanlar
    musîbet sebebidir.
    5) Bilindiği gibi, Müddessir sûresinin 39-42. âyetlerinde sakar adlı cehenneme
    giden günahkârlardan bahsedilmektedir. Günah konusunda
    aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi tümüyle doğru değildir?
    a- Büyük günah işleyen mü’minlerin bu günahlarından dolayı kâfir
    olup olmayacakları meselesi, bazı İslâm mezheplerince tartışılan bir
    konudur. O yüzden ehl-i sünnete ve diğer mezheplere göre günahlar
    imanı gidermese bile, samimi bir tevbeyle dönüş yapılana kadar imanın
    kemâl ve kalitesini, gönüldeki takvâyı giderir.
    b- Günahı savunma, başka suçlu bulup kendini temize çıkarma, Allah’ın
    yasağına rağmen mantığını kullanıp günahın sebebini anlamadığından
    onu normal görme, secde etmeme günahı ve gerekçesiyle
    ortaya çıkan İblis/Şeytan tavrıdır.
    c- Günah işlememeye çalışmak önemlidir, ama ondan daha önemlisi,
    günaha karşı tavırdır. Ancak hata ile, yanılarak ya da bir anlık şeytana
    uyarak günah işleyen mü’min, hatasında ısrar etmeyip hemen ondan
    vazgeçecek, pişmanlıkla tevbe çeşmesinde arınacaktır.
    d- Hıristiyanlıktaki aslî günah anlayışı gibi babanın günahı oğluna
    miras kalmaz. Kimse, kendisinin bizzat işlemediği günahtan dolayı
    suçlanamaz. O yüzden başkasının işlediği bir günah yüzünden, ona
    seyirci kalan, râzı olup tepki göstermeyen, günahı emrederek, onun
    işlenmesine izin vererek vesîle olanlar, günahkâr kabul edilip suçlanamazlar.
    6) Müddessir sûresi 53. âyette: “Hayır, hayır; doğrusu âhiretten korkmuyorlar.”
    denilir. Âhiret bilincine sahip olmak ve dünya-âhiret dengesi
    sağlamak için dünya, doğru değerlendirilmelidir. Dünya konusunda aşağıdaki
    değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
    a- Dünya oyun ve eğlenceden, süs ve övünmeden geçici bir faydalanmadan
    ibarettir.
    b- Müslüman, âhiret endişesiyle yaşaması gerektiği için dünya ile ilgilenmemeli;
    dünyayı, onu tercih edenlere bırakmalıdır.
    c- Dünya, hakiki mânâda huzur ve rahatın bulunduğu gerçek vatanımız
    değildir.
    d- Dünyada imtihan vesilesi olarak kadınlar, evlatlar, altın ve gümüşler,
    iyi binekler sevdirilmiştir.
    7) Müddessir sûresinin 31. âyetinde kalplerinde hastalık olanlardan
    bahsedilir. Kalbin hastalığı, fesadı, bozukluğuyla ilgili olarak meşhur bir
    hadis vardır. “Dikkat! Gerçekten vücutta bir et parçası vardır; o doğru
    olursa bütün vücut doğru olur. O fesada uğrar, bozulursa bütün vücut
    bozuk olur. Dikkat, o ........” Bu meşhur hadis-i şerifte boş bırakılan yere
    gelmesi gereken kelime, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- kulaktır b- dildir c- eldir d- kalptir
    8) Müddessir sûresinin ilk âyetlerinde emredilen; lugat anlamı, tehlikeyi
    haber verip sakındırmak, uyarmak, ikaz, ihtar olan, Kur’anî kavram olarak
    da Allah’ın, peygamberleri aracılığıyla kullarını uyarıp kötü âkibetten
    sakındırmasına ne denilir?
    a- inzar b- nezîr c- ıslah d- münzir
    9) Seçeneklerden hangisi, “din günü” kavramının ifade ettiği anlamlardan
    biri değildir?
    a- Allah’ın bütün kullarına merhametinin görüleceği “Rahmet günü”
    b- Hayrın hayır; şerrin de şer olarak görüleceği “Kıyâmet günü”
    c- Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği “Ceza günü”
    d- İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının
    görüleceği “Hesap günü”
    10) Müddessir sûresi ikinci âyette: “Kum fe enzir; kalk ve inzâr et/
    uyar!” buyrulur. Bir uyarının, propaganda değil de; gerçek bir “inzâr”
    olabilmesi için bazı şartlar gerekir. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi inzâr
    için gerekli şartlardan biri değildir? Yani, inzâr konusunda aşağıdaki yargılardan
    hangisi yanlıştır?
    a- Uyarının, kesin vahyî gerçeklerle ilgili olması ve karşı çıkanın Allah’a
    (O’nun hükümlerine) karşı çıktığının belirgin olması
    b- Uyarıda muhâtabın sınırsız olması; tanıdık ve yabancı demeden
    herkese tebliğin ulaştırılmaya çalışılmasıyla birlikte, yakın çevrenin
    ihmal edilmemesi, hatta imkân nispetinde yakın çevreye öncelik verilmesi
    c- Uyarı ve dâvetin açıktan değil; gizli olarak yapılması ve kalbi mühürlü
    olan kimselere değil; gerçeği araştıran kimselere hakkın ulaştırılması
    d- İçine bâtıl karışmamış hakkın tebliğ edilmesi; Tevhidin kişisel ve
    toplumsal alana yayılması/taşınması; uyarıda bunların ana konuyu
    teşkil etmesi
    11) Müddessir sûresi 31. âyetinde: “…Kalplerinde bir hastalık olanlar
    ile kâfirler de şöyle desin…” denilir. Kalbin hastalığı ve mühürlenmesiyle
    ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- Kalbin hastalığı; kibir, hayasızlık gibi kötü ahlak ve kötü huylarla
    ilgili, yani günah işlemekle ortaya çıkar. Tevbe edilip güzel amellerle
    silinmedikçe kalpte leke halindeki bu hastalık büyür ve giderek tüm
    kalbi kaplar.
    b- Kalbin mühürlenmesi, sebep değil; sonuçtur. Tertemiz bir kalple
    dünyaya gelen insan, günah işleyerek kirlettiği kalbini, günahlarda
    ısrar etmek ve imana karşı olumsuz ve inatçı bir tavır takınarak, mikropların
    tümüyle kalbini kaplamasına sebep olacak davranış ve inançta
    bulunması sebebiyle kalp mühürlenir.
    c- Kalbin selim vasfını, sağlığını korumak için, onu şirk ve küfür başta
    olmak üzere haramlardan korumak; bedenin sağlığı için gerekli gıdalar
    gibi, kalbe lazım olan ibadet, zikir, tefekkür gibi gıdalarla kalbi
    yeterli ve dengeli beslemek şarttır.
    d- Kâfir ve münafıkların kalbinde hastalık vardır. Allah da onların
    hastalığını arttırmıştır. Allah, tüm kâfir ve münafıkların kalbini ve kulaklarını
    mühürlemiştir. Onların gözlerinde de perdeler vardır. Kalpleri
    mühürlü olduğu için, bu sebepten dolayı onlar iman etmezler.
    12) “Sizi Sekar’a sürükleyip iten nedir? Derler ki: ‘Namaz kılanlardan
    değildik.” (74/Müddessir, 42-43. âyet). Mücrimlerin/günahkârların “namaz
    kılanlardan” ifadesi, farz namazları cemaatle kılmayı işaret etmekte
    ve Müslümanların cemaat halinde olmalarını çağrıştırmaktadır. Kur’an’da
    emredilen “cemaat”, en geniş anlamda aşağıdaki ifadelerden hangisinde
    doğru olarak tanımlanmıştır?
    a- Aynı dine inanan, aynı kıbleye yönelen, aynı fikir ve inanç etrafında
    bir araya gelen insanların oluşturduğu ümmet topluluğuna cemaat
    denir.
    b- Cemaat, rastgele, tesadüfen oluşan veya şartların bir araya getirdiği
    insan grubu demektir.
    c- Üyelerin yaptıklarının bilincinde olsun veya olmasın, şuurlu veya
    şuursuz kalabalığa, bir araya gelmiş kitleye denir.
    d- Cemaat, namazdan namaza bir araya gelen, o semtteki câmiye devam
    eden müslümanların oluşturduğu beraber namaz kılma eylemlerine
    ve bu toplu ibadete katılanlara denir.
    13) Müddessir sûresi 46. âyetinde sakar adlı cehennemde azap görenlerin
    din gününü yalanladıkları belirtilir. Din günü ile ilgili olarak aşağıdaki
    ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- “Din gününün sahibi” ifadesinden insanın ve kâinatın boşuna yaratılmadığı
    ve iyi kötü her amelin karşılığının görüleceği anlaşılır.
    b- Din günü, Allah’ın ödül ve cezasının bir gereğidir. Din gününe, âhirete
    inanmamak, ilâhi adaleti istememek demektir.
    c- Din gününe, âhirete inanmak, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa
    ve kronik bir hastalığa dönüşmesini engeller.
    d- Din günü inancı, insanın dünyayı önemsemeyip sadece ahirete değer
    vermesi bilincini oluşturur.
    14) Müddessir sûresi 23. âyette “Sonra da sırt döndü ve müstekbirlik
    yaptı, büyüklük tasladı.” denmektedir. “Müstekbir” karakteri hakkında
    aşağıdaki hükümlerden hangisi doğrudur?
    a- Müstekbirler, halkın inancını bile paylaşmayan, kendi hevâlarından
    başka ilâh kabul etmeyen menfaatçi tiplerdir.
    b- Peygamberlere ilk inanan insanlar, müstekbirler olmuştur. Peygamberimiz’e
    Mekke’de iman edenlerin, yani ilk müslümanların çoğu bu
    sınıftandır.
    c- Her müslüman, müstekbir olmaya çalışmalı, İslâm tarihindeki
    meşhur müstekbir kahramanları örnek almalıdır.
    d- Kâfirlerin tümü müstekbirdir. Hıristiyanlar ve özellikle ruhban sınıfı
    aşırı derecede müstekbirdir.
    15) Bilindiği gibi “müstekbir” kavramının zıddı “müstaz’af ”tır. Müstaz’af
    insanlar, Kur’an’a göre aralarında önemli farklar bulunan çeşitli
    gruplara ayrılırlar. Allah tarafından yeryüzünde halife ve vâris kılınma
    vaad edilen müstaz’af sınıf hangisidir?
    a- Müstekbirlerce ezilen, onların da ister istemez zâlim müstekbirlere
    yardımcı olduğu, hizmetlerinde çalıştığı, ezilmişliği kabul edip halinden
    şikâyetçi olmayan mazlumlar.
    b- Cihâda ve hicrete gücü yetmeyen zayıf, hasta, ihtiyar ve çocuklar.
    c- Müstekbirlerce ezilmeye çalışılan güçsüz, zayıf ama imanlı veya
    tebliğe açık köleler, yalınayaklar, fakir insanlar.
    d- Allah yolunda mallarını infak eden zengin müslümanlar, makam
    ve ünvan sahibi müttakî mü’minler
    16) Müddessir sûresi 31. âyette geçen; lütuf ile olan rehberliğe, yol gösterip
    kılavuzluk yapmaya, hayra ulaştırmaya ve hayırda muvaffak kılmaya
    Kur’ânî terim olarak ne ad verilir?
    a- Sırat-ı Müstakim b- Hidâyet c- Takva d- Felâh
    17) Müddessir sûresi 48. âyette “Artık şefaatçilerin şefaati onlara bir
    fayda vermez.” denilmektedir. Şefaat konusunda aşağıdaki yargılardan
    hangisi yanlıştır?
    a- Sahte tanrıların, putların şefaati olmaz. Müşriklerin putlarıyla ilgili
    şefaat beklentileri boşunadır.
    b- Kur’an’da (şahs-ı muayyen/belirli kişi -isim- olarak, kimin veya
    kimlerin şefaat etme izni/yetkisi alacağı belli olmadığı gibi; muayyen
    şahıs olarak kime veya kimlere şefaat edileceği de belirtilmemiştir.
    c- Şefaate güvenip sâlih amelleri terk etmek Kur’an’da açıklanan şefaat
    anlayışına terstir.
    d- Şefaat, sadece âhirette olur ve her şefaat güzeldir; dolayısıyla dünyevî
    şefaat ve kötü şefaat olmaz.
    18) Sözlükte, altın ve gümüş gibi değerli mâdenlerin saflığını anlamak
    için onları ateşte eritmek, deneme ve imtihana tâbi tutmak anlamlarına
    gelen Kur’an kavramı, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- adâvet b- sihir c- gazap d- fitne
    19) Müddessir sûresinin 7. âyetinde “Ve Rabbin için sabret! ‘Sabırla
    Rabbine yönel!)” diye emredilmektedir. Sabır konusunda aşağıdaki ifadelerden
    hangisi yanlıştır?
    a- Sabır, mü’minin silâhıdır. Namazla birlikte Allah’a dua etmenin temel
    vesilelerinden biridir.
    b- Sabır özgürlüktür; Sahte tanrıların, egemen güçlerin, zâlimlerin ve
    nefsin emirlerine karşı direnip teslim olmamaktır.
    c- İlk sarsıntıda sabır göstermek kolaydır; Sabrın kemâli, zor olayların
    sonunda gösterilen sabırdır.
    d- Belâ, musibet ve zorluklar, en çok peygamberlere ve sâlih amel işleyen
    müttakî müslümanlara gelir.
    20) Bilindiği gibi Müddessir sûresinde mal çokluğunun fitne olduğuna
    işaret edilir, yoksula yedirmemenin cehenneme girme sebeplerinden
    biri olduğu belirtilir. Dünyevîleşmenin dünyada bile feci sonucunu belirten
    bir hadis vardır: “Sayıları çok olduğu halde, müslümanların kâfirlerin
    elinde, selin içindeki çer-çöp gibi olacağı”nı bildiren bu hadis-i şerifteki bu
    durumun sebebi olarak gösterilen “dünyayı fazlaca sevip ölümden fazlaca
    korkmak” anlamına gelen Arapça kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- fitne b- vehen c- şirk d- dünyevîleşmek
    21) Müddessir sûresi 31. âyette bahsi geçen; sapmak, şaşmak, karanlıkta
    kalmak, bocalamak ve kaosa yenik düşmek; Doğru yoldan bile bile
    veya iğfâle kapılarak sapmaya Kur’an terminolojisinde ne ad verilir?
    a- Hidâyet b- Fücur c- Dalâlet d- Fısk
    22) Bilindiği gibi, Müddessir sûresi 23. âyette istikbâr eden bir müşrikten
    bahsedilir. “İstikbâr” konusundaki değerlendirmelerle ilgili olarak
    seçeneklerden hangisi yanlıştır?
    a- Aşağı görülüp sömürülmek üzere zayıf bırakılmış kimselere istikbâr
    eden anlamında müstekbir denilir. Bu yüzden, tâğutların idaresi
    altındaki mazlum halk kesimi, zavallı müstekbirler yığınıdır.
    b- İstikbâr; büyüklük taslamak, büyüklük kuruntusu içinde olmak demektir.
    c- İlk istikbâra kapılan İblis’tir. O, Hz. Âdem’e secde emrine istikbârı
    yüzünden karşı geldi.
    d- İstikbâr içinde olanlara müstekbir denilir. İstikbarın karşıtı istiz’âftır;
    müstekbirin karşıtı da müstaz’af.
    23) Lügat anlamı, “büyüklenmek, kendini büyük görmek, böbürlenmek,
    diğer insanları küçük görmek” olan; terim olarak “Allah’a karşı kendini
    yeterli görerek isyan etme, Allah’ın hâkimiyetini reddetme, insanlara
    karşı kibirlenerek onlar üzerinde zorla egemenlik kurma anlayışı”na ne
    denir?
    a- istiğnâ b- istiz’âf c- istikbâr d- istihzâ
    24) Müddessir sûresi 31. âyette meleklerin sayısının küfürde ısrar
    edenler için fitne kılındığı vurgulanır. Burada geçen fitne kavramından
    yola çıkarak; İslâm tarihinde ilk fitne olarak kabul edilen olay, aşağıdakilerden
    hangisidir?
    a- Kerbelâ fâciası; Hz. Hüseyin’in “müslümanım” diyenlerce şehid
    edilmesi
    b- Hz. Osman’ın şehid edilmesi; Binlerce sahâbenin gözü önünde,
    onların müdâhale etmediği konumda Mısır’dan gelen “müslümanlar”
    eliyle Halife’nin öldürülmesi
    c- Cemel ve Sıffîn vakaları; Ashâbın karşılıklı ordular halinde birbirleriyle
    savaşması
    d- Muâviye’nin İslâm’ın tasvip etmediği bir krallık özelliği olan, babadan
    oğula yönetimin devredilmesi anlayışını benimseyerek içkici oğlu
    Yezid’e, kendi hayatında kılıç zoruyla bey’at alması
    25) Müddessir sûresinin başlarında Rabbimiz için yapmamız emredilen;
    kelime anlamı olarak; “(aklın ve şeriatın gerektirdiği durumlarda)
    nefsi hapsetme, kendine hâkim olma, ayak direme, tahammül etme”,
    Kur’anî kavram olarak, “İslâm’ı nefsimize ve hayata hâkim kılma mücadelesinde
    iç ve dış düşmanlarımızdan gelen zorluklara göğüs gerip yılgınlık
    göstermeyerek aktif bir direnişte bulunma”ya kavram olarak ne ad verilir?
    a- akıl b- hak c- şükür d- sabır
    26) Bilindiği gibi, Müddessir sûresinin 56. Âyetinde “…bağışlamak da
    O’na yaraşır.” buyrulmaktadır. Allah’ın bağışlaması ve rahmeti -özellikle
    Bakara sûresi 157. âyete göre- kimler içindir?
    a- Nâfile ibâdetlere ve özellikle misvak kullanmaya özen gösterenler
    için
    b- Allah’tan gelen her türlü musîbet ve sınavı büyük bir sabırla karşılayanlar
    için
    c- Felâketler ve zulümler karşısında sesini çıkarmayanlar için
    d- “Allah ğafûr ve rahîmdir” deyip günah işledikten sonra, ölmeye
    yakın tevbe edenler için
    “…… tamamen yok edilinceye ve …… de yalnız …… oluncaya kadar
    onlarla (kâfirlerle) …… .”
    27) Fitne konusunda müslümanların görevlerini bildiren Bakara, 193
    ve Enfâl sûresi âyetlerin meâli olan yukarıdaki ifadede boş bırakılan yerlere,
    aşağıdaki seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- fitne; hüküm; İslâm’ın; cihad edin
    b- fesat; egemenlik; Allah’ın; uğraşın
    c- fitne; din; Allah’ın; savaşın
    d- küfür, din; müslümanların; tebliğ edin
    28) Müddessir sûresi 40-42. Âyetlerde: “Onlar soruştururlar. Mücrimler
    (suçlular, günahkârlar) hakkında. Sizi sakar’a sürükleyip iten nedir?”
    denilir. Bu âyetten günahkârlığın cehennem sebebi olduğu anlaşılmaktadır.
    Benzer bir âyette “Hayır! Kim bir kötülük eder de onun kötülüğü
    kendisini çepeçevre kuşatırsa işte o kimseler cehennemliktir. Onlar orada
    devamlı kalırlar.” (2/Bakara, 81). Bu âyet-i kerime, kötülüğün/günahın insanı
    tümüyle kuşatarak ebedî cehennemlik yapacağını belirtiliyor. Bilindiği
    gibi, affedilmeyen tek günah, şirktir. Demek, bazı günahlar işlene işlene
    sahibini şirke/küfre götürmekte ve ebedî cehennemlik yapmaktadır. Günahın
    insanı küfre götürmesi konusunda, seçeneklerden hangisi yanlıştır?
    a- Günahın haram olduğunu kabul etmemek; Allah’ın haram saydığını
    helâl kabul etmek
    b- Önemli bir farzı, herkesin bileceği şekilde açıktan terk etmek, meselâ
    Ramazan’da oruç yemek.
    c- Günahı meşrûlaştırmak, ameliyle helâl kabul ettiğini göstermek;
    başkasını harama teşvik etmek, zorlamak
    d- Günah işlediğinden dolayı kalbinde sıkıntı ve rahatsızlık duymamak,
    günahı normal görmek, meselâ harama besmele çekmek
    29) Cehennem veya cehennem ateşi anlamında kullanılan Arapça bir
    kelime ve Kur’an kavramıdır. Kâfirler ve mücrimler, bu ateş azabı içerisinde
    ne ölüp kurtulabilecekler ne de salıverileceklerdir. Onların azabı sürekli
    bir dönüşümle devam edecektir. Bu ateş azabına çarptırılacak olanların
    bir kısmı “namazlarını terk edenler, yoksulları doyurmayanlar, günahkârlarla
    birlikte bâtıla dalanlar ve hesap gününü yalanlamaya kalkışanlardır.”
    Müddessir sûresinde bahsedilen bu cehennem tabakasının adı nedir?
    a- yakar b- nakar c- sakar d- dakar
    30) Arapça’da daha önceleri, bir şeyin özünü, kendisini belirten zamir
    olarak kullanıldığı halde, sonradan bu anlama ilâve olarak yirmiyi aşkın
    mânâyı dile getirecek biçimde kullanılmaya başlanan, “ruh, can, kan, benlik,
    kalp, iç, cevher, kimse, büyüklük, yücelik, irâde gibi anlamlarda kullanılan
    ve Kur’an’da da zamir biçiminden başka, daha çok ruh ve can anlamlarında
    kullanılan, tasavvufun etkisiyle halk arasında, öldürülüp yok
    edilmesi gereken kötülüğün kaynağı şeklinde anlam kayması geçiren ve
    Müddessir sûresi 38. Âyetinde geçen kelime, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Kalp b- Ruh c- Can d- Nefis
    31) Müddessir sûresinin 24. Âyetinde: Velid bin Muğîre’nin “Bu, nakledile
    gelen bir sihirden başka değil” dediği belirtilir. O günkü Araplar ve
    bugünkü insanların çoğu sihrin/büyünün yapılmasında cinlerin kullanıldığını
    ileri sürerler. Cinlerle ilgili, aşağıdaki ifadelerden hangisi doğrudur?
    a- Cin kelimesi; açık, insan duygularına yönelik zâhir, insanın tümüyle
    kavrayabileceği, görünebilen varlık anlamına gelir.
    b- Cinler de insanlar gibi ibâdet için yaratılmışlardır. Aynen insanlar
    gibi mü’minleri ve kâfirleri vardır.
    c- Cinler, cisim olarak insanlara benzerler; o yüzden insanlarla evlenebilirler.
    İnsanlara musallat olabilirler ve onlar üzerinde egemenlik
    kurabilirler.
    d- Sâra (epilepsi) ve halk arasında “inme” denilen felç, cinlerin insanlara
    verdiği büyük zararlardandır; yani bunlar, cin çarpmasından
    meydana gelmiş ruhî hastalıklardır.
    32) Sihir konusuyla ilgili, aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- Sihir, Kur’ân-ı Kerim’de daha çok Hz. İsa’nın büyücülerle mücâdelesi
    bağlamında konu edilmiştir. Hz. İsa, sihirbazlarla yaptığı mücâdelelerin
    bazısında yenilmiştir.
    b- Câhiliyye mensubu müşrikler, peygamberlere karşı çıkarken; onlara,
    getirdikleri vahye ve gösterdikleri mûcizelere “bu bir sihirdir/büyüdür”
    diye, bile bile iftira etmişlerdir.
    c- Fayda ve zarar konusundaki anlayışla tevhidi zedelediğinden, korku
    ve vehimlere sebep olduğundan ötürü sihir ve büyü yapmak, büyük
    günahlardan sayılır ve şirk kabul edilir.
    d- Sihrin bir aldatma, göz bağlama, el çabukluğu ve bazı teknik hilelere
    dayanan bir yanılsama mı, yoksa gerçekten insan zihni ve duyularına,
    hatta bedenine gerçek bir müdâhale mi olduğu, yani sihrin etkisinin
    olup olmadığı, İslâm ulemâsı arasında tartışmalı bir konudur.
    33) Bakara sûresi, 102. âyet, bilindiği gibi sihirle ilgili Kur’an’da en geniş
    bilgi veren âyettir. Bu âyette ifade edildiğine göre, kötülük yapmaları
    ve özellikle karı-koca arasını açmaları için insanlara sihir öğretenler kimlerdir?
    a- Cinler b- melekler c- insanlar d- şeytanlar
    34) Müddessir sûresi 31. âyetinde geçen; halk arasında kabul görüp
    yayılmış, teşbihe/benzetmeye dayalı, içerisinde bir düstûr ve hikmet taşıyan
    kinâyeli veciz söz, atasözü, deyim, misal/örnek anlamlarına gelen ve
    Kur’an’ın edebî ifâde şekillerinden, üslûp özelliklerinden biri olan Kur’an
    kavramı nedir?
    a- Mesel b- Kıssa c- Sünnetullah d- Hücûd
    35) Müddessir sûresi 23. âyette geçen istikbâr sahibi, istikbâr eden anlamına
    gelen “müstekbir” için, aşağıdaki yargılardan hangisi doğrudur?
    a- Firavun başta olmak üzere, tâğutlar ve zâlim kâfirler müstekbirdir.
    b- Hz. Âdem gibi olmak (adam olmak) için gücümüzün yettiği kadar
    müstekbir olmamız lâzımdır.
    c- Aşağı görülüp sömürülmek üzere zayıf bırakılmış kimselere müstekbir
    denir.
    d- Müstaz’aflar, müstekbirler sayesinde, müstekbirleri köleleştirerek
    zulümlerini sürdürürler.
    36) Müddessir sûresinde verilen malla yetinmeyen müşrik bir karakterle ilgili
    anlatılanlardan yola çıkılarak; Kur’an’ın vurgusuna göre; mallar ve çocukların insanlara
    lutfedilmesinin sebebi nedir?
    a- Onlarla iftihar edilip gururlanılması
    b- Bunların dünya işlerinde büyük faydalarından dolayı, sahip olmayanın yarım
    insan sayılması
    c- Zenginlik, çokluk ve övünç vâsıtası olması
    d- Fitne/imtihan aracı olması
    37) Müddessir sûresinde emredilen bir güzellik hakkında müjdeli bir hadis vardır:
    “Mü’minin işi tuhaftır; her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine özgüdür. Sevindirici
    bir işle karşılaşırsa ............ , o işi kendisi hakkında ............ olur. Üzücü bir işle karşılaşsa
    ........ , o işi kendisi için hayırlı olur.” Sahih-i Müslim’de ve Ahmed bin Hanbel’in
    Müsned’inde yer alan bu meşhur hadis-i şerifteki boş bırakılan yerlere sırasıyla seçeneklerden
    hangisi gelmelidir.
    a- şükreder, hayırlı, sabreder
    b- ihsân eder, hayır, dayanır
    c- sevinir, sevap, üzülür
    d- şımarmaz, ibâdet, sabreder
    38) Bilindiği gibi, Müddessir sûresi 11-16. âyetlerde: “Kendisini tek olarak yarattığımı
    Bana bırak! Ki Ben ona alabildiğine mal verdim. Ve göz önünde çocuklar.
    Ve sayısız fırsatlar serdim önüne. Sonra da arttırmamı umar. Hayır, hayır! Çünkü
    o, âyetlerimize karşı çok inatçıdır.” buyrulmaktadır. Bu âyetlerde, bol bol verildiği
    halde arttırılması istenen mal-mülk konusuyla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi
    yanlıştır?
    a- Kur’an’a göre mal ve mülkün sahibi Allah’tır; insan sadece emânetçidir.
    b- Allah, malı-mülkü dilediğine verir, dilediğinden de alır.
    c- Mal, bir fitne/imtihan olduğundan, malını müdâfaa için öldürülen kimse,
    büyük günah üzere ölmüş sayılır.
    d- Ölmüş (murdar) hayvan eti, bozuk gıdalar, zehirli maddeler gibi insanların
    yararlanamayacağı şeyler mal sayılmaz.
    39) Müddessir sûresi 38. âyetinde “Her nefis, kazandıkları karşılığında rehin
    alınmıştır.” denilir. Tasavvufun savaş ilan ettiği “nefis” kavramının aklanmasıyla ilgili
    olarak; Kur’ân-ı Kerim’de nefsin olumsuz yönü “nefs-i emmâre” ifâdesiyle değil;
    başka bir kelime ile belirtilir. Lügat anlamı olarak; boş, sonuçsuz, değersiz gibi anlamlara
    gelen, terim olarak da; bir şeye karşı aşırı sevgi ve bağlılık duyarak arzularını
    tatmin için Şeriatın dışındaki şeylere meyletmesi anlamına gelen bu kavram nedir?
    a- Fısk b- Nefs-i Levvâme c- Fesat d- Hevâ
    40) Müddessir sûresinde, Allah’ın öğütlerinden yüz çevirerek uzaklaşanların
    durumu, aşağıdaki şıklarda ifade edilen şekillerden hangisi ile tasvir edilmektedir?
    a- Aslandan ürküp kaçan merkeplerin durumu gibi
    b- tâğutî düzenin kapılarında ev sahibinden kemik bekleyen ve kuyruk sallayan
    bir köpek gibi
    c- Kitaptan beslenip kitaba zarar vermeye çalışan böcekler gibi
    d- Dilediği yerde bağırıp dilediği yeri pislediği halde akılsızların kendisine taptığı
    kutsal(!) inekler gibi.
    * * *
    Cevap Anahtarı
    1 D 11 D 21 C 31 B
    2 B 12 A 22 A 32 A
    3 C 13 D 23 C 33 D
    4 A 14 D 24 B 34 A
    5 D 15 C 25 D 35 B
    6 B 16 B 26 A 36 D
    7 D 17 D 27 C 37 A
    8 A 18 D 28 B 38 C
    9 A 19 C 29 C 39 D
    10 C 20 B 30 D 40 A
    Son Söz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, inşâAllah Kur’an’a daha
    fazla yaklaşmışsınızdır. Bu okuduğunuz kitapta varsa güzellikler Kur’an’ın güzellikleridir.
    Hatalar ise, tümüyle yazarın hatalarıdır. “O halde boş kaldığında
    yine kalk yorul! / Ve ancak Rabbinden ümid et, hep O’na doğrul!” (İnşirah
    7-8). Kur’an’la yakınlaşmayı fırsat bilerek hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp
    baştan sona kadar mealiyle (ve gerektiği zaman tefsiriyle) okumaya başlamalısınız.
    Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak,
    yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet
    doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz
    kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak
    için…


     
    Salı, 12 Ocak 2021 20:56

    Müzzemmil Sûresi

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    -ahmed kalkan-
    Müzzemmil Sûresi
    Tefsiri
    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket”
    CİLT -3-
    Ocak 2016 / İstanbul
    Mar’ ruf Yayınları:
    Editör:
    Tashih:
    Kapak & Mizanpaj:
    Baskı:
    4
    Mehmed Bilir
    Ma’ ruf Yayınları
    Ehl-i Dizayn
    STEP AJANS Matbaa Ltd. Şti.
    Göztepe Mh. Bosna Cd. No:11
    Bağcılar/İStanbul
    Tel: 0212 446 8846
    Sertifika No:12266
    MA’ RUF YAYINLARI İLETİŞİM
    Adres:
    Tel:
    E-Posta:
    Web:
    İstiklal Mh. Dolmabahçe Cd. Işık Sk.
    No:2/2 Ümraniye/İSTANBUL
    (0216) 344 0 342
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.marufyayinlari.com
    AHMED KALKAN
    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket” CİLT -3-
    Müzzemmil Sûresi Tefsiri
    İçindekiler
    Önsöz 19
    Müzzemmil Sûresi 19
    Nüzul Sebebi 26
    Bu Âyet Hakkında Bazı Âlimlerin Görüşleri: 27
    Âyetin Nüzul Sebebi İle İlgili Rivâyetler: 30
    Âyetin Nüzul Sebebi İle İlgili Rivayetler: 34
    Âyetin Nüzul Sebebi İle İlgili Rivâyetler: 36
    Gece Namazının Mü’minlere Farziyetinin Ne Zaman
    Kaldırıldığı Konusunda Âlimlerin Görüşleri: 37
    Kur’an’ı Tertîl Üzere Okumanın Anlamı Hakkında Bazı Âlimlerin Görüşleri: 41
    Kur’ân-I Kerim’de “Leyl/Gece” Kavramı 58
    Gece ve İhyâsı 60
    Gece ve Kur’an 61
    Kıyâmu’l-Leyl, Nâşietu’l-Leyl: Gece Neşesi 64
    Zikir 71
    Kur’ân-I Kerim’de Zikir Kavramı 73
    Zikrin Yozlaştırılması; Zikirde Usûl ve Âdâba Riâyetsizlik 82
    Zikri İhyâ Etmek, Zikirle İhyâ Olmak 87
    Zikrin Psikolojik Faydaları 95
    Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti 101
    İlâh Ne Demektir? 103
    Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Kavramı 109
    Ne Yapmalı? 110
    Firavun Niçin ve Nasıl Cezalandırıldı? 122
    Kıyâmet ve Dehşeti 128
    Kıyâmet ve Âhiret Şuuru 135
    Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri 136
    İbadette Denge ve Dinde Kolaylık İlkesi 147
    İslâm; Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır! 153
    Geleneksel Din Anlayışı ve Yozlaşmasının Sonucu:
    Dinin Zorlaştırılması 160
    Kolaylığın Sınırı; İlâhî Ölçü ve Hevâ 162
    İktisadî Sorumluluk 174
    Allah Günahları Bağışlar 176
    Âyetlerden Çıkan Hüküm ve Hikmetler 187
    Müzzemmil Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar 191
    Bu Âyetten Çıkarılan Hükümler 217
    Bu Sûrenin Bize Mesajı 219
    Genel Tesbitler 220
    Bu Sûreden Çıkan Hüküm ve Hikmetler 223
    Müzzemmil Sûresinin Getirdiği Başlıca Prensipler 223
    Müzzemmil Sûresi İle İlgili Sınav Soruları 225
    Müzzemmil Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı 240

    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz
    değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü
    veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas
    edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopya
    edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı söz konusu
    değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak
    malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    !

    ithaf
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret
    eden, tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran ve kâfirlere karşı
    Kur’an’la en büyük cihadı gerçekleştiren her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyasının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu
    kavrayıp nebevî usulle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması
    yapan tâvizsiz davetçilere…

    • 9 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Önsöz
    Önsöz de sonsöz de, sözün önü de sonu da Allah’a, O’nun sözü olan
    Kur’an’a ait. İnsan haddini aştı, çok konuştu, çok söyledi. Bu yanlıştan dönülmeli;
    Kur’an’a kulak verilmeli. O, sözlerin en güzeli, onu okumak, okumaların
    en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla
    düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
    en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
    bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı tane tane, özümseyerek, doğru bir niyetle,
    istiâze ve besmele ile okumamız gerekir. Kur’an’a kulak verip susmamız,
    âyetler okunur veya âyetlerle emir ve yasaklar sunulurken bahaneler üretip
    başka bir söz söylemememiz, “semi’nâ ve eta’nâ (duyduk ve itaat ettik)” deyip
    hayatımıza geçirmemiz istenmektedir.
    Yaşadığımız coğrafya da dâhil, dünya üzerinde en çok okunan kitap
    Kur’an olmasına rağmen, nedense şuurlu fert ve toplumlar bir türlü oluşamamaktadır.
    Her geçen gün daha da yoğun bir ilgi odağı haline gelen Kitabımız’ın
    önemi daha da açığa çıkmasına rağmen, bilinç yoksunluğu devam
    etmektedir. Aynı zamanda, üzerinde en çok araştırmaların yapıldığı, uzun
    uzun makalelerin yazıldığı, tezlerin sunulduğu, inceleme kitaplarının yayınlandığı
    bir konu olmasına rağmen Kur’an ruhu oluşturulamadı, Kur’an
    nesli yetiştirilemedi, Kur’an toplumuna giden yol açılamadı, Kur’an devleti
    ufukta görülemedi.
    Kur’an’ın en çok ve en hızlı ezberlenen bir kitap oluşu da onun anlaşılmasına
    yetmemiş, toplumsal hoşnutsuzluğu huzura dönüştürecek Kur’ânî
    bir inkılâp oluşmamıştır. Kur’an kıraatiyle belki bireysel anlamda gözyaşları
    dökülmüş, bu duygu seliyle yapay bir tatminkârlık oluşturulmaya çalışılmıştır.
    Ama anlam örgüsü ve tüm hükümlerini tatbik gayreti içinde O
    Kitab’a yönelmek yerine, sadece Arapça metin üzerinden bireysel bazda
    haz alınmaya çalışılmış, bununla yetinilmiştir. Kur’an’ın anlatmaya çalıştığı,
    hedeflediği bireysel ve toplumsal huzura, Allah’ın razı olacağı izzetli bir
    yaşayışa ulaşılamamıştır.
    Kur’an’la doğru konuşan O’nu doğru konuşturan sahih temsilciler oluşturamadığımız
    için İslâm’ın hedeflediği sonuca ulaşılamamıştır. Kur’an’ın
    susturulması; onun gündemden uzaklaştırılıp hayattan koparılması ile ger•
    10 •
    Ahmed Kalkan
    çekleştirilmiştir. Suskun bir Kur’an ne sadra şifâ olur, ne de toplumlara müdâhale
    etme yetkisine sahip bulunur.
    Bütün bu olumsuzlukların sonucunda, Kur’an’ı rehber edinmeyen toplumlar
    bilinçsiz, ruhsuz, mutsuz, rotasız, suskun kalmışlar, onları bu hale
    getiren tâğûtî zihniyetler toplumlarını sürüleştirerek kendilerine kul yapmaya
    çalışmışlardır.
    Güzîde, erdemli, sâlih, âlim, mücâhid, muvahhid, muttaki, şâhid-şehid…
    şahsiyetlerin yetişmesi Kur’an’dan gereği gibi faydalanıp hayata doğru
    bir şekilde geçirilmesiyle mümkün olacaktır. “Allah o kitapla; kendi
    rızâsını arayanlara kurtuluşa götüren yolları gösterir, izniyle onları (küfür)
    karanlıklarından (iman) nûruna/aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru bir
    yola iletir.” (5/Mâide, 16)
    Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin
    çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay
    kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını
    zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı,
    tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler
    ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen
    büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh
    tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.)
    putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını
    yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve
    en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır.
    Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet;
    inkılâbçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb
    denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu
    zindanları değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
    Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin adına devrim;
    küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman
    dilimlerinin adı çağ olamaz.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, Mekke câhiliyyesini değiştirdiği
    gibi bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Medine İslâm İnkılâbı
    gibi niye inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar
    • 11 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
    Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a
    sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne
    kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
    gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
    Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı
    bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan
    çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa
    tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin
    yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
    yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
    yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve
    toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
    örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
    sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
    reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”
    Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal
    kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
    Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî
    ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    “Fitnelerden kurtuluşun yolu, Allah’ın Kitabı(na uymak)dır. O’nda sizden
    önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar)
    gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda
    (iman-küfür, tâat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin
    de hükmü var. O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. O’nda her şey ciddîdir,
    gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla
    amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah
    onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru
    yoldur. O, kendine uyan hevâları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri
    iltibastan korur. Âlimler ona doyamazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez,
    tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez,
    O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini
    alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya
    • 12 •
    Ahmed Kalkan
    götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık.” (72/Cin, 1) Kim
    ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar
    olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru
    yola çağrılmış olur. Ey A’ver, bu güzel kelimeleri öğren.” (Tirmizi, Sevâbu’l-
    Kur’ân 14, hadis no: 2908)
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
    İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
    vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın
    mâzereti olamaz. Kur’an’ı okumaktan asıl maksat, onu anlamaktır.
    Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır.
    “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
    O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” Kur’an’ı biraz olsun
    anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini
    ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz.
    Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve gerektiğinde tefsirini
    okumalıyız. Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
    şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları
    yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsafirin
    47, hadis no: 269)
    Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların
    kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi
    bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim benim zikrimden
    (Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz
    onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör
    olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki:
    İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de
    aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine
    inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli
    ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
    “Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti.”
    (25/Furkan, 30). Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
    “Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul
    eder, ama yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur
    câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak
    sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde
    • 13 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri
    anlatır, ayakları da şâhitlik eder.” “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz
    “falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
    diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
    bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
    uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir.
    “Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa
    tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak,
    inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini
    ateşe uzatmaz.
    İşte böylesine bir hazineden yararlanmak için, Kur’an’ı nüzul sırasına
    göre okumak, ashabın nasıl yetiştiğini öğrenmek olduğu gibi, bizim de benzer
    aşamalardan geçerek câhiliyyeden arınıp tevhide ulaşmaya, bireyden
    cemaate, cemaatten devlete geçişin nasıl mümkün olacağını öğretmesi açısından
    da en faydalı okuyuş biçimidir.
    Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okuyalım da, ister Mushaf tertibiyle
    okuyalım, ister nüzul sırasına göre. Nüzul sırasına göre okursak, vahyin
    iniş dönemini ve nebevî mücadele merhalelerini takip etmiş oluruz. Kur’an
    nereden başladı, önceliği nerelere verdi; bunu öğrenmiş olur ve bizim de
    insanları ve hayatı yeniden inşaya nereden başlamamız gerektiği konusunda
    tereddütlerimiz kalmaz.
    Bu tür tefsirleri, cemaat halinde okursak daha bereketli olur. Anlaşılmayan
    veya yanlış anlaşılan hususlarda cemaat birbirini düzeltir. Ayetlerde
    vurgulanan hususların güncelleşmesi konusunda daha doğru çıkarımlar
    için istişareden yararlanılır.
    “Bir grup, Kitâbullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden
    birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekînet (huzur) iner
    ve onları Allah’ın rahmeti kuşatır. Melekler de kanatlarıyla sarar. Allah, onları,
    yanında bulunan yüce cemaatte anar.” (Ebû Dâvud, Salât 349, h. No:
    1455; Tirmizî, Kırâ’at: 3, h. No: 2946; Müslim, Zikir 38, h. No: 2699)
    • 14 •
    Ahmed Kalkan
    Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
    emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
    eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
    da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerine
    selâm olsun!
    * * *
    • 15 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
     لله من الشيطان الرجي  اعوذ ب
     بسم الله الرحمن الرحي
    اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلاً ۞ نصْفَهُ أَوْ اْنقُصْ مِنْهُ قَلِيلاً ۞ أَوْ زِدْ عَلَيْهِ Œ ا اْلُزَّمِّلُ ۞ قُ ْ ” أَيُّ َ يَ
    شِئَةَ اللَّيْلِ يِ هَ أَشَدُّ  عَلَيْكَ قَوْلا ثَقِيلاً ۞ إِنَّ نَ ž سَنُلْقِ ي  ِتيلاً ۞ إِنَّ ¢ وَرَِّتلْ اْلقُرْآنَ تَ ْ
    ارِ سَبْحًا طَوِيلاً ۞ وَاذْكُرْ اسَْ رَبِّكَ وََتبَتَّلْ ¯ اَلنَّ َ ° وَطْئًا وَأَقْوَمُ قِيلاً ۞ إِنَّ لكَ فِ ي
    عَلَ ³ ذْهُ وَكِيلاً ۞ وَاصْبِ ْ · قِِ وَاْلَغْرِبِ لاَ إِلََ إِلاَّ هُوَ فَا تَّ خِ
    ¿ لَيْهِ تبْتِيلا ۞ رَبُّ اْلَ شْ إِ
    أُوِ ي ل النَّعْمَةِ وَمَِّلْهُمْ قَلِيلاً ۞ Ç وَاْلُكَذِِّب ي نَ É مَا يقُوُلونَ وَا جْ هُرْهُْ جَ هْرًا ج�َ يِلاً ۞ وَذَرْ نِ ي
    رْضُ
    أَجُفُ ا ل ¢ مًا ۞ يوْمَ تَ ْ Ï أَِلي  مًا ۞ وَطَعَامًا ذَا غُصَّةٍ وَعَذَا بً ÏيÒ إِنَّ لدَْينَا أَنكَلا وَ جَ ِ
    أَرْسَلْنَا إَِليْكُْ رَسُولا شَاهِدًا عَلَيْكُْ كََا  وَا جِْ لبَالُ وَكََنتْ ا جِْ لبَالُ كَثِيبًا مَِيلاً ۞ إِنَّ
    هُ أَخْذًا وَِبيلاً ۞  أَرْسَلْنَا إِلَ فِرْعَوْنَ رَسُولاً ۞ فَعَصَ فِرْعَوْنُ الرَّسُولَ فَأَخَذْنَ
    عَلُ اْلوِْلدَانَ شِيبًا ۞ السَّمَاءُ مُنْفَطِرٌ بهِ كَنَ وَعْدُهُ · يوْمًا يَ جْ â فَكَيْفَ تتَّقُونَ إِنْ كَفَرْتُ ْ
    ذَ إِلَ رَبِّهِ سَِبيلاً ۞ إِنَّ رَبَّكَ يعْلَُ أََّنكَ · نْ شَاءَ ا تَّ خَ ä مَفْعُولاً ۞ إِنَّ هَذِهِ تذْكِرَةٌ فَ َ
    مَعَكَ وَالَّلُ يقَدِّرُ اللَّيْلَ ç ي اللَّيْلِ وَِنصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَاِئفَةٌ مِنْ اَّلذِي نَ
    é مِنْ ثُلُ ثَ É تَقُومُ أَدْ نَ
    صُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُْ فَاقْرَءُوا مَا تيَسََّ مِنْ اْلقُرْآنِ عَلَِ أَنْ · ارَ عَلَِ أَنْ لنْ تُ ْ ¯ وَالنَّ َ
    رْضِ يبْتَغُونَ مِنْ فَضْلِ الَّلِ
    أَ ا ل° بُونَ فِ ي ë وَآخَرُونَ ي ضْ ِ ì سَيَكُونُ مِنْكُْ مَرْ ضَ
    سَِبيلِ الَّلِ فَاقْرَءُوا مَا تيَسََّ مِنْهُ وَأَقِيمُوا الصَّلاةَ وَآُتوا الزَّكَةَ ° وَآخَرُونَ يقَاِتلُونَ فِ ي
    ا ³ دُوهُ عِنْدَ الَّلِ هُوَ خَيْ ً · تَ جِ ³ نْفُسِكُْ مِنْ خَيْ ٍ
    أَوَأَقْرِضُوا الَّلَ قَرْضًا حَسَنًاوَمَا تقَدِّمُول
     وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا الَّلَ إِنَّ الَّلَ غَفُورٌ رَحِي ٌ
    ا” أَيُّ َ يَ : ey اْلُزَّمِّلُ : örtünen Œق ُْ : kalk اللَّيْلَ : geceleyin إِلاَّ : müstesna : قَلِيلا
    birazı نصْفَهُ : yarısı kadar أَوْ : yahut اْنقُصْ : eksilt مِنْهُ : ondan قَلِيلا : biraz : أَوْ
    veya زِدْ : ekle عَلَيْهِ : üzerine وَرَِّتلْ : oku اْلقُرْآنَ : Kur’an’ı da تيِلا ¢ت َْ : tane tane
     إِنَّ : gerçek şu ki biz žقِ ي سَنُلْ : bırakacağız عَلَيْكَ : sana قَوْلا bir söz ثَقِيلا oldukça
    ağır : إِنَّ : doğrusu شِئَةَ نَ : kalkışı اللَّيْلِ : gece يِ هَ أَشَدُّ : daha kuvvetli : وَطْئًا
    • 16 •
    Ahmed Kalkan
    etki bakımından وَأَقْوَمُ : daha sağlamdır قِيلا okumak bakımından : : إِنَّ لكَ
    zaten vardır ارِ ¯ اَلنَّ َ °فِ ي : gündüz سَبْحًا : uğraşıların طَوِيلا : uzun وَاذْكُرْ : zikret/
    an اسَْ : ismini رَبِّكَ : Rabbinin güzel وََتبَتَّلْ : ve yönel إَِليْهِ : yalnızca O’na
    تبْتِيلا : her şeyden kendini çekerek رَبُّ : Rabbidir قِِ
    ¿ اْلَ شْ : doğunun da
    غَْرِبِ وَاْل : batının da لا : yoktur لََإِ : ilâh إِلا : başka هُوَ : O’ndan هذْ· : فاَ ت خَِّ
    öyleyse O’nu tut وَكِيلا : vekil ³ وَاصْبِ ْ : sabret عَلَ مَا يقُوُلونَ : söylediklerine
    وَا جْ هُرْهُْ : ve onlardan ayrıl جَ هْرًا ج�َ يِلا : güzel bir ayrılıkla É وَذَرْ نِ ي : sen Bana
    bırak Ç وَاْلُكَذِِّب ي نَ : yalancıları أُوِ ي ل النَّعْمَةِ : (olan) nimet sahibi وَمَِّلْهُمْ : onlara
    mühlet ver قَلِيلا : (bir süre) az إِنَّ : çünkü لدَْينَا : yanımızda var أَنكَلا : ağır
    bukağılar مًا ÏيÒ وَ جَ ِ : ve yakıcı bir ateş وَطَعَامًا : bir yiyecek vardır : ذَا غُصَّةٍ
    boğazı tıkayan  وَعَذَا بً : ve de bir azab مًا Ï أَِلي : can yakıcı يوْمَ : o gün جُفُ ¢ : ت َْ
    sarsılır رْضُ
    أََا ل : yeryüzü وَا جِْ لبَالُ : ve dağlar وَكََنتْ : olur ا جِْ لبَالُ : dağlar da
    كَثِيبًا : kum gibi مَِيلا : yığılarak akıp dağılan  إِنَّ : şüphesiz Biz : أَرْسَلْنَا
    gönderdik إَِليْكُْ : size de رَسُولا : bir rasul شَاهِدًاً : şahid olacak : عَلَيْكُْ
    üzerinize كََا أَرْسَلْنَا : gönderdiğimiz gibi إِلَ فِرْعَوْنَ : Firavuna رَسُولا : bir
    rasul فَعَصَ : fakat isyan etti فِرْعَوْنُ : Firavun الرَّسُولَ : Rasule هُ فَأَخَذْنَ : Biz de
    onu yakaladık أَخْذًا وَِبيلا : müthiş bir şekilde فَكَيْفَ : nasıl : تَتَّقُونَ
    kendinizi koruyacaksınız â إنِْ كَفرَْ تُ : ederseniz âreğer ink يوْمًا : bir gün ki
    (öyle) عَلُ ·يَ جْ : yapar اْلوِْلدَانَ : çocukları شِيبًا : ihtiyar السَّمَاءُ : gök bile : مُنْفَطِرٌ
    yarılmıştır بهِ : bu sebeple كَنَ وَعْدُهُ : diOnun vaa : مَفْعُولا
    gerçekleştirilmiştir إِنَّ هَذِهِ : şüphesiz bu تذْكِرَةٌ : bir öğüttür نْäفَ َ : Kim ki
    شَاءَ : diledi ذََ· ا ت خَّ : edindi إِلَ رَبِّهِ : Rabbine doğru سَِبيلا : yol إِنَّ : şüphesiz رَبَّكَ : Rabbin يعْلَُ : bilir أنَكََّ تقَُومُ : senin kalktığını É أَدْ نَ : biraz eksiğinde
    ي
    é مِنْ ثُلُ ثَ : üçte ikisinden يْلِ اللَّ : gecenin وَِنصْفَهُ : yarısında وَثُلُثَهُ : ve üçte
    birinde وَطَاِئفَةٌ : ve bir topluluğun مَعَكَ ç مِنْ اَّلذِي نَ : yanındakilerden : وَالَّلُ
    şüphesiz Allah يقَدِّرُ :ُ takdir eder اللَّيْلَ : geceyi ارَ ¯ وَالنَّ َ : ve gündüzü : عَلَِ
    bildi (de) صُوهُ · أَنْ لنْ تُ ْ : sizin bunu sayamayacağınızı فَتَابَ عَلَيْكُْ : tevbenizi
    kabul etti فاَقرَْءُوا : (şu halde) okuyun مَا تيَسََّ : kolay geleni : مِنْ اْلقُرْآنِ
    • 17 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’dan عَلَِ : Allah bilir أَنْ سَيَكُونُ : olacağını مِنْكُْ : sizden ì : مَرْ ضَ
    hastalananlar وَآخَرُونَ : diğer bir kısmının da بُونَ ëيَ ض ِْ : dolaşacaklarını ° فِ ي
    رْضِ
    أَْا لَ : yeryüzünde يَبْتَغُونَ : aramak için مِنْ فَضْلِ الَّلِ : Allah’ın lutfundan وَآخَرُون : başka bir kısmının da يُقَاتِلوُنَ : çarpışacaklarını سَِبيل الَّلِ ° : فِ ي
    yolunda Allah فاَقرَْءُوا : öyleyse okuyun مَا تيَسََّ : kolay geleni مِنْهُ : ondan
    وَأقَِيمُوا : dosdoğru kılın الصَّلَةَ : namazı وَآتوُا : verin الزَّكَةَ : zekâtı : وَأقَرِْضُوا
    ve borç verin الَّلَ : Allah’a قَرْضًا : bir borç حَسَنًا : güzel وَمَا تقَُدِّمُوا : önceden
    takdim ettiğiniz şeyleri نْفُسِكُْ
    أَِل : kendi nefisleriniz için ³ مِنْ خَيْ ٍ : hayır
    olarak دُوه ·ت جَِ : bulursunuz عِنْدَ الَّلِ : katında Allah ا³ هُوَ خَيْ ً : daha hayırlı
    وَأَعْظَمَ : ve daha büyük أَجْرًا : bir karşılık olarak وَاسْتَغْفِرُوا الَّلَ : bağışlanma
    dileyin Allah’tan إِنَّ الَّلَ Allah : şüphesiz غَفُورٌ : Ğafûr’dur  رَحِي ٌ : Rahim’dir
    Rahmân Rahîm Allah’ın adıyla...
    “Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)! (1)
    Birazı hâriç, geceleri kalk namaz kıl. (2)
    (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt. (3)
    Ya da bunu çoğalt ve Kur’an’ı da tertîl üzere, tane tane oku. (4)
    Doğrusu Biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz. (5)
    Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve sağlam
    bir kıraate daha elverişlidir (Etki bakımından daha kuvvetli, okumak
    bakımından daha sağlamdır). (6)
    Zira gündüz vakti, uzun meşguliyetlerin var. (7)
    Rabbinin adını zikret, bütün varlığınla O’na yönel. (8)
    Doğunun da Batının
    da rabbi O’dur. O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. Öyleyse
    yalnız O’na güvenip sığın. (9)
    • 18 •
    Ahmed Kalkan
    Onların söylediklerine katlan ve uygun bir şekilde onlardan uzaklaş. (10)
    Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları Bana bırak ve onlara biraz süre tanı.
    (11)
    Kuşkusuz katımızda (onlar için) prangalar, yakıcı bir ateş, boğazdan
    geçmez
    bir yiyecek ve elem verici bir azap vardır. (12-13)
    O gün yeryüzü ve dağlar sarsılır; dağlar savrulan kum yığınları halini
    alır. (14)
    Doğrusu Firavuna
    bir elçi gönderdiğimiz gibi size de hakkınızda tanık
    olacak bir peygamber gönderdik. (15)
    Firavun o peygambere karşı gelmiş, biz de onu ağır bir şekilde
    cezalandırmıştık.
    (16)
    Siz de inkârda direnirseniz çocukları ihtiyarlatan o günden kendinizi nasıl
    koruyacaksınız? (17)
    O gün gökler paramparça olacak,
    Allah’ın vaadi mutlaka yerine gelecektir.
    (18)
    Şüphesiz bunlar bir öğüttür;
    artık dileyen Rabbine ulaştıracak bir yol tutar.
    (19)
    Şüphesiz Rabbin, senin ve yanındakilerden bir topluluğun gecenin üçte
    ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde kalktığını bilir. Şüphesiz
    geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamayacağınızı bildi de
    tevbenizi kabul etti. Şu halde Kur’an’dan kolay geleni okuyun. Allah sizden
    hastalananlar olacağını, diğer bir kısmının da Allah’ın lütfundan aramak için
    yeryüzünde dolaşacaklarını, başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını
    bilir. Öyleyse ondan kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın,
    zekâtı verin ve Allah’a güzel bir surette borç verin. Kendi nefisleriniz için önceden
    hayır olarak takdim ettiğiniz şeyleri, daha hayırlı ve daha büyük bir
    karşılık olarak Allah katında bulursunuz. Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz
    Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir, çok bağışlayan, çok merhamet edendir.” (20)
    (73/Müzzemmil, 1-20)
    • 19 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Müzzemmil Sûresi ve Mesajı
    Müzzemmil Sûresi
    İndiği Yer: Mekke; İniş Sırası: 3; Kalem sûresinden sonra nâzil olmuştur.
    Mushaf tertibine göre ise 73. sıradadır. Âyet sayısı: 20 (Bu sûreyi Medineliler
    on sekiz, Basralılar on dokuz ve diğerleri de yirmi âyet olarak kabul
    ederler); Harf sayısı: sekiz yüz seksen sekiz harf; Fâsılası: Elif harfidir; Adı:
    Sûre adını, birinci âyette geçen “örtünüp bürünen” anlamındaki “müzzemmnil”
    kelimesinden almıştır. Konusu: Tevhid, nübüvvet ve âhiret konuları
    ele alınmıştır. Rasûlullah’a şahsı ve peygamberliği ile ilgili bazı görevlerin
    verildiğini ifade
    eden âyetlerle başlayan sürede daha sonra kıyamet günündeki
    olaylar, âhirette-ki hesap ve ceza konulan anlatılmakta; son olarak da
    müminlerin ibâdet yüklerinin
    hafıfletildiği bildirilmektedir.
    Nüzûlü: Mushaftaki sıralamada yetmiş üçüncü, iniş sırasına göre üçüncü
    sûredir. Kalem
    sûresinden sonra, Müddessir sûresinden önce Mekke’de
    inmiştir; 20. âyetinin Medine’de indiğine dair bir rivayet de vardır. Müddessir
    sûresinden
    sonra indiği, dolayısıyla 4. sırada yer aldığı görüşünde
    olanlar da vardır.
    Nüzul Sebebi: Nüzûl sebebi olarak birkaç rivâyet zikredilmektedir.
    Bunlardan biri Darunnedve’de toplanan müşriklerin sarfettikleri sözlerdir.
    Onlar Rasûlullah’ın (s.a.s.) tevhide dâvet ederken okuduğu âyetlerin İlâhî
    üslûbu karşısında çaresiz kaldıklarından, Rasûlullah’ın (s.a.s.) insanları etkilemesini
    önlemek için çareler aramaya başladılar. Dâru’n-nedve’de toplanan
    müşrikler, “bu adama bir isim verelim ki insanlar ondan uzak dursun”
    dediler. Bazısı kâhin, bazısı deli ve diğer bazısı da sihirbazdır diyelim dediler.
    Ancak bunların hiçbiri Hz. Peygamber için uygun olmadığından herhangi
    birinde karar kılamadılar. Ancak Rasûlüllah (s.a.s.) bu olayı duyunca
    çok üzüldü ve elbiselerine sarılarak uykuya daldı. Bu sırada Cebrail (a.s.);
    “Ey örtülere bürünen peygamber” hitabıyla seslenerek başlayan sûrenin ilk
    bölümünü getirdi.1
    1 İbn Kesir, Tefsîru'l Kur'ani'l-Azim İstanbul, 1985, VIII, 275
    • 20 •
    Ahmed Kalkan
    Bu sûre ile İslâm’a dâvette yeni bir safha açılmıştır. Allah Teâlâ, Rasûlüne;
    artık oturmanın, yatıp uyuma zamanının geçtiğini, müşriklerin çıkaracakları
    büyük zorluklara hazırlıklı olmak için bazı rûhî hazırlıkların
    yapılması gerektiğini bildirir; “Ey elbisesine bürünen peygamber! Gecenin
    birazı hâriç olmak üzere kalk, namaz kıl” (âyet: 1-2).
    Gecenin ibâdetle geçirilmesi lâzımdır. Namaz kılınmalı, ağır ağır, tane
    tane Kur’an okunmalıdır. Bunun gece yapılmasının sebebi, gecenin huşû
    içinde ibâdet etmeye elverişli olması yanında, artık gündüz, için yoğun bir
    tebliğ faaliyetinin bulunmasıdır. “Şüphesiz gece ibâdete kalmak daha tesirli
    ve okumak daha elverişlidir. Çünkü gündüz, senin uzun bir mesuliyetin var”
    (âyet: 6-7).
    Bu çetin mücadele esnasında, zorluklara karşı sabırla hareket edilmeli
    ve bir an olsun Allah Teâlâ’da gâfil olunmamalıdır. Ayrıca, Allah yolundan
    alıkoyan her şey terk edilmeli ve O’na yönelinmelidir. O’nun rızâsı dışında
    yapılan her şey bâtıldır: “Rabbinin ismini zikret ve her şeyi bırakarak yalnız
    O’na yönel” (âyet: 8). İnsanları dine çağırırken, yöneltilen tehditlere, çıkartılan
    zorluklara aldırmadan Allah’a tevekkül edilmesi isteniyor: “O, doğunun
    da batının da Rabbidir. O’ndan başka Allah yoktur. Yalnız O’nu vekil
    tut” (âyet: 9).
    Daha sonraki âyetlerde inkârcılara karşı takınılması gereken tavır zikredilir
    ve müşriklerin karşılaşacakları korkunç azaptan söz edilir. İnkârcıları
    dehşete düşürüp acılar içinde bırakacak olan kıyâmet hali zikredilir. Firavn’un
    yalanlamasına karşı gördüğü ceza örnek verilerek onun durumuna
    düşmemeleri hatırlatılır ve vaad edilen azapla yüzleşmemeleri için bir yol
    gösterilir. O da, anlayanlar için bir rehber olan Kur’an-ı Kerim’dir: “Bu bir
    öğüttür. Dileyen, Rabbine varan bir yol tutar” (âyet: 9).
    Sûre, teheccüd namazı ve Kur’an okuma müddetini yeniden düzenleyen
    ve bu konudaki mükellefiyeti hafifleten ve sûrenin ikinci bölümünü
    oluşturan âyetle son buluyor. Mü’minler gece Allah’ı çokça anacak, ibâdet
    edecekler, gündüzleri ise, hem İslâm’ı tebliğ edecek, hem de geçimlerini temin
    için gayret sarf edeceklerdir. Bütün bu zorluklara karşı koymak çetin
    bir iştir. Allah Teâlâ, insanlara rahmet olsun diye, gece ibâdeti ve Kur’an
    okumayı, insanların kolayına gelecek şekilde hafifletmektedir. Ayrıca bu
    son âyet, bütün bir hayat programının nüvesini de bünyesinde taşımak•
    21 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    tadır. “...O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazınızı kılın.
    Zekâtınızı verin. Yaptığınız iyiliklerin mükâfatını Allah nezdinde, hem yaptıklarınızdan
    daha hayırlı, hem de sevapça daha büyük olarak bulacaksınız.
    Allah’tan mağfiret dileyin. Çünkü Allah Gafûr’dur, Rahim’dir; çok affeden ve
    çok bağışlayandır” (âyet: 20).2
    Birinci âyetinde, örtüsüne bürünen anlamındaki “müzzemmil” kelimesi
    geçtiği için bu adı alan sûrede Peygamber’e (s.a.s.), geceleyin kalkıp ibâdet
    etmesi, Kur’ân okuması, Rabbini anması, kendisini yalanlayanların sözlerine
    sabretmesi emredilmekte; bir süre sonra o yalanlayıcıların cezalarını
    çekecekleri bildirilmekte; son âyetinde de gece ibâdeti hafifletilmektedir.
    Gece ibâdetini hafifleten son âyet Medine’de inmiş, konu ile ilgisi dolayısıyla
    bu sûrenin sonuna konmuştur. İlk on dokuz âyeti, daha önce Mekke’de
    inmiştir. Bu sûrenin, üçüncü sûre olduğu, Kalem Sûresi’nden sonra
    indiği rivâyet edilir. Fakat Muhammed İzzet Derveze, bu rivâyeti kuşkulu
    bulmaktadır.3
    Adı: Birinci ayette geçen “el-müzzemmil” kelimesi sûrenin ismi olmuştur.
    Muhteva ile pek ilgisi yoktur. Nüzul Zamanı: Bu sûrenin iki bölümü
    (rukû’/ayn işareti) ayrı ayrı zamanlarda nâzil olmuştur. Birinci bölüm ittifakla
    Mekkî’dir. Muhtevâdan ve hadis rivâyetlerinden de böyle olduğu anlaşılmaktadır.
    Ama Mekke’nin hangi döneminde nâzil olduğuna dair rivâyetlerden
    bir bilgi alamamaktayız. Ne var ki, bu bölümün kapsadığı konular
    bunun nüzul zamanını tespit etmede bize yardımcı olacaktır.
    İlkin, bu bölümde, Allah, Rasûlü’ne gece kalkarak Allah’a ibâdet etmesi
    ve bu sayede Nübüvvet gibi ağır bir yükü omuzlamada kendisine kuvvet
    verileceği nasihatinde bulunmaktadır. Bundan anlaşılıyor ki, bu emir Allah
    Rasûlü’nü Nübüvvet yükünü taşımak için hazırlamaktaydı.
    İkincisi, teheccüd namazı için gecenin yarısı veya biraz azında ya da
    biraz fazlasında Kur’an-ı Kerim’i okuyun emri verilmiştir. Bu da, o zamana
    kadar gecenin yarısında bu uzunlukta kıraat edecek kadar Kur’an-ı Kerim’in
    nâzil olduğunun delilidir.
    2 Ömer Tellioğlu, Şamil İslam Ansiklopedisi, Şamil Yay., c. 4, s. 407-408
    3 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, c. 1, s. 72
    • 22 •
    Ahmed Kalkan
    Üçüncüsü, burada Allah Rasulü’ne, muhaliflerinin haksızlıklarına karşı
    sabırlı olması telkin edilmektedir. Mekke’li kâfirler ise azap ile tehdit edilmektedir.
    Bundan da anlaşılıyor ki, bu rukû/bölüm nâzil olduğu zaman Allah
    Rasûlü İslâm’ı alenî olarak tebliğ etmeye başlamış ve O’na karşı muhalefet
    Mekke’de şiddetli bir hal almıştı.
    İkinci bölüme (20. âyete) gelince, birçok müfessire göre bu bölüm de
    Mekke’de nâzil olmuştur. Fakat bazılarına göre ise Medenî’dir. Bu bölümün
    içerdiği konular da bu ikinci görüşü teyid etmektedir. Çünkü bu bölümde
    Allah yolunda savaştan bahsedilmektedir. Oysa bilmekteyiz ki Mekke döneminde
    savaş emredilmemişti. Ve ayrıca zekât emrolunmaktadır. Bilindiği
    gibi zekâta mahsus açıklama ve nisabların tayini de Medine’de farz olmuştu.
    Konu: İlk yedi âyette, Allah Rasûlü’ne “Bu sana yüklenen büyük sorumluluk
    için kendini hazırla ve bu işin amelî şekli gecelerin aşağı yukarı
    yarısında kalkarak namaz kılmandır” emri verilmektedir.
    8. ilâ 14. âyetler arasında Allah Rasûlü’ne “Her şeyden ilgini keserek
    kendini yalnızca kâinatın sahibi olan Allah’a mahsus kıl. Bütün işlerini Allah’a
    havale ederek mutmain ol. Karşı çıkanların sana karşı söylediklerine
    sabret. Onlara karşılık verme, onların hesabını Allah’a bırak” denilmiştir.
    Bundan sonra 15-19. âyetlerde Mekke’de Rasûl’e karşı çıkan insanlar
    ikaz edilmektedir ki “Biz size, daha önce Firavun’a gönderdiğimiz peygamber
    gibi bir Rasul gönderdik. Firavun’un o peygamberin dâvetine kulak asmadığı
    ve karşı çıktığı zaman hali nasıl olmuştu, bir hatırlayın. Bu dünyada
    üzerinize azâbın gelmeyeceğini farzetsek bile kıyâmet günü bu inkârınızın
    cezasından nasıl kurtulabileceksiniz?”
    Buraya kadar olanlar birinci bölümün muhtevâsıdır. İkinci bölüm ise
    Said bin Cübeyr’in rivâyetine göre bundan on sene sonra nâzil olmuştur.
    Ve burada, birinci bölümde Teheccüd Namazı hakkında bildirilen emir hafifletilmiştir.
    Teheccüd namazı için “Ne kadar kolayına gelirse o kadar oku”
    buyrulmuştur. Fakat müslümanların asıl önem verecekleri şey, beş vakit namaz
    ve zekât farzının tam olarak yerine getirilmesi ve Allah yolunda mallarını
    ihlâs ile sarf etmeleridir. Sonunda ise müslümanlara, dünyada yaptıkları
    iyiliklerin karşılıksız kalmayacağı söylenilmiştir. O yapılan iyiliklerin
    • 23 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    misali tıpkı bir yolcunun varacağı yere daha önceden malını göndermesi
    gibidir; Allah’a (c.c.) kavuştuğunuz zaman bunların hepsini kendi önünüzde
    bulacaksanız. Bu gönderdiğiniz mal dünyada bıraktığınız maldan daha
    hayırlıdır. Allah’ın indinde ise aslından daha fazla bir mükâfat vardır.4
    En’am Sûresi’ndeki âyet, Peygamber’in (s.a.s.) hayatını sınırlayan çerçeveyi
    çizmektedir. “De ki: Benim namazım, ibâdetim, hayatım ve ölümüm
    hep âlemlerin
    Rabbi Allah içindir. Onun ortağı yoktur. Bana böyle emrolundu
    ve ben Müslümanların ilkiyim.” 5 Bazılarının yaşamı, gerçeklik-saçmalık,
    ciddîlik-komiklik, rahatlık-yorgunluk olunca bu saygın insan, hayatını çok
    sıkı bir çaba
    ve uzun bir süre uğraş ile geçirir. Bu zâtın yorgunluk aşamaları,
    dar bir çevrede peygamberlik onurlarını tamamlamak için değil aksine kıyamete
    dek insanlık seyrini değiştiren nesli oluşturmak ve çılgın fırtınaları
    söndüren hak fenerini hazırlamak olur! Muhammed’in dünyada geçirmiş
    olduğu altmış yıl, belli bir çağı ıslah etmek değil zaman ve mekân bağlamında
    tevhid akidesini korumak ve kendisinden sonra son âna kadar onu
    koruyan insanları yetiştirmekle geçmiştir.
    Bu amaca eriştiren aydınlatmanın ilk anlarında Rasûl’e (s.a.s.) şöyle denildi:
    “Ey örtüsüne bürünen. Gece biraz ilerleyince (namaz için) kalk; yalnız
    gecenin birazında (uyu). Gecenin yarısında (kalk) yahut bundan biraz eksilt.
    Veya bunu biraz artır ve ağır ağır Kur’ân oku.” 6
    Derin dinlenme ve uykunun doyum ânı artık bitmiştir. “Doğrusu biz senin
    üzerine
    ağır bir söz bırakacağız.” 7 Bu, güçlü yükümlülükler ve zorlu çabalar
    ile dolu bir sözdür! Artık o, gece kıyamından
    ayrılınca gündüz daveti
    tebliğ etmeye ve hasımlarla uğraşmaya yönelmiştir. Onun Allah’tan başka
    yardımcısı yoktur. Bu yüzden kendini Allah’a vermesi, Ona dayanması,
    O’nu vekil edinmesi ve düşmanların eziyetlerine sabretmesi gerekir. Çünkü
    onların gelecekteki azabı çok çetindir: “Çünkü bizim yanımızda bukağılar
    ve cehennem var. (Dikenli), boğazı tırmalayan
    bir yiyecek ve acı veren bir
    azap var.” 8
    4 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an, Müzzemmil Sûresi Giriş’i
    5 6/En'âm, 162-163
    6 73/Müzzemmil, 1-4
    7 73/Müzzemmil, 5
    8 73/Müzzemmil, 12-13
    • 24 •
    Ahmed Kalkan
    Bu ne zaman olacaktır? “O gün yer ve dağlar sarsılır ve dağlar, dağılan
    kum yığınları olur.” 9 Şüphesiz dağı ve ovasıyla, kara ve deniziyle sarsılan
    yeryüzü düşüncesi, tıpkı zifiri
    karanlıkta korku ve endişeye kapılan çaresiz
    insanın sarsıntı geçirmesi gibidir. Ama insanlar, kendi hâlinde oyun ve
    oynaştalar.
    Gerçekten Muhammed (s.a.s.), insanların Allah’tan en çok korkanı ve
    O’na kavuşmayı
    en şiddetli arzulayanıdır. Kendisinin oluşturduğu nesil,
    O’nunla teselli olmuş
    ve O’na benzeyerek yaşamıştır. Bunun için o neslin
    tıpkı O’nun gibi gece kalkması
    ve dünyaya tapan sapkın diretmeler karşısında
    dimdik ayakta durması yadsınacak
    bir durum değildir. Ama şânı
    yüce Allah, ümmetin geneline kendinden bir rahmet olarak (teheccüd namazı
    için) gece kalkışını sadece peygamberine farz kılmış ve mü’minlerin
    gündüz görevlerini yerine getirmeleriyle yetinmiştir. Geceyi ve gündüzü
    Allah takdir etmektedir. “O sizin (gece ve gündüz saatlerinizi) hesap edemeyeceğinizi
    (gece saatlerinde kalkamayacağınızı) bildiği için sizi affetti. O
    halde Kur’an’dan kolayınıza geleni
    okuyun.” 10
    Bu terk ediş, açık izin veya müsaade edilen tatil değildir. Asla böyle
    olamaz. Burada
    diğer ameller için bir ölçü vardır. “Allah, içinizde hastalar,
    yeryüzünde gezip Allah’ın lütfunu arayan başka kimseler
    ve Allah yolunda
    savaşan diğer insanlar bulunacağını bilmektedir.” 11
    Ekonomik ve askerî savaşın ümmeti korumak ve ümmet risâletini yerine
    getirmek
    için yapıldığı ve hak düşmanlarının öfke ile bizi gözetledikleri,
    o düşmanların, küçük bir delik buldukları takdirde oradan içimize sızdıkları
    ve hakkı ve hakkı savunanları
    öldüren felâketleri barındırdıkları bir
    gerçek.
    Rasûlullah’a şahsı ve peygamberliği ile ilgili bazı görevlerin verildiğini
    ifade
    eden âyetlerle başlayan sûrede daha sonra kıyamet günündeki olaylar,
    âhiretteki hesap ve ceza konuları anlatılmakta; son olarak da müminlerin
    ibâdet yüklerinin
    hafifletildiği bildirilmektedir.
    9 73/Müzzemmil, 14
    10 73/Müzzemmil, 20
    11 73/Müzzemmil, 20
    • 25 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Sûre Peygamber (s.a.s.) dâvetini tebliğ yolculuğu esnasında yöneltici
    İlâhî
    birtakım irşadları ve bu dâveti kabul etmekten yüz çeviren müşriklere
    tehdidi ele almaktadır.
    Sûre Peygamber Efendimiz’e birazı müstesnâ geceleyin namaza kalkmasını,
    ruhunu pekiştirmek için Kur’an’ı ağır ağır ve tane tane (tertîl ile)
    okumasını emrederek başlamaktadır: “Ey sarınıp bürünen (peygamber)! Birazı
    müstesna geceleyin kalk. Yarısı
    kadar yahut ondan biraz eksilt. Yahut
    ona (biraz) ekle. Kur’an’ı da tane tane anlaşılır sûrette oku.” 12
    Bu, Peygamber Efendimiz’in Yüce Allah’ın şu buyruğuyla emretmiş olduğu
    teheccüdünde ne kadar namaz kılacağını açıklamış olmaktadır: “Gecenin
    bir kısmında da sana has nafile olmak üzere onun ile (Kur’an ile) gece
    namazı (teheccüd) kıl. Umulur ki Rabbin seni övülmüş bir makama gönderir.”
    13
    Sûre daha sonra vahyin ağırlığını ve peygamberin mükellef tutulduğu
    en büyük risâletinin ağır yükünü, onun gece ve gündüz Rabbini anmakla
    ve tevhidi açıklayıp, bütün işlerde sadece O’nu vekil edinmekle emrolunduğunu
    bildirmektedir: “Muhakkak Biz sana ağır bir söz vahyedeceğiz...” 14
    Arkasından müşriklerin sihirbaz yahut şair olduğu iddialarında görüldüğü
    gibi, sözlü eziyetlerine yahut eşi ve çocuğu bulunduğu iddiasıyla Rabbi
    hakkındaki eziyetlerine karşı sabırlı olmasını ve güzel bir şekilde onlardan
    uzaklaşmasını, bu tutumunu da onlara karşı zafer kazanıncaya kadar
    sürdürmesini, karşılaşacakları kötü akıbetle de onları tehdit etmesini emir
    buyurmaktadır: “Onların söylediklerine sabret...” 15
    Sûre sona ererken Rasûlullah’ın (s.a.s.) üzerindeki gece namazı yükümlülüğünün
    üçte bire indirildiğini ve ona ve ümmetine rahmet olmak üzere
    bunun asgari bir sınır olduğunu belirtmektedir. Böylelikle kendisi de, ashâbı
    da istirahat edebilsin, gündüzün dâvet ve tebliğ işleri için zaman ayırabilsin.
    Bu esnada farz olan namazı eda edip zekâtı verme ve istiğfarda
    bulunmaya devam edilmesi de istenmektedir: “Şüphe yok ki Rabbin senin...
    bilir...” 16
    12 73/Müzzemmil, 1-4
    13 17/İsrâ, 79
    14 73/Müzzemmil, 5-9
    15 73/Müzzemmil, 10-19
    16 73/Müzzemmil, 20
    • 26 •
    Ahmed Kalkan
    Nüzul Sebebi
    Mushaftaki sıralamada yetmiş üçüncü, iniş sırasına göre üçüncü sûredir.
    Kalem
    sûresinden sonra, Müddessir sûresinden önce üçüncü sûre olarak
    Mekke’de inmiştir; 20. âyetinin Medine’de indiğine dair bir rivayet de
    vardır.17 Müddessir sûresinden sonra indiği, dolayısıyla 4. sırada yer aldığı
    görüşünde olanlar da vardır. 18
    Bu sûre, âlimlerin icmâı ile Mekkî’dir. Ancak İbn Abbâs’tan “Onların
    söylediklerine
    sabret ve yanlarından güzellikle ayrıl. Nimet sahibi olan o yalancıları
    Bana bırak...” (âyet: 10-11) âyetlerinin bundan istisnâ olduğu rivayet
    edilmiştir. Sa’lebî, İbn Yesâr ve Mukatil ise “Şüphesiz ki Rabbin senin,
    gecenin üçte ikisinden az, yarısı ve üçte biri içinde kalktığını bilir...” (âyet: 20)
    âyetinin Medine’de nâzil olduğunu söylemişlerdir.19 Sûre, Kalem Sûresinden
    sonra nâzil olmuştur.
    - 1. Âyet -
    ا اْلُزَّمِّلُ ” أَيُّ َ يَ
    örtünen ا” أَيُّ َ يَ : ye : اْلُزَّمِّلُ
    “Ey örtünen (müzzemmil)!” (1. âyet)
    “Ey örtünüp bürünen (Rasûlüm)!” (1. âyet)
    Ey vahyin sorumluluğundan ve ağırlığından korkup titreyerek örtüsüne
    ve elbisesine bürünen Muhammed!
    Müzzemmil: Elbisesine bürünen demektir. “Müzzemmil” kelimesinin
    aslı mütezzemmil’dir. Bu, bürünen ve örtünen manasına gelir. Rasâlullah’a
    17 Kurtubî, XIX, 30. Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez,
    Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları: V/408
    18 Bk. İbn Âşûr, XXIX, 254; Esed, III, 1199; Prof. Dr. Hayrettin Karaman ve diğerleri, Kur’an Yolu, V/408
    19 İbnu’l-Cevzî, Zâdu’l-Mesîr fî Ilmi’t-Tefsîr, c. 8, s. 387
    • 27 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    (s.a.s.) bu vasıfla, yani “Ey bürünen!” diye hitap edilmesi ona karşı ünsiyet
    ve okşayıcı olma mânâsı ifade eder.”
    Bu hitabın bir faydası da, gece bürünüp uyuyan herkesin, gece Allah’ı
    anmaya ve O’na ibâdete uyanık olması için dikkatini çekmektir. Çünkü
    müzzemmil, fiilden türemiş bir isimdir. Muhatap ve bu sıfatı taşıyan herkes,
    bu isimde müşterektir.20 Rasûlullah (s.a.s.) bu durumuyla, rahat ve sükûnu
    tercih eden görevlendirilmiş olduğu önemli görevlerden kurtulmak isteyen
    birine benzemişti.”21
    Bu âyet hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
    Katâde diyor ki: “Ey namaz kılmak için elbisesine bürünen Muhammed!”
    İkrime diyor ki: “Ey nübüvvet elbisesine bürünen Muhammed!”
    Taberî, birinci izah tarzını tercih etmiş, bundan sonra gelen âyetin, namaz
    kılmayı emretmesi hasebiyle bu görüşte olduğunu söylemiştir.22
    Bu kelime ile, Allah Rasûlü’ne “Kalk ve geceleri ibâdetle geçir” emri verilmektedir.
    Bundan anlaşılıyor ki o an Rasûlullah uyuyor idi. Veya uyumak
    için bir örtü çekerek uzanmıştı. O zaman Allah (c.c) O’na “Ey üstüne örtü
    çekerek uyuyan” diyerek hoş bir üslûp ile seslenmişti. Bundan, “Şimdi artık
    rahat yatma zamanı geçmiştir. Büyük bir yük yüklendin, bu işin sorumluluğu
    başkadır” sonucunu çıkarmaktayız.23
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Müzemmil, tefe’ul bâbından
    etken ism-i fail (ortaç) olup aslı “mütezemmil”dir. Tâ harfi zâ harfine
    çevrilmiştir. “Örtüsüne bürünüp örtünen” demektir ki kendisi örtünmüş
    veya başkası tarafından örtülmüş olabilir. Bunun büyük bir olay karşısında
    başını içine çekmek, gizlenmek, kaçınmak, rahata meyletmek gibi kinaye
    mânâları da olabilir. Nitekim Râgıb, istiare yoluyla, işe pek önem vermeyen,
    kısa davranan mânâsına kinaye ve taşlama olduğunu söylemiştir.
    20 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/101-102
    21 M Ali es-Sabuni, age., 7/102
    22 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, 8/457
    23 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/455
    • 28 •
    Ahmed Kalkan
    Tezemmül masdarının üç harfli kökü olan “zeml” kelimesinin birçok
    anlamı vardır. Mesela, zeml ve zemelân; at, davar gibi hayvanların neşe ve
    cünbüşle bir tür yürüyüşü demektir. Yine zeml, atın terkisine birisini almak,
    yük yüklemek mânâsına gelir. Zemîl ve ziml, binicinin arkasına oturan, arkadaş;
    zümle de çok yoldaş topluluğu demektir. Bu bakımdan “tezemmül”
    kelimesi bunların herhangi birinden türetilerek bu bâba nakledilmiş olabilir.
    Fakat özellikle bilinen ve duyulan mânâsının, “elbiseye bürünüp örtünmek”
    olduğu açıklanıyor. Bir de müzzemmil, yük yüklemek mânâsına
    gelen zeml’den türetilerek “yükü yüklenen” mânâsına olduğu söylenmiştir.
    “Ey örtünen!” hitabı, ilk önce Hz. Peygamber’i (s.a.s.) dikkatli ve uyanık
    olmaya davettir. Bazıları işin öneminden dolayı bunun “ne yatıyorsun?
    Niye gizleniyorsun? Niye zayıf davranıyorsun? Kalk” gibi bir tür taşlama
    ve azarlama biçiminde bir şiddet hitabı olduğunu; bazıları da “gönül okşama”
    mânâsıyla bir teşvik ve gayrete getirme hitabı olduğunu söylemişler
    ve böyle olmasının peygamberlik makamına daha uygun olacağını düşünmüşlerdir.
    Ebû Hayyân’ın yazdığına göre Süheylî şöyle demiştir: Müzzemmil ismi,
    Hz. Peygamber (s.a.s.)’in öteden beri tanına geldiği isimlerden biri değildir.
    Müzzemmil ismi, ancak bu hitap sırasında bulunduğu bir durumdan
    kaynaklanmıştır. Arap, birisine sitem etmeksizin onun gönlünü okşamak
    istediği zaman bulunduğu durumu anlatan bir kelimeden türemiş isimle
    seslenir. Nitekim Hz. Ali (r.a) toprak üzerinde uyumuş ve böğrüne toprak
    yapışmış olduğu bir sırada, Hz. Peygamber (s.a.s.) ona: “Kalk ey toprağın
    babası!” diye hitap ederek onun gönlünü okşadığını anlatmıştır. İşte hitabında
    da böyle bir yakınlık kurma ve gönül alma vardır.24 Bu açıklamanın
    en sağlam olarak ifade ettiği gerçek, Hz. Peygamber (s.a.s.) hakkında müzzemmil
    isminin daha önce bilinen bir isim olmayıp ancak bu hitap sırasındaki
    durumunu gösteren bir niteleme ve gönül okşama olduğunu bildirmesidir.
    Fakat gönül okşama tabirinin görünen anlamına göre, “kalk” emrinin
    böyle bir lâtifeden sonra söylenmiş olması, bu emrin vücub, yani gereklilik
    ifade etmesine uygun düşmez.
    Bu işin güzel ve hoş görülen bir iş olarak düşünülmesini gerektirir.
    Bu görüşte olanlar bulunmakla beraber bu anlayış, peygamberlik görevi-
    24 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit, 8/360
    • 29 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    nin başlamasının önemi, “Biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız.”25 sözünün
    ağırlığı karşısında hafif görünür. Allah tarafından Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’in zatını peygamberlik makamına yükseltmek üzere “kalk” emrini
    vermek için gelen bu sesi, başlangıçta şiddetli bir uyarı olarak anlamak,
    lâtîfe gibi anlamaktan daha çok yüksek bir edebi anlayışla peygamberliğin
    şan ve şerefine hürmeti ifade eder.
    Peygamberin bu seslenişi duyduğu sırada bulunduğu örtünme hali ne
    idi? Niçin idi? Bunun birkaç şekilde yorumu yapılmıştır:
    1) Âlimlerin çoğu bunun yukarıda açıklandığı üzere “Beni örtün, beni
    örtün” diyerek örtünüp yatmış olması hali, bunun sebebinin de Hira mağarasında
    gördüğü meleğin ve aldığı vahyin şiddetinden duyduğu korku ve
    heyecan olduğu, bazı rivayette de Kureyş’in Dâru’n-nedve’deki sözlerinden
    duyduğu üzüntü olduğunu söylemişlerdir. Bu hal içinde Peygamber’in yalnızlığını
    gidermek ve gönlünü okşamanın tam zamanında yetişen İlâhî bir
    yardım olduğunda şüphe olmamakla beraber, bunun biraz sonra yapılacak
    daha yüksek bir uyanışa davetten önce şiddetli bir destek olması her halde
    daha kuvvetli bir yardım ve imdat olur. Bu hal içinde Peygamber’in örtündüğü
    ne idi. Bazıları bunun bir kadife, yani saçaklı bir Acem keçesi olduğunu
    söylemişlerdir. Bazıları da Hz. Hatice’nin “mırt” tabir edilen büyük bir
    yün elbisesi, ihramı veya battaniyesi demişlerdir ki, ikisi arasında bir fark
    olmasa gerektir.
    2) Katâde demiştir ki, Hz. Peygamber (s.a.s.) namazı için elbisesine
    bürünmüştü. Ferrâ ve İbn Cerir bunu tercih etmişlerdir. Bu durumda, “ey
    örtüsüne bürünen!” diye yapılan hitap sadece teşvik için olmuş olur. Gerçi
    burada “kalk” emrinden önce namaz için bir emir bulunduğu bilinmektedir.
    Fakat İbn Cerir, “Hz. Peygamber (s.a.s.) geceleri namaz kılardı, işitenler
    de gelip ona katılmaya başlamışlar, bir cemaat oluşmuştu. Allah’ın Resulü
    (s.a.s.) onların toplanmasını pek uygun görmeyip devam edememelerinden
    ve bu namazın farz kılınmasından sakınmıştı. “Ey insanlar! Yapabileceğiniz
    amellere girişin. Siz amelden usanmadıkça yüce Allah sevaptan usanmaz.
    Amellerin hayırlısı ise devamlı olanıdır”26 diye nasihat etmişti.
    25 73/Müzzemmil, 5
    26 Buhâri, İman: 32; Teheccüd: 18; Savm: 52; Libas: 43; Müsafirin: 215, 221; Sıyam: 177; Ebu Davud,
    Tatavvu: 27; Nesai, Kıble: 13; Kıyamu’l-leyl, İman: 29; İbn Mace, Zühd: 28; Muvatta, Salatu’l-leyl: 4;
    Ahmed b. Hanbel, Müsned: 6/40, 51, 61, 84, 122, 189, 199, 212, 231, 233, 241, 244, 250, 268.
    • 30 •
    Ahmed Kalkan
    Devam edenler devam ediyordu. “Yâ eyyuhe’l-müzzemmil” âyeti indi,
    farz kılındı.”27 diye Hz. Âişe’den gelen bir rivâyeti kitabına almıştır. Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) Hira mağarasında inzivâya çekilip ibâdet ettiği de sahih kitaplarda
    rivâyet edilmiştir.
    3) İkrime, “Müzzemmil, yük yüklemek mânâsına gelen “ziml” kökünden
    türetilen ve “büyük yük, yüklenen” mânâsından mecaz olarak, “Ey
    Peygamberlik yükünü yüklenen!” demek olduğunu söylemiştir ki, güzel bir
    mânâdır.”28
    Âyetin nüzul sebebi ile ilgili rivâyetler:
    1- Hâfız Ebu Bekr ibn Amr el-Bezzâr’ın ve Taberani’nin Evsat’ta, Ebu
    Nuaym’ın Delâil’de, Muhammed İbn Mûsâ kanalıyla (zayıf bir senetle)
    Câbir’den rivâyetinde o şöyle anlatıyor: Kureyş müşrikleri Dâru’n-Nedve’de
    bir araya gelip: “Şu adama öyle bir isim verin ki insanlar onun etrafından
    dağılsınlar.” dediler. Kimisi:
    “O bir kâhindir.” dediler, diğerleri:
    “Ama o bir kâhin değildir.”
    dediler. Kimileri:
    “O delidir.” dediler. Diğerleri:
    “Hayır, o bir deli değildir.”
    dediler. Kimisi de:
    “O bir büyücüdür.” derken diğerleri:
    “Hayır, o bir büyücü de değildir.” dediler ve bu minval üzere (bir karara
    varamadan) dağıldılar.
    Bu durum, Hz. Peygamber’e (s.a.s.) ulaşınca buna
    çok üzüldü ve üzüntüsünden elbisesine
    bürünüp durdu da Cibrîl kendisine
    gelip “Yâ eyyuhe’l-müzzemmil/Ey örtüsüne bürünen.” 29 ve “Yâ eyyuhe’l-
    müddessir/Ey örtüye bürünen.” 30 dedi.31
    27 Taberi, Tefsir, 29/78
    28 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay., 8/392-395
    29 73/Müzzemmil, 1
    30 74/Müddessir, 1
    31 İbn Kesîr, a.g.e., VIII,275. İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi,
    2/691-692; Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları, 2/915; Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir,
    Risale Yayınları, 15/183.
    • 31 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    2- İbrahim Nehaî’den İbn Ebî Hatim anlattı: “Rasûlullah, kadife içinde
    idi 73/Müzzemmil, 1. âyeti indirildi.”32
    3- Müslim’in Muhammed İbnu’l-Müsennâ kanalıyla, İmam Ahmed’in
    de Yahya kanalıyla Sa’d ibn Hişâm’dan rivayetle tahric ettiği bir haberde
    kendisine Hz. Peygamber’in (s.a.s.) gece ibâdetini soran Sa’d ibn Hişâm’a
    Hz. Âişe: “Müzzemmil sûresini okumuyor musun?” diye sorup şöyle devam
    etmiş: Allah Teâlâ bu sûrenin (Müzzemmil sûresinin) baş kısmıyla
    geceleyin
    kıyâmı (geceyi ibâdetle geçirmeyi) farz kılınca Rasûlullah ve ashâbı
    bir sene geceleri ibâdetle geçirdiler. O kadar ibâdet ettiler ki ayakları
    şişti. Allah Teâlâ bu sûrenin son kısmını semâda 12 ay tutarak (inzal buyurmadı).
    Sonra da sûrenin sonunda hafifletmeyi indirdi ve geceleri ibâdetle
    geçirmek bir farz iken nâfile oldu.33
    4- Hz. Âişe’nin burada nüzulü bir sene sonraya bırakılan kısımla sûrenin
    sonundaki “Şüphesiz ki Rabbin senin, gecenin üçte ikisi, yarısı ve üçte
    biri içinde
    kalktığını bilir; Seninle beraber olanlardan bir topluluğun da. Gece
    ve gündüzü
    Allah takdir eder. Sizin onu sayamayacağınızı bildiğinden tevbenizi
    kabul etmiştir. Öyleyse Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun...” âyetini
    kastediyor olmalıdır ki zaten âyetin ifadeleri açıkça bir hafifletmeye delâlet
    etmektedir.
    5- Yine Hz. Âişe’den gelen bir rivayette o şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber’e
    (s.a.s.) bir hasır sererdim, üzerinde geceleri namaz kılardı. İnsanlar
    O’nun böyle geceleri namaz kıldığını duyunca birbirlerine duyurdular ve
    gelip Hz. Peygamber’in
    (s.a.s.) hücre-i saâdetlerinin önünde toplandılar.
    Hz. Peygamber (s.a.s.) ashabına
    çok merhametli idi. Onların böyle toplandıklarını
    görünce gece namazının onlara da farz kılınacağından korktu, onlara
    sanki kızmış gibi çıktı ve: “Ey insanlar,
    amellerden gücünüzün yeteceğini
    yüklenin. Siz amellerden usanıncaya kadar Allah Teâlâ size sevap vermekten
    usanmaz (Siz amellerden usanırsınız ama Allah onlara sevap vermekten
    usanmaz). Amellerin en hayırlısı elbette sizin
    devamlı olarak yaptıklarınızdır.”
    buyurdular ve Allah Teâlâ da: “Ey örtüsüne
    bürünen, gecenin birazı
    müstesna kalk, yarısından veya ondan biraz daha eksilt yahut biraz artır ve
    Kur’an’ı tertîl üzere oku...” âyetlerini indirdi. Bu halde sekiz ay kaldılar.
    32 İmam Celaleddin es-Suyuti, Lubabu’n-Nukul Fi Esbabi’n-Nuzul, Fatih Yayınevi: 2/692.
    33 Müslim, Salâtu'l-Müsâfirîn, 139; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, VI,54; İbn Kesîr, age. VIII.279. B. Çetiner,
    age., 2/915
    • 32 •
    Ahmed Kalkan
    Daha sonra Allah Teâlâ onlara merhamet buyurdu. Onların kendi rızasının
    peşinde olduklarını biliyordu. Geceyi ibâdetle geçirmeyi terk ederek
    onları farz namazlara döndürdü.34
    6- İbn Ebî Hâtim’in İbn Abbâs’tan rivayetle tahric ettiği bir haberde
    sûrenin başı ile sonu arasında bir seneye yakın; 35
    7- Yine İbn Ebî Hâtim’in Katâde’den rivayetle
    tahric ettiği başka bir haberde
    de altı ay zaman geçtiği ifade edilmektedir. 36
    8- İbn Cerîr’in Saîd ibn Cübeyr’den rivayetle zikrettiği haberde ise bu
    süre on yıl olarak verilmektedir.37 Ki buna göre âyet-i kerime Medine-i
    Münevvere’de nâzil olmuş olmalıdır. Anacak tercih edilen rivayet
    ilki olup
    (sûrenin sonundaki ruhsatın bir yıla yakın bir süre sonra nâzil olduğu rivayetleri)
    buna göre sûrenin tamamı Mekkîdir. 38
    9- Ahmed, Buhârî, Müslim, Tirmizi ve başkalarının Câbir b. Abdullah’tan
    rivayetlerine göre Rasûlullah (s.a.s.) buyurdu ki: “Hira dağında kalıyordum.
    Kaldığım süre bitince dağdan indim. Bana seslenildi. Sağıma baktım
    bir şey görmedim, soluma baktım yine bir şey görmedim, arkama baktım
    bir şey görmedim. Başımı yukarı kaldırdım ne göreyim? Hira dağında
    bana
    gelen, gök ile yer arasında bir taht üzerinde oturuyordu. Ondan korkup dehşete
    kapıldım, geri dönerek ‘beni örtün, beni örtün!’ dedim.” Bir diğer rivayette:
    “Hanımımın yanına gittim ve ‘beni örtün, beni örtün!’ dedim.”
    Bunun
    üzerine Yüce Allah: “Yâ eyyuhe’l-müddessir/Ey örtünüp bürünen” 39 buyruğunu
    indirdi. İlim adamlarının çoğunluğuna ise bunun akabinde: “Yâ eyyuhe’l-
    müzzemmil/Ey sarınıp bürünen...” 40 inmiştir.41
    10- Buna göre âyetin nüzul sebebi, Peygamber’in (s.a.s.) meleği gördüğü
    sırada
    kapıldığı korku ve dehşettir ve aynı şekilde tezemmül (sarınıp
    bürünmek)
    ile tedessür (örtünüp bürünmek) olayı aynı olaydır. 42
    34 Taberî, age. XXIX,79; Bedreddin Çetiner, Esbab-ı Nüzul, Çağrı Yayınları: 2/915-916
    35 Taberî, age., 29/79; B. Çetiner, age., 2/916
    36 Taberî, age., XXIX,79; B. Çetiner, age., 2/916
    37 Taberi, age., a.y.; İbn Kesîr, age., VIII,281; B. Çetiner, age., 2/916
    38 Taberî, age., a.y.; B. Çetiner, age., 2/916
    39 74/Müddessir, 1
    40 73/Müzzemmil, 1
    41 Vehbe Zuhayli, et-Tefsirü’l-Münir, Risale Yay., 15/182
    42 Vehbe Zuhayli, age., 15/182
    • 33 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    11- Bir diğer açıklamaya göre Peygamber’in (s.a.s.) sarınıp bürünmesi
    (tezemmülü), müşriklerin onun dâvetini bertaraf etmek için tertip edip
    düzenledikleri kötü söz ve propagandaları dolayısıyla duyduğu keder ve
    üzüntüden dolayı olmuştu. 43
    Âyet 1-4. Hadis kaynaklarında anlatıldığına göre Hz. Peygamber Hira
    mağarasında
    İlk vahyi aldığında bu olaydan fevkalade etkilenmiş, doğruca
    evine gidip eşi Hz. Hatice’ye “Beni örtün, beni örtün!” demiş; onlar da
    üzerine bir örtü örtmüşler,
    korkusu geçip rahatlayıncaya kadar bu şekilde
    kalmıştır.44 İşte 1. âyetteki “müzzemmil” kelimesi onun bu halini ifade
    etmektedir. Hz. Peygamber örtüsüne bürünmüş bir halde dururken
    yine
    Cebrail (a.s.) gelmiş ve “Ey örtüsüne bürünen!” hitabıyla başlayan yeni
    vahiyler
    getirmiştir.45 Bununla birlikte
    “örtüsüne bürünen” ifadesine mecaz
    olarak “peygamberlik kisvesine bürünen,
    Kur’an’a bürünen, uyumak için
    örtüsünü üzerine çeken, uykuya dalmış olan, kendi kendine dalıp düşünen”
    anlamları da verilmiştir.46 2. Âyette Hz, Peygamber’e gecenin büyük bir kısmını
    ibâdetle geçirmesi emredilmiş; 3. ve 4. âyetlerde ibâdet süresinin miktarı
    gecenin yarısı veya daha azı yahut biraz fazlası olarak tayin edilmiştir.
    20. âyette ise bu sürenin, üçte ikisine yakın, yarısı, üçte biri olarak uygulandığı
    bildirilmiştir. Çoğunlukla tefsirlerde gece kalkıp namaz kılmanın Hz.
    Peygamber’e farz kılındığı, beş vakit namaz farz kılındıktan
    sonra da bu
    ödevin aynen devam ettiği bildirilmektedir. Teheccüd adı verilen
    bu gece
    namazı yükümlülüğü Hz. Peygamber’e mahsus olup ümmetinin de geceleyin
    kalkıp bu namazı nâfile olarak kılmaları sünnet kabul edilmiştir. 47
    “Tane tane, hakkını vererek oku” diye çevirdiğimiz fiilin masdarı olan
    tertîl, sözlükte “bir şeyi güzel bir şekilde sıralamak, dizmek, açığa çıkarmak
    ve açıklamak” anlamlarına gelmektedir. Burada Kur’an’ın açık ve düzgün
    bir şekilde, tane tane ve yavaş yavaş, mânâsı üzerinde düşünerek okunması
    kastedilmektedir. Bu şekilde okumak Kur’an’ı anlamaya ve anlamlarını
    düşünmeye daha elverişli olduğu
    için Yüce Allah böyle okunmasını emretmiştir.
    Hz. Peygamber’in Kur’an’ı, harflerinin hakkını vererek ağır ağır
    okuduğu rivâyet edilir. 48
    43 Vehbe Zuhayli, age., 15/182
    44 bk. Buhâri, "Bed'ü'l-vahy", 3, 7; Müslim, "İman", 252, 255
    45 bk. Şevkânî, V, 364; İbn Âşûr, XXIX, 256
    46 Şevkânî, V, 364; Esed, s. 1200
    47 İbn Âşûr, XXIX, 258; ayrıca krş. 17/İsrâ, 79
    48 İbn Kesîr, VIII, 276; Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi
    • 34 •
    Ahmed Kalkan
    Âyet 5-7. “Kavlen sakîlâ/Ağır söz”den maksat Kur’ân-ı Kerîm’dir; yüceliği,
    önemi ve değerinden,
    içeriğinin zenginliğinden, getirdiği sorumlulukların
    ağırlığından dolayı ona ağır söz denilmiştir.49 Hz. Peygamber’in geceleri
    kalkıp namaz kılmasının emredilmesinin de onun psikolojik olarak bu ağır
    göreve
    hazırlanmasına yönelik olduğu anlaşılmaktadır. “Gece vakti” diye
    tercüme ettiğimiz “nâşie” kelimesine müfessirler “gece vakitleri ve bu vakitlerde
    meydana gelen olay, gece kalkan kimse” gibi anlamlar vermişlerdir.50
    Teheccüd ve Kur’an kıraatiyle neşelenen gece neşesi demek de mümkündür.
    Âyette gece vaktinin sessizliği, tenhalık, karanlık, serinlik gibi özelliklerinden
    dolayı
    bu vakitlerin huzur ve sükûn içerisinde ibâdetle meşgul
    olmak ve Kur’an okumak
    için gündüzden daha elverişli olduğu veya geceleyin
    kılınan namazın insanı mânen yüceltmeye, Kur’an’ı anlayacak ve
    üzerinde düşünecek şekilde okumaya daha müsait hale getireceği bildirilmektedir.
    7. Âyetteki “sebh” kelimesi, “yüzme” anlamının yanında, mecaz olarak,
    “ihtiyaçlar
    ve türlü meşguliyet alanları için koşuşturma, gidip gelme, dolaşıp
    durma” şeklinde de açıklanmış olup51 mealde bu mânâ dikkate alınmıştır.
    Burada Hz. Peygamber’e ve onun şahsında ümmetine, gündüzleri
    daha çok maişet temini, Kur’an’ı tebliğ, dini öğretme ve daha başka işlerle
    meşgul olacakları,
    bu tür maksatlarla koşuşturacakları; bu sebeple namaz,
    Kur’an okuma gibi ibâdetler için gecenin daha elverişli bir zaman olduğu
    hatırlatılmıştır. 52
    Âyetin nüzul sebebi ile ilgili rivayetler:
    1- Hz. Âişe’den rivâyette o şöyle demiştir:
    Bu âyet-i kerimenin nüzûlünden kısa bir süre sonra Bedir Gazvesi
    meydana geldi.53
    Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin Gümüş, Kur’an Yolu, V/409-410
    49 Râzî, XXX, 174; Şevkânî, V, 365
    50 Şevkânî, V, 365
    51 bk. Şevkânî, V, 366
    52 Prof. Dr. H Karaman ve diğerleri, Kur’an Yolu, V/410
    53 Taberî, age. XXIX, 84; B. Çetiner, age., 2/916
    • 35 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    2- Mukatil İbn Hayyân bu âyet-i kerimede kastedilenlerin işte o Bedir
    gazvesinde müşrik ordusunun
    iaşesini üstlenenler olduğunu söylemiştir ki
    on kişidirler.
    3- Mukatil ibn Süleyman’dan
    rivayete göre ise bunlar, el-Muğîra İbn
    Abdullah oğullarıdır.54
    4- “Beni baş başa bırak” âyetinin (11. âyet) nüzul sebebiyle ilgili gelen
    rivâyete
    göre âyet, Kureyş’in ileri gelenleri ve Mekke’nin Peygamber Efendimiz’le
    alay eden elebaşıları hakkında inmiştir. 55
    “Ondan kolayınıza geleni okuyun.” (20. âyet)
    Âyetin nüzul sebebi ile ilgili rivâyetler:
    İbn Ebî Şeybe ve İbnu’l-Münzir’in Atâ’dan rivayetlerine göre “Onlar gecenin
    az bir kısmında uyurlardı. Seher vakitlerinde de istiğfar ederlerdi.” 56
    âyet-i kerimeleri nâzil olduğunda bütün geceyi kıyam (namaz ve ibâdet)
    ile geçirmeleri emrolunmuştu ve bu bazılarına ağır geliyordu. Meselâ Ebu
    Zerr, bir asaya dayanmak zorunda kalıyordu. Bu şekilde iki ay kaldılar,
    iki
    ay sonra onlara geceleri ibâdetle geçirme konusunda ruhsat tanıyan “Ondan
    kolayınıza geleni okuyun.” 57 âyet-i kerimesi nâzil oldu. 58
    - 2. Âyet -
    اللَّيْلَ إِلاَّ قَلِيلا Œقُ ْ
    “Birazı hâriç, geceleri kalk namaz kıl.” (2. âyet)
    54 İbnu'l-Cevzî, age., VIII,392-393; B. Çetiner, age., 2/916
    55 Vehbe Zuhayli, age., 15/193.
    56 51/Zâriyât, 17-18
    57 73/Müzzemmil, 20
    58 Alûsî, age. XXVII, 8; B. Çetiner, age., 2/916
    • 36 •
    Ahmed Kalkan
    Âyetin nüzul sebebi ile ilgili rivâyetler:
    1- Âişe’den (r.a.) Hâkim anlattı.
    “Allah Teâlâ’nın, 73/Müzzemmil, 1-2 âyeti indirilince, bir sene namaz
    kıldılar. Hatta ayakları şişti ve “O’ndan kolay geleni okuyun” 59 âyeti indirildi.”
    60
    2- İbn Abbas ve başkasından bunun benzerini İbn Cerîr anlattı. 61
    “Nimet sahibi olan o yalanlayıcıları Bana bırak ve onlara biraz mühlet
    ver.” (11. âyet)
    “Birazı hâriç, geceleri kalk namaz kıl.” (2. âyet)
    Ey Muhammed! Bürünmeyi ve örtünmeyi bırak, biraz uyuduktan sonra
    geceleyin ayağa kalk! Şimdi artık rahat yatma zamanı geçmiştir. Büyük bir
    yük yüklendin, bu işin sorumluluğu başkadır. Birazı müstesna gece namazı
    kılmaya ve gece saatlerce Rabbine ibâdet etmeye gayret et, geceyi kıyamda
    ve namaz kılarak geçir, yalnız küçük bir bölümü müstesnâ, uyuyarak geçir
    ki, o yüce ve güç göreve, Rabbinin dâvetini insanlara ulaştırmaya ve onlara
    İslam dinini tebliğ edip açıklamaya hazırlanasın. Müşriklerin alay, hakaret
    ve yalanlamalarına hatta ölüm tehditlerine ve suikastlara karşı sabırlı ve
    dayanıklı olasın. Gevşemeyesin, azimli ve kararlı olasın.
    Taberî diyor ki: “Allah Teâlâ gece namazı kılmayı Rasûlullah’a farz kılınca
    onu, ayetlerde zikredilen seçeneklerden birini seçmekte serbest bırakmıştır.
    Buna göre Rasûlullah dilerse gecenin yarısını, dilerse yarısından
    biraz eksiğini dilerse yarısından biraz fazlasını namazla geçirecektir. Ayrıca
    Allah Teâlâ, Rasûlullah’a Kur’an’ı okurken tane tane ve ağır ağır okumasını
    emretmiştir.
    Gece namazı sadece Rasûlulah için farz idi. Rasûlullah gece namaz kılarken
    sahâbîleri de onunla birlikte namaz kılıyorlardı. Fakat bu namaz onlara
    zor geliyordu. Bu sebeple Allah Teâlâ Rasûlullah’ın dışındaki mü’min-
    59 73/Müzzemmil, 20
    60 İmam Celaleddin es-Suyuti, age., 2/692; V. Zuhayli, age., 15/182
    61 Suyûti, age., Vehbe Zuhayli, age., 15/182
    • 37 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    lere gece namazının farz olmadığını bildirerek bu konuda onların yükünü
    hafifletti.
    Gece namazının mü’minlere farziyetinin ne zaman
    kaldırıldığı konusunda âlimlerin görüşleri:
    1) Abdullah b. Abbas, Ebu Abdurrahman ve Hasan-ı Basri’ye göre bir
    yıl sonra kaldırılmıştır. Bu hususta Abdullah b. Abbas diyor ki: “Müzzemmil
    suresinin baş tarafı nazil olunca müslümanlar bu surenin son ayeti
    ininceye kadar, Ramazan ayındaki teravih namazı kadar gece namazı kılıyorlardı.
    Bu durum bir sene devam etti.”
    Yine Abdullah b. Abbas diyor ki: “Müzzemmil sûresinin baş tarafındaki
    âyetlerin hükmünü, bu sûrenin son âyeti olan şu âyet kaldırmıştır: “...Gece
    ve gündüzü ölçüp ayarlayan Allah’tır. Gece ve gündüzün bütün vakitlerini
    ayarlayamayacağınızı bildiği için Allah sizi affetti...”
    2) Katâde’ye göre bir veya iki yıl sonra kaldırılmıştır.
    3) Said b. Cübeyr’e göre on yıl sonra kaldırılmıştır.
    Âişe (r.a.) müslümanların Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte gece namazını
    nasıl kılmaya başladıklarını beyan ederek buyuruyor ki: Rasûlullah’ın bir
    hasırı vardı. Rasûlullah onu geceleri hücre haline getiriyor ve içinde namaz
    kılıyordu. Gündüz ise o hasırı serip üzerinde oturuyordu. Bunun üzerine
    insanlar Rasûlullah’ın etrafında toplandılar, onun kıldığı gibi namaz kılmaya
    başladılar. Ve sonunda iyice çoğaldılar. Bu hali gören Rasûlullah: “Ey
    insanlar, amellerden gücünüzün yettiğini yapın. Zira siz usanmadıkça Allah
    usanmaz. Allah katında amellerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır.”
    buyurdu.62
    Taberî ise Âişe annemizin bu hadisi rivayet ettikten sonra şunları söylediğini
    zikretmiştir: “Rasûlullah’a bu surenin baş tarafındaki âyetler inince
    müslümanlar, gece namazının kendileri için farz olduğunu kabul ettiler.
    Öyle ki bazıları namaz kılarken ayakta durmak için kendilerini iplerle bağlıyorlardı.
    62 Buhâri, Libas: 43; Müslim, Müsafirin: 215
    • 38 •
    Ahmed Kalkan
    Allah Teâlâ bunların, kendi rızasını kazanmak için sıkıntıya girdiklerini
    görünce bunu onlardan kaldırdı. Bu surenin son ayetini indirerek onların
    sadece farz olan ibâdetleri yapmalarını emretti. Gece ibâdetini ise nâfile
    kıldı.”63
    Mevdûdî diyor ki: “Bunun iki anlamı olabilir. Birincisi, “Geceyi namazla
    kıyamda geçirin ve çok az bir kısmında uyuyun.” İkincisi ise “Bütün
    geceyi namazla geçirmen emrolunmaktadır. Hem istirahat et ve hem de
    gecenin az bir kısmında ibâdet et,” şeklindedir. Fakat, bir sonraki ayetlerden
    birinci anlamın daha uygun olduğu anlaşılmaktadır. İnsan: 76/ 26. ayet
    de bunu teyid etmekte ve “Gecenin bir bölümünde O’na secde et ve geceleyin
    uzun uzadıya O’nu tesbih et” denilmektedir.64
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bu üç görüşe göre, bu âyetin
    inmesinden itibaren Peygamber’e (s.a.s.) müzzemmil ismiyle hitapta şu
    mânâlardan birisinin düşünülmesi gerekir. Birinci mânâ, “Beni örtün, beni
    örtün” diyen; ikincisi, “ey namaz kılmak, ibâdet etmek için giyinip hazırlanan”;
    üçüncüsü, “ey nebilik ve resullük yükünü yüklenen,” gece kıyam et
    kalk. Gece kıyam yani kalkış, maksada göre kapsamlı mânâlar ifade eder.
    Burada sözün devamında “Kur’ân’ı yavaş oku”, “Rabbinin ismini zikret”
    ve “Rabbine yönel” gibi sözlerin gelmesinden anlaşıldığına göre, maksat,
    ibâdet için kalkmaktır. Tefsirciler bunun “namaza kalk” demek olduğunu
    açıklıyorlar ki bunun iki izah şekli vardır. Birisi, “namaza kalk” takdirinde
    olması; birisi de “kıyam” tabirinin doğrudan doğruya namaz mânâsına olmasıdır.
    Onun için “kıyâm-ı leyl” sözü, “gece namazı”nı ifade etmekte şer’î
    örf olmuştur. Devamlı ibâdet eden kimseye “gece kaim, gündüz sâim”, yani
    “gece namaz kılar, gündüz oruç tutar” denilir. Gece kaim olmak, yatmazdan
    önce de, uyuyup sonra kalkmak sûretiyle de olabilir. İkincisine teheccüd
    denilir. “Gece kalk” dediğimizde bizim dilimizde uykudan kalkmak anlaşılırsa
    da “gece kaim ol” sözü her iki mânâya da gelebilir. Burada açık olan
    budur.
    İslâm’da beş vakit namaz farz kılınmazdan önce başlangıçta Peygamber’e
    bu emirle gece namazı farz kılınmış olup Peygamber (s.a.s.) ve ashâbının
    Ramazan’da olduğu gibi her gece uzun uzadıya namaz kıldıkları,
    sonra bu sûrenin sonunda gelecek olan “Rabbin biliyor ki sen kalkıyorsun...”
    63 Taberi, age., 8/458-459
    64 Mevdudi, age., 6/455
    • 39 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    âyetiyle miktarı değiştirilip hafifletildiği; bazılarının görüşüne göre bundan
    maksadın teheccüd olduğu ve beş vakit namaz farz kılındıktan sonra
    teheccüdün vâcipliğinin ümmet hakkında kaldırıldığı, Peygamber (s.a.s.)
    hakkında da “Gecenin bir kısmında da sana mahsus bir nafile kılmak için
    uyan.” 65 emrinin yürürlükte olduğu açıklanıyor.
    Bazılarının görüşüne göre ise gece namazının vacip oluşu hiç kaldırılmamış,
    ancak hafifletilmiştir. Diğer bazıları ise bu ilk “gece kaim ol” emrinin
    farz için olmayıp mendub olmak sûretiyle bir emir olduğu, “yarım”
    veya “daha az” veya “daha çok” diye miktar hakkında bir tercih hakkı tanınmasının
    bunu gösterdiği ve dolayısıyla teheccüdün ne başta, ne sonda,
    ne Peygamber’e (s.a.s.), ne de ümmete farz kılındığı görüşünü benimsemişlerdir.”
    66 Bundan sonra Yüce Allah, Rasûlullah’ın (s.a.s.) Allah’a ibâdetle
    geçirmesi gereken miktarı açıklamak üzere şöyle buyurdu:
    - 3. Âyet -
    نِصْفَهُ أَوْ اْنقُصْ مِنْهُ قَلِيلا نصْفَهُ : : yarısı kadar : أَوْ yahut : اْنقُصْ eksilt : مِنْهُ ondan : قَلِيلا : biraz
    “(Gecenin) yarısını (kıl). Yahut bunu biraz azalt.” (3. âyet)
    Gecenin yarısını veya yarısından biraz azını namaz ve ibâdetle geçir.
    Kur’an oku. Rabbini tefekkür et. O’nu an!
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Birazı müstesnâ, birazı hâriç,
    yani gecenin birazı dışında kalk. Ne kadar? Gecenin yarısı yahut ondan
    biraz eksilt yarısından az kalk, ama bu eksiltme yarının yarısından, yani
    gecenin dörtte birinden fazla olmasın, en aşağı dörtte biri kadar kalk. Çünkü
    dörtte birinden aşağı eksiltmek, yarısının yarısından az değil, çok olmuş
    olur.”67
    65 17/İsrâ, 79
    66 Elmalılı, age., 8/395
    67 Elmalılı, age., 396
    • 40 •
    Ahmed Kalkan
    - 4. Âyet -
    ِتيلا ¢ أَوْ زِدْ عَلَيْهِ وَرَِّتلْ اْلقُرْآنَ تَ ْ
    أَوْ : veya : زِدْ ekle : عَلَيْهِ üzerine : وَرَِّتلْ oku : اْلقُرْآنَ Kur’an’ı da : تيِلا ¢ت َْ tane
    tane
    “Ya da bunu çoğalt ve Kur’an’ı da tane tane oku.” (4. âyet)
    Yahut yarısından biraz daha çok zamanı ibâdetle geçir. Gece ibâdet
    ederken Kur’an’ı tertîl üzere, ağır ağır, teenni ile, ara vermeden, peş peşe,
    açık seçik, anlaşılır bir şekilde, tecvid kaidelerine riayet ederek oku ki,
    Kur’an’ı anlamana ve manalarını düşünmene yardımcı olsun, kalbin huzur
    ile dolsun. (Rasûlullah (s.a.s.) Allah’a şükretmek ve ümmetine örnek olmak
    için ayakları şişinceye kadar gece namazı kılıyordu.)
    Muhammed Ali es-Sabûnî diyor ki: “Bundan maksat, bu müddetin,
    gecenin üçte birinden az, üçte ikisinden de çok olmayacak şekilde uzun
    olmasıdır.”
    İbn Abbas şöyle der: “Gece ibâdeti Rasûlullah’a (s.a.s.) farz idi. Çünkü
    Yüce Allah “Gece ibâdet yap.” buyurmuştur. Sonra “Ondan kolay olanı okuyun.”
    68 âyetiyle kaldırıldı. Bu farz oluşun başlaması ile kaldırılması arasında
    bir yıl vardır.”
    Rasûlullah (s.a.s.) ve ashâbı gece ibâdetiyle mükellef olmuşlardır ki,
    dâvet düşmanlarına karşı koymak için hazırlanmaya teşvik edici olsun ve
    aynı zamanda onların en mükemmel bir şekilde ruhen ve bedenen terbiye
    edilmeleri için gece ibâdeti ile mükellef kılındılar ki zorluklara, güçlüklere,
    tehlikeli ve korkunç şeylere sabretsinler ve karşılarına çıkan her zor şey karşısında,
    kendilerini üstün kılacak şeyi kazansınlar. Bu ruh eğitimi neticesinde
    müslümanlar, cihadları, sabırları ve Allah yolunda eziyetlere katlanmaları
    sayesinde, yeryüzünün doğularına ve batılarına sahip olmuşlardır.”69
    68 73/Müzzemmil, 20
    69 M. Ali es-Sâbunî, age., 7/102
    • 41 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Mevdûdi diyor ki: “Bu gecenin ne kadarını ibâdetle geçirecektir? Âyet,
    bu vaktin miktarını açıklamaktadır. Burada, gecenin yarısından biraz fazla
    veya biraz az ibâdet etmesi konusunda Allah Rasûlü serbest bırakılmıştır.
    Ama anlaşılmaktadır ki, burada gecenin yarısı tercih edilmektedir. Çünkü
    o, yarı ölçüt kılınarak bunun biraz azı veya çoğu hususu ona bırakılmıştır.”70
    Kur’an’ı tertîl üzere okumanın anlamı
    hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
    Hasan-ı Basri, Katâde ve İbn Abbas’a göre Kur’an’ı açık seçik okumak
    anlamındadır.
    Mücahid’e göre Kur’an’ı ara vermeden, peş peşe okumak anlamındadır.
    Rasûlullah (s.a.s.) Kur’an’ı iyi anlamak için tane tane ve yavaş yavaş
    okurdu.71
    Hafsa (r.a.) diyor ki: “Rasûlullah (s.a.s.) bir sûreyi tane tane okuyordu.
    Öyle ki o sûre kendisinden uzun olan bir sûreden daha uzun hale geliyordu.”
    72
    Enes bin Mâlik’ten Rasûlullah’ın Kur’an’ı nasıl okuduğu soruldu. Enes
    dedi ki: Rasûlullah Kur’an’ı uzatarak okurdu. “Bismillâh”, “er-Rahmân”, “er-
    Rahîm” uzatarak okudu.73
    Ümmü Seleme diyor ki: “Rasûlullah Kur’an okurken her âyette durarak
    okurdu. “Elhamdu lillâhi Rabbil âlemîn”i okur sonra dururdu. “Er-Rahmâni’r-
    Rahîm”i okur tekrar dururdu. “Mâliki yevmiddîn”i de “Mâliki yevmiddîn”
    şeklinde okurdu.”74
    70 Mevdudi, age., 6/456
    71 Taberi, Tefsir, 8/459.
    72 Müslim, Misafirin 118; Tirmizi, Mevakit 158
    73 Taberi, age., 8/460
    74 Ebû Dâvud, Husuf 1; Tirmizî, Kıraat el-Kur’an 1
    • 42 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’ı okurken süslü okumak, Kur’an’ı sesiyle güzelleştirmek İslâmî
    âdabdandır. Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Kur’an’ı güzel okuyan kimse,
    şerefli ve itaatkâr kimselerle (meleklerle) beraberdir. Kur’an’ı sesinizle güzelleştirin.”
    75; “Kur’an’ı güzel sesiyle okumayan bizden değildir.”76
    Hâzin şöyle der: “Yüce Allah gece ibâdetini emredince ardından
    Kur’an’ı tertîl ile okumasını emretti ki, namaz kılan kalp huzuru bulabilsin,
    âyetlerin hakikatlerini ve manalarını düşünüp tefekkür edebilsin. Kur’an
    okurken Allah’ın adı zikredildiğinde, namaz kılan kişi, kalbinde Allah’ın
    büyüklüğünü hisseder. Vaad ve tehdit ayetleri geçince ümit ve korku meydana
    gelir, kıssalar ve darb-ı meseller geçince ibret alır ve böylece Allah’ı
    tanıma nuru ile kalbi aydınlanır. Hızlı okumak ise, manaların anlaşılmadığını
    gösterir. Böylece anlaşılıyor ki “Tertîl”den maksat, Kur’an’ı okurken
    kalbin huzur içinde olmasıdır.”77
    Rasûlullah (s.a.s.) Kur’an’ı harf harf yani ağır ağır okur ve harfleri iyice
    çıkarırdı. Her rahmet ayetini okuduğunda durur ve onu isterdi. Her azap
    âyetini okudukça da durur ve ondan Allah’a sığınırdı.”78
    Mevdûdi diyor ki: “Çok hızlı okumayın, yavaş yavaş ve kelime kelime
    okuyun. Her bir ayet üzerinde durun ki zihninizde İlâhî kelâm’ın mânâsı
    ve esprisi iyice yerleşsin ve muhtevası size tesir etsin. Bazen geçen, Allah’ın
    zatının ve sıfatlarının zikri de kalbinize kök salsın, O’nun büyüklüğünü,
    heybetini hissettirsin, Allah’ın Rahmeti’nin beyanı içinizde şükran cezbesi
    uyandırsın. O’nun gazap ve azâbının zikri ise içinizde korku oluştursun.
    Eğer bir şey emrolunmuşsa veya bir şeyden menolunuyorsa bu emir ne
    içindir ve bu nehiy hangi şey içindir iyice anlaşılsın.
    Velhâsıl, Kur’an’ı okumak sadece kelimeleri telaffuz etmek değildir.
    Onun üzerinde tefekkür etmek gerekir. Hz. Enes’ten, Allah Rasûlü’nün
    kıraatı sorulmuştu. O da cevaben dedi ki: Allah Rasulü kıraat ettiğinde
    kelimeleri uzatırdı. “Meselâ, Allah, Rahmân, Rahîm kelimelerini med ile
    (çekerek) okurdu.”79 Aynı soru Ümmü Seleme’den soruldu. O da şöyle ce-
    75 Buhâri, Tevhid 52
    76 Buhârî, Tevhid 44
    77 Hâzin, 4/165
    78 M. Ali es-Sabuni, age., 7/103; Rasulullah’ın, Kur’an tilâveti ve Kur’an tilavetinin faziletleri için bkz. İbn
    Kesir, Muhtasar-ı İbn Kesir: 3/562.
    79 Buhârî
    • 43 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    vap verdi: “Allah Rasûlü tane tane ve ara vererek okur, her âyet üzerinde
    dururdu. Meselâ, ‘Elhamdü lillâhi Rabbil-âlemîn’ der bir dururdu, sonra
    ‘Errahmânirrahîm’ der durur, sonra ‘mâliki yevmiddîn’ derdi.” 80 Ümmü Seleme
    başka bir rivayette de dedi ki: “Allah Rasûlü kelime kelime, açık ve net
    okurdu.” 81 Hz. Huzeyfetü’l-Yemânî diyor ki “Bir kere bir gece Rasûlullah’ın
    yanında namaza durdum. Azap ayeti gelince kıraatı kesip istiazede bulunur,
    rahmet ayeti gelince de kıraati keser duâ ederdi.” 82 Hz. Ebu Zer diyor
    ki: “Bir kere gece namazında Allah Rasûlü, sabah oluncaya kadar ‘Eğer onlara
    azab edersen, onlar Senin kulların, şayet onları affedersen Sen azîz ve
    hakîmsin’ 83 âyetini tekrarladı durdu.” 84
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Yahut onu artır yarısından
    fazla kıl ki bu da üçte ikisi, nihayet dörtte üçü kadar olabilir. Burada yarım,
    eksik ve fazla, gecenin birazının dışında kalan kalkılacak kısmının veya istisna
    edilen kalkılmayacak olan az kısmının açıklaması olabilir. Gerek müstesna
    minh gerek müstesna hangi taraftan düşünülürse düşünülsün sonuç
    aynı olur. Çünkü bir taraf eksilince diğeri ona karşılık aynı oranda artar.
    Birisi arttıkça diğeri aynı oranda eksilir. Şu kadar var ki, eksiltme ve artırma
    muhataba nispet edilmiş yani ona “artır” ve “eksilt” denilmiş olduğundan
    “kalkmak” gibi bunların da onun fiili olması gerekir. Bu ise, bunların kalkılmayacak
    olan istisna edilmiş azını değil, kalkılacak olan gece müddetini
    açıklamak olduğunu hissettirir. Bu karineye (ipucuna) göre, Ebussuud’un
    dediği gibi “onun yarısını sözünün tamlamada geçen zamirin yerini tutmuş
    olduğu “müstesna minh olan gece”den bedel olarak kıyam süresinin açıklaması
    olduğu ortadadır. Veya “eksilt” ve “veya artır” fiilleri de “kalk” emrine
    bağlanmıştır. Bu suretle istisna edilen birinci “Kalîlen” de dolayısıyla buna
    karşılık beyan edilmiş olarak gecenin yarım, üçte bir veya çeyrek veya üçte
    iki veya üç çeyreğine kadar olan süresini kapsayabilir. Bunun hepsi, müstesna
    minh olan gecenin tamamından az olmakla beraber bazısında istisna
    edilen, geri kalandan az olsa da, bazısında eşit veya çok olmuş olur. İstisnalarda,
    istisna edilip çıkarılanın bütüne eşit olmamak üzere kalandan az veya
    çok olması caizdir. Fakat istisnanın doğal durumuna göre çıkanın kalandan
    az olacağı açık olup kurala uygun olan da budur.
    80 Ahmed bin Hanbel, Müsned; Ebû Dâvud; Tirmizî
    81 Tirmizî; Nesâî
    82 Müslim; Nesâî
    83 5/Mâide, 122
    84 Ahmed bin Hanbel, Müsned; Buhârî; Nesâî; Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, 6/456-457
    • 44 •
    Ahmed Kalkan
    Bunun aksi yapıldığı zaman bir esprisi olmak gerekir. Burada önce genel
    kurala uygun olmak üzere, “azı hariç” denilerek geceden bir kısmı istisna
    edilmiştir. Bununla beraber o istisna edilen az’ın geri kalanlara eşit ve
    ondan çok olabileceği de anlatılmıştır. Bunda başlıca üç incelik vardır:
    1) Her şeyden önce, istisna edilen şeyin az olması kuralına dikkat çekmek,
    2) İstisnâ edilen şeyin kural dışı olarak, geri kalana eşit veya ondan çok
    olması câiz ise de, gece kalkma süresinin yarıyı geçmesinin daha iyi olacağına
    işaret,
    3) Uyku ve gaflet içinde geçen süre, nicelik itibarıyla yarısından çok
    olsa da, kıymet ve nitelik itibarıyla az; zikir ve ibâdetle geçen süre, diğerinden
    az da olsa çok demek olacağına işarettir.
    İşte bu üç nükteyi göstermek için önce “gecenin azı hariç” denilerek
    gecenin azı istisna edilmiş, sonra da bu azın eşit veya az ya da çok olabileceği,
    bununla beraber her ne olsa az demek olacağı anlatılmak üzere âyet bu
    beyan üslubu ile gelmiştir. Bu üç miktardan birini seçme arasında serbest
    bırakma, durumun gereğine veya gecelerin uzun ve kısa olması takdirlerine
    göre en uygununu seçmek için demek olur. Bunlar içinde çeyreğe kadar azı
    kesin, dolayısıyla farz, fazlası nafilelik ifade eder. O suretle kalk “Ve Kur’ân’ı
    yavaş yavaş oku.”
    Tertîl: Bir şeyi güzel, düzgün ve tertip ile kusursuz bir şekilde açık açık,
    hakkını vererek açıklamaktır. Aralarında çok değil, biraz açıklık bulunmakla
    beraber gayet güzel bir düzgünlükte görülen ön dişlere “Seğru ratel”
    derler. Sözü de öyle tane tane, yavaş yavaş, ara vererek ve güzel sıralama
    ve ifadeyle söylemeye de “tertîl-i kelâm” derler. Kur’ân’ın tertîli de böyle
    her harfinin, edasının, tertibinin, mânâsının hakkını doyura doyura vererek
    okunmasıdır. Burada “Ratel” emrinden sonra “Tertîla” mastarıyla vurgu
    yapılması da bu tertîlin en güzel şekilde olmasının arandığını gösterir.
    Bir söz aslında ne kadar güzel olursa olsun gereği gibi güzel okunmayınca
    güzelliği kalmaz. Güzel okumasını bilmeyenler güzel sözleri berbat ederler.
    Sözün tertîl ile güzel söylenmesi ve okunması ise sade ses güzelliği ile
    gelişi güzel eze büze şarkı gibi okumak, saz teli gibi sade ses üzerinde yürümek
    kabilinden bir musıkî işi değildir. Kelimelerin dizilişinin mânâ ile
    • 45 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    uyum sağlaması ve dilin fesahat ve belağatı hakkıyla gözetilerek ruhî ve
    mânevî bir uygunlukla, yerine göre şiddetli, yerine göre yumuşak, yerine
    göre uzun, yerine göre kısa okuma, yerine göre ğunne, yerine göre izhar,
    yerine göre ihfa, yerine göre iklâb, yerine göre vasıl, yerine göre sekit veya
    vakıf; kısacası bütün maksat, mânâyı duymak ve mümkün olduğu kadar
    duyurmak olmak üzere tecvid ile okuma işidir. Bunun için Kur’ân okurken
    tertîl ve tecvid gerekir. Tecvid de, kaf çatlatmak derdiyle, çatlatmaktaki
    mânâyı kaybetmek değildir.
    Tecvid ve kırâet ilmi kitaplarında Kur’ân kırâeti üç mertebe üzerine sınıflandırılmıştır:
    85 Bunlar tahkîk, tedvir ve hadr’dır.
    1) Tahkik, munfasıl meddi dört veya beş elif miktarı çekecek şekilde
    gayet ağır bir ahenk ile okumaktır.
    2) Tedvir, iki veya üç elif miktarı çekecek şekilde orta halde okumaktır.
    3) Hadr de tabii med gibi bir elif miktarı çekecek şekilde hızlı okumaktır.
    Bir elif iki fetha miktarı demek olduğuna göre, bir harekenin belli olacak
    şekilde okunuşundaki ilk ses, âhenk süresinin hızlılık ve ağırlığına göre, her
    kırâetin şifresini teşkil eder. Âsım, Hamza, Nâfi’den Verş kırâetleri tahkik;
    İbnü Amir, Kisâi kırâetleri tedvir; diğerleri hadr tarzındadır. Fakat bunların
    hiçbirinde bir harf veya harekenin hakkı çiğnenecek şekilde okunmak câiz
    olamayacağı için, asıl mânâsıyla tertîl kırâetlerin hepsinde şarttır. Kırâetleri
    böyle hadr ve tedvir şeklinde kısımlara ayırmaya cevaz veren ise gelecek
    olan “Kur’ân’dan size kolay geleni okuyun.” emridir.
    Görülüyor ki bu âyette geçen “Kur’ân’ı tertîl üzere oku.” sözü, gece kalkmaktan
    ilk maksadın bu olduğunu gösterir. Bu ise Kur’ân’ı namazda ve namaz
    dışında okumak, onu okutup öğreterek başkalarına ulaştırmak mânâlarını
    kapsayabilirse de, ayakta okunması örfe göre namazda okunmasıdır.
    85 Kur’an’ın nasıl okunacağına gelince; şüphesiz Allah kelamı tahkik, hadr ve bu iki hal arasında orta hal
    olan tedvir, Arap nağme ve sesleriyle tertil ve tecvid üzere, elden geldiği kadar sesi ve lafzı güzelleştirerek
    okunur.
    Tedvir, tahkik ve hadr durumları arasında bir orta halden ibarettir. Medd-i munfasılı rivayet edip onu
    tam uzatmayan birçok imamdan gelen de budur. Bu diğer kurranın da mezhebi olup imamların hepsince
    sahih bulunmuştur. Eda ehlinin çoğunluğu nazarında tercih gören budur. (İbnü’l-Cezeri, en-Neşr fi’lkıraeti’l-
    aşr: 1/205-207’den naklen) (Elmalılı).
    • 46 •
    Ahmed Kalkan
    Bir de bu âyet, bu sûre indiği sırada Kur’an’dan daha önce bazı şeylerin
    inmiş bulunduğunu gösterir. Fakat henüz çok bir şey inmemiş olması nedeniyle,
    her gece bu kadar uzun süre kalkıp da Kur’ân’ı tertîl üzere okumak,
    bunun sadece bellemek için değil, namaz kılıp ibâdet ederek uygulamasını
    yapmak için okumaya vesile olduğunu gösterir.”86
    Seyyid Kutub, bu âyetlerle87 ilgili olarak şunları söylüyor:
    Evet, “Ey örtüye bürünerek saklanan Muhammed, kalk...” Bu, göğün
    seslenişi, yüceler yücesi Allah’ın komutudur. Kalk, seni bekleyen büyük görev
    için, senin tarafından sırtlanmak üzere hazırlanan ağır yükün altına
    girmek için ayağa kalk. Çalışmak, yorulmak, sıkıntı çekmek ve eziyetlere
    katlanmak için ayağa kalk. Kalk, uyku ve istirahat zamanı geride kaldı.
    Kalk, bu görev için hazırlan, onun gerektirdiği eğitimden geç.
    Bu komut, Peygamberimizi sakin evinin, ılık yuvasının yumuşak yatağından
    çekip çıkararak coşkun ve kurşun gibi ağır dalgalarının ortasına,
    vicdanlardaki ve pratik hayattaki çekici ve itici boğuşmaların arasına atan
    büyük ve ürpertici bir buyruktur.
    Sırf kendisi için yaşayan kimse, belki huzur içinde yaşayabilir. Fakat
    küçük olarak yaşar ve küçük olarak ölür. Böylesine ağır bir yükü sırtlanan
    büyük adama gelince uyku, rahatlık, ılık yatak, sakin hayat ve gönül okşayan
    konfor onun neyine? Peygamberimiz işin iç yüzünü anlamış, gerçeği
    fark etmişti. Bu yüzden eşi Hatice’nin heyecanını yatıştırması ve uyuması
    yolundaki önerisine “Ey Hatice, uyku zamanı geride kaldı” diye karşılık
    verdi. Evet, uyku dönemi bir daha geri gelmemek üzere gerçekten geçmişti.
    O günden itibaren Peygamberimizi sadece uykusuz geceler, yorgunluklar,
    uzun ve zorluklarla dolu bir cihad görevi bekliyordu. Evet; “Ey örtüye bürünerek
    saklanan Muhammed, Geceleyin biraz uyuduktan sonra kalk!
    Gecenin yarısında uyanık ol, ya bu miktarı biraz eksilt, ya da artır da
    ağır ağır Kur’an oku.”
    Burada büyük göreve hazırlayıcı, araçları ilahi kaynaklı ve garantili
    sonuç verecek bir eğitim programı ile karşı karşıyayız. Bu programın ana
    maddesi gece uykusunu bölerek kalkmaktır. Üst sınırı gecenin yarısından
    86 Elmalılı, age., 8/396-398
    87 73/Müzzemmil, 1-4
    • 47 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    çok ve üçte ikisinden az bir süredir. Alt sınırı ise gecenin üçte birlik bölümüdür.
    Gecenin bu saatlerinde namaz kılınacak ve ağır ağır Kur’an okunacaktır.
    Âyetin orijinalinde kullanılan “tertîl” sözcüğü tok sesle, “tecvid”
    kuralları uyarınca her harfi doğru biçimde seslendirecek, bu arada şarkı
    söyler gibi yapmayarak, sözcükleri ağız boşluğunda dalgalandırmaktan kaçınarak
    Kur’an okumaktır.
    Peygamberimizin geceleri kıldığı “vitir” namazlarının on bir rekâtı
    geçmediği yolunda elimizde kesin bilgiler vardır. Fakat Peygamberimiz gecenin
    üçte birinden biraz eksik bölümünü bu rekâtlarla geçirirdi. Çünkü
    Kur’an’ı ağır ağır, tane tane okurdu.
    Bu cevabın arkasından yine kalkmayı düşünmüştüm ki, birden aklıma
    Peygamberimizin nasıl bir vitir namazı kıldığı konusu geldi. Hz. Ayşe’ye
    “Ey müminlerin annesi, Peygamberimizin nasıl bir vitir namazı kıldığı
    hakkında bana bir bilgi ver” dedim. Hz. Ayşe bana şunları söyledi; “Biz
    O’nun abdest suyunu ve misvakını hazırladık. Allah O’nu gecenin dilediği
    saatinde uyandırırdı. Kalkınca ağzını misvaklar, abdest alır ve namaza
    dururdu, hiç oturmadan sekiz rekât kılardı. Sekizinci rekâtta oturunca Allah’ın
    adını anar, O’na dua ederdi. Sonra selâm vermeden kalkar, dokuzuncu
    rekâtı kılardı. Sonra oturup tek olan Allah’ın adını anar, dua eder, arkasından
    işitebileceğimiz bir ses tonu ile selam verirdi. Bu selamın arkasından
    oturduğu yerde iki rekât daha kılardı. Yavrum, böylece kıldığı vitir namazı
    on bir rekât olurdu. Sonraları yaşlanıp da vücudu ağırlaşınca ayakta kıldığı
    dokuz rekâtlık vitri yedi rekâta indirdi. Selam verdikten sonra da oturarak
    iki rekât daha kılıyordu. Yavrum, böylece kıldığı toplam vitir namazı dokuz
    rekât oluyordu. Peygamberimiz kıldığı namazları sürekli olarak kılmayı
    severdi. Bu yüzden geceleri uyanamayınca yahut bir sancısı, bir hastalığı
    olunca kaçırdığı bu gece namazı yerine gündüzleri on iki rekât kılardı. Peygamberimizin
    gece sabaha kadar Kur’an okuduğunu ve Ramazan dışında
    bir ay boyunca oruç tuttuğunu hiç hatırlamıyorum. 88
    Yüce Allah uyumamayı, gece ibâdet etmeyi ve Kur’an’ı düşünüp anlamayı
    emrettikten sonra, bu meşakkatli ve zor üç emrin sebebini açıklayarak
    şöyle buyurdu:
    88 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Müzzemmil Sûresi Tefsiri
    • 48 •
    Ahmed Kalkan
    - 5. Âyet -
    عَلَيْكَ قَوْلا ثَقِيلا ž سَنُلْقِ ي  إِنَّ
    :  إِنَّ gerçek şu ki biz : ž سَنُلْقِ ي bırakacağız : عَلَيْكَ sana : قَوْلا bir söz : ثَقِيلا
    oldukça ağır
    “Doğrusu Biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz.” (5. âyet)
    Ey Muhammed! Sana heybetli, azametli ve yüce bir kelam olan Kur’an’ı
    indireceğiz. O her şeyi bilen ve her şeye sahip olanın sözü olduğu için bu
    özellikleri taşır. Bunun sorumluluğu ağırdır. Hazırlıklı ol! Nefis terbiyesi
    yap, sabret! Kur’an’ın hükümlerini yaşamak, tebliğ etmek ve tebliğ esnasındaki
    sıkıntılara göğüs germek zordur. Ayrıca vahyin inişi esnasında da
    fiziki olarak zorluklarla karşılaşacaksın. Buna da hazırlıklı ol.
    “Ağır bir söz” ifadesi hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
    1) Hasan-ı Basri ve Katade’ye göre Kur’an’ı Kerim’in hükümleriyle amel
    etmenin ağırlığıdır.
    Katâde diyor ki: “Vallahi Kur’an’ın farzları ve cezaları ağırdır.”
    2) Bir kısım âlimler ise bu âyetin, Kur’an’ın indiği sırada ağır ağır geldiğini
    beyan ettiğini söylemişlerdir.
    Âişe (r.a.) diyor ki: “Rasûlullah (s.a.s.) devesinin üzerinde iken ona vahiy
    gelince deve çöker, boynu yere uzatırdı.”89
    Zeyd b. Sabit diyor ki: “Rasûlullah’ın dizi benim dizimin üzerinde iken
    Allah ona vahiy indirdi. Onun dizi o kadar ağırlaştı ki ben dizimin kırılacağını
    zannettim.”90
    Fahreddin er-Râzi diyor ki: “Kur’an’ın ağır olmasından maksat, onun
    kadrinin yüceliği ve öneminin büyüklüğüdür. Değerli ve önemi büyük
    89 Ahmed b. Hanbel, Müsned, 6/118
    90 Buhâri, Salâh 12
    • 49 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    olan her şey “sakîl” yani ağırdır. İşte İbn Abbas’ın “Kavlen sakîlen” ayetine
    “Büyük söz” demesinin mânâsı budur. Bazılarına göre de, bundan maksat,
    Kur’an’daki, mükelleflere ağır gelen emir ve nehiyler gibi mükellefiyetlerdir.
    Bana göre nazmın te’vili şudur: Yüce Allah Rasûlüne (s.a.s.) gece namazını
    emredince sanki şöyle buyurdu: Sana gece namazını emrettim. Çünkü
    sana büyük bir söz indireceğiz. Kendini bu büyük söze mutlaka hazırlaman
    lâzım. Bu da gece namazı ile olur. Çünkü insan karanlık gecede Allah’a ibâdetle
    meşgul olur. O’nu anmaya ve O’nun önünde boyun bükmeye yönelirse,
    o gecede, kendini Allah’ın nur ve azametine hazırlamış olur.”91
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Bu mânâ, gece ibâdeti ile Kur’an
    tilâveti arasında irtibat kurma hususunda çok hoştur. Çünkü Yüce Allah,
    Rasûlünü insanları İslâm dinine çağırmakla görevlendirdi. Bunda nefse
    ağır gelen mükellefiyetler vardır. Ayrıca bu dinin hüküm ve emirlerini yerine
    getirmekle insanları mükellef kılmasını emretti. Böyle bir mükellefiyetin,
    nefisle mücadeleye ve sabra ihtiyacı olduğunda şüphe yoktur. Çünkü
    bunda, insanların alışmış oldukları inançları bırakmalarına ve atalarından
    miras olarak aldıkları gelenekleri terk etmeye teşvik vardır. Ey Nebî! Bu
    durumda sen birçok yorucu şeyle ve bu davet ve insanları ona kabule teşvik
    yolunda büyük tehlikelerle karşı karşıyasın. Hal böyle olunca sen, elbiseye
    bürünmüş, rahat ve sükuna dalmış, meşakkatlerden ve uzun süre ibâdet ve
    çokça teheccüd namazı kılarak nefisle mücadele etmekten, Kur’an ayetlerini
    anlayacak ve düşünecek bir şekilde anlamaktan uzak bir haldeyken, bu
    büyük görevi nasıl yapabilirsin?! Öyleyse yatağından kalk. Gecenin büyük
    bir kısmını Rabbine yalvararak uykusuz geçir ki davetin zorluklarına katlanmaya
    ve bu yeni dini müjdelemeye hazırlanasın. Allah’ım! Bu ne güzel
    bir dikkat çekme! Bundan dolayı Rasûlullah’ın kalbi uyanıyor ve ciddi bir
    şekilde işe koyuluyor ve Rabbinin huzurunda ayakları şişinceye kadar ibâdet
    ediyor.”92
    Mevdûdi diyor ki: “Sana gece namazını kılman emri, “Sana yüklediğimiz
    bir ağır sözü taşıyabilmek için sende tahammül gücü geliştirsin”
    diye verilmiştir. Bu güç, eğer sen gecenin rahatını bırakır da aşağı yukarı
    yarısını ibâdetle geçirirsen hâsıl olacaktır. Kur’an için “çok ağır bir söz”
    denmesi, O’nun emirlerini uygulamanın, onun talimatına göre bir örnek
    oluşturmanın, onun davetini yaparken bütün dünyayı karşısına almanın,
    91 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb, 30/174
    92 M. Ali es-Sabuni, age., 7/104
    • 50 •
    Ahmed Kalkan
    bu Kitaba göre inanç, düşünce, ahlâk, edeb, kültür ve medeniyet düzeninde
    bir inkılâb oluşturmanın güç bir misyon olduğu içindir. Ayrıca bu kelâmın
    nüzûlüne tahammül etmek çok güç bir işti. Bu konuda Zeyd bin Sabit diyor
    ki “Bir defasında Allah Rasûlü’ne vahiy geldiğinde O’nun dizi benim dizime
    dayanmaktaydı. O esnada dizlerimin üzerinde o kadar yük hissettim
    ki nerdeyse dizlerim kırılacak sandım.” Hz. Âişe buyurmuştu ki, “Şiddetli
    soğuk ve kış bir günde Allah Rasûlü’ne vahiy geldiğinde ellerinden ter
    damladığını gördüm.” (93.) Başka bir rivayette yine Hz. Âişe diyor ki, “Allah
    Rasûlü’ne vahiy geldiğinde o deve üzerindeydi. Vahiy bitene kadar devenin
    göğsü yerde kaldı, çökmüş vaziyette. Vahiy bitmeden kıpırdayamadı.” 94
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bununla beraber bu gece
    kalkışının ve Kur’ân’ı tertîl üzere okumanın asıl maksat olmayıp hazırlık
    mahiyetinde bir giriş olduğu açıklanmak üzere buyruluyor. Çünkü Biz sana
    ağır bir söz indireceğiz. Dayanılması, uygulama ve yerine getirilmesi çok
    zor olan büyük bir kelâmı üzerine indirip tatbikini ve uygulamasını sana
    emredeceğiz. Bu söz, ağır yükümlülükleri ve sorumlulukları kapsayan ve
    savulması ve geri çevrilmesi mümkün olmayan Kur’an ile Peygamberlik
    emri, indirilmesi de onun vahyidir. Hz. Peygamber’e (s.a.s.) vahiy inerken o
    kadar ağır ve şiddetli gelirdi ki, derhal yüzü değişirdi. Nitekim Hz. Âişe demiştir
    ki: Gayet soğuk bir günde vahiy inerken baktım, açılırken alnından
    ter fışkırıyordu. Aynı şekilde Veda Haccı sırasında Arafat’ta “Gadba” adlı
    devesinin üzerinde iken vahiy gelince ağırlıktan deve çöke kalmıştı. Vahy
    ve onun inişi böyle maddi olarak bile bir ağırlık ve baskı ile geldiği gibi
    mânâsındaki hükümlerin ve ahlâk kurallarının icra ve uygulaması da nice
    zorlukları beraberinde getiren ağırlıkları kapsar. Kur’an’ı okumak kolay olsa
    da onunla amel etmek zordur. Sonra, terazide ecri ve mükâfatı da ağırdır.”95
    Bu eğitim programı, indirilecek olan “ağır söz”e Peygamberimizi hazırlamak
    içindi. Okuyoruz: “Çünkü Biz sana sorumluluğu ağır bir söz indireceğiz.”
    “Ağır söz”den maksat bu Kur’an ve içerdiği yükümlülüklerdir. Kur’an
    aslında “ağır” değildir, okunması ve anlaşılması kolay bir kitaptır. Fakat o
    “hak” terazisindeki tartısı ve kalplere yönelik etkisi açısından “ağır”dır. Nitekim
    yüce Allah başka bir ayette “Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş
    93 Buhârî; Müslim; Muvatta; Tirmizî; Nesâî
    94 Müsned-i Ahmed; Hakim; İbn Cerîr ; Mevdûdi, Tefhimu’l-Kur’an, age., 6/457
    95 Elmalılı, age., 8/398-399
    • 51 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    olsaydık, sen onun Allah korkusu ile parça parça olduğunu görürdün” 96
    buyuruyor. Ama yüce Allah Kur’an’ı bir dağa değil de onu algılamaya yetenekli
    ve dağdan daha sağlam, daha sarsılmaz bir kalbe indirdi.
    Bu nur ve bilgi feyzini algılayıp özümlemek, gerçekten uzun hazırlığı
    gerektiren ağır bir işti. Büyük ve soyut evrensel gerçeklerle iletişim kurmak,
    gerçekten uzun hazırlığı gerektiren ağır bir işti.
    Yüceler âlemi ile, evrenin özü ile, canlı-cansız tüm yaratıkların ruhları
    ile Peygamberimizin kurduğu gibi bir ilişki kurmak, gerçekten uzun varlığı
    gerektiren ağır bir işti. Tereddütsüz ve kuşkusuz bir kararlılıkla bu yola
    koyulmak, bu görevi yürütürken içgüdülerin fısıltılarına, dışarıdaki çekim
    odaklarına ve engellere kapılmaksızın, sağa-sola bakmaksızın ilerleyebilmek,
    gerçekten uzun hazırlık gerektiren ağır bir işti.
    Geceleyin herkes uyurken ayakta olup ibâdet etmeyi, gündelik hayatın
    dağdağasından ve karmaşasından uzaklaşarak yüce Allah ile ilişki kurmayı,,
    O’nun feyzini ve nurunu algılamayı, O’nun birliğinin beraberliğinde coşup
    O’nunla baş başa kalmanın masum yaşamayı, sanki yüceler aleminden
    yeni iniyormuş gibi ve varlık aleminin her yanından sözsüz ve sözcüksüz
    bir yankı yükseliyormuş gibi bir heyecanla evrenin sessizliği ortasında ağır
    ağır Kur’an okumayı, gecenin karanlığı içinde Kur’an’ın ışınlarını, mesajlarını
    ve yüksek frekanslı titreşimlerini düşünelim. Bütün bunlar bu “ağır
    sözü” yüklenmeye, bu değerli yükümlülüğü sırtlanmaya, bu ağır sıkıntıyı
    göğüslemeye hazırlanan Peygamberimiz için son derece gerekli birer azık
    niteliğindedirler. Aynı zamanda bu çağrının savunuculuğunu üstlenen her
    kuşaktan dava adamları için bu böyledir. Bu saydıklarımız, uzun ve meşakkatli
    yolları boyunca dava adamlarının kalplerini aydınlatır, onları şeytanın
    vesveselerinden ve bu aydınlık yolu saran karanlıkların çöllerinde şaşırmaktan
    korur.
    Bundan sonra Yüce Allah, geceyi ibâdetle geçirmenin faziletini anlatmak
    üzere şöyle buyurdu:
    96 59/Haşr, 21
    • 52 •
    Ahmed Kalkan
    - 6. Âyet -
    شِئَةَ اللَّيْلِ يِ هَ أَشَدُّ وَطْئًا وَأَقْوَمُ قِيلا  إِنَّ نَ
    إِنَّ : doğrusu شِئَةَ نَ : kalkışı اللَّيْلِ : gece أَشَدُّ يِ هَ : daha kuvvetli وَطْئًا : etki
    bakımından وَأَقْوَمُ : daha sağlamdır قِيلا okumak bakımından :
    “Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve
    sağlam bir kıraate daha elverişlidir (Etki bakımından daha kuvvetli, okumak
    bakımından daha sağlamdır).” (6. âyet)
    Geceyi ibâdetle geçirmek nefse daha zor ve ağır gelir. Bu zor işi yapmak
    ruhları ve bedenleri güçlendirir, irâdeleri sağlamlaştırır, kalbin, kulağın ve
    gözün birlik içinde olmalarını daha iyi sağlar. Geceleyin ibâdet etmek, gündüz
    ibâdet etmekten daha sağlam ve kalp için daha iyi muhâfaza edicidir.
    Geceleyin ibâdet eden, dünyevî meşguliyetlerden uzak kalarak kendisini
    tamamen ibâdete verme imkânı bulur. Gece saatleri sakin olduğu, dünya
    meşgalelerinden uzak olduğu için bu saatlerde namaz kılmak ve Kur’an
    okumak daha güzel, daha doğru, daha sağlam, daha muhâfazalı, anlamaya
    ve sağlam bir kıraate daha elverişlidir. Ayrıca nefsini tembellikten arındırmış,
    Allah yolunda cihada hazır bir hale getirmiş olursun.
    “Naşiyete’l-leyli” ifadesi hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
    1) Abdullah b. Abbas, Abdullah b. Zübeyr, Ebi Nüceyh, İkrime, Mücahid,
    İbn-i Zeyd ve Dahhak’a göre geceleyin ibâdete kalkmak demektir.
    Naşiete kalkmak demektir.
    2) Ebu Miclez, Ebu Reca ve Katade’ye göre yatsıdan sonra ibâdet için
    kalkmak demektir.
    Mevdudi diyor ki: “Metinde geçen “Nâşietel-leyl” hakkında müfessirler
    ve dilciler arasında dört değişik görüş vardır. Birincisi, “Naşie”den murad
    “gece kalkan kimse”. İkinci görüş; bundan kast olunan “gecenin vaktidir.”
    Üçüncü görüş; “geceleyin kalkmaktır.” Dördüncüler ise, “sadece gece kalk•
    53 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    mak değil, biraz uyuduktan sonra kalkmaktır.” anlamını verdiler. Hz. Âişe
    ve Mücahid bu dördüncü görüşte olanlardandır.”97
    “Eşeddu vat’en” ifadesi hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
    1) Abdullah İbn Abbas, Katâde ve İbn-i Zeyd’e göre geceleyin ibâdet
    etmek, gündüz ibâdet etmekten daha sağlam ve kalp için daha iyi muhâfaza
    edicidir, demektir. Yani geceleyin ibâdet eden, dünyevi meşguliyetlerden
    uzak kalarak kendisini tamamen ibâdete verme imkânı bulur.
    2) Mücahid ve Ebi Nüceyh ise “Vat’en” ifadesini “Vit’en” şeklindeki kıraatiyle
    okumayı esas almışlar ve bu ifadeyi şöyle izah etmişlerdir: Geceleyin
    ibâdet etmek, kalbin, kulağın ve gözün birlik içinde olmalarını daha iyi
    sağlar.98
    Mevdûdi diyor ki: “Metinde “Eşeddu vat’en” ibaresi geçmektedir. Bunun
    manası çok geniştir, bir cümle ile açıklamak mümkün değildir. Bir manası
    şudur; gece ibâdet için kalkmak ve uzunca bir kıyam etmek insan mizacının
    tersidir, bu saatte insan istirahat ister. Bu yüzden bu eylem nefsi kontrol
    altına almak için çok etkili bir çabadır. Bu şekilde eğer bir kimse nefsi
    ve bedeni üzerinde hâkimiyet sağlar ve onları Allah yolunda kullanmaya
    muktedir olursa, o kimse Hak dininin tebliğini dünyaya galip kılmak için
    daha başarılı olacaktır. İkinci anlamı ise, kalp ve dil arasında bir harmoni
    oluşturmak için çok etkili bir vasıta olduğu şeklindedir. Çünkü gecenin bu
    saatlerinde kul ile Allah arasına başka bir şey giremez. Bu halde insan diliyle
    ne söylüyorsa kalbinin sesiyle de onu söyler. Kalp ve dilde bir ahenk
    meydana gelir. Bir diğer anlamı da insanın zahir ve batınında ahenk meydana
    getirmek için çok tesirli bir vasıta olduğu şeklindedir. Çünkü gece
    yalnızlığında eğer bir kimse istirahatını terk ederek ibâdet için kalkarsa bu
    muhakkak ihlâsındandır. Çünkü bunda gösteriş yapmanın bir unsuru yoktur.
    Bir diğer dördüncü mana da şöyle verilebilir; Bu gece ibâdeti insan
    için gündüz ibâdetinden daha ağırdır. Dolayısıyla bu ibâdete devam eden
    kimsede sebat oluşturur. O kişi Allah’ın yolunda daha bir bilinçle ve kesin
    iradeyle gider ve her türlü zorluğa karşı direnç gösterir.”99
    97 Taberi, age., 8/462
    98 Taberi, age., a.y.
    99 Mevdudi, age., 6/457
    • 54 •
    Ahmed Kalkan
    “Ve akvmu kîlâ” ifadesi hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
    1) Enes b. Mâlik’e göre geceleyin Kur’an okumak daha doğru olur, şeklindedir.
    2) Katâde ve İbn-i Zeyd’e göre dünya meşgalesinden uzak kalındığı için
    geceleyin Kur’an okumak daha sağlam ve daha muhâfazalı olur, şeklinde
    izah etmişlerdir.
    3) Abdullah İbn Abbas ise Kur’an’ı anlamaya daha yakın olur, şeklinde
    izah etmiştir.100
    Mevdûdi diyor ki: “Burada “Ve akvmu kîlâ” geçmektedir. Lügat mânâsı
    bir sözü daha doğru yapmak ve düzeltmektir. Fakat burada kast olunan o
    zaman insanın Kur’an-ı Kerim’e daha sakin ve ihtiram ile kalbi ona yönelik
    olarak ve daha iyi anlayarak okumasıdır. İbn Abbas bunu şöyle izah etmiştir:
    “... ecdaren yefkahu fil-Kur’an” yani insanın Kur’an üzerinde daha derin
    düşünmeye uygun olduğu vakit.” 101
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Dinlenme, huzur ve gecenin sessizliğinden
    sonra, kişinin yatağından kalkarak ibâdet ve itaat edeceği saatler
    olan gece saatleri, namaz kılan kimse için gündüz namazından daha zor
    ve ağırdır. Çünkü gece, uyku ve dinlenme için yaratılmıştır. Onu ibâdetle
    geçirmek nefse daha zor ve ağır gelir. Bu zor işi yapmanın özelliklerinden
    biri de ruhları kuvvetlendirmek, iradeleri sağlamlaştırmak ve bedenleri
    güçlendirmektir. Hiç şüphe yok ki Allah düşmanı kâfirlere karşı cihad etmek
    için kuvvetli ruhlara ve güçlü bedenlere ihtiyaç vardır. Gece saatleri,
    daha güzel ve açık okumaya elverişlidir. Çünkü gece sesler sakinleşir. Hareketler
    kesilir, dolayısıyla ruh daha saf ve zihin daha kavrayıcı olur. Zira
    geceleyin seslerin kesilmesi ve insanların sakinliği, düşünüp anlamaya ve
    Kur’an’ın maksat ve sırlarını kavramaya ruh için daha çok yardımcı olur.”102
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İşte önce gece kalkmak ve
    Kur’an okumakla emir, bu cümleden olmak üzere gelecek olan ağır emirlerin
    uygulanabilmesine imkân ve yetenek kazanmak üzere nefisleri terbiye
    100 Taberi, age., 8/462
    101 Ebû Dâvud; Mevdudi, age., 6/457
    102 M. Ali es-Sabuni, age., 7/104
    • 55 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    etmek ve nefsi yenme gayretlerini geliştirip kuvvetlendirmek için hazırlık
    mahiyetinde çalışmadır. Bunun gündüz yapılmayıp da geceden başlamasının
    sebep ve hikmeti büyüktür. Çünkü gece nâşiesi yani gece yetişen nefis,
    veya gece meydana gelen olay veya gece neşesi ve olayı, “Daha baskın, daha
    samimidir.”
    Vatt: Lügatte; basmak, çiğnemek, yumuşatıp döşemek, hazırlamak, uydurmak,
    yani uygun hale koymak ve uygunluk mânâlarında mastardır. Bir
    de tümseklikler arasında basık ve engin yere denir.
    Ebû Amr ve İbn Âmir kırâetlerinde vav’ın kesri ve ta’nın fethasıyla ve
    uzatarak “Vitâu” okunur. Bununla aynı baptan mastar olan “muvâtae”, uygunluk,
    uyuşma demektir. Yani, gece yapılan amel daha baskın, daha samimi
    yahut kalp ve vicdana daha uygun demektir. Gece sessizlik ve her
    şeyden ayrılma zamanı olduğu için, uyanık olanların gözü gönlüne daha
    uygun ve gündüzleyin çeşitli engeller ve meşgaleler içinde duyulamayacak
    olayları duymak için keşfi daha açık ve gösterişten, başkalarının bakısından
    kurtulmuş olarak ihlâslı davranmaya daha uygun yahut daha keskin, daha
    dokunaklıdır.
    Ve deyişçe, söyleyiş ve anlayış açısından daha sağlamdır. Söz daha iyi
    söylenir ve duyulur, gürültüler kesilmiş bulunacağı için okuma ve düşünme,
    inceleme ve zikir, söylenen ve dinlenen söz daha sağlam olur.”103
    “Kuşkusuz gece ibâdeti, gündüze göre daha zor, fakat sözü daha etkilidir.”
    Âyetin orijinalinde geçen “nâşietelleyli” tamlaması “gecenin yatsıdan
    sonraki gelişmeleri” anlamına gelir. Ayette “gece faaliyetleri gündüze göre
    daha zor yani vücut için daha yorucu, fakat “sözü daha etkilidir”. Tefsir
    bilgini Mücahid’in açıklamasına göre “yararı daha kalıcıdır” deniyor. Gerçekten
    gündüz yorgunluğu arkasından uykunun çağrısı çok güçlü olur,
    yatağın çekiciliği dayanılmaz boyutlara ulaşır, bu çağrıya ve bu çekiciliğe
    karşı koyup bir şeyler yapmak, mesela ibâdet etmek insan vücuduna son
    derece yorucu gelir. Fakat vücudun bu isteğini yenerek uyanık kalabilmeyi
    başarmak ruhun özgürlüğünü ilan etmek, Yüce Allah’ın çağrısına olumlu
    cevap vermek, O’nunla baş başa kalma uğruna özveride bulunmaktır. Bu
    yüzden gecenin sözü “daha etkili”dir.
    103 Elmalılı, age., 8/399
    • 56 •
    Ahmed Kalkan
    Geceleyin Allah’ı anmanın ayrı bir hazzı, gece kılınan namazın ayrı
    ürperticiliği, geceleyin Allah’a yalvarmanın ayrı bir coşkusu vardır. Gece
    zikirleri, gece namazları, gece duaları kalbe öylesine büyük bir huzur ve
    Allah’a yakınlık duygusu doldurur ki, kalpleri öylesine duyarlı ve ışıklı hale
    getirir ki, bu durum gündüz namazlarında ve zikirlerinde görülmeyebilir.
    Kalplerin yaratıcısı olan yüce Allah onların giriş kanallarını, bam tellerini,
    onlara hangi mesajların gideceğini ve etkili olabileceğini; onların günün
    hangi saatlerinde daha açık mesaj almaya daha hazırlıklı ve yetenekli olacaklarını,
    hangi uyarıcıların onlarda daha canlı ve güçlü etki uyandırabileceğini
    herkesten iyi bilir.
    Kulu ve elçisi Hz. Muhammed’i bu “ağır söz”ü algılamaya ve bu koca
    yükü sırtlanmaya hazırlayan yüce Allah, O’nun için gece ibâdetini uygun
    gördü. Çünkü gece faaliyetleri, gündüze göre daha zor ve daha yorucu
    olmakla birlikte geceleyin söylenen sözler daha etkilidir. Bunun yanı sıra
    O’nun gündüzleri yoğun işleri ve uğraşmaları vardır, bunlar O’nun enerjisinin
    ve ilgisinin çoğunu tüketmektedir. Okuyalım: “Çünkü gündüzleri, seni
    uzun uzun uğraştıracak işlerin vardır.”
    Öyleyse Peygamberimiz gündüzlerini bu yoğun işlere ve uğraşmalara
    ayırmalı, geceleri ise Rabbi ile baş başa kalarak namaz kılmalı, Allah’ı anmalıdır.
    Okuyoruz: “Rabbinin adını an, bütün varlığınla O’na yönel.” 104
    - 7. Âyet -
    ارِ سَبْحًا طَوِيلا ¯ اَلنَّ َ ° إِنَّ لكَ فِ ي
    “Zira gündüz vakti, uzun meşguliyetlerin var.” (7. âyet)
    Şüphesiz ki senin ihtiyaçlarını karşılaman için gündüzün uzun ve boş
    bir zamanın vardır. Gündüzün işlerinde tasarrufta bulunma, dolaşma ve
    uzun zaman meşgul olma salâhiyetin vardır. O halde gece saatlerini de teheccüd
    ve ibâdetin için ayır. Gündüzün ihtiyaçlarından artan zamanda da
    uyuyabilirsin.
    104 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Müzzemmil sûresi tefsiri
    • 57 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Sebh: Önemli işlerinde tasarruf etmek ve onun için dolaşmak manasınadır.
    Sebh, aslında su üstünde yüzmek demektir. Burada hayatın çeşitli
    işleri için dolaşmak ve onlarla tasarruf etmek için müstear olarak kullanılmıştır.
    105
    İbn Cüzeyy şöyle der: “Burada sebh, işlerde tasarruf etme ve meşgul
    olma manasınadır. Yani işlerinle meşgul olman için gündüz sana yeter. Geceyi
    de Rabbine ibâdete ayır.”106
    Bu âyet hakkında bazı âlimlerin görüşleri:
    1) Abdullah İbn Abbas ve Katâde bu âyeti şu şekilde izah etmişlerdir:
    “Şüphesiz ki senin için gündüzün uzun bir boş zamanı vardır. Geceleyin
    ibâdet et. Gündüzün bu boş zamanında da uyursun.”
    2) İbn-i Zeyd ise şöyle izah etmiştir: “Şüphesiz ki senin, gündüzün ihtiyaçlarını
    karşılaman için uzun bir zamanın vardır. O halde geceni dinine
    ayır.” İbn-i Zeyd diyor ki: “Bu emir, gece namazının farz olduğu zamanda
    idi. Sonra Allah kullarına lutfederek bu namazı hafifletti. Daha sonra ise
    mecburi olmaktan çıkardı.” İbn Zeyd, 73/Müzzemmil, 1-4 âyetleri ile bu
    hükmü kaldıran 73/Müzzemmil, 20 âyetlerini okumuştur. İbn Zeyd sözlerine
    devamla diyor ki: Daha sonra daha geniş bir emir geldi. Hem mü’minlerden
    hem de Rasûlullah’tan gece namazının farziyetini kaldırdı. Allah
    Teâlâ buyurdu ki: “Gecenin bir bölümünde, sadece sana mahsus nafile namaz
    kıl. Muhakkak Rabbin seni övülmüş bir makama erdirecektir.” 107
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Çünkü senin için gündüzün
    uzun bir yüzüş var. Burada sebh, yani yüzmek üç şekilde tefsir edilmiştir:
    1) Gündüzün yeryüzünde hareket; insanı meşgul edecek, okumaya ve
    ibâdete engel işler vardır. Bunların arasında, geceki huzur ve neşe bulunmaz
    demektir.
    2) Diğer ihtiyaçlarını ve önemli işlerini görecek uygun bir zaman vardır,
    demek olur.
    105 M. Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, 7/101
    106 İbn Cüzeyy, Teshil, 4/157; M. Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, 7/104
    107 17/İsrâ, 79; İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, 8/463
    • 58 •
    Ahmed Kalkan
    3) Bir mânâ da, kalkmakla emrolunduğun bu gecenin bir gündüzü gelecektir
    ki sen o zaman uzun bir paklığa ve temizliğe ereceksin mânâsında
    gelecek için bir müjde olur. “Ve açtığı sıra o sabaha andolsun.” 108 âyetinde
    olduğu gibi.”109
    İlâhî hitap, dâvet için bir zemin hazırlama mesabesinde olan bu girişleri
    yaptıktan sonra, daveti tebliği emre ve Rasûlullah’a bu dâvetin nasıl yapılacağını
    nazarî/teori olarak bildirdikten sonra, ameli olarak da nasıl yapılacağını
    öğretmeye geçti:
    Kur’ân-ı Kerim’de “Leyl/Gece” Kavramı
    Leyl, bütün türevleri ile karanlığı ifade etmektedir. Leylun elyelu ifadesi
    ise çok karanlık demektir. Güneşin batışından, fecr-i sâdık yahut güneşin
    doğuşuna kadar olan süre gece olarak kabul edilmektedir.110 Bu nedenle
    nehâr’ın ortaya koyduğu mânânın
    karşıtı bir kozmik, sosyolojik ve psikolojik
    yapıya sahiptir. Yevm odak kelimesi ile anlam ilişkisi olan “leyl” kozmik
    olarak nehâr kelimesinin karşıt anlamlısı olan anahtar kelime olarak karşımıza
    çıkar. Leyl kelimesinin leyâl şeklinde çoğulu olmakla birlikte
    ikili
    yoktur.111 Ânâe’1-leyl112 terkibi, gece saatleri, gece boyunca, gecenin başı,
    ortası, sonu, bu saatlerde yapılan iş ve ibâdetler113 gecenin bir kısmı, belli bir
    gecenin belli bir kısmı,114 kat’un min el-leyl115 gecenin sonudur. Teheccüd116
    kelimesinin ifade ettiği vakit ise gecenin bir bölümüne tekabül eder.117
    Karanlık, gece yapılan işler, gecenin değişik bölümleri, beyazla
    siyah
    arası durum, gece, konuşmamak, karanlık gece ve dshr gibi mânâları ifade
    eden bir başka kelime ise s-m-r kökünden türeyen,118 sâmir119 lafzıdır.
    Ayrıca sâmir, bir kabile ismi olarak kullanılmaktadır. 120 Leyl kelimesinin
    108 74/Müddessir, 34
    109 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, 8/399-400
    110 el-Ferâhîdî, VIII; 363; el-Cevherî, V, 1815; er-Râgıb el-Isfahânî, s. 457; ez-Zebîdî, VIII, 109
    111 İbn Manzûr, XI, 67, 610
    112 3/Âl-i İmrân, 113; 39/Zümer, 9
    113 İbn Kuteybe, s. 493; er-Râzî, Tefsir, VIII, 85-86, 164-165; XVI, 218), nâşiete (73/Müzemmil, 6)
    114 Fahreddin er-Râzî, Tefsir, XIX, 160
    115 11/Hûd, 81
    116 17/İsrâ, 79
    117 er-Râzî, Tefsir, XXI, 25; İbn Kayyim el-Cevziyye, et-Tibyân fi Aksâmi'l-Kur'ân, s. 368
    118 Râgıb el-Isfahânî, s. 242; İbn Kuteybe. s. 298; ez-Zâvî, II, 610
    119 20/Tâhâ, 85, 87, 95; 23/Mü'minûn, 67
    120 el-Beydâvî, 11, 65, 124
    • 59 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    kuşattığı zaman, yevm kelimesinin ifade ettiği 24 saatlik zaman diliminin
    bir parçası olması sebebiyle, yevm ile anlam ilişkisi
    olan anahtar bir kelimedir.
    Yevm’in ifade ettiği 24 saatlik zamanın,
    leyl/gece nin kapsadığı zamanın
    yansından başlatılıp ertesi gece aynı vakitte sona erdiği 121 şeklindeki açıklamalar
    günümüzde kabul görmektedir.
    Kur’ân’da esas olan, gecenin istirahat vakti oluşudur. Ancak geceleyin
    ibâdet övgüye daha lâyık,122 ihlâsı yakalamaya
    daha müsait bir zaman123
    olarak belirtilmiştir.
    Gündüzü ifade eden nehâr kelimesiyle birlikte zikredilişinde,
    hep geceyi ifade eden “leyl” önceliklidir. Böyle bir filolojik sıralama
    kozmolojik sıralamanın ifadeye dökülmesidir. Nitekim Araplar’da da
    her günün gecesi gündüzünden önce kabul edilmektedir.
    124 Bu nedenle 24
    saatlik bir zaman dilimi anlamında, günü gece yarısından başlatmak yevm
    hakkında yapılan açıklamalara,
    insanın yaratılışına tekabül eden vakte, leyi
    kelimesi için anlam ilişkisi içerisinde bulunan kelimelerin kapsadığı zamana,
    namaz vakitleri ile ilgili açıklamalara ve pratik hayatın gerçeklerine uygun
    düşmem ekte tir.
    Kur’ân, dinî, iktisâdi, sosyolojik ve psikolojik olarak 24 saatlik zamanı
    fecr ile başlatmakta, güneşin belirtisinin kaybolması ile de bu zamanı sona
    erdirmektedir. Binâenaleyh “leyl” kelimesinin ifade
    ettiği gece süresince bir
    sorumluluk söz konusu değildir. Ayrıca gece ve uykunun ölüme benzetilmesi,
    bu durumu destekleyen ayrı bir delil olmalıdır. Bütün bu durumların
    yanı sıra Kur’ânın, geceyi, hayatın olmazsa olmazı 125 olarak takdim etmesi
    pratik hayatın ve kozmolojinin bir realitesidir. Sürekli geceye veya sürekli
    gündüze varlığın hangi kısmı tahammül edebilir.126
    Kur’ân’da 92 yerde zikredilen “leyl” kelimesi, ister gündüzü ifade eden
    nehâr kelimesiyle ister gündüzde yapılan bir amel ile geçsin, hep Allah’ın
    kudretine delil olarak gösterilen süreklilik arz eden bir yapıdadır. Kozmolojinin
    hareketi ile işleyen leyl/gece âhiret sahnesinde görülmemektedir. Zira
    evrenin yapısının bozulmasıyla varlık sahnesinden
    silinmiş olur.
    121 Yeni Hayat Ansiklopedisi, III, 1420
    122 25/Furkan, 47, 64
    123 73/Müzzemmil, 2-8
    124 İbn Manzûr, VI, 66
    125 16/Nahl, 12; 25/Furkan, 62
    126 Fahreddin er-Râzî, Tefsir, XXXI, 173
    • 60 •
    Ahmed Kalkan
    Geceyi yaratan kudret,127 onun işlevini dünyevî hayatn hizmetine sunmuştur.
    Onunla ilgili taksimatlar
    konusunda, gecenin yansından, yarıdan
    az eksiği veya fazlası,
    üçte biri,128 şafak, karanlık ve dolunay olmuş ay 129
    gecenin çok mühim vakitleridir. Böylece 24 saatlik zaman diliminin anlatımı
    için, Kur’ân’da geçen kelimelerin
    tahlil ve değerlendirilmesine çalışıldı.
    Günlük zaman ölçekleri, daha büyük zaman ölçümleri yapmanın önceliğini
    oluşturur. Dolayısıyla
    bu öncelikli ölçeklerle ölçülen sürelere geçilebilir.
    130
    Gece ve İhyâsı
    Gecesini diriltemeyenin gündüzü de ölmüştür. Gündüzün yiğidi olmak,
    gecenin âbidi olmaktan geçer. İç zenginliğin elde edilmesinde mekândan
    (kalpten) sonra ikinci önemli faktör zamandır. Elbet geceler de gündüzler
    de Allah’ındır. Ne ki, iç zenginliğin elde edilmesinde en müsâit zaman olan
    geceyi kazanmamız gerekiyor. Çünkü gökler gece vakti sıyırırlar duvaklarını.
    Gece, amellerin Allah katına arzedildiği müstesnâ zamandır.
    Çağdaş zaman anlayışıyla İslâm’ın zaman anlayışı taban tabana zıt. Bu
    zıtlık, zamanı kullanmada da kendini gösteriyor. Allah Kur’an’da çeşitli zaman
    parçaları üzerine yemin eder: “Ve’l-asr, ve’l-leyl, ve’s-subh, ve’d-duhâ
    (Asra, geceye, sabaha, kuşluğa yemin olsun)” gibi. Bu yeminler, zamanın izzetinin
    İlâhî dille tescilidir. Zaman azizdir, ne kadar çok olursa olsun değerinden
    bir şey kaybetmez; Aynen su gibi. Zaman hayattır, zamanı israf, hayatı
    israftır, yani intihardır. Hayatını bozuk para gibi harcayanlara Allah’tan
    umut kesmemelerini tavsiye eden âyet “esrefû alâ enfusihim (nefislerini israf
    edenler)” 131 tasvirini yapar.
    Çağdaş zaman anlayışı, ünlü tâbirli akşamcıdır, yaratılışın doğasına aykırıdır.
    Allah’ın belli maksada mebnî olarak yarattığı geceyi amacının dışında
    hovardaca kullanmak, çağdaş insanın tabiatı haline getirildi. İslâmî
    anlayışta zaman, doğasına en elverişli biçimde kullanılır. Mü’min, üzerine
    güneşi doğdurmaz, güneşin üzerine kendisi doğar. Zamanı kullanmada İslâm,
    tâbir câizse sabahçıdır. Bu nedenle, sabahın diriltici dinginliğinden en
    127 21/Enbiyâ, 33
    128 73/Müzzemmil, 2-4, 20
    129 84/İnşikak, 16-18
    130 Faiz Kalın, Kur’an’da Zaman Kavramı, Rağbet Yayınları, s. 163-165
    131 39/Zümer, 53
    • 61 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    çok Müslümanlar yararlanır. Allah rasûlünden gelen rivâyetlerde “yatsıdan
    sonra Rasûlullah’la oturup konuşurken…” gibi rivâyetlere pek rastlanılmaz.
    Aksine; Buhârî, Evkatu’s-Salât bâbında Ebû Berze’den, Allah Rasûlü’nün
    yatsıdan sonra mecbur kalmadıkça konuşmayıp istirahate çekildiğini, yatsıdan
    sonra oturmaktan hoşlanmadıklarını nakletmekte.
    Gece ve Kur’an
    “Kuşkusuz Biz onu mübârek bir gecede indirdik.” 132 Gece, Allah’ın, üzerine
    yemin ettiği vakitlerden biri. Kur’an, bir gece vakti indiğini ifşâ ediyor
    bizlere. “Kadir” bir gecenin adıdır ki ad olduğu geceyi gecelerin efendisi
    yapmıştır. Mi’râc da gecenin armağanlarından, bir gece vakti (leylen) vuku
    bulmuştur, insan neslinin erebileceği en yüce rütbeye bir gece vakti ermişti
    evrenin efendisi. Gecenin ümmete getirdiği hediyelerden biri de “Hicret”.
    Kur’an; “Gece saatlerinde ayakta durup Allah’ın âyetlerini okuyarak secdeye
    kapanan topluluk” 133; bu grubu kitab ehli içerisinde ayrıca anmış, onların
    diğerleriyle bir olmadığını ifâde etmiştir. Rasûle de bu bağlamda bir
    emir indirilerek gecesinin bir kısmında uykusunu bölerek teheccüd namazı
    kılması istenmiştir.134 Rasûlüne iç zenginliğin yollarını gösteren Allah’ın bir
    tavsiyesi daha: “Gecenin bir bölümünde ve gündüzün uçlarında O’nu tesbih
    et ki, memnun olasın.” 135
    Bu konuda açıklamaya çalıştığımız Müzzemmil sûresi çok ilginç bir
    sûredir. İlginçliği -hâşâ- garipliğinden değil; ilk nâzil olan sûrelerden olmasına
    rağmen ihtivâ ettiği iç zenginliğin elde edilmesine yönelik İlâhî emirlerden
    gelmekte. Bilinen bir şey var; bu sûre nâzil olduğunda bildiğimiz beş
    vakit namazın henüz farz olmadığı. Daha dâvetin esaslarının bile yeni yeni
    belirlendiği nübüvvetin ilk yıllarına ait bu sûrede, Rasûlullah’a ve ona ilk
    uyan bir avuç insana neyin emredildiği birlikte okuyalım: “Ey örtüsüne bürünen!
    Geceleyin kalk (namaz kıl); yalnız gecenin birazında (uyu). Gecenin
    yarısında (kalk) ya da bundan biraz eksilt. Veya buna ekle. Ve Kur’an’ı tertîl
    üzere oku. Doğrusu Biz senin üzerine ağır bir söz bırakacağız. Gerçekten gece
    neş’esi (dinginliği, insanın iç evreninde uyandırdığı) etki açısından daha güçlü,
    okumak bakımından da daha etkilidir.” 136
    132 44/Duhân, 3
    133 3/Âl-i İmrân, 113
    134 17/İsrâ, 79
    135 20/Tâhâ, 130
    136 73/Müzzemmil, 1-6
    • 62 •
    Ahmed Kalkan
    Evet, henüz beş vakit namazın bile farz olmadığı, İslâm’ın gerçekten
    garîb olan ilk ve zor günlerinde bu âyetler oldukça anlamlı bir şeyin ifâdesiydi;
    gelecekte İslâm’ın tüm yükünü omuzlarında taşıyacak olan çekirdek
    kadronun şahsiyet eğitiminin. Onlar projesi Allah’a ait olan, mimarı Rasûlullah
    olan İslâm binasının temel taşlarıydılar. Temelin sağlam atılması gerekiyordu.
    İşte insanın iç dünyasını zenginleştirici mesajlar taşıyan bu gibi
    âyetler bu amaca mâtuf olarak iniyordu.
    Adı geçen sûrenin son âyeti ininceye kadar Rasûlullah ve ashâbı gece
    namazını farz olarak kıldılar. Sûre-i Müzzemmil’in son âyetindeki “…O sizin
    (gece saatlerini) hesap edemeyeceğinizi bildiği için sizi affetti. O halde
    Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun (ne kadar kolayınıza gelirse o kadar gece
    namazı kılın)” ibâresiyle bu vecîbe hafifletildi. Kaldırılmadı; “fakraû mâ teyessera
    mine’l-Kur’an” ibâresinden de öyle anlaşılıyor. “O halde Kur’an’dan
    kolayınıza geleni okuyun” anlamına gelen bu cümlede “parça” ile “bütün”
    kastedilmiş olup namazda Kur’an okunduğundan gece namazı, mecâzî olarak
    “Kur’an okuma” ile ifâde edilmiştir.
    Sûrenin sözkonusu son âyetinin, kendisinden önceki âyetlerden ne kadar
    sonra indiği hakkında farklı rivâyetler var. Bir yıl, iki yıl, on yıl diyenler
    olduğu gibi, son âyetin Medine’de nâzil olduğunu söyleyenler de var. Hz.
    Âişe bu âyeti kastederek “12 ay sonra indi, Rasûlullah ve ashâbı 12 ay gece
    namazını farz olarak kıldı” demektedir. Abd İbn Humeyd’in Yakub ve Cafer
    yoluyla Saîd’den gelen rivâyetinde Allah Rasûlü ve ashâbı on yıl gece
    namazını bir vecîbe olarak edâ etmişler, on yıl sonra bu âyet nâzil olarak
    mü’minleri rahatlatmıştır.
    Şöyle ya da böyle Allah Rasûlü ve ashâbı aylarca -belki de yıllarca- teheccüd
    için zorunlu olarak kalkmışlar, hatta bu vecîbeyi hafifleten âyet nâzil
    olduktan sonra bile bu namaz Rasûlullah için “Ve gecenin bir kısmında
    uykunu bölerek sana özgü bir nâfile namaz kıl” 137 emriyle farziyetini muhâfaza
    etmiştir.
    En güzel örneğimiz olan Rasûlullah’ın gecesi bizim gecemize niçin örnek
    olmamaktadır? Onun iç dünyasının, Rabbi tarafından nasıl zenginleştirildiğinin
    delili olan bu âyetler niçin bizim iç dünyamızı da zenginleştir-
    137 17/İsrâ, 79
    • 63 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    mesin? Rasûlün sünnetlerine sarılması gereken bizler ona has farzlara karşı
    niçin bu denli lâkayt davranabiliyoruz? Dahası insan, her şeyin olduğu gibi
    zamanın da yaratıcısı olan Allah tarafından “elverişli” olarak nitelenen gece
    adlı serveti nasıl hovardaca harcayabiliyor?
    “Nasıl yaşarsanız öyle ölürsünüz, nasıl ölürseniz öyle dirilirsiniz. Nasıl
    dirilirseniz öylece haşrolunursunuz.” Bu Nebevî uyarıdan alacağımız çok
    ders var. Uykuyu bir tür “ölüm” olarak nitelemek gerekiyor. Kur’an’da Sûre-
    i En’âm’da, uykudan “ölüm” olarak “yeteveffâküm bi’l-leyl” diye söz edilir.
    Buradan yola çıkarsak, en azından yarı ölüm olan gecelerimiz için şunu
    söyleyebiliriz: Eğer gündüzünüz güzelse, geceniz de güzel olacak; geceniz
    güzelse sabahınız da (yeniden dirilişiniz) güzel olacaktır. Bunlar birbirine
    bağlı şeyler. Böylesi bir ortamda gecesinin hesabını veremeyenin gündüzünün
    hesabını verebilmesi ne mümkün? Her şeyin el ayak çektiği bir özge
    vakitte cansızlar, canlılar ve sâlihlerle birlikte bu evrensel koroya eşlik etmenin
    insanın iç dünyasında ne ufuklar açacağını düşünebiliyor musunuz?
    Gündüzleri imanlarımızı gevreten bireysel ve toplumsal ilişkilerin,
    tuğyan ırmağına dönen caddelerin, bulaşıcı bir biçimde ta yüreklere kadar
    sirâyet eden riddet, cehâlet ve inanç sefâletinin iç dünyamızdaki tahrîbâtını
    gecenin rahmetinden yararlanarak onaramıyorsak, kalbimizin kıyâmeti
    yakın demektir.
    “Geceler tâ subh olunca inletir bu dert beni” diyen sevgi eri gibi kırık-
    dökük hâlimizi Allah’a arzedelim. İçimizin sonsuz ülkesi için yapalım
    bunu. Oranın ruh gibi, iman gibi, iz’an gibi, irfan gibi, ihsan gibi sâkinleri
    için yapalım bunu; esir coğrafyamız için yapalım, göğsünde kalp yerine taş
    taşıyan zavallı insanımız için yapalım bunu. Geceyi yüreğimizin sarnıcında
    damıtarak ve gecenin dallarından derinlik yemişleri toplayarak erelim
    sabaha.
    Geceleyin iç coğrafyamızda edindiğimiz tecrübeyi gündüzün dış dünyamıza
    aktaralım. Bilelim ki, gecenin bir vaktinde sıcak yataklarına elvedâ
    diyenler; kendi adına, toplum adına; kana, sömürüye ve zulme doymayan
    müstekbirler elinde oyuncak olan mazlum ümmet edina, her gün imanı
    kundaklanan sayısız insan adına, hâcet kapısının eşiğini aşındıranlar kuracaktır
    geleceği.
    • 64 •
    Ahmed Kalkan
    Çünkü her toplumsal değişimin tohumu önce yüreklerde çimlenir ve
    baharın ilk goncaları göğüslerde açar. Sözü vardır Allah’ın 138; “sâlih” olma
    liyâkatini elde eden kullarına verecektir toprağın ve suyun emânetini. 139
    Kıyâmu’l-Leyl, Nâşietu’l-Leyl: Gece Neşesi
    Türkçe’de anlam kaymasına uğrayarak “boşuna” mânâsına kullanılır
    olan “nâfile” kelimesinin, İslâm’daki nâfile ibâdetler ve namazlar için asla
    böyle anlaşılmaması gerektiğinin altını çizelim. İslâm fıkhında, “farzların
    dışındaki namazlar nâfile ise de, yaygın olarak; farz, vâcib ve sünnet namazların
    dışında kılınan ilâve namazlara “nâfile namazlar” denilir ve bu
    namazlar, -hâşâ- boş yere kılınan değil; “zorunlu ve gerekli olana ilâve” olarak
    ve Allah’a yak(ın)laşmak amacıyla kılınan, mü’mine mânevî derinlik
    kazandıran namazlardır. Beş vakte ilâve olarak, hayatın diğer anlarında da
    Allah’ı zikredip anmak, düşünmek, O’na şükretmek, ihtiyaçları O’na arzetmek
    için kılınan nâfile namazlar, kulluk bilincini sürekli diri tutar. Teheccüd
    namazı, tahiyyetü’l-mescid (mescid selâmlama), duhâ/kuşluk namazı,
    şükür, istihâre (hayırlı olanı isteme), istiâne/hâcet (Allah’tan yardım dileme),
    tesbih namazı, akşam namazından sonra kılınan altı rekât evvâbîn,
    güneş ve ay tutulduğunda kılınan küsûf ve husûf namazları, hatta deprem,
    şiddetli rüzgâr, sürekli yağmur, kuraklık, yıldırım ve salgın hastalık… anlarında
    Allah’ı zikredip anmak, O’na sığınmak ve O’ndan yardım dilemek
    için kılınan nâfile namazlar, hayatı tümüyle ibâdet haline getirir.
    Nâfile namazların en güçlü olanı ve insanı Allah’a en çok yaklaştıranı,
    gece kalkılarak ik, dört, sekiz… rekât kılınan teheccün namazıdır. Rabbimiz
    “kıyâmu’l-leyl”i, yani gece kalkmayı Hz. Peygamber’in şahsında, onun
    misyonunu üstlenen tüm mü’minlere ve dâvetçilere emreder. Ve gece kıyâmı
    sadece teheccüd namazı için değil; daha çok ağır ağır, anlaya anlaya,
    düşüne düşüne Kur’an okumak içindir: “Ey örtüsüne bürünen! Birazı hâriç
    gece kalk! (Gecenin) Yarısı kadar ya da ondan biraz eksilt. Veya bunu artır
    ve ağır ağır (tertîl üzere) Kur’an oku! Doğrusu Biz sana (sorumluluğu) ağır
    bir söz indireceğiz. Gerçekten gece neş’esi/kıyâmı (kalp ve uzuvlar arasında)
    tam bir âhenge/uyuma ve sağlam bir kırâate daha elverişlidir. Çünkü gündüz
    senin uzun süre uğraşacağın şeyler vardır.” 140
    138 7/A’râf, 128
    139 Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, Denge Y., s. 73-78
    140 73/Müzzemmil, 1-7
    • 65 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Müzzemmil sûresinin 6. âyetinde gece kıyâmı için kullanılan tâbir çok
    ilginçtir: Nâşietü’l-leyl, yani gece neş’esi!... Gece kalkıp namaz kılarak, akleden
    kalple Kur’an okuyarak o riyâsız dinginlikte bir ulvî neş’e yaşamak…
    Âyetin devamında; bu zaman diliminde, dil, göz ve kalp arasında tam
    bir harmoni/uyum sağlanarak, “sorumluluğu ağır bir söz”ün, yani Kur’an’ın
    daha iyi anlaşılacağı vurgulanır. Kuşkusuz, Kur’an’ı gereği gibi, yürekten
    okuyup âyetleri üzerinde düşünerek mesajlarını iyi kavrayabilmek için en
    uygun zaman, mekân ve ortam seçilmelidir. Tevhid mücâdelesinin en zor
    aşamasında, hakkı olanca kesinliği ve netliği ile anlatan Rasûlüne Rabbimizin
    “gece kıyâmını/neş’esini” emretmesi hayli düşündürücüdür. Gün boyu
    zorlu bir mücâdeleye giren, bütün çabasını insanlara dâvâsını anlatmak
    için harcayan bir dâvetçinin gece ciddi bir zihinsel hazırlık yapması gerekir.
    İşte bu fikrî/kalbî hazırlığın yapılabileceği en elverişli zaman; gece vaktidir.
    Herkesin uykuya daldığı, insan zihninin en uyanık ve zinde olduğu,
    sessiz, sâkin ve riyâsız bir ortamda kıyâmu’l-leyl’de bulunup huşû içinde
    ibâdet etmek ve uzun uzun, ağır ağır, yani tertîl üzere Kur’an okuyup tefekkür
    etmek… Gece kıyâmını nâşietü’l-leyl, yani gece neş’esi haline getirmek
    bu olsa gerektir. Müzzemmil sûresi, 6. âyetindeki “eşeddü vat’en” ibâresinin
    anlamı da bunu işaret eder: Tam bir uyum! Üstad Mevdûdî’nin Tefhîmu’l-
    Kur’an’da açıkladığı üzere; gerçekten de gece vakti, kalp ile dil arasında
    tam bir harmoni oluşturmak için çok elverişli bir ortamdır. Burada kul ile
    Allah arasına başka bir engel giremez; dolayısıyla kişi, diliyle ne söylüyorsa
    kalbinin sesi de aynı şeyi söyler. Kezâ, âyetteki “akvemu kıylen” (sağlam bir
    kırâat) ifâdesi de şu anlama gelir: Gece vakti, Kur’an’ı sâkin, huşû içinde ve
    yüreğinde duya duya okumaya, dolayısıyla onu en iyi bir şekilde anlamaya
    çok uygun bir zamandır. Gündüz vakti ise, hem meşgûliyetlerin çokluğu ve
    hem de insanın dikkatini dağıtan, zihnî çabasını zayıflatan etkenlerin çeşitliliği
    sebebiyle okuma, anlama ve kavramaya pek uygun bir zaman dilimi
    değildir. İbn Abbas’a göre, “okumaya daha elverişlidir”den maksat, Kur’an’ı
    anlamaya, Kur’an’da fıkıh sahibi olmaya demektir.
    Evet, var mıyız gece kıyâm edip o ulvî vakti gece neş’esine çevirmeye?!
    Huşû içinde ve riyâsız namaz kılıp düşüne düşüne, anlaya anlaya Kur’an
    okuyarak Kur’an’da fıkıh sahibi olmaya?! Ve de, gündüz vakitlerimizi de,
    öğrendiğimiz Kur’ânî hakikatler doğrultusunda ihyâ edip “yaşayan Kur’an”-
    lar olmaya?! 141
    141 Abdullah Yıldız, Vakit, 17 Ocak 2006, s. 20
    • 66 •
    Ahmed Kalkan
    Bir müslümanın farzların dışında günün belirli vakitlerinde kılabileceği
    nâfile namazları vardır. Fakat bunlar arasında teheccüd namazı birçok
    yönüyle üzerinde durulması gereken bir namazdır. Peygamberî deyişle,
    bir süt sağımı kadar da olsa gece uyanık olup Allah Teâlâ’nın huzurunda
    bulunmalıyız. Diğer insanlardan farklı olarak, uykumuzu bölerek huzur’a
    varmalıyız.
    Bilelim ki, gecesi olmayanın gündüzü yoktur. Gece sabaha kadar yatağa
    boylu boyuna uzanan birisinin gündüze vereceği önemli bir şeyi olamaz.
    Gece feyizle dolduğumuz, gündüz ise boşaldığımız vakittir.
    Ne güzeldir gece! Yıldızların parlayıp kendisini gösterdiği, nurların
    tecellî ettiği zaman ve mekândır gece. Bin aydan daha hayırlı olan vakit,
    gündüz değil; gecedir. Rasûlullah (s.a.s.)’ın şu yalan dünyadaki en yüce ve
    mutlu ânı olanı Mi’râc, gece vuku bulmadı mı? Evet, gece gönül adamlarının
    akşama kadar bekleyip durduğu vakittir. Gece samimiyettir. Gecenin
    riyâsı yoktur. Herkes uyurken kalkmalı, güzel bir abdest alıp soğuk suyla,
    Rabbimizin huzuruna varmalı, boynumuzu bükmeli… Gecenin nasıl iletken
    olduğunu göreceğiz. Radyo dalgaları bile gece daha iyi çeker.
    Gecenin bir kısmından sonra uyanmak, Allah Teâlâ’nın huzuruna
    varmak, bu ümmetin güzel özelliklerinden, hoş yükümlülüklerindendir:
    “Gecenin bir kısmında da uyanıp sırf sana mahsus fazla bir ibâdet olmak
    üzere onunla (Kur’an’la) gece namazı kıl. Ümit edebilirsin, Rabbin seni bir
    makam-ı mahmûda gönderecektir.”142. Rasûlullah da şöyle buyurur: “Ümmetimin
    en şereflileri Kur’an’ı ezberleyenler ve gece ashâbıdır.” 143
    Geceleri ihyâ etmenin, özellikle teheccüd namazının fazileti çok büyüktür.
    Biz, dizleri şişinceye kadar geceleri namaz kılan bir peygamberin
    ümmeti olarak bu vasfı kazanmak mecbûriyetindeyiz. Başka bir delil ve teşvik
    unsurunu aramak niye, önümüzde böyle bir örnek varken?
    Allah Teâlâ geceden ayrı olarak bir de seher vakitlerini de af dilemekle,
    istiğfarla geçirmemizi tavsiye etmektedir: “Onlar gecenin az bir vaktinde
    uyurlardı, seher vaktinde istiğfar ederlerdi.”144; “(O takvâya erenler) ‘Ey Rab-
    142 17/İsrâ, 79
    143 Taberânî, Beyhakî
    144 51/Zâriyât, 17-18
    • 67 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    bimiz, biz iman ettik. Artık bizim günahlarımızı mağfiret et ve bizi ateşin
    azâbından koru’ diyenler, sâdıklar, itaatle boyun eğenler, infak edenler, seherlerde
    Allah’tan mağfiret dileyendir.” 145
    Allah yolunda cihad edenler gecelerinin bir kısmını mutlaka ibâdetle
    geçirmişlerdir. Geceyi ihyâ etmek bütün mü’minler için güzel bir şeydir,
    fakat özellikle bir dâvâ adamı için, bir mücâhid için zarûrettir. Bizimle geçmişte
    savaşan düşmanlarımız bizi böyle bilmişlerdir. İbn Esir ve diğer tarihçilerin
    belirttiklerine göre, Rasûlullah’ın (s.a.s.) ashâbıyla ve daha sonra
    gelen müslümanlarla savaşan kâfirler, onlardan bahsederken “gündüz savaşan,
    geceleri ibâdet eden kişiler” olarak söz etmişlerdir. Müslümanlarla
    savaşıp yenilince, cephe gerisinde yenilgilerinin sebebini anlatırlarken, “Biz
    öyle bir kavimle karşılaştık ki, gündüzleri savaşıyorlar, geceleri ibâdet ediyorlar.
    Bizim yaşamayı sevdiğimiz kadar onlar da ölümü seviyorlar” şeklinde
    tanıtmışlardı bizi.
    Gündüzleri Allah adına bir şeyler yapmak isteyenler, geceleri mutlaka
    Allah ile beraber olmak durumundadırlar. Dâvâ adamı için gece dolma,
    gündüz ise boşalma vaktidir. Geceleri boylu boyuna uzanarak deliksiz bir
    uyku uyuyanın gündüze vereceği pek bir şey yoktur.
    Dikkat edelim, Allah Rasûlünün peygamberliğinin ilk yılları. Yeryüzünün
    en karanlık toplumuna, en zâlim ve en câhil toplumuna gönderiliyor.
    Bu karanlığı, bu zulmü ve cehâleti yok etmek, onlarla savaşmak için gönderiliyor.
    Rasûlullah, bütün bunlar karşısında kendisini ne ile donatıyor,
    ne ile kuvvetleniyor? İşte İlâhî emir, işte ilk inen sûrelerden Müzzemmil.
    “Ey örtüsüne bürünen! Gecenin birazı müstesnâ, kalk. Yarısında veya ondan
    biraz eksilt. Yahut biraz artır ve Kur’an’ı yavaş yavaş oku. Muhakkak ki Biz
    sana ağır bir söz vahyedeceğiz. Muhakkak ki gece kıyâmı/kalkışı daha tesirli
    ve onda okumak daha elverişlidir. Muhakkak ki gündüzde seni uzun uzun
    alıkoyacak işler vardır. Rabbinin adını zikret, her şeyi bırakıp yalnız O’na
    yönel.” 146
    İslâm tarihinde belirtildiğine göre bu sûre indikten sonra Allah’ın
    Rasûlü ve O’na iman edenler gecenin büyük bir bölümünü dizleri şişinceye
    kadar ibâdetle geçirmişlerdir.
    145 3/Âl-i İmrân, 16-17
    146 73/Müzzemmil, 1-8
    • 68 •
    Ahmed Kalkan
    Ahmed İbn Hanbel’in Müsned’indeki rivâyetlere göre Müzzemmil
    sûresinin başındaki bu âyetler gece ibâdetini farz kılmıştır. Daha sonra
    mü’minlerin bu durumunu gören Allah teâlâ, bir yıl sonra aynı sûrenin son
    âyetlerinde belirtildiği üzere bu farziyeti kaldırmış ve gece ibâdeti sünnet
    olarak kalmıştır. Tabiî bundan sonra da Rasûlullah (s.a.s.) bu ibâdeti yine
    bırakmamış, devam ettirmiş, ümmetinin de farz olarak değil de sünnet olarak
    sürdürmelerini ısrarla istemiştir.
    Şimdi iyi düşünelim; şu anda bizim her yanımız küfürle kuşatılmış,
    küfür ve şirk bizi bombardımana tutmuş. Özellikle günümüzün her saniyesinde,
    her ânında ve her noktasında küfrün ateş mevzii içerisindeyiz. Basını,
    yayını, sokağı, kitabı, çarşısı ve pazarıyla şeytanın, küfrün, tâğutların
    kesintisiz hücumuna muhâtabız. Küfrün ve bâtılın ateş sağanağı altındayız.
    Bu alev ve ateşler içerisinden sıyrılıp kendimizi kurtarıp atabileceğimiz tek
    zaman ve tek mekân gecedir. Kendimizi küfrün bu alevlerinden kurtardıktan
    sonra yine küfrün üzerine dönerek, ona karşı duracak, onu söndürecek
    gücü temin edebileceğimiz tek yer, gece değil midir? Küfrün bu türlü
    amansız ve kesintisiz hücumları karşısında akşama kadar kaybettiğimiz
    enerjiyi alabileceğimiz başka bir zaman ve mekân var mıdır?
    Kendisi bir yana, başka insanlara bir şey verme iddiâsında olanların,
    onları küfrün kesintisiz hücumlarından kurtarmak isteyenlerin bu güce, bu
    kuvvete, yani geceye ve gecede dolmaya ne kadar da ihtiyaçları var!
    Allah yolunda cihad etmek arzusunda olanlar, Allah için çevresinde bir
    şeyler yapmak isteyenler, Allah adına kıpırdamak isteyenler bilmelidir ki,
    en büyük düşmanlarından birisi de sıcak yataklardır. Sıcak yatakları dost
    edinenler bütün cephelerde savaşı kaybetmeye mahkûmdurlar. 147
    8-10. Önceki âyetler, İlâhî mesajı alarak onu kendi manevî dünyasına
    yansıtması
    ve insanlara tebliğ etmesi İçin Hz. Peygamber’i psikolojik
    yönden hazırlamaya
    yönelikti. Bu âyetler ise manevî hazırlıkla birlikte tebliğin
    nasıl yapılması ve nelere dikkat edilmesi gerektiğini öğretmektedir.
    Bunlar, daima Allah’ı anarak O’ndan yardım istemek, samimi kalp ile O’na
    yönelmek, O’nun gücüne dayanmak ve koruyuculuğuna güvenmek; inkârcıların
    kendisi hakkında söyledikleri “sihirbaz,
    kâhin, şair, mecnun” gibi
    yakışıksız sözlere, iftiralara aldırmamak, bunlara sabırla
    göğüs germek ve
    147 Mehmed Göktaş, Namaz Gözaydınlığım, İstişare Y., s. 99-103
    • 69 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    böyle durumlarda bu tür sözleri söyleyenlerle gereksiz ve verimsiz bir tartışma
    ve çatışma ortamına girmektense onlardan uzaklaşmaktır. 148 Mekke
    döneminin ilk zamanlarda inkârcıların, Rasûlullah’a ve yeni müslüman
    olan az sayıdaki insana karşı tutumları daha çok sözlü sataşma şeklindeydi.
    Âyette Peygamber Efendimiz’in gittikçe şiddetlenecek olan bu olumsuz
    davranışlar karşısında takınacağı tavır belirlenmektedir. Buna göre Rasûl-i
    Ekrem’in
    gerek üstün ahlâkı gerekse tebliğ görevi onun kötülüğe kötülükle
    karşılık vermesini engelleyecek; dolayısıyla o, -korktuğu, âciz olduğu için
    değil- ödevi gerektirdiği
    için düşmanlarının haksız sözlerine, sataşmalarına
    katlanmayı bilecektir. Onun, bu tür saldırganlardan “uygun bir şekilde
    uzaklaşması” da fiziksel anlamda uzaklaşmaktan çok, onlarla tartışma ve
    çatışmaya girişmekten, karşılık vermekten kaçınmak şeklinde yorumlanmıştır.
    Nitekim hicrete kadar Hz. Peygamber’in tutumu
    da burada belirtildiği
    şekilde olmuştur. 149
    - 8. Âyet -
    وَاذْكُرْ اسَْ رَبِّكَ وََتبَتَّلْ إَِليْهِ تبْتِيلا
    “Rabbinin adını zikret. Bütün varlığınla O’na yönel.” (8. âyet)
    Ey Muhammed! Rabbinin ismini çokça zikret. Dâvet için, gece ve gündüz
    Allah’ı anarak yardım iste. İbâdet ve O’na tevekkülünde, her şeyi bırakarak
    tamamen O’na yönel. İşlerinden hiçbirinde O’ndan başkasına dayanma.
    Dünya işlerini bitirince O’na samimi bir şekilde ibâdet için vakit ayır.
    Mevdûdi diyor ki: “Gündüzün meşguliyeti anlatıldıktan sonra “Rabbinin
    adını an” buyurulmaktadır. Bundan şu anlam çıkar; dünyada bir iş
    yaparken daima ve her durumda Allah’ın adını zikretmeli ve O’ndan gâfil
    olunmamalıdır.”150
    148 krş. 6/En'âm, 68
    149 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr.
    Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, V/411
    150 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, Ahzâb an: 63; 6/458
    • 70 •
    Ahmed Kalkan
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İşte bu iç ve dış sebeplerden
    dolayı ilerisi için hazırlanmak üzere gece kalk ve tertîl ile Kur’ân
    oku ve Rabbinin ismini an. Gece ve gündüz onu an. “Sübhânallah”,”Lâ ilâhe
    illâllah”, “Allahu Ekber” demek, Allah’ı ululamak, namaz kılmak, Kur’ân
    okumak, ilim öğretmek, Allah için öğüt verip yol göstermek gibi Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) gece ve gündüz bütün saatlerinde meşgul olduğu şeyler buna
    dâhildir. “Tam anlamıyla ona yönel” Kendini her şeyden çekerek Rabbine
    çekil, samimi bir şekilde onun emir ve itaati ile meşgul ol. İçinde yüzdüğün
    dünya meşgale ve maksatları, alakası gönlünü asla işgal etmesin.
    Tebettül: Lügatte, kesmek demektir. Nitekim her şeyle ilgisini kesip
    Allah’a ibâdet ettiği için Hz. Meryem’e “betûl” denilmiştir. Erkeklere karşı
    istek ve arzu duymayan kadına da betûl denir.
    Tebtîl: İyice ve tamamen kesmek; tebettül ise çalışarak kesilip çekilmektir.
    Râzi şöyle der: “Vetebettel ileyhi tebettülen” veya “Bettel nefseke
    tebtîlen” buyurulmayıp “Vetebettel ileyhi tebtîlen” buyurulması ince bir
    mânâyı ifade eder. Şöyle ki, asıl maksat, her şeyden kesilip Allah’a dönmektir.
    Tebtîlde ise, Allah’a yönelmek için bir iş yapma mânâsı vardır. Bir işle
    meşgul olan kendini tamamen Allah’a vermiş olamaz. Zira Allah’tan başkasıyla
    meşgul olan, Allah için her şeyden ilgisini kesmiş olmaz. Fakat “tebettül”
    ün yani Allah’a çekilmenin meydana gelebilmesi için de önce “tebtîl”
    yani kendini her şeyden çekmek gerekir. Nitekim bir âyette, “Uğrumuzda
    cihad edenlere gelince, elbette Biz onları yollarımıza hidâyet ederiz.” 151 buyurulmuştur.
    Onun için, yüce Allah önce asıl gaye olan “Allah’a yönelme”yi,
    sonra da onun şartı olan “bu iş için çalışma”yı zikretmiştir.152
    “Rabbinin ismini zikret ve ona yönel” denilmek suretiyle zikrin ve yönelmenin
    Rab ismine bağlanması da önce, yaratılanlardan ve kullardan
    ilgiyi kesip Yüce Allah’ın İlâhlık hükümlerini, kendi içimizdeki ve dışımızdaki
    idare şeklini ve tasarrufundaki sırları düşünmeye dalmak; ikinci olarak
    da işten o işi yapana, hükümden o hükmü verene nefsi teslim etmek
    mânâsına işarettir.”153
    “Rabbinin adını an, bütün varlığınla O’na yönel.”
    151 29/Ankebût, 69
    152 Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 179.
    153 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/400.
    • 71 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    “Allah’ın adını anmak” demek sadece yüzlük ya da binlik “zikir” tesbihleri
    ile O’nun yüce adını tekrarlamak demek değildir. Gerçek anlamda
    “Allah’ın adını anmak” dille yapılacak zikir ile birlikte uyanık bir kalbin
    O’nu anmasıdır; bunun yanı sıra aynı kalp duyarlılığı ile namaz kılmak ve
    Kur’an okumaktır. Ayetin orijinalinde geçen “tebettül” sözcüğü de insanın
    yüce Allah dışındaki her şeyle ilgisini tamamen kesmesi, tüm varlığı ile Allah’a
    yönelerek ibâdete ve zikre dalması, her türlü oyalayıcı ve gönül karıştırıcı
    yabancı duygudan arınması, tam bir duygusal duyarlılıkla Allah ile baş
    başa kalması demektir.
    Yüce Allah dışındaki her şeyle ilişkiyi kesme anlamına gelen “tebettül”
    ün gereği vurgulandıktan sonra zaten gerçekte Allah dışında hiçbir şeyin
    var olmadığı, isteyenin O’na yönelebileceği vurgulanıyor. 154
    “Rabbinin adını an, bütün varlığınla ona yönel.” (8. âyet)
    Zikir
    “Zikir”, sözlükte; anma, hatırlama, bir şeyi zihinde hazır etme, bir şeyi
    dile getirme, hatırlatma demektir. Bir başka deyişle ‘zikir’, kişinin mârifet
    (bilgi) olarak elde ettiği şeyi korumasını sağlayan bir faaliyettir ki, bu;
    zihne aittir. Kavram olarak ‘zikir’; Allah’ı anmak üzere yapılması veya söylenmesi
    tavsiye edilen, hamd, duâ, ibâdet ve övgü gibi fiiller ve sözlerdir.
    Zikir, insanın bilgi olarak elde ettiği şeyleri muhâfaza altında tutmasına
    ve gerektiğinde hatırlamasına imkân sağlayan bir bellek anlamında potansiyel
    bir gücü ifade ettiği gibi, bir şeyin kalben veya sözlü (dil ile) hatırlanması
    şeklinde aynı gücün harekete geçirilmesine de denir. 155 Kalp veya
    dil ile zikir, unutulmuş bir şeyin yeniden hatırlanması, ya da hâfızadakinin
    unutulmamak üzere sürekli canlı tutulması şeklinde olabilir. 156
    “Zikir”, aslında kalbin, anılan kimseye dikkat kesilmesi ve ona karşı
    uyanık olmasıdır. Bunu dil ile ifade etmeye zikir denilmesinin sebebi, kalpteki
    zikre (hatırlamaya) işaret etmesindendir. Bazılarına göre zikir, insana
    sevap kazandıran her türlü amelin genel adıdır.
    154 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Müzzemmil sûresi tefsiri
    155 Râğıb el-Isfahânî, el-Müfredât, s. 328
    156 Râğıb, a.g.e. s. 328
    • 72 •
    Ahmed Kalkan
    Zikir, Allah’a itaattir. O’na itaat etmeyen kişi, diliyle ne kadar tesbih
    ederse etsin veya tevhid kelimesini söylerse söylesin, gerçek zikri yapmış
    olmaz. Aynı kökten gelen ‘mezkûr’, zikredilen, anılan şey demektir. “Gerçek
    şu ki, insanın üzerinden, daha kendisi anılmaya değer (mezkûr) bir şey
    değilken, uzun zamanlardan bir süre gelip geçti.” 157 Yani insan, Allah’ın ilminde
    var iken, bizzat kendisi henüz mevcut değildi, henüz ortalıkta yoktu.
    Bu gerçeğe değinen başka âyetleri de görmekteyiz. 158
    Yine aynı kökten gelen ‘zikrâ’, çok zikir, yoğun zikir demektir ki bu,
    ‘zikir’ kavramından daha geniş bir manayı kapsamaktadır. “Korkup sakınanlar
    üzerinde onların (âyetlerle alay edenlerin ) hesabından herhangi
    bir şey (sorumluluk) yoktur. Ancak (bu) bir yoğun hatırlatmadır (zikrâ’dır).
    Umulur ki korkup sakınırlar.” 159; “Gündüzün iki tarafinda ve gecenin (gündüze)
    yakın saatlerinde namaz kıl. Şüphesiz iyilikler (hasenât), kötülükleri
    (seyyiâtı) giderir. Bu, öğüt alanlara yoğun bir hatırlatmadr (zikrâ’dır).” 160
    ‘Zikir’ kökünden gelen bir başka kelime de ‘tezkira’dir. Tezkira; hatırlatma,
    öğüt, hatırlatan şey demektir. (Tezkire; belli bir meslek mensuplarının
    biyografilerinin anlatıldığı kitaplara da denilmektir. Türkçe’de ‘tezkere’
    şeklindeki söyleyiş; rapor, izin belgesi, askerlik görevinin bittiğini gösteren
    belge anlamında kullanılmaktadır.) Kur’an ‘tezkira’ kelimesini bir hatırlatma,
    bir uyarma olarak kullanmaktadır. “Hayır; O (Kur’an) bir tezkiradır (bir
    hatırlatma, bir öğüttür). Artık dileyen, onu düşünüp öğüt alsın.” 161
    ‘Zikir’ kökünden gelen ‘zeker’, ‘müzekker’, ‘zükûr’ kelimeleri ise, dişinin
    karşıtı olarak erkekliği ifade ederler. Aynı kökten gelen bir başka
    kelime ise ‘tezekkür’dür. Bu da düşünüp öğüt almak, ibret almak demektir.
    Kur’an bazı şeyleri hatırlattıktan sonra ‘düşünmez misiniz, ibret almaz
    mısınız?’ diye soruyor. 162 Kur’an, ‘zikir’ kelimesini çeşitli formlarda kullanıyor.
    Peygamberimize, mü’minlere, ehl-i kitaba, İsrâiloğullarına, sahâbelere,
    157 76/İnsan, 1
    158 19/Meryem, 67; 36/Yâsin, 79; 10/Yûnus, 4, 34 vd.
    159 6/En’âm, 69
    160 11/Hûd, 114; Ayrıca bkz. 6/En’âm, 90; 7/A’râf, 2; 21/Enbiyâ, 84; 29/Ankebût, 51 vd.
    161 80/Abese, 11-12; Ayrıca bkz. 20/Tâhâ, 3; 57/Vâkıa, 73; 69/Haakka, 12, 48; 73/Müzemmil, 19; 74/Müdessir,
    49, 54
    162 6/En’âm, 152; 7/A’râf, 3, 57; 11/Hûd, 24, 30; 24/Nûr, 1, 20
    • 73 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    kendilerine elçi gönderilmiş topluluklara; ‘hatırlat’, ‘hatırlayın’, ‘aklınıza
    getirin’, ‘an’ ‘anın’ şeklinde hitap etmektedir.
    Bu kullanılışlara ait birkaç örnek görelim: “Âhireti arzu edenler ve Allah’ı
    zikredenler için, Hz. Muhammed’de en güzel örnek vardır.” 163 “Kur’an’da
    Allah’ın bir olduğunu zikrettiğin (andığın veya hatırlattığın) zaman, kâfirlerin
    gerisin geriye kaçtıklarını görürsün.” 164 Bazı hayvanların insanın emrine
    verilmesinin sebebi; insanların Allah’ı nimet veren olarak hatırlamalarıdır
    (zikretmeleridir). 165 Müşrikler boğazladıkları hayvanların üzerine Allah’ın
    adını anmazlar (zikretmezler). 166 Hâlbuki mü’minler avladıkları ve boğazladıkları
    hayvanların üzerine Allah’ın adını anarlar (zikrederler). 167
    Kur’ân-ı Kerim’de Zikir Kavramı
    “Zikr” kelimesi ve türevleri Kur’ân-ı Kerim’de 292 yerde geçer. Sadece
    “zikr” kelimesi ise, 76 yerde zikredilir. Sadece emir halinde 37 yerde geçer.
    İslâmî kavramlardan, anlamı en çok daraltılanlardan biri “zikir” kavramıdır.
    Zikir kelimesi, çok geniş bir anlama ve muhtevâya sahip olduğu
    halde, neredeyse tek anlama indirgenmiş ve içi boşaltılmıştır.
    “Zikr” kelimesi, Kur’an’da 30’un üzerinde farklı anlamlarda kullanılmaktadır:
    Zikir kelimesiyle ifade edilen bu anlamlar: Zikretmek, söylemek,
    bahsetmek, konuşmak, hatırlamak, hatırlatmak, anmak, gereğini
    yapmakla birlikte hatıra getirmek, kadrini bilmek, tefekkürle birlikte hatıra
    getirmek, mükâfatlandırmak, övmek, şükrünü edâ etmek, tekbir getirmek,
    telbiye, duâ ve yakarış, söz, laf, kıssa, haber, Kitab, Kitab indirme,
    Kur’an, Kur’an dışnda ilâhî kitaplar, Peygamber, şân, şeref, şeref verici
    husus, nasihat ve düşünceye sevkeden husus, düşünce, ikaz ve nasihat,
    delil, hatırlamaya (ibrete) sevkeden vaaz ve öğüt anlamlarına gelir. 168
    163 33/Ahzâb, 21
    164 17/İsrâ, 47
    165 43/Zuhruf, 13
    166 6/En’âm, 138
    167 5/Mâide, 4; 22/Hacc, 28, 34, 36; 6/En’âm, 118, 119, 121; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan
    Yay. s. 774
    168 Mahmut Çanga, Kur’ân-ı Kerim Lügatı, Timaş Y. s. 193-195
    • 74 •
    Ahmed Kalkan
    Bir başka araştırıcı, zikir kelimesinin Kur’an’da 37 mânâda kullanıldığını
    belirtir. Bu anlamları alfabetik olarak şöyle sıralar: Anlamak,
    anlatmak, besmele, bilme, dâvet etmek, delil, düşünenler, düşünmek,
    görmek, hatırlamak, hatırlatmak, ibâdet etmek, ibret, iman, itaat etmek,
    kıssa, kitap, konuşmak, kulluk yapmak, Kur’an, Levh-i Mahfûz, mükâfatlandırmak,
    namaz kılmak, okumak, öğüt, öğüt almak, öğüt vermek,
    sevmek, söylemek, şan, şeref, şerefli, şükretmek, Tevrat, uyarı, vahiy, yol
    göstermek, erkek. 169
    Kur’an’da “zikir” kelimesinin anlamlarını göstermek için, bu kavramın
    geçtiği âyetlere örnekler vererek belirtelim:
    Anlamak: Kur’ân-ı Kerim, bir durumun belirginleşmesi ya da iki konu
    arasındaki farkın anlaşılması hususunda zikir kavramını anlamak şeklinde
    kullanır. Bu anlamda Kur’an’da dokuz yerde kullanılan zikir, daha çok akıl
    sahipleri ve ilim ehli için kullanılmaktadır. 170 Bu âyetlere bakıldığında ilim,
    araştırma ve tefekkür isteyen konuların, ancak ilim sahiplerince anlaşılabileceği
    ifade edilmekte, bir konuyu derinlemesine düşünüp araştırmayanların
    onu anlamayacakları, zikir kavramılyla ortaya konulmaktadır.
    Anlatmak 171
    Besmele 172
    Bilmek 173
    Dâvet etmek 174
    Delil 175
    Düşünenler 176
    169 Ramazan Yılmaz, Kur'ânî Kavramlar, Mücahede Yay. s. 145
    170 Bk. 2/Bakara, 269; 3/Âl-i İmrân, 7; 17/İsrâ, 41
    171 10/Yûnus, 71; 12/Yûsuf, 42
    172 6/En'âm, 118
    173 13/Ra'd, 19; 24/Nûr, 27
    174 17/İsrâ, 46; 37/Sâffât, 3
    175 21/Enbiyâ, 24-25
    176 11/Hûd, 114
    • 75 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Düşünmek. 177 Zikrin Kur’an’da en çok kullanılan anlamı, düşünmektir.
    Allah Teâlâ, kullarından düşünmelerini istemekte, ancak düşünenlerin
    gerçekleri kavrayacaklarını, düşünmeyenlerin ise, yolca hayvanlardan daha
    sapık olduklarını bildirmektedir. Çünkü düşünmeyenlerin âyetleri anlamayacakları,
    bu nedenle Yüce Allah’a gereği gibi kulluk yapamayacakları bir
    gerçektir. Düşünmek, vahyî gerçekleri kavramayı ve Cenâb-ı Hakk’ı gereği
    gibi tanımayı sağladığı için hem insanı, insan olma onuruna yükseltir, hem
    de kulluk bilincini geliştirir. Bu nedenle de ibâdetlerin temelidir.
    Görmek 178
    Hatırlamak 179
    Hatırlatmak 180
    İbâdet etmek. 181 Yüce Allah’a ibâdet etmek anlamına da gelen zikir, bu
    ibâdetin nasıl ve ne şekilde yapılacağı ile ilgili açıklamaları da beraberinde
    getirir.
    İbret almak 182
    İman etmek 183
    İtaat etmek 184
    Kıssa 185
    Kitap 186
    Konuşmak 187
    177 3/Âl-i İmrân, 191; 7/A'râf, 3; 11/Hûd, 30
    178 40/Mü'min, 44
    179 2/Bakara, 40; 5/Mâide, 11; 6/En'âm, 68; 7/A'râf, 201
    180 6/En'âm, 69; 8/Enfâl, 2; 14/İbrâhim, 5; 25/Furkan, 73; 38/Sâd, 49
    181 2/Bakara, 151-153, 238-239; 18/Kehf, 28; 20/Tâhâ, 14
    182 7/A'râf, 57; 8/Enfâl, 57; 38/Sâd, 43
    183 6/En'âm, 126; 7/A'râf, 130; 9/Tevbe, 126; 13/Ra'd, 28
    184 20/Tâhâ, 43-44
    185 18/Kehf, 83
    186 3/Âl-i İmrân, 58; 16/Nahl, 43; 20/Tâhâ, 99
    187 21/Enbiyâ, 60
    • 76 •
    Ahmed Kalkan
    Kulluk Yapmak 188
    Kur’ân-ı Kerim 189
    Levh-i Mahfuz ya da Tevrat 190
    Mükâfatlandırmak 191
    Namaz kılmak 192
    Okumak. 193 Bu âyetlerde, verilen kitabın okunup emirlerine tâbi olunması
    ve böylece korunulması istenmekte ve Kitab’ta Hz. Meryem (r.a.) ve
    Hz. İbrâhim’in (a.s.) okunması tavsiye edilmektedir. Bunlar da gösteriyor
    ki zikir, okumak anlamında da kullanılmaktadır. Yoksa, bazılarının iddia
    ettikleri gibi, burada zikir kavramı “adını söylemek” şeklinde olsaydı, o durumda,
    Kur’an’ın bu ifadesine dayanarak sürekli bir şekilde “Meryem, Meryem”,
    ya da “İbrahim, İbrahim” denilmesi gerekirdi. Bu ise hem gülünç bir
    şey ve hem de şirktir.
    Öğüt. 194 Zikrin en fazla kullanılan anlamlarından biri de öğüttür. Bu
    anlam, kimi yerde Kur’ânî âyetlerin, kimi yerde kâinattaki olayların ve nizamın
    öğüt olduğu şeklinde verilmektedir.
    Öğüt almak 195
    Öğüt vermek 196
    Sevmek 197
    Söylemek 198
    188 20/Tâhâ, 33-34; 23/Mü'minûn, 110; 24/Nûr, 37
    189 15/Hicr, 6, 9; 16/Nahl, 44; 25/Furkan, 29-30
    190 21/Enbiyâ, 105
    191 2/Bakara, 110, 157
    192 2/Bakara, 198; 29/Ankebût, 45; 62/Cum’a, 9; 7/A’râf, 205; 24/Nûr, 36
    193 2/Bakara, 63; 19/Meryem, 16, 41
    194 11/Hûd, 120; 12/Yûsuf, 104; 50/Kaf, 36-37
    195 2/Bakara, 221; 24/Nûr, 1
    196 50/Kaf, 45; 51/Zâriyât, 55
    197 38/Sâd, 32
    198 12/Yûsuf, 42; 18/Kehf, 63; 21/Enbiyâ, 10; 94/İnşirâh, 4
    • 77 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Şeref 199
    Şerefli 200
    Şükretmek.201 Allah (c.c.) Zekeriyâ (a.s.)’ya bir oğul lutfettiği için kendisinden
    şükretmesini (zikretmesini) istemektedir.202 Çünkü, verilen bir
    nimete ancak şükredilerek karşılık verilebilir. İşte bu nedenle, âyette geçen
    zikir ifadesi şükür olarak anlam kazanmaktadır.
    Uyarı 203
    Vahiy 204
    Yol gösterme 205
    Erkek (Zikir kökünden zeker ve müzekker). 206
    Kur’an’da bu kadar farklı anlamlarda kullanılan, dolayısıyla çok boyutlu
    ve insan hayatının bütününü kuşatan zikir, aynı zamanda insanın
    farklı şekillerde icrâ edebileceği ibâdettir. Zikir, dille, kalple, düşünce ile
    ve bedenin diğer organları ile yerine getirelebilen bütüncül bir özelliktir.
    İnsanın sadece dil ile bazı kelimeleri tekrarlaması, filin sadece bir organını
    tutup onu o parça ile değerlendiren körün tutumuna benzer. Otuzdan
    fazla anlamından birini almak ve sadece dil ile bazı kelimeleri tekrar etmek
    zikir değil; zikirden sadece bir bölümdür. Bu parçacı anlayış, dinin
    tahrif edilmesi demek değilse, en azından gaflet ve cehâlet ürünüdür.
    Zikir; sadece “Allah!” demek veya O’nu hatırlatan kelime veya cümleleri
    tekrarlamak değildir. Allah’ı, güzel isimlerini hatırlamak, anmak, O’na
    hamd ve şükürde bulunmak, O’nu tesbih etmek, tekbir ile ululamak, Kitabullah’ı
    okumak, duâ etmek; bütün bunlar zikrin yalnızca lisana ait olan
    bölümüdür..
    199 23/Mü'minûn, 71
    200 38/Sâd, 1, 46
    201 3/Âl-i İmrân, 41; 7/A'râf, 69
    202 3/Âl-i İmrân, 41
    203 5/Mâide, 14; 6/En'âm, 44
    204 7/A'râf, 63; 21/Enbiyâ, 63
    205 21/Enbiyâ, 48
    206 3/Âl-i İmrân, 36; 53/Necm, 45; R. Yılmaz, a.g.e. s. 145-164
    • 78 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın varlığına delâlet eden delilleri, O’nun sıfat ve isimlerini düşünmek,
    Allah’ın ahkâmını, emir ve yasaklarını, tekliflerini, vaadini ve vaîdini,
    O’na olan kulluk vazifelerini ve bunların hikmet ve delillerini düşünmek,
    enfüsî (öznel) ve âfâkî (nesnel) bütün yaratılmışları ve bunların yaratılış
    sırlarını düşünmek, varlığın her zerresinde mevcut ilâhî hikmetlerini görmek...
    Bu da kalbî ve fikrî zikirdir. Bedenin memur bulunduğu görevlerle
    meşgul ve dopdolu olması, kendilerine yasaklanan şeylerden uzak durması
    ise, fiilî ve bedenî bir zikirdir.
    Her çeşit ibâdette asıl olan ihlâstır, gönlün Allah’a yönelmesidir. İbâdete
    değerini veren, onun derûnî boyutudur. Huşûdan yoksun, Allah’ın rızâsı
    dışında başka hangi amaçla yapılmış olursa olsun, şekilce ibâdet zannedilen
    hususlar, Allah’ın müslümandan istediği kulluk değildir. Yapılan ibâdetlere
    Allah’ın ihtiyacı kesinlikle düşünülemeyeceği için, insanın kalbini, zihnini
    ve davranışlarını güzele doğru, fıtrat istikametinde ve Allah’ın hoşnutluğu
    esas alınarak değiştirme özelliği öne çıkmalıdır. En büyük ibâdet olan
    namaz bile kalb-i selîm ile, ihlâsla ikame edilmediği müddetçe gerçek namaz
    olmadığı değerlendirilmelidir. Zikir için de aynı durum sözkonusudur.
    Sadece dille, alışkanlık kabilinden, tören havasıyla edâ edildiğinde
    gerçek anlamda zikir kabul edilemez. Zikir, gönül, tefekkür/düşünce, dil
    ve eylem bütünlüğü ile edâ edilmesiyle Kur’an’ın istediği gerçek zikir ve
    kulu Allah’a yaklaştıran ibâdet özelliğinde olacaktır. Zikrin esası kalple,
    gönülle zikirdir, Allah’dan gâfil olmamaktır. Bu başlıca üç çeşittir:
    1- Allah’ın varlığını gösteren delilleri düşünmek, şüpheleri atarak Allah’ın
    isim ve sıfatlarını tefekkür etmektir.
    2- Allah’ın koyduğu hükümleri, kulluk vazifelerini, Allah’ın bildirdiği
    sorumlulukları, onlarla ilgili hükümleri, emir ve yasakları, Allah’ın vaadini
    ve tehdidini ve bunların delillerini düşünmektir.
    3- Maddî ve mânevî varlıkları, bunlardaki yaratılış sırlarını seyredip
    düşünmekle zerrenin kutsal âleme bir ayna olduğunu görmektir. Bu aynaya,
    gereği gibi bakanların gözüne, o güzellik ve büyüklük âleminin nurları
    yansır. Bir anlık hisle bundan alınacak olan müşâhede zevkinin bir göz kırpacak
    kadar süren parıltısı bile dünyalara değer. Bu zikir makamının sonu,
    zirvesi yoktur.
    • 79 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Allah Teâlâ, bu zikir çeşitlerinden hangisiyle zikredilirse, O da ona lâyık
    bir şekilde kendisini zikreden kimseyi zikrederek karşılık verecektir. “Beni
    zikredin; Ben de sizi zikredeyim. Bana şükredin; sakın nankörlük yapmayın!”
    207 Allah’ın, zikreden kuluna zikirle cevap vermesi konusunu izah için çeiştli
    açıklamalar yapılmıştır. Bunları şöyle özetleyebiliriz:
    Beni, Bana itaatla zikredin; Ben de sizi rahmetimle zikredeyim.
    Beni duâ ile zikredin; Ben de sizi, duânızı kabul ile zikredeyim.208
    Beni övgü ve itaatle zikredin; Ben de sizi övgü ve nimetle zikredeyim.
    Beni dünyada zikredin; Ben de sizi âhirette zikredeyim.
    Beni gizli yerlerde zikredin; Ben de sizi geniş yerlerde ve yalnızlıkta
    zikredeyim.
    Beni ibâdetle zikredin; Ben de sizi yardımla zikredeyim.
    Beni, Benim yolumda cihadla zikredin; Ben de sizi hidâyetimle zikredeyim.
    Beni refâhınız, rahatınız zamanında zikredin; Ben de sizi belâ ve musîbete
    uğradığınız zaman zikredeyim.
    Beni doğruluk ve samimiyetle zikredin; Ben de sizi kurtuluş ve size tahsis
    ettiğim şeyleri artırmakla zikredeyim.
    Beni, önceden ilâhlığımı kabul ile zikredin; Ben de sizi sonunda rahmet
    ve kulluğa kabul ile zikredeyim.
    (Görüldüğü gibi, zikir hem insan açısından ve hem de Cenâb-ı Hak
    tarafından farklı şekillerde açılımlarla değerlendirilmiştir. Sesli bir şekilde
    ismi tekrarlayıp durmak şeklinde anladığımız zaman, bunun Allah tarafından
    kulunu bu şekilde zikretmesi düşünülmemesi gereken bir durumdur.
    O yüzden zikrin anlamını daraltmaktan şiddetle sakınılmalıdır.)
    207 2/Bakara, 152
    208 40/Mü’min, 60
    • 80 •
    Ahmed Kalkan
    Zikir, mârifet ve bilgi ile olmalıdır. Allah’ın zikir emri karşısında ilk
    duyulan şey, âcizlik ve Yaratıcı’nın kudretine teslim olma arzusudur.
    “Sana lâyık olduğun şekilde ibâdet/kulluk ve zikir yapamadık.”
    İmanın ve kulluğun başı, bu anlayıştır. En güzel zikir de “Lâ ilâhe illâllah
    (Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur” kelime-i tevhîdidir. Bu tevhidin ve
    teslimiyetin gereği de, bu âcizlik içinde kendini, Allah’ın emirlerinin tek
    yürütme vâsıtası bilerek, istenilen görevleri en güzel şekilde ve âzamî derecede
    yerine getirmek için yalnız Allah’tan yardım dileyip en iyi şekilde
    yapmaya çalışmaktır. İşte bu da, zikrin ve şükrün ta kendisidir. Yani, yüklenen
    sorumluluk, imkân ve kabiliyet şartına bağlanmıştır. Fakat o yetenek,
    Allah’ın bir yardımı olduğu için onun da işin aslında bir sınırı ve sonu
    yoktur. Bundan dolayı kul, Allah’ı zikirle O’ndan yardım diler ve kendine
    verilen kabiliyeti sarfeder. Şu halde, her mü’min “Beni zikredin!” emri karşısında
    âcizliğini hissederek önce: “Ancak Sana ibâdet/kulluk eder ve ancak
    Senden yardım dileriz.”209 şeklindeki kesin sözünü hatırlayacak; zikir ve şükür
    için Allah’tan yardım isteyecektir. 210
    Zikir; bir şeyin dilde veya kalpte hazır olması, o şeyin söz ile veya kalpte
    hatırlanmasıdır. Bu hatırlama iki şekilde olabilir: Birincisi, unuttuktan sonra
    olan bir hatırlamadır ki, bu her insanda her zaman olan bir şeydir. İkincisi,
    akılda tutulan, öğrenilen ve zaten kalbe yerleşen şeyin hatırlanmasıdır
    ki, kişi hiç unutmadığı bu gibi şeyleri dil ile söylediği zaman onu zikretmiş,
    dile getirmiş olur. “Andolsun, size, (bütün durumlarınızı kapsayan) zikrinizin
    içinde olduğu bir Kitap indirdik. Yine de akıllanmayacak mısınız?” 211
    âyetinde bu anlamları bulmak mümkündür.
    ‘Zikir’ bir âyette Peygamberimiz’in bir özelliği olarak kullanılmaktadır.
    Tıpkı Hz. İsa’ya (a.s.) ‘Allah’ın Kelimesi’ denilmesi gibi. Hz. Muhammed
    (s.a.s.) Allah’ın elçisidir, ama hatırlatan, uyaran veya şerefi yüce bir elçidir.
    “Allah, onlar için şiddetli bir azap hazırlamıştır; öyleyse ey iman etmekte olan
    temiz akıl sahipleri! Allah’tan korkup sakının. Doğrusu Allah, sizin için bir
    zikir (hatırlatan) indirmiştir.” 212 Bazı tefsirciler bu âyetteki zikr’in Kur’an
    olduğunu, bazıları ise kelimenin burada ‘uyarı’ anlamına geldiğini söylemişlerdir.
    213
    209 1/Fâtiha, 4
    210 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y. c. 1, s. 445-447
    211 21/Enbiyâ, 10
    212 65/Talak, 10
    213 Muhtasar İbn Kesir, 3/518; Tefhimu’l-Kur’an, 6/384
    • 81 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’ın ‘zikir ehli’ (ehlu’z zikr) dediği insanların kim olduğu konusunda
    da farklı görüşler bulunmaktadır. Bu kavramın geçtiği âyetin meâli
    şöyle: “Biz senden önce kendilerine vahyettiğimiz erkeklerden başka (resûl)
    göndermedik. Eğer bilmiyorsanız, zikir ehline sorun.” 214 Bazılarına göre
    ‘zikir ehli’, Allah’ın daha önceden gönderdiği kitaplardır. Çünkü onlar da
    peygamberlerden ve onlarla beraber gelen vahy’den bahsediyorlar, onları
    hatırlatıyorlardı. Kimilerine göre, kitap ehli kimselerdir. Çünkü onlar da
    peygamberleri ve görevlerini biliyorlar. Kimilerine göre de, kendilerine tebliğ
    edildiği zaman daha önceden iman etmiş mü’minlerdir. Eğer müşrikler,
    Kur’an’dan ve Hz. Peygamber’in dâvetinden şüphe ediyorlarsa, daha önce
    bu dâveti anlamış ve iman etmiş kimselere sorsunlar. Çünkü onlar ‘zikr’i
    anlayan, ne olduğunu bilen kimselerdir.215
    Bir âyette ‘zikr’in, unutmadan sonra hatırlama anlamına geldiğini görüyoruz.
    Daha önce bilinen bir şey unutulduktan sonra hatırlanıyor ve bu
    hatırlama dil ile ifade ediliyor.216
    Kalp ve dil ile zikrin beraber ifade edildiği âyetler de bulunmaktadır. Şu
    örnekte olduğu gibi: “(Hac) ibâdetinizi bitirdiğinizde, artık (câhiliye döneminde)
    atalarınızı andığınız (zikrettiğiniz) gibi hatta daha kuvvetli bir anma
    ile Allah’ı anın (zikredin)…” 217 Buradaki zikir, hem kalb ile Allah’ı hatırlamaktır,
    hem de Hacc esnasında veya hac bitiminde çeşitli duâ ve zikir
    sözleri okuyup dil ile Allah’ı anmaktır. 218
    Rabbimiz (c.c.), Peygamberimiz’e, Hz. Meryem’i, İbrâhim’i, Mûsâ’yı, İsmail’i,
    İdris’i (a.s.) anmasını veya onları mü’minlere hatırlatmasını istiyor.219
    Yine Peygamberimize; “Hz. Dâvud’u, Eyyûb’u, İshak’ı, Yakub’u, Elyesâ’yı,
    Zülkifl’i220 ve Hûd’u da hatırlat”221 buyuruyor. İsrâiloğullarına birçok yerde;
    “Allah’ın size verdiği nimetleri ve size verdiği makamları hatırlayın” demektedir.
    222
    214 16/Nahl, 43
    215 el-Keşşâf, 2/584; Muhtasar İbn Kesir, 2/332; Fî Zılâli’l-Kur’an, 4/2173
    216 18/Kehf, 63
    217 2/Bakara, 200
    218 Ayrıca bkz. 2/Bakara, 198, 203, 239; 4/Nisâ, 103
    219 19/Meryem, 16, 41, 51, 54, 56
    220 38/Sâd, 17, 41, 45, 48
    221 46/Ahkaf, 31
    222 2/Bakara, 40, 47, 122; 5/Mâide, 20; 8/Enfâl, 45
    • 82 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an, mü’minlerden de sürekli bir şekilde Allah’ın nimetlerini hatırlamalarını
    istiyor.223 Kur’an, ayrıca bütün insanlara Allah’ın kendilerine verdiği
    nimetleri hatırlamalarını emrediyor. 224
    Zikrin Yozlaştırılması; Zikirde
    Usûl ve Âdâba Riâyetsizlik
    Zikir, Kur’an’ın emrettiği önemli bir ibadettir ve yukarıdan beri anlatıldığı
    şekillerde yerine getirilmesi mümkündür. Bazı kesimler tarafından
    “gizli mi - açık mı; toplu mu - tek başına mı yapılmalı?” gibi tartışmalara
    ihtiyaç yoktur. İslâm, mü’minlerin nasıl ibâdet edeceklerini göstermiştir.
    Emredilen ibâdetlerin dışında dileyen, bid’at olmamak şartıyla, Peygamberimizin
    yaptığına benzemek kaydıyla, istediği kadar nâfile ibâdet yapabilir.
    Ancak İslâm’ı bize öğreten Peygamberi ve O’nun sahâbelerinin hayatında,
    kol kola verilmiş bir şekilde, yatıp kalkarak, bağırıp çağırarak, kendinden
    geçerek bir zikir yapma şekli yoktur. Hele hele de zikri mutlaka bir
    üstadın emri altında yapıp, zikri üstadlara, şeyhlere havâle etmek, onların
    da Allah’a götürmelerini beklemek gibi bir yanlışlık yoktur. Kul, gücü yettiği
    kadar ibâdet yapar, dili döndüğü kadar duâ eder, Rabbini anar. Umulur
    ki Allah (c.c.) ihlâsla yapılan az amellere bile bol karşılık verir. 225
    Zikrin âdâb ve usûlü vardır. İnsan Allah’ı zikrederken (daha doğrusu
    zikir ibâdetinin bir cüz’ünü icrâ ederken) gülünç ve komik durumlara
    düşmemeli, maskaralık yapmamalıdır. Zikir yaparken kan ter içinde kalıp
    başına tavana değecek kadar hoplayıp zıplamak ibâdet değil; çirkin bir harekettir.
    Süryânîlerin rûhânîleri, ibâdet esnasında kan ter içinde kalıncaya
    kadar didinirlerdi. Bizim câhil dervişlerin arasında da bunların hareketlerine
    benzer davrananların sayısı hiç de az değildir. Bu tamamen cehâletten ve
    düşünmeden körü körüne taklitten kaynaklanan bir durumdur. 226
    Müslüman, zikir esnâsında acziyet içinde Hakkı düşünmeli, sükûnet
    ve vakarını bozmamalıdır. Zikir yaptığını iddiâ eden birtakım kimselerin
    havalara sıçradığı, tepindikleri, bağırıp çağırdıkları görülmektedir. Bu ha-
    223 2/Bakara, 231; 3/Âl-i İmrân, 103; 5/Mâide, 7, 11
    224 35/Fâtır, 3; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 776-778
    225 Hüseyin K. Ece, a.g.e. a.g.e. s. 92
    226 Kemaleddin Erdil, Yaşayan Hurâfeler, s. 11
    • 83 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    reket, zikrin mânâsıyla hiç bağdaşmamaktadır. İslâm’ın ibâdet anlayışına
    da ters düşmektedir. Zikir, tefekkür, nefis terbiyesi, ihsân gibi dinin emir
    ve tavsiyeleri; sadece belirli zümrelerin tekelinde kabul edilemez; bunlar
    bütün müslümanların malıdır. 227
    Tasavvufta zikir, hem anlayış hem de uygulama bakımından, sünnetteki
    zikir anlayışıyla bağdaşmayacak bazı ögeler içermektedir. Anlayış olarak
    zikrin Kur’an’da otuzdan fazla anlamından sadece birini, en fazla birkaçını
    alıp zikir olarak sadece bunu öne çıkartması, bununla yetinmesi ve hatta
    zikri, bütünün bir iki parçasını cennet için yeterli kabul etmesi, halka bu anlayışı
    yayması, zikri ve dolayısıyla dini daraltması, ilk dikkat çeken husustur.
    Bazı kelimeleri tekrarlarken, bilincini kaybederek cezbe içinde kendinden
    geçmesi halinde hiçbir sevap da elde edememiş olur. Zira uyku, unutma
    ve geçici de olsa aklın kaybı zamanlarında kalem insanın üzerinden kaldırılmıştır.
    Böyle durumlarda kalemin sevap defterine birşeyler yazmasını
    ummak, İslâm’ı bilmemek demektir. Zikir; uyanıklığın, düşünmenin ve bilincin
    esası iken (Kur’an ışığında böyle olması gerekirken), zikir adı verilen
    bazı toplantılarda insanlar kendilerinden geçirilmekte, âdeta uyuşturucu
    kullanan esrarkeşler gibi hayal dünyasında tatlı rüyalara daldırılmaktadır.
    Bazıları defle dümbelekle halay çeker, dans eder gibi dönüp durmakla zikir
    yaptığını zannediyor. Kimi de kendini kaybedip, kendilerini hipnotize eden
    şeyhleri tarafından oralarından buralarından şiş kebabı gibi şişleniyorlar,
    kendi nefislerine zulmediyorlar. Kimileri bağıra çağıra, taşkınca; kimileri
    de sessiz sâkin ama şaşkınca “zikir” yaptıklarını iddia ediyorlar.
    Bu anlayış ve gelenekte zikrin aksiyoner, dinamik hiçbir yönü yoktur.
    İbâdet ve zikre ayrılmış belirli zamanların dışındaki günlük hayatla zikrin
    hiçbir ilişkisi yoktur. Ya çok sesli veya tümüyle dilin devreden çıkartıldığına
    şahit olunur. Nakşîlikte zikir, hemen tamamen zihinseldir. Dille zikir,
    sadece “hatm-i hâcegân” sırasında Kur’an’dan bazı küçük sûreler okumak
    ve biraz salevât getirilerek yapılır. Onun dışında kelime-i tevhid ya da lafza-
    i celal’in tekrarı dille değil, zihinden, içinden geçirilerek yapılır. Bunların
    yanında Nakşî tarikatlarda, esas zikir şekli, râbıtadır. Râbıta, diğer zikir
    biçimlerinden üstün sayılmıştır.
    227 Muhammed Hamidullah, İslâm’a Giriş
    • 84 •
    Ahmed Kalkan
    Yani, râbıta; kelime-i tevhidin, ya da lafza-i celâlin, gerek dille ve gerekse
    zihinden tekrarı şeklindeki zikirden, hatta Kur’ân-ı Kerim’i okumaktan
    bile faziletli sayılır. Râbıtanın kaynağı ise Budizm’dir. Kitap ve Sünnette bununla
    ilişkin herhangi bir delil yoktur. 228
    Bu anlayış ve tavır, Tasavvuf Sözlüğünde şöyle açıklanır: “Tasavvufa
    göre zikir, ‘Allah’ kelimesini veya ‘Lâ ilâhe illâllah’ cümlesini söylemek ve
    tekrarlamak demektir. İlkine ‘lafza-i celâl’, ikincisine ‘kelime-i tevhid zikri’
    veya ‘tevhid zikri’ denir. Tarikat ehlinin belli kelime ve ibâreleri belli
    zamanlarda, belli sayıda, belli bir edeb dâhilinde her gün düzenli olarak
    söylemeleri; ‘vird’ ve ‘hizib’ olarak da adlandırılır. Tarikat ehlinin ve sûfî
    cemaatlerinin bir yerde toplanıp şeyh veya halîfesinin gözetiminde ‘Allah,
    Allah’; ‘hû, hû’; ‘hay, hay’ gibi belli ibâreleri belli bir hareket düzeni içinde
    söylemeleri. Bu çeşit toplu zikirlere; tarikat âyini, semâ, hadra ve deverân
    gibi isimler verilir. Söylenen sözleri ve hareketlerin ritmik (âhenkli) olması
    icap eder. Bu tür zikirlerde bazen ney, kudüm ve def gibi enstrumanlar
    da kullanılır; Mevlevîlikte, Halvetîlikte olduğu gibi. Bu tür zikirler ekseriya
    tekkelerde icrâ edilir. Zikirde zikreden, zikredilenden başka her şeyden geçer,
    zâkir zikirde mezkûrdan başkasını hatırlamaz, kendisini kaybeder, yaptığı
    zikrin bile farkında olmaz. Bu yüzden zikir, kendinden geçip (gaybet,
    vecd) ve Hakk’ı buluş (vuslat, vücûd) halidir.
    Zikir iki türlüdür: 1- Zikr-i cehrî, zikr-i aleniye: Yüksek sesle veya çevrede
    bulunanların işitebilecekleri bir şekilde sesli olarak yapılan zikirdir.
    Sesli zikri esas alan tarîkatlara cehrî tarikat denir. 2- Zikr-i hafî: Zikredenin,
    sadece kendisinin işitebileceği bir şekilde alçak sesle yaptığı zikir. Sessiz
    zikri esas alan tarikatlara hafî tarikat denir. Melâmet ehli ve Nakşbendîler
    hafî zikri; Rifâîler, Kadirîler cehrî zikri tercih etmişlerdir.
    Kaiden zikir: Tarikat ehlinin bir halka oluşturup oturarak ritmik hareketlerle
    yaptıkları zikir. Kaimen zikir: Tarikat ehlinin bir halka oluşturup
    ritmik hareketlerle ayakta yaptıkları zikir. Bu zikir döne döne yapıldığı için
    devr ve deverân adını da alır. Zikr-i erre, zikr-i minşârî: Yesevîlikte hançereden
    testere sesi gibi bir ses çıkarılarak yapılan zikir. 229
    228 Râbıta konusunda geniş bilgi almak için bkz. Ferit Aydın, Tarikatta Râbıta ve Nakşibendîlik, Ekin Y.
    229 Süleyman Uludağ, Tasavvuf Terimleri Sözlüğü, 588-589
    • 85 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Bazıları, zikir denilince, özel bir tören ve bazı büyüklerin, hocaların yönettiği
    ve adına “hatim” veya “hatme” denilen halkalar içinde olacağı anlayışına
    sahiptir. Bunlara karşı çıkanlar, belki biraz abartılı bir yaklaşımla “bu
    âyin mi, ibâdet mi?” diye sormaktan kendilerini alamamakta; öte yandan
    tâğûtî güçler ve onların güdümündeki medya da, bu tür toplantıları, saçı
    sakalına karışmış, dansa benzeyen tuhaf gösterileri İslâm’ı ve müslümanları
    karalamak için saf zihinleri etkilemek ve onların beyinlerine kazımak kasdıyla
    bıkmadan gündemde tutup göz önüne getirmektedir.
    İbrahim Sarmış, şöyle der: “Şişlerin batırıldığı, karınların yarıldığı ve
    boyunların kesildiği zikir âyininde olsun, bir şef yönetiminde “illallah”, “Allah”,
    “Hû”, “yâ Hû” nâraları ve göbekten çıkarılan bıçkı sesleriyle yapılan
    zikir âyinlerinde ve kadın-erkek karışıp insanların nağmeler eşliğinde kendilerinden
    geçtiği âyinler, bir çeşit dansla geçen böyle saatlerin ilâhî tecelli
    saatler olduğunu söylemeleri, bir garâbettir. Her yıl, bir hafta süren semâ
    âyinlerinde atılan nâralar, çalınan müzik ve dans eden semâzenlerin yaptıkları
    da aynıdır. Söyler misiniz, Rasûlullah Rabbini böyle mi zikretti? Ondan
    sonra, ashâbı Allah’ı böyle mi zikretti? Sahâbîler Allah ve Rasûlünün
    öğrettiği gibi huşû ve teslimiyet içinde, sessiz ve müziksiz, havf ve recâ arasında,
    münferiden ve Rasûlullah’ın öğrettiği duâlarla Allah’ı andılar. O’na
    yalvardılar. Nimetini istediler ve azâbından O’na sığındılar.
    Tasavvufçular, zikir esnâsında müridin şeyhini zihninde canlandırmasını,
    “destûr yâ üstâz (üstâdım yardım et!)” diyerek zikre başlarken, ondan
    yardım istemeyi, tıpkı Rasûlullah’tan yardım istemek gibi olduğuna inanmasını
    şart koşarlar. Çünkü kendisini Allah Rasûlüne ulaştıracak şeyhidir.
    Kalbiyle ve lisanıyla şeyhinden izin isteyerek “destur ey şeyhim!” demesi
    yanında, tarikat mensupları ve ileri gelenlerinden de izin istemesi, yahut
    onlara râbıta yapması gerekir. Zikreden kişinin tepeden tırnağa kadar sallanması,
    önce sağa “lâ” ile başlayıp sola “illâ” ile dönmesi ve doğrulması gerekir.
    Sola doğru öne eğilerek “illâllah” demesi ile bu işi tamamlar. “Allah”,
    “Hû” gibi tek isimle zikrediyorsa, çenesini göğsüne vurması, koro halinde
    ve yüksek sesle yapması gerekir. Kelimeyi göbeğinden başlayarak kalbinin
    derinliklerinden çıkarması icab eder. İşte bu eşsiz pehlivanlık tasavvufçuların
    zikir şeklidir.
    • 86 •
    Ahmed Kalkan
    Allah için söyleyiniz, Rasûlullah Rabbini zikrederken böyle tepeden
    tırnağa kadar sallanıp dans mı ediyordu? Sakalını göğsüne vurup sağa sola
    mı sallanıyordu? Şüphesiz hayır. Çünkü o, Allah’ın peygamberidir ve Allah’ın
    huzurunda edeple nasıl ibâdet edileceğini bilir ve insanlara bildirir.
    Nasıl zikredeceğini Allah ona ve bize şöyle tarif etmiştir: “Rabbini içinden,
    yalvararak ve O’ndan korkarak yüksek olmayan bir sesle sabah akşam zikret.
    Gâfillerden olma.”230; “Rabbinize yalvara yakara ve gizlice duâ edin. Bilmelisiniz
    ki haddi aşanları O sevmez.”231; “Onların (müşriklerin) Beytullah’ın
    yanında namazları (duâları) da el çırpmak ve ıslık çalmaktan başka bir şey
    değildir.” 232
    Mevdûdi, ibâdetin özü ve anlamının itaat ve sadâkat olduğunu açıklar.
    233 İbâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve sadâkat) üzerinde dururken, şu
    açıklamada bulunur: “Önce ibâdet’in bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma
    ondan sonra cevap verin:
    Efendisinin kendisinden yapmasını istediği işleri yapmayıp daima elleri
    bağlı, efendisinin önünde duran ve onun ismini anan bir köle hakkında
    ne düşünürsünüz? Efendisi ona, ‘git, şu şu işleri yap’ diyor, köle bulunduğu
    yerden kımıldamıyor, eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar ayağa kalkıp
    elleri bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, ‘git falan yanlışları düzelt’ diye
    tâlimât veriyor, ama adam yine yerinden kıpırdamıyor, efendisinin önünde
    eğilmeye devam ediyor. Efendisi ‘hırsızın elini bu kötü işten kes!’ diye
    emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini keseceği yerde efendisinin söylediklerini
    tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor ve ‘hırsızın elini kes’ emrini
    yüzlerce kez tekrarlıyor. Şimdi bu kölenin efendisine gerçekten hürmet
    ettiğini söyleyebilir miyiz? Sizin kölelerinizden bir tanesi böyle davransaydı
    ne yapardınız, Allah bilir!
    Allah’ın kullarından böyle davrananların kendilerini Allah’a ibâdete
    adamış olarak kabul etmelerine şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama
    kadar Allah bilir kaç kere Kur’an’daki ilâhî emirleri okurlar, ama bunları yerine
    getirmek için kıllarını bile kıpırdatmazlar. Diğer taraftan ha bire nâfile
    namaz kılar, ellerine binlik bir tesbih alır ve Allah’ın adını anarlar.
    230 7/A'râ, 205
    231 7/A'râf, 55
    232 8/Enfâl, 35; İbrahim Sarmış, Tasavvuf ve İslâm, s. 214, 217
    233 Kur'an'da Dört Terim, s. 28-29
    • 87 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Çok acıklı bir makamla Kur’an okurlar! Onları bu halde gördüğümüz
    zaman: ‘Ne kadar müttakî, ne kadar dindar adamlar!’ dersiniz. Bu yanlış
    anlamanın temelinde ibâdetin gerçek anlamını bilmemek yatar.” 234
    Allah’ın kitabına karşı kör, sağır ve dilsiz olup, bazı güzel kelime ve
    isimleri, anlamını ve mesajını düşünmeden belli sayıda tekrarlamanın fazla
    bir önemi yoktur. Bu tavır, insanın vicdanını bastırması, cehâlet ve yozlaşmayı
    meşrû görüp yaptığı ile tatmin olması, esas zikir olan Kur’an’a karşı
    sorumluluğu ihmal etmesine sebep oluyorsa, o takdirde bu zikir anlayışının
    zararı vardır. Hemen tarikatların hepsinde, belirli aşamalardan geçen
    ve tarikatta kıdemli olanlara, zikir adıyla çok yanlış ifadeler de ders olarak
    verilmektedir. Anlamını bilmeden (biliyorsa daha kötü) tekrarladığı virdler
    içinde, belki de insanı şirke götürecek bâtıl sözler vardır.
    Meselâ “Lâ mevcûde illâllah” gibi. Bu sözün anlamı: “Allah’tan başka
    varlık yoktur” demektir. Bir başka deyişle, “tüm varlık Allah’tır” Yani,
    iyi-kötü yaratılmış ne varsa hepsinin -hâşâ- Allah olduğunu iddia etmek.
    Ne büyük hata ve sapıklık! Ne dehşetli bir cehâlet! Allah’ın yarattığını, Allah’ın
    kendisi yerine koymak. Çok korkunç bir gaflet, affedilmez bir suç! Ve
    sonra bunun adını zikir koymak! Öyleyse, dikkat edilmesi gereken nokta,
    anlamını bilmediğimiz kelimeleri durmadan tekrarlamak yerine; ondan
    daha önce, bilmemiz gereken Allah’ın isimlerini ve vasıflarını öğrenmek,
    Allah’ı kendi zikri olan Kur’an’dan tanımak ve Allah’ın gösterdiği dosdoğru
    yolda yürümektir.
    Zikri İhyâ Etmek, Zikirle İhyâ Olmak
    Müslüman; zikri yozlaştıran, Kur’an ve Sünnet ölçüleri içinde bütüncül
    anlamlarından soyutlayan ve zikir gibi büyük bir ibâdete bid’atler karıştıranlara
    ve sünnetteki âdâbına uymayanlara bakarak, zikirden gâfil olamaz.
    Zikri yeniden ihyâ etmek ve zikirle ihyâ olmak zorundadır. Kur’an kavramlarını
    yozlaştırıp dejenere etmek, anlamlarını daraltmak ne kadar yanlış ise;
    kuru, yavan, sevgisiz, bereketsiz, zikirsiz, takvâsız, ihlâssız din anlayışının
    da insanı kurtarmasını beklemek o kadar yanlıştır. Günümüz muvahhid
    gençliği, diğer insanlara ve özellikle müslümanlara aşırı eleştiri oklarını
    yöneltir, tenkit kılıcıyla kendinden başka tüm mü’minleri doğrarken, nef-
    234 Mevdûdi'den naklen; Ebu'l Hasan Ali Nedvî, İslâm'ın Siyasî Yorumu, s. 77
    • 88 •
    Ahmed Kalkan
    sini ihmal etmekte, eleştirdiği yarı doğruların yerine tam doğruyu kendi
    şahsında örnek olarak gösterememektedir. Bu tavır da, müslümanlararası
    kördöğüşü andırmaktadır. İslâm, bir kötülüğü yıkarken, yerine mutlaka
    ondan çok daha hayırlı bir alternatifi getirmiş ve insana sunmuştur. Soyut
    tartışmalar, pratiğe/eyleme dökülmeyen iddialarla Allah’ın rızâsına erişilmez.
    Zikirdeki yanlışlardan yola çıkarak bir müslümanın zikirsiz bir hayatı
    tercih etmesi, ancak, şeytanın sağdan yaklaşmasıyla izah edilebilir. “İman
    edenlerin Allah Allah’ı zikretme ve O’ndan inen hak/gerçek için kalplerinin
    saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi mi?...” 235
    “...İlâhınız bir tek İlâhtır. O’na teslim olun! (Ey Muhammed!) O ihlâslı ve
    mütevâzi insanları müjdele! Onlar öyle kimselerdir ki, Allah zikredildiği zaman
    kalpleri titrer; başlarına gelene sabrederler; namazı kılarlar ve kendilerine
    rızık olarak verdiğimiz şeylerden infak ederler (Allah için harcarlar).” 236
    “Rabbini, içinden, yalvararak ve O’ndan korkarak, yüksek olmayan bir
    sesle sabah ve akşam zikret. Gâfillerden olma!” 237
    Allah, zikreden, zikir okuyanlara yemin etmiştir. Bu yemin, Allah’ın
    verdiği şerefi ve bu konunun insan açısından Allah’ın râzı edecek önemine
    vurgu yapılmak için olsa gerektir. “Saf saf dizilmişlere; Toplayıp sürenlere;
    Zikir okuyanlara yemin ederim ki, ilâhınız birdir.”238 Bu âyetlerde özellikleri
    sayılanların melekler olduğu söylenmiştir. Ayrıca, bunların gök cisimleri,
    ruhlar, kudsî cevherler, Kur’an âyetleri, âlimler ve gâziler olduğunu söyleyenler
    de vardır.
    Allah’ı zikretmekten yüz çevirenlere şeytan musallat olur. Şeytan ise
    insanın düşmanıdır. 239 Rabbimiz’in övdüğü insanlar, her durumda, çarşıda-
    pazarda, işinde-gücünde, alımda-satımda... Allah’ı zikretmekten, O’nu
    hatırlayıp O’nun hükümlerine bağlı kalmaktan geri durmayanlardır. “Öyle
    adamlar vardır ki (Allah’ı tesbih ederler), ne ticâret ne de alışveriş onları Allah’ı
    zikretmekten, namaz kılmaktan ve zekât vermekten alıkoymaz. Onlar,
    kalplerin ve gözlerin allak bullak olduğu bir günden korkarlar.” 240 İnsan her
    235 57/Hadîd, 16
    236 22/Hacc, 34-35
    237 7/A’râf, 205
    238 37/Sâffât, 3-4
    239 43/Zuhruf, 36
    240 24/Nûr, 37
    • 89 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    durumda Allah’ı zikretmekle mükelleftir. Bir kulu, Allah’ı zikirden alıkoyacak
    hiçbir sebep olamaz/olmamalıdır. Mü’min, rahatlık ve âfiyette Allah’ı
    zikrettiği ve şükrettiği gibi; musîbetler, âfet ve felâketler olduğunda da Allah’a
    sığınmak, O’nun yardımını istemek mecbûriyeti hisseden kimsedir.
    Zikir, içindeki hevâsına karşı zafer silâhı olduğu gibi, dış düşmanlara karşı
    da zikir, çok önemli bir silâhtır. O yüzden savaş anında, düşmanlarıyla çarpışırken
    de Allah’ı, hem de çok zikretmek emredilmiştir: “Ey iman edenler!
    (Savaşmak için) herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebât edin ve
    Allah’ı çok zikredin ki başarıya erişesiniz.” 241
    Kamer sûresinde dört kez şu âyet tekrarlanır: “Biz Kur’an’ı zikir (öğüt,
    uyarı, hatırlama) için kolaylaştırdık. Öğüt alan yok mu?” 242 Burada Yüce
    Allah’ın dört defa Kur’an’ın kolaylaştırmasının gerekçesini tekrarlaması
    gerçekten dikkat çekicidir. Bu durum bizi devamlı sûrette Allah’ın mesajını
    okuyup onu pratiğe geçirmenin mecburiyetini ortaya koyar. Yüce Rabbimiz
    iman edenlerden kendisini çokça zikretmelerini/anmalarını ister. 243 Seyyid
    Kutub bu âyetin tefsirini yaparken Allah’ı zikretme olayını şöyle açıklar:
    “Allah’ı anmak demek ona kalpten bağlanmak, sürekli olarak onun gözetimi
    ve denetimi altında yaşamaktır. Yoksa kuru kuruya Yüce Allah’ın
    adını tekrarlayıp durmak değildir. Kur’an Allah’ı anmak ile insanın geçirdiği
    bazı vakitler ve durumlar arasında bağ kurar. Amaç, bu vakitleri ve
    durumları Allah’ı anmakla donatmak ve onunla ilişki halinde olma bilinci
    ile renklendirmektir.” 244
    Zikir; dille, bedenle ve kalple olmak üzere üç kısımda mütâlaa edilmiştir.
    Dilin zikri, Allah’ı güzel isim ve sıfatlarıyla yâd etmek, hamdetmek, tesbih
    edip yüceltmek, Kitabını okumak v eO’na duâ etmektir. Bedenin zikri
    de, her uzvu ne ile emr olunmuş ise onunla meşgul etmek ve yasaklardan
    alıkoymaktır.
    May.ih simni ibe üç çeşittir: Birincisi, Allah’ın varlığına delâlet eden
    delilleri düşünmek ve şüpheleri defederek sıfat ve esmâ-yı ilâhiyeyi tefekkür
    etmek. İkincisi, ilâhî hükümleri, emir ve yasakları, va’d ve vaîdi ve
    241 8/Enfâl, 45
    242 54/Kalem, 17, 22, 32, 40
    243 33/Ahzâb, 41
    244 Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l Kur'an, Dünya Yay. c. 8, s. 336
    • 90 •
    Ahmed Kalkan
    bunların delillerini düşünmek. Üçüncüsü ise enfüsî ve âfâkî tüm varlığı ve
    bunlardaki yaratılış sırlarını temâşâ ve tefekkür ile her zerrenin kudsî âleme
    ayna olduğunu görmektir. Zikrin bu makamının sonu yoktur. 245
    Zikir, bütün kısımlarıyla birlikte kalple doğrudan ya da dolaylı olarak
    ilgilidir. Zira yapılan ameller, kalbi -müsbet ya da menfî- bir şekilde etkileyecektir.
    Çünkü insanın maddî ve mânevî yönü arasında şaşılacak derecede
    bir ilişki vardır. “Bu alâka sebebiyledir ki ruhta meydana gelen bir eserin
    ruha birtakım etkileri olur. Meselâ sıradan bir örnek olmak üzere bir ekşi
    hayal etmekten diş kamaşır ve bir fâcia hayalinden baş ağrısı, harâret veya
    baygınlık meydana gelir ki bunlar ruhtan bedene inen eserlerdir. Aynı şekilde
    bedende birtakım fiil ve davranışın tekrarından nefiste kuvvetli bir
    meleke meydana gelir ki bu da bedenden ruha çıkan eserlerdir. Bu yüzden
    insanda hüsn-i tefekküre engel olmayacak şekilde ve kendisine işittirecek
    kadar dil ile zikir yapıldığı zaman bu dille zikirden hayalde bir etki oluşur.
    Ve bundan ruha bir nûr yükselir. Sonra bu nurlar ruhtan dile, lisandan
    hayâle, hayalden akla yansır. Karşılıklı aynalar gibi birbirini takviye ve biri
    diğerini geliştirerek kemal noktasına eriştirir. Bunun mertebelerine son
    yoktur. 246
    Zikir, dil ve beden ile yapılan kalbî bir uyanıklık içinde gerçekleştirilmelidir.
    Zira zikir, gafletin zıddı demektir. Dolayısıyla gafleti gidermeyen
    zikir, hakikatte zikir değildir. Nitekim Allah’ı zikir için farz kılınan namazı
    247 gafletle edâ edenler kınanılırken, 248 onu huşû içinde yerine getirenler
    methedilmiştir. 249 Yine aynı şekilde “Mü’minler ancak o kimselerdir ki Allah
    zikredilince kalpleri ürperir.”250 âyeti, zikrin âdeta gönlü titretecek derecede
    bir şuur içinde yapılması gerektiğine dikkat çekerken, Hz. Peygamber’e
    hitâben yapılan: “Rabbini, içinden yalvarıp yakararak, yüksek olmayan bir
    sesle sabah akşam zikret, gâfillerden olma” 251 uyarısı dakalbî hassâsiyetin
    nasıl olması gerektiğine açık bir şekilde delâlet etmektedir.
    245 Fahreddin Râzî, Mefâtihu'l Gayb 4/152-153; Elmalılı, Hak Dini , Eser Y.1/540-541
    246 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Eser Y. 4/2362-2363
    247 20/Tâhâ, 14
    248 107/Mâûn, 4-5
    249 23/Mü'minûn, 1-2
    250 8/Enfâl, 2
    251 7/A'râf, 205
    • 91 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Zikir, Allah’ı tekrar e devamlı kendine merkez olarak alma ânıdır. Zikir,
    dünyayı Allah’ın hidâyetine/kılavuzluğuna göre biçimlendirmek için inancın
    ve ruhsal hayatın ifadesidir. Zikir, tefekkürden sonra gelen bir davranış
    tarzıdır. Arınma, önce tefekkür ve sonra da tezekkürle gerçekleşir. Tefekkür
    bir talep, çağrıştırmaktır. Zikir ise, zihinde çağrışımı yapılmış nesnenin
    bizzat içinde var olmaktır.
    Seyyid Kutub’un belirttiği gibi Allah’ı anma, hayatın dışında bir olay
    olarak algılanmamalıdır. Allah’ı zikir/anmak demek, O’nun emirleri doğrultusunda
    yaşamı düzenlemek demektir. Vahiyle bütünleştiğimiz oranda
    zikir eylemini gerçekleştirebiliriz. Zikrin bir de toplumsal boyutu vardır.
    Cemaat boyutu en fazla olan Cuma namazına Allah’ı zikretmeye koşmamız
    isteniyor.252 Dikkat edilirse Cuma konusundaki âyetlerde namaza çağrıldığı
    zaman Allah’ı anmaya koşulması, namazdan çıkıldıktan sonra yeryüzüne
    dağılındığında da Allah’ın çok anılması isteniyor. Bu da bize toplumsal hayatta
    Allah’ın belirleyiciliğinden uzaklaşılmaması, hayatımızda laik bir alan
    olmaması gerektiğini vurgular.
    Zikir, “ez-Zikr” diye nitelendirilen Kur’an’ı okumak, düşünmek, öğüt
    almak ve yaşamaktır. Salât etmek zikirdir. Kur’an’ın hükümlerini uygulamak
    zikirdir. Yapmakla Allah’ın rızâsını kazanacağımız her eylem zikirdir.
    Zikretmek, anlamanadan, kurukuruya bir şeyleri tekrar etmek, vird haline
    getirmek değil; aksine zikri anlamak ve anladığımızı pratiklerle göstermektir.
    253
    Allah’ın zikri ile kalplerin titremesi: Zikir, tam anlamıyla gerçekleştiği
    zaman kalpler onunla uyanır, titrer ve kendine gelir. “İman edenlerin
    Allah Allah’ı zikretme ve O’ndan inen hak/gerçek için kalplerinin saygıyla
    yumuşaması zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap
    verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri
    katılaştı. Onlardan birçoğu fâsıktır/yoldan çıkmış kimselerdir.”254 “Mü’minler,
    Allah zikredildiği/anıldığı zaman kalpleri titreyen kimselerdir.”255 Kalbin
    titremesi, duyarlılık göstergesidir. Allah’tan bahsedilmesine, kendisine Allah’ın
    hükmü hatırlatırlamsına rağmen yanlışı değiştirmeyen, ürpermeyen
    252 62/Cum'a, 9-10
    253 Resul Bozyel, Zikir Üzerine, Haksöz 8 (Kasım 91), s. 7
    254 57/Hadîd, 16
    255 8/Enfâl, 2
    • 92 •
    Ahmed Kalkan
    ve gidişatını düzeltmeyen, (gerçek) mü’min olma vasfını kaybeder. Böylesi
    bir duyarlılıktan uzak olarak yapılan zikirler gerçek zikir değildir. Sarhoş
    bir halde atılan “Allah” nâraları, ancak Allah’ın gazabını celbettirir.
    Zikirden Uzaklaşmak: Zikirden uzaklaşmak, kişinin özünden uzaklaşması
    demektir. Çünkü zikir; aklın, düşünce ve duyguların tertemiz bir
    şekilde faâliyette olması demektir. İnsanın doğru yolda yürüdüğünün işaretidir.
    Zikirden uzaklaşmak ise bâtıla geçişin ve çöküşün bir başlangıcıdır.
    Allah’ın kitabının zikir olduğunu hatırlarsak, Kur’an’dan uzaklaşmak
    demek; dalâlete/sapıklığa düşmek, İlâhî kitabın ışığından mahrum olmak,
    karanlıkta kalmak demektir. Rabbimiz, kitabına karşı ilgisiz kalan kimselerin
    kalplerinin katılaşmış olduğunu bildiriyor ve onlara “yazıklar olsun!”
    diyor: Allah’ın, göğsünü İslâm’a açtığı kimse, Rabbinden gelen bir nur üzerinde
    değil midir? Kalpleri Allah’ın zikrine karşı katılaşmış olanlara yazıklar
    olsun! Bunlar apaçık bir sapıklık içindedir.” 256
    Allah’ın zikrinden uzaklaşanlar, şeytanın kardeşi olurlar. Şeytan da onları
    doğru yoldan uzaklaştırır. Bâtıllarla oyalar. Fakat, insanın bundan hiç
    haberi olmaz da kendini hidâyette zanneder: “Allah’ın zikrini kim umursamazsa,
    ona bir şeytanı musallat ederiz de, artık o, ondan hiç ayrılmayan bir
    arkadar olur. O şeytanlar onları doğru yoldan ayırırlar da onlar kendilerinin
    hâlâ doğru yolda olduklarını zannederler.” 257
    Kıyâmet günü Allah’ın zikrinden, yani kitabından uzaklaşmış olan kimse,
    feryad ederek şöyle der: “Ah ne olurdu peygamberle birlikte bir yol tutsaydım!
    Yazıklar olsun bana! Ne olurdu filanı (bâtıl yolcusunu) dost edinmeseydim!
    Çünkü zikir (Kur’an) bana gelmişken o, hakikaten beni ondan saptırdı.
    Şeytan insanı (uçuruma sürükleyip sonra) yüzüstü bırakıp rezil rüsvay eder.
    Peygamber der ki: ‘Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terkettiler.” 258 Sonuçta,
    Rabbin zikrinden uzaklaşmak, azâbı getirir: “Kim Rabbinin zikrinden
    yüz çevirirse, Allah onu çok ağır bir azâba sokar.”259; “Şeytan onları hükmü
    altına almış ve Allah’ın zikrini unutturmuştur. İşte bunlar, hizbuşşeytandır
    256 39/Zümer, 22
    257 43/Zuhruf, 36-37
    258 25/Furkan, 27-30
    259 72/Cinn, 17
    • 93 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    (şeytanın taraftarlarıdır). İyi bilin ki hüsrana uğrayacak, kaybedecek olanlar,
    şeytanın taraftarlarıdır.” 260
    Zikir kelimesinin; düşünme, hatırlama, anma, öğüt ve uyarı gibi anlamlar
    taşıdığını Kur’an’dan yola çıkarak biliyoruz. Dolayısıyla zikrin gerçekleşmesi
    için bu anlamların bir bütünlük arzetmesi gerekir. Kitabın zikir
    olması ile kişinin zikretmesi arasında bir bağlantı vardır. Zikir, sadece dil
    ile bir “anış”tan ibâret değildir. Bir ismi tekrar tekra söylemek, tek başına
    bir zikir sayılmaz. Söylemenin ötesinde olması gereken şartlar vardır. Bunlar:
    Düşünmek, 261 öğüt almak,262 hatırlamak,263 Rabbin ismi (esmâü’l-hüsnâ’dan
    biri) olması, yani “Hû” kelimesi gibi aslında zamir olan birçok kişi
    için kullanılıp onların yerini tutan bir kelime olmamalıdır. 264
    Allah’ı çokça zikredilmesi istenen âyetlere265 dikkat edildiğinde, bizden
    istenen zikrin sayısal değerinden bahsedilmediği görülecektir. Yani, “şu
    isimleri şu kadar tekrarlayın” şeklinde bir emir yok. Zikrin sabah akşam
    çokça yapılması, her yerde ve her zaman Allah’ı zikretmenin istenmesi gösteriyor
    ki, dil ile çok çok tekrarlama yerine (ondan daha önemli olarak);
    hatırlama, düşünme, idrâk etme, ifade etme ve öğüt alma, hep zikir halidir.
    Bilinçsiz bir şekilde yapılan tekrardan öte, gerçek zikrin, düşünerek, ibret
    alarak şuurlu bir şekilde yapılan hareketler olduğu bilinmelidir. 266
    Muhammed el-Behiy, zikrin Kur’an’da öncelikli ve ağırlıklı olarak
    Kur’an anlamında kullanıldığını belirtir ve şöyle der: “Zikir, Kur’an’da çok
    yerde Allah’ın kitabı olan Kur’an anlamında kullanılmıştır. Zikir, daha sonra
    ‘tesbih’e, tesbihin yapıldığı ve zâhidlerin devam ettiği yere isim olarak
    verilmişse de, bu isimlendiriş, tesbihte aslolanın Kur’an ve âyetleri olmasından
    ileri gelmektedir. Allah’ı zikir, O’nu sürekli biçimde hatırında tutmak,
    O’ndan gâfil olmamak, O’nu anmaktır. Allah’a anmak; mü’min insanı Allah’ın
    yüceliği, azameti ve korkusu karşısında şuurlandırarak açık bir anlayış
    kazandıran bilinçli bir işlemdir.
    260 58/Mücâdele, 19
    261 3/Âl-i İmrân, 191
    262 37/Sâffât, 13; 7/A'râf, 3
    263 5/Mâide, 110
    264 76/İnsan, 25-26; 73/Müzzemmil, 8
    265 3/Âl-i İmrân, 41; 33/Ahzâb, 41-42; 62/Cum'a, 10
    266 Zikir, Kur'an Okulu, Heyet, Hanif Y. sayı 14
    • 94 •
    Ahmed Kalkan
    Bu aklî davranışın insan hayatındaki eseri; doğruluk, Allah yoluna
    uyma, kendisine ve başkasına kötülük veren şeyden kaçınma şeklinde belirir.
    Mü’min kişi, her şeyden önce insandır. Bu yüzden kendisinde yanılma
    ve unutma olabilir. Allah yoluna uymasına engel olan hatalı durumları görülebilir.
    Yanılır, unutur veya hata ederse; Allah’ı anması, bütün bu durumlardan
    önceki güvenle yürüdüğü doğru çizgiye dönmesi gerekir. Kur’an, bu
    konuda mü’minlere şöyle sesleniyor: “O takvâ sahipleri, bir kötülük yaptıklarında,
    ya da kendilerine zulmettiklerinde Allah’ı zikrederler. O’nu hatırlayıp
    günahlarından dolayı hemen tevbe istiğfâr ederler...” 267 Özetle, Allah’ı
    zikir, olumlu davranışa iten aklî ve ruhî bir işlemdir. Zikir (Kur’an), sözden
    önce anlamdır. Sembolik bir tablodan öte bir değer ve fonksiyon taşır.” 268
    Yusuf Kerimoğlu, zikir kavramını açıklarken, zikrin İslâmî hükümleri
    bilmek ve ahkâmı edâ etmek olarak ifade eder ve şöyle der: Bir mükellef, sahih
    bir itikada sahip olmadığı ve ihlâsı esas almadığı müddetçe, sâlih amel
    işleyemez. Müslümanlar, zikir ibâdetini edâ ederek gafletten kurtulabilirler.
    Bir hususa işaret etmekte fayda vardır: Yeryüzündeki hilâfet vazifesini hakkı
    ile edâ etmeye niyet etmeyen kimselerin, bazı lafızları “dudak servisi” ile
    tekrarlamalarına zikir denilemez. Kur’ân-ı Kerim’de zikir ehli, şeriatı bilen
    ve ahkâmını hakkı ile edâ eden kimseleri ifade için kullanılmıştır: “Bilmiyorsanız
    zikir ehlinden sorunuz.” 269 âyet-i kerimesindeki incelik budur. 270
    Zikir, insanı Allah’a yaklaştırır. O’nu çok zikreden O’na daha çok yaklaşacaktır.
    Allah’ın zikrini dilinden düşürmeyen, kalbinden eksiltmeyen, aklından
    çıkarmaya kişi ile Allah araksındaki uzaklık, soğukluk kalkar. Allah’a
    karşı insanda bir ünsiyet, samimiyet ve muhabbet oluşur. Allah’ı zikreden
    kişi, Allah ile beraberdir. O’nun yasakladığı, rızâ göstermediği bir durumla
    karşılaşınca zikirullah sâyesinde ona yaklaşmaz. Allah’ın her şeyi her an
    görüp işittiğini, bildiğini insanın devamlı aklından çıkarmaması, zikirdir,
    zikrin ta kendisidir. Bunun bir diğer adı takvâ ve ihsandır. Bu anlamıyla
    zikirden başka hiçbir şey, insanda Allah kontrolünü, murâkabeyi sağlayamaz.
    Mü’min, karşılaştığı sıkıntılar ve musîbetler ânında Allah’a yönelir,
    O’na sığınır, O’na tevekkül eder. Bu vasıflar, Allah’ı iyi tanıyan, O’nunla beraber
    olan, O’nu zikreden kişilerde yer alır. Son zamanlarda yapılan araş-
    267 3/Âl-i İmrân, 135
    268 Muhammed el-Behiy, İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, s. 30, 189
    269 16/Nahl, 43
    270 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 345
    • 95 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    tırmalarda Allah Teâlâ’yı zikretmek sûretiyle yeni yeni beyin hücrelerinin
    faâliyete geçtiği, beyinde yeni galerilerin açıldığı, böylece insan için yeni
    açılımlar meydana geldiği, zikrin bu yolda yeni sıçramalar yaptırdığı ortaya
    çıkmıştır. Zaten “zikir ehli” olan Kur’an vârisleri olan âlimlerin olaylara
    yaklaşımında bu husus açıkça görülmektedir.
    Müslümanların ayrılmaz vasıfları olan cihad ve zikir, görünüşte birbirlerine
    hiç benzemeyen vasıf ve amel gibidir. Fakat iyice araştırıldığında,
    birbirlerine çok yakın, birbirlerini tamamlayan, netice itibarıyla aynı noktada
    birleşen iki amel olduğu görülecektir. İnsanın kendi nefsi ve şeytanla
    olan cihadında zikir, bu cihadın ta kendisidir. İnsan, nefsinin ve şeytanın
    kötülüklerinden ancak Allah’ı zikretmek/hatırlamak sûretiyle kurtulabilmektedir.
    Ve insanın düşmanlarla yaptığı cihadında en büyük desteği zikir
    sağlamaktadır. Allah’ın zikriyle bütünleşmiş bir bünye, bâtılı düşman ilan
    etmiş, bâtılla cepheleşmiş ve onun asla uyuşmaz hale gelmiştir.
    Müslümanlar olarak, zikirle emrolunduğumuz gibi, cihadla da emrolunduk.
    Hak adına, Allah’ın askeri olarak bâtıla karşı savaşmak müslüman
    olmanın gereğidir. “İman edenler Allah yolunda savaşırlar; kâfirler de tâğut
    (bâtıl dâvâlar ve şeytan) yolunda savaşırlar. O halde şeytanın evliyâsına/
    dostlarına karşı savaşın; şüphe yok ki şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” 271
    Müslüman, bâtılın temsilcilerine karşı yürüteceği bu cihad ve savaşı, “îlâ-yı
    kelimetullah” (Allah’ın adının yücelmesi) için yapmak zorundadır. Cihadı
    yerine getirdikçe Allah Teâlâ’nın ismi yücelmekte, Allah’ı zikretmiş olmakta,
    cihada yönelmektedir. Müslümanların sahip olmakla emrolundukları
    cihad ve zikir vasıflarını bu noktada birbirlerinden ayırmak mümkün değildir.
    272
    Zikrin Psikolojik Faydaları
    Her çeşit ibâdet ve zikir, insanı Rabbine yaklaştırır. Kendisinin O’nun
    koruma ve gözetiminde olduğu duygusunu verir; bağış umudu güçlenir,
    içinde gönül rahatlığı oluşur, üstüne sekînet ve huzur iner. “İyi bilin ki kalpler,
    ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur, huzur bulur.”273; “Allah’ı çok zikredin;
    umulur ki bu sâyede kurtulursunuz.” 274
    271 4/Nisâ, 76
    272 Mehmed Göktaş, Cihad-Zikir Ayrılmazlığı, s. 71-73
    273 13/Ra'd, 28
    274 62/Cum'a, 10
    • 96 •
    Ahmed Kalkan
    Rasûlullah (s.a.s.) da, Allah’ı zikretmenin insanın içinde huzur ve sükûnet
    yaydığını dile getirmiştir: “Bir topluluk Allah’ı zikretmek üzere otururlarsa,
    melekler onları kuşatır, rahmet onları kaplar, üzerlerine sekine (huzur,
    feyiz) iner ve Allah onları yanındakilere (meleklere) zikreder.” 275
    İnsanın huzur ve sükûna erebilmesi için, mutlaka vücudun kontrol mekanizması
    durumunda olan kalbin mutmain olabilmesiyle mümkündür.
    Bunun içindir ki, karaktersiz, kişiliksiz, renksiz kişiler, ya da iki yüzlü, iki
    kişilikli, çifte standartlı olan yahûdiler, Allah’ı yeterince zikretmez, gerektiğinden
    çok az zikrederler.276 Allah’ı zikretmeyen kâfir veya gâfiller, dünyada
    da ıstırap ve stresden, bunalım ve şikâyetlerden kurtulamaz, huzûr-ı kalp
    denilen saâdeti yakalayamaz. Ve esas mutluluğun âhirette olduğunu bilen
    ve unutmayanlar için, bu istekleri de zikir sâyesinde olacaktır: “... Allah’ı
    çok zikreden erkekler ve zikreden kadınlar için Alla bir mağfiret ve büyük bir
    mükâfat hazırlamıştır.”277 Şeytanın vesvese ve tuzaklarına, haramları güzel
    gösterip mü’mine Allah’ı ve kendisinin müslümanlığını unutturmasına karşı
    en etkili silâh; kişinin diliyle, kafasıyla, gönlüyle ve her organı aracılığıyla
    yaptığı eylemleriyle zikretmektir.
    Allah’ın zikri, kulunu kendine yaklaştırır, onu gözetimine alır, nimet ve
    rızâsıyla doları, kendini güven ve huzur duyguları kaplar. Zikir, kesinlikle
    ruhu canlandırır. Allah’ın rızâsı ve bağışı yolunda umudunu güçlendirir,
    rahatlama ve mutluluk duyguları verir. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.): “Allah’ı zikredenle
    zikretmeyen, diri ile ölü gibidirler.” 278 Zikir, stres ve kaygıya sebep
    olan anlayış ve psikolojiyi giderir. Kalp, âdeta Allah’ı zikretmek için yaratılmıştır.
    Zikir, kalbin kasvetini, katılık ve karanlığını giderir; Gam ve kederi,
    hüzün ve tasayı, gönül darlığı ve can sıkıntısını dağıtır. Allah’ı zikreden
    insan, nimetlerin farkına varıp şükreden insandır, zikir ve şükrü yüzünden
    anlaşılan, devamlı tebessüm içinde olan kimsedir.
    Kalplerin ancak Allah’ı zikretmekle tatmin olabileceğini bildiren Ra’d
    sûresi 28. âyetini açıklarken, Bayraktar Bayraklı şunları söyler: “Âyette yer
    alan “zikir” kavramı, Allah’ı anmak ve düşünmek mânâlarını ifade etmektedir.
    İnsanın Allah’ı düşünmek üzere yoğunlaşması, kalpte bazı değişim-
    275 Müslim, Zikir 25, 30, hadis no: 2689, 2700, 4/2069; Tirmizî, Deavât 7, hadis no: 3375
    276 4/Nisâ, 142
    277 33/Ahzâb, 35
    278 Buhârî, Deavât 67
    • 97 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    leri meydana getirmektedir. Bu değişimlerin en önemlisi, en dirini ve en
    kalitelisi, tatmin denen doyum merhalesini yakalamasıdır. “Kalp”, gelişme
    ve değişme süreci içinde daima yeni merhalelere geçer ve geçmeye de âşıktır.
    Doyuma ulaşmadan, onu daha aşağı bir seviyede tutmak ve onu orada
    hapsetmek, ona yapılacak en büyük zulümdür. Mânâsı değişim olan “kalp”,
    daima daha şerefli merhalelere uzanarak huzurunu bulacaktır. Madde âleminde
    duyulacak olan lezzet ve doyumun ötesinde daha kaliteli lezzet ve
    doyumların olduğunu kalp bilir ve daima onlara sevdâlı olduğunu insana
    hissettirir. Kalp ile akıl, beraberce ilâhî bilgi ve ilâhî nur sâyesinde bu merhaleleri
    aşmak isterler. Bu merhalelerin en sonu, Allah’ı düşünerek varılan
    doyum noktasıdır. Kalp o noktada bir karara ulaşır. Bütün değişimlerden
    geçerek değişmeyene ulaşma merhalesi dediğimiz bu mertebe, mutluluğun
    en son noktası olmaktadır.” 279
    Zikir, kalpleri doyuran, iştahların aç gözlülüğünü gideren, susuzları
    suya kandıran, akılları hedefine ulaştıran bir ibâdettir. Zikir kul için uyanıklılıktır,
    şuurdur, bilinçli olmaktır. Zikir takvaya ulaştırır, takvayı öğretir,
    takvaya arkadaş eder. Zikir şuurları diri tutar, gönülleri gafletten korur. Zikir
    ilaçtır, zikir iksirdir, zikir âb-ı hayattır, zikir canlara can katan merhemdir.
    Zikir yoksullukları kanaat zenginliğine, yalnızlıkları ebedi ve bitmez
    dostluğa, mahrumiyetleri ilâhí ilgiye dönüştürür. Zikir dünyalık korkuları
    giderir, endişeleri umuda çevirir, hayalleri götürür; onun yerine solmaz
    gerçekleri yerleştirir. Zikir boş kuruntular (ümniyye) yerine Allah’ı bilme,
    takdir etme, önünde kul gibi eğilme ve O’ndan isteme cesareti arama ümidini
    verir.
    İnsan, zikir sâyesinde, iç dünyasında oluşan huzur, sükûnet, doygunluk,
    tatmin ve ilâhî aydınlığın yardımıyla, hayatın geçici ve iğreti çemberini
    yarıp zorlukları aşarak, geldiği yer olan baba vatanı Cennet’e geldiği gibi saf
    ve temiz bir şekilde geri dönme imkânını elde eder. Zikirle insan ayrı bir
    güç ve olgunluk kazanır. Allah’ın da insanı zikretmesi, ancak kişinin gereği
    gibi Allah’ı zikretmesiyle mümkün olacaktır.280
    279 Bayraktar Bayraklı, Kur'an'da Değişim, Gelişim ve Kalite Kavramları, s. 126
    280 2/Bakara, 152
    • 98 •
    Ahmed Kalkan
    İnsan, Allah’ı zikretmez, unutursa; Allah da onları terkeder, hidâyet ve
    rahmetini keser; yani mecâzi anlamda Allah da onları unutur: “Onlar Allah’ı
    unuttular, Allah da onları unuttu!” 281
    Zikir çeşitlerinin en üstünü, Kur’an okumaktır. Bu yüzden, kalbin temizlenmesinde,
    psikolojik problemlerinin çözümünde ve ruhun şifa bulmasında
    büyük yeri vardır. “Biz Kur’an’dan mü’minlere şifa ve rahmet olan
    şeyler indiriyoruz. Zâlimlerin ise ancak hüsrânını/ziyanını artırır.” 282
    “Ey insanlar! SizeRabbinizden bir öğüt, gönüllerindekine bir şifâ, mü’minler
    için bir hidâyet ve rahmet gelmiştir.” 283; “... De ki: ‘O, iman edenler için hidâyet/
    doğru yolu gösteren bir kılavuzdur ve şifâdır. İman etmeyenlere gelince,
    onların kulaklarında bir ağırlık vardır ve Kur’an onlara kapalıdır...” 284
    Günahların bağışlanması, Cehennemden kurtulmak, Cennete girmeyi
    başarmak için Kur’an okumanın faziletini ortaya koyan hadisler, günahkârlık
    duygusundan doğan nefisteki stresten kurtulmak için, Kur’an’ın çok
    önemli bir ilaç olduğunu gösteriyor. Kur’an, yalnızca günahkârlık hissinden
    dolayı insanın içinde oluşan gerginliğin değil; aklî ve psikolojik bunalımlar
    ve ruhî rahatsızlık durumlarının hepsi için bir ilaçtır. Kur’an, kalplerde
    olanın, gönüllerdeki şüphe ve aşırılıkların şifasıdır. Onda hakkın bâtılı nasıl
    giderdiğinin, eşyayı olduğu gibi görmeyi sağlayan bilgi, düşünce ve kavramayı
    bozan şüphe hastalıklarını nasıl yok ettiğinin açıklaması vardır. Onda
    hikmet, korkutma, özendirme ve kalbin iyi olmasını sağlayacak ibret alınması
    gerekli şeyleri hikâye etme yollarıyla güzel öğüt verme vardır. Kalbi
    kendisine yararlı şeylere teşvik eder, zararlı olacak şeylerden uzaklaştırır.
    Kalp, daha önce yanlışın bağımlısı, doğrunun düşmanı olsa bile, böylece
    doğruyu sever, yanlıştan nefret eder.
    Kur’an, bozuk irâdenin nedeni olan hastalıkları giderir. Kalp düzelince,
    irâde de düzelir, yaratıldığı hale, fıtrata döner. Ayrıca beden de normal
    haline kavuşur. Vücudun, gelişim ve güçlenmesi gibi kalp de, temizleyici ve
    güçlendirici olmaları sebebiyle iman ve Kur’an’la beslenir. Kalbin gelişmesi,
    bedenin gelişmesi gibidir.
    281 9/Tevbe, 67
    282 17/İsrâ, 82
    283 10/Yûnus, 57
    284 41/Fussılet, 44
    • 99 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Müslüman, Allah’ın zikrine devam ettiği zaman, kendisinin Allah’a
    yakın, O’nun himayesi ve gözetiminde olduğunu hisseder; bu durum da,
    içinde metânet ve güce bağlı bir şuur ile güven, dinginlik ve mutluluk duymasına
    neden olur. Allah’ın zikri, insanın gönlünde güven ve tatmin hissi
    uyandırdığı için, hayatın sıkıntı, zahmet ve tehlikelerinin önünde zayıflık
    ve âcizlik duyulduğu ve hiçbir güvence ve yardımcı bulunamadığı zamanda,
    insanın hissettiği stresin ilacı olmaktadır. “Kim Benim zikrimden (Beni
    zikretmekten) yüz çevirirse, şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacaktır (onun
    dar bir geçimi, geçim sıkıntısı vardır).” 285
    Başta namaz olmak üzere bütün ibâdetler, zikirdir veya zikre yardımcı
    birer unsurdurlar. Namaz kılan kişi, namazda, her biri birer zikir olan
    tekbir getirmekte, Kur’an okumakta, tesbih etmekte, Allah’a hamd ü senâ
    etmektedir. “... Bana ibâdet/kulluk et; Beni zikretmek için namaz kıl.” 286
    Zikretmeyenler, ya da zikirden yüz çevirenler ebedî açlığa, doyumsuzluğa,
    mutsuzluğa, sıkıntılı bir hayata ve yalnızlığa mahkûmdurlar. Kur’an;
    bedenin, kalbin ve toplumun mutluluğunu şu veciz ifadeyle ortaya sermektedir:
    “Dikkat edin, kalpler ancak Allah’ın zikriyle tatmin olur (doyar).” 287
    “İman edenlerin Allah Allah’ı zikretme ve O’ndan inen hak/gerçek için
    kalplerinin saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi mi?...” 288
    - 9. Âyet -
    ذْهُ وَكِيلا · قِِ وَاْلَغْرِبِ لا إِلََ إِلا هُوَ فَا تَّ خِ
    ¿ رَبُّ اْلَ شْ
    “Doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse
    O’nu vekil tut!” (Âyet 9)
    Ey Muhammed! Mahlûkatın işlerini idare eden ve yaratan yalnızca Allah’tır.
    O, yeryüzünün doğularının, batılarının ve ikisi arasında bulunan-
    285 20/Tâhâ, 124
    286 20/Tâhâ, 14
    287 13/Ra’d, 28
    288 57/Hadîd, 16
    • 100 •
    Ahmed Kalkan
    ların sahibidir. O’ndan başka ibadete layık ne bir ilah vardır, ne de bir rab.
    Bu yüzden sadece O’na güven ve işlerini sadece O’na bırak. Meşru olan
    tüm tedbirleri aldıktan sonra sadece O’na sığın, O’ndan yardım iste. O’nun
    istediği ve razı olduğu şekilde ibadet et!
    Mevdûdi diyor ki: “Vekil” kendisine güvenerek kendi işlerimizi ona havale
    ettiğimiz şahıstır. Bizim dilimizde de hemen hemen aynı manada kullanılmaktadır.
    Mahkemedeki işlerimizi bu vekilin yürütebileceğine inanır
    ve işlerimizi ona havale ederiz. Bizim bir şeyler yapmamıza hacet yoktur. O
    halde bu ayetin anlamı şöyledir: “Senin bu dine çağrıda bulunmana karşılık
    muhaliflerin veryansın ediyorlar ve sana her türlü zorluğu çıkarmaktalar.
    Ama sen bunun için kaygılanma. Sen işini doğunun ve batının Rabbi ve
    bütün kainatın sahibine havale et ve O’nun seni savunacağından ve muhaliflerine
    karşı bütün işlerini düzelteceğinden emin ol.”289
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bu nedenle açıklama yapılarak
    buyruluyor ki, o senin Rabbin bütün doğu ve batının Rabbidir Âlemlerin
    Rabbidir. Âlemde gerek parlayan gerek sönen her şeyin her hususta
    Rabbi, yöneticisi, terbiye edicisi, maliki odur. Parlatan o, söndüren de odur.
    Herkes gerek bilsin gerek bilmesin bütün âlem onun ilâhlığı altındadır.
    O’ndan başka ilâh yoktur. Tam bir sevgiyle sevilip, gönül verilecek ve ibadet
    edilecek, emrine boyun eğilecek ondan başka ilâh yoktur. İbadet edilecek
    varlık ancak odur. Akılların kavrayabildiği ve kavrayamadığı bütün emellere
    arzulara hakim olan ancak odur. Başkasından ummak boşunadır. Rablik
    de onun, ilâhlık da onundur. Onun için, ancak onu vekil tut, bütün işlerini
    onun görmesini iste. Şuurlu dileklerin hepsinde onun emir ve hükmü doğrultusunda
    yürü, ona dayan. Ne senin kendinin ne de başkalarının arzusuna
    göre yürüme. Onun her hususta irade ve gücü geçerlidir. Oysa onun
    hükmüne uymayan her düşünce ve emel batıl ve geçersizdir. O senin bütün
    işlerini iyileştirmeye ve düzeltmeye, sana düşmanlık edecek olanların hakkından
    gelmeye yeter.
    İnsanların en önemli işleri asıl olarak sadece iki durumla sınırlandırılmıştır.
    Birisi Allah ile olan muamelelerin nasıl olacağı, birisi de yaratıklarla
    olan muamelelerin nasıl olacağıdır. Birinci kısım daha önemli olduğu için
    289 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/458-459.
    • 101 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    sûrenin başından buraya kadar onunla ilgili esaslar açıklandıktan sonra,
    ikinci kısım için de buyruluyor ki;”290
    “Doğunun da batının da Rabbidir. O’ndan başka ilah yoktur. Öyleyse
    O’nu vekil tut!” (Âyet 9)
    Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
    Türkçede birlemek şeklinde ifade edilen tevhid, Arapça v-h-d kökünden
    türemiş bir mastardır. Tevhid sözlükte, bir şeyin bir olduğuna hükmetmek,
    onu bir olarak bilmek, bir şeyi diğerlerinden ayırarak onu tek kılmak,
    birlemek gibi anlamlara gelmektedir. Kavram olarak tevhid, mutlak
    anlamda Allah’ın bir olduğuna, O’ndan başka ilâh bulunmadığına, ortağı ve
    benzeri olmaktan uzak bulunduğuna inanmayı ifade eder. Tevhid; Allah’ı
    zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde tek kabul etmek; eşi, benzeri,
    yardımcısı, ortağı, babası, oğlu olmadığına iman edip ibâdet ile de O’nu
    birlemektir. Yani ibâdeti O’ndan başkasına yapmamak ve yalnız O’na tahsis
    etmektir.
    Tevhid, en geniş anlamıyla ‘bir’ Allah inancının, insanların düşündüğü
    bütün yanlış ilâh düşüncelerinden uzak bir dünya görüşünün, tek Yaratıcı,
    tek Rab tanımanın açıkça ortaya konulmasıdır. ‘Tevhid’ aynı zamanda
    âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) tarafından insanlara gönderilen İlâhî dinin
    adıdır. İnsanlar ya Tevhid Dinine, ya da şirk dinlerine inanırlar. Üçüncü
    bir yol yoktur insanın hayatında. Şirk, nasıl insanların kendi hevâ ve heveslerinden
    uydurdukları bütün dinleri tanımlıyorsa; Tevhid de Allah’ın vahy
    yoluyla gönderdiği hak dini tanımlar. Tevhid, hem inanç açısından Allah’ı
    zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde “bir”lemek, hem de ibâdeti yalnızca Allah’a
    mahsus kılmaktır.
    Tevhid, Allah’tan başka ilâh olmadığına inanan mü’minlerin, bütün
    ilgi ve dikkatlerini Allah’a yöneltmeleri, Allah’a teslim olmaları, mutlak
    kudret sahibi olarak O’nu görmeleri, O’nun gösterdiği yolda yürümeleri,
    O’nun istediği gibi O’na kulluk yapmalarıdır. Tevhid ehline, yani şehâdet
    getirip mü’min olanlara; Allah’ı tevhid edip birleyen anlamında muvahhid
    denilir. Muvahhidler, tevhid gerçeğine bu bilinçle yönelirler ve bu bilince
    göre hayatlarını sürdürürler.
    290 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/400-401.
    • 102 •
    Ahmed Kalkan
    Tevhid ehli, yalnızca “Allah vardır” demekle kalmaz. Bunu demekle beraber,
    O’ndan başka ilâh, O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka rızık verici,
    O’ndan başka hüküm koyucu, O’ndan başka rab olmadığına da inanır. İşte
    bu inanç, Tevhid Dininin özüdür.
    Tevhid’in Kapsamı: Bilindiği gibi tevhid inancı ve İslâm Dini, Tevhid
    Kelimesi ile özetlenmiştir. Bu yüzden kim bu ifadeyi inanarak söylerse
    mü’min olur. Kelime-i Tevhid, İslâm’a giriştir. İslâm’a girdikten sonra İslâm’a
    ait ne varsa hepsini peşinen kabul etme duyurusudur. Mü’min, bunları
    söyleyerek seçtiği dini ve bunun her türlü ilkesini, prensibini kabul ettiğini
    ortaya koymuş olur. Allah’la ve diğer mü’minlerle bir antlaşmadır, söz
    vermedir tevhid.
    Mü’min, niçin Tevhid Kelimesini söylediğinin farkındadır. Bütün kalbiyle
    Allah’tan başka hiçbir ilâhın olmadığına inanır, bunu diliyle ilân eder
    ve inandığı şeyin gereğini yapar. Tevhid veya Şehâdet Kelimesi iki hüküm
    cümlesidir. Birinci bölümde önce “lâ ilâhe” (ilâh yoktur), sonra da “illâ
    Allah” (sadece Allah vardır), yaygın söyleyişle “Allah’tan başka ilâh/tanrı
    yoktur” denilir. Dikkat edilirse inanmanın ilk şartı, bütün ilâhları/tanrıları,
    ilâh/tanrı düşüncelerini, ilâha/tanrıya benzetilen her şeyi kafadan ve gönülden
    silmek, sonra da tek Allah inancını kabul etmektir. Önce nefy, yani
    reddetme, sonra da tasdik, yani kabul etme söz konusudur. İslâm açısından
    son derece önemli bir durumdur bu. Çünkü İslâm’ın üzerinde durduğu en
    önemli mesele, Tevhid inancıdır. İnsanlar öncelikli olarak bu inancı benimsemekten
    sorumludurlar. Tevhid, yaratılışın ve var olmanın en önemli olayıdır;
    yaratılış amacımız olan sadece Allah’a kulluk yapma bilincidir.
    Tevhid, aynı zamanda Kur’an’ın üzerinde en çok durduğu konudur.
    Hz.Muhammed (s.a.s.)’in mesajı, Kur’an’ın öncelikli konusu, insanların
    şirk dinlerini terkederek, Tevhid dinini benimsemeleridir. Bu hem fıtrata
    (yaratılışa) uygun bir seçimdir, hem evrendeki teslimiyete (İslâm’a) katılmadır,
    hem de dünya ve âhiret kurtuluşudur. İslâm’ın bütün yükümlülükleri,
    bütün prensipleri, emir ve yasakları; gönüllerine Tevhid inancı yerleşmiş
    muvahhidler tarafından hakkıyla yerine getirilir. İnsanlık ailesinin en
    öncelikli faaliyeti ve meselesi, Tevhid ile şirk arasındaki seçimdir. Kendi
    özgür irâdesi elinde bulunan insan, Tevhid ile şirk arasında kendi isteği ile
    bir seçim yapacaktır. Yaptığı tercihin, yani seçtiği inanç ve hayat tarzının
    sonucuna da katlanacaktır.
    • 103 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Tevhid veya Şehâdet kelimesinin ikinci kısmı, Hz. Muhammed’in Allah’ın
    rasûlü (elçisi) olduğunu kabul ve ilân etmektir. Bunun anlamı da yalnızca
    “O, Allah tarafından gönderilmiş bir elçidir” demek değildir elbette.
    O’nu Allah’ın son rasûlü tanıdıktan sonra, O’nunla gönderilenleri, O’nun
    tebliğ ettiklerini, O’nun dediklerinin doğru olduğunu da kabul etmek demektir.
    Tevhid, aynı zamanda O’nun anlatıp uygulayarak gösterdiği yaşama
    biçimini seçmek, O’nun tebliğ ettiği İlâhî şeriati hayat prensibi haline
    getirmek anlamına da gelmektedir. O’nu tek önder ve rehber kabul edip
    O’nun izinden gitmeye çalışmak demektir. Rabbimiz, hükümlerini ve kullarından
    istediklerini rasulleri aracılığıyla insanlara bildirmiştir. Kelime-i
    Tevhidi bilinçli şekilde söyleyen kimse, Allah’ın hükümlerini kabul ediyor
    ve o hükümleri hayatına uygulamaya karar veriyor, bu konuda her zorluğa,
    her çeşit imtihana hazır oluyor demektir.
    Tevhid Kelimesi İslâm’ın giriş kapısıdır. Ancak, bu kapıdan içeri girenler,
    içeride olan her bir ilkeyi, her bir iman esasını, her bir kulluk şartını
    kabul etmiş ve pratik hayatta uygulamaya söz vermiş demektir.
    İlâh Ne Demektir?
    İslâm kültürünün önemli kavramlarından biri de “ilâh”tır. Tevhid inancını
    ve onun karşıtlarını yeterince bilmek için bu kavramı iyi tanımak gerekir.
    Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman ile şirk (ortak
    koşma) arasındaki farkı ortaya koyar.
    Sözlük anlamı; kulluk edilen, mâ’bûd haline getirilen, kendisine yönelinen,
    alışılan, düşkün olunan demektir. Kendisinden türediği “elihe” fiili;
    yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtüp gizlemek, alışmak gibi anlamlara
    gelmektedir.
    Kavram olarak ilâh; kendisine ibâdet edilen, ma’bûd sayılan şey, her
    şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık anlamında kullanılmaktadır.
    Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan bütün ma’budların ortak
    adı “ilâh”tır. Türkçede bunu “tanrı” kelimesi ile karşılarız. İslâmî ıstılahta
    ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir.
    • 104 •
    Ahmed Kalkan
    İlâh; ibâdet edilmeye, yani kudret ve kuvveti önünde huşû ile boyun
    eğilip kulluk ve itaat edilmeye lâyık, her şeyin O’na muhtaç olduğu bir varlık
    demektir. İlâh kelimesi gizlilik ve esrârengizlik mânâlarına da gelir ki
    böylece ilâhın görülmez ve ulaşılmaz bir varlık olduğu değerlendirilsin.
    İnsanoğlu, fıtratı gereği, her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan
    yardım istemeye muhtaçtır. O bazı şeylerden korkar, bazı şeylere gücü
    yetmez ve başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır, bazı şeyleri kendinden
    üstün görür. Bütün ümitlerin bittiği yerde, görmediği, tanımadığı
    bir gizli “ilâh”tan yardım ister. Çevresinde gördüğü hemen bütün olayların
    kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına,
    yarattığına inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan
    sığınacak bir melce’ (sığınak, kucak) arar.
    Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzak insanlar, yaratılışlarında
    ve pratik hayatlarındaki “bir ilâha bağlanma” ihtiyacını başka şekillerde,
    bâtıl yollarla giderirler. Tarihte ve günümüzde dinsiz insan olmadığı
    gibi, ilâhsız insan da yoktur. Kimileri, hiçbir tanrıya inanmadığını söylese
    bile; onların içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden
    çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı “bir şey” mutlaka vardır. İşte o
    “şey” onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim ilginç bir örnek veriyor: Birtakım
    insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini, kendi emirlerini en üstün
    ve doğru görürler. Bırakın bir dinin emrine uymayı, toplumda geçerli olan
    hiçbir kural onları bağlamaz. Bu tip insanlar, “kendi keyiflerine” uyarlar.
    Kendi arzularından (hevâlarından) başka kutsal, kendi isteklerinden ve görüşlerinden
    üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar için
    Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı
    edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?”291 demektedir.
    İlâh zannedilen şey, insanın kendi üzerinde büyük çapta etki ettiğini
    var saydığı “güç”tür. Bu kimine göre ateş, kimine göre Güneş, bazılarına
    göre gök, bazılarına göre yıldızlar veya burçlar, bazı kimselere göre madde,
    bazısına göre ataların rûhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre
    devlet erki, bazısına göre de iyilik ve kötülük tanrılarıdır. Birçok ülkede
    tâğutlar, yöneticiler, özellikle diktatörler; tanrı gibi algılanmış, karşı konulmaz
    üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken, kızdığı zaman ga-
    291 25/ Furkan, 43
    • 105 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    zabıyla herkesi cezalandırabillen tanrılar gibi düşünülmüştür. Hatta birçok
    yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar taparcasına saygı göstermektedirler.
    Karşısında âyin şeklinde saygı duruşunda bulunmaktalar ve
    o heykeli kutsal kabul etmekte, yani putlaştırmaktalar. Tarihte, Tevhid Dininden
    uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı ilâh düşünceleri gelişmiştir.
    Kimileri inandıkları ilâhları adına putlar ve mâbedler yapıp o putlara tapınmışlardır.
    Bu putların taştan, tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla
    bir önemi yoktur. İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp,
    sonra da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar ve o
    heykelleri ilâh kabul ediyorlardı. “Beşerin böyle dalâleti var / Putunu kendi
    yapar kendi tapar.”
    Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey bir olan Allah’ındır.
    Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler O’nun elindedir.
    Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün işler yani kader O’nun elindedir.
    Yerde ve gökte olan her şey isteyerek O’na boyun eğmektedir. Her şey
    O’nu tesbih eder (O’na ibâdet eder, O’nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca
    O’nun hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiçbir şey O’nun
    dengi olamaz. O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün ve yaratıcılığının
    ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiçbir şeye muhtaç değildir.
    İnsanlar birçok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de; ama “Allah”
    birdir ve O’nun hakkında başka türlü düşünmek de mümkün değildir. Allah,
    hem ilâhlık (ulûhiyet), hem Rablik (rubûbiyet), hem hâkimlik (hâkimiyet),
    hem de meliklik (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine sahiptir. Kur’an’da
    ‘ilâh’ kavramı, daha çok şu iki anlamda kullanılmıştır: Birincisi, hak olsun
    bâtıl olsun, insanların kendisine ibâdet ettikleri ma’bud; İkincisi, gerçek
    ibâdete lâyık olan, âlemlerin Rabbi olan Allah.
    Allah’a ait bir sıfatı veya sıfatları bir başka varlığa veren, onu ilâh gibi
    düşünmüş olur. Dinimizde bunun adı “şirk”tir. Allah’ın yaratma, öldürme,
    diriltme, affetme, azâb etme, yoktan var etme, kutsal olma, nimet verme,
    hüküm koyma gibi sıfatları, başka şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa,
    onlar “ilâh” haline getiriliyor demektir. Bu bağlamda bir kimse; bir kişiyi,
    bir kurumu veya bir başka şeyi, “tıpkı tanrı gibi” diye düşünmesi, onu ilâh
    saymasıdır. İlâh diye düşünülen şey, onu o şekilde kabul eden kişiye göre;
    üstündür (müteâldir), en çok sevilendir, emirlerine ve hükümlerine mutlak
    uyulacak kişidir, ondan daha büyük bir şey yoktur.
    • 106 •
    Ahmed Kalkan
    Günümüzde bu tür ilâh anlayışını çokça görmek mümkündür. Üzülerek
    söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen insanlar
    hâlâ, geçmişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terketmemişlerdir. Bugün
    nice insan, atalarının ruhunu, devlet yöneticilerini, kahramanları, devlet
    örgütlerini, uluslararası kuruluşları tıpkı ilâh gibi görmektedir. Bu sahte
    tanrılar için “bunların gücü çok büyüktür, bunlara asla karşı gelinemez”
    diye inanılmaktadır. Gazetelerin sayfalarında görülen “futbol ilâhı”, “müziğin
    ilâhı”, “sanat tanrısı”, “seks tanrıçası”, “ey falanca şarkıcı sana kul olayım”,
    “ey sevgili sana tapıyorum” gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh inancının
    görüntüleridir. Yine bazı şarkılarda geçen, sevgiliyi putlaştıran sözler de
    bunun gibidir. Bazıları bir sporcuyu, bazıları da bir müzik veya film yıldızını
    kendisi için en üstün örnek sayar, onun peşinden gider, onu taparcasına
    sever, ondan başka üstün ve kutsal bir şey düşünmez. İşte bu bâtıl fikir, onu
    sapık ilâh fikrine sürükler.
    Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, tek partilerin, kahramanlaştırılan
    bazı ölülerin koydukları ilkeler ve kanunlar, yaptıkları işler
    ve uygulamaları hakkında, “karşı gelinemez, değiştirilemez, itaat edilmesi
    zorunlu ilkelerdir” düşüncesi, onları ilâh saymanın çağdaş görüntüleridir.
    İnsanlar bu gibi otorite sahiplerinde olağanüstü bir güç var sanmaktalar,
    dolayısıyla onlarda ilâhlık sıfatları görmekteler.
    Bazılarının, “birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri, kanunları
    en üstündür, onların üzerinde güç ve otorite yoktur” şeklindeki inançları,
    onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin rabbi Allah’ın insanlar için
    indirdiği hükümlere aldırmamak, onları reddetmek, ya da onların yerine
    kişilerin ve kurumların hükmünü kabul etmek; onları ilâh haline getirmenin
    göstergesidir.
    Câhiliye döneminde cömertliğiyle meşhur Hâtem Tâî’nin oğlu Adiyy
    bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu halde Peygamberimizi ziyarete
    geldi. Kendisine Adiyy b. Hatem’in geldiği haber verildi. Rasûlullah
    (s.a.s.) o sırada 9/Tevbe sûresi 31. âyeti okuyordu. Adiy b. Hâtem, orada
    söylenenleri duyunca şöyle dedi: “Ben yahûdileri ve hıristiyanları tanırım,
    onlar hahamlarına ve papazlarına ibâdet etmiyorlar ki...” Bunun üzerine
    Ekrem Rasûl şöyle buyurdu: “Evet, onlar (onların önünde secde ederek) ibâdet
    etmiyorlar, fakat onlar halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da
    din adamlarının bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar. İşte onları ilâhlaştırıp
    • 107 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    rab haline getirmenin mânâsı budur.” Sonra Peygamberimiz onu İslâm’a dâvet
    etti, o da müslüman oldu.292
    “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek veya
    kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne
    karşı gelirse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.”293 Diyelim ki,
    herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçü veya bir hüküm var. Buna
    karşın aynı konuda başka bir kişinin, siyasî bir otoritenin, devletin veya
    başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya ölçüsü bulunmaktadır. Bir insan
    Allah’ın hükmüne rağmen onları benimser, inanır veya peşinden giderse;
    işte o kabul ettiği hükmü veya ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş
    demektir.
    Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp vermeyi
    haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım yöneticiler
    veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor, “fâizsiz ekonomi olmaz”
    diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini çağdaş kıyafet değil diye yasaklıyor.
    Bazıları, “Allah’ın ölçülerinin bir geçerliliği yoktur, bu zamanda uygulamak
    zordur, ama yöneticilerin koyduğu hüküm/kanun daha doğrudur,
    zamana daha uygundur, biz onlara inanırız” derse, işte bu inanç başkalarını
    ilâh kabul etmektir.
    Kim herhangi bir şeyi Allah sevgisinden fazla severse, bir şeye Allah’tan
    fazla saygı gösterir veya ondan bu denli korkarsa veya Allah’ın dışında herhangi
    bir şeye veya insana tapınırsa, ya da Allah’ın hükmüne aykırı olarak
    başkalarının ilkelerini daha üstün sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh
    haline getiriyor demektir.
    Farklı ilâhlara inananlar bu inançlarını zaman zaman ortaya koyuyorlar.
    ‘Falanca devletin, falanca uluslararası kuruluşun veya falanca adamın
    ilkeleri her şeyin üstündedir’ diyen veya diliyle demese de böyle inanan
    kimse, Allah’ı değil onları ilâh tanıyor demektir.
    292 Tirmizî, Tefsîr 10, hadis no: 3292
    293 33/Ahzâb, 36
    • 108 •
    Ahmed Kalkan
    İslâm’ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi şudur: “Lâ ilâhe illâllah
    Muhammedü’r Rasûlullah (Allah’tan başka tanrı yoktur. Hz. Muhammed
    Allah’ın elçisidir).”294
    “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma. O’ndan başka hiçbir ilâh
    yoktur.”295 “İnsanlar içinde Allah’tan başkasını O’na denk sayanlar var. Ki
    onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri daha
    büyüktür. Allah’a eş koşarak kendi kendilerine zulmedenler, azâbı görecekleri
    zaman bütün kudretin ve gücün gerçekten Allah’ta olduğunu gözleri ile görür
    gibi bir bilselerdi.”296
    İlâhlık ve otorite birbirini gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza, hayatımız
    için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen ve kayıtsız şartsız
    hâkimiyet sahibi Allah (c.c.) gelmelidir. İnsanın fıtratında kendinden üstün
    bir varlığa yalvarma ve tapınma ihtiyacı yatar. Her insan bir şeye tapar.
    İnsanlar fıtrattan gelen ilâh edinme ihtiyacını sadece Allah’a yöneltmezse,
    başka ilâhlara tapmış olurlar ki, bu da insanı küfre sokar. Kur’ân-ı Kerim’de
    öncelikle ve her şeyden önemli ve yoğun olarak Allah’ın tek ilâh olduğu
    üzerinde durulur. Câhiliye döneminde, gerek Mekke müşrikleri, gerekse
    yahûdi ve hristiyanlar Allah’a inanıyorlardı; fakat Allah’ın ilâhlık vasıflarını
    başkalarına da vererek, Allah’a karşı en büyük yalan ve iftira olan şirke
    düşmüşlerdi.
    İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah’ın hayatımız için kanun koyan,
    nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun koyma, insanlar için hukuk
    belirleme Allah’tan başkalarına verilirse, bu onlara ilâhlık vasıflarını
    da vermek olur, ki bu da şirktir. Bu mânâda kanun koyucu olarak ilâhlık
    taslayan tâğutlar tarih boyunca çıkmıştır ve çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte
    en çok görülen şirk çeşidi bunlara kulluk şeklinde olandır. “Sana indirilene
    ve senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi?
    Zira tâğûta küfredip inkâr etmeleri kendilerine emrolunduğu halde tâğûtun
    önünde muhâkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar. Hâlbuki
    şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.”297; “Kim tâğûta küfredip onu
    294 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 295-299
    295 28/Kasas, 88
    296 2/Bakara, 165
    297 4/Nisâ, 60
    • 109 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    inkâr ederek Allah’a iman ederse, muhakkak o, kopması mümkün olmayan
    sapasağlam kulpa yapışmış olur.”298
    Kur’ân-ı Kerim bize bütün Peygamberlerin tevhid akîdesiyle gönderildiğini
    bildirir: “(Ey Muhammed!) Senden önce gönderdiğimiz her Peygambere;
    Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”
    299; “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve tâğuttan sakının’ diye
    (emretmeleri için) her ümmete/topluma, bir peygamber gönderdik.”300
    Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid Kavramı
    Kur’ân-ı Kerim’de “İlâh” kelimesi, toplam 147 yerde geçer. “Allah” lafzı
    ise, tam 2697 yerde kullanılır. “Lâ ilâhe illâllah” şeklindeki tevhid kelimesi/
    cümlesi Kur’an’da iki yerde301 geçer. Aynı anlama gelen “Lâ ilâhe illâ Hû”
    şeklinde 30 yerde tekrarlanır. “İman” kelimesi, değişik kullanımlarla toplam
    878, onun zıddı olan “küfür” sözcüğü 525 yerde, tevhidin zıddı olan
    “şirk” de 168 defa zikredilir. Sadece bu kelimelerin geçtiği, direkt olarak
    tevhidi anlatan âyetlerin sayısının toplam 4447 olduğunu değerlendirdiğimizde,
    Kur’an’ın her üç âyetinden ikisinin tevhidden bahsettiğini görmüş
    oluruz. Bunun yanında, farklı ifadelerle tevhidin anlatıldığı âyetleri de
    göz önünde bulundurduğumuzda, Kur’an’ın Allah’ın tek bir ilâh olduğuna
    inanmaya ne kadar önem verdiğini ve bütün Kur’ânî esasların tevhid inancı
    esasına dayandığını görürüz.
    Tevhid, yaratılıştan bile öncedir.302 “Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, İslâm
    dininin temel rüknü olduğuna göre Tevhid olmadan İslâm dininden de
    bahsetmek mümkün olmaz. Bu yüzden Tevhidin ilk olarak açıklanması,
    tebliğ edilmesi ve beyan olunması gerekmektedir: “Senden önce gönderdiğimiz
    her peygambere; ‘Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”
    303 Aslında Kur’ân-ı Kerim Tevhidin, yani “Lâ ilâhe illâllah”ın
    mânâsını açıklamak üzere gönderilmiştir. Tevhid akîdesinin, küçük bir
    şüpheye yer bırakmadan, saf ve katıksız bir şekilde yerleşmediği bir kalp-
    298 2/Bakara, 256
    299 21/Enbiyâ, 25
    300 16/Nahl, 36
    301 37/Sâffât, 35; 47/Muhammed, 19
    302 7/A’râf, 173
    303 21/Enbiyâ, 25
    • 110 •
    Ahmed Kalkan
    te hakiki imandan bahsetmek mümkün değildir. Gerçek bir iman için de
    Allah’a imandan önce tâğutları tanımamak, onları reddetmek gerekir.304
    Mü’min olmanın, Allah’ı kabul etmenin anlamı, Tevhid akîdesinin net olarak,
    saf, arı ve duru olarak insan kalbine yerleşmesi ve buna bağlı olarak
    insan hayatında, yani pratikte tezâhür etmesidir. Buna Allah’ın insan hayatına
    hükmetmesi de diyebiliriz. İnsanın Allah’tan gayrı bütün sahte ilâhları
    reddetmesi, sadece Allah’ın kopmak bilmeyen sağlam kulpuna yapışarak
    diğer bütün iplerin kesilmesi... İşte Tevhidin rûhu budur.
    O halde bize düşen, Tevhid akîdesini aslından öğrenmek ve yeniden
    ona dönmektir. Ancak bu şekilde câhiliyyenin bataklığından kurtulabilir
    ve yeniden dünya toplumları arasındaki izzetimizi kazanabiliriz. Kur’an Allah
    Teâlâ’nın varlığını isbat etmeyi değil; O’nun sıfatlarını konu edinmiştir.
    Bu âyetlerde özellikle Tevhid, yani Allah’ın bir tekliği üzerinde durularak
    Allah’ın şerîki ve benzeri olmadığı ifâde edilmiştir. Kur’an’a göre Tevhidin
    asıl mânâsı; Allah’ın birliğine, dengi ve ortağı olmadığına insanların iman
    etmesidir.
    Ne Yapmalı?
    Kur’an ve Peygamber ne yaptı, nereden başladı ve hangi şeye en çok
    önem verdi ise biz de öyle yapmalıyız. Her konuyu “tevhid”le bağlantılı anlatmalıyız.
    “Tevhid”i sadece siyasî çıkarım ve yorumlarla bağlantılı gündeme
    getirmek yerine; onu parçalamamalı ve kendimiz de “tevhid ahlâkı”na
    uymalı, hal dilimizle, her an ve herkese tebliğ edebilmeliyiz.
    - 10. Âyet -
    عَلَ مَا يقُوُلونَ وَا جْ هُرْهُْ جَ هْرًا ج�َ يِلا ³ وَاصْبِ ْ
    “Söylediklerine sabret ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl!” (10. âyet)
    304 2/Bakara, 256
    • 111 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Yüce Allah dışındaki her şeyle ilişkiyi kesme anlamına gelen “tebettül”
    ün gereği vurgulandıktan sonra zaten gerçekte Allah dışında hiçbir
    şeyin var olmadığı, isteyenin O’na yönelebileceği vurgulanıyor. Okuyoruz:
    “O doğunun da, batının da Rabbidir, O’ndan başka ilah yoktur. O halde tek
    dayanağın O olsun.”
    O bütün yönlerin Rabbidir. O doğunun da, batının da Rabbidir. O kendisinden
    başka ilah olmayan “tek” ve “bir”dir. Her şeyden soyutlanıp sırf
    O’na bağlânmak, aslında şu evrendeki tek gerçeğe bağlanmaktır. O’na dayanmak,
    aslında şu evrendeki tek güce dayanmaktır. Tek olan Allah’a dayanmak,
    O’nun birliğine, doğuyu ve batıyı, başka bir deyimle tüm evreni
    kapsayan egemenliğine inanmanın dolaysız ürünü ve sonucudur. .
    “Kalk” komutu ile bu ağır yükü sırtlanmaya çağrılan Peygamberimizin
    her şeyden önce tüm varlığı ile Allah’a yönelmeye, diğer her şeyi bir yana
    bırakarak sırf O’na dayanmaya ihtiyacı vardır. Çünkü ağır bir yük altında
    çıkacağı uzun yolculuğu sırasında gerekli gücü ve azığı bu kaynaktan alacaktır.
    305
    “Söylediklerine sabret ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl!”
    Ey Muhammed! O yalanlayıcı beyinsizlerin senin hakkında uydurdukları
    “sihirbaz, kâhin, şair, mecnun, deli” gibi sözlerle verdikleri eziyetlere
    sabret. Çünkü Allah onlara karşı senin yardımcındır. Onlardan şimdilik
    uzaklaş, eziyet, hakaret ve sövmekle onlara karşılık verme. Rabbin bu konuda
    sana ve iman edenlere yardım edecek ve onlara galip geleceksiniz.
    Zafer yakındır. Sabırlı olun, imanınızdan asla taviz vermeyin.
    Muhammed Ali es-Sabuni diyor ki: “Müfessirler şöyle der: “Ayette geçen
    “Hecr-i cemîl” yani güzel uzaklaşma, azarlama olmadan, sövme ve
    eziyet olmadan uzaklaşmadır. Bu savaş emri verilmeden önce idi. Nitekim
    Yüce Allah mealen şöyle buyurmuştur: “Ayetlerimiz hakkında konuşmaya
    dalanları gördüğünde, onlardan uzak ol.”306 Daha sonra Rasulullah’a kâfirlerle
    harb ve öldürme emri verilmiştir.
    305 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l Kur’an
    306 6/En’âm, 68
    • 112 •
    Ahmed Kalkan
    Bundaki hikmet şudur: Mü’minler Mekke’de iken az ve zayıf idiler. Geceleyin
    ibadet ederek güçlüklere alışmaları emredildi ki, bu ruhi eğitimle
    kendilerini düşmanlarla mücadeleye hazırlasınlar ve sayıları artsın da azgınlık
    ve taşkınlığa karşı durabilsinler. Bu aşamaya gelmeden önce sabretmek
    ve sadece dil ile davet etmekle yetinmek gerekir...”307
    Mevdûdi diyor ki: “Buradaki “Onlardan ayrıl”dan kasıt, “onlara tebliğ
    yapmayı bırak” demek değil. Yalnız, onlar beyhude şeyler söylediklerinde
    onları muhatap alma denilmek istenmektedir. Onların terbiyesizliklerine
    cevap vermeyin ve bunlara karşı kızmayın, öfkelenmeyin.
    Yani senin tavrın tıpkı serseri birisinin şerefli bir kimseye hoş olmayan
    laflar söylemesine karşılık o kimsenin onu hiç muhâtap almaması ve aldırış
    etmemesi gibi olmalıdır. Burada Rasûlullah’ın tavrı zaten böyle değildi de
    Allah O’na böyle olmasını öğütlemişti gibi bir anlayışa gidilmemeli. Aslında
    Allah Rasûlü’nün tavrı zaten böyleydi. Ama Kur’an-ı Kerim’deki bu
    irşaddan maksat kâfirlere, eğer Allah Rasûlü onların bu hareketlerine cevap
    vermiyorsa bunun O’nun zayıflığı dolayısıyla olmadığını bildirmektir. Rasul
    şerefli bir kimsedir ve Allah’ın tâlimâtı gereğince onların bu gibi terbiyesiz
    tavırlarına bir karşılık vermemektedir.”308
    “Onu vekil tut ve başkalarının diyeceklerine sabret ve onları bir hecr-i
    cemil ile terket, şimdilik hallerine bırak.”
    Hecr-i Cemîl: Kalben ve fikren onlardan uzak durup yaptıkları işlerde
    onlara uymamakla beraber kötülüklerine karşılık vermeye kalkışmayıp
    hoşgörü, idare ve güzel ahlâk ile güzel bir muhalefet yapmaktır. Bunun
    benzeri, “Onun için sen kendilerine aldırma, onlara öğüt ver.” 309; “Ve cahillerden
    yüz çevir.” 310; “Onlardan yüz çevir.” 311 ve “Bizden yana her bakımdan
    selamette olunuz. Biz cahillik edenleri aramayız.” 312 âyetleridir. Râzi der ki:
    Bir kısım tefsirciler bu âyetin “savaş” emrinden önce inip sonra savaş emri
    ile hükmünün kaldırıldığı görüşünü benimsemişlerdir. Diğer bazı âlimler
    ise, bunun kabul edilmeye daha çok vesile olan şeyler hususunda Allah’ın
    307 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/105.
    308 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/459.
    309 4/Nisâ, 63
    310 7/A'râf, 199
    311 6/En'âm, 68
    312 28/Kasas, 55
    • 113 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    iznine tutunmak olduğunu ve bu gibi hususların hükmünün kaldırılamayacağını
    söylemişlerdir ki, en sahih olan da budur”313
    Sûrenin başlangıç bölümünün Peygamberimize peygamberlik görevi
    yerildiği ilk günlerde indiğini ileri süren birinci rivayetin doğru olması durumunda
    surenin bu bölümünün çağrı kampanyasının açığa vurulduğu,
    yalanlayıcıların ve dil uzatanların ortaya çıkarak Peygamberimize ve müminlere
    eziyet yönelttikleri sonraki yıllarda indiği kabul edilmelidir. Buna
    karşılık eğer ikinci rivayetin doğru olduğu varsayımından hareket edilirse
    surenin ilk yarısının bir bütün olarak müşriklerin Peygamberimize yönelik
    eziyetleri ve yürüttüğü çağrı kampanyası karşısındaki engellemeleri üzerine
    indiği düşünülmelidir.
    Bu ihtimallerden hangisi doğru olursa olsun, gece ibadetine ve Allah’ı
    anmaya ilişkin direktifi izleyen bu ayetlerde Peygamberimizin sabretmeye
    yöneltildiği görülüyor. Çünkü gece ibadeti ve zikir ile sabır bu çağrı hareketinin
    uzun ve sıkıntılı yolu boyunca kalbi besleyecek olan iki önemli
    ve birbirinden ayrılmaz azık türüdürler. Bu iki azık türü, bu çağrının hem
    vicdanların kuytu köşelerine yönelik iç yolculuğu sırasında hem de çağrının
    düşmanlarına yönelik dış yolculuğu sırasında aynı oranda gereklidir.
    Çünkü her iki yolculuk da aynı derecede zor ve sıkıntılıdır. Bu yüzden Peygamberimize
    “Müşriklerin senin için söylediklerine sabret” direktifi veriliyor.
    Yani müşriklerin kin ve nefret güdüsü ile senin hakkında söyledikleri
    bütün çirkin sözleri sabırla karşıla. Bunun yanısıra;
    “Yanlarından nazik bir şekilde ayrıl.”
    Yani onları paylama, onlara kızma, onlara küsme, onlara kırıcı karşılıklar
    verme. Bu direktif, bu çağrı hareketin Mekke dönemine -Özellikle bu
    dönemin ilk yıllarına- ilişkin yöntemini yansıtıyor. Bu yöntem sırf kalplere
    ve vicdanlara seslenmekten, soğukkanlı duyurma ve anlatma girişiminden
    ibaretti.
    Kaba davranışları ve yalanlamaları nezaketle karşılayarak tartışma ortamından
    tatlılıkla ayrılmak Allah’ı anmanın yanısıra sabırlı olmayı gerektirir.
    Yüce Allah bütün peygamberlerine ve bu peygamberlere inanan “mümin”
    kullarına ısrarla sabırlı olmayı öğütlemiştir.
    313 Fahreddin Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 179; Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/401.
    • 114 •
    Ahmed Kalkan
    Sabır bu davayı omuzlayacak kimselerin azığı, cephanesi, kalkanı, silahı,
    sığınağı ve korunağıdır. Sabır, cihaddır. Nefse karşı, nefsin arzu ve ihtiraslarına
    karşı, nefsin sapmalarına karşı, nefsin zaaflarına karşı, nefsin yalpalanmalarına
    karşı, nefsin aceleciliklerine ve umutsuzluklarına, onların
    yöntemlerine, önlemlerine, komplolarına, eziyetlerine ve baskılarına karşı
    cihaddır. Genel olarak bütün nefislere karşı cihaddır. Çünkü nefisler bu davanın
    yükümlülüklerinden kaytarmaya, sıyrılmaya çalışırlar; bu davanın
    özü ile bağdaşmayan, onunla çelişen çeşitli kılıklar arkasında saklanmaya
    girişirler. Dava adamının bütün tehlikeler karşısındaki tek azığı sabırdır.
    Allah’ı anmak ise hemen hemen her durumda sabrın ayrılmaz yoldaşıdır.
    Senin için söylediklerine sabret, yanlarından nezaketle ayrıl ve o yalanlayıcılar
    ile aramızdan çekil, onların hakkından ben gelirim. Okuyalım:
    “Ayetlerimi yalanlayan o zenginlerin işini bana bırak, onlara biraz süre
    tanı.” Evet, “Ayetlerimi yalanlayanların işini bana bırak”. Düşünelim ki,
    bu sözü kahredici, karşı durulmaz ve sarsılmaz üstün gücün sahibi olan
    yüce Allah söylüyor. Yalanlayıcılar ise birtakım insanlar. Onları tehdit eden
    ise hiç yoktan var edicileri ve bu uçsuz-bucaksız evrenin tek bir “ol” komutu
    ile yaratıcısı olan yüce Allah’tır.
    O yalanlayıcıları bana bırak. Dava benim davamdır. Sana düşen sadece
    onu duyurmaktır. Bırak yalanlasınlar, nezaketle ayrılıver yanlarından. Onlarla
    savaşmayı doğrudan doğruya ben üzerime alacağım. Sen onlar için
    kafanı yorma, müsterih ol.
    Ne sarsıcı, akılları baştan alıcı, bel kırıcı, ağır bir darbe! Düşünelim ki,
    bir yanda ezici iradenin sahibi, öbür tarafta şu zavallı ve güçsüz varlıklar!
    Bunlar zengin, varlıklı kimselermiş. Yeryüzünün kendileri gibi olan yaratıkları
    karşısında istedikleri kadar zorbalık taslasınlar, yüce Allah karşısında
    bunun ne anlamı olabilir ki?! 314
    314 Seyyid Kutub, Fi Zılali’l Kur’an
    • 115 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    - 11. Âyet -
    أُوِ ي ل النَّعْمَةِ وَمَِّلْهُمْ قَلِيلا Ç وَاْلُكَذِِّب ي نَ É وَذَرْ نِ ي
    “Nimet sahibi yalanlayıcıları sen bana bırak ve onlara az bir süre
    tanı!” (11. âyet)
    Ey Muhammed! Kendilerine nimet verdiğim halde âyetlerimi yalanlayan
    ve dünyada refah içerisinde yaşayıp şımaran o zengin kimseleri bana
    bırak, onlar için şefaatçi olma, şimdilik onlara biraz mühlet ver de şiddetli
    azaba hak kazansınlar. Onların kötülüğüne engel olmak, intikamını almak
    için ben sana yeterim. Onlar için dünyada kıtlık ve öldürülme, âhirette de
    acı bir azap vardır.
    Müfessirler şöyle der: “Yüce Allah, Rasûlullah (s.a.s.) Mekke’den hicret
    edinceye kadar onlara mühlet verdi. Mekke’den çıkınca, Allah onlara mühlet
    verdi. Mekke’den çıkınca, Allah onlara bela olarak kıtlık yıllarını verdi.
    Bu, genel azaptır. Sonra Kureyş’in ileri gelenlerini Bedir’de öldürdü. Bu da
    özel azaptır.”315
    Mevdudi diyor ki: “Bu şuna işarettir: Mekke’de o yalanlayan ve türlü hileler
    ile Allah Rasûlü’ne karşı halkın taassubunu kışkırtanlar kavimlerinin
    zengin olanları idiler. Çünkü İslâm inkılâbına çağrı onlara dokunmaktaydı.
    Kur’ân-ı Kerim bize bunun sadece Hz. Muhammed’e (s.a.s.) yönelik bir şey
    olmadığını bildirmektedir. Her zaman ıslahatçı bir harekete hep bu zenginler
    sınıfı karşı çıkmışlardı.” 316
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ama onlar kötülüklerinde
    devam edip gitsinler mi? diye kalbe bir sıkıntı ve şüphe gelmemek ve
    bunun kesinlikle geçici olacağı anlatılmak için de buyruluyor ki: Ve Bana
    bırak o nimetler içinde zevk sürerek rahat yaşamak isteyen bolluk içindeki
    inkârcıları ve mühlet ver onlara biraz. Keşşâf ’ın açıkladığına göre “na’me”,
    Fâtiha’da geçtiği gibi bolluk ve nimet içinde yaşama; ni’me, nimet vermek;
    nu’me ise, sevinç ve neşe mânâsınadır.317
    315 Sâvi Haşiyesi: 4/260; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/105-106.
    316 Açıklama için bkz. 7/A’râf, 60, 66, 75, 88; 23/Mü’minûn, 33; 34/Sebe’, 34-35; 43/Zuhruf, 23; Mevdudi-
    Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/459.
    317 Zemahşeri, Keşşaf: 4/177.
    • 116 •
    Ahmed Kalkan
    “Refah sahipleri, zevkine düşkün kimseler” demektir ki, Kureyş’in ileri
    gelenleri böyle idi. Dilimizde de bilindiği gibi “sen onu bana bırak” demek,
    “ben onun tamamen hakkından gelirim” demektir. Yani, “sen yorulma, merak
    etme, onları sadece Bana bırak ve acele etme, onlara çok değil biraz
    mühlet ver, Ben onların tam olarak haklarından gelmeye ve cezalarını vermeye
    yeterim.”318
    “Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları Bana bırak” cümlesi, elde ettikleri
    nimetlerin şükrünü yerine getirmeyen ve Allah’ın gönderdiği Peygamber’i
    yalancılıkla
    itham eden varlıklı ve despotik tavırlı Mekke müşrikleriyle ilgilidir.
    Allah
    Teâlâ Hz. Peygamber’e onlarla uğraşmasına gerek olmadığını,
    onların cezalarını
    kendisinin vereceğini bildirmiştir. Müfessirlerin çoğunluğu,
    bu cezalandırma sürecinin hicretten sonra Bedir savaşıyla başladığını
    belirtirler. 12. âyet onların cezalarının
    dünyada sona ermediğine, ahirette
    de cehennem ateşiyle cezalandırılacaklarına
    işaret etmektedir.
    “Prangalar” diye çevirdiğimiz “enkâl” kelimesi “kelepçeler,
    bukağılar,
    demir halkalar” anlamına da gelmektedir. Buna göre âyet suçluların
    elleri
    kelepçeli, ayakları bukağılı, boyunlarına halka geçirilmiş olarak cehenneme
    sürüleceklerine işaret eder. Müfessirler “boğazdan geçmeyen yiyeceklerden
    maksadın zakkum ağacı ve kuru diken olduğunu söylemişlerdir.319 13. Âyetin
    son bölümünde suçlular için ayrıca mâhiyeti belirtilmeyen elem verici
    bir azaptan söz edilmektedir. 14. Âyette de bu cezaların, dağların ve yeryüzünde
    bulunanların şiddetli bir şekilde sarsılması ve dağların kum yığını
    haline gelmesi ve kıyametin kopmasıyla başlayacağı haber verilmiştir.320
    Bütün bunlar dünyada
    verilen ağır cezalara benzetme yoluyla uhrevî cezanın
    ağırlık ve dehşetini tasvir etmeye yönelik anlatımlardır.321 Bundan
    sonra Yüce Allah, müşriklere âhirette hazırlamış olduğu azâbı anlattı:
    318 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/401-402.
    319 Şevkânî, V, 367; krş. 88/Gâşiye, 6
    320 Dağların parçalanması hakkında bilgi için bk. 18/Kehf, 47
    321 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu:V/411.
    • 117 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    -12. Âyet -
    مًا ÏيÒ إِنَّ لدَْينَا أَنكَلا وَ جَ ِ
    “Çünkü yanımızda ağır bukağılar ve yakıcı bir ateş var.” (12. âyet)
    Âhirette bizim katımızda onlar için bağlanacakları büyük ve ağır, ateşten
    siyah kelepçeler ve yakılacakları alevli bir cehennem ateşi vardır.
    Enkâl: Suçluya vurulan ağır kelepçe manasına nekâl kelimesinin çoğuludur.
    322
    İbn Cüzeyy diyor ki: “Enkâl demirden kelepçe mânâsına gelen nekâl
    kelimesinin çoğuludur. Bunların, ateşten siyah kelepçeler olduğu rivâyeti
    de vardır.”323
    Mevdudi diyor ki: “Cehennemde bunların ayaklarına zincir vurulmuş
    olması, bunların kaçma tehlikeleri olduğu için değildir. Aslında yerlerinden
    kalkamamaları için bir azap ve cezadır.”324
    -13. Âyet -
    مًا Ï أَِلي  وَطَعَامًا ذَا غُصَّةٍ وَعَذَا بً
    “Boğazı tıkayan bir yiyecek ve can yakıcı bir azab da vardır.” (13. âyet)
    Ayrıca onlar için gırtlaktan geçmeyen ve boğaza takılan zakkum ve
    kötü kokulu, ateşten bir diken ve elem verici bir azap vardır.
    Abdullah b. Zübeyr diyor ki: Âişe dedi ki: “Bu ayetler indikten sonra
    çok geçmeden Bedir savaşı oldu. Yani kâfirler daha dünyada iken yaptıklarının
    cezasını buldular.”325
    322 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/101.
    323 İbn Cüzeyy, Teshil: 4/158; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/106.
    324 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/459.
    325 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/465.
    • 118 •
    Ahmed Kalkan
    İbn Abbas şöyle der: “Bu yemek, ateşten bir dikendir ki, boğazlarına
    durup ne aşağı iner, ne de geri çıkar.”326 Bu anlatılan kelepçe ve bukağılara
    ilaveten, işte bu yemek ve elem verici bir azap vardır.327
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ve boğaza takılan bir yiyecek,
    zakkum, irin, zehirli ve dikenli bitki gibi ki, boğaza girdi mi ne yutulur,
    ne çıkarılabilir. Ve her acıdan daha elem verici, dayanılmaz bir azap vardır.
    Hz. Peygamber’in (s.a.s.) bu âyeti okuduğu zaman haykırdığı rivayet edilir.
    Hasan Basri bir gün oruçlu iken iftar edeceği sırada kendisine bir yemek
    getirilmiştir. Tam o anda bu âyet aklına geliverdi, “yemeği kaldırın”
    dedi. İkinci akşam konuldu, yine hatırana geldi, yine “kaldırın” dedi. Üçüncü
    akşam yine öyle. Sâbit-i Benânî’ye, Yezid-i Dabbî’ye ve Yahya el-Bekkâ’ya
    haber verildi, onlar geldiler ve sonunda biraz kavut şerbeti içmeyince bırakmadılar.
    Razî şöyle der: Bu dört mertebeyi ruhani cezalar şeklinde yorumlamak
    da mümkündür: Enkâl, nefsin cismâni ilgiler ve bedensel lezzetler bağına
    bağlanıp kalmasıdır. Çünkü nefis dünyada bunlara sevgi ve arzu yatkınlığı
    kazanmış olduğu için bedenden ayrıldıktan sonra hasret ve kaygısı artar,
    kazanç aletleri harap olmuş kalmamış bulunduğu için, daha evvel elde ettiği
    meleke ve yatkınlık onun kurtulup da ruh ve huzur âlemine geçmesini
    engelleyen engeller, tomruklar halini alır. Sonra o ruhani bağlantılardan
    ruhani ateşler çıkar. Çünkü nefsin bedensel durumlara aşırı meyli ile beraber
    onları elde etme imkânı bulamaması, bir kimse aradığı şeyi bulamayınca
    gönlünün yanması gibi, şiddetli bir iç yanmasını gerektirir ki, işte
    o ikinci mertebe, yani âyette anlatılan “cahîm”dir. Sonra da o yoksunluk
    tasalarını ve ayrılık elemlerini yutmaya uğraşır ki, işte bu da “taâmen zâ
    ğussa”dır. Daha sonra o bu içinde bulunduğu durumlar sebebiyle İlâhî
    nurun tecellisini görmekten ve mukaddes varlıklar zincirine katılmaktan
    yoksun kalır ki, bu da hepsinden şiddetli olan “azâben elîmâ”dır. Râzî bunları
    söyledikten sonra özellikle şu hatırlatmayı yapmayı da unutmayıp şöyle
    der: Sözüm yanlış anlaşılmasın. Ben, “âyetten maksat, yalnız bu rûhanî
    mânâlardır” demek istemiyorum. Diyorum ki, âyet hem cismanî, hem de
    rûhanî dört mertebenin meydana gelmesini ifade eder. Âyeti her ikisine
    de yorumlamak imkânsız değildir. Her ne kadar lafız, cismanî mertebelere
    326 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/364.
    327 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/106.
    • 119 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    göre hakikat, ruhanî mertebelere göre meşhur ve herkesin bildiği mecaz ise
    de. Yani genel mecaz ile hakikat ve mecazı bir araya toplamak veya işaret ve
    delalet sahih olur.
    Buna ipucu (karine) da sûrenin başından beri gelen açıklamaların yalnız
    maddiliğe mahsus olmaması ve elem ve sıkıntıların maddeden çok ruh
    ile ilgili bir iş olmasıdır. Zira ruh ile ilgisi olmayan bir cansız varlığın yanarken
    azap çekmesi tasavvur olunamaz.”328
    Bundan sonra Yüce Allah, bu azabın vaktini anlatarak şöyle buyurdu:
    -14. Âyet -
    رْضُ وَا جِْ لبَالُ وَكََنتْ ا جِْ لبَالُ كَثِيبًا مَِيلا أَجُفُ ا ل ¢ يَوْمَ تَ ْ
    “O gün, yer ve dağlar sarsılır. Dağlar da yığılarak akıp dağılan kum
    gibi olur.” (14. âyet)
    Dağların ve yeryüzünde bulunanların şiddetli bir şekilde sarsılıp sallandığı
    gün, dağlar sertliğine rağmen göçüverip akıp giden bir kum yığını
    haline gelir.
    Kesîb: Kum yığını demektir. Mehîl: Çöküp dağılarak akan manasınadır.
    Dilciler şöyle der: “Mehil, ayakla bastığında ayağın altından kayan, altını
    aldığında akıp dökülen şeydir. Mekîl kelimesinin aslı mekyul olduğu gibi,
    bunun aslı da mehyûl’dur.329
    İbn Kesir şöyle der: “Dağlar daha önce som kaya iken, kum tepeleri
    haline gelir. Sonra bu dağlar ufalanıp savrulur da neticede hiç bir şey kalmayacak
    şekilde hepsi gider.”330
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Yüce Allah, müşrikler için hazırladığı
    elem verici azabı, yerini, aletlerini ve zamanını anlattı. Yeri, cehennem;
    aletleri, bukağı ve kelepçeler; zakkum yemeği; zamanı ise, yerin sarsılıp
    328 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/402-403.
    329 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/101.
    330 Muhtasar-ı İbn Kesir: 3/565.
    • 120 •
    Ahmed Kalkan
    üzerindekilerin sallandığı zamandır. Yüce Allah böyle buyurarak, kâfirler
    Allah’ın rasûlünü yalanlamaya devam ettikleri takdirde, bütün bu cezalarla
    onları cezalandırmakla korkutmayı ve tehdidi murad etmiştir.”331
    Mevdudi diyor ki: “Çünkü o zaman yer çekimi kalmayacaktır. Dağlar
    parçalanacak ve önce bir kum yığını haline gelecek, daha sonra zelzele ile
    yer sallanacak ve bu sayede bu tepeler çökerek dümdüz bir hale gelecektir.
    Aynı husus arasında da açıklanmaktadır: “Sana dağların ne olacağından soruyorlar.
    De ki: Rabbim onları ufalayıp savuracak. Yerlerini de dümdüz bir
    toprak olarak bırakacak. Öyle ki orada da bir eğrilik ve bir tümsek de göremeyeceksiniz.”
    332
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Bunların ne zaman olacağına
    gelince, yerin ve dağların sarsılacağı ve o sivrilip duran dağların erimiş
    kum yığınına döneceği gün. O gün yeryüzü dümdüz olacak. Burada eriyen
    dağların olacağı anlaşılıyor ki, bu değişimde hepsi sarsılmakla beraber
    özellikle büyüklerinin yıkılacağına işaret vardır.” 333
    Yüce Allah daha sonra, onlardan önce gelmiş olan azgın milletlerin
    başlarına gelenleri, nasıl isyan ve inat ettiklerini, bu yüzden de onlara indirdiği
    azabı anlattı ve onlara zorba Firavun’u misal olarak getirdi:
    -15. Âyet -
    أَرْسَلْنَا إَِليْكُْ رَسُولا شَاهِدًا عَلَيْكُْ كََا أَرْسَلْنَا إِلَ فِرْعَوْنَ رَسُولا  إِنَّ
    “Şüphesiz Biz Firavun’a bir rasûl gönderdiğimiz gibi, size de üzerinize
    şahid olacak bir rasûl gönderdik.” (15. âyet)
    Ey Mekke halkı! Daha önce azgın ve zalim Firavun’a, kendi terbiyesinde
    büyüyen Mûsâ’yı rasûl olarak gönderdiğimiz gibi, yaptığınız zulüm ve
    inkârlara karşı aleyhinizde şahitlik etmesi için aranızda büyüyen Muham-
    331 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/106.
    332 20/Tâhâ, 105-107; Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/459.
    333 Haakka Sûresi'ne bkz.; Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 8/403.
    • 121 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    med’i de size ve Kıyâmet kopuncaya kadar tüm insanlara ve cinlere rasûl
    olarak gönderdik.
    Hazin şöyle der: “Yüce Allah, diğer ümmetler ve rasuller arasından
    özellikle Mûsâ’yı (a.s.) ve Firavun’u zikretti. Çünkü Muhammed (s.a.s.),
    kendi içlerinde doğduğu için Mekkeliler onu hafife alıp eziyet ettiler. Aynı
    şekilde Firavun da, Mûsâ’yı terbiye edip büyüttüğü için onu küçümseyip
    eziyet etmişti.”334
    Mevdudi diyor ki: “Şimdi, Allah Rasûlü’ne karşı çok hararetle karşı çıkan
    Mekke’deki kâfirlere hitap edilmektedir.
    Allah Rasûlü’nü insanlar üzerine şahit olarak göndermenin anlamı,
    dünyada onlar için hem söz, hem de eylem ile Hakk’a işaret etmesidir. Ayrıca
    şu da düşünülebilir; ahirette Allah’ın mahkeme-i kübrâsı kurulduğu
    zaman Allah Rasûlü “Ben onlara doğruyu göstermiştim” diye şahitlikte bulunacaktır..”
    335
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Buraya kadar hitap Peygamber’e
    (s.a.s.) idi. Peygamber’i bu şekilde hazırladıktan sonra, ilk önce
    âyetlerin iniş sebebi olan Mekke müşrikleri dâhil olmak üzere inkârcılara
    hitap edilerek Hz. Muhammed’in (s.a.s.) peygamber olarak gönderildiğini
    duyurmak için buyuruluyor ki: Haberiniz olsun, biz size bir elçi gönderdik.
    Allah’ın emirlerini size ulaştıracak; üzerinize şahit, kendisine karşı yaptıklarınıza
    şahit olarak inkârlarınıza, yalanlamalarınıza o Kıyâmet günü
    aleyhinizde tanıklık edecek. Aynı şekilde biz Firavun’a da bir elçi göndermiştik.
    O Mûsâ idi. Bu benzetmede üç mânâ vardır.
    1) Bakara ve Saff sûrelerinde geçtiği üzere Tevrat’ta Hz. Mûsâ’ya hitâben
    son Peygamber hakkında “Senin gibi bir elçi” diye haber verilmiş olan elçinin
    bu elçi olduğunu açıklamaktır.
    334 Hâzin: 4/169; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/107.
    335 İzah için bkz. 2/Bakara an: 144; 4/Nisâ, an: 64; 16/Nahl, 84-89; 33/Ahzâb, an: 82; 38/Fetih, an: 14;
    Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/459.
    • 122 •
    Ahmed Kalkan
    2) O vakit Mekke Cumhuriyeti’ni idare eden müşriklerin Firavun gibi
    zâlim ve zorba olduklarına işarettir.
    3) Netice olan şu korkutmayı anlatmaktır:” 336
    -16. Âyet -
    هُ أَخْذًا وَِبيلا  فَعَصَ فِرْعَوْنُ الرَّسُولَ فَأَخَذْنَ
    “Fakat Firavun rasûle isyan etti, Biz de onu müthiş bir şekilde yakaladık.”
    (16. âyet)
    Ey Kureyş topluluğu! Siz nasıl Muhammed’e isyan edip onun risaletini
    yalanlamışsanız, Firavun da Mûsâ’yı yalanlamış, ona iman etmemiş ve emrine
    karşı çıkmıştı. Biz de onu ve ordusunu suda boğmak suretiyle şiddetli
    ve korkunç bir şekilde azap ettik, cezaya çarptırdık. Siz de onun durumuna
    düşmeyin. Yoksa siz de aynı cezaya çarptırılırsınız.
    Vebîl: Büyük, şiddetli, âkıbeti korkunç olan demektir.337 Ebussuud şöyle
    der: “Bu âyet, Firavun’un başına gelenin, kesinlikle, Kureyşlilerin başına
    da geleceğine dikkat çekmektedir. Vebîl, ağır ve sert demektir. Hazmı ağır
    olduğu için hazmedilemeyen bitki manasına gelen “Kelâ vebîlun” sözünden
    alınmıştır.338
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Ki Firavun o elçiye isyan
    etti de biz o Firavun’u korkunç bir tutuşla tutup, alıverdik.”339
    Firavun Niçin ve Nasıl Cezalandırıldı?
    İnkârcılara yönelik uyarı ve azabı içeren bu âyetlerde, Yüce Allah’ın zâlim
    Firavun’u niçin ve nasıl cezalandırdığı anlatılır. Bu anlatımda, Allah’ın
    gönderdiği elçiye karşı çıkan Firavun nasıl cezalandırılmışsa, Hz. Muham-
    336 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/403.
    337 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/101.
    338 Ebussuud: 5/205.
    339 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/403.
    • 123 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    med’e (s.a.s.) ve onun Allah katından getirdiği hak dine karşı çıkan inkârcıların
    da bir gün benzer şekilde cezalandırılabilecekleri mesajı verilmiştir.
    15’inci âyette, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) kavmine elçi olarak gönderildiği
    belirtilmiş ve nüzul sırasına göre ilk kez, Hz. Muhammed (s.a.s.) bu
    âyette resul olarak nitelendirilmiştir. Resul sözcüğü, elçi veya haberci göndermek
    anlamlarına gelen rsl kökünün türemiş şeklidir. Bu sözcük İslâmî
    terminolojide, “vahiy eseri bir kitap ve şeriatle insanlara gönderilen peygamber”
    anlamına gelmektedir. Bu âyette resul sözcüğü, “Peygamber Muhammed
    (a.s.)” mânâsına gelir. Aynı ayette yer alan şahid sözcüğü ise, bir
    mecliste hazır olmak, tanıklık yapmak ve ikrar etmek gibi anlamlar taşıyan
    şhd kökünün türemiş şeklidir. Şahid sözcüğü bu ayette, hakikate tanıklık
    eden anlamına gelir.
    Yine nüzul sırasına göre ilk defa bu âyetlerde, Firavun’dan ve onun Allah’ın
    elçisine karşı takındığı olumsuz tutumdan söz edilmiştir. Bunun nedeni,
    anılan kıssanın, Kur’an’ın ilk muhatapları tarafından iyi bilinmesidir.
    Çünkü Araplar, yıllar önce Yemen’den gelip Hicaz bölgesine yerleşmiş olan
    Yahudi kabileleriyle birlikte yaşıyorlardı. Onlar, anılan kıssayı, o yörede yaşayan
    Yahudilerden dinlemiş ve öğrenmişlerdi. İşte Kur’an, ilk muhataplarının
    meçhulü olmayan, onlar tarafından çok iyi bilinen bu kıssayı onlara
    hatırlatarak, Firavun ve avaresi gibi davrananların, aynı acı akıbete uğrayacakları
    uyarısında bulunmuştur.
    Bu âyetlerde yer alan ve nüzul sırasına göre ilk kez burada geçen Firavun
    sözcüğünün, Eski Mısır dilinde büyük ev anlamındaki “Per’ao”dan
    geldiği; bu kelimenin Arapçaya, İbraniceden veya Süryaniceden geçtiği belirtilir.
    Takriben, M.Ö. 2400 tarihinden itibaren kullanıldığı tahmin edilen
    bu sözcük, başlangıçta krallık sarayını ve orada oturanları ifade ediyordu.
    M.Ö. 1370’lere doğru Per’ao sözcüğünün, kral anlamında kullanılmaya başlandığı
    tespit edilmiştir. Belirtilen dönemden sonra Firavun kelimesi, Mısır
    krallarının ünvanı olarak kullanılmıştır. Eski Mısır inancında Firavun, yeryüzündeki
    düzenin muhafaza ve devamından sorumlu olduğu gibi, dini
    hayatın da en önemli ve yetkili kişisiydi.
    Kur’an’da Firavun kelimesi, sadece Hz. Mûsâ dönemindeki Mısır kralını
    ifade eder. Hz. Yusuf devrindeki Mısır kralı için de, rabb ve melik sözcükleri
    kullanılır. Hz. Yusuf, Hiksoslar’a mensup bir kralın saltanatında Mısır’a
    • 124 •
    Ahmed Kalkan
    gelmiş ve orada kraldan sonraki en önemli mevkiye yükselmiştir. Hz. Yusuf
    zamanında yaşayan Firavun’un adının Reyyan b.Velid olduğu ve bunun Hz.
    Yusuf vasıtasıyla iman ettiği; Reyyan’dan sonra Ka’bus b. Mus’ab’ın kral olduğu
    fakat onun iman etmediği söylenir.
    Ka’bus’un yerine geçen Ebu’l Abbas b. Velid’in, firavunların en zalimi
    olduğu ve Hz. Mûsâ’nın bununla mücadele ettiği bildirilir. Ancak, gerek
    Hz. Yusuf ’u Mısır’da yüksek bir mevkiye getiren gerekse İsrailoğullarına
    baskı uygulayan ve Mısır’dan çıkışları sırasında iş başında olan firavunları,
    isim veya dönem açısından tam olarak tespit etmek, oldukça güçtür.
    Kur’an’ın tamamında “yetmiş dört” kez geçen Firavun, Hz. Mûsâ’ya
    karşı çıkan, büyüklük taslayan, ilahlık iddiasında bulunacak kadar kendini
    beğenen, Mûsâ’nın tanrısına ulaşmak için kuleler yaptıracak kadar taşkınlık
    eden, halkını küçümseyip zayıfları ezen ve gerçeklere sırt çeviren bir
    kral olarak tasvir edilir.
    Konuyla ilgili ayetlerin bir kısmında, Firavun’un tek başına değil de
    erkânıyla birlikte anılması, çok dikkat çekicidir. Bu kullanım biçimi, onun
    tek kişi olmaktan ziyade, bir sembol olarak takdim edildiğini gösterir. Mûsâ
    (a.s.), insanlık tarihinde hak, adâlet ve sağduyuyu temsil ederken Firavun
    ve erkânı, bunun karşısında yer alan zihniyeti temsil etmektedirler.
    Firavun ve avanesi, Allah’ın elçisini dinlemedikleri ve isyana devam ettikleri
    için cezalandırıldılar. Ancak onlar cezalandırılmadan önce birçok
    kez uyarıldılar. Bütün uyarılara rağmen isyana devam eden Firavun ve kavminin
    yaptıkları yüksek kuleler, bir süre sonra yıkıldı; sonunda Firavun ve
    beraberindekiler boğuldular. Firavun, boğulmak üzere iken iman etmiş; fakat
    imanı kabul edilmemiş, cesedi de daha sonra gelenlere bir ibret olmak
    üzere saklanmıştır. Mûsâ’yı evlatlık olarak alan Firavun’un eşi ise, iman etmiştir.
    Hatırlanacağı gibi, Cebelein mevkiinde, mumyalanmadığı halde hiç
    bozulmamış bir ceset bulunmuştur. British Museum’da muhafaza edilen bu
    cesedin, en az 3000 yıllık olduğu tespit edilmiştir.
    Kur’an’ın eskiye dair anlattığı bütün kıssaların, muhataplarına yönelttiği
    azap ve helâk uyarılarının temel hedefi, onlara sorumluluklarını hatırlatıp
    içinde bulundukları kötü durumun vehâmetine dikkat çekmektedir. Bu
    yüzden ayetler, durumu anlatıcı ve inkârcıları uyarıcı bir muhtevaya sahip•
    125 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    tir.340 Yüce Allah Firavun’u cezalandırdığını, mülk ve zorbalığının ondan
    azabı savmadığını anlattıktan sonra, tekrar Mekke kâfirlerine dönerek, onlara
    Kıyâmeti ve onun korku veren hallerini anlattı ki, başına gelen olaydan
    Firavun nasıl kurtulamamışsa onların da asla kurtulamayacağını açıklasın:
    -17. Âyet -
    عَلُ اْلوِْلدَانَ شِيبًا · يوْمًا يَ جْ â فَكَيْفَ تتَّقُونَ إِنْ كَفَرْتُ ْ
    “Eğer inkâr ederseniz, çocukları ihtiyarlatacak bir günden kendinizi
    nasıl koruyacaksınız!?” (17. âyet)
    17-19. âyetlerde, ceza gününün dehşeti, insanı en çok etkileyen ifadelerle
    dile getirilir. Âyetlerin beyanına göre, o günün dehşetinden çocukların
    saçları ağarır, gençler ihtiyar, gökler de paramparça olur. Allah’ın vaadi
    (buyruğu) böylece yerini bulur. İşte o gün, bu kadar korkunç, bu kadar dehşetli
    ve acı bir gündür.
    Kıyâmet gününün dehşeti, Kur’an’da değişik üslûplarla ve insanı en çok
    etkileyen ifadelerle anlatılır. Buradaki asıl hedef, inkârcı insanları psikolojik
    yönden çözmek, gönüllerdeki duyarlılığı artırarak insanları doğru inanca
    ve yaşayışa yöneltip onları, dünyada yaptıkları işlerin hesabını verecekleri
    bir güne hazırlamaktır.
    Bu ayetlerde yer alan temel sözcükler şunlardır:
    Vildan; doğmak, doğurmak ve üremek gibi anlamlar taşıyan vld kökünün
    türemiş şeklidir. Vildan, yeni doğmuş çocuk demektir.
    Şîben, saçı ağarmak ve ihtiyarlamak gibi anlamlara gelen şyb kökünün
    türemiş şeklidir. Burada, saçların ağarması ve gençlerin ihtiyarlaması anlamında
    kullanılmıştır.
    340 Fahreddin Yıldız, Tefsir Notları
    • 126 •
    Ahmed Kalkan
    Munfatır, yarmak, açmak ve yaratmak gibi anlamlar taşıyan ftr kökünün
    türemiş şeklidir. Burada, yarılıp paramparça olan anlamına gelir.
    Va’d; söz vermek, sözleşmek, sözünü ve buyruğunu yerine getirmek gibi
    anlamlar taşıyan va’d kökünün türemiş şeklidir. Va’d sözcüğü bu ayette, Allah’ın
    varlık ve oluşa yönelik sözü, buyruğu anlamına gelir.
    Mef ’ul; yapmak, işlemek, iş ve fiil gibi anlamlara gelen fa’l kökünün türemiş
    şeklidir. Burada mef ’ul sözcüğü, yapılmış ve yapılagelmiş anlamında
    kullanılmıştır.
    Şâe; irade, istek ve dilek gibi anlamlar taşıyan şye kökünün türemiş şeklidir.
    Mastarı, meşiettir. Bu sözcük Allah hakkında kullanılırsa, O’nun yaratmasını,
    lütuf, bağış ve yardımını ifade eder. İnsan hakkında kullanıldığı
    zaman da, isabet, arzu ve isteğin yerini bulması anlamına gelir. Burada, insan
    hakkında kullanıldığı için kim isterse manasına gelir.
    Bu âyetlerde yer alan ve çocukların saçlarının ağardığını yahut göklerin
    paramparça olduğunu belirten ibareler, uyarma, sakındırma ve Kıyâmetin
    dehşetini anlatmaya yönelik mecazî ifadelerdir. Çünkü Arapçanın kadim
    kullanımında, korkunç olaylarla geçen bir gün, mecazî olarak, çocukların
    saçlarının beyazlaştığı gün olarak tanımlanırdı. Gerçekten de saçın ağarması,
    insandaki yıpranmışlığı gösterir ve acılı günler, insanı daha çok ve
    daha çabuk yıpratır. Değinilen gerçek, gam ve keder saç ağartır deyimiyle
    dile getirilmiştir. Demek ki bu ibareler, ceza gününün dehşetine dikkat çekmektedir.
    O gün dağlar erimekle ve çocuklar ihtiyarlamakla kalmayacak, o
    yüksek sema bile yarılıp paramparça olacaktır.341
    Ey Kureyş topluluğu! Eğer şirk, küfür ve zulümlerinizde ısrar ederseniz
    son derece korkunç ve çetin olduğu için çocukların saçlarının bile ağardığı
    Kıyâmet gününün dehşetinden nasıl korunacaksınız? Hiç düşünmüyor
    musunuz? Firavun’u cezalandırdığımız gibi sizi de dünyada cezalandırırız.
    Taberi diyor ki: “O günün korkunçluk ve sıkıntılarından, çocukların
    saçları ağarır. Bu olay, Yüce Allah’ın Âdem’e şöyle hitap ettiği zaman olacaktır.”
    342
    341 F. Yıldız, Tefsir Notları
    342 Taberi, Tefsir: 29/86.
    • 127 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Ebu Said el-Hudri’den Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: “Kıyâmet gününde
    Allah Teala: “Ey Âdem.” buyuracak. Âdem de: “Buyur Rabbimiz, emrine
    amadeyim ve emrinle mutluyum. Hayır senin elindedir.” diyecektir. Bunun
    üzerine şöyle seslenilecektir: “Allah sana, soyundan cehennemlikler gurubunu
    ayırmanı emrediyor.” Âdem: “Ey Rabbim, cehennemlikler gurubu nedir?” diyecek.
    Allah: “Her binden dokuz yüz doksan dokuzudur.” buyuracaktır. İşte
    o zaman küçük çocuklar ihtiyarlayacak hamile olan, çocuğunu düşürecek,
    sen insanların sarhoş olduğunu göreceksin. Hâlbuki onlar sarhoş değillerdir.
    Fakat Allah’ın azabı pek şiddetlidir.” 343
    Mevdudi diyor ki: “Siz, eğer Rasûl’ün dediklerine kulak vermezseniz o
    zaman bu dünyada tıpkı Firavun’un başına gelenler gibi size de aynı âkıbetin
    geleceğinden korkun. Farzedelim ki bu dünyada sizin üzerinize azap
    gelmeyecek, peki Kıyâmet günü nasıl kurtulacaksınız?”344
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Firavun’un durumu böyle
    olunca inkâr ettiğiniz takdirde siz nasıl korunabilirsiniz? Yeni doğmuş çocukları
    ak saçlı ihtiyarlara çevirecek olan o günden nasıl korunacaksınız?
    Bu o kadar korkunç, o kadar şiddetli acı bir gündür. Çünkü “gam ve keder
    saç ağartır” diye bir darb-ı mesel vardır. Bununla beraber bunda o günün
    gelmesine, yeni neslin ihtiyarlık çağına girecekleri bir zaman kadar süre bulunduğuna
    ve kuşaktan kuşağa olacak değişikliklere bir işaret de olabilir.”345
    -18. Âyet -
    السَّمَاءُ مُنْفَطِرٌ بهِ كَنَ وَعْدُهُ مَفْعُولا “Gök bile bu sebeple yarılmıştır. O’nun va’di gerçekleştirilmiştir.” (18.
    âyet)
    343 Buhari, Enbiya: 7; Tefsir: 22/1.
    344 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/461.
    345 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/403-404.
    • 128 •
    Ahmed Kalkan
    O korkunç ve zor günün şiddeti dolayısıyla gök çatlayıp yarılır... O günün
    geleceğine dair Allah’ın vaadi kesinlikle gerçekleşecektir. Zira Yüce Allah
    verdiği sözden dönmez.
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “O gün sebebiyle gök çatlayacaktır.
    O öyle dehşetli bir gün ki yalnız dağlar erimek, çocuklar kocalmakla
    kalmayacak, o yüksek gök bile yarılıp ayrılacak, İlâhî emir gelip yeni
    bir âlem kurulacak. “Böyle şey olur mu?” denilmesin. Allah’ın vaadi hep ola
    gelmiştir.”346
    Kıyâmet ve Dehşeti
    Kıyâmet: Kalkmak, dikilmek, ayaklanmak, doğrulmak ve dirilmek anlamına
    gelir. İslâm inancında, evrenin düzeninin bozulması, her şeyin altüst
    olarak yok olması ile ölen tüm insanların yeniden dirilerek ayağa kalkması
    olayını dile getirir. Bu olay Kur’an’da çok çeşitli isimlerle anılır.
    Kıyâmet, Allah inancından sonra İslâm’ın ikinci temel inancı olan Âhiret
    hayatının ilk aşamasını oluşturur. Genel bir yok oluş ve yeniden dirilişle
    birlikte gelişecek Haşr, Hesap, Mizan, Cennet ve Cehennem gibi olaylar hep
    Kıyâmet gününün gündemi içindedir. Bu nedenle Âhiret inancı, Kıyâmet
    ve onunla birlikte gelecek olaylara inançtan başka birşey değildir. Bu büyük
    önemi yüzünden Kur’an Kıyâmet olayını sık sık hatırlatır, zaman zaman da
    bir korkutma, uyarma öğesi olarak kullanır. Kıyâmet kesin olarak gerçekleşecek,
    347 şüphe götürmeyen bir olaydır.348 Alâmetleri belirmiş,349 yaklaşmıştır.
    350 Ancak bir göz kırpması gibi ya da daha yakındır.351 Kâfirler bu günden
    devamlı bir şüphe içinde kalırlar,352 yalanlarlar.353 Onun ağırlığına ne
    gökler, ne de yer dayanabilir, ansızın gelir.354 Sarsıntısı korkunç bir şeydir.355
    Belâlı ve acı bir Sâat’tir.356 Yalanlayanlar için çılgın bir ateş hazırlanmıştır.357
    346 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/404.
    347 15/Hicr, 85
    348 22/Hacc, 7
    349 47/Muhammed, 18
    350 54/Kamer, 1
    351 16/Nahl, 77
    352 22/Hacc, 55
    353 25/Furkan, 11
    354 7/A'râf, 187
    355 22/Hacc, 1
    356 54/Kamer, 46
    357 25/Furkan, 11
    • 129 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an, Kıyâmet olayının kesinliğini, yakınlığını bildirdiği, hatta oluş
    biçimine ilişkin tasvirler verdiği halde, zamanı konusunda bir açıklama
    yapmaz. Kıyâmet doğrudan doğruya Allah’ın dilemesine bağlı bir olaydır
    ve O’ndan başka hiç kimsenin bu konuda bir bilgisi yoktur. Kur’an, “Kıyâmet
    sâatinin bilgisi şüphesiz Allah katındadır”358 gibi âyetlerle Kıyâmet’in
    zamanının hiç kimse tarafından bilinemeyeceğini belirttikten sonra, bu konuda
    sorulan soruları şöyle cevaplar: “De ki: ‘Onun bilgisi ancak Rabbimin
    katındadır. Onun vaktini Kendisinden başkası açıklayamaz”359; “Kıyâmet’in
    ne zaman gelip çatacağını soruyorlar. Senin neyine gerek onun zamanını bildirmek.
    Onun nihâyeti ancak Rabbine âittir.” 360 Cibril Hadisi olarak bilinen
    ünlü hadiste, Hz. Peygamber (s.a.s.) Hz. Cebrâil’in bu konudaki sorusunu
    “Sorulan, sorandan daha bilgili değildir” diye cevaplayarak kendisinin de
    Kıyâmet’in zamanına ilişkin bir bilgiye sahip olmadığını açıklamıştır.361
    Kur’an Kıyâmet’in oluş biçimine ilişkin ayrıntılı ve dehşet verici tablolar
    çizer. Buna göre Kıyâmet “Sûr’a üflenince”362 başlayacak, kulakları sağır
    edecek bir ses ve korkunç bir sarsıntı nedeniyle emzikli kadınlar kucaklarındaki
    çocukları unutacak, hâmile kadınlar bebeklerini düşürecek, insanlar
    sarhoş gibi olacaklardır.363 Gök, erimiş maden gibi, dağlar atılmış
    yün gibi olacak, kimse dostunu soramayacaktır.364 Gök yarılacak, yıldızlar
    dağılıp dökülecek, denizler fışkıracak, kabirler altüst edilecektir.365 Gözler
    dehşetten kamaşacak, ay tutulacak, güneş ve ay kararacak, insanlar kaçacak
    sığınacak bir yer bulamayacaktır.366 Dehşetten on aylık gebe develer bile
    salıverilecek, yabani hayvanlar bir araya toplanacak, denizler kaynatılacak,
    nefisler çiftleşecek, gök sıyrılıp düşecek, Cehennem alevlendirilecek, Cennet
    yakınlaştırılacaktır.367
    358 31/Lokman, 34
    359 7/A'râf, 87
    360 79/Nâziât, 42-44
    361 Buhârî, İmân 37
    362 39/Zümer, 68
    363 22/Hacc, 1-2
    364 70/Meâric, 8-10
    365 82/İnfitar, 1-5
    366 75/Kıyâme, 6-12
    367 81/Tekvîr, 1-13
    • 130 •
    Ahmed Kalkan
    Kıyâmet’in genel yok oluşu belirten bu ilk safhasını Sûr ‘a ikinci kez
    üflenmesiyle ikinci safha izleyecek, tüm insanlar yeniden dirilerek ayağa
    kalkacaklardır.368 Bu diriliş ve kalkışı (ba’s) toplanma (haşr) izleyecektir.
    Kur’an Kıyâmet’in bu ikinci safhasını da canlı tasvirlerle anlatır: O gün insanlar
    gözleri dönüp kararmış bir halde, öteye beriye yayılmış çekirgeler
    gibi kabirlerinden çıkacak ve dâvet edene koşacaklardır. Bu arada kâfirler
    “bu ne çetin gün” diyerek korkularını dile getireceklerdir.369 Muttakî kullar
    ise Allah’ın huzuruna elçiler olarak toplanacaklardır.370 O gün herkes kardeşinden,
    anasından babasından, eşinden ve oğlundan kaçacaktır. Çünkü
    her insan ancak kendi derdi ile uğraşacaktır.
    Mü’minlerin yüzleri parıl parıl parlayacak, onlar gülecek ve sevinç içinde
    olacaklardır. Kâfir ve fâcirlerin yüzleri ise sanki toprak bürümüşçesine
    kapkara kesilecektir.371 Tüm insanlar tabî oldukları önderlerle birlikte çağrılacak,
    372 peygamberler ümmetlerine şâhitlik etmek üzere toplanacak,373
    gök beyaz bulutlar halinde parçalanacak ve melekler bölük bölük ineceklerdir.
    374
    Yeniden diriliş, kalkış ve toplanışın ardından insanlara amel defterleri
    dağıtılacak, mizan kurularak sevap ve günahları tartılacak, hak edenler
    Cennet’e, müstahak olanlar geçici ya da süresiz olarak Cehennem’e gönderilecek;
    böylece sonsuz âhiret hayatı mutluluk ya da azapla başlayacaktır.
    Kur’an ve Sünnet’ten kesin bir delile dayanmamakla birlikte, müslümanlar
    arasında ölüme küçük Kıyâmet (Kıyâmet-i suğrâ) denilmesi gelenekleşmiştir.
    Bazı bilginlere göre bu tanımlama, ölümün âhiret hayatına bir
    geçiş olmasına dayanılarak yapılmıştır. Kimi bilginler ise bu tanımlamanın
    Kur’an’a dayandığını öne sürmektedir. Bu bilginlere göre “Allah’a kavuş(up
    huzura çık)mayı yalan sayanlar, gerçekten ziyana uğradı(lar). Nihâyet kendilerine
    ansızın Sâat gelince, onlar (günah) yüklerini sırtlarına yüklenerek
    (gelirler ve): ‘Orada (hayatta iken), işlediğimiz büyük kusurlardan dolayı ya-
    368 39/Zümer, 68
    369 54/Kamer, 7-8
    370 10/Yûnus, 45
    371 80/Abese, 34-42
    372 17/İsrâ, 71
    373 77/Mürselât, 11
    374 25/Furkan, 25
    • 131 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    zıklar olsun bize!’ derler...”375 âyetinde “Kıyâmet” anlamındaki “Sâat” aynı
    zamanda ölümü de dile getirmektedir. Bu geleneğe göre gerçek Kıyâmet,
    Kıyâmet-i kübrâ (büyük Kıyâmet) olarak anılır.
    Küçük Kıyâmet (ölüm) ile başlayan ve büyük Kıyâmet’e kadar süren
    dönem Kabir hayatı ya da Berzah olarak adlandırılır. Kabir hayatı içinde
    Münker ve Nekir adlı meleklerin sorgusu ve ölünün mü’min ya da kâfir
    oluşuna göre mutluluk ya da azab vardır. Kabir Hayatı’na ilişkin bir hadisinde
    Hz. Peygamber (s.a.s.) kabri “ya Cennet bahçelerinden bir bahçe, ya
    da Cehennem çukurlarından bir çukur” olarak nitelemiştir.376 Bir başka hadiste
    de Münker ve Nekir’in sorgusundan sonra ölünün nimetlendirildiği
    ya da azâba uğratıldığı anlatılır. Buna göre Mü’minin mezarı yetmiş arşın
    genişletilir, aydınlatılır ve ona “Zifafa giren ve sadece en çok sevdiği kişi tarafından
    uyandırılan şahıs gibi Mahşer gününe kadar uyumana devam et”
    denilir. Münâfık kişinin mezarına da “Bu adamı alabildiğine sıkıştır” emri
    verilir. Yer, cendere gibi adamı, kemikleri hurdahaş oluncaya kadar sıkıştırır
    ve ölü yeniden dirilene kadar böyle işkence görür. 377
    Yaygın kanaate göre herkesin Kıyâmeti kendi ölümüyle başlar. İnsan,
    yaratılışının gereği ölümü hoş karşılamaz. Kur’ân-ı Kerîm’in çeşitli âyetlerinde
    dünyanın meşrû nimetlerinden faydalanılması emredilmiş ve yeryüzünün
    imar edilmesi istenmiştir.378 Hz. Peygamber de ölümün temenni
    edilmemesini tavsiye etmiş ve yaşamanın mü’mine hayır getireceğini bildirmiştir.
    379
    Genelde vaaz, tasavvuf ve ahlâk alanlarına dâir kaleme alınan eserlerde
    ölüm uyarıcı ve korkutucu bir vâsıta olarak kullanılıp dehşet verici tasvirler yapılmıştır.
    Kur’an’da bile bile küfür ve inkâr yolunu tutanlar, zulmedenler, müslüman
    topluma karşı kin besleyip dinî hayat alanında çifte şahsiyet ortaya koyanların
    ölüm hallerinin elem verici olacağı ifâde edilir.380 Buna karşılık dünyada
    iman edip dürüst davrananların kendilerine esenlik dileyen melekler tarafından
    karşılanacağı, hiçbir korku ve üzüntüye kapılmadan hak ettikleri cennet
    mutluluğuyla sevinmelerinin kendilerine telkin edileceği haber verilir.
    375 6/En'âm, 31
    376 Tirmizî, Kıyâmet 26
    377 Tirmizî, Cenâiz 70; Ahmet Özalp, Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 366-367
    378 2/Bakara, 168, 172; 2/Ankebût, 17; 62/Cum'a, 10
    379 Buhârî, Deavât 30; Müslim, Zikir 10, 13
    380 6/En'âm, 93-94; 8/Enfâl, 49-51; 16/Nahl, 28-29; 47/Muhammed, 26-29
    • 132 •
    Ahmed Kalkan
    Melekler onların dünyada ve âhirette dostları olduklarını, hizmetlerine
    hazır bulunduklarını ifâde edecek, ğafûr ve rahîm olan Allah’ın sayısız
    ikrâmına mazhar kılınacaklarını belirteceklerdir.381 Yine Kur’an’da meleklerin
    Allah’a dönüp O’nun yoluna uyanlar için duâ ve niyazda bulundukları,
    Cenâb-ı Hak’tan böylelerini bağışlamasını, cehennem azâbından korumasını,
    kendilerini iyi yoldan ayrılmayan ataları, eşleri ve nesilleriyle birlikten
    Adn cennetlerine koymasını talep ettikleri anlatılır.382 Bu âyetlerden çıkarılabilecek
    sonuçlara göre ölümle başlayan âhiret hayatı neşesi veya sıkıntısı
    bulunmayan bir yaşantı değildir. “Berzah âlemi” diye de anılan bu hayatın
    dünya ile âhiret arasında bir geçit yeri teşkil ettiği ve Kıyâmetin kopmasından
    sonra başlayacak ebedî hayatın bir örneğini oluşturduğu anlaşılmaktadır.
    Kabrin cennet bahçelerinden bir bahçe veya cehennem çukurlarından
    bir çukur olduğunu ifâde eden ve Hz. Peygamber’e nisbet edilen hadis383
    yakın anlamlı başka rivâyetlerle de desteklenmektedir.384
    Kozmik anlamda Kıyâmetin ne zaman kopacağı bilinmemektedir.
    Kur’an’da 40 yerde geçen “sâat” kelimesiyle anlatılan Kıyâmetin kopuşunun
    -jeolojik zaman çerçevesinde- yakın olduğu, ansızın geleceği ve alâmetlerinin
    belirdiği 385 ifâde edilmektedir. Ancak bu alâmetlerin nelerden ibâret
    olduğu açık bir şekilde haber verilmemiş, sadece Ye’cûc ve Me’cûc’un gelişiyle,
    386 dâbbetu’l-arzın çıkışı387 Kıyâmet alâmeti mânâsına alınabilecek bir
    bağlam içinde zikredilmiştir. Çeşitli hadis rivâyetlerinde yer alan Kıyâmet
    alâmetlerinden zaman içinde sosyal hayatın bozuluşu ve ahlâkî gerileyişi
    konu alanların dışında kalanlar, isnâd veya metin kritiği açısından iman
    derecesinde bağlayıcı olmaktan uzak bir görünüm arzetmektedir.
    Kıyâmetin Halleri: Kıyâmet hallerini sûra üfleniş, ba’s, haşir, hesap,
    cennet ve cehennem durakları olmak üzere beş merhalede incelemek
    mümkündür.
    Hadis ve tefsir rivâyetleriyle desteklenen bazı âyetlerde Kıyâmet gününde
    cezâ ve mükâfat safhasının fiilen başlamasından önce dünyada işlenen
    381 16/Nahl, 32; 41/Fussılet, 30-32
    382 40/Mü'min, 7-8
    383 Tirmizî, Kıyâmet 26
    384 Müslim, Cennet 65-66; Tirmizî, Cenâiz 70
    385 47/Muhammed, 18
    386 21/Enbiyâ, 96
    387 27/Neml, 82
    • 133 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    kötü amellerin ibret verici yansımalarının olacağı haber verilir. Meselâ toplumu
    sömürücü bir nitelik taşıyan ribâ/fâiz işlemini sürdürenler kabirlerinden
    şeytan çarpmış kimselerin cinnet nöbetinden kalktığı gibi kalkacak,388
    devlet malına hıyânet edenler Kıyâmet meydanına haksız yere aldıkları mal
    boyunlarına asılı olarak geleceklerdir.389 Ebû Hüreyre’den rivâyet edilen bir
    hadiste kaydedildiğine göre Hz. Peygamber sahâbîlere bir hitâbede bulunurken;
    başında ülü’l-emr bulunun bir yönetimde devlet malına hıyânet
    etmenin dehşet verici sonuçlarından söz etmiş ve şöyle demiştir: “Kıyâmet
    gününde birinizin boynunda meleyen bir koyun, diğerinin boynunda için
    için kişneyen bir at, öbürünün boynunda böğüren bir deve, başkasının boynunda
    altın ve gümüş, bir diğerinkinde sallanıp duran bez parçası bulunuyorken
    karşıma çıkmayın! Bunların her biri benden yardım isteyecek, ben de,
    ‘elimden gelen bir şey yok, dünyada iken sana tebliğ etmiştim’ diyeceğim.”390
    Kur’an, üç boyutlu, üç zamanlıdır. İfade ve mesajı bu üç zaman dilimini
    kuşatır. Kur’an, coğrafyalar üstü, yani evrensel olduğu gibi, aynı zamanda
    çağlar üstüdür, tüm zamanların kitabıdır. Kur’an, hali ve halimizi anlatırken
    mâzîyi (geçmişi) hatırlatır. Aynı zamanda insanı geleceğe hazırlar. İstikbâli
    göz önüne serer. İstikbâl denilince çoğu kimsenin aklına gençlikten sonra
    yaşanan dünyevî dönem gelmektedir. Bu, ileriyi görememektir, uzun vâdeli
    değil; küçük düşünmek ve küçülmektir. İstikbâl göklerde değil; köklerdedir;
    yani fıtratta ve kaynak Kitap’ta. İnsan, Kur’an’ın mesajından beslenerek
    bu üç zamanı yaşarsa zamâne insanı olmaktan çıkar; diri diri yaşar ve her
    yaptığı ibâdet değeri kazandığından canlı Kur’an olur. Bu şuurdaki insan,
    din günü bilinciyle hesaplı yaşar, büyük mahkemede hesaba çekilmeden
    kendi nefsini hesaba çeker.
    Bir ömür boyu sürecek maaş karşılığında birkaç saat çalışma zahmetine
    kim katlanmaz? Aynen bunun gibi, âhiret hayatıyla karşılaştırıldığında çok
    kısa olan şu fâni dünyada, milyar dolarlara değişilmeyecek şerefli kulluk
    görevini terk etmek akıllılık mıdır? İnsan, çok aceleci ve unutkan. Allah da
    çok merhametli, bizi uyarıyor ve bize din gününü hatırlatıyor.
    İstikbâl için yatırım yapmalıyız. Orada lâzım olacak azığı buradan hazırlayıp
    göndermeliyiz. Din günü şuuru bize bunları kazandırır.
    388 2/Bakara, 275
    389 3/Âl-i İmrân, 161
    390 Buhârî, Cihad 189; Müslim, İmâre 24
    • 134 •
    Ahmed Kalkan
    Kıyâmet ve Âhiretin Tek Sahibi Allah’tır: Âhirete, din günü denilmesinin
    bir sebebi de, âhiretin dinin temel esaslarından olmasıdır. Allah ve
    âhiret inancı, tevhidin tüm esaslarını içermektedir. Allah, âhiretin sahibi
    olduğu gibi; dünyanın da sahibi, mâliki ve meliki (yöneticisi)dir. Ama Fâtiha
    Sûresinde “din gününün, cezâ gününün mâliki” denmiştir. Bunun sebebi:
    Bu dünyada bir kısım insanların mâliklik ve meliklik iddiasında bulunmalarına
    Allah’ın fırsat vermiş olmasındandır. O’nun dünyanın sahibi ve
    yöneticisi olduğuna karşı gelen bazı çatlak sesler olabilir. Ama O’nun âhiret
    gününün sahibi oluşuna orada itiraz eden kâfir, müşrik hiçbir kimse olamayacaktır.
    Âhirette mülk ve milk, sahiplik ve otorite yalnız ve yalnız O’na
    aittir. “Kimindir o gün hükümranlık? Elbette kahhâr olan tek Allah’ındır.”391;
    “O gün iş tamamıyla Allah’ındır.”392
    Elbette âhiretin de dünyanın da sahibi sadece Allah’tır. Yoksa, âhiretin
    sahibi ve yöneticisi ile dünyanın sahibi ayrı ayrı güçler değildir. Ne var ki,
    O’nun dünyanın sahibi oluşu, bazı küfür çevrelerince tartışılsa bile, âhiret
    mâlikliği tartışmasız ve itirazsızdır. Gerçek mü’min ise, O’nun dünya mâlikliği
    konusundaki tartışma ve itirazları ortadan kaldırmakla görevlidir.
    Yüce Allah’ın her şeyin tek yaratıcısı ve sahibi olduğunu bildiren pek
    çok gerçek vardır. Örneğin, kâinatın yapı taşı olarak bilinen atom ve hayat
    binasının ana maddesi olarak kabul edilen hücre. Atom, bunca küçüklüğüne
    rağmen büyük bir mûcize; Hücre, bunca görülmezliğine rağmen bir
    başka mûcize. Şüphesiz bu kâinat, her dilden okunan, her vesile ile anlaşılan
    apaçık bir gerçekler kitabıdır. Evrenin herhangi bir noktasına dikkatlice
    bakmak, Allah’a ve din gününe, yani âhirete inanmak için yeterlidir.
    Allah’ın okunan kitabı olan Kur’an’da din günü anlatılırken, görünen kâinat
    kitabından da bazı sayfalar gözler önüne serilmiştir. Böylece öldükten
    sonra dirilme işi, Kıyâmet günü ve âhiret hayatı, en gerçekçi ve doğru bir
    şekilde anlatılmıştır.
    391 40/Mü'min, 16
    392 82/İnfitar, 19
    • 135 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Kıyâmet ve Âhiret Şuuru
    Kur’an’ın, üzerinde en fazla durduğu konuların başında âhirete iman
    gelir. İnsanların İslâm’a girmeleri, Allah’ın dinine teslim olmaları ancak
    bu iman ile mümkündür. Bunun için âhiret konusunun en fazla işlendiği
    sûreler Mekkî sûrelerdir. Bunun böyle olması kaçınılmazdı. Çünkü müşrik,
    kâfir, ya da putçu her ne olursa olsun, insanların her tür şirk, küfür
    ve cahiliyye düşüncesinden temizlenmeleri ve hayatlarının bütününde İslâm’ı
    kendilerine bir yaşam biçimi edinmeleri, bu iman ile mümkündür.
    Her şeyden önce Allah’a ve bu dünyadan sonra gelecek ebedî âhiret hayatına
    inanmayan bir insanın, yeryüzünde şeytanın oyunlarına karşı sebat
    etmesi, canı ve malı pahasına müstaz’afların haklarını savunup zalimlere
    karşı durması beklenemez. Bu insanlar, yaşadıkları hayat gereği, tüccarca
    bir felsefeyi kendilerine rehber edinmişlerdir. Yaptıkları her tür iyilik ya da
    yardımın karşılığını bu dünyada ve dünyanın geçer akçesiyle almak isterler.
    Oysa İslâm, müslümanlara böyle bir şey vaad etmez. Aksine insan, akidesi
    için sadece malını ve dünyevî zevklerini değil, canını bile feda etse, bunun
    karşılığını yalnızca âlemlerin Rabbi olan Allah’tan beklemek zorundadır.
    Allah’a teslimiyet, dünyevî zevk, rahat ve menfaatlerden ferâgat anlamına
    geldiğine göre sağlam bir âhiret inancı, mü’minde olmazsa olmaz bir özellik
    demektir.
    Sağlam bir âhiret inancına sahip olmayan bir insanın, cahilî düşünce
    ve yaşayışlardan uzak durması, imkân haricindedir. Bu yüzden Kur’an, her
    konuda olduğu gibi, bu konuda da en doğru yolu takip etmiş ve yeryüzünde
    Allah’ın hilafetini yüklenecek ve ilahî adaletini arz üzerinde tesis edecek
    insanları somut haram ve helallerden uzaklaştırmadan önce, yakîn bir âhiret
    (cezâ-mükâfat) inancına davet etmiştir. Nitekim Mekke’de de böyle olmuş
    ve namaz, oruç, hac, içki, zina gibi konularla ilgili hükümler gelmeden
    önce bu inancın sağlamlaştırılmasına uğraşılmıştır.
    İnsanın fıtratından uzaklaşıp, gittikçe artan bir hızla nefsini, dünyevî ve
    hayvanî zevkini öne çıkartan bir anlayışla gücü yettiği her şeye hükmetme
    istemesi her yerde fesadı artırmıştır. Bunun sonucu olarak, İslâm’dan uzak
    anlayış ve yaşayış; insandan tabiata, felsefeden bilime, dinden siyasete hemen
    hemen her şeyin dengesini altüst etmiştir. İşin garibi, modern insan,
    bu altüst olmuş dengenin hâlâ en iyi olduğunu ve ilerleme felsefesi gereği
    daha da iyi olacağını söylüyor.
    • 136 •
    Ahmed Kalkan
    Bu dengenin bozulması sonucu adaletin arz üzerindeki tesisi de ortadan
    kalkmıştır. Ve artık yeryüzünde suç işleyen, zulmeden, milyonlarca
    mustaz’af insanı sömüren müstekbirler, emperyalistler, çağdaş firavunlar
    cezâlandırılmadan bu dünyadan ayrılıyorlar. İşte bunların nihaî cezâsını
    Allah, âhirete saklamıştır.
    Adalet konusu, sadece kâfir ve mücrimlerin suçlarıyla değil, aynı zamanda
    müslümanların ecirleriyle de ilgilidir. “Göğü, yeri ve ikisi arasındakileri
    boş yere yaratmadık; bu, inkâr edenlerin bir zannıdır. Bu yüzden o
    inkâr edenlere ateşten helak vardır. Yoksa biz, iman edip iyi işler yapanları
    yeryüzünde bozgunculuk yapanlar gibi mi tutacağız? Yoksa muttakîleri, yoldan
    çıkaranlar gibi tutacağız?” 393
    Bu dünyada sırf Rabbinin rızasını gözeterek her tür meşakkate katlanan,
    Allah’ın davası için işkence, hapis, kınanma, işinden edilme gibi her
    tür zorluğa göğüs geren insanların, Allah’ın bir lütfu olarak âhirette bir karşılığının
    bulunması gerekir.
    Gerçi bir müslüman, dünyada sırf Rabbine olan bağlılığından dolayı
    gördüğü eza ve cefalarla hiçbir zaman alçalmaz; aksine O’nun katında daha
    fazla yükselir.
    Kıyâmetin ve Ölümün Düşündürdükleri
    İnsan, teklifsiz, başıboş ve kendi keyfine bırakılmamıştır. Onun yapacağı
    işler ve yapmaması gerekenler, İlâhî hükümlerle bildirilmiştir. Dünyada
    irâdesiyle Allah’a kulluk etmesi için ona her türlü imkân sağlanmıştır. Allah’ın
    kendisine verdiği, maddî mânevî tüm imkânları O’nun istediği gibi
    kullanan kimse, dünyada ebedî hayatı kazanmış olur. Aksini yapan kişi de
    bu ebedî hayatın mutlu sonucunu elde edemez. Bunun içindir ki, her insanın
    âhiret hayatı, dünyadaki ömrüne göre değil; dünya hayatında yaptığı
    işlerine göre olacaktır.
    Ebû Hureyre’den (r.a.), Rasülüllah (s.a.s.)’ın şöyle buyurduğu rivâyet
    edilmiştir: “Yedi kimseyi Allah, kendi zıllinden (gölgesinden) başka bir gölge
    olmayan Kıyâmet gününde kendi gölgesi altında barındıracaktır. Bunlar; 1-
    393 38/Sâd, 27-28
    • 137 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    İmâm-ı âdil (adâletli müslüman devlet başkanı, idareci), 2- Rabbına itaat ve
    ibâdet eden genç, 3- Gönlü mescidlere bağlı olan kimse, 4- Birbirlerini Allah
    için seven ve yine Allah için buğz eden iki kimseden her biri, 5- Makam ve
    güzellik sahibi bir kadının isteğine rağmen “ben Allah’tan korkarım” diyerek
    haram işlemeyen erkek, 6- (Gönül hoşnutluğu ile) infak ettiğinden sol elinin
    haberdar olmayacağı kadar gizli olarak sadaka veren kimse, 7- Tenhada (lisanen
    veya kalben) Allah’ı zikredip de gözü yaşla dolup taşan kişi.” 394
    Kıyâmet günü evlât ve malın fayda vermediği, ancak doğruların doğruluğunun
    fayda verdiği bir gündür. Geleceğinde hiç şüphe olmayan bu günde,
    insanlar kabirlerinden çıkarak Allah’ın huzurunda toplanacak ve hiçbir
    kimse -Allah’ın izin verdikleri müstesnâ- bir diğerine fayda veremeyecektir.
    İnsanların kendi organları yaptıklarına şâhitlik edecektir.395 Kısacası bu
    günün, çok korkunç anları ve özellikleri vardır. Kıyâmet gününde insanın
    kendi yaptıklarından başka her şeyden, kesin olarak ümidini keseceği anlaşılıyor.
    Kur’an âyetlerinde ve hadis-i şeriflerde, Kıyâmet tasvir edilirken, yer ve
    gök nizamının bozulmasından ve bunların mahvolup toz haline gelmesinden
    bahsedilmiştir. “O gün arz (yer) başka bir arz olup değişecek; gökler de
    değişecek...” 396 Bu âyetten de anlaşıldığına göre Kıyâmet, âlemin nizamının
    bozulmasının ve dünyadaki mevcut hayatın mahvolmasının ismidir. Ondan
    sonra yeni bir hayat başlayacak, bu yeni hayatın nizamı kurulacaktır.
    Kıyâmet inancı, dinin iman esaslarındandır. İnsanların davranışlarına yön
    vermede çok etkili olduğu içindir ki, İslâm, bu inancı kendi mensuplarının
    gönüllerine tam ve kâmil bir şekilde yerleştirmek istemiştir.
    Kur’an’ın ve hadis-i şeriflerin belirttiği Kıyâmet gününün çeşitli durumlarına,
    ne yazık ki insanların pek çoğu, gerektiği şekilde samimi olarak
    inanmamaktadır. Dilleri ile “Kıyâmet günü haktır” derken, kalpleri o
    günden gâfil bulunanlar, dilleriyle inanmış, ancak davranışlarıyla o günü
    yalanlamış olanlardır. Şu da unutulmamalıdır ki, Kıyâmeti davranışlarla
    yalanlamak, yani sanki bu gün hiç gelmeyecekmiş gibi her türlü günah
    ve kötülükler işlemek, dil ile yalanlamak gibidir. Kıyâmetin vuku bulacağı
    394 Buhârî, Bed'ul Ezân, 384, Tecrîd-i Sarih Ter. c. 2, s. 617
    395 41/Fussılet, 20-21
    396 14/İbrâhim, 48
    • 138 •
    Ahmed Kalkan
    şüphesizdir. Çünkü bunu Allah haber vermiştir. Kıyâmeti inkâr etmek küfürdür.
    Kıyâmetin ne zaman meydana geleceğini Allah, kullarına bildirmemiştir.
    O er geç vuku bulacaktır. Şu kadar ki, onun olacağı zamanı kimse tayin
    edemez. İnsana düşen görev, böyle bir günün geleceğini bilmek, ona inanmak
    ve o gün için hazırlanmaktır. Zaten bir hadis-i şerifte ifade edildiği
    gibi, insan ölünce kendi Kıyâmeti kopmuş demektir.
    Âhirete iman etmek, öldükten sonra tekrar dirilmeye inanmak, hesap
    ve cezâ meselelerini kabullenmek, İslâm dininin inanç esaslarının bir bölümüdür.
    Allah’ın tek bir ilâh olduğunu kabul etmenin hemen ardından
    bunlara inanmak gereklidir. İslâm’da ulûhiyet gerçeği ile âhiret hayatının
    hakikati birleştirilip tek temel üzerine oturtulmuş, böylece itikadî, amelî ve
    ahlâkî değerler birleştirilerek bir bütün haline getirilmiştir.
    İslâm tasavvurunda hayatın mânâsı, insan ömrünün teşkil ettiği şu kısa
    zaman değildir. Hatta bu hayatın anlamını, ne bir kavmin ve toplumun yüz
    yıllar süren ömrü, ne de bütün insanların süregelen hayatı ifade edebilir.
    İslâm tasavvurundaki hayat, şu görünen dünya hayatını içine aldığı gibi,
    Allah’tan başka kimsenin bilmediği âhiret hayatını da içine almaktadır.
    Mekân itibarıyla da, üzerinde insanların yaşamakta olduğu şu yeryüzünü
    içine aldığı gibi; âhiret yurdunu da ihtiva etmektedir. Yine âlemleri kucaklarcasına
    şu görünen kâinata şâmil olduğu gibi, her türlü gerçeklerini Allah’tan
    başka kimsenin bilmediği “gayb” âlemini de kapsamaktadır. O gayb
    âlemi, ölüm ânı ile başlayıp âhiret hayatıyla son bulur. Mâhiyet itibarıyla
    hayat, dünya hayatındaki şu bilinen yaşayışı kapsadığı gibi, ikinci hayat dediğimiz
    âhiret yaşayışını da içine almaktadır.
    İşte Kıyâmete ve âhiret gününe iman etmek, böylesine zamanın sonsuz
    mesafesini, mekânın hudutsuz ufuklarını, hayat ve âlemlerin bitmeyen
    derinliklerini ve yüceliklerini ifade etmektedir. Bu inanç, kesinlikle kişinin
    dünya görüşünü değiştiren ve davranışlarını etkileyen bir inançtır. Her
    asırda olduğu gibi günümüzde de en önemli hususlardan biri, âhiret gününe
    iman etmek konusudur. Bunun içindir ki, Kur’an, tevhid inancıyla beraber
    bu inanç üzerinde ısrarla durmuş, Hz. Peygamber de pek çok sözleriyle
    bu inancın önemini belirtmiştir. Her konuda hakkı bildiren Allah, hak olan
    âhiret konusunda da önemle duruyor. Eğer insan yaptıklarından sorumlu
    • 139 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    olmasaydı, o zaman iyilik ve kötülüğün farkı ortadan kalkmış olur, insan
    yaşayışı tamamen maksatsız ve gayesiz hale gelir, her iş neticesiz kalırdı.
    Oysa insan, maksatsız ve gâyesiz olarak yaratılmamıştır. Her insan, kendi
    iradesiyle yaptıklarının karşılığını görmeyecek olsaydı, o zaman iyilik ve
    kötülük aynı şey olur, günah ve sevâbın anlamı kalmazdı.
    İnsanlar, bu dünya hayatında da az çok yaptıklarının karşılığını görürler.
    Bununla beraber şunu da unutmamalıdır ki, pek çok zâlim günahkârlar,
    kötülük yapan insanlar, bu dünyada rahat yaşarlar da, birçok iyi insan
    musibetlere mâruz kalır. Çünkü bu dünya, yapılan işlerin asıl karşılığının
    görüleceği yer değildir. İşte tüm işlerin karşılığının verileceği ve rabbânî
    adâletin tecellî edeceği an din günüdür. 397
    Allah’ın kâinat için koyduğu bazı kanunlar vardır. Adına Sünnetullah
    dediğimiz bu tabiat kanunlarından biri “cezâ=karşılık kanunu”dur. Yapılan
    hiçbir hareket karşılıksız değildir. Ateş yakar, ekilen tohum biter, olgunlaşan
    meyve yere düşer... Yani kâinatta neyi düşünsek, nereye göz atsak,
    Allah’ın koymuş olduğu bu “karşılık kanunu”nu görürüz. Atasözlerinde de
    “eden bulur”, “eşen düşer”, “her koyun kendi bacağından asılır”, “ne ekersen
    onu biçersin” gibi ifadeler, karşılık kanunu için örneklerdir.
    Karşılık kanunu, en büyük adâlettir. Çünkü insan, daha önceden bildiği
    esaslara uyup uymamanın neye mal olduğunu bilmekte, seçimini hür
    irâdesiyle ona göre yapma imkânına sahip olmaktadır. Bu İlâhî kanuna
    göre, herkes amellerinin karşılığını görecek, hiç kimse başkasının günahını
    çekmeyecektir.398 Bununla birlikte, ister hayır, ister şer olsun, yapılan en
    küçük iş karşılıksız kalmayacaktır.399 Bu da insanın, bahane bulma duygusunu
    yok edecek; “kendim ettim, kendim buldum” şeklinde bir neticeye
    varmasına yol açacaktır. Kâinatta her şeyin bir karşılığı olduğu gibi, yapılan
    hiçbir kötülük, kimsenin yanına kâr kalmayacaktır. Hal böyle iken, bütün
    karşılıkların görülebilmesi için, dünya hayatı elbette kâfi değildir. O zaman
    şöyle bir durumla karşı karşıya kalırız: Bir tarafta karşılık kanunu, diğer
    tarafta dünya hayatının buna kâfi gelmeyişi. Burada, “imtihan edilme” söz
    konusudur. Bu açıdan bakıldığında “karşılık kanunu”, âhirete inanmanın
    zarûretini de ortaya koyar. Yani her şeyin bir karşılığı olacağına göre, dünya
    397 Y. Çiçek, F. Yıldız, Din Günü İbâdet, s. 61
    398 6/En'âm, 164; 17/İsrâ, 15; 53/Necm, 38
    399 99/Zilzâl, 7-8
    • 140 •
    Ahmed Kalkan
    hayatının da bu karşılıklar için kâfi gelmediğine göre, mutlaka bir karşılık
    zamanı olmalıdır. İşte Fâtiha’da Allah bu “karşılık günü = din günü”nün tek
    sahibi olduğunu belirtmektedir.
    Burada “din”, yapılan bir işin, kendi cinsinden karşılığı manasını ifade
    eder. Bu karşılık kanunu sebebiyle, dünyada da hesaba çeken Allah’tır;
    âhirette de hesaba çeken Allah’tır. Allah, karşılıkları imhal eder, ama ihmal
    etmez. (Karşılığını erteleyebilir, istediği vakitte verir; ama ihmal etmez.)
    Allah’ın bu “karşılık kanunu”, bütün ilmî disiplinlerce kabul edilmektedir.
    Burada problem, işin İlâhî boyutunun göz ardı edilmesidir. 400
    Dünya, âhiretin habercisi, âhiret dünyanın izdüşümüdür. İnsan adlı bu
    ölümsüz yolcu, birinden diğerine intikal ederek sürdürür sonsuz yolculuğunu.
    Çünkü ölüm, bir başka hayatın besmelesidir. Nübüvvet, insanlığın
    geçmişinin; âhiret ise geleceğinin tarihidir. Kur’an da, bu tarihin akacağı
    yatağın İlâhî projesi. İnsan, bu projeye bakarak tarihi değiştiriyor ve tarihi
    tarihe bu projeyle taşıyor.
    Âhiret olmasaydı, insan insan olamazdı. İnsana irâde verildiği gün âhiret
    de verildi. Eğer seçiminin ödül ve cezâsını görmeyecekse yaratıklar arasındaki
    bunca ayrıcalığın gerekçesi ne ola ki? İşte bu nedenle âhiret, seçme
    hürriyetinin, irâde ve şuurun doğal sonucudur. İnsanın seçiminin Allah
    tarafından kaale alındığının, değerlendirildiğinin bir delilidir. İnsanı yaratan,
    onu yeryüzüne halife seçip irâde veren ve kendi ruhundan ruh üfleyen
    Allah’ın, en güzel kıvamda yarattığı kulunun istikbâliyle ilgilenmediğini
    düşünmek abes olacaktır. Boşuna mı yaratıldı şu muazzam makine ve yaratılanların
    en muhteşemi olan insan? Boş yere, abes bir iş olarak mı yaratıldı
    evren ve içindekiler? Cennet niçin yaratıldı? Cehennem lüzumsuz mu?
    Âhiret, Allah’ın “vaad” ve “vaîd”inin, yani ödül ve cezâsının bir gereğidir.
    Suyu getirenle testiyi kıranı mahlûk bile bir tutmazken Hâlık’ın bir
    tutması O’nun mutlak adâletine nasıl sığar? Eğer “şunu yaparsan ödüllendirilir,
    bunu yaparsan cezâlandırılırsın” deniliyorsa elbette sonuçta “iyi”
    olanla “kötü” olanın ayrılıp, yapana ödülü, yapmayana cezâsı verilecektir.
    Bu nedenle âhiret, adâlet-i İlâhînin kaçınılmaz sonucudur. Âhirete inanmamak
    adâlete inanmamak, adâleti istememek demektir.
    400 A. Özbek, Kur'an'da Tevhid Eğitimi, 26
    • 141 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Âhirete iman, ölüm korkusunun insanda bir kâbusa ve kronik bir illete
    dönüşmesini engeller. Ölümden sonra bir hayatın olduğuna inanan, kendisini
    koyvermez. Onun için, ölüm bir bitiş değil; bir intikaldir. Bu nedenle
    âhirete iman eden kâmil bir mü’min, hayatta bir kez ölür. Âhirete inanmayan
    kâfirse her ölümü hatırlayışta ölür. Bu nedenle âhireti inkâr edenler,
    mümkün olduğunca ölümü hatırlamak istemezler. Kendilerine ölümün
    hatırlatılmasından rahatsız olurlar ve beklenenden daha fazla tepki gösterirler.
    Bir de müslümanların ölümü güler yüzle karşıladıklarını, onunla sık
    sık selâmlaştıklarını düşünelim. İslâm medeniyetinde mezarlar şehirlerin
    ortasına yapılırdı. İslâm, insanların ölümü sık hatırlamaları için mezar ziyaretini
    Nebi’nin diliyle özendirmişti. 401
    Kur’an, her sayfasında, insanı hem ruhun tarihine, hem istikbâline (âhirete)
    götürerek insana önünü ve sonunu hatırlatır. Bu nedenle mü’min, her
    ânında üç zamanı birden yaşayan insandır. Bu, ona süreklilik ve sorumluluk
    duygusu verir. Kur’an’daki Kıyâmet, cennet, cehennem, mahşer, mîzan
    ve sorgu sahneleri, mü’minde sorumluluk hissini ve fazileti güçlendirmek
    için istikbâline açılan birer penceredir.
    “Dünya hayatı oyun ve eğlenceden ibârettir.” 402 Oyuncaktan hoşlanan
    çocuklar mıyız, yoksa rüştümüzü isbat eden adamlar mı? Dünya oyuncağına
    verdiğimiz değerde saklı bunun cevabı. Oyuna dalıp çokça eğlenenler,
    çocuklar ve o seviyedeki çocuk akıllılardır.
    Kıyâmet ve hesap günü şuûru, bize ölümü sık sık düşündürür ve bizi
    oraya hazırlar. Bu bilinçle ölüm râbıtası, bir adım daha ileri giderek şehâdet
    rabıtası yapmalıyız. Bu bilinç ve râbıtalar, bize sadece âhiret azığı değil;
    dünyada kaybettiğimiz izzeti, insanlık onurumuzu da kazandıracak ve
    ölüm korkusunu yenen, ölümle sevdalanan bir seviyeye çıkaracaktır. Ancak
    bu sayede haklarımızı söke söke almak için dileniş değil direniş gerektiğini
    öğrenir ve canlı şehid olarak şerefli bir hayat süreriz. Bugün Yahudi, teknik
    imkâna sahip milyarı aşan kimlik müslümanlarından değil; intifâda coşkusunu
    sürdüren çocuk yaştaki genç yiğitlerden korkmaktadır. Ölümden korkan
    gayr-ı müslim, en çok ölümden korkmayanlardan korkar. Müslümanın
    müslümanca yaşayamadığı her ortamda müslümanca ölme imkânı her an
    vardır. Her asırda olduğu gibi, günümüzde de birkısım insanın, Kıyâmet
    401 M. İslâmoğlu, İman Risalesi, 285
    402 6/En'âm, 32; 29/Ankebût, 64; 47/Muhammed, 36; 57/Hadîd, 20
    • 142 •
    Ahmed Kalkan
    gününe iman etmeyişlerinin sebebi, öldükten sonra dirilmeyi uzak bir ihtimal
    görmeleridir. İnanmayanların görüşüne göre hayat, sebepsiz, hedefsiz
    ve gayesiz bir hareketten ibârettir.
    Oysa her şeyde bir sır, o sırrın gerisinde bir hedef ve hedefin gerisinde
    de bir hikmet vardır. İnsan bir ölçü dâhilinde bu dünyaya getirilir, yine aynı
    şekilde takdir edilmiş olan âkıbete, cezâ ve hesap gününe döndürülmüş
    olur. Dünya hayatı da, her insan için bir imtihandır. İnsanların bütün bu
    gerçekleri bilip, bunların gerisinde kudret ve hikmet sahibi yüce Yaratıcı’yı
    düşünmesi gerekir. İşte bu bilgi ve düşünce insanı âhiret inancına götürür.
    İnsanların çokça hatırlaması gereken ölüm, her canlının kendisine erişeceği
    bir hâdisedir. Ölüm, kendi yolunda sapmadan ve durmaksızın ilerler. Ne
    geride bıraktıklarına, ne de ıstırap çekenlerin feryadına bakar. Korkanların
    korkusu, sevenlerin de sevgisi bunu önleyemez.
    Hayatı sadece dünya hayatından ibâret görmek, çok ilkel bir düşüncedir.
    Kur’an, düşüncesi gelişmemiş bu tür kişilerin sözlerini ve durumlarını
    şöyle dile getirir: “Onlar derler ki: ‘Bu dünya hayatımızdan başka bir hayat
    yok! Tekrar dirilecek değiliz.” 403
    İslâm’da dünya, âhiretin tarlasıdır. Dünya hayatını ıslah etmek, ondan
    her tür kötülüğü ve bozgunculuğu kaldırmak, bütün insanlar için iyilik ve
    adâleti gerçekleştirmek gibi işlerde sarf edilen emek ve uğraşıların hepsi,
    âhiret sermâyesidir. Böyle bir inançla çalışan ve Allah’ın rızâsını dileyerek
    gönülden bu güne inananların yeryüzünü ihmal etmeleri, azgınlıklara ve
    bozgunculuklara göz yumarak dünyayı terk etmeleri mümkün olabilir mi?
    Bazı insanlar, -âhirete iman ettiklerini iddia etmekle beraber- kendilerini,
    câhilliğin ve azgınlığın akıntısına kaptırmışlarsa; bu, Allah’a ve âhiret
    gününe inandıkları için değil; âhirete imanlarının zayıf oluşundandır.
    Her asırda, âhireti inkâr edenler veya bu güne, inanılması gerektiği şekilde
    inanmamış olanlar, devamlı günah işlemeyi arzu edip buna karşı bir engelin
    çıkmasından korkanlar ve her şeye kadir Yaratıcının huzurunda hesap
    vermek istemeyenlerdir. İşte bunun için de öldükten sonra dirilmeyi ve
    âhireti hayal zannederler.
    403 6/En'âm, 29
    • 143 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Âhiret gününe, Kıyâmete inanmak ve bu inancın gereğini yapmak,
    kötülüğe koşan her nefis için bir gem, günahı seven her insan için de bir
    engeldir. Bütün insanlığa hitap eden Kur’an, bu günün olmasını imkânsız
    görenlere en kesin ve doğru cevabı verir: “İnsan, kendini bir nutfeden nasıl
    yarattığımızı görmedi mi ki, şimdi apaçık bir hasım kesildi.”404 İnsanın yaratılışındaki
    hayret verici durumlar, organlarının yapısındaki çeşitli özellikler,
    onun tekrar diriltilmesinden çok daha önemli ve dikkat çekicidir. Allah’ın
    sanat ve kudretindeki bu incelikleri, mükemmellikleri bilip görenler,
    öldükten sonra dirilmeyi artık nasıl inkâr edebilirler? Ne yazık ki ünsiyet
    etmediği her şeyi inkâr, insanoğlunun tabiatındadır. Eğer o yılanı yüzüstü
    ve hem de sür’atle yürür görmese, ayaklardan başka şey üzerinde yürümeyi
    kabul etmezdi. Hatta insan, dünyayı görmeden, dünyadaki acayip haller
    ona anlatılsa, onları bile çoktan inkâra kalkardı. Şu halde, din gününü
    yakînen tasdik etmemek, bu kavramı anlamaktaki noksanlıktan ileri gelmektedir.
    Görünmediğinden dolayı, din gününe inanmayanlar, ilim adına
    cehâlet gösterenlerdir. “Âhiret yurdu, sakınan muttakîler için daha hayırlıdır,
    düşünmüyor musunuz?” 405
    Dünya, ne seçim ne de geçim dünyasıdır müslüman için; dünya kulluk/
    ibâdet dünyasıdır, imtihan dünyasıdır. Sınav esnâsında oyuna dalan, gülüp
    eğlenen kimsenin imtihanda başarı şansı ne kadar olabilir? Gençler, üniversite
    imtihanına verdikleri önemi, esas sınava, büyük imtihana verseler,
    din günü bilinci nasıl hayata yansırmış, görürdük. Orta yaşlılar, yakın gelecekleri
    için hazırlayıp biriktirdiklerini, esas istikbâl için yatırıma dönüştürseler,
    örnek müslümanların sayısı nasıl artardı! “Ey iman edenler! Allah’tan
    korkun ve herkes, yarına ne hazırladığına baksın. Allah’tan korkun. Çünkü
    Allah, yaptıklarınızdan haberdardır.” 406
    Mücâdelenin, cihadın, şehâdetin olmadığı yerde Kıyâmet ve âhiret
    günü bilinci yeterince yok demektir. Ana vatanımız, baba diyarımız cennet
    olduğuna göre, biz memleketimizde gerekli ihtiyacımızı karşılamak için bu
    diyarda gurbete çıkmış durumdayız. Orada lâzım olan azığı unutup, buradaki
    görevimizi ihmal etmek ve buralarda oyuncaklarla oyalanmak ne
    kadar mantıklılıktır?
    404 36/Yâsin, 77
    405 6/En’âm, 32; Y. Çiçek, F. Yıldız, a.g.e. s. 65
    406 59/Haşr, 18
    • 144 •
    Ahmed Kalkan
    Ne mutlu, Kıyâmet ve ahret bilincine sahip, ölüme ve ölüm ötesi hesaba
    hazır olan ve ölümden korkmayan, ölümle dostluk kurabilen canlı şehidlere!
    -19. Âyet -
    ذَ إِلَ رَبِّهِ سَِبيلا · نْ شَاءَ ا تَّ خَ ä إِنَّ هَذِهِ تذْكِرَةٌ فَ َ
    “Şüphesiz, bu bir öğüttür. Artık dileyen Rabbine doğru bir yol alır.”
    (19. âyet)
    Şüphesiz ki Kıyâmet gününü, onun dehşetini ve Allah’ın orada kâfirlere
    nasıl azab edeceğini beyan eden bu âyetler, insanlar için bir ibret ve öğüttür.
    Unutan gafillerden kim, zamanı geçmeden bu öğütten faydalanmak istiyorsa
    iman ve itaat ederek Allah’a götüren yola, İslâm dinine girsin. Sebepler
    kolaylaştırılmış, yollar emre hazır hale getirilmiştir.
    Bu âyette, gerek vahiy yoluyla insana gönderilen (tenzilî), gerekse Allah’ın
    yaratmasıyla meydana gelen (tekvinî) âyetlerin, öğüt ve uyarı içeren
    bir duyuru oldukları belirtilir. Bu ayette yer alan tezkire sözcüğü, öğüt, uyarı
    ve nasihat içeren duyuru anlamına gelir.
    Bu mesajı alan insan, o günün dehşetinden korunmak ve ebedi saadete
    ermek için artık Rabb’ine varan bir yol tutmalıdır. Yani insan, imanla ibadeti
    (ameli) bütünleştirip dinin hayata akışını sağlamalı, nefsini kötülüklerden
    arındırıp İslâmî kişiliğini diri tutmalıdır. Hemen belirtelim ki, doğru
    tercih yapıp vahyi hayatında aktif biçimde uygulayan insan, Rabb’ine varan
    bir yol tutmuş olur. Zaten bütün yollar, sonunda Allah’a varır. Bu âyet insana,
    doğruyu ve yanlışı seçmede serbest olduğu, bu yüzden irâdesini kullanma
    biçiminden sorumlu tutulacağı mesajını da verir. Şu halde her şey,
    insanın irâdesini iyi veya kötü yönde kullanmasına bağlıdır. Çünkü insan,
    eğilimlerine hâkim olabilecek irâde ve güce sahiptir.407
    407 Fahreddin Yıldız, Tefsir Notları
    • 145 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Müfessirler şöyle der: “Bundan
    maksat, âhiret için bir sermaye olarak kalsın diye imana, Allah’a itaate ve
    sâlih amel işlemeye teşvik ve özendirmedir.”408
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İşte (bu hatırlatmaları, bu
    uyarıları kapsayan) âyetler bir tezkire yani bir öğüt ve nasihat mânâsı taşıyan
    bir duyurudur. Artık dileyen Rabbine bir yol tutar. O günün şiddet ve
    dehşetinden korunmak ve Rabbine esenlik içinde ermek için iman, itaat ve
    güzel amelle Allah’a yaklaşmaya çalışır.”409
    -20. Âyet -
    مَعَكَ ç ي اللَّيْلِ وَِنصْفَهُ وَثُلُثَهُ وَطَاِئفَةٌ مِنْ اَّلذِي نَ
    é مِنْ ثُلُ ثَ É إِنَّ رَبَّكَ يعْلَُ أََّنكَ تقُومُ أَدْ نَ
    صُوهُ فَتَابَ عَلَيْكُْ فَاقْرَءُوا مَا تيَسََّ مِنْ · ارَ عَلَِ أَنْ لنْ تُ ْ ¯ وَالَّلُ يقَدِّرُ اللَّيْلَ وَالنَّ َ
    رْضِ يبْتَغُونَ مِنْ
    أَْ ا ل° بُونَ فِ ي ë وَآخَرُونَ ي ضْ ِ ì اْلقُرْآنِ عَلَِ أَنْ سَيَكُونُ مِنْكُْ مَرْ ضَ
    سَِبيلِ الَّلِ فَاقْرَءُوا مَا تيَسََّ مِنْهُ وَأَقِيمُوا الصَّلَةَ ° فَضْلِ الَّلِ وَآخَرُونَ يقَاِتلُونَ فِ ي
    دُوهُ عِنْدَ · تَ جِ ³ نْفُسِكُْ مِنْ خَيْ ٍ
    أَِوَآُتوا الزَّكَةَ وَأَقْرِضُوا الَّلَ قَرْضًا حَسَنًاوَمَا تقَدِّمُوا ل
     ا وَأَعْظَمَ أَجْرًا وَاسْتَغْفِرُوا الَّلَ إِنَّ الَّلَ غَفُورٌ رَحِي ٌ ³ الَّلِ هُوَ خَيْ ً
    نَِّ : şüphesiz رَبَّكَ : Rabbin يعْلَُ : bilir أنَكََّ تقَُومُ : senin kalktığını É : أَدْ نَ
    biraz eksiğinde ي
    é مِنْ ثُلُ ثَ : üçte ikisinden يْلِ اللَّ : gecenin وَِنصْفَهُ : yarısında
    وَثُلُثَهُ : ve üçte birinde وَطَاِئفَةٌ : ve bir topluluğun مَعَكَ ç : مِنْ اَّلذِي نَ
    yanındakilerden وَالَّلُ : şüphesiz Allah يقَدِّرُ :ُ takdir eder اللَّيْلَ : geceyi ارَ ¯ وَالنَّ َ
    : ve gündüzü عَلَِ : bildi (de) صُوهُ · أَنْ لنْ تُ ْ : sizin bunu sayamayacağınızı
    فَتَابَ عَلَيْكُْ : tevbenizi kabul etti فاَقرَْءُوا : (şu halde) okuyun مَا تيَسََّ : kolay
    geleni مِنْ اْلقُرْآنِ : Kur’an’dan عَلَِ : Allah bilir أَنْ سَيَكُونُ : olacağını : مِنْكُْ
    sizden ì مَرْ ضَ : hastalananlar وَآخَرُونَ : diğer bir kısmının da بُونَ ë : يَ ض ِْ
    dolaşacaklarını رْضِ
    أَْ ا ل°فِ ي : yeryüzünde يَبْتَغُونَ : aramak için : مِنْ فَضْلِ الَّلِ
    408 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/108.
    409 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/404.
    • 146 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın lutfundan وَآخَرُونَ : başka bir kısmının da يُقَاتِلوُنَ : çarpışacaklarını
    سَِبيل الَّلِ °فِ ي : yolunda Allah فاَقرَْءُوا : öyleyse okuyun مَا تيَسََّ : kolay geleni
    مِنْهُ : ondan وَأقَِيمُوا : dosdoğru kılın الصَّلَةَ : namazı وَآتوُا : verin : الزَّكَةَ
    zekâtı وَأقَرِْضُوا : ve borç verin الَّلَ : Allah’a قَرْضًا : bir borç حَسَنًا : güzel وَمَا
    تقَُدِّمُوا : önceden takdim ettiğiniz şeyleri نْفُسِكُْ
    أَِل : kendi nefisleriniz için
    ³ مِنْ خَيْ ٍ : hayır olarak جِدُوه ·تَ : bulursunuz عِنْدَ الَّلِ : katında Allah ا³ : هُوَ خَيْ ً
    daha hayırlı وَأَعْظَمَ : ve daha büyük أَجْرًا : bir karşılık olarak : وَاسْتَغْفِرُوا
    bağışlanma dileyin الَّلَ : Allah’tan إِنَّ الَّلَ Allah : şüphesiz غَفُورٌ : Ğafûr’dur
     رَحِي ٌ : Rahim’dir
    “Şüphesiz Rabbin, senin ve yanındakilerden bir topluluğun gecenin üçte
    ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde kalktığını bilir. Şüphesiz
    geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamayacağınızı bildi de
    tevbenizi kabul etti. Şu halde Kur’an’dan kolay geleni okuyun. Allah sizden
    hastalananlar olacağını, diğer bir kısmının da Allah’ın lutfundan aramak için
    yeryüzünde dolaşacaklarını, başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını
    bilir. Öyleyse ondan kolay geleni okuyun. Namazı dosdoğru kılın,
    zekâtı verin ve Allah’a güzel bir sûrette borç verin. Kendi nefisleriniz için önceden
    hayır olarak takdim ettiğiniz şeyleri, daha hayırlı ve daha büyük bir
    karşılık olarak Allah katında bulursunuz. Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz
    Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir.” (73/Müzzemmil, 20)
    İlk âyetlerde gece namazına kalkılması ve bunun belli bir vakit içinde
    edâ edilmesi emredilmişti. Uygulamada hem gece namaza kalkma hem
    de istenen vakti
    tespit etme hususunda zorluk ortaya çıkınca yükümlülük
    hafifletilmiş veya maksadın
    kesin olarak vakte riâyet etmek ve mutlaka kılmak
    olmadığı, emrin teşvik ve tavsiye mahiyetinde olduğu açıklanmıştır.
    Gece namazının başlangıçta hem Hz. Peygamber’e hem de ümmete farz
    kılındığını, daha sonra halkın zorlandığı ortaya çıkınca onlar için nâfile,
    Hz. Peygamber için farz haline getirildiği görüşünde olanlar da vardır. 410
    Müfessirler “Artık Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyunuz” mealindeki
    bölümü
    iki türlü yorumlamışlardır:
    410 Şevkânî, V, 371-372
    • 147 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    a) Geceleri kolayınıza gelen miktarda teheccüd namazı kılınız;
    b) Gece namazında Kur’an’dan kolayınıza gelen miktarda okuyunuz.
    411
    Birinci yoruma göre mü’minler geceleyin belli bir vakte bağlı kalmadan ve
    farz olmaksızın kalkıp kolaylarına
    geldiği miktarda nâfile namaz kılarlar;
    ikinci yoruma göre ise gece kalkıp
    kıldıkları namazda Kur’an’dan kolaylarına
    gelen miktarda ve kolay gelen âyetleri
    okurlar. Bununla birlikte bu
    cümleyi, namazla alâkası olmaksızın, “Sadece Kur’an’dan kolayınıza gelen
    miktarı okuyunuz” şeklinde yorumlamak da mümkündür.
    412
    Âyetin bundan sonraki bölümünden anlaşıldığına göre hastalıktan, geçim
    temini
    için veya başka maksatlarla yapılan yolculuklardan; Allah yolunda
    cihadda bulunmak gibi mâzeretlerden dolayı Allah Teâlâ kullarına
    kolaylık lutfetmiş, yani mü’minlerin gece kalkıp kolaylarına geldiği miktarda
    namaz kılmaları farz değil mendup olmuştur.
    Âyetin son bölümünde ise Yüce Allah mü’minlere, namazlarını usûl ve
    âdâbına
    uygun olarak kılmalarını, zekâtlarını vermelerini, Allah rızâsı için
    hayır yapmalarını, iyilikte bulunmalarını, fakirlere karşı şefkat ve merhametle
    davranıp onlara
    yardım etmelerini buyurmakta, dünyada bu tür iyi
    işler yapanların âhirette Allah
    katından bu yaptıklarının karşılığını kat kat
    alacaklarını haber vermektedir. Müfessirler genellikle burada geçen “Namazınızı
    kılın, zekâtı verin” cümlesindeki
    namazı beş vakit namaz, zekâtı da
    farz olan zekât olarak yorumlamışlarsa da sûrenin tamamının Mekke döneminde
    inen ilk sûrelerden olduğunu dikkate alırsak bu yoruma katılmak
    mümkün değildir. Çünkü beş vakit namaz ve belirli kurallara bağlanmış
    haliyle zekât vecibesi yıllar sonra farz kılınmıştır. Buna göre âyette, İslâm’ın
    beş temel erkânından ikisini teşkil eden namaz ve zekât ibâdetlerine ilişkin
    yükümlülük bilincini oluşturmanın ve bunların ilk uygulamalarını başlatmanın
    amaçlandığı söylenebilir. Kullar dünya hayatında ne kadar dikkat
    ederlerse etsinler
    hatadan kurtulamayacakları için sûrenin son cümlesinde
    Allah’tan bağış istemeleri
    emredilmiştir. 413
    İbadette Denge ve Dinde Kolaylık İlkesi
    411 bk. Şevkânî, V, 371-372; İbn Âşûr, XXIX, 283-284
    412 bk. Ebû Bekir İbnu'l-Arabî, IV, 1881
    413 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr.
    Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, V/412-413.
    • 148 •
    Ahmed Kalkan
    Bu âyet, Peygamber’in (s.a.s.) ve onunla beraber olan ilk nesil Müslümanlarının
    ibâdet yaşantılarından bir kesit sunmakta; ibâdette denge ve
    dinde kolaylık ilkelerine yer vermektedir.
    Bu âyetin, sûrenin ilk bölümünü oluşturan âyetlerden sonra indiği kesindir,
    ancak ne kadar sonra indiği konusunda farklı görüşler vardır. Hz.
    Âişe ve İbn Abbas’tan gelen bir rivâyete göre, Müzzemmil sûresinin son
    âyeti, aynı sûrenin ilk âyetlerinden, yaklaşık bir yıl sonra nazil olmuştur.
    Said b.Cübeyr’den gelen bir rivâyete göre ise, bu âyet, sûrenin ilk bölümünü
    oluşturan âyetlerden on sene sonra inmiştir. Bu rivâyetlere göre, Müzzemmil
    sûresi’nin 20’inci âyeti, Mekke Dönemi’nde nazil olan âyetlerdendir.
    Bir başka görüşe göre de bu âyet, sûrenin ilk kısmını oluşturan âyetlerden
    yıllar sonra Medine’de inmiş, sûrenin başındaki konu ile ilgili olduğu
    için Medine’de indiği halde bu sûrenin sonuna konmuştur. Çünkü bu âyette
    Allah yolunda savaştan söz edilir. Allah yolunda savaş, ilk kez Medine Dönemi’nde
    farz kılınmıştır. Bu da, âyetin Medine Devri’nde indiğini gösterir.
    Ancak bu yaklaşım, pek ikna edici değildir. Allah yolunda savaş, ilk kez
    Medine Dönemi’nde farz kılınmış olsa da, açıklamasını yaptığımız bu âyet,
    Allah yolunda savaşı değil savaşacak olanları gelecek zaman kipi (se-yekûnu)
    kullanarak ifade etmiştir. Bu durumda âyet, gelecekte olacakların bir
    öngörüsü olarak değerlendirilebilir ve sûrenin de tamamıyla Mekke Dönemi’ne
    ait olduğu söylenebilir. Nitekim bu konuda İbn Abbas’ın şöyle dediği
    rivâyet edilir: Müzzemmil sûresi’nin başında yer alan kıyam (geceleyin ibâdet
    için kalkma) emri, mü’minlere çok zor geliyordu. Sonra Allah merhamet
    buyurdu da bu emir hafifletildi. Allah’a hamd olsun ki o, daraltmadı (zorlaştırmadı),
    tam aksine genişletti (kolaylaştırdı.) Sûrenin öncesi ile sonu arasında
    yaklaşık bir sene kadar süre geçti. İbn Abbas’ın bu açıklaması, hem tarihî
    bilgilere hem de İlâhî hikmete daha uygun düşmektir. Çünkü Peygamber
    (s.a.s.) ve ashâbı, sûrenin ilk âyetlerinde yer alan emre uyarak gecenin büyük
    bir kısmını, Kur’an okumak ve namaz kılmak için uyanık geçirmeye
    çalışıyor, geceleri pek az uyuyor, seherlerde Allah’tan bağışlanma istiyorlardı.
    Ancak günler ilerledikçe, Müslümanların işleri ve görevleri çoğaldı. İşler
    yoğunlaşınca da artık eskisi gibi gecenin çoğunu ibâdetle geçirmek güçleşti.
    İşte bu yüzden Yüce Allah, gece kalkıp ibâdet etmeyi hafifletmiş ve ibâdette
    her türlü aşırılıktan uzak durulması gerektiğini belirtmiştir.
    • 149 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Âyetin beyanından anlaşıldığına göre, önceleri gece ibâdeti, Peygamber’e
    (s.a.s.) ve mü’minlerden bir kısmına hem tatlı geliyor hem de bu ibâdet
    onlara zevk ve huzur veriyordu. Bu yüzden onlar, geceleyin kalkıp onun
    üçte ikisini, yarısını veya üçte birini namaz kılmak ve Kur’an okumak için
    uyanık geçiriyorlardı. Ancak mü’minlerin hepsi, gece kalkıp uzun süre
    ibâdet etmiyor veya buna güç yetiremiyorlardı. Her şeyi her yönüyle bilen
    Yüce Allah, ileriye doğru insanların hepsinin geceleyin kalkıp uzun süre
    ibâdet edemeyeceklerini, onu ifa ve ihya etmeye güç yetiremeyeceklerini
    de çok iyi bildiği için gece ibâdetini hafifletmiş, bundan böyle belli bir vakit
    gözetmeden gecenin herhangi bir ânında kalkıp Kur’an’dan kolay gelenin
    okunmasını, ibâdette aşırılığa kaçılmamasını istemiştir. Görüldüğü gibi bu
    âyetle, gece kalkıp Kur’an okumak veya namaz kılmak büsbütün kaldırılmıyor,
    fakat insandan, kıraat ve ibâdet niteliği taşımak şartıyla ne miktar
    kolayına gelirse onu yapması isteniyor. Şu halde geceleyin kalkıp Kur’an
    okumak ve namaz kılmak isteyen kimse kalkıp bunları yapabilir; ancak kıraatı
    ve ibâdeti, öncesi gibi uzun tutmak şart değildir.
    Bu âyette yer alan ve lafzen onu sayamazsınız anlamına gelen len-tuhsûhu
    ibâresi, iki şekilde mânâlandırılabilir:
    Bu ibârenin sonundaki zamir, daha önce geçen takdir kelimesinin yerini
    tutabilir ve bu durumda ibâre şu anlama gelir: “Siz, gecenin saatlerini
    bütün parçalarıyla eşit ve tam olarak sayacak şekilde takdir edemezsiniz.”
    İbârenin sonundaki zamir, gece ibâdeti’nin yerini tutan bir zamir olarak
    da kabul edilebilir. Bu durumda anılan ibâre, ileride bu gece ibâdetini hepiniz
    tam olarak ifaya güç yetiremezsiniz anlamına gelir. Demek ki sûrenin
    başında yer alan geceleyin kalk buyruğu, önceleri hazırlık mâhiyetinde özel
    bir emir olarak verilmiş, o hazırlık süreci tamamlanınca bu emir hafifletilip
    herkesin yapabileceği şekilde teşrî kılınmış ve genelleştirilmiştir. Artık
    isteyen herkes, geceleyin kalkıp Kur’an’dan kolayca okuyabileceği kadar
    okur, namazdan da kolayına geldiği kadar kılar. Allah’ın, ibâdette güçlüğü
    kaldırıp kolaylık murat etmesi, O’nun insanlara karşı ne kadar lütufkâr ve
    merhametli olduğunu gösterir.
    Allah’ın, kullarına bağışla yöneldiğini belirtmek için, âyette, sizi affetti
    anlamına gelen fe-tâbe aleykum ibâresi kullanılmıştır. Bu ibâredeki tâbe
    sözcüğü, hatadan dönmek, pişman olmak ve affetmek gibi anlamlar taşıyan
    • 150 •
    Ahmed Kalkan
    tvb kökünün türemiş şeklidir. Aynı kökten gelen tevbe sözcüğü ise, “insanın
    günah ve hatasını terk edip Allah’a dönmesini, Allah’ın da kendisinden af
    dileyen kuluna bağışla yönelmesini” ifade eder. Günahlardan kurtulma ve
    bağışlanma yolu olan tevbe, başlı başına bir ibâdet şeklidir. İnsan, dünya
    hayatında var olduğu sürece her an tevbe edebilir. Ancak insan için ömrün
    süresi meçhul olduğundan o hiç beklenmedik bir anda sona erebilir.
    Öyleyse insan, ölümün eşiğinde olduğunu unutmadan işlediği günahlardan
    bir an önce tevbe etmelidir. Asıl felâket, insanın kendine tanınmış olan
    imkânlardan yararlanmamasıdır. Tevbe, insana Allah tarafından sunulan
    bir umut oluğu, kurtulma ve bağışlanma yoludur. Bunun için insan, umutsuzluğa
    düşmeden geçmişi imkân nisbetinde onarıp daha iyi bir gelecek
    kurma çabası içinde olmalıdır.
    Âyette, gece kalkıp Kur’an okumak istenmektedir. Âyetin devamında
    namaz kılmaktan ayrıca söz edildiğine göre, buradaki emrin sadece Kur’an
    okumaya ait olması daha uygun düşmektedir. Ancak, hem kıraetin hakiki
    mânâsı muhâfaza edilerek hem de namaz manası gözetilerek bu ibâreyi,
    namazda veya namaz hâricinde Kur’an’dan kolayca okuyabileceğiniz kadarını
    okuyun şeklinde anlamak ve mânâlandırmak da mümkündür.
    Bu âyette, gece ibâdetinin hafifletiliş nedenine açıklık getirilmekte; hastalık,
    meşru işlerle meşgul olmak ve Allah yolunda savaşmak gibi nedenlerle
    şartların değişebileceği, buna bağlı olarak da bazı hükümlerde değişikliğe
    gidilebileceği mesajı verilmektedir.
    Allah, zorluğu değil, kolaylığı diler; insana gücünün üstünde bir şey
    teklif etmez. İslâm’da bir işin vazife olması, insanın o işi yapmaya güç yetirebilmesine
    bağlıdır. Bu yüzden İslâmî hükümler, mâkul ve âdildir; Kur’an
    da emirlerine bunun için kolaylık atfetmektedir. “…Allah size kolaylık diler,
    sizin için zorluk istemez.” 414 Peygamberimiz de şöyle buyurur: “Din kolaylıktır.”
    415; “Dinin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır.”416; “Müjdeleyin, nefret
    ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” 417
    414 2/Bakara, 185
    415 Buhârî, İman 30; Nesâî, İman 28
    416 Ahmed bin Hanbel, III/479
    417 Buhârî, İlim 12, Cihad 164; Müslim, Eşribe 70-71
    • 151 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Şu halde dini, insanların nefret ettiği, ibâdeti de fıtratın kabul etmediği
    bir duruma sokmamak gerekir. Çünkü Allah’ın irâdesi, dinin insan hayatında
    aslî şekliyle ve kolayca uygulanır biçimde yer almasıdır. İslâm’ı, insan
    ve hayat gerçeğiyle çelişen bir kurum haline getirmek, İlâhî irâdeye ters düşeceğinden
    sonuç hüsran olacaktır. “Dinle yarışa giren her insan, mutlaka
    yere serilir.”418; “Heleke’l-mütenattıûn -Taşkınlar/aşırı gidenler helâk oldu.-”
    Bunu Rasûlullah üç defa söyledi. 419
    Kolaylık, İslâm’ın en önemli ilkelerinden biridir. Peygamber (s.a.s.),
    bu ilkeyi: “Şüphesiz ki bu Din kolaylıktır. Her kim, (kolay olan ) bu dini
    zorlaştırırsa altında kalır. Onun için orta bir yol tutun ve Dini en uygun
    bir biçimde uygulayın.”420 sözüyle dile getirmiş; o, sözleriyle daima kolaylığı
    tavsiye etmiş, uygulamaları ile de bizzat kolay olanı yapmıştır. Hz. Âişe
    (r.a.) şöyle diyor: “Yüce Peygamber, biri daha kolay, biri daha zor iki seçenekle
    karşılaştığında, mutlaka kolay olanı seçerdi.”421 Çünkü zor iş, daha
    çok ihmale uğrar.
    Allah Teâlâ, zor gibi görünen ibâdetleri farz kılmakla, esasen mü’min
    kullarını hayat mücâdelesine, zorluktan kurtarıp kolaylığa ve rahatlığa kavuşturmayı
    dilemiştir. Namazla hevâsına direnecek, kötülük ve fahşâdan
    uzaklaşacak, oruçla kolay kolay cihad etmeye alışacak, lüzumunda sabır
    yolları öğrenilecek, zekâtla nefsinin paraya kul olmasından kurtulacak, hayatın
    zorlukları yenilecek, âhiret saâdetindeki güzellik, kolaylık ve saâdetlere
    erişecektir. İbâdetler insanı olgunlaştırır, insanı maddî ve özellikle mânevî
    yönden güçlendirir. İbâdet ve Allah’a tâat, O’nun hükümlerine riâyet,
    hevâsının/nefsinin kulluğundan kurtulmuş mü’min için hiç de zor değildir.
    Allah’a iman edip O’na teslim olan insan, zorlukları aşacak, daha doğrusu
    şeytanın zor gösterdiği kolaylıkları seçecektir. Şeytan, insana kötülüğü emreder,
    insanın kendini küçültüp basitleştirmesine, ibâdetleri zor zannedip
    onlarla yücelip güçlenmesine engel olmak ister.
    Mü’min şeytana ve hevâsına kanmayacak, imtihanını kazanma gayreti
    içinde Allah’a kul olmanın, başka tüm kulluklardan daha kolay ve daha
    güzel olduğunu unutmayacaktır. İslâm’ın hükümleri ne zordur, ne de çok
    418 Buhârî, İman 69
    419 Müslim, İlim 7
    420 Buhârî, İman 29
    421 Buhârî, Menâkıb 23, Edeb 80; Müslim, Fezâil 77-78
    • 152 •
    Ahmed Kalkan
    basit. Müslüman da en küçük görevi zor kabul edip kaçan basitlikte ve
    tembellikte bir insan değildir. “Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!” Devin
    yükü ağırdır, ama kaldıramayacağı kadar değildir. Dev için o yük kolay bir
    yüktür, ama seviyesi küçük olanlar için o yük, kaldırılamayacak kadar zor
    kabul edilebilir; bu konudaki problem, eşyanın içyüzüne vâkıf olamayan,
    kandırılıp yönlendirilebilen âciz alıcılarla bakmakta, yani serabı su, suyu
    da serap zannetmektedir. Mü’min, Allah’ın nûruyla bakar, kalp ve iman
    gözünü devreden çıkartmaz. Bilir ki, kâfirler, bakmasını bilmeyen bakar
    körlerdir. “...Onların gözleri var, fakat onlarla görmezler, onlar gâfillerin ta
    kendileridir.”422; “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüslerdeki kalpler
    kör olur.” 423
    Allah, hiç kimseyi, yapması mümkün olmayan bir şeyden sorumlu tutmaz.
    424 Bununla birlikte, kişinin neyi yapıp neyi yapamayacağına kendisi
    karar veremeyeceği de açıkça anlaşılmalıdır. Belirli bir kimsenin, neyi yapabilip
    neyi yapamayacağına karar verecek olan Allah’tır. Aynı şekilde, bir
    şeyin kolay veya zor olduğuna hükmetmek; şeytanın ve insan hevâsının/
    nefsinin kararına bırakılmamalıdır. Allah bizim için zorluk dilemediği, kolaylık
    istediği için,425 Allah’ın bize emrettiği tüm hükümler kolaydır. Ama
    nasıl birçok zorluğu ve çirkinliği bulunan haramları şeytan süslediği,426 kolay
    ve güzel gösterdiği gibi; Allah’a ibâdet ve itaati de zor göstermeye çalışır.
    Müslümanca yaşamak, ibâdet ve tâatle Allah’a teslim olup O’na yönelmek,
    aslında hayatı kolaylaştırmaktır. Fakat insan şeytanla ve günahlarla
    imtihan edildiğinden nefsi/hevâsı ona ibâdetleri ve İslâmî hayatı zor gibi
    gösterir. Bu konuda Rabbimiz şöyle buyurur: “Dünya hayatında onlara sadece
    bir azap vardır. Âhiret azâbı ise daha meşakkatlidir/şiddetli ve zordur.
    Onları Allah’tan (O’nun azâbından) koruyacak kimse de yoktur.” 427
    Dindeki kolaylığın ölçüsü, Allah’ın hudûdudur. Allah’ın göstermediği
    kolaylıkları Allah adına, din adına göstermek dini tahrîf etmeye kalkmaktır.
    Sözgelimi, halka kolay cennet vaadleri yapılmakta, bol keseden sevap
    dağıtılmaktadır. Meselâ, şuna benzer ifâdeler çok duyulmuş ve yazılmıştır:
    422 7/A’râf, 179
    423 22/Hacc, 46
    424 2/Bakara, 286
    425 2/Bakara, 185
    426 6/En’âm, 43
    427 13/Ra'd, 34
    • 153 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    “Filan kandil gecesinde şu şekilde, şu rekâtta nâfile namaz bir yıl boyunca
    bütün günahların silinmesine sebep olur.” (Hâbuki, Peygamber sünnetinde
    ne kandil gecesi kutlamak, ne de anlatılan rekât ve şekilde namaz vardır,
    ne de bol keseden vaatler.) “Namaz kılmayan bir erkek, başını örtmeyen
    bir kadın, bu davranışlarla nasıl olsa kâfir olmaz, Allah affeder, o yüzden
    bu insanların davranışları eleştirilmemeli, din zorlaştırılmamalıdır; zaman
    sana uymazsa sen zamana uyarsın, sen Kitaba uymuyorsan, Kitabına uydurursun,
    tâviz vermeden yaşanmaz, devlete karşı tavır alınmaz, herkesle iyi
    geçinmeli, kâfirlere karşı da hoşgörülü olunmalıdır...” gibi yaklaşımlar, dini
    kolaylaştırmak adına tahrîf etmek demektir. Dine ilâveler (bid’atler) ve bu
    şekilde dini zorlaştırmalar ne kadar büyük suçsa, dinden eksiltmeler, dini
    insanların arzu ve hevesine uygun hale getirecek tâvizler de o oranda cinâyettir.
    “Yoksa onların birtakım ortakları mı var ki, Allah’ın izin vermediği
    şeyleri, dinden kendilerine şeriat kıldılar? Eğer (azâbın âhirete ertelenmesiyle
    ilgili) o fasıl kelimesi olmasaydı, elbette aralarında hüküm (helâk kararı) verilirdi.
    Gerçekten zâlimler için acıklı bir azap vardır.” 428
    İslâm; Basitlik Değildir Ama Kolaylıktır!
    Kendisini, fıtratın ve hayatın dini olarak tanıtan bir sistemin insan için
    en kolay ve âhenkli olanı sunduğu kuşkusuzdur. Çünkü fıtrat/yaradılış nizamı
    olmanın ilk şartı, yaradılış ve insanla çatışmamaktır. Çatışmamanın
    ilk gereği de, hitâb edilen varlığı zora sürmemek olduğu kesindir. İslâm
    düşüncesinin temel kabullerinden biri de şudur: İnsanı yokuşa süren, hayat
    ve insan gerçeğiyle çatışıp çelişen ne varsa yaradılışa ve insana terstir. Böyle
    terslik ve aykırılıklar hayat tarafından itilir ve insan hayatında uzun süre
    tutunamazlar. Fakat burada bir noktayı akıldan çıkarmamak lâzımdır: Fıtrat
    dinindeki kolaylık ve hoşgörü prensibi, herkesin kendisine kolay geleni
    yapması anlamını taşımaz. Bunun anlamı; fıtrat dininin, insanlar için en
    kolay ve uygulanabilir olanı getirdiği merkezindedir.
    Allah ve O’nun seçtiği ve mü’minler için örnek gösterdiği, tebliğ görevlisi
    Hz. Peygamber, altından kalkamayacağı hiçbir yükü insana yüklememiştir.
    İslâmiyet, insanı yokuşa süren, zorlayan, hayatı işkenceye çeviren
    emir ve disiplinler içermez ve böylesi emir ve disiplinleri kendi bünyesinin
    dışında sayar. Nefsi öldürmek, bedene işkence çektirmek, hayat ve insanlar-
    428 42/Şûrâ, 21
    • 154 •
    Ahmed Kalkan
    dan kaçıp dağlarda münzevî olarak yaşamak, evlenmemek, gıdâ ve uykuyu
    terk gibi tavırlar Rasûlullah (s.a.s.) tarafından reddedilmiş ve din dışı ilân
    edilmiştir. Zorluk ve işkence bir yana; “din kolaylıktır.” 429;
    “Dinin en hayırlı olanı, en kolay olanıdır.” 430; “Esası, peygamberlik ve
    rahmet olan dini”431 insan için azap haline getirmek dine en büyük ihânet
    olacaktır. İbâdetler bir işkence, bir sıkıntı değil; bir iç ferahlığı ve Yaratıcı’ya
    huzur dolu bir yaklaşma oldukları sürece anlam taşırlar. Bunun içindir ki,
    “Dinde zorlama ve baskı yoktur.” 432 Dış görünüşü bakımından ne kadar mükemmel
    olursa olsun, insanın içten gelen isteklerinden kaynaklanmayan
    bir davranış, Allah katında değer ifâde etmemektedir.
    İslâm, insanı köşeye sıkıştırıp ezmediği gibi, insanın kendi kendini
    baskı altına alıp ezmesine de karşı çıkmıştır. Tahrîm sûresinin ilk âyetinin
    meâli şöyledir: “Ey Peygamber! Allah’ın sana helâl kıldığı şeyleri neden
    kendine haram ediyorsun?”433 Bir başka âyette ise şöyle deniyor: “De ki: ‘Allah’ın
    kulları için ortaya serdiği süs ve güzelliği, hoş ve temiz rızıkları kim
    haram etmiştir? De ki: ‘Onlar, dünya hayatında (inanmayanlarla birlikte)
    iman edenlerindir. Kıyâmet gününde ise yalnız mü’minlerindir.” 434 Bu İlâhî
    beyanlara dayanarak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz: Maddî ve mânevî bütün
    zevkler, en ideal anlamda, vahyin gösterdiği helâller dâiresinde mevcuttur.
    Allah, bu konuda kulları adına, kullarından daha cömert davranmıştır. Haram
    alanına çıkıp orada zevkler arayanlar, İslâm düşüncesine göre, fıtratı
    bozuk, sapmış ve yaradılış âhengi bozulmuş dejenere ruhlardır. Dini, hayata
    zıt, yaşanması imkânsız denecek kadar zor bir kurum olarak görüp
    ondan kaçmalarına sebep olmak, din adına bir cinâyettir. Fıtrat dini, hayat
    ve insanla çatışmaz.
    Allah’ın koyduğu ölçülere müdâhale edilemez. Bunlar, kâinat kanunlarıdır.
    Bu ölçülerin zedelenmesi insanı İslâm’ın dışına çıkarır. Fakat, bir
    konuda vahyin koyduğu kesin bir ölçü yoksa, başka bir deyimle konu, mubahlar
    dâiresine giriyorsa, o noktada kolaylığı seçmek, Hz. Peygamber’in
    tavrı ve emridir. Hz. Âişe (r.a.) anlatıyor: “Yüce Peygamber, biri daha kolay,
    429 Buhârî, İman 29
    430 Ahmed bin Hanbel, III/479
    431 Dârimî, Eşribe 8
    432 2/Bakara, 256
    433 66/Tahrîm, 1
    434 7’Arâf, 32
    • 155 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    biri daha zor iki seçenekle karşılaştığında, mutlaka kolay olanı seçerdi.”435
    “Müjdeleyin, nefret ettirmeyin; kolaylaştırın, zorlaştırmayın.” 436 Zoru seçmek,
    bir ifrattır. Her ifrat, bir tefriti gerektirir. Bu yüzdendir ki, Rahmet
    Peygamberi, Allah tarafından konmuş emir ve yasakları “az” bularak bunlara
    ilâveler yapmaya kalkanları kınamıştır. Esasen böyle bir tutum, dinin
    tek vaz’ edeni/koyucusu olan Allah’a noksanlık izâfe etmek anlamına gelebilir
    ve insanı şirke düşürebilir. Öte yandan, böyle bir tutum Allah’a güvenmekten
    çok, kendi nefsine yaslanmayı ve bu da insanın şuuraltında bir
    bozukluğun varlığını gösterir. Bu tip davranışlarla, kitle içinde sivrilmek
    isteyenlerin Hz. Peygamber’den asla itibar görmemeleri bunun en çarpıcı
    delilidir. Hz. Âişe (r.a.) şunu anlatıyor: Evlerine gelen bir kadının kim olduğu
    Peygamber tarafından sorulmuş, Âişe annemiz bu kadını tanıtırken
    onun çok namaz kıldığını söylemiş. Hz. Peygamber, bunun üzerine, takdir
    beklenen bir sırada, şöyle demiştir: “Heh! Sanki bir şey! Ben size fazlasını
    değil; gücünüzün yettiği kadarını tavsiye ederim.” 437 Hz. Peygamber, oruçlu
    insanın iftar etmeden akşam namazını kılmasını yasaklamıştır. Bunun da
    ötesinde, bu tavrı, sünnete uymanın en güzel belirişi olarak göstermiştir.
    Burada vurgulanmak istenen şudur: Allah’ın bir emrini yerine getirmek
    için bütün bir gün nefsini ezmiş bir insanı; orucunu açmaya hazır ve müsâit
    hale geldiği bir zamanda, ikinci bir beklentiye, ikinci bir zorluğa itmek yersizdir.
    Bazı nâfile ibâdetleri yerine getirme, azîmeti tercih etme konuları, bütün
    toplumu bağlamaz, onlara emredilmez. Bu çeşit takvâ ile ilgili gayretler,
    seçkin benliklere hitâb edilen istisnâlardır. Kolay olanı tercih, İslâm’ın genel
    tavrı ve insana tanıdığı bir haktır. Fert, bu hakkını kullanmayabilir. Problem,
    bu hakkın inkâr edilmesidir. Varlığı kabul ve ilan edilen hakkın, sahibi
    tarafından kullanılmamasına gelince, bu bir fedâkârlık olarak övülebilir, bir
    ahlâkî fazîlet olabilir. Böyle bir tutum, fâiline maddî ve mânevî değerler
    de kazandırır. Fakat unutmayalım ki, bunu başarabilecek ruhlar çok azdır.
    İslâm ise, bütün insanlığa, büyük kitlelere ışık tutar. O, daima geneli,
    kamuyu, büyük yığınları dikkate alarak kurallar koyar; ancak bu kurallara
    mûnis yaklaşımlarla ve seçkin benliklere hitap edecek istisnâlar getirir. İslâm’ın
    bu istisnâî yanlarını kurallaştırarak onu, hayatı zora süren bir kurum
    haline getirenler, İslâm’ın karakteristik yapısını, genel tavrını bozmaktadır.
    435 İbn Sa’d, 1/369
    436 Buhârî, İlim 12, Cihad 164; Müslim, Eşribe 70-71
    437 et-Tâc, I/48
    • 156 •
    Ahmed Kalkan
    Bir hak ve yetki, önce teslim edilir, sonra bu haktan ferâgat için sahibine dâvet
    edilebilir. O, bu dâvete icâbet eder veya etmez. Hak sahibini hakkından
    vazgeçmeye zorlamak ayrı bir şeydir. Bunun adı zulümdür. 438
    İslâm, hayata/fıtrata rağmen gelmiş bir din değildir. Onun amacı insana
    dünyayı dar etmek de değildir. Bilakis, hayata hayat vermek için gelmiştir.
    Dinin gâyesi, insanın fıtratını zorlamaksızın dünya ve âhiret saâdetini
    te’mine mâtuftur. Din, insanı yeniden inşâ eden, ahlâkî tekâmülünü gerçekleştirmesine
    zemin hazırlayan bir hakikattir. İnsanı gerilimlerden uzak
    tutarak ihtiyaçlarının giderilmesini öngörür. Fıtrat dini İslâm, bu yapısı ile
    “kolaylık” üzere inşâ edilmiştir; kolaylık/yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında
    vardır.
    İbâdetlerin miktarı Allah tarafından belirlenmiş ve Elçisi tarafından da
    pratiğe aktarılmıştır. Bu açıdan, herhangi bir ziyâdeleştirme ya da noksanlaştırma
    kesin bir şekilde yasaklanmış ve bu yöndeki her davranış haddi
    aşma/bid’at olarak isimlendirilmiştir. Nitekim İmam Gazzâlî, ibâdetlerin
    miktarını, ilâçların karışımına benzetmiş ve sağlıklı bir netice alınabilmesi
    için bu ölçüye dikkat edilmesi gerektiğini ifâde etmiştir.439 İbn Teymiyye de,
    amelinin daha makbul olması için ameldeki meşakkati artıranlar hakkında
    şöyle der: “Bilmek lâzımdır ki, Cenâb-ı Hakk’ın rızâsı ve sevgisi, faydasız
    bir şekilde kendi kendine azap çektirmek, canını zorluklara sürmekte değildir.
    440 Buna göre, kışın ortasında, sıcak su varken sevâbı çok olsun düşüncesiyle
    soğuk su ile abdest almak ve aynı anlayışla, yakında câmi varken
    uzaktaki bir câmiye gitmek, mâkul ve doğru değildir.
    İslâm, kolaylık üzere binâ edilmiştir; yaşanılabilirlik bu dinin tabiatında
    vardır. Ancak bu, bir başıboşluğu, her şeyin câiz ve serbest olabileceğini
    ifâde etmez. Elbette ki bu kolaylığın da bir sınırı vardır. Kur’ân-ı Kerim’de
    yer yer şu ifâdelere rastlamaktayız: “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’a
    ve Rasûlüne itaat ederse, onu orada ebediyyen kalmak üzere zemîninden
    ırmaklar akan cennetlere sokar. İşte en büyük kurtuluş budur. Kim de
    Allah’a ve Rasûlüne isyan eder, sınırlarını aşarsa, onu da orada ebedî kalmak
    438 İslâm Düşüncesinde Din ve Fıtrat, s. 262-268
    439 Gazzâlî, el-Munkızu mine'd-Dalâl, s. 111
    440 İbn Teymiyye, el-Fetâvâ, 10/192-193
    • 157 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    üzere ateşe sokar.” 441; “İşte bunlar Allah’ın sınırlarıdır. Kim Allah’ın sınırlarını
    aşarsa, şüphe yok ki kendine zulmetmiş olur.” 442
    İnsanın kendine zulmetmesi, ifrâta kaçması ya da tefrîte düşmesi sûretiyle
    olur. Allah Rasûlü, ümmetini ibâddetlerle ilgili hayatta da i’tidâl üzere
    olmaya çağırmıştır. Hadislerde belirtildiğine göre, Rasûl-i Ekrem, ümmetine
    farz kılınıp îfâsında zorluk çekileceği endişesiyle terâvih namazının
    cemaatle kılınmasına üçüncü veya dördüncü geceden sonra ara vermiş,
    hastalık ve yolculuk esnâsında namaz ve oruç gibi ibâdetler için tanınan
    ruhsatları kullanmamayı uygun bulmamış, insan gücünü zorlayacak şekilde
    nâfile namaz kılmayı tasvip etmemiş, imamlık yapanların namazı uzatmalarını
    eleştirmiş ve dinî hükümleri aşırılığa kaçarak uygulamaya çalışanların
    bunda muvaffak olamayacaklarına dikkatleri çekmiştir.
    İslâm, sadece takvâ sahibi elitlerin, âlim ve mücâhidlerin/savaşçıların
    dini değil; bedevîlerin, ihtiyar kadınların, ortalama kültür ve bilgiye sahip
    yığınların da dinidir. Saçı başı dağınık, bedevî bir müslüman, Rasûlullah’a
    gelerek, Allah’ın kendini yükümlü tuttuğu ibâdetleri sormuştu. Peygamberimiz
    de; şehâdet kelimesi ve farz olan 5 vakit namaz, Ramazan orucu, her
    yıl zekât ve ömürde bir kere hac konusunu ve zekâtı saymıştı. Adam: “Sana
    ikramda bulunan Allah’a yemin olsun ki, bu söylenenlerden fazla bir şey de
    yapmam, eksik de bırakmam’ diyerek çekip gitmiş, Peygamberimiz (s.a.s.)
    de arkasından şöyle demiştir: “Şâyet dediğini yaparsa bu adam kurtulmuştur.”
    443
    Dinin tüm hükümleri, beşerî ve askerî yapıda emirler ve yasaklar sıralaması
    halinde değildir. Farz, vâcip, sünnet, müstehap, mubah sıralaması
    ve haram, tahrîmen mekruh, tenzîhen mekruh, müfsid gibi merdiven basamakları
    vardır. Yine, azîmet ve ruhsat tercihi sözkonusudur. Ruhsatlar,
    İslâm’ın her şart ve ortamda kolaylıkla yaşanabilmesi, yükümlülerden ağır
    yüklerin kaldırılması ve İslâmî hükümlere henüz yeterince bağlı olmayanları
    onlara alıştırmak için başvurulan kolaylıklardır. Müslümanlar, hayatın
    akışı içerisinde çeşitli zorluklarla karşılaşırlar. İbâdetlerini yerine getirirlerken,
    kendilerinden kaynaklanmayan zarûret durumuyla karşı karşıya gelebilirler.
    Bu gibi durumlarda ruhsatlar onların önünü açabilir. İhtiyaç oldu-
    441 4/Nisâ, 13-14
    442 65/Talâk, 1
    443 Buhârî, Savm 1; Müslim, İman 9
    • 158 •
    Ahmed Kalkan
    ğu zaman ruhsatlardan herkes yararlanabilir. Bir konuda ruhsat gündeme
    gelirse, mü’minler azîmetle amel etmeye zorlanamaz. Dileyen azîmet ile,
    dileyen ruhsat ile amel eder. Ruhsat ve kolaylığı kullanma da, Yaratıcı’nın
    kuluna verdiğ bir hak olduğuna göre, bu haktan yararlanıp yararlanmama
    meselesi, kulun tamamen serbest seçimine kalmıştır.
    Nâfile ibâdetler, sünnet olan sınır aşılmamak şartıyla istenildiği kadar
    yapılabilir. Ama başkalarına emredilemez, bunlar dinin olmazsa olmazları
    arasına sokulamaz. Tebliğ ve tavsiyede önceliği alamaz. Tevhidî hususlardan,
    farzlardan daha önemli gibi gösterilemez. Aksi takdirde din zorlaştırılmış,
    ölçü kaçırılıp ifrâta gidilmiş olur.
    Müslümanca Yaşayış Güzel ve Kolay; Gayri İslâmî Hayat Çirkin ve
    Zor Bir Yaşamdır: İnsanı en iyi tanıyan, onun gücünün neye yeteceğini
    bilen merhametli Allah, ona kolay dini vermiş, kaldırabileceği yükü yüklemiştir.
    Allah’a teslim olmuş müslüman bir kula da Allah’a itimat, güven
    ve tevekkül yakışır. “Sen bunları yapabilirsin, gücün yeter, bunlar kolaydır,
    senden zorluk istemiyorum” deniyorsa, “hayır, yapamamam, zor!” demek,
    her şeyden önce bir isyan ve yalanlamadır. Sırât-ı müstakîm, dosdoğru
    yol demektir; Peygamberlerin, sıddıkların, şehid ve sâlihlerin444 yoludur.
    Bu dosdoğru İslâmî yolda yolculuk kolaydır, ayağı kaymadan nice insan
    bu yoldan yürümüştür. Ayrıca bu yolda tehlikelere karşı uyarılar, işaretler,
    yardımlaşmalar, İlâhî ikram ve ihsanlar vardır. Diğer yollar sapıklıktır,
    dolambaçlı, zigzaglarla dolu ve kaygandır, zordur. Yaşadığımız ülke dâhil,
    hemen bütün dünyada yürürlükteki kapitalizm, insanların hayatını zorlaştırmaktan
    başka bir şey getirmemiştir. Tüketim ve israf toplumu, bunalım
    toplumuna dönüşmüştür. Herkes daha çok tüketmek için, daha çok kazanmaya,
    dolayısıyla daha zor bir hayata kendini mahkûm ediyor. Bu, kırılması
    mümkün olmayan bir kısır döngüdür.
    İslâm’ın dışındaki tüm düzenler, dünya görüşleri ve ideolojiler birer
    şirk düzenidir. Şirk ise, büyük bir zulümdür. “Gerçekten şirk, büyük bir zulümdür.”
    445 İslâm dışı düzenler ve uygulamalar zorbalık ve zulümdür, ağır
    yüktür. Haksız vergiler, hortumlar, adâletsiz hukukî düzenlemeler, halkın
    sırtındaki ağır yükler. Toplumdaki bütün bireylerin şikâyet ve huzursuzluğu,
    zorlukların isbatıdır. İnsanların hayatını kolaylaştırma vaadiyle orta-
    444 4/Nisâ, 69
    445 31/Lokman, 13
    • 159 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    ya çıkan materyalizm ve kapitalizm hayatın düzenini bozmuş, insanların
    fıtratını dejenere etmiş ve ihtiyaç kavramını alabildiğine genişletip bitmek
    tükenmek bilmeyen yarış içinde insanları tüketim araçlarının, teknolojik
    aygıtların kölesi yapmış, maddî-mânevî zorluk üstüne zorluklar üretmiştir.
    İman cesârettir, takvâ sahibi olmak güçlü olmaktır. Mü’min inanır ki,
    Allah zoru kolaylaştırır, kolayı zorlaştırır; bütün bunlar İlâhî hikmet ve sünnetullah
    dâhilinde ortaya çıkar. Hayattaki zorlukların kolaylaştırılmasının
    adı İslâm’dır. Şeytan olumlu bir şeyi terkettirmek için onu zor gösterir. İnsan
    zordan kaçmaya meyillidir. Ama bu şeytanî/nefsî oyuna gelmeyen nice
    insan sebat ve ısrar ederek başarılı olmuş, bir zamanlar kendisinin veya
    başkalarının zor dediğinin hiç de zor olmadığını anlamış ve isbat etmiştir.
    Sevgi dağları deldirir, olmazları oldurur. Esas sevgi, Allah sevgisi ve Allah
    için olan sevgidir. Dini, imanı sevdiren de Allah’tır. “Allah, size imanı
    sevdirdi, onu kalplerinizde süsleyip çekici kıldı ve size küfrü, fıskı ve isyânı
    çirkin gösterdi. İşte onlar, doğru yolu bulmuş/irşâd olmuş olanlardır.” 446 İman
    sevgisi, dünyadaki her zorluğu kolay ve güzel kılan esrârengiz bir güçtür.
    Zorlukların en büyüğü, fedâkârlığın en yücesi, candan geçmektir. Ama Allah
    sevgisiyle dolu bir mü’min şehâdeti kolaylıkla arzular ve bu arzusuna
    ulaşmak için gözüne güzel gelen ölüm de ona kolaylaştırılır: “Sizden biriniz
    karıncanın ısırmasından ne kadar acı duyarsa, şehid olan kimse de ölümden
    ancak o kadar acı duyar.” 447
    Günümüzde İslâm’ı yaşamak ve hayata geçirmekle ilgili zorluk, dinin
    ve dinî kuralların zorluğundan ileri gelmiyor; İslâm düşmanı egemen güçlerin
    ve tâğûtî düzenlerin, müslümanların dinlerini yaşaması önüne sayısız
    engeller koymasından, baskı ve zulümlerinden kaynaklanıyor. Dinin
    yaşanması zorlaştırılıp haramlar, mecbûrî istikamet işaretleriyle topluma
    dayatılınca kısır döngü şeklinde hayatın her alanı da zorlaştırılmış oluyor.
    Kolaylık, gerçek din için geçerlidir. Dini parçalara ayırmak veya infak,
    sâlih amel ve takvâ gibi esasları ihmal etmek, sünnetullah gereği kolaylık
    yolunu terk etmektir. Din, bir bütün olarak kolaydır. İlâve veya eksiltmelerle
    değiştirilen, atma ve katmalarla dejenere ve tahrîf edilen bu din Allah’ın
    râzı olduğu, tamamlanmış İslâm dini olmaktan çıktığı için kolaylık
    446 49/Hucurât, 7
    447 Tirmizî, Fezâilu'l-Cihâd 26; Nesâî, Cihad 35; İbn Mâce, Cihad 16
    • 160 •
    Ahmed Kalkan
    da kaybolur. Namaz kılmayan kimsenin, fahşâ ve münkerden uzaklaşması
    zordur. Oruç tutmayanın sabırlı olması ve cihada hazırlanması kolay değildir;
    aynen zekât vermeyenin, infak etmesi ve fedâkârlık göstermesinin zor
    olduğu gibi. İbâdetlerle güçlenmeyen ve fıtratındaki güzelliği korumayan
    bir insana İslâm’ın bazı emir ve yasakları zor gelebilecektir.
    Temel gıdalarla yeterli şekilde beslenmeyen, vücut için zarûrî yiyecekleri
    yemeyen kimse gerekli enerjiye sahip olamadığı için za’fiyetten dolayı
    nasıl basit işleri yapmakta zorlanırsa, mânevî/rûhî gıdalarını almayan kimse
    de mânevî ve psikolojik za’fiyetinden ötürü, aslında hiç de zor olmayan
    görevleri yerine getirmekte zorlanacaktır.
    Allah’a kulluğun zor olduğunu zannedenler, nasıl zorluklar içinde kıvranıyorlar,
    farkında değiller. Hakkı görmek istemedikleri için, bâtıl kendilerine
    şirin, din de zor geliyor. Kula kulluk ve kendi gibi ya da daha aşağılarına
    boyun eğmek, insan fıtratına ve onuruna ters nice zorlukları bu
    insanımsılar nasıl değerlendiriyorlar? Stres ve bunalımlar, psikolojik rahatsızlıklar,
    ahlâkî problemler, maddî kayıplar, hastalıklar, bitmeyen şikâyetler...
    hep gayri İslâmî yönelişlerin bu dünyadaki zorluklarıdır. Şeytan, güzel
    amelleri zor göstermeye çalıştığı gibi, fâsıkların da amellerini süsler, zorları
    kolay zannettirir. İçki içmek ve sonrasına katlanmak hiç de kolay olmadığı
    halde, şeytan içkiyi güzel ve kolaylık gibi sunabilir. Fâhişelik ve onlarla zinâ
    etmek, AIDS gibi riskleriyle, maddî-mânevî pislik ve sıkıntılarıyla hiç de
    kolay bir şey olmasa gerektir.
    “Lâ râhate fi’ddünya.” İnsan, zaten dünyada tam ve mutlak bir kolaylık
    içinde yaşayamaz; Bu kural, zengin-fakir, her dönem ve her yerdeki tüm
    insanlar için geçerlidir. Yoksa, cennetin kıymeti olmazdı. İnsan, hayatın
    zorluklarını ya Allah için çekecek ve bu zorlukları kolaylık ve güzelliklere
    çevirecek ve âhiret sermayesi yapacak, ya da gayri meşrû bir amaç uğruna
    zorluklara katlanacak, zorluklar katlanarak büyüyecek ve öteki dünyada
    zor bir hayat onu bekleyecektir.
    Geleneksel Din Anlayışı ve Yozlaşmasının
    Sonucu: Dinin Zorlaştırılması
    Kur’an ve Sünnet çizgisinden sapma, Hz. Peygamber tarafından her
    bid’atin dalâlet/sapıklık olduğu belirtilmesine rağmen bazı bid’atlerin “ha•
    161 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    sene/güzel” olduğu anlayışı ve bu düşüncenin sonucu “tamamlanmış din”e
    ilâveler, dini zorlaştırma çizgisini başlatmıştır. Giderek, fıkhî/mezhebi hükümler
    Kur’an ahkâmı gibi, ictihad ve yorumlar dinin kendisi gibi, beşerî
    ve göreceli doğrular mutlak hakikat gibi, fazîlet ve tavsiyeler farz gibi görülmeye/
    gösterilmeye başlanmış, din ortalama insanın kaldıramayacağı
    zorluklarla dolmuştur.
    Kur’an; öğrenilmesi, okunması, ezberlenmesi ve hayata geçirilmesi kolay
    olan, Allah tarafından kolaylaştırılmış olan bir kitap olduğu halde,448
    Kur’an’ın zor olduğu, halkın anlamasının mümkün olmadığı belirli çevrelerce
    ısrarla belirtilmiştir. Kur’an’ın sadece okunması, ezberlenmesi değil,
    aynı zamanda insanlar öğüt alsın diye kolayca anlaşılmasını sağlamak için
    Arapça indirildiği halde,449 kolaylaştırılmış Kur’an’ın yerine tavsiye edilen
    başka beşerî kitaplar dini zorlaştırmıştır. Ruhbanlık benzeri aşırılıklar yasaklanmış
    olmasına rağmen; çile, inzivâ hayatı, azîmet ve zorluğu tercih
    etmek gerektiği, zora tâlip olunmasının şart olduğu, kendine ezâ verme, bir
    lokma-bir hırka anlayışı, dinin zorlaştırılmasında büyük etkenlerdendir.
    Sözgelimi resmin ve müziğin her çeşidi haram kabul edilmiş, bazı yiyecek
    ve giyecekler dinden, hatta kutsal kabul edilmiştir. Allah ve Rasûlü’nün
    haram kılmadığı nice hususlar, birçok yazarın eserinde ve konuşmacının
    dilinde haram ve günah ilan edilmiş, halk da “o haram, bu haram; şunu
    yapmak günah, bunu yapmak günah; İslâm’ı yaşamak mümkün değil, öyleyse
    boş ver gitsin!” demiştir.
    İslâmî hayatı ve hayatın İslâmîleştirilmesini aşırı idealize etmek de dini
    zorlaştıran başka bir etkendir. Toplumun tümü veya önemli bir bölümünün
    harekete geçmesiyle ya da bir kıyamla gerçekleşebilecek şeylerin suçunu
    karşımızdaki müslüman bireylere atfetmek ve bunları şikâyet tarzında, sıkıntı
    ve görev kaçkınlığı olarak sunmak, mükemmeliyetçilik, hem hastalıklı
    bir tipi ortaya çıkarmakta ve hem de hastalıklı, ütopik, hayata uygulanamayan
    ideal bir din anlayışını doğurmakta ve dini yaşamanın imkânsızlığı
    vurgulanarak din zorlaştırılmaktadır. Kendini dâvet ve tebliğ görevini
    yüklenmek zorunda hisseden, samimi, ama “kolaylaştırın, zorlaştırmayın!”
    ilkesinden ve bunun nasıl pratize edileceğinden habersiz genç, aşırı idealize
    edilmiş, zor bir tablo ile, “cihad, İslâm devleti, tâğutlara savaş, zorluklara tâ-
    448 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 19/Meryem, 97
    449 44/Duhân, 58
    • 162 •
    Ahmed Kalkan
    lip olmak...” kavramlarının öne çıktığı dini sunmakta, muhâtabını da suçlamakta
    ve ilk elde ve hemen çok şey beklemektedir. Bu tavır, bırakın “çok”u,
    “az”ın bile oluşmasına engel olmakta, hatta bazen eldekinin bile gitmesini
    neticelendirmektedir.
    Bu tavrın bir benzeri, bazı müslümanların bireysel İslâmî yaşayışı için
    de sözkonusudur. Güçlü iman, sabır, ibâdetlere özen, ahlâkî tutarlık, insanî
    ilişkilerde düzey gibi hususlarda yeterli olmadığı ve mânevî/psikolojik
    altyapı eksikliği ve bazen hastalıklı ve zigzaglarla dolu tavırlarına rağmen,
    dozu yüksek tutulmuş nâfile ibâdetler, fazla infak, fedâkârlık ve aşırı faâliyet
    içinde ezilebiliyor, ifrattan tefrîte yuvarlanabiliyor. Belirli bir zaman sonra
    da, bir müslümanın asgarî görevlerini bile terkeden çizgiye gelebiliyor. Hâfızlığa
    zorlanıp, insanî ve İslâmî olmayan usûllerle zorla hâfız yapılan nice
    gencin, hayatı boyunca Kur’an’dan ve dâvâdan uzak yaşaması gibi durumlar
    hep dinin zorlaştırılması ve idealize edilmesiyle ilgili problemlerdir.
    İslâmî faâliyet ve hizmetlerde dâvânın yükü ve sorumluluğu fedâkâr
    ve gayretli bir tek kişinin üzerine yüklenmekte, onlarca insanın yapacağını
    bu bir kişi aşırı zorluklarla yerine getirmektedir. Cemaatin diğer fertleri
    de sadece onu eleştirip onun moralini bozmaktadır. Bunun sonucu olarak
    üzerine aşırı yük yüklenen kişi maddî ve mânevî yönden yıpranmakta ve
    bir zaman sonra ister istemez bir köşeye çekilip pasifize olmakta, hatta bazen
    dâvâdan, faâliyetten soğumaktadır.
    Kolaylığın Sınırı; İlâhî Ölçü ve Hevâ
    Allah Teâlâ, zor gibi görünen ibâdetleri farz kılmakla, esasen mü’min
    kullarını hayat mücâdelesine, zorluktan kurtarıp kolaylığa ve rahatlığa kavuşturmayı
    dilemiştir. Namazla hevâsına direnecek, kötülük ve fahşâdan
    uzaklaşacak, oruçla kolay kolay cihad etmeye alışacak, lüzumunda sabır
    yolları öğrenilecek, zekâtla nefsinin paraya kul olmasından kurtulacak, hayatın
    zorlukları yenilecek, âhiret saâdetindeki güzellik, kolaylık ve saâdetlere
    erişecektir. İbâdetler insanı olgunlaştırır, insanı maddî ve özellikle mânevî
    yönden güçlendirir. İbâdet ve Allah’a tâat, O’nun hükümlerine riâyet,
    hevâsının/nefsinin kulluğundan kurtulmuş mü’min için hiç de zor değildir.
    Allah’a iman edip O’na teslim olan insan, zorlukları aşacak, daha doğrusu
    • 163 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    şeytanın zor gösterdiği kolaylıkları seçecektir. Şeytan, insana kötülüğü emreder,
    insanın kendini küçültüp basitleştirmesine, ibâdetleri zor zannedip
    onlarla yücelip güçlenmesine engel olmak ister.
    Mü’min şeytana ve hevâsına kanmayacak, imtihanını kazanma gayreti
    içinde Allah’a kul olmanın, başka tüm kulluklardan daha kolay ve daha
    güzel olduğunu unutmayacaktır. İslâm’ın hükümleri ne zordur, ne de çok
    basit. Müslüman da en küçük görevi zor kabul edip kaçan basitlikte ve
    tembellikte bir insan değildir. “Sen bir devsin, yükü ağırdır devin!” Devin
    yükü ağırdır, ama kaldıramayacağı kadar değildir. Dev için o yük kolay bir
    yüktür, ama seviyesi küçük olanlar için o yük, kaldırılamayacak kadar zor
    kabul edilebilir; bu konudaki problem, eşyanın içyüzüne vâkıf olamayan,
    kandırılıp yönlendirilebilen âciz alıcılarla bakmakta, yani serabı su, suyu
    da serap zannetmektedir. Mü’min, Allah’ın nûruyla bakar, kalp ve iman
    gözünü devreden çıkartmaz. Bilir ki, kâfirler, bakmasını bilmeyen bakar
    körlerdir. “...Onların gözleri vardır, fakat onlarla görmezler, onlar gâfillerin
    tâ kendileridir.”450; “Gerçek şu ki, gözler kör olmaz; lâkin göğüslerdeki kalpler
    kör olur.” 451
    Sahip olduklarından veren, takvâya sarılan, güzelliği benimseyen kişi
    ve toplumlar için hayat kolaylaştırılır; onların yüsre ulaşmaları rahatlıkla
    sağlanır. Kur’an, bu konuyu ifâde ederken “yüsrün teysîri” deyimini kullanıyor
    ki bu yüsrü yüsr ile elde etmeyi sağlamak demektir. Kolayı sevip
    aramak yetmez, kolayı elde etme kolaylığını da yakalamak lâzımdır. İşte,
    Kur’an bu sırra dikkat çekiyor.452 Cimrilik yolunu seçen, insanlarla hiçbir
    madde ve gönül alışverişinde bulunmayan, güzelliği yalanlayıp gerçek güzele
    sırt çeviren kişi ve toplumlar ise zora, zorluğa sürülür. Kur’an burada
    “usrün teysîri” deyimini kullanıyor ki, zorluğu kolay zannettirmek demek
    olur. İnsanoğlu, kuruntu, gaflet ve yanlış bilgilerin tutsağı haline gelince,
    zoru kolay sanabilir ve hiç farkında olmadan başına binlerce sıkıntı ve
    problem sarabilir. 453
    İnsanın hevâsı/nefsi, arzu ve hevesleri, doğrunun ölçüsü olmadığı gibi,
    kolaylığın ölçüsü de olamaz. “Hoşunuza gitmediği halde savaş size yazıldı/
    450 7/A’râf, 179
    451 22/Hacc, 46
    452 92/Leyl, 5-7; 87/A'lâ, 8
    453 Bkz. 92/Leyl, 8-10
    • 164 •
    Ahmed Kalkan
    farz kılındı. Sizin için daha hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür.
    Sizin için daha kötü olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür.
    Allah bilir, hâlbuki siz bilmezsiniz.454 Dünyada insan nefsinin hoşuna
    giden çok şey vardır. Nefis onlara sahip olmak ister. Hatta onlara sahip olmak
    uğruna yanlış yollara sapabilir, meşrû olmayan işlere meyledebilir.
    Nefis çoğu zaman Din’in tekliflerini ağır bulur, onları yerine getirme
    noktasında tembellik yapar. Nefsin, dünyalıklar peşine düşüp daha da azgınlaşması,
    Din’in tekliflerinden uzaklaşıp kendi hoşuna gideceği şeyleri
    yapması için şeytan sürekli kışkırtıcı bir rol üstlenir.
    İmtihanın gereği bazı zorlukların, daha doğrusu nefsin ağır bulduğu
    birtakım güçlüklerin, ya da zor zannedilen bazı görevlerin olması normaldir.
    Aslında Din’in teklifleri insanın yapısına, tabiatına uygundur. Rabbimiz
    insana taşıyamayacağı hiçbir yük yüklemez. 455
    Ancak, yeryüzünde bulunuşunun, var olmasının sebebini anlamayıp,
    kendi hevâsına göre yaşamayı seçmiş kimseler; Din’in tekliflerini ağır bulurlar.
    Nitekim müşrikler, kendilerinin Kur’an’a dâvet edilmelerini çok ağır
    bir teklif olarak kabul etmektedirler.456
    Eski ümmetler, başlarında peygamberler olduğu halde, çok büyük zorluklarla
    imtihan olmuşlardı. Habbâb İbnu’l-Eret (r.a.) anlatıyor: “Rasulullah
    (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip
    (müşriklerin yaptıklarından) şikâyette bulunduk: “Bize yardım etmiyor
    musun, bize duâ etmiyor musun?” dedik. Şu cevabı verdi: “Sizden önce öyleleri
    vardı ki, kişi yakalanıyor, onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra
    getirilen bir testere ile başının ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı,
    demir taraklarla taranıyor, vücudunda sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar
    onları dininden çeviremiyordu. Allah’a kasem olsun Allah bu dini
    tamamlayacaktır. Öyle ki, bir yolcu devesine bindimi San’a’dan kalkıp Hadramût’a
    kadar gidecek, Allah’tan başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu
    için de sadece kurttan korkacak. Ancak siz acele ediyorsunuz.” 457
    454 2/Bakara, 216
    455 2/Bakara, 286
    456 42/Şûrâ, 13
    457 Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 29, Menâkıb 25, İkrâh 1; Ebû Dâvud, Cihad 107, hadis no: 2649; Nesâî, Zînet
    98
    • 165 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Allah, eski ümmetlerin bu zor imtihanları gibi imtihana tâbi tutulmamamız
    ve ağır yüklerden muaf olmamız için Kendisine duâ etmemizi bize
    öğretir: “Rabbimiz, bize, bizden öncekilere yüklediğin gibi ağır yük yükleme.
    Rabbimiz, bize gücümüzün yetmediği şeyleri yükleme. Bizi affet, bizi bağışla,
    bize acı!”458 Hz. Mûsâ şeriatının İsrâiloğullarına yüklediği ibâdetlerin
    ağırlığı, Hz. İsa’nın kendi tâkipçilerine tavsiye ettiği dünyayı terk etmeye ve
    ondan sonra hıristiyanların icat ettiği ruhbanlık özellikleri gibi durumları,
    kaldıramayacağımız veya çok zorlanacağımız imtihanlardan Allah’ın bizi
    muaf tutmasını istiyoruz. “Rabbimiz, bizden önce Senin yolundan gidenlerin
    sınandığı zor engel ve sınavlarla bizi sınama!” diye duâ etmemiz gerekiyor.
    Hak yola tâbi olanların zor sınav ve denemelerden geçirilmelerinin Allah’ın
    kanunu olmasına rağmen, bir mü’min bu yolda kendisine kolaylıklar
    göstermesi ve zorluklarla karşılaştığında cesâret ve sabır vermesi, zorlukları
    kolaylıklara çevirmesi için Allah’a duâ etmelidir.
    Konuyla ilgili büyük müfessir Elmalılı şu açıklamaları yapar: “Allah
    kimseye gücünün yettiğinden başkasını yüklemez.”459 “Yükleyemez” değil;
    “yüklemez.” Allah’ın kendi kullarına yüklediği sorumluluk, kulların güç
    yetireceği kadardır ve hatta onun çok altındadır. Allah insanı zora koşmaz,
    güçlerini son sınırına kadar zorlamaz, sıkıntıya sokmaz, müşkülât ve meşakkat
    vermez. Mükellef olan kullar o görevleri güçleri rahat rahat yetecek
    şekilde yapabilirler. Hak din kolaylıktır, onda zahmet yoktur. Böyle olması
    da güç yetmez bir sorumluluğu yüklemeye Allah’ın kudreti olmadığından
    değildir; sırf fazl u kereminden ve rahmetindendir. Bu sûretle Allah’ın kullarına
    bahşettiği güç ve tâkat onlara emrettiği görevlerden daha fazladır.
    Bu sâyede onlara görevlerini yaptıktan sonra dinlenecek, gezip dolaşacak,
    dünya ve maîşet işlerinde çalışacak, hatta daha başka emredilmemiş olan
    hayır ve hizmet işleriyle ilgilenecek zaman ve imkân kalabilecektir.
    Nitekim kullar farzları yaptıktan sonra daha neler neler yapabilirler.
    Meselâ, günde beş vakit namazdan başka daha nice işler görebilirler. Gerçi
    sorumluluk, irâdeye bir anlamda zahmet yüklemek demektir, her zahmet
    de bir enerji tüketimini gerektirir. Bu hikmetten dolayı, her yükletilen
    sorumluluk ona güç yetirebilme şartına bağlıdır. Fakat o yükün bu gücü
    zorlamaması da şarttır. Yani her bir ferdin sorumluluğu, gücüyle ve kapa-
    458 2/Bakara, 286
    459 2/Bakara, 286
    • 166 •
    Ahmed Kalkan
    sitesiyle ölçülmek gerekir. Bundan dolayı kişilerin güç ve tâkatleri farklı
    olduğundan, gücü ve kapasitesi fazla olanların sorumluluk dereceleri de
    fazla olacaktır ki, adâlet ve eşitlik de bunu gerektirir. Meselâ, malı olmayan
    zekâtla mükellef olmayacağı gibi, farklı derecede zenginlerin zekâtları da
    bir ölçü çerçevesinde değişik olur. Zenginlik derecesine göre kimi on, kimi
    yüz verir.
    Fakat hepsi de aynı nisbet dâhilinde, meselâ kırkta birdir. Güç ve imkân
    hesaba katılmayarak nüfus başına eşit olarak “herkes şu kadar verecek”
    demek, bu temele aykırı düşer. Yine bunun gibi, ümmete toptan yönelik
    olan farz-ı kifâyenin fertlere ilişkisi de böyledir. Ayrıca bir şahsın uhdesine
    düşen sorumlulukların toplamı hesap edildiği zaman dahi onun gücünü
    aşmamalıdır. Bunun için bazı sorumluluklarda zahmetsiz ve külfetsiz kudret-
    i mümekkineden başka bir de kudret-i müyessire denilen, yani daha da
    kolaylık esasına dayanan bir kudret de şart olmuştur. Velhâsıl bu âyet, hikmet-
    i teşrî’in en büyük esasını özet olarak ifâde etmiştir. Sorumluluk onu
    yüklenecek olanın kapasitesi ile orantılıdır.
    “Ey Rabbimiz! Bize bizden önceki ümmetlere yüklettiğin gibi ağır yük
    de yükleme.” 460 Bizi isyan eden toplumlar gibi yapma! Yani bizi diğer milletlere
    yaptığın gibi yerinden kımıldatmaz, sıkıştırır, zor dayanılır ağır boyunduruklar,
    şiddetli mîsaklar, ağır bağlılıklar, meşakkatli buyruklar, katı
    kanun, kural ve uygulamalar altında bulundurma, sonuçta mükelleflerini
    meshederek (sûretlerini değiştirerek) maymunlara, domuzlara çevirecek
    sıkıntılara koşma. Bizim kurallarımızda ve sosyal hayatımızda zorluklar,
    zorlamalar, baskılar olmasın Rabbimiz.
    Bu âyette geçen “ısr” kelimesinin, lügatte esas anlamı, esâret ve hapis
    mânâsıyla ilgili olup, altındakini ezen ve yerinden kıpırdatmayan ağır yük
    ve bağ demektir ki, boyunduruk gibi, ağır mîsaka, zor dayanılır ahde ve bağımlılığa,
    yine bunun gibi akrabalık ve yakınlığa da denilir. Anlaşılıyor ki,
    tarihlerde görüldüğü üzere, yahûdi ve hıristiyanlar gibi önceki ümmetlerde
    katı yükümlülükler vardı. Tefsir âlimlerinin açıklamalarına göre, meselâ
    yahûdiler günde elli vakit namaz kılmak ve mallarının dörtte birini vergi
    vermek, pislik bulaşan elbiseyi kesmek, vatanlarından sürülüp çıkarılmak,
    birçok konuda hemen idam cezâsı uygulanmak, tevbe etmek için intihar ile
    460 2/Bakara, 286
    • 167 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    yükümlü olmak, bir isyan üzerine hemen cezâ verilmek, herhangi bir hata
    meydana gelirse helâl olan yiyeceklerden bazıları yasak kılınmak gibi hükümler
    vardı. Kaffal Tefsirinde denilmiştir ki, “Yahûdilerin ellerinde Tevrat
    diye iddiâ ettikleri kitabın beşinci sifri iyice gözden geçirilirse, onların
    ne kadar katı hükümlere, ne kadar çetin mîsaklara tâbi tutulmuş oldukları
    daha birçok acâyip hükümlerle birlikte görülür. İşte mü’minler bu gibi
    sıkıntılardan, zorluklardan korunmalarını niyâz ettiler ki, Allah da fazl u
    keremi ile, “Üzerlerindeki ağır yükü kaldıran ve bağları çözen Peygamber...”
    461 âyetiyle bunları giderdi.
    “Allah kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez”462 buyurulduktan
    sonra, “aynı âyetin devamında bu duâya ne hâcet vardı?” denilmesin. Çünkü
    önce vüsû’, yani kapasite kelimesinin anlamı, tâkat kelimesinin anlamından
    daha geniş kapsamlı ise de, onun tâkat yerine kullanıldığı da meşhurdur.
    O halde mükellefiyetin tâkat ile orantılı olması da ihtimal dâhilindedir.
    Bu da baskı ve şiddetten başka bir şey değildir. Önceki ümmetlerde bunun
    meydana gelmiş olduğu da sâbittir. Bundan dolayı bu mücmel mânânın
    ortadan kaldırılıp vüs’un açık olan kolaylık anlamına olması dilenmiştir.
    İkinci olarak, amel, yükümlülük kelimesinden bir bakıma daha geniş
    kapsamlıdır. Bunların bizzat İlâhî teklifin ve teşrîin eseri olarak değil; tam
    aksine bunların zıddına hareket eden Firavun ve benzerleri gibi azgınların
    tasallutu ile terbiye olması da mümkündür. Bunun için ‘lâ tükellif (mükellef
    tutma)’ yerine; “ve lâ tahmil (yükleme)” denilmiştir. Sûrenin başından beri
    sürüp gelen İsrâiloğulları kıssalarında her iki yönden de uyarılar olmuştur.
    Aynı mânâ, âyetin devamındaki şu duâda daha ziyâde düşünülebilmektedir:
    “Ey Rabbimiz! Bize gücümüz yetmeyen şeyleri de yükletme”463; hiç çekilmez,
    tâkat getirilmez, yükletilecek olursa yerine getirilemez, isyana sevkeder,
    uygulanacak olursa cezâlandırma olur, mahveder, helâk eder, tâkat
    yetişmez belâlar, sevdâlar altında inletme ey Kaadir Rabbimiz! Çünkü Sen
    her şeye kaadirsin. Bunu rahmetinden dolayı yükümlülük olarak yapmazsan
    da imtihana çekmek için ve isyankârlara gazabından dolayı cezâlandırmak
    için yapabilirsin. Her şey, Senin istek ve irâdene bağlıdır. Bundan
    dolayı bize yükümlülük olarak, imtihan cinsinden de cezâ şeklinde de güç
    yetiremeyeceğimiz şeyleri yükletme.
    461 7/A’râf, 157
    462 2/Bakara, 286
    463 2/Bakara, 286
    • 168 •
    Ahmed Kalkan
    Evet, “Allah kimseye gücünün yetmeyeceği yükü yüklemez” 464 müjden
    Muhammed ümmetinedir. İşte sağladığın bu kolaylık, bu hafifletme, bu
    ümmete bahşettiğin iman feyzi, itaat duygusu, ihlâs, irâde gücü ve Hakk’a
    bağlılık gibi güzel hasletler ile bağlantılıdır. Elbette bu kanunu tanımayanlar,
    bunun çerçevesinden dışarı çıkabilecek değiller; o zaman onlara birbirlerinin
    gereği olan, hak ve hukuk tanımayan kapasite ve güç dinlemeyen
    yükümlülükler koyduracaksın; kâfir, kâfir olmakla mükellefiyetsiz yaşayamayacak,
    fakat hakka uymadığından halka haksız ve yersiz yükümlülükler
    getirecek ve karşılığında da haksız tepkiler alacaktır ki, bu da aynı zamanda
    adâlet ve hakkın gereği olarak yine Senin yükletmiş olduğun bir yük olacaktır.
    Bu açıdan bakılırsa âlemde her kavmin kendine göre bir kanunu olduğu
    görülür. Ve o kanun kaçınılmaz şekilde İlâhî bir yüklemenin varlığına
    dayanır. Şu kadar ki, mü’minlerinki müstakîmdir ve İlâhî rahmet eseridir;
    kâfirlerinki gayr-i müstakîmdir, dolaylı olarak İlâhî adâletin ve gazabın
    eseridir. Mü’minlere adâlet olan şey, kâfirlere adâlet olmaz; kâfirlere adâlet
    olan şey de mü’minlere adâlet olmaz. Bütün bu liyâkat ümmetin rûhunda
    ve kalbindedir. “Kalpler, Rahmân ve Zülcelâl’in iki parmağı arasındadır.” Yâ
    Rab! Sen kalbimizi dilediğin gibi evirir çevirirsin. Bundan dolayı bizi, İslâm
    dininin kolay hükümlerinin yükümlülüğünden ve doğru yoldan ayırma!
    Bundan ayrılmaya ve rahmetinden uzak düşmeye dayanamayız. Bizi böyle
    dayanılmaz dertlere uğratma!
    O şekilde sorumlu tutma ve bu şekilde yük yükletme de, “Va’fu annâ
    (günahlarımızın izlerini bizden gider)”465 İtiraf ederiz ki, biz Senin koyduğun
    hükümlere itaat etmeyi bütün gücümüz ve ihlâsımızla taahhüt etmiş
    olduğumuz halde, yine de kusurdan, günahtan uzak kalabilmiş değiliz, bütün
    çalışmalarımız esas itibarıyla Senin bir nimetinin bile şükrünü edâya
    yetmez. Sarfettiğimiz ve edeceğimiz güç ve vüs’at esâsen Senin bize ihsân
    ettiğin bir nimettir. Onun kullanılmasından doğacak faydalar da yine bize
    bahşedilmiş olduğu halde, bizim de onu tamamen Senin yolunda kullanmamız
    gerekirken, biz tutuyoruz da onunla Senin rızâna aykırı olarak kendimize
    zararlar bile verebiliyoruz. Kesb ve kazanç sermâyesi olarak verdiğin
    irâde ve gücümüzü, akıl ve fikrimizi tamamen bir araya getirip hepsini
    kendi menfaatimizle ilgili yollara kullanamıyoruz. Bunun için Senden dilediğimiz
    dilekleri, hak etmiş olduğumuzdan dolayı değil; fazl u rahmetin-
    464 2/Bakara, 286
    465 2/Bakara, 286
    • 169 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    den ümid ederek diliyoruz. Hâlbuki olacak, olacaktır: Bizden herhangi bir
    şekilde sâdır olmuş olan günahlar, Senin İlâhî bilginde zâten belli ve sâbittir.
    Onların oradan silinmesi imkânsızdır. Fakat Sen, yüce kudretinle onların
    bize yönelik olan sonuçlarını istersen silebilirsin. Zira sebepleri yaratan
    ve gerçekten etki sahibi olan ancak Sensin. Bizim kötü işlerimizle onların
    doğuracakları sonuçlar arasındaki ilişkiyi dilersen mahvedebilirsin.” 466
    Müslüman olmak için kendilerinin namaz, zekât ve cihadla mükellef
    tutulmamalarını şart koşan Tâif ’lilere; Peygamberimiz’in, kesinlikle namazsız
    dinde hayır olmadığını belirterek böyle bir tâvizi kabul etmediğini
    biliyoruz.467 Âişe vâlidemiz, Efendimiz’in müsâmahasını anlatırken, şahsî
    hiçbir meselesinden, uğradığı zararlardan dolayı kimseleri incitmediğini,
    kimseden intikam almaya kalkmadığını belirttikten sonra der ki: “Allah’a
    âit bir hak ayaklar altında çiğnenirse, onu hiç affetmez, hemen o kimseden
    Allah adına intikam alırdı.” 468
    Dini, Allah’ın koyduğu ölçüleri hiçe sayarak kendi kafasına göre kolaylaştırmak,
    Allah’ın göstermediği kolaylıklara müsâade etmek, -hâşâ-
    Allah’tan fazla merhametli olmaya kalkmak demektir ki, bu Allah’a karşı
    isyan, dine karşı da zulümdür. Bu ifrâtın yanında, Allah’ın mubah kıldığı
    şeyleri haram kılan tefrît çizgisi de aynı oranda sakattır/bâtıldır. Eski kavimlerde
    bu tefrît çizgisi, dinde tahrîfi ortaya çıkarmıştır. Bu yahûdileşme
    çizgisiyle ilgili olarak Mustafa İslâmoğlu şu tesbitte bulunuyor:
    “Dini zorlaştırmanın ve uydurmacılığın en tehlikeli yanlarından biri,
    Allah’ın koyduğu haram ve helâl sınırlarını değiştirmektir. İsrâiloğullarına
    mubah olan birçok şeyi hahamların haram kıldığını Kur’an’dan öğreniyoruz:
    “Tevrat indirilmeden önce, İsrâil (Yakup Peygamber)’in kendisine haram
    kıldığı şeyler dışında İsrâiloğullarına bütün yiyecekler helâldi. De ki: Getirip
    okuyun Tevrat’ı, eğer doğruysanız!”469 (Gerçekten de İsrâiloğullarının kendilerine
    yasak kıldıkları inek etinin Tevrat’ta helâl kılındığını görüyoruz:
    Levliler, 22/20-30).
    466 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 2, s. 273-274, 280-2281
    467 Ahmed bin Hanbel, IV/218
    468 Müslim, Fedâil 79
    469 3/Âl-i İmrân, 93
    • 170 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın koymadığı yasakları koymak, sünnetullaha aykırı olduğu gibi,
    fıtrata da aykırıydı. Çünkü, eğer vahiy bir konuda yasak koymamışsa elbette
    bunun bir hikmeti vardı. Bu hikmet dün çıkmamışsa bugün, bugün değilse
    yarın kendini gösterebilirdi. Çünkü din evrenseldi ve getirdiği kurallar
    da bütün insanlığın ihtiyacını karşılayacak çapta olmalıydı.
    Arap ırkına has hayat tarzını, giyim stilini, damak zevkini, estetik anlayışını
    din pâyesi altında tüm dünyaya dayatmaya kalkmak, öncelikle dinin
    “değişken” ve “sâbitelerini” birbirine karıştırmak demekti. Bu, dinde lâubâlileşme
    sonucunu doğururdu. Çünkü insanlar, hayatî sorunlarını çözmede
    hiç gereği yokken yerli-yersiz din ile karşı karşıya getirildiğinde, din, kalabalıkların
    dini olmaktan çıkıp bir seçkinler sınıfının dini olmaya başlıyor;
    kalabalıklar ise artık dinin değişmez değerlerine karşı lâubâlileşiyordu. Bu,
    tam İsrâiloğullarının Hz. Mûsâ’dan sonra dinlerine karşı lâubâli oluş serüveninin
    aynısıydı.
    Dün, tiyatro konusunda konulan sınırı belirlenmemiş yasakların ardından,
    bugün “İslâmî tiyatronun farziyyeti” derecesine, dün “erkek çocuklarını
    dahi okula göndermeme” ifrâtının ardından bugün delikanlı kızların
    okuması hatırına “başlarını açıversinler canım” tefritine, dün vesikalık resmin
    dahi zarûrete binâen ancak tecvîzinden, bugün Altın Portakala aday
    “hidâyet filmleri”ne, dün telli çalgıların haramlığından bugün telli çalgıların,
    yanında dut yemiş bülbüle döndüğü orglar ve orkestralar eşliğinde
    verilen “İslâmî konser”lere, dün dinlenmesi “haram” olan radyodan bugün
    kurulması “farz” olan televizyon istasyonuna kadar bir yığın örnek, yukarıda
    vardığımız yargıyı sadece doğrulamakla kalmıyor, içine düşülen çıkmazı
    da bir kara mizah halinde gözlerimizin önüne seriyor.” 470
    Hz. Peygamber’in zorluklara mâruz kaldığı dönemde Allah, rasûlünün
    göğsünü genişlettiğini, yükünü kaldırdığını, şânını yücelttiğini471 zikretmektedir.
    Ve eklemektedir: “Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır. Evet,
    her güçlükle birlikte bir kolaylık vardır.”472 Güçlük bittikten sonra değil; güçlükle
    beraber kolaylık. Güçlükle kolaylık net çizgilerle birbirinden ayrılmamış;
    tersine geçişli, her ikisi de belirli bir oranda bir arada bulunabilmekte-
    470 Mustafa İslâmoğlu, Yahûdileşme Temâyülü, Denge Y. s. 206
    471 94/İnşirâh, 1-4
    472 94/İnşirâh, 5-6
    • 171 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    dir. Güçlüklerin, sıkıntıların arttığı dönemlerde, çözüm yolları yavaş yavaş
    açılır, sıkıntılar süreç içinde azalırken, kolaylık da artar.
    Yaşadığımız sıkıntılar, hatta mağlûbiyetler; moralimizi bozabilir, yıpranmamıza
    neden olabilir. Ama bunlar kesinlikle trajedilere, çaresizliklere
    dönüştürülmemeli. Ne zorluk, ne de kolaylık mutlaktır. Zorlukların aşılması,
    ancak doğrular üzerindeki ısrar ve sabırla mümkündür. Allah Teâlâ, bizi
    başardıklarımızla değil; yapıp ettiklerimizle hesaba çekeceğine göre, zor zamanlarda
    üzerimize düşeni yerine getirmeli, bütün gücümüzle cehdetmeli
    ve Allah’a tevekkül etmeliyiz. Karanlığın en fazla koyulaştığı, ümitlerin yitirilmeye
    başlandığı an, İlâhî yardımın yaklaştığı andır.473 Zorlukları aşmada
    gösterdiğimiz çaba, kolaylıkta da sürmeli, dinamizm süreklileştirilmelidir:
    “O halde, boş kaldığında yeniden yönel.”474 İmtihan, her zaman belâ, sıkıntı
    ve zorlukla olmaz; bazen de kolaylık ve nimetlerin bolluğu ile olur. Allah’a
    iman edenler için ümitsizliğe yer yoktur: “Gevşemeyin, üzülmeyin; eğer gerçekten
    iman etmiş iseniz, mutlaka siz üstün geleceksiniz.” 475
    Dinde Kolaylık ve Müsâmaha Esastır: “Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Ben
    kulumun, benim hakkımdaki zannı üzereyim. Kulum Beni nerede zikreder/
    anarsa Ben oradayım. Bana bir karış yaklaşana Ben bir kulaç yaklaşırım.
    Bana bir kulaç yaklaşana Ben iki kulaç yaklaşırım. Bana yürüyerek
    gelene Ben koşarak giderim.” 476
    “Elinizden geldiği kadar müslümanların cezalarını kaldırmaya çalışınız.
    Onun için bir çıkış yolu varsa serbest bırakınız. Devlet başkanının afta
    hata etmesi, cezalandırmada hata etmesinden daha iyidir.” 477
    “İsmah yüsmehu lek = Hoşgörülü ol ki, hoş görülesin.” 478
    Yeni müslüman olmuş ve İslâm’ın yüce ahlâk esaslarını bütün varlığı
    ile benimseyip olgunlaşma fırsatını henüz bulamamış bedevîlerin (çölde
    yaşayan ve medenî hayatın dışında kalmış kültürsüz insanlar) kaba ve haşin
    davranışları olurdu. İçinde yaşadıkları iklim ve medenî imkânlardan uzak
    473 2/Bakara, 214
    474 94/İnşirâh, 7
    475 3/Âl-i İmrân, 139; Oktay Altın, Hak Söz, Sayı: 114, Eylül 2000, s. 36
    476 Müslim, Tevbe 1
    477 Müsned, Ahmed b. Hanbel, 5/160
    478 Müsned, Ahmed bin Hanbel, 1/248
    • 172 •
    Ahmed Kalkan
    hayat şartları, onları biraz da böyle olmaya âdeta zorlardı. Bir defasında
    Efendimiz Mescid-i Nebevîde ashabı ile oturmuş konuşuyorlardı. Bedevînin
    biri içeri girdi. İki rekât namaz kıldıktan sonra ellerini kaldırıp: “Allah’ım!
    Bana ve Muhammed’e rahmet et! Başka kimseye de bizimle beraber
    rahmet etme!” diye dua etti. Bunu duyan peygamberimiz: “Pek geniş olan
    ilâhî rahmete sınır çektin yahu!” buyurarak bedevînin hatasını düzeltmeye
    çalıştı. Bu bedevî, biraz sonra kalkıp Mescid’in bir tarafına giderek abdest
    bozmaya başlayınca, şaşkınlıklar içinde kalan sahâbiler bağrıştılar. Hz. Peygamber
    (s.a.s.) işe müdâhale ederek şöyle buyurdu: “Bırakın (işini görsün).
    Sonra bevlinin üzerine bir kova su dökün; zira siz güçlük değil, kolaylık göstermek
    üzere gönderildiniz.” Sonra bedevîyi yanına çağırarak ona dedi ki:
    “Bu mescidler ne bevil, ne de başka pislik içindir. Bunlar, Allah’ı anmak, namaz
    kılmak ve Kur’an okumak için yapılmıştır.” 479
    İnsana öyle geliyor ki, sahâbelerden çok Hz. Peygamber’in hiddetlenmesi,
    kendi mübarek mescidinin mâruz kaldığı böyle bir hakaret karşısında
    asıl onun öfkelenmesi gerekirdi. Fakat Rasül-i Ekrem düşünüyor ki, bedevî
    bu işi kasten ve hakaret olsun diye yapmamaştır. Cehâleti sebebiyle böyle
    davranmıştır. Şu halde ona kızıp bağırmak, azarlamak doğru bir hareket
    olmazdı.
    “Yoksa siz de (ey müslümanlar), daha önce Mûsâ’ya sorulduğu gibi peygamberinize
    sorular sormak (,onu sorguya çekmek; daha önce Mûsâ’dan
    istenen şeyler gibi talepte bulunmak) mı istiyorsunuz? Kim imanı küfre
    değişirse, şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.”480 Bu âyet-i kerimede
    Allah Teâlâ, zor gelebilecek görevler insana yüklenmesin diye, olayların
    olmasından önce Hz. Peygamber’e çok soru sorulmasını yasaklamaktadır.
    Nitekim bir başka âyette şöyle buyrulur: “Ey iman edenler, size açıklanınca
    hoşunuza gitmeyen şeyleri sormayın. Kur’an indirilirken onları sorarsanız
    size açıklanır. Allah (sorduğunuz şeyleri veya açıklanmadığına göre diğer
    hususları) affetmiştir. Ve Allah ğafûrdur, halîmdir.” 481
    Eğer âyetin nüzûlünden sonra tafsîlâtını soracak olursanız o konu size
    açıklanır. Ayrıca bir şeyi, olmazdan önce sormayın; belki sormanız nedeniyle
    o şey yasaklanabilir, din zorlaştırılmış olur. Bunun için, sahih hadiste
    479 Buhâri, Vudû, 58, Edeb 35, 80; Müslim, Tahâret 98-100; Ebû Dâvud, Tahâret 136; Tirmizî, Tahâret 112
    480 2/Bakara, 108
    481 5/Mâide, 101
    • 173 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    ifade edilmiştir ki; müslümanlardan vebâli en büyük olan, yasaklanmamış
    olan bir şeyi sorup da bu soru sebebiyle o şeyin yasaklanmasına sebep
    olanlardır. Bunun için Buhârî ve Müslim’de Muğîre bin Şu’be’den naklen
    zikredilen hadiste Rasûlullah (s.a.s.)’ın, “denilmiş ve dedi” gibi şeyleri çok
    sormayı ve malı boşa harcamayı yasakladığı belirtilir. Müslim’in Sahîhinde
    de buyrulur ki; “Benim bıraktığım şeyleri, siz de bırakın. Çünkü sizden öncekiler
    çok soru sormaları ve peygamberlerine karşı çıkmaları sebebiyle helâk
    olmuşlardır. Ben, size bir şeyi emredersem gücünüzün yettiğince yerine getirin.
    Size bir şeyi de yasaklarsam ondan sakının.” Hz. Peygamber’in Allah
    Teâlâ’nın müslümanların üzerine haccı farz kıldığını bildirmesinden sonra,
    adamın biri, “her yıl mı yâ Rasûlallah?” dediğinde Hz. Peygamber susmuş.
    Adam üç kere tekrarlayınca O, “hayır!” demiş. “Eğer evet deseydim, böyle
    gerekirdi ve sizin buna gücünüz yetmezdi. Benim bıraktığım şeyleri siz de
    bana bırakın!” buyurmuştur.
    Demek ki kolaylaştırma, “dini değiştirme ve yapılabilecek olanı yapmama”
    anlamına gelmez. Kolaylaştırma, işleri dinin ölçülerine ve eşyanın
    tabiatına uygun biçimde yapmaktır. Aşırı gidip dinin ölçülerinin ve fıtrat
    gerçeğinin dışına çıkmak da zorlaştırmadır. Allah’ın istediğinden fazla dindar
    olmak isteyen kimse, sonunda mağlup olur. Bunun için hiç kimsenin,
    dinin ölçülerini aşarak veya onları kendi arzusuna göre değiştirerek dini
    zorlaştırma hak ve yetkisi yoktur.
    Kur’an, Allah’ın lütuf ve iyilik sahibi olduğunu bildirirken, anahtar kavram
    olarak fazlullah terkibini kullanır. Bu terkip, Allah’ın lütuf ve ihsanı, iyilik
    ve ikramı anlamlarına gelir. Fazlullah terkibi, nüzul sırasına göre ilk kez
    bu âyette geçer ve insanın, Allah’ın lutfundan rızık araması için öncelikle
    çaba sarf etmesi gerektiği mesajını verir. Demek ki insan gerçek başarıya,
    Allah’ın istediği işleri yapıp elde ettiği haklı ve helâl kazançla ulaşabilecektir.
    Kur’an’a göre lütuf ve ihsan Allah’ın elindedir, Allah onu dilediğine verir.
    Öyleyse insan, başkasının elindekini değil, Allah’ın lütuf ve ihsanını istemelidir.
    Çünkü erdem ve helâl kazanç, atâletle ve hasetle değil, irâdeye
    dayalı onurlu gayretle kazanılır.
    • 174 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’ın, İslâm’a özgü bir dünya görüşü oluşturmak için kullandığı
    anahtar kavramlardan biri de sebîlullah terkibidir. Allah’ın yolu anlamına
    gelen sebîlullah terkibi, nüzul sırasına göre ilk kez bu âyette geçer.
    Sebîlullah terkibi, İslâm öğretilerinin tümünü ifade etmek için kullanılır.
    Çünkü Allah’ın yolu, iyilik nev’inden O’nun emrettiği her şeyi içeren ve
    Kur’an vahyi aracılığı ile insana bahşedilen hidâyet yoludur. Ayrıca bu terkip,
    çoğunlukla cihad âyetleri içinde yer aldığından cihad vâsıtaları olarak
    da yorumlanmıştır. Cihad, Allah yoluna konan engellerin kaldırılması ve
    bu yolun açılması için girişilen bir eylem olsa da Allah’ın yolu tabiri, cihaddan
    daha genel bir anlam taşır. Bunun için Yüce Allah, bu yola hikmetle,
    güzel öğütle çağırmayı; İslâm’ın, hayatı belirleyen bir sistem olmasına karşı
    çıkanlarla en güzel biçimde mücadele etmeyi istemiştir.
    Görüldüğü gibi sebîlullah terkibi, dünya ve âhiret hayatında insanlara
    yararlı olan, insanlığın iyi yönde gelişmesini sağlayan bütün sâlih amelleri
    (iyi işleri) içermektedir. Kur’an ve sünnet bu terkiple, insanları daha yüce
    ve olumlu bir sosyal düzen kurmaya yöneltir. Bu terkibin kullanıldığı âyetlerde,
    Allah yolunda infak, hicret ve savaş’ın emredilmesi, değinilen tespiti
    doğrular mâhiyettedir.
    İktisadî Sorumluluk
    Vahiy kronolojisinde ilk kez bu âyette geçen zekât sözcüğü, artmak,
    gelişmek, arınmak ve temizlik gibi anlamlara gelen zky kökünün türemiş
    şeklidir. Zengin olan kişinin, malının belli bir miktarını fakirlere vermesine
    zekât denir.
    Zekât, insanın malını, gelirini ve nefsini, yoksullara yönelik faaliyetlerle
    (sadaka ve karşılıksız yardım yoluyla) bencillik kirinden temizlemesi
    anlamına gelir. İslâm hukukunda zekât, ilgili yerlere dağıtıp kullanması için
    İslâm Devletine verilen Müslümanlara farz kılınmış olan zorunlu bir vergiyi
    ifade eder. Bu verginin hâsılatı, Kur’an’da belirtilen482 ihtiyaç sahiplerine
    dağıtılır. Sonuç olarak zekât, hem insan nefsini ve malını arındırıcı bir işlevi
    görmekte, hem de zorunlu ve mâlî bir yükümlülüğü ifade etmektedir.
    482 9/Tevbe, 60
    • 175 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    İslâmî kaynaklarda zekâtın, hicretten sonra Medine Dönemi’nde farz
    kılındığı belirtilirse de, konuyla ilgili âyetler, onun İslâm’ın başlangıcından
    beri var ve farz olduğunu gösterir. Demek ki Kur’an’ın indiği ilk dönemlerde
    Araplar, malın belli bir miktarını yoksullara vermek biçimindeki sadakayı,
    zekât olarak biliyorlar ve bunu yapanların mânen temizleneceğine
    inanıyorlardı. Bu yüzden zekât, onlarda namaz ve hac gibi köklü dini geleneklerden
    biri olmuştu. Bu gelenek o günkü toplumda çok iyi bilindiği için,
    Kur’an zekâtı emrederken onu tanımlama yoluna gitmemiştir.
    Mekke Devri’nin ilk yıllarında Kur’an’ın emriyle desteklenip farz haline
    getirilen zekâta, Medine Dönemi’nde inen âyetlerle daha da açıklık getirilmiş,
    zekâtın kimlere verilmesi gerektiği ayrıntılı biçimde anlatılmıştır.483
    Daha sonra Medine’de İslâm toplumu gelişip İslâm, dâvetten devlete erişince,
    Peygamber (s.a.s.), hangi tür mallardan ne miktar zekât verileceğini
    açıklamıştır. Şu halde zekât da aynen namaz gibi öteden beri var olan ve
    Arap toplumunca bilinen bir ibâdetti. Kur’an, zekâtın varlıklı Müslümanlara
    farz olduğunu açıkça belirtmiş, Peygamber (s.a.s.) de zekâtla ilgili ayrıntıları
    insanlara öğretmiştir. Bunun için, zekâtın ayrıntılarıyla ilgili gerçek
    başvuru kaynağını, Peygamber’in söz ve uygulamaları oluşturmaktadır.
    İnsanın, İlâhî buyruklara hürmetkâr olması gerekir. Bu da Kur’an vahyini,
    içerdiği mânâ ve maksadıyla kavrayıp ona iyi niyetle uymakla gerçekleşir.
    Şu halde insanın, Kur’an çağrısına sahih (doğru) inanç ve sâlih amelle
    (iyi işlerle) cevap vermesi gerekir.
    Kur’an, insanın hayata aktif ve olumlu biçimde katılımını sağlamak
    için, güzel bir borç anlamına gelen karz-ı hasen tabirini kullanır. Kard/Karz,
    borç vermek ve bir yerden ayrılıp gitmek gibi anlamlara gelen krd kökünün;
    hasen de güzel olmak ve güzel yapmak gibi anlamlara gelen hsn kökünün
    türemiş şeklidir. Karz-ı hasen, “kişinin helâl ve kıymetli olan servetini yahut
    en aktif ve verimli olan gayretini, Allah rızâsı için insanların hayrına
    sarfetmesidir.” İşte, helâl servetin ve anlamlı gayretin, Allah rızâsı için sarfedilmesi,
    Kur’an’da Allah’a verilen güzel bir borç484 olarak isimlendirilmiştir.
    483 "Sadakalar (zekâtlar) Allah'tan bir farz olarak ancak, fakirlere (yoksullara), miskinlere (düşkünlere),
    (zekât toplayan İslâm devletinin görevlisi) memurlara, müellefe-i kulûba, yani gönülleri (İslâm'a)
    ısındırılacak olanlara, (hürriyetlerini satın almaya çalışan) kölelere, borçlulara, Allah yolunda çalışıp
    cihad edenlere, yolcuya mahsustur. Allah her şeyi çok iyi bilendir, hikmet sahibidir." (9/Tevbe, 60)
    484 2/Bakara, 245; 5/Mâide, 12; 57/Hadîd, 11, 18; 64/Teğâbün, 17; 73/Müzzemmil, 20
    • 176 •
    Ahmed Kalkan
    Bundan maksat, Allah yolunda yapılan harcamaların, mâlî bir zarar olmadığını
    anlatmaktır.
    Burada, Kur’an’ın anlaşılması ve uygulanması açısından çok önemli
    gördüğümüz bir noktaya dikkat çekmek istiyoruz. Kur’an âyetlerinin taşıdığı
    bir mânâ, bir de maksat vardır. Kötü niyetli insanlar, âyetlerin Arap dili
    açısından taşıdığı mânâyı anladıkları halde, Yüce Allah’ın onlarda gözettiği
    maksadı anlamaya yanaşmazlar. Değinilen gerçeği yansıtan çok sayıda örnekler
    vardır. Ancak biz, bu âyetle bağlantılı olan bir örnekle yetineceğiz.
    Kaynaklarda belirtildiğine göre: “Kim Allah’a güzel bir borç verirse, Allah
    ona, onun karşılığını kat kat artırarak öder...” 485 anlamındaki âyet indiği
    zaman, bu sözün mânâsını anlayan, ancak taşıdığı maksadı anlamak
    için Peygamber)’e (s.a.s.) gelen Ebu’ddahdah: “Allah zengindir. O, hiçbir
    şeye muhtaç değildir. Bize verdiği şeyi, bizden istemesindeki maksat nedir?”
    diye sorar. Allah Elçisi bu soruya: “Evet, Allah sizi cennete sokmak için
    sizden, muhtaç olanlara karşılıksız yardım etmenizi istiyor.” cevabını verir.
    Aldığı bu cevapla âyetin maksadını da öğrenen Ebu’ddahdah’ın, büyük bir
    hurma bahçesini Allah yolunda infak ettiği söylenir. Fakat aynı âyeti yahûdiler,
    “Allah fakir, biz zenginiz” şeklinde anladılar.486 Çünkü onlar, âyete iyi
    niyetle yaklaşmadılar ve lafzî mânânın taşıdığı maksadı anlamak istemediler.
    Bu yüzden, hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah’ın borç istemesini, fakir
    bir insanın borç istemesi şeklinde yorumladılar.
    Verilen bu örnekten çıkarılabilecek genel sonuç şudur: Allah yolundan
    sapan her kimse, Kur’an’ın mânâ ve maksadından kaybı oranında sapmış;
    hakka ulaşan kimse de, onun ruhuna, mânâ ve maksadına vâkıf olduğu
    ölçüde başarılı olabilmiştir. Öyleyse Kur’an’ın lafız, mânâ ve maksat bütünlüğü
    içinde zihnimizde; işlev yönüyle de hayatımızda etkin biçimde yer alması
    gerekir.487
    Allah Günahları Bağışlar
    Kur’an, Yüce Allah’ın günahları bağışlayıcı olduğunu belirtmek için
    daha çok örtmek, bağışlamak ve affetmek gibi anlamlar taşıyan ğfr kökünü
    485 2/Bakara, 245; 57/Hadîd, 11
    486 3/Âl-i İmrân, 181
    487 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları
    • 177 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    kullanır. Ğfr kökünden türeyen ve nüzul sırasına göre ilk kez bu âyette geçen
    Ğafûr ismi, “insanların günahlarını örten, hatalarını ve suçlarını çokça
    bağışlayan Allah” anlamına gelir. Bu isim, Kur’an’ın tamamında “doksan
    bir” kez geçmektedir.
    Ğafûr ismi, insanların günahlarının çokluğu nisbetinde Allah’ın bağışlamasının
    da çok olduğu mesajını verir. Bunun için, günahların sadece bir
    kısmını bağışlayana ğafûr denmez. Ğafûr ismi, Kur’an’da çeşitli terkipler
    halinde kullanılır. Ancak burada, Kur’an’da en çok görülen ve nüzul sırasına
    göre ilk kez bu âyette geçen Ğafûr-Rahîm şekline kısaca değinilecektir
    Hem Mekke hem de Medine Dönemi’nde inen vahiylerde yer alan
    Ğafûr-Rahim terkibi, Allah’ın bağışlamasının sürekli ve çok, merhametinin
    de sınırsız olduğu anlamına gelir. Allah, sonsuz rahmet sahibidir. O, rahmeti
    ve adâleti gereği insanların günahlarını bağışlar. Yüce Allah, bağışlayıcı
    olduğunu, Elçisi’ne yönelik şu buyrukla bütün insanlara duyurur: “Haber
    ver kullarıma; hiç kuşkusuz Ben, Ğafûr Rahîm’im, çok bağışlayan ve merhamet
    edenim.”488; “Bir haksızlık yapıp da sonra kötülüğü iyiliğe çeviren (herkes)
    i bağışlarım, Ben, Ğafûr Rahîm’im.”489
    Her şeyin mutlak sahibi olan Allah, dilediğini bağışlar, dilediğine de
    azap eder. O’nun bağışlaması ve merhameti sınırsız, azâbı da serî ve çetindir.
    Ancak, Allah’ın rahmeti gazabını geçmiş ve her şeyi kuşatmış olduğundan490
    O, sonsuz rahmet sahibi bir Rab’dir.
    Yüce Allah, insanların kendinden bağış dilemelerini bekler ve onlara,
    bu âyetin491 son bölümünde ifade edildiği gibi “Allah’tan, günahlarınız için
    bağışlanma dileyin” çağrısı yapar. Yüce Allah’ın bu çağrısına uyup O’ndan af
    dileyen kimse de Allah’ı çok bağışlayıcı ve merhametli bulur.
    Biz de Yüce Allah’ın çağrısına uyarak ve O’nu bağışlayıcı bulacağımızı
    umarak diyoruz ki: Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi
    bağışla; imana ermiş olanlardan hiçbirine karşı kalplerimizde
    488 15/Hicr, 49
    489 27/Neml, 11
    490 7/A’râf, 156
    491 73/Müzzemmil, 20
    • 178 •
    Ahmed Kalkan
    uygunsuz düşünce ve kin bırakma. Ey Rabbimiz! Şefkat sahibi ve rahmet
    kaynağı olan sadece Sensin! 492
    Allah Affedicidir: Allah (c.c.), bağışlaması, af ve mağfireti bol olduğu
    için, şirk dışında bütün günahları istediği kimseler için affedebileceğini beyan
    ediyor. “Allah kendisine şirk/ortak koşulmasını asla bağışlamaz; bundan
    başkasını dilediği kimse için bağışlar. Allah’a şirk koşan kimse büyük bir günah
    (ile) iftira etmiş olur.” 493
    Bilindiği gibi İslâm’a girmek, kendinden önceki bütün hataları siler. Allah’a
    şirk koşan müşrikler, şirklerinden tevbe edip yeniden iman ederlerse
    onların da geçmiş günahları bağışlanır.
    Rabbimiz, mü’minlere tevbe ve af konusunda genişlik veriyor.“Allah’ın
    rahmetinden ümidinizi kesmeyin. Şüphesiz Allah, bütün günahları bağışlar.”
    494 Bu bağışlamanın şartı, şüphesiz ki tevbedir, günahtan vazgeçmektir,
    hatada ısrar etmemektir. Zaten takva sahibi mü’minler, bir hayâsızlık
    yaptıkları (günah işledikleri) zaman, Allah’ı hatırlayıp hemen tevbe ederler,
    günahta bile bile ısrarcı olmazlar.495
    “Umulur ki Allah bunları affeder. Allah Afüvv’dür (affedicidir), Ğâfur’dur
    (bağışlayıcıdır).”496 Bir âyette bu isim ‘Kadir’ ismiyle beraber kullanılıyor.
    Bu âyet, Allah’ın günah işleyenleri cezalandırmaya güç yetirebildiği halde,
    onlara ceza vermeyip bağışlayabildiğini ifade ediyor.497 Allah (c.c.) sonsuz
    bağışlayıcı ve affedicidir. O’nun bu bağışlayıcılığı öncelikli olarak dinî emirleri
    ve yasakları (teklifleri) hafifletmede görülür.498
    Rabbimiz, kul olarak yarattığı insanın günah işleyeceğini, hata ve isyan
    edeceğini, hatta inkârcı olup küfre düşeceğini biliyordu. Buna rağmen ona
    günah işleme ya da ibâdet etme özelliğini verdi.499 Yani insanın iradesini
    kendi eline vermiştir. Ancak onu başıboş da bırakmamıştır. Bütün insanlara
    ‘tâğuta kulluk yapmayın, Allah’a ibâdet edin’ diye dâvet yapması için elçiler
    492 59/Haşr, 10; Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları
    493 4/Nisâ, 48
    494 39/Zümer, 53
    495 3/Âl-i İmran, 135
    496 4/Nisa, 99; ayrıca bkz. 22/Hacc, 60; 58/Mücadele, 2; 4/Nisâ, 43
    497 4/Nisâ, 149
    498 2/Bakara, 187; 4/Nisâ, 43; 5/Mâide, 101
    499 91/Şems, 7-10
    • 179 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    (peygamberler) göndermiştir.500 Elçilerin dâvetine uymayıp, Allah’ın gönderdiği
    âyetlere sırtını dönenler azgınlık, sapıklık ve isyan içinde kalırlar.
    Peygamberlere iman edip müslüman olanlar da zaman zaman hata edebilir,
    günah işleyebilirler. İşte kim bu şekilde hataya düştükten sonra, hatasından
    vazgeçer ve Allah’a tevbe ederse Allah (c.c.) onu affedebilir. İnkârcı iken
    mü’min, isyancı iken itaatkâr, günahkâr iken takvâ sahibi olanı (sorumluluk
    bilinci içinde Allah’tan korkup günahlardan korunanı) affedebilir. Af
    yetkisi Rabbimizin elindedir. Dilediğini bağışlar, dilediğini cezalandırır.
    Eğer Rabbimiz bütün isyanlara ve günahlara ceza verseydi, hiç affetmeseydi
    şüphesiz yeryüzünde kimse kalmazdı.501 İnsanların yaptıkları yüzünden
    karada ve denizde fesat (çarpıklıklar, bozulma) meydana gelir.502 Bazı
    insanlar veya topluluklar daha dünyada iken cezalandırılır. Ancak bütün
    bunlar, insanların ürettikleri kötülüklerden Allah’ın affının dışında kalan
    fazlalıklardır. Allah, kullarını sürekli affediyor. Ancak bazılarının ceza alması
    da kâinat düzeni ve ibâdetin değerinin bilinmesi açısından Allah’ın
    adâletinin gereğidir. “Size isâbet eden her musibet, (ancak) ellerinizin kazanmakta
    olduğu dolayısıyladır. (Allah,) çoğunu da affeder.” 503
    Allah (c.c.) Uhud savaşında Peygamberin sözünü dinlemeyenleri,504
    hac ibâdetinde daha önceden yapılan hataları,505 buzağıyı tanrı edinip sonra
    tevbe eden İsrailoğullarını506 affettiğini bildiriyor. Kötülükleri bağışlayıp
    affedenler,507 güçsüz ve zayıf olduğu için Allah yolunda hicret veya cihad
    edemeyen müstaz’aflar,508 Allah’a şirk koşmaksızın başka günah işleyenler509
    Allah’ı affedici olarak bulurlar.510 İslâm’a göre bir kötülüğün cezası/karşılığı
    yine onun kadardır; fazlaya kaçmak helâl değildir. Ancak hak sahibi bu
    hakkını bağışlarsa, bu bir fazilettir. Kur’an bağışlamayı tavsiye ediyor. Bir
    yanağına vurana öbürünü çevirmek olmadığı gibi; intikam peşine düşmek
    de yoktur. Haksızlığa uğrayan, bu hakkını kullanmaz, sabreder ve bağış-
    500 16/Nahl, 36
    501 35/Fâtır, 45
    502 30/Rûm, 41
    503 42/Şûrâ, 30; ayrıca bkz. 42/Şûrâ, 34, 40
    504 3/Âl-i İmran, 152, 153
    505 5/Mâide, 95
    506 2/Bakara, 52; 4/Nisâ, 153
    507 4/Nisâ, 149; 64/Teğâbün, 14
    508 4/Nisâ, 99
    509 4/Nisâ, 48
    510 16/Nahl, 126
    • 180 •
    Ahmed Kalkan
    larsa bu güzeldir.511 Kur’an, mü’minlerin affedici olmalarını tavsiye ediyor.
    Affedenleri Allah’ın seveceğini haber veriyor. 512
    Tarih, hatasızlığı iddia eden budalalarla, bunların karşısında hak dâvâyı
    müdâfaa eden kahraman insanların mücadeleleriyle doludur. Faziletin,
    hata işleyen kimsenin, hatasını kabul etmekle başladığı söylenebilir. Beşer
    için ideal olan, mümkün olduğu kadar hatasız bir hayat yaşamaktır. Fakat
    peygamberlerden başka bu sırra ermiş bir insanı tasavvur etmek bile zordur.
    Allah da hatasız bir insan değil; her çeşit hatadan hemen dönüp mağfiret
    dileyen bir varlık yaratmayı tercih etmiştir.513 Bir toplumun bekası da tevbe
    ve istiğfar iledir: “Onlar istiğfar ederlerken Allah onlara azâb etmez.” 514
    Mü’minler şöyle duâ ederler: “Rabbimiz, unuttuklarımızdan ya da yanıldıklarımızdan
    dolayı bizi sorumlu tutma. Rabbimiz, bizden öncekilere
    yüklediğin gibi bize de ağır yük yükleme. Rabbimiz, kendisine güç yetiremeyeceğimiz
    şeyi bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla. Sen bizim Mevlâ’mızsın.
    Kâfirler topluluğuna karşı da bize yardım et.” 515
    Günahlarını küçümseyen ve tevbesini sonu gelmeyen yarınlara erteleyen,
    ya da yalancı tevbelerle kendini kandıran zavallılardan olmayalım. Ey
    Rabbimiz, bizim günahlarımız ne kadar büyük ise de, Senin affın daha da
    büyüktür; Bizi affet!
    Ey Muhammed! Hiç şüphesiz Rabb’in senin ashâbınla birlikte, gecenin
    üçte ikisinden daha azını, bazen yarısını, bazen de üçte birini, kalkıp
    O’nun rızâsını kazanmak maksadıyla ibâdet ve teheccüdle geçirdiğini bilir.
    Gece ve gündüzün saatlerini bilen, planlayan Allah’tır. Gece ve gündüzün
    işini idare eden O’dur. Yüce Allah sizin, ne bütün geceyi, ne de büyük bölümünü
    ibâdetle geçiremeyeceğinizi, âciz kalacağınızı bildi de size acıyarak
    yükünüzü hafifletmek sûretiyle tevbenizi kabul etti, farz olan gece namazını
    sünnet kıldı. Gece namazından sizin için kolay olanı kılın. Gücünüzün
    yettiği kadar kılın. Aynı şekilde kolayınıza geldiği kadar Kur’an okuyun.
    Yüce Allah içinizde, hastalığın zayıf düşürmesi sebebiyle gece ibâdetinden
    âciz olanların bulunacağını, bir başka topluluğun da rızık aramak ve helâl
    511 2/Bakara, 178
    512 24/Nûr, 22; 2/Bakara, 178, 237
    513 Müslim, Şerhu'n-Nevevi 17/65
    514 8/Enfâl, 33
    515 2/Bakara, 286
    • 181 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    mal kazanmak üzere ticaret için ülkelerde yolculuk yapacağını, bir diğer
    topluluğun da Allah’ın kelimesini yüceltmek ve dinini yaymak için O’nun
    uğrunda cihad edeceklerini bilir. Bu yüzden gece namazından sizin için
    kolay geleni kılın ve namazınızda Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Farz
    olan beş vakit namazı, rükûn ve şartlarını yerine getirerek huşû içerisinde,
    devamla edâ edin, zekâtı verilmesi gereken yerlere zamanında verin. Allah
    rızâsı için ihtiyaç sahiplerine sadaka verin. Ey insanlar! Allah rızâsı için ve
    Allah’ın istediği şekilde ne yaparsanız sevap ve karşılığını dünyadaki sâlih
    amellerinizden kat kat fazlasıyla Rabbiniz katında daha hayırlısını bulursunuz.
    Çünkü dünya geçici, âhiret ise ebedîdir. İyi kimseler için Allah katında
    olan daha hayırlıdır. Bütün hallerinizde, Allah’ın bağışlamasını isteyin.
    Çünkü insanın kusur ve eksiklik yapmaması çok azdır. Şüphesiz Allah, tevbe
    etmeleri halinde kullarının günahlarını bağışlayan, mü’minlere dünya ve
    âhirette merhamet edendir.
    Muhammed Ali es-Sâbunî diyor ki: “Bu âyet gece ibâdetinin Rasûlullah
    (s.a.s.) ve ashâbına farz olduğuna dair açık bir delildir. Onlar gecenin üçte
    birinden az ve üçte ikisinden çok olmamak üzere, uzun zaman ibâdetle
    mükellef kılınmışlardı. Çünkü gece ibâdet etmek ve zikir, namaz ve Kur’an
    okumak gibi çeşitli ibâdetlerle geceyi ihyâ etmek, müslümanların bedenlerini
    kuvvetlendiriyor, ruhlarını arındırıyor ve sıkıntılı hayata hazırlıyor,
    refah içinde yaşayanların bulundukları rahatlık, rehâvet ve lezzetlere dalma
    gibi şeylerden sakınmaya alıştırıyordu. Yüce Allah onları gece ibâdeti ile
    mükellef kıldı ki, rûhen ve bedenen, bu yeni dâvetin yükünü omuzlanmaya
    ve bu dini yayma uğrunda meşakkatlere katlanmaya hazırlasın. Bu ne yüce
    ve değerli bir eğitim! Adamları ve kahramanları yetiştiriyor.”
    Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde
    de istiğfar ederlerdi.” 516
    “Şu halde Kur’an’dan kolay geleni okuyun…” Kıraat, namazın rükûnlarından
    biri olduğu için, “Namaz kılın” yerine “okuyun” ifadesini kullandı.
    İbn Abbas şöyle der: “Gece ibâdeti, Rasûlullah’ın ashâbından kaldırıldı
    ve bunu yapmak onlar için nâfile ibâdet oldu. Fakat Rasûlullah (s.a.s.) için
    farz olarak kaldı.”
    516 51/Zâriyât, 17-18
    • 182 •
    Ahmed Kalkan
    Fahreddin er-Râzi şöyle der: “Hastaların, hastalıklarından dolayı gece
    ibâdeti ile meşgul olmaları imkânsızdır. Yolcular ve mücâhidlere gelince,
    onlar da gündüzün zor işlerle meşguldürler. Geceleyin uyumadıkları takdirde,
    meşakkat sebepleri peşpeşe gelmiş olur. İşte bu sebeple Yüce Allah,
    onların görevini hafifletmiş ve haklarında gece namazının farz olma hükmünü
    kaldırmıştır.”517
    Müfessirler şöyle der: “Kur’ân-ı Kerim’de namaz emredilip de beraberinde
    hemen zekâtın emredilmediği yer azdır. Çünkü namaz, kul ile Rabbi
    arasında dinin direğidir. Zekât da kul ile kardeşleri (müslüman toplum)
    arasında dinin direğidir. Namaz bedenî ibâdetlerin, zekât da mâlî ibâdetlerin
    en büyüğüdür.”
    İbn Abbas şöyle der: “Yüce Allah karz-ı hasenle, zekâtın dışında kalan
    sıla-i rahim, misafir ağırlama vb. diğer sadakaları kastediyor.”518
    Yüce Allah bu sûreyi, infak edip güzel amel işleyenlere Allah’tan af ve
    mağfiret dilemelerinin yolunu göstererek sona erdirdi. Çünkü belki de insanlar,
    Allah yolunda harcamaya samimiyetle niyet etmemişler veya Allah’a
    borç verme işini güzel yapmamışlardır. Böylece harcamayı yersiz yapmışlardır.
    Yahut nafakayı kendi istek ve maksatları doğrultusunda harcamışlardır.
    Bu, Allah yolunda harcama konusuna uygun düşen bir sona erdiriştir.
    Kur’an’ı en açık ifadeyle indiren Allah, noksan sıfatlardan uzaktır.519
    Namazda en uzun olan şey Kur’an kıraati idi. Onun için teheccüd namazında
    Kur’an’ın ne kadarı kolayınıza gelirse o kadarını okuyun, buyrulmaktadır.
    Bu tabii ki namazın hafifletilmesi olacaktır. Bu buyruk görünüşte
    bir emir gibi gözüküyorsa da, teheccüd namazının farz değil, nâfile bir namaz
    olduğu hususunda ittifak vardır. Bir hadis-i şerifte de şöyle denilmektedir:
    Birisinin sorusu üzerine Allah Rasûlü “Size gece ve gündüz beş vakit
    namaz farzdır” dedi. O zat “Bunun dışında bir şey lâzım mı?” diye sorunca
    Allah Rasûlü “Hayır, yalnız kendin arzuluyorsan (nâfile kılacaksan) o başka”
    diye cevapladı. 520
    517 Fahreddin er-Razi, Mefatihu’l-Ğayb: 30/187; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat:
    7/108.
    518 Hâzin: 4/171; Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/109.
    519 Muhammed Ali es-Sabuni, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat: 7/108.
    520 Buhârî ve Müslim
    • 183 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Maksadın bizatihi Kur’an okumak olduğu da söylenmiştir. Yani geceleyin
    kıldığınız namazlarda size kolay gelen bölümleri okuyunuz. Taberî diyor
    ki: “Âyet-i kerimede “Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun.” buyrulmaktadır.
    Suddî bundan maksadın yüz âyet okumak olduğunu söyledi, Hasan-ı
    Basri ise “Kim bir gecede yüz âyet okuyacak olursa Kur’an onun aleyhine
    delil olmayacaktır.” demiştir.”521 Kâ’b dedi ki: Bir gecede yüz âyet okuyan bir
    kimse kaanitlerden (âbidlerden) diye yazılır. Said b. Müseyyeb dedi ki: Bu
    miktar elli âyettir. Kurtubi dyor ki: Kâ’b’ın sözü daha sahihtir. Çünkü Abdullah
    bin Amr’dan rivâyet edilen bir hadis-i şerife göre Peygamber (s.a.s.)
    şöyle buyurmuştur: “Kim on âyet okuyarak namaz
    kılarsa gâfillerden diye
    yazılmaz. Kim yüz âyet okuyarak namaz kılarsa
    kaanitlerden (âbidlerden)
    diye yazılır. Kim bin âyet okuyarak namaz kılarsa
    kantarla mükâfat verilenlerden
    diye yazılır.”522 Yani ona bir kantar ecir verilir.
    Bu âyetten aynı zamanda, rükû ve secde etmek nasıl namazın farzı ise,
    Kur’an’ı kıraat etmenin de öyle farz olduğu anlaşılmaktadır. Çünkü pek çok
    yerde namazın karşılığı olarak rükû etmek ve secde etmek kelimeleri kullanıldığı
    gibi, kıraat zikredilerek namazın kast edildiği de vakidir. Bundan
    yola çıkarak “teheccüd namazı mâdem ki nâfiledir o halde onda Kur’an
    okumak nasıl farz olabilir?” şeklinde bir soru sorulmamalıdır. Yine de cevap
    olarak deriz ki: İnsan “nâfile bir namaz kılmak için bedeni ve elbiseyi
    temizlemek, abdest almak, avret yerlerini örtmek vs. gibi şartları yerine
    getirmek gerekmez” diyemez. Öyleyse “bu namazda kıyam, rukû, secde etmek
    ve teşehhüde oturmak da nâfiledir” denilemez.
    Câiz ve helâl görülen yollardan rızık kazanmak için sefer etmeyi Kur’an
    “Allah’ın fazlını aramak” tabiri ile ifade etmiştir.
    Burada Allah (c.c.) helâl rızık aramak ile Allah yolunda cihada çıkmayı
    nasıl bir arada zikretmişse, aynı şekilde, hastalığın yanı sıra iki sebeple
    teheccüd namazını affetmeyi ya da hafifletmeyi de zikretmiştir. Burada,
    İslâm’da helâl rızk kazanmanın ne kadar büyük bir fazilete sahip olduğu
    anlaşılmaktadır. Abdullah İbn Mes’ud’dan rivâyet edilen bir hadiste, Allah
    Rasûlü şöyle söylüyor: “Kim müslümanların meskûn oldukları yere buğday
    521 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 8/469.
    522 Ebû Dâvud Tayâlisî, Müsned
    • 184 •
    Ahmed Kalkan
    getirir de o buğdayı günün fiyatına göre satarsa işte o, Allah’a yakınlığa nâil
    olacaktır.” Bunun üzerine bu âyeti okudu.523
    Hz. Ömer, bir keresinde “Eğer Allah yolunda cihaddan başka bir yolda
    canımı teslim etmek istesem o da Allah’ın ihsânını aramak için bir vadiden
    geçerken ölümün beni yakalamasıdır.” dedi ve sonra bu âyeti okudu. 524
    Müfessirler beş vakit namaz kılmanın ve zekât vermenin farz olduğu
    hususunda müttefiktirler. İbn Zeyd, “Bundan murat zekâtın dışında malından
    sarf etmektir” demiştir. Bu Allah yolunda cihad için de, Allah’ın kullarından
    birisine yardım etmek gayesiyle de veya halkın refahını sağlamak
    ya da başka bir hayır iş için de olabilir. Allah’a borç verme, karz-ı hasen
    Kur’an’da birçok yerde tavsiye edilmiştir. 525
    Âhiret için önceden ne göndermişsen sana faydası dokunacak olan
    odur. Bu dünyada tuttuğun ve Allah rızâsı için bir iyilikte harcamadığın
    malın Abdullah İbn Mesud’dan rivâyet edilen şu hadiste ne işe yarayacağı
    güzel izah edilmektedir: “Bir defa Allah Rasûlü ‘içinizden kim kendi vârisinin
    malını kendi malından daha çok sever?’ dedi. Hepimiz ‘Kendi malımızı
    daha çok severiz’ dedik. Allah Rasûlü ‘İyice bir düşünün bakalım’ dedi. Yeniden
    hepimiz, ‘Ey Allah’ın Rasûlü! Doğrusu budur’ dedik. Bunun üzerine
    şöyle buyurdu: ‘Senin malın ileriye âhiret için gönderdiğindir, burada bıraktıkların
    ise onlar senin vârislerinindir.” 526
    Buyruluyor ki: Gerçekte Rabb’in biliyor ki kuşkusuz sen, gecenin üçte
    ikisine yakın bir kısmını, yarısını ve üçte birini ibâdetle geçiriyorsun. Demek
    ki, gece ibâdetin en uzun süresi “veya yarıyı biraz artır” âyetinden anlaşıldığı
    gibi üçte ikiden biraz eksik; ortası, gecenin yarısı; en azı da “veya
    yarıdan biraz eksilt” âyetinin gösterdiği gibi, üçte bir oluyordu. Bu kırâatte
    “nısfehû ve sulusehû” lâfızları mansub olarak “ednâ” kelimesine bağlanmıştır.
    523 İbn Merduye
    524 Beyhaki, Şuabu’l İman (İmanın Şubeleri)
    525 Bk. 2/Bakara, an: 267; 5/Mâide, an: 33; 57/Hadid, an: 16
    526 Buhârî, Müslim, Ebu Ya'lâ; Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/461-462.
    • 185 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Ednâ: Yakın veya en az demektir. Nâfi, Ebu Amr, İbnü Âmir, Ebu Cafer
    ve Yakub kırâetlerinde ise, “Nısfehû ve sulusehû” kelimeleri “Sulusey”
    kelimesine bağlanarak “Nisfihi ve sülüsihi” şeklinde mecrur okunur. Buna
    göre mânâ, “sen gecenin üçte ikisinden, yarısından ve üçte birinden az kalkıyorsun”
    demek olur. Bu durumda gece yapılan ibâdetin en uzun süresi
    üçte ikiden az, yarım veya biraz fazla; ortası yarımdan az üçte bir; en azı da
    üçte birden az, dörtte bir kadardır. Şu halde on iki saatlik bir geceden en az
    üç veya dört saat; ortası dört veya beş saat; en fazlası da altı veya yedi saat
    kalkılıyormuş demek olur. Sen de kalkıyorsun, seninle beraber olanlardan
    bir grup da. Yani ashâbından bir cemaat da kalkıyor. Demek ki, hepsi değil,
    demek ki hepsine farz değildi veya hepsi dayanamıyordu. Geceyi de gündüzü
    de Allah takdir eder. İkisinin de gerçek miktarını ancak o biçer ve o
    bilir. O, bütün zamanı bilir.
    Başlangıcı olmayan ilmiyle bilmiştir ki siz onu, o gecenin takdirini
    sayamazsınız. Bunda iki mânâ vardır. Birisi, her gecenin saatlerini bütün
    parçalarıyla eşit ve tamamen sayacak şekilde takdir edemezsiniz. Çünkü
    gece ve gündüz değişir. Geceyi bölümlere ayırdıkça ortaya çıkan kesirleri
    takdir etmek insanın gücü dışında olup sonsuza kadar gider. Uyku halinde
    ise ayırma gücü bulunmaz. Bu nedenle bu emri tam olarak yerine getirmek
    hepinizin yapabileceği bir iş olmamakla beraber, sen ve bazı ashâbın gibi,
    bunu yapacak olanlarınız da bir tedbir olsun diye fazlasını tutarak zahmet
    ve sıkıntılar çekersiniz.
    “Lâ tuhsûhu: Onu sayamazsınız” fiilinin sonundaki zamirin “takdir” kelimesinin
    yerini tuttuğu kabul edilerek verilen ve Keşsâf ’ın ve birçoklarının
    tercih ettiği bu mânâ aslında doğru olmakla beraber, bu yalnız geleceğe ait
    değil bu emir verilirken de böyle olduğu için, buna göre başta verilen emrin
    pek yerinde olmamış olması gibi yanlış bir düşünce akla getirebilir. Bunun
    için “tuhsûhu” kelimesinin sonundaki zamiri, Taberi’nin rivâyet ettiği gibi
    “gece ibâdet etmek” isminin yerini tutan bir zamir kabul ederek takdir ve
    saymayı şu mânâ ile anlamak daha sade ve pürüzsüzdür: Daha ilerde hepiniz
    bu gece ibâdetini başaramazsınız, baş edemezsiniz. Geceyi, gündüzü,
    zamanların şu anda ve gelecekte uğrayacağı bütün değişiklikleri takdir eden
    ve bilen Allah, sizin bu gece ibâdetini ileriye doğru hepinizin tamamıyla yerine
    getirmeye güç yetiremeyeceğinizi, başaramayacağınızı ezelden bilmiş
    ve bu şekilde “gece ibâdet et” emrini verirken de, bunu bilerek aslında geçici
    bir süre için olmak üzere ilk olarak sûrenin başında işaret edildiği gibi, ilerisi
    • 186 •
    Ahmed Kalkan
    için bir hazırlık mâhiyetinde vermiş, şimdiye kadar o hazırlık yapılmış, bundan
    sonra ise işin genişlemesi ve genelleştirilmesi kastedilmiş ve hepinizin
    bu zor ibâdeti hakkıyla yapamayacağı da Allah katında bilinmiş olduğundan
    onun değiştirilmesi ve hafifletilmesi zamanı gelmiştir.527Onun için Allah sizlere
    ilim ve lutfu ile yeniden baktı. Tevbe edip durumlarını düzelterek kendisine
    başvuranlara, tevbelerini kabul etmek sûretiyle tekrar bakıp merhamet
    buyurduğu gibi, sizlere de yeniden lütuf ve merhametiyle baktı.
    O zor ibâdetin ağırlığını kaldırıp kolaylaştırarak yeniden şu emri verdi:
    Bundan böyle Kur’ân’dan kolay geleni okuyun. Gece ibâdetinden, kırâetten
    büsbütün vazgeçin değil, asıl “gece kalk” emrinin hükmü kaldırılmıyor,
    yine kalkın. Fakat gecenin yarısı veya daha azı veya daha çoğu miktarlarıyla
    ve uzun uzadıya tertil üzere okumak kaydına bağlı olmadan, “Kur’ân” ve
    “kırâet” denilebilmek şartıyla, ne kadar kolayınıza gelirse o kadar okuyun,
    o kadar gece ibâdeti yapın. 528
    “Gece ve gündüzü yalnız Allah takdir eder. O sizin bunu sayamayacağınızı
    bildi.” Yani gece ve gündüzün miktarlarını gerçek manasıyla Allah
    bilir. Geceleyin namaz kılmakla geçirdiğiniz süreyi de O bilir. Fakat Yüce
    Allah bu işin hakikatlerini gerçek anlamda bilemeyeceğinizi, bu vakitleri
    kıyam ile geçiremeyeceğinizi, gece ile gündüzün miktarını tespit edemeyip
    saatlerini tam anlamıyla sayamayacağınızı bilmiştir, ya da Yüce Allah sizin
    geceleyin namaz kılmaya güç yetiremeyeceğinizi yahut size emrettiği farzı
    yerine getiremeyeceğinizi bildiğinden, âciz kaldığınızdan ötürü namaz kılmayı
    terk hususunda affetmek ve ruhsat vermekle size yöneldi ve zorluktan
    kolaylığa gitti. Çünkü tevbenin asıl anlamı dönmektir.
    Mukatil dedi ki: “Birazı müstesna geceleyin kalk.” buyruğu nazil olunca
    bu onlara ağır geldi. Kişi gecenin yarısı ne zamandır, üçte biri ne zaman
    olur bilemiyordu. Bu sebeple hata ederim, korkusuyla sabaha kadar namaz
    kılardı.
    Bundan dolayı da ayakları şişti, renkleri soldu. Yüce Allah onlara
    merhamet
    buyurup, yükümlülüklerini hafifletti. Bunun için Yüce Allah: “O
    527 Burada saymanın geçmişte olmadığı değil, gelecekte olmayacağı söylenmiştir. Geçmiş zaman kipiyle
    “mâ ahsaytum/sayamadınız” buyrulmamış, gelecek zaman kipi kullanılarak “len tuhsûhu/onu
    sayamayacaksınız” buyrulmuştur (Elmalılı).
    528 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili: 8/405-406.
    • 187 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    sizin bunu sayamayacağınızı bildiği için size doğru yöneldi.” diye buyurdu.
    529
    Yüce Allah’ın: “Bunu sayamayacağınızı” buyruğu, işin güçlüğünden
    ötürü buna güç yetiremeyeceğinizi... demektir. Yoksa onların bu süreyi namazla
    geçirecek gücü bulamayacakları anlamında değildir.
    Daha sonra Yüce Allah ruhsattan sonra daimi olan hükmü söz konusu
    ederek şöyle buyurmaktadır: “O halde ondan (Kur’an’dan) kolayınıza geleni
    okuyun. Namazı dosdoğru
    kılın, zekâtı verin ve Allah ‘a güzel bir sûrette borç
    verin.” Yani kolayınıza
    geldiği kadar namaz kılın ve Kur’an’dan da kolayınıza
    geleni okuyun.
    Burada emrin tekrarlanması bu husustaki ruhsatı pekiştirmek
    ve iyice
    yerleştirmek içindir. Farz olan namazı da farzlarını, rükünlerini,
    şartlarını
    yerine getirerek namazdan gâfil olmaksızın huzur ve huşu ile
    kılarak eda ediniz. Malda farz olan zekâtı veriniz, yine mallarınızdan hayır
    yollarında
    aile halkınıza, cihada ve muhtaçlara da infakta bulununuz. Nitekim
    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Allah’a güzel bir ödünç verecek olan
    kimdir? Allah da o verdiğini ona kat kat arttırır.” 530
    Daha sonra Yüce Allah sadaka verme isteğini pekiştirerek ve bu hususta
    teşvikte bulunarak şöyle buyurmaktadır: “Nefisleriniz için önden ne
    hayır gönderirseniz onu hem daha hayırlı, hem de ecir bakımından daha
    büyük olmak üzere Allah’ın yanında bulursunuz.”
    Dünyada iken önden işlediğiniz
    sözü geçen ve geçmeyen her türlü hayrın sevap ve mükâfatı size
    verilecektir. Bu da sizin dünya hayatında kendiniz için ve ölüm esnasına
    kadar erteleyeceğiniz şeylerden yahut ölümünüzden
    sonra bırakacağınız
    mirastan çıkarılıp verilsin diye vasiyet edeceklerinizden
    daha hayırlıdır.
    Âyetlerden Çıkan Hüküm ve Hikmetler
    Âyetler aşağıdaki hususlara delildir:
    1- Müzzemmil sûresinde ve âyetlerinde söz konusu edilen husus, öğüt
    alan kimseler için öğüt alınacak hususlardandır. İman etmek, imanını, itaatini
    Rabbinin rızâ ve rahmetine götüren bir yol edinmek isteyen bu öğüt529
    Kurtubi, XIX/53.
    530 2/Bakara, 245
    • 188 •
    Ahmed Kalkan
    lere rağbet duyar ve gereğini yapar. Şânı Yüce Allah, bu kimselere delil ve
    belgeleri açıkça göstermiş bulunmaktadır.
    2- Peygamber (s.a.s.) ve ashâbı, sûrenin baş tarafında emrolundukları
    gece namazını kılma buyruğunun gereğini yerine getirdiler: “Birazı müstesna
    geceleyin kalk. Yarısı kadar yahut ondan biraz eksilt yahut ona (biraz)
    ekle.” Daha sonra bu ağır miktar gece namaz kılmanın farziyeti, sûrenin
    sonundaki şu buyrukla kaldırıldı: “Şüphe yok ki Rabbin senin ve seninle
    beraber
    olanlardan... ayakta durduğunuzu bilir...” Bu hükmün kaldırılması beş
    vakit namazın farz kılınması ile tahakkuk etmişti.
    3- Daha sonra Yüce Allah ümmetin yükümlülüklerini hafifletti ve onları
    affederek onlara yöneldi. Bu da -Kurtubi’nin de belirttiği gibi- aralarında
    emrolundukları hususları kısmen terkeden kimseler bulunduğunu
    göstermektedir. Fakat daha uygun olan şöyle demektir: O, âciz kaldığınızdan
    ötürü gece namazının farziyetini üzerinizden kaldırdı. Ebû Nasr el-Kuşeyri
    dedi ki: “Meşhur olan gece namazı kılmanın ümmet hakkında kaldırıldığı,
    Peygamber (s.a.s.) için de farziyetinin bâki kaldığıdır.” Belli bir
    miktarın kaldırıldığı, fakat (gece namazı kılmanın) vacip oluşunun asıl itibarıyla
    kaldığı da söylenmiştir. Yüce Allah’ın: “Kolayınıza gelen kurbanlıktan
    (kesin).”531 buyruğunda olduğu gibi. Kurban kaçınılmazdır. Aynı şekilde
    gece namazı kılmak da kaçınılmazdır, fakat bunun
    miktarını tespit etmek
    namaz kılanın tercihine bırakılmıştır. Hasen el-Basrî’nin görüşü budur. Şafiî’nin
    görüşüne göre ise büsbütün kaldırıldığı söz konusudur,
    gece namazı
    kesinlikle farz değildir.
    4- Yüce Allah Kur’an’dan kolayına gelenin okunmasını emir buyurmuştur.
    Burada okumaktan kasıt namazdır. Çünkü Kur’an okumak namazın
    parçalarından bir parçadır. Bu sebeple parçanın adı bütün için kullanılmıştır.
    Yani kolayınıza geldiği kadar (gece namazı) kılın. Esasen namaza
    da “Kur’an” adı verilir. Yüce Allah’ın: “Sabah Kur’an’ını (namazını) da”532
    buyruğunda olduğu gibi. İbnu’l-Arabi dedi ki: Daha sahih olan da budur.
    Çünkü Yüce Allah burada namazdan haber vermektedir. Dolayısıyla
    söz de
    onun ile ilgilidir.
    531 2/Bakara, 196
    532 17/İsrâ, 78
    • 189 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Kurtubi ikinci görüşü lafzın zahirindeki hitabı esas alarak daha sahih
    kabul etmiştir. Diğer görüş ise mecazdır. Çünkü buradaki adlandırma bir
    şeye amellerinden birisinin adını vermek şeklindedir.
    5- Yüce Allah bu hafifletmenin hikmetini açıklamakta ve geceleyin namaz
    kılma yükümlülüğünü hafifletmesinin illetini (sebebini) söz konusu
    etmektedir.
    Çünkü insanlardan kimisi hastadır, kimisine geceleyin namaz
    kılmak
    ağır gelir. Ticaret maksadıyla yolculuk yapan bir kimse gece namazına
    kalkamayabilir. Cihad eden de böyledir. O bakımdan bu kimseler
    sebebiyle
    Yüce Allah bütün yükümlülüğünü hafifletmiş bulunmaktadır.
    6- Yüce Allah bu âyet-i kerimede mücâhidler ile kendisine ve aile halkına
    harcayıp nafakalarını sağlamak amacıyla helâl mal elde etmek için kazananları
    derece itibarıyla eşit göstermektedir. Bu da helâl mal kazanmanın
    cihad seviyesinde olduğuna delildir. Çünkü Yüce Allah bunu Allah yolunda
    cihad ile birlikte söz konusu etmektedir. İbrahim’in, Alkame’den rivâyetine
    göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Bir yiyeceği (özellikle buğdayı)
    bir beldeden bir beldeye getirip, orada günlük fiyatı ile satan bir kimsenin
    Allah nezdindeki makamı şehidler gibidir.” Daha sonra Rasûlullah
    (s.a.s.):
    “Diğer bir kısmının da Allah’ın lutfundan arayarak yeryüzünde yol tepeceklerini,
    başka bir kısmının da Allah yolunda çarpışacaklarını bilir.”
    buyruğunu
    okudu.
    7- “O halde ondan kolayınıza geleni okuyun” buyruğu ile lafzın zâhiri
    ile amel ederek namazda Kur’an okumanın kastedildiğini kabul eden ilim
    adamları, namaz kılanın namazda okuması gereken miktar hakkında farklı
    görüşlere sahiptirler.
    İmam Mâlik, Şâfiî ve Ahmed dedi ki: Fâtiha’yı okumaksızın namaz olmaz.
    Onun bir kısmı ile dahi yetinilmez. Çünkü Kütüb-i Sitte ile İmam
    Ahmed’in, Ubâde b. Sâmit’ten rivâyetlerine göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle
    buyurmuştur:
    “Fâtihatu’l-Kitab’ı okumayanın namazı yoktur.” Bu nefyin
    zâhiri, Fâtiha okunmadığı takdirde namazın meşrû olmayacağı anlamına
    gelir. Bu anlamda pek çok hadis rivâyet edilmiştir. Ebû Hanife dedi ki: Farz
    olan mutlak olarak Kuran okumaktır. Bu da Kur’an’m uzunca bir âyeti ya
    da üç kısa âyettir. Çünkü en kısa sûre bu kadardır. Delili de Buhâri ve Müslim’de
    sâbit olan namazını doğru dürüst kılamayan kimsenin durumunun
    nakledildiği hadiste Peygamber’in (s.a.s.) ona hitaben söylediği şu sözler•
    190 •
    Ahmed Kalkan
    dir: “Ve Kur’an’dan bildiklerinden kolayına geleni oku.” Şâyet özellikle Fâtiha
    bir rükün olsaydı, onu tayin eder ve eğer onu bilmiyor idiyse ona bu sûreyi
    öğretirdi. Aynı şekilde Ebû Dâvud’un rivâyetine göre Ebû Hureyre, Peygamber’in
    (s.a.s.) şöyle buyurduğunu bildirmiştir: “Fâtihatu’l-Kitab ile dahi
    olsa Kur’an okumadan namaz olmaz.” Bunların zâhirinden anlaşılan, muayyen
    olarak Fâtihanın söz konusu edilmediğidir.
    8- Yüce Allah farz olan beş vakit namazı vakitlerinde dosdoğru kılmayı,
    mallardaki farz olan zekâtı vermeyi emir buyurmuş, farz kılmıştır. Namazdan
    maksat, işin başında, gündüzün farz kılınan sabahleyin iki ve akşamleyin
    iki rekâtti. Zekâttan maksat da tercih edilen görüşe göre bi’setin
    beşinci yılında farz kılman malın zekâtıdır.
    9- Yüce Allah karz-ı haseni teşvik etmektedir. Karz-ı hasen ise helâl
    maldan ihlâsla, sadece Yüce Allah’ın rızâsı gözetilerek verilendir. Bu da aynı
    şekilde nâfile sadaka vermeye bir işarettir.
    10- Kul dünyada iken âhirette faydasını göreceği ümidiyle her ne işlerse
    ister mal ile ilgili, ister başka husus ile ilgili olsun, mutlaka Rabbi nezdinde
    ondan daha güzeliyle karşılığını bulacaktır. Çünkü Yüce Allah bir iyiliğe on
    katı ile karşılık verecektir. İşte bu da mutlak olarak infakta bulunmaya bir
    teşviktir.
    11- Yüce Allah kullarından amellerinde görülebilecek eksiklik ya da
    kusurlar sebebiyle sürekli kendisinden mağfiret dilemelerini istemiş ve
    Yüce
    Zâtına sığınanlara rahmet ve mağfiretiyle muâmele edeceğini vaad
    etmiştir. Çünkü O, mağfiretinin büyük, rahmetinin geniş olduğunu bize
    bildirmiştir. İşte bu, bütün hallerde mağfiret dilemeye bir teşviktir; isterse
    yapılan işler itaat olsun. Çünkü onlarda birtakım kusurlar da söz konusu
    olabilir.533
    533 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yayınları, 15/201-204
    • 191 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    - 1-20. Âyetler -
    Müzzemmil Sûresine Toplu Bakış
    ve Günümüze Çıkarımlar
    Bu sûre, kişisel ve toplumsal değişimi gerçekleştirecek olan İslamî eğitim
    ve mücadelenin ilkelerini, yöntemlerini ve uygulamalarını açıklayan
    bir sûredir. Kişisel değişim için tertîl ile Kur’an okuma, Allah’a yaklaşmak
    için nâfile ibâdetler, gecenin rûhî gelişim için değerlendirilmesi, gece kıyâmı
    (nâşiesi, neşesi), taşınması ağır olan (dâvâ) yüküne psikolojik ve rûhî
    hazırlık yapılması emir ve tavsiye edilmektedir. Yine, Allah’ı zikir ve O’na
    tüm varlığıyla yönelme, tevhidî bilince sahip çıkıp sade Allah’a güvenip
    sığınma, kıyâmetin dehşetini unutmama, Kur’an’ın öğütlerinden yararlanma,
    namazı dosdoğru kılma, tevbe ve istiğfar etme ile mü’minler bireysel
    yönden olgunlaştırılmakta ve mutlaka Kur’an okumaları, ama Kur’an’dan
    kolay gelenin okunmasının yeterli olduğu belirtilerek Allah’ın zorluk dilemediğine
    işaret edilmektedir.
    Bu sûre, aynı zamanda toplumsal değişim dinamiklerini de canlı olarak
    taşımakta, mü’minleri toplumlarını nasıl değiştirecekleri, bu hususta
    nereden ve nasıl başlanacağı belirtilmiş, tedricîliğe riâyetin önemine işaret
    edilmiştir. Câhiliye insanlarının söylediklerine tahammül etmek ve uygun
    bir şekilde onlardan uzaklaşmak, nimet içinde yüzen o şımarık ve yalanlayıcıları
    Allah’a havâle etmek, toplumsal görev olarak zekât vermek, Allah
    için karşılıksız borç vermek, topluma hayrı dokunacak faaliyetler yapmak
    toplumsal değiş(tir)im için bu sûrenin tüm mü’minlere ve özellikle dâvâ
    adamlarına ısrarla tavsiye ettiği hususlardır.
    Siyasal bilinç ve değişim ruhu açısından; zâlim yöneticileri gerçek yüzleriyle
    tanımak, mevcut yöneticilerin Firavun’a benzerliğini değerlendirip
    Mûsâ’nın (a.s.) safına katılmak bu sûrede net olarak emredilmekte ve böylece
    mü’minler bireysel, sosyal ve siyasal değişim ve dönüşüme yönlendirilmektedir.
    Bu emir ve tavsiyelere uyduğu için ashâb, örnek nesil oldu. Biz de
    aynı teslimiyeti gösterir ve tavsiyeleri harfiyyen yerine getirmeye çalışırsak
    istenen bireysel, toplumsal ve siyasal değişim ve dönüşümüzü gerçekleştirmiş
    oluruz.
    • 192 •
    Ahmed Kalkan
    “Ey örtünüp bürünen!” (1. âyet)
    Ey örtülere bürünen, ey üstüne yük yüklenen, ey büyük iş altına girip
    büyük iş sırtlanan, büyük dâvânın büyük yükünü omuzlayan!
    “Birazı hâriç, geceleri kalk namaz kıl. (Gecenin) yarısını (kıl). Yahut
    bunu biraz azalt.” (2. ve 3. âyet)
    Bürünmeyi ve örtünmeyi bırak, biraz uyuduktan sonra geceleyin ayağa
    kalk! Şimdi artık rahat yatma zamanı geçmiştir. Büyük bir yük yüklendin,
    bu işin sorumluluğu başkadır. Birazı müstesnâ geceyi kıyamda ve namaz
    kılarak geçir, gece namazı kılmaya ve gece saatlerce Rabbine ibâdet etmeye
    gayret et, geceni Ku’an’la ve namazla ihyâ et, yalnız küçük bir bölümünü
    uyuyarak geçir ki, o yüce ve güç göreve, Rabbinin dâvetini insanlara ulaştırmaya
    ve onlara İslam dinini tebliğ edip açıklamaya hazırlanasın. Müşriklerin
    alay, hakaret ve yalanlamalarına hatta ölüm tehditlerine ve suikastlara
    karşı sabırlı ve dayanıklı olasın. Gevşemeyesin, azimli ve kararlı olasın.
    Kalk, seni bekleyen büyük görev için, senin tarafından sırtlanmak üzere
    hazırlanan ağır yükün altına girmek için ayağa kalk. Çalışmak, yorulmak,
    sıkıntı çekmek ve eziyetlere katlanmak için ayağa kalk. Kalk, uyku ve istirahat
    zamanı geride kaldı. Kalk, bu görev için hazırlan, onun gerektirdiği
    eğitimden geç.
    Âişe (r.a.) müslümanların Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte gece namazını
    nasıl kılmaya başladıklarını beyan ederek buyuruyor ki: Rasûlullah’ın bir
    hasırı vardı. Rasûlullah onu geceleri hücre haline getiriyor ve içinde namaz
    kılıyordu. Gündüz ise o hasırı serip üzerinde oturuyordu. Bunun üzerine
    insanlar Rasûlullah’ın etrafında toplandılar, onun kıldığı gibi namaz kılmaya
    başladılar. Ve sonunda iyice çoğaldılar. Bu hali gören Rasûlullah: “Ey
    insanlar, amellerden gücünüzün yettiğini yapın. Zira siz usanmadıkça Allah
    usanmaz. Allah katında amellerin en sevimlisi az da olsa devamlı olanıdır.”
    buyurdu.534
    Taberî ise Âişe annemizin bu hadisi rivâyet ettikten sonra şunları söylediğini
    zikretmiştir: “Rasûlullah’a bu surenin baş tarafındaki âyetler inince
    müslümanlar, gece namazının kendileri için farz olduğunu kabul ettiler.
    Öyle ki bazıları namaz kılarken ayakta durmak için kendilerini iplerle bağ-
    534 Buhâri, Libas: 43; Müslim, Müsafirin: 215
    • 193 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    lıyorlardı. Allah Teâlâ bunların, kendi rızasını kazanmak için sıkıntıya girdiklerini
    görünce bunu onlardan kaldırdı. Bu sûrenin son ayetini indirerek
    onların sadece farz olan ibâdetleri yapmalarını emretti. Gece ibâdetini ise
    nâfile kıldı.”535
    Bu âyetler, gelecekte İslâm’ın tüm yükünü omuzlarında taşıyacak olan
    çekirdek kadronun şahsiyet eğitimini gösteriyor. Önce öncü Peygamberin
    ve öncü ashâbın nasıl eğitildiği gösteriliyor. Onlar projesi Allah’a ait olan,
    mimarı Rasûlullah olan İslâm binasının temel taşlarıydılar. Temelin sağlam
    atılması gerekiyordu. İşte insanın iç dünyasını zenginleştirici mesajlar taşıyan
    bu gibi âyetler bu amaca mâtuf olarak iniyordu. Bu âyetler, günümüz
    çekirdek kadro adaylarına da aynı eğitimi tavsiye ediyor. Tek kanatlı kuş
    uçmaz. Günümüz İslâmî hareket mensupları sadece zihinlerini güçlendirerek,
    dillerini kuvvetlendirerek başarılı olacaklarını düşünüyorlar. Ruhun/
    gönlün ihmalinin faturası büyük oluyor. İrâdesini güçlendiremeyenin gücü
    kendine bile geçmezken, başkasına nasıl geçecek? Kendini eğitemeyen başkasını
    nasıl eğitecek? Uykudan vazgeçemeyen başkasını nasıl uyaracak?
    Âyette geçen “kum’il-leyl” sadece “geceleyin kalk” mânâsıyla sınırlı değildir;
    aynı zamanda “geceyi ayağa kaldır” anlamına da gelir. Herkes uyurken,
    dâvâ adamı mü’min uyanmakla kalmayıp geceyi de uyandırır. Aynen
    “namazı ikame etme”nin, “namazı ayağa kaldırmak” anlamına da geldiği
    gibi. Geceyi ayağa kaldıracağız, namazı ayağa kaldıracağız ki biz de ayağa
    kalkalım. Kendisi ayağa/kıyâma kalkıp geceyi kendisiyle birlikte ayağa kaldıran,
    namazı ayağa kaldıran, gecenin ve namazın gücünden yararlanan
    kimsenin karşısında hangi beşerî güç durabilir?
    Gece kalkmayı emreden âyet, açık bir ifadeyle “namaz”dan bahsetmiyor.
    Gece kıyâmı, gece kalkmak anlamına geldiği gibi, gece namaz kıyâmı
    yap, namaz kıl anlamına da gelir. O yüzden gece kalkıp Kur’an okumak mı,
    yoksa namaz kılmak ve namaz içinde Kur’an okumak mı kast edilmiştir?
    Bu sûrenin ve Kur’an’ın başka âyetlerinin ışığında gece namazı kast edildiği
    daha doğru olur. İnsan sûresinde şöyle denilmektedir: “Gecenin bir bölümünde
    O’na secde et ve geceleyin uzun uzadıya O’nu tesbih et.” 536
    535 Taberi, age., 8/458-459
    536 76/İnsan, 26
    • 194 •
    Ahmed Kalkan
    Gece kıyâmı, gece kalkıp namaz kılma ve Kur’an okunması, Peygamber’i
    ve Müslümanları mücadele sürecine hazırlayan mânevî ve bilgilendirici
    sürecin başlangıcıdır. Dâvâ adamları, üstlendikleri büyük sorumluluğun
    ağırlığını hissettiklerinde, bu yükün ağırlığı altında ezilmemek için,
    emaneti en güzel şekilde edâ etmek için Rablerinden yardım isteyecekler,
    gece yapacakları secde ile ruhlarındaki sıkıntıyı giderip rahatlayacaklar. Altına
    girilen ağır yükün hafiflemesi ancak rûhî/mânevî yönden güçlenmeye
    bağlıdır. Bu da, namaz ve anlamını düşünerek Kur’an okumayla sağlanacaktır.
    Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Geceleri pek az uyurlardı. Seher vakitlerinde
    de istiğfar ederlerdi.” 537
    Allah’ın istediği şey, Peygamberimizi, hayatının geride kalan bölümü
    boyunca sırtında taşıyacağı ağır göreve hazırlamak ve kendisi ile bu çetin
    yola giren az sayıdaki mü’minin ve sonra gelecek dâvâ adamlarının onun
    temposuna ayak uyduracak olgunluk düzeyine yükselmelerini sağlamaktır.
    “Ya da bunu çoğalt ve Kur’an’ı tertîl üzere, tane tane oku.” (4. âyet)
    Tertîl: Ağır ağır, sindire sindire ve anlamını hissederek Kur’an okumayı
    ifade ettiği halde; zamanla sadece tecvid kurallarına riâyet etme anlamına
    geldiği kabul edilmiş, dolayısıyla bu kavram da (çoğu Kur’an kavramı gibi)
    anlam kaymasına, kısmen tahrife uğramıştır.
    Tertîl: Bir şeyi güzel, düzgün ve tertip ile kusursuz bir şekilde açık açık,
    hakkını vererek açıklamaktır. Sözü tane tane, yavaş yavaş, ara vererek ve güzel
    sıralama ve ifadeyle söylemeye de “tertîl-i kelâm” denir. Kur’ân’ın tertîli
    de böyle her harfinin, edâsının, tertibinin, mânâsının hakkını doyura doyura
    vererek okunmasıdır. Bu okuma, Kur’an’ı diğer kitaplardan ayıran bir
    özel okumadır. Kur’an, okunup geçilecek bir kitap değil, okunup durulacak,
    dura dura okunacak, okuduğu hazmedilecek, anlamı güncelleştirilecek bir
    yüce kitap, bir İlâhî hitaptır. Kur’an’ı okumak aslında Allah’la konuşmak
    gibidir. Tadına varılması gereken, anlam derinliklerinin farkına varılması
    için sindire sindire tadılması gereken İlâhî bir gıda, yudum yudum içilmesi
    gereken bir rahmet çeşmesidir.
    Namazı sadece kalıpla kılıp kalple kılamamanın, huşûyu yakalayamamanın
    da önemli sebebi Kur’an’ı tertîl üzere okumamaktır. Namazda
    537 51/Zâriyât, 17-18
    • 195 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    huşûyu yakalamanın yolu, namazda okuduklarımızın anlamını düşünerek
    okumamızdan
    geçiyor. “Onlar onu (Kur’ân’ı), hakkını vererek okurlar”
    538 âyetinin mânâsı Abdullah İbn Abbas’a sorulunca o şöyle cevap veriyor:
    “Harflerin mahrecine dikkat ederek okumak, mânâsını anlayarak okumak,
    anladığı mânâ ile amel etmektir.” Biz tertîlin bu üç şartına da dikkat edersek,
    Kur’ân okumanın hakkını vermiş oluruz. Kur’ân’ın iniş gayesi bizim bu
    dünya hayatımızı düzenlemektir. Öyle olunca okuyup, anlayacak ve anladığımızı
    hayatımıza tatbik edeceğiz.
    Bu âyette geçen “Kur’ân’ı tertîl üzere oku.” sözü, gece kalkmaktan ilk
    maksadın bu olduğunu gösterir. Bu ise Kur’ân’ı namazda ve namaz dışında
    okumak, onu okutup öğreterek başkalarına ulaştırmak mânâlarını kapsayabilirse
    de, ayakta okunması örfe göre namazda okunmasıdır.
    Bu âyet, Kur’an’ın ilk inen sûrelerinde, kabul gören anlayışa göre 3. sûrede
    indiğine göre, henüz inzâl olan âyetlerin sayısı çok azdır. Her gece
    bu kadar uzun süre kalkıp da Kur’ân’ı tertîl üzere okumak, bunun sadece
    bellemek için değil, namaz kılıp ibâdet ederek uygulamasını yapmak için
    okumaya vesile olduğunu gösterir. Her gece saatlerce Kur’an okunacağına
    göre ve okunacak âyetlerin sayısı çok az olduğu dikkate alınınca nasıl yavaş
    yavaş okunacağı kendiliğinden ortaya çıkar.
    Burada büyük göreve hazırlayıcı, araçları İlâhî kaynaklı ve garantili
    sonuç verecek bir eğitim programı ile karşı karşıyayız. Bu programın ana
    maddesi gece uykusunu bölerek kalkmaktır. Üst sınırı gecenin yarısından
    çok ve üçte ikisinden az bir süredir. Alt sınırı ise gecenin üçte birlik bölümüdür.
    Gecenin bu saatlerinde namaz kılınacak ve ağır ağır Kur’an okunacaktır.
    Özellikle gecenin dinginliğinde Kur’an okunması, bir kısım zamanın
    da ibâdetle geçirilmesi son derece önemlidir. Ama tarih içinde bilgilenme
    yerine sadece ritüel olarak ibâdet anlayışı öne çıkmıştır. Özellikle tasavvufun
    ürettiği anlayışlar doğrultusunda bilgilenme çabası küçümsenmiştir.
    Kur’an okuma, anlamı önemsenmeden sadece metnini terennüm etmekle
    538 2/Bakara, 121
    • 196 •
    Ahmed Kalkan
    sınırlı tutulmuş, Kur’an’ın insanı inşâ eden hükümleri, hidâyete ulaştıracak
    mesajları arkaya atılmış, Kur’an mehcur bırakılmıştır.
    “Tertîl”, ağır ağır ve anlamını hissederek Kur’an okumayı ifade ederken
    zamanla sadece tecvid bahsinde anlam kazanan bir kavrama dönüşmüştür.
    Gündüz meşgalelerinin yorucu olması nedeniyle Allah, peygamber
    ve arkadaşlarından gece kendilerini bilinç, bilgi ve bunların sonucu olarak
    içsel zenginliklerle donatmalarını ve mücâdeleye hazırlık yapmalarını
    istemektedir. Günümüz dâvâ adamları ve özellikle önderler, üstlendikleri
    dâvânın zorluklarını aşmak için gecelerin mânevî ikliminden istifade etmeli,
    gündüzleri diğer insanları uyarmak için geceleri kendileri uyanmalıdır.
    Günümüz müslümanı, Kur’an’ı sadece yüzünden okuyup sevaba girmek
    için veya bir an evvel hatim etmek kasdıyla okumayı gaye edindiği
    için, anlamını hiç düşünmeden hızlı hızlı okur. Hâlbuki Kur’an, muttakî
    mü’minlere hidâyet için inmiştir. Bu hidâyet de, âyetlerin anlamlarını öğrenerek,
    onlar üzerinde düşünerek sonra da o hükümleri yaşayarak gerçekleşir.
    Bunun için Kur’an okumak, ama yavaş yavaş, dura dura, tefekkür ede
    ede, günlük hayatla ve kendimizle bağlantı kurarak okumak gerekir.
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
    İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
    vazifesi, O’nu sık sık ve gereği gibi, yani tertîl üzere okumaktır. Kur’an’ın
    ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın mâzereti olamaz. Her mü’min, asgari
    olarak günde beş defa namaz aracılığı ile Kur’an’la doğrudan doğruya
    bir bağlantı kuracaktır. İslâm’ın iman, ahlak, iktisat, hukuk vs. düsturlarını
    teşkil eden Kur’an âyetlerini, Rabbinin huzurunda, Rabbinden indirildiği
    şekliyle okuyarak ve dinleyerek Allah’a ibâdet edecektir. Kur’an’ı okumaktan
    asıl gaye, onu anlamaktır. İslâm, ana kanunlarını teşkil eden Kur’an’ın
    anlaşılmasını belirli bir zümrenin tekeline bırakmamıştır. Kur’an, her bir
    kişi için gönderilmiştir ve Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından
    anlaşılacak kadar açıktır. “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde
    düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır. O halde bir düşünen (ibret alan) var
    mı?”539
    539 54/Kamer, 17
    • 197 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’ı biraz olsun anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal
    harfleriyle yazılmış metnini ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük
    dersler takip etmeliyiz. Kur’an’ı, mutlaka mealli Kur’an’dan okumalıyız. Bir
    sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve tefsirini okumalıyız. Birazcık
    da olsa Arapça bilenler ise bir âyetin metnini okuyunca hemen onun
    kırık mânâsını kendisi vermeye çalışıp sonra meale bakıp oradan verdiği
    anlamı tashih ederek okumalıdır. Okuduğu âyet üzerinde acele etmeden,
    konunun üzerinde durup düşünerek, kendisine şimdi inmiş gibi, Allah’ın
    kendisinden istediklerini anlamaya ve uygulamaya çalışarak okumalıdır.
    Ayrıca, Kur’an âyetlerini açıklayan ilmî eserleri, tefsir ve benzeri kitapları
    da ciddi bir gayretle takip etmeliyiz. çeşitli konulardaki Kur’an’ı okumanın,
    onu anlamak için olacağı gerçeğini kavrayamayan birçok mü’min, Kur’an’ı
    yıllarca okudukları, defalarca hatmettikleri halde, meal ve tefsirlere rağbet
    etmedikleri için, Kur’an’ın mânâ zenginliklerinden feyz alamamışlar, ellerindeki
    Kitab’ı hayatlarına geçirememişlerdir. Biz, bu duruma düşmemeliyiz.
    Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da şüphesiz
    tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten onu yaşamak
    içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır. Artık Kur’an’a
    uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan) sakının ki merhamet
    olunasınız.”540 Mü’min, Kur’an’ı, musikisinden yararlanmak ve kültürünü
    artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak için öğrenecek, okuyacak ve
    dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları yükseltir. Onun izinden
    gitmeyenleri de alçaltır.” 541
    Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi; inanılan,
    okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan da özlenen faydalar
    sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden (Kur’an’ımdan) yüzçeviren kişi(ler)
    için (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı vardır.” 542
    Kur’an’ı tertîl üzere, dura dura ve hayatımıza tatbik etmek için okuma
    yapıp yapmadığımızı test etmek için şu soruları kendimize yöneltebiliriz:
    Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, bilgisi ve gücü sınırsız,
    ortağı olmayan bir Rab olduğuna ve egemenliğin kayıtsız şartsız O’na
    540 6/En'âm, 155
    541 Riyâzü's-Sâlihin ve Terc. II, 341
    542 20/Tâhâ, 124
    • 198 •
    Ahmed Kalkan
    ait olduğuna inanmamızın hayatımızdaki rolü nedir? Onun bildirdikleri,
    emirleri ve yasaklarını ihtivâ ettiğine inandığımız Kur’ân-ı Kerim’in kişisel
    ve sosyal hayatımızdaki etkinliği nedir? Kur’ân-ı Kerim vicdanların hâkim
    düzeni ve pratik hayatın tatbik edilir nizamı olmadan mâziyi, hali, istikbali
    bilen Allah’ı fiil ve hayatımızda biricik ma’bud; ortaksız ilâh tanımamız
    mümkün müdür? Elbette ki değildir. Zira Allah’ın haram kıldıklarını helâl
    kılan, helâl kıldıklarını da haram kılan kişileri ve sosyal kurumları meşrû
    tanımak, onları ma’bud edinmektir. İlâhî yasaları yürürlükten düşürmek ve
    bu yasalarla çelişen prensipleri yüceltmek ise Allah’a şirk koşmaktır.
    Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah’a ortak koşmayı, sadece
    putlara tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul eder olmuşlardır.
    Bu kabulden ötürüdür ki, Allah’ın ferdî, ailevî ve ictimaî hayatı tanzim edecek
    emir ve yasaklarını içeren Kur’ân-ı Kerim, düzenleyicisi olması gereken
    günlük hayattan, eğitimden, ekonomiden, siyasal düzenlemelerden çekilmiştir.
    Dirileri canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi gerekirken mezarlık
    kitabı olmuştur. “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucu olanı,
    Allah’a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar aya, güneşe ve puta
    tapacaklar demiyorum. Fakat Allah’tan başkasının emirlerine ve arzularına
    göre iş yapacaklar. (Bu da onlar için Allah’a bir nevi şirk koşmak olacak.)” 543
    Yapılması gereken en önemli iş; okunmak, anlaşılmak ve kendisine
    uyulmak için gönderilmiş olan Kuran’a yönelmektir. Müslümanlar,
    işleri
    ne kadar yoğun ve şartlar ne kadar ağır olursa olsun Kuran’dan ve Kuran
    eğitiminden uzak kalamazlar; Kuran’ı hayatlarının dışına itemezler. Kur’an’ı
    dostlar alışverişte görsün anlayışıyla acele acele anlamını bilmeden okumanın
    istenmediğini, bunun okuyana pek bir şey kazandırmayacağı bilinmelidir.
    Tertîl ile, anlamını düşünerek, güncel hayatta nasıl tatbik edeceğini, bu
    konudaki problemleri nasıl aşacağını değerlendirerek okumanın emredildiğini
    unutmamalıdır.
    Kur’an’ın bize yol göstermesini, dünyamızı ve âhiretimizi güzelleştirip
    bizi kurtarmasını istiyorsak, Kur’an’la irtibatımızı arttırmalıyız. Unutmayalım;
    karnımızın doyması için yemekle nasıl irtibata geçmek gerekiyorsa,
    rûhî gıdamızı almak, hidâyet üzere insanî özellik ve güzelliklerimizi arttırmak
    için de Kur’an’la iç içe bir hayat yaşamamız gerekiyor. Bunun için
    543 İbn Mâce, Hadis no: 4205
    • 199 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    halkalar oluşturup cemaat olarak dersimizin başına imam-ı mübîn olan544
    Kur’an’ı geçirmeliyiz. Onu okumak, okumaların en güzelidir. Onu dinlemek,
    dinlemelerin en güzelidir. Onunla düşünmek, tefekkürün en güzelidir.
    Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların en güzelidir. Hayat boyu Kur’an
    öğrencisi olma şerefiyle yaşamalı, onun rehberliğinden bir an olsun ayrılmamaya
    özen göstermeliyiz. Meal ve tefsiriyle bireysel ve ailevî okumalarımızı
    da sürdürmeli, evimizi kabirlere çevirmekten, TV. sayesinde sinema,
    gazino ve stadyuma benzetmekten sakınmalıyız.
    “Doğrusu Biz sana (taşıması) ağır bir söz vahyedeceğiz.” (5. âyet)
    Peygamberimize hitap olarak; Ey Muhammed! Sana heybetli, azametli
    ve yüce bir kelam olan Kur’an’ı indireceğiz. O her şeyi bilen ve her şeye sahip
    olanın sözü olduğu için bu özellikleri taşır. Bunun sorumluluğu ağırdır.
    Hazırlıklı ol! Nefis terbiyesi yap, sabret! Kur’an’ın hükümlerini yaşamak,
    tebliğ etmek ve tebliğ esnasındaki sıkıntılara göğüs germek zordur. Ayrıca
    vahyin inişi esnasında da fizikî olarak zorluklarla karşılaşacaksın. Buna da
    hazırlıklı ol.
    Yüce Peygamber’in izinden giden dâvâ erlerine hitap olarak; Biz sizi
    ağır imtihanlardan geçireceğiz. Yolunuz uzun ve meşakkatli. Azığa ihtiyacınız
    var. Yüklendiğiniz sorumluluk çok büyük. Allah yardım etmeden bu
    yükü taşıyamazsınız. Öyleyse Allah’ın yardımını çekecek paratoner edinin;
    namaza ve Kur’an’a sarılın. Yüce Allah, Rasûlünü insanları İslâm dinine çağırmakla
    görevlendirdiği gibi, siz de onun hayırlı bir ümmeti olarak dâvetçi
    dâvâ erleri, nefsinizin arzularına ağır gelecek mükellefiyetler yükleniyorsunuz.
    Böyle bir mükellefiyetin, nefsinizin hevâsıyla mücadeleye ve sabra
    ihtiyacı olduğunda şüphe yoktur. Siz büyük zorluklara adaysınız. Elbisenize
    bürünmüş, rahat ve sükûna dalmış şekilde, Kur’an ayetlerini anlayacak ve
    düşünecek bir şekilde tertîl ile okumaktan uzak bir haldeyken, bu büyük
    görevi nasıl yapabilirsiniz?!
    Öyleyse yatağınızdan kalkın. Gecenin bir kısmını Rabbinize yalvararak
    uykusuz geçirin ki dâvetin zorluklarına katlanmaya hazır olun. Bu, sizin
    mânevî antrenmanınız olsun. Böylece dayanıklılığınız artsın, olgunlaşıp
    büyük görevlere hazır olasınız. Size gece namazı ve gece Kur’an okuyuşu
    tavsiyesi, sizin yüklendiğiniz ağır görevi taşıyabilmek için sizde tahammül
    gücü geliştirsin, sizi güçlendirsin diye verilmiştir. Bu güç, eğer siz gecenin
    544 36/Yâsin, 12
    • 200 •
    Ahmed Kalkan
    rahatını bırakırsanız hâsıl olacaktır. Kur’an’ı okumak kolay olsa da, onunla
    amel etmek, özellikle İslâm’ın hâkim değil, mahkûm olduğu zaman ve
    mekânlarda zordur. Aslında İslâm’ı yaşamak zor değildir, Allah zorluk dilemez,
    kolaylık ister;545 ama zâlim tâğutlar, İslâm’ı anlamayı, anlatmayı, yaşamayı
    zorlaştırırlar.
    Ayrıca, Kur’an’ın İlâhî terazide ecri ve mükâfatı da ağırdır. Kur’an aslında
    “ağır” değildir, okunması ve anlaşılması kolay bir kitaptır. Fakat o “hak”
    terazisindeki tartısı ve kalplere yönelik etkisi açısından “ağır”dır. Nitekim
    yüce Allah başka bir ayette “Eğer Biz bu Kur’an’ı bir dağa indirmiş olsaydık,
    sen onun Allah korkusu ile parça parça olduğunu görürdün” 546 buyuruyor.
    Ama yüce Allah Kur’an’ı bir dağa değil de onu algılamaya yetenekli ve dağdan
    daha sağlam, daha sarsılmaz bir kalbe indirdi.
    Sırf kendisi için yaşayan kimse, belki huzur içinde yaşayabilir. Fakat
    küçük olarak yaşar ve küçük olarak ölür. Böylesine ağır bir yükü sırtlanan
    büyük adama gelince uyku, rahatlık, ılık yatak, sakin hayat ve gönül okşayan
    konfor onun neyine? Peygamberimiz işin iç yüzünü anlamış, gerçeği
    fark etmişti. Bu yüzden eşi Hatice’nin heyecanını yatıştırması ve uyuması
    yolundaki önerisine “Ey Hatice, uyku zamanı geride kaldı” diye karşılık verdi.
    Evet, uyku dönemi bir daha geri gelmemek üzere gerçekten geçmişti.
    O günden itibaren Peygamberimizi sadece uykusuz geceler, yorgunluklar,
    uzun ve zorluklarla dolu bir tebliğ ve cihad görevi bekliyordu.
    “Şüphesiz gece kalkışı, (kalp ve uzuvlar arasında) tam bir uyuma ve
    sağlam bir kıraate daha elverişlidir (Etki bakımından daha kuvvetli, okumak
    bakımından daha sağlamdır).” (6. âyet)
    Bu âyette gece kıyâmı için kullanılan tâbir çok ilginçtir: “Nâşietü’l-leyl,
    yani gece neş’esi!...” Gece kalkıp namaz kılarak, akleden kalple Kur’an okuyarak
    o riyâsız dinginlikte bir ulvî neş’e yaşamak… Âyetin devamında; bu
    zaman diliminde, dil, göz ve kalp arasında tam bir harmoni/uyum sağlanarak,
    “sorumluluğu ağır bir söz”ün, yani Kur’an’ın daha iyi anlaşılacağı vurgulanır.
    Kuşkusuz, Kur’an’ı gereği gibi, yürekten okuyup âyetleri üzerinde
    düşünerek mesajlarını iyi kavrayabilmek için en uygun zaman, mekân ve
    ortam seçilmelidir. Tevhid mücâdelesinin en zor aşamasında, hakkı olanca
    545 2/Bakara, 185
    546 59/Haşr, 21
    • 201 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    kesinliği ve netliği ile anlatan Rasûlüne Rabbimizin “gece kıyâmını/neş’esini”
    emretmesi hayli düşündürücüdür. Gün boyu zorlu bir mücâdeleye giren,
    bütün çabasını insanlara dâvâsını anlatmak için harcayan bir dâvetçinin
    gece ciddi bir zihinsel hazırlık yapması gerekir. İşte bu fikrî/kalbî hazırlığın
    yapılabileceği en elverişli zaman; gece vaktidir. Herkesin uykuya daldığı,
    insan zihninin en uyanık ve zinde olduğu, sessiz, sâkin ve riyâsız bir ortamda
    kıyâmu’l-leyl’de bulunup huşû içinde ibâdet etmek ve uzun uzun,
    ağır ağır, yani tertîl üzere Kur’an okuyup tefekkür etmek… Gece kıyâmını
    nâşietü’l-leyl, yani gece neş’esi haline getirmek bu olsa gerektir.
    Geceyi ibâdetle geçirmek nefse daha zor ve ağır gelir. Bu zor işi yapmak
    ruhları ve bedenleri güçlendirir, irâdeleri sağlamlaştırır, kalbin, kulağın ve
    gözün birlik içinde olmalarını daha iyi sağlar. Geceleyin ibâdet etmek, gündüz
    ibâdet etmekten daha sağlam ve kalp için daha iyi muhâfaza edicidir.
    Geceleyin ibâdet eden, dünyevî meşguliyetlerden uzak kalarak kendisini
    tamamen ibâdete verme imkânı bulur. Gece saatleri sakin olduğu, dünya
    meşgalelerinden uzak olduğu için bu saatlerde namaz kılmak ve Kur’an
    okumak daha güzel, daha doğru, daha sağlam, daha muhâfazalı, anlamaya
    ve sağlam bir kıraate daha elverişlidir. Ayrıca nefsini tembellikten arındırmış,
    Allah yolunda cihada hazır bir hale getirmiş olursun.
    Gece ibâdet için kalkmak ve uzunca bir kıyam etmek insan mizacının
    hoşlanmayacağı bir zorluktur, bu saatte insan istirahattan hoşlanır. Bu yüzden
    bu eylem nefsin arzularını kontrol altına almak için çok etkili bir çabadır.
    Bu şekilde eğer bir kimse hevâsı ve bedeni üzerinde hâkimiyet sağlar ve
    onları Allah yolunda kullanmaya muktedir olursa, o kimse Hak dini tebliğ
    etmek, Allah’ın hükmünü ve nizamını dünya üzerinde galip kılmak için
    daha başarılı olacaktır. Ayrıca, gece ibâdeti, kalp ve dil arasında bir harmoni
    oluşturmak için çok etkili bir vâsıtadır. Çünkü gecenin bu saatlerinde kul
    ile Allah arasına başka bir şey giremez. Bu halde insan diliyle ne söylüyorsa
    kalbinin sesiyle de onu söyler. Kalp ve dilde bir âhenk meydana gelir. Gece,
    ihlâsın doruk noktaya ulaştığı zamandır. Herkes uyurken, kimsenin görüp
    bilmediği bir zaman diliminde Allah için Kur’an okuyacaksınız. Dolayısıyla
    bu ibâdete devam eden kimsede sebat oluşturur. O kişi Allah’ın yolunda
    daha bir bilinçle ve kesin irâdeyle gider ve her türlü zorluğa karşı direnç
    gösterir.”547
    547 Mevdudi, Tefhimu’l Kur’an, 6/457
    • 202 •
    Ahmed Kalkan
    “Zira gündüz vakti, uzun meşguliyetlerin var.” (7. âyet)
    Şüphesiz ki senin ihtiyaçlarını karşılaman için gündüzün uzun ve boş
    bir zamanın vardır. Gündüzün işlerinde tasarrufta bulunma, dolaşma ve
    uzun zaman meşgul olma salâhiyetin vardır. O halde gece saatlerini de teheccüd
    ve ibâdetin için ayır. Gündüzün yeryüzünde hareket; insanı meşgul
    edecek, okumaya ve ibâdete engel işler vardır. Bunların arasında, geceki
    huzur ve neşe bulunmaz.
    Âyette gece vaktinin sessizliği, tenhalık, karanlık, serinlik gibi özelliklerinden
    dolayı
    bu vakitlerin huzur ve sükûn içerisinde ibâadetle meşgul olmak
    ve Kur’an okumak
    için gündüzden daha elverişli olduğu veya geceleyin
    kılınan namazın insanı mânen yüceltmeye, Kur’an’ı anlayacak ve üzerinde
    düşünecek şekilde okumaya daha müsait hale getireceği bildirilmektedir.
    Bu âyetteki “sebh” kelimesi, “yüzme” anlamının yanında, mecaz olarak,
    “ihtiyaçlar
    ve türlü meşguliyet alanları için koşuşturma, gidip gelme, dolaşıp
    durma” şeklinde de açıklanır. Burada Hz. Peygamber’e ve onun şahsında
    ümmetine, gündüzleri daha çok maişet temini, Kur’an’ı tebliğ, dini
    öğretme ve daha başka işlerle meşgul olacakları,
    bu tür maksatlarla koşuşturacakları;
    bu sebeple namaz, Kur’an okuma gibi ibâdetler için gecenin
    daha elverişli bir zaman olduğu hatırlatılmıştır. Eğer gündüzünüz güzelse,
    geceniz de güzel olacak; geceniz güzelse sabahınız da (yeniden dirilişiniz)
    güzel olacaktır. Bunlar birbirine bağlı şeyler. Böylesi bir ortamda gecesinin
    hesabını veremeyenin gündüzünün hesabını verebilmesi ne mümkün? Her
    şeyin el ayak çektiği bir özge vakitte cansızlar, canlılar ve sâlihlerle birlikte
    bu evrensel koroya eşlik etmenin insanın iç dünyasında ne ufuklar açacağını
    düşünebiliyor musunuz?
    Gündüzleri imanlarımızı gevreten bireysel ve toplumsal ilişkilerin,
    tuğyan ırmağına dönen caddelerin, bulaşıcı bir biçimde ta yüreklere kadar
    sirâyet eden riddet, cehâlet ve inanç sefâletinin iç dünyamızdaki tahrîbâtını
    gecenin rahmetinden yararlanarak onaramıyorsak, kalbimizin kıyâmeti
    yakın demektir.
    Geceleyin iç coğrafyamızda edindiğimiz tecrübeyi gündüzün dış dünyamıza
    aktaralım. Bilelim ki, gecenin bir vaktinde sıcak yataklarına elvedâ
    diyenler; kendi adına, toplum adına; kana, sömürüye ve zulme doymayan
    • 203 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    müstekbirler elinde oyuncak olan mazlum ümmet adına, her gün imanı
    kundaklanan sayısız insan adına, hâcet kapısının eşiğini aşındıranlar kuracaktır
    geleceği. Çünkü her toplumsal değişimin tohumu önce yüreklerde
    çimlenir ve baharın ilk goncaları göğüslerde açar. Sözü vardır Allah’ın
    548; “sâlih” olma liyâkatini elde eden kullarına verecektir toprağın ve suyun
    emânetini. 549
    Bilelim ki, gecesi olmayanın gündüzü yoktur. Gece sabaha kadar yatağa
    boylu boyuna uzanan birisinin gündüze vereceği önemli bir şeyi olamaz.
    Gece feyizle dolduğumuz, gündüz ise boşaldığımız vakittir.
    Şu anda bizim her yanımız küfürle kuşatılmış, küfür ve şirk bizi bombardımana
    tutmuş. Özellikle günümüzün her saniyesinde, her ânında ve
    her noktasında küfrün ateş mevzii içerisindeyiz. Basını, yayını, sokağı, kitabı,
    çarşısı ve pazarıyla şeytanın, küfrün, tâğutların kesintisiz hücumuna
    muhâtabız. Küfrün ve bâtılın ateş sağanağı altındayız. Bu alev ve ateşler içerisinden
    sıyrılıp kendimizi kurtarıp atabileceğimiz tek zaman ve tek mekân
    gecedir. Kendimizi küfrün bu alevlerinden kurtardıktan sonra yine küfrün
    üzerine dönerek, ona karşı duracak, onu söndürecek gücü temin edebileceğimiz
    tek yer, gece değil midir? Küfrün bu türlü amansız ve kesintisiz
    hücumları karşısında akşama kadar kaybettiğimiz enerjiyi alabileceğimiz
    başka bir zaman ve mekân var mıdır?
    Kendisi bir yana, başka insanlara bir şey verme iddiâsında olanların,
    onları küfrün kesintisiz hücumlarından kurtarmak isteyenlerin bu güce, bu
    kuvvete, yani geceye ve gecede dolmaya ne kadar da ihtiyaçları var!
    Allah yolunda cihad etmek arzusunda olanlar, Allah için çevresinde bir
    şeyler yapmak isteyenler, Allah adına kıpırdamak isteyenler bilmelidir ki,
    en büyük düşmanlarından birisi de sıcak yataklardır. Sıcak yatakları dost
    edinenler bütün cephelerde savaşı kaybetmeye mahkûmdurlar. 550
    İlâhî hitap, dâvet için bir zemin hazırlama mesabesinde olan bu girişleri
    yaptıktan sonra, dâveti tebliği emre ve Rasûlullah’a ve O’nun şahsında dâvâ
    548 7/A’râf, 128
    549 Mustafa İslâmoğlu, Yürek Devleti, Denge Y., s. 78
    550 Mehmed Göktaş, Namaz Gözaydınlığım, İstişare Y., s. 103
    • 204 •
    Ahmed Kalkan
    erlerine bu dâvetin nasıl yapılacağını nazarî/teori olarak bildirdikten sonra,
    amelî olarak da nasıl yapılacağını öğretmeye geçiyor:
    “Rabbinin adını zikret/an, bütün varlığınla O’na yönel.” (8. âyet)
    Önceki âyetler, ilâhî mesajı alarak onu kendi manevî dünyasına yansıtması
    ve insanlara tebliğ etmesi için Hz. Peygamber’i ve O’nun şahsında
    mü’minleri psikolojik yönden hazırlamaya
    yönelikti. Bu âyetler ise mânevî
    hazırlıkla birlikte tebliğin nasıl yapılması ve nelere dikkat edilmesi gerektiğini
    öğretmektedir. Bunlar, daima Allah’ı zikredip anarak O’ndan yardım
    istemek, samimi kalp ile O’na yönelmek, O’nun gücüne dayanmak ve koruyuculuğuna
    güvenmek ve İslâm düşmanlarının kendisi hakkında söyledikleri
    yakışıksız sözlere, iftiralara aldırmayıp bunlara sabırla
    göğüs germektir.
    “…Bütün varlığınla O’na yönel.” Varlığın O’nun varlığına armağan olsun.
    Varlığını O’na vakfet. O’nun için yaşa, sen O’na aitsin, O’nun içinsin,551
    unutma! Bu âyette peygamber ve müslümanlardan bütün varlıklarını Allah’a
    adamaları istenmektedir. Hayat ve inanç ancak bu şekilde anlam kazanacaktır.
    Tebettül (Allah’a yönelmek): Her şeyiyle Yüce Allah’a ibâdete yönelmektir.
    Yani insan her şeyle ilgiyi kopararak Rabbine ibâdete yönelmelidir.
    O’ndan başkasını O’na ortak koşmamalıdır. Yoksa bunun anlamı şerefli ve
    üstün herhangi bir yolla geçimi kazanmak için hayatın meşguliyetlerinden
    el etek çekmek değildir.
    Kişi bu şekilde, yani çalışmak yoluyla başkasına yük olmaktan kurtulmuş
    olur. Hadis-i şerifte insanlardan ve toplumdan ilişkiyi kesmek anlamıyla
    tebettül yasaklanmış bulunmaktadır. Yüce Allah da: “Ey iman edenler!
    Allah’ın size helâl kıldığı o temiz ve güzel şeyleri haram
    kılmayın.” 552 diye
    buyurmaktadır. İşte bu toplum ile ilişkilerini
    kopartıp insanlardan uzak
    kalarak ruhbanlık yolunu izlemenin mekruh olduğunun delilidir.
    Emrolunan tebettül (yalnızca Allah’a yönelmek), ihlâsla ibâdette
    bulunmak
    sûretiyle sadece Allah’a yönelmektir. Nitekim Yüce Allah şöyle
    buyurmaktadır:
    “Hâlbuki onlar O’nun dininde ihlâs sahipleri ve hanifler olarak
    551 2/Bakara, 156
    552 5/Mâide, 87
    • 205 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Allah’a ibâdet etmelerinden... başkası ile emrolunmadılar.”553 Yasaklanan
    tebettül ise evlenmeyi terkedip manastırlarda ruhbanlık
    etmek şeklinde,
    Hristiyanların yolunu izlemektir.
    “Rabbinin adını zikret.” Mevdûdi diyor ki: “Gündüzün meşguliyeti anlatıldıktan
    sonra “Rabbinin adını an” buyurulmaktadır. Bundan şu anlam
    çıkar; dünyada bir iş yaparken daima ve her durumda Allah’ın adını zikretmeli
    ve O’ndan gâfil olunmamalıdır.”554
    Rabbinin ismini çokça zikret. Dâvet için, gece ve gündüz Allah’ı anarak
    yardım iste. İbâdet ve O’na tevekkülünde, her şeyi bırakarak tamamen O’na
    yönel. İşlerinden hiçbirinde O’ndan başkasına dayanma. Dünya işlerini bitirince
    O’na samimi bir şekilde ibâdet için vakit ayır.
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “İşte bu iç ve dış sebeplerden
    dolayı ilerisi için hazırlanmak üzere gece kalk ve tertîl ile Kur’ân
    oku ve Rabbinin ismini an. Gece ve gündüz onu an. “Sübhânallah”,”Lâ ilâhe
    illâllah”, “Allahu Ekber” demek, Allah’ı ululamak, namaz kılmak, Kur’ân
    okumak, ilim öğretmek, Allah için öğüt verip yol göstermek gibi Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) gece ve gündüz bütün saatlerinde meşgul olduğu şeyler buna
    dâhildir.
    “Rabbinin ismini zikret ve ona yönel” denilmek suretiyle zikrin ve yönelmenin
    Rab ismine bağlanması da önce, yaratılanlardan ve kullardan ilgiyi
    kesip Yüce Allah’ın İlâhlık hükümlerini, kendi içimizdeki ve dışımızdaki
    idare şeklini ve tasarrufundaki sırları düşünmeye dalmak; ikinci olarak da
    işten o işi yapana, hükümden o hükmü verene nefsi teslim etmek mânâsına
    işarettir.”555
    “Allah’ın adını anmak” demek sadece yüzlük ya da binlik “zikir” tesbihleri
    ile O’nun yüce adını tekrarlamak demek değildir. Gerçek anlamda “Allah’ın
    adını anmak” dille yapılacak zikir ile birlikte uyanık bir kalbin O’nu
    anmasıdır; bunun yanı sıra aynı kalp duyarlılığı ile namaz kılmak ve Kur’an
    okumaktır. Ayetin orijinalinde geçen “tebettül” sözcüğü de insanın yüce
    Allah dışındaki her şeyle ilgisini tamamen kesmesi, tüm varlığı ile Allah’a
    553 98/Beyyine, 5
    554 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, Ahzâb an: 63; 6/458
    555 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 8/400
    • 206 •
    Ahmed Kalkan
    yönelerek ibâdete ve zikre dalması, her türlü oyalayıcı ve gönül karıştırıcı
    yabancı duygudan arınması, tam bir duygusal duyarlılıkla Allah ile baş
    başa kalması demektir.556
    “Allah’ı zikretmek” demek ona kalpten bağlanmak, sürekli olarak onun
    gözetimi ve denetimi altında yaşamaktır. Yoksa kuru kuruya Yüce Allah’ın
    adını tekrarlayıp durmak değildir. Kur’an Allah’ı anmak ile insanın geçirdiği
    bazı vakitler ve durumlar arasında bağ kurar. Amaç, bu vakitleri ve
    durumları Allah’ı anmakla donatmak ve onunla ilişki halinde olma bilinci
    ile renklendirmektir.” 557
    “Zikir”, aslında kalbin, anılan kimseye dikkat kesilmesi ve ona karşı
    uyanık olmasıdır. Bunu dil ile ifade etmeye zikir denilmesinin sebebi, kalpteki
    zikre (hatırlamaya) işaret etmesindendir. Bazılarına göre zikir, insana
    sevap kazandıran her türlü amelin genel adıdır. Zikir, Allah’a itaattir. O’na
    itaat etmeyen kişi, diliyle ne kadar tesbih ederse etsin veya tevhid kelimesini
    söylerse söylesin, gerçek zikri yapmış olmaz.
    Müslüman; zikri yozlaştıran, Kur’an ve Sünnet ölçüleri içinde bütüncül
    anlamlarından soyutlayan ve zikir gibi büyük bir ibâdete bid’atler karıştıranlara
    ve sünnetteki âdâbına uymayanlara bakarak, zikirden gâfil olamaz.
    Zikri yeniden ihyâ etmek ve zikirle ihyâ olmak zorundadır. Kur’an kavramlarını
    yozlaştırıp dejenere etmek, anlamlarını daraltmak ne kadar yanlış ise;
    kuru, yavan, sevgisiz, bereketsiz, zikirsiz, takvâsız, ihlâssız din anlayışının
    da insanı kurtarmasını beklemek o kadar yanlıştır.
    Günümüz muvahhid gençliği, diğer insanlara ve özellikle müslümanlara
    aşırı eleştiri oklarını yöneltir, tenkit kılıcıyla kendinden başka tüm
    mü’minleri doğrarken, nefsini ihmal etmekte, eleştirdiği yarı doğruların
    yerine tam doğruyu kendi şahsında örnek olarak gösterememektedir. Bu
    tavır da, müslümanlararası kördöğüşü andırmaktadır. İslâm, bir kötülüğü
    yıkarken, yerine mutlaka ondan çok daha hayırlı bir alternatifi getirmiş ve
    insana sunmuştur. Soyut tartışmalar, pratiğe/eyleme dökülmeyen iddialarla
    Allah’ın rızâsına erişilmez. Zikirdeki yanlışlardan yola çıkarak bir müslümanın
    zikirsiz bir hayatı tercih etmesi, ancak, şeytanın sağdan yaklaşmasıyla
    izah edilebilir. “İman edenlerin Allah Allah’ı zikretme ve O’ndan inen
    556 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an, Müzzemmil sûresi tefsiri
    557 Seyyid Kutub, Fî Zılâli'l Kur'an, Dünya Yay. c. 8, s. 336
    • 207 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    hak/gerçek için kalplerinin saygıyla yumuşaması zamanı daha gelmedi mi?...”
    558
    “Doğunun da batının
    da Rabbi O’dur. O’ndan başka tanrı yoktur.
    Öyleyse yalnız O’na güvenip sığın.” (9. âyet)
    “Doğunun ve batının Rabbi” nitelemesi hayatı bölüp parçalamadan
    Allah’a kulluk ekseninde bir araya getiren evrensel bir ifadedir. Bu ifade
    “kamusal alan” dayatmalarının Allah’ın kudreti karşısındaki anlamsızlığını
    çarpıcı bir şekilde dile getirmektedir. Ayrıca hükmü, rubûbiyeti her tarafa
    geçen, Doğu dünyasının da Rabbi, Batı dünyasının da Rabbi Allah’tır.
    Günümüz dünyasıyla komünist Rusya ve Kapitalist Avrupa ve Amerika;
    asr-ı saâdet zamanındaki dünyasıyla İran da, Roma da, oralar dâhil, her
    yer Allah’ındır. “Bilin ki yeryüzü Allah’a aittir; kullarından dilediğini oraya
    mirasçı kılar. Sonuç, takvâ sahibi olanlarındır.” 559 Kur’an o günkü mü’minlere
    hedef göstermişti: Doğuyu, yani İran’ı; Batıyı, yani Roma’yı/Bizans’ı. O
    günün mü’minleri bu görevi yerine getirdi. Bugünkü mü’minlere de hedef
    gösteriyor Kur’an: Doğuyu da Batıyı da rablik taslamalarından vazgeçir, tek
    rabbin Allah olduğuna onları inandır. Doğuyu, yani Avrupa ve Amerika’yı;
    Batıyı, yani Rusya’yı zulümden kurtarıp ihyâ et. Bugünün mü’mini kendini
    ve içinde yaşadığı ülkeyi kurtaramamış ki, o hedefe kilitlensin…
    “O’ndan başka tanrı yoktur.” Öyleyse tanrılık iddia eden Doğu’yu ve
    Batı’yı kabullenme. Onları “süper güç” diye niteleme. Lâ havle ve lâ kuvvete
    illâ billâh/Allah’tan başkasında güç ve kuvvet yoktur. Süper güç kabul
    edilen İran ve Bizans’ın yerinde yeller esiyor. Aynı şekilde daha dünkü dünyada
    süper güç kabul edilen Doğu (Sovyetler Birliği) nasıl çöktü ve süper
    cüce olduğu ortaya çıktı ise, yarın kimsenin beklemediği bir zamanda Batı
    (Avrupa ve Amerika da) öyle çökecek. Ama sen şimdiden hazır ol boşalacak
    yeri İslâm’la doldurmaya.
    Allah, Batının (Avrupa, Amerika vs.) Doğunun (Asya vs.) Rabbidir.
    Araplar, Bizans ve İran imparatorluklarının haşmeti karşısında eziliyorlardı.
    Bu âyet onlara moral takviyesi olmuştur. Burada Rab sahip, yiyecekleri
    yaratan, hammaddeleri veren, insanları çeşitli sebeplerle büyüten, vb. manalarda
    kullanılır. İlgili imparatorlukların geldikleri nokta Allah’ın yarat-
    558 57/Hadîd, 16
    559 7/A’râf, 128
    • 208 •
    Ahmed Kalkan
    tıkları ile ilgilidir. O halde asıl olarak Doğu ve Batı’yı düşünürken Rablerine
    ne kadar itaat edip, etmedikleri ile ölçmek gereklidir. Yoksa bizi, başkaları
    ile kıyaslamak doğru değildir. Çünkü dâvet şahsımızı takdir etmeleri için
    değil, Rablerine itaat etmeleri için olmalıdır. O halde biz de, Doğu da, Batı
    da Rabbimize itaat etmeliyiz. İnsanlık yüzlerce, binlerce değişik istikametlerdeki
    yöneticilerin hangisinin dediğini yapacak? Bir işçi düşünelim karın
    tokluğuna birden fazla patronun dediklerini yapmak için ha bire koşturuyor.
    Bu mu iyi? Yoksa bir tek patronun dediklerini yapsa daha mı iyi? Patronların
    istekleri bitmiyor. Ve işçi ne yapsın? Zamanla değişik patronların
    işçileri ile, diğer patron safına geçen işçiler arasında savaş çıkıyor. Görüldüğü
    gibi Dünya barışının esas yolu budur.
    Bütün Dünyanın bir tek adil patrona işçi olmasıdır. Böyle bir patronu,
    diğer patronlar kabul etmez hiçbir zaman. Ne olacak? Savaş kaçınılmazdır.
    Barışı yürütmenin yolu patronluk kavgalarına son vererek bütün insanların
    Allah’ın işçileri olmasını sağlamaktır.
    “Öyleyse yalnız O’na güvenip sığın.” Doğu’ya da Batı’ya da sığınma. Kurtuluşu
    komünizmde arayanlar gibi sen de Batı’da, Avrupa Birliği’nde, Amerika’nın
    safında arama. Onlar ne güvenilecek kimselerdir, ne de o yerler
    mü’minlere sığınak. Onlara güvenip sığınanlar da seni Allah’tan uzaklaştırırlar,
    unutma! Sırât-ı müstakîm, dosdoğru yol, kendilerine nimet verilen
    peygamberlerin, sıdıkların, şehid ve sâlihlerin yoludur; sapıtmış ve gazap
    edilmiş Hıristiyan ve yahûdilerin yolu değil.560 Yalnız, sadece Allah’a güven,
    O’na sığın.
    O bütün yönlerin Rabbidir. O doğunun da, batının da Rabbidir. O kendisinden
    başka ilâh olmayan “tek” ve “bir”dir. Her şeyden soyutlanıp sırf
    O’na bağlanmak, aslında şu evrendeki tek gerçeğe bağlanmaktır. O’na dayanmak,
    aslında şu evrendeki tek güce dayanmaktır. Tek olan Allah’a dayanmak,
    O’nun birliğine, doğuyu ve batıyı, yani tüm evreni kapsayan egemenliğine
    inanmanın gereği ve sonucudur.
    “O’ndan başka ilâh yoktur.” Tam bir sevgiyle sevilip, gönül verilecek ve
    ibâdet edilecek, emrine boyun eğilecek O’ndan başka ilâh yoktur. İbâdet
    edilecek varlık ancak O’dur. Başkasından ummak boşunadır. Rablik de
    O’nun, ilâhlık da O’nundur. Onun için, ancak onu vekil tut, bütün işleri-
    560 Bk. 4/Nisâ, 69; 1/Fâtiha, 7
    • 209 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    ni onun görmesini iste. Şuurlu dileklerin hepsinde O’nun emir ve hükmü
    doğrultusunda yürü, ona dayan. Ne kendinin ne de başkalarının arzusuna
    göre yürüme. Onun her hususta irâde ve gücü geçerlidir. O’nun hükmüne
    uymayan her düşünce ve emel ise bâtıl ve geçersizdir. O senin bütün işlerini
    iyileştirmeye ve düzeltmeye, sana düşmanlık edecek olanların hakkından
    gelmeye yeter.
    Ey Muhammed! Mahlûkatın işlerini idare eden ve yaratan yalnızca Allah’tır.
    O, yeryüzünün doğularının, batılarının ve ikisi arasında bulunanların
    sahibidir. O’ndan başka ibâdete lâyık ne bir ilah vardır, ne de bir rab.
    Bu yüzden sadece O’na güven ve işlerini sadece O’na bırak. Meşru olan
    tüm tedbirleri aldıktan sonra sadece O’na sığın, O’ndan yardım iste. O’nun
    istediği ve râzı olduğu şekilde ibâdet et!
    Mevdûdi diyor ki: “Vekil” kendisine güvenerek kendi işlerimizi ona
    havâle ettiğimiz şahıstır. O halde bu âyetin anlamı şöyledir: “Senin bu dine
    çağrıda bulunmana karşılık muhâliflerin veryansın ediyorlar ve sana her
    türlü zorluğu çıkarmaktalar. Ama sen bunun için kaygılanma. Sen işini doğunun
    ve batının Rabbi ve bütün kâinatın sahibine havale et ve O’nun seni
    savunacağından ve muhâliflerine karşı bütün işlerini düzelteceğinden emin
    ol.”561
    “O’ndan başka tanrı yoktur.” Kavram olarak ilâh; kendisine ibâdet edilen,
    ma’bûd sayılan şey, her şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık
    anlamında kullanılmaktadır. Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan
    bütün ma’budların ortak adı “ilâh”tır. Türkçede bunu “tanrı” kelimesi ile
    karşılarız. İslâmî ıstılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir.
    İlâh; ibâdet edilmeye, yani kudret ve kuvveti önünde huşû ile boyun eğilip
    kulluk ve itaat edilmeye lâyık, her şeyin O’na muhtaç olduğu bir varlık demektir.
    İlâh kelimesi gizlilik ve esrârengizlik mânâlarına da gelir ki böylece
    ilâhın görülmez ve ulaşılmaz bir varlık olduğu değerlendirilsin.
    İnsanoğlu, fıtratı gereği, her zaman bir ilâha inanma, sığınma ve ondan
    yardım istemeye muhtaçtır. O bazı şeylerden korkar, bazı şeylere gücü
    yetmez ve başkalarından yardım ister, bazı şeylere sığınır, bazı şeyleri kendinden
    üstün görür. Bütün ümitlerin bittiği yerde, görmediği, tanımadığı
    561 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 6/458-459; Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları,
    Beyan Y., s. 295-299.
    • 210 •
    Ahmed Kalkan
    bir gizli “ilâh”tan yardım ister. Çevresinde gördüğü hemen bütün olayların
    kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün yaptığına,
    yarattığına inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı insan
    sığınacak bir melce’ (sığınak, kucak) arar.
    Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzak insanlar, yaratılışlarında
    ve pratik hayatlarındaki “bir ilâha bağlanma” ihtiyacını başka şekillerde,
    bâtıl yollarla giderirler. Tarihte ve günümüzde dinsiz insan olmadığı
    gibi, ilâhsız insan da yoktur. Kimileri, hiçbir tanrıya inanmadığını söylese
    bile; onların içerisinde, sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden
    çok sevdiği, her şeyden çok büyük saydığı “bir şey” mutlaka vardır.
    İşte o “şey” onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim ilginç bir örnek veriyor:
    Birtakım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini, kendi emirlerini
    en üstün ve doğru görürler. Bırakın bir dinin emrine uymayı, toplumda geçerli
    olan hiçbir kural onları bağlamaz. Bu tip insanlar, “kendi keyiflerine”
    uyarlar. Kendi arzularından (hevâlarından) başka kutsal, kendi isteklerinden
    ve görüşlerinden üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür insanlar
    için Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını)
    ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın?”562
    demektedir.
    İlâh zannedilen şey, insanın kendi üzerinde büyük çapta etki ettiğini
    var saydığı “güç”tür. Bu kimine göre ateş, kimine göre Güneş, bazılarına
    göre gök, bazılarına göre yıldızlar veya burçlar, bazı kimselere göre madde,
    bazısına göre ataların rûhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre
    devlet erki, bazısına göre de iyilik ve kötülük tanrılarıdır.
    Birçok ülkede tâğutlar, yöneticiler, özellikle diktatörler; tanrı gibi algılanmış,
    karşı konulmaz üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken,
    kızdığı zaman gazabıyla herkesi cezalandırabillen tanrılar gibi düşünülmüştür.
    Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar
    taparcasına saygı göstermektedirler. Karşısında âyin şeklinde saygı duruşunda
    bulunmaktalar ve o heykeli kutsal kabul etmekte, yani putlaştırmaktalar.
    562 25/ Furkan, 43
    • 211 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı ilâh düşünceleri
    gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhları adına putlar ve mâbedler
    yapıp o putlara tapınmışlardır. Bu putların taştan, tunçtan veya ahşaptan
    yapılmasının fazla bir önemi yoktur. İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle
    heykeller yapıp, sonra da buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız
    diyorlar ve o heykelleri ilâh kabul ediyorlardı. “Beşerin böyle dalâleti
    var / Putunu kendi yapar kendi tapar.”
    Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey bir olan Allah’ındır.
    Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler O’nun elindedir. Sonsuz
    güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün işler yani kader O’nun elindedir.
    Yerde ve gökte olan her şey isteyerek O’na boyun eğmektedir. Her şey O’nu
    tesbih eder (O’na ibâdet eder, O’nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca O’nun
    hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiçbir şey O’nun dengi olamaz.
    O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün ve yaratıcılığının ortağı ve
    yardımcısı yoktur. O hiçbir şeye muhtaç değildir.563
    “Söylediklerine sabret ve onlardan güzel bir şekilde ayrıl!” (10. âyet)
    Ey Muhammed! O yalanlayıcı beyinsizlerin senin hakkında uydurdukları
    “sihirbaz, kâhin, şair, mecnun, deli” gibi sözlerle verdikleri eziyetlere
    sabret. Çünkü Allah onlara karşı senin yardımcındır. Onlardan şimdilik
    uzaklaş, eziyet, hakaret ve sövmekle onlara karşılık verme. Rabbin bu konuda
    sana ve iman edenlere yardım edecek ve onlara galip geleceksiniz.
    Zafer yakındır. Sabırlı olun, imanınızdan asla taviz vermeyin.
    Âyette geçen “Hecr-i cemîl” yani güzel uzaklaşma, azarlama olmadan,
    sövme ve eziyet olmadan uzaklaşmadır. Bu savaş emri verilmeden önce
    idi. Nitekim Yüce Allah mealen şöyle buyurmuştur: “Ayetlerimiz hakkında
    konuşmaya dalanları gördüğünde, onlardan uzak ol.”564 Daha sonra Rasûlullah’a
    kâfirlerle harb ve öldürme emri verilmiştir. Bundaki hikmet şudur:
    Mü’minler Mekke’de iken az ve zayıf idiler. Geceleyin ibâdet ederek güçlüklere
    alışmaları emredildi ki, bu rûhî eğitimle kendilerini düşmanlarla
    mücadeleye hazırlasınlar ve sayıları artsın da azgınlık ve taşkınlığa karşı
    durabilsinler. Bu aşamaya gelmeden önce sabretmek ve sadece dil ile dâvet
    etmekle yetinmek gerekir.
    563 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 295
    564 6/En’âm, 68
    • 212 •
    Ahmed Kalkan
    Bu âyetlerde Peygamberimizin ve mü’minlerin sabretmeye yöneltildiği
    görülüyor. Çünkü gece ibâdeti ve zikir ile sabır bu çağrı hareketinin uzun
    ve sıkıntılı yolu boyunca kalbi besleyecek olan iki önemli ve birbirinden
    ayrılmaz azık türüdür. Bu iki azık, bu çağrının hem vicdanların kuytu köşelerine
    yönelik iç yolculuğu sırasında hem de çağrının düşmanlarına yönelik
    dış yolculuğu sırasında aynı oranda gereklidir. Çünkü her iki yolculuk da
    aynı derecede zor ve sıkıntılıdır.
    Sabır, İslâmî mücadelede anahtar kavramlardandır. Sabır, bu dâvâyı
    omuzlayacak kimselerin azığı, cephanesi, kalkanı, silahı, sığınağı ve korunağıdır.
    Sabır cihaddır. Sabır, tarih içinde “belâlara boyun eğerek geri çekilme”
    şeklinde bir anlam kaymasına uğramıştır.
    Sabrı pasiflik ve zillet olarak kabul edip uygulayan yaklaşımın Kur’an’daki
    sabır kavramını tahrif ettiğini kabul etmek zorundayız.
    Sabır kavramı, lügat manasında çoğunlukla bir şeylere tahammül edip
    dayanmak anlamını içerir. İlginç olan bu kavramın vâkıaya göre farklı anlamlara
    gelebilmesi ve hepsinde de o duruma karşı direnç kazanmayı sağlayacak
    şeylere karşılık gelmesidir. Musibet anında umutsuzluğa düşmemek,
    savaşta korkmamak, sıkıntılı zamanlarda gönül ferahlığı göstererek
    o sıkıntının geçmesine dek sabretmek gibi. Hepsinden önemlisi de, kişinin
    kendini şeriatın gerektirdiği şeylere vakfedebilmesi, selim aklın gereklerini
    yerine getirebilmesi, hayatını bunlara göre programlayabilmesidir.
    Kötülüğe kötülükle karşılık vermemeli dâvetçi mü’min. O, korktuğu,
    âciz olduğu için değil; misyonu/ödevi gerektirdiği
    için düşmanlarının haksız
    sözlerine, sataşmalarına katlanmayı bilecektir.
    Onun, bu tür saldırganlardan “uygun bir şekilde uzaklaşması” da fiziksel
    anlamda uzaklaşmaktan çok, onlarla tartışma ve çatışmaya girişmekten,
    güzel olmayan karşılık vermekten, onların putlarına sövmekten kaçınmak565
    şeklinde anlaşılmalıdır.
    “Onlardan güzel bir şekilde ayrıl!” İnsanî ilişkileri düzenleyip mü’minlerin
    câhillere karşı nasıl davranması gerektiğini öğretiyor Rabbimiz. Dâvetçilerin
    dâvâlarını tebliğ ederken dikkat etmeleri istenen önemli bir ahlâkî
    565 6/En’âm, 108
    • 213 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    tavırdır, tartışma ortamına girmemek. Tartışma ile bir yere varılmaz. Güzel
    bir örneklik,566 güzel söz,567 hikmetli ve güzel bir tebliğ, güzel bir öğüt568 ve
    fayda etmeyince güzel bir ayrılış.569 Eğer ille tartışma ortamına çekilmişsek
    güzel bir mücadele570 Allah için Allah’ı anlatırken nefisler girmemeli devreye.
    Köprüleri atmamaya çalışmalı, bir dahaki görüşmeye giden yolu kendi
    elimizle, dilimizle tıkamamalıyız.
    “Nimet içinde yüzen o yalanlayıcıları Bana bırak ve onlara biraz süre
    tanı.” (11. âyet)
    Hakkı yalanlayan ve türlü hileler ile İslâm’a karşı halkın taassubunu kışkırtanlar
    hep şımarık zenginler olagelmiştir. Çünkü İslâm nizamı, onların
    halkın malını sömürüp çalarak elde ettikleri dünyevî çıkarlarına engel olacaktır.
    Tarihsel süreç içinde de İslâm dâvâsına hep bu zenginler sınıfı karşı
    çıkmışlardı.571 Sömürücü kapitalist zenginler
    “Onları Bana bırak” Allah giriyor devreye. Onların kötülükleri geçicidir,
    onlara çok değil, biraz mühlet vermek gerekir. Kısa zaman sonra onların
    hakkından Allah gelecektir. O yalanlayıcıları Allah’a bırak, O’na havâle
    et. Dâvâ Allah’ın dâvâsıdır. Sana düşen sadece hakkı duyurmaktır. Bırak
    yalanlasınlar, nezâketle ayrılıver câhillerin yanlarından. Mekke şartlarında
    onlarla savaşmayı doğrudan doğruya Allah üzerine alıyor. Onların cezasını
    Allah verecektir; esas olarak âhirette, mümkün ki avans cinsinden bu dünyada
    da azâbı tattırarak…
    “Kuşkusuz katımızda (onlar için) prangalar, yakıcı bir ateş, boğazdan
    geçmez bir yiyecek ve elem verici bir azap vardır.” (12 ve 13. âyet)
    Esas cezaları âhirette verilecek. O suçlular,
    elleri kelepçeli, ayakları bukağılı,
    boyunlarına halka geçirilmiş olarak cehenneme
    sürüleceklerdir.
    Bundan sonra Yüce Allah, bu azabın vaktini anlatarak şöyle buyurdu:
    566 41/Fussılet, 33; 11/Hûd, 88; 2/Bakara, 44
    567 2/Bakara, 83; 17/İsrâ, 53
    568 16/Nahl, 125
    569 73/Müzzemmil, 10
    570 16/Nahl, 125
    571 Bk. 7/A’râf, 60, 66, 75, 88; 23/Mü’minûn, 33; 34/Sebe’, 34-35; 43/Zuhruf, 23
    • 214 •
    Ahmed Kalkan
    “O gün, yer ve dağlar sarsılır. Dağlar da yığılarak akıp dağılan kum
    gibi olur.” (14. âyet)
    Dağların ve yeryüzünde bulunanların şiddetli bir şekilde sarsılıp sallandığı
    gün, dağlar sertliğine rağmen göçüverip akıp giden bir kum yığını
    haline gelir.
    Yüce Allah daha sonra, onlardan önce gelmiş olan azgın milletlerin
    başlarına gelenleri, nasıl isyan ve inat ettiklerini, bu yüzden de onlara indirdiği
    azabı anlattı ve onlara zorba Firavun’u misal olarak getirdi:
    “Doğrusu Firavuna
    bir elçi gönderdiğimiz gibi size de hakkınızda şâhid/
    tanık olacak bir peygamber gönderdik.” (15. âyet)
    Bu âyetler, Mûsâ (a.s.) ile Rasûlullah Muhammed’in mücadelesi arasında
    bir paralellik kurmaktadır. Kur’an, yalanlayanların sonunun Firavun
    gibi olacağını belirtir. Firavun ve Hâman-Karun birlikteliği toplumu ekonomik
    ve kültürel olarak sömürmekte ve onlara zulmetmektedir. Bu zulme
    susarak ve değişik şekillerde Bel’am da destek vermektedir. Mekke’de de faizci
    bir sömürü düzeni vardır. Yetimlere, yoksullara yardım edilmez. Rızık
    endişesiyle çocuklar öldürülür. Günümüzde de acımasız bir sömürü düzeni
    vardır. Mekke toplumu eğer Firavun’un yolundan gitmeye ısrar eder ve Hz.
    Peygamber’in çağrısına uymazsa Allah onları da Firavun gibi kahredici bir
    tutuşla kıskıvrak yakalayacaktır. Bu hatırlatma ve tehditler günümüz insanı
    için de aynen geçerlidir. Dünkü Mekke ile bugün içinde yaşadığımız ülkeler
    bu açılardan farkı olmayan yerlerdir.
    Bu âyette yer alan şâhid kelimesi, bir mecliste hazır olmak, tanıklık yapmak
    ve ikrar etmek gibi anlamlar taşıyan şhd kökünün türemiş şeklidir. Şâhid
    kelimesi, bu âyette, hakikate tanıklık eden anlamına gelir.
    “Firavun o peygambere karşı gelmiş, Biz de onu ağır bir şekilde
    cezalandırmıştık.”
    (16)
    Peygamber’e karşı gelip isyan eden Firavun ve ona bağlı askerler, ona
    itaat eden halk nasıl helâk olmuş, dünyada cezasını çekmeye başlamışsa,
    Allah’ın sünnetinde bir değişiklik yoktur, benzer toplumların başına da
    benzer cezalar gelecektir.
    • 215 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Mevcut yöneticiler Firavun’a mı benziyor, Mûsâ’ya mı? Değişik bir ifade
    ile tâğut mu, yoksa ülü’l-emr (imam, halife) mi? Bunun iyi tespit edilmesi
    gerekir ki, yöneticilere karşı ilişkilerimiz netleşsin. Bu konuda ölçü, Allah’ın
    indirdiğiyle hükmedip etmemektir.
    Konuyla ilgili âyetlerin bir kısmında, Firavun’un tek başına değil de
    erkânıyla birlikte anılması, çok dikkat çekicidir. Bu kullanım biçimi, onun
    tek kişi olmaktan ziyade, bir sembol olarak takdim edildiğini gösterir. Mûsâ
    (a.s.), insanlık tarihinde hak, adâlet ve sağduyuyu temsil ederken Firavun
    ve erkânı, bunun karşısında yer alan zihniyeti temsil etmektedirler.
    “Siz de inkârda direnirseniz çocukları ihtiyarlatan o günden kendinizi
    nasıl koruyacaksınız?” (17. âyet)
    Kıyâmet gününün dehşeti “çocukların saçlarının ağaracağı gün” mecazıyla
    anlatılır ve o günün azâbından korunma tavsiye edilir. Kur’an birçok
    sûredeki çok sayıdaki âyetlerinde kıyâmetin dehşetini haber veriyor ve insanları
    o gün gelmeden Hakk’a dâvet ediyor.
    Ey insanlar! Eğer şirk, küfür ve zulümlerinizde ısrar ederseniz son derece
    korkunç ve çetin olduğu için çocukların saçlarının bile ağardığı Kıyâmet
    gününün dehşetinden nasıl korunacaksınız? Hiç düşünmüyor musunuz?
    Firavun’u cezalandırdığımız gibi sizi de dünyada cezalandırırız.
    Siz, eğer Rasûl’ün dediklerine kulak vermezseniz o zaman bu dünyada
    tıpkı Firavun’un başına gelenler gibi size de aynı âkıbetin geleceğinden
    korkun. Farzedelim ki bu dünyada sizin üzerinize azap gelmeyecek, peki
    Kıyâmet günü nasıl kurtulacaksınız?
    “O gün gökler paramparça olacak,
    Allah’ın vaadi mutlaka yerine gelecektir.”
    (18. âyet)
    O korkunç ve zor günün şiddeti dolayısıyla gök çatlayıp yarılır... O günün
    geleceğine dair Allah’ın vaadi kesinlikle gerçekleşecektir. Zira Yüce Allah
    verdiği sözden dönmez.
    • 216 •
    Ahmed Kalkan
    “Şüphesiz bunlar bir öğüttür;
    artık dileyen Rabbine ulaştıracak bir
    yol tutar.” (19. âyet)
    Kıyâmet gününü, onun dehşetini ve Allah’ın orada kâfirlere nasıl azab
    edeceğini beyan eden bu âyetler, insanlar için bir ibret ve öğüttür. Unutan
    gâfillerden kim, zamanı geçmeden bu öğütten faydalanmak istiyorsa iman
    ve itaat ederek Allah’a götüren yola, İslâm dinine girsin. Sebepler kolaylaştırılmış,
    yollar emre hazır hale getirilmiştir.
    Bu anlatılanlar bir öğüttür. O günün şiddet ve dehşetinden korunmak
    ve Rabbine esenlik içinde ermek için öğüt almak isteyen insan; iman, itaat
    ve güzel amelle Allah’a yaklaşmaya çalışır
    “Şüphesiz Rabbin, senin ve yanındakilerden bir topluluğun gecenin
    üçte ikisinden biraz eksiğinde, yarısında ve üçte birinde kalktığını bilir.
    Şüphesiz geceyi ve gündüzü Allah takdir eder. Sizin bunu sayamayacağınızı
    bildi de tevbenizi kabul etti. Şu halde Kur’an’dan kolay geleni okuyun.
    Allah sizden hastalananlar olacağını, diğer bir kısmının da Allah’ın lütfundan
    aramak için yeryüzünde dolaşacaklarını, başka bir kısmının da
    Allah yolunda çarpışacaklarını bilir. Öyleyse ondan kolay geleni okuyun.
    Namazı dosdoğru kılın, zekâtı verin ve Allah’a güzel bir surette borç verin.
    Kendi nefisleriniz için önceden hayır olarak takdim ettiğiniz şeyleri,
    daha hayırlı ve daha büyük bir karşılık olarak Allah katında bulursunuz.
    Allah’tan bağışlanma dileyin. Şüphesiz Allah Ğafûr’dur, Rahîm’dir, çok
    bağışlayan, çok merhamet edendir.” (20. âyet)
    Klasik müfessirlerin çoğu bu son âyetin nesh edildiği görüşündedir.
    Oysa Kur’an’ın diğer birçok yerinde olduğu gibi, burada da bir neshten
    bahsetmek mümkün görünmüyor. Dikkatle bakıldığında nesh değil, tahsis
    olduğu görülür.
    Yani Peygamberimize geceleri kalkması emredilince ashâbın çoğu
    bunu bir farz-ı ayn olarak anlayıp onunla birlikte uykusuz geceler geçirmeye
    başladılar. Bunun üzerine, onların böyle yapmasına gerek olmadığı, bunun
    isteyenin yararlanması gereken bir fırsat olduğu belirtildi. Olabilir ki
    içlerinde hasta, yolcu veya savaşa çıkacaklar olabileceği, onların erkenden
    yatmalarının gerekeceği ifade edildi. Bu sebeple daha çok, durumu müsait
    olanların kalkmasının uygun olduğu belirtildi.
    • 217 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    Artık hafifletilen teheccüd namazı için “Ne kadar kolayına gelirse o kadar
    oku” buyurulmuştur. Fakat müslümanların asıl önem verecekleri şey,
    beş vakit namaz ve zekât farzının tam olarak yerine getirilmesi ve Allah
    yolunda mallarını ihlâs ile sarfetmeleridir. Sonunda ise müslümanlara,
    dünyada yaptıkları iyiliklerin karşılıksız kalmayacağı söylenilmiştir. O yapılan
    iyiliklerin misali tıpkı bir yolcunun varacağı yere daha önceden malını
    göndermesi gibidir; Allah’a (c.c.) kavuştuğunuz zaman bunların hepsini
    kendi önünüzde bulacaksanız. Bu gönderdiğiniz mal dünyada bıraktığınız
    maldan daha hayırlıdır. Allah’ın indinde ise aslından daha fazla bir mükâafat
    vardır.
    Sûre, teheccüd namazı ve Kur’an okuma müddetini yeniden düzenleyen
    ve bu konudaki mükellefiyeti hafifleten ve sûrenin ikinci bölümünü
    oluşturan âyetle son buluyor. Mü’minler gece Allah’ı çokça anacak, ibâdet
    edecekler, gündüzleri ise, hem İslâm’ı tebliğ edecek, hem de geçimlerini temin
    için gayret sarfedeceklerdir. Bütün bu zorluklara karşı koymak çetin
    bir iştir. Allah Teâlâ, insanlara rahmet olsun diye, gece ibâdeti ve Kur’an
    okumayı, insanların kolayına gelecek şekilde hafifletmektedir. Ayrıca bu
    son âyet bütün bir hayat programının nüvesinide bünyesinde taşımaktadır.
    “...O halde Kur’an’dan kolayınıza geleni okuyun. Namazınızı kılın. Zekâtınızı
    verin. Yaptığınız iyiliklerin mükâfatını Allah nezdinde, hem yaptıklarınızdan
    daha hayırlı, hem de sevapça daha büyük olarak bulacaksınız. Allah’tan
    mağfiret dileyin. Çünkü Allah “Gafûr’dur, Rahim’dir”çok affeden ve çok bağışlayandır.”
    Bundan böyle Kur’ân’dan kolay geleni okuyun. Gece ibadetinden,
    kırâetten büsbütün vazgeçmeyin. Fakat gecenin yarısı veya daha azı veya
    daha çoğu miktarlarıyla ve uzun uzadıya okumak zorunluluğu duymadan,
    “Kur’ân” ve “kırâet” denilebilmek şartıyla, ne kadar kolayınıza gelirse o kadar
    okuyun, o kadar gece ibâdeti yapın.
    Bu Âyetten Çıkarılan Hükümler
    Burada zikredilmesi gereken üç mesele vardır:
    1) Kırâet. Bunda iki görüş vardır. Tefsircilerden birçoğu demişlerdir
    ki, „gece kalk“ emrine tam olarak uygun düşebilmesi için burada kırâetten
    maksat namazdır. Kırâet namazın rükünlerinden olduğu için, namazın bir
    • 218 •
    Ahmed Kalkan
    bölümü zikredilip tamamı kastedilmiştir. Nitekim kıyam, rüku ve sücuddan
    herbiriyle de böyle namazın tamamı anlatılmış olur. Buna göre mânâ,
    „gece namazından kolayınıza geldiği kadar kılın“ demektir. Namaz mânâsı
    kastedilmiş olması nedeniyledir ki, önceki zor olan gece kıyamı kaldırılmış,
    onun yerine kolayı emredilmiş olur. Buna akşam ve yatsı namazları
    diyenler olmuş, teheccüd namazının vacip olma hükmü kaldırılarak nafile
    yapıldığını veya tercihe bırakıldığını söyleyenler olmuştur.
    Diğer bazı tefsirciler ise, okuyun emri, gece namazla değil, Kur‘ân‘ın
    kendisini okumakla ilgili emirdir. Dolayısıyla her gece en az elli âyet okumalı“
    demişlerdir.
    2) Emrin görünen mânâsı yine vücub yani gereklilik içindir. Yani gece
    ibadet ve okuma yine farz, ancak önceki gibi sayılamayacak şekilde çok olmak
    şart değil, kolayına geldiği kadar demektir. Bu şekilde bunun da hükmünün
    kaldırılması, ikinci „okuyun“ ve „namazı kılın“ emirleriyle gerçekleşmiş
    olur. Maksat yalnız Kur‘ân okumak olduğuna göre de, her gece biraz
    Kur‘ân okumak bu şekilde farz olmuş olur. Bu ise namazda olabileceği gibi,
    namaz dışında da olabilir. Fakat bazı tefsirciler, „kolaya gelen“ sözünden,
    bunu kişinin isteğine bırakmak mânâsı anlaşılacağına dayanarak bu emrin
    nafile için veya mubah olmak için olduğu kanaatına varmışlardır ki Ebu
    Hayyan buna „çoğunluğun görüşü“ demiştir.572
    3) „Kur‘ân‘dan kolay gelen.“ Kur‘ân‘dan kolay gelen ne kadar olabilir?
    Mutlak mânâda düşünülmesi durumunda güç dahilinde olarak yormayacak,
    zahmet vermeyecek kadar demek olacağından bu ise kişilerin ve durumun
    şartlarına göre değişebileceğinden, âyetin görünen mânâsına göre
    bu miktarın ne olacağı belirlenemez. Bununla beraber bunu mutlak şekilde
    okumak mânâsına yorumlayanlar, gelenekleri ve atalarımızın alışkanlıklarını
    göz önünde bulundurarak „en az elli âyet olmalıdır“ demişlerdir.
    Fakat her farzda esas olarak sabit bir miktar belirlemek zaruri olduğu
    için namazın bir rüknü olarak farz olan kırâetin en az ne kadar olacağı hususunda
    Ebû Hanife‘den üç rivayet vardır:
    1. En az, kısa bir âyet olmalıdır.
    572 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhit: 8/467.
    • 219 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    2. Kur‘ân ismi verilecek ve bir insan sözüne benzemeyecek kadar olmalıdır.
    3. En az üç kısa âyet veya bir uzun âyet olmalıdır. Çünkü en kısa sûre,
    üç kısa âyetten meydana gelmiştir. Bu rivayet, İmam Ebu Yusuf ile İmam
    Muhammed‘in de görüşüdür. Fetva da buna göre verilmektedir. İmam
    Mâlik ve İmam Şâfii: „En az Fatiha okumak farzdır. Zira “Fâtihasız namaz
    yoktur.“573 hadisi bunu ifade eder demişlerdir. İmam-ı Azam vacip ile farzın
    arasını ayırarak bu hadis ile namazda Fatiha‘yı okumanın vacip olduğu
    sabit ise de „Kur‘ân‘dan kolay gelen“ âyeti ile sabit olan farzlığın mutlak
    olduğu ve dolayısıyla kasten Fatiha‘nın terk edilmesi durumunda namazın
    yeniden kılınması gerekirse de unutarak terk edilmesi ve sehiv secdesi yapılmaması
    halinde vakit geçmiş ise o namazı tekrar kılmanın vacip olmayıp
    müstehab olacağı görüşüne varmıştır.
    Bu Sûrenin Bize Mesajı
    “İbare” mânâsı itibariyle, Müzzemmil suresi de aynen Alak ve Kalem
    sureleri gibi peygamberimizin şahsına münhasır emir ve öğretileri içermektedir.
    Ama “İşaret” ve “Delâlet” mânâlarıyla, peygamberin misyonunu
    sürdürmek durumunda olan Kur’an dâvetçilerini de muhatap alır. Ve buna
    göre mesaj şöyledir:
    Kur’an dâvetçileri geceleyin kalkmalılar, (gecenin üçte ikisinden biraz
    az, yarısı veya yarısından biraz fazla) mutlaka Kur’an çalışmalıdırlar. Normal
    iş-güç sahibi olup da, esnaflık, tüccarlık, çiftçilik, işçilik gibi iş yapanlar
    bu şarta uymasalar da olur. Onlar imkânları ölçüsünde kolaylarına gelen
    kısımları okumalı ve okutmalıdırlar.
    Kur’an’ı mutlaka gece çalışmalıdırlar. Zira gece çalışması gündüzden
    daha etkindir. Gündüz ise başkalarına anlatmak ve öğretmek gibi işlerle
    uğraşmalıdırlar.
    Kur’an mutlaka “tertil” ile okunmalıdır. Kur’an’ın ağır sorumluluğu olduğu
    asla akıldan çıkarılmamalıdır.
    573 Tirmizi, Mevakit: 69, 116; Darimi, Salat: 36; Ahmed b. Hanbel, Müsned: 2/241, 478.
    • 220 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an dâvetçileri her şeyden alâkalarını kesip sadece Allah’a yönelmelidirler.
    Kur’an dâvetçileri Rabblerinin doğunun ve batının Rabbi olduğunu,
    O’ndan başka ilâhın olmadığını iyi kavramalı, Allah’ı vekil tayin edip sadece
    O’na güvenmelidirler.
    Kur’an dâvetçileri, kendilerine söyleneceklere sabretmelidirler. Ve dâvet
    ettiklerinden ayrılırken tekrar onlarla görüşebileceklerinin, yüz yüze
    bakabileceklerinin hesabını yapıp onları darıltmadan, incitmeden ayrılmalıdırlar.
    Kur’an dâvetçileri, zengin, şımarık, ahireti yalanlayıcıların akıbetini
    Allah’a bırakmalı, onlara süre tanımalıdırlar. Yaptıkları dâvetin olumlu sonucunu
    veya onların cezalandırılmasını hemen beklememelidirler. Onlardan
    bazıları ya zaman içinde doğru yolu bulacaklar, ya da ama bu dünyada
    ama ahirette Allah tarafından cezalandırılacaktır.
    Kur’an dâvetçileri, dâvetlerini önce kendilerini iyi tanıyan ve kendilerinin
    de iyi tanıdıkları kesime yapmalıdırlar. Tıpkı Musa-Mısır ve Muhammed-
    Mekke ilişkilerinde olduğu gibi.
    Kur’an dâvetçileri, kıyamet ve ahiret konularını muhataplarına, mutlaka
    ve aynen Rabbimizin vermiş olduğu ayrıntılarla bildirmelidirler.
    Kur’an dâvetçileri, sadece Kur’an’ı bildirmeli, onun düşündürücü ve
    öğüt verici olduğunu hatırlatarak seçimi herkesin hür iradesine bırakmalı,
    dileyenin doğru dileyenin de yanlış yolu seçebileceğini kabul etmelidirler.
    Genel Tesbitler
    Kur’an, kendi vahyediliş düzeni içinde ele alınıp incelenirse onun nelere
    öncelik tanıdığı açıkça görülür. Kur’an’ın ilk sûresinde Oku! emri yer alır;
    ikinci sûrede kalemden ve yazmaktan söz edilir; üçüncü sûre olan Müzzemmil’de
    ise, örtülerden sıyrılarak kalk emri verilir. Bu ifadelerle, kendi
    iç benliğinde gereken değişimi ve donanımı gerçekleştiremeyen insanın,
    • 221 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    dış dünyada girişeceği faaliyetlerde büyük ölçüde başarısız olacağı mesajı
    verilir.
    Her sistem kendi insanıyla yaşar. Kur’an bu gerçekten yola çıkarak önce
    kendi sistemini ayakta tutacak mü’min kişilik inşâ eder. O, varlık alanına
    çıkardığı insanın, hayırlı yeniliklere öncülük eden dinamik bir şahsiyet olmasını
    ister.
    Bu sûrede, gece, kıyam ve Kur’an gündemdedir. Bu da, kâmil şahsiyetlerin
    yetişmesinde gecelerin ve ciddi bir eğitimin çok önemli olduğunu gösterir.
    Gerçekten de gece ibâdeti ve Kur’an’ın fiilî eğitimi, mü’min şahsiyetlere
    hem tatlı gelir hem de onlara zevk ve huzur verir. Bu yüzden mü’min,
    gecenin belirli saatlerini Kur’an okumaya ve ibâdete tahsis ederek uyanık
    geçirir. Zaten uzun geceleri gaflet uykusuyla kısaltan ve aydınlık günleri
    günah kirleriyle karartan noksan şahsiyetler, görülmesi gerekeni göremezler.
    Hakikati gören göz ise, fazla uyuyamaz. Demek ki büyük oluşlar
    ve hayırlı yenilik içeren başarılı sonuçlar, Kur’an’ı gece gündüz yaşanan
    bir süreç olarak algılama başarısını ve becerisini gösterebilen mü’minlere
    nasip olacaktır. Öyleyse Kur’an’ı önce anlamak için okumalıyız. Sonra da
    anladıklarımızdan bir takım yöntemler çıkarmalıyız. Üzülerek belirtelim
    ki günümüzde Kur’an’ı Kur’an’ın yöntemleri ile okumak ve okutmak, İslâm’ı
    bu yolla öğrenmek ve öğretmek henüz denenmiş değildir. Çünkü insanımız
    yıllardan beri, Kur’an’ı anlamaksızın yüzünden okumayı yeterli görmüştür.
    Bugün sergilenen cehâletin temel nedenlerinden birisi de, Kur’an’ın
    mânâsını değil, onun okunuşundaki nağmeyi (mûsikîyi) öne çıkarmaktır.
    Hemen hatırlatalım ki nağme insanı uyandırmaz uyutur. Hâlbuki insanların
    Kur’an’ı anlayarak okumaya ve uyanmaya ihtiyaçları vardır. Kur’an’a
    sadece bir mezar veya tören kitabı gözüyle bakanlar, hâfızın sesine kapılıp
    bazen kendilerinden geçebilirler. Fakat bugün insanları kendinden geçiren
    değil, kendine getiren ve Rabb’ine yönelten okumalara ihtiyacımız var.
    Kur’an, anlaşılsın diye nâzil olmuştur. Bunun için onun anlaşılması
    esastır. Şu halde biz, sadece Kur’an’ın lafzını okumakla değil, ayrıca onun
    mânâsını anlamakla da mükellefiz. Çünkü mânâsını anlayıp inandığımız
    zaman, onun hükmüyle amel edebiliriz.
    • 222 •
    Ahmed Kalkan
    Allah tarafından yaratılan ve belirlenen gerçeklerin, insan tarafından
    kazanımı söz konusudur. Hayatın dinamik yapısı içinde ahlaki bir cihatla
    yükümlü olan insan, hayatta takip edebileceği yolu seçme gücüne ve yeteneğine
    sahiptir. Bu güç de akıl ve irâdedir.
    Kur’an, İlâhî irâdeyi insanın anlayabileceği bir dille açıklayan Allah
    kelâmıdır. O, bütün insanlara açık bir kitaptır. Her insan, manasını anlamak
    ve bildirdiği esaslara uymak için onu okumalıdır.
    Kur’an’ın en ayırt edici özelliği sadece lafzında değil, aynı zamanda
    sunduğu hidâyet tarzındadır. Çünkü Kur’an, hem bir öğüt ve uyarı hem de
    toplumsal düzen kitabıdır.
    Kur’an’ın dile getirdiği hakikatler, her insanın anlayabileceği gerçeklerdir.
    Bu yüzden onun çağrısı, insanı yaşayan bir ölü olmaktan çıkarıp ileriyi
    göstermeye ve ilerlemeye yöneliktir. Kur’an’ın İlâhî kaynaklı olması, onun
    insan düşüncesini tamamen dışladığı ve ona hiç yer vermediği anlamına
    gelmez. Tam aksine Kur’an, kendine ait özel üslûbundan ötürü, bakmasını
    ve okumasını bilenler için yoruma açık bir metindir. Çünkü onda, insanın
    müsbet çaba ve gayretini engelleyici hiçbir hüküm yer almaz. Ancak insanın,
    Kur’an’dakileri anlayabilmesi için zihnini eğitmesi ve ön yargılardan
    arınarak düşünüp anlamayı hedef alan bir yöntemle Kur’an okuması gerekir.
    Eşsiz bir rehber olan Kur’an, insanlara sadece nasıl inanacaklarını değil,
    aynı zamanda nasıl yaşayacaklarını da öğretir. Bu yüzden Müslümanlar,
    işleri ne kadar yoğun olursa olsun, Kur’an’dan ve Kur’an eğitiminden uzak
    kalamazlar. Çünkü onların hayatı doğru yaşayıp mutlu sona ulaşmaları,
    Kur’an’ı hatırlarından ve hayatlarından çıkarmamalarına bağlıdır.
    İnsanî ve İslâmî yaşayışın evrensel karakteri Kur’an tarafından tesis
    edilmiş, vazife de insana imkân ölçüsünde verilmiştir. İnsana gücünün
    üstünde bir yükümlülük yüklenmemiş; fakat ondan bütün gücüyle Allah’a
    kulluk etmesi istenmiştir. Öyleyse insan bütün gücünü, Allah’a itaat idealinin
    hizmetine sunmalıdır. Çünkü onurlu yaşayış ve şerefli akıbetler, nefsini
    ıslah etmesini başarıp insan olma potansiyelini Kur’an’ın doğruluk ve değer
    • 223 •
    Mü z z e m m i l Sûre s i Te f s i r i
    ölçülerine göre sarfedenlere tahsis edilmiştir. Günahlardan arınanın ve sakınanın
    varacağı yer cennettir. 574
    Bu sûreden Çıkan Hüküm ve Hikmetler
    Bu sûredeki âyetler aşağıdaki hususlara delildir:
    1- Teheccüdün Peygamberimiz’e farz oluşu,
    2- Kur’an’ı tertîl ile okumanın vücubu,
    3- Kuranın ve vahyin ağırlığı,
    4- Gece kalkışı,
    5- Gündüzün meşguliyetleri,
    6- Allah’ı zikretmek ve O’na yönelmek,
    7- Yalnızca Yüce Allah’a tevekkül,
    8- Dâvet yolunda eziyetlere karşı sabır,
    9- Kur’an’dan öğüt almak
    Müzzemmil Sûresinin Getirdiği Başlıca Prensipler
    1. Gecenin yarısında, ya da bundan az veya bundan çok bir zaman kalkıp
    Allah’a ibâdet etmelidir. Çünkü biraz uyuduktan sonra fikir dinlenir.
    Gecenin
    bağrında herkes uyurken yapılan ibâdet ruha çok etki yapar. Geceleyin
    kalkıp namaz kılmalı, Kur’ân okumalı ve Allah’tan mağfiret dilemelidir
    (1-8, 20).
    2. İbâdet yaparken mâsivâyı atmalı, gönlü tamamen Allah’a özgü kılmaya
    çalışmalıdır (8).
    3. Kâinatın yaratıcısı ve hükümdarı olan Allah’tan başkasına ibâdet
    edilmez,
    yalnız O’na dayanmalı ve güvenmelidir (9).
    574 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları
    • 224 •
    Ahmed Kalkan
    4. Hak dâvetçisi, hakkında çıkarılan dedikodulara aldırmamalı, Allah’ın
    desteğine güvenerek doğru bildiği yolda yürümelidir (10).
    5. Hz. Muhammed (s.a.s.) de bir elçidir. Nasıl Mûsâ’nın (a.s.) dâvetini,
    en büyük kâfir Fir’avn engelleyememiş ise, Mûsâ gibi bir Hak elçisi olan Hz.
    Muhammed’in dâvetini de Kureyş kâfirleri engelleyemeyeceklerdir. Onlar,
    tıpkı Fir’avn gibi bir süre sonra helak olup cehennemi boylayacaklardır (11-
    16).
    6. Bu Kur’ân bir uyarıdır. Dileyen onun sözünü tutup Rabbinin yoluna
    girer (19).
    7. Verilen sadaka ve zekât, Allah’a verilmiş borç sayılır.
    Yapılan iyilik ve hayır zayi olmaz, tnsan Allah için harcadıklarının çok
    daha iyisini Allah katında bulur (20). 575
    575 Süleyman Ateş, Tefsir
    Müzzemmil Sûresi ile İlgili Sınav Soruları
    (Cevaplanması gereken toplam 40 soru bulunmaktadır. Her soru, 100
    üzerinden 2,5 puandır. 3 Yanlış, 1 doğruyu götürür.)
    1) Hz. Peygamber’e ve dolayısıyla bütün mü’minlere Müzzemmil Sûresinde
    Kur’an’ı nasıl okuma emredilmektedir?
    a- Olabildiğince hızlı
    b- Kalabalıklar içinde ve yüksek sesle
    c- Kâbe’nin üstünde ve herkese ilân ederek
    d- Ağır ağır, tane tane, düşünerek
    2) Müzzemmil sûresinde dehşeti beyan edilen Kıyâmet günü ile ilgili
    olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- Kıyâmet günü, Allah’ın ödül ve cezasının bir gereğidir. Kıyâmete,
    âhirete inanmamak, İlâhî adaleti istememek demektir.
    b- Kıyâmet gününe, âhirete inanmak, ölüm korkusunun insanda bir
    kâbusa ve kronik bir hastalığa dönüşmesini engeller.
    c- Kıyâmet günü inancı, insanın dünyayı hiç önemsemeyip sadece
    âhirete değer vermesi, kişinin uhrevî bir hayat sürmesi bilincini oluşturur.
    d- “Din (Cezâ, âhiret) gününün sahibi” ifadesinden insanın ve kâinatın
    boşuna yaratılmadığı ve iyi kötü her amelin karşılığının görüleceği
    anlaşılır.
    3) Aşağıdakilerden hangisi Müzzemmil Sûresinde Hz. Peygamber’e gece
    kalkması tavsiye edilirken sebep olarak zikredilmemiştir?
    a- ece ibâdetinin etkisi daha fazladır.
    b- Gece serindir ve çalışmak kolaydır.
    c- Gece ibâdetindeki sözler daha düzgün ve açıktır.
    d- Gündüz vakti uzun meşguliyetler vardır.
    4) Müzzemmil Sûresinde; “Bütün varlığınla O’na yönel. O, doğunun da
    batının da Rabbidir. O’ndan başka ilâh yoktur.” buyrularak özlü şekilde
    tevhidden bahsedilir. Aşağıdaki seçeneklerden hangisi “tevhid” kelimesinin
    tanımıdır?
    a- Allah’ın, insanlara, yapmalarını kesin bir şekilde emrettiği fiillere
    denir.
    b- Allah’a zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde ortak güçler
    tanımaktır.
    c- Kişinin leh ve aleyhinde olan hükümleri, fıkıh kurallarını öğreten
    ilmin adıdır.
    d- Allah’ın zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve fiillerinde bir tek olduğuna
    inanmaktır.
    5) “Allah, içinizden hastalar, yeryüzünde gezip Allah’ın lütfunu arayan
    başka kimseler ve Allah yolunda savaşan daha başka insanlar bulunacağını
    bilmiştir. Onun için Kur’an’dan .......... okuyun.” Müzzemmil sûresindeki bu
    âyet meâlinde boş bırakılan yere aşağıdakilerden hangisi getirilmelidir?
    a- Kolayınıza geleni
    b- Kısa birkaç âyet
    c- Uzun sûreler
    d- Anlamca hoşunuza gidenleri
    6) Bilindiği gibi, Müzzemmil sûresinde kıyâmetin dehşetli süreci anlatılır
    ve âhiret bilinci takviye edilir. Âhiretle ilgili olarak aşağıdaki yargılardan
    hangisi yanlıştır?
    a- Âhiret inancı, hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde de mevcuttur.
    b- Reenkarnasyon, Hindu dininden geçen, ruhların, insan ölünce
    başka bedenlere geçeceğine inanılan, temelde de âhireti ve yeniden
    dirilişi inkâr anlayışıdır.
    c- Dünya ayrı, âhiret ayrıdır. Din ve âhiret işleriyle dünya işlerini birbirine
    karıştırmamak gerekir.
    d- Kur’an’da âhirete sadece inanmak yeterli görülmemekte, ona kesin
    bilgi, şuur ve şehâdet, yani yakînlik istenmektedir.
    7) Müzzemmil sûresinde Firavun’dan ve ona gönderilen elçiden (Hz.
    Mûsâ’dan) söz edilmektedir. Hz. Mûsâ ile ilgili âyetlerden öğrenmekteyiz
    ki, tevhid önderleri, İslâmî öğretilerin veya müslümanların selâmeti için
    yapmak istedikleri fiillerin mâhiyetini, ortaya koymak istedikleri işlerin
    ana gayesini net bir şekilde açıklamak zorundadırlar. Kur’an’da anlatıldığına
    göre Hz. Mûsâ, Firavun’un önüne iki mesajla çıktı. Bu iki şey ne idi?
    a- 1- Müslüman olsun, 2- Yönetimi Hz. Mûsâ’ya bıraksın.
    b- 1- Allah’a itaat edip tevhid akidesini kabul etsin, 2- Eskiden müslüman
    olan İsrâil oğullarına yaptığı baskı ve zulme son versin.
    c- 1- Müslüman kölelere zorla yaptırdığı anıtkabirleri, piramitleri
    yıktırsın, 2- Putlara tapmaktan vazgeçsin.
    d- 1- Saraydaki ahlâksızlıklara son versin, 2- Halkını aç bırakmasın ve
    onları küfre zorlamasın.
    8) Müzzemmil sûresinde, bilindiği gibi “Allah’a (Allah için mü’minlere)
    severek borç/ödünç verin” buyrulur. Bu âyette geçen “borç, ödünç almak”
    anlamı, Arapça’da ve Kur’ân’ın bu sûresinde ve diğer bazı sûrelerde (deyn
    sözcüğü dışınd hangi kelime ile karşılanır?
    a- hasen b- vâde c- karz d- infak
    9) Kıyamet konusunda, aşağıdaki anlayışlardan hangisi yanlıştır?
    a- Kıyamet alâmetlerini bilip saymak dinin önemli esaslarındandır.
    b- Kıyametin ne zaman kopacağını Peygamberimiz dâhil hiçbir kimse
    bilmez; sadece Allah bilir.
    c- Önemli olan, kıyametin ne zaman kopacağı değil; kıyamet ve sonrasına
    neler hazırladığımızdır.
    d- Kendi ölümümüz küçük kıyamet sayılır.
    10) Kur’an’da Firavun’la ilgili âyetlerden yola çıkarak Firavnî düzenlerin,
    İslâm dışı rejimlerin temel özellikleri olarak aşağıdakilerden hangisi
    doğrudur?
    a- Allah’ın yeryüzündeki hâkimiyetini reddetmek
    b- Firavunu/tâğutu kanun koymaya, istediği gibi insanları yönetmeye
    yetkili ve itaat edilecek güç kabul edip halkı da buna iknâ etmeye
    çalışmak
    c- Tevhid, adalet, özgürlük gibi nebevî çağrıları baskı ve dayatmalarla
    susturmaya çalışmak
    d- Hepsi
    11) Âhiret bilincine sahip olmak ve dünya-âhiret dengesi sağlamak
    için dünya, doğru değerlendirilmelidir. Dünya konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden
    hangisi yanlıştır?
    a- Dünya oyun ve eğlenceden, süs ve övünmeden geçici bir faydalanmadan
    ibarettir.
    b- Müslüman, âhiret endişesiyle yaşaması gerektiği için dünya ile hiç
    ilgilenmemeli; dünyayı, onu tercih edenlere bırakmalıdır.
    c- Dünya, hakiki mânâda huzur ve rahatın bulunduğu gerçek vatanımız
    değildir.
    d- Dünyada imtihan vesilesi olarak kadınlar, evlatlar, altın ve gümüşler,
    iyi binekler sevdirilmiştir.
    12) Aşağıdakilerden hangisi, hadis rivâyetlerinden yola çıkılarak klasik
    müslüman bilginlerince kıyâmetin büyük alâmeti olarak sayılanlardan
    biri değildir?
    a- Deccâl’ın ortaya çıkması, Duhânın çıkması, Dâbbetu’l-Arzın çıkışı
    b- Güneşin batıdan doğması, Hz. İsa’nın inmesi, Ye’cûc ve Me’cûcun
    çıkışı
    c- Gök taşlarının (meteor) düşmesi, zinâ ve binâların çoğalması, çok
    yüksek binâların inşâ edilmesi
    d- Doğuda, batıda ve Arap yarımadasında olmak üzere üç bölgede yer
    çöküntülülerinin meydana gelmesi, Yemen’den çıkacak olan büyük bir
    ateşin insanları önüne katarak sürmesi
    13) Kur’ân-ı Kerim’de Firavun’dan uzunca bahsedilmesi, onun Allah’ın
    hükmünü kabullenmeyip kendini ilâh yerine koyan tâğutların/azgınların
    ve müfsidlerin/bozguncuların prototipi/baş örneği olmasındandır. Her
    zaman diliminde ve her coğrafyada görülebilecek küfür rejiminin sembol
    tipleri de yine Firavun zamanından örneklenir. İslâm dışı rejimlerin temel
    direklerini oluşturan bu simge şahıslar kimlerdir?
    1- Bürokrat, bakan, üst rütbeli subay sembolü ...........
    2- Kapitalist ve emperyalist para babası, kartel ve holding sahiplerinin
    sembolü .............
    3- Hakka bâtılı karıştırarak, dünyevî çıkar ve tâğutî yönetimlerin istekleri
    doğrultusunda dini istismar edip kullanan, Allah ve rasulü adına
    insanları aldatan sembol ...............
    4- İslâm dışı rejimin emniyet güçleri, silâh zoruyla düzeni koruyan
    tâğutun askerlerinin sembolü ............
    Bu sembol şahısların Firavun döneminde vurgulanan isimleri, aşağıdakilerden
    hangisinde doğru olarak sıralanmıştır?
    a- Cünûd/asker, Karun, Hâmân/kâfir medya mensubu, büyücü ve kâhinler
    b- Hâmân, Karun, Sâmirî/Bel’am, cünûd/asker
    c- Hâmân, Karun/sihirbazlar, Bel’am/kâfir medya mensubu, cünûd/
    hizbuşşeytan
    d- Firavun, Karun/Hâmân, Bel’am/Sâmirî, cünûd/asker
    14) Firavun zamanından örneklenen İslâm dışı rejimlerin temel direklerini
    oluşturan aşağıda özellikleri belirtilen simge şahıslar kimlerdir?
    1- Akı kara, karayı ak göstermeye çalışan, yalan ve hayallerle halkı kandıran
    yazar, gazete patronu; medyanın yani büyülü gücün sembolü ..............
    2- Taraftar, sülâle, hânedan ve tâğutla aynı inancı paylaşan, onun yakınlarının
    sembolü ........
    3- Küfür yönetiminde etkili olan egemen güçlerin, azınlık oldukları
    halde çoğunluğa kendi çıkarları doğrultusunda yön veren azgın grubun
    sembolü ............
    4- Hakkı kabul edip müslüman olduktan ve Allah’ın nice nimetlerine
    muhatap olduktan sonra şımarıp azan, yer yer şirke sarılıp hakkı terk eden
    yahudileşme karakterinin sembolü ..............
    Bu sembol şahısların Firavun döneminde vurgulanan isimleri, aşağıdakilerden
    hangisinde doğru olarak sıralanmıştır?
    a- Sihirbaz/medyum, ehl/âl-i Firavn, hizb/mele-i Fir’avn, İsrâiloğulları
    b- Sihirbaz/falcı, ehl-i Fir’avn, Hâmân/demokratik güçler, cahil halk
    c- Okur yazar takımı, hizb-i Fir’avn, tâğutî meclis üyeleri, benî İsrâil
    d- Sihirbaz/kâfir medya mensubu, âl/âl-i Fir’avn, mele’/mele-i Fir’avn,
    benî İsrâil
    15) Bilindiği gibi, müslümanın dinden çıkıp irtidat etmesine sebep
    olan çirkin davranışlar sözkonusudur. Allah’a ibâdette O’na şirk koşmak,
    kâfirlerin uyduğu İslâm dışı ideolojilerin doğru olduğuna inanmak, şirk
    düzenlerini doğrulamak, Hz. Muhammed (s.a.s.)’in getirdiklerinden bir
    şeyi uygunsuz görmek, İslâm’ı, dinin haram veya farzlarından birini alaya
    alıp eğlence konusu yapmak, mü’minlere karşı kâfirlere yardım etmek, İslâm’ın
    hükümlerinden birini kabul etmemek gibi. Aşağıdakilerden hangisi,
    bunlardan biridir, yani insanı tevhid inancından çıkarıp mürted yapar?
    a- Dinî emirleri yerine getirmede gevşek davranmak
    b- Namaz ve sabır gibi hayırlı amellerini Allah’a yaklaşmada vesile
    edinmek
    c- Tâğutları beğenmeyip onlara isyan etmek
    d- İslâm’ın hükümlerinden birini kabul etmemek
    16) Bakara sûresi, 85. âyette: “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir
    kısmını inkâr mı ediyorsunuz?” denilerek kendilerine Allah tarafından sert
    şekilde uyarı yapılan kimselere, âyetin devamında açıklanan ceza, seçeneklerden
    hangisinde doğru ve tam verilmiştir?
    a- Yazıklar olsun onlara! Yazıklar olsun onların aldattıklarına. Cehennemdeki
    veyl deresi onlaradır.
    b- Allah’ın, meleklerin ve insanların lâneti ve Allah’ın gazabı onlaradır.
    Âhirette ebedî cehennem onlar içindir.
    c- Onlar, dünya hayatında rezil ve rüsvay olacaklar, kıyâmet gününde
    ise en şiddetli azaba itileceklerdir.
    d- Onlar, kabirlerinden şeytan çarpmış gibi kalkacaklardır. Onlar Allah’tan
    başka yardım eden de bulamazlar.
    17) Seçeneklerden hangisi, “Kıyâmet günü” kavramının ifade ettiği
    anlamlardan biri değildir?
    a- Allah’ın bütün kullarına merhametinin görüleceği “Rahmet günü”
    b- Hayrın hayır; şerrin de şer olarak görüleceği “Din günü”
    c- Yapılan işlerin karşılığının tam olarak verileceği “Ceza günü”
    d- İnsanların yaptıkları işlerin, Allah tarafından takdir edilip hesabının
    görüleceği “Hesap günü”
    18) Firavun, İsrâiloğullarından dünyaya gelen ve hayatta olan erkekleri
    ve erkek çocukları öldürüp kız çocuklarını hayatta bırakmaları için
    askerlerine tâlimatlar yağdırmıştı. Firavun’u bu katliamı işlemeye sürükleyen
    gerçek sebep ne idi?
    a- Firavun, kan görmekten zevk alan birisi idi.
    b- İsrâiloğullarının kendisini katletmesinden çekiniyordu.
    c- Mevcut rejimi tehdit altında görüyor, tahtının ve saltanatının geleceğini
    garanti altına almak istiyordu.
    d- Etrafındaki sihirbazlar ve dalkavuklar tarafından kandırıldığı için
    bu cinayetleri işliyordu.
    19) İbâdetlerin en büyüklerinden biri olan “zikir”, toplumumuzda sadece
    bir-iki anlamda kullanıldığı halde, Kur’ân-ı Kerim’de 30’un üzerinde
    farklı mânâlarda kullanılmaktadır. Seçeneklerden hangisi, zikrin anlamlarından
    belli başlılarını tümüyle doğru olarak vermektedir?
    a- Anlamak, delil, düşünmek, namaz, oruç, zekât, görmek, işitmek,
    yaşamak, sevmek, saymak, ihsan...
    b- Anmak, besmele, düşünmek, hatırlamak, ibâdet etmek, ibret almak,
    Kitab, Kur’an, namaz kılmak, okumak, öğüt, şükretmek...
    c- İbret almak, iman etmek, dille anmak, tefekkür etmek, tesbih çekmek,
    cihad etmek, haccetmek, takvâ, hidâyet, ihsân, şükür, infak etmek...
    d- Velî edinmek, hâkimiyet, rükû, secde, sabretmek, inzâr, müjdelemek,
    duâ etmek, rızık, bilmek, şefaat, affetmek...
    20) Dünyayı âhiret hayatına tercih ettiklerinden dolayı Allah’a şirk
    koşanlar, ömürlerinin çok uzun olmasını arzu ederler. Seçeneklerden
    hangisi, yahûdi ve müşriklerin dünyaya karşı böyle hırsla dolu olmasının
    sebeplerinden biri değildir?
    a- Dünyadaki nimetleri terketme korkusu
    b- Âhirette, karşılaşacakları azabın şiddetini bildikleri için
    c- Yeryüzünde halîfeliği gerçekleştirmek ve yeryüzünü îmar ve ıslah
    etmek için
    d- Uzun yaşamak sûretiyle azabın kendilerinden uzaklaştırılacağını
    zannettikleri için
    21) Tevhid, temel olarak ikiye ayrılır. Birincisini insanların çoğunluğu
    kabul ettiği halde, ikincisi eski ve çağdaş câhiliyye tarafından kabul edilmez.
    Nedir bu iki tevhid çeşidi?
    a- Allah’ın hâkimiyetiyle ilgili tevhid ve yaratıcılığıyla ilgili tevhid
    b- Ubûdiyet tevhidi ve teslimiyet tevhidi
    c- İtaat tevhidi, ibâdet tevhidi
    d- Rubûbiyet tevhidi ve ulûhiyet tevhidi
    22) “Kanun ve hüküm koyan, otorite ve güç sahibi, kendisinden yardım
    istenilen, kendisine ibâdet edilen, güvenilen, sevilen ve korkulan, itaat
    edilen ve emirlerine uyulan ihtiyaçları gideren, duâya karşılık veren,
    belâları gideren” gibi anlamlara gelen kelime, seçeneklerden hangisidir?
    a- İlâh b- Rab c- Tâğut d- Bel’am
    23) Aşağıdakilerden hangisi tevhid inancını bozmaz?
    a- Allah’tan başkasına ibâdet, duâ ve mutlak şekilde itaat etmek
    b- Kur’an’daki hükümlerden bazısının günümüzde geçersiz olduğunu
    söylemek.
    c- Bazı günahlar işlemek ve Allah’a tevekkül etmek
    d- İslâm’ı hafife almak, İslâm diniyle alay etmek
    24) İnsanın yüce ve hâkimiyet sahibi birine boyun eğmesi, itaat etmesi,
    ona isyan etmeden kulluk etmesine ne denir?
    a- İbâdet b- İtaat c- İlâh d- Şükür
    25) “Ataların dini” tâbiri ile, “inançlar” arasında ne gibi bir bağlantı
    kurulabilir? Bu bağlantı konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi
    doğrudur?
    a- İnsanların inandıkları değerler atalarından kalan değerlere uygun
    düşmek zorundadır.
    b- Ataların bıraktıkları değerlerden doğru-yanlış ayrımı yapılmaksızın
    hiçbirinin önemi yoktur.
    c- İnsanlar, genellikle atalarının kendilerine miras olarak bıraktıkları
    inançları mukaddes olarak kabul ettikleri için, Allah’ın hükmü ile
    ters düşenler olunca, Allah’ın hükmüne inanmak istemezler; Bu tavır,
    müşriklerin en belirgin özelliklerinden biridir.
    d- İnsan, ne olursa olsun babasını sevmek, dedelerinden kalan mirasa
    sahip çıkmak zorundadır. Bunun için âdet ve gelenekleri yüceltmek,
    onlara kutsallık atfetmek, ataların sözünü ve yolunu ölçü olarak görmek
    gerekir.
    26) Bilindiği gibi Müzzemmil sûresinde Firavun’dan ve ona gönderilen
    elçiden (Hz. Mûsâ’dan) söz edilmektedir. Hz. Mûsâ, Firavun’a İslâm’ı
    tebliğ etme görevi verilince Allah’a duâ ederek bazı isteklerde bulunmuştu:
    “Fir’avn’a git. Çünkü o iyice azdı. Mûsâ ‘Rabbim! dedi, ruhuma genişlik
    ver. İşimi bana kolaylaştır. Dilimin bağını çöz ki sözümü anlasınlar. Bana
    ailemden bir de vezir (yardımcı) ver, kardeşim Hârun’u. Onun sayesinde
    arkamı kuvvetlendir. Ve onu işime ortak kıl...” (20/Tâhâ, 24-32). Âyetlerin
    devamında Hz. Mûsâ’nın bunları niçin istediği belirtilir. Kur’an’a göre Hz.
    Mûsâ, bunları niçin istiyordu?
    a- “Küfür düzenini yıkalım diye”
    b- “Tesbih ve zikrimiz artsın diye”
    c- “Bize inananların sayısı artsın diye”
    d- “Fir’avn’a galip gelelim diye”
    27) Zorluğun karşıtı olan; kolay, kolaylık, kolaylaştırma, hafifletme,
    zorluğu giderme anlamlarına gelen ve Arapça “usr” kelimesinin zıddı olan
    Kur’an kavramı aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Rakabe b- Şiâr c- Sıyâm d- Yüsr
    28) “Allah size ........ diler, ........ istemez” Bakara sûresi 185. âyet-i kerimesinin
    mealinin bir bölümü olan bu ifâdedeki boş yerlere seçeneklerden
    sırasıyla hangi iki kelime gelmelidir?
    a-hayır-şer b- cennet-cehennem c- kolaylık-zorluk d- sevap-günah
    29) Aşağıdakilerden hangisi müşrikler için doğru değildir?
    a- Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkasına vermezler.
    b- Allah’ın, göklerde hükmü geçen bir zât olduğunu kabul ederler.
    c- Yeryüzündeki otorite hakkını Allah’a âit olarak görmezler.
    d- Müşrikler, göklerin ve yerin yaratıcısının Allah olduğuna inanırlar.
    30) Müşriklere, ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denildiğinde, ne tür tepkide
    bulunurlar?
    a- Bu konuyu düşünüp değerlendireceklerini, araştırdıktan sonra karar
    vereceklerini, hangi görüşün delili kuvvetliyse ona uyacaklarını
    söylerler.
    b- Atalarının üzerinde bulundukları yolda devam edeceklerini ifade
    ederler.
    c- Allah’ın indirdiklerine derhal itaat ederler.
    d- Herhangi bir tepki göstermeyip çağrıyı cevapsız bırakırlar.
    31) Aşağıdakilerden hangisi, insanı tevhid inancından çıkarıp mürted
    yapmaz?
    a- Allah’tan başkasına ibâdet ve mutlak anlamda itaat etmek
    b- Allah’tan başkasına duâ ve tevekkül etmek
    c- Kur’an’daki hükümlerden bazısının günümüzde geçersiz olduğunu
    söylemek
    d- Mü’min olduğu halde bazı günahlar işlemek
    32) İsrâ sûresinde gece namazı ile ilgili olarak ifâde edilen hususlar
    konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
    a- Peygamberimizin gecenin bir kısmında kalkması emredilmektedir.
    b- Peygamberimize ait bir nâfile (5 vakit farz namazlarından ayrı) ibâdet
    konu edilmektedir.
    c- Teheccüd namazı ümmet için şarttır; ama Peygamberimiz için nâfile
    bir ibâdettir.
    d- Kur’an’la teheccüd edilmesi, teheccüd namazı kılınması talep edilmektedir.
    33) Borç konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- inin kurallarına uymak, müslümanın Allah’a borcudur. Bu borcunu
    ödemesi için insan, kulluk ve ibâdeti ölünceye kadar hayatının her
    alanına yayması gerekir. Bu, aynı zamanda Allah’la yapılan bir ticarettir.
    b- Kişinin kulluk görevi olarak boynuna borç olduğu halde îfâ etmediği
    namaz, oruç, hac gibi ibâdetler de borç kapsamı içinde değerlendirilir.
    c- Kur’ân-ı Kerim, müslümanların birbirlerine sırf Allah rızâsı için
    güzel bir şekilde borç vermelerini tavsiye etmekte, bu borcu sanki Allah’a
    verilmiş gibi değerlendirmektedir.
    d- Müslümanların birbirlerine güvenmeleri çok önemli olduğu için,
    birbirlerinden şüphe etmeleri demek olan borçların yazılmasını
    Kur’an uygun görmemektedir.
    34) Nâfile namazlardan hangisi Kur’ân-ı Kerim’de isim verilerek açıkça
    tavsiye edilmektedir?
    a- Kuşluk namazı c- Teheccüd namazı
    b- Hâcet namazı d- İstihâre namazı
    35) Allah yolunda gayret göstermek, çaba sarfetmek demek olan cihad
    konusunda, aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
    a- Kur’ân-ı Kerim’de cihad emriyle ilgili olarak birçok yerde “Canınızla
    ve malınızla cihad edin” denilmektedir. O yüzden önce canla sonra
    malla cihad edilmelidir. Canıyla cihad edemeyen kimseler malıyla hiç
    cihad edemezler.
    b- Cihad, bir saldırı değil; olabilecek bir saldırıya karşı yapılan bir savunmadır.
    İslâm’a ve müslümanlara karşı yapılan saldırıyı savabilmek
    üzere çaba göstermek, çalışmaktır.
    c- Cihad kelimesi ile savaş kelimesi aynı anlamda değildir. Savaş, salt
    askerî harekât olup güce dayanırken; Cihad, askeri operasyonlar da
    dâhil İlâhî hedefler uğruna gösterilen fikrî, fiilî ve kalbî bütün çabaları
    içerisine alır.
    d- Cihadın, yani Allah yolunda kararlı ve şuurlu çabanın daha çok
    ruhsal, yani nefisle olanına mücâhede; fikir ve İslâmî ilimlerde yapılanına
    da ictihad denilir.
    36) Lügat anlamı; güzel ödünç verme demek olan ve terim olarak; dinin
    emirlerine uygun, hiçbir maddî çıkar düşüncesi gözetmeksizin sırf
    Allah rızâsını kazanmak ve din kardeşinin sıkıntısını gidermek amacıyla
    karşılıksız borç vermeye Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
    a- deyn b- infak c- fî sebîlillâh d- karz-ı hasen
    37) Teheccüd namazının veya Kur’an’ı tertîl üzere okumanın özelliğiyle ilgili
    olarak Kur’ân-ı Kerim aşağıdakilerden hangi ifâdeyi kullanır?
    a- Gece neşesi b- Gece keyfi c- Gece huzûru d-Gece mutluluğu
    38) Aşağıdakilerden hangisi “kıyâmet”in Kur’an’da zikredilen diğer isimlerinden
    biri değildir?
    a- es-Sâatu c- el-Yevmu’l-Hısâb
    b- el-Yevmu’l-Ûlâ d- el-Yevmu’l-Âhır
    39) Buhârî’nin rivâyet ettiği meşhur bir hadis-i şerife göre “kaybolduğu zaman,
    -yani işler ehil olmayanlara verildiği zaman- kıyâmeti beklememiz gerektiği”, yani o
    olmayınca toplumsal kıyâmet gibi sosyal bozukluğun olacağına dikkat çekilen şey
    nedir?
    a- Cihad b- Emânet c- Sünnet d- Kur’an
    40) Kur’ân-ı Kerim’in kıyâmet konusunda vurguladığı esaslar konusunda, aşağıdakilerden
    hangisi yanlıştır?
    a- Kıyâmetin zamanını Allah’tan başka kimsenin bilemeyeceği
    b- Kıyâmet alâmetlerinin belirdiği ifâde edilir, ama bunlar hakkında bilgi verilmez
    c- Kıyâmetin yaklaştığı, zamanının yakın olduğu ve ansızın geleceği
    d- Her insanın ölümünün kendisi için kıyâmet olduğundan, tek bir kıyâmet değil,
    birçok kıyâmetlerin olduğu
    * * *
    Cevap Anahtarı
    1 D 11 B 21 D 31 D
    2 C 12 C 22 A 32 C
    3 B 13 B 23 C 33 D
    4 D 14 A 24 A 34 B
    5 A 15 D 25 C 35 A
    6 C 16 C 26 B 36 D
    7 B 17 A 27 D 37 A
    8 C 18 C 28 C 38 C
    9 A 19 B 29 A 39 B
    10 D 20 C 30 B 40 D
    Son Söz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, inşâAllah Kur’an’a daha
    fazla yaklaşmışsınızdır. Bu okuduğunuz kitapta varsa güzellikler Kur’an’ın güzellikleridir.
    Hatalar ise, tümüyle yazarın hatalarıdır. “O halde boş kaldığında
    yine kalk yorul! / Ve ancak Rabbinden ümid et, hep O’na doğrul!” (İnşirah
    7-8). Kur’an’la yakınlaşmayı fırsat bilerek hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp
    baştan sona kadar mealiyle (ve gerektiği zaman tefsiriyle) okumaya başlamalısınız.
    Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak,
    yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet
    doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz
    kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak
    için…

     
     
    Salı, 12 Ocak 2021 19:39

    Kalem Süresi Tefsiri

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

    Kalem Sûresi
    Tefsiri
    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket”
    CİLT -2-
    -ahmed kalkanOcak
    2016 / İstanbul
    Mar’ ruf Yayınları:
    Editör:
    Tashih:
    Kapak & Mizanpaj:
    Baskı:
    4
    Mehmed Bilir
    Ma’ ruf Yayınları
    Ehl-i Dizayn
    STEP AJANS Matbaa Ltd. Şti.
    Göztepe Mh. Bosna Cd. No:11
    Bağcılar/İStanbul
    Tel: 0212 446 8846
    Sertifika No:12266
    MA’ RUF YAYINLARI İLETİŞİM
    Adres:
    Tel:
    E-Posta:
    Web:
    İstiklal Mh. Dolmabahçe Cd. Işık Sk.
    No:2/2 Ümraniye/İSTANBUL
    (0216) 344 0 342
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.marufyayinlari.com
    AHMED KALKAN
    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket” CİLT -2-
    Kalem Sûresi Tefsiri
    İçindekiler
    Önsöz 11
    Kalem Sûresi ve Mesajı 24
    Hurûf-ı Mukattaa 27
    Hurûf-ı Mukattaa’nın Yorumu Meselesi 29
    A. Selefin Görüşü 29
    B. Halefin Görüşü 31
    Dünya, Balığın Ya Da Öküzün Boynuzunda Mı? 43
    Kalem 46
    Allah’ın İlk Yarattığı Şey Kalem Midir? 48
    Yazma 48
    Alfabe; Yazının Temel İşaretleri 49
    Latin Alfabesinin Kabulü 51
    Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Yeminleri (Aksâmu’l-Kur’an) 55
    Kur’ân-ı Kerim’deki Yeminleri Aşağıdaki Çeşitli Sebeplerde Aramak Lâzımdır: 57
    Huluk/Ahlâk 66
    Ahlâk; Anlam ve Mâhiyeti 69
    Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (S.a.s.) 75
    Allah Tarafından Müşriklere Tehdit 101
    Dalâlet 103
    Dalâlet ve Türevleri 106
    Dalâletin Kur’an’daki Anlamları 106
    1- Saptırmak Anlamında 107
    2- Şaşırmak Anlamında 107
    3- Boşa Çıkarmak Anlamında 107
    4- Azap Anlamında 108
    5- Hüsran Anlamında 108
    6- Yanılmak Anlamında 108
    7- Sapkınlık Anlamında 108
    Dalâlette Olanlar 109
    Dalâlette Olanların Özellikleri 110
    Dalâlet Önderleri 111
    Dalâlete Düşme Sebepleri 112
    Dalâletin Sonuçları 113
    Hidâyet 117
    Kur’an’da Hidâyet 119
    Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet 121
    Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam 123
    Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait 124
    Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir 125
    Hidâyette Kulun Rolü 128
    Hidâyet Türleri 130
    Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak 130
    Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak 131
    Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah’ın Değişmeyen Kanunu) 134
    Hoşgörü 147
    Tevhid ve Uzlaşma 151
    Dileniş Değil; Direniş: Uzlaşma ve Tâvize Yanaşmamak 155
    Uzlaşma Teklifleri Karşısında Peygamberimiz 157
    İnsan Niçin Tâviz Verir, Düşmanıyla Uzlaşmaya Girer? 164
    Tâviz ve Uzlaşmayı Red, Küfre Meydan Okumak ve Ateşten Gömlek Giymektir 166
    Ahlâksızlara İtaat Etme! Onlara Boyun Eğme! 169
    Günümüzdeki Kullanımıyla Yemin 173
    Tarihten Bu Güne Yemin ve Andiçme 176
    Resmî Uygulamalarda Yemin/Andiçme 178
    Dilin Önemi; Dille Yapılan İntihar ve Cinâyetler 189
    Alay Denen Ahlâksızlık 199
    Alay Etmenin Kaynağı Kibirdir 201
    Câhiliye Toplumunda Alaycılık 202
    Allah Tarafından Müşriklere Tehdit 204
    Dalâlet 206
    Dalâlet ve Türevleri 208
    Dalâletin Kur’an’daki Anlamları 209
    1- Saptırmak Anlamında 209
    2- Şaşırmak Anlamında 209
    3- Boşa Çıkarmak Anlamında 210
    4- Azap Anlamında 210
    5- Hüsran Anlamında 210
    6- Yanılmak Anlamında 210
    7- Sapkınlık Anlamında 211
    Dalâlette Olanlar 211
    Dalâlette Olanların Özellikleri 212
    Dalâlet Önderleri 213
    Dalâlete Düşme Sebepleri 214
    Dalâletin Sonuçları 216
    Hidâyet 220
    Kur’an’da Hidâyet 221
    Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet 224
    Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam 225
    Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait 226
    Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir 228
    Hidâyette Kulun Rolü 231
    Hidâyet Türleri 232
    Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak 233
    Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak 233
    Hidâyet Konusunda Sünettullah (Allah’ın Değişmeyen Kanunu) 237
    Malın Fitneye Dönüşmesi; Dünyevîleşme 263
    Bahçe Sahiplerinin Sınanması Gibi Sınav 277
    İnfak 283
    Kur’an’da İnfak 286
    Hadislerde İnfak 287
    Malla Yapılan İnfak 289
    İlimden Yapılan İnfak 289
    Mutluluktan Yapılan İnfak 290
    Sağlıktan Yapılan İnfak 290
    Gençlikten Yapılan İnfak 290
    Güzel Sözle Yapılan İnfak 291
    Güler Yüzle Yapılan İnfak 291
    İnfakın Fayda ve Hikmetleri 292
    Kur’an’da Anlatılan Bu İlk Kıssa Vesilesiyle Kıssa Hakkında Bilgi 304
    Kur’an Kıssaları 305
    Kur’an’da Kıssaları Anlatılan (Peygamberler Dışındaki) İnsan ve Topluluklar: 309
    Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları 311
    Kur’ân-ı Kerim’de Anlatılan Kıssaların Hikmetleri 315
    Kur’an’da Kıssalar Yoluyla Verilen Mesaj 316
    Kur’an Kıssalarında Sünnetullah (Değişmeyen İlâhî Yasalar) 319
    Kur’ân-ı Kerim’de Kıssa Kavramı 322
    Kıssacılık ve Kıssacılar 326
    Cennet ve Naîm Cenneti 338
    Cennet Hayatı 340
    Cennet Nimetleri 341
    Amaç, Cismanî Zevkler Sağlayan Cennet Nimetleri Değil; Allah’ın Rızâsıdır 344
    Cennetlikler 345
    Cehennem Korkusu - Cennet Ümidi (Allah İle İlişkilerimizde Denge) 347
    Cennet Ucuz Değil! 349
    Hükm ve Hâkimiyet 352
    Kur’ân-ı Kerim’de Hükm ve Hâkimiyet 355
    Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır 356
    Hâkimiyet Allah’ın Olmayınca 362
    Demokrasi ve Hâkimiyet 365
    Hiçbir Peygamber, Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemez 392
    İslâm ve Basit Çıkar Gözetmek 394
    İslâm’ı, Âyetleri Az Bir Karşılık İle (Ucuza) Satmak 395
    Yahudi ve Hıristiyanları Taklit Perspektifi 397
    Tebliğ Karşılığında Ücret Almanın Yasaklığı Konusunda Âyetler 399
    Kur’an Okuma ve Hatta Öğretme Karşılığında Ücret Almayı Yasaklayan Hadis-İ Şerifler 400
    Sabr’ın Tanımı ve Mahiyeti 411
    Sabrın Önemi 411
    Kur’an’da Sabır 414
    Hadis-İ Şeriflerde Sabır ve Sabrın Fazileti 419
    Tahrife Kurban Giden Sabır Kavramı: Sabır; Pasiflik, Zillet ve Miskinlik Midir? 421
    Sabır Aktif Bir Direniştir 422
    İman-Sabır İlişkisi 428
    İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele De Sabrı Gerektirir 429
    Sabrı Tavsiye 431
    Sabrın Çeşitleri 432
    Yunus (a.s.) ve Tevhidî Mücadele Sabır 436
    Kur’an’da Beyan Edilen Yunus (a.s.) Kıssasından ıkaracağımız Dersler: 442
    Allah Rasûlünü Gözleri İle Yıkmak İsteyenler 443
    “İzlâk”ın Anlamları: 443
    Kalem Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar 449
    Kalem Sûresinin Mesajı 454
    Kur’an’ın Eğitime Yönelik İlkeleri 471
    Kur’an’ın Eğitim Metodu 472
    Kur’an’da İnsan 473
    Kur’an İnsanı Nasıl Eğitir? 474
    Tedricilik İlkesi 474
    Modelleme İlkesi 475
    İbret Alma/Ders Çıkarma 475
    Sosyal Destek Ünitesi 476
    Tekrarın Gücü 476
    Psikolojik Motivasyon 476
    Otokontrol Sistemi 477
    Karşılaştırma, Örneklendirme 477
    Soru ve Cevap Yöntemi 478
    Kur’an, İnsanı Hangi Alanlarda Eğitir? 478
    Kur’an, İnsana Sosyal Uyum ve Medeniyet Eğitimi Verir 478
    Sûrenin Toplu Mesajı 479
    Kalem Sûresi İle İlgili Sınav Soruları 480
    Kalem Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı 501
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz
    değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü
    veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas
    edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopya
    edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı söz konusu
    değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak
    malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    !

    ithaf
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret
    eden, tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran ve kâfirlere karşı
    Kur’an’la en büyük cihadı gerçekleştiren her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyasının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu
    kavrayıp nebevî usulle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması
    yapan tâvizsiz davetçilere…

    • 11 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Önsöz
    Önsöz de sonsöz de, sözün önü de sonu da Allah’a, O’nun sözü olan
    Kur’an’a ait. İnsan haddini aştı, çok konuştu, çok söyledi. Bu yanlıştan dönülmeli;
    Kur’an’a kulak verilmeli. O, sözlerin en güzeli, onu okumak, okumaların
    en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla
    düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
    en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
    bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı tane tane, özümseyerek, doğru bir niyetle,
    istiâze ve besmele ile okumamız gerekir. Kur’an’a kulak verip susmamız,
    âyetler okunur veya âyetlerle emir ve yasaklar sunulurken bahaneler üretip
    başka bir söz söylemememiz, “semi’nâ ve eta’nâ (duyduk ve itaat ettik)” deyip
    hayatımıza geçirmemiz istenmektedir.
    Yaşadığımız coğrafya da dâhil, dünya üzerinde en çok okunan kitap
    Kur’an olmasına rağmen, nedense şuurlu fert ve toplumlar bir türlü oluşamamaktadır.
    Her geçen gün daha da yoğun bir ilgi odağı haline gelen Kitabımız’ın
    önemi daha da açığa çıkmasına rağmen, bilinç yoksunluğu devam
    etmektedir. Aynı zamanda, üzerinde en çok araştırmaların yapıldığı, uzun
    uzun makalelerin yazıldığı, tezlerin sunulduğu, inceleme kitaplarının yayınlandığı
    bir konu olmasına rağmen Kur’an ruhu oluşturulamadı, Kur’an
    nesli yetiştirilemedi, Kur’an toplumuna giden yol açılamadı, Kur’an devleti
    ufukta görülemedi.
    Kur’an’ın en çok ve en hızlı ezberlenen bir kitap oluşu da onun anlaşılmasına
    yetmemiş, toplumsal hoşnutsuzluğu huzura dönüştürecek Kur’ânî
    bir inkılâp oluşmamıştır. Kur’an kıraatiyle belki bireysel anlamda gözyaşları
    dökülmüş, bu duygu seliyle yapay bir tatminkârlık oluşturulmaya çalışılmıştır.
    Ama anlam örgüsü ve tüm hükümlerini tatbik gayreti içinde O
    Kitab’a yönelmek yerine, sadece Arapça metin üzerinden bireysel bazda
    haz alınmaya çalışılmış, bununla yetinilmiştir. Kur’an’ın anlatmaya çalıştığı,
    hedeflediği bireysel ve toplumsal huzura, Allah’ın razı olacağı izzetli bir
    yaşayışa ulaşılamamıştır.
    Kur’an’la doğru konuşan O’nu doğru konuşturan sahih temsilciler oluşturamadığımız
    için İslâm’ın hedeflediği sonuca ulaşılamamıştır. Kur’an’ın
    susturulması; onun gündemden uzaklaştırılıp hayattan koparılması ile ger•
    12 •
    Ahmed Kalkan
    çekleştirilmiştir. Suskun bir Kur’an ne sadra şifâ olur, ne de toplumlara müdâhale
    etme yetkisine sahip bulunur.
    Bütün bu olumsuzlukların sonucunda, Kur’an’ı rehber edinmeyen toplumlar
    bilinçsiz, ruhsuz, mutsuz, rotasız, suskun kalmışlar, onları bu hale
    getiren tâğûtî zihniyetler toplumlarını sürüleştirerek kendilerine kul yapmaya
    çalışmışlardır.
    Güzîde, erdemli, sâlih, âlim, mücâhid, muvahhid, muttaki, şâhid-şehid…
    şahsiyetlerin yetişmesi Kur’an’dan gereği gibi faydalanıp hayata doğru
    bir şekilde geçirilmesiyle mümkün olacaktır. “Allah o kitapla; kendi
    rızâsını arayanlara kurtuluşa götüren yolları gösterir, izniyle onları (küfür)
    karanlıklarından (iman) nûruna/aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru bir
    yola iletir.” (5/Mâide, 16)
    Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin
    çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay
    kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını
    zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı,
    tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler
    ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen
    büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh
    tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.)
    putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını
    yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve
    en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır.
    Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet;
    inkılâbçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb
    denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu
    zindanları değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
    Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin adına devrim;
    küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman
    dilimlerinin adı çağ olamaz.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, Mekke câhiliyyesini değiştirdiği
    gibi bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Medine İslâm İnkılâbı
    gibi niye inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar
    • 13 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
    Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a
    sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne
    kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
    gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
    Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı
    bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan
    çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa
    tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin
    yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
    yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
    yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve
    toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
    örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
    sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
    reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”
    Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal
    kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
    Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî
    ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    “Fitnelerden kurtuluşun yolu, Allah’ın Kitabı(na uymak)dır. O’nda sizden
    önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar)
    gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda
    (iman-küfür, tâat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin
    de hükmü var. O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. O’nda her şey ciddîdir,
    gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla
    amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah
    onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru
    yoldur. O, kendine uyan hevâları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri
    iltibastan korur. Âlimler ona doyamazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez,
    tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez,
    O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini
    alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya
    • 14 •
    Ahmed Kalkan
    götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık.” (72/Cin, 1) Kim
    ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar
    olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru
    yola çağrılmış olur. Ey A’ver, bu güzel kelimeleri öğren.” (Tirmizi, Sevâbu’l-
    Kur’ân 14, hadis no: 2908)
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
    İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
    vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın
    mâzereti olamaz. Kur’an’ı okumaktan asıl maksat, onu anlamaktır.
    Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır.
    “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
    O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” Kur’an’ı biraz olsun
    anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini
    ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz.
    Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve gerektiğinde tefsirini
    okumalıyız. Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
    şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları
    yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsafirin
    47, hadis no: 269)
    Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların
    kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi
    bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim benim zikrimden
    (Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz
    onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör
    olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki:
    İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de
    aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine
    inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli
    ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
    “Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti.”
    (25/Furkan, 30). Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
    “Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul
    eder, ama yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur
    câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak
    sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde
    • 15 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri
    anlatır, ayakları da şâhitlik eder.” “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz
    “falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
    diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
    bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
    uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir.
    “Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa
    tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak,
    inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini
    ateşe uzatmaz.
    İşte böylesine bir hazineden yararlanmak için, Kur’an’ı nüzul sırasına
    göre okumak, ashabın nasıl yetiştiğini öğrenmek olduğu gibi, bizim de benzer
    aşamalardan geçerek câhiliyyeden arınıp tevhide ulaşmaya, bireyden
    cemaate, cemaatten devlete geçişin nasıl mümkün olacağını öğretmesi açısından
    da en faydalı okuyuş biçimidir.
    Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okuyalım da, ister Mushaf tertibiyle
    okuyalım, ister nüzul sırasına göre. Nüzul sırasına göre okursak, vahyin
    iniş dönemini ve nebevî mücadele merhalelerini takip etmiş oluruz. Kur’an
    nereden başladı, önceliği nerelere verdi; bunu öğrenmiş olur ve bizim de
    insanları ve hayatı yeniden inşaya nereden başlamamız gerektiği konusunda
    tereddütlerimiz kalmaz.
    Bu tür tefsirleri, cemaat halinde okursak daha bereketli olur. Anlaşılmayan
    veya yanlış anlaşılan hususlarda cemaat birbirini düzeltir. Ayetlerde
    vurgulanan hususların güncelleşmesi konusunda daha doğru çıkarımlar
    için istişareden yararlanılır.
    “Bir grup, Kitâbullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden
    birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekînet (huzur) iner
    ve onları Allah’ın rahmeti kuşatır. Melekler de kanatlarıyla sarar. Allah, onları,
    yanında bulunan yüce cemaatte anar.” (Ebû Dâvud, Salât 349, h. No:
    1455; Tirmizî, Kırâ’at: 3, h. No: 2946; Müslim, Zikir 38, h. No: 2699)
    • 16 •
    Ahmed Kalkan
    Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
    emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
    eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
    da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerine
    selâm olsun!
    * * *
    • 17 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
     لله من الشيطان الرجي  اعوذ ب
     بسم الله الرحمن الرحي
     جْرًا غَيْ َ
    أََجْنُونٍ ۞ وَإِنَّ لكَ ل ƒ وَمَا يسْطُرُونَ ۞ مَا أَنتَ بنِعْمَةِ رَبِّكَ بِ َ
    ن وَاْلقَلَ
    ييِّكُُ اْلَفْتُونُ ۞
    أَ
     ۞ بِ ۞ فَسَتُبْصُِ وَيُبْصُِونَ  ظِي ٍ مَْنُونٍ ۞ وَإَِّنكَ لعَلى خُلُقٍ عَ
    ¦ ۞ فَلَ تطِعِ اْلُكَذِِّب ي نَ ¬ ْلُهْتَدِي نَ  ن ضَلَّ عَن سَِبيلِِ وَهُوَ أَعْلَُ بِ ƒ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَُ بِ َ
    ۞  ۞ هََّازٍ مَّشَّاء بنَمِي ٍ ¦ ۞ وَدُّوا لوْ تدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ ۞ وََل تطِعْ كَُّ حَلَّفٍ مَِّ ي نٍ
    ۞ إِذَا ¦ ۞ أَن كَنَ ذَا مَالٍ وََبنِ ي نَ  ۞ عُتُلٍّ بعْدَ ذَِلكَ زَِني ٍ  مُعْتَدٍ أَِثي  مَنَّاعٍ للْخَيْ ِ
    هُْ كََا  بلَوْنَ  ۞ سَنَسِمُهُ عَلَ ا خْ لُرْطُومِ ۞ إِنَّ ¦ وَِّل ي نَ
    أَْ ال  ُتنَا قَالَ أَسَاطِي ُ  تُتْ لَ عَلَيْهِ آ يَ
    ۞ وََل يسْتَثْنُونَ ۞ فَطَافَ ¦ ا مُصِْبحِ ي نَ Ñ أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا ليَصِْمُنَّ َ  بَلَوْنَ
    ¦ ۞ فَتَنَادَوا مُصِْبحِ ي نَ Ô ونَ ۞ فَأَصْبَحَتْ كَلصَِّي ِ ƒئِ ُ  ا طَاِئفٌ مِّن رَّبِّكَ وَهُْ نَ Ñ عَلَيْ َ
    ۞ فَانطَلَقُوا وَهُْ يتَخَافَتُونَ ۞ أَن ل ¦ صَارِمِ ي نَ  ۞ أَنِ اغْدُوا عَلَ حَرِْثكُْ إِن كُنتُ ْ
     ۞ فَلََّا رَأَوْهَا قَاُلوا إِنَّ ¬ ۞ وَغَدَوْا عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ ¦ ا اْليَوْمَ عَلَيْكُ مِّسْكِ ي نٌ Ñ يَدْخُلَنَّ َ
    نُ مَْرُومُونَ ۞ قَالَ أَوْسَطُهُمْ أََلْ أَقُل لكُْ لوَْل تسَبِّحُونَ ۞ ã لَضَاُّلونَ ۞ بلْ نَ ْ
    مْ عَلَ بعْضٍ يتَلَوَمُونَ ۞ قَاُلوا æ ۞ فَأَقْبَلَ بعْ ضُ ُ ¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ  قَاُلوا سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنَّ
    إِلَ رَبِّنَا رَاغِبُونَ ۞  ا إِنَّ Ñ ا مِّنْ َ  ۞ عَسَ رَبُّنَا أَن يبْدَِلنَا خَيْ ً ¦ كُنَّا طَاغِ ي نَ  وَيْلَنَا إِنَّ يَ
    مْ ê عِندَ رَبِّ ِ ¦ لوْ كَُنوا يعْلَُونَ ۞ إِنَّ للُْتَّقِ ي نَ  كْبَ ُ كَ اْلعَذَابُ وََلعَذَابُ اْ آ لخِرَةِ أَ كَذَِل
    كُُونَ ۞ أَمْ ã ۞ مَا لكُْ كَيْفَ تَ ْ ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ ¦ ۞ أَفَنَجْعَلُ اْلُسْلِِ ي نَ  جَنَّاتِ النَّعِي ِ
    انٌ عَلَيْنَا ƒ ونَ ۞ أَمْ لكُْ أَيْ َ  لَكُْ كِتَابٌ فِيهِ تدْرُسُونَ ۞ إِنَّ لكُْ فِيهِ لَا يتَخَيَّ ُ
    ۞ أَمْ لُمْ  م بذَِلكَ زَعِي ٌ ê كُُونَ ۞ سَلْهُم أَيُّ ُ ã ِلغَةٌ إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ إِنَّ لكُْ لَا تَ ْ بَ
    ۞ يوْمَ يكْشَفُ عَن سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَ ¦ مْ إِن كَُنوا صَادِقِ ي نَ ê كَئِ ِ ó كَء فَلْيَأُْتوا ب شُ َ ôشُ َ
    مْ ذِ ةَّ لٌ وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ إِلَ ö هَقُ ُ ÷ السُّجُودِ فَلَ يسْتَطِيعُونَ ۞ خَاشِعَةً أَْبصَارُهُْ تَ ْ
    م مِّنْ ù ذَا الَْدِيثِ سَنَسْتَدْرِ جُ ُ ê وَمَن يكَذِّبُ بِ َ û السُّجُودِ وَهُْ سَاِلُونَ ۞ فَذَرْ نِ ي
    م مِّن مَّغْرَمٍ ü ۞ أَمْ تسْأَُلُمْ أَجْرًا فَ ُ ¦ حَيْثُ ل يعْلَُونَ ۞ وَأُمِْ ي ل لُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِ ي نٌ
    • 18 •
    Ahmed Kalkan
    لُِكِْ رَبِّكَ وََل تكُن  مْ يكْتُبُونَ ۞ فَاصْبِ ْ ü مُّثْقَلُونَ ۞ أَمْ عِندَهُُ اْلغَيْبُ فَ ُ
    دَى وَهُوَ مَكْظُومٌ ۞ لوَْل أَن تدَارَكَهُ نعْمَةٌ مِّن رَّبِّهِ لنُِبذَ  كَصَاحِبِ الُْوتِ إِذْ نَ
    ¬ ۞ وَإِن يكَدُ اَّلذِي نَ ¦ عَلَُ مِنَ الصَّالِِي نَ | ْلعَرَاء وَهُوَ مَذْمُومٌ ۞ فَاجْتَبَاهُ رَبُّهُ فجََ بِ
    بْصَارِهِْ لَّا سَِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُوُلونَ إَِّنهُ لَ ج�ْ نُونٌ ۞ وَمَا هُوَ إَِّل
    أَ
     بِ ِلقُوَنكَ  كَفَرُوا ليُ زْ
    ¦ ذِكْرٌ للْعَالَِ ي نَ
    وَالْ,قَلَ : kaleme andolsun ki وَمَا يسَْطُرُونَ : ve yazdıklarına مَا أَْنتَ : sen
    değilsin Nûn : ن بنِعْمَةِ رَبِّكَ : Rabbinin nimeti ile (sâyesinde) جْنُونٍ ƒ : بِ َ
    cinlenmiş/mecnûn وَإِنَّ : gerçekten لكَ : senin için جْرًا
    أَل : bir mükâfat
    vardır مَْنُونٍ  غَ يْ َ : kesintisiz وَإَِّنكَ : ve şüphesiz sen لعَلى : üzerindesin : خُلُقٍ
    bir ahlâk  عَظِي ٍ : çok büyük فَسَتُبْصُِ : yakında göreceksin وَيُبْصُِونَ : ve
    görecekler يِّيكُْ
    أَ
    بِ : hanginizin الَْفْتُونُ : fitneye tutulmuş (tutulduğunu) فلاَ
    تطِعْ : itaat etme, boyun eğme ¦ اْلُكَذِِّب ي نَ : yalanlayanlara وَدُّو : istediler
    (isterler ki) لوْ تدْهِنُ : onlara yumuşak davranıp tâviz veresin de : فيَُدْهِنُونَ
    onlar da sana tâviz versinler وَلاَ تطِعْ : sakın itaat etme كَُّ :َ (hiçbiri) her حَلاَ
    فٍ : çokça yemin eden ¦ مَِ ي نٍ alçağa : هََّازٍ : ayıplayıp duran  مَشَّاءٍ بنَمِي ٍ : laf
    getirip götürene مَنَّاعٍ : durmadan engel olan  للْخَيْ : hayra مُعْتَدٍ : haddi aşan
     ثِي ٍ أَ : çok günahkâra عُتُلٍّ : kabaya كَبعْدَ ذَِل : (bundan sonra) üstelik  : زَِني ٍ
    soysuza أَنْ كَنَ : var diye ذَا مَالٍ : (malı var diye) mal sahibi ¦ وََبنِ ي نَ : ve
    oğَulları (var diye) إِذَا تتْ لَ : okunduğu vakit عَلَيْهِ : ona ُتنَا  آ يَ : âyetlerimiz قَال : (derler ki)dedi ¦ وَِّل ي نَ
    أََ ال  أَسَاطِي ُ :öncekilerin masalları سَنَسِمُهُ : yakında
    damga vuracağız عَلَ ا خْ لُرْطُوم : burnuna  إِنَّ : Gerçek şu ki Biz هُْ : بلَوْنَ
    bunları da sınadık كََا : gibi  بلَوْنَ : sınadık (sınadığımız) : أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ
    bahçe sahiplerini إِذْ : hani أقَسَْمُوا : yemin etmişlerdi اÑ ليَصِْمُنَّ َ : onu mutlaka
    devşireceklerine dair ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabah vakti وَلاَ يسَْتَثْنُونَ : hiç kayıt
    koymuyorlardı فَطَافَ : (fakat,) kuşatıverdi اÑ عَلَيْ َ : onu طَاِئفٌ : kuşatan مِنْ رَبِّكَ : Rabbin tarafından وَهُْ : onlar ونَ ƒئ ُِ نَ : uyurlarken : فَأَصْبَحَتْ
    (sonunda) oldu Ô كَلصَِّي ِ : devşirilmiş gibi فتََنَادَوا : (nihâyet) birbirlerine
    • 19 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    seslendiler ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabahleyin أَنْ اغْدُوا : erken gidin : عَلَ حَرِْثكُْ
    tarَlanıza  إِنْ كُنتُ ْ : eğer siz ¦ صَارِمِ ي نَ : devşirecekseniz فَانطَلَقُوا : derken, gittiler وَهُْ يتَخَافَتُون : fısıldaşarak اÑ أَنْ لاَ يدْخُلَنَّ َ : sakın oraya girip de اْليَوْمَ : bugün
    عَلَيْكُْ :karşımıza çıkmasın ¦ مِسْكِ ي نٌ : hiçbir yoksul وَغَدَوْا : erkenden çıktılar
    ¬ عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ : güçleri yetebilirmiş gibi فَلََّا رَأَوْهَا : fakat onu görünce : قاَلوُا
    dediler  إِنَّ : kesinlikle Biz لضََالوُّنَ : şaşırmışız بلْ : hayır نُãنَ ْ : Biz : مَْرُومُونَ
    tamamen mahrumuz قَالَ : dedi ki أَوْسَطُهُمْ : mûtedil olanları أََلْ أَقُلْ : ben
    dememiş miydim لكُْ : size لوَْلاَ تسَُبِّحُونَ : tesbih etmeniz gerekmez miydi
    قاَلوُا : dediler ki سُبْحَانَ : Seni tesbih ederiz رَبِّنَا : Rabbimiz  إِنَّ : gerçekten
    bizler ¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ : zâlimlermişiz فَأَقْبَلَ : ardından başladılar مْ عَلَ بعْضٍ æ :َبعْ ضُ ُ
    birbirlerini يَتَلَوَمُونَ : kınamaya قاَلوُا : dediler ki وَيْلَنَا يَ : yazıklar olsun bize  إِنَّ
    : gerçekten biz ¦ كُنَّا طَاغِ ي نَ : azgınmışız عَسَ : belki رَبُّنَا : Rabbimiz أَنْ يبْدَِلنَا
    :öncekilerin ا خَيْ ً : daha hayırlısını اÑ مِنْ َ : ondan  إِنَّ : şüphesiz Biz : إِلَ رَبِّنَا
    yalnızca Rabbimize رَاغِبُونَ : rağbet eden kimseleriz كَذَِلكَ : işte böyledir
    اْلعَذَابُ : azâb خِرَةِ أ لَوََلعَذَابُ ا : âhiret azâbı ise  أَكْبَ ُ : muhakkak çok daha
    büyüktür لوْ كَُنوا يعْلَُونَ :َ keşke bilselerdi إِنَّ : Doğrusu ¦ للُْتَّقِ ي نَ : muttakîler
    (takvâ sahipleri) için مْê عِنْدَ رَبِّ ِ : Rableri katında  جَنَّاتِ النَّعِي ِ : naîm
    cennetleri vardır أَفَنَجْعَلُ : Biz kılar mıyız (yapar mıyız) hiç ¦ : اْلُسْلِِ ي نَ
    müslümanları ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ : o günahkârlar gibi مَا لكُْ : size ne oluyor : كَيْفَ
    nasıl كُُونَ ãت َْ : hüküm veriyorsunuz أَمْ لكُْ كِتَابٌ : yoksa sizin için bir kitab
    mı var فِيهِ تدْرُسُونَ : ders aldığınız إِنَّ : mutlaka لكُْ : sizindir diye فِيهِ لَا ونَ  يَتَخَ يَّ ُ : beğenip seçtiğiniz her şey انٌ ƒ أَمْ لكُْ أَيْ َ : yoksa yeminleriniz mi
    vardır عَلَيْنَا : üzerimizde ِلغَةٌ بَ : sürecek إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ : Kıyâmet gününe
    kadar إِنَّ لكُْ :sizin diye كُُونَ ã لََا ت َْ : ne hükmederseniz سَلْهُم : sor onlara
    مْê أَيُّ ُ : hangisi بذَِلكَ : ona  زَعِي ٌ : kefil أَمْ yoksa (var mı?) : لُمْ : onların كَءُ ô : شُ َ
    ortakları mı فلَيَْأتْوُا : (o halde) getirsinler مْê كَئِ ِ óب شُ َ : ortaklarını إنِْ كَنوُا : iseler
    ¦ صَادِقِ ي نَ : doğru sözlü يوْمَ : o gün يكْشَفُ : ortaya çıkar ,açılır : عَنْ سَاقٍ
    gerçek وَيُدْعَوْنَ : ve dâvet edilirler إِلَ السُّجُودِ : secdeye فَلا يسْتَطِيعُونَ : güçleri
    • 20 •
    Ahmed Kalkan
    yetmez (to vaki) خَاشِعَةً : önlerine eğilmiş أَْبصَارُهُ : igözler مْö هَ ق ُُ ÷ : ت َْ
    kendilerini kaplamış olarak ذِلَّة : bir zillet وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ : hâlbuki dâvet
    olunuyorlardı إِلَ السُّجُودِ : secdeye وَهُْ : onlar سَالُِونَ : sapasağlam iken û فَذَرْ نِ ي
    : (o halde) Bana bırak وَمَنْ يكَذِّبُ : yalanlayanları ذَا الَْدِيثِ êبِ َ : bu sözü
    مْù سَنَسْتَدْرِ جُ ُ : Biz onları derece derece azaba yaklaştıracağız مِنْ حَيْثُ : bir
    yerden لاَيَعْلَُونَ : bilmeyecekleri وَأُمِْ ي ل : Ben mühlet veriyorum, süre
    tanıyorum لُمْ : onlara إِنَّ : elbette كَيْدِي : planım ¦ مَتِ ي نٌ : sapasağlamdır أَمْ
    تسْأَُلُمْ : yoksa onlardan istiyor musun ki أَجْرًا : bir ücret مْüفَ ُ : onlar مِنْ مَغْرَمٍ
    : haksız bir borçtan dolay مُثْقَلوُنَ : ağır bir yük altında kalmış olsunlar أَمْ
    عِنْدَهُْ : yoksa onların yanında mıdır اْلغَيْبُ : gayb مْüفَ ُ : onlar mı : يَكْتُبُونَ
    yazıyorlar  فَاصْبِ ْ : sabret لُِكِْ رَبِّكَ : hükmüne Rabbinin وَلاَ تكُنْ : ve olma
    كَصَاحِبِ الُْوتِ : balık sahibi/arkadaşı gibi إِذْ : hani دَى نَ : o çağrıda
    bulunmuştu وَهُوَ مَكْظُومٌ : gamla dolu olarak لوْلاَ أَنْ تدَارَكَهُ : eğer ona
    ulaşmasaydı نعْمَةٌ : bir nimet مِنْ رَبِّهِ : Rabbinden لنُِبذَ : mutlaka atılmış
    olacaktı ْلعَرَاءِ بِ : çıplak bir yere وَهُوَ مَذْمُومٌ : yerilmiş bir halde فَاجْتَبَاهُ : fakat
    onu seçti رَبُّهُ : Rabbi عَلَُ |فجََ : ve onu kıldı ¦ مِنْ الصَّالِِي نَ : sâlih olanlardan وَإِنْ
    يكَدُ : neredeyse كَفَرُوا ¬ اَّلذِي نَ : küfürlerinde ısrar edenler لِقُونَكَ  لَ يُ زْ : seni
    devireceklerdi بْصَارِهِْ
    أَ
    بِ : gözleriyle اَّ سَِعُوا لَ : duyduklarında الذِّكْرَ : zikri وَيَقُولوُنَ : bir de diyorlar نَّهُ إِ : o, gerçekten جَ� نُْونٌ لَ : bir delidir : وَمَا هُوَ
    hâlbuki o إِلاَّ : ancak ذِكْرٌ : bir öğüttür ¦ للْعَالَِ ي نَ : âlemler için.
    “Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki
    (Rasûlüm), sen -Rabbinin nimeti sâyesinde- mecnun değilsin.
    Hiç şüphesiz senin için kesintisiz (bitip tükenmeyen) bir ecir/mükâfat
    vardır.
    Ve sen elbette yüce bir ahlâka sahipsin.
    Yakında sen de göreceksin, onlar da
    • 21 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını; sınandığını.
    Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
    yolda olduğunu herkesten iyi bilir.
    Öyleyse yalanlayanlara boyun eğip itaat etme. Onlar istediler ki, sen
    yumuşak davranıp tâviz veresin de onlar da sana yumuşak davranıp tâviz
    versinler.
    Sakın boyun eğip itaat etme; çokça yemin eden hiçbir alçağa,
    Ayıplayıp duran, laf getirip götürene.
    Durmadan hayra engel olan, haddi aşan, çok günahkâra,
    Kabaya, üstelik soysuza,
    Mal ve çocukları var diye,
    Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ der.
    Yakında burnuna damga vuracağız.
    Biz, vakti ile “bahçe sahiplerini” sınadığımız gibi, onları da sınadık. Hani
    onlar (bahçe sahipleri) sabah olurken kimse görmeden o bahçenin ürünlerini
    toplayacaklarına yemin etmişlerdi.
    Onlar istisna da etmiyorlardı.
    Ancak onlar uyurken Rabbin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
    sarıvermişti de.
    Bahçe simsiyah olmuştu.
    Sabahleyin birbirlerine seslendiler.
    ‘Haydi ürünleri toplayacaksanız erkenden ekininize gidin’ diye.
    Derken yürüdüler ve şöyle fısıldaşıyorlardı:
    • 22 •
    Ahmed Kalkan
    ‘Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanımıza sokulmasın.’
    Ürünleri toplayacaklarından emin olarak erkenden gittiler.
    Fakat bahçeyi görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler.
    ‘Hayır doğrusu biz mahrum bırakıldık.’
    Mûtedil olanları, “Ben size demedim mi? Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih
    etmeniz gerekmez miydi?” dedi.
    ‘Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz kendi kendimize zulüm etmişiz’ dediler.
    Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.
    Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.’
    ‘Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden
    dilemekteyiz.’
    İşte azab böyledir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.
    Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol
    cennetler vardır. Öyle ya, (Allah’a) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkârlar
    gibi tutar mıyız hiç?
    Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?
    Yoksa size ait bir kitap var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?
    Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)?
    Yoksa, “Ne hükmederseniz mutlaka sizindir” diye sizin lehinize olarak
    tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?
    Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak?
    • 23 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler
    ortaklarını!
    O gün gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar ve secdeye dâvet edilirler;
    fakat güç getiremezler.
    Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Hâlbuki
    onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde
    etmiyorlardı).
    (Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı) yalan sayanı Bana bırak (kendini
    üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azâba yaklaştırıyoruz.
    Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim planım çok sağlamdır!
    Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç
    altında mı kalıyorlar?
    Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?
    Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma.
    Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti.
    Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak
    bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.
    Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu sâlihlerden kıldı.
    O inkâr edenler Zikr’i (Kur’an’ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle
    devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve hasetlerinden) ‘Hiç şüphe yok o bir
    delidir’ derler.
    Oysa o (Kur’an), âlemler için ancak bir zikrdir/öğüttür.” (68/Kalem, 1-52)
    • 24 •
    Ahmed Kalkan
    Kalem Sûresi ve Mesajı
    Kalem sûresi, nüzûl sırasına göre ikinci, mushaf tertibine göre Kur’ân-ı
    Kerim’in altmış sekizinci sûresidir. Elli iki âyet, üç yüz kelime, bin dört yüz
    elli altı harften ibârettir. Fâsılası “mim” ve “nun” harfleridir. Mekke’de Fâtiha
    sûresinden veya Alâk sûresinin ilk beş âyetinden sonra nâzil olmuş; sûre
    adını el-Kalem ve Nûn kelimelerinin geçtiği birinci âyetten almıştır.
    Sûre, Hz. Peygamber’e inkârcı çevrenin sözlü saldırısını red ile başlar
    (2), tekrar aynı konuya değinerek biter (48-52). Giriş âyetleri İlâhî bir destek
    ve tesellidir. Hz. Peygamber’in şahsiyetine dair en güzel hakikat de burada
    yer alır: “Sen muhteşem bir ahlâka sahipsin.” (4).
    Kur’an’ın nüzul sürecinde anlatılan ilk kıssa bu sûredeki “bahçe sahibi”
    kıssasıdır (17-32). Bu kıssa, “paylaşma ahlâkı” üzerine inşâ edilir. Kıssa
    üzerinden bütün insanlara; “sakın Allah yokmuş gibi davranmayın” mesajı
    verilir.
    Alâk sûresinde “insanın Rabbine mutlaka döneceği”1 âyetini saymazsak,
    nüzul sürecinde âhiretten söz eden ilk sûre budur. Hakikate karşı önyargılı
    bir inkâr içinde olan muhâtaplara sorumlu davranmaları öğütlenir.
    Sorumsuz bir hayat yaşayanları bekleyen feci âkıbet haber verilir (33-43).
    Hz. Peygamber’e verilen “onları bana bırak” mesajı, zımnen, onlar sana değil,
    Bana karşı savaşıyorlar mesajıdır (44-47).
    Ve son söz olarak, Hz. Peygamber’e Hz. Yunus’un görevi terk edişi hatırlatılarak
    “Sakın büyük balık sahibi gibi olma!” denilir (48-50). Bu âyetler,
    Hz. Peygamber’in üstlendiği görevin ne kadar ağır olduğunun da tescilidir.2
    Sûrede Hz. Peygamber’e ve Kur’ân’a karşı İslâm düşmanlarının ileri
    sürdükleri itirazlara mukabil olmak üzere, Peygamber (s.a.s.) en güzel sıfatlarla
    övülmekte, O’na yalan ve iftiralarla dil uzatanların çirkin sıfatları
    sıralanıp acı azapla cezalandırılacakları hatırlatılmaktadır. Daha sonra bu
    gibi mağrur ve şımarık insanların nasıl bir cezaya çarptırılacağı misalleri
    verilmektedir. Bütün bunlara karşılık sırât-ı müstakim yolundan ayrılmayan
    müttakî müslümanlara cennet vaad edilmektedir. Sûrede Allah (c.c.),
    1 96/Alâk, 8
    2 Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayınları, s. 1154
    • 25 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Peygamberine (s.a.s.) her şeye rağmen tebliğ görevine devam edip o şımarıkları
    kendisine bırakmasını öğütlerken bir yandan da Allah yolunda çalışma
    ve tebliğ görevini bırakan Yunus Peygamber’in uğradığı acıklı durum
    hatırlatılıp, sabır ve kararlılık tavsiyesi yapılarak sona ermektedir.
    İslâm karşıtı müşrikler Kur’ân âyetlerini dinlediklerinde kendi aralarında;
    “Bu hiçbir şairin şiirine uymayan birşeydir. Olsa olsa Hz. Peygamber’e
    (s.a.s.) başkaları öğretiyordur” diyerek Hz. Peygamber’e cinlenmiş, mecnun
    diyerek alaya alıyorlardı. Ancak Allah’ın: “Sen Allah’ın nimetine mazhar olmuş
    bir kimsesin, mecnun değilsin” (2), diyerek müşriklerin Peygamberimiz’e
    karşı olan ithamlarının yersizliği anlatılmaktadır.
    Bu âyetin asıl gayesi kâfirlerin Kur’ân yüzünden Allah Rasûlüne mecnun
    dediklerini ve bu iftiraya en açık kesin bir cevabın Kur’ân’ın bizzat kendisinin
    verdiği anlatılmaktadır. “Şüphesiz sen yüce bir ahlâk sahibisin” (3).
    Rasûlullah yalnızca Kur’anî tâlimatları insanlığa tebliğ etmekle kalmamış,
    o tâlimatları kendi zâtında da tatbik ederek buna örnek olmuştur. Rasûlullah’a
    yapılan ithamlara karşı Allah O’nun yüce bir ahlâk sahibi olduğunu
    beyan eder. O’na dil uzatanlar şiddetle kınanarak “Sen, devamlı yemin edip
    duran, izzet-i nefsi bulunmayana itaat etme. Daima ayıplayan ve lâf götürüp
    getirene, durmadan hayra engel olana, haddi aşana, çok günahkâra, kaba,
    haşin ve bunlardan başka zenîm (yani) kulağı kesik olana (da sakın itaat
    etme)” (10-13) denilerek onların vasıfları anlatılmakta ve onların bütün itham
    ve karalamalarla müslümanlardan taviz koparmaya çalıştıkları anlatılmaktadır.
    “Onlar istediler ki sen taviz veresin...” (9). Yani, onlar Peygamberimiz’den
    İslâmî tebliğde biraz gevşeklik göstermesini istiyorlar. Karşılığında
    da O’na karşı muhâlefetlerini hafifletecekler. Onların sapıklıklarına uyarak
    yönetimi ve dinlerini reddetme konusunda kendi dininden taviz verirse
    onlar da Peygamberimiz’le uzlaşacaklar. Onların bu hain ve sinsice planlarına
    karşı Allah; “Yakında onun burnunu dağlayarak damgalayacağız” (16)
    buyurur. O böylece zelil olacak, hem dünyada hem de âhirette vereceğimiz
    bu zilletten hiçbir zaman kurtulamayacak denilerek bu haber ile Allah’ın
    Rasûlü teselli edilmekte ve müşriklere uymaması hatırlatılmaktadır. Malları
    ve mülkleriyle şımaran insanları nasıl bir sonucun beklediği sûrenin
    sonuna doğru anlatıları kıssa ile canlandırılıyor. “Biz vaktiyle ‘bahçe sahiplerine’
    belâ verdiğimiz gibi, bunlara da belâ verdik. Hani onlar; Sabah
    olurken (kimse görmeden) onu devşireceklerine yemin etmişlerdi. Onlar
    • 26 •
    Ahmed Kalkan
    istisna da etmiyorlardı. Fakat onlar daha uykudayken Rablerinin katından
    kuşatıcı bir âfet bahçeyi sarıverdi de bahçe kapkara kesildi. Onlar, sabah
    olurken ‘madem devşireceksiniz, haydi erkenden gidin!’ diye birbirine seslendiler.
    Derken, ‘Aman bu gün hiçbir yoksul yanınıza sokulmasın!’ diye
    fısıldaşa fısıldaşa yola koyuldular.”
    “Evet, yoksullara yardıma” güçleri yettiği halde, onları yardımdan mahrum
    etmek gayesiyle erkenden yola düştüler. O müşrikler, kendi bahçelerini
    tahrip olmuş bir halde görünce “herhalde biz yolumuzu şaşırdık ve yanlış
    bir yere geldik” (26) dediler. Biraz düşündükten sonra bunun gerçekten
    kendi bahçeleri olduğunu farkederek hayıflandılar. “Değil, bizi mahrum
    bırakılmışız” (27). Sûre bu kıssadan sonra müslümanların büyük mükâfata
    uğratıldığı, Allah’tan korkanlar için Rableri katında nimetler dolu cennetin
    beklediği anlatılmaktadır. Daha sonra itaat eden müslümanların mücrim
    olamayacaklarını, müşriklerin bu iddiaları, “Ne biçim hüküm veriyorsunuz?!
    Yoksa Kur’an’dan ayrı bir kitabınız var da ondan mı okuyorsunuz” (37-
    38) gibi cevaplarla karşılık verilir.
    Kur’an tekrar “Sor onlara (neye güveniyorlar) garantileri nedir? Yoksa
    Allah’a koştukları ortakları mı (onlara garanti verecek)? Doğru söylüyor iseler
    ortaklarını çağırsınlar” (40-41) fermânıyla meydan okumakta ve Kur’an’a
    karşı bütün güçlerini kullanmalarına rağmen bunun boşa çıkacağı bildirilmektedir.
    Siz kendi kendiniz hakkında hüküm vermektesiniz. Bunların
    hiçbir temeli yoktur; akıl ve mantığa terstir. Üstelik, Allah’ın gönderdiği
    hiçbir kitaptan da bir delil gösteremezsiniz. Hiçbiriniz Allah’ın böyle bir
    vaadde bulunduğunu iddia edemez. Öte yandan onlar mâbud kabul ettikleriyle,
    kendilerini cennete sokacaklarına dair bir garanti de bulamıyorlar.
    O halde bu yanlış fikirleri nereden aldıkları soruluyor.
    Sûrenin sonuna doğru Allah Teâla Rasûlüne her şeye rağmen sabırla
    tebliğ görevine devam etmesini bildirmektedir. “Sen, Rabbin hüküm verinceye
    kadar sabret. Balık sahibi (Yunus (a.s.) gibi aceleci olma” (48). “O kâfirler
    zikri (Kur’an’ı) dinledikleri zaman neredeyse seni gözleriyle devirecekler.
    ‘O delidir’ diyorlar. Hâlbuki 0, bütün âlemler için nasihattir” (51-52). Allah
    Kur’an’ın böyle olmasını istemiştir; ilk günden bugüne kadar. O’nun koruyucusu
    ve sahibi de Allah’tır. Müdafâasını O yapar. Çünkü O’nu yalanla•
    27 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    yanlara karşı O savaşır. Bu dâvâya inananların, Allah hükmünü verinceye
    kadar sabretmeleri gerekir.
    Ayrıca sûrede müşrik ve münâfıklar karşısında sıkılan Rasûlullah
    (s.a.s.) güzel sıfatlarla övülerek teselli ediliyor. Allah’ın Rasûlune mecnun
    diyenler en çirkin sıfatlarla teşhir edilerek onlar için hazırlanan âkıbetin ne
    kadar acı olduğu bildiriliyor. Rasûlullah’a, müşrik ve müfterilerin iftirâ ve
    yalanlarına sabır göstererek tebliğ görevine devam tavsiye edilirken Yunus
    (a.s.) gibi sabırsızlanıp emr-i İlâhî gelmeden görevi terk etmenin acı sonucu
    hatırlatılıyor. Netice olarak Kur’ân-ı Kerim’in bütün âlemlere bir uyarı
    olarak gönderildiği belirtiliyor. 3
    Alâk sûresinde doğru ilmi ‘okumak’ vurgulanırken, Kalem sûresinde
    doğru ilmi ‘yazmak’, doğru ilimden ‘öğüt almak’ vurgulanır.
    - 1. Âyet -
    وَمَا يسْطُرُونَ
    ن وَاْلقَلَ
    ن : Nûn وَاْلقَلَ : kaleme andolsun ki وَمَا يسَْطُرُونَ : ve yazdıklarına
    “Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki” (68/Kalem, 1)
    Hurûf-ı Mukattaa
    Hurûf-ı mukattaa, Kur’an’da yirmi dokuz sûrenin başında yer alan ve
    isimleriyle telaffuz edilen hece harflerinin ortak adıdır.
    Hurûf-ı mukattaa, harf kelimesinin çoğulu olan hurûf ile “kesilmiş,
    ayrılmış” anlamındaki mukattaa kelimesinden meydana gelen bir tamlamadır.
    Mukattaa, “kesmek, bir şeyi bütününden
    ayırmak” mânâsına gelen
    kat’ kökünden türemiş bir sıfat olup söz konusu
    harfler kelimeyi oluştururken
    okundukları
    gibi değil, kendi isimleriyle telaffuz
    edildiklerinden
    3 Naci Yengin, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 291-292
    • 28 •
    Ahmed Kalkan
    “bağımsız ve ayrı harfler”
    anlamında “hurûf-ı mukattaa” diye anılmıştır. Bu
    harflere aynı sebeple hurûf-
    ı teheccî adı verildiği gibi sûrelerin ilk harflerini
    oluşturduklarından evâilü’s-süver ve fevâtihu’s-süver de denilmiş, ayrıca
    ne mânaya geldikleri veya bu sûrelerin başında hangi amaçla yer aldıkları
    kesin olarak bilinmediğinden hurûf-ı mübheme olarak da adlandırılmıştır.
    Kur’ân’ın yirmi dokuz sûresi bu harflerle başlamaktadır. Bu sûrelerden
    üç tanesi bir; on tanesi iki; on üç tanesi üç; iki tanesi dört ve bir tanesi de
    beş mukattaa harfiyle başlamaktadır.
    Bu sûreleri şöylece sıralayabiliriz: Bakara, Âl-i İmran, A’râf, Yunus, Hûd,
    Yusuf, Ra’d, İbrahim, Hicr, Meryem, Neml, Kasas, Ankebût, Rûm, Lokman,
    Secde, Yâsîn, Sâd, Mü’min, Fussilet, Tâhâ, Şuarâ, Câsiye, Ahkaf, Kaf, Kalem,
    Şûrâ, Zuhruf, Duhan. Bu sûrelerin yirmi yedisi Mekke’de nâzil olmuştur.
    Bakara ve Âl-i İmrân sûreleri ise Medenîdir. İslâm bilginleri mukattaa
    harflerinin tam bir âyet olup olmaması konusunda ihtilâf etmişlerdir. Bu
    harflerin ne anlama geldiği konusunda da pek çok görüş ileri sürülmüştür.
    “Kur’an okumayı teşvik eden, Allah’ın kelâmını okuyana her harfi için
    on sevap verileceğini bildiren ve bu arada “elif-lâm-mîm”in tek harf değil
    üç harften oluştuğunu” bildiren hadisin dışında4 mûteber hadis kaynaklarında
    hurûf-ı mukattaaya dair herhangi
    bir açıklama bulunmamaktadır.
    “Nûn” Kur’an’ın 29 sûresinin başında yer alan ve nüzul sırasına göre
    ilk kez burada geçen mukattaat (kesik, ayrık) harflerden bir gruptur. Arap
    alfabesinin yirmi sekiz harfinin yarısı ya tek tek ya da ikili, üçlü, dörtlü
    veya beşli terkipler halinde bu şekilde kullanılmışlardır. Sûrelerin önemli
    bir kısmının bu harflerle başlaması, başlangıçtan beri İslâm âlimlerini meşgul
    etmiştir. Bu konudaki genel görüş ve kabuller şöyle özetlenebilir:
    İslâm âlimlerinin tamamı, “mukattaat harflerinin, müteşâbihattan (anlamı
    kapalı olan sözcüklerden) olduğu konusunda görüş birliğine varmışlardır.
    Bu (kesik, ayrık) harfler, bir kelime gibi yazıldıkları halde, okunurken
    tek tek (“elif-lâm-mim” gibi) isimleriyle telaffuz edilir. Bütün mukattaat,
    başında bulundukları sûrenin ayrılmaz bir parçasıdır. Bunların müstakil
    4 Dârimî, Fezâ'ilü'l-Kur'ân I; Tirmizî, Fezâ'ilü'l-Kur'ân 16
    • 29 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    birer âyet olup olmadıkları konusunda ise, farklı görüşler vardır. Bu konuda
    tercih edilen görüş, “mukattaat, müstakil bir âyet değildir, kendilerini takip
    eden âyetin bir parçasıdır” şeklinde ifade edilen görüştür. Ancak âlimlerin
    bir kısmı, mukattaat’ın bazısını müstakil bir âyet, bazılarını da başında bulunduğu
    âyetin bir parçası kabul ederler. Meselâ, Bakara sûresinin başındaki
    (Elif-lâm-mîm) bir âyet olarak kabul edilirken, Kalem sûresinin başında
    yer alan “Nûn”, bulunduğu âyetin bir parçası sayılır.5
    Hurûf-ı Mukattaa’nın Yorumu Meselesi
    Hurûf-ı mukattaanın yorumlanıp yorumlanamayacağı konusunda birbirine
    muhalif iki görüş vardır. Bu görüşleri şöylece sınıflandırmak mümkündür.
    6
    a. Selefin Görüşü
    Selefe göre mukattaa harfleri Kur’ân’ın sırlarındandır ve manaları insanlardan
    gizlenmiştir. Nitekim Hz. Ebû Bekr (öl. 13/634)’in: “Her kitabın
    bir sırrı vardır. Allah’ın Kur’ân’daki sırrı da sûre başlarında yer alan harflerdir.”
    7 ve Hz. Ali (öl. 40/660)’nin: “Her kitabın bir özü vardır. Bu kitabın özü
    de hurûf-ı mukattaadır”8 şeklindeki ifadeleri de bunu açıkça ortaya koymaktadır.
    9
    Bu konuda bazı müfessirler de selefi bir çizgi takip ederek söz konusu
    harflerin anlamlarının bilinemeyeceğini söylemişlerdir. Meselâ er-Râzî şöyle
    demektedir: “Nasıl bir tarlaya sulama esnasında nehrin suyunun tamamı
    verilmeyip o tarlanın kaldırabileceği kadar su veriliyorsa,
    Allah katında
    bulunan bilgilerden de Rasûllerine lüzumu kadar verilmiştir. Bu sebepten
    dolayıdır ki, peygamberler âlimlere, onlar da insanlara tahammül edebilecekleri
    kadar bilgi sunmuşlardır. Âlimler, peygamberler ve melekler için
    sırlar vardır. Her grup kendisine verilenden fazlasını kaldıramaz. Çünkü
    akıl tam ve mükemmel değildir. Göz, güneş ışığına tahammül edemediği
    5 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları, Basılmamış Eser, Fiksad Y.
    6 Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Vakfı Yay., 194
    7 el-Kurtubî, el-Câmi', I, 154; ez-Zerkeşî, el-Burhân, I, 173; Elmalılı, Hak Dili, I, 159; Cerrahoğlu, İsmail,
    Tefsir Usûlü, s. 136
    8 Elmalılı, Hak Dini, I/159; Subhi es-Sâlih, Mebâhis, s. 236; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 136.
    9 Şeltüt, Mahmûd, Tefsiru'l-Kur'ân, s. 69
    • 30 •
    Ahmed Kalkan
    gibi akıl da sırlara dayanamaz.
    10 İbn Teymiyye (ö1.724/1323) de aynı görüşü
    destekleyerek bu harflerin
    mânâlarını Hz. Peygamber (s.a.s.)’in dışında
    hiç kimsenin anlayamayacağını
    ifade etmektedir.11
    Elmalılı Hamdi Yazır’ın bu konudaki görüşü de şöyledir: “Hurûf-ı mukattaa,
    Kur’ân nâzil olurken Hz. Peygamber (s.a.s.)’in kulağında bir hususiyetle
    çınlayan ve çeşitli mânâları Hz. Peygamber’in kalbinde tesbit eden
    vahiy sesleridir. Bu sesler, yalnız ona mahsus olduğundan mâhiyetlerini de
    ancak o bilmektedir”12.
    Kısacası Selef âlimleri, mukattaa harflerini Kur’ân’ın özü ve sırrı kabul
    etmektedirler. Onlara göre bu harflerin mutlaka mânâları vardır, ama onları
    Hz. Peygamberden başkası kavrayamaz. Çünkü bu hususta tek selâhiyyetli
    odur. 13
    Selefe ve bu yolu takip eden bazı âlimlere göre bu harfler, Kur’ân’ın esrârındandır.
    Allah bunların hakikatini bilmeyi kendine tahsis etmiştir. Bu
    görüşte olan âlimler, haliyle onları tefsir etmekten kaçınmışlardır. Görüşlerini
    teyid sadedinde seleften birtakım rivâyetler de nakletmişlerdir. Şa’bî,
    Süfyan es-Sevrî ve muhaddislerden bir topluluktan yapılan rivâyetlere göre
    onlar şöyle demişlerdir: Bunlar, sadece Allah’ın bildiği müteşâbihattandır.
    Onlar hakkında konuşmamız gerekmez (câiz olmaz). Onlara inanır ve nakledildikleri
    gibi okuruz. Benzeri görüşler Hulefâ-i Râşidîn ile İbn Mes’ûd’a
    da nisbet edilmiştir. 14
    Hurûf-ı mukattaaya anlam vermekten kaçınanların en önemli gerekçeleri
    söz konusu harflerin müteşâbihattan olduğu,
    müteşâbihatın te’vilinin
    ise dinen yasaklandığı
    hususudur. Aslında Kur’ân-ı Kerîm’in temel gayesi
    insanları hidâyete
    ulaştırmak olup bütün âyetler içinde çok küçük bir
    yer tutan hurûf-ı mukattaanın anlamının bilinmemesi Kur’an’ın bu fonksiyonunu
    hiçbir şekilde zedelemez.
    Ayrıca hac ibâdetleri İçinde yer alan ve
    hikmeti tam olarak anlaşılamayan Safâ
    ile Merve arasında sa’y etme gibi
    teabbüdî konularla, anlamı bilinmeyen bazı
    kelimelerin Kur’an’da yer alması,
    kişinin
    kulluk samimiyetini ölçme ve Allah’a
    teslimiyetini sağlama
    10 Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb, II/3
    11 İbn Teymiyye, Mecmû'u fetâvâ, XVII/399
    12 Elmalılı, Hak Dini, I/161
    13 Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fak. Vakfı Yay., 194-195
    14 Kurtubî, el-Câmi' li Ahkâmi'l-Kur'ân, Beyrut ty. 1, 154
    • 31 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    amacı taşır. Ebû Bekir İbnü’l-Arabî ise Kur’an’ın indiği dönemde Araplar’ın
    hurûf-ı mukattaanın mânalarını bildiğini iddia eder. Ona göre Hz. Peygamber’in,
    özellikle Kur’an konusunda bir açık vermesini bekleyen müşrikler
    bu harflerin mânâsını bilmeselerdi mutlaka bunu dillerine dolar, Kur’an’a
    ve Peygambere eleştiri yöneltirlerdi. Hâlbuki
    onlardan böyle bir itiraz vâki
    olmadığı gibi Kur’an’ın fesâhat ve belâğatini açıkça
    itiraf etmek zorunda
    kalmışlardır. 15
    b. Halefin Görüşü
    Hurûf-ı mukattaa konusunda ileri sürülen ikinci görüş de halefin yani
    “müteahhirûn Ehl-i sünnet kelâmcılar”ın görüşüdür. Onlara göre de, Allah
    Taâlâ’nın muhâtapları için anlamı olmayan şeyleri inzal etmesi uygun
    değildir. Ayrıca Kur’ân’da insanları tefekküre sevkeden birçok âyet vardır.
    Şâyet söz konusu harflerin herhangi bir manası olmasaydı, o takdirde bunların
    istisna edilmeleri gerekirdi. Yine bunlar, manaları bilinmeyen harfler
    olsaydı, o zaman da Kur’ân’ın meydan okuması caiz olmazdı16. Daha başka
    deliller de ileri süren müteahhirûn Kelâmcılar, ilimde rüsuh sahibi olanların
    bu harflerin manalarını çözebileceklerini söylemişler ve kendileri de
    bazı te’viller yapmışlardır. Ama onlar da, hurûf-ı mukattaadan ne kastedildiği
    hususunda yapmış oldukları yorumlarda birlik temin edememişlerdir.
    Bu konuda birbirinden farklı 20 kadar görüş ortaya atılmıştır17. Bunların
    birkaçını şöylece sıralayabiliriz.
    İçlerinde kelâmcıların da bulunduğu, çoğu sonraki nesillerden olan çok
    sayıda âlim, müteşâbih âyetlerin ve dolayısıyla
    hurûf-ı mukattaanın mânalarını
    araştırmanın gerekli olduğunu söylemiştir.
    Bu âlimlere göre “apaçık
    bir Arapça ile” nâzil olan,18 insanları üzerinde düşünmeye dâvet eden,19 her
    şeyi açıklayan20
    ve hidâyet rehberi olan21 Kur’an’da anlaşılmayan sözlerin
    bulunması onun bu özellikleriyle bağdaşmaz. Gerek nazım gerekse
    nesirde
    kelimelerin yerine mukattaa harflerini kullanmanın Arap geleneğinde
    bulunduğunu söyleyen İbn Atıyye el-Endelûsî bu harflerin tefsir edilmesi
    15 Bak. Süyûtî, el-İtkan, III/27
    16 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 138
    17 Bk. Fahreddin er-Râzî, Mefâtihu'l-Ğayb, II/5-8
    18 26/Şuarâ, 195
    19 4/Nisâ, 82; 47/Muhammed, 24
    20 16/Nahl, 89
    21 2/Bakara, 185
    • 32 •
    Ahmed Kalkan
    taraftarıdır.
    22 Selefi bir âlim olmasına rağmen İbn Teymiyye de bu görüştedir.
    İbn Teymiyye’ye göre Âl-i İmrân sûresinin 7. âyetinde müteşâbihin
    mâna ve tefsirini değil; te’vilini Allah’tan
    başka hiç kimsenin bilemeyeceği
    ifade edilmiştir. Allah, “Bu kitap, âyetlerini
    düşünsünler... diye sana indirdiğimiz
    mübârek bir kitaptır”23 buyurmuştur. Burada söz konusu edilen düşünme,
    hem muhkem hem de müteşâbih âyetleri kapsar; mânâsı olmayan
    veya anlaşılması
    imkânsız bulunan bir şey ise düşünülemez.
    24
    Onlara anlam verenler, değişik birçok görüş ileri sürmüşlerdir. Biz bunlardan
    sadece önemli bulduğumuz birkaç tanesini nakletmekle yetineceğiz:
    a- Bu harflerden her birinin Allah’ın isim ve sıfatlarıyla başka isimlere
    delâlet ettiğini ileri sürenlerin görüşü:
    Bu konuda selefe nisbet edilen görüşler de vardır. Bu görüşlerin büyük
    çoğunluğu İbn Abbas’a nisbet edilir. Meselâ İbn Abbas’a nisbet edilen
    bir görüşe göre “Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd” harfleri Allah’ın şu isimlerine delâlet
    ederler “el-Kerîm, el-Hâdî, el-Hakîm, el-Alîm, es-Sâdık.”25 “Elif-lâm-mîm”
    harfleri, “Ben Allah’ım, daha iyi bilirim” anlamındadır.
    Buna benzer misalleri çoğaltmak mümkündür. Bir kısım âlimler, bazı
    gerekçeler ileri sürerek bu görüşe karşı çıkmışlardır. Her şeyden önce bu
    harflerin bu anlama geldiğine dair tutarlı bir dayanak mevcut değildir. Meselâ
    bir “kaf ” harfi niçin Allah’ın “Kahir ismine delâlet ediyor da “Kuddûs”,
    “Kadîr” veya “Kavî” isimlerine delâlet etmiyor?26
    Mukattaa harflerinden bazıları Allah’ın,
    bazıları diğer varlıkların isimlerinin
    kısaltmasıdir. İbn Abbas’tan rivâyet edilen
    ve Dahhâk’in tercih ettiği
    bir görüşe göre elif-Iâm-mîmdeki elif Allah’a, mîm Muhammed’e, lâm ise
    Cebrail’e delâlet eder ve bu terkip, “Bu kitap Allah katından
    Cebrail vasıtasıyla
    Muhammed’e indirilmiştir”
    anlamına gelir.27 İbn Cübeyr’in İbn Abbas’tan
    naklettiği diğer bir rivâyette
    ise bu harflerden her biri ya Allah’ın
    22 El-Muharreru'l-Vecîz, I/96
    23 38/Sâd, 29
    24 Mecmû'u Fetâvâ, XIII/275
    25 Suyûtî, el-İtkan, Beyrut 1978, II/11
    26 Subhi es-Sâlih, Mebâhis fi Ulûmi'l-Kur'ân, Beyrut 1968, s. 241
    27 İbnü'l-Cevzî, I/22; Fahreddin er-Râzî, II/6
    • 33 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    zatî bir isminden ya nimetlerine delâlet eden bir isimden veya bir melek ya
    da bir peygamber isminden alınmıştır.28
    Ayrıca bir harf ya da harf grubunun anlamıyla ilgili olarak bir sahâbeden,
    meselâ İbn Abbas’tan nakledilen farklı anlamlar o kadar çok ve birbirinden
    uzaktır ki, bu durum rivâyetlere itimadı sarsmaktadır.
    b- Kur’ân’ın icâzına delâlet ettiklerini söyleyenlerin görüşü:
    Hurûf-ı mukattaa ile muhâtaplara şu mesaj verilmektedir: Kur’ân-ı
    Kerîm, Arapların konuşmalarında kullandıkları bu hece harflerinden oluşan
    kelimelerden meydana gelmektedir. Kur’an bu kelimeleri kullanarak
    öyle bir ifade üslûbu ortaya koymuştur ki, beşerin bunun gibisini ortaya
    koyması mümkün değildir. Oysa Araplar da konuşmalarında aynı hammaddeyi
    kullanıyorlar. Eğer bu Kur’an Allah tarafından indirilmemiş olsaydı,
    onlar da Kur’an’ın fesâhatine denk bir fesâhat tuttururlardı.
    Bu görüşe göre hurûf-ı mukattaa Kur’an’ın i’câzını ortaya koymak amacıyla
    kullanılmıştır. Gerçi bu harflerin tamamı Arap alfabesinin
    yarısından
    ibarettir; ancak Araplar’da alfabenin tamamını ifade etmek üzere kısaca
    “elif bâ tâ sâ” demek âdet olmuştur.
    Bu telakkiye göre hurûf-ı mukattaanın
    mevcûdiyeti şu mesajı vermektedir: “Kur’an sizin konuşmalarınızda
    ve yazılarınızda
    kullandığınız harfleri kullanmaktadır.
    Eğer onun beşer
    kelâmı olduğunu iddia ediyorsanız siz de aynı harflerle benzeri
    bir metin
    düzenleyin.” Hurûf-ı mukattaa
    ile başlayan sûrelerin büyük çoğunluğunda
    bu harflerden hemen sonra Kur’an’ın i’câzının dile getirilmiş olması bu görüşün
    doğruluğuna delil olarak gösterilir.
    29 Son dönem âlimleri arasında en
    çok taraftar bulan görüşlerden biri budur.
    Mukattaa harfleri Arapça kelimelerin
    terkibinde en çok kullanılan
    harflerden
    meydana gelmektedir. Bu özellikleri taşıyan hurûf-ı mukattaanın
    Kur’an’da zikredilmesi, bu İlâhî kelâmın harflerden meydana geldiğini
    bildirmek ve dolayısıyla
    muhâtaplarını ilzam etmek amacına yöneliktir.30
    28 İbn Atıyye,
    I, 96
    29 İbn Kesir, Tefsîru’l Kur’an, I/59
    30 Zemahşerî, el-Keşşâf, I/100-104
    • 34 •
    Ahmed Kalkan
    Bu görüşü ileri sürenler, görüşlerine gerekçe olarak da şunu söylerler:
    Bu harflerle başlayan sûreler yirmi dokuz adet olup hece harflerinin sayısı
    da yirmi dokuzdur. Ayrıca her harf grubundan biri hurûf-ı mukattaa içerisinde
    Kur’an’da zikredilmiştir.
    Arap dilinde kelimelerin harf sayısı ile de Hurûf-u Mukattaanın bir
    ilişkisi vardır. Şöyle ki; Arap dilinde kelimeler ya bir, ya iki, ya üç, ya dört,
    ya da beş harften oluşmaktadır. Arapçada beş harften fazla harften oluşan
    kelime yoktur. Hurûf-ı mukattaa da birden başlamak üzere beş harfe kadar
    bir arada zikredilmiştir.
    c- Hurûf-ı mukattaa Kur’an’a dikkat çekmek üzere zikredilmiştir.
    Ebû Revk Atıyye b. Hâris el-Hemedânî ve Kutrub’un benimsediği bu
    görüşe göre Mekkeli müşriklerin, Kur’an’ın insanları etkisi altına
    almasını
    önlemek amacıyla Kur’an okunurken gürültü çıkarmaya karar vermeleri
    üzerine Kur’an’a vurgu yapan devamındaki âyetlere dikkat
    çekmek
    için söz konusu harfler nâzil olmuştur. Müfessirlerin beyânına göre vahiy
    geldikçe Hz. Peygamber bunları insanlara tebliğ ederdi. Ancak Kur’ân’ın
    meydan okuması karşısında âciz kalan müşrikler ve gayr-i müslim unsurlar
    diyorlardı ki; “... Sakın şu Kur’ân’ı dinlemeyin, okundukça gürültü edin,
    belki bastırır galip gelirsiniz.”31 Ancak hurûf-ı mukattaanın yer aldığı sûreler
    nâzil olunca bu harfler, kâfirlerin de dikkatlerini çekmiş böylece gürültü
    etmekten vazgeçerek Kur’ân’a kulak vermeye başlamışlardır.32 Fahreddin
    er-Râzî, hurûf-ı mukattaanın,
    sûrelerin başında yer almasının bu görüşü
    desteklediğini söyler.33 Hurûf-
    ı mukattaanın dikkat çekme işlevine sahip
    olduğu görüşünü geliştirerek benimseyen
    Reşîd Rızâ, bu harflerle öncelikle
    Mekke’de müşriklerin dikkatleri çekilerek
    onların İslâm’a dâvet edildiğini,
    kendilerine
    nübüvvetin kanıtlandığını, daha sonra aynı dâvetin Medine’de
    Ehl-i kitaba yöneltildiğini ileri sürer. Hurûf-ı mukattaa ile başlayan yirmi
    dokuz sûrenin yirmi beşinde
    bu harflerden hemen sonra Kur’an’dan söz
    edilmesi, geri kalan dört sûrenin her birinde de aslında nübüvvet ve kitabın
    isbâtıyla ilgili konuların yer alması, bu harflerin Kur’an vahyine dikkat
    çekmek için zikredildiğini gösterir.34 Hurûf-ı mukattaa konusunda en
    31 41/Fussilet, 26
    32 Ez-Zerkeşî, el-Burhân, I/75
    33 Mefâtihu'l-Ğayb, II/11; Ayrıca bk. İbnü'l-Cevzî, I/21-22
    34 Tefsîrü'l-Menâr, VIII/302
    • 35 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    isâbetli yorumu Reşîd Rızâ’nın yaptığını
    söyleyen Subhî es-Sâlih de onun
    görüşüne
    katılır.35 Bu telakki özellikle son dönem âlimleri arasında taraftar
    bulmuştur.
    d- Uyarı harfleri olduklarını söyleyenlerin görüşü:
    Bu görüşü ileri sürenler, şöyle derler: Câhiliyye Arapları da kasidelerine
    birtakım tenbih (uyarı) edatlarıyla başlar, böylece muhâtabın dikkatini
    kendi sözlerine çekmek isterlerdi. Kur’ân-ı Kerîm, onların kullandığı uyarı
    harflerinden farklı olarak bu harfleri kullanmıştır. Çünkü bu harfleri kullanmaktan
    maksat, muhâtabın dikkatini çekmektir. O halde farklı harflerin
    kullanılması, bu görevi daha mükemmel bir şekilde yerine getirecekti ve
    Kur’an da bunu yaptı.
    Hurûf-ı mukattaanın yorumunda sûfîlerin de kendilerine has yaklaşımları
    vardır.
    Bu konudaki te’villerin en çok dikkat çeken örnekleri Muhyiddin
    İbnü’l-Arabî’ye aittir. Tam bir hurûfî anlayışla harflerin
    de bir ümmet
    olduğunu, bunların kendilerine has şeriatlarının, hatta kendi türlerinden
    Rasûllerinin bulunduğunu ileri
    süren İbnü’l-Arabî, hurûf-ı mukattaanın
    harfler âlemine ait mertebelerden avam tabakasının bir üst derecesindeki
    havas mertebesinde yer aldığını söyler.36 Ona göre hurûf-ı mukattaanın
    mâhiyetini aklî sûretleri idrâk edenlerden başka kimse bilemez. Bu harfler
    yirmi dokuz sûrede zikredilmiştir ki bu, Kur’an’da ay için belirlendiği ifade
    edilen menzillere37 denk düşmektedir.
    Hurûf-ı mukattaanın tekrarlarla birlikte
    toplam sayısı yetmiş sekizdir. Hz. Peygamber de, “İman, yetmiş küsur
    şubedir”
    demiştir. Hurûf-ı mukattaadan hareketle
    hadiste geçen küsurun
    sekizden ibaret olduğu ve imanın yetmiş sekiz şubeden
    meydana geldiği
    anlaşılır. Şu halde
    bir kul hurûf-ı mukattaanın mâhiyetini
    bilmedikçe imanın
    esrârını ikmal edemez.
    38 İbnü’l-Arabî’nin kaydettiğine göre İbn Berrecân,
    söz konusu
    harfleri keşfine perde kılarak felek ilmi yönünden yorumlayıp
    bununla Beytülmakdis’in 583 yılında fethedileceğini söylemiştir.39
    Subhî es-Sâlih, İbnü’l-Arabî’nin bu tür bâtınî-hurûfî yorumlarını sûfiyye
    şathiyelerinin ilginç örnekleri olarak görmektedir.40
    35 Mebâhis fî' Ulumi'l-Kur'ân, s. 243-246
    36 Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Fütûhat, I/260-262
    37 36/Yâsin, 39
    38 Muhyiddin İbnü’l-Arabî, el-Fütûhat, I/266-267
    39 A.g.e., I/268
    40 Mebâhis fi 'Ulûmi'l-Kur'ân, s. 239
    • 36 •
    Ahmed Kalkan
    Futûhât-ı Mekkiyye’nin 198’nci babının 27’nci faslında Muhyiddîn İbn
    Arabî, sûre başlarında bulunan bu harflerin, meleklerin isimleri olduğunu,
    bunlar okunmakla o meleklerin çağrılmış olacağını, ismin sahibi olan meleklerin
    de bu harfleri okumak sûretiyle kendilerini çağıran kimsenin söyleyeceği
    sözü bekleyeceklerini; eğer bu harflerden sonra bir haber geliyorsa
    “Doğrusun” diyerek okuyanı tasdik edeceklerini ve “Bu, gerçek mü’mindir,
    doğruyu söyledi, hakkı haber verdi” deyip o kimse için mağfiret dileyeceklerini
    söylemektedir. Bu görüş, sadece Muhyiddîn İbn Arabi’ye mahsustur.
    Muhyiddin İbnü’l-Arabî’ye nisbet edilmekle
    birlikte Kâşânî’ye ait olduğu
    kabul edilen İşârî tefsir kitabında yer alan bilgilere
    göre elif-lâm-mîm
    harfleri sırasıyla Allah, Cibril ve Muhammed isimlerinin kısaltmalarıdır.
    Varlığın (vücûd) evveli Allah, ortası Cibril, sonu Muhammed’dir. Bu üçü
    bir daire oluşturduğu gibi üç harf de varlığın
    bütününe işaret eder. Yine
    aynı eserde,
    bazı mukattaa harflerinin Hz. Peygamber’in belli vasıflarına
    işaret ettiği ileri sürülmektedir.41 Ni’metullah en-Nahcuvânî de hurûf-ı mukattaa
    ile Rasûl-i Ekrem arasında benzer münâsebetler kurmuştur.42 İsmâii
    Hakkı Bursevî ise hurûf-ı mukattaanın sahih mânalarının olduğunu ve
    bunların
    muhakkik sûfîlerin ilimlerinin özünü teşkil ettiğini söyler. Ona
    göre Hz. Âdem ile İdris’e verilen ilimler içinde hurûf ilmi de vardır. Hz.
    Peygamber hem öncekiler hem sonrakilerin ilmiyle donatılmıştır. Bir rivâyete
    göre Hurûfiyye’nin zemmedilmesinin asıl sebebi, nasların zâhirine
    itibar etmemesi ve hakikatin elbisesi durumunda
    olan şeriat perdesini kaldırmasıdır.
    Hurûf-
    ı mukattaanın gerçek mânalarını ancak
    Allah, Hz. Muhammed
    ve onun kâmil vârisleri bilir. Bu mânaları bilen kâmil insanlar,
    ifşâ hususundaki ahidlerini bozmamak
    ve zayıf akıllıları korumak amacıyla
    onları açıklamayarak bazı remiz ve işaretler kullanma yoluna gitmişlerdir.43
    Hurûf-ı mukattaanın gizli bir ilim ve bir sır olduğuna hükmeden müfessir
    Âlûsî de bu harflerle ne kastedildiğini Rasûlullah’tan sonra yalnızca ona
    vâris olan velîlerin bilebileceğini, erbâb-ı zevkin de bunların mânalarını
    anlayabileceğini, diğer âlimlerin
    buna vâkıf olmayışlarının ise bir sakınca
    teşkil etmeyeceğini söyler.44
    41 Tefsîrü'l-Kur’âni'l-Kerîm, I/13, 422, 520; II/31, 256, 323, 348
    42 El-Fevâtihu'l-İlâhiyye, I/98, 242, 509; II/227, 272
    43 Rûhu'l-Beyân, IV/4, 207, 439; VII/4
    44 Rûhu'l-Me'ânî, 100-101, 103
    • 37 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    İslâm dünyasında ilk temsilcileri Şiî çevrelerin
    arasından çıkan, havas
    ve hurûf ilimleriyle ilgilenen kişiler hurûf-ı mukattaaya özel bir önem atfetmişlerdir.
    Nitekim “Kâf-hâ-yâ-ayn-sâd”ın mânâsını soran bir kimseye
    Muhammed b. Hanefiyye’nin, “Bunun
    tefsirini haber versem, su üzerinde
    ayakların batmadan yürürsün” dediği nakledilir.45 Öte yandan İbn Sînâ bir
    risâlesinde hurûf-
    ı mukattaayı matematik ve mantık esaslarına dayalı olarak
    felsefî bir tarzda yorumlamıştır. İmam Gazzâlî’ye nisbet edilen hurûf-ı
    mukattaa konusundaki bir risâlede bu harflerin hakikatini Hz. Peygamber’den
    başka kimsenin bilemeyeceği
    ifade edilmekle birlikte, eserde bunların
    havassı hakkında bazı bilgiler verilmiştir.
    Öne sürülen deliller gözden geçirildiğinde, hurûf-ı mukattaanın
    Kur’an
    vahyine dikkat çekme fonksiyonu gördüğü yönündeki tez akla ilk gelen
    yaklaşım olarak görünmektedir. Ancak dikkat çekmede hedeflenen kitlenin
    belli bir zümre ile sınırlandırılması yerine,
    Kur’an’ın indiği dönemdeki
    müşrikler
    ve ehl-i kitabın yanı sıra her devirdeki insanlar olduğunu kabul
    etmek daha isâbetlidir.
    Bu harflerin büyük çoğunluğundan
    hemen sonra
    Kitab veya Kur’an kelimelerini içeren yahut bunlara işaret eden âyetlerin
    gelmesi, onların dikkat çekmek amacıyla zikredildiğini destekleyen önemli
    karînelerden biridir. Âyetleri dura dura okumayı46 ve okunurken susup dinlemeyi47
    emreden,
    Kur’an’ın okunuşu sırasında gürültü
    çıkaran müşrikleri
    yeren48 çeşitli tenbih edatları kullanıldığı gibi
    birçok sûre yemin ve nidâ gibi
    dikkat çekici bir unsurla başlamaktadır. Beşer sözünün çok üstünde olan
    ve Arap diline yeni terimler kazandıran Kur’an’da Arapların alışık olmadığı
    türden tenbih edatlarının
    kullanılmış olması normaldir. Hurûf-
    ı mukattaa
    sadece dikkat çekme amacıyla zikredilmiş olmasa bile, mânalarını
    Allah’tan
    başka kimsenin bilemeyeceği yönündeki görüş de dâhil olmak üzere, bu
    konuda geliştirilen görüşlerin hemen
    hepsinde söz konusu harflerle aynı
    zamanda dikkat çekme hedefinin gözetildiğini
    kabul etmek mümkündür.
    Dolayısıyla
    bu telakki diğer yaklaşımların ortak
    noktası olması açısından
    dikkate değer
    gözükmektedir. 49
    45 Ebû Hayyân el-Endelüsî, I/35
    46 17/İsrâ, 106
    47 7/A'râf, 204
    48 41/Fussılet, 26
    49 M. Sait Şimşek, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 26-27; M. Zeki Duman-Mustafa Altundağ, TDV İslâm
    Ansiklopedisi, TDV Y., c. 18, s. 401-408
    • 38 •
    Ahmed Kalkan
    Yukarıdan beri izah ettiğimiz şekilde bu harflerin tefsirinde çeşitli görüşler
    ileri sürülmüştür. Biz bu görüşlerden birini tercih ediyoruz ki, o da
    bu harflerin Kur’an-ı Kerim’in böyle harflerden meydana gelmiş olduğuna
    işaret sayılmasıdır. Bu harfler, Kur’ân-ı Kerim’in hitâbettiği Araplar tarafından
    kullanılan harflerdir. Böyle olmasına rağmen Araplar bu harflerden veciz
    Kur’an-ı Kerim’in bir benzerini meydana getirememişlerdir. Bu Kur’an
    ki, onları defalarca, bir benzerini veya on sûrenin bir benzerini yahut da hiç
    olmazsa bir sûrenin benzerini meydana getirmeye dâvet etmiş, fakat onlar
    bu meydan okuyuşa cevap vermekten âciz kalmışlardır.
    Bu âcizlik, yalnız Kur’an’a karşı değil; Allah’ın bütün mahlûkatına karşı
    da aynıdır. İşte Allah’ın yaratışıyla insanın sanatı arasındaki fark budur.
    Yeryüzü, mâhiyeti bilinen zerrelerden meydana gelmiştir. İnsanın bu zerrelerden
    (atomlardan) meydana getirebileceği en son şekil; ya bir kerpiç, ya
    bir tuğla, ya bir kap, ya bir direk, ya bir heykel veya bir cihazdır. Ne kadar
    uğraşırsa uğraşsın yapabileceği budur. Fakat Allah, öyle bir mübdî (benzersiz
    yaratıcı) ki, o zerrelerden hayat meydana getiriyor. Bu hayatta da insanı
    âciz bırakan enerjik, hareketli İlâhî bir esrar gizliyor; Hayat sırrını. Beşerin
    eremeyeceği ve kavrayamayacağı bir sır. İşte böyledir Kur’an... Harfler
    ve kelimeler... İnsanoğlu bunlardan vezinler, cümleler kurar. Allah ise bir
    Kur’an, bir Furkan vücuda getirir. Bu harf ve kelimelerden meydana gelen
    beşer sanatıyla Allah’ın sanatı arasındaki fark, ölü cisimle hayat fışkıran ruh
    arasındaki fark gibidir. İşte bu, hayatın şekliyle hakikati arasındaki farktır.
    Tabiat kanunlarının her biri Rabbimiz’in âyetleridir. Bunlara tekvinî
    kanunlar diyoruz. Bir çiçeğin açmasında, bir böceğin uçmasında birçok
    kanun-ı İlahî çalışmaktadır. İnsanoğlu bu kanunları keşfeder, elementleri
    bulur, ama bir çiçeği yoktan var edemez. Rabbimiz’in teşrîî kanunu olan
    bu Kur’an âyetlerinin lafızları da bize 28 harfin bir araya gelmesiyle ulaştırılmış.
    İnsanoğlu bu harflerin hepsini sayar, yazının kurallarını da bilir,
    ama elementlerden bir çiçek yaratamadığı gibi bu harflerden de bir âyetin
    benzerini getiremez.
    Bu harfler, Kur’an’ın eşsizliğine işaret etmek, muhâtabın dikkatini okunan
    vahye çekmek, onu İlâhî mesajı dinlemeye ve anlamaya hazırlamak
    için gelmişlerdir. Mukattaa harflerinden sonra yemin ifadelerinin yer alması,
    bu görüşü desteklemektedir. Tabii ki bu yaklaşım da bir faraziyeye
    dayandığından, kesin ve tam iknâ edici değildir. Kur’an veya Rasûlullah ta•
    39 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    rafından bu harflerin mânâsı bize bildirilmediği için, bu konuda kesin bir
    şey dememek, bu harflerin anlamı hakkında kesin bir söz söylememek en
    doğru yoldur. Her şeyin doğrusunu en iyi Allah bilir.
    Bazı âlimlerin, Allah ile Rasûlü arasında birer şifre olarak kabul ettikleri
    mukattaa harflerinin, tek başlarına ya da bulundukları sûrelerin başındaki
    durumlarına göre ifade ettikleri bazı gizli manaları olabilir. İbn Teymiyye50
    ve Elmalılı’nın51 da zikrettiği şekilde bu harflerin manalarını Hz. Peygamber
    biliyordu. Çünkü Kur’ân’ın ilk muhatabı ve en selahiyetli müfessiri o idi.
    Aksini iddia etmek, Rasûlullah (s.a.s.)’ın Kur’ân’dan bazı âyetlerin manalarını
    anlamadığı sonucunu ortaya çıkarır ki, bunun doğruluğunu söylemek
    mümkün görünmemektedir. Ancak burada şöyle bir soru akla gelebilir. O
    halde Hz. Peygamber söz konusu harflerin manalarını neden açıklamadı?
    Bilindiği üzere bu konuda Rasûlullah (s.a.s.)’dan nakledilen tek bir hadis
    mevcuttur. O da: “Allah Taâlâ’nın kitabından bir harf okuyana on misli
    sevab verilir. Ben ‘Elif lâm mîm’ bir harftir demiyorum. Elif bir harf, lâm
    bir harf, mîm bir harftir”52 hadisidir ve görüldüğü gibi bu hadîs, harflerin
    mânâlarıyla ilgili herhangi bir bilgi vermemektedir. Bu durumda şu üç ihtimal
    üzerinde durulabilir:
    1. Ya Allah Taâlâ bu harflerin Rasûlü ile kendi arasında birer sır olarak
    kalmasını istemiştir.
    2. Ya sahâbîler bu konuda Peygamber’e bir şey sormadıkları için Rasûlullah
    (s.a.s.) herhangi bir açıklama yapmamıştır.
    3. Ya da esasen sahâbîler de kendi bilgi ve zekâ seviyelerine göre bu
    harflerin mânâlarını anlıyorlardı, o yüzden de Peygamber (s.a.s.) bu harflerin
    mânâlarıyla ilgili olarak herhangi bir beyanda bulunma ihtiyacı hissetmemişti.
    Bizim kanaatimize göre Allah Rasûlü’nün bu harflerin anlamlarını
    bilmemesi
    mümkün değildir. Ancak Peygamberimizin onların muhtevâlarını
    açıklamaması, söz konusu harflerin içerik itibariyle müslümanlara yöne-
    50 İbn Teymiyye, Mecmû'u Fetâvâ, XVII/399
    51 Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, I/161
    52 Tirmizî, Fezâilu'l-Kur'ân 16; Dârimî, Fezâilu'l-Kur'ân 1
    • 40 •
    Ahmed Kalkan
    lik bir sorumluluk anlamı taşımadıklarından kaynaklanıyor
    olabilir. En
    doğrusunu Allah bilir.53 Hurûf-ı mukattaanın müstakil âyet olup olmadığı
    konusunda farklı iki görüş vardır. Bir görüşe göre, bu harflerden bazıları
    müstakil birer âyet bazıları da kendilerinden sonra gelen âyetlerin cüz’üdür
    yani Müstakil âyet değildir.
    Meselâ altı sûrenin başında bulunan ve başlı başına birer âyet kabul
    edildikleri halde müstakil âyet sayılmayıp başlarında yer aldıkları âyetlerin
    birer cüz’ü kabul edilmişlerdir. Bu görüşü ileri sürenler,
    Kûfelilerdir.54
    Müfessir ez-Zemahşerî de aynı görüşü destekleyerek sözkonusu harflerin
    müstakil âyet sayılıp sayılmamasının tevkîfî/İlâhî olduğunu söylemektedir.
    55 Bu konudaki diğer görüş ise Basra’lılara aittir. Onlara göre de yirmi
    dokuz sûrenin başında bulunan mukattaa harflerinin hiçbirisi müstakil
    âyet değildir.56
    Kalem sûresi hece harfi “Nûn” ile başlıyor. Kur’an sûrelerinin bazıları
    böyle harflerle başlamaktadır. Bu harflerin tefsirinde çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.
    Biz bu görüşlerden birini alıyoruz ki, o da bu harflerin Kur’an-ı
    Kerim’in böyle harflerden meydana gelmiş olduğuna işaret sayılmasıdır. Bu
    harfler Kur’an-ı Kerim’in hitabettiği Araplar tarafından kullanılan harflerdir.
    Böyle olmasına rağmen Araplar bu harflerden veciz Kur’ân-ı Kerim’in
    bir benzerini meydana getirememişlerdir. Bu Kur’an ki, onları defalarca, bir
    benzerini veya on sûrenin bir benzerini yahut da hiç olmazsa bir sûrenin
    benzerini meydana getirmeye dâvet etmiş, fakat onlar bu meydan okuyuşa
    cevap vermekten âciz kalmışlardır.
    Bu âcizlik, yalnız Kur’an’a karşı değil; Allah’ın bütün mahlûkatına karşı
    da aynıdır. İşte Allah’ın yaratışıyla insanın sanatı arasındaki fark budur.
    Yeryüzü, mahiyeti bilinen zerrelerden meydana gelmiştir. İnsanın bu zerrelerden
    (atomlardan) meydana getirebileceği en son şekil; ya bir kerpiç, ya
    bir tuğla, ya bir kap, ya bir direk, ya bir heykel veya bir cihazdır. Ne kadar
    uğraşırsa uğraşsın yapabileceği budur. Fakat Allah, öyle bir mübdî (benzersiz
    yaratıcı) ki, o zerrelerden hayat meydana getiriyor. Bu hayatta da insanı
    âciz bırakan enerjik, hareketli ilahî bir esrar gizliyor; Hayat sırrını. Beşe-
    53 Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi, Marmara Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Vakfı Y., s. 195-200
    54 Elmalılı, Hak Dini, I/152; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 136
    55 ez-Zemahşerî, el-Keşşâf, I/25; el-Âlusî, Rûhu'1-Meânî, I, 89
    56 Elmalılı, Hak Dini, I, 52; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 136; Muhsin Demirci, Tefsir Usulü ve Tarihi,
    s. 193-194
    • 41 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    rin eremeyeceği ve kavrayamayacağı bir sır. İşte böyledir Kur’an... Harfler
    ve kelimeler... İnsanoğlu bunlardan vezinler, cümleler kurar. Allah ise bir
    Kur’an, bir Furkan vücuda getirir. Bu harf ve kelimelerden meydana gelen
    beşer sanatıyla Allah’ın sanatı arasındaki fark, ölü cisimle hayat fışkıran ruh
    arasındaki fark gibidir. İşte bu, hayatın şekliyle hakikati arasındaki farktır.
    Tabiat kanunlarının her biri Rabbimiz’in âyetleridir. Bunlara tekvinî
    kanunlar diyoruz. Bir çiçeğin açmasında, bir böceğin uçmasında birçok
    kanun-ı ilahî çalışmaktadır. İnsanoğlu bu kanunları keşfeder, elementleri
    bulur ama bir çiçeği yoktan var edemez. Rabbimiz’in teşrîî kanunu olan
    bu Kur’an âyetlerinin lafızları da bize 29 harfin bir araya gelmesiyle ulaştırılmış.
    İnsanoğlu bu harflerin hepsini sayar, yazının kurallarını da bilir,
    ama elementlerden bir çiçek yaratamadığı gibi bu harflerden de bir âyetin
    benzerini getiremez.
    “Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki” (68/Kalem, 1)
    Nûn’a; harf adı yanında, “hokka, cennet nehri, büyük balık” mânâsı verenler
    de olmuştur. Ayrıca nûn, “kılıcın keskin ağzı”na denir. Bu takdirde
    “Nûn ve’l-kalem” “kılıç ve kaleme yemin olsun” anlamına gelir.
    Bir kısım tefsirciler de, sûrede “Sen Rabb’inin hükmüne sabret, balık sahibi
    (Yunus) gibi olma. Hani o kızgın bir halde Rabb’ine nidâ etmişti.”57 buyrulmuş
    olması ve bu âyetteki “sâhıbe’l-hût”tan maksadın, Enbiyâ sûresinde
    geçen “Zünnûn olan Yunus’u da hatırla, O, bir zaman kızarak kavmini bırakıp
    gitmişti. Bizim kendisine güç yetiremeyeceğimizi sanmıştı da karanlıklar
    içinde niyaz etmişti.”58 âyeti gereği Zü’n-Nûn (yani Nûn’un sahibi) olan Hz.
    Yunus olduğuna ve Sâffât sûresinde “Kınanmış bir halde iken balık onu yutmuştu.”
    59 buyrulmasına dayanarak, bu ipuçları sayesinde, “burada Nûn, karanlıkları
    içinde Hz. Yunus’un hapsedildiği balıktır.” görüşüne varmışlardır.
    57 68/Kalem, 48
    58 21/Enbiyâ, 87
    59 37/Sâffât, 142
    • 42 •
    Ahmed Kalkan
    Nûn’a nurdan bir levha anlamı da verilmiştir. Bu mânâ; ufukta göğün
    çizdiği yay içinde bir nokta gibi bulunan güneşin veya yerin bir şekli çizmesinden
    alınmış olabilir. Yine İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre, nûn,
    kelimesini oluşturan harflerin sonuncusudur.60
    Câfer-i Sâdık, Nûn’un “Cennet nehirlerinden bir nehir” olduğunu söyler.
    Bunlardan başka Kamus’ta anlatıldığı gibi nûn, hokka ve balık mânâsına
    geldiği gibi, “Şefretü’s-Seyf ”, yani kılıcın ağzına da denir ve Arapların
    balık şeklinde bulunan bir kılıçlarının da adıdır. Doğru söze, kezâ küçük
    çocuğun çenesindeki çukura “nûne” denir. Bu “nûne” kelimesinin sonundaki
    “tâ” teklik için olduğundan, cins kastedildiğinde “nûn” denilmesi gerekir.
    Şu halde nûn, cins isim olarak “Nûn ve’l-kalem”in, kılıç ve kaleme
    yemin olması ihtimali de vardır.
    Kalem ile benzerliğinden dolayı, “hokka” şıkkı diğerlerine tercih edilir.
    Görüldüğü gibi bu harflere dair yorumların sonu gelmeyecektir. Fakat bu
    harfler, Hz. Peygamber’in vahyin bir tek harfini bile zâyi etmeden aktardığının
    yaşayan belgesi olarak ortada durmaktadır.
    Nûn’la ilgili asıl hüküm, meydan okuma ile ilimde derinleşenleri imtihandır.
    Lâkin böyle olması sûrenin ismi olmasına engel olmayacağı gibi
    aklın yol göstermesiyle birçok anlamlara gelebilecek müteşâbih bir simge
    olmasına da engel değil; aksine bunu gerektiricidir. Bundan dolayı “nûn”
    lafzının zihinleri sürükleyebileceği olası mânâlardan birini “maksat budur”
    diyerek, yalnız o anlama geldiğini söylemeye kalkışmak doğru olmaz.
    “Nûn” sesinden hatıra gelebilen ve özel önemi bulunan her anlam burada
    zihinden geçirilmek ve fakat Allah’ın maksadı bunlardan birisi mi,
    yoksa daha başka bir şey mi olduğu belirlenmeyerek bunun, insan oğlunun
    güçsüzlüğünü tanıtmak üzere anlam bakımından, müteşâbih âyetlerden
    olduğuna karar verip “Onun tevilini ancak Allah bilir.”61demek en uygun
    hareket olur.
    60 Kurtubî, Câmiu li Ahkâmi’l-Kur’an, 18/224
    61 3/Âl-i İmrân, 7
    • 43 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Dünya, Balığın ya da Öküzün Boynuzunda mı?
    Sûrenin ilk kelimesi olan “Nûn”un “büyük balık” mânâsına geldiği ve
    dünyanın bu balığın üzerinde durduğu gibi Kur’an’a, akla ve bilime ters düşen
    ve uydurma olduğu kesin rivâyetleri bazı âlimlerin sahih zannederek
    kitaplarına, bazı müfessirlerin Kalem sûresi birinci âyetin izahı olarak tefsirlerine
    almaktan çekinmediklerini biliyoruz. İlgili rivâyet, bazı tefsirlerde
    şu şekilde anlatılır: “İbn Abbas’tan mervî konu ile ilgili rivayet: Bidâyette
    Cenâb-ı Hakk’ın Arşı suyun üzerinde bulunuyordu. Allah, yarattıklarından
    hiç birini (su)’dan önce yaratmış değildir. Cenâb-ı Hak, diğer varlıkları
    yaratmayı arzu edince sudan bir duman çıkardı. Duman suyun üzerinde
    yükseldi; Allah bu yükselen varlığa semâ (gök) adını verdi. Bundan sonra
    Allah suyu kurutarak onu tek bir yer haline getirdi. Bundan sonra yeri parçalara
    ayırdı, onu yedi parça yaptı. Bunları pazar ve pazartesi olmak üzere
    iki gün içinde yarattı.
    Allah, yeri balık üzerinde yarattı. Bu balık Cenâb-ı Hakk’ın: “Nûn ile
    kaleme ve (erbâb-ı kalemin) yazmakta oldukları şeylere andolsunki...”62 âyetinde
    belirttiği “Nûn”dur. Balık, suyun içinde (üzerinde)dir. Su da, düz ve
    yalçın bir kaya üzerinde yaratılmıştır.
    Bu yalçın kaya, bir meleğin sırtındadır.
    Melek, kaya üzerindedir.
    Kaya, rüzgârın üstündedir. Bu kaya, Lokman
    (a.s.)’ın anlattığı
    kayadır63 ki, gökte ve yerde değildir. (Birbirinin üzerine
    bindirilerek yekdiğerine irtibatlı bir şekilde
    yaratılan bu varlıklardan) balık
    hareket etti ve oynadı. Balığın bu hareketinin tesiriyle yer sallandı. Bunun
    üzerine Cenâb-ı Hak yerin üzerinde dağları sâbit kıldı. Bundan dolayı dağlar
    yere karşı iftihar etmektedirler...”64 Bu uzun rivayeti eserine alan Taberî,
    sened hakkında şüpheli olduğunu, binâenaleyh buna fazla itimad etmediğini
    söyler.65
    62 68/Kalem, 1
    63 31/Lokman, 16
    64 Yahya İbn Sellâm, Tefsir, s. 83a; Abdürrezzak İbn Hemmam, Tefsîru Abdirrazzak, varak 71a; Taberî,
    Câmiu’l-Beyân, I/194; XXI/72; Taberî, Tarih, I/l, 64-67; Mukatil bin Süleyman, Tefsîru Mukatil, varak
    234b; İbnü 'Atıyye, el-Muharraru’l-Vecîz, IV, varak 49b; en-Nesefî, et-Teysîr fî İlmi’t-Tefsîr, varak 170b;
    el-Beğavî, Meâlimu’t-Tenzil, II/12, 134-135; ez-Zemahşerî, el-Keşşaf, III/52, 496; Tâcü'l-Kurra', Kitâbü
    Lübâb-i Tefsîri'l-Kur'ân, varak 222a; el-'Udfuvî, el-lstiğnâ' fî 'Ulûmi'l-Kur'ân, varak 226a-b (beş numaralı
    nüsha); İbnü Tayfur es-Secâvendî, 'Aynül'l-Me'ânî, varak 174b; el-Mehdevî, et-Tahsîl, varak 144b; Mekkî
    İbn Hammûş, Tefsir, varak 302a; et-Tabressî, IV/319; et-Tıbyan, VIII/251; İbnü’l-Cevzî, Zâdü’l-Mesîr fî
    Ilmi’t-Tefsîr, VI/321; el-Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, XIV/68; İbnü Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l-
    Azîm, V/385; I/118; es-Süyûtî, ed-Dürru'1-Mensûr, I/42-43; eş-Şevkânî, Fethu’l-Kadîr min Ilmi’t-Tefsîr,
    I/61; İzmirli, Siyer-i Celile-i Nebeviyye Mukaddemesi, s. 101
    65 Tefsîr, I/156; A. Muhammed Şâkir tahkiki
    • 44 •
    Ahmed Kalkan
    İbn Kesîr habere öz olarak değindikten sonra bunun “İsrâîliyyat’ tan
    olduğu ihtimalini tasrîh eder.66 Eserlerine İsrâîliyyatı almamak için titizlik
    gösteren bazı İslâm bilginleri ise bu tür haberlere -ilgili âyetleri tefsîr ederken-
    katiyyen ehemmiyet vermemişlerdir.67 Tıpkı İbn Kesîr gibi İbn ‘Atıyye
    de rivayetleri eserine aldıktan
    sonra; bunların zayıf haberler olduğunu,
    mevcut senedlerle bunları isbâta imkân olmadığını tenbîh eder.68 Elmalılı
    da şöyle der: “Şimdiki halde meydana gelmekte olan yer sarsıntıları, yer
    çökmeleri, volkanlar dahi demek ki hep yerin altındaki o Nun’un Allah’ın
    emrine uyarak deprenmesiyle meydana gelmektedir… Şimdi şunu itiraf etmek
    gerekir ki, zamanımızda yerin şekillenmesi ve dağların oluşumu ve
    yer sarsıntılarının meydana gelmesi hakkında fen adına arzın tabakaları ile
    ilgili bilgilerden edinilebilen kanaatlerin özü de, bu rivâyetlerin ifade ettiği
    mânâlardan başka bir şey değildir. Böyle iken birçokları, “arzın altında balık
    mı olurmuş” diye güler…”69
    64 nolu dipnotta isimleri görüldüğü gibi, bu rivâyeti tefsirlerine alan
    yirmi civarında müfessir vardır. Yirminci asrın arz ile ilgili coğrafî ve kozmografik
    bilgilerine rağmen Elmalılı ve Said Nursi’nin de bulunduğu müfessir
    ve yazarların kahir ekseriyeti, rivâyeti eleştirmeyip sahih olduğunu
    zanneder. Meşhur tefsirlerin önemli bir kısmına kadar giren bir İsrâiliyatta
    dünyanın balığın veya öküzün üzerinde durduğuyla ilgili uydurma rivâyete
    itibar edildiği maalesef gözlenmektedir. Halk arasında dolaşmakta olan
    “dünya sarı öküzün boynuzları üzerinde durmaktadır” sözü, özellikle deprem
    olduğu yer ve zamanlarda “sarı öküz yine kafasını salladı” gibi yarı şaka
    yarı ciddî söylenen sözler, kaba bir cehâletin akıl almaz delilleridir. Hatta
    “dünyanın öküz ile balığın üzerinde olduğuna dair hadisin mevcûdiyetinden
    bahsedilmesi işi iyice ciddîleştirmektedir. Gerçek durum şudur:
    Dünyanın öküz ya da balık üzerinde bulunduğuna dâir güvenilir hadis
    kitaplarımızda hiçbir kayda rastlanmamaktadır. İbn Hacer’in el-Metâlibu’l-
    Âliye’sinde70 yeryüzünün yaratılışıyla ilgili babta İsrâilî hikâyeler nakletmekle
    meşhur olan Kâ’bu’l-Ahbar’ın -Hz. Peygamber’e izâfe etmeksizinbalıkla
    dünya arasında ilişki kurduğu görülmektedir. Öte yandan el-Hey-
    66 Tefsir, V/385
    67 En-Nesefî, et-Teysîr, varak 170b; İbn 'Atiyye, el-Muharrar, varak 49b; Mekkî İbn Hammûş, Tefsîr, 302a
    68 El-Muharrar, IV, varak 49b; Abdullah Aydemir, Tefsirde İsrâiliyyât, DİB Y., s. 80-81
    69 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay., 8/256-257
    70 c. 3, s. 265-266
    • 45 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    semî’nin Mecmûu’z-Zevâid’inde71 İbn Ömer’den naklen Hz. Peygamber’in
    dünyanın yeri ile ilgili bir dizi soruya “Arz, su üzerindedir”, “Su, kaya üzerindedir”,
    “Kaya, iki tarafından arz’a temas eden bir balığın üzerindedir”
    şeklinde cevapladığı belirtilmektedir. Ancak el-Heysemî, bu zıyıf hadisi
    rivâyet edenler arasında bulunan Abdullah bin Ahmed’in “zayıf bir râvi
    olduğu”nu belirterek, bu haberin doğruluğu konusundaki endişesini duyurur.
    Zaten adı geçen kitap, birçok zayıf, hatta uydurma hadisin de bulunduğu,
    bu rivâyetlerin yer yer kritiklerinin yapıldığı bir eserdir; sahih hadis kitabı
    da sayılmaz. El-Albânî ise, İbn Adî’nin el-Kâmil’inde ve İbn Mende’nin
    et-Tevhid’inde de gördüğü bu rivâyetin kesinlikle “uydurma” olduğunu ve
    böylesi İsrâil kıssalarının Rasûlullah’ın sözü imiş gibi nakledilmesinin vebâline
    işaret etmektedir.72
    Abdüllatif Harputî, meşhur eseri Tenkîhu’l-Kelâm fî Akaid-i Ehl-i’lİslâm’da
    bu öküz-balık uydurma ve hurâfesinin ehl-i kitaba âit olduğunu,
    hatta bunun yahûdilik ve hıristiyanlık için bile bir leke olduğunu belirtmektedir.
    Bazı dikkatsiz veya hurâfelere düşkün müslümanların yazdığı
    eserlerde görülen öküz ve balığa dair acâyip ve akıl almaz hikâyeler ya İsrâiliyattandır
    veya (“bugün dünya kadınların üstünde duruyor”; “dünya,
    futbol topunun veya paranın üstünde durmaktadır” sözleri gibi) mecâzî
    temsil/benzetme çeşidindendir ya da bazı rivâyetçilerin şahsî yorumlarıdır.
    Ancak (Said Nursî gibi) bazı dikkatsizler, bu uydurma rivâyeti hadis zannederek
    Peygamber’e isnad etmişlerdir.73
    71 c. 7, s. 131
    72 Silsiletu’l-Ahâdîsi’z-Zaîfe, 294 nolu hadis
    73 “İbn Abbas (r.a.) gibi zatlara isnâd edilen sahih bir rivâyet var ki, Resûl-i Ekrem aleyhissalâtu ve’sselâm’dan
    sormuşlar: “Dünya ne üstündedir?” Ferman etmiş: “El-Ardu ale’s-sevri ve’l-hût (Dünya,
    öküz ve balığın üzerindedir)” Bir rivâyette, bir defa “ale’s-sevr” demiş, diğer defada “ale’l-hût” demiştir.
    Muhaddislerin bir kısmı, İsrailiyattan alınma ve eskiden beri nakledilen hurâfevâri hikâyelere bu hadisi
    tatbik etmişler. Husûsan Benî İsrâil âlimlerinin Müslüman olanlarından bir kısmı, kütüb-i sâbıkada sevr
    ve hût hakkında gördükleri hikâyeleri hadise tatbik edip, hadisin mânâsını acip bir tarza çevirmişler.
    Şimdilik bu sualinize dair gayet mücmel üç esas ve üç vecih söylenecek. (…) İşte, Sevr ve Hût nâmıyla iki
    büyük melek, bir teşbih-i latîf-i kudsî ile ve mânidar bir işaretle, Sevr ve Hût nâmıyla tesmiye edilmişler.
    Kudsî, ulvî lisân-ı Nübüvvetten umumun lisanına girdikçe, o teşbih hakikate inkılâp etmiş, âdeta gayet
    büyük bir öküz ve dehşetli bir balık sûretini almışlar. Üçüncü Esas: Nasıl ki Kur’an’ın müteşâbihâtı var;
    gayet derin meseleleri, temsilâtla ve teşbihatla avâma ders veriyor. Öyle de, hadisin müteşâbihâtı var;
    gayet derin hakikatleri me’nûs teşbihâtla ifade eder. (…) Hamele-i Arş ve Semâvât denilen melâikenin
    birinin ismi “Nesir” ve diğerinin ismi “Sevr” olarak dört melâikeyi Cenâb-ı Hak Arş ve semâvâta, saltanat-ı
    rubûbiyetine nezâret etmek için tâyin ettiği gibi, küre-i arza dahi iki melek, nâzır ve hamele olarak tayin
    etmiştir. O meleklerin birinin ismi “Sevr” ve diğerinin ismi “Hût”tur. Ve o nâmı vermesinin sırrı şudur
    ki: Arz iki kısımdır: Biri su, biri toprak. Su kısmını şenlendiren balıktır. Toprak kısmını şenlendiren,
    insanların medâr-ı hayatı olan ziraat, öküz iledir ve öküzün omzundadır. Küre-i arza müekkel iki melek,
    • 46 •
    Ahmed Kalkan
    Müslüman olmayan milletlerin eski hikâyelerinin uzantısı şeklinde
    halk arasında dolaşan bu dünyanın öküz veya balık üzerinde olduğu şeklindeki
    asılsız söz ve görüşler İslâm ile uzaktan yakından ilgili değildir. Müslümanların
    böyle boş laflara itibar etmemeleri gerekmektedir. Ve tabii hiç
    kimse de bu sözleri ileri sürerek İslâm düşmanlığı yapmaya yeltenmemelidir.
    Aksi halde körü körüne bir düşmanlıktan, zulmetmekten başka bir şey
    yapmış olmaz. Böyle kişilere Âkif gibi “Suç başkasınındır da, niçin başkası
    mahkûm?” diye sorma hakkı doğar... Şu âyet hakkında düşünelim: “Sen
    dağlara baksan, hareketsiz olduklarını sanırsın. Hâlbuki onlar bulut gibi kayar
    giderler. İşte sana her şeyi hesaplı ve sapasağlam yapan Allah’ın sanatı!
    Şüphesiz O, yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.” 74
    Kalem
    Kalem ve çoğulu aklâm kelimesi, Kur’an’da toplam 4 yerde geçer: 3/
    Âl-i İmrân, 44; 31/Lokman, 27; 68/Kalem, 1; 96/Alak, 4. Kalem, söz ile yazı
    arasındaki elçidir. Tıpkı hatip ile muhâtap arasında hitabı taşıyan elçi/peygamber
    gibi, kalem de kelâmın elçisidir. İlk inen Alâk sûresi, 4-5’te olduğu
    gibi, burada da Hz. Peygamber’in dikkati “kalem”e ve “yazı”ya çekilmektedir.
    Bununla, sözlü kültürün mensûbu olan Peygamber’e, vahyi kayıt altına
    aldırarak mü’minleri yazılı kültüre taşıma misyonu yüklenmektedir.
    Hz. Peygamber’in vahyi yazdırması, bu mesajın gereğidir. Zaten, üzerine
    yemin edilerek belirlilik takısıyla gelen kalem “vahyi yazan kalem”, “ve mâ
    yesturûn = yazdıkları” ise “vahiy”dir. Bu mukataa harfleriyle başlayan sûrelerin
    ortak vasfının, vahye atıf olduğu yorumu da uygundur.75
    Zemahşeri şöyle der: “Yüce Allah, kalemin şanının yüceliğini göstermek
    için kaleme yemin etti. Çünkü onun yaratılıp düzlenmesinde büyük bir hikhem
    kumandan, hem nâzır olduklarından, elbette balık tâifesine ve öküz nev’ine bir cihet-i münasebetleri
    bulunmak lâzımdır. Belki, ve’l-ılmu ındallah, o iki meleğin âlem-i melekût ve âlem-i misalde sevr ve hût
    sûretinde temessülleri var. İşte bu münasebete ve o nezârete işareten ve küre-i arzın o iki mühim nevi
    mahlûkatına îmâen, lisân-ı mu’cizu’l-beyan-ı Nebevî, “el-ardu ale’s-sevri ve’l-hût” demiş, gayet derin ve
    geniş, bir sayfa kadar meseleleri hâvî olan bir hakikati gayet güzel ve kısa bir tek cümleyle ifade etmiş…”
    [Said Nursi, Lem’alar, (On dördüncü Lem’a, Birinci Makam) s. 92-93 (86); Risâle-i Nur Külliyatı, Nesil
    Yay., c. 1, s. 629-630]. Said Nursî, bu rivayet için de herhangi bir kaynak vermemiştir. "Sahih bir rivayet"
    diyerek Hz. Peygamber (s.a.v.)’e isnat ettiği bu sözler hangi hadis kitabındandır? Hangi hadis âlimi sahih
    görmektedir?
    74 27/Neml, 88
    75 Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Yayınları, s. 1156
    • 47 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    mete işaret vardır. Ve çünkü onda anlatılamayacak kadar çok fayda ve yararlar
    vardır.”76
    İmam Râzi de şöyle der: “Vel-Kalem” hakkında iki görüş vardır. Birisi
    budur ki, yemin edilen kalem, gerek gökte bulunanın, gerek yerde bulunanın
    yazdığı kalemin hepsini içine alan cins ismidir. Yüce Allah mantığı
    ihsan etmekle “İnsanı yarattı, ona beyanı öğretti.” 77 diye minnet buyurduğu
    gibi “Rabb’in en büyük kerem sahibidir. O, insana kalemle öğretti. İnsana
    bilmediğini öğretti”78 diye kalem ile yazmayı ihsan etmesiyle de minnet buyurmuştur.
    Bununla faydalanmanın izah ve yorumu şudur: Kalem üçüncü
    şahsı ikinci şahıs yerine koyar. Bu sebeple insan dil ile yakınına anlatabildiği
    istek ve maksadını kalem ile uzağa da anlatabilir. İkincisi, üzerine yemin
    edilen kalem “Allah’ın ilk yarattığı kalemdir.”79 diye hadis rivâyetinde bildirilen
    daha evvel sözü edilen kalemdir. Yüce Allah bunu evvelâ yaratmış, sonra
    da onu kıyâmete kadar olacakları yazdırmış, saat gelene kadar olacağı,
    bütün ecelleri, amelleri yazar.
    Yine Râzi der ki: İnsanlardan bazıları da şu zan ve iddiada bulunmuştur:
    “Burada adı geçen kalem, akıldır. Kâdı Beydâvî de bunları şöyle özetler:
    “Vel-Kalem”, Levh’i yazan veya kendisiyle yazılandır. Ona yemin edildi.
    Çünkü faydaları çoktur.”80 Celâleyn Tefsiri’nde de şöyle denir: “Kalem,
    bütün olanların Levh-i Mahfuz’da yazıldığı şeydir.”81 Bunu, kalem cinsinin
    tanıtımı olarak anlamak mümkün ise de, Süyuti’nin maksadı, bunun daha
    önce sözü edilen, bilinen kalem olmasıdır.
    Bu “Ve’l-kalem”de kalem, metnin ibaresiyle “İlâhî kalem” mânâsına;
    işaret yoluyla da “insan kalemi” mânâsına gelmektedir. Buna cins isim diyenlerin
    maksadı da Râzî’nin uyarısına göre, gerek hakikat gerek mecaz
    “Kendisine kalem denilen şey” mânâsına bu ikisinden daha geneldir.
    76 Zemahşeri, Keşşaf, IV/141
    77 55/Rahmân, 3-4
    78 96/Alâk, 3-5
    79 Keşfu’l-Hafâ, I/309
    80 Kadı Beydavi Tefsiri, III/537
    81 Celâleddin Mahalli ve Celâleddin Suyuti, Tefsiru’l-Celâleyn, II/230
    • 48 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın İlk Yarattığı Şey Kalem midir?
    “Allah’ın ilk yarattığı şey kalemdir.”82 Bu hadis rivâyeti, tasavvufî eserlerde
    genellikle “nûr-ı Muhammedî” konusu ile ilgili olarak geçmekle beraber
    yaratılış konusu hakkında zikredilmiştir.83 Ebû Dâvud ve Tirmizî’nin Ubâde
    bin Sâmit’ten rivâyet ettiği hadisi, ayrıca Tirmizî bu tarikle hasen-garib
    olduğunu söylemiştir.84 Ayrıca hadisi Ahmed bin Hanbel, Hâkim ve Beyhakî
    de rivâyet etmişlerdir.85 Bundan başka Suyûtî, rivâyetin Ebû Hureyre’den
    gelen tarîkine yer vermekte, ancak burada rivâyete münker ve bâtıl
    denildiğine dikkat çekmektedir.86 Goldziher bu hadisin sudûr nazariyesi ile
    irtibâtının bulunduğunu söyler.87
    Netice olarak bu konudaki hadisler zayıftır, Kur’an’da kalemin mâhiyetiyle
    ilgili ayrıntılı bilgi olmadığı için konu ayrıca gayb sahasına girmektedir.
    88
    Yazma
    “Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki” (68/Kalem, 1)
    Yazı: İsteklerimizi anlatmak için kullandığımız sözlerin, birtakım şekiller
    halinde gösterilmesidir. İnsanların birbirleriyle iletişim kurmak için
    kullandıkları, dil denen sistemin belli işaretlerle belirleyen ikinci bir sisteme
    yazı diyoruz. Yazı, sözün resimleşmiş (şekillenmiş, simgelenmiş) biçimidir.
    Yazı, alfabe denen ve seslerin yerini tutan işaretlerden oluşur. Yazı,
    zihnimizde oluşan sözlerin kâğıt üzerine dökülmüş şeklidir.
    Yazının insanlık tarihindeki önemi hayli büyüktür. Peygamberlerin bir
    kısmına Kitap verilmiş, bir kısmı da önceki Peygamber’e gönderilen kitapla
    82 Keşfu’l-Hafâ, I/309
    83 Bk. A. Avni Konuk, Füsûsu’l Hikem Tercüme ve Şerhi, I/31, 109, 269; İbn Arabî, Tedbîrât-ı İlâhiye, s. 68,
    244
    84 Ebû Dâvud, Süne 16, hadis no: 4700; Tirmizî, Kader 17, hadis no: 2155
    85 Müsned, V/317; Hâkim, el-Müstedrek, II/498; Beyhakî, es-Sünenü’l-Kübrâ, X/204. Ayrıca yaratılış ve
    kalemle ilgi rivâyetler için bk. Taberî, Tarih, I/34-44; İbnu’l-Esîr, el-Kâmil fi’t-Tarih, I/16-20
    86 Bk. Suyûtî, el-Leâlî, I/130-131; Aclûnî, Keşfu’l-Hafâ, I/309
    87 Goldziher, Neuplatonische und gnostische Elemente im Hadit, s. 111. Ayrıca bk. Abdurrahman Bedevî,
    et-Turâsu’l-Yunânî fi’l-Hadârati’l-İslâmiyye, s. 221-222 (Nakleden İdlîbî, Menhecu Nakdi’l-Metn, s. 65
    88 Ahmet Yıldırım, Tasavvufun Temel Öğretilerinin Hadislerdeki Dayanakları, TDV Yay., s. 100-101
    • 49 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    hükmetmiştir. Kitaplarda yazı vardır. Ve genel kabule göre ilk peygamber
    Hz. Âdem’e de küçük kitap (suhuf) verilmiştir.
    Yazma: Harfleri, heceleri veya fikir anlatan işaretleri yan yana getirip
    istenilen şeyi anlatan şekiller ortaya koymaktır. Söz uçar, yazı kalır. Bir atasözünde:
    “Âlim unutmuş, kalem unutmamış” denir. Yazıyı boşluğa dağılan
    sözlerden üstün kılan unsurlardan biri, insanı geleceğe taşımasıdır. Yeryüzündeki
    bütün kitapların ve defterlerin yakılması halinde birçok şeye yeniden
    başlamak gerekecektir. Dolayısıyla yazı, geçmişten büyük hazineler
    devralmamızı ve gelecek nesillere bırakmamızı sağlar. Güzel yazmak için;
    iyi düşünmekle beraber, anlatım açık, cümleler kısa, kelimeler yerli yerinde,
    cümleler dilbilgisi kurallarına uygun, istenen konunun düşünceleri kafada
    iyice yoğrulmuş, gereksiz kelime tekrarlarından arınmış olmalıdır.
    Alfabe; Yazının Temel İşaretleri
    Dilin seslerini gözlerimizle ayırmaya yarayan işaret sistemine “yazı”
    denir. Yazı, çeşitli işaretlerle gösterilir. Dilde kullanılan sesleri gösteren işaretlere
    de “harf ” adı verilir. Bir dildeki harflerin belli bir sıraya göre dizilmesine
    ise “alfabe” denilir.
    Alfabelerin Ana Özelliği: Her kavim ve ulus, inandığı kutsal kitabın
    yazıldığı alfabeyi kullanmaktadır. Tarihte de böyle olmuştur. Dünyada hiçbir
    kavim ve ulus yoktur ki, din değiştirmeden alfabe değiştirmiş olsun. Alfabe
    değişikliği, toplumun tümüyle değişmesini ve tarihiyle bağlarını toptan
    koparmasını gerektireceğinden dolayı komünist ülkeler, ihtilal yapanlar
    (ve Rusya, komünizm rejimine geçince) bile alfabe değiştirme cesaret ve
    cür’etini göstermemişler, böyle bir girişimi köklerine, tarih ve kültürlerine
    bir ihânet olarak kabul etmişlerdir.
    Çin alfabesi beş bin karakterden, daha doğrusu resim-kelimeden oluşmaktadır.
    I. Dünya Savaşı sırasında James Yen adında bir Çinli, bu alfabeyi
    sadeleştirerek bin karaktere indirdiği bir alfabe ile okuma yazma öğretmede
    devrim sayılacak gelişmeye öncülük etti. Hâlâ Çinliler, binlerce harfden
    oluşan alfabe kullanmaktadır.
    • 50 •
    Ahmed Kalkan
    Japonya’nınbazı kabilelerinde de, bin harften fazla harfi olan alfabe
    kullanıldığı halde, bu yazılarını değiştirmeyi akıllarının uçlarından bile
    geçirmemektedirler. Kutsal kitaplarının yazılı bulunduğu bu alfabeyi terk
    etmeyi, önce dinlerine ve kültürlerine bir ihânet olarak görmekte, bu alfabeleriyle
    teknik gelişmelerde Batıdan hiç de geri kalınmayacağını da ispat
    etmektedirler.
    Türklerin Tarihten Beri Kullandığı Alfabeler: Türkler de tarihlerinde
    birkaç din değiştirmişler, yeni bir dini kabulleriyle beraber, o dinin yazılı
    metinlerinin veya kutsal kitabının yazısını/alfabesini de kabul etmişlerdir.
    Bu alfabeler şunlardır: Göktürkçe, Uygurca, İslâm alfabesi, Latin alfabesi.
    Türkler, İslâmiyet’i seçmeleriyle birlikte kabul ederek kültür birikimlerini
    o yazıyla eserlere geçirdikleri alfabeyi (elifbâyı) 900 yıl kadar benimseyip
    kullanmışlardır. Bu yazıya, bazıları yanlış olarak “Arap yazısı” demektedir.
    Fakat, Kur’ân-ı Kerim’in sadece o yazıyla doğru olarak yazılabildiğinden
    ve bütün Müslümanların ortak yazısı olduğundan, bu yazı çeşidine Kur’an
    yazısı veya İslâm alfabesi denilmesi daha doğru olur. Türkler bu yazıyı öylesine
    benimseyip kabullenmişlerdi ki, bu yazıya Osmanlıca denmeye başlanmış,
    değişik stiller (hat, yazı çeşitleri) katarak, yazıyı daha da zenginleştirmişler,
    nâdîde hat ve hattatları kültür dünyasına kazandırmışlardı.
    Türkleri, İslâm kültüründen ve Kur’an’dan koparmak isteyen düşmanları,
    bunun yazı değişikliğiyle en kolay bir şekilde gerçekleşeceğini biliyorlardı.
    Bundan dolayı, Osmanlı Devletine akıl vererek Türklerin diğer kurum
    ve hayat tartında olduğu gibi, yazıda da Batıyı taklit etmesini tavsiye ve
    telkin ediyorlardı. Defalarca yetkililer tarafından reddedilmesine rağmen,
    sık sık Osmanlı devleti ve halkının yüzlerce senedir kullandığı alfabeyi atıp
    Batının yazısını kabul etmesini teklif etmişlerdi. Komünizm ihtilaliyle bile
    kendi yazısını değiştirmeyen Rusya, 1870 yıllarından itibaren defalarca elçiler
    göndererek Türkler için yeni Batı alfabe taslakları sunmuşlardır. Fakat
    eski hayat tarzındaki bunca değişikliğe ve Batının nice bâtılına kapılarını
    açmakta tereddüt etmeyen son dönem Osmanlı yönetimi, yazısını/alfabesini
    değiştirecek kadar bir teslimiyete düşmemiş, bu teklifleri hep reddedebilmiştir.
    • 51 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Latin Alfabesinin Kabulü
    Harf devriminden bu yana Türkçe konuşup yazan her insan, Atatürk
    devrimlerini benimsemeyen Müslümanlar dâhil, herkes (ilk zamanlar devlet
    zoruyla, sonraları artık çaresiz normal karşılayarak) Latin alfabesini
    kullanmaya ve giderek benimsemeye başlamıştır. Bu alfabeye bazıları Türk
    alfabesi demektedir. Bu, tümüyle yanlıştır. Çünkü ne eski Türkler böyle bir
    alfabe kullanmışlar, ne de bu alfabenin Türk ve Müslümanlarla bir ilgisi olmuştur.
    Bu yazı çeşidi Batılı ülkelerin kullanageldikleri bir alfabedir. Latin
    alfabesi, Batıyı her alanda taklit eden, eskiyle ve özellikle İslâm’la bağları
    kökünden koparmak için devrimler yapan yeni Türkiye Cumhuriyeti rejimince
    1 Kasım 1928 tarihinde ve 1353 sayılı kanunla kabul ve tesbit edilmiştir.
    Bu kanuna göre Türk alfabesi olarak kabul edilen Latin alfabesinin
    Türkçe uygulamasında 29 harf vardır. Bu yazı sisteminde her ses için ayrı
    bir harf ve her harf için de yalnız bir ses ilkesi göz önünde tutulmuştur.
    Başka bir medeniyetin alfabesinin kabulü, o uygarlığa teslimiyetin bir
    sembolü kabul edilebilir; teslimiyetin ve onda erimenin bir göstergesi. Alfabe
    ve medeniyet değişikliği, tüm tarihin, kültürün, çağdaş insanı eskiye ve
    İslâm’a bağlayan nice köprülerin yıkılması anlamına gelir. Gece âlim yatanlar,
    gündüz câhil kalkmıştır. Okuma-yazma bilenler, sabah kalktıklarında
    okur-yazarlıklarını kaybetmişler, yüz binlerce ciltten oluşan kütüphanelerdeki
    Osmanlıca ve Arapça eserler, yazı değişikliğinden dolayı kimsenin anlamadığı
    yabancı dil eseri gibi tozlu raflarda işlevsiz kalakalmıştır. Atatürk
    devriminin zorlaması sâyesinde köküyle bağlarını temelden ve tümden koparan
    halk, kültür mirasını tümüyle reddetmek mecburiyetinde kalmıştır.
    Evet, dünyada din değiştirmeksizin alfabe değiştiren tek kavim olarak
    Türkler gösterilmektedir. Harf devrimi ve diğer devrimlerle birlikte,
    ortak bir medeniyeti paylaştıkları tüm kavimlerden laiklik ve kurumlardaki
    kıyafet gibi birçok konuda farklı bir yol izlenmiştir. Tüm Arap ülkeleriyle
    birlikte, İranlılar, Hintliler, Afganlılar, Pakistanlılar, Malezya, Endonezya
    gibi ülkelerdeki Müslümanlardan, tüm Müslüman Afrikalılardan, onların
    medeniyetlerinden kesin çizgilerle farklılaşılmış; eski bağ ve ilişkilerin terk
    edilmesine, bir de yazı değişikliği gibi aşılması mümkün olmayan duvarlar
    örülmüştür. Ülkemiz, bunun yanında, Batılılar tarafından da sürekli dışlanmış,
    onların bu ülkeden şikâyetleri de bir türlü bitmek bilmemiştir.
    • 52 •
    Ahmed Kalkan
    Bu yazı değiştirmede gerekçe bellidir: Batı uygarlığına girmek, eskiyle
    bağları koparmak ve eski harflerin zorluğu, yeni harflerin kolaylığı. Yazıyı
    değiştirmekle, Batının teknik ve bilimsel gelişmelerine ne kadar ayak uydurduğumuz
    her zaman tartışılmış, ama Müslümanlarla, İslâmî eserlerle
    ve Kur’an’la bağımızın kolayca koptuğunu herkes rahatlıkla görebilir. Eski
    harflerin zorluğu ve yeni harflerin öğrenilmesinin kolaylığı ise tam bir yutturmaca
    ve aldatmacadan başka bir şey değildir.
    Latin alfabesini kullanan ülkelerle yazı birliği oluşturup onların gelişmelerinden
    yararlanmak iddiasının gerçekliği ise çok götürmektedir. Öncelikle
    belirtelim ki, Batıdan alındığı halde, bu alfabe, Batının kullandıklarıyla
    bile tam uyum sağlamaktadır. A, e, ı, i gibi birçok harf Batıda değişik
    şekilde okunup seslendirilmektedir. Batıda kullanılan birçok harf, kullandığımız
    bu alfabede yer almamaktadır: Q (q), W (w), X (x) gibi. Yine, iki,
    hatta üç sesli harfin veya bir sesli bir sessiz harfin yan yana gelip değişik bir
    ses meydana getirmesinin Türk alfabesinde bulunmayışı gibi problemler
    söz konusudur. Ayrıca, kullandığımız bu alfabedeki birçok harfi, Batılı hiç
    tanımamaktadır: Ç, ğ, ö, ş, ü gibi. Latin harflerinin Batıdaki kullanımında
    bu harflerin bilinmemesinden dolayı, bilgisayarlarda, özellikle internet
    üzerinden iletişimlerde bu harflerin yazımı büyük çapta problem olmaktadır.
    Batılılar nice harfi de bizdekinden çok değişik telaffuz etmektedir. Renault
    yazıp reno okumaktalar. Bizim Cek diye yazıp okuduğumuz ismi, onlar
    Jack diye yazmaktalar. Bu tür örnekleri çoğaltmak kolay. Söz gelimi bir
    Arap, eğer ille Latin alfabesiyle yazacaksa veya bir Batılı bir kelimeyi yazıya
    geçirecekse, Türklerin yazıya geçirdiğinden çok farklı olacaktır bu. Meselâ
    şeyh kelimesi shaıkh şeklinde yazılmakta, ama şeyh diye okunmakta…
    Devlet zoruyla da olsa, rejimin politikası gereği, okuma-yazma oranı
    Türkiye’de % 90’ların üzerine çıkmış olabilir, ama halkın kültür seviyesi
    acaba nasıldır? Okuma-yazma bilenlerin kaçta kaçı acaba hayatta gazeteden
    başka bir eseri hiç okumamış, mektup yazmada bile zorlanıp dilekçelerini
    hep arzuhalcilere yazdırmaktadır? Bu anketi kim yapacaktır? Çinliler
    ve Japonlar, alfabe değiştirmedikleri (alfabeleri gerçekten çok zor ve çok
    fazla harfli olduğu) halde, niye Türkiye’den daha geri değiller? Türkiye, alfabesini
    değiştirdiği halde, niye yeterli kalkınma yapıp ilerleyemedi? Halkın
    kültür seviyesinde niye ciddi gelişmeler olmadı; geçim ve seçimden başka
    bir şey konuşmayan ve anlamayan duruma düştü?
    • 53 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Kullandığımız Latin alfabesi, Türkçe kelimeleri doğru olarak, eksiksiz
    biçimde karşılayamamakta ve iddia edildiğinin aksine eski harflerden daha
    kolay belletilememektedir. Bunlardan daha acısı, Kur’an, bu harflerle okunamamakta
    ve yazılamakta, dilimize Arapça ve Farsça’dan girmiş binlerce
    kelime yanlış yazılmakta, yanlış okunmakta, dilimiz de küçük düşürülmektedir.
    Kur’an yazısında, dolayısıyla 900 senedir kütüphanelerimizi dolduran
    eserlerde bulunan harfler, tam olarak Türkçeye yeni harflerle aynen yazılıp
    aktarılamamaktadır. Çünkü eski alfabemizde bulunan nice harfin tam
    karşılığı yeni alfabede bulunamamaktadır: Se, ha, hı, zel, dat, ayın, kaf, lâm,
    vav; eski alfabemizdeki bu harfler, yeni yazıda tam karşılıkları olmayan
    harflerdir. Ayrıca birçok eski harfin karşılığı tam olarak tesbit edilemekte,
    eski alfabedeki birkaç harf, aralırnad okunuş farkları olduğu halde, yeni
    alfabede tek harfle gösterilmekte, telaffuz ve anlam karışıklığına götürmektedir.
    Örnek verecek olursak:
    Elif ve ayın harfleri a harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
    Te ve tı harfleri, t harfiyle harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
    Se, sin ve sat harfleri, s harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
    Ha, hı ve he harfleri, h harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
    Dal ve dat harfleri, d harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
    Zel, ze, zı ve dat harfleri, z harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
    Kaf ve kef harfleri, k harfiyle karşılanmakta, sesler birbiriyle karışmaktadır.
    • 54 •
    Ahmed Kalkan
    Ayrıca, eski alfabede kef harfinin dikey çizgisine sağa doğru iki tane
    eğik çizgi eklenerek veya kef harfinin içine üç nokta konularak gösterilen
    nazal n (yani genizden gelen n sesi hiçbir harfle artık yazılamamakta, vav
    sesinin kalın ve yuvarlaklığı “v” sesiyle verilememekte, he harfinin göbekten
    geliyormuşçasına değişik fonetik özelliği “h” harfiyle tümden kaybolmakta,
    ha, hı ve ayın harflerinin boğazdan çıkan değişik telaffuzları yeni
    alfabe sâyesinde tarihe karışmaktadır. Yine, uzatma işaretlerinin aynı zamanda
    inceltme işareti olarak da kabul edilmesiyle, önceki harfin uzun mu,
    yoksa ince mi okunacağının karıştığı ve bilgisayarlardaki zorluk da eklenerek
    artık bu işaretin tümden kaldırılması, Arapça ve Farsça’dan dilimize
    girmiş yüzlerce kelimenin hecelerinin uzun okunamayışı ile telaffuzun ve
    şivenin bozulması gibi problemler eklenebilir. Türkçe’deki ince ve kalın “e”-
    leri de bu alfabe ile ayırt etmek mümkün olmamaktadır.
    Kur’an, Latin alfabesiyle doğru bir şekilde yazılıp okunamadığı gibi,
    Kur’an terimleri, dinî tabir ve kavramlar da doğru bir şekilde okunmak,
    kökü bilinmez, anlaşılmaz hale gelip kolayca unutulması veya anlamlarının
    yozlaştırılması sağlanıyordu. Eski yazı denildiği halde, Kitab’ımızın yazısı
    olduğu için eskimeyen ve eskimeyecek olan bu yazımuz, sağdan sola doğru
    yazıldığından, gözün yapısına uygunluk arzediyor, gözü bozmuyordu.
    Onun için, eski Türklerde ve hâlâ İslâmî alfabeyi kullanan kavimlerde gözlük
    takana (veya lens kullanmak zorunda kalana) fazla rastlanmamaktadır.
    Ayrıca, şimdiki harflerin şekillerinin sert ve donukluğuna, bu harflerle
    sanat ve üstün beceri gösterilememesine karşılık; Kur’an harflerinin güzel
    yazılması, hârikulâde tablolar ve sanat eserleri meydana getiriyor, hattatların
    ve kâtiplerin kabiliyeti güzel bir estetik oluşturuyor, okuyanları ve hatta
    sadece harflere bakanları tabii zevke gark ediyor ve sanat gösterisine dönüşüyordu.
    Var mısınız, günlük işlerimizde kendi yazımızı kullanalım, en azından
    kendi aramızda hilâl/kamerî takvimini kullanalım, kendi medeniyetimize
    uygun kıyafetleri kuşanalım! Gücümüz yettiğince ve kendi çapımızca devrimleri
    devirelim…
    • 55 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın
    Yeminleri (Aksâmu’l-Kur’an)
    Bu sûre, nüzul sırasına göre Allah’ın yeminle başladığı ilk sûredir.
    Kur’ân-ı Kerim’de 17 sûre yeminle başlar. Allah Teâlâ, 8 yerde kendi zâtına
    yemin ederken, iki yerde Kur’an’a, 53 yerde de yarattığı bazı şeylere yemin
    eder.89 Bu yemin edilen şeylere bir göz attığımızda hemen şu ortak özellikler
    göze çarpar: Bunlar, herkes tarafından tartışmasız bilinen şeylerdir. Bu
    denli bilinmesine ve bu kadar önemli olmasına rağmen insanlar bunları çoğunlukla
    kanıksamış, doğru yolu bulmakta bize yardımcı olacak birer âyet
    oldukları unutulmuştur. Cenâb-ı Allah, bu şekilde, Araplarca gelişigüzel
    kullanılan yeminleri, hidâyet unsurunu ön plana çıkararak hem âyetlerin
    anlatım özelliğini arttırmış ve hem de “akletmesini” istediği insanların bu
    yaratılan şeyler üzerine dikkatini çekmiş oluyordu.
    Allah’ın yemin ettikleri boş şeyler değildir. O yemin edilen şey, daha
    sonra belirtilenler için şâhittir. Allah, mahlûkattan bir şeye yemin ettiğinde
    o şeyin büyüklüğü, kemâli ve hayret vericiliği dolayısıyla değil; söz konusu
    meseleyi isbatlamak için yemin edilen şeyin delil olarak ileri sürüldüğünü
    anlamaktayız. Her yemin, kendisinden sonraki konuya delil getirmek içindir.
    90
    “Fecre andolsun. On geceye andolsun. Çifte de teke de andolsun. Gelip
    geçmekte olan geceye andolsun. Bunların her biri akıl sahibi için birer yemine
    değmez mi?91 “Hayır; yıldızların yerleri üzerine yemin ederim ki. Bunun ne
    büyük bir kasem/yemin olduğunu bilir misin?”92 Âyetlerde Allah’ın belirttiği
    gibi, yeminler boş yere yapılmadığı gibi, yemin edilenlerin de dikkat çekici
    şeyler olduğu bizzat Allah tarafından belirtilir. “Kur’ân-ı Kerim’de kendisine
    kasem edilen eşya üzerinde düşünülecek olursa, bunların, kendilerine
    kasem edilmemiş olsaydı bile, te’kid edilmesi gereken ve hadd-i zâtında
    89 Kur’ân-ı Kerim’de Allah’ın Kasemleri/Yeminleri:
    a. Kendi İsmine/Kendi Zâtına (8 Yerde): 4/Nisâ, 65, 10/Yûnus, 53; 15/Hicr, 92; 19/Meryem, 68; 34/Sebe’, 3; 51/
    Zâriyât, 23; 64/Teğâbün, 7; 70/Meâric, 40
    b. Kur’an’a: 36/Yâsin, 2; 43/Zuhruf, 2
    c. Yarattıklarına (53 Yerde): 37/Sâffât, 1, 2, 3; 51/Zâriyât, 1, 2, 3, 4; 52/Tûr, 1, 2, 3, 4, 5, 6; 53/Necm, 1; 77/
    Mürselât, 1, 2, 3, 4, 5; 79/Nâziât, 1, 2, 3, 4, 5; 85/Burûc, 1, 2, 3; 86/Târık, 1; 89/Fecr, 1, 2, 3, 4; 91/Şems, 1,
    2, 3, 4, 5, 6, 7; 91/Leyl, 1, 2, 3; 93/Duhâ, 1, 2; 95/Tîn, 1, 2, 3; 100/Âdiyât, 1, 2, 3, 4, 5; 103/Asr, 1.
    90 Mevdûdi, Tefhîmu’l Kur’an, c. VII, s. 22
    91 89/Fecr, 1-5
    92 56/Vâkıa, 75-76
    • 56 •
    Ahmed Kalkan
    takviye ve isbat edecek nitelikte bulunan şeyler olduğu görülür. “Yeminler
    ve ardından yeminlere bir cevabın gelmesi, ilk dönem Kur’an sûrelerinin
    bir özelliğidir. Kur’an; muhâtaplarına, hiç de yadırgamayacakları, onların
    yaygın olarak kullandıkları bir üslûp ile hitap ediyor. Doğadaki somut olgular
    üzerine yapılan yeminler, uyumlu kafiyelerle birlikte, âyetlere hârikulâde
    bir güzellik veriyor. Yemin ile, vâkıalardaki hikmet ve gerçeklerin
    doğru olarak görülmesi sağlanıyor. Onlar hakkındaki yanlış değerlendirmeler
    gideriliyor. Böylece yemin edilen vâkıalardaki hikmet ve gerçeklerin
    tanıklığında, yemin cevabındaki gerçekler ve hizmetler ortaya konuyor.
    Başka deyişle, yemindeki vâkıalar gerçek olduğu gibi, cevaptaki vâkıalar da
    gerçektir, hikmetlerle doludur.”93
    Yeminlerle başlayan sûrelere baktığımızda yemin edilen şeyler ile daha
    sonra gelen konu arasında nâzik bir uyumun olduğu göze çarpmaktadır.
    “Kıyâmet gününe yemin ederim. Kendini kınayan nefse yemin ederim ki; İnsan,
    kendisinin kemiklerini bir araya toplayamayacağımızı sanar, öyle mi?
    Evet, Bizim onun parmak uçlarını bile aynen eski haline getirmeye gücümüz
    yeter. Fakat insan, önündekini (kıyâmeti) yalanlamak, boyuna kötülük etmek
    ister de, ‘Kıyâmet günü ne zamanmış?’ diye sorar.”94 Görüldüğü gibi sûre başında
    kıyâmete yemin edilmiştir. Yeminin devamında gelen konu, kıyâmetin
    gerçekliği üzerine olmaktadır.
    Allah, câhiliyye döneminin yozlaşmış bir anlatım şekli olan yeminleri,
    hidâyet içeriğine sahip bir şekle sokarak Kur’an’ın anlatım üslûbunu güzelleştirmiş
    ve anlatımını kuvvetlendirmiştir. Ayrıca, câhiliyye Arabının gelişigüzel
    kullandığı yeminler daha sonraları bir düzene sokularak toplumu
    kaynaştıran bir öge haline getirilmiştir.95
    Kur’an Allah’ın yeminlerini kasem kökünden bir fiile veya yemin edatı
    olan bazı harflerle vermektedir. Bir kabule göre, bazı sûrelerin başlarında
    yer alan tüm harfler ve harf grupları kasem, yani yemin ifade eder. Bu harflere
    yemin 28 sûrededir. Bunların tümü, sûrelerin başlangıcında yer alır
    (Sâd, Nûn, Hâ mîm, Elif lâm mîm, Kaf hâ yâ ayn sâd gibi).
    93 M. Yaşar Soyalan, Leyl Sûresi, Kalem Dergisi, sayı 6, Ankara, 1988
    94 75/Kıyâme, 1-5
    95 Cengiz Duman, Haksöz, sayı ı 44, Kasım 94
    • 57 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Allah’ın yeminleri, yaradılışı ve oluş mûcizesini seyredip de bundan bir
    şey çıkaramayan ve oluşun arkasındaki büyük şuuru göremeyen insanı bir
    şok etkisiyle, daha iyi bakmaya itmek için kullanılıyor. Burada söz konusu
    olan, bir tür, delilin, bizzat kendini ortaya sürmesi ve delile delil arama şaşkınlığının
    kınanmasıdır.
    Tefsîr Usûlü ilminde münâkaşalara yol açan hususlardan biri de yeminlerdir.
    Kur’ân-ı Kerim’de birçok yemin vardır. Bunların bazısında Allah
    Teâlâ, bazen kendi yüce ismine yemin etmekte, bazen peygamberlere ve
    peygamberlerin zuhûr ettiklere yerlere, Kur’an’a, meleklere, kıyâmet gününe,
    bazen de kâinatta ve tabiatta bulunan önemli varlıklara (semâ, şems,
    kamer, necm, leyl, asr... gibi şeylere) yemin etmektedir.
    Kur’ân-ı Kerim’deki yeminleri aşağıdaki
    çeşitli sebeplerde aramak lâzımdır:
    1- İslâmiyet’ten evvelki Arapların sosyal hayatında yeminin rolü büyüktür.
    Kur’ân-ı Kerim ise, Arapların öteden beri alıştıkları üslûbu muhâfaza
    etmiş, bu arada yemini de alıkoymuştur.
    2- Allah Teâlâ inzâl ettiği âyetlerini ve delillerini, bu türlü yeminlerle
    te’yid etmiştir. Yemin gibi değişik edebî sanatlar kullanarak İlâhî hakikatleri
    te’kid ve te’yid etmiştir.
    3- Yemin her zaman bir şeyi te’yid etmek için değil; bazen de kendisi
    için yemin edilen şeyin kıymet ve önemine işaret etmek ve kadrini yüceltmek
    için ve dinleyenlerin o şeye karşı dikkatlerini çekmek için kullanılır.
    Kur’ân-ı Kerim’de 17 sûrenin başında kasem/yemin bulunmakta ve
    okuyucuların nazarı dikkatini daha başlangıçta çekmektedir. Bir sûre meleklere
    (vessâffâti), iki sûre feleğe/gök cisimlerine (ve’l-burûci, ve’t-târikı),
    sûre feleğin levâzımına (ve’n-necmi, ve’l-fecri, ve’ş-şemsi, ve’l-leyli, ve’dduhâ,
    ve’l-asri), iki sûre havaya (ve’z-zâriyâti, ve’l-mürselâti), bir sûre toprağa
    (ve’t-tûri), bir sûre nebâta (ve’t-tîni), bir sûre hayvân-ı nâtıka (ve’n-nâziâti),
    bir sûre hayvana (ve’l-âdiyâti) aittir.
    • 58 •
    Ahmed Kalkan
    Allah, Kur’an’da 8 yerde kendi ismiyle/kendi zâtına yemin eder.96 Bundan
    başka halkın bilmesi icap eden imanın esasları için de yemin kullanılmaktadır.
    97 Hz. Peygamber’e üç âyette yemin etmesi emir buyurulmuştur.98
    Kasem/yemin bahsinde önemli olan bir nokta da şudur: Kasem fiiline
    “lâ” nefy harfinin gelmesidir. Bu çeşit yemin, eski Arap yeminlerinde de
    vardı. Kasem fiiline ilâve edilen bu harfle söz takviye, i’zâm ve te’kid edilmiş
    olur. Bu şekilde ilâve, müfessirler tarafından şöyle izah edilmiştir:
    1- Kelâmın âhengini tezyîn için ziyâde kılınan ve nefy mânâsı kast edilmeyen
    ziyâde bir “lâ”dır.
    2- Bunun aslı te’kid lâmı, yani ibtidâiye lâmıdır. Vakf halinde olduğu
    gibi, fethası işba’ edilmiştir. Buna göre kelime “lâ uksimu” değil; “le uksimu”
    dur.
    3- Bu harf nefy içindir. “lâ vallahi” denildiği gibi, aslı üzere nâfiyedir.
    Son görüşe göre bu harfe şu mânâlar verilmektedir:
    İş, öyle onların zannettikleri gibi, değil, yemin ederim...
    Artık başka söze lüzum yok, yemin ederim...
    Şu söyleyeceğim söz o kadar mühim ve büyüktür ki, bunun büyüklüğünü
    tanıtmak için kasem etmek bile onu hakkıyla büyültemez...
    96 4/Nisâ, 65, 10/Yûnus, 53; 15/Hicr, 92; 19/Meryem, 68; 34/Sebe’, 351/Zâriyât, 23; 64/Teğâbün, 7; 70/
    Meâric, 40.
    97
    a. Tevhid için: “Saf saf dizilenler, şeytanı kovanlar, zikri (Kitabı) okuyanlar ile yemin ederim ki, muhakkak
    ilâhınız birdir.” (37/Sâffât, 1-4)
    b. Kur’an’ın hak olduğuna dair yeminler: “Hayır! Ben yıldızların mevkileri ile yemin ederim -ki, bilseniz,
    büyük bir yemindir-. (Kitab) Hakikatte Kur’ân-ı Kerim’dir.” (56/Vâkıa, 75-77), “Hâ Mîm. Apaçık Kitap ile
    yemin ediyorum, Biz onu Arapça Kur’an yaptık.” (43/Zuhruf, 1-3)
    c. Peygamberlerin hak olduğuna dair yemin: “Yâ Sîn. O hikmet dolu Kur’an’a yemin ederim ki, sen hiç
    şüphesiz rasullerdensin. Dosdoğru bir yol üzeresin.” (36/Yâsin, 1-4)
    d. Cezâ, va’d ve vaîd için vâki olan yeminler: “Savurup kaldıran rüzgârla yemin ediyorum... Rabbının azâbı
    muhakkak vâki olacaktır.” (51/Zâriyât, 1-5); “Andolsun Tûra, neşredilmiş kâğıtlar içinde yazılı Kitaba...
    ki Rabbinin azâbı hiç şüphesiz vâki olacaktır.” (52/Tûr, 1-8)
    98 1- “Kâfir olanlar, dirilmeyeceklerini iddiâ ederler. Onlara de ki: ‘Evet Rabbimle yemin ediyorum,
    diriltileceksiniz.” (64/Teğâbün, 7)
    2- “Kâfir olanlar, ‘o saat (Kıyâmet günü) bize gelmeyecek’ dediler. (Onlara) de ki: ‘Hayır, gaybı bilen Rabbim hakkı
    için o, size mutlaka gelecektir.” (34/Sebe’, 3)
    3- “Onlar sana: ‘Doğru mu?’ diye soracaklar. De ki: ‘Rabbim ile yemin ediyorum, o doğrudur.” (10/Yûnus, 53)
    • 59 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    İş o kadar açıktır ki, yemin bile etmiyorum...
    Bunu kasemden evvel muhâtabın zihnini tahliye mânâsı ile de izah
    edebiliriz ki, şimdi zihninden bütün muhâlif fikirleri sil, söylenecek ve dinlenecek
    başka bir şey yok, ancak söyleyeceğim şu hakikat vardır. Kasem
    ederim ki...99
    Yemin, bir şeyi insanın içinde takviye eden meşhur pekiştiricilerdendir.
    Kur’ân-ı Kerim, bütün insanlar için inmiştir. İnsanlar onun karşısında
    birbirine aykırı tavırlar almışlardır. Onlardan kimi şüpheci, kimi inkârcı,
    kimi de çetin ve yaman bir hasımdır. Allah’ın kelâmındaki kasem/yemin,
    şüpheleri giderir, onları boşa çıkarır. Hüccet/delil getirir, haberleri kuvvetlendirir,
    hükmü en mükemmel biçimde anlatır.
    Allah’tan başkası adına yemin etmek yasaklandığı halde (bkz. Müslim,
    Eymân 1-4) Allah’ın mahlûkatına yemin etmesi şöyle açıklanmaktadır: Bu,
    bir bakıma Allah’ın kendi adına yemin etmesidir. Zira yaratılmış her şey
    O’nun zâtına delâlet eder. Bazı âlimler de yemin edilen şeylerin başında
    “Rab” kelimesinin mahzuf bulunduğunu, meselâ “semâya andolsun” ifâdesinden,
    maksadın “semânın Rabbine andolsun” demek olduğunu ileri sürmüşlerdir.
    Allah dilediğine yemin eder. Kulların Allah’tan başkasına yemini ise,
    şirkten bir çeşittir. Ömer bin Hattâb (r.a.)’dan rivâyete göre, Rasûlullah
    (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Allah’tan başkasına yemin eden kimse, muhakkak
    şirk koşmuş veya kâfir olmuş olur.” 100
    Ancak, Allah Teâlâ, yarattıklarına yemin etmiştir. Çünkü bunlar, yaratıcıları
    olan Allah’a delâlet ederler. Allah Teâlâ, insanlar bunlardan ibret
    alsınlar diye, bunların fazîletine ve menfaatine işaret etmek için bunlara
    yemin etmiştir. Allah, yaratıklarından dilediğine yemin eder. Bir kimsenin
    Allah’tan başkasına yemin etmesi ise câiz değildir.
    Kur’ân-ı Kerim’de kasem, lâfız olarak iki şekilde yer almaktadır:
    99 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 168-171
    100 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
    • 60 •
    Ahmed Kalkan
    1- Zâhir/açık: Kasem fiili ve yemin edilen şey, kendisinde açıkça belirtilmiş
    olandır. Bâ (b), vâv (v) veya tâ (t)dan olan câr (cer harfleri) ile yemin
    edilenler (kendisinde kasem fiili hazfedilmiş olsa da) bu çeşittendir.
    2- Muzmar/gizli olan kasem: Kendisinde kasem fiili de, kasem edilen
    de açıkça belirtilmemiş olan yemindir. Buna ancak kasemin cevabına dâhil
    olan te’kid lâmı delâlet eder. Yani, yeminle ilgili bir kelime ve yemin harfleri
    kullanılmadığı halde, fiilin başına te’kid için “lâm” harfi getirilerek kullanılan
    ifadeler.101
    Eğer kelâmın siyakı kasem mânâsında olursa, bazı fiiller kasem yerine
    geçer. Kur’an’da özellikle “mîsak”, “ahd” ve “vaad” kelimeleri çoğu zaman
    yemin yerine geçen ifadelerdir.102
    İslâm öncesi Arap toplumunun sosyal hayatında önemli rolü olan yemini
    Kur’ân-ı Kerim’in muhâfaza etmesi ve âyetlerin bu yolla lafız ve mânâ
    açısından takviye edilmesi, yeminin önemini açıkça ortaya koymaktadır.
    İster kendi zâtına, ister mahlûkatına olsun Allah’ın Kur’an’da yemin ettiği,
    gerçek olduğuna yeminle te’kitve te’yidde bulunduğu hususlar tevhid,
    Kur’an, Hz. Peygamber, âhiret, cezâ ve mükâfat gibi İslâm inancının temel
    unsurları ile İlâhî tebliğin muhâtabı olan insan ve onun maddî ve mânevî
    birtakım özellikleridir.
    Yemin eden nezdinde hakikaten veya itikaden tâzim olunan bir mânâ
    ile, bir şeyden çekinmek veya onu yapmaya çalışmakla, insanın kendisini
    bağlaması, söz vermesine, sözünü te’kid etmesine kasem veya yemin denir.
    Yemin, aslında Arapça’da sağ el demektir. Araplardan biri, arkadaşı ile
    101 “Veleneblüvenneküm bişey’in... (Andolsun ki, sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden
    biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sen sabırlı davrananları müjdele.)” (2/Bakara, 154);
    “Letüblevünne fî emvâliküm ve enfüsiküm (Andolsun ki, mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana
    çekileceksiniz)...” (3/Âl-i İmrân, 186)
    102 “Allah, kendilerine kitap verilenlerden ‘onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız’ diyerek söz almıştı.”
    (3/Âl-i İmrân, 187); “Vaktiyle Biz, Benî İsrâil’e ‘yalnızca Allah’a kulluk edeceksiniz...’ diye mîsak/
    söz almıştık...” (2/Bakara, 83); “(Ey İsrâiloğulları!) Birbirinizin kanını dökmeyeceksiniz, birbirinizi
    yurtlarınızdan çıkarmayacaksınız’ diye sizden mîsak/söz almıştık...” (2/Bakara, 84); “Allah, sizlerden
    iman edip sâlih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halife (sahip ve hâkim) kıldığı gibi, kendilerine
    de yeryüzüne halife/hâkim kılacağını, onlar için beğenip seçtiği dini (İslâm’ı) onların iyiliğine yerleştirip
    koruyacağını ve geçirdikleri korku döneminden sonra, bunun yerine onlara güven sağlayacağını vaad
    etti. Çünkü onlar Bana kulluk/ibâdet ederler; hiçbir şeyi Bana şirk/eş tutmazlar. Artık bundan sonra kim
    inkâr ederse, işte bunlar asıl fâsıklardır/büyük günahkârlardır.” (24/Nûr, 55)
    • 61 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    antlaştığında onun sağ elini tutardı. Bundan dolayı “and”a, sağ el anlamına
    yemin adı verilmiştir.
    Şurası bir hakikattir ki, Kur’an’daki Allah’ın kasemlerini araştıran kimse,
    pekçok ilmî gerçekleri elde eder, dikkat çekilen bu kevnî âyetlerin önem
    ve hikmetlerine vâkıf olur.
    Yüce Allah, burada, Kalem sûresinde “nûn”a, kaleme ve yazıya yemin
    ediyor. Alfabe harflerinden biri olması bakımından, “nun” harfi ile, kalem
    ve yazı arasındaki ilgi son derece açıktır. Fakat bunlara yemin edilmiş olması
    değerlerini arttırıyor. Bu yolla, öğrenmeye önem vermeyen bir toplumda
    dikkatleri onlara çekiyor. O günkü Arap toplumunda okur-yazarlık
    oranı sıfır denecek kadar düşüktü, okur-yazar olanların sayısı yirmi’nin altındaydı.
    Oysa Yüce Allah’ın bilgisi kapsamında onların hayatında okur-yazarlığa
    önemli bir rol biçilmişti ve bunun geliştirilmesi, aralarında yaygınlaştırılması
    planlanmıştı. Bu inanç sistemini ve ona dayalı hayat sistemini
    dünyanın dört bir yanına taşımaları için yazı gerekliydi. Ayrıca insanlığa
    önderlik etme görevini eksiksiz yerine getirmeleri için bu durum kaçınılmazdı.
    Böylesine büyük bir görevi yerine getirmek için gerekli olan temel
    unsurlardan birinin yazı olduğu kuşku götürmez bir gerçektir.
    Nitekim Peygamber Efendimiz’e inen ilk vahyin içeriği de bu anlamı
    pekiştirmektedir: “Yaratan Rabbinin adıyla oku. O, insanı embriyodan yarattı.
    Oku. Rabbin en büyük kerem sahibidir. O, insana kalemle yazmayı öğretti.
    İnsana bilmediğini öğretti.”103 Ayrıca bu kitabın okuma yazma bilmeyen
    bir peygambere yönelik olması da bu hususu desteklemektedir. (Yüce
    Allah belli bir hikmetten dolayı Peygamber Efendimiz’in okuma yazma
    bilmeyen biri olmasını öngörmüştür).
    Fakat Yüce Allah okuma yazma bilmeyen bu peygamberine indirdiği
    ilk vahiyde okumaya, kalem ile öğrenmeye teşvik edici ifadeler kullanmıştır.
    Aynı şekilde bu sûrede de “nun” harfine, kaleme ve kalemle yazılanlara
    yemin edilerek bu husus bir daha pekiştirilmiştir. Bu durum, Yüce Allah’ın
    sonsuz ilminin kapsamında planladığı büyük ve evrensel rolü üstlenmek
    üzere hazırladığı bu ümmete yönelik eğitim metodunun bir aşamasıdır.
    103 96/Alâk, 1-5
    • 62 •
    Ahmed Kalkan
    Yüce Allah, müşriklerin Peygamber Efendimiz’e yönelik yalan ve iftiralarını
    çürütmek, böyle bir şeyin olamayacağını vurgulamak, Peygamberine
    yönelik lütfunu ve nimetini dile getirmek için, biraz önce de belirttiğimiz
    gibi yazının değerini büyütücü, önemini pekiştirici bir üslûpla “Nûn”a, kaleme
    ve onunla yazılanlara yemin ediyor:
    - 2. Âyet-
    جْنُونٍ ƒ نْتَ بنِعْمَةِ رَبِّكَ بِ َ مَا أَ
    مَا أَْنتَ : sen değilsin بنِعْمَةِ رَبِّكَ : Rabbinin nimeti ile (sâyesinde) جْنُونٍ ƒ : بِ َ
    cinlenmiş/mecnûn
    “Sen Rabbinin nimetiyle cinlenmiş değilsin.” (68/Kalem, 2)
    Bu âyette geçen “mecnûn” kelimesi ile, câhiliyye tasavvurunda önemli
    bir yeri olan “cin tasallutu” da kastediliyor. Yüce Allah’ın peygamberine
    yönelik nimetini yakınlık ve sevgi ifade eden bir üslûpla vurguluyor. Allah,
    “Rabbin” ifadesiyle O’nu yüce zâtına bağlıyor. Öte yandan Yüce Allah’ın
    kendisine yakın olduğunu bildirdiği ve seçkin kıldığı bir kula yönelik nimetiyle
    bağdaşmayan mesnetsiz yakıştırmayı, iftirayı reddediyor. Peygamber
    Efendimizin soydaşlarının arasında geçirdiği peygamberliğinin ilk yıllarını
    inceleyenler, çağdaşları ve soydaşlarının ona yönelttikleri “o bir delidir”
    suçlamaları karşısında şaşkına dönerler. Oysa aklî üstünlüğünü dile getiren
    bizzat kendileridir. Nitekim Peygamberlik görevlendirilmesinden yıllar
    önce Kâbe’deki Haceru’l Esved’in (Kara taşın) yerine konulması hususunda
    aralarında baş gösteren görüş ayrılıklarında O’nun hakemliğini kabul
    etmişlerdi. O’na güvenilir kişi anlamına gelen “el-Emîn” lâkabını takan
    kendileridir. Kendisine düşman olduklarını sert tavırlarla ortaya koyduktan
    sonra bile O’nun Medine’ye hicret ettiği güne kadar kıymetli eşyalarını,
    paralarını ona emanet etmeye devam ediyorlardı. Nitekim Hz. Ali’nin Peygamber
    Efendimiz’in yanındaki emanetleri sahiplerine geri vermek amacıyla,
    Hz. Peygamberden sonra birkaç gün Mekke’de kaldığı kesin şekilde
    bilinmektedir. Ama aynı sırada adı geçen adamlar, O’na karşı bu kadar sert
    • 63 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bir tavır içindeydiler, amansız düşmanlarıydılar. Yine onlar, Peygamber
    Efendimiz’in peygamberlikle görevlendirilmeden önce bir kez olsun yalan
    söylediğine tanık olmamışlardı. Bizans imparatoru Heraklius, Peygamberimiz’le
    ilgili olarak müşriklerin temsilcisi Ebû Süfyan’a şöyle sormuştu:
    “Peygamber olmadan önce onu yalancılıkla suçladığınız olmuş muydu?”
    Ebû Süfyan “Hayır” demek zorunda kalmıştı. Bunun üzerine Heraklius:
    “İnsanlara yalan söylemeyen birinin Allah adına yalan söylemesi mümkün
    değildir” demişti.
    Öfkenin, kinin insanları, Kureyş müşriklerinin yaptığı gibi aralarında
    aklî üstünlükle, güzel ahlâkla şöhret bulan bu üstün ve saygın insan hakkında
    bu ve benzeri mesnetsiz suçlamalarda bulunmaya yöneltmesi insanı
    hayrete düşüren bir durumdur. Fakat kin, insanı köreltir, sağırlaştırır; art
    niyetlilik, insanı sıkılmadan iftira atmaya iter. Fakat herkesten önce bizzat
    bu iftirayı atan, kendisinin yalancı bir günahkâr olduğunu bilir.
    Ey Muhammed! Allah’ın lütfu ve sana verdiği nübüvvet nimeti sayesinde
    sen cahil müşriklerin iddia ettiği gibi deli ve mecnun değilsin. Allah’a
    hamd olsun sen akıllısın. Kâfirlerin dediği gibi değilsin.
    Allah Teâlâ, kaleme ve onunla yazılanlara yemin ederek Rasûlullah’ın,
    müşriklerin iddia ettikleri gibi deli olmadığını, zira onun Rabbi olan Allah’ın
    lütfuna ve nübüvvet nimetine mazhar olduğunu beyan etmiştir.104
    Kâfirler şöyle demişlerdi: “Ey, kendisine Kur’an indirilen! Sen, kesinlikle bir
    mecnûnsun/delisin.” 105
    İbn Atıyye şöyle der: “Bu, yeminin cevabıdır. Rabbinin nimeti sayesinde
    âyeti ise, ara cümlesidir. Nitekim sen birisine: “Sen, Allah’a hamd olsun,
    faziletli bir kişisin.” dersin.” Ebû Hayyan şöyle der: “Bu âyet, nübüvvet iddiasının
    doğruluğuna kat’i delil gibidir. Çünkü ona verilen üstün fesâhat,
    akıl, iyi davranış ve bu ithamı yalanlayan her türlü iyi sıfatları taşıması gibi
    özellikler onda açıkça görünmektedir.”106
    Burada yemin Kalem ve Kitap üzerinedir. Yani bu Kur’an Vahiy kâtibinin
    elleriyle işlenmektedir. Bu husus Allah Rasûlü’nün deli olmadığının
    104 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları, 8/383
    105 15/Hicr, 6
    106 Ebu Hayyan, Bahru’l-Muhît, 8/307; Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetu’t-Tefâsir, Ensar Neşriyat, 7/18
    • 64 •
    Ahmed Kalkan
    açık bir hüccetidir. Rasûlullah (s.a.s.) risâlet dâvâsından önce Mekkeliler
    tarafından yörenin en iyi ve en faziletli insanı olarak kabul edilmekte ve
    herkesçe onun dürüstlüğüne ve ferâsetine güven duyulmaktaydı. Ama
    Kur’an vahyolunmaya başlayınca aynı insanlar O’na deli, mecnun demeye
    başladılar. Şu anlaşılıyor ki, aslında buna sebep Kur’an’ın ona inmesidir. İşte
    bu yüzden Kur’an’ın bu gibi iddialar için yeterli bir reddiye olduğu buyurulmaktadır.
    Yüce, açık ve beliğ kelâmın içerdiği konular da aynı yüksek meziyete
    sahiptir. Bu Kur’an, Rasûlullah’a Allah’ın bir lütfudur, kâfirlerin iddia
    ettikleri gibi bir delilik sebebi değildir. Burada dikkate değer bir husus da
    şudur; hitap Allah Rasûlü’ne olmakla beraber, aslında kâfirlerin ithamlarına
    cevaplar verilmektedir. Yani, bu âyet Rasûlullah’a, onun deli olmadığına
    kendisini iknâ etmek üzere gönderildiği zannedilmesin. Asıl gâye kâfirlere,
    Kur’an yüzünden Allah Rasûlü’ne mecnun dediklerini ve bu iftiraya en açık
    kati cevabın Kur’an’ın bizâtihî kendisi olduğunu anlatmaktır.107
    Nimetten maksat da, peygamberlik ve onun gereği olan akıl, akılla beraber
    olan cesaret, güzel ahlâk, erdem, dünya ve ahirette mutluluk sebebi
    olan ilâhî lütuf ve bağışlardır. Kısacası mânâ: Hz. Peygamber’e ilk vahyin
    gelmesi ile peygmaberliğin başlaması üzerine Mekke kâfirlerinin haset,
    düşmanlık ve şaşkınlıkla yakıştırmaya kalkıştıkları delilik ve sapıklık kusurlarının
    kendisinden uzak; aksine onun akıl, cesaret, doğruluk ve erdemle
    seçkin bir kimse olduğunu ve bütün bunlar, onu terbiye edip yetiştirerek
    nebîlik ve rasullük lütfeden yüce Rabbinin nimetleri cümlesinden olup, bu
    yüzden göreceği eziyetlere ve çekeceği sıkıntılara karşılık ilerde başa kakılmayan
    ve tükenmeyen mükâfat ve nimetlere kavuşmak üzere bulunduğunu
    açıklayıp söz vererek Hz. Muhammed’in (s.a.s.) şerefli nefsini aklamak ve
    temize çıkarmakla kuvvetlendirmek ve bu şekilde onu ilâhî bildirileri bütün
    âlemlere ulaştırmaya sevketmektir.108
    “Sen, Rabbinin nimetiyle cinlenmiş değilsin.” İşte Yüce Allah bu şekilde
    şefkat ve yakınlık taşıyan bir ifadeyle, onurlandırıcı bir üslupla, peygamberine
    yönelik bu kâfirce kine, bu çirkin iftiraya cevap veriyor:
    107 Mevdûdî, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/391
    108 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay., 8/265-266
    • 65 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    - 3. Âyet -
    مَْنُونٍ  جْرًا غَيْ َ
    أَوَإِنَّ لكَ ل
    نَّوَإِ : gerçekten كَل : senin için جْرًا
    أَل : mükâfat vardır bir مَْنُونٍ  : غَ يْ َ
    kesintisiz
    “Senin için kesintisiz bir mükâfat vardır.” (68/Kalem, 3)
    Ey Muhammed! Şüphesiz İslâm’ı tebliğ uğrunda katlanmış olduğun
    eziyetlerden dolayı, senin için eksilmeyen ve kesilmeyen sonsuz bir ecir,
    mükâfat, ödül vardır.
    Memnûn: Kesilen demektir. Bir kimse ipi kestiğinde menentu’l-hable
    der.109 İnsanları hidâyete getirmek için çabalaman ve bu yüzden bir sürü
    eziyet ve cefalara uğramana rağmen, bu vazifeyi yerine getirmen senin için
    bir ecirdir. Bunun karşılığında sana sayısız ve sonsuz mükâfatlar vardır.110
    Kesilmez, tükenmez, devamlı hiç kesilmeyen bir nimet yahut hiç kimsenin
    minnetini çekmeden sırf Allah’ın lütfu ve yardımı olan bir mükâfat vardır.
    111 Senin için sürekli ve kesintisiz bir mükâfat vardır. Bitmez, tükenmez
    bir ödüldür bu. Sana peygamberlik görevini ve O’nun saygın makamını
    bahşeden Rabbinin katında bir mükâfat vardır. Bu da her türlü yoksunluğu
    gideren, her türlü boşluğu dolduran, müşriklerin tüm suçlamalarını silip
    süpüren engin bir karşılık, bir yakınlık ifadesi, bir yüreklendirici tesellidir.
    Yüce Rabbinin, şefkatle, sevgiyle ve onurlandırıcı bir üslûpla hakkında “Senin
    için kesintisiz bir mükâfat vardır.” dediği kimse ne kaybeder ki?
    109 Muhammed Ali es-Sâbunî, Safvetu’t-Tefasir, Ensar Neşriyat, 7/17
    110 Mevdûdî-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları, 6/391
    111 Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, 8/266
    • 66 •
    Ahmed Kalkan
    - 4. Âyet -
     وَإَِّنكَ لعَلى خُلُقٍ عَظِي ٍ
    وَإَِّنكَ : ve şüphesiz sen لعَلى : üzerindesin قٍخُلُ : bir ahlâk  ظِي ٍ عَ : çok büyük
    “Ve sen elbette yüce bir ahlâka sahipsin.” (68/Kalem, 4)
    Huluk/Ahlâk
    İslâm ahlâkının asıl kaynağı Kur’ân ve onun ışığında oluşan Sünnettir.
    Kur’ân-ı Kerîm’de çoğul biçiminde ahlâk geçmemekle birlikte bunun tekili
    olan huluk ve halk kelimeleri geçer. Halk yaratma, biçim verme demektir
    ki bu, Allah’ın eylemidir. “Rabbimiz her şeye biçimini veren, her şeyi yaratıp
    sonra onu yaratıldığı amaca yönlendiren Allah’tır.”112
    Huluk ise davranış biçimi, huy, âdet ve gelenek anlamını verir. Bu kelime
    ilk defa Kalem Sûresi’nde, Hz. Muhammed’in (s.a.s.) davranış biçimini
    övmek üzere kullanılmıştır: “Muhakkak ki sen, büyük bir huluk (ahlâk) üzerindesin!”
    113 Daha sonra Şu’arâ Sûresi’nin, “Bu (davranışınız) sadece eskilerin
    huluku (geleneği)dir.”114 âyetinde önceki toplumların, peygamberleri red
    geleneği, huluk kelimesiyle
    anlatılmıştır.
    “El-hulk”; kişinin tabiatı, kişilik” anlamlarına gelir. “Yaratma ve yaratık”
    anlamındaki halk ve “yaratılış” anlamındaki hilkat ile akraba. Bir sıfatla kayıtlanmadığı
    zaman “iyi, güzel ve doğru” olana delâlet eder. “Çünkü sen”,
    âdeta Hz. Peygamber’in “neden ben?” iç sorusuna cevap niteliği taşır. Bu
    âyet, “Sen daha önce Kitap nedir, iman nedir, bilmezdin”115 âyetiyle birlikte
    düşünüldüğünde, “Sen Kitap nedir, iman nedir bilmezken de muhteşem bir
    ahlâka sahiptin” zımnî anlamına ulaşılır. İbn Abbas’ın tasnifine göre din;
    akaid, ahlâk, ibâdet ve muâmelâttan oluşan dört katlı bir binadır. Bu âyet,
    din binasının temel katının akaidle birlikte ahlâk olduğunu ifade eder. Al-
    112 20/Tâhâ, 50
    113 68/Kalem, 4
    114 26/Şu'arâ, 137
    115 42/Şûrâ, 52
    • 67 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    lah Rasûlü’nün fıtrat ve seciye olarak sahip olduğu bu ahlâkî potansiyel,
    Kur’an sâyesinde bilfiil hayata dönüşmüştür.116
    Kur’ân-ı Kerim’de pek çok âyette yer alan “amel” teriminin alanı ahlâkî
    davranışları da içine alacak şekilde geniş tutulmuştur. Bunun yanında birr,
    takvâ, hidâyet, sırât-ı müstakîm, sıdk, amel-i sâlih, hayır, ma’rûf, ihsân, hasene
    ve istikamet gibi iyi ahlâklılık; ism, dalâl, fahşâ, münker, bağy, seyyie,
    hevâ, isrâf, fısk, fücûr, hatîe, zulüm gibi kötü ahlâklılık ile aynı veya yakın
    anlam ifâde eden birçok terim vardır. Hadislerde ise bu terimler yanında
    ahlâk ve hulk kelimeleri de kullanılmıştır.
    Kalem Sûresi’nin 4. âyeti münasebetiyle İmam Fahreddin Râzî, Hz.
    Muhammed’in
    (s.a.s.) ahlâkını şöyle anlatmaktadır: “Huluk ve hulk, ruhsal
    bir yetenektir ki onunla nitelenen kimse, kolaylıkla güzel işleri yapar. Güzel
    işleri kolaylıkla yapma durumuna huluk denir. Huluk’un çoğulu ahlâktır.
    Güzel huluk, cimrilikten, kızmaktan, katılıktan uzaklaşmak, sözü ve işi ile
    kendini insanlara sevdirmek, başkalarıyla ilişkiyi kesmemek; alışverişte ve
    diğer işlemlerde hoşgörü sahibi olmakla olur.”
    “Sen, muhteşem bir ahlâka sahipsin.” (68/Kalem, 4)
    Hiçbir kalem, hiçbir düşünce varlıklar âleminin Rabbinin söylediği bu
    sözün ifade ettiği anlamı anlatamaz. Bu, Allah’ın şahitliğidir. Allah’ın terazisinde
    bir kula verilen değerdir. Hakkında “Sen yüce bir ahlâka sahipsin”
    denilen bir kula yönelik eşsiz bir övgüdür. Yüce ahlâkın Allah katında ifade
    ettiği anlamın boyutlarını hiçbir canlı kavrayamaz.
    Hz. Muhammed’in -salât ve selâm üzerine olsun- yüceliğine ilişkin bu
    yüce sözün anlamı değişik açılardan bakıldığında son derece belirgindir,
    açıktır. Yüce Allah’ın söylediği, evrenin vicdanının tescil ettiği, varlıklar
    âleminin özünün pekiştirildiği, ayrıca Allah’ın dilediği bir zamana kadar
    yüceler âleminde yankılanan bir söz olması bakımından önemlidir.
    Bu söz, bir başka açıdan da önemlidir. Hz. Muhammed’in -salât ve
    selâm üzerine olsun- bu sözü algılayabilmesi de, buna güç yetirebilmesi
    de üzerinde durulması gereken önemli bir husustur. O, bu sözü söyleyenin
    Rabbi olduğunu biliyor. O, Rabbinin kim olduğunu, O’nun yüceliğini,
    116 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, s. 1156
    • 68 •
    Ahmed Kalkan
    sözlerinin ne anlama geldiğini, bu sözlerin boyutlarını, yankılarını çok iyi
    biliyor. O, bu sınırsız yücelik karşısında, hiç kimsenin kavrayamadığı şeyler
    kavramış olmasına rağmen kendisinin de kim olduğunu çok iyi biliyor.
    Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bu sözü, hem de bu yüce kaynaktan algılaması,
    buna rağmen sarsılmaması, -bir övgü bile olsa- bu sözün dehşet verici
    ağırlığı altında ezilmemesi, baskısı altında kişiliğini yitirmemesi, kendini
    kaybetmemesi... Bu sözü derin bir güven duygusu, sağlam bir irâdeyle ve
    dengeli bir kişilikle karşılaması... Bütün deliller bir yana, bu durum bile
    başlı başına O’nun kişiliğinin yüceliğinin kanıtıdır.
    Siyer kitaplarında O’nun ahlâkının yüceliği anlatılmış, bu hususta birçok
    arkadaşın sözleri aktarılmıştır. Bununla beraber onun hayatının ortaya
    koyduğu realite, onunla ilgili olarak aktarılan tüm rivâyetlerden daha etkili
    bir tanıktır. Fakat bu söz ifade ettiği anlam bakımından öbürlerinden
    daha yüce, daha etkileyicidir. Ulu ve büyük Allah’tan kaynaklanması bakımından
    yücedir. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) bu sözü söyleyen ulu ve büyük
    Rabbinin kim olduğunu bildiği halde algılayabilmesi, buna rağmen derin
    bir güvenle, sağlam bir ifadeyle ayakta kalabilmesi, Yüce Allah’tan böyle bir
    söz dinlemiş olmasına rağmen Allah’ın kullarına karşı büyüklük kompleksine
    kapılmaması, kibirlenmemesi, üstünlük taslamaması bakımından da
    bu söz son derece önemlidir.
    Bu inanç sistemine bakan biri, tıpkı bu inanç sisteminin peygamberinin
    hayatına bakan birisi gibi ahlâk unsurunun çok belirgin ve köklü olduğunu
    görür. Bu inanç sisteminde hem yasal düzenlemelere ilişkin temeller
    hem de ruhsal arınmaya ilişkin temeller ahlâk unsuruna dayanır. Bu inanç
    sisteminde en büyük çağrı, arınmaya, temizliğe, güvenliğe, doğruluğa, adâlete,
    merhamete, verilen sözü tutmaya, söz ile davranışın birbirini tutmasına,
    her ikisinin niyet ve vicdan ile uyuşmasına, zorbalığın, zulmün, hile ve
    aldatmanın, insanların mallarını haksız yere yemenin, dokunulması yasak
    olan başkalarının ırz ve namusuna tecavüz etmenin, her türlü kötülüğün
    ve fuhşun önlenmesine ilişkindir... Bu inanç sisteminin öngördüğü yasal
    düzenlemeler, bu temellerin, duygu ve davranışta, vicdanın derinliklerinde
    ve toplumun pratik hayatında, bireysel, toplumsal ve uluslararası ilişkilerde
    ahlâk unsurunun korunması amacına yöneliktir.
    • 69 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    İslâm ahlâkı, bütün kusursuzluğu ile, bütün güzelliği ile, bütün dengeliliği
    ile, bütün doğruluğu ile, bütün sürekliliği ile ve bütün kalıcılığı ile Hz.
    Muhammed’in kişiliğinde somutlaşmıştı. Yüce Allah’ın şu yüce övgüsünde
    ifadesini bulmuştu: “Ve sen yüce bir ahlâka sahipsin.”117
    Ahlâk; Anlam ve Mâhiyeti
    Ahlâk, Arapça “hulk” kelimesinin çoğuludur. Hulk: Huy, seciyet, tabiat,
    din ve yaratılış anlamlarına gelir. Buna göre ahlâk kelimesinin sözlük anlamı;
    huylar, seciyeler, insanın mânevî yapısını belirleyen özelliklerdir.
    Terim olarak ahlâk: Ahlâk, “insanın bir amaca yönelik olarak kendi
    arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak olmasıdır” şeklinde
    tanımlanabilir. İslâm âlimlerince genel kabul görmüş şekliyle ahlâkın
    tanımı şöyledir: “Ahlâk, insanın nefsinde yerleşen öyle bir hey’et (meleke)
    dir ki, fiiller hiçbir fikrî zorlama olmaksızın, düşünüp taşınmadan bu meleke
    sâyesinde kolaylıkla ve rahatlıkla ortaya çıkar.” Hulk veya hulûk insanın
    beden ve ruh bütünlüğü ile alâkalıdır. Ahlâk bu çerçeve içinde, “insanın bir
    amaca yönelik olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden
    uzak olmasıdır” şeklinde tanımlanabilir.
    Bu tanımın tahlil edilmesi bizi ahlâkın mâhiyeti hakkıda şu sonuçlara
    götürür:
    a- Ahlâk, fiil ve davranışlardan ziyâde, bu davranışların kaynağı olan,
    mânevî kabiyetler kompleksini (hey’eti) ifâde eder. Buna göre ahlâkî davranışlar,
    ahlâkın kendisi değil, onun bir tezâhürü, bir sonucudur. Çünkü
    “ameller niyetlere göredir.” 118
    b- Ahlâk; sadece iyi huylar ve kabiliyetler anlamına gelmez. İyi ve kötü
    huyların hepsine birden ahlâk denir. Kendisinde iyi huylar geliştirmiş olana
    “iyi ahlâklı”; kötü huylar geliştirmiş olana da “kötü ahlâklı” denilir. Şu halde
    esâsen ahlâksız insan yoktur.
    117 68/Kalem, 4
    118 Buhârî, İman 41, Bed’u’l Vahy 1
    • 70 •
    Ahmed Kalkan
    c- Ahlâk, insanda gelip geçici bir hal değil, onun mânevî yapısında
    yerleşen bir meleke halini alan istidat ve kabiliyetler bütünüdür. Peygamberimiz
    bu konuda “Amellerin en hayırlısı, az da olsa devamlı olanıdır”119
    buyurmuşlardır.
    d- Ahlâk, insanı, düşünüp taşınmaya, herhangi bir baskı ve zorlamaya
    gerek kalmaksızın, görevleri rahatlıkla ve memnuniyetle yapmaya sevkeder.
    Riya, korku, menfaat temini gibi sebeplerle yapılan davranışlar, güzel
    ahlâk sınıfına girmez.
    e- Güzel ahlâklı olabilmek için, görevleri memnuniyetle yerine getirme
    alışkanlığı büyük önem arzeder. Böyle bir alışkanlık da ancak eğitim ile
    kazanılır. Burada eğitimden maksat, insanın kendi kendini eğitmesi, yani
    nefsini ıslah etmeye çalışmasıdır. Bu, bir irâde eğitimidir.
    Ahlâkın muhtevâsı çok geniştir. İnsanla ilgili bütün davranışlar ahlâkın
    konusunu teşkil eder diyebiliriz. Kişinin Allah’la ilişkisi ahlâkın konusunu
    teşkil ettiği gibi; kişinin nefsiyle kendisiyle) durumu, kişinin başka bir
    kişiyle, içinde bulunduğu toplumla, devletle ilişkisi, kişinin çevresiyle (tabiatla,
    hayvanlarla) münâsebeti de ahlâkın konusunu teşkil eder. Yaptıkları
    ve yapmadıkları; yani yapmaması gerekirken yaptıkları ve yapması geretiği
    halde terk ettikleri, söylememesi gerekirken söyledikleri ve söylemesi gerekirken
    söyledikleri de ahlâkın konusunu teşkil eder. Her ibâdetin ahlâkla
    ilgili boyutu vardır. Terk edilince ahlâkî bir zaaf olduğu gibi, hakkıyla yerine
    getirilince insan ahlâkını yücelten boyutu da vardır her İlâhî emrin ve
    ibâdetin.
    Gâye ve Vâsıtalarda Ahlâkın Lüzumu: Yüce gâyeye âdi araçlarla ulaşmak
    mümkün ve doğru değildir. “Gâye, vâsıtayı mubah kılar” sözü İslâmî
    değildir. Bu söz, pragmatizmi yücelten Batının sloganıdır. Gâye ve neticenin
    Rabbânî olması gerektiği gibi, ona ulaştıran araçların ve metodların da
    Rabbânî olması gerekir. İslâm’da, gâyeye götüren vâsıtalar da meşrû olmalı,
    aynı zamanda ahlâkî kavramlara da uygun olmalıdır.
    İslâm ahlâkı Kur’an-ı Kerîm’e dayanır. Yani her yönüyle Cenâb-ı Allah
    tarafından vahiy yoluyla belirlenmiş bir davranışlar manzûmesidir. Her
    şeyden önce İslâm ahlâkı bir vazife ahlâkı şeklinde ortaya çıkmıştır. Zira
    119 Buhârî, Libas 43
    • 71 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Kur’ân-ı Kerîm’deki her emir, mü’minler için bir görev belirlemiştir. İnsanın
    bir mü’min olarak bu emirlere muhâtap olmayı kabul etmesi, bunları birer
    görev olarak telâkkî etmesi anlamındadır. Kur’ân-ı Kerîm’de Rasûlullah’a
    (s.a.s.) hitâben: “Sen en yüce bir ahlâk üzeresin”120 buyurulmuş ve Hz. Peygamber’in
    kendisi de: “Ben ahlâkî prensipleri tamamlamak üzere gönderildim.”
    121 buyurmuştur. Aynı şekilde Rasûlullah’ın bütün hadisleri insanların
    birbirlerine karşı daha iyi davranmaları konusunda birer emir mâhiyetinde
    olup müslümanlara görev yüklemektedir. Dolayısıyla İslâm’ın getirdiği ahlâk
    anlayışı her şeyden önce bir görev ahlâkıdır.
    İslâm ahlâkının diğer bir yönü de davranışlardaki niyet duygusudur.
    Zira Hz. Peygamber (s.a.s.), “ameller niyetlere göredir”122 buyururken, İslâm’ın
    önemli bir prensibini belirlemiştir. Müslüman için bu niyetin arkasındaki
    en büyük yönlendirici duygu, mü’minin her davranışında “Allah
    rızâsı”nı gözetme duygusudur. Zira mü’min herhangi bir davranışta bulunurken,
    asla bir dünyevî çıkar beklemeyip gönlünde sadece Allah rızâsını
    ve onun sevgisini kazanma arzusunu taşımaktadır/taşımalıdır. “Yoksula,
    yetime ve esire O’nun rızâsı için yemek yedirirler ve ‘biz size sırf Allah rızâsı
    için yediriyoruz. Sizden bir karşılık ve teşekkür beklemiyoruz’ (derler).” 123
    Niyet ve Allah rızâsı duygularının yanı sıra, Allah Teâlâ’ya karşı bir sorumluluk
    duygusu taşımak müslüman ahlâkının temel prensiplerindendir.
    İslâm’a göre müslümanın bu sorumluluk duygusu Allah Teâlâ’dan korkmak,
    onun emirlerine saygı göstermek ve bu emirleri asla aksatmaksızın
    yerine getirmek, yasakladığı her şeyden kaçınmak İslâm ahlâkının temel ve
    ilk prensipleridir. Diğer bir temel prensip de müslümanın diğer mahlûkata/
    yaratıklara karşı son derece merhamet, adâlet ve şefkatle davranması, zayıf
    ve muhtaç olanlarına yardım etmesi, ana ve babaya saygılı olması ve onların
    gönüllerini kazanmaya çalışması gibi hususlardır.
    Bütün bunların yanı sıra, insanın kendi duygularına hâkim olması, mütevâzı,
    sabırlı, edepli, hayâlı ve insaflı olması gibi prensipler de müslümanın
    başkasına karşı sorumlu olduğu hususlardır.
    120 68/Kalem, 4
    121 Muvatta', Husnu'l-huluk 8; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/381
    122 Buhârî, İman 41, Bed’u’l Vahy 1
    123 76/İnsan, 8-9
    • 72 •
    Ahmed Kalkan
    İnsanın, dolayısıyla müslümanın, toplum içinde güzel ve hoş karşılanmayan
    her türlü kötü davranış ve alışkanlıklarını zamanla değiştirebilmesi
    gerekir. Bu kötü huy ve davranışlardan kurtulmanın tek yolu, irâdesini
    kontrol altında tutup ona tam olarak sahip olmasıdır. Bu kötü davranış biçimlerinden
    de ancak Allah’ın bize emrettiği ibâdetlere sımsıkı sarılmak
    sûretiyle kurtulmak mümkündür. Ama irâdesine hâkim olamayan bir
    kimsenin bu gibi kötü huy ve alışkanlıklardan uzaklaşması kolay değildir.
    İbâdetlere sıkı sıkıya bağlanmak, Allah’ı daima bizi görüyor gibi hissedip
    onu hatırda tutmak, sürekli olarak iyi insanlarla oturup kötülerden uzak
    kalmak, âsî insanların bulunduğu yerlere gitmemek, Allah’ın emirlerine
    sarılıp yasaklarından kaçınmak sûretiyle İslâmî anlamda bir ahlâka sahip
    olunabilir.
    Bütün bu çizilen prensiplere göz attığımızda İslâm ahlâkının saf ve sağlam
    bir iyi niyete dayandığı; Allah’ın rızâsına önem vermesi, uygulayanından
    dünyevî hiçbir çıkar beklemeyip uhrevî bir fayda peşinde bile olmaksızın
    sırf Allah rızâsı ve sevgisini göz önünde bulundurmasını talep etmesi
    gibi özellikleri ile her türlü şekilci ve pragmatist ahlâk anlayışından uzak
    olduğu görülmektedir.
    İslâm’da ahlâkı imandan ayırmak mümkün değildir. Zira bütün Kur’ânî
    emirlere boyun eğmek imanın gereğidir. Bu emirlere uymakla da en üstün
    ahlâkî değerler elde edilir. Rasûlullah (s.a.s.): “Mü’minlerin iman açısından
    en mükemmel olanı, ahlâkı en iyi olanıdır.”124 buyurmuştur. Bu duruma göre
    ahlâkî açıdan mükemmel bir anlayış ve davranışa sahip olmayan kişi iman
    açısından da kemâle ermiş olamaz. Diğer bir hadiste de şöyle buyurur:
    “İman yetmiş şûbedir/türdür. En üstünü ‘Lâ ilâhe illâllah’tır en aşağısı da
    yol üzerinde insanlara eziyet verecek bir şeyi kaldırmaktır. Hayâ da imanın
    bir bölümüdür.” 125 “Allah’a yemin olsun ki, hiç bir kul, kendi nefsi için istediği
    güzelliği kardeşi için de istemedikçe (tam) iman etmiş olmaz.” 126; “Haklı
    olduğu halde bile çekişmeyi bırakan kimseye Cennet’in avlusunda bir köşk
    verileceğine, yalan söylemekten kaçınan kimseye Cennet’in ortasında bir köşk
    takdim edileceğine, ahlâkı güzel olan kimseye de Cennet’in en güzel yerinde
    bir köşk sunulacağına ben kefilim.”127; “Mîzâna konan ameller arasında güzel
    124 Buhârî, Edeb 39
    125 Ebû Dâvud, Sünnet 14
    126 Buhârî, İman 7; Müslim, İman 71-72
    127 Ebû Dâvud, Edeb 7
    • 73 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ahlâktan daha ağır gelecek hiç bir pey yoktur. İnsan güzel ahlâkı sâyesinde,
    (devamlı) oruç tutup namaz kılan kimseler derecesine yükselir.” 128
    Bu ve buna benzer hadislerde Hz. Peygamber, güzel ahlâkın üstünlüğünü
    dile getirmiştir. Ayrıca: “Müslüman, müslümanların onun elinden ve dilinden
    emin oldukları kimsedir.” 129; “İnsanların en hayırlısı ömrü uzun olup
    amelleri de güzel olandır.” buyurmakla iyi müslümanı tarif etmiştir. Sahâbilerden
    biri Rasûlullah’a şöyle sorar: “İslâm’da en hayırlı iş nedir?” Peygamber
    Efendimiz şöyle cevap verir: “Yemek yedirmen, tanıdığın ve tanımadığına
    selâm vermendir.” Ashâbın ileri gelenlerinden Abdullah İbn Mes’ud da
    buna benzer bir soru sorunca Rasûlullah şöyle buyurmuşlardır: “Vaktinde
    kılınan namaz, ana babaya itaat, Allah yolunda cihad.” İslâm ahlâkının temel
    prensipleri olarak sadece bunlarla amel eden ve bu prensipler çerçevesinde
    hareket eden bir toplum her zaman dimdik olarak ayakta durabilir.
    İnsanlara karşı daima yumuşak davranmak, hatalarına rastladığında, bu
    hatalarını son derece yumuşak bir ifadeyle ve onları üzmeyecek bir tarz ve
    üslûpla söylemek gerekir. İnsanları ikaz ederken de aynı üslûbu uygulamak
    müslümanın prensibi olmalıdır. İslâm’ın insanların hayatlarında görülen
    pratik ahlâkı insanın kendisine, hemcinslerine, çevresinde ve Allah’a karşı
    olan bütün görevlerini içine alır. Bütün bunlara baktığımızda İslâm ahlâkı
    hürmet, hizmet, merhamet, edep, hayâ, nefse hâkimiyet, tevâzu, adâlet ve
    benzeri hususlar üzerinde yükselmiştir.
    Ayrıca İslâm yalan, küfür, lânet okuma, alay etme, kibirlenme, koğuculuk
    yapma, gıybet etme, riyâ, cimrilik, kıskançlık, vs. gibi duygu ve davranışların
    kesinlikle yasaklandığını bildirerek, müslümanın bütün bunlardan
    da uzak kalması gerektiğini açıklamıştır.130
    İslâmî ahlâkın temelinde vahiy vardır. Kur’ân-ı Kerim’deki her emir ve
    nehiy, bir vazifeyi gündeme getirir. İslâm dinindeki iman ve ibâdet esaslarıyla
    ahlâkî emirleri, kesin çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün değildir.
    Nitekim Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’in nasıl bir ahlâka sahip olduğunu soran
    Hz. Urve b. Hişam’a, Hz. Âişe (r. anhâ) vâlidemiz şöyle cevap vermiştir:
    “Rasûl-i Ekrem’in (s.a.s.) ahlâkı Kur’ân idi.”131
    128 Tirmizî, Birr 62
    129 Müslim, İman 14
    130 Ahmed Ağırakça, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 67-69
    131 Müslim, Müsâfirîn 139
    • 74 •
    Ahmed Kalkan
    İslâm’da ahlâkın mâhiyeti ve niteliği Kur’an-ı Kerim’in hükümlerinde
    yer aldığına göre, “İslâm ahlâkı” deyimini “Kur’an ahlâkı” şeklînde ifade
    etmek gerekmektedir. Gerçekte
    Hz. Âişe’nin rivâyet ettiği bir hadiste Hz.
    Peygamber’in ahlâkının Kur’an ahlâkı” olduğu
    belirtilmiştir.132 Bu bakımdan
    İslâm ahlâkının teorik yönü Kur’an’da (aynı zamanda hadislerde), tam
    uygulanma
    örneği de Hz. Peygamber’in ahlâkî şahsiyetinde somutlaşmaktadır.
    Nitekim Peygamberimiz:
    “Ben ancak ahlâkî faziletleri tamamlamak
    için gönderildim” buyurarak İslâm’da ahlâkın önemine işaret etmişlerdir.
    Genel olarak ahlâkçılara göre insanın doğuştan gelen temel yetenekleri
    değiştirilemez, ama kazanılmış huyları değiştirilebilir. Zaten İlâhî kitapların
    ve insan eğitimcileri olan mürşidlerin güzel ahlâka teşvikleri de
    insanın değiştirilmesi mümkün olan huylarını hedef alır. İnsan boyunu,
    rengini, akıl kapasitesini değiştiremez, ama davranışlarını istediği biçimde
    yönlendirebilir. İnsanın sorumluluğu da seçimi elinde olan davranışlaryla
    sınırlıdır. Seçimi elinde olmayan işlerden ötürü insan sorumlu değildir. O,
    Allah’ın küllî irâdesi ve kaderinin belirlediği bir husustur.
    Hz. Âişe (r.a.): “Allah’ın Elçisi’nin (s.a.s.) ahlâkı Kur’ân idi”133 demiştir.
    Yani onun, Kur’ân âdâbıyla edeplendiğini, emirlerini tuttuğunu, yasaklarından
    kaçtığını kasdetmiştir. Allah’ın Elçisi (s.a.s.), her fazîleti, her üstün
    meziyeti kendinde toplamıştı. Soyu yüksek, zekâ ve anlayışı üstün idi. Bilgisi,
    utanması, ibâdeti çoktu. Cömert, yiğit, sabırlı, şükredici, mürüvvet,
    sevgi ve şefkat sahibi, tutumlu, dünyâya değer vermez, alçak gönüllü, âdil,
    öfkesini yenen ve affedici idi. Akrabayı ziyaret eder, güzel geçinir, tedbirli,
    güzel yönetir, güzel konuşur idi. Duyuları güçlü, biçimi güzeldi. Bu ve benzeri
    bütün güzel huylara, fazîlet ve meziyetlere sahipti. Bundan dolayı kendisi:
    “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim”134 demiştir. Kur’ân’ın
    ve ona aykırı olmayan sağlam Hadîslerin çizdiği genel çerçeve içinde yasakları
    çiğnemek, İslâm ahlâkına aykırıdır. Buna göre adam öldürmek, zina
    etmek, yalan söylemek, adâletten ayrılmak, haksız yere başkasının malını
    yemek, gasbetmek, çalmak, dedikodu yapmak, iftira etmek, bilmediği
    şeylerin ardına düşmek, insanların ayıp ve kusurunu araştırmak, insanları
    halka rezil etmeğe çalışmak, hased etmek, çekememezlik ve benzeri şeyleri
    yapmak İslâm ahlâkına aykırıdır, başka deyişle ahlâksızlıktır. Bunları yap-
    132 Müslim, Müsafirîn 139
    133 Müslim, Müsâfirîn 139
    134 Muvatta', Husnu'l-huluk 8; Ahmed bin Hanbel, Müsned, II/381
    • 75 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    mamak, tersine başkalarına iyilik etmek, doğru olmak, doğru söylemek,
    âdil davranmak, adam kayırmamak, rüşvetten, iltimastan kaçınmak, kendisini
    düşündüğü kadar başkalarını da düşünmek, hâsılı Kur’ân ve Hadîsin
    övüp teşvik ettiği huyları ve davranışları yapmak, iyi ahlâktır.
    Kur’ân-ı Kerîm, güzel ahlâk davranışlarına a’mâl-i sâliha (yararlı işler)
    demektedir. Kur’ân’da iman, hep sâlih amel ile birlikte anılmıştır. Salih amel
    (güzel ahlâk) ile birlikte bulunmayan imanın bir değeri yoktur. Çünkü din
    ve iman kafada kalan soyut-pasif bir düşünceden ibaret değil, sâlih amel
    biçiminde görünen eylemli inançtır.
    Kur’an’ın gösterdiği güzel ahlâka (sâlih amellere) uyan toplumlar, egemen
    yaşadıkları gibi,135 âhirette cennetle ödüllendirilirler.136
    Ahlâkî Örnek Olarak Hz. Peygamber (s.a.s.)
    “Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler
    için en güzel örnek” olan Hz. Muhammed (s.a.s.), rahmeti her şeyi
    kuşatmış olan Allah’ın tasdikiyle “yüce bir ahlâk” üzere yaşamıştır.
    Ahlâkın özünü kişilik; kişiliğin özünü ise kendiliğinden, devamlı ve
    kuşatıcı olan kısmı teşkil eder. İzlenmesi gerekli yol olarak “sünnet” de
    içerdiği devamlılık ve kuşatıcılık ile Hz. Peygamber’in eşsiz ahlâkını şüphe
    ve yanlış anlamaya meydan vermeyecek şekilde insanlığın düşünme, ibret
    alma ve doğruyu bulma yeteneğinin istifadesine sunar. Muhtemel her yönü
    ve her türlü tezahürü ile hayatı bütünüyle kucaklayan istikamet, doğruluk
    ve adâlet; özü sözle, sözü de davranışla ayrılmaz bir vücut halinde birbirine
    nakşeden içtenlik ve samimiyet; düşünülen, söylenen ve yapılan her şeye
    güzellik ve insanilik damgasını vuran incelik, nezaket ve hayâ; her türlü iyiliğin
    özünü simgeleyen şefkat, merhamet ve muhabbet; her durum ve şartta
    insancalığı, insana yakışırlığı temsil eden hilm, cömertlik, sabır ve cesaret;
    kökü sağlam, dalları ise gökte olup her daim Rabbin izniyle yemişini veren
    iman ağacının özünü teşkil eden takvâ, itidal ve hakkaniyet; her türlü güzellik
    ve olgunluğun en güzel elbiseleri olan tevazu, sadelik ve vefa... O’nun
    yüce ahlâkının ana çizgilerini oluşturur.
    135 21/Enbiyâ, 105; 24/Nûr, 55
    136 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69; 4/Nisâ, 123-124
    • 76 •
    Ahmed Kalkan
    Yeme-içme, giyim-kuşam, istirahat ve eğlenme gibi tabi ihtiyaçlarını
    karşılamasında; ailesi, akrabaları, dostları ve düşmanları ile ilişkilerinde;
    duâ, ibâdet ve niyazında; tebliğ ve sohbetlerinde; geçimini teminine yönelik
    faaliyetlerinde; tebessüm ve vakarında; afiyet ve hastalığında; zenginlik
    ve fakirliğinde; savaşta düşmanla olan mücadelesi ile evinde çocuklarıyla
    olan muhabbetinde; vefat etmiş oğlu İbrahim’in bedenine damlayan gözyaşlarıyla
    şehid olmuş amcası Hz. Hamza’nın delik deşik edilip hunharca
    parçalanmış bedenine bakan gözlerinde... kısacası hayatının her an ve her
    aşamasında bütün bu yüce değerler olgunlaşma çabası altında kendilerini
    gösterir ve O’nun şahsiyetinin ayrılmaz parçaları haline gelirler.
    Hayat, devamlı değişen ilişkiler bütünü olup bütün değişimleri ile bir
    süreci ifade eder. Ahlâkîse istikrarı, gelişimi ve olgunlaşması ile bu sürece
    kimliğini kazandıran, şahsiyetini verendir. Bu açıdan Peygamber Efendimizin
    detaylarıyla bilinen hayatına bakıldığında, bu hayata örnek şahsiyetini
    verenin, yüce değerlerin, dosdoğru yolun, insanca, insanın yaratılış amacına
    uygun yaşamanın İlâhî kelimelerle ifadesi olan Kur’an-ı Kerim’in olduğu
    rahatlıkla görülür. Kendisine O’nu en iyi tanıyan kimselerden biri olarak
    “O’nun ahlâkı nasıl idi?” diye sorulduğunda, sevgili eşi Hz. Âişe’nin “O’’nun
    ahlâkı Kur’an idi.” şeklinde cevap vermiş olması bu açıdan çok önemlidir.
    Öncelikle yaratan ve emredip en güzeline hidâyeteden yüce Allah’ın “Yâsîn,
    hikmet dolu Kur’an hakkı için, sen şüphesiz gönderilenlerden (Rasûllerden)
    sin, dosdoğru yol üzerindesin.”137; “Nûn. Kaleme ve yazdıklarına andolsun ki
    sen Rabbinin nimeti ile bir mecnun değilsin ve hiç şüphesiz senin için bitip
    tükenmeyen bir ecir vardır. Ve hiç şüphesiz sen yüce bir ahlâküzeresin.”138 ve
    benzeri âyetler ile Peygamber Efendimizin bir yandan üstün ahlâkına bir
    yandan da bu üstün ahlâkın İlâhî öğreti ile bağlantısına şahadeti; sonra da
    bu İlâhî şahadete selim akıl ve kalpleri ile doğru bilgi, tecrübe ve haberlere
    istinaden katılıp, bu hakikati tasdik eden nice insanların buna tanıklığı
    göstermektedir ki O, özü, sözü ve hareketi ile hayatının başından sonuna
    kadar her anına damgasını vuran ahlâkı ile İlâhî öğreti Kur’ân-ı Kerim
    rehberliğinde insanî olgunluk ve kemale ulaşarak âlemlere rahmet olmuş;
    olgunluk ve kemali gaye edinenlere de en güzel örnek olarak Allah’ın kulu
    ve elçisi olmanın gereğini yerine getirmiş; “yaratan Rabbin adıyla” okumanın
    anlamını, şeklini ve beşeri düzlemdeki fonksiyonunu bütün insanlığa
    137 36/Yâsîn, 1-4
    138 68/Kalem, 1-4
    • 77 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    göstermiştir. Dolayısıyla O’nun eşsiz ahlâkını tetkik, insanı, Kur’an rehberliğinde
    yaşanmış bir olgunluğun, kemalin kıyısına götürmekte; insana,
    hayatı hayat olarak bütün karmaşıklığı içinde bütünlüğü ile anlama, tatma
    ve yaşama imkânı vermektedir. Zaten O’nu âlemlere rahmet ve insanlığa
    güzel örnek yapan da işte bu kuşatıcılık ile bütünlüğüdür; insanca yaşamanın
    eşsiz rehberi Kur’ân-ı Kerim’i özü, sözü ve davranışı; ailesi, topluluğu ve
    devleti ile hayata yansıtmış olmasıdır.
    İnsan yaşamının üzerinde gerçekleştiği yeryüzü nice başarılara şahitlik
    etmiş; insan elinde çiçeklenen nice güzelliklerin tanığı olmuştur. Ancak
    bütün bu güzellik ve başarıların tek bir insanın şahsiyetinde Hakk’a
    ve hakikate şahitlik ettiği pek görülmemiştir. İşte Peygamber Efendimizi
    ve O’nun eşsiz ahlâkını mümtaz kılan, hayatın muhtelif yönlerinde ortaya
    konulan çeşitli başarıların sahibi olan diğer insanlardan ayırıp da O’nu
    tüm olgunluk ve kemalin numunesi haline getiren husus bu kuşatıcılığı ile
    bütünlüğüdür. Bu durumda insana ait yaşamın her anı ve her safhası için
    O’nun asil hayatı ve güzel ahlâkında olması gereken, olgunluk ve kemale
    işaret eden bir örneklik vardır.
    “Muhammedî Risâlet” adlı eserinde Allâme Seyyid Süleyman en-Nedvî
    bu hususu şu güzel cümleleri ile ifade eder: “...eğer zengin ve varlıklı bir
    insan isen, Rasûlullah’ın Hicaz’la Şam arasında eşya taşıdığı ve Bahreyn’in
    hazinelerine sahip olduğu zamanı hatırla! Ve sen de O’nun gibi hareket et.
    Eğer fakir ve yoksul isen Rasûl-i Ekrem’in EbûTalib mahallesinde mahsur
    kaldığı, vatanını ve bütün mülkünü terk ederek Mekke’den Medine’ye hicret
    ettiği zamanı düşün. Eğer hükümdar isen O’nun Arapların idaresini ele
    geçirdiği, her tarafa hakim olduğu, ileri gelenlerin, şan ve şeref sahiplerinin
    O’na itaat ettiği zamanı hatırla. Eğer zayıf ve kimsesiz isen Rasûlullah’ın
    Mekke’de yaşadıklarını hatırla! O’nda senin için güzel bir örnek vardır...
    Eğer fatih ve muzaffer bir hükümdar isen Bedir’de, Huneyn ve Mekke’de
    düşmana galip geldiği günlere bakarak Peygamber Efendimizin hayatından
    ibret al. Eğer mağlup olmuşsan Uhud harbinde Rasûlullah’ın şehid ve
    ağır yaralı ashâbı arasındaki halini düşün. Eğer öğretmen isen mescidin
    sofasında ashâbına nasıl öğretmenlik yaptığını hatırla! Eğer öğrenci isen
    Cebrail’in huzurunda nasıl diz çöküp hidâyetistediğini düşün. Eğer nasihat
    eden bir vaiz, emin bir mürşit isen Mescid-i Nebevi’de bir kütük üzerinde
    vaaz eden Rasûlullah’a kulak ver. Eğer hiçbir yardımcın olmadığı halde
    hakkı ayakta tutmak, iyiliği haykırmak istiyorsan Mekke’deki zayıf haline
    • 78 •
    Ahmed Kalkan
    rağmen Peygamber Efendimizin hakkı açıkça ilan ettiği zamanı hatırla.
    Eğer düşmanını yenersen, Rasûlullah’ın Mekke’yi fethettiği günü hatırla.
    Hakem ya da hâkim isen, İslâm güneşi doğmadan önce, Kureyş reisleri birbirine
    girmek üzereyken Rasûlullah’ın Hacer-i Esved’i yerine koymak için
    verdiği hükme bir göz at. Sonra gözünü çevir ve bir daha bak: Rasûlullah’ın
    Medine mescidinin avlusunda insanlar arasında adâletle hüküm verdiği zamanı
    düşün... Özetle, her ne olursan ol, ne işle uğraşırsan uğraş yaşadığın
    müddetçe, günün her saatinde Rasûlullah’ın hayatında senin için güzel bir
    hidâyet, hayat karanlıklarını aydınlatan güzel bir misal vardır. Böylece işlerin
    düzelir, sıkıntıların sona erer... O’nun hayatı bütün insanlık için hayatın
    her safhasında örnekti. O’nun hayatı aydınlanmak isteyenler için bir nur,
    hidâyete ermek isteyenler için bir kandil, doğru yolu bulmak isteyenler için
    de bir rehberdi.”
    Peygamber Efendimizi herhangi bir şekilde görebilmek, O’nunla herhangi
    bir şekilde hayatın bir anını paylaşabilmek ya da onunla ilgili güvenilir
    bir eseri okuyabilmek, bir şekilde ona ulaşabilmek, görüp duyabilme
    ve görüp duyduklarını gereğince değerlendirebilme imkânına sahip bir
    insan için onun şahsiyet ve ahlâkının güzelliği ve eşsizliğini idrak noktasında
    yeterlidir. Onu gereğince takdir edebilmek ve onun bu güzellik ve
    eşsizliğinden yeterince istifade edebilmek ise insanın taşıdığı “sorumluluk”
    endişesiyle bağlantılı olarak onu, Allah elçisi ve dolayısıyla hakikatin (kitap
    ve hikmetin) öğreticisi, açıklayıcısı; olgunluk ve kemalin eğitimcisi olarak
    görebilmek ve değerlendirebilmekle; hiçbir istisnaya yer vermeksizin hayatın
    bütününü onun evrensel örnekliğine açabilmekle mümkündür. Bu
    durumda meramı ifâde için şu âyet yeterli olacaktır: “Andolsun ki Allah’ın
    Rasûlünde sizler için, Allah’ı ve âhiret gününü umanlar ve Allah’ı çok zikredenler
    için elbette pek güzel bir örnek vardır.” 139
    Yakınları, dostları ve kendisini görenler tanıklık ederler ki Rasûl-i Ekrem’in
    mübârek cismi baştan aşağı kusursuz, bütün azası birbirine uygun,
    alnı, göğsü ve iki omuzlarının arası ve avuçları geniş; boynu uzun ve düzgün;
    omuzları, pazuları, baldırları iri ve kalın; bilekleri uzun, parmakları
    uzunca, elleri ve parmakları kalınca idi. Karnı, göğsü ile beraber olup
    şişman değildi. Ayaklarının altı çukurdu, düz değildi. Uzuna yakın orta
    boylu, iri kemikli, güçlü kuvvetli idi. Cildi ipekten yumuşak, başları orta
    139 33/Ahzâb, 21
    • 79 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    büyüklükte, kaşları hilal, çekme burunlu, az değirmi (yuvarlak) çehreli idi.
    Kirpikleri uzun, gözleri kara ve güzeldi. İki kaşının arası açık, fakat kaşları
    birbirine yakındı. Çatık kaşlı değildi. İki kaşının arasında bir damar vardı
    ki hiddetlendiğinde kabarıp görünürdü. Yüzü adeta pembe beyazdı. Yani
    ne kireç gibi beyaz ne de kara yağız, esmer idi. İkisi ortası gül gibi kırmızıya
    dönük, beyaz ve berrak olup yüzünde nur gibi bir parıltı vardı. Dişleri
    inci gibi beyaz ve parlak olup hafifçe seyrekti. Konuştuğu ve tebessüm
    ettiği vakit beliriverirdi. Saçları ne pek kıvırcık ne de pek düzdü. Uzadığı
    zaman kulaklarının memelerini geçerdi. Sakalı sıktı fakat uzun değildi. Bir
    tutamdan fazlasını keserdi. Vefatlarında saçı sakalı henüz ağarmaya başlamıştı.
    Başında pek az, sakalında yirmi kadar beyaz kıl vardı. Vücudu tertemizdi.
    Koku sürsün, sürünmesin teni ve teri en güzel kokulardan daha
    güzel kokardı... Haline hüzün ve tefekkür, bakışlarına da netlik ve derinlik
    hâkimdi. Çoğu zaman sükût eder ancak gerektiğinde konuşurdu. Konuştuğunda
    ağır ağır, tane tane konuşur; önemli yerleri tekrar ederdi. Sevgi ve
    sevincini tebessümle ifade eder; yüz rengi ve hatları, haline delalet ederdi.
    Yürüdüklerinde ayaklarını kuvvetle kaldırır, vakar ve sükûnetle çabuk ve
    uzun adımlarla, sanki yüksekten iner gibi yürürlerdi. Bir şeye yönelmek
    istediklerinde sadece başlarıyla değil bütün vücutlarıyla döner, sebepsiz
    hiçbir tarafa bakmazlardı. Temiz, düzenli ve sağlıklı idiler. Ağırbaşlı, vakur,
    canayakın, sıcak, samimi ve ilgili idiler...
    Peygamberimizin dış görünüşü ve tabii özellikleri, iç ahlâkı ve iç dünyasını
    aksettirmektedir. Bu meyanda yapılan tarifler, nihâyetinde samimiyeti,
    içtenliği, sevecenliği, güvenilirliği, dürüstlüğü, bilinçliliği, dinginliği....ile
    noktalanmaktadır. Yüzünün parlaklığı, yürüyüşünün eminliği, yönelişinin
    tamlığı bu açıdan değerlendirilirse bu açıkça görülecektir. Nitekim Kur’an-ı
    Kerim’de birçok yerde140 Yüce Allah “sîmâ”yı “iç”i tanıtan, ahlâkı gösteren
    bir alâmet olarak değerlendirmiştir. İbn-i Abbas’ın: “İyiliklerin yüzlerde bir
    parlaklığı, kalpte bir nuru, bedende bir kuvveti, rızıkta bir genişliği ve gönüllerde
    bir sevgisi vardır. Kötülüklerin de yüzlerde bir sevimsizliği vardır.”
    sözü ile, Hz. Osman’ın “Kişinin işlediği her bir amelin elbisesi kendisine
    giydirilir. Hayır ise hayır; şer ise şer...” sözleri de bunu göstermektedir. Bu
    durumda, Medine dışında konaklamış bir kervandan, pazarlık etmeksizin
    söylenen fiyat ile kırmızı bir deveyi alıp, yularından çekerek şehre doğru
    yürüdüğünde Hz. Peygamber’in arkasından olayı değerlendirerek tanıma-
    140 2/Bakara, 173, 7/A’râf, 46-48, 47/Muhammed, 30, 48/Fetih, 29 ve 55/Rahmân, 41
    • 80 •
    Ahmed Kalkan
    dıkları bir kimseye bu şekilde karşılığını peşin olarak almaksızın deveyi
    vermiş olmalarından hayıflanan kervan ehline “rahat olun! Bundan daha
    temiz ve daha nurlu başka bir insan görmedik” şeklinde görüş bildiren o
    kadının, ya da vefatı sonrasında, hücre-i saâdetine girip de peygamberimizin
    yüzünü açıp alnını öptüğünde “Ah! Hayatında olduğun gibi ölümünde
    de güzelsin.” diyerek duygularını ifadeye çalışan Hz. Ebûbekir’in bu samimi
    sözlerini ve de neden onu ansızın görenlerin heybetinden heyecana kapıldıklarını,
    görüp tanıyanların ise onu o derece sevdiklerini daha iyi anlayabiliyoruz.
    Rasûl-i Ekrem’in şahsiyetinde, “yaratan Rabbin adıyla okuma...” ve
    “emredildiği şekilde istikamet üzere olma” çaba ve gayretinin yeri ve etkisi
    âşikârdır. Kendisine gelen ilk vahyin “Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı
    alaktan yarattı. Oku! Kalem ile öğreten, insana bilmediğini öğreten Rabbin
    ne büyük kerem sahibidir.” âyetlerinden oluşmuş olması; yaşlılık emareleri
    üzerinde belirdiğinde, halini soran ashâbına “Beni, Hûd sûresi ihtiyarlattı.”
    şeklinde cevap vermiş olması buna işaret etmekte olup, mezkûr sûrede
    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “O halde sen, beraberindeki tevbe edenlerle
    birlikte emrolunduğun gibi dosdoğru ol! Ve aşırı gitmeyin. Çünkü O, her ne
    yaparsanız onu hakkıyla görendir.” 141
    İnsan, bir münasebetler sentezidir. Her insan bir ilişkiler bütünü içerisinde
    yaratılır ve şahsiyetini, kişiliğini, ahlâkını bu bütün içerisindeki
    tavrı ve rolü ile ortaya koyar. Yüce Allah’ın “birleştirilmesi emredilen”
    olarak ifade ettiği bu ilişkiler bütününü muhafaza edebilmenin yolu olan
    yaratana kulluk, yaratılana da şefkat, merhamet ve adâletin, emrolunduğu
    üzere dosdoğru şekilde yerine getirilmesinin zorluğu ve zor olduğu kadar
    da insani olgunluğa ulaşabilmedeki önem ve rolü tartışmasızdır. İşte bizler
    Rasûl-i Ekrem’in eşsiz ahlâkında, özünde, sözünde ve davranışlarında ve
    hatta ağaran saç ve sakallarında hep bu “emrolunduğu gibi dosdoğru olma”
    endişesi ve gayretini görmekteyiz.
    O, Allah Teâlâ ile olan ilişkisinde, iç dünyasında, evinde, ailesi ve akrabası
    ile olan münâsebetinde; dostlarına, tanıdık tanımadık bütün insanlara
    karşı olan tavırlarında; istirahatinde, ticaretinde, savaşta ve savaş sonrası
    ganimet taksiminde; mescitte imamlıkta, en önde liderlikte, hayatı ve vefa-
    141 11/Hûd, 112
    • 81 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    tında hep bu endişeyi taşımış, olanca gayretini buna sarfetmişti. O, durumunu
    şöyle ifâde ediyordu: “Rabbim beni ne güzel terbiye etti.”, “Ben ancak
    ahlâkî faziletleri tamamlamak üzere gönderildim.” O halde, Rasûlullah’ın
    ahlâkını tanımak, onu, içerisinde bulunduğu ilişkiler bütünü ile tanımakla
    mümkün olacaktır. Bu yapıldığında ise onun ahlâkî yüceliğinin temelinde
    bu ilişkiler bütününü hayranlık verecek şekilde, biç birini ihmal etmeksizin
    muhafaza etmiş olmasının; birleştirilmesi emrolunan her şeyi hayatı ile birleştirmiş
    olmasının bulunduğu görülecektir.
    Ahlâkî faziletlerin başında “adâlet” ve “ihsân” gelir ki her iki kavram
    da nihâyetinde “herşeyi yerli yerine koyma”yı ve “yapılması gerekeni layıkı
    ile yapma”yı ifade eder. Nitekim Yüce Allah: “Muhakkak ki Allah adâleti,
    ihsanı ve akrabaya vermeyi emreder; çirkin işleri, fenalık ve azgınlığı da
    yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye sizlere öğüt verir.” 142 buyurur. Rasûl-i
    Ekrem, hayatı boyunca her şeye gereken değeri gerektiği kadarı ile vermiş;
    ihmalkârlık, duyarsızlık ve aşırılık onun hayatında kendine bir yer bulamamıştır.
    Bir insanın ihmal ve dengesizliğe meydan vermeksizin, hiçbir aşırılığa
    düşmeksizin, hayatın her bir yönünde davranmış olması ve bu denge ve
    istikrarı hayatın hem yatay hem de dikey boyutunda muhafaza etmiş olması
    elbette olgunluk ve kemalin zirvesidir. Beşer olması peygamberliğine bir
    nakısa getirmemiştir. Peygamberliği ona ailesini, dostlarını unutturmamıştı.
    Allah’a olan bağlılığı ve deruni duyguları onu dünyadan el etek çekmeye
    yöneltmemişti. Liderliği, komutanlığı, hâkimliği onu hastaları ziyaretten,
    fakirlerle sohbetten men etmemişti. Mekke’deki hayatı ile Medine’deki hayatı
    arasında yaşananlar ve sahip olunan imkânlar çok farklı da olsalar duruş
    bakımından hiçbir farklılık olmamıştır.
    Adâlet ve ihsan onun hayatının her demini kuşatmıştı. Gençliğinde
    toplumda el-Emin olarak tanınır ve bilinirdi. Ticaret hayatındaki dürüstlüğü
    takdir edilir, insanlar arası anlaşmazlıklardaki hakemliği makbul görülürdü.
    “Doğruluk iyiliğe, iyilik de cennete götürür. Yalan kötülüğe, kötülük de
    cehenneme götürür” der, doğruluğu imanın gereği; yalanı, emanete ihaneti
    ve verilen sözlerde durmamayı nifak alameti sayardı. Doğruluk hassasiyeti
    o derecede idi ki şaka bile olsa ondan tâviz vermezdi. “şaka yapar mısınız?”
    diye sorulduğunda “evet, ama doğru sözden başkasını söylemem” demişti.
    Onun bu özelliğini düşmanları bile bilir, onu öldürmek için ellerinden ge-
    142 16/Nahl, 90
    • 82 •
    Ahmed Kalkan
    leni yaptıkları halde kıymetli eşyalarını ona emanet etmekten çekinmezlerdi.
    Mekke’den Medine’ye hicretinde yatağına yatırıp geride bıraktığı Hz.
    Ali’ye her emaneti sahibine vermesini tembihlemişti. En zor durumlar bile
    onu verdiği söze bağlılıktan vazgeçiremezdi. Hiçbir menfaat ona, bu konuda
    geri adım attıramazdı. Mekke’den Medine’ye gelirken müşriklere yakalanan
    ve kendilerine karşı savaşmamak şartıyla serbest bırakılıp Bedir
    savaşı öncesi Hz. Peygamber’e kavuşan Huzeyfe el-Yeman ve bir arkadaşı,
    olayı Rasûl-i Ekrem’e anlattığında sayılarının azlığı, adama olan ihtiyaçlarının
    şiddetine rağmen onlara savaşa katılamayacaklarını ifade ile “siz geriye
    dönün, her hâl u kârda sözünüze riâyet edeceğiz. Bizim sadece Allah’ın yardımına
    ihtiyacımız var” demişti. Hudeybiye’de müşrikler ile yapılan anlaşmanın
    şartlarından biri de Mekke’den müslüman olarak Medine’ye gidecek
    olan kimselerin, talep edilmesi durumunda Mekkelilere geri verilmesi idi.
    Daha antlaşma henüz imzalanmış iken Ebû Cendel, elleri zincirli bir halde,
    hapsedildiği zindandan kaçarak müslümanların bulunduğu yere gelmişti.
    O esnada orada bulunup, anlaşmayı yapmış olan müşrik Süheyl Bin Amr,
    antlaşmanın derhal tatbikini talep ile kaçağın kendisine teslimini istediğinde
    bu durum müslümanların ağırına gitmişti.
    Rasûl-i Ekrem ise inananların selamet ve kurtuluşuna olanca düşkünlüğüne
    rağmen “Ey Ebû Cendel, sabret! Biz ahdimizden dönemeyiz. İnşâallah
    Allah sana yakında bir yol açacaktır!” demişti. Ne ahde bağlılıktan tâviz
    vermiş ne de Ebû Cendel’i ihmal etmişti. Sözde durmayı, ahde bağlılığı kul
    olmanın gereği olarak görmüş; işin sonucunu Allah’a havâle etmiş, O’na
    güvenip dayanmıştı.
    “Helâl rızık kazanmak için çalışmanın mecburi bir görev” olduğunu; en
    hayırlı kazancın da el emeği ve meşrûticaret vasıtasıyla sağlanan kazanç olduğunu
    söyler; satarken ve satın alırken kolaylık gösterene Allah’ın rahmetini
    müjdeler, doğru ve güvenilir tacirlerin peygamber ve şehidlerle beraber
    olacaklarını ilan ederdi. Bazen pazarları gezer, satıcıların mallarını kontrol
    eder ve “bizi aldatan bizden değildir” derdi. Kendisi de bilfiil ticaretle uğraşmış,
    kanaati, dürüstlüğü ve vefası ile tanınmıştı. Bazen borçlanır, borçlarını
    vaktinde ve en güzel şekilde öderdi. Hakka riâyete önem verir, her hak sahibine
    hakkının mutlaka verilmesinde ısrar ederdi. “Hak sahibinin söze hakkı
    vardır” diyerek hakkın üstünlüğünü ilan ederdi. Hiçbir olayın hakkı zayi
    etmesine müsâade etmezdi. Yahudi alacaklısı, alacağını talep üzere gelip de
    • 83 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    elbisesini çekerek, yakasından tutarak “Siz Abdulmuttaliboğulları hep borcunuzu
    uzatırsınız” gibi kaba sözler söylediğinde, Hz. Ömer sinirlenerek
    sert bir şekilde karşılık vermişti. Rasûl-i Ekrem ise olup biteni tebessümle
    karşılamış ve Hz. Ömer’e “Ey Ömer! Ben ve o, senden bunun dışında bir söz
    duymaya çok daha muhtaç idik. Bana borcumu güzelce ödemeyi, ona da alacağını
    güzelce istemeyi tavsiye etmeliydin, vâdenin dolmasına daha üç gün
    vardı” diyerek fazlasıyla ödenmesini sağlamıştı. Bu olay, yahudinin müslüman
    olmasına vesile olmuştu.
    Bir defasında kestiği hayvanın etini satan bir bedeviden, evde var zannettiği
    hurma karşılığında bir miktar et almış; eve geldiğinde ise hurma
    kalmadığını görmüştü. Derhal çarşıya gelerek bedeviyi bulmuş “senden
    hurma karşılığında et almıştım fakat ne yazık ki hurmam kalmamış” diyerek
    durumu izah etmişti. Aldatıldığını düşünen bedevi bağırıp çağırmış,
    Rasûl-i Ekrem ise onu susturmaya çalışanlara “siz müdahale etmeyiniz zira
    bedevinin hakkı var” diyerek tekrar meseleyi anlatmaya çalışmış ama bedevi
    söylenmeyi bırakmamıştı. Bunun üzerine Peygamberimiz bedeviyi,
    Ensar’dan bir kadına havâleederek etinin karşılığı olan hurmaları almasını
    sağlamış, bedevî de Rasl-i Ekrem’in sabır ve müsâmahakârlığından duygulanarak
    “Muhammed! Cenâb-ı Hakk sana ecir ve mükâfatını versin, sen
    bana hakkımı hem de fazlasıyla verdin” demişti. Hakka riâyetve en güzeliyle
    karşılık vermek onun ahlâkının en önemli esaslarındandı. O, “borçlarını
    daha iyi, daha mükemmel bir şekilde ödeyenler faziletli kimselerdir” der, aldığı
    borçları fazlasıyla geri öderdi.
    Adâlete riâyet, kişinin kendisi, anne babası ve yakınlarının aleyhine
    de olsa âdil olabilmeyi; muhataba duyulan kin ve nefret duygularının
    adâletsizlik ve aşırılık yönündeki baskılarına direnebilmeyi gerektirir. Üst
    tabakada hırsızlık yapmış bir kadın için aracılıkta bulunulduğunda “İsrailoğulları
    işte bu yüzden helak olmuştur. Onlar, kanunları fakirlere uygular,
    zenginleri ise affederlerdi. Allah’a yemin ederim ki eğer Muhammed’in kızı
    Fatıma hırsızlık yapsaydı onun da elini keserdim” diyerek her türlü iltiması
    reddeden, buna karşılık suçun tesbiti ve cezanın terettübü için kılı kırk yaran
    Rasûl-i Ekrem, bu tarafsız adâlet ve hakkaniyetin emsalsiz temsilcisidir.
    Onun bu eşsiz özelliğidir, yahudilerin bile anlaşmazlıklarını ona götürmesine
    sebep olan.
    • 84 •
    Ahmed Kalkan
    Rasûlullah, Hz. Ali’ye şöyle nasihat etmişti: “Sana iki kişi muhakeme
    için geldiğinde ikisini de dinlemeden sakın karar verme! Zira ancak her
    ikisini de dinlediğinde doğruyu bulabilirsin.” Hz. Ali, bu nasihat sayesinde
    davalarda zorluk çekmediğini, kolaylıkla doğruya ulaşabildiğini söylerdi.
    Rasûl-i Ekrem, âdil liderlerin kıyâmet gününde Allah’a en yakın kimseler
    olacaklarını, zâlimlerin ise en uzak olacaklarını; fakir, yoksul ve muhtaç
    kimselere kapısını kapatan hâkimlere Allah’ın da kapısını kapatacağını söylerdi.
    Bir savaş sonrası ganimetleri taksim ederken “bu taksim Allah rızası
    için yapılmıyor” şeklindeki bir ifadeyle karşılaştığında “ben âdil olmazsam
    kim âdil olur?” diyerek mukabelede bulunmuştu. Kalabalık içerisinde üzerine
    yüklenen birisini, elindeki ince değnekle uyarmak istediğinde kazara o
    kimsenin ağzı çizilmişti. Peygamberimiz bu durumda, o kimseden aynısını
    kendisine yapmasını istemişti. Adâlet hususundaki hassasiyeti, hakkaniyete
    riâyeti ile tamamlanıyordu.
    Onun adâleti sert, kaba ve kırıcı değil, bilakis yapıcı, onarıcı ve ıslah
    edici idi. Adâlete bağlılık ile geçen güzel ömrünün sonunda ölüm döşeğinde
    iken halka hitaben “birisine bir borcum varsa veya birini kırdıysam
    yahut birinin mal veya şerefine bir zarar verdiysem işte şahsım, işte şerefim,
    işte malım mülküm! Benden karşılığını bu dünyada alsın” demiş, onun bu
    sözleri sükûnet ile karşılanmış, ancak bir adam Rasûl-i Ekrem’den birkaç
    dirhem alacağı olduğunu söylemiş ve parasını almıştı. Ne mutlu, adâlete
    riâyetle zulmün zerresine bile bulaşmadan ömür sürmüş olanlara!
    Adâletten her ayrılış, zulme doğru atılan bir adımı ifade eder. “Muhakkak
    ki şirk elbette pek büyük bir zulümdür”143 âyetinin de işaret ettiği üzere,
    adâlete en uzak nokta şirk; adâletin özü de her türlü erdem ve iyiliğin
    bayrağı tevhiddir. Dolayısıyla yaratana kulluk peygamberimizin ahlâkının
    özünü teşkil eder ki, hayatı bunun en güzel şahididir. Hayatın yatay ve dikey
    boyutundaki her türlü kemale ait istikrar ve sebatının temelinde de bu
    sağlam bağlılık yatar. “şükreden bir kul olabilmek” onun her türlü düşünce,
    söz ve eyleminin saiki idi. Gece boyu namaz kılmaktan ayakları morardığında
    “Allah senin geçmiş ve gelecek günahlarını bağışladı. Niçin böyle
    yapıyorsunuz?” diye soran Hz. Âişe’ye: “Şükreden bir kul olmayayım mı?”
    diyerek cevap vermişti.
    143 31/Lokman, 13
    • 85 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Allah’ın dinine dâvet ettiği Tâifliler kendisine horlama, aşağılama hatta
    taşlama ile mukabelede bulunmuş, o ise teselliyi Rabbine münâcaatta
    bularak, O’na olan bağlılık ve sevgisini “senden gelen her şeye ben râzıyım,
    yeter ki bana gazap etmiş olma...” şeklindeki duygu yüklü sözleriyle ifadeye
    çalışmıştı. Birçok vesile ile ashâbına “içinizde Allah’tan en çok korkanınız
    benim” demişti. Bu hayatının her ânı için geçerliydi. Bir defasında bütün
    gece boyunca Kur’ân-ı Kerim’de Hz. İsa’nın duâsı olarak geçen “eğer onlara
    azap edersen elbette onlar senin kullarındır. Şâyet onları bağışlarsan elbette
    sen yegâne izzet ve hikmet sahibi olansın” 144 âyetini tekrar edip durmuştu.
    Allah’ı zikir ve O’nu tesbih her ânını kuşatmıştı. Devamlı Kur’an okur,
    hatta başkalarının da okumasını ister, onu başkalarından dinlemeyi çok
    sevdiğini söylerdi. Özü, sözü ve davranışı ile Kur’an’ı hayata yansıtmak, her
    anının en büyük hedefiydi. “Gözümün aydınlığı namazdır” der, her vesilede
    namaz kılmayı arzulardı. “Haydi Bilal! Kalk, kamet getir de bizi rahatlat,
    bizi huzura kavuştur” derdi. Bu, O’nun için bütün dünya güzelliklerinin
    üstünde idi. Hz. Enes, “Rasûlullah’ı gecenin hiç ihtimal vermediğiniz bir
    anında namaz kılarken, yine hiç ummadığınız bir anında da uyurken görebilirsiniz”
    demektedir. Bazen o kadar oruç tutardı ki hiç orucu bırakmayacağı
    zannedilir; bazen de oruca o kadar ara verirdi ki artık daha oruç
    tutmayacak denilirdi.
    Allah’a olan bağlılığı, ibâdete olan düşkünlüğü had safhada olmakla birlikte
    bu, onu dünyadan ve insanlardan uzaklaştırmaya sevk etmemiş, bilakis
    itidali sâyesinde ihsan üzere bütün sorumluluklarını yerine getirmesinde
    en önemli etken olmuştur. “En hayırlı amel, az da olsa devamlı olandır”
    der, dinde aşırılık ile insanın bir yere varamayacağı ihtarı ile arkadaşlarına
    itidal üzere yaşamayı tavsiye ederdi. Sadece ibâdette değil yeme-içme, giyim-
    kuşam, dostluk-düşmanlık gibi hayatın her yönünde aşırılıklardan korunmada
    ısrar ederdi. Acıkmadan yememek, yediğinde ise iyice doymadan
    sofradan kalkmak, O’nun adeti idi. Bir seferinde her gün oruç tutmak, her
    geceyi namaz ile ihya etmek ve evlenmemek üzere anlaşan arkadaşlarını
    “İçinizde Allah’tan en çok korkanınız ve O’na karşı sorumluluklarını en fazla
    bileniniz olduğum halde bazı günler oruç tutarım, bazı günler ise tutmam.
    Aynı şekilde geceleri bazen uyur bazen de namaz kılarım, kadınlarla da evlenirim”
    diyerek itidâle yönlendirmiş; nefsin, vücudun, gözlerin...
    144 5/Mâide, 118
    • 86 •
    Ahmed Kalkan
    Hanımın, çocukların, akrabaların ve dostların... İnsanın üzerinde hakları
    olduğunu beyan ile itidalin esasını ortaya koymuştur. Zaten bu, adâlet
    ve ihsanın da gereğidir. O’nun hayatı ve ahlâkı da olanca ağır sorumluluk
    ve muhtelif işlerine rağmen bu itidalin kusursuzluğu ile parıldar; yolunu
    arayana rehber, karanlıklardan çıkmaya çalışana da ışık olur.
    Rasûl-i Ekrem nasıl yaşardı, diye sorulduğunda buna en kısa ve en basit
    olarak kul gibi yaşardı şeklinde cevap verebiliriz. Kulluk bilinci ve tevazuu
    hayatının her anında hâkimdi. “Şüphesiz ki ben bir kulum. Kulun yediği gibi
    yer, oturduğu gibi otururum” der, hayata da bu gözle bakardı. Sadelik ve
    tevazu, şahsiyet ve yaşamının ayrılmaz vasıflarıydı. “Allahım! Âhiret hayatından
    başka bir hayat yoktur” diyerek dünyadaki yaşamını bir yolculuğa
    benzetir ve bu tanımlamaya aykırı her türlü tavır ve davranıştan kaçınırdı.
    Külfet, zorlama, gösteriş, riya, ucub ve kibir dünyada en çok O’na uzaktılar.
    Şekilcilik ve resmiyet O’nun ahlâkında kendilerine hiçbir yer bulamazlardı.
    Sade giyinir, önüne gelen nimeti küçük görmezdi. Çoğu zaman kuru ekmek,
    hurma ve sütle yetinir, şikâyetçi olmazdı. Kuru ekmek ve sudan oluşan
    mütevazi dâvetleri kırmazdı. Bir yemekten hoşlanmadığında herhangi
    bir yorum yapmaz yiyemeyeceğini belirtirdi. Hasır üzerinde yatardı. Çoğu
    zaman kalktığında sağ tarafında hasır iz yapmış olurdu. Üç gün art arda
    buğday ekmeği ile karnını doyurmamış, Medine dönemi boyunca bir günde
    iki öğün yemek yememiştir. Hz. Âişe“Ay gelir geçerdi de biz Muhammed
    ailesi yemek pişirmek üzere ateş yakmaz, sadece hurma ve su ile karnımızı
    doyururduk” demiştir. EbûÜmame de Rasûlullah’ın şöyle dediğini bize
    naklediyor: “Rabbim, Mekke vâdisini benim için altına çevirmeyi teklif etti.
    Fakat ben ‘hayır ey Rabbim! Gün aşırı yiyeyim ve aç kalayım. Aç olduğum
    zaman sana yakarıp seni hatırlayayım. Doyduğum zaman da sana duâedip
    şükredeyim’ dedim.
    Bir gün Hz. Ömer, peygamberin evine geldiğinde Rasûlullah’ın hasır
    üzerinde örtüsüz yattığını ve hasırın izlerinin sağ yanında çıkmış olduğunu,
    odada bulunan bütün eşyanın hurma lifleriyle doldurulmuş bir yastık,
    bir hayvan derisi ve bir su kırbasından ibaret olduğunu, yiyecek olarak da
    sadece birazcık arpanın bulunduğunu görmüştü. Manzara karşısında duygulanarak
    ağlamış ve peygamberin “neden ağlıyorsun?” diye sorması üzerine
    “Bizans’ın kayseri, Fars’ın kisrası debdebe içinde yaşarken sen seçilmiş
    insan, Allah’ın Rasûlü böyle mi yaşayacaksın?” demişti. Rasûlullah ise “Ey
    • 87 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Ömer! Sen bunun için mi ağlıyorsun? Bilmez misin ki onlar bütün nasipleri
    dünya hayatında verilmiş insanlardır” diyerek hayata bakışını dillendirmiştir.
    Cuma günleri ve dışarıdan heyetler geldiğinde giymesi için ipekten bir
    elbise alması teklif edildiğinde de “Bunu âhiretten alacak bir payı olmayan
    giysin” demişlerdi. Sâlim bir kafaya, sıhhatli bir bedene ve günlük yiyeceğine
    sahip olan kimsenin bütün dünya nimetine sahip olduğunu söylerdi.
    İnsanın dünyadan nasibini de giyilip eskitilen, yenilerek tüketilen ve hayır
    olarak sarfedilip kazanılan olarak özetler; 28/Kasas sûresinin 77. âyetinin
    ifâdesiyle Allah’ın verdiklerinde âhiret yurdunu gözetirdi. Vefatında, üzerinde
    iki yerinden yamalı bir elbise vardı. Zırhı, ailesinin geçimi için bir
    miktar arpa borç aldığı bir yahudinin elinde rehin olarak bulunuyordu. Ve
    evinde yiyecek olarak sadece bir avuç arpa vardı.
    O’nun bu hali inancının, dünya hayatına bakışının, fedâkârlığının ve
    cömertliğinin doğal bir sonucuydu. Yoksa bir zorlamanın ve dünyevi nimetlere
    olan soğukluğun eseri değil. Zira olanca sadeliğine rağmen bazen
    güzel yemekler yediği, güzel elbiseler giydiği olurdu. Nimeti takdir eder,
    Allah’ın bir lütfu ve ikramı olarak görürdü. O’nun yaptığı, içinde bulunulan
    ortamda yapılabilecek olanın en iyisini yapmaktan ibaretti. Komşusu açken
    tok yatmamak gibi.
    Rasûl-i Ekrem’in tevâzûve sadeliği, kendini beğenmenin, gösteriş ve
    kibrin ve hatta her yerde bir şekilde kendine yer edinen bencilliğin bir elbisesi
    değil, aksine eşsiz bir samimiyet ve içtenliğin doğal bir muhafazası idi.
    Arkadaşları arasında bulunurken, O’nu farkedilmez yapan da işte bu özelliğiydi.
    Bir meclise geldiğinde boş bulduğu yere oturur, “Ben bir kral değilim”
    diyerek kendisi için ayağa kalkılmasını istemez, elinin öpülmesine müsaade
    etmezdi. Bir defasında kendisini görüp de heyecanlanan bir kimseye
    “Heyecanlanma! Ben kuru et yiyen bir kadının oğluyum” demişti. Kendisine
    “yaratılmışların en hayırlısı” diye hitap edildiğinde “yaratılmışların en hayırlısı
    İbrâhim idi” diyerek cevap vermiş, kendisi için Allah’ın O’na vermiş
    olduğu “Allah’ın kulu ve elçisi” vasfından başka bir vasfın kullanılmamasını
    istemişti. Sık sık bu konuda arkadaşlarını uyarır, şeytanın kendilerini kandırmaması
    için dikkatli olmalarını tavsiye ederdi.
    • 88 •
    Ahmed Kalkan
    Oğlu İbrahim vefat ettiği gün, güneş de tutulmuştu. Bazı kimselerin
    “işte bakın güneş de Rasûlullah’ın matemine iştirak ediyor” yollu düşünmeleri
    üzerine olaya hemen müdâhale etmiş ve “güneş tutulması Allah’ın
    âyetlerinden biridir. Kimsenin ölüm veya doğumu üzerine meydana gelmez”
    diyerek insanların kendisine olan sevgi, hürmet ve bağlılıklarının yanlış
    mecralara kaymasını engellemiştir.
    “Hristiyanların Meryem oğlu İsa’yı övmede aşırıya gittikleri gibi sizler de
    beni övmede aşırıya gitmeyin. Ben sadece bir kulum. Benim için sadece ‘o,
    Allah’ın kulu ve Rasûlü’dür’ deyin” sözleri, O’nun bu konudaki hassasiyetinin
    güzel bir göstergesidir. Yine O’nun tevâzûve sadeliği, pasifliğin, acizliğin
    kendisine yüklediği geçici bir vasıf değil, aksine Allah sevgisi ve kulluk
    bilincinin incelik ve ruhi derinliğinin hayata doğru doğal bir inkişafıydı.
    Başarıları arttıkça, insanların sevgi ve bağlılığı çoğaldıkça O’nun büyük bir
    içtenlik ve tevâzûile Rabbine yönelişi, hayatının hiçbir safhasında bu sadelik
    ve tevazuundan tâviz vermeyişi bunu açıkça göstermektedir.
    Bizler Rasûl-i Ekrem’i, Hayber’i fethettiğinde, dizgini hurma ağacının
    kabuğundan yapılmış bir merkep üzerinde Hayber’e girerken düşündüğümüzde;
    ya da yaşanan onca zorluğun ve çekilen onca hasretin ardından
    büyük fetihle birlikte, başını devesinin eyerine değecek kadar eğmiş, yüzü
    şefkat parıltılarıyla parlar olduğu halde Mekke’ye girerken gördüğümüzde
    eşsiz bir manzara ile karşı karşıya olduğumuzu idrak ederiz. O anda o, sadece
    Rabbini hamd ile tesbih ediyor ve O’ndan mağfiret diliyordu. “Allah’ın
    yardımı ve fetih geldiğinde ve insanları bölük bölük Allah’ın dinine giriyor
    gördüğünde, Rabbini hamd ile tesbih et ve O’ndan mağfiret dile. Zira O tevbeleri
    çokça kabul edendir.” 145
    Yaşlı bir yük devesinin üzerinde, sırtında dört dirhem bile etmeyecek
    basit bir hırka, veda haccına giderken şöyle duâediyordu: “Allahım! Bu haccı
    riyâ, gösteriş ve ünden uzak et.”
    İnsan kişiliğinin en açık ve net olarak gözlemlenebileceği yer, evidir.
    Rasûl-i Ekrem, Hz. Âişe’nin ifadesiyle evde normal, sıradan bir insan ne
    yapıyorsa onu yapardı. Kendi işini kendi yapardı. Elbisesini diker, yamar,
    ayakkabılarını tamir ederdi. Keçilerinin sütünü sağar, devesinin boynuna
    145 110/Nasr, 1-3
    • 89 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    yağ sürer, evi süpürürdü. Evde ailesi ile meşgul olur, ezan okunduğunda
    da namaza giderdi. Sorumluluklarının fazlalığı ve ağırlığı O’nun hayatında
    herhangi bir açığa, ihmale meydan vermezdi. Düzenliydi, tertipliydi;
    yaşanması gerekli her şeyin O’nun hayatında bir yeri vardı. Eşlerini sever,
    onlarla ilgilenir, dini yaşayıp uygulamada, kötülüklerden temizlenip, iyiliklerle
    olgunlaşmada onlara rehberlik eder, aile sorumluluğu ile hareket
    ederdi. Onlar için en iyisi ve en güzelini, ahlâkî faziletlerin en üstününü
    arzular, sevgi, şefkat ve ilgisi ile elinden geleni yapardı. Her akşam eşlerini
    ziyaret eder, onlarla sohbet ederdi. Geceleri onları namaza kaldırır, daima
    onları iyilik yapmaya teşvik ederdi. “Kişinin, eşinin ağzına koyduğu lokma
    sadakadır” der, kendisini ailesinin dünya âhiret saâdetinden mesul tutardı.
    Hz. Âişe, Hz. Peygamber’in hiçbir eşine vurmadığını, kaba söz söylemediğini
    belirtir. Zaten Rasûl-i Ekrem, “en hayırlınız ailesine karşı en merhametli
    olanınızdır” derdi. Ailesine karşı en merhametli olan da oydu.
    Çocuklarını çok sever, onlarla oynar, ilgilenirdi. Çocuk sevgisini merhametin
    bir eseri olarak görürdü. On çocuğu olduğu halde, onlardan hiçbirini
    öpmediğini söyleyen bedeviye “Allah, senin kalbinden merhameti
    aldıysa ben ne yapabilirim?” demişti. Ahlâk ve fazilet ile dolu hânelerinde
    mânevî havayı, kendilerini kuşatmış olan sevgi ve şefkat halesi içinde teneffüs
    ederek yetişen çocuklarının her derdiyle ilgilenir, bir baba olarak bütün
    sorumluluklarını yerine getirirdi. Kız çocuklarını iyi yetiştirip güzelce evlendirmeyi,
    cennetin anahtarlarından biri olarak görürdü. Erkek çocukları
    zaten daha küçük yaşlarda vefat etmişlerdi. Kızlarını ise büyütmüş ve evlendirmiş,
    torunları olmuştu. Yine onlarla ilgileniyor, onları ziyaret ediyordu.
    Gece namaza kalktıklarında onları da uyandırır, daima iyilik yapmaları,
    âhiret yurdu için hazırlanmaları gerektiğini söyler, “yarın kıyâmet gününde
    ben sizler için bir şey yapamam” derdi. Bütün gayret ve çabası onların iyi
    birer kul, faziletli birer insan olmaları içindi. Bunun için herkesten önce
    onlardan sabır ve fedâkârlık beklerdi. “Allahım! Muhammed ailesine geçinecek
    kadar rızık ihsan buyur” diye duâ eder, ailesini her türlü aşırılık, lüks,
    israf ve cimrilikten; dünya malına düşkünlükten sakındırırdı.
    Tehlike, sıkıntı ve zorluk olan yerlerde onları öne geçirir, menfaat, rahat
    ve kolaylığın olduğu yerlerde ise onları geriye alırdı. Bir defasında kızı
    Hz. Fâtıma’yı ziyârete gitmiş, ancak içeride süslü bir perde gördüğünde,
    kapıdan geri dönmüştü. Sebebi sorulduğunda “benim dünya ile ne işim
    • 90 •
    Ahmed Kalkan
    olabilir?” demiş, kızına perdeyi satıp bedelini ihtiyaç sahiplerine vermesi
    tavsiyesinde bulunmuştur. Hz. Fâtıma, işlerinin yoğunluğu ve değirmende
    tahıl öğütmekten dolayı karşılaştığı zahmetten dolayı, kendilerine bir harp
    esirinin hizmetçi olarak verilmesini istediğinde, Hz. Peygamber, “mescidde
    yatan aç ve çıplak insanlar varken, bu isteğinizi karşılayamam!” diyerek, onların
    bu taleplerini geri çevirmiştir. Akşam olduğunda kızı ve dâmâdının
    yanına giderek, “size benden istediğinizden daha hayırlı bir şey söyleyeyim
    mi? Yatacağınız zaman 34 defa Allahu Ekber, 33 defa Elhamdu lillâh ve 33
    defa da Subhânallah deyiniz” buyurmuştur.
    Hz. Peygamber ve ailesinin, hiçbir sadakayı kabul etmemesi ve bunun
    kendilerine haram oluşu da bu açıdan çok önemlidir. Rasûl-i Ekrem’e 10 yıl
    boyunca hizmet eden Hz. Enes’in şu şehâdeti, Rasûl-i Ekrem’in ev halkına
    muamelesini uzun uzadıya anlatmaya gerek bırakmamaktadır. “Rasûlullaha
    on yıl boyunca hizmet ettim. Bir kere bile bana, “yaptığım bir şey için
    neden bunu yaptın, yapmadığım bir şey için de neden bunu yapmadın?”
    demediler.
    Mescidde, cemaate hitap ederken, sevgili torunları Hasan ile Hüseyin’in
    düşe kalka kendilerine doğru geldiklerini görünce, dayanamayıp hutbesine
    ara vermiş, aşağı inerek torunlarını kucağına almış, sonra da “elbette ki
    mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer imtihandır”146 âyetini okumuştur.
    Yüce Allah, 4/Nisâ sûresinin 36. âyetinde şöyle buyurmaktadır: “Allah’a
    kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi ortak koşmayın. Ana-babaya, yakınlara, yetimlere,
    düşkünlere, yakın komşuya, uzak komşuya, yanınızdaki arkadaşa,
    yolcuya ve elinizin altında bulunanlara ‘ihsan’ üzere davranın. Muhakkak
    ki Allah, kendisini beğenen ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.”
    İhsan, Rasûl-i Ekrem’in içinde bulunduğu ilişkiler bütünündeki istisnâsız
    tutumuydu. Sevgi, şefkat, merhamet, hilm, nezaket, incelik, fedâkârlık, cömertlik
    ve cesaret gibi üstün ahlâkî vasıflarının bir yumağı idi. “Gerçekten
    iman etmedikçe cennete giremezsiniz; gerçekten birbirinizi sevmedikçe
    de iman etmiş olmazsınız. Sizlere gerçekten birbirinizi sevebilmenin yolunu
    öğreteyim mi!? Selâmlaşınız.” der; yemek yedirmeyi, tanıdık tanımadık herkese
    selâm vermeyi İslâm’ın en hayırlı amellerinden sayardı. Rasûl-i Ekrem
    (s.a.s.) çevresindeki herkesle ilgilenir, karşılaştıklarına önce davranıp selâm
    146 64/Teğâbün, 15
    • 91 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    verir; musâfaha ettiğinde karşısındaki elini çekmedikçe elini çekmez; birisiyle
    konuştuğunda muhâtabı sözünü bitirip ayrılmadıkça onu bırakmaz;
    döndüğünde bütün cephesiyle dönerdi.
    Herkesi kuşatan sevgi ve ilgisi ahlâkının ayrılmaz parçasıydı. Anne ve
    babasını küçük yaşlarda kaybetmiş olmasına rağmen onları unutmamış;
    yıllar sonra bir vesile ile harap olmuş bir mezarın yanından geçerken durup
    oturmuş, ince ruhundan sızan gözyaşları ile ‘Bu Vehb kızı Âmine’nin kabridir’
    demişlerdi. Kendisine emeği geçenleri asla unutmaz, daima onları hayırla
    yâd ederdi. Amcası Ebû Tâlib’in hanımının, dadısı Ümmü Eymen’in,
    sütannesi Halime’nin ve ailesinin O’nun gönlünde özel bir yeri vardı. Sütannesi
    geldiğinde, onu hürmetle karşılar, ilgi ile ağırlar, hırkasını çıkarıp
    altına sererdi. Ölümü sonrasında babanın arkadaşlarına iyiliği merhametin
    gereklerinden sayar, ‘içlerinde akrabâları ile ilişkilerini kesen bir kimsenin
    bulunduğu topluluğa Allah’ın rahmeti inmez’ der; sırasıyla annenin, babanın,
    yakın akrabaların kişinin üzerinde hakları olduğunu beyan ederdi.
    Dostlarına karşı vefalı ve samimi idi. 26 yıl beraber yaşadıkları ilk eşi Hz.
    Hatice’yi daima hayırla yâd etmeleri; vefatından yıllar sonra bile bir koyun
    kestiklerinde bir parçasını Hz. Hatice annemizin arkadaşlarına göndermeleri;
    kızı Zeyneb’in, savaşta esir düşmüş kocasının fidyesi için annesinden
    yâdigâr gerdanlığını Rasûl-i Ekrem’e gönderdiğinde gerdanlığı görüp de
    ağlaması eşsiz bir vefânın örnekleri değil midir?
    Rasûl-i Ekrem, bir peygamber, bir insan, bir komutan, bir hâkim, bir
    dost, bir komşu, bir akraba... Bir insan olarak bütün sorumluluklarını yerine
    getirir, hayatı her şeyiyle paylaşırdı. Kendisini arkadaşlarından ayırmaz,
    ‘kendisini ayrıcalıklı göreni Allah sevmez’ derdi. Ashâbı ile birlikte oturur,
    fakirler ve kimsesizler ile birlikte yiyip içerdi. Onların konuşmalarına katılır,
    mecliste boş bulduğu yere otururdu. Meclisinde bulunan herkes ilgi ve
    sevgisinden hisselenir, her biri Rasûl-i Ekrem’in en çok kendisini sevdiği
    duygusuna kapılırdı. Dertleriyle dertlenir; sevinçleriyle sevinir; gecesi gündüzüyle
    hayatı onlarla paylaşırdı. Yapılması gerekli bir iş olduğunda hemen
    el atar, Mescid-i Nebevî’nin yapımında, şehrin etrafına hendek kazımında
    olduğu gibi onlarla beraber çalışır; girdiği savaşlarda olduğu gibi tehlike
    anlarında hep ön plana çıkarak onlara örnek ve siper olurdu.
    • 92 •
    Ahmed Kalkan
    “Büyüklerine saygı duymayan, küçüklerini de sevmeyen kimse bizden
    değildir” der, çevresinde bulunan herkese güzelce muâmele ederdi. Mekke’de
    iken arkadaşı Habbâb bin Eret’i bir yere göndermiş, dönünceye kadar
    da bu işi yapacak kimsesi olmadığından her gün Habbâb’ın evine giderek
    keçilerini sağmıştı. Hayber fethi sonrası Habeşistan muhâcirleri Medine’ye
    döndüklerinde “hangisine sevineyim, Hayber’in fethine mi, yoksa Cafer’in
    gelişine mi?” diyerek arkadaşlarına olan sevgisini göstermiştir.
    Ashâbından biri vefat ettiğinde, arkasında mal bıraktıysa, onu mirasçılarına
    güzelce dağıtır; borç bıraktı ise onu üstlenip ödemeye çalışır, ödeyemediğinde
    “borçlu kimsenin cenaze namazını kılamam” diyerek müslümanları
    borcu ödemeye teşvik ederdi.
    İyilik ve takvâ üzere yardımlaşmak; kötülük, günah ve düşmanlık üzere
    yardımlaşmamak, O’nun çevresindekiler ile ilişkisinin genel karakteriydi.
    Ashâbını eğitmek, kötülüklerden temizleyerek iyiliklerle olgunlaştırmak
    için elinden geleni yapar; dünya ve âhiret saâdetleri için gayret ederdi.
    Onlara olan sevgi ve samimiyetine halel gelmemesi için “bana birbiriniz
    hakkında herhangi bir şey söylemeyin. Zira ben hepinizin karşısına temiz
    bir kalple çıkmak isterim” der, kimsenin kusurunu araştırmaz, kimseyi de
    hatasından dolayı yargılamazdı. Bir kimse bir hata yapıp günah işlediğinde,
    isim belirtmeden, kırıp incitmeden durumu düzeltir; aynı şekilde şüpheli
    şeylere meydan vermeyerek onların kalplerini de muhâfaza ederdi.
    Hizmetinde bulunanlara evlâdı gibi muâmele eder, “köleleriniz sizin
    kardeşlerinizdir. Onlara yediğinizden yedirin, giydiğinizden giydirin. Onlara
    köle, câriye değil; oğlum, kızım diye seslenin. Ağır bir iş vermeyin; verirseniz
    onlara yardımcı olun”; “köleleriniz hakkında Allah’tan korkun” der, onları
    her fırsatta özgürlüğe kavuşturmayı en büyük iyiliklerden biri olarak görür;
    bütün esirlerine bu şekilde davranıp her birini özgürlüğüne kavuşturarak
    ashâbına örnek olurdu.
    Çocukları sever, onları yolda oynarken gördüğünde selâm verir, bineğine
    bindirir, aralarına karışırdı. Bazen bir hizmetçi, bir câriye teklifsiz
    yanına gelir, kendisine yardım etmesini ister, o da hemen kalkıp onların
    işini görürdü. Dulların ihtiyaçlarını karşılar; yaşlı insanlara daima yardımcı
    olurdu. Medine’de yaşlılık sebebiyle bunamış bir kadın vardı. Bir gün bu
    kadın Rasûl-i Ekrem’e gelmiş, “Muhammed, seninle bir işim var” demişti.
    • 93 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Rasûl-i Ekrem de onunla beraber sokağa çıkmış, oturarak onu dinlemiş ve
    isteğini yerine getirmişti.
    Sâliha kadını dünya nimetlerinin en güzeli olarak görür, “kadınlar hakkında
    Allah’tan korkun” derdi. Bir gün çok sayıda kadın akrabası Peygamberimiz’in
    etrafına oturmuş, yüksek sesle konuşuyorlardı. Hz. Ömer içeri
    girince hepsi susmuş ve çekilmişler; Rasûlullah da bu duruma gülmüştü.
    Hz. Ömer; “Ey Allah’ın Rasûlü, Allah seni hep mütebessim kılsın, neden
    güldün?” diye sorunca, Rasûl-i Ekrem, kadınların ondan çekinip de sakınmalarına
    güldüğünü söyledi. Hz. Ömer’in “benden değil; Rasûlullah’tan
    korkun” sözü üzerine kadınlardan biri “O, senin kadar hiddetli değildir”
    demişti. Medine’ye girerken yol kenarında şarkı söyleyen küçük kız çocuklarını
    gördüğünde “Beni seviyor musunuz?” diye sormuş, “evet yâ Rasûlallah,
    seni seviyoruz” demeleri üzerine “Ben de sizleri seviyorum” demiştir.
    Rasûl-i Ekrem, “Geniş olun! Zira Yüce Allah, geniş olanı sever” der; genişliği,
    hilmi ve anlayışı ile ashâbına örnek olurdu. İnsanları, zayıflıkları,
    ihtiyaçları ve idealleri ile bütün olarak değerlendirir; yadırgayıcı, yargılayıcı
    olarak değil; anlayışlı bir yol gösterici olarak onlara muâmele ederdi. Anlamak,
    affetmek ve yol göstermek, O’nun insanlara karşı tavrının özüydü.
    “Hizmetçimi bir günde kaç defa affedeyim?” diye soran bir kimseye “yetmiş
    defa affet!” diye cevap vermiştir. Bir defasında bahçesine izinsiz girip
    de hurma toplayıp yiyen ve biraz da elbisesinin cebine koyan bir kimseyi
    azarlayarak ve elbisesini soyarak Rasûl-i Ekrem’e şikâyet eden birine; “O,
    bilmiyordu, ona öğretmeliydin; o, açtı, onu doyurmalıydın!” diyerek bahçe
    sahibine nasıl davranması gerektiğini öğretmişti.
    Çöllerde göçebe halinde yaşayan bedevî insanlar, Medine’ye geldiklerinde
    Rasûl-i Ekrem onlarla ilgilenir, kabalıklarını yadırgamazdı. Bir defasında
    yolda giderken bir bedevî gelmiş, Rasûl-i Ekrem’in hırkasını arkadan
    çekerek “Muhammed! Yanındaki Allah’ın malından bana ver” demişti.
    Çekilen hırkası boynunda iz yapmış, Peygamberimiz bu haliyle dönmüş,
    tebessüm ederek arkadaşlarına “evet, istediğini verin” demişti.
    Rasûlullah (s.a.s.), Hz. Âişe’nin ifadesiyle hiçbir zaman şahsî intikam
    peşinde koşmamıştı. Kötülüklere iyilikle mukabelede bulunurdu. O,
    her zaman kerem sahibi, yüce gönüllü idi. Hayatı boyunca O’na tuzaklar
    Kur’anmünâfıklar, yahûdiler ve müşrikler de onun kerem ve şefkatinden
    • 94 •
    Ahmed Kalkan
    nasiplerini almışlardı. Hayatını anlatan eserlerde, O’nun, münâfıkların reisi
    Abdullah bin Übeyy vefat ettiğinde gömleğini kefen olarak ona verdiğini,
    olanca entrikalarına karşılık yahûdilere olan güzel ve âdil muâmelesini ve
    de onca mücadelenin neticesinde Mekke’ye girdiğinde orada müşriklere
    “gidiniz, hepiniz özgürsünüz” diyerek “Bugün sizi kınamak yok, Allah sizleri
    affetsin. O, merhametlilerin en merhametlisidir”147 âyetiyle hitap etmiş
    olduğunu; kendisini taşlayıp horlayanlar için; canına kastedip kendisiyle
    savaşanlar için Yüce Allah’a; “Allah’ım, onları affet, çünkü onlar bilmiyorlar”
    şeklinde duâ ettiğini okuduğumuzda “(Ey Muhammed) Sen af yolunu tut,
    bağışla, iyiliği emret, cahillere de aldırma”148 âyetinin hayata konabileceğini
    ve yine Rasûl-i Ekrem’in “Rabbim, bana intikam alacak gücüme rağmen
    düşmanlarımı affetmemi, benimle ilişkisini kesenle görüşmemi ve beni mahrum
    bırakana vermemi emretti” sözünün hakikatini daha iyi anlayabiliyoruz.
    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “... Allah’ın rahmeti ile onlara yumuşak
    davrandın. Kaba, katı yürekli olsaydın, zaten etrafından dağılıp giderlerdi.
    Öyleyse onları affet, bağışlanmaları için duâ et ve işlerinde onlara danış.
    Kararını verdiğinde de artık Allah’a tevekkül et. Zira O, kendisine tevekkül
    edenleri sever.”149 Âyette ifade edilen Allah’ın rahmetinden kaynaklanan
    “yumuşaklığın” ve gerçekten eşsiz bir şekilde insanların küçüğüyle büyüğüyle;
    kadınıyla erkeğiyle, fakiriyle zenginiyle O’nun etrafında sevgiden bir
    tek vücut haline gelmelerinin sırrını merak eden için, namazı uzun tutup
    da cemaatten bazılarını usandıran sahâbisini “namaz kıldırırken fazla uzun
    tutma. Cemaatte yaşlı olan, hasta olan vardır” diyerek uyaran ya da “nice
    zaman olur, uzunca bir namaz kılayım, diye namaza başlarım da, ağlayan
    bir çocuk sesi işittiğimde, arkamda namaz kılan annesinin şefkat duygularını
    bildiğimden, namazı kısa tutarım” diyen peygamberi düşünmek yeterlidir.
    Naz ve nimet içinde büyüdüğü halde, müslüman olması sebebiyle ailesi
    tarafından dışlanıp fakr u zarûrete dûçar kalan Mus’ab bin Umeyr’i yırtık-
    pırtık elbiseler içinde gördüğünde gözyaşları akıtarak onun bu fedâkârlığına
    saygı gösteren; Câbir bin Abdullah’ın ifadesiyle, kendisinden bir şey
    istenildiğinde asla “hayır!” demeyen, kapısına gelenleri boş çevirmediğin-
    147 12/Yusuf, 92
    148 7/A’râf, 199
    149 3/Âl-i İmrân, 159
    • 95 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    den nice geceler ailesi ile birlikte aç yatan, elinde kalmış bir miktar parayı
    verecek bir fakir bulamadığında, o parayı alıp evine gidip yatmaktan utanıp
    da mescidde yatan ve sabahleyin bir fakir bulunup da o parayla ihtiyacı karşılandığında
    Allah’a hamd edip evine giden... evet, bu örneklerde ve benzeri
    yüzlerce örnekte Rasûlullah’ın eşsiz ahlâkını görmek mümkündür.
    Hz. Peygamber, hediyeleşmeyi tavsiye eder, bunun sevgiyi arttırıp
    dostlukları pekiştireceğini söylerdi. Sadaka kabul etmemesine rağmen hediye
    kabul eder ve daha güzeli ile hediyelere karşılık verirdi. Varını yoğunu
    çevresindeki yoksul, ihtiyaç sahibi kimselerle paylaşır; verecek bir şeyi
    olmadığında da güzel sözler ile gönüllerini doyururdu. Gelir kaynaklarını,
    ailesinin geçimi için ayırdığı bir kısmı müstesnâ, fakirlere dağıtılacak şekilde
    düzenlemiştir. Cimrilik ve kötü huyun mü’minde bulunmayacağını söyler,
    insanların durumunu düzeltmek için elindeki tüm imkânları seferber
    ederdi. Bazen ödünç aldığı bir şeyi fazlasıyla geri öder; bazen satın aldığına
    anlaştıkları fiyatın fazlasını verir, bazen de ihtiyaç sahibi olduğunu anladığı
    bir kimseden bir şey satın alır, sonra da onu ona hediye ederdi.
    İbn Abbas’ın deyimiyle O, hayırlı işlerde rüzgârdan daha fazla cömerttir.
    Dostu Ebû Zer’e fakirleri sevmeyi ve onlara yakın olmayı tavsiye etmiş,
    sevgili eşi Hz. Âişe’ye de “Ey Âişe! Hiçbir zaman muhtaç birini kapından
    boş çevirme, verebileceğin yarım bir hurma da olsa ver. Ey Âişe! Fakirleri
    sev, yakınına al ki Allah da kıyâmet gününde seni yakınına alsın” diye
    nasihat etmişti. Yüce Allah’tan, gerçek zenginlik olarak tanımladığı “gönül
    zenginliği” isterdi.
    Ashâbının en fakir ve yoksul olanları, bir de devamlı eğitim-öğretimle
    meşgul olduklarından geçim sıkıntısı çekenleri, Ashâb-ı Suffe olarak tanınırlardı.
    Zira genelde mescidde kalırlar; Hz. Peygamber’in yanından ayrılmazlardı.
    Rasûl-i Ekrem, her şeyini onlarla paylaşır, yemeğini onlarla yerdi.
    Büyük bir kazanı vardı. Yemek onda pişirilir ve beraberce yenilirdi. Onlar,
    O’nun daimî misafirleriydi. Bütün mü’minler de öyle. “Allah’a ve âhiret gününe
    iman eden kimse, misafirine ikram etsin” diyerek “yemeğini, bıçağın
    deve hörgücüne gelmesinden daha çabuk ikram edildiği eve hayrın geleceğini”
    ve “misafiri kapıya kadar geçirmenin sünnetin bir parçası olduğunu”
    söylerdi.
    • 96 •
    Ahmed Kalkan
    Yetimlere bakmanın, şefkat göstermenin üstünlüğünden bahseder, dul
    ve miskinlere bakmanın Allah yolunda savaşmak veya gündüz oruç tutup
    gece namaz kılmak gibi olduğunu söylerdi. Ebû Zer’e bir gece yürürlerken
    “Ebû Zer! Şu Uhud dağı altın olsa da bana verilse, borcum için ayıracağım
    müstesnâ, bir dirheminin bile yanımda üç gün kalmasını istemem” demiştir.
    Rasûl-i Ekrem, yağan yağmur tanelerinde Allah’la olan ahdi görür, “her
    bir canlıya yapılan iyiliğin sevap olduğunu” söylerdi. Sırtı karnına yapışmış
    bir deveye rastladığında sahibine; “bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan
    korkun; onlara güzelce binin, onları güzelce doyurun” demiştir. Yine bir
    defasında: “Otu bol bir yerde yolculuk ederseniz, devenize yerden nasibini
    verin. Eğer kurak bir bölgede yolculuk ederseniz, oradan süratle geçin. Eğer
    geceleyin bir yerde konaklarsanız, sakın yol kenarında konaklamayın, zira
    yol, geceleyin hayvanların gidip geldiği, böceklerin yuvalandığı yerdir” buyurmuşlardı.
    Canlıya canlı gibi davranır, hayata Allah’ın bir emaneti olarak
    bakardı.
    Rasûl-i Ekrem, yüksek sesle konuşmaz, arkadaşlarının yanında ayaklarını
    uzatmazdı. Ashâbından Ebû Said el-Hudrî’nin ifadesiyle “bâkire
    kızlardan daha hayâlı idi, hoşlanıp hoşlanmadıkları yüzünden anlaşılırdı.”
    Ağızlarının içi görülecek şekilde kahkaha ile gülmezdi. Hayânın, imanın
    bir parçası olduğunu beyan ile bir defasında “hayâ imandandır ve hayâlı
    olan kişi cennettedir. Hayâsızlık kalbin katılığındandır. Kalbi katı olan ise
    cehennemdedir” buyurmuşlardı.
    Yine bir defasında Hz. Âişe’ye “cezasını ben çekecek bile olsam, hiç kimsenin
    kabahati hakkında konuşmak istemem” demişlerdi. Asla kaba ifadeler
    kullanmaz, hayâ duygusunu davranışların kontrol mekanizması olarak görürdü.
    “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözü Peygamberlerin ortak
    sözü olup bunun en güzel ifadesi değil midir? O’nun hayâsı ve utangaçlığı,
    O’nu, soyutlanmaya, pasifleşmeye sevk etmez; yapması gerekenin ardında
    bırakmazdı. Zaten O’nun hayatı, Mekke’de yaşadıklarıyla, Medine’de
    yaşadıklarıyla, bütünüyle şükrün ve sabrın; Allah’a derin bir bağlılığın ve
    tevekkülün; azim ve sebatkârlığın ve nihâyeteşsiz bir cesâretin en somut
    örnekleri ile doludur.
    Dinî, tebliğ süreci incelendiğinde sözlerin ifadeden âciz kalacağı bir
    manzara ile karşılaşılır. Derin bir huşû ile sarsılmaz bir iman ve azim ile...
    • 97 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Bu gerçeği ifade için, kendisine yapılan her türlü teklife karşılık olarak verdiği
    şu tarihî cevabın yeterli olacağını düşünüyoruz: “Güneşi sağ elime; ayı
    da sol elime koysalar ben, yine de dâvamdan vazgeçmem!” Hz. Ali der ki:
    “Bedir’de savaş bütün şiddetiyle devam ederken bazen biz Rasûlullah’ın arkasına
    sığınırdık. En cesurumuz O idi. Düşman saflarına en yakın yerde O
    bulunurdu.”
    Hayâsı, cesaretine gölge olmadığı gibi, ciddiyet ve vakarı da neşe ve tebessümüne
    engel olmazdı. Allah ile beraberliği sıcak ve canlı muâşeretine
    perde olmazdı. Abdullah bin Hâris, Rasûlullah’tan daha hoş ve mütebessim
    bir kimse görmediğini söylerdi. Ashâbıyla şakalaşır ve onlarla beraber
    gülerdi. Küçük kuşunun ölümüne üzülen Enes’in küçük kardeşine: “Ebû
    Umeyr! Nuheyr’e (küçük serçe) ne oldu?” diye soracak kadar çevresiyle ilgiliydi.
    “Bir peygamber zırhını giydi mi artık onu çıkarmaz” diyecek kadar
    sebatkâr; “Allah’ın hizmetçileri sefâhat içinde yaşamazlar” diyecek kadar da
    fedâkârdı.
    Karamsarlık, O’nun kalbinde bir yer bulamaz, imanı ve samimiyeti
    ile hayatın her ânında, her türlü şart altında sorumluluk bilinciyle hareket
    ederdi. Kıyâmetin kopması esnâsında bile eldeki fidanın dikilmesini
    tavsiye edecek kadar “hayır” ve “sorumluluk” anlayışına sahipti. Vefatına
    sebep olacak hastalığı ağırlaştığı için Hz. Ebû Bekir’i imamlığa geçirmiş,
    biraz iyileşip de odasının kapısından saf saf huşû ile namaz kılan ashâbını
    gördüğünde Allah’a hamd etmişti. Vefatı esnâsında, hazırlatıp Üsâme bin
    Zeyd’i kumandan tâyin ettiği son ordusu sefere hazır halde şehrin dışında
    bekliyordu. Belki bu ordu, O’nun yeryüzüne diktiği son fidanıydı.
    Hayatı boyunca insanlar için tek üstünlük ve fazilet ölçüsü olarak “takvâ”
    ya başvurmuş, “üstünlük ancak takvâ iledir” diyerek her türlü emâneti
    ehli olana tevdî etmişti. Bu evrensel ilke Hz. Üsâme’nin kumandanlığında
    ne güzel parıldıyordu.
    Hz. Hatice’nin oğlu Hind bin Hâle, Rasûl-i Ekrem’i bize şöyle tanıtır:
    “Rasûlullah’ın hüzün ve tefekkür içinde olmadığı bir an yoktu. Devamlı tefekkür
    ederdi. O’nun için rahat yoktu. Çoğu zaman sükût eder, gereksiz
    yere konuşmazdı. Söze başlayınca mağrur ve kibirli kimseler gibi dudak
    ucuyla konuşmaz, kelimeleri gâyetgüzel telaffuz ederdi. Güzel konuşurdu.
    Sözleri, hakkı bâtıldan ayırırdı. Ne fazla, ne de eksik, gerektiği kadar ko•
    98 •
    Ahmed Kalkan
    nuşurdu. Sert ve kaba bir insan değildi. Başkalarını hiçbir zaman hor ve
    hakir görmezdi. Nimet az bile olsa, ona büyük değer verir, asla nankörlük
    etmez, onu hiçbir şekilde kötülemezdi. Yiyecek ve içecekleri ne över ne de
    kötülerdi. Dünya için ve dünyada kendisini ilgilendiren işler için asla öfkelenmezdi.
    Fakat hakka tecâvüz söz konusu olduğunda hakkı sahibine iâde
    etmedikçe ve haksızı gereğince cezalandırmadıkça öfkesi dinmezdi. Kendisine
    ait bir şey için asla kızmaz ve intikam almazdı. Bir şeye işaret ettiğinde
    parmağıyla değil; bütün eliyle işaret eder, bir şeye hayret ettiğinde elini ters
    çevirirdi. Konuşurken ellerini birleştirir ve sağ elinin ayasını sol elinin baş
    parmağının iç tarafına vururdu. Öfkelendiğinde hemen vazgeçer ve bunun
    için büyük gayret sarf ederdi. Sevindiği zaman gözlerini yumardı. En fazla
    güldüğünde tebessüm eder, gülümsediğinde de dişleri dolu taneleri gibi gözükürdü.
    Kahkaha ile gülmezdi...”
    Rasûl-i Ekrem, ilk İlâhî vahye mazhar olduğunda sevgili eşi Hz. Hatice,
    onu şu şekilde teselli etmişti: “Cenâb-ı Hak, hiçbir vakit seni mahcup etmeyecektir.
    Çünkü sen yakınlık bağlarına saygı gösteriyor, borçluların borcunu
    veriyor, fakirlere yardım ediyorsun. Misafirlerini ağırlıyor, doğruları
    destekliyor, yükünü taşıyamayanlara yardımcı oluyorsun.”
    Yine Hz. Âişe annemiz de Rasûl-i Ekrem hakkında şu sözleri söylüyordu:
    “Hz. Peygamber hiç kimseyi azarlamazdı. Kendisine fenalık edenlere
    fenalıkla mukabele etmezdi. Kendisine yapılan kötülüklere göz yumar, fâillerini
    bağışlardı. Bir şey hakkında iki şıktan birini tercih durumunda kaldığında
    günah olmamak kaydıyla kolay olanını seçerdi. Şahsına yapılan bir
    kötülüğün intikamını almaz, ancak bir kimse İlâhî emirlere isyan ettiğinde
    onu hak ettiği cezaya çarptırırdı. Rasûl-i Ekrem, hiçbir müslümanı ismiyle
    lânetlememiş; hiçbir kadın, köle, câriye, hizmetçi veya hayvanı dövmemiş
    ve hiçbir kimsenin meşrû ricâsını reddetmemiştir. Evine her girdiğinde tebessüm
    eder, arkadaşları arasında oturduğu zaman kesinlikle ayağını uzatmaz;
    sözlerini dinleyenler ezberleyecek kadar ağır ağır söylerdi.”
    Hz. Hüseyin, babasından kendisine dedesini anlatmasını istediğinde
    Hz. Ali, Rasûl-i Ekrem’i şöyle anlatmıştı: “Rasûlullah, söz ve davranışlarında
    hep mûtedil olmuş, hiçbir zaman haddi aşmamış, çirkin bir söz söylememiş,
    çirkin bir davranışta bulunmamıştır. Bunun için özel bir gayret de
    sarf etmemiştir. Çarşı ve pazarlarda çok dolaşmazdı. Kötülüğe kötülükle
    mukabele etmezdi. Affeder ve bağışlardı. Allah yolunda cihad müstesnâ,
    • 99 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    hiçbir şeye eliyle vurmamıştır. Hiçbir hizmetçisini ve hanımını dövmemiştir.
    Kendi şahsına yapılan zulümlerden intikam aldığını hiç görmedim.
    Allah’ın haramları çiğnendiğinde ise şiddetle öfkelenirdi. İki şeyden birini
    tercih etmede muhayyer bırakıldığında kolay olanı tercih ederlerdi. Evine
    girdiğinde herkes gibi elbisesini temizler, koyununu sağar ve kendi hizmetini
    kendisi görürdü.”
    “Lüzumsuz yere konuşmazdı. Müslümanları birbirine ısındıracak ve
    birbirlerinden nefret ettirmeyecek şekilde konuşurdu. Her kabilenin güzel
    hasletli insanlarına ikramda bulunur ve onları kavmine başkan tâyin
    ederdi. Halkı hatalı işler ve sözlerden sakındırır, kendisi de sakınırdı. Güzel
    yüzünü ve güzel ahlâkını kimseden esirgemezdi. Ashâbını daima arar, halka
    olup biten hâdiseleri sorardı. İyiliği över ve pekiştirir, ona güç katardı.
    Kötülüğü zemmeder ve onu zayıf düşürürdü. Her işinde îtidal üzereydi,
    ihtilâfsızdı. Müslümanların gaflete düşmesinden korkar, onları ikaz etmeyi
    ihmal etmezdi. Her halinde ibâdet ve iyiliğe hazırdı. Hakkın sınırını aşmadığı
    gibi, hakkı yerine getirmekten de geri kalmazdı. O’na yakın olanlar
    halkın en hayırlılarıydı. O’nun yanında arkadaşlarının en üstünü nasihati
    en yaygın ve kuşatıcı olanıydı. Mertebesi en yüksek olanlar da insanların
    durumunu düzeltmek için canıyla, malıyla çalışan; iyilik ve yardımı en güzel
    olanlardı.”
    “Hz. Peygamber kalkarken de otururken de hep Allah’ı zikirle meşgul
    olurdu. Bir cemaatin yanına geldiğinde üst başa geçmez, hemen meclisin
    sonuna otururdu. Ashâbına da bunu emrederdi. Kendisiyle beraber oturan
    herkese değer verirdi. Orada bulunanların her biri kendisini en itibarlı kişi
    zannederdi. Kendisiyle oturan ya da bir ihtiyacı için yanına gelen kimseye
    dönüp gidinceye kadar sabrederdi. Biri bir istekte bulunursa onu hemen
    yerine getirir; imkânı olmadığında tatlı dille bunu anlatırdı. Gönlü ve hoşgörüsü
    bütün insanlığı kuşatacak kadar genişti. Onlara şefkatli ve merhametli
    bir baba olmuştu. Hak konusunda herkes O’nun katında eşitti.
    Rasûlullah’ın meclisi bir ilim, hayâ, sabır ve emanet meclisiydi. Orada
    yüksek sesle konuşulmaz, hiç kimse ayıplanmaz ve kimsenin ayıp ve kusuru
    dışarı vurulup yayılmazdı. O meclisteki herkes eşitti. Tek üstünlük ölçüsü
    takvâ idi. Büyüklere herkes saygı gösterir; küçüklere şefkat ve merhametle
    muâmele ederdi. Fakir ve muhtaç olanları, herkes kendisine tercih eder,
    garipleri koruyup gözetirdi.” “Rasûlullah daima güler yüzlü, yumuşak huy•
    100 •
    Ahmed Kalkan
    lu, şefkat ve merhameti bol bir insandı. Sert ve kaba sözlü değildi. Orada
    burada dolaşıp durmaz, kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı. Cimri bir
    insan değildi. Hoşuna gitmeyen şeyleri görmezlikten gelirdi. Hiç kimsenin
    ümidini kırmaz, hoşlanmadığı bir söz ya da davranışı sükûtla karşılardı.
    Kendi hesabına şu üç şeyden sakınırdı: 1- İnsanlarla münâkaşa ve mücâdele
    etmekten, 2- Boş sözlerden, 3- Yararsız ve boş şeylerle, kendisini
    ilgilendirmeyen işlerle uğraşmaktan. Başkaları hesabına da şu üç şeyden
    uzak dururdu: 1- İnsanları tenkit etmekten, 2- İnsanların ayıp ve kusurlarını,
    gizli hallerini araştırmaktan, 3- İnsanlara hakaret etmekten.
    Rasûlullah konuşurken mecliste bulunanlar başlarını öne eğer, başlarına
    kuş konmuş gibi hareketsiz dururlardı. Hz. Peygamber sustuğunda
    konuşurlar, ama asla O’nun yanında tartışmazlardı. Biri konuşacak olursa,
    diğerleri o, sözünü bitirinceye kadar sessizce beklerlerdi. Hz. Peygamber,
    ilk konuşanın sözüyle son konuşanın sözünü aynı dikkatle dinler, asla bıkkınlık
    göstermezdi. Onların güldüklerine güler, onların hayret ettiklerine
    de hayret ederdi.” “Yabancıların konuşma ve sorularındaki kabalık ve sertliğe
    ashâbı da kendisi gibi davransın düşüncesiyle sabrederdi. “Bir ihtiyaç
    sahibinin muhtaç olduğu şeyi aradığını görürseniz onun bu ihtiyacını karşılayınız
    veya ona yardım ediniz” derdi. Kendini, olduğu gibi göstermeyen
    övgüleri kabul etmezdi. Hakkın sınırını aşmadıkça kimsenin sözünü kesmezdi.
    Hakkın sınırı aşıldığında ya müdâhale eder ya da kalkıp giderdi.”
    “İnsanların gönülce en cömerdi, dilce en doğrusuydu. Tabiat itibarıyla en
    yumuşak huylusu, soyca da en şereflisiydi. O’nu ansızın görenler heyecana
    kapılır, tanıma imkânına erenler ise O’nu severdi. O’ndan önce de O’ndan
    sonra da O’nun gibi mükemmel bir şahsiyet görmedim.”
    Enes bin Mâlik de der ki: “Rasûlullah’ın elinden daha yumuşak bir dibace
    veya ipekli kumaşa dokunmadım. O’nun kokusundan daha güzel bir
    koku koklamadım.”
    Rasûl-i Ekrem’in ahlâkını birazcık olsun öğrenebilmek adına tarihî tecrübe
    ve tanıklıklar içerisindeki bu küçük seyrimizin sonunda diyebiliriz ki,
    söz biter, kalem kırılır, kulaklardan kalplere sadece Yüce Allah’ın “Şânım hakkı
    için, size kendi içinizden bir Rasûl geldi ki, sıkıntıya uğramanız ona çok ağır
    geliyor; üzerinize hırs ile titriyor; mü’minlere de pek raûf, pek rahîm” 150 âyeti-
    150 9/Tevbe, 128
    • 101 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    nin eşsiz ifadesi akar. Hamd olsun âlemlerin rabbi Allah’a! Salât u selâm da
    mesajlarıyla insanlara rehber, hayatlarıyla da ışık olan kutlu elçilerine.
    - 5-7. Âyetler -
    يِّيكُْ اْلَفْتُونُ
    أَ
     بِ فَسَتُبْصُِ وَيُبْصُِونَ
    ¬ ْلُهْتَدِي نَ  نْ ضَلَّ عَنْ سَِبيلِِ وَهُوَ أَعْلَُ بِ ƒ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَُ بِ َ
    فَسَتُبْصُِ : yakında göreceksin وَيُبْصُِونَ : ve görecekler يِّيكُْ
    أَ
    ُ بِ : hanginizin الَْفْتُون : fitneye tutulmuş (tutulduğunu) إِنَّ : kesinlikle رَبَّكَ : Rabbin :هُوَ
    O أَعْلَُ : en iyi bilendir نْ ضَلَّ ƒبِ َ : kimin saptığını عَنْ سَِبيلِِ : kendi yolunda
    وَهُوَ : O أَعْلَُ : en iyi bilendir ¬ ْلُهْتَدِي نَ بِ : kimin hidâyete erdiğini
    “Yakında sen de göreceksin, onlar daHanginizde delilik olduğunu, hanginizin
    fitneye tutulup çıldırdığını; sınandığını.
    Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
    yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” (68/Kalem, 5-7)
    Allah Tarafından Müşriklere Tehdit
    Bu onurlandırıcı övgüden sonra Yüce Allah, peygamberine, kendisine
    bu iğrenç iftirayı atan müşriklerle gelecekteki durumları ile ilgili güvence
    veriyor. Ayrıca müşrikleri, durumlarını ortaya çıkarmakla, bâtıl oluşlarını
    gözler önüne sermekle, apaçık sapıklıklarını herkese duyurmakla tehdit
    ediyor:
    “Yakında sen de göreceksin, onlar da
    Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını;
    sınandığını.
    • 102 •
    Ahmed Kalkan
    Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
    yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” (68/Kalem, 5-7)
    Burada Yüce Allah’ın ortaya çıkarıp herkesin dikkatine sunacağına
    ilişkin peygamberine güvence verdiği yoldan çıkmış olan kişi sapıklardan
    birisidir. Veya gerçek kimliği ortaya çıkacak şekilde sınanan kimsedir. Bunların
    ikisi de konunun içeriğine yakın anlamlardır. Bu vaad, Peygamberimizin
    kişiliğine dil uzatan, ona mesnetsiz iftiralar atan müşriklere yönelik
    bir tehdit anlamına geldiği kadar Peygamber Efendimize ve beraberindeki
    müminlere de bir güvence anlamındadır. Acaba müşrikler Peygamberimiz
    için o, cinlenmiş biridir derken neyi kastediyorlardı? Büyük ihtimalle onun
    aklını kaybettiğini vurgulamak istemiyorlardı. Çünkü ortadaki realite bu
    sözü yalanlamaktadır.
    Cinlerle iletişim halinde olduğunu, onların bu garip ve olağanüstü
    sözleri ona ilham ettiklerini anlatmak istiyorlardı. Nitekim her şairin bir
    şeytanının olduğunu ve bu şeytanın güzel söz söylemede o şaire yardımcı
    olduğunu sanıyorlardı. Oysa bu anlam, Peygamber Efendimizin gerçek
    durumundan uzaktır. Kendisine vahyedilen kalıcı, doğru ve tutarlı sözlerin
    önüne yabancı bir yaklaşımdır.
    Yüce Allah’ın bu vaadi, gelecekte Peygamber Efendimizin gerçek durumu
    ile onu yalanlayanların gerçek durumlarının ortaya çıkacağına işaret
    ediyor. İçinde bulunduğu durumla kimin sınandığını ve kimin davasında
    sapık olduğunun belirleneceğini vurguluyor. Ve Yüce Allah Peygamber
    Efendimize şu güvenceyi veriyor: “Şüphesiz Rabbin, kimlerin kendi yolundan
    saptığını ve kimlerin doğru yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” Ona
    bu güvenceyi veren, kendisine vahiy indiren Yüce Allah’tır. Ve Yüce Allah
    O’nun ve beraberindeki mü’minlerin doğru yolda olduğunu biliyor. Bu âyet
    Peygamber Efendimize gelecekle ilgili güvence verirken, düşmanlarının
    içine korku düşürüyor. Gelecek hakkında kalplerini endişenin, sıkıntının
    girdabına atıyor.
    Daha sonra Yüce Allah, Peygamberimize karşı çıkan, getirdiği hak
    içerikli davet hakkında onunla tartışan, bu amaçla mesnetsiz iftiralar atan
    müşriklerin gerçek durumlarını, gerçek düşüncelerini gözler önüne seriyor.
    İçtenlikle inanıyor görünmelerine rağmen aslında onlar sahip bulundukları
    cahiliye düşüncesine pamuk ipliği ile bağlıdırlar. Peygamberimizin
    • 103 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    onları çağırdığı inanç sisteminin bazı ilkelerinden vazgeçmesi durumunda
    kendi inanç sistemlerinin birçok ilkesinden vazgeçmeye hazırdırlar. Onlara
    karşı daha yumuşak ve daha uzlaşmacı bir tavır takınması durumunda
    uzlaşmaya, yumuşak davranmaya ve sadece meselenin dış görünümünü
    korumaya sırf zevâhiri kurtarmaya dünden razıdırlar. Çünkü onlar gerçek
    olduğuna kesinlikle inandıkları bir inanç sistemine bağlı değildirler. Onlar
    dış görünüşe önem veren, inanmaksızın sadece öyle görünmek isteyen
    kimselerdirler.
    Rabbin, kimlerin kendi yolundan saptığını (dalâlette olduğunu) ve
    kimlerin hidâyette (doğru yolda olduğunu) herkesten iyi bilir.” (68/Kalem,
    7)
    Dalâlet
    Yolunu şaşırma; kaybolma; azma; sapkınlık ve bâtıla yönelme. Ayrıca,
    helâk olmak, bâtıl şey ve unutmak mânâlarına geldiği gibi bilerek veya bilmeyerek,
    az veya çok doğru yoldan sapmak anlamlarına da gelir.
    Nitekim “dâll” ve “dalâl” hem peygamberler hem de kâfirler için kullanılmıştır:
    “(Kardeşleri) dediler ki: Yusuf ’la kardeşi babamıza bizden daha
    sevgilidir. Hâlbuki bizler birbirine bağlı bir toplumuz. Herhalde babamız
    apaçık bir hata (dalâl) içindedir.” 151 Âyette, görüldüğü gibi, hata kelimesi
    “dalâl” ile ifade edilmiştir.
    Duhâ sûresinde de peygambere hitaben; “Seni şaşırmış bulup da yol göstermedi
    mi?”152 buyurulmaktadır. Buradaki şaşırma kelimesi de Kur’ân’da
    “dâll”, yani yolunu kaybetmiş, şaşırmış demektir. Dilimizde dalâlete, sapmak,
    sapıklık ve sapkınlık denir. Dalâl, bazen gafletten ve şaşkınlıktan doğar.
    Bu münasebetle dalâl; gaflet, şaşkınlık, kaybolma ve helâk olma manalarına
    da kullanılır. Aslında dalâl, yoldan sapmak demek olduğu gibi, aklî
    sapma anlamlarında da kullanılmıştır. Biz de dalâlet ve sapkınlığı bâtıla
    düşmeyi sadece dinde; dalâl ve sapıklığı da akıl ve sözde kullanırız. Dâll
    kelimesinin çoğulu olan “dâllîn”, tam manasıyla, sapkınlar demektir.
    151 12/Yûsuf, 8
    152 93/Duhâ, 7
    • 104 •
    Ahmed Kalkan
    “Kim imanı küfürle değiştirirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.” 153
    “Allah’a ortak koşan kimse şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür.” 154
    “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin kadın ve erkeğin o
    işlerinde seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse apaçık bir
    sapıklığa düşmüş olur.” 155
    Yukarıdaki âyetler, ister mümin olsun ister kâfir, Allah’ın ve Rasûlü’nün
    emir ve teklifleri karşısında inat edip ondan deliller ve harikulâde şeyler
    istemek suretiyle Peygamber’i müşkül durumda bırakmaya çalışmalarının
    onları doğru yoldan sapmış kimseler olarak nitelendirmeye götüreceğini
    ihtar etmektedir. “İbrahim, babası Âzer’e: Sen bir takım putları ilâhlar mı
    ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum
    demişti.” 156
    Hâlbuki Hz. İbrahim Kur’ân ifadesiyle yumuşak, müsamahakâr, temiz
    huylu ve halîm birisidir. Fakat akîde söz konusu olunca, ne babalık kalır ne
    de evlâtlık... Dalâleti seçenlere karşı tavır budur. “...Allah, müminlere lütufta
    bulunmuştur. Hâlbuki daha önce apaçık bir (dalâl) sapıklık içindeydiler.” 157
    Daha önce, tasavvurda, itikatta, hayatî mefhumlarda, gaye ve yönelişlerde,
    âdet ve gidişatta, nizam ve prensiplerde dalâlet; sosyal ve ahlâkî yaşayışta
    da sapıklık içindeydiler. Allah, lütufta bulunarak onları, sapıklıktan
    doğru yola çıkarmıştır: “Ey Muhammed! Sana indirilen Kur’ân’a ve senden
    önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğutun
    önünde muhakeme olunmalarını isterler. Oysa onu reddetmekle emr olunmuşlardı.
    Şeytan onları derin bir sapıklıkla saptırmak ister.” 158
    İşte iman ettiğini söyleyip; Hakk’ın önünde muhakeme edilmeye çağrılınca,
    tâğutun hükmünü Hakk’ın hükmüne tercih edenler, gerçekte şirk ve
    apaçık bir sapıklık içindedirler. Şeytan da, onların, bu sapıklıklarında daha
    da derinleşmelerini ister ve nitekim çoğu zaman başarır.
    153 2/Bakara, 108
    154 4/Nisâ, 116
    155 33/Ahzâb, 36
    156 6/En'âm, 74
    157 3/Âl-i İmrân, 164
    158 4/Nisâ, 60
    • 105 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Dalâlet kelimesinden geçişli olarak türetilen “idlâl” da saptırmak anlamına
    gelir. Şöyle ki: “Onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar
    yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler.” 159
    Rivâyete göre Medine yerlilerinden Ta’me, bir komşusunun zırhını çalmış,
    bir un dağarcığına saklayarak getirip, bir Yahûdi’nin evine gizlemişti.
    Ta’me’yi sıkıştırdılar. O, müslüman olmasına rağmen yemin etti. Yahûdiyi
    sorguya çektiler. O da: Bunu bana Ta’me verdi dedi. Bazı Yahûdiler de
    şahitlik ettiler. Zaferoğulları Rasûlullah’a gelip Ta’me’yi beraat ettirmesini
    söylediler. Ta’me’nin yemini karşısında düşündü; arkasından yukarıdaki
    âyet indi.
    Dalâletin unutma ve yanılma anlamına geldiği de olur. Aşağıdaki âyet
    buna bir örnektir: Borç verirken yazılmasını ve şahit getirilmesini isteyen
    âyet, devamla; “Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden
    olmak üzere bir erkekle iki kadın gösterin ki, onlardan biri yanılırsa diğeri
    onu düzeltsin.” 160
    Görüldüğü gibi burada yanılma olarak tercüme edilen kelime Kur’ân’da
    “dalâlet”ten türeyen, “dâllet” sözcüğüdür.
    Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinde de, sapıklığın dalâlet olarak geçtiğini
    görmek mümkündür. Bir örnek olmak üzere aşağıdaki hadisle yetinelim:
    “(Din ve ibâdetler hakkında) Sonradan uydurulan şeylerden sakınınız.
    Çünkü sonradan uydurulan her şey bid’attır. Ve her bid’at sapıklık (dalâlet)
    tır.” 161
    159 4/Nisâ, 113
    160 2/Bakara, 282
    161 Ebû Dâvûd, es-Sünne 5; Halid Erboğa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 353
    • 106 •
    Ahmed Kalkan
    Dalâlet ve Türevleri
    ‘Dalâl veya dalâlet’ masdarları sözlükte; kaybolmak, telef olmak, şaşırmak
    ve yanılmak anlamlarına gelir.
    Somut olarak, ‘çölde seyahat ederken yolunu şaşırmak’ manasına gelse
    de asıl anlamı, bilerek veya bilmeyerek doğru yoldan az veya çok ayrılmak,
    sapmak, ya da azmak demektir. Bu mânâdan hareketle mecâzî olarak ‘dalâlet’
    akla, duyulara, gerçeğe aykırı ilkeleri benimsemek karşılığında kullanılmaktadır.
    ‘Dalâlet’ , ‘hidâyetin ve rüşd’ün zıddı olup, kasden ya da unutarak
    doğru yoldan ayrılmak demektir.
    ‘Dalâlet’in bir başka tanımı şöyle yapılabilir: Maksada ulaştıran yolu
    bulamamak, istenen sonuca götürmeyen bir yola girmek, ya da arzu edilen
    sonucu kazandıran her türlü yoldan ve metodlardan ayrılmaktır.
    ‘Dalâlet’ gerçekte, maddî ve görülen bir yoldan sapma olduğu halde,
    daha sonra din ve akıl yolundan sapmak anlamına kullanılmaya başlanmıştır.
    Bu nedenle ‘dalâlet’ daha çok dinden sapmayı, ‘dalâl’ ise akıl ve sözdeki
    sapmayı ifade eder.
    Aynı kökten gelen ‘idlâl’, dalâlete düşürmek, azdırmak, ‘mudıll’ dalâlete
    düşüren, sapıttıran, ‘dâll’, dalâlete düşen, sapan, sapmış, anlamlarına gelir.
    Dalâletin Kur’an’daki Anlamları
    Bu kelime türevleriyle birlikte Kur’ân–ı Kerim’de iki yüzü aşkın yerde
    geçmektedir. Hidâyetin ve imanın karşıtlığını, inkârcıların hidâyet karşısındaki
    durumlarını ifade etmede önemli bir Kur’an kavramıdır.
    Kur’an’da daha çok küfür ve inkârı kapsayan sapıklık olarak kullanılmaktadır.
    Ancak Kur’an dalâlet kavramını ya da türevlerini birkaç mânâda
    daha kullanmaktadır ki, bu anlamların kelimenin kök manasıyla yakın ilişkisi
    vardır.
    • 107 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    1- Saptırmak Anlamında
    ‘İdlâl’ şeklinde geçmekte ve başkasını saptırmak, doğru yoldan alıkoymak,
    gerçek yolu kaybettirmek manalarına gelmektedir. (‘Ağvâ ve sadde’
    fiileri de saptırmak manasında olup ‘idlâl’ kelimesiyle yakın ilgileri vardır.)
    Şeytan hakkında şöyle söyleniyor: “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak
    onları boş kuruntulara boğacağım…” 162
    Kur’an, ayrıca Firavunun ve altından buzağı yapıp İsrâiloğullarına ‘işte
    sizin ilâhınız budur’ diyen Sâmirî’nin birer saptırıcı olduğunu vurguluyor.
    163
    2- Şaşırmak Anlamında
    Bu anlam inançsızlar hakkında kullanıldığı gibi peygamberler hakkında
    da kullanılmıştır. “Seni şaşırmış (dâll) bulup ta yol göstermedik mi?”164
    âyetinde Rasûlullah’ın peygamberlikten önceki durumuna işaret edilmektedir.
    Bu dönemde Hz. Muhammed (s.a.s.) İlâhî vahy’den habersizdi, şer’î
    hükümleri ve peygamberlik görevini bilmiyordu.
    Kur’an, Peygamberimizin yaptığı tebliğle hiç bir zaman yanılmadığını
    ve sapmadığını söylemektedir.165
    3- Boşa Çıkarmak Anlamında
    Şu âyette olduğu gibi: “Dediler ki, ‘Biz yerde yok olup gittikten sonra,
    gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta bulunacak mışız?’ Hayır, onlar Rablerine
    kavuşmayı inkâr edenlerdir.”166 Burada geçen ‘dalâl’ kelimesi yok olup
    gitmek, kaybolmak anlamındadır. Allah’a iman etmeyen, üstelik insanları
    Allah’ın yolunda alıkoymaya çalışanlar iyi amelde bulunsalar bile onların
    bütün yaptıkları boşa çıkacaktır (dalâl olacaktır).167 ‘Dalâlet’ aslında” bir
    sapmadır, yitip-kaybolmadır, bir helâk olmadır.168
    162 4/Nisâ, 119
    163 20/Tâhâ, 79, 85
    164 93/Duhâ, 7
    165 53/Necm, 2
    166 32/Secde, 10
    167 18/Kehf, 104
    168 71/Nûh,:14
    • 108 •
    Ahmed Kalkan
    4- Azap Anlamında
    Kur’an cehenemlikleri ‘dalâl’ içinde olmakla tarif etmektedir ki bu da
    onlara taddırılan azaptan başkası değildir.169
    5- Hüsran Anlamında
    Tarih boyunca İslâma ve onu tebliğ edenlere karşı hile ve tuzakları hep
    boşa çıkmıştır, bu tuzakların sahipleri yaptıklarının karşılığında hüsrana
    uğramışlardır. Kur’’n bunu bir yerde ‘dalâl’ kelimesiyle ifade ediyor.170 İki
    âyette de yine hüsran anlamında geçiyor.171
    6- Yanılmak Anlamında
    ‘Yusuf ’un kokusunu (burnumda tüter) buluyorum” diyen Hz. Ya’kub’a
    oğulları şöyle dediler: “Allah adına hayret, sen hâlâ geçmişteki yanılgındasın”
    172 Hz. Yusuf ’u çok seven babasına karşı da benzer bir yanılgıda olmak
    suçlaması yapılıyor.173 Her iki âyette de ‘dalâl’ kelimesi kullanılıyor.
    Miras taksiminde hak sahiplerine karşı haksızlık yapılmamasını ikaz
    eden âyette de aynı kelime ‘hata’ anlamında geçmektedir.174
    7- Sapkınlık Anlamında
    ‘Dalâlet’ aynı zamanda aklî sapmalar hakkında da kullanılmaktadır. Nitekim,
    dalâlet; dini olarak sapmayı ifade ediyorken, dalâl ise daha çok akıl
    yönünden sapmayı, şaşırmayı anlatır.
    ‘Dâll’, sapıtmış, şaşırmış, yoldan çıkmış; bunun çoğulu olan ‘dâllîn’ ise
    sapıtanlar, şaşırmışlar anlamındadır. “…Kim imanı küfre değişirse, artık o,
    dalâlete düşmüş (doğru yolu sapıtmış olur)”175
    169 54/Kamer, 47-48
    170 Mü’min: 40/25.
    171 12/Yûsuf, 30; 36/Yâsin, 24
    172 12/Yûsuf, 95
    173 12/Yûsuf, 8
    174 4/Nisâ 176
    175 2/Bakara, 108
    • 109 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    İster mü’min ister inkârcı olsun, ‘Allah’ın ve Rasûlünün emirlerine karşı
    gelenler sapıklığa düşerler.176 Allah’a şirk koşan müşrikler de derin bir sapıklık
    içerisindedirler.177
    Dalâlette Olanlar
    Yine Kur’an’ın ifadesine göre şu gibi kimseler de dalâlete düşmüşlerdir:
    Allah’ı, O’nun meleklerini, kitaplarını, peygamberini ve âhiret gününü
    inkâr edenler.178
    Peygamberin çağrısına kulak asmayanlar, ya da O’nunla alay edenler.179
    Kur’an’ın İlâhî bir kitap olduğunu kabul etmeyenler.180
    Kıyametin kopacağından şüphe edip bu konuda ileri geri tartışmaya
    girişenler.181
    Allah’ın haram kıldığı şeyleri helâl sayanlar, çocuklarını geçindirememe
    endişesiyle öldürenler.182
    Hüküm verirken Allah’ın hükümlerine itibar etmeyip, kendi hevalarından
    hüküm verenler.183
    Allah’ın rahmetinden ümidini kesenler.184
    Kalbinde nifak hastalığı bulunan münafıklar.185
    Kur’an’a göre ehl-i kitap da doğru yoldan sapmış kimselerdir.186
    176 33/Ahzâb 36
    177 4/Nisâ, 116
    178 4/Nisâ, 136
    179 25/Furkan, 41-42; 46/Ahkaf, 32
    180 41/Fussilet, 52; 62/Cum’a, 2
    181 42/Şûrâ, 18
    182 6/En’âm, 140
    183 6/En’âm, 56; 38/Sâd, 26
    184 7/A’râf, 179
    185 63/Münâfikun, 6
    186 5/Mâide, 60, 77
    • 110 •
    Ahmed Kalkan
    Dalâlette Olanların Özellikleri
    Allah’ın hidâyetine uymak insanın fıtratına daha uygunken, dalâleti
    tercih edenler, akıl ve duyularını yerli yerinde kullanmayıp ta sapıklığa
    düşenler ve başkalarını da saptıranlar şüphesiz zalim kimselerdir. Onlar
    akıllarını kullanıp gerçeği görecekleri yerde, hevalarına (doğru olmayan
    arzularına) uyarlar.187
    Birtakım kişiler ve kötülük odakları insanları hidâyetten uzaklaştırıp
    dalâlete düşürebilirler. İnsan yaratılışı gereği itaat etmeye de isyan etmeye
    de meyillidir. Aklını iyi kullanan, Allah’tan gelen hidâyet sebeplerini iyi anlayan,
    yani Kitabı ve Peygamberi idrak eden, Allah’ın her taraftaki âyetlerini
    düşünen kimseler doğru yolu bulurlar. Bunlardan uzak kalıp, dalâlete
    sürükleyici kişilerin peşine gidenler ise sapıtırlar.
    Kur’an’ın açıklamasına göre şeytan yardımcılarıyla birlikte insanları
    sapıklığa götürmeye çalışırlar.188 Firavun gibi cürüm (günah) işleyenler ve
    onun yanındaki mele’ sınıfı (aristokratlar) kendilerine uyanları sapıtırlar.
    Firavun, Kur’an’ın üzerinde çok durduğu tipik bir isyancı kişiliktir. Yeryüzünde
    azıp-sapmanın (tuğyânın), kibirlenmenin, cürüm işlemenin, kendi
    hevasını ilâh haline getirmenin, zulmün ve sapıtmanın en açık örneğidir.
    Kendisi sapıklıkta olduğu gibi, üzerinde hâkimiyet kurduğu kitleleri de
    kendisi gibi sapıklığa götürmenin gayretinde idi.
    Şüphesiz her devirde firavun tipli insanlar çıkabilir, kendileri dalâlette
    oldukları gibi diğer insanları da hidâyetten ayırmak için çaba gösterebilirler.
    Allah’ın âyetlerine sırt dönen bu azgınlar, kurdukları şeytanî sistemlerle,
    oynadıkları oyunlarla bu hedeflerine ulaşmaya çalışırlar. İnsanların
    kendi elleriyle yaptıkları ve kutsal saydıkları putlar ve benzeri (heykeller)
    de sapıklığa sebep olurlar.189
    187 4/Nisâ, 44; 43/Zuhruf, 40
    188 20/Tâhâ, 117-121; 25/Furkan, 29; 7/A’râf, 16-17; 4/Nisâ:, 119 vd.
    189 14/İbrâhim, 36
    • 111 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Dalâlet Önderleri
    Hidâyette olmayan, Allah’ın çizdiği çizginin dışında yaşayan ve İslamî
    ilkelere dikkat etmeyen çoğunluğa veya topluluklara uymak ta kişiyi sapıklığa
    götürebilir. İnsan için ölçü çoğunluğun ne yaptığı değil, inancın ve
    hayat anlayışının Hakk’a uygun olmasıdır.190
    İnsanları saptıran bir başka grup da, kişilerin peşine gittikleri önderleridir.
    İster dinî anlamda olsun, ister siyasî anlamda olsun; toplumum önündeki
    kişilere ‘imam’ veya ‘önder-lider-başkan’ denir. Önder konumundaki
    kişiler sapıklık üzerinde iseler, peşlerinden gidenler de onlar gibi olurlar.
    Bir önderi (imamı) körü körüne taklit veya takip etmek, onun yanlışlarını
    da kabul etme tehlikesini de beraberinde getirir. Kitleler genellikle bir liderin,
    bir önderin peşine giderler, onun izini izlerler, onun görüşlerini çoğu
    zaman kayıtsız şartsız kabul ederler. Firavun gibi düşünen önderler, peşlerine
    gelenleri tıpkı kendileri gibi dalâlete götürürler.
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Ümmetin hakkında en çok
    korktuğum (şey) saptırıcı imamlardır (önderlerdir).”191
    Müslüman ümmet hakkında böyle bir korku duyulursa, küfür öncülerinin192
    peşinde gidenler hakkında daha fazla endişe etmek gerekir. Çünkü
    küfür önderleri insanları -Kur’an’ın deyişiyle- ‘cehenneme çağırırlar.’193
    Allah (c.c.) bütün insanları mahşer meydanına hesap vermek üzere,
    dünyada iken peşlerine gittikleri imamlarıyla (önderleriyle) birlikte getirecektir.
    194 İnkârcılar o gün şöyle diyecekler: “Yâ Rabbi! Biz büyüklerimize ve
    imamlarımıza (yöneticilerimize) itaat etmiştik. Onlar da bizi doğru yoldan
    sapıttılar.”195 Bu saptırıcılar kendi günah yüklerini taşıdıkları gibi, saptırdıkları
    kimselerin günahlarını da taşıyacaklar. Buna karşı toplumu saptıran
    kimselere gönüllü olarak uyanların günahlarında ise bir eksilme olmayacak.
    196
    190 6/En’âm, 116-117
    191 Dârimî, Rikak: 39, Hadis no: 2755; Tirmizî
    192 9/Tevbe, 12
    193 28/Kasas, 41
    194 17/İsrâ, 71
    195 33/Ahzâb, 67; 7/A’râf, 38-39
    196 16/Nahl, 25
    • 112 •
    Ahmed Kalkan
    Dalâlete Düşme Sebepleri
    Bazı insanların hidayetten yüz çevirip dalâlete sapmalarının bir takım
    sebepleri vardır. İnsanın yetiştiği ortam, aldığı eğitim elbette önemlidir.
    Ancak insanın iradesi kendi elindedir. O dilediği yolu ve inancı seçebilir.
    Onun bâtıl ve Kur’an’ın dalâlet dediği yolları seçmesine bazı sebepler etki
    edebilir. Özellikle müslümanların dalâlete düşmelerine, dinde sonradan
    ortaya çıkan bid’atlerin rolü vardır. Bid’atler, dinî kılıfla sunulduğu için
    çoğu insan bunu anlamaz. Bid’atleri hayat haline getirenler de günün birinde
    İslâm inancının dışına çıkarlar. Din’de tefrika (ayrılık) çıkarmak ta
    sapıtmanın bir başka nedenidir. Din’de ayrılık çıkarmak, şüphesiz İslâm’ı
    kendi kafasına göre anlayıp, kendi anladığını din sanmak, diğer anlayışları
    din dışı sayıp onlara sırt dönmek, onları düşman bilmektir. Kur’an, önceki
    ümmetlerin bu hataya düştüklerini haber veriyor: “Dinlerin parçalayıp
    grup grup olanlar var ya, senin onlarla hiç bir ilişkin yoktur.” 197
    Dinlerini parçalayıp fırka fırka (parti parti) olanlar, kendi ellerinde
    olanla, yani kendi fikirleriyle, kendi anladıklarıyla, gruplarına ait üstünlüklerle,
    kendilerinin daha doğru yolda olduğu iddiasıyla övünüp durmaktadırlar.
    198
    Dinlerini parçalamanın başka bir anlamı da, dinin hükümlerinin bir
    kısmını almak, bir kısmını bırakmaktır. Böyle yapanlarla, kendi hizbinin
    (grubunun) anladığı şeyi din zannedenler arasında fark yoktur. Her biri bir
    liderin, bir önderin peşine takılır, bir grup bulur, grubunu en üstün sayar,
    diğer grubu yanlışta görür. Hatırlatmak gerekir ki mezhepli olmak, İslâm’ın
    akîdesine uygun düşünen bir gruba mensup olmak, bir grupla beraber çalışmak,
    bir hizbin prensipleriyle bir işi yapmak üzere bir araya gelmek yanlış
    değil: grupçu, mezhepçi, partici olmak hatadır ve insanı dalâlete kadar
    götürebilir.
    Bu hatadan kurtulmanın yolu Kur’an’a ve yine O’nun istediği gibi topyekûn
    sarılmaktan geçer.199 İslâm’ı, O’nun güzelliklerini, O’nun insana kazandırdıklarını,
    İslâm’a uymakla elde edilebilecek kazançları, Allah’ın vereceği
    mükâfatı (va’ad) ve vereceği cezayı (va’îd) bilmeyenler, bu gibi konu-
    197 6/En’âm, 159
    198 30/Rûm, 32
    199 3/Âl-i İmrân, 103
    • 113 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    larda cahilce hareket edenler hidâyetten saparlar.200 Bilgisizlik insanı hem
    doğru olandan ayırır hem de kişiyi belli konularda taassup sahibi yapar.
    Kişinin bilmediğini bilmemesi ise daha büyük bir kayıptır. Böyleleri kendi
    hevâlarına uyarlar, bildikleri az şey üzerinde inatla dururlar, sapıklıkta olsalar
    bile kendilerini kolay düzeltemezler.
    Elde edilen bilginin yanlış kullanılması da insanı dalâlete düşürebilir.
    İlim, insanlara gerçeği göstermesi ve hakikate ulaşmasında bir ışık olması
    gerekirken; insanlar bilgiyi gereğince kullanmıyor. Hatta çoğu zaman Allah’tan
    gelen hidâyet, yani İslâm’ın ilkeleri bilimsel gerçeklere ters diye iddia
    edilmekte, böylece onlardan yüz çevirilmekte. Günümüzde bilim son
    derece gelişmiş olmasına rağmen insanlığın çoğu Kur’an’ın dalâlet dediği
    çizgidedir.
    Kimileri de insanlara hükmetmek, onların sırtından geçinmek, ya da
    başka amaçlar için din’den öğrendiği bilgileri yanlış yerde ve kendi çıkarı
    için kullanır, hem kendi sapar hem de başkalarını saptırır.
    İnsanın kalbinden ‘Âhiret’ inancı kaybolduğu an, o derin bir sapıklığa
    düşer. Âhiret inancı şüphesiz insana hayat gerçeğini öğreten en önemli bilgidir.
    201
    Lehve’l hadis’e (boş, işe yaramaz, insanı Allah’tan ve O’na itaatten uzaklaştıran
    her türlü söz ve meşguliyete) müşteri olanlar da hidâyetten uzaklaşırlar.
    202 Bu gibi sözler ve uğraşılar kişiye bir fayda sağlamaz ama onu Allah’tan
    ve kulluk görevlerinden uzaklaştırır, onu dalâlete düşürür.
    Dalâletin Sonuçları
    Dalâlete düşenlerin kalpleri kasvetlidir (katıdır). Onların kalpleri fıtrî
    özelliklerini yitirmiş, Hidâyete kapalı, şirke, küfre, şüpheye ve sapıklığa
    açıktır. Öyle kalplere hikmeti ve hidâyeti anlatmak zordur.203 “Allah, kime
    hidâyet verirse onun kalbini İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse onun da
    kalbini göğe yükseliyormuş gibi daraltır, sıkar…”204
    200 6/En’âm, 144; 22/Hacc, 8-9
    201 34/Sebe’, 8
    202 31/Lokman, 6
    203 7/A’râf, 179; 13/Ra’d, 30-31 vd.
    204 5/Maide, 13
    • 114 •
    Ahmed Kalkan
    Dalâlette olanların kalpleri daykdır, darlık/sıkıntı içindedir. Dalâlette
    olmanın, hidâyeti bırakıp da dalâleti satın almanın205 âhiretteki cezası elbette
    Cehennem’dir.206
    Görüldüğü gibi dalâlet, doğru yoldan, Allah’ın yolundan ayrılıp başka
    yollara sapmak, bâtıl dinleri kabul etmek, Allah’ın emrine aykırı yaşamaktır.
    Bu sıfat inkârcıların ve müşriklerin bir sıfatıdır. Bu kavram, onların hidâyetten
    ayrılarak yanlış yola girdiklerini, çıkmaz bir sokağa saptıklarını,
    gerçeğe aykırı hareket ettiklerini, kendilerini kurtuluşa götürmeyecek bir
    tercih yaptıklarını en güzel bir biçimde ortaya koymaktadır.
    Allah’ın dâvetine kulak asmayıp, O’nun âyetlerini inkâr edenler, kendilerini
    maksada götürecek yolu kaybedip, azabı ve tükenişi kazandıracak
    olan sapıklığı alırlar. Dalâlete düşmek bir anlamda azmak, haddi aşmaktır.
    Böyle yapanlar Hakk’ın karşısına çıkmış ve kendi aleyhlerine azap kazanmış
    olurlar.
    İnsanları Allah’ın dininden yüz çevirtip sapıklık yollarına sürükleyecek
    kişiler, sistemler ve araçlar günümüzde çok daha fazladır. Bugün bir sürü
    siyasî sistem, hayat felsefesi, akımlar ve çalışmalar insanları dalâlete davet
    etmektedir. Eğitim ve medya araçları dalâleti daha geniş kitlelere ulaştırmaktadır.
    Mü’minler, İslâm’ın dalâlet (sapıklık) dediği hayat anlayışlarını davranış
    ve fikirleri iyi tanımalı ve kendilerini iki dünyada da kurtaracak İslâmî
    kimliklerini korumalılar.
    Her namazda okuduğumuz ve Fatiha Sûresinde yer alan şu duayı pratik
    hayatta da gerçekleştirmek gerekir: “Yâ Rabbi! Bizi dosdoğru yola ilet;
    kendilerine nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve dâllîn olanların
    (sapıtmışların) yoluna değil.” 207 İnsanlar mizâç itibariyle birbirlerinden
    farklı oldukları gibi, kavrama ve öğrenme kabiliyetleri yönünden de
    oldukça farklıdırlar: Bir insanın aklı ile tespit ettiği ve “tek kurtuluş yolu”
    olarak sunduğu teorileri, diğer bir insan; tamamen “saçma” olarak nitelendirebilir.
    Hatta insanın aklî muhakemesini işletmeyip, hakikati bulmada,
    205 2/Bakara, 16
    206 26/Şuarâ, /91-97; 17/İsrâ, 97 vd.
    207 1/Fâtiha, 6-7; Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yay., s. 121-126
    • 115 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırmada gaflete düşmesi de mümkündür. Bütün
    bu ihtimaller olmasaydı, aklı ile hareket eden ve “hakikati bulduğunu”
    ileri süren herkese inanmamız gerekirdi. Hâlbuki görünen odur ki, herkes
    kendi aklını beğenmekte, tespit ettiğini ileri sürdüğü doğruların dışında
    kalan her şeyi reddetmektedir. Dolayısıyla sırât-ı mustakîmin (doğru yolun
    ve hakikatin) ölçüsü insan aklı olamaz. İşte bu noktada karşımıza hidayet
    ve dalâlet kavramları çıkmaktadır. Allah Teâlâ; Hz. Âdem’i ve Hz. Havva’yı
    yeryüzüne indirdiği zaman şöyle buyurmuştu: “Hepiniz oradan inin. Sonra
    size benden bir hüdâ gelir de; kim Benim hüdâma tâbi olursa, artık onlara
    hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun (üzüntülü) olacak değildirler.” 208
    Yeryüzünde insan için iki yol vardır. Birincisi: Allahû Teâla’ya iman etmek
    ve hayatını İslâm’a göre düzenlemek (hidayete tâbi olmak). İkincisi:
    Hevâ ve heveslere tâbi olup, dalâlet üzere yaşamak!.. Bu iki yolun dışında
    üçüncü bir yoldan söz etmek mümkün değildir.
    Arapça’da dalâl kelimesi; yolunu kaybetmek, doğru yoldan çıkmak ve
    insanı talep ettiği noktadan mahrum bırakmak gibi mânâlara gelir. Dalâlete
    düşene dâll, dalâlete düşürene mudıll, dalâlete düşürmeye, azdırmaya da
    idlâl denilir.209 Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, yaratılışı inkâr edenlerin iddiası
    izah edilirken “dalelnâ” kelimesi (kaybolmak mânâsında) kullanılmıştır:
    “Dediler ki; ‘Biz yerde çürüyüp kaybolduğumuz (dalelnâ) vakit mi, gerçekten
    yeni bir yaratılışla mı yaratılacağız?’ Evet, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr
    edicidirler.”210 Yine başka bir ayet-i kerimede, yoldan çıkarmak, azdırmak
    mânâsında (adleltüm) kullanılmıştır: “(Rabbin) Onları da, Allah’tan gayri
    taptıklarını da (mahşerde) bir araya toplayıp: ‘Siz mi şu kullarımı saptırdınız
    (adleltüm), yoksa kendileri mi yollarını sapıttılar’ diyeceği gün (görürsün ki)
    onlar (şöyle) demişlerdir: ‘Seni tenzih ederiz. Seni bırakıp da başka veliler
    edinmek bize yakışmaz. Fakat sen gerek onlara, gerek atalarına geçimlik verdin
    de, zikri (şeriata tâbi olmayı) unuttular ve helâk (e mahkûm) bir kavim
    (topluluk) oldular.” 211
    208 2/Bakara, 38
    209 Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fi Garibi'l Kur'ân, İst. 1986, Kahraman Yay., s. 440. Ayrıca, Ömer Nasûhi
    Bilmen, Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe Meal-i Âlîsi ve Tefsiri, İst. 1963, c. II, s. 11; Seyyid Şerif Cürcani, et-
    Tarifat, İst. ty. Kaynak Yay., s.137
    210 32/Secde, 10
    211 25/Furkan, 17-18
    • 116 •
    Ahmed Kalkan
    Dalâlete düşmenin birçok sebebi vardır. Dünyevî ihtirasa kapılmak ve
    âhireti unutmak, her türlü felâketin başlangıcıdır. Tâğutî güçlere itaat etmek
    ve onların ideolojilerine tâbi olmak, dalâleti satın almaktır. Nitekim
    Kur’ân-ı Kerim’de: “O gün yüzleri ateşte evrilip-çevrilirken: ‘Eyvah bize! Keşke
    Allah’a itaat etseydik; peygambere itaat etseydik’ diyeceklerdir. (Onlara
    tâbi olanlar da o gün) ‘Ey Rabbimiz! Hakikat biz reislerimize (liderlerimize)
    ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar (fe edallûne’s-sebiylâ)’
    diyeceklerdir. Ey Rabbimiz! Onlara (liderlerimize ve büyüklerimize)
    azaptan iki katını ver. Onları büyük bir lâ’netle rahmetinden kov!” 212 buyurulmuş
    ve tuğyan eden güçlere itaatin getireceği manzara çizilmiştir.
    Kelime-i Şehadeti ikrar ve tasdik eden her mü’min; Allahû Teâlâ’nın
    sınırlarını çizdiği şeriata tâbi olmak durumundadır. Zira sırat-ı mustakîm
    (dosdoğru yol) budur. Malûm olduğu üzere; namaz ibadetini edâ edereken
    mutlaka Fatiha sûresini okuruz. Bu sûreyi okurken: “Yalnız sana ibadet
    (kulluk) ederiz. Yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine
    ni’met verdiklerinin yoluna kavuştur. Gazaba uğrayanlarınkine, dalâlette
    olanlarınkine değil!” diye yalvarır ve “âmin” deriz. Şimdi Muhammed Ali
    Sabunî’nin Ahkâm Tefsiri isimli eserinden velâ’d-dâllîn ibaresinin mânâsını
    öğrenelim: “Dâllîn’den (sapıklardan) kasıt hıristiyanlardır. Nitekim
    Cenâb-ı Hak: “De ki: ‘Ey Kitap ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın.
    Bundan evvel hakikaten hem kendileri sapmış hem birçoğunu saptırmış ve
    (hâlâ da) doğru yoldan ayrılıp sapa gelmiş bir kavmin hevâ ve (heve)sine
    uymayın.” 213 emri ile bize bunu bildirmektedir. İmam Fahruddin-i Razi,
    konuyla ilgili görüşünü şöyle ifade eder: Müfessirlerin bazısı gazaba uğrayanlardan
    maksadın; görünür amellerinde hata yapan her şahıs, sapıklardan
    muradın da, itikadında hata yapan herkes olduğu görüşünü tercih
    etmektedirler. Çünkü gazâba uğrayanları yahûdilere, sapıkları da hıristiyanlara
    tahsis etmek esasa aykırıdır. Çünkü Allah Teâlâ’yı inkâr etme, O’na
    bazı şahıs ve güçleri ortak etmek din olarak hıristiyanlıktan ve yahûdilikten
    daha çirkin, dolayısıyla onlardan korunmak daha evlâdır. Alûsî, Fahruddin
    Râzi’nin bu görüşünü reddederek şöyle diyor: “Gazaba uğrayanlar” ile
    “sapıklar” sözlerinden açık olarak yahûdi ve hıristiyanların kasdedildiği,
    sahih hadisle rivayet edilmiştir. Bu rivayet varken, buna aykırı bir görüşe
    dönülemez. İmam Kurtubi ise şöyle demektedir: Müfessirlerin birçoğuna
    212 33/Ahzab; 66-68
    213 5/Maide, 77
    • 117 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    göre “gazaba uğrayanlar” ile yahûdilere, “sapıklar” ile de hıristiyanlara işaret
    edildiği, Hatem oğlu Adiyy’in müslüman oluşu sırasındaki hadiste tefsir
    edilmiştir. Ebû Hayyan’ın bu hadisle ilgili görüşü şöyledir: Eğer hadis-i
    şerif ’in Rasûl-i Ekrem (sav)’den nakli sahih ise, ona dönmek (onunla amel
    etmek) farz olur. Bana göre; Fahruddin-i Râzi’nin görüşü, hadisi reddetmek
    anlamını taşımaz. Aksine onun hükmünü genelleştirerek, yahûdilik, hıristiyanlık
    ve diğer tüm İslâm dışı inançları içine alan bir ifade ile bütün kâfir
    ve münafıkları âyetin şümûlüne almıştır.214
    Şurası muhakkaktır ki, hidâyetten ayrılan bir kimse, mutlaka dalâlete
    düşmüştür. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Artık hakdan (ayrıldıktan) sonra
    sapıklıktan başka ne kalır?” (Fe mâzâ ba’del-hakkı illâ’d-dalâl) 215 buyurulmuştur.
    Mesele bu açıdan ele alındığı zaman dalâlete düşmenin, neleri beraberinde
    getireceği kolayca anlaşılır.
    İnsanın sadece aklî melekelerini kullanarak dalâletten kurtulması
    mümkün değildir. Vahye tâbi olmayan kimse hidâyet nimetine kavuşamaz.
    Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e hitaben: “İşte biz sana da
    böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Hâlbuki (vahiyden evvel) kitap nedir,
    iman nedir, sen bilmezdin. Fakat onu biz bir nur yaptık. Bununla kullarımızdan
    kime dilersek, ona hidayet veririz. Şüphesiz ki sen, doğru bir yolun
    rehberliğini yapıyorsun” 216 buyurulmuştur. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) vahiy gelmeden
    önce, kitabın ve imanın mahiyetini bilmeyişi, mücerred aklın (bu
    noktada) sınırını çizmektedir. Bu sebeple akıl, vahyi kavramak için bir vasıtadır.
    Bu incelik unutulmamalıdır. Aklı putlaştıranlar, dalâlete düşerler.217
    Hidâyet
    Hidâyet, doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma anlamlarına
    gelmektedir. Terim olarak hidâyet; küfür, şirk ve sapıklıklardan
    kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir. Hidâyet, lütuf ile olan rehberlik
    demektir. Allah Teâlâ’nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve
    mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına
    erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeye irşâd; neticeye
    214 Muhammed Ali Sâbûni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Yay., c. I, sh. 22-23
    215 10/Yûnus, 32
    216 42/Şûrâ, 52
    217 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Yay., s. 109-113
    • 118 •
    Ahmed Kalkan
    erişinceye kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidâyette istenen, hayra
    ulaştırmaktır. Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti
    buldurmaya “ihtidâ” veya “hüdâ” denmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden
    biri de “el-Hâdî”, yani hidâyet veren, hidâyete erdirendir.
    Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan,
    onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip
    açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere
    yönelten zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid
    nuruyla müşerref kılar, istediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün
    diğer yaratıkları faydalarına olan yöne sevk eder, rızık arama yollarını, zararlardan
    sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete
    bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar
    çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını
    vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder. Hidâyetin zıddı dalâlettir.
    Dalâlet; sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve kaosa yenik
    düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet, doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak
    sapmaktır. “İhdinâ” kelimesinin Türkçeye çevrildiğinde en uygun
    tabir: “bize hidâyet et” ifadesidir. Merhum Elmalılı’nın açıklamasına göre:
    “İhdinâ” kelimesini “göster” diye tercüme etsek, götürmek kalır. “Götür”
    deyince, letâfet kalır ve hiç biri tam anlamı ifade etmez. En uygunu Türkçeye
    de yerleşmiş olduğu şekliyle “bize hidâyet et” ifadesidir. Yani hidâyet, tek
    kelimeyle tam olarak tercüme edilemez.
    Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden bir kimseyle, bir rehber yardımıyla
    gideceği yeri, yönü rahatça tayin edip bulan kimse bir değildir. Bu
    bakımdan hidâyetin tam karşısına da şaşırmışlık, sapmışlık anlamına gelen
    “dalâlet” kavramının yerleştirildiği görülür. Çünkü her şey kendi zıddına
    nispetle daha gerçek mânâ ifade eder. O halde, insanı hayat çölünde ya da
    yolunda doğru istikamete götürecek, sapmalardan koruyacak yön tayin
    edici kılavuz nedir? Elbette ki Allah’ın hidâyeti (yol göstermesi)dir. “De ki:
    Hidâyet/doğru yola kılavuzluk; ancak Allah’ın hidâyetidir.”218; Yolun doğrusunu
    göstermek Allah’a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi
    hidâyete iletirdi.” 219
    218 6/En'âm, 71
    219 16/Nahl, 9
    • 119 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı olmaktır.
    Yalnız göstermek, dinin anladığı mânâda hidâyeti ifade etmez.
    Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin hidâyetinin bir parçasıdır.
    O yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların okuduğu Fâtiha sûresi 5.
    âyetindeki “ihdinâ” kelimesine, bazı müfessirler; “bize verdiğin hidâyette
    sebatımızı nasib et” anlamı vermişlerdir.
    Kur’an’da Hidâyet
    Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla beraber,
    aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en çok zikredilen kelimelerdendir.
    Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri
    Kur’an’da 317 yerde geçer.220 Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü
    220 A- Hidâyet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
    a. Hidâyet, Allah'tan korkanlar içindir: Bakara, 150.
    b. Hidâyeti Allah Verir: Bakara, 213, 272; A'raf, 30, 43; Nahl, 9; Sebe', 50; Müddessir, 55-56; İnsan, 29-30;
    Tekvir, 29.
    c. Allah, Kâfirlere ve Münâfıklara Hidâyet Vermez: Bakara,264; Zümer,3; Münafıkun,6
    d. Allah'ın Muradı Hidâyettir: Nisa, 26; Yunus, 25; Hadid, 9.
    e. Allah, Dilediğine Hidâyet Verir: En'am, 39; Yunus, 25; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Hacc, 16; Nur, 35, 46;
    Kasas, 56; Fatır, 8, 22; Şura, 13; İnsan, 30.
    f. Allah, Hidâyet Ettiği Kimsenin Göğsünü İslâm İle Açar: En'am, 125; A'raf, 179.
    g. Allah Dileseydi Bütün İnsanlar İman Ederdi: Yunus, 99-100; Ra'd, 31, Nahl, 9; Secde, 13.
    h. Allah'ın Hidâyet Ettiği Kimseyi Saptıracak Yoktur: Zümer, 37.
    i. İnsana Doğru Yol Gösterilmiştir: İnsan, 3; A'la, 3; Leyl, 12-14.
    j. İnsana Hayır ve Şer Diye İki Yol Gösterilmiştir: Beled, 10; Şems, 8.
    k. Hidâyette Olanlar: Bakara, 5; Necm, 30, 32.
    l. Hidâyete Ulaşmanın Yolu: Bakara, 186.
    m. Hidâyeti Kabul Edenler, Kendileri İçin Eder: Yunus, 108; İsra, 15; Meryem, 76; Neml, 92; Zümer, 41.
    n. Allah'ın Hidâyet Verdiği Kimseler Doğru Yoldadır: İsra, 97; Kehf, 17.
    o. Allah'ın Hidâyetine Tabi Olanlar: Taha, 123; Kasas, 85; Muhammed, 17; Müddessir, 55; İnsan, 29; Tekvir,
    27-28.
    p. Hidâyet Yolu, Allah Yoludur: Şura, 53.
    q. Hidâyet İçin Dua: Fâtiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf, 101.
    r. B- Dalâlet (Sapıklık) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
    s. Allah Dilediğini Saptırır: En'am, 39; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Fatır, 8.
    t. Allah'ın Saptırdığı Kimseyi Hiç Kimse Doğru Yola Getiremez: Nisa, 88, 143; Maide, 41, Ra'd, 33; Nahl, 37;
    İsra, 97; Kehf, 17; Hacc, 18; Nur, 40; Rum, 29; Zümer, 19, 23, 36; Casiye, 23; Zariyat, 9.
    u. Allah, Dalâlette (Sapıklıkta) Bırakmak İstediği Kimsenin Göğsünü Yukarı Çıkıyormuş Gibi Daraltır: En'am,
    125.
    v. Dalâlette Olanları Allah Bilir: Necm, 30.
    w. Peygamberin ve Mü'minlerin Yolundan Ayrılanlar: Nisa, 115; Kasas, 85.
    x. Şeytanı Dost Edinenleri, Allah Dalâlette Bırakır: A'raf, 30.
    y. Allah'ın Saptırdığı Kimseler, En Büyük Zararda Olanlardır: A'raf, 178, 186.
    z. Dalâleti (Sapıklığı) Seçen, Kendi Aleyhine Seçmiştir: Yunus, 108; İsra, 15; Neml, 92; Sebe', 50; Zümer, 41.
    aa. Dalâletten Korunmak İçin Dua: Fâtiha, 5-7.
    • 120 •
    Ahmed Kalkan
    “d-l-l” ve türevleri ise toplam 188 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet
    yaratan, istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir.
    Kur’an’a göre mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara
    olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
    1- Hidâyetin bütün mahlûkata şâmil olması. Bu, Allah’ın onlara akıl,
    zekâ ve zarûri bazı bilgiler ihsan etmesidir. 20/Tâhâ, 50 ve 87/A’lâ, 3 âyetlerinde
    bu tür hidâyetten bahsedilir.
    2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları, buyruğumuz
    ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık.”221 âyetinde
    olduğu gibi.
    3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidâyeti, onları
    bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah
    hidâyetlerini artırır.”222 “Allah, iman edenlere hidâyet etti.”223 âyetlerinde olduğu
    gibi.
    4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun ki, bizi
    buna hidâyet etti.”224 âyetinde olduğu gibi.
    İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet ve yolu tanıtmak
    sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e hitaben: “Muhakkak
    ki sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”225 “Her millet için hidâyet eden
    (yani, dâvet eden) vardır.”226 gibi âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir.
    Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür
    hidâyet çeşitlerine ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin”227 (Hitap özellikle
    Hz. Peygamber’edir) gibi âyetler işaret eder. Allah’ın; zâlimler, kâfirler,
    fâsıklar hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi, yani “hidâyeti
    kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti” söz konusudur. Cennete
    koymak ve âhirette mükâfat vermekten ibâret olan dördüncü kısma giren
    hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir: “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna
    221 21/Enbiyâ, 73
    222 47/Muhammed, 17
    223 2/Bakara, 213
    224 7/A'râf, 43
    225 42/Şûrâ, 52
    226 13/Ra'd, 7
    227 28/Kasas, 56
    • 121 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    şehâdet ettikten, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir
    topluluğa, Allah nasıl hidâyet eder?” 228 “Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet
    etmez.”229 “Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğine hidâyet
    eder.” 230
    Hâdî, câhiliyye devrinde, yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip varacakları
    yerlere götüren kimseye denilmektedir. Kur’an, sâlih amelle hidâyet
    arasında yakın bir münasebet olduğunu açıklar. Tevbe-iman-sâlih amel üçlüsünün
    neticesinde hidâyete ulaşılmaktadır.231 Başka bir ifadeyle hidâyet,
    tevbe-iman-sâlih amelin doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, iman ve sâlih
    amellerle olacağını şu âyette de görmekteyiz: “İman edenler ve sâlih ameller
    işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları hidâyete erdirir, doğru yola
    eriştirir.”232 Başka bir âyette de hidâyet ve ıslah arasında bir ilginin varlığı
    görülmekte olup şöyle buyrulmaktadır: “Onları hidâyete erdirir, doğru yola
    eriştirir ve durumlarını düzeltir.”233 Âyette doğru yola eriştirilen ve durumları
    düzeltilenler, sûrenin baş tarafında ifade edildiği gibi, iman eden ve
    sâlih amel işleyenlerdir. 234
    Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet
    İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran
    kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle
    karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak
    yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an, yol konusu üzerinde çok durmaktadır.
    Kur’an’da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında
    nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
    Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi,
    hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye elverişlidir. Kalbin imanla küfürden
    birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icabeder. Hidâyeti
    de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri
    Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur.
    228 3/Al-i İmran, 86
    229 2/Bakara, 258
    230 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199-200
    231 20/Tâhâ, 82
    232 10/Yûnus, 9
    233 47/Muhammed, 5
    234 Ömer Dumlu, Kur'ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi, D.İ.B. Y., s. 63-64
    • 122 •
    Ahmed Kalkan
    Kullarından istediğine hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka
    insanları hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek
    hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz.
    Allah’ın saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
    Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allah Teâlâ’nın bir kulunda
    dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş
    olmasındandır. Yoksa kul irâdesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe
    Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen
    belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ’sını bulur.” Nitekim insanlarda hidâyet ve
    iman asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’î iradenin sû-i
    isti’mâlinden doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır.
    235 Sağırlıktır, dilsizlik ve körlüktür.236 Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak
    bir ticareti/kazancı237 istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar
    hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı
    olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.” 238
    Kaalû Belâ denilen bezm-i elestte, yani hilkat sabahında, ruhlar meclisinde
    Allah, hepimizden ahd ve misak aldı. O’nun huzurunda doğru yola
    gideceğimize hep bir ağızdan söz verdik. Gerçi biz bu mâcerayı hatırlayamıyoruz,
    ama onu Allah, kitabında bildirmiş, bu sûretle kat’i olarak mâlum
    olmuştur. Hatırlayamamak, inkâr vesilesi olamaz. Biz üç günlük kısa hayatımızda
    bile, nice mühim ve hayatî olayları unutup duruyoruz. İşte ezelî
    iman, Allah’ın bir hidâyeti ve bu mâceranın tatlı bir hâtırası ve insanlarda
    her türlü fazilet ve ahlâk sermayesidir. Dünyaya çıkma zamanı gelince her
    ruh için cismânî ve rûhânî kuvvetlerle mücehhez bir ceset bağışlaması,
    dünyaya kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi, dünyada gördüğü,
    işittiği, fikren mülâhaza ettiği her hâdisede bir hikmet dersi göstererek ezelî
    iman nurunu kuvvetlendirip parlaklığını arttırması, hep Allah Teâlâ’nın kat
    kat hidâyetleridir ki, kul, hidâyet istedikçe ve hidâyete uydukça Allah’ın hidâyeti
    de daima artar durur. “...Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize
    süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir.
    İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 239
    235 2/Bakara, 10
    236 2/Bakara, 18
    237 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11
    238 2/Bakara, 16
    239 49/Hucurât, 7; Ali Osman Tatlısu, Esmâü’l Hüsnâ Şerhi, Yağmur Y., s. 247-248
    • 123 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
    Fâtiha sûresinde “ihdinâ” (bize hidâyet et)”240 diye duâ ediliyor. Dalâlette
    bulunanların hidâyet istemesi, hidâyetin meydana gelmesini istemek;
    hidâyette bulunanların hidâyet istemesi de sebat ve hidâyet mertebesinde
    yükselmeyi istemek anlamındadır. “Bizi hidâyet üzere sâbit kıl, hidâyetten
    ayırma” demektir. Şu âyette buna benzer duâ ifadesi vardır: “Ey Rabbimiz,
    bizi hidâyete ulaştırdıktan sonra, kalplerimizi saptırma.”241 Nice âlim ve âbid
    vardır ki, onun kalbine küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hak’tan sapmış,
    ayağı kaymış ve dosdoğru yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca
    bir hayat önemlidir, ama müslümanca ölmek çok daha önemlidir.
    “Başka türlü değil, sadece müslüman olarak ölün”242 Biz, her an hidâyette kalabilmek,
    doğru yoldan sapmamak için Allah’ın yardımına muhtacız. Zaten
    sûredeki tüm cümleler istimrârı (devamlılığı) ifade etmektedir. Hamdler,
    sürekli O’na; ibâdetler, tâatler, ve duâlar da kesintisiz O’nadır.
    Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim, Peygamber
    ve Kitap’tır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz olarak bunlara
    sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle
    irtibatlı bulunmak, Peygamber’e bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar,
    o yolda kalmak için de önemlidir. Öte yandan müslüman daha ileriye,
    en ileriye tâliptir. Zarardan kurtulmak için, mü’minin iki günü birbirine
    denk olmamalıdır. İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli, hidâyet
    yolunda mesafe kat etmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde yer almaya
    gayret etmelidir. İşte bu duâmızla biz, Rabbimiz’den hidâyetimizin artırılmasını
    da istiyoruz. 243
    Fâtiha sûresinde “İhdinâ” diye duâ ederken, hidâyetin yalnız ve yalnız
    Allah’a ait olduğunu bildiğimizi de itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasûlüne:
    “Sen sevdiklerine hidâyet veremezsin. Ancak Allah, dilediğine hidâyet verir.”
    244 buyurarak hidâyeti Rasûlünün bile veremeyeceğini bildirir.
    240 1/Fâtiha, 6
    241 3/Al-i İmran, 8
    242 2/Bakara, 132
    243 Bk. 35/Fâtır, 32
    244 28/Kasas, 56
    • 124 •
    Ahmed Kalkan
    Peygamberler ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler.
    “Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme yol göstermektesin.”245 Rabbimiz vahiyle
    peygamberlerine yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında yürüyoruz.
    Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
    Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nûruna dâvet eder, yol gösteririz.
    Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar nur vermiyor, veremiyor;
    sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına vesile oluyor. Hidâyet
    gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz.
    Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür, ama gönülden inkâr eder. Yine, kişinin
    kafatası veya kalbi açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidâyet bir
    gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim tebliğimiz, bir
    kişinin hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına sahip
    olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama yeryüzü, insan
    için yaratılmıştır. Yeryüzünün tamamı, insanın haksız yere akıtılmış bir
    damla kanına denk olmaz. Dinimizin insana verdiği değer bu!... “Kim, bir
    cana veya yeryüzünde bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız
    yere) bir cana kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı
    kurtarırsa, ihyâ ederse (hidâyetine vesile olursa) bütün insanları kurtarmış,
    ihyâ etmiş gibi olur.”246 Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir
    kişiyi öldürenin bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken247
    öldürülenin mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medenî zannedilen
    Avrupalının, Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan olmayan
    milyarlarca insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı
    zihniyet ve aynı paktta olmamak için Fâtiha sûresini okurken “gazaba uğrayanların
    ve sapıkların yoluna değil” diyoruz. 248
    “Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra hidâyet edendir.”249 “Ne zaman
    Benden bir “hüdâ” gelir de, kim Benim “hüdâ”ma uyarsa, böyleleri için
    korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”250 Yeryüzündeki hayatında insanın
    önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan birisi, Allah’a giden yol,
    245 42/Şûrâ, 52
    246 5/Mâide, 32
    247 5/Mâide, 32
    248 M. Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
    249 20/Tâhâ, 50
    250 2/Bakara, 38
    • 125 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    diğeri ise, Allah’ın yolu dışındaki sayısız yollar. Allah, yarattığı kullarına
    karşı son derece merhametli olduğu için, insanlara sürekli olarak “hüdâ”sını
    göndermiştir. Nitekim “hidâyet” kelimesinin bir anlamı “hediye”dir. Allah’ın
    insanlara yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle
    O’nun hediyesidir. İnsana düşen, Allah’ın hediyesini kabul etmektir. Bu
    hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından seçtiği
    elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini insan için
    yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda, yalnızca tutkuları peşinde
    koşan ve yeryüzünde fesat çıkaran insanın doğru yolu bulması için Allah,
    elçilerini gönderir ve onlarla beraber Kitap indirir.
    Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
    İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah’ın yoluna girebilmesi için,
    öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek için çabalaması
    gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır. Böyle bir çabanın
    içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da elçilerinin çağrısıyla böyle
    bir çabanın içine giren insanlara, elçiler getirdikleri Kitab’ın âyetlerini
    okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk inananlar, şirkin kirlerine bulaşmamış
    ve şirkin yarattığı ortamdan son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır.
    Yani, Kur’an’ın deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör
    olmamış, bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş
    insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin her
    türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller ve kuruntular
    üzerinde bir ‘bilgi’ oluşturan ve bunu gerçek bilgi sanan insanların iman
    etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını süsler, onlara vaad eder,
    içlerine kuruntular eker. “Elbette Senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım’
    dedi; ‘onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara
    emredeceğim.’ (İblis) Onlara vaad eder, ümit verir.”251 İşte, şeytanın vaadine,
    verdiği ümitlere ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar
    ‘ölmüş’ insanlardır. Bunlar, fâsıktırlar, fâcirdirler...
    Elçilerin getirdiklerine inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de
    vazgeçirmeye çalışırlar. Onların bu durumuna, Kur’ân-ı Kerim’de “çok uzak
    bir dalâl” denir.
    251 4/Nisâ, 118-120
    • 126 •
    Ahmed Kalkan
    İblisin temelde insanlar üzerinde bir hükmü yoktur. O sadece vaad
    eder; kuruntular ve ümitler verir. Ona uyanlar, aslında tutkularına, arzularına,
    hevâlarına uyanlardır. Böyleleri, kurdukları dünyalarını sürdürebilmek
    için birtakım putlar icat ederler. Bu putlar, bazı şekiller olabildiği
    gibi, özellikle günümüzde çok yaygın olduğu biçimiyle, aldatıcı birtakım
    “bilgi”ler, eğlenceler, şarkılar, sporcular, bilim, teknik, sosyal bilgiler, ilerleme,
    eğitim, medeniyet, kültür, çağdaşlık gibi kelimeler de olabilir. Bunlar,
    Allah’la ilişki koparılarak değerlendirildiğinde; Allah’ın yolundan sapmış,
    tutkularına köle olmuş insanların, başkalarını da saptırmak için icat ettikleri
    putlara dönüşür. 252
    Öte yandan, şirkin yol açtığı ortamdan memnun olmayan ve çıkış yolu
    arayan insanlar dalâl içinde olmalarına rağmen, elçilerin okuduğu âyetlerle,
    kalplerindeki kirleri gidermeye girişirler, tezkiyeye başlarlar. Bu şekilde
    arınmaya koyularak hüdâya tabi olmak isteyenlerin bu çabasına “ihtidâ”
    denilir. (İhtidâ etmediği halde, böyle görünen dönmeler vardır. Sabataycılar
    da denilen bu dönmeler -avdetîler- 2. Meşrûtiyet döneminde ve T.C.’de
    etkin faâliyetlerde bulunmuşlar, Osmanlı’nın ve müslümanların başını çok
    ağrıtmışlardır. Özellikle Selanik, dönmeleriyle meşhur idi. Hâlâ Hâriciye’de
    (Dış İşleri Bakanlığı ve T.C.’nin dış temsilciliklerinde) ve medyada dönmelerin
    ciddi etkinlikleri vardır.) İhtidânın başlangıcı elçilere ve Allah’tan
    getirdiklerine inanmak ve okudukları âyetlerle kalplerini arıtma uğraşısı
    içine girmektir. “Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ettilerse, şüphe yok, ihtidâ
    etmişlerdir.”253 “Eğer müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe yok, ihtidâ
    etmişlerdir.”254 Beri taraftan, elçilerin çağrılarına kulak vermeyip uzak bir
    dalâl içinde olanların peşinden gidenlerin, kendilerini dalâlete sürükleyenlere
    karşı tavırları şöyle anlatılır: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün,
    “keşke” derler, Allah’a itaat etseydik, Rasûl’e itaat etseydik! Rabbimiz, doğrusu
    biz efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar yolu
    saptırdılar.” 255
    Kalplerini arıtanlar; Allah’a yapışır, Rasûllerin öğretilerine kulak verir
    ve bu öğretiler üzerinde gitmeye, hayatlarını sürdürmeye çalışırlarsa, Allah
    da onların hidâyetini artırır, onları sırât-ı müstakîmde sâbitleştirir. “Allah,
    252 Bk. 14/İbrahim, 35-36; 25/Furkan, 17-18
    253 2/Bakara, 137
    254 3/Âl-i İmran, 20
    255 33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bk. 7/A'raf, 38-39
    • 127 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    İhtidâ edenlerin hidâyetlerini artırdı ve onlara takvâlarını verdi.”256 İhtidâlarında
    sâbit olup, imanlarından dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların
    sonunda kalpleri de hidâyete erer. Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle
    hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidâyet bulmuş demektir. “Kim
    Allah’a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir.”257 Allah’ın hidâyete erdirdiği
    insanlar, yine İblis’in iğvâlarına kapılıp dalâlete düşebilirler. Dalâlet,
    doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır; İster bilerek, ister bilmeyerek,
    ister unutarak, ister kasten olsun. Sırât-ı müstakîmde olmamak veya sırât-ı
    müstakîmi bilmemek de dalâlettir.
    Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet vermediğine
    kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidâyet
    üzere olacağını söylemektedir.258 Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi,
    Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur. “De ki: Ey insanlar, size
    Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtidâ eder, doğru yola giderse, kendi
    lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet içinde olursa, saparsa; kendi
    aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim.”259 “Allah kimi saptırırsa,
    artık onu hidâyete, doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz.” 260
    Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur. Fakat Rasûller
    Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları Allah’ın yoluna yönelticidirler.
    Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah’ın
    elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidâyet veremez.
    Allah’ın izniyle insanlar hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde
    İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler
    içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama yine, insanı sapıklığa iten Allah’tır;
    yani, nihai belirleyici O’dur.
    İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani Allah, İblisin vaadlerine kanarak,
    tutkularına esir olan insanları, kendileri istedikleri ve o yöne yöneldikleri
    için saptırır. İnsanları doğruya yönelten, yani hidâyete götüren imamlar
    olarak Rasûller göndermesi, temelde yine Allah’ın hidâyet etmesi olduğu
    gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır; yani, Allah insanın
    256 47/Muhammed, 17
    257 64/Teğâbün, 11
    258 Örnek olarak bk. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ,
    52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
    259 10/Yûnus, 108
    260 13/Ra'd, 33
    • 128 •
    Ahmed Kalkan
    gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için gerekli her türlü şartı yaratır;
    sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar
    edenleri de kendi hallerine bırakır:
    “Onları (elçileri) emrimizle hidâyete götüren imamlar kıldık.” 261
    “Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme ihtidâ ettirirsin.”262 Buna karşılık;
    “Muhakkak sen, sevdiğine hidâyet edemezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet
    eder.”263
    “Sen, görmüyorlarsa, körlere hidâyet mi vereceksin?” 264
    “Yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
    265
    Dalâlet, “an” harf-i cerriyle kullanıldığında “yitmek, yok olup gitmek”
    anlamlarına gelir. Kâfirlerin dünya hayatındaki amelleri, küfürleri, iftiraları,
    hepsi âhirette kendilerinden sıyrılıp gidecektir. Böylece onların hiçbir
    değerlerinin olmadığı anlaşılacak ve kendilerine hiçbir bakıma yarar getirmeyecek,
    tam tersine zarar verecektir. Dünya hayatında Allah’a koştukları
    eşler de, aynı şekilde kendilerinden kaybolup gidecektir: “Uydurdukları
    şeyler kendilerinden kaybolup gitti.” 266
    Kur’an’ı başından başlayarak okuyan kimsenin, Yüce Allah’tan ilk isteği
    hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir: Hidâyeti isteyene
    “işte Kur’an!”267 denilmektedir. Dosdoğru yol, hidâyet Kur’an yoludur.
    Hidâyette Kulun Rolü
    Kur’an’ın tamamını dikkatlice okumayanlar yüzeysel bir bakış açısıyla
    kaderci bir anlayışa kapılır ve hidâyetin, kişinin hiçbir etkisi olmadan,
    tamamen Allah tarafından takdir edildiğini zannederler. Kuşkusuz Allah’a
    261 21/Enbiyâ, 73
    262 42/Şûrâ, 52
    263 28/Kasas, 56
    264 10/Yûnus, 43
    265 6/En'âm, 116
    266 6/En'âm, 24; 10/Yûnus, 30; A. Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 141-142
    267 2/Bakara, 2
    • 129 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    inanan her mü’min Allah’ın iradesinin her türlü iradenin üstünde olduğuna;
    Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel bulunamayacağına kesin
    olarak inanır. İnsan da diğer yaratıklar da Allah’a muhtaçtırlar. Yaratıkların,
    kendilerinden kaynaklanan hiçbir şeyi yoktur. Organları da, fiilleri de,
    yararlandığı şeylerin hepsi de Allah tarafından yaratılmıştır. Hidâyeti de
    veren O’dur. Ancak, hidâyeti dileyen bir kimseye Allah engel olur ve onu
    sapıklıkta kalmaya zorlar mı? Ya da hidâyeti bulmak istemeyeni Allah zorla
    hidâyete sürükler mi? Daha açık bir ifade ile, Yüce Allah, kulları arasında
    ayırım yaparak kimilerini kayırır ve kimilerini cezâlandırmak için başka
    şeylere yönelir mi?
    Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel olamayacağına kesin olarak
    inanan mü’min, durup dururken Allah’ın, kulları arasında bir ayırım yapmadığına;
    O’nun âdil olduğuna da kesin olarak inanır. “Kim yararlı iş işlerse
    kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara
    karşı zâlim değildir.”268 “Bu, yaptığınızın karşılığıdır. Yoksa Allah, kullara asla
    zulmetmez.” 269
    Aslında Allah, hidâyeti, bir bakıma yaratılışla iç içe ve her bir canlıya
    kendisine özgü bir tarzda vermiştir. “O, her şeyi ölçüyle yapıp, yol göstermiştir.”
    270 Böylece her canlının kendine has yolda ilerlemesiyle, kâinatın
    sistemi bozulmadan devam etmektedir. İnsana gelince, o diğer canlılardan
    daha farklı bir konumdadır. Çünkü Allah, ona bir değil; iki yol göstermiş
    ve onu irâde hürriyeti içerisinde imtihan etmek istemiştir: “Biz ona eğri ve
    doğru iki yol göstermedik mi?” 271
    Böyle geniş bir serbestliğe sahip olan insan soyunun, doğru yolu çeşitli
    sebeplerle bulanık görmesi ya da yolunu şaşırması tehlikesine karşı -ki bu,
    insanlık tarihi boyunca sürekli vuku bulmuştur.- Allah sürekli elçiler göndererek
    kendi doğru yolunu, yönünü insanlığa göstermiştir. İnsanlar ise
    elçilerle gelen bu yol pusulasına karşı olan tavırlarına göre; ya doğru yolda,
    ya da yanlış/eğri yolda hayatlarını tüketmektedirler.
    268 41/Fussılet, 46
    269 3/Âl-i İmran, 82
    270 87/A'lâ, 3
    271 90/Beled, 10
    • 130 •
    Ahmed Kalkan
    Bu durum, yeryüzü sisteminin Allah tarafından alabora edilip ortadan
    kaldırılacağı ve yerine bu dünyadaki yol tercihinin cevabını oluşturan yeni
    bir düzen oturtulacağı Kıyâmet saatine kadar da devam edecektir. Çünkü
    Allah insanları bu konuda serbest bırakmıştır. Aksi takdirde insanın diğer
    varlıklarla farkı kalmazdı. “Bize düşen, yalnızca yol göstermektir.” 272
    Hidâyet Türleri
    İnsanda üç çeşit hidâyet vardır. Bunlardan birincisi içgüdüdür. Hayatının
    ilk safhasında sadece içgüdüler ona kılavuzluk eder. İkinci safhada beş
    duyu devreye girer. Ancak içgüdü hidâyeti de devam eder ve içgüdü yanıldığında
    duyuların hidâyeti onları düzeltir. Üçüncü hidâyet ise, muhakeme,
    yani akıl hidâyetidir. Akıl, içgüdülerle duyuların yanılgılarını düzeltir ve
    onlara hakemlik yapar. İnsanı diğer hayvanlardan ayıran, bu hidâyete sahip
    olmasıdır. Acaba akıl hidâyeti yanıldığında hangi hidâyet insana kılavuzluk
    eder? Akıl da yanılabilir. Çünkü akıl, insana kılavuzluk ederken ilk iki hidâyetin
    topladıkları malzemeyi kullanır. Bu sebeple eksik malzeme her zaman
    için sözkonusu olabilir ve akıl hidâyeti yanılabilir. Ayrıca insan; sevgi, kin
    ve nefret gibi duyulara da sahiptir ve aklın muhakemesine bunlar olumsuz
    etkilerde bulunabilirler. İşte bu sırada, yanılmaz ve mutlak doğru olan hidâyet
    gündeme gelir ki o da “vahiy”dir. Fâtiha sûresinde, kulun Allah’tan
    istediği hidâyet, işte budur. 273
    Kur’an’ın bizden istediği, peygamberlerin kişiliğinde örnekleşen hidâyeti
    izlememizdir. Peygamberler ve onların tebliğatı hidâyettir.274 Peygamberlerde
    örnekleşen hidâyeti elde etmenin bir niyet ve gayret ürünü olduğu
    da Kur’an tarafından beyan ediliyor. 275
    Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak
    Hidâyeti bulup o yolda yürüyen insanın, başkalarına bu hidâyeti ulaştırmak
    istememesi, elinde bulunan imkân ve fırsatları değerlendirmemesi,
    bir insanlık suçudur, büyük bir cinâyettir. Komşumuzun evi yanarken, yan-
    272 92/Leyl, 2; Kur'an Okulu 2, Hanif Y. s. 92
    273 Sait Şimşek, Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y., s. 56 vd.
    274 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; 3/Âl-i İmran, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46; 6/En'âm, 91, 154; 7/A'râf,
    154; 10/Yûnus, 57...
    275 29/Ankebût, 69
    • 131 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    gını söndürme gücümüz olduğu halde seyirci kalmak ne ise; hatta ondan
    da daha kötüdür, cehenneme aday inanç ve yaşayışlara tepkisiz ve pasif bir
    seyirci kalmak. Hidâyete dâvet etmediğimiz yakınlarımız ve ilişkide olduğumuz
    insanlar, yarın yakamıza yapışıp bizden dâvâcı olabilirler endişesi
    ile, başkalarına mesajı ulaştırmaya çalışmak zorundayız. 276
    İslâm’ın hidâyet yolunu gizleyip açıklamayanlar, Kur’an’da şöyle uyarılır:
    “İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti, biz insanlara Kitapta açıkladıktan sonra
    onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder. Hem de bütün lânet edebilenler
    lânetler. Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah’ın indirdiğini
    açıklayanlar müstesnâ. İşte onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri
    çokça kabul eden ve çok merhamet edenim.” 277
    Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak
    Kimlerin doğru yolu bulduğu, kimlerin de yolu kaybedip şaşıranlar
    olduğu sorusu, bizim için önemli olmalıdır. Cevabını âyetlerden bulalım:
    “Allah, insanların bir bölümünü doğru yoluna eriştirdi. Fakat bir kısmı da
    şaşırmışlığı/sapkınlığı hak etti. Çünkü bunlar, saptırıcıları Allah’tan başka
    veli edinmişler ve kendilerini doğru yolu bulmuş sanmışlardı.”278
    Bu âyette dikkati çeken nazik bir nokta var; o da, insanların bulundukları
    yolun doğru ya da eğriliği hakkında yanılabilecekleridir. Bu konuda yegâne
    ölçünün Allah tarafından belirlendiği, dolayısıyla ancak Allah’a; yani
    O’nun indirdiklerine uymakla bu problemi çözebilecekleri gerçeğidir. Buna
    da, tahmin etmekle değil; görüp duyduklarını, bildiklerini tahkik ederek,
    doğruyu, güzeli arayıp tâbi olmakla ulaşılabileceğini Rabbimiz bildiriyor:
    “Sözü dinleyip de en güzeline uyanlar, işte onlar Allah’ın kendisine yol gösterdiği
    kimselerdir ve onlar, temiz akıl sahipleridir.”279
    Bir de bunun karşıtına bakalım: “Onlar sadece zanna ve nefislerinin arzusuna,
    canlarının istediğine uyarlar; oysa, andolsun ki onlara Rablerinden
    hidâyet edici, yol gösterici gelmiştir.”280
    276 Bk. 33/Ahzâb, 67
    277 2/Bakara, 159-160
    278 7/A'râf, 30
    279 39/Zümer, 18
    280 53/Necm, 23
    • 132 •
    Ahmed Kalkan
    “Hevâ ve hevesini ilâh edinen, bir ilim üzerine (bilgisi olduğu halde) Allah’ın
    dalâlette, şaşkınlıkta bıraktığı, kulağını ve kalbini mühürlediği, gözünü
    perdelediği kimseyi gördün mü? Artık onu Allah’tan başka kim yola getirebilir?
    Siz, yine de öğüt alıp düşünmüyor musunuz?” 281
    Buna karşılık, Allah’ın hidâyet verdiği kimseler de şunlardır: “Allah,
    kendi rızâsını gözetenleri onunla (Kur’an’la) kurtuluş yollarına ulaştırır. Onları
    izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve yol gösterir.”282 “Bunlar, namaz
    kılan, zekât veren ve âhirete de tam olarak iman eden mü’minlere yol gösterici
    kılavuz ve müjdedir.”283 “İman edenleri ve sâlih amel işleyenleri, imanlarına
    karşılık Rableri doğru yola eriştirir.”284 “Güven, iman edip imanlarına zulüm
    katmayanlarındır. İşte onlar, hidâyete eren, doğru yolu bulanlardır.”285 Dikkat
    edilecek olursa, Allah’ın hidâyeti insana içten bir güç olarak verilmesine
    karşılık ilk adım insan tarafından atılmalıdır. Bu tercihe göre Allah, insanı
    fert ve toplum olarak denemekte, sonuçta ona yol göstermekte, ya da
    şaşkınlık içinde bırakmaktadır. Burada hidâyet üzerinde ve sapıklık içinde;
    daha doğrusu hidâyete lâyık olup olmama hakkındaki bilgilerimizi özetleyecek
    olursak, sapıklık nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
    Allah’ın bazı kimselere hidâyeti nasip etmemesinin sebeplerinin başında
    zulüm gelir. Kur’an, birçok âyetinde “Allah zâlimlere hidâyet nasip
    etmez.” diyor.286 Saptırıcıları veli/dost edindiği halde, kendini doğru yolda
    sanmak;287 hevâ ve hevesine uymak, zevklerine göre yaşamak;288 Allah’ı
    zikirden, anmak, hatırlamak ve düşünmekten yüzçevirmek;289 dünya hayatından
    başka bir beklentisi olmamak;290 babalarını, atalarını üzerinde
    bulduğu dini ve din anlayışını körü körüne sürdürmek;291 zâlimlerden ve
    nankörlerden olmak;292 iman edip peygamberlerin hak olduğuna şâhit ol-
    281 45/Câsiye, 23
    282 5/Mâide, 16
    283 27/Neml, 2
    284 10/Yûnus, 9
    285 6/En'âm, 82
    286 Bk. 3/Âl-i İmran, 86; 5/Mâide 51; 6/En'âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas, 50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7;
    62/Cum'a, 5
    287 7/A'râf, 30
    288 45/Câsiye, 23
    289 59/Haşr, 19
    290 2/Bakara, 200
    291 2/Bakara, 170
    292 3/Âl-i İmran, 86
    • 133 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    duktan ve kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr etmek.293 Hidâyetin
    önündeki engellerden biri de nankörlüktür. 294
    Fısk (fâsıklık, yani bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete erişmeyi engeller.295
    Kur’an, yalancılık ve israfın da hidâyete ulaşmayı engellediğini beyan ediyor.
    296 Şeytana tâbi olmak,297 Peygamber’in yolundan ayrılıp başka yollara
    uymak,298 Allah’tan korkup çekineceğine başka varlıklardan korkup çekinmek,
    299 bütün bunlar hidâyetin engellerindendir.
    Bunlara mukabil hidâyete ermek için gerekli şartlar da şunlardır: Sözü
    dinleyip en güzeline, en doğrusuna uymak,300 Allah’ın rızâsını gözetmek,301
    Allah’tan gelenleri bir ücret istemeden insanlara duyurmak,302 işlediği hata
    ve günahlardan dönmek, tevbe etmek,303 Kur’an okumak, Allah’ın âyetlerine
    uymak,304 iman edip imanına zulüm katmamak,305 sâlih amel işlemek,
    namaz kılmak, zekât vermek,306 hidâyete yönelmiş olmak,307 Allah’tan başkasından
    korkmamak,308 yalnızca Allah’a teslim olmak,309 düşünmek, ibret
    almak. 310
    Dünyaya geldikten sonra kendi güzel arzularıyla ezelî imanlarında sâbit
    kalabilmek ve onu kuvvetlendirip nûrunu arttırmak bir kul için dünyada,
    âhirette verilen nimetlerin en büyüğü ve en kıymetlisidir. Çünkü iman her
    hayrın köküdür. İman olan kalpte her hayır bulunur. Dünya ve âhiretin
    mutluluğu da ancak imanla meydana gelir. Bu kimseler, hakkı tanır, hakka
    saygı gösterir. Hak söze boyun eğer. Haksızlığa ve zulme tahammül etmez.
    293 3/Âl-i İmran, 86
    294 Bk. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
    295 bk. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 6
    296 bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
    297 22/Hacc, 4
    298 4/Nisâ, 115
    299 2/Bakara, 150
    300 39/Zümer, 18
    301 92/Leyl, 19-20
    302 36/Yâsin, 21
    303 20/Tâhâ, 82; 122
    304 2/Bakara, 150; 4/Nisâ, 174-175
    305 6/En'âm, 82
    306 27/Neml, 2
    307 47/Muhammed, 17; 42/Şûrâ, 13
    308 2/Bakara, 150
    309 3/Âl-i İmran, 20
    310 20/Tâhâ, 128; 10/Yûnus, 43-44; 12/Yusuf, 111, 6/En'âm, 140
    • 134 •
    Ahmed Kalkan
    Elinde kuvvet de olsa, teşvik de görse hakkı çiğnemez. Hak ile yaşar, hak
    ile ölür. Hak’tan geldiği gibi, şaşmadan, sapmadan yine Hakk’a gider. İşte
    Allah’a karşı sözlerinin eri olan hakperest yiğitler bunlardır.
    Bir kısım insanlar da dünyaya gözlerini açar açmaz etrafında azgınları
    görür. Çevresini Allah ile ilgisi olmayanlar bürür. Onların Allah’a karşı küfran
    ve isyan hareketlerine bu da alışır. Kendi kötü arzusuyla fıtrî imanını
    terk ediverir. Kazanmak için geldiği dünyada sermayesini de kaybeder. Hak
    yolundan sapar. Hayatı, dünya yaşayışından ibâret zanneder. Bütün kuvvetiyle
    dünyaya tapar, derken bir gün cehennemi boylar. İşte Hak’tan dönen,
    dalâlet yolunu tutan, Allah’a vermiş olduğu sözünden cayan, nefsine uyan
    azgınların sonu da budur.
    Bilinmelidir ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidâyet mürşitleri
    bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya çalışan
    şeytanlar da vardır. Aramızda şeytan tabiatlı nice insanlar vardır ki, insanı
    yoldan çıkarabilirler. Buna karşı melek tabiatlı insanlar da vardır.
    Bunlar da insanın yolunu Allah’a ve rızâsına çevirirler. Bunlarla tanışıp
    beraber olabilmek Allah’ın büyük lütfu ve hidâyetidir. 311
    “Taşlara, göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyeti yaratmıyor.”
    “Hidâyet, kalp gözünün açılmasıdır.”
    Hidâyet Konusunda Sünettullah
    (Allah’ın Değişmeyen Kanunu)
    “Sen onların dinlerine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden
    râzı olmazlar. ‘Asıl doğru yol (hüdâ), Allah’ın yoludur’ de.”312 Yüce Allah’ın
    Hz. Muhammed’i (s.a.s.) kendisiyle gönderdiği yol (İslâm) evrensel, sağlam
    ve dosdoğru olan dindir. Yol demeye elverişli gerçek yol (hidâyet) de odur.
    Onun ötesinde gerçek doğru yol (hüdâ) yoktur. “Kim kendisine doğru yol
    belli olduktan sonra Rasûl’e karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir
    yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir
    gidiş yeridir orası!” 313 Uyulması gereken hak yol, İslâm’dır. Ondan ötesi,
    terk edilmesi ve varsa sökülüp atılması gereken yoldur. Kim ondan ötesine
    311 A. Osman Tatlısu, a.g.e. s. 250
    312 2/Bakara, 120
    313 4/Nisâ, 115
    • 135 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    tutunursa zarar eder. Allah o kimseyi terk ettiği gibi, yardımını da ondan
    çeker ve o kişi zâlimlerden olur. “...Sana gelen ilimden sonra eğer onların
    arzularına uyacak olursan, andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir
    yardımcı olur.” 314 “Sana gelen ilimlerden sonra onların keyiflerine uyarsan,
    o takdirde sen mutlaka zâlimlerden olursun.”315 Rasûlullah’a “ilim” diye gelen,
    Allah’ın yolu ve İslâmî emirlerden “şeriat” kıldıklarıdır. Farz-ı muhal,
    yahûdi ve hıristiyanların heveslerine uysan, o takdirde zâlimlerden olursun.
    Hitap Rasûlullah’a, maksat ümmetinedir. Bu âyette, bâtıllarında ısrarcı
    olan hevâ ve heveslerine tâbi olan bâtıl ehline korkutma ve tehdit vardır.
    Mü’minler bilmeliler ki, sağlıklı bir gerekçeyle de olsa, insanların hevâlarına
    uymak, insanları bâtıl tehlikelere düşüren ve Hak yolu terk ettiren büyük
    bir zulümdür.
    “Kimler Benim hidâyetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar
    üzülmeyeceklerdir.”316 Bu âyetin tefsirinde İbn Kesir şöyle der: “Yani kendisiyle
    kitapların indirildiği, peygamberlerin gönderildiği şeye yönelenlere,
    âhiret hallerinden karşılaşacaklarında korku; dünya işlerinden kaçırdıklarına
    da üzüntü yoktur.” Allah’ın hidâyetiyle yol bulanlar, ne gelecekten
    korkarlar, ne de kaçırdıklarına üzülürler. Çünkü hidâyete tâbi olmak, onlara
    hayırları kazanma yollarını kolaylaştırır, dünya ve âhiret saâdetini vaad
    eder. İstikameti bu olana, her karşılaşacağı ve her rastladığı yahut kaybettiği
    kolaylaşır. Çünkü o bilir ki Allah, onun takipçisidir.
    “...Benden size hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz
    ve sıkıntıya düşmez. Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz
    çevirirse, onun için dar bir geçim, sıkıntılı bir hayat vardır.”317 Hidâyetine/
    Kur’an’a tâbi olanlar hakkında Allah’ın âdeti, dünyada rahat bir yaşantıyla
    (bereketli, bol bir geçim) faydalandırmasıdır. “Erkek veya kadın, mü’min
    olarak kim sâlih/iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel, hoş bir hayatla yaşatırız.
    Ve mükâfatlarını elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile veririz.”318
    Allah’ın hidâyetine uyanın durumu, sâlih amel işlemekle beraber mü’minliktir.
    Yoksa Allah’ın hidâyetine tâbi olmuş sayılmaz. Onun yaşadığı “tertemiz,
    güzel hayat” ise, herhangi bir sıkıntının olmadığı bir hayattır. Çünkü
    314 2/Bakara, 120
    315 2/Bakara, 145
    316 2/Bakara, 38
    317 20/Tâhâ, 123-124
    318 16/Nahl, 97
    • 136 •
    Ahmed Kalkan
    bu, İbn Kesir’in de tefsirinde dediği gibi, hangi yönden olursa olsun, bütün
    rahatlık şekillerini kapsar. Kaldı ki, sıkıntı, Kur’an’a uyan kimsenin kendisiyle
    faydalandığı temiz yaşantıya aykırıdır. Öyle ise, “sapma”nın giderilmesi
    gibi, “sıkıntı” da ondan bu dünyada giderilmiştir. Zira, Allah’ın hidâyetine
    uyan kimse, O’nun rızâsını gözetir. Allah’ın kendisi için taksimine
    de, azımsamadan kanaat eder. Çünkü o Allah’ın kendisine bahşettiği din
    nimeti sâyesinde bahtiyardır, mutludur, rahat ve geniş bir yaşantı içindedir.
    Allah’ın, onu İslâm’la nimetlendirmesinden sonra, onun, dünyaya ve dünyanın
    geçici metâına/faydasına değil de, Allah’ın yanında olana yönelmesi,
    eline geçince terk etmeksizin ve kaybedince üzülmeksizin bu hususta hırslı
    olmaması, kesinlikle onun rahat bir yaşantı ve temiz bir hayat içinde olması
    demektir.
    Allah’ın hidâyetinden yüz çevirenler hakkındaki âdetullah geçim
    sıkıntısıdır, sıkıntılı bir hayattır. “Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan
    yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır.”319
    Allah’ın zikrinden maksat, O’nun Kur’an’ı ve dini İslâm’dır. Yüz çevirmekten
    maksat ise Kur’an ve İslâm’ı terk etmek, ona uymamak ve hidâyeti başkasından
    ummaktır. Allah’ın hidâyetinden yüz çeviren için, dünyada geçim
    sıkıntısı vardır. Çünkü âyette geçen “dank” kelimesi darlık ve şiddet demektir.
    Bu da dünyaya ve dünya metâının artmasına şiddetli arzu ve ihtiras,
    azalmasından korku şeklindedir. Öyle ki, iç huzuru, gönül ferahlığı diye bir
    şey yoktur. Aksine, hidâyetten, doğru yoldan saptığı için, görünüşte nimet
    içinde olsa da, dilediğini yiyip dilediğini giyse ve dilediği yerde otursa da
    göğsü dar ve sıkıntılıdır. Çünkü Allah’ın hidâyeti, kalbini imar etmedikçe
    saâdeti de rahat bir geçimi de fark edemez. Bu, dünyadaki durum.
    Âhiretteki duruma gelince, cezâ konusundaki sünnetullah, Allah’ın
    âyetlerine ve hidâyetine gözlerini yumduğu için kıyâmet günü kör olarak
    haşredilecektir. “Kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun
    için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır. Kıyâmet günü, onu kör olarak
    haşrederiz.”320 Allah’ın hidâyetinden, âyetlerinden gözünü yuman, onu
    unutmuş ve terk etmiş demektir. Dünyada Allah’ın âyetlerini görmezlikten
    geldiği gibi, yaptığına uygun olarak âhirette körlük hali içinde terk edilecektir.
    Çünkü cezâ, yapılanın cinsinden olur.
    319 20/Tâhâ, 124
    320 20/Tâhâ, 124
    • 137 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Hidâyetinden (Kur’an’dan) yüz çevirene, Allah, şeytanı kendisinden
    ayrılmayan, kötü amelini süsleyen, hak yolundan alıkoyan ve ona doğru
    yolda, hidâyet üzere olduğunu telkin eden arkadaş kılar. “Kim Rahmân’ın
    zikrini görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı saldırırız; artık o, onun arkadaşı
    olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yolda olduklarını
    sanırlar.” 321
    “O cennet ehlinin kalplerinde olan haset ve kini çıkarırız. Oturdukları
    yerlerin altlarından ırmaklar akar. Şöyle derler: ‘Allah’a hamd olsun ki, bizi
    hidâyeti ile buna kavuşturdu. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi kendiliğimizden
    bunun yolunu bulamazdık.”322 Görülüyor ki, hidâyete, doğru yola gitmek
    için, Allah’ın bize müdâhale etmesi gerekiyor. “Hidâyeti, duâ ve niyazla
    Allah’tan isteyin. Çünkü hidâyet edici O’dur.”323 İbrahim (a.s.): “Rabbim bana
    hidâyet etmemiş olsaydı, muhakkak sapıklar topluluğundan olacaktım.”324
    der.
    Peygamberimiz’in getirdiği Kur’an’ın bizzat kendisi hidâyet olduğu
    içindir ki, onun tebliğcisi de rehber oluyor. “Gerçekten bu Kur’an, insanları
    en doğru yola hidâyet eder, rehberlik eder.”325 Peygamberimiz de rehberlik
    görevinin kendisine Allah tarafından verildiğini ifade etmiştir: “Allah, beni,
    âlemlere rahmet ve rehber olarak gönderdi.” “Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet
    ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bir toprağa düşer ki, onun bir
    kısmı suyu kabul eder de çayır ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur.
    Suyu tutar da Allah onunla halkı faydalandırır. Ondan içerler, sulanırlar,
    ekin ekerler. Bu yağmur, başka bir çeşit toprağa da isâbet eder ki, düz ve kaypaktır.
    Ne suyu tutar, ne de çayır bitirir. Allah’ın dinini anlayıp da, Allah’ın
    benimle gönderdiğinden faydalanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimseye
    karşı başını kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyetini kabul etmeyen
    kimse böyledir.” 326
    321 43/Zuhruf, 36-37; A. Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), İhtar Y., s. 44 vd.
    322 7/A'râf, 43
    323 14/İbrahim, 21
    324 6/En'âm, 77
    325 17/İsrâ, 9
    326 Buhârî, Kitabu'l-İlm 20; Müslim, Fedâil 15
    • 138 •
    Ahmed Kalkan
    “Vallahi, senin hidâyetinle (hidâyete vesile olmanla) bir tek kişiye hidâyet
    verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden daha hayırlıdır.”
    327
    Sahâbeler, Peygamberimiz’e müracaat ederek: “Ey Allah’ın Rasûlü, Tâiflilerin
    okları bizi yaralayıp parçaladı. Aleyhlerine Allah’a bir bedduâda bulunuverseniz!”
    dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’ım Tâiflilere hidâyet ver!”328
    buyurdular.
    Arayıp yönelmek bizden; yolu gösterip istikametimizde yardım Rabbimizdendir.
    “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştireceğiz.
    Allah, şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir.”329 “İhdinâ’s-sırâta’l müstakim:
    Bizi dosdoğru yola ilet” 330
    Allah Teâlâ, irâde-i cüz’iyyesini hidâyete, hak yola dönmek için kullanan
    ve iyi hal gösteren kullarına hidâyeti, aydınlık yolu gösterir. Bir kimse,
    hidâyeti Yüce Allah’tan istemeli ve bu hali ömür boyu korumak için, sâlih
    amel işlemelidir.
    - 8-9. Âyetler -
    وَدُّوا لوْ تدْهِنُ فَيُدْهِنُونَ ¦ فلاَ تطِعْ اْلُكَذِِّب ي نَ
    فلاَ تطِعْ : itaat etme, boyun eğme ¦ اْلُكَذِِّب ي نَ : yalanlayanlara وَدُّو : istediler
    (isterler ki) لوْ تدْهِنُ : onlara yumuşak davranıp tâviz veresin de : فيَُدْهِنُونَ
    onlar da sana tâviz versinler
    “Öyleyse yalanlayanlara boyun eğip itaat etme. Onlar istediler ki, sen
    yumuşak davranıp tâviz veresin de onlar da sana yumuşak davranıp tâviz
    versinler.” (68/Kalem, 8-9)
    327 Buhâri, Ashâbu'n-Nebî 9; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 34; Ebû Dâvud, İlim 10
    328 Tirmizî, Menâkıb, hadis no: 3937
    329 29/Ankebut, 69
    330 1/Fâtiha, 6
    • 139 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Onlar tıpkı ticarette olduğu gibi pazarlık yapmaya, ortak bir nokta etrafında
    uzlaşmaya çalışıyorlar. Oysa inanç ile ticaret arasında büyük fark
    vardır. İnanç sahibi bir kimse inancının hiç bir prensibinden vazgeçmez.
    Onun gözünde büyük - küçük bütün ilkeler aynı öneme sahiptir. Daha doğrusu
    inanç sisteminde büyük - küçük diye bir ayırım olmaz. İnanç sistemi,
    her bir parçası birbirini bütünleyen bölünmez bir gerçektir. İnanç sistemine
    bağlı birisi, bir prensibe uyarken, bir diğerinden asla vazgeçemez.
    İslâm ile câhiliyenin yolun ortasında, daha doğrusu herhangi bir yolda
    buluşmaları mümkün değildir. Bu durum İslâm ile her zaman ve her çağdaki
    cahiliye sistemleri arasında her zaman geçerli olan bir kuraldır. Bu kural
    dünkü cahiliye için olduğu gibi, bu günkü cahiliye içinde, yarınki cahiliye
    için de geçerlidir. İslâm ile cahiliye arasındaki uçurum aşılmaz niteliktedir.
    İkisini bir noktada buluşturmak için bu uçurumun üzerine bir köprü kurmak
    imkânsızdır. Bir şeyi paylaşmaları, iletişim kurmaları mümkün değildir.
    Aralarında sürekli bir çatışma vardır ve sonuçta uyuşmaları söz konusu
    değildir.
    Peygamber Efendimiz’in uzlaşmaya yanaşması, daha yumuşak bir tutum
    içine girmesi, tanrılarına küfretmekten ve ibadetlerini saçmalık olarak
    nitelendirmekten vazgeçmesi veya bazı konularda kendilerine uyması, Dolayısıyla
    kendilerinin de onun dinine uymaları böylece Arap kitleleri karşısında
    onurlarını kurtarmaları için müşriklerin Peygamber Efendimize çeşitli
    tavizler vermeye çalıştıkları, uzlaşma önerilerinde bulundukları birçok
    rivâyete konu olmuştur. En uygun çözüm yolunu bulmaya çabalayan pazarlıkçıların
    her zaman başvurdukları bir yöntemdir bu. Fakat Hz. Peygamber
    dininde kararlıydı, dininin ilkelerini pazarlık konusu yapmaz, taviz vermez
    bir tutum içindeydi. Ama dinle ilgili olmayan öteki konularda insanların
    en yumuşak huylusuydu. İnsanlar arası ilişkilerde en güzel davrananıydı.
    Akrabalarına en çok iyilikte bulunan, kolaylığı ve kolaylaştırmayı en çok
    isteyen bir insandı. Fakat din, dindi. O, bu konuda Rabbinin şu direktifine
    uymak zorundaydı: “Öyleyse yalanlayanlara itaat etme.”
    Peygamber Efendimiz Mekke’de en zor şartlarda bile dinini pazarlık konusu
    yapmamıştı. Daveti dört bir yandan kuşatıldığı ve bir avuç arkadaşı da
    Allah yolunda dayanılmaz eziyetlere, işkencelere uğratılmak üzere yakalanıp
    zincirlere vuruldukları halde güçlü zorbaların yüzüne karşı söylenmesi
    gereken sözü gizlemeye yeltenmemişti. Kalplerini İslâm’a ısındırmak veya
    • 140 •
    Ahmed Kalkan
    baskı ve işkencelerini savmak için böyle bir manevraya gerek görmemişti.
    Aynı şekilde inanç sistemi ile uzaktan yakından ilgili bulunan herhangi bir
    gerçeği açıklamaktan da geri durmamıştı.
    İbn Hişam siretinde İbn İshak’a dayanarak şöyle rivâyet eder: “Peygamber
    Efendimiz kavmini açıkça İslâma çağırdığı, Yüce Allah’ın kendisine
    emrettiği şekilde dini olduğu gibi anlatmaya başladığı ilk sıralarda,
    kavmine fazla bir tepki göstermedi, etrafından uzaklaşmadı. Fakat -bana
    ulaşan bilgilere göre- Peygamberimiz onların düzmece tanrılarını gündeme
    getirip onlara yönelik ibâdetlerinden dolayı onları kınamaya başlayınca
    büyük tepki gösterdiler. Böyle bir şeyi kabullenemeyeceklerini çeşitli vesilelerle
    ortaya koydular. Müslümanlıklarını gizleyen Allah’ın koruduğu
    mümin azınlık hariç hep birlikte O’na karşı çıktılar, düşmanca bir tutum
    içine girdiler. Müşriklerin bu tutumu karşısında Amcası Ebû Tâlip onu koruyucu
    kanatları altına alarak, savundu. Her zaman onun arkasında durdu.
    Peygamber Efendimiz de hiçbir şeye aldırmadan Allah’ın emrettiği şekilde
    O’nun dinini yaymaya çalıştı.
    “Kureyş’liler, Peygamber Efendimizin kendilerinden, hayat biçimlerinden
    ayrılmak, düzmece tanrılarına dil uzatmak gibi hoşlanmadıkları birtakım
    davranışlardan vazgeçmediğini, yine Amcası Ebû Tâlib’in onu koruyucu
    kanatları altına aldığını, onu desteklediğini ve kendilerine teslim
    etmediğini görünce Rabia’nın oğulları Utbe ve Şeybe, Ebû Süfyan B. Harb
    B. Ümeyye, Ebû’l Buhteri (As B. Hişam), Esved B. MutTâlip B. Esed, Ebû
    Cehil (Amr B. Hişam, künyesi Ebûl Hakemdi), Velid B. Muğire, Haccac
    B. Amr’ın oğulları Nebih ve Münebbih gibi Kùreyş kabilesinin ileri gelenleri
    Ebû Tâlib’e gidip şöyle dediler: “Ey Ebû Tâlip, yeğenin Tanrılarımıza
    küfrediyor, dinimizi aşağılıyor, fikirlerimizi saçmalık olarak nitelendiriyor,
    geçmiş atalarımızı sapıklıkla suçluyor. Ya onu bu işten vazgeçir irsin, ya da
    aramızdan çekilirsin. Çünkü sen, ona karşı bizden farklı bir konumdasın.
    Aksi takdirde biz O’nun hakkından geliriz.” Ebû Tâlip onlara yumuşak sözler
    söyledi, onlara güzel karşılık verdi, onlar da çekip gittiler.
    “Bu arada Peygamber Efendimiz aksatmadan faaliyetlerini sürdürüyordu,
    Allah’ın dininin öngördüğü hayat biçimini herkesin görebileceği
    şekilde uyguluyor, insanları bu hayat biçimine inanmaya, sonra da uymaya
    davet ediyordu. Sonra Peygamberimizle Kureyş’liler arasındaki ilişkiler
    gerginleşti. Gitgide birbirlerinden uzaklaştılar. Kızgınlık ta gittikçe arttı.
    • 141 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Peygamber Efendimiz ve yaptıkları Kureyşlilerin gündeminden çıkmıyordu.
    O’na yönelik öfkeleri kabarıyor, birbirlerini ona karşı teşvik ediyorlardı.
    Kureyş’liler bir ara tekrar Ebû Tâlib’e gidip şöyle dediler: “Ey Ebû Tâlib,
    sen yaşlı başlı bir insansın. Aramızda saygın bir yerin var. Bundan önce
    yeğenini yaptıklarından vazgeçirmeni istemiştik, ama sen O’na engel olamadın.
    Vallahi artık, atalarımıza küfredilmesine, fikirlerimizin saçmalık
    olarak nitelendirilmesine, tanrılarımıza hakaret edilmesine katlanamayız.
    Ya O’na engel olursun, ya da iki gruptan biri helak olana kadar seninle ve
    onunla her türlü ilişkimizi keseriz”. -Veya buna benzer sözler söylediler-.
    Sonra da çekip gittiler. Kavminin kendisini terk etmesi, düşmanlığını ilan
    etmesi Ebû Tâlib’e ağır geldi. Ama Peygamber Efendimizi onlara teslim etmeye
    veya O’na verdiği desteği çekmeye de gönlü razı değildi. İbn-i ishak
    diyor ki: Bana Ya’kup b. Ukbe b. Muğire b. Ahnes şöyle anlattı: Kureyş’liler
    Ebû Tâlib’e bu sözleri söyleyince, Ebû Tâlip Peygamberimizi çağırıp şöyle
    dedi: “Ey Yeğenim, senin kavmin gelip bana şöyle şöyle diyor (Kureyşlilerin
    kendisine söyledikleri sözleri bir bir anlattı.) Bana ve kendine acı. Altından
    kalkamayacağım bir yükün altına salma beni:’ Bunun üzerine Peygamber
    Efendimiz amcasının kendisine karşı tutum değiştirdiğini, kendisine verdiği
    desteği çekeceğini, kendisini Kureyşlilere teslim edeceğini, artık kendisine
    yardım edecek gücünün kalmadığını sanarak amcasına şu karşılığı
    verdi: “Amcacığım, Vallahi bu işten vazgeçmem için güneşi sağıma, ayı da
    soluma koysalar yine de vazgeçmem. Allah bu dini üstün getirene veya ben
    bu uğurda ölene kadar bir an bile mücadeleden geri kalmam.” Daha sonra
    Peygamberimiz duygulandı ve ağlamaya başladı ve gitmek üzere ayağa
    kalktı. Tam gidecekken Ebû Tâlip; Peygamberimizi çağırdı. Peygamberimiz
    dönünce, Ebû Tâlip şöyle dedi: “Git istediğini konuş. Vallahi seni asla kimseye
    teslim etmeyeceğim.”
    İşte, koruyucusu, güvencesi ve hakkından gelmek için pusuda bekleyen,
    kendisine diş bileyen düşmanlara karşı dünyadaki tek sığınağı amcasının
    kendisini yalnız bıraktığı bir sırada Peygamber Efendimizin davasına
    ısrarlı bağlılığının somut ifadesi olan bir tablo...
    Bu tablo, manzara ve gölgeleri bakımından, kullanılan ifade ve sözcükleri
    bakımından ve somut gerçekliği bakımından kendi türü içinde son
    derece etkileyici, parlak ve şaheser bir tablodur. Tıpkı bu inanç sisteminin
    parlaklığı gibi. Tıpkı bu inanç sisteminin eşsizliği gibi. Tıpkı bu inanç sisteminin
    etkileyiciliği gibi... Bu tablo Yüce Allah’ın şu sözünün somut kanı•
    142 •
    Ahmed Kalkan
    tıdır: “Sen yüce bir ahlâka sahipsin.” Tarihçi İbn İshak’ın rivâyet ettiği bir
    diğer tablo da doğrudan doğruya müşriklerden Peygamber Efendimize gelen
    uzlaşma önerileri ile ilgilidir. Bu öneri, müşriklerin Peygamber Efendimizin
    daveti karşısında çaresiz kalmalarından ve her kabilenin, Müslüman
    olan bireyini cezalandırma ve dininden döndürmek için işkenceye uğratma
    işini bizzat üstlendiği bir sırada gelmişti.
    İbn İshak diyor ki: Bana Yezid B. Ziyad anlattı. O da Muhammed B.
    Ka’b el-Kurezi’nin şöyle dediğini duymuş: Utbe B. Rabia, lider konumunda
    bir kişiydi. Bir gün Kureyşlilerin meclisinde otururken Peygamber Efendimiz
    de yalnız başına mescitte oturuyordu. Utbe: Ey Kureyş topluluğu,
    ne diyorsunuz, Muhammed’e konuşmaya gidip ona bazı önerilerde bulunayım
    mı? Bakarsınız bazılarını kabul eder. Biz de ona dilediğini verir,
    böylece bizden vazgeçmiş olur dedi. Bu olay Hz. Hamza’nın Müslüman olduğu
    günlere denk geliyor. Peygamber Efendimizin arkadaşlarının günden
    güne arttığını görüyorlardı. Bu yüzden: Ey Ebû Velid, git ve konuş onunla
    dediler. Utbe kalktı Peygamberimizin yanına gidip oturdu. Ve şöyle dedi:
    Ey yeğenim, bildiğin gibi bizim aramızda aşiret ve soy bakımından saygın
    bir yere sahipsin. Sen kavminin başına büyük bir iş açtın. Birliklerini
    parçaladın. Fikirlerini saçmalık olarak niteledin. Tanrılarının çokluğunu
    ve dinlerini ayıpladın. Geçmiş atalarını tekfir ettin. Beni dinle sana bazı
    önerilerde bulunacağım. Bak, belki bir kısmını kabul edersin. Peygamber
    Efendimiz “Söyle ey Ebû Velid, seni dinliyorum” dedi. Utbe şöyle dedi: “Ey
    yeğenim, eğer sen bu getirdiğin dini kullanarak mal elde etmek istiyorsan,
    senin için mal toplar ve en çok mala sahip olanınız olursun. Eğer bununla
    şeref kazanmak istiyorsan, seni başımıza lider tayin ederiz ve sensiz hiçbir
    şey yapmayız. Eğer kral olmak istiyorsan, seni kral yaparız. Yok eğer bu,
    sana musallat olmuş bir rüya ise ve sen bunun etkisinden kurtulamıyorsan.
    Senin için araştırır doktorlar buluruz ve senin tedavi olman için mallarımızı
    harcarız. Nitekim kişinin başına bazı dertler musallat olur da tedavi
    sonucu bundan kurtulabilir -veya buna benzer şeyler söyledi-. Utbe sözlerini
    tamamlayana kadar, Peygamber Efendimiz onu dinledi. Sonra “Ey Ebû
    Velid, sözlerini bitirdin mi?” dedi. Utbe “Evet” dedi. “O zaman, beni dinle”
    dedi. Utbe “Söyle” dedi. Bunun üzerine Peygamber Efendimiz şöyle buyurdu:
    “Hâ mîm. Bu kitap merhamet eden, merhametli olan Allah katından
    indirilmedir; bilen bir millet için müjdeci ve uyarıcı olmak üzere Arapça bir
    Kur’an olarak âyetleri uzun uzun açıklanmıştır. Ama insanların çoğu yüz çe•
    143 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    virmiştir, onlar işitmezler de; ‘Ey Muhammed! Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz
    kapalıdır, kulaklarımızda ağırlık, bizimle senin aranda anlaşmamıza
    engel vardır; istediğini yap, biz de yapacağız’ derler. Ey Muhammed! Onlara
    söyle: ‘Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Bana tanrınızın tek bir tanrı olduğu
    vahyolunuyor. Artık ona yönelin. O’ndan bağışlanma dileyin; vay müşriklerin
    haline!” 331 Sonra Peygamberimiz okumaya devam etti. Utbe bunları
    dinleyince sessizce beklemeye başladı. Ellerini arkasından yere koydu ve
    onlara yaslanarak dinlemeye koyuldu. Sonra Peygamberimiz secde âyetine
    geldi ve secdeye gitti. Ardından şöyle buyurdu: “Ey Ebû Velid, dinleyeceğini
    dinledin, artık kararını sen ver” Bunun üzerine Utbe kalkıp arkadaşlarının
    yanına gitti. Bazıları: Allah’a yemin ederiz Ebû Velid buradan ayrıldığı yüzle
    dönmüyor dediler. Utbe gelip yanlarına oturunca “Geride ne bıraktın ey
    Ebû Velid?” dediler. Utbe: Orada bundan önce bir benzerini duymadığım
    bir söz dinledim. Allah’a And olsun şiir değildi dinlediğim. Sihir veya kehanet
    de değil di. Ey Kureyş’liler, beni dinleyin ve benim dediğimi yapın. Bu
    adamı kendi durumuyla baş başa bırakın. Karışmayın ona. Vallahi ondan
    dinlediğim sözlerde büyük bir haber olmalı. Eğer Araplar onun hakkından
    gelirlerse, eliniz bulaşmadan ondan kurtulmuş olursunuz. Eğer O, Arapları
    yen erse onun egemenliği sizin egemenliğinizdir. Onun üstünlüğü sizin
    üstünlüğünüzdür. Onun sayesinde insanların en mutlusu olursunuz” dedi.
    “Ey Utbe, O, seni diliyle büyülemiş” dediler. Utbe: Bu, benim görüşümdü.
    Siz, istediğinizi yapın.
    Bir başka rivâyete göre Utbe, Peygamber Efendimizi: “Eğer yüz çevirirlerse
    de ki: Ad ve Semud kavminin başına gelen kasırga gibi bir kasırgayla
    uyardım sizi” âyetine kadar dinlemiş, sonra da dehşete kapılarak eliyle, Peygamber
    Efendimizin ağzını kapatmıştır. “Allah aşkına ve akrabalık hatırına
    sus ey Muhammed” demiştir. Çünkü uyarının gerçekleşmesinden korkmuştur.
    Bundan sonra gidip kavmine duyduklarını anlatmıştır.
    Her halükârda bu da bir tür pazarlık girişimidir. Yine güzel ahlâkın somut
    örneklerinden biridir. Bu ahlâk Peygamber Efendimizin tutumunda
    belirginleşiyor. Peygamberimiz, Utbe’nin dinlemeye değmez sözlerini sonuna
    kadar dinliyor, Hz. Muhammed gibi evrensel değerlendirmede, hakkın
    ölçüsünde, yeryüzünün tüm genişliğince bir değere sahip bir zatın Utbe’yi
    dinlemesi saçma önerilerini sessizce karşılaması üstün bir ahlâk örneğidir.
    331 41/Fussilet, 1-6
    • 144 •
    Ahmed Kalkan
    Onun üstün ahlâkı onu tutuyor, sözünü kesmesine, acele etmesine, öfkelenmesine,
    sıkılmasına müsaade etmiyor. Sonuna kadar onu dinliyor, sonra
    da ona soruyor: “Bitti mi ey Ebû Velid?” fazlasıyla süre tanıyor, içindekiler
    ini döksün istiyor. Hiç kuşkusuz bu, muhatabın sözünü dinlemede uyulması
    gereken üstün bir edep tavrı olduğu gibi, gerçeğe duyulan şaşmaz güvenin
    de bir ifadesidir. ikisi birlikte güzel ahlâkın belirtileridirler.
    Pazarlık yapma girişimlerinin üçüncüsünü de İbn İshak şöyle anlatıyor:
    “Bana ulaşan bilgilere göre, bir gün peygamberimiz Kâbe yi tavaf ederken,
    Esved B. MutTâlip B. Esed B. Abduluzza, Velid B. Muğire, Umeyye B. Halef
    ve As B. Vail es-Sehmi ile karşılaştı. Bunlar kabileleri arasında dişli kimselerdi.
    “Ya Muhammed, gel biz senin taptığına tapalım, sen de bizim taptığımıza
    tap. Böylece seninle ortak bir noktada buluşalım. Eğer senin taptığın
    bizimkinden daha hayırlı ise biz ondan nasibimizi almış oluruz. Eğer bizim
    taptığımız sizinkinden hayırlı ise o zaman sen bizimkinden nasibini almış
    olursun. Bunun üzerine Yüce Allah şu âyetleri indirdi: “Ey Muhammed de
    ki: ‘Ey kâfirler! Tapmam sizin taptığınıza. Benim ibâdet ettiğime de siz ibâdet
    etmezsiniz. Ben de sizin taptığınıza tapacak değilim. Benim ibâdet ettiğime
    de sizler kulluk sunacak değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim bana!” 332
    Böylece Yüce Allah bu kesin ve net ifadelerle bu komik pazarlık girişimini
    kestirip atıyor Ardından Peygamberimiz Rabbinin emrini onlara
    açıkça bildiriyor. Ardından, ahlâk unsuru, Peygamber Efendimizin doğrudan
    doğruya Allah’ın âyetlerini yalanlayanlardan birine uymaktan men
    edilmesinde de bir kez daha ön plana çıkıyor. Uyulması yasaklanan bu
    adam iğrenç ve aşağılık sıfatlarla nitelendiriliyor, ayrıca aşağılanıp horlanacağı
    vurgulanıyor:
    ‘Onlar istediler ki, sen yumuşak davranasın da (müdâhene edesin de)
    onlar da sana yumuşak davransınlar.” 333
    Âyetten anladığımız kadarıyla bir grup müşrik toplanmış Allah rasulüne
    sinsice bir plan hazırlamıştır. Bu plan müdâhene isteği, uzlaşma ve
    işbirliği içeriğine sahip. Yani bazı ilkelerden, birbirine zıt olan düşünce ve
    tavırlardan karşılıklı olarak vazgeçme esası üzerine kuruludur.
    332 109/Kâfirûn, 1-6
    333 68/Kalem, 9
    • 145 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Ayet-i kerime, müşriklerin Rasulullah’dan bazı imkânsız isteklerde bulunmalarına
    işaret etmektedir. Müstekbirler, elçiden kendilerine yaltaklanmasını,
    nüfuz ve toplumsal etkinliklerinin hatırına, iyi bir ücret karşılığında
    uzlaşmasını beklemektedirler. Uzlaşı taleplerinden ve Rasulullah’ın ruh
    halinden muhtelif ayetler şu şekilde bahsetmektedir:
    “Kendilerinin kâfir oldukları gibi, sizin de kâfir olmanızı arzu ederler
    ki, onlarla bir (eşit) olasınız.” 334 “Bir başka şeyi bize isnad etmen için, sana
    vahyettiğimizden seni ayırmaya çabalıyorlar. İşte o zaman seni candan dost
    edinirler. Sana sebat vermeseydik, andolsun ki, az da olsa onlara meyledecektin.
    O takdirde sana, hayatın da ölümün de kat kat azabını tattırırdık. Sonra
    bize karşı bir yardımcı da bulamazdın.” 335
    Rasulullah’a bireysel ve toplu olarak yapılan uzlaşma taleplerine İlâhî
    cevap, Kur’an’da şöyle ifade edilmektedir: “Onlara ayetlerimiz açık açık okununca,
    bizimle karşılaşmayı ummayanlar (âhireti inkâr edenler): ‘Bundan
    başka bir Kur’an getir, ya da bunu değiştir’ derler. De ki: ‘Onu kendi irademle
    değiştiremem. Ben, ancak bana vahyedilene tâbi oluyorum. Şayet ben, Rabbime
    karşı gelirsem, büyük bir günün azabından korkarım.” 336
    Asıl amaçları uzlaşmak değil, nebevi hareketi mecrasından saptırmak
    olan zalimlerin arzu ve isteklerine, mümtaz, seçkin bir ahlak sahibi Muhammedü’l-
    Emin, Allah’ın emirlerine muvafık olarak “sizin dininiz size,
    benim dinim bana!” cevabını vermiştir. Bir peygamberin tevhid akidesine
    aykırı bir anlaşma yapması, zaten mümkün değildir. Allah’tan hakkıyla sakınan
    bir mü’min ya da mü’minler topluluğu, ancak Rablerine gereğince
    kulluk yapmak, ona hiç bir şeyi ortak koşmamak, dini eğip bükmeden, eğriltmeden
    tebliğ etmek ve yaşamak noktasında anlaşmaya, uzlaşmaya girerler.
    337
    Müşrikler mü’minlerden İslâm’ı tebliğde İslâm’ın hayat içerisindeki tanıklığının
    yapılmasında gevşeklik göstermelerini arzu ederler. Karşılığında
    da muhalefetlerini hafifleteceklerini vadederler. Ayet-i kerimelerde Allah
    334 4/Nisâ, 89
    335 17/İsrâ, 73-75
    336 10/Yûnus, 15
    337 Konuyla ilgili olarak ayrıca bk. En'am 6/51-52; Hud 11/12; Kehf 18/28; Abese 80/1-11; Alak 96/19;
    Kâfirun 109/1-6
    • 146 •
    Ahmed Kalkan
    Teâlâ, İslamî mücadelenin güçlenmeye başladığı bir dönemde müşriklerin
    Mü’minlerle uzlaşma taleblerinden bahsetmektedir. Onların sapkınlıklarına
    uyup tevhid dininin temel ilkelerinden taviz vererek, uzlaşmayı seçmemesi
    için Rasulullah ve Kur’an’ın bağlıları uyarılmaktadır. Eğer tevhidin temel
    ilkelerinde bir gevşeklik gösterilirse, ne mü’minleri anlamlı ve var kılan
    ilkelerden; ne de onurlu, erdemli bir mücadeleden söz edilemeyecektir.
    İstikbar sahipleri, kendileriyle uzlaşmamızı ve onları memnun etmek
    için hoşlanmadıkları bazı düşünce ve davranış biçimlerimizi bırakmamızı
    isterler. Derler ki, siz bizim ilahlarımıza, kutsallarımıza saygı gösterirseniz
    biz de sizinkine saygı gösteririz. Rasulullah, birçok ayet-i kerimede müşriklerin
    ve ehl-i kitabın vb. grupların hevâ ve heveslerine uymaması konusunda
    Allah tarafından uyarılmıştır. 338
    Cahiliye toplumunun ileri gelenleri Allah’tan gelen vahyi bildirimin
    yeryüzündeki bütün zulümlere karşı meydan okuyuşlarını gördüklerinde
    sömürü düzenlerinin sona ereceğini, az çok kestirebilirler. Toplumun Allah
    tarafından görevlendirilen elçilere itibar etmemesi için önce iftiralar düzer,
    hedef saptırırlar. Elçilerin menfaatçi olduğunu, yönetici olmak, daha
    çok dünyevi menfaat elde etmek istediklerini, bunun için topluma egemen
    olmaya çalıştıklarını iddia ederler. Bu iftiraları peygamberlerin ilahi gayelerini
    gözden kaçırmak için yapmaktadırlar.
    Peygamberlerin daveti, hayra, adalete yönelik çağrıları sürdükçe müşriklerin
    mevcut düzenden faydalanan öncüleri, hareketi asıl seyrinden saptırmak
    için yeni yeni yöntemler denerler. Bunlardan biri de uzlaşma talebedir.
    İşte müdâhene kavramı da bu taleple ilgilidir. Yani ilahi risaleti tebliğ
    eden elçinin Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru oluşunu engellemek, yolunu
    eğriltmek isterler. Tıpkı dünyevi ticarette olduğu gibi pazarlık yapmayı,
    ucuz vaadlerle rasulleri ilkelerinden saptırmayı denerler. Bu, onları hem etkisizleştirmek
    hem de halkın gözünden düşürecek propaganda malzemesi
    bulmak içindir. Böylece Mü’minleri ilkelerinden taviz veren, zayıf karakterli,
    kişiliksiz, uzlaşmacı, menfaatçi duruma düşürmeyi amaçlamaktadırlar.
    Tevhide bağlı bir mü’min ister peygamber olsun, ister olmasın inancının
    nassla, vahiyle belirlenmiş hiçbir prensibinden vazgeçemez. Onun gözünde
    büyük küçük bütün ilkeler aynı öneme sahiptir. İlâhî risâletin ortaya
    338 5/Mâide, 49
    • 147 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    koyduğu dinde Allah’ın emirlerinin büyüğü küçüğü olmaz. İnanç sistemi
    her bir parçasıyla birbirini bütünleyen bölünmez bir niteliğe sahiptir. İlahi
    kaynaklı esaslara bağlı biri bir prensibe uyarken diğerinden vazgeçemez,
    İslam’ın cahiliye ile ilkesel anlamda buluşması asla mümkün değildir. İslam
    ile cahiliyeyi bir noktada kesiştirmek, uzlaştırmaya çalışmak abesle iştigaldir.
    Aralarında tarih boyunca ve günümüzde devam eden uzlaşmaz bir mücadele
    söz konusudur.
    Elçinin ve vahyin bağlılarının taviz vermediğini gören iktidar sahipleri,
    onları kendi ilkeleriyle uzlaştırmaya çalışırlar. Mesela nefse hoş gelecek vaadlerle
    gururu okşamaya, ilahi kontrol altındaki çizgiyi saptırmaya çalışarak
    mü’minlerin öncülerini kendilerinin daha iyi imkânlara lâyık olduğunu
    söyleyerek kandırmaya çalışmak gibi. Müşriklerin bu saptırma denemelerine
    Allah’ın kontrolü altındaki peygamberler tarih boyunca ücretlerinin Allah’a
    ait olduğunu, mal, mülk, nüfuz ve daha geniş kitleleri harekete katmak
    için ilahi risâletin safiyetini bozmayacaklarını açık bir dille ilan etmişlerdir.
    Aynı yolun bağlıları bizler de, benzer bir durumda Allah’ın razı olacağı bu
    yöntemi seçmeliyiz. 339
    Hoşgörü
    İnsanın asli fonksiyonlarından olan düşünme eylemi semboller vasıtasıyla
    gerçekleştirilen soyut bir işlemdir. Birer sembol olan sözcükler, “dil”-
    leri oluşturur, diller de düşüncenin hayat bulduğu zemini.
    Bir dile renk veren, onu diğerlerinden farklı kılan unsurlardan olan kavramlar,
    benzer özelliklere sahip birbirinden farklı sembollerin bir potada
    eritilerek ortak ve kullanışlı bir anlam kalıbının içine yerleştirilmesi sonucu
    meydana gelirler. Dil içinde -dolayısıyla düşünme sürecinde- Önemli bir
    işleve sahip olan kavramların insanların zihinlerini “terbiye” etmek amacıyla
    kullanılan aygıtlar haline dönüştürüldüğü bir zamanda yaşamaktayız.
    Kavramlara böylesi bir fonksiyon kazandırmanın yollarından birisi,
    ortaya “türedi” bir kavram atarak, içini istenilen malzemeyle doldurmak
    ve kullanımını yaygınlaştırmaktır. Ulus, uygarlık, toplum, İslamcılık, radikalizm
    ve yazımızın öznesi olan hoşgörü kavramı bu tür türedi kavramlara
    örnek gösterilebilir.
    339 Fevzi Zülaloğlu, Haksöz Dergisi - Sayı: 65 - Ağustos 96
    • 148 •
    Ahmed Kalkan
    İçi istenilen “malzeme” ile doldurulmuş ve cazip bir şekilde ambalajlanmış
    olan hoşgörü kavramı profesyonel metotlarla piyasaya sürülmüş ve
    yaygın bir kullanım alanına muhatap kılınmıştır. Özellikle son senelerde
    değişik kesimlerdeki insanlar hoşgörü sözcüğünü ağızlarından düşürmez
    bir hale gelmişlerdir. Günlük sıradan konuşmalardaki kullanım sıklığının
    yanı sıra fikri tartışma ve yazılarda da sıkça gündeme gelen hoşgörü, üzerine
    müstakil paneller, sempozyumlar ve açık oturumlar tertip edilen bir
    kavram olarak popülerliğini gittikçe arttırmaktadır.
    Aslında hoşgörünün -kullanım alanı itibari ile- ihtiva ettiği anlam,
    daha eski olan müsamaha kavramı tarafından da içerilmekteydi. Bu noktada
    hoşgörü, müsamahanın kapladığı kullanım alanım işgal eden ve eski bir
    kavramı yeni bir şekil ve içerikle yürürlükten kaldırmayı öngören türedi bir
    kavram olarak da değerlendirilebilir.
    Söz konusu iki kavram çoğu zaman “geçişli” olarak kullanılmakta, konuşma
    esnasında hoşgörü ve müsamaha kavramları -aynı anlama işaret
    edecek şekilde- yer alabilmektedir.
    Ancak müsamaha ile geçişli biçimde kullanılıyor olmakla birlikte, yaygınlığı
    açısından hoşgörü genel olarak ezici bir üstünlük sağlamış durumdadır
    diyebiliriz. “Peki, müsamaha yerine hoşgörüyü kullanmış olsak ne
    çıkar?”, “Hoşgörüyü zihinleri terbiye eden çarpıtılmış bir kavram olarak
    değerlendirmenin dayanakları nelerdir?” şeklinde zihinlerde oluşabilecek
    muhtemel sorulara vereceğimiz ilk cevap, bu kelimenin semantiğine (anlamına)
    ilişkin olacaktır. Hoş ve görü parçalarından müteşekkil olan kelime
    bir “bakış açısı”nı ifade etmektedir. Bir davranışa, tavra hoşgörüyle baktığınızı
    söylediğinizde, o davranışı, tavrı “hoş” gördüğünüzü de belirtmiş
    olursunuz. “Hoş” gördüğünüz bir hareket -doğal olarak- sizin de yapabileceğiniz,
    tasvip ettiğiniz bir şeydir. Özetle diyebiliriz ki ,”hoş” gördüğünüz
    bir şeyi o an yapmıyor olsanız da o şeyin potansiyel bir uygulayıcısı konumundasınızdır.
    Örneğin yere tüküren bir kişinin, bu davranışını “hoş” görmeniz,
    sizin de zaman zaman yerlere tükürdüğünüz veya tükürebileceğiniz
    anlamına gelir.
    Bu noktada “neyi” hoş gördüğünüz sizin “ne” olduğunuzla yakinen
    alakalıdır. Hoşgörünün eş anlamlısı gibi gösterilen “müsamaha” kavramı
    ise hoşgörüden çok farklı olarak, karşılıklı müsaade etmek, izin vermek,
    • 149 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    anlayış göstermek anlamlarını içermektedir. Müsamaha gösterdiğiniz bir
    davranışı, tasvip etmemekte ancak o davranışı “belirli ölçüler içinde” kabullenmektesinizdir.
    Deminki örneğe dönersek, yere tüküren kişiye “müsamaha”
    gösteren kişi, -bu davranışı tasvip etmemekle, “hoş” görmemekle
    birlikte- mevcut koşullar içinde ve belli ölçülerde bu tür bir davranışa izin
    vermektedir.
    Hoşgörü ve müsamaha kavramlarının kullanımları itibariyle ifade ettikleri
    anlamların, hangi noktada birbirinden açıkça farklılaştığım ifade ettikten
    sonra, biraz da hoşgörü kavramının hangi sebeplerle müsamahanın
    yerine ikame edilmeye çalışıldığına değinmeye çalışalım.
    Hoşgörü kavramının yaygınlaşması, bu kavrama sahip çıkılması, sivil
    toplum, görecelilik, demokrasi, çoğulculuk, toplumsal uzlaşma, bir arada
    yaşama, çok seslilik gibi kavram ve tanımların yaygınlaşmasıyla eş zamanlıdır.
    Aslında bütün bu tanımlar ve kavramlar birbirlerini “tamamlayan”
    yönlere sahiptirler.
    Göreceliliğe bağlı olmayan bir hoşgörü, hoşgörüsüz bir uzlaşma, uzlaşmasız
    bir sivil toplum, sivil toplum formunda yapılanmamış çok sesli, çoğulcu
    bir demokrasi düşünülemez. İslam’ın aslında bir hoşgörü dini olduğunun,
    hoşgörünün temellerinin İslam’a dayandığının ısrarla vurgulanması
    müslümanların hoşgörülü olmaya çağrılması kabaca “uzlaşma örgüsü”
    adını verebileceğimiz bu zincirleme yapıdan bağımsız düşünülemeyecek
    olgulardır.
    İslâm’ın bir hoşgörü dini olduğunu söyleyenler genel olarak iki Kur’anî
    ifadeyi bu görüşlerine dayanak göstermektedirler. “Dinde zorlama yoktur”
    ve “Sizin dininiz size, benim dinim bana!”
    Kavramların insanların düşüncelerine, değerlendirmelerine “nasıl” etkin
    bir şekilde müdahil olabildiği bu noktada iyice açıklık kazanmaktadır.
    Zikredilen iki Kur’ani ifade, “müsamaha” kavramı ile tanımlanabilecek durumlara
    işaret etmekteyken, “hoşgörü” sinsice, zihinleri terbiye edici, daha
    doğrusu bulandırıcı bir şekilde müsamahanın yerini almış durumdadır.
    Kur’ân-ı Kerim’de yer alan -farklı düşünce ve inançtaki insanlarla müslümanlar
    arasındaki- ilişkilerin tanımlanması hoşgörü kavramıyla değil,
    • 150 •
    Ahmed Kalkan
    müsamaha kavramıyla “sahih” bir zemine oturmaktadır. “Sizin dininiz size,
    benim dinim bana” ifadesi, acaba karşı taraftaki dini ve mensuplarını “hoşgörme”
    yi mi tavsiye ediyor, yoksa o dinle İslam arasına kesin, net bir çizgi
    çekmeyi ve ilişkilerde belirli bir müsamaha, karşılıklı tahammül çerçevesi
    oluşturmayı mı öngörüyor?
    “Dinde zorlama yoktur” ifadesini ele alırsak, Kur’an’ın bütünlüğü çerçevesinde
    gerçekten de insanlar dinlerini seçmekte özgürdürler ve “insanların
    seçimleri” -tercihlerini hangi yönde kullanırlarsa kullansınlar- “hoşgörülebilir.”
    Ancak burada “hoş” görülebilecek olan şey, seçilmiş olan herhangi
    bir İslam dışı din değil, bizatihi “seçme hakkı”nın kendisidir. Yani bir müslüman
    Budizm’i “hoş” görmez, ama İnsanların “Budizm’i seçme hakları”nı
    “hoş” görebilir.
    “Dinde zorlama yoktur” ifadesi müslümanların “birbirleriyle” olan ilişkilerini
    de içine almaktadır. İslam’ı kendisine din olarak seçmiş bir kişinin,
    hareket ve tavırlarında tümüyle özgür olduğunu söylemesi mümkün değildir.
    Bir müslüman -veya bir gayrimüslim- toplum içinde istediği her davranışı
    yapma hakkına sahip değildir. Toplumun dokusunu olumsuz yönde
    etkileyecek olan davranış ve tutumlar -Kur’anî mantık çerçevesinde- “hoş”
    görülemez. Bu tür davranışlara gösterilebilecek “müsamaha”nın ölçüleri ise
    Kur’an’da ve Hz. Muhammed’in (s.a.s.) uygulamalarında açık şekilde yer
    almaktadır.
    İnsanların birbirleriyle olan ilişkilerinde “anahtar bir kavram” olarak
    ortaya konulan hoşgörü, içerdiği bütün olumsuzluklara rağmen, hoş bir
    “görünüme” sahiptir. Bu kavram insanlararası ilişkilerdeki esnekliğin, anlayışın,
    iyi niyetin ve özverinin sembolü haline getirilmiş ve “hoşgörüye
    karşıyım” demek, neredeyse imkansız kılınmıştır. Birçok insan, “hoşgördüğü”
    şeylerle birlikte neleri savunduğunun ve savunduğu bu şeyleri farkında
    olmadan nasıl içselleştirdiğinin bilincine varamamaktadır.
    Yukarıda da belirttiğimiz ifadeyi tekrarlarsak, “neyi” hoş gördüğünüz
    sizin “ne” olduğunuzla yakinen alâkalıdır. Hoşgördüğünüz “bir şey”, bir
    süre sonra “sizi o şeyle uyumlu hale getirme” potansiyeline sahiptir. Bir
    müslümanın neyi “hoş” görüp neyi “hoş” göremeyeceği sorusunun cevabı
    bu kavramın kullanımının sıklaşması ve içerdiği anlamın iyice gölgeli hale
    gelmesiyle birlikte, Kur’anî ölçülerden gitgide uzaklaşmaktadır.
    • 151 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Netice itibariyle, “sun’î” bir kavram olarak değerlendirebileceğimiz,
    hoşgörü, içerdiği anlamın niteliği (ve kullanım sıklığı) itibariyle, insanların
    zihinlerinde ciddi tahribatlar yapmaktadır. Bizim açımızdan asıl üzücü ve
    düşündürücü olan, müslümanlar arasında da bu söylemin yaygınlık kazanmış
    olmasıdır. Özellikle sivil toplum, toplumsal uzlaşma, çok seslilik, hukuk
    çokluğu, bir arada yaşama gibi kavram ve ifadelen İslam’la kaynaştırma
    çabasında olan çevreler, son zamanlarda “hoşgörü”yü kendilerine bayrak
    edinmiş durumdalar. Fakat yine aynı çevreler kendilerinden farklı düşünen
    ve bu düşüncelerini ifade eden müslümanlara hiç de “hoşgörülü” yaklaşmamakta,
    belki de gayrimüslimlere karşı hoşgörülü davranırken, onlarla
    uzlaşmaya çalışırken, bastırarak içlerinde biriktirdikleri kin, öfke ve hiddeti
    müslüman kardeşleriyle paylaşmayı(!) tercih etmektedirler.
    Bir kez daha tekrarlamak gerekirse, “neyi” hoşgördüğümüz “ne” olduğumuzdan
    bağımsız olamaz, olmamalıdır. “(Müminler) kâfirlere karşı sert,
    kendi aralarında ise merhametlidirler.” 340
    Tevhid ve Uzlaşma
    Tâviz ve uzlaşma anlamında Arapça’da “müdâhene” kelimesi kullanılır.
    Müdâhene; yağ çekmek, okşamak, yumuşak davranmak, uzlaşmak,
    müsâmaha göstermek, hoşgörü, kararsızlık göstermek gibi anlamlara gelir.
    Kur’an tâbiri olarak “hakka bâtılı karıştırmak”, “müdâhene”, “tâviz” ve
    “uzlaşma” kavramları aşağı yukarı aynı anlamlarda kullanılırlar: İki yüzlü
    davranmak, net ve açık olmamak, bâtılı ve düşmanı hoş görmek, idâre-i
    maslahatçılık yapmak anlamında bu kelimelerden biri kullanılabilir. Bunlar,
    genellikle dinin tasvip etmediği ahlâkî problemler olmakla birlikte, bazen
    itikadî bir sorun olarak da karşımıza çıkmaktadır. Uzlaşma ve tâviz,
    itikadî farklılığı önemsememek ve İslâm dışı düzenle ve egemen çevrelerle
    sürtüşmesiz yaşamaktır. Uzlaşma; inanç, duygu ve eylem alanlarının bölünmesini
    sonuçlandıran bir tavırdır.
    Bâtıl taraftarlarının hak dâvâ adamlarına karşı tavırları; mücadele
    etme, karşı çıkma, zulüm ve işkenceye başvurma olduğu gibi, aynı zamanda
    hak dâvâyı saptırmak için tâviz ve uzlaşmadır. Tâviz ve uzlaşma, bâtıl
    savaşçılarının önemli bir silâhıdır; kalleşçe kullanılan bir silâh. Uzlaşma
    340 48/Fetih, 29; Murat Ural, Haksöz Dergisi, sayı: 58, Ocak 96
    • 152 •
    Ahmed Kalkan
    teklifi, bâtılın hak karşısında geri çekilmeye başlamasının göstergesi olduğu
    kadar; kendini korumak için hakkı pasifize etmeyi amaçlayan şeytânî bir
    taktik ve metoddur. Onlar bu tavır ve istekleriyle, bir taraftan İslâmî hareketi
    ilkelerinden saptırmak, diğer yönden de onu etkisizleştirmek ve halkın
    gözünden düşürecek propaganda aracı yapmak isterler. Uzlaşmaya yanaşan
    mü’minleri böylece ilkelerinden tâviz veren, uzlaşmacı, dâvâsını satan, kıvırtan,
    menfaatçi, pragmatist, zayıf karakterli ve kişiliksiz ilân edebilecekler
    ve kamuoyunda küçük düşürecekler, gelişmeyi durduracaklardır.
    Hakkı savunan insan için ise uzlaşma, en hafif deyimle bir bid’at ve
    dalâlet, bir sapma, dünyayı âhirete tercih etme ve sahip olunması gereken
    müslümanca şereften mahrum olmadır. İlkesizliktir, günü kurtarmaya çalışmaktır,
    idâre-i maslahatçılık ve pragmatizmdir. Hakkı olmadığı halde
    Allah’ın dini üzerine pazarlık yapmaktır. Suça ve suçluya göz yummaktır.
    Hak dâvânın mensuplarından Cenâb-ı Hakk’ın istediği şeyler: Hakkı eğip
    bükmeden söylemek, Allah’ın hükümlerini tebliğ edip uygulamak, emrolunduğu
    şekilde sırât-ı müstakim çizgisinde sapmadan dosdoğru hareket
    etmek, bâtıla karşı net tavır koymak, takvâ, cihad ve sabır silâhlarını kuşanmak,
    tâviz ve uzlaşmaya yanaşmamaktır. Bir müslümanın vahiyle belirlenmiş
    herhangi bir prensipten vazgeçmesi, hakkında nass olan bir konuda
    pazarlık yapması inancıyla bağdaşacak bir tavır değildir. Allah’ın emirlerinin
    büyüğü-küçüğü, temeli-teferruatı, önemlisi-önemsizi, tâviz verilecek
    olanı-olmayanı olmaz. İman esasları ve dinin ilkeleri, bölünme kabul etmeyen
    bir bütündür. Rasüller ve onların vârisleri âlimler başta olmak üzere
    İslâmî hareket mensupları, Allah’ın rızâsından başka beklentileri olmayan
    âhireti dünyaya tercih eden dâvâ erleridir. Onlar, etkin ve yetkin müşriklerin
    tehdit ve zulümlerinden korkmayacakları gibi, dâvâlarını ve kendilerini
    pazarlık aracı yapamazlar, kiralayamaz ve satamazlar. Bir müslümana Allah’ın
    vereceği karşılıktan/ödülden daha büyük bir bedel icad edilememiştir,
    edilemeyecektir. Onlar, halktan bir karşılık istemezler, onların ücretlerini
    Allah verecektir. 341
    Abese sûresinin nüzul sebebinden de öğreniyoruz ki, Rasûlullah tarafından
    bile, daha geniş kitleleri harekete katmak, dâvâya hizmet için dahi
    olsa, bir müslümanın rencide olabileceği en küçük bir davranış onaylan-
    341 26/Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180; 11/Hûd, 29, 50-51, 80; 36/Yâsin, 21 vd.
    • 153 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    maz; nerede kaldı ki dâvâyı/İslâm’ı rencide edecek bir tavır, yani tâviz
    Kur’an’dan destek ve cevaz bulsun!
    Tâviz vermeksizin anlaşma yapmak ayrı şeydir; uzlaşma ayrı. İslâm’ın
    hükümleri konusunda en küçük bir pazarlık yapmaksızın, Allah’a gerektiği
    gibi kulluk yapmak, O’na hiç bir şeyi ortak koşmamak, dini eğip bükmeden,
    saptırmadan yaşayıp tebliğ etmek gibi temel ilkelerden tâviz vermeden
    kâfirlerle anlaşma yapılabilir. Yeter ki İslâm’ın ve müslümanların izzetine
    zarar verilmesin. Ama unutulmamalıdır ki, bâtılı savunan çıkar gruplarının
    esas amaçları, İslâmî hareketi saptırmak veya satın almak ya da boğmaya
    çalışmaktır.
    Kur’an’ın Tâviz ve Uzlaşmaya Bakışı: Kur’an’da Allah, İslâmî tebliğ ve
    faâliyetin güçlenmeye başladığı dönemlerde müşriklerin mü’minlerle uzlaşma
    taleplerinden bahsetmektedir. Onların teklif ve tehditlerine uyup İslâm’ın
    temel ilkelerinden, tevhidî anlayıştan tâviz vererek uzlaşmaması için
    Kur’an, Rasûlullah’ın şahsında bütün mü’minleri uyarmaktadır: “(Sana şu
    tâlimatı verdik:) Aralarında Allah’ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına
    uyma. Allah’ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmamalarına
    dikkat et. Eğer (hükümden) yüz çevirirlerse bil ki (bununla) Allah
    ancak, günahlarının bir kısmını onların başına belâ etmek ister. İnsanların
    birçoğu da zaten yoldan çıkmışlardır.” (5/Mâide, 49). Allah Teâlâ, müşriklerin
    arzularına, hevâ ve heveslerine uymamak ve Allah’ın hükümlerinden
    bir kısmının bile uygulanmasından tâviz vermemeyi peygamber şahsında
    mü’minlere emretmektedir.
    “Doğrusu Rabbin, kendi yolundan sapan kişiyi en iyi bilendir, hidâyete
    erenleri de en iyi bilen O’dur. O halde, (hakikati) yalan sayanlara boyun
    eğme! Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak
    davransınlar. (Rasûlüm!) Alabildiğine yemin eden, aşağılık, daima kusur arayıp
    kınayan, durmadan lâf götürüp getiren, iyiliği hep engelleyen, mütecâviz,
    günaha dadanmış, kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra bir de soysuzlukla
    damgalanmış kimselerden hiçbirine, mal ve oğulları vardır diye, sakın boyun
    eğme. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları!’ der. Biz
    yakında onun burnuna damga vuracağız (gururunu kırıp rezil edeceğiz).”342
    Müşriklerin, Rasûlullah’tan tevhid mücâdelesinde tâviz verip uzlaşma için-
    342 68/Kalem, 8-16
    • 154 •
    Ahmed Kalkan
    de olması yönünde istekleriyle ilgili olarak bu âyetler nâzil olmuştur. Etkili
    çevreler siyasal güçlerini kullanarak, yetkili güçler egemenliklerini perçinlemek
    için, para babaları paralarıyla her şeyi satın alabileceklerini düşünerek
    ve bu sınıfların tümü müstaz’af halkın kanına ve canına yapışan saldırgan
    pençelerinin koparılacağını düşündüklerinden hak dâvâ eri tevhid
    önderlerine ya baskı yapmış veya uzlaşmaya zorlamışlardır. Bâtıl zihniyetin
    özelliğidir bu; kendi çıkarlarını sürdürmek için her zaman ve her mekânda
    hak dâvâyı savunanları tâviz ve uzlaşmayla etkisiz hale getirmeye çalışmak.
    “Onlar isterler ki, sen yumuşak davranasın da onlar da sana yumuşak davransınlar.”
    343
    “Sizin de kendileri gibi kâfir olmanızı/inkâr etmenizi istediler ki onlarla
    eşit olasınız.”344 “(Müşrikler,) sana vahyettiğimizden başka bir şeyi yalan
    yere bize isnat etmen için seni, nerdeyse sana vahyettiğimizden saptıracaklar
    ve ancak o takdirde seni candan dost kabul edeceklerdi. Eğer seni sebatkâr
    kılmasaydık, gerçekten, neredeyse onlara birazcık meyledecektin. O takdirde
    hiç şüphesiz sana hayatın ve ölümün sıkıntılarını kat kat tattırırdık; sonra
    Bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın.” 345 “Sabah akşam Rablerine,
    O’nun rızâsını dileyerek duâ edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya
    hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini Bizi anmaktan
    gâfil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi gücü aşırılık olan kimseye
    boyun eğme.” 346 “De ki: ‘Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza tapmam/
    kulluk etmem. Siz de benim ibâdet ettiğime kulluk etmiyorsunuz. Ben
    sizin taptıklarınıza asla tapacak/kulluk edecek değilim. Evet, siz de benim
    ibâdet ettiğime kulluk yapıyor değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de
    bana!”347 “Onlara âyetlerimiz açık açık okunduğu zaman, (öldükten sonra)
    Bize kavuşmayı beklemeyenler: ‘Ya bundan başka bir Kur’an getir veya bunu
    değiştir!’ dediler. De ki: Onu kendiliğimden değiştirmem benim için olacak
    şey değildir. Ben, bana vahyolunandan başkasına uymam. Çünkü Rabbime
    isyan edersem elbette büyük günün azâbından korkarım.” 348
    343 68/Kalem, 9
    344 4/Nisâ, 89
    345 17/İsrâ. 73-75
    346 18/Kehf, 28
    347 109/Kâfirûn, 1-6
    348 10/Yûnus, 15
    • 155 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Zamanımızda olduğu gibi, Kur’ân-ı Kerim’in indiği devirde de kendi
    kafalarına göre din icat edenler veya Allah’ın hükümlerinin kendi arzu ve
    heveslerine göre değiştirilmesini isteyenler olmuştur. Hâlbuki Kur’an belli
    dönemlerdeki insanların geçici ve değişken arzularını karşılamak için değil;
    Kıyâmete kadar bütün insanlığın ruhî, ahlâkî ve mânevî ihtiyaçlarını
    karşılamak, dünyevî ve uhrevî saâdetin yolunu göstermek için indirilmiştir.
    Bu sebepledir ki, âyette belirtildiği gibi Peygamber de dâhil olmak üzere
    hiç kimsenin Kur’an’ın hükümlerini değiştirme veya onları tâviz pazarlığına
    koyma yetkisi yoktur.
    Ve Birkaç Hadis-i Şerif: “Benden sonra birtakım emîrler (idareciler) olacaktır.
    Kim onların yalanlarını tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine
    yardımcı olursa benden değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse benim
    ‘havz’ımın etrafına yaklaşamayacaktır. Kim onların yalanlarını tasdik etmez,
    zulümlerinde onlara yardım etmezse bendendir. Ben de onunla beraberim.
    Ve o kimse havzımın kenarında bana ulaşacaktır.” 349 “Benden sonra, yakında
    birtakım sultanlar/yöneticiler peydah olur. Kapılarında fitneler develerin
    yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler (ellerinden kimse hayır görmez).
    Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden bir tâviz kopararak verirler.”
    350 “Ben bir müşrikten yardım almam!” 351 “Müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız.”
    352
    Dileniş Değil; Direniş: Uzlaşma ve Tâvize Yanaşmamak
    Uzlaşma; iki zıddın (karşıt gücün) birleştirilmek istenmesi demektir
    ki, bunun gerçekleşmesi aslında imkânsızdır. Eğer gerçekleşirse, artık bu
    iki şey, zıt/karşıt olmaktan çıkar, eşitsizliği aleyhinde olan, diğerinin hâkimiyetini
    kabul edip, onun içerisinde erir gider. Tâvizden kazançlı çıkanlar,
    gücü elinde bulunduranlardır, etkili ve yetkili çevreler, egemen güçlerdir.
    Mevcut ortama boyun eğip bâtılla uzlaşan statükocu kimse, gücünü kabul
    ettiği çevre ve zihniyetin boyasına girer. Bir müslümanın kâfirlerin şekil ve
    rengine girmesi mümkün müdür?
    349 Sünen-i Tirmizî, 121, hadis no: 2360
    350 Râmûzu'l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir; Hâkim, Müstedrek -Abdullah bin Hars'dan-
    351 Müslim, hadis no: 151
    352 Nesâi, Kitab: 48, bab 52
    • 156 •
    Ahmed Kalkan
    “Ey mü’minler, deyiniz ki: ‘Biz Allah’ın boyasına (dinine) girmişiz. Allah’ın
    boyasından daha güzel ne olabilir? İşte biz O’na ibâdet edenleriz.” 353
    Hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılın katıldığı bu sentez ve tâvizci yaklaşım,
    Allah’ın insana fıtrat boyasıyla sürdüğü rengi, bâtılın çirkin renkleriyle
    karıştırarak alaca bulaca olmak, çok renkli olacağım diye renksizleşmektir.
    Bukalemun, bir hayvandır, düşmanından korunmak için renk değiştirmesi
    onunla ilgili olarak İlâhî sanatın tecellîsidir. Ama insan için bulunduğu
    ortama göre renk alan yapı, iki yüzlülüktür; onurlu müslümanın değil, şahsiyetsiz
    münâfığın karakteridir.
    Müslümanın, sadece Kendisinden korkmasını isteyip, başkalarından
    korkmasını yasaklayan Rabbimiz 354, bu emrine uymayan kimseye çoğu zaman
    korktuklarını musallat eder ki, Kendisinden başkasından korkmanın
    cezasını çeksin. İşte tâviz ve uzlaşma, bâtıldan korkmanın sonucu gerçekleştiği
    için tâvizkâr tutumlar, bir müslümanı, kurtulmak için yılana sarılanın
    konumuna düşürmektedir. Örnek mi? Onlarca örneği, herkes kendi
    tecrübeleri ve gözlemlerinden yola çıkarak verebilir. Kur’an’da da buna örnekler
    az değildir. Meselâ, Hz. Yakub, Yusuf ’u oyun için götürmek isteyen
    hileci kardeşlerine “onu bir kurdun yemesinden korkarım” 355 demişti; Allah
    da, kurt yemediği halde kurdun yediği gibi bir acıyı ona tattırdı. 356
    İslâm’la câhiliyyenin kesişmesi, uyuşması mümkün değildir. Hakla
    bâtılın, imanla küfrün birleşip bir araya gelmesi eşyanın tabiatına aykırıdır.
    Aralarında tarih boyunca süren ve Kıyâmete kadar da sürecek olan uzlaşmaz
    bir mücâdele söz konusudur. Uzlaşmayı, kesin nasslara rağmen kabul
    edenler, neticede Allah’ın hor gördüğü kâfirleri hoş görmeye, beşerî düzenleri
    kutsallaştırmaya, İslâm demokrasisinden veya demokratik İslâm’dan
    bahsetmeye kadar vardılar. Artık resmî devlet İslâm’ı, Atatürk tipi, onun
    ilkelerine uygun İslâm(!) gibi tuhaf sentezler uygulama alanları bulmakta.
    Hıristiyanlık benzeri, uzlaşarak tahrif edilmiş bu İslâm’ların elbette Allah’ın
    dini olan İslâm’la hiç bir ilgisi yoktur, bazı benzer yönleri olsa da.
    353 2/Bakara, 138
    354 2/Bakara, 40, 41; 3/Âl-i İmran, 175
    355 12/Yusuf, 13
    356 12/Yusuf, 17-18
    • 157 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Müslümanın İslâm’dan tâviz vererek, başka beşerî görüşlerle uzlaşarak,
    İslâm’ın bazı cüzlerini, bazı esaslarını pazarlık aracı görmesi mümkün
    değildir. Uzlaşma neticesinde kâfirlerin ve küfrün egemenliği -şeklen ve
    kısmen de olsa- kabul edilmiş olur ki, bu da tevhidî akîde ile bağdaşmaz.
    İslâm, Allah’a teslim olmak ve O’nun dışında bir güç ve hâkimiyet tanımamaktır.
    Kelime-i tevhidde bu ifade tüm kapsamıyla belirdiğinden dolayı,
    müslüman için her türlü tâğutun her çeşit egemenliğini reddetmek; Allah’a
    iman ve O’nun tek ilâh olduğunu kabul etmenin en önemli şartıdır. Hatta
    İslâm’ın dışındaki bütün sistem, görüş ve bunların uygulayıcıları anlamına
    gelen “tâğut”u reddetmek; Allah’a imandan da önce gelir ki; kalp, dil
    ve kafadaki tüm sapıklıklar ve sahte ilâhların egemenlikleri öncelikle “lâ =
    hayır” süpürgesi ile temizlenmiş olsun ve boşalan yere de hak/gerçek İlâhın
    kabulü yerleşsin. “Kim tâğuta küfreder (onu tanımaz, reddeder) ve Allah’a
    iman ederse o muhakkak kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa tutunmuştur.
    Allah kemâliyle işiten ve bilendir.” 357
    İslâm, “lâ (hayır)” kılıcıyla tâğutla işbirliğini, onunla yardımlaşmayı,
    ona tâviz vermeyi, onunla uzlaşmayı kesip atar. Bir tevhid eri için “lâ” ile isyan
    bayrağını çektiği küfür ve şirkle uzlaşma nasıl mümkün olabilir? Uzlaşma
    olursa küfre ve tâğutlara kıyam nasıl gerçekleşir? Tevhidin gereği olan
    câhiliyyeye ve tâğutlara kıyam olmadan da İslâm’ın hâkimiyeti hayal olur.
    Tevhidin bu esasını en iyi anlayan ve en güzel uygulayan peygamberler de
    kendi çağlarındaki tâğutlarla hiç bir uzlaşmaya yanaşmamışlar ve Allah’ın
    dininden zerre kadar tâviz vermemişlerdir. Firavun, Nemrut ve Ebû Cehillerle
    pazarlığa oturmamışlar, mutlak otorite olarak sadece Allah’ı kabul
    etmeyen tâğutlarla savaşmışlardır.
    Uzlaşma Teklifleri Karşısında Peygamberimiz
    Rasûlullah, Mekke müşriklerini açıktan İslâm’a dâvet ettiğinde, önde
    gelen güçler, etkili ve yetkili çevreler, imtiyazlı sınıflar, çıkarlarıyla İslâm
    arasında uzlaşma mümkün olmayan bir çelişki gördüklerinden, bu dâveti
    kabul etmeyip düşmanca tavır aldılar. Önce Hz. Peygamber’in deli, şâir, sihirbaz
    olduğunu yaymaya başladılar. Bu tutmayınca, işkence, baskı ve tehditlere
    koyuldular. Ama Allah rasûlünün kararı kesindi ve onu hiç bir güç
    bu kararından çeviremiyordu. Durumun ciddiyetini anlayan müşrikler,
    357 2/Bakara, 256
    • 158 •
    Ahmed Kalkan
    son çare olarak Peygamber’le uzlaşma yolları aradılar. Bu uzlaşma talepleri,
    Rasûl’ün daha yumuşak bir tutum içine girmesi, tanrılarına ve kutsal
    kabul ettikleri şeylere saygılı olması, kendilerine hoşgörü ile davranması,
    tapınmalarını ve putların karşılarında saygı duruşlarını küçümseyip kötülememesi,
    siyasî karar alma mekanizmalarına (Dâru’n-Nedve’ye/millet
    meclislerine) ve çıkan kararlara itaat etmesi, kurulu düzene karşı çıkmaması
    şeklindeydi. Verecekleri bazı tâvizlerine karşılık olarak, bazı tâvizler
    istiyorlardı.
    Vermeyi teklif ettikleri bu tâvizler arasında “dilersen bir sene sen hükümdar
    ol ve bizi yönet; bir sene de biz yönetelim” teklifi de vardı. Ama
    Rasûlullah bu tekliflerin tümüne Kur’an’dan âyetler okuyarak red cevabı
    veriyordu. Oysa müşrikler “bizim sistemimize dokunma, ama onu gel sen
    yürüt” diyorlardı. Temelinde şirk ve adâletsizlik olan bâtıl bir rejimin yönetimi
    Peygamber’in eline iki yılda bir geçseydi ne değişirdi ki?! Müşrikler de
    tekliflerinin bilincindeydiler. Çünkü “biz sana uyarsak, yerlerimizden (mevkilerimizden)
    hızla çekilip alınacağız.” 358 diyorlardı. Zaten Rasûl’ün amacı
    da buydu: Hâkimiyet hakkını onlardan almak, taptıkları putları ortadan
    kaldırmak ve şirkin yerine tevhidi, zulmün yerine İslâm adâletini, bâtılın
    yerine hakkı ikame etmek, yani câhiliyye sistemini kökünden yok etmek,
    darmadağın edip devirmekti.
    Peygamber Efendimiz, müşriklerin bâtıl inançlarını, ibâdet şekillerini,
    ekonomik zulümlerini, zorbalık ve ahlâksızlıklarını gündeme getirip tenkit
    etmeye ve alternatif olarak İslâm ahkâmını/nizamını sunmaya başlayınca
    müşriklerin tepkisinin şiddeti artmıştı. Ebû Süfyan, Velid bin Muğîre gibi
    Kureyş kabilesinin ileri gelenleri Ebû Tâlib’e giderek Hz. Peygamber’i şikâyet
    edip şöyle demişlerdi: “Ey Ebû Tâlib, yeğenin dinimizi aşağılıyor, fikirlerimizi,
    hayat tarzımızı saçmalık olarak niteliyor, atalarımızı sapıklıkla
    suçluyor. Ya onu bu işten vazgeçirirsin ya da aradan çekil, biz onun hakkından
    geliriz. Ona engel olmazsan iki gruptan biri helâk olana kadar savaşırız.”
    Ebû Tâlib, müşriklerin uzlaşma taleplerini Peygamberimiz’e anlatınca
    Rasûl-i Ekrem’in şu meşhur cevabı verdiğini biliyoruz: “Amca, vallahi, bu
    dâvâdan vazgeçmem için güneşi sağ elime, ayı da sol elime verseler yine
    358 28/Kasas, 57
    • 159 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    vazgeçmem. Allah bu dini üstün getirene veya ben bu uğurda ölene kadar
    bir an bile mücâdeleden geri kalmam.” 359
    Hz. Hamza’nın müslüman olduğu günlerde Utbe isimli müşrik, Peygamberimiz’in
    yanına gidip müşrikler adına şu talebi dile getirmiştir: “Ey
    Muhammed! Bildiğin gibi bizim aramızda aşiret ve soy bakımından saygın
    bir yere sahipsin. Sen kavminin başına büyük bir iş açtın. Birliklerini parçaladın,
    fikirlerini saçmalık olarak niteledin. Tanrılarının çokluğunu ve dinlerini
    ayıpladın, geçmiş atalarını karaladın. Sana bazı önerilerde bulunacağım.
    Eğer sen, bu getirdiğin dini kullanarak mal edinmek istiyorsan, senin
    için mal toplarız ve aramızda en çok mala sahip olanımız olursun. Eğer
    bu yaptıklarınla şeref elde etmek istiyorsan seni başımıza lider tâyin ederiz
    ve sensiz hiçbir şey yapmayız. Eğer kral olmak istiyorsan seni kral yaparız.”
    Utbe sözlerini bitirince Peygamberimiz bu pazarlık girişimini, uzlaşma
    teklifini hiç düşünmeden reddetmiş ve cevap olarak Fussılet sûresinin
    ilk âyetlerini okumuştur: “Hâ Mîm. (Kur’an) Rahmân ve rahîm olan Allah
    katından indirilmiştir. Bilen bir kavim için, âyetleri Arapça olarak açıklanmış
    bir kitaptır. Bu Kitap müjdeleyici ve uyarıcıdır. Fakat onların çoğu yüz
    çevirdi. Artık dinlemezler. Ve dediler ki: ‘Bizi çağırdığın şeye karşı kalplerimiz
    kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Bizimle senin aranda bir perde
    bulunmaktadır. Onun için sen (istediğini) yap, biz de yapacağız’. De ki:
    ‘Ben ancak sizin gibi bir insanım. Bana ilâhınızın bir tek ilâh olduğu vahy
    olunuyor. Artık O’na yönelin, O’ndan mağfiret dileyin. Müşriklerin/ortak koşanların
    vay haline!” 360
    Bir gün Peygamberimiz Kâbe’yi tavaf ederken Velid bin Muğîre, Ümeyye
    bin Halef, As bin Vâil ile karşılaştı. Bunlar, kabileleri arasında çok önemli
    kimselerdi. Dediler ki: “Yâ Muhammed! Gel, biz senin ibâdet ettiğine ibâdet
    edelim, sen de bizim taptığımıza tap. Böylece seninle ortak bir noktada
    buluşalım. Eğer senin ibâdet ettiğin bizimkinden hayırlıysa böylece ondan
    nasibimizi alırız. Yok, eğer bizim taptığımız seninkinden hayırlıysa o zaman
    sen bizimkinden nasibini almış olursun.”
    359 İbn İshak, Siyer, Akabe Y. s. 257-263
    360 41/Fussılet, 1-6
    • 160 •
    Ahmed Kalkan
    Bunun üzerine Allah Teâlâ, Rasülü’nün cevap vermesi için şu âyetleri
    indirdi: “Ey kâfirler, ben sizin taptığınıza kulluk etmem. Benim ibâdet ettiğime
    de siz kulluk etmezsiniz. Ben sizin taptığınıza kulluk edecek değilim; siz
    de benim ibâdet ettiğime kulluk edecek değilsiniz. Sizin dininiz size, benim
    dinim bana!” 361
    İnsanlar arası ilişkilerinde yumuşak huylu olan, akrabalarına ve çevresindeki
    insanlara iyilikte bulunmayı, kolaylığı ve kolaylaştırmayı seven
    biri olan güzel huylu Hz. Peygamber, örneklerde görüldüğü gibi, hiç bir zaman
    İslâm’ın ilkelerini pazarlık konusu yapmamış, müşriklerle uzlaşmaya
    yanaşmamıştır.
    Mekke’de zulmün, vahşet ve işkencelerin tarihe kara bir leke olarak geçtiği
    o karanlık günlerde, hem kendisi, hem de mü’minlere büyük baskılar
    olmasına rağmen, haktan en küçük bir tâviz vermemiştir. Malla şımaran
    müstekbirlere ve siyasal güçle azan zorbalara karşı söylenmesi gereken hak
    sözü gizlemeye, çarpıtmaya yeltenmemiş, putları seviyor gözükmemiş, putçuları
    övecek tavır kesinlikle sergilememiştir. Kimseden çekinmeden, eğriltmeden,
    çıkar gruplarının arzuları doğrultusunda yorumlamadan, açık
    açık, net bir şekilde Kur’an’ı ve Allah’ın hükümlerini tebliğ etmiş, hayata
    geçirilmesi için bütün gayretini göstermiştir. O’na inanan insanlar da aynı
    çizgiyi büyük bedeller ödeme pahasına sürdürmüştür. Çağdaş dünyadaki
    müslümanların, peygamberimizin kurulu düzene karşı takındığı tavırdan
    mutlaka dersler çıkarması gerekir. Her şeyi ile örnek almak zorunda olduğumuz
    () önderimizin uzlaşma konusundaki tavrından bir başka örnek
    daha verelim: Rasûlullah, müşriklerle savaşmak için Bedir’e doğru yol aldığında,
    cesareti ve kahramanlığı ile ün yapmış bir müşrik, Rasûl-i Ekrem’in
    yanına geldi ve müslümanlarla birlikte savaşa katılmak istediğini söyledi.
    Peygamber Efendimiz, “Ben bir müşrikten yardım almam!” diyerek adamı
    geri gönderdi. Adam üç defa gelerek aynı teklifi yaptı. Üçüncü seferinde
    “Allah’a ve Rasûlü’ne iman ediyorum” deyince “o halde yürü!” diye orduya
    kattı. 362
    Rasûlullah, çevresinde kahramanlığı ve cesaretiyle ün yapmış bir müşriğin
    yardım teklifini, iman etmediği gerekçesiyle kabul etmiyor. Hâlbuki
    ashâb, moral yönü ile bu yardım teklifini olumlu karşılamışlardı. Ancak
    361 109/Kâfirûn, 1-6
    362 Müslim, hadis no: 151
    • 161 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Hz. Peygamber, neyin uğrunda savaştığını ashâbından daha iyi bilmekteydi.
    Böyle kritik bir zamanda, müslümanlarla müşrikler arasında birtakım
    dostluklar, yardımlaşmalar kurulursa bu, tevhidin insan hayatına yer etme
    mücâdelesine ileride köstek teşkil edecek, savaşta kurulan ittifaklar, giderek
    duygusal yaklaşımlara yol açacaktır. Oysa İslâm’ın yeryüzünde kavgasını
    vermenin asıl amacı, şirki, bütün düşünce ve kurumlarıyla tamamen söküp
    atmaktır. Bunun için de kesin ve açık bir tavır gereklidir. Şartlar ne olursa
    olsun, müşriklerle kurulacak bir ittifak, dinin pratikte gerçekleştirmek istediği
    hedeflerle bağdaşma-maktadır.
    İslâm adına verilen mücâdele sürecinde müşriklerle her türlü ittifakın
    Rasûlullah’ca uygun görülmediği, bundan şiddetle kaçınıldığı kesin bir gerçektir.
    Rasûlullah bir başka hadis-i şerifinde, açıkça: “müşriklerin ateşiyle
    aydınlanmayınız.” 363 diye emretmiştir. Evet... Müşriklerin ateşiyle aydınlanmak,
    hele bizim ateşimizle onları aydınlatmak... Kâfirlere vermek, onlardan
    almak... Her iki konu üzerinde çokça düşünmek ve ona göre davranmak
    zorundayız.
    İslâm’da savaşlar, kâfirlerin değil; müslümanların istediği sahalarda kabul
    edilir. Her çeşit İslâmî mücadele ve hizmetlerin esasları, ancak müslümanların
    istediği şekillerde ve İslâmî esaslara göre tanzim edilir. Bugün
    ise Firavunların tesbit ve müsaade ettiği, yönlendirdiği, sınırlarını çizdiği
    alanda mücadele ve çalışmayı tercih eden müslümanlar, Firavun’lara açıkça
    cephe almadan onları nasıl altedeceklerdir?
    Peygamberimiz’e yapılan teklifte de, tarihte ve günümüzde yüzlerce
    tekrar edilen nice olaylarda da görüldüğü gibi, egemenliği ellerinde bulunduran
    tâğutî güçler, İslâm’ın sosyal hayata hâkim olmaya kalkmasını daima
    kendi şeytanî çıkarları için tehlikeli görmekte ve İslâm’ı gündeme getiren
    müslümanlara tâviz vererek, onlardan bazı tâvizler istemektedirler. Tâğutlar,
    tevhidî hareketi kontrol altına almak ve aslî çizgisinden saptırarak etkisiz
    hale getirmek istedikleri için bu yola başvururlar. Başlarında Peygamber
    ve O’nun gerçek vârisleri olan, sadece Allah’a bağlı güvenilir liderlerin bulunmadığı
    birçok tevhidî hareket, şeytan ve dostlarının bu tâviz alışverişi ve
    bu müdahalesiyle sapmış ve bağlılarını da saptırmıştır. Evet, hıristiyanlığın
    tevhid dini olma vasfından saparak, her türlü ahlâksızlığın, zâlim güçlerin,
    363 Nesâi, Kitab 48, bab 52
    • 162 •
    Ahmed Kalkan
    şirkin emrine ve hizmetine girmesiyle sonuçlanan tahrifatına sebep, Kostantinius’un
    325 yıllarında hıristiyanlıkla Roma despotizmini uzlaştırması
    olmuş, bugün de kolaylıkla her şeyle, her sistemle uzlaşabilecek mirası hıristiyanlık,
    o zamanlardan muharref bünyesine almıştır.
    Padişahlık, yani hadis-i şerifteki tâbiriyle “ısırıcı krallık” rejimleriyle,
    sarayın her türlü çıkarlarına, padişah efendilerin her türlü arzularına fetva
    bulmaya çalışarak Allah’ın koyduğu sınırları çokça aşan anlayışlarla uzlaştırılmasıyla
    Din’e nice bid’at ve hurâfeler girmiştir. İslâm, aslî yapısından,
    enerjik ve dinamik ölçüsünden sapmalarla, nihayet T.C.’nin emrine ve hizmetine
    giren, ona her türlü uygulamasında yardımcı ve fetvacı olan Diyanet
    İslâmcılığı meydana gelmiştir. Gelinen noktanın Osmanlı’dan miras
    alınan uzlaşma ve tâvizcilik sayesinde bir uzantı olduğu unutulmamalıdır.
    İslâm’ın istediği bir devlet olmadığı zaman, eğer uzlaşma varsa, devletin
    istediği İslâm ortaya çıkacaktır. Müslümanlar, basit gördükleri bir-iki tâviz
    verdikleri zaman, bir müddet sonra dâvânın tümüyle özünden sapması kaçınılmaz
    olmakta, atı alan Üsküdar’ı geçmektedir.
    Gerçekte güç ve kuvvet, izzet ve şeref Allah’a aittir. O, dilediğini güçlü
    kılar.364 Kâfirler zâhiren güçlü görünseler de bu görünüm; sanaldır, hallüsinasyondur.
    Müslümanlar, önce Allah’a, sonra az sayıda ve imkânda olsalar
    bile O’nun verdiği güce ve izzete sahip olan kendilerine güvenmek zorundadırlar.
    Bilmelidirler ki, “Allah’ın izniyle nice az bir topluluk, daha çok topluluğa
    gâlip/üstün gelmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” (365) Allah’a ve
    kendine güvenen bir müslüman, hangi şartlarda ve durumda olursa olsun,
    hakiki manada güçsüz olan müşrik güçlere yaslanmayı kabul edemez ve
    onlarla uzlaşamaz. Çünkü mü’min, dâvâsında haklı olduğuna ve Allah’ın
    yardım edeceğine kesin olarak inanır ve kâfirlerden korkmaz. Neticeyi ve
    zaferi Allah’ın vereceğini bilir. Bu özgüvene sahip olmayan, kendinden zâhiren
    daha üstün konumdaki zorba güçlere karşı mücadeleyi göze alamaz
    ve onun tahakkümü anlamını taşıyan uzlaşmadan başka bir seçeneği olmadığını
    varsayarak zulme, sömürüye, yönetilmeye, şerefsizliğe, kula kul
    olmaya boyun eğer.
    Müslümanın tâviz vermesi kadar, tâviz alması da çoğu zaman dâvâsına
    zararlı olur. Kâfirlerin bu tâvizleri, kendilerini veya rejimlerini müslüman-
    364 3/Âli İmran, 126
    365 2/Bakara, 249
    • 163 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    lara biraz daha benimsettirmesi, onları iğdiş ederek uzlaşmaya girmesi,
    neticede dâvâyı saptırıcı sonuçlar doğuran oyunların tezgâhı gibi şeytanî
    hileler olarak kabul edilmelidir.
    Uzlaşma; düşüncelerde, değerlerde, ölçülerde, prensiplerde, sosyal ve
    siyasal tavırlarda çöküş içine girmek, sivil itaatsizliği bile becerememektir.
    Uzlaşma, kaypaklıktır, ilkesizliktir. Olduğu gibi görünmemek, göründüğü
    gibi olmamaktır. Uzlaşma, psikolojik mağlubiyettir. İzzetin Allah katında
    ve mü’minlerin hakkı olduğunu unutmak, zelil olanları aziz kılmaya çalışmaktır.
    Düşmanı gözde büyütmek, bükemediği eli öpmektir; o elin az
    sonra boğazını sıkmaya hazırlandığını unutmaktır. Uzlaşma, hak ölçülerle
    uyuşmaz ama kapitalizm, pragmatizm ve makyavelizmle uyuşan ve örtüşen
    yönleri az sayılmaz; her şeyi pazarlık konusu yapmaktır uzlaşma; faydayı
    dâvânın önüne geçirebilmektir. Rasyonel/akılcı olmak ve dâvâ eri mücâhide
    Allah’ın yardım vaadlerini ve dâvânın Allah’la bağlantısını göz ardı etmek,
    kâfirler hangi yoldan başarılı oluyorsa o yolları denemektir. (Hâlbuki
    Kur’an’dan açık bir şekilde anlaşılmaktadır ki, mü’minlerle ilgili sünnetullah,
    kâfirlerle ilgili sünnetullahtan çok farklıdır.) Mutlak doğruyu, vahye ait
    hakikatleri, babasının malı imiş gibi değerlendirmektir. Bana dokunmayan
    yılan bin yaşasın deyip yılanların yaşamasına yardımcı olmak, ömürlerini
    uzatmaktır. Haktan taviz ve uzlaşma, yok olmak ilâhî kaderi olan, her an
    komada yaşayıp can çekişen bâtılın iskeletine kan pompalamaktır.
    Laiklik, ırkçılık, milliyetçilik, demokratlık, materyalizm, determinizm,
    tarih kutsayıcılığı, örf-âdet ve gelenekçilik, pragmatizm, makyavelizm...
    hep uzlaşmacılıktır. Dergi, dernek, vakıf, özel okul, radyo, televizyon, parti,
    teşkilât gibi sistem içi araçları kullanırken çok hassas olunmalı veya ileride
    tâviz vermeyecek kesin tedbirler ve ilkeler baştan kesin kararlara bağlanmalıdır.
    Çünkü bunlar, çoğunlukla uzlaşmacı zihniyete kurban edilerek
    “hizmet ediyoruz” derken giderek bu araçlar amaçlaştırılmakta ve ava giden
    avlanmaktadır.
    İslâmî duyarlılık ve inkılâpçı tavırlarla kanunlar lastik gibi en sonuna
    kadar uzatılıp sündürülmeli veya görmezden gelinmelidir ki bu tür araçların
    kullanımı meşrû olabilsin. Bu da tahmin edildiğinden çok zor ve güzel
    örnekleri yok denilecek kadar az olan bir durumdur. Risk büyüktür; ya
    bunca maddî-manevî fedakârlıkları, birikim ve emekleri kaybetmek, ya da
    bu araçlar vasıtasıyla Hak rızasını ve imtihanı kaybetmek.
    • 164 •
    Ahmed Kalkan
    Çoğunlukla görülen odur ki, bu tür silâhlar geri tepmekte, düşmanı
    değil; kullananları ve destekleyicilerini vurup yaralamaktadır. Az sayıdaki
    istisnaları hâriç tutarak, müslümanların eliyle ve imkânlarıyla bâtılın
    güçlenmesine yol açan bu araçların temel vasıflarının taviz araçları olduğu
    yaklaşımını haklı gösteren bolca örnekler vardır.
    Demokratik yapılanma ve resmî çalışmalar, ister istemez uzlaşmacı
    yaklaşımlardır. Bu uzlaşmacı ve demokratik yaklaşım, Hasan el-Bennâ,
    Abdülkadir Udeh ve Seyyid Kutub’lar zamanında dünyayı titreten Ihvân-ı
    Müslimîn hareketini ne hale getirdi, gören gözler için yakın tarihin bize
    ihtarıdır. Resmî tabelâlar altında ve düzenin belirlediği ve yönlendirdiği
    alanlardaki gayretler, az veya çok tâviz vermeyi kolayca kabullendiğinden
    bereketsizlikle sonuçlanmaktadır. Cennet, kılıçların gölgesinde olduğu
    gibi; izzet ve onur da hak prensiplerden tâviz vermeyen şahsiyetli, kimlikli
    müslümanların hakkıdır.
    Hakkı ketm etmek (gizlemek) ve hakkı bâtılla örtüp hakka bâtılı karıştırmak,
    Din’i kuşa benzetmektir. Hak Din’in etkisizleştirilmesi, atmalar ve
    katmalar yoluyla olmuştur. Atma, hakkı gizlemek; katma ise hakka bâtılı
    karıştırmaktır. Hakkı/İslâm’ı bâtılın/kâfirlerin istediği, râzı olduğu şekle
    koymak veya konulan bu şekle karşı çıkmamaktır. O yüzden dinin temel ilkelerin-
    den tâviz, itikadı ilgilendiren bir vakadır; ihanettir veya en azından
    ihanete seyirci kalmaktır.
    İnsan Niçin Tâviz Verir, Düşmanıyla Uzlaşmaya Girer?
    İnsanın niçin tâviz verme ihtiyacı hissettiğinin sebeplerini saymaya çalışalım:
    a- Ya dâvâsının prensiplerinde uzlaşmacılığa teşvik veya en azından
    ruhsat vardır. Bu, müslümanın dâvâsı için kesinlikle geçerli değildir. “Allah,
    kâfirlere mü’minlerin aleyhinde asla bir yol vermez.” 366 “İzzet (şeref, güç ve
    kuvvet) Allah’ındır, Rasülü’nün ve mü’minlerindir.”367 Ayrıca, tevhid kelimesinin
    “lâ” ile tanrılık iddia eden Allah’ın dışındakilere “hayır!” la başlaması;
    yukarıda izah edilen peygamberimizin müşriklerin uzlaşma ve yardım tek-
    366 4/Nisâ, 141
    367 63/Münâfikûn, 8
    • 165 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    liflerine kesin red cevabı vermesi ve “müşriklerin ateşiyle aydınlanmayınız”
    gibi açık nasslarla bu uzlaşmacı yolun tıkalı olduğu belgelenmiştir.
    b- Ya tâviz verdiği bazı parçalar, insan için fazla mühim olmayan,
    uğrunda zahmet çekmeye değmeyen, olmasa da olabilecek cinsten hafif
    değerlerdir. Bu da müslümanın dâvâsı için düşünülemez. İslâm parçalanmaz
    bir bütündür. İslâm’ın bir esasını yok sayan, hafife alan kimse İslâm’ın
    dışına çıkar. İslâm’a hiç bir şey galebe çalamaz. Onun en küçük cüzüne,
    bir müslümanın bin kellesi olsa, tümünü gözünü kırpmadan feda edebilir/
    etmelidir. En küçük İslâmî bir esas bile dünya nimetlerinin tümüne değişilemez.
    İslâm’ın her türlü esaslarını kabul ettikleri halde, sadece zekât
    vermeyen bir kabileye Hz. Ebûbekir’in savaş açması bile bu konuda delil
    olarak yeter. (“Dinimizde ‘İslâm devleti’ diye bir kavram yoktur”, “en güzel
    demokrasi İslâm’dır” diye vecizeler(!) döktüren, “başörtüsü teferruattır”
    diyen ve diploma için kızların başını açması câizdir, diye fetvâ verenlerin
    kulakları çınlasın.)
    c- Ya karşılığında daha kıymetli şeyle alır, böylece dâvâya hizmet etmiş
    olur. Beşerî değer ölçüleriyle, müstekbirlerin verdiği tâvizlerin büyük,
    istedikleri tâvizin ise küçük görülme-sinden dolayı tâviz verilir. Şeytanın
    Hz. Âdem’e cennette ebedî kalma vaadi karşılığında yasak ağaçtan yeme tâvizini
    istemesi gibi.368 Şeytan ne verdiğini ve ne istediğini gayet iyi bilmektedir.
    Şeytan ve dostlarının verdiği büyük tâviz, dâvâ için yararlı gözükse
    de; istedikleri küçük tâviz, müslümanları Allah’ın yardımından uzaklaştırmakta
    ve dâvâyı kişisel görüşlere göre değişebilen beşerî bir dâvâ hüviyetine
    sokmaktadır. Kâfirlerin vereceği hiç bir tâviz, Allah’ın dünyadaki yardımından
    ve âhiretteki cennetinden büyük olamaz. Abese sûresinin nüzul
    sebebi ve Allah’ın ihtarı, hizmet için çok iyi niyetlerle ve küçük bir tâvize
    açılan tüm kapıları kapamıştır.
    d- Ya korktuğu için tâviz verir. “Yoksa onlardan mı korkuyorsunuz?
    Eğer gerçek mü’minlerden iseniz Allah kendisinden korkmanıza daha lâyıktır.”
    369 “İnsanlardan korkmayın; Benden korkun. Benim âyetlerimi az bir
    karşılıkla satmayın. Kim Allah’ın indirdiği hükümlerle hüküm vermezse işte
    onlar kâfirlerin ta kendileridir.” 370
    368 20/Tâhâ, 120-121
    369 9/Tevbe, 13
    370 5/Mâide, 44
    • 166 •
    Ahmed Kalkan
    e- Ya kendisine ve dâvâsına itimadı, güveni tam değildir. Kendi kimliği
    ve dâvâsının hüviyetini açıklamaktan ürken şahsiyetsiz bir zavallıdır.
    Şeref ve izzeti, kendi dâvâsının dışında arar. Bukalemun tiplidir. Onun için
    kolaylıkla tâviz verip rahatına bakar. “O münâfıklar ki, mü’minleri bırakarak
    kâfirleri dost ediniyorlar. İzzeti (şeref ve zaferi) onların yanında mı arıyorlar?
    Muhakkak ki bütün izzet kudret Allah’ındır.” 371
    Evet... Uzlaşma ve tâviz, tevhidî harekete, bütüncü, radikal, köktenci,
    inkılâpçı anlayışa set vurur. Ve uzlaşma, karşı çıkılamaz ve değiştirilemez
    bir kader değildir.
    Tâviz ve Uzlaşmayı Red, Küfre Meydan
    Okumak ve Ateşten Gömlek Giymektir
    Her tâviz, yeni ve daha büyük tâvizler doğurur. Amellerdeki tâvizler,
    inançlardaki tâvizlere yol açabilir. Tâviz vererek inandığını yaşamayan,
    yaşadığı gibi inanmaya başlar. Onun için tâvizkâr anlayışı reddeden genç
    müslümanlar, kendi pratik yaşayışlarındaki her türlü uzlaşma ve tâvize de
    öncelikle karşı olmalı ve kendine sülük gibi yapışan bu bâtıl asalakları söküp
    atmalıdır.
    Amerikan saç modeli, Amerikan tipi daracık kot pantolonuyla, elindeki
    Marlboro veya Coca Cola’sıyla Amerika’ya karşı çıkıp kafa tutmak, teoride
    bile Amerika düşmanı olmak mümkün değildir. Kişinin karşı çıktığı düşmanını
    gözünde büyütüp ona benzemesi, onu nice konuda örnek alması,
    düşmanlıkla bağdaşacak şey değildir.
    Müslümanların nüfuslarının % 99’larla ifade edildiği topraklarda küfrün
    her yönüyle egemen olmasının temel sebeplerinden biri bu uzlaşmacı
    yaklaşımdır. Kıyam ve devrim yolunun çok yokuş olmasının en önemli
    sebebi; tâviz vermeyi, uzlaşmayı normal, câiz, hatta hizmet ve cihad sayan
    gâfil veya hâinlerdir. Nice mücâhid(!), küfür çarklarını çevirmek, Allah’ın
    indirdiklerinin dışındakilerle hükmetmek için yarışa katılmaktadır. Nice
    İslâmcı(!) sermaye, kapitalist ekonominin kurallarıyla holdingleşme ve Karunlaşma
    için ne tür atraksiyonlar yapmaktadır! Nice hacı ve hoca kızları,
    İslâm’a hizmet için başını açmakta, nice müslüman genç İslâm için putlara
    371 4/Nisâ, 139
    • 167 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ve tâğutlara saygı duyup itaat etmeye koşmaktadır. Nice küfür sayılacak söz
    ve davranışlar İslâm(!) için yerine getirilmektedir. Allah’a kul olmayı bırakıp
    emir kulu olmak, kâfir de olsa yetkili ve etkili kişilere/kurallara boyun
    eğmek, hizmet ve sevap kabul edilmektedir. Örnekleri çoğaltmak mümkün;
    ama zülf-i yâre dokunup fincancı katırları ürkütmek de...
    Uzlaşma ve tâvizi red; bâtılla “uyuşma”yı red anlamına geldiği gibi,
    “uyuşukluğu” da reddetmek demektir. Tâviz ve hoşgörü ninnileriyle uyutulan,
    uzlaşma afyonuyla uyuşturulan devin, hipnotizörü ve doktor kıyafetindeki
    katili farkedip şahlanışıdır bu red. Uyanış ve diriliştir. Kötülüğe/Bâtıla
    elle, dille ve hiç olmazsa kalple karşı çıkıp değiştirme bilinci ve görevi ile
    bâtılla/münkerle uzlaşmayı, “bundan sonrasında hardal tanesi kadar iman
    yoktur.” hükmüyle değerlendirmektir.
    Savaşçı kimliğini kuşanmaktır uzlaşmayı reddetmek. Yakın çevreden
    başlayarak bütün dünyaya tavır almak, meydan okumaktır. Cihada en
    azından teorik olarak adım atmak, eylem bilincine ulaşmak, kıyam ateşini
    tutuşturmaktır. Gemileri yakmaktır. Arkaya bakmadan sırât-ı müstakim
    çizgisinde zafere ve/veya cennete doğru koşu için start vermek, yarışı başlatmaktır.
    Belki imanı tartışılabilecek takvâsız, sıradan bir müslüman olmaktan;
    dâvâ adamı, Allah eri, şehâdet âşığı fedâi bir mücahid tavrı demektir.
    Onun için yürek ister; hem cesaret, hem de cesaretin beslendiği enerji
    olan iman ve takvâ anlamında yürek ister; mangal gibi yürek. Mangalda
    kül bırakmayacak şekilde nutuk atmak, sonra yan gelip yatmakla uzlaşma
    ve tâviz yolu reddedilmiş olmaz; Sadece ona buna çatılarak nefisler tatmin
    edilmiş olur. Uzlaşmayı red, köleliği reddir, rahatı terk etmektir, zenginliği
    reddetmektir, yatakta ölmeyi düşünmemektir. Eyleme, cihada, direnişe, sabıra,
    takvâya, uykusuzluğa, açlığa, -tabii kahramanlığa ve şehidliğe- giden
    yola aşkla, sevdayla koyulmaktır.
    Uzlaşmanın en uç noktasını, bir zamanlar T.C.’nin en üst noktasını işgal
    eden kişi dillendiriyordu: “230 civarındaki ahkâm âyetini laik anlayış çerçevesinde
    yorumlamanın yolu bulunmalı.” Uzlaşmayı reddeden cephenin
    bu konudaki sözü ve tavrı sorgulanmalıdır, bu sözü söyleyenden önce. Bu
    ahkâm âyetleri yok sayılamayacaksa ve laik anlayış doğrultusunda tahrif
    edilerek yorumlanamayacaksa, ya da ketm edilerek gündemden çıkarılamayacaksa...
    Evet, öyleyse...
    • 168 •
    Ahmed Kalkan
    Uzlaşmaya karşı çıkmak, hayalî düşmanla savaşan Donkişot’luk değil;
    put kıran İbrahim’liktir. İbrahim, “tek başına bir ümmetti.” 372 Bugün İbrahim
    imanı ve gözü pekliğine sahip olmayanlar, “ümmetin tek İbrahim
    olması”na çalışmalılar. Allah’la beraber olana, O’nun yardım ettiği kimseye
    kim zarar verebilir ki?! Tâvizi ve uzlaşmayı red: “Kim Allah’a sahip, o neden
    mahrum; kim Allah’tan mahrum o neye sahip?” diyebilmektir. Câhiliyyenin
    zorladığı uzlaşmaya direnmek, İslâmî hareket ve ümmet güçlerinin
    yardımlaşması ve dayanışmasıyla gerçekleşebilir. Direniş; iman, cihad ve
    sabır gibi altyapıya gerek duyduğu kadar, fikir ve yardım desteğiyle teşkilât
    ve harekete, psikolojik ve dua desteğiyle ümmete de ihtiyaç duyar. “Sizden,
    hayra çağıran, iyiliği emredip kötülüğü meneden bir ümmet (topluluk)
    bulunsun. İşte onlar kurtuluşa erenlerdir.” 373 Tâvizi, uzlaşmayı reddetmek,
    geçici bir protesto hareketi değil; ölüme kadar tevhid kelimesindeki “lâ”-
    yı hayatıyla tefsir edip, eylemleriyle yorumlamaktır. Uzlaşmayı red, hak ve
    bâtıl her şeye karşı çıkmak, farklı anlayıştaki mü’minlerle ve değişik İslâmî
    yaklaşımlarla da iyi geçinme yollarını aramayıp onlarla mücadele etmek,
    ya da isyankâr fakat marazî/hastalıklı bir psikolojik yapı değildir. Hakk’ın
    mutlak doğruları ile beşerin göreceli doğrularını birbirine karıştırmak, itikadî
    olanlarla itikadî olmayanı aynı kefede görmek, bir hata ile haramı, bir
    günah ile şirki karıştırıp hepsine aynı şiddette reaksiyon göstermek değildir.
    Uzlaşmayı reddetmek deyince, insanca münasebetleri, sosyal ilişkileri
    kesip uzlet içinde yaşamayı, toplumsal bağları koparmayı kast etmiyoruz;
    İbrahimî ve Muhammedî tavrı hayata geçirmeyi kast ediyoruz. Onlar küfürle/
    bâtılla uzlaşsalardı ateşe atılır, memleketlerini terk etmeye mecbur
    kalır, ölümle burun buruna olurlar mıydı?
    Mü’min nasıl olur da Kur’an’ın “neces (pislik)”374 dediği müşriklere
    inanç, fikir, dil veya eylemlerinde tâviz vererek, tevhidle uzlaşması ve
    tevhide bulaşması mümkün olmayan pisliğe kapısını açar? Küfrün azına
    veya pisliğin küçüğüne bile olsa, nasıl tahammül edip rıza gösterir? Hele o
    pislikle iç içe yaşayıp, o pisliği hoş görebilir? Mü’min nasıl olur da hayvanlardan
    daha aşağıda olanlarla375 işbirliğine, uzlaşmaya girer? Nasıl olur da
    372 16/Nahl, 120
    373 3/Âl-i İmran, 104
    374 9/Tevbe, 28
    375 7/A'râf, 179
    • 169 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    o hayvanların ahırlarında, onlarla beraber oturup kalkar,376 beraber aynı
    yemlikten yemlenir?
    Mü’min nasıl olur da kâfirlerin önüne attıkları dünya, makam, mevki,
    hizmet, para, maaş, menfaat... gibi geçici çıkarları gözünde büyüterek, onların
    çürük iplerine yapışmayı, Allah’ın kopmaz ipine377 tercih eder? Tâğutu
    reddederek sağlam ipe yapışması gerektiği halde, onların uzattığı çürük
    ipin kendisini Allah’a ve cennete ulaştıracağını, kendisini yükseltebileceğini
    nasıl ümit edebilir?
    Evet... Her sistem tâviz verebilir, başka sistemlerle uzlaşabilir, ama
    İslâm asla! Her insan, dâvâsından tâviz verebilir, başka dâvâlarla uzlaşabilir,
    ama müslüman asla! Her bâtıl, başka bâtıllarla kaynaşabilir, uyuşabilir,
    ama hak vasfını kaybetmeden hak asla!
    - 10-11. Âyetler -
     هََّازٍ مَشَّاءٍ بنَمِي ٍ ¦ وَلاَ تطِعْ كَُّ حَلاَ فٍ مَِ ي نٍ
    وَلاَ تطِعْ : sakın itaat etme كَُّ :َ (hiçbiri) her حَلاَ فٍ : çokça yemin eden ¦ : مَِ ي نٍ
    alçağa هََّازٍ : ayıplayıp duran  مَشَّاءٍ بنَمِي ٍ : laf getirip götürene
    “Sakın boyun eğip itaat etme; çokça yemin eden hiçbir alçağa,
    Ayıplayıp duran, laf getirip götürene.” (68/Kalem, 10-11)
    Ahlâksızlara İtaat Etme! Onlara Boyun Eğme!
    Sûrenin dördüncü âyetinde Peygamberimiz’in güzel ahlâkından bahsedilmişti:
    “Ve sen elbette muhteşem bir ahlâk üzeresin.” 378 Bir tarafta böylesine
    güzel ahlâk sahibi bir Rasûl, diğer yanda ahlâksız, yani birçok çirkin
    376 4/Nisâ, 140
    377 2/Bakara, 256)
    378 68/Alâk, 4
    • 170 •
    Ahmed Kalkan
    ahlâk sahibi kimseler. Saflar net, kime uyulup itaat edilmesi gerektiği çok
    belirgin. Bu âyetlerde nitelikleri anlatılan adamın Velid bin Muğire olduğu,
    yine Müddessir sûresindeki şu âyetlerin de onun hakkında indiği söylenmektedir:
    “Ey Muhammed, tek olarak yaratıp, kendisine bol bol mal, çevresinde
    bulunan oğullar verdiğim ve nimetleri yaydıkça yaydığım o kimseyi
    bana bırak, cezasını ben vereyim. Bir de verdiğim nimetten arttırmamı umar,
    hayır, çünkü o, bizim âyetlerimize karşı son derece inatçıdır. Onu sarp bir yokuşa
    sardıracağım. Çünkü o düşündü, ölçüp biçti; canı çıkası ne biçim ölçtü
    biçti. Cam çıkası yine ne biçim ölçüp biçti. Sonra baktı; sonra kaşlarını çattı,
    suratını astı. Sonra da sırt çevirip büyüklük tasladı. ‘Bu sadece öğretile gelen
    bir sihirdir. Bu Kur’an yalnızca bir insan sözüdür’ dedi. İşte bu adamı yakıcı
    bir ateşe yaslayacağım:” 379 Velid bin Muğire’nin, Peygamber Efendimize
    çeşitli komplolar kurması İslâm davetinin karşısına dikilmesi, insanları Allah’ın
    yolundan alıkoyması ile ilgili birçok rivâyet vardır. Ayrıca bu sûredeki
    âyetlerin de Ahnes bin Şureyk hakkında indiği de rivâyet edilmiştir. Bilindiği
    gibi bu iki adam Peygamber Efendimizin baş düşmanıydılar. Sürekli
    ona karşı savaş kışkırtıcılığı yapıyor, insanları O’nun aleyhinde birleşmeye
    çağırıyorlardı.
    Bu sûredeki sert saldırı ve Müddessir sûresindeki korkunç tehditler,
    ayrıca başka sûrelerde yer alan uyarılar, ister Velid olsun ister Ahnes olsun
    -birincisi olma ihtimali yüksektir- burada işaret edilen adamın Peygamber
    Efendimiz’in ve dâvet hareketinin aleyhine başlatılan mücâdelede ne kadar
    önemli bir rol üstlendiğinin kanıtıdır. Aynı şekilde bu saldırı ve tehditler
    söz konusu kişinin kötü hareketini, bozuk kişiliğini, iyilikten uzak ahlâksız
    bir tip olduğunu ortaya koyuyor.
    Müşriklerin ileri gelenleri hakkında inen bu âyetler, onların genel karakterlerinin
    güzel bir özetidir. Bu âyetlerde Hz. Peygamber ve ona iman
    edenler uyarılarak anılan kötü niteliklerin tümünü veya bir kısmını taşıyan
    kimseye mal ve oğulları var diye yani zengin ve güçlü olduğu için boyun
    eğmemeleri istenmektedir.
    “İnsanların arasını dedikodu yoluyla bozacak, söz getirip-götüren,
    müslümanları rencide eden insanlara itaat etme.” Şimdi bunu, büyük çaplı
    organize güçler yapıyor. Basın yayın organlarıyla
    müslümanların aleyhine,
    379 74/Müddesir, 11-26
    • 171 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    insanların aleyhine cürümler, suçlar işleniyor. İnsanlar hafife alınıyor. Bir
    insanı hafife alan, hakaret eden, şahsiyeti ile oynayan; bütün insanlığın şahsiyeti
    ile oynamış gibidir. Onun için daha ilk âyetlerde, “insanların şahsiyeti
    ile oynayan ve onlara
    hakaret eden, onlarla dalga geçen ve insanlar arasında
    bozguncu sözleri yayan insanlara itaat etme!” diye uyarılıyor. Biz de uyarılıyoruz.
    Haddi aşmış, çok günah işleyen ve cimrilik yapan insanlara da itaat
    etme. Cimri insanlar. Elinden hiç hayır gelmeyen insanlar, yaptıkları işler,
    çıkardıkları kanunlar, vermiş oldukları emirlerde insanlığın selâmeti,
    saâdeti
    değil, kendi çıkarları olan insanlara, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyenlere
    itaat etme. Cennete giden yola engel koyanlara itaat etme.
    Ahlâksızca yaşayan, haddi aşmış insanlara da itaat etme. Ahlâksız bir
    nesilden dünyaya gelmiş insanlara da itaat etme. Yani nesli bozuk insanlara
    da itaat etme. Kendi nesli bozuk bu insanların, yaptıkları kötülükler
    nedeniyle gelecek nesli de bozacaklarından, bunlara da itaat etme! Bunlar
    mal sahibidir, çocuk sahibidir diye itaat etme. İnsanların ekonomik, siyasî,
    askerî gücüne bakarak onlara itaat etme.380
    “Sakın boyun eğip itaat etme; çokça yemin eden (hallâf) hiçbir alçağa
    (mehîn).” (68/Kalem, 10)
    Burada Kur’ân-ı Kerim söz konusu kişinin hepsi de iğrenç olmak üzere
    dokuz niteliğini sıralıyor. Bunlardan ilki: “Bu adam aşırı yemincidir...”
    Çok yemin etmektedir. İnsanların kendisini yalanlayacaklarının, kendisine
    güvenmeyeceklerinin farkında olan yalancı insanlardan başkası sık sık yemine
    başvurmaz. Böylece bir insan yalanını gizlemek, insanların güvenini
    kazanmak için yemin eder. Aşağılıktır, onursuzdur; Kendisine saygısı yoktur.
    Bu yüzden insanlar sözlerine saygı göstermezler. Onun aşağılık oluşunun
    delili de yemine ihtiyaç duymasıdır, hem kendisinin hem de insanların
    kendisine güvenmemesidir. Mal, evlât ve mevki-makam sahibi olması bu
    durumu değiştirmez. Çünkü aşağılık kompleksi, psikolojik bir niteliktir.
    Bir kişi azgın, zorba ve kudretli bir kişi dahi olsa bu niteliğe sahip olabilir.
    Şeref ve haysiyet de (izzet-i nefis) psikolojik bir sıfattır. Saygın bir ruh dünya
    hayatın tüm değerlerinden yoksun olsa bile bu nitelikten soyutlanmaz.
    380 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yay., c.8, s. 32
    • 172 •
    Ahmed Kalkan
    İnsanlar genellikle; zor duruma düştükleri zaman, haklı olduklarını ispat
    için “Vallahi, Billâhi” gibi yemin lafızlarını kullanırlar. Yemin’in lügat
    mânâsı; “sağ el” demektir. Halk arasında hayır ve bereket sağ ele nisbet olunur.
    Yemin “kuvvet” mânâsına da kullanılır. Kur’ân-ı Kerîm’de; yemin kelimesi,
    kuvvet manasına da kullanılmıştır. İslâmî ıstılahta: “Allah Teâlâ’nın
    adını zikrederek, haberin takviyesidir.” Ayrıca yemin eden kimse; bir şeyi
    yapmaya veya yapmamaya, Allah Teâlâ’yı şâhid tutarak karar verir. Ahd,
    misak anlamında yemin, bir niyet ve kararlılık olayıdır.
    Allah, adının lağv konusu yapılmasını istemiyor. Yemin, kişilik ifade
    eden kararlı söz halinde ağızdan çıktığında ise onun korunması, gereğinin
    yerine getirilmesi, insan olmanın onur borcudur. 381
    Yeminini basit menfaatler yüzünden bozan, sonsuzluk nasibi olmayan
    bedbahttır. Çünkü Kur’an, insanı, bir anlamda ahdine vefâ eden varlık olarak
    düşünüyor. Yapılmayacak sözün ağızdan çıkması Yaratıcı’yı öfkelendiren
    büyük bir sapıklıktır. İnsan, bu sapıklığa bulaşmakla Allah karşısında
    çok rezil bir duruma düşüyor.382 Bunun içindir ki, Hz. Peygamber: “Ahde
    vefâsı olmayanın, imanı da olmaz” 383 buyurmuştur. Yemini bozmak, ahde
    vefâsızlık uluslar arası planda vücut bulduğunda bir savaş gerekçesidir.384
    Bu demektir ki Kur’an, ahde/antlaşmaya vefâsızlığı insan onuruna, hayata
    bir tecâvüz saymaktadır. Peygamberimiz de yemin konusunda şu uyarıları
    yapmaktadır:
    “Yemin, malı harcama (elden çıkarma), bereketi mahvetme sebebidir.” 385
    “Satışta çok yemin etmekten sakının, çünkü yemin, önce sürümü arttırır,
    ama sonra kazancı mahveder.” 386
    “Büyük günahlar şunlardır: Allah’a şirk/ortak koşmak, ana babaya itaatsizlik
    etmek, haksız yere bir kimseyi öldürmek ve yalan yere yemin etmek.” 387
    381 5/Mâide, 89
    382 bk. 3/Âl-i İmrân 77; Saff, 2-3
    383 Beyhakî, es-Sünnetü'l-Kübrâ, c. 9, s. 231; Zehebî, Kebâir 108
    384 Bk. 9/Tevbe, 12-13
    385 Buhârî, Büyû’ 26; Müslim, İman 117, Müsâkat 131
    386 Müslim, Müsâkat 133
    387 Buhârî, Eymân 16, Diyât 2, İstitâbetü'l-Mürteddîn 1; Tirmizî, Tefsîru Sûre (4) 6; Nesâî, Tahrîm 3, Kasâme
    48
    • 173 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Her kim Allah’tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuş veya
    küfretmiştir.”388
    Günümüzdeki Kullanımıyla Yemin
    Günümüzde bazı insanlar, Allah lafzını, herhangi bir isim gibi uluorta
    kullanmakta, “Allah” denildiği zaman kalpleri titreyen (haşyetle ürpermesi
    gereken) mü’minler389 olmaları gerektiği halde, içkili eğlencelerde “Allah”
    isminin geçtiği şarkılar mırıldanabilmekte veya bu şarkılara dilleriyle eşlik
    edebilmekte, tepkisiz dinleyebilmekteler. Yemin konusunda da durum
    bundan farklı değildir. Nice insan, birkaç cümlesinde bir “vallahi” gibi Allah
    adına yemin lafzını düşüncesizce ağzına alabilmektedir. Bu; şuursuzluğun,
    ağzından çıkan sözleri kontrol etmeyişin ve âhirette her sözden hesaba
    çekileceğini hesap etmeyişin sonucudur.
    Bazı kimseler ise, lağv/boş yere yeminden çok daha çirkin olan yemini
    ağızlarına alabilmektedir. Bu da küçücük bir dünya menfaati için yalan yere
    yemin etmek, dolayısıyla Allah’ı yalancı şâhit yerine geçirmeye çalışmak,
    Allah’a iftira etmektir. Böyle, yeminlerini az bir dünya karşılığına satanların
    âhirette hiçbir nasibi olmayacak, Allah Kıyâmet günü onlarla konuşmayacak
    ve onları temize çıkarmayacak, elem verici bir azap verecektir. 390 Yalan
    yere yemin, günâh-ı kebâirden, yani büyük günahlardan biridir.
    Günümüzde, özellikle ticaretle uğraşanların bazıları, üç kuruş kâr elde
    etmek için âhiret zararını göze almakta, yalan yere rahat bir şekilde yemin
    edebilmektedir. “Kim, müslüman bir kimsenin hakkını, yemini ile ele geçirirse
    artık onun için cehennem vâcip olmuştur. Allah Teâlâ ona cenneti de
    mutlaka haram kılmıştır.” “Ey Allah’ın Resulü! Az bir şey olsa da mı?” diye
    sordular. “Misvak ağacından bir çubuk bile olsa!” cevabını verdi.391 “Kim, bir
    yeminde yalan yere yemin ederse bu yemini sebebiyle cehennemdeki yerini
    hazırlamış olur.”392; Kim Müslüman bir kimsenin malı hakkında yalan yere
    yemin ederse, (Kıyâmet günü) Allah’la karşılaştığında O’nu kendisine karşı
    gazaplanmış bulur!” 393
    388 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
    389 8/Enfâl, 2; 22/Hacc, 35
    390 3/Âl-i İmrân, 77
    391 Müslim, İman, 218; Nesâî, Kadâ 29
    392 Ebû Dâvud, Eymân 1, hadis no: 3242
    393 Buhârî, Eymân 17; Müslim, İman 234
    • 174 •
    Ahmed Kalkan
    Böyle bir yemin, matematiksel olarak parayı arttırsa, kişinin kârını
    fazlalaştırarak dünya menfaatine sebep olacağı zannedilse bile, bu değerlendirme
    “bereket” kavramıyla düşünüldüğünde yanlıştır. Böyle günaha,
    harama dayalı bir menfaat, dünyada bile zarar sebebidir. “Yemin, malı harcama
    (elden çıkarma), bereketi mahvetme sebebidir.” 394 Bırakın yalan yere
    yemin etmeyi, esnafın, tüccarın doğru bile olsa sık sık yemin etmesi doğru
    değildir, günahtır. “Satışta çok yemin etmekten sakının, çünkü yemin, önce
    sürümü arttırır, ama sonra kazancı mahveder.” 395
    Bazıları da anasının, babasının üzerine yemin etmekte veya “çocuklarımın
    başı üzerine!” demektedir. Böyle yeminler de haramdır. “Allah Teâlâ,
    sizleri babanızı zikrederek yemin etmekten nehyetti. Öyleyse kim yemin edecekse
    Allah’a yemin etsin veya sussun!”396; “Annelerinize ve putlara da yemin
    etmeyin, Allah’a da ancak doğru söylemek şartıyla yemin edebilirsiniz.” 397
    Yemin konusunda en büyük günah, Allah’ın dışında başka şeyler üzerine
    yemindir. Yemin, bir insanın en kutsal kabul ettiği zâtın adını zikretmesi
    ve onu şâhit kılmasıdır. Mü’min için, adına yemin edilmeye lâyık zât,
    en mukaddes varlık Allah’tır. Allah’ın dışında bir şey üzerine yemin, şirk
    tehlikesinden uzak değildir. Bu tür yeminler “vallahi, billâhi, tallahi” şeklinde
    yapılan yeminlerin dışındaki tüm yeminleri kapsar. Bu yemin lafızlarının
    en çirkinleri: “Dinimi inkâr edeyim ki...”, “Allah’ımı inkâr edeyim
    ki...”, “kâfir olayım...” gibi sözlerdir. Böyle yemin eden kişi, sözünde doğru
    bile olsa, bunlar mü’minin yapamayacağı çok tehlikeli elfâz-ı küfürlerdir.
    Kim İslâm’dan başka bir din adına bilerek yalan yere yemin ederse, o kişi
    dediği gibidir.398 Yine başka bir hadis-i şerif şöyledir: “Kim yemin eder ve
    ‘İslâm’dan berî/uzak olayım!’ derse, eğer sözünde yalancı ise, dediği gibi olur;
    yalancı değil de gerçeği söylemişse İslâm’a sâlim olarak dönemeyecektir.” 399
    Rasûlullah (s.a.s.) bir kimsenin: “Ben, öyleyse yahûdi olayım!” diye yemin
    ettiğini işitmişti. Şöyle buyurdular: “Yahudilik ona vâcip oldu!”
    394 Buhârî, Büyû’ 26; Müslim, İman 117, Müsâkat 131
    395 Müslim, Müsâkat 133
    396 Buhârî, Eymân 4; Müslim, Eymân 1
    397 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
    398 Buhârî, Cenâiz 84, Edeb 44, 73, Eymân 7; Müslim, İman 176, 177
    399 Ebû Dâvud, Eymân 9, hadis no: 3258; Nesâî, Eymân 8, -7, 6-
    • 175 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Her kim Allah’tan başkasına yemin ederse muhakkak şirk koşmuştur
    yahut küfretmiştir.”400 Yeminler Allah’ın adına olmalıdır, başka her çeşit yeminden
    kaçınılmalı; yanlışlıkla böyle bir yemin yapan kişi, tevbe edip imanını
    tazelemelidir.
    Yeminde karşısındakinin veya yemin ettirenin anladığı şeyden farklı
    niyet de insanı kurtarmaz. Yemin, niyete bağlı değildir. Kasden, hata ederek,
    unutarak veya zor kullanılarak yapılan yemin de yemin kabul edilir ve
    geçerlidir. Yeminde hürriyet de şart değildir. Zorakî yaptırılan yemin bile
    sahihtir. “Yemin, yemin isteyenin niyetine göredir.” Bir diğer rivâyet: “Senin
    yeminin arkadaşının seni ne üzerine tasdik etti ise ona göredir.” 401
    İslâm’ın hâkim olmadığı ülkelerde resmî yeminler de ciddî problemler
    taşımaktadır. Mahkemelerde Allah adına yemin, laiklik devletin temel esası
    kabul edildiği zamandan beri kaldırılmış, yerini “yemin ediyorum”, “nâmusum
    üzerine yemin ediyorum” gibi sözlere bırakmıştır. Hâkim, genelevinde
    çalışan bir kadının şâhitliğine başvururken, “nâmusun üzerine yemin
    eder misin?” diye sorunca, kadın şöyle demiş: “Hâkim Bey, benim nerede
    çalıştığımı biliyorsunuz. İsterseniz, her konuda nâmusum üzerine yemin
    edebilirim!” “Namus ve şerefim üzerine söz veririm, yemin ederim” diyen
    nice insan, içki kadehini kaldırırken de arkadaşına “şerefine!” demektedir.
    Bu şerefin de ne olduğu tartışılabilir.
    Milletvekili yeminlerinin de nice olaylara ve tartışmalara sebep olduğu
    bilinmektedir. “Atatürk ilke ve inkılâplarına bağlı kalacağına, nâmusu
    ve şerefi üzerine yemin eden” insanların bu sözlerinin durumu, hem yemin
    bağlamında ve hem de elfâz-ı küfür yönünden değerlendirilmelidir.
    Memurların da benzer şekilde yemin edip, hem de bu yeminlerinin yazılı
    olduğu bir metni imzalamaları da kanun gereğidir.
    Bayrak ve silâhın üzerine el konularak benzeri ifadeler içeren askerlerin
    yemini de, bir tören edâsıyla yapılmakta ve nice asker ana babası, evlâtlarının
    bu yeminlerine şâhit olmak için uzak yerlerden tören günü ziyâretlerde
    bulunmaktadır. Bazı adamlar, yemin lâfzı olarak “şart” veya “talâk” kelimelerini
    kullanmakta, durumla hiç ilgileri ve kabahatleri olmayan eşlerini boşamayı,
    yeminlerine âlet edebilmekteler. “Üçten dokuza”, “şart olsun!” gibi
    400 Müslim, Eymân 4; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu, c. 8, s. 218
    401 Müslim, Eymân 21; Ebû Dâvud, Eymân 8; Tirmizî, Ahkâm 19
    • 176 •
    Ahmed Kalkan
    sözlerle yemin etmekteler. Bu ifâdelerin onların yaşadığı toplumun örfü
    olarak boşama sözleri kabul edildiği için bu kimseler, ya boşanmış oluyorlar
    veya hanımlarıyla zinâ eder duruma düşebiliyorlar.
    Ayrıca, “ekmek, Kur’an çarpsın!”, “gözüm kör olsun!”, “iki gözüm önüme
    aksın ki!” şeklinde veya buna benzer Allah ismi dışında yemin ifadelerinin
    kullanıldığına şâhit olabiliyoruz. Bütün bunlar yanlıştır, günahtır.
    Hıristiyanlardan müslümanlara adapte edilmiş şekliyle Kur’an’a el basma
    anlayışının da yemin olarak kullanılması doğru değildir. Yine Hıristiyan
    usûlü yemin ederken elini göğüs hizasına kaldırma veya yeminde ayağa
    kalkma davranışları da ehl-i kitaba benzemedir, doğru değildir. Kim nereden
    uydurdu ise, “yemin ederken bir ayağını havaya kaldırınca yalan yere
    yemin sayılmaz” anlayışı da saçmadır. Hele, bırakın bir müslümanın ağzından
    çıkmasını, aklı başında ve azıcık ahlâklı bir kimsenin bile ağzına
    alamayacağı çirkin bir yemin sözü vardır ki, düşünülmesi, dillendirilmesi
    bile korkunçtur: “Anam avradım olsun!”
    Sözün özü: “Yemin, (sonuç itibarıyla) ya günaha girmektir veya pişman
    olmaktır.”402; ... İnsanları yüzüstü cehenneme sürükleyen, ancak dillerinin
    ürettikleridir.” 403
    Tarihten Bu Güne Yemin ve Andiçme
    Yemin, kutsal sayılan bir varlığı tanık göstererek verilen sözdür. Her
    toplum, kendi kutsal saydığı tanrısı, putu veya totemi adına yemin eder(-
    di). Sümerliler suya dokunarak yemin ederlerdi. Yunanlılar da Zeus adına.
    Özellikle çeşitli silahlar, demir ve demirci körüğü üzerine and Ortaasya
    Türkleri arasında yaygınlığını sürdürmüştür. Anadolu Türkleri arasında
    bıçak, kılıç atlamak en kuvvetli andlar arasında sayıla gelmiştir. Çeşitli silahlar,
    çoban sopası ve bıçak gibi âletlerin birinci derecede and içmede rol
    almaları, ilkel toplumlarda bu âletlerin üretim aracı olarak büyük fonksiyon
    ifa etmeleriyle açıklanır. Bu âletler aynı zamanda koruyucu ve besleyici
    ruhu temsil eden fetişlerdir. Anda uyulmaması halinde bu fetişler darılır
    ve bozana zarar verir inancı vardır. İslâmiyet’ten sonra Türkler, yer yer bu
    geleneklerini sürdürürken, Mushaf/Kur’an üzerine and içildiği veya Kitab’a
    el basıldığı da görülmeye başlanmıştır. Sonra, ekmek üzerine de and içmek
    402 Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, c. 17, s. 236
    403 Tirmizî, İman 8, İbn Mâce, Fiten 12
    • 177 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    önem kazandı. Sevilen, değer verilen kişiler üzerine and içme, eski Türklerden
    bu güne kadar yaygın bir uygulamadır. Fetişizmden dolayı, kendisi
    üzerine and içilen/yemin edilen tabu veya putun, eğer yemine sâdık kalınmazsa
    çarpacağı, zarar vereceği anlayışının hâlâ sürdüğü görülmektedir.
    Halkın, “Kur’an çarpsın!”, “ekmek çarpsın!”, “iki gözüm önüme aksın!”, veya
    “çocuğumun başı üzerine”, “anamın ölüsünü öpeyim” gibi bedduâ/ilenç karışımı
    and içmeleri, bu anlayışın uzantısıdır. “Yemin etsem başım ağrımaz”
    deyimi de, yine, yalan yeminin musîbete sebep olacağı anlayışı ile ilgilidir.
    And içme: And ve and içme kelimeleri, Moğolca’dan dilimize geçmiştir.
    Moğolca anda: Kan kardeşi ve amca, dayı anlamına gelir. Türkçeye and
    şeklinde geçmiştir. Andiçmek, bir Moğol töresi gereğidir. Moğol töresine
    göre, iki ayrı boydan olan kimse, birer damla kanını bir kaba damlatır, şerbetle
    karıştırır, karşılıklı içerler. Bu durumda ikisi, birbiriyle kan kardeşi
    (kanka) olur, buna andiçmek denir. Türkler müslüman olmazdan önce, bu
    uygulamaları benimsemişler, şamanist Türk boylarında eski çağlardan beri
    bu andiçme geleneğini uygulamışlardır. Eski Türkler; Göktanrı, tapındıkları
    putlar ve tabiat varlıkları adına andiçerlerdi. En değerli antlardan biri,
    kan üzerine içilen anddı. Eski Türklerde kan kardeşliği çok önemliydi ve
    kişilere gerçek kardeşlerin hak ve görevlerini yüklerdi. Yapılan and töreni,
    ettikleri kardeşlik yemininin kanıtı sayılırdı. Kardeşleşme ve dostlaşma töreni
    olarak and merasiminde, kardeş olmaya karar veren şahıslar, topluluk
    huzurunda kollarını çizerek and kabına kan akıtırlar, kımız, süt veya şarapla
    karıştırılan bu kan taraflarca içilirdi. Daha sonra, silahlar, atlar veya
    kız kardeşler değiştirilir ve taraflar andlı adaş (Moğollar devrinde anda)
    olurlardı. Bu, kan üzerine yapılan yemin demekti.
    Bu tür and törenleriyle ilgili ilk bilgilere Herodot tarihinde rastlanmaktadır.
    Kaşgarlı Mahmud, Divan-ı Lügat-ı Türk adlı meşhur eserinde; Kırgız,
    Kıpçak ve daha başka Türk boylarında andiçmenin kılıç üzerine yapıldığını
    açıklar. Yakut, Altay ve Salcak kabileleri en büyük andlarını eski totem olan
    ayı üzerine yaparlardı.
    Türkler İslâmiyet’ten sonra, şer’î mahkemelerde fıkhî yeminleri uygulamalarına
    ve giderek çoğalan bir uygulama ile Allah adına yemin etmeye
    başlamalarına rağmen, eski câhiliyye geleneğinin devamı mâhiyetindeki
    bazı and gelenekleri sürdü. Anadolu’nun kimi yörelerinde hâlâ benzeri
    kankardeşliği, yani and içme görülmektedir.
    • 178 •
    Ahmed Kalkan
    Son zamanlarda özellikle gençlerin samimi arkadaşlarına söylediği
    “kanka” deyimi de “kan kardeşim” ifadesinin kısaltılmış şeklidir. Demek ki
    hâlâ kan kardeşliği anlayışı devam etmektedir.
    Resmî Uygulamalarda Yemin/Andiçme
    İslâm mahkemelerinde genellikle tanıklara yemin ettirilmezdi. Yalan
    yere yemin etme yaygınlaştığı son zamanlarda, gerekli görüldüğü durumlarda
    yemin istenirdi. Bu yemin, Osmanlı devletinde Allah adına “vallahi”
    şeklinde idi. Türkiye Cumhuriyeti kurulduğunda da önceleri Allah adına
    yemin edilmeye devam edildi. Laiklik, devletin ilkeleri arasına girince Allah
    adına yemin etme kaldırıldı, “namusum ve vicdanım üzerine yemin
    ederim” şeklinde ifadeler kullanılmaya başlandı. Ceza mahkemelerinde
    tanıklar, bu şekilde yemin ederek ifade vermek zorundadır. Yargıç, belirli
    durumlarda taraflardan birine yemin teklif eder, buna re’sen teklif olunan
    yemin denir. Bir de taraf yemini vardır; bu da, ispat yükü kendisine düşen
    tarafın karşı tarafa teklif ettiği yemindir.
    İlköğretim öğrencilerine, her sabah andiçme törenleri uygulanır, çocuklara
    Atatürk’ün izinden gideceklerine, ilkelerini sürdüreceklerine dair
    söz verdirilir, andiçirilir.
    657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 2670 sayılı kanunla değişik
    6. maddesine göre, her memur ve memurluğa yeni başlayan kişi, aşağıdaki
    yemin metnini imzalamak zorundadır. Devlet Memurları Yemin Belgesi:
    “Türkiye Cumhuriyeti Anayasasına, Atatürk inkilâp ve ilkelerine, Anayasada
    ifadesi bulunan Türk Milliyetçiliğine sadakatla bağlı kalacağıma; Türkiye
    Cumhuriyeti kanunlarına, milletin hizmetinde olarak tarafsız ve eşitlik ilkelerine
    bağlı kalarak uygulayacağıma; Türk Milletinin millî, ahlâkî, insanî,
    manevî ve kültürel değerlerini benimseyip, koruyup, bunları geliştirmek
    için çalışacağıma; insan haklarına ve Anayasanın temel ilkelerine dayanan
    millî, demokratik, laik bir hukuk devleti olan Türkiye Cumhuriyetine karşı
    görev ve sorumluluklarımı bilerek, bunları davranış halinde göstereceğime
    namusum ve şerefim üzerine yemin ederim.” (Yemin sahibi; Adı ve imzası.
    Yukarıda yazılı memura 657 sayılı yasanın 6’ncı maddesi uyarınca gerekli
    yemin yaptırılmış bulunmaktadır; Yetkili âmirler, tarih)
    Avukatların, mesleklerine başlarken benzer yeminleri vardır. Yine, yeminli
    malî müşavirlik kurumu sözkonusudur.
    • 179 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Silahlı Kuvvetler personeli içinse andiçme törenle yapılır. Silahlı Kuvvetler
    İç Hizmet Kanunu 37. maddesinde bu yemin, şöyle düzenlenmiştir:
    “Barışta ve savaşta, karada, denizde ve havada, her zaman ve her yerde
    milletime ve cumhuriyetime doğruluk ve muhabbetle hizmet ve kanunlara
    ve nizamlara ve âmirlerime itaat edeceğime ve askerliğin namusunu, Türk
    sancağının şanını canımdan aziz bilip icabında vatan, cumhuriyet ve vazife
    uğrunda seve seve hayatımı feda eyleyeceğime namusum üzerine andiçerim.”
    Yemin töreni: Askerlere, genellikle kırk günleri dolduğunda topluca
    yukarıdaki yemin sözleri söyletilir. Bu bir merasim havasında olur. Buna
    yemin töreni denir. Tören, ilgili personelin katıldıkları birlik ya da kurumlarda
    geçen ilk ayları içerisinde garnizon komutanlığı tarafından seçilecek
    bir günde yapılır. Birliklerin önlerine konulan büyük masalar üzerine, kendi
    sınıflarına ait silah ve araçlar Türk bayrağı ile birlikte yerleştirilir. Yemin
    törenine katılan personel, elleriyle masadaki silahları (topçu ya da tank birliklerinde
    masa yerine getirilen top ya da tankı) ve Türk bayrağını tutarak
    and içme düzeni alır. İstiklâl Marşının okunmasıyla tören başlar. Grup komutanı
    olan subay iç hizmet yasasında belirlenen yukarıdaki yemini kelime
    kelime okur, personel, yani bütün askerler hep birlikte bunu tekrar eder
    ve böylelikle and içilmiş olur. Yeminden sonra en yüksek rütbeli subayın
    önünden tören geçişi yapılır.
    Nice askerin müslüman anne ve babaları, çocuklarının katıldığı bu
    yemin törenlerini izlemek için uzun, zahmetli ve masraflı yolculuğu göze
    alır ve yemin merasimini takip eder. Halkın askerliğe, yemine ve bu tür
    törenlere ilgisi ve önem vermesi, bunları ibâdet coşkusuyla benimsemesi
    bakımından incelenmeye değer bir konudur bu.
    1982 Anayasasının 81. maddesi TBMM üyeleri (milletvekilleri) için andiçmeyi
    şöyle düzenlemiştir: “Devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve
    milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, hukukun üstünlüğüne,
    demokratik ve laik Cumhuriyete ve Atatürk ilke ve inkilaplarına bağlı
    kalacağıma; toplumun huzur ve refahı, millî dayanışma ve adalet anlayışı
    içinde herkesin insan haklarından ve temel hürriyetlerden yararlanması
    ülküsünden ve anayasaya sadakattan ayrılmayacağıma; büyük Türk milleti
    önünde namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”
    Cumhurbaşkanı da, seçildikten sonra göreve başlarken Anayasanın
    103. maddesine göre TBMM önünde şöyle and içer: “Cumhurbaşkanı sı•
    180 •
    Ahmed Kalkan
    fatıyla, devletin varlığı ve bağımsızlığını, vatanın ve milletin bölünmez
    bütünlüğünü, milletin kayıtsız ve şartsız egemenliğini koruyacağıma, anayasaya,
    hukukun üstünlüğüne, demokrasiye, Atatürk ilke ve inkilaplarına
    ve laik Cumhuriyet ilkesine bağlı kalacağıma; milletin huzur ve refahı,
    millî dayanışma ve adalet anlayışı içinde herkesin insan haklarından ve temel
    hürriyetlerinden yararlanması ülküsünden ayrılmayacağıma; Türkiye
    Cumhuriyetinin şan ve şerefini korumak, yüceltmek ve üzerime aldığım
    görevi tarafsızlıkla yerine getirmek için bütün gücümle çalışacağıma büyük
    Türk Milleti ve tarih huzurunda, namusum ve şerefim üzerine andiçerim.”
    Doktorların Hipokrat yemini: Hz. İsa’dan Önce 460-377 yılları arasında
    yaşamış Yunanlı bir doktordur. Doktorların mesleğe başlamadan ettikleri
    yemin, ona aittir. Türkiye’de Tıp fakültesini bitirenlerin diploma andı şöyledir:
    “Hekimlik mesleği üyeleri arasına katıldığım şu anda hayatımı insanlık
    hizmetine adayacağıma açıkça söz veriyorum. Beni eğitenlere karşı saygım
    ve minnettarlığım devam edecektir. San’atımı vicdanıma uyarak vakarla
    uygulayacağım. Hastalarımın sırrını her zaman için saklayacağım. Hekimlik
    mesleğinin şerefini ve yüce geleneklerini sürdüreceğim. Meslektaşlarım
    kardeşlerim olacaktır. Din, milliyet, ırk, parti ya da sosyal sınıf ayrılıklarının
    hastamla görevim arasına girmesine izin vermeyeceğim. İnsan hayatına
    ana karnına düştüğü andan sonuna kadar mutlak bir saygı duyacağım.
    Baskı altında bile olsam tıp bilgilerimi insanlık yasaları dışında kullanmayı
    kabul etmeyeceğim. Tüm bunları yerine getireceğime namusum ve şerefim
    üzerine açıkça ant içerim.”
    “Ayıplayıp, çekiştirip duran (hemmâz), laf getirip götürene (nemîm)”
    (68/Kalem, 11)
    İtaat edilmesi yasak olan kişilerin diğer bazı özellikleri: Sürekli başkasını
    çekiştirir. Sözle ve işaretle, başkasını, gerek yüzüne karşı gerekse arkasından
    çekiştirir, ayıplar. İslâm dini başkasını çekiştirme ve ayıplama huyuna
    şiddetle karşı çıkar, yerer. Çünkü bu huy insanlığa yakışmaz, ruhsal edebe
    aykırıdır. İnsanlar arası ilişkilerde, büyük küçük herkesin onurunu korumada
    uyulması zorunlu olan edep tavrına ters düşer. Kur’ân-ı Kerim’in birçok
    yerinde bu iğrenç huy kınanmıştır. Nitekim Yüce Allah bir yerde şöyle
    buyurmaktadır: “Diliyle çekiştiren, kaş ve gözüyle işaretler yapıp alay eden
    • 181 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    her fesatçı kişinin vay haline.” 404 Yine başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:
    “Ey iman edenler, bir topluluk diğer bir toplulukla alay etmesin. Belki
    alay ettikleri kimseler kendilerinden iyidirler. Kadınlar da diğer kadınlarla
    alay etmesinler. Belki onlar, kendilerinden iyidirler. Birbirinizde kusur aramayın,
    birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın.”405 Bunların her biri iğrenç
    bir karakter olan alaycılığın, başkasını arkasından çekiştirmenin değişik
    şekillerinden biridir.
    Kur’an’ın kendisine itaat ve iltifat edilmesini yasakladığı insanların bir
    özelliği; insanlar arasında söz götürüp getirmesidir. Bu tip ahlâksızlar, insanlar
    arasında kalplerini bozacak, ilişkilerini koparacak, sevgilerini giderecek
    sözler götürüp getirir.
    Bu sıfat iğrenç olduğu kadar, aşağılıktır da. Kendine saygı duyan ve başka
    insanlar nezdinde saygı görmek isteyen bir insan böyle bir huyla nitelenmek
    istemez. Çünkü koğucu, laf götürüp getiren, birbirini seven insanların
    arasını bozmaya çalışan kişilerin sözlerine kulak verenler bile aslında bu
    tür insanlara saygı göstermezler, onları sevmezler.
    Peygamber Efendimiz herhangi bir arkadaşına yönelik iyi duygularını
    değiştirecek nitelikte sözlerin kendisine aktarılmasını yasaklamıştı. Şöyle
    diyordu Peygamberimiz: “Bana kimse ashâbımın birinden (canımı sıkacak
    bir) şey getirmesin (söylemesin). Zira ben, sizin karşınıza, içimde hiçbir şey
    olmadığı halde çıkmak istiyorum.” 406
    Buhârî ve Müslim’de yer alan Mücahid’in Tavus’tan, onun da İbn Abbas’tan
    aktardığı bir hadiste şöyle buyurulur: “Bir gün Peygamber Efendimiz,
    iki kabrin yanından geçerken şöyle buyurdu: “Şu iki kabirde yatanlar
    azap görmektedirler. Ama bu azapları büyük günahlardan dolayı değildir.
    Birisi küçük abdestini yaparken sıçramalardan korunmazdı, ötekisi de insanlar
    arasında söz götürüp getirirdi.” 407
    Bu âyette itaat edilmemesi gereken şerli insanların özelliklerinden biri
    olarak “hemmâz” kelimesi kullanılıyor. Bu kelimenin aynı kökten benzer
    bir kullanılışı, Kur’an’da bir sûrenin adıdır: “Hümeze.” Bu da gösterir ki
    Kur’an bu gıybet illetinin büyük bir belâ olduğuna ısrarlı bir biçimde dikkat
    404 104/Hümeze, 1
    405 49/Hucurât, 11
    406 Tirmizî, Menâkıb h. no: 3893; Ebû Dâvud, Edeb 33, h. no: 5860
    407 Buhârî, Edeb 49, h. no: 84; Müslim, Tahâre 34, h. no: 111 -292-
    • 182 •
    Ahmed Kalkan
    çekiyor. Hümeze sûresi şöyle başlar: “Yazıklar ve azaplar olsun bütün arkadan
    çekiştirip lâf dokunduranlara ve yüze karşı ayıplayanlara...” 408 “Suçlular/
    günahkârlar, (dünyada) mü’minlerin durumuna gülerlerdi. Onların yanından
    geçtikleri zaman birbirlerine kaş göz eder(ek onları küçümser)lerdi. Ailelerine
    döndükleri zaman da (yaptıklarıyla övünüp) eğlenmeye başlarlardı.
    İman edenleri gördüklerinde: ‘Şunlar sapık insanlar’ derlerdi. Oysa kendileri,
    onların üzerine bekçi gönderilmemişlerdi. İşte bugün de (ahrette) mü’minler
    kâfirlerin
    durumuna gülerler. Divanlar üzerinde (oturup) bakarlar:” 409
    Dünyada kendilerini zengin, üstün gören kâfirler, mü’minlerin durumuna
    gülerken; işlerin içyüzünün ortaya çıktığı âhiret gününde de iş
    tersine döner, bu kez de mü’minler kâfirlerin konumuna gülerler, onların
    hakaret ve zillet içindeki durumlarıyla alay ederler. Rabbimiz, mü’minlerle
    alay eden kâfir ve münâfıkların bu durumunu bir örnekle şöyle anlatır:
    “(Bu münâfıklar) mü’minlerle karşılaştıkları vakit ‘(biz de) iman ettik’ derler.
    (Kendilerini saptıran) şeytanları ile baş başa kaldıklarında ise: ‘Biz sizinle
    beraberiz, biz onlarla (mü’minlerle) alay ediyoruz’ derler.” 410
    Bu tavır, Allah’ı öyle gazaba getirir ki, iman edenlerle alay eden kimselere
    ceza olarak Kendisi devreye girer ve mü’min oldukları için alay edilenleri
    Kendisi savunur: “Gerçekte, Allah onlarla istihza (alay) eder de tuğyanlarında
    (azgınlıklarında) onlara fırsat verir, bu yüzden onlar bir müddet
    başıboş dolaşırlar.” 411
    İşte, Allah’ın, münâfıklarla istihzâsı da onların istihzâlarına, alaycı davranışlarına
    uygun ceza vermesidir. Zira: “Bir kötülüğün cezası, onun dengi
    bir kötülüktür.”412; “Kim size saldırırsa, onun size saldırdığı kadar siz de ona
    saldırın.”413 âyetleri, cezanın, suça denk olmasını bildirmektir. İstihzânın
    cezası da kısas gereği olarak istihzâ edenle istihzâ etmektir. “Onlar bir tuzak
    kurarlar, Ben de bir tuzak kurarım.”414; “Tuzak kurdular, Allah da tuzak
    kurdu.”415; “Allah’ı aldatmak istiyorlar, O da onları aldatır.”416 gibi âyetleri,
    408 104/Hümeze, 1
    409 83/Mutaffifîn, 29-35
    410 2/Bakara, 14
    411 2/Bakara, 15
    412 42/Şûrâ, 40
    413 2/Bakara, 194
    414 86/Târık, 15-16
    415 3/Âl-i İmrân, 54
    416 4/Nisâ, 142
    • 183 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    hep İslâm’da cezânın, suça denk ve suçun benzeri kısas prensipleri ışığında
    değerlendirmek gerekir.
    Gerçekten mü’minlerle alay eden o kimseler, esasen bu davranışlarıyla
    kendilerini gülünç duruma düşürmektedirler. Çünkü başkasını küçümsemek
    Allah’ın temiz, zavallı kullarının durumuna gülmek insanı mânen
    küçültür, rûhî değerini düşürür. Onun ruhu, hakir, alay edilecek kötü bir
    duruma düşer. Riyakâr, ikiyüzlü kişi, ruhunu nasıl gülünç bir duruma soktuğunun
    farkında olmaz. Ama Allah, onun davranışının içyüzünü bilir.
    Onun kötü davranışlarını, ruhunu saran azaplar, çirkinlikler haline getirir.
    İşte Allah’ın, onlarla istihzâsı, onlar hiç farkına varmadan onları, kendi
    davranışlarının mânevî şekilleriyle kuşatması, o çirkin işleriyle onları yavaş
    yavaş yakalaması, davranışlarına uygun biçimde cezalandırması
    demektir.
    Nitekim: “Âyetlerimizi yalanlayanları, hiç bilmeyecekleri
    bir yerden yavaş
    yavaş helâke yaklaştıracağız. Onlara mühlet veriyorum, çünkü Benim tuzağım
    çetindir!” 417 âyeti de bu gerçeği anlatmaktadır.
    Kur’ân-ı Kerim’de, insanlarla alay edip birtakım hareket ve işaretlerle
    onları küçümseyenleri şiddetle uyaran özel bir sûre olduğunu, bunun adının
    da Hümeze Sûresi olduğunu belirtmiştik.
    Şimdi bu sûreyi bütün olarak görelim: “(İnsanları) Diliyle çekiştiren, kaş
    ve gözüyle işaretler yapıp alay eden her fesatçı kişinin vay haline! O ki mal
    yığdı, onu saydı, durdu. Malının, kendisini ebedî yaşatacağını sanıyor. Hayır,
    andolsun ki o, Hutame’ye atılacaktır. Hutame’nin ne olduğunu sen nereden
    bileceksin? Allah’ın tutuşturulmuş ateşidir. (Bir ateş) Ki gönüllere işler. O, onların
    üzerine kapatılıp kilitlenecektir. (Kendileri,) Uzatılmış direkler arasında
    (bağlı) olarak (kalacaklardır).” 418
    “Hümeze”: “Hemz” kökünden, âdet ifade eden mübâlağa (abartma) kipidir.
    Hümeze vezni, âdet bildirir. Çok hemz eden demektir. Hemz: Kırmak,
    yere çalmak anlamlarına gelir. İnsanların şahsiyet ve namuslarına dil
    uzatmaya, onlarla alay ederek onları incitmeye de istiâre yoluyla hemz denmiştir.
    Birinin namus, neseb ve haysiyetiyle oynayıp insanları incitmeyi,
    kötüleyip kınamayı âdet edinmiş koğucu kimselere hümeze denir. Lemz
    kökünden gelen “lümeze” de; insanlara kulp takmak, kaş göz işaretleriyle
    417 7/A'râf, 182-183
    418 104/Hümeze, 1-9
    • 184 •
    Ahmed Kalkan
    birini başkalarına göstererek hakir görmek anlamlarına
    gelir. Ebû Ubeyde’ye
    göre hümeze ve lümeze aynı anlama gelir; dedikoducu demektir. Bir
    başka tefsire göre hemz birini yüzüne karşı, lemz ise arkasından kötülemek;
    yahut hemz el ve göz işaretleriyle, lemz de dil ile kötülemek, çekiştirmektir.
    419 İbn Abbas’a göre hümeze gıybet eden, lümeze de kulp takan, taşlayan
    demektir. Hasan-ı Basri de hümeze, yanında oturanı, gözünü eğerek kötüleyen,
    din kardeşinin gıybetini edip kınayandır, demiştir. İbn Abbâs’tan
    gelen bir rivâyete göre de hümeze, lümeze söz götürüp getirerek insanları
    birbirine katan, insanlara kötü sıfatlar takan kimsedir.
    “Ey iman edenler, bir topluluk, başka bir toplulukla alay etmesin. Belki
    (alay ettikleri kimseler), kendilerinden iyidirler. Kadınlar da başka kadınlarla
    alay etmesinler. Belki onlar, kendilerinden iyidirler. Birbirinizde kusur
    aramayın; birbirinizi kötü lakaplarla
    çağırmayın. İnandıktan sonra fısk adı,
    ne kötü bir şeydir! Kim tevbe etmezse, işte onlar, zâlimlerdir.” 420 Bu âyette
    başkalarıyla alay etmek, kaş göz işaretleriyle insanları küçümsemek, insanlara
    kötü lakaplar takmak yasaklanmaktadır.
    “Ey iman edenler, bir topluluk, başka bir toplulukla alay etmesin. Belki
    alay ettikleri, kendilerinden
    iyidirler.” Âyette alay etmesin diye çevrilen
    “lâ yashar” kelimesi; sahretmesin, suhriyyet yapmasın demektir. Suhriyyet:
    İş yaptırmak, emrinde çalıştırmak, alay etmek, matrak geçmektir. Huz’ ve
    huzû da alay etmek demektir. Bu kökten istihzâ da Türkçede çok kullanılır.
    Lemz, kaş göz veya el işaretleriyle alay edip birini kusurlu göstermektir.
    Hemz ise dil ile yermek, alay etmektir. Lakap anlamındaki nebz’den gelen
    tenâbuz, birbirine kötü lakap takmak demektir. Bir Müslümana fâsık,
    münâfık, eşek, domuz demek gibi.
    Küçük insanlar kişilerle, büyük insanlar fikirlerle uğraşırlar. İman ve
    kültür yönüyle zayıf insanlar, hayırlı faâliyetlerle vakitlerini değerlendiremedikleri
    için böylesine zararlı meşgalelerle, dillerine doladıklarını ve
    daha çok da kendilerini yıpratırlar. Konuşulan olumsuz her söz kanatlanır,
    dolaşıp durur, bir gün gelir aleyhinde konuştuğuna gelip konar; aleyhinde
    konuşulan kadar, konuşana da çeşitli şekilde zarar verir.
    419 et-Teshil, 4/217; Fethu'l-Kadir, 5/492, 493
    420 49/Hucurât, 11
    • 185 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Gıybetin ardında kin, kıskançlık, sû-i zan, gurur, aşağılık duygusu, kendi
    kusurlarını örtbas etme endişesi gibi mânevî hastalıklar vardır. Psikolojik
    hastaların başvurduğu bu saldırgan tavırla insan, muhâtabını hastalıklı ilân
    ederken, aslında kendi rûhî hastalığını topluma bulaştırmak istemektedir.
    Psikososyal ve bulaşıcı bir âfet olan, giderek toplu imhâ silâhına dönüşme
    meyli gösteren gıybet, psikolojik bir savaştır. Ama mertçe değil, kalleşçe
    yapılan bir savaştır, daha doğrusu bir saldırganlıktır bu. Çünkü muhâtapla
    yüz yüze gelmekten korkan kimsenin, kardeşinin yokluğunda nâmertçe,
    alçakça yaptığı bir hücumdur gıybet. Bu iç savaşta saldırganın da, en az saldırılan
    kadar hasara uğrayacağı bilinmelidir. Kardeşin onuru, izzeti nişan
    alınarak atılan her kurşun, bumerang gibi mutlaka atan kimseye geri dönecektir.
    Kısa bir zaman içinde gıybet kurşunu, dünyada dönüp ateş edeni
    bazen bulmuyorsa bile, mutlaka âhirette dil silâhından çıkan bu kurşun,
    atanın kendi kalbine isâbet edecektir. “Birbirinizi sevmeden iman etmiş olamazsınız!”
    421 Nebevî fermânına rağmen gıybet eden kimse, din kardeşliğine
    dayanan sevgiyi öldürmekte, dolayısıyla kendi imanına zarar vermektedir.
    Bir yerde gıybet varsa, kardeşlik ve sevgi, dolayısıyla kâmil iman ve takvâ
    orada barınamaz.
    Müslüman, kendisi için istemediği bir davranışı, din kardeşi için de istememelidir.
    Kendisini, gıybet ettiği kimsenin yerine koyan, onun duyacağı
    acıyı kendi benliğinde hisseden kimse, böyle bir yamyamlığın çirkinliğini
    daha iyi anlar. İnsan, kendi onuru kadar din kardeşlerinin de şeref ve
    haysiyetini önemsemek zorundadır. Bırakın kardeşinin izzetine saldırmayı,
    başka biri ona saldırmaya kalksa, aynen kendisine yapılan saldırı gibi görüp
    kardeşinin onurunu savunmak zorundadır mü’min. Müslümanlar, bir
    vücudun organları gibi uyum içinde ortak davranışlar sergilemeli, birbirlerinin
    eksiklerini tamamlamalıdır. İnsandaki bir “el”in, aynı vücudun parçası
    olan “göz”ü çıkarmak için şiddetle dürtmesi, aynı vücudu paylaştıkları
    “kalb”e öldürücü bir âletle saldırısı ne ise, ümmet adı verilen sosyal vücudun
    parçaları olan müslüman bireylerin birbirlerinin gıybetini yapması da
    odur. Bu tür tavırlar, aynı dinin fertleri olan bireylerin kardeşlerine karşı
    cinâyet işlemesi olduğu gibi, benzer suçu yapmasına muhâtabını bilinçsiz
    de olsa kışkırttığı için, aynı zamanda intihardır bu. O yüzden kul hakkının
    ihlâl edilmesi demek olan gıybet, ümmet bütünlüğüne ve kardeşlik hukukuna
    darbe vuran büyük bir suçtur. Başta gıybet, dedikodu, yalan, iftira,
    421 Buhârî, Edeb 27; Müslim, Birr 66
    • 186 •
    Ahmed Kalkan
    gurur, kin, haset gibi kötü huylar, hep müslümanların kardeşliğine zarar
    verdiği için bizi bizden fazla seven Rabbimiz tarafından bizim iyiliğimiz
    için yasaklanmıştır.
    Kur’an’ın Yamyamlık Diye Tanımladığı Gıybet: Birinin, herhangi bir
    müslüman kardeşinin arkasından, duyduğu zaman onun hoşuna gitmeyeceği
    (bedeninde, yaratılışında, soyunda, işinde, sözünde, dininde, dünyasında,
    elbise, ev veya bineğinde ya da aile fertlerinde bulunan eksiklik veya
    kusuru belirten) sözler söylemesi gıybettir. Bu târif, bizzat Peygamberimiz
    tarafından yapılmıştır.422 Bu hareket ister açık ifâdeli sözlerle yapılsın, ister
    kinâye ve işaretler ile, isterse yazı vb. araçlarla yapılsın her şekli ile haramdır.
    Yine bu davranışın gıybeti yapılan müslümanın hayatında yapılmasıyla,
    ölümünden sonra yapılması arasında da haramlık yönünden bir farklılık
    yoktur.
    “Ey iman edenler! Zandan çokça kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır.
    Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi gıybet etmesin/
    arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır
    mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun.” 423
    İnsan onurunun, kişinin kanı ve eti gibi olduğuna işaret eden bu âyetten
    anlaşılmaktadır ki, gıybet eden kimse, bu davranışıyla kardeşini mânen
    öldürmüş gibidir. Onun gerçek hayatı olan kişiliğine, onur ve haysiyetine
    dil uzatarak izzet ve şerefini yok edip öldürmeye çalışmıştır. Bir müslüman
    kardeşi hakkındaki bu suçu diliyle yaptığı ve ağzına haram olan bir şey aldığı
    için, bu durum “ölü kardeşinin etini yemek” sayılmıştır. Yamyamlıktır
    bu. Yamyamlar bile, açlık gibi bir ihtiyacını gidermek için başvurdukları bu
    çirkinliği, çevresindeki yakınlarına, kardeşlerine yapmazlar. Zarûret gibi
    bir ihtiyaca dayanmadığı ve kişinin kendi din kardeşine karşı yaptığı bu
    medeniyetten uzak vahşi tavır, yamyamların bile tiksindiği daha büyük bir
    yamyamlık olarak değerlendirilmelidir. Böyle bir vahşete tepki göstermeyip
    seyirci kalmak, bu cinâyete ortak olmaktır.
    Allah Teâlâ gıybeti “ölmüş kardeşinin etini yemeğe” benzetmekle bu
    hareketin son derece çirkin olduğunu tasvir etmiştir. Leş etinin yenmesi bizatihi
    nefret ettiricidir. Hele bu et, bir de, hayvan eti değil, insan eti olursa...
    422 Müslim, Birr 23; Ebû Dâvud, Rikak 6; Tirmizî, Birr, 23
    423 49/Hucurât, 12
    • 187 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Hatta herhangi bir insanın değil de bizzat kendi kardeşinin eti olursa işin
    daha büyük çirkinliği düşünülmelidir. Dahası, bu benzetmeyi soru biçiminde
    ortaya koyarak Allah Teâlâ insan üzerinde daha fazla tesir yaratmıştır.
    Böylece her şahsın kendi vicdanından sorarak ölmüş kardeşinin etini
    yemeye râzı olup olmayacağına kendisinin karar vermesini dilemiştir. Nasıl
    onun tabiatı bu ölmüş kardeş etinden tiksiniyorsa, bir mü’min kardeşinin
    bulunmadığı ve kendini savunacak bir durumda olmadığı sırada, onun şeref
    ve haysiyetiyle oynanmasını hoş karşılayamaz.
    Bu İlâhî buyruktan, gıybetin haram oluşunun asıl sebebi, gıybet edilen
    kişinin kalbinin kırılması, incinmesinden çok, herhangi bir kişinin yokluğunda
    çekiştirilmesinin, arkasından kötülenmesinin bizâtihî haram olduğu
    anlaşılmaktadır. Artık o kişinin bu gıybetten haberi olsun veya olmasın ve
    bundan üzüntü duysun ya da duymasın önemli değildir. Ölmüş insanın
    etinin yenmesi, ölüye eziyet verdiği için haram kılınmadığı meydandadır.
    Bîçâre kişi öldükten sonra birinin kendi leşini parçaladığını bilmez, hissetmez.
    Ama son derece çirkin olan, bu hareketin bizzat kendisidir. Aynen
    bunun gibi gıybeti yapılan kişi, hakkında söylenenlerden haberi olmazsa
    ve hayatı boyunca da kim, nerede, ne zaman kendi haysiyetiyle uğraşıp
    başkalarının onu zedelediğinden dolayı da kendisine en ufak bir eziyet ve
    ıstırap ulaşmayacaktır. Fakat onun şeref ve haysiyetine ne olursa olsun bir
    leke sürülmüş olacağından gıybet, kendi türü içinde ölmüş kardeşinin etini
    yemekten farklı değildir.
    Haram hükmünün dışında kalan gıybetler ancak şu şekilde olanlardır:
    Birinin arkasından veya öldükten sonra onun kötülüğünü söylemek şeriat
    nazarında doğru bir mecburiyet halini almışsa ve bu mecburiyet gıybet
    olmadan yerine gelmiyorsa ve bu gıybet yapılmayınca gıybete nispetle çok
    daha büyük bir kötülük ortaya çıkacaksa bu gıybetin haramlılığı ortadan
    kalkar. Gıybet, ancak şer’an doğru bir maksat için gerektiği takdirde ve o
    gıybet olmadan o gereklilik ortadan kalkmadığı takdirde câizdir. Zulme
    uğrayan kişinin şikâyeti, ıslah edebilecek kişiye o kötülüğe engel olması
    için anlatılması, fetvâ almak gâyesiyle, o kimseyle çok önemli birlikteliği
    olacak kimselerin uyarılması ya da şerlerinden başkalarını korumak gâyesiyle
    bel’amların, tâğutların, müfsid ve zâlimlerin çeşitli ahlâksızlıkları
    yayan, takvâ ve hayâ eksikliğiyle insanlardan çekinmeden açıktan fısk ve
    haram işleyenleri, çarpık din anlayışına sahip olanları, başkalarını onların
    zararından korumak için anlatmak haram olan gıybet hükmüne girmez.
    • 188 •
    Ahmed Kalkan
    Bu istisnâî durumlar dışında birinin arkasından çirkin söz söylenmesi
    kesin olarak haramdır. Bu çirkin söz doğru ise gıybettir, yalan ise iftirâdır,
    iki kişiyi birbirine düşürmek için ise düzenbazlıktır. Şeriat bu üçünü
    de yasaklamıştır. Gıybeti tasdik etmek de gıybettir. Gıybet yapılan yerde
    susan kişi gıybete ortak olmuş olur. İslâm toplumunda bir müslümanın,
    yanında başka birinin gıybetinin yapılmasını, yalan yere töhmet altında bırakılmasını
    sessizce dinlemesi doğru değildir, onu derhal reddetmesi, gücü
    yetmiyorsa gıybet edilen yeri terk etmesi gerekir. Hiçbir şer’î mecbûriyet
    olmadığı halde birinin mevcut kusurlarının ortaya dökülmesinin günah
    olduğunu ve bu hareketi yapanların Allah’tan korkarak böyle haramlardan
    uzak kalmalarını telkin ve tebliğ etmesi gerekir. Gıybet, insanın sevaplarının
    azalmasına, başkasının günahlarının kendine verilmesine sebep olur.
    Gıybetten kurtulmak için şunları düşünmeli: Gıybetin zararını düşünmeli!
    Gıybet sebebiyle, sevaplarının gideceğini, hatta gıybet ettiği kimsenin
    günahlarını da yükleneceğini bilmelidir. Gıybet, dünyada da alında
    bir kara lekedir! Kendine dedikoducu dedirtmemelidir. Bir kimse, başka
    birine kırgınsa, onu kötülemeye çalışır, gıybetini eder. Başkasına kızıp da
    kendini Cehenneme atmanın ahmaklık olduğunu bilen, gıybet etmez. Gıybet
    etmekle, ona zarar vermiş olmaktan daha çok zararı kendine veriyor,
    dünyevî ve uhrevî büyük felâketlere atılıyor. Üstelik sevmediği kişinin günahlarını
    alıp, yerine kendi sevaplarını ona veriyor. Bazen topluluktakileri
    memnun etmek, onları güldürmek için gıybet edilir. İnsanları memnun
    etmek için, Allah Teâlâ’nın gazabına mâruz kalmayı istemek ne kadar yanlıştır.
    Gıybet eden, övülmeyi, herkesin kendisinden bahsetmesini ister. Bu
    bakımdan kendini övmek için dolaylı yolları seçer. Meselâ, kendisinin cömert
    olduğunu bildirmek için, “falanca çok cimridir” der. Eğer böyle gıybet
    edeni dinleyen, akıllı birisi ise, kendini bu şekilde övene hiç değer vermez,
    onun değersiz olduğunu anlar. Bunları dinleyen akıllı değil de, câhil, ahmak
    birisi ise, gıybet ettiği için ona değer verse, ne çıkar? Gıybetçinin kazancı
    ne olur?
    Başkalarını gıybet edip kusur araştıran kimse, kendi kusurlarını göremez.
    Biz, kendi ayıplarımızın ortaya dökülmesini, rüsvay olmamızı istemediğimiz
    gibi, başkaları da kendileri için bunu istemez. Sen arkadaşının
    ayıbını örtersen, Allah da senin ayıbını örter. Sen başkasının ayıbını açarsan,
    senin ayıplarını da açan çıkar, rezil olursun. Kendi kusurlarını araştıran
    ve bunların çaresini düşünerek başkasının kusurlarıyla gereğinden
    • 189 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    fazla uğraşmayan kişi, sâlih/iyi insandır. Mü’min, öncelikle kendi hata ve
    ayıplarını görüp onları düzeltmeye çalışan, böylece Allah’ın hayır dilediği
    kimsedir. Münâfık ise, kendi hata ve ayıplarını görmek istemeyen ya da
    önemsiz gören kimsedir. Kişi kendi noksanını bilmek gibi irfan olmaz.
    Nefsimizi gıybet ve diğer günahlardan temizlemeye çalışmak cihaddan bir
    şûbe kabul edilmiştir. Kıskanç kimse, mal sahiplerini kötüler. Sözgelimi,
    “filan kimsenin malı çok, ama yemesini bilmez, cimrinin biridir” der. Böyle
    söylemekle, gıybet edilenin malı azalmayacaktır, ama kıskançlık ateşi, gıybetçiyi
    yakıp kavuracaktır. Üstelik, gıybet günahına girdiği için sevaplarını
    sevmediği kimseye vermeye mahkûm olacaktır.
    İslâm’a göre, yaratılan her insanın Allah katında bir değeri vardır. İnsanı
    ahsen-i takvim üzere yaratan Allah, onu en güzel hasletlerle bezemiş ve
    yeryüzünde halife kılmıştır. 424 Böyle bir varlığın dış görünüşü ile ilgilenip
    alaya almak; insanı yaratan Rabb’i ile karşı karşıya getirebilir. Oysaki insanın
    alay konusu olmasına Rabb’i ve eşsiz yaratıcısı olan Allah râzı olmaz.
    Kur’an-ı Kerîm’de bir de inançla,425 Kur’an âyetleriyle,426 Peygamberlerle427
    ve mü’minlerle428 alay edenlerden bahsedilir. Sözü edilen kişiler,
    mü’minleri bırakıp kâfirleri dost edinenlerdir.429 Sözü edilen kişiler bu hareketleriyle
    Allah’ı ve mü’minleri aldattıklarını zannederler.430
    Dilin Önemi; Dille Yapılan İntihar ve Cinâyetler
    Kur’ân-ı Kerim, söze çok önem verir. Bu ehemmiyeti, söz ve konuşma
    anlamına gelen “kavl” kelimesinin her dört âyette bir kullanılmasından da
    anlayabiliriz. “Kavl” ve türevleri, Kur’an’da tam 1721 yerde geçer. Sözlerin
    en güzeliyle konuşmayı emreden Kur’an, insanın açık düşmanı olan şeytanın
    insanların arasını bozmak için kötü ve çirkin sözlerden yararlandığını
    belirtir ve güzel olmayan sözleri yasaklar.431 Çirkin ve kötü söz; şirk ve
    küfür lâfızları başta olmak üzere, arkadan çekiştirme (gıybet), söz taşıma,
    424 2/Bakara, 30
    425 2/Bakara, 206; 63/Münâfıkûn, 5-6
    426 9/Tevbe, 124-125, 127
    427 47/Muhammed, 16
    428 9/Tevbe, 79
    429 4/Nisâ, 139; 5/Mâide, 52; 58/Mücâdele, 14
    430 2/Bakara, 9; 4/Nisâ, 143; 11/Hûd, 5
    431 17/İsrâ, 53
    • 190 •
    Ahmed Kalkan
    jurnal etme, yalan, iftira vb. sözlerdir. Bunlar, insanın içinden geçebilirse de
    başkasına açıklamak ve söylemek câiz değildir. Bir kimse başkasına bir kötülük,
    bir haksızlık yaptığında, bunu başkasına söylemek de kötü söze girer;
    ancak, kötülük ve haksızlık gören kimse, ya ıslah etmek yahut da suçlunun
    ceza görmesini sağlamak maksadıyla bunu açıklamak mecbûriyetindedir.
    432
    Kur’an’da Allah, güzel sözü, güzel ağaca benzetmiştir.433 Çünkü güzel
    sözün meyvesi güzel amel; güzel ağacın ürünü de faydalı meyvedir. Bu
    âyetteki güzel sözden maksadın “lâ ilâhe illâllah”, güzel ağacın da “mü’min”
    olduğuna dâir İbn Abbas’a dayanan bir tefsir rivâyet edilir. Bu tevhid kelimesi,
    dışta ve içte daima güzel amellerin meydana gelmesine sebep olur.
    Allah’ın râzı olacağı her güzel iş, bu kelimenin meyvesidir. Kötü söz, pis bir
    ağaca benzetilir.434 Çirkin söz, rüzgârın şuraya buraya savurduğu köksüz,
    hafif, yararsız, hatta zararlı ota benzer. Kötü kelime, İbn Abbas ve müfessirlerin
    çoğuna göre, başta Allah’ı inkâr olmak üzere dinin kötü ve haram
    saydığı tüm sözlerdir. Çirkin söz, ruha zararlı olan köksüz, dikenli ağaç/
    bitkidir. Çünkü hem söyleyenin kendisine zarar verir, hem de başkalarını
    incitir, yaralar. Kötü kelime, her türlü fitnenin, fesâdın, felâket ve musîbetin
    kaynağıdır. Kötü söz, hem dünyada hem de âhirette insanın felâketlere
    sürüklenmesine sebep olur. “Onlar (mü’minler), boş söz işittikleri zaman,
    ondan yüz çevirirler ve ‘bizim işlerimiz bize, sizin işleriniz size. Size selâm
    olsun. Biz kendini bilmezleri (arkadaş edinmek) istemeyiz’ derler.” 435
    İnsanların çoğunu, güzel söz söylemekten ve güzel söze icâbet etmekten
    alıkoyan şeytandır. Kur’an, bize şeytanın insanları güzel söz söylemekten
    uzaklaştırmaya çalışacağını; çirkin ve kötü sözlerle aralarına düşmanlık
    sokmak isteyeceğini haber verir: “Kullarıma söyle: Sözün en güzelini konuşsunlar.
    Sonra şeytan aralarını bozar. Çünkü şeytan, insanın apaçık düşmanıdır.”
    436 Nefsine uyup da şeytanın adımlarını takip edenler için dünyevî
    zevkler, her türlü güzel gâyelerin üstündedir. Meselâ vicdanları onlara hata
    yapan birine karşı affedici olmayı, kötü söz söyleyene karşı güzel sözle mukabele
    etmeyi bildirse bile, onlar nefislerine uyup affetmemeyi veya kötü
    432 4/Nisâ, 148
    433 14/İbrâhim, 24
    434 14/İbrâhim, 26
    435 28/Kasas, 55
    436 17/İsrâ, 53
    • 191 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    söze daha kötüsüyle karşılık vermeyi tercih ederler. Fikirlerin değil nefislerin
    konuştuğu, kibir ve hakaret dolu sözler, alaycı ve itici ifadeler, bir üstünlük
    gibi görülebilmektedir. İşte bu gibi insanlar, bencillikleri, kendi akıllarını
    beğenmeleri, büyüklenmeleri ve şeytanın fısıltılarına kulak vermeleri
    nedeniyle vicdanlarının sesini dinlemez, kendilerine hatırlatılan güzel söze
    uymazlar. “Vicdanları da bunların doğruluğuna tam bir kanaat getirdiği halde,
    zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların
    sonunun nasıl olduğuna bir bak!” 437
    Eski şeriatlarda “söz orucu” şeklinde bir ibâdet vardı. Bu, Muhammed
    (s.a.s.) ümmetinde denge üzere konuşmak şartıyla kaldırıldı. Yani, bizim
    şeriatımızda susarak oruç olmamakla birlikte, konuşmada şer’î ölçülere
    riâyet etmek kaydıyla dengeli olmak, az ve öz konuşmak, yani sözü güzelleştirmek,
    ısrarla tavsiye edilmiştir. Zira konuşulan her sözün hesabı verilecektir.
    Çok konuşmak, konuşma israfı ve söz kirliliğidir. Gıybet, iftira,
    hakaret, yalan vb. şöyle dursun, boş konuşmak, yerli yersiz laf ebeliği, geyik
    muhabbeti, karşımızdakinin kulaklarını rahatsız etmek demektir ki o da,
    kul hakkıyla ilgili veballerin kapısını aralamaktır.
    İnsana konuşma yeteneğinin veriliş amacı, ibâdet (şükür ve zikir), hakkı
    söylemek ve muhâtaba merâmı ifade edebilmektir. Sözü yerinde kullanmak,
    onu tesirli kılarken, yerli-yersiz sarf edilen söz de, etkiyi azaltır;
    anlatılmak istenen mânâyı daha da karmaşık duruma getirdiği gibi, o nisbette
    muhâtabı da sıkar. Cevâmiu’l-kelîm, yani az kelime ile çok mânâ ifade
    etme, sözün vecîz olması, Kur’an ve hadislerin edebî üslûbundan birini teşkil
    etmektedir. Kur’an öğrencisi ve Rasûlullah’ın mirasçısı da bu özelliklere
    sahip olmaya çalışır. Eşyanın, yaratılış gâyesinin dışında kullanılması, onun
    değerini düşürür. Bırakın, gıybet gibi haram ve kötü sözü; Kur’an’ın “levhve’l-
    hadis dediği, faydasız, boş sözler bile kurtuluşa engel görülmüştür.
    Mü’min, dini ve dünyası için lüzumsuz olan her türlü şeyden uzaklaşmaya
    çalışır.
    “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir; Onlar ki, namazlarında huşû
    içindedir; Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler...” 438 Mü’min, dini
    ve dünyası için lüzumsuz olan her türlü şeyden uzaklaşmaya çalışır. Gıybet
    gibi zararlı sözler yanında, hayır yönü ağır basmayan, boş sözler de, hem
    437 27/Neml, 14
    438 23/Mü’minûn, 1-3
    • 192 •
    Ahmed Kalkan
    de “iman”a vurgu yapılarak yasaklanmıştır: “Kim Allah’a ve âhiret gününe
    iman ediyorsa, ya hayır (iyi, güzel, hak, doğru, meşrû söz) söylesin veya konuşmasın,
    sussun!” 439
    Geyik muhabbetleriyle vakit öldürdüğünü zannederken, kendi mânevî
    hayatını öldüren insanların bu davranışı sol omzundaki meleğin devamlı
    faal olmasına sebep olacaktır: “Ümmetimin kötüleri, gevezelerdir, enine
    boyuna sözü uzatanlardır, sözlerinde büyüklük taslayanlardır. Ümmetimin
    hayırlıları da ahlâk bakımından en güzel olanlardır.” 440; “İyiliği emir ve kötülüğü
    yasaklamaktan ve Allah’ı zikirden başka insanoğlunun her sözü aleyhinedir.”
    441
    Dili, gereksiz ve boş sözlerle meşgul etmek, insan hakkına tecâvüz sayılan
    gıybet, dedikodu, iftira, yalan sözler, söyleyenin kalbini kararttığı, günaha
    sevk ettiği gibi; dinleyeni de yanlış kararlara, hatalara ve felâketlere
    sürükleyebilir. Konuşulmaması gereken yerde konuşmak, sırrı ifşâ etmek,
    birçok tehlikeli olayların meydana gelmesine sebep olabilir.442 Allah, râzı
    olduğu kullarının vasıflarını sayarken şöyle buyurur: “Rahmân’ın kulları ki,
    yeryüzünde mütevâzı olarak yürürler, câhiller kendilerine lâf atarsa ‘selâm’
    derler.”443
    Lüzumsuz söz ve sataşmalardan sakınan mü’minler, böyle övülürken,
    bunun aksine boş ve lüzumsuz sözlerle meşgul olanlar için de şu ikaz yapılmaktadır:
    “İnsanlardan kimi vardır ki, bilgisizce (insanları) Allah’ın yolundan
    saptırmak ve onunla alay etmek için eğlence (türünden boş) sözleri (lehv
    el-hadisi) satın alırlar (bâtıl ve boş söze müşteri çıkar, kıymet verirler). İşte
    onlara, küçük düşürücü bir azap vardır. Ona âyetlerimiz okunduğu zaman,
    sanki onları hiç işitmemiş, sanki kulaklarında ağırlık varmış gibi büyüklük
    taslayarak (arkasını) döner. Onu, acı bir azap ile müjdele.” 444
    İnsan, inandığından, düşündüğünden ve yaptığından başkasını söylememelidir.
    Yalan olur bu; hakikatin gizlenmesi olur. Aldatma, ikiyüzlülük,
    439 Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981
    440 Tirmizî, Birr, hadis no: 2019
    441 İbn Mâce, Fiten 12
    442 60/Mümtehine, 1
    443 25/Furkan, 63
    444 31/Lokman, 6-7
    • 193 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    riyâkârlık, münâfıklık olur. Bu tür yalan ve yanlış sözler, ne denli süslü ve
    yaldızlı kelime ve cümlelerle ifade edilse (şiirleşse, hikâyeleşse, edebiyat ve
    sanat kostümüyle makyajlansa da merduttur.445 Kişi, bilerek söylediğinden
    sorumludur;446 Dinlediklerinden de.447 Yapmadığı/yapamayacağı şeyi söylememelidir.
    448
    Küfür, gıybet, lâf taşıma, iftira, yanlış, yalan, çirkin söz söylemek, zaten
    güzel insanların işi değil. Ancak bunun da ötesinde, boş (lâğv) söz söylemekten
    de nehyedilmişiz.449 Yine, mü’minlerin vasfını Rabbimiz şöyle açıklıyor:
    “Faydasız bir söz işittiklerinde oradan vakarla uzaklaşırlar.”450 Mü’min,
    ya hayır söylemek, ya da susmak zorundadır. 451 Gereksiz tartışmaları da
    hoş görmüyor Rabbimiz. 452
    Konuşmanın kısa, öz ve anlaşılır olmasına da özen gösterilmelidir. Bu
    konuda Hz. Ali: “Çok konuşanın hatası çok olur” diyor. Hz. Ali’nin şu sözleri
    de önemlidir: “Konuşmadığın sürece söz sana tâbidir. Söyledikten sonra
    sen, onun mahkûmu olursun.” Çok, gereksiz ve dikkatsiz konuşmamak
    demek, haksızlık karşısında susmak anlamına gelmez elbet. Yerinde olursa
    söz altındır. Rabbimizin ikazı hepimizin mâlumudur: “Hakka bâtılı karıştırmayın.
    Bile bile hakkı gizlemeyin.”453 Konuşmak gerektiğinde susmak,
    susmak gerektiğinde konuşmak, kişinin akıl ve inanç zâfiyetine delâlet
    eder. Hele zulme ve haksızlıklara uğrayanların, onu ortadan kaldırmak için
    var güçleriyle mücâdele etmeleri gerekir. 454
    Güzel söz, güzel insanlara, kötü söz de kötü insanlara yaraşır. Rivâyete
    göre, Hz. İsa, bir gün insanlara güzel, yumuşak ve etkileyici bir dille İslâm’ı
    tebliğ ediyor. Toplumun içerisinden biri, devamlı çirkin sözlerle hakaret
    ediyor İsa Peygambere. Havârilerinden biri dayanamayıp: “Ey İsa! Sen de
    ona söyledikleriyle mukabele et” diyor. Hz. İsa’nın cevabı çok mânidar:
    “Herkes torbasında olanı satar. Benim yanımda bu var; onun yanında o.”
    445 6/En’âm, 112; 2/Bakara, 204; 63/Münâfikun, 4
    446 2/Bakara, 225; 50/Kaf, 17-18
    447 17/İsrâ, 36
    448 2/Bakara, 44; 61/Saff, 2-3
    449 23/Mü’minûn, 3
    450 25/Furkan, 72
    451 Buhârî, Tecrid-i Sarih Terc. 12/131, hadis no: 1981
    452 18/Kehf, 54
    453 2/Bakara, 42
    454 27/Neml, 221-227
    • 194 •
    Ahmed Kalkan
    Kuşkusuz sorulacağız her yaptığımızdan ve söylediklerimizden; ya da yapmamız
    gerektiği halde yapmadıklarımızdan, söylememiz gerektiği halde
    söylemediklerimizden. Kur’an şöyle buyurur: “Sağında ve solunda birer
    melek, onu gözetlemekte ve söylediği her sözü yazmaktadır.” 455
    Bu dünya için boş söz ve gevezeliklerin hoş olmadığını ifade buyuran
    Rabbimiz, Cennette de boş sözün olmayacağını haber veriyor.456 Atasözündeki
    ölçü de yabana atılır cinsten değil: “Biliyorsan söyle; ibret alsınlar.
    Bilmiyorsan, sus da adam sansınlar.” Herkes kendini bir hesaba çeksin: En
    doğru, en güzel söz olan Allah’ın Kitabını mı daha çok okuyup anlamaya
    çalışıyor ve üzerinde düşünüyor; yoksa, gazeteler, televizyonlar, radyolar ve
    başka sözler mi vaktini daha çok alıp kendisini yönlendiriyor? Konuştuklarının
    ne kadarı hayır kapsamına giriyor? Konuyla ilgili bir araştırmaya
    göre, telefonla, internet aracılığıyla ya da yüz yüze insanlarının birbirleriyle
    konuştuklarının % 80’ini gereksiz sözler kapsıyor, yani söylenmese de olabilecek
    boş sözler. Dünya ve âhiret hayrı için söylenen, emr-i bi’l-ma’rûf
    ve dâvet kapsamına giren sözleri araştırsalar, şarkı ve eğlence sözlerinden
    daha çok olacağını herhalde iddiâ edemeyiz.
    Kuşkusuz; sözün en güzelini dinlemek, anlamak, yaşamak ve konuşmak,
    dilimizi ve hayatımızı O’nunla süslemek güzelleştirecek, olgunlaştıracaktır
    bizi. Çirkinlikten, kötülük ve hamlıktan koruyacaktır. Fertlerin,
    ailelerin ve toplumların rahatsızlıklarının şifâ bulması, en doğru söz olan
    reçeteye (Allah sözüne) yönelmekle mümkündür.
    Karanlıktan hoşlanan “yarasalar”, iletişim araçlarıyla, saçma sapan sözleriyle,
    yalan ve iftirâlarıyla, İslâm’ı söndürmeye muvaffak olamayacaklardır.
    “Allah’ın nurunu ağızlarıyla söndürmek istiyorlar. Kâfirler hoşlanmasa
    da Allah, nurunu tamamlayacaktır.”457 Her müslüman; Kur’an’dan enerji
    alan bir nur/ışık olmaya gayret etsin. Göreceksiniz; İslâm’ı karartmak için
    saldıranlar, bir gün İslâm ile aydınlanacaklar veya kendi zindanlarında cehennemi
    dünyadayken yaşamaya başlayacaklardır.458
    455 50/Kaf, 17-18
    456 56/Vâkıa, 25
    457 61/Saff, 8
    458 Âdil Akkoyunlu, Akit, 7 Şubat 1999
    • 195 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Firavun, onca küfrüne ve isyânına rağmen saltanatını sürdürüp giderken,
    dünyevî helâkine bir söz sebep olmuştur: “(Firavun) adamlarını topladı
    ve bağırdı; ‘ben sizin en yüce rabbinizim’ dedi. Bunun üzerine Allah da
    onu, ibret-i âlem olacak âhiret ve dünya azâbıyla yakaladı.”459 Elfâz/sözler
    çok önemlidir. Âyette görüldüğü gibi kimi zaman Allah’ın gazabını küfür
    ameller ve duygular harekete geçirmezken, tek bir cümle harekete geçirmektedir.
    İslâm Akaid âlimleri ve Kelâmcıları, bu yüzden olsa gerek “ef ’âl-i
    küfür” (küfür eylemleri) ve “efkâr-ı küfür” (küfür düşünceler) hakkında söz
    etmezken, yazdıkları Akaid kitaplarında “elfâz-ı küfür” (küfür sözler) üzerinde
    fazlaca durmuşlardır.
    Söz, kullanmasını bilen insan için mükemmel bir silâhtır. Onunla gönül
    almak da, gönül yıkmak da mümkündür. Söz, dağınık bir yuvayı tekrar
    düzene kor; Düzenli bir yuvayı da bozabilir. Müslüman, yeryüzünü ıslah
    etmekle, insanların arasını düzeltmek ve sulhu sağlamakla emrolunmuştur.
    İnsanların arasını ıslah etmek, yeryüzünden fitne ve fesadı kaldırmak
    için, yani savaş veya iyi geçinmek gibi meselelerde güzel söze daha fazla iş
    düşmekte, hatta gerekirse, güzel olmak şartıyla, bu iki konuda doğrudan
    tâviz vermeye bile müsaade edilmektedir. İmanı muhâfaza etme ve hayırlı
    ümmet olmanın şartı olan emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker; güzel
    konuşmanın, tatlı dilin ve söz becerisinin önemini devamlı canlı tutmaktadır.
    Müslüman olmak, insanlar arasında müslüman tanınmak için şehâdet
    kelimesi getirerek dile büyük görev düştüğü gibi; dili koruyamamak
    da elfâz-ı küfür gibi insanın tüm âhiretini mahvedebilir. Bunun için, en
    güzel konuşan, en büyük insan şöyle buyurmaktadır: “Kim bana iki bacağı
    arasındaki tenâsül uzvunu (haramdan koruyacağına), iki çenesi arasındaki
    dilini de (yasaklanmış çirkinliklerden koruyup güzelliklerle süsleyeceğine) garanti
    verirse, ben de ona cenneti garanti ederim.” 460
    Dinde nice sevaplar dille, dili güzel kullanmakla ancak mümkün olabilmektedir.
    Namaz, oruç, zikir, Kur’an okumak, emr-i bi’l-ma’rûf, nehy-i
    ani’l-münker, hakkı ve sabrı tavsiye, Allah’a duâ gibi ibâdetlerin yanında;
    gıybet, iftira, yalan, kaba söz ve kalp kırmak, mü’minlerin arasını ifsad etmek,
    cemaatleri dağıtmak, fitne çıkarmak, kötülükleri teşvik edip iyiliklere
    engel olmak, lüzumsuz konuşmak... gibi birçok günahın sebebi de dil/
    459 79/Nâziât, 23-25
    460 et-Tâc, 5/183
    • 196 •
    Ahmed Kalkan
    konuşma olmaktadır. Sabırsızlık, sır saklayamamak, her duyduğunu söylemek,
    nerede ne söyleneceğini bilememek de dile hâkim olamamanın getirdiği
    günahlardandır.
    Dünyayı cennet hayatına çevirir gibi yeryüzünde halife olmak, dille
    mümkün olduğu gibi; dünyayı cehenneme çevirmek de dille çok kolay olabilmektedir.
    Yine, cenneti kazanmak da, cehenneme lâyık olmak da dile
    sahip olup olamamaktan geçmektedir.
    Kuru ekmekle soğanı, güzel sözle katık edebilirseniz nasıl tatlılaşır; tatlı
    bir yemek, kötü sözle yenilmez bir acılığa ulaşır. Ezop, zengin bir köşkün
    hizmetçiliğini yapmaktadır. Efendisi, ona bildiği en kötü yemeği pişirmesini
    ister; beğenmediği, nefret ettiği bir misafiri gelmiştir, ona ikram edecektir.
    Ezop dil yemeği yapar, getirir. Efendisi buna pek anlam veremese de
    sesini çıkarmaz. Bir zaman sonra çok sevdiği bir arkadaşı misafir olduğundan,
    Ezop’tan bu sefer bildiği en güzel yemeği pişirmesini ister. Köşkte her
    çeşit malzeme olduğu halde Ezop yine dil pişirir getirir. Bu sefer, efendi dayanamaz,
    sorar: “En kötü yemek istedim, dil getirdin; en iyi yemek istedim,
    yine dil getirdin, bu ne biçim iştir?” Ezop: “Evet, dil, hem zehirden acı, hem
    dünyanın en tatlı gıdasıdır” diye cevap verir. Hakikaten çok mükemmel bir
    sofraya çok acıkmış olarak dâvetli olsak, yemek esnasında birisi bizim onurumuzu
    kıracak, bizi yerin dibine geçirecek lâflar etse, o yemeğin tadı tuzu
    kalır mı hiç? Bir söz ustası olan Yûnus, söz konusunda şöyle söyler: “Söz
    ola kese savaşı, söz ola kestire başı. Söz ola ağılı aşı, bal ile yağ ede bir söz.”
    Kur’an başta olmak üzere güzel kitapları okuyarak, dâvet çalışmalarıyla
    tecrübemizi artırarak sözlerimizin, dilimizin yontulmasını sağlayabiliriz.
    Odun, yontulunca kalem haline de gelebilir. Sözde önemli olan doğruluk ve
    samimiyettir, güzel bir gayeye hizmet etmesidir. Yoksa, içi boş, kof sözler,
    nefse hoş gelse de bunları edebî ve güzel kabul edemeyiz. Sözün edebî olması
    için edepli olması gerekir, çünkü edebiyat kelimesi edep kelimesinden
    türemiştir. Edepsiz edebiyat olmaz. Dili ve kalemi terbiye etmeyi öğrenmeden
    edepli olmak da mümkün değildir. Söz ve kalemin önemi buradan
    kaynaklanmaktadır.
    Yontulmamış odun gibi kaba ve sert olan, güzellik ve yumuşaklıktan
    nasibini alamamış söz, iyi niyetle bile söylenmiş olsa, çok kere kaş yapayım
    • 197 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    derken göz çıkartabilir, fayda yerine zarar verebilir.461 Uzun dilin başı dertli
    olur. Eli taşlı insanı gören yılan, başının belâsı dilini çıkarıp yalvarır; aynı
    dil nice canlar yakmıştır. Dilin kemiksiz olması, fesada, yalana yani harama
    uzanmasına sebep olmamalıdır. Dâvâ arkadaşlarının yerini haber vermemek
    için, dilini dişleriyle koparıp zâlim güçlerin yüzüne tüküren adam,
    gevezeler için ne büyük bir ibrettir.
    Konuşma sanatını bilmeyen bir kimse, ne kadar zeki ve değerli olursa
    olsun, halifelik görevini tam yapamaz. Çevresindekileri kendisinden uzaklaştırır,
    zavallı insan durumuna düşer ve konuşmasıyla kendisine ve çevresine
    zarar verebilir, ifsâda yol açabilir. “Söz gümüşse, sükût altındır” sözü,
    konuşmasını bilmeyenler için geçerlidir. Oysa konuşma sanatını bilenler
    için söz altındır. Söyleyecek sözü olan, söylenecek uygun söz bulunmadıkça
    susmakla tanınan bir insan, her zaman kendini dinletir. Ya susun yahut
    susmaktan iyi şeyler söyleyin. Söylenecek bir sözümüzün bulunması gerekir;
    halife olarak, mü’min sorumluluğunu duyarak...
    “Bana kimse ashâbımın birinden (canımı sıkacak bir ) şey getirmesin
    (söylemesin). Zira ben, sizin karşınıza, içimde hiç bir şey olmadığı halde çıkmak
    istiyorum.” 462 “Kattât (söz taşıyan) cennete girmeyecektir.” Müslim’in
    rivâyetinde “nemmâm cennete girmeyecektir” şeklinde gelmiştir. 463
    Hadiste geçen kattât ve nemmâm aynı mânaya gelmektedir. Nitekim rivâyetin
    vecihleri değiştikçe kelimelerden her ikisine de yer verildiği görülmektedir.
    Bazı âlimler nemmâm, sözü bizzât dinleyip nakleden, kattât ise,
    söylenenlere kulak kabartıp işittiği gelişi güzel dedikoduları nakledendir
    diye arada bir fark görmek istemiştir.
    Dinimizin üzerinde durduğu kötü ahlâklardan biri de işte açıklamaya
    çalıştığımız bu âyette belirtilen laf getirip götürme huyudur. Fertler arasındaki
    münasebetleri bozarak cemiyetin huzuruna te’sir edecek, içtimaî bütünlüğü
    yaralayacağı için şiddetle yasaklanan huylar arasında yer almıştır.
    Kur’ân’da ilk inzâl olan sûrelerde buna yer verilmesi, meselenin ehemmiyetini
    anlatmada yeterlidir: “Çok yemin edene, haysiyetsiz kimseye, kusur
    461 Bk. 3/Âl-i İmran, 159
    462 Tirmizî, Menâkıb h. no: 3893; Ebû Dâvud, Edeb 33, h. no: 5860
    463 Buhârî, Edeb 50, Müslim, İman 169, h. no: 105; Ebû Dâvud, Edeb 38, h. no: 4771; Tirmizî, Birr 79, h. no:
    2027
    • 198 •
    Ahmed Kalkan
    arayana, söz taşıyana, hayırdan alıkoyana, haddini aşana, çok günahkâr
    olana... iltifat ve itaat etme!”464 Yine Mekkî sûrelerden Hümeze sûresi de
    burada zikre değer. Onda her ne kadar doğrudan laf taşıyıcılık mevzubahis
    edilmiyorsa da, buna yakın tavırlar takınanlara tehdit ifâde edilmektedir:
    “Yazıklar olsun arkadan çekiştirmeyi ve yüze karşı kaş göz işaretiyle eğlenip
    ayıplamayı âdet edinene.” 465
    Gazâli der ki: “Kendisine dedikodu ulaşan kimseye düşen, onu tasdîk
    etmemek, hakkında söz edilen kimsenin de, söylendiği şekilde olduğu zannına
    düşmemesi, “acaba” diyerekten, söyleneni tahkike de kalkmaması,
    ayrıca laf getireni ayıplayıp, bunu bir daha yapmamasını söylemesi, vazgeçmezse
    ona öfkelenmesi, kendisi için de, nemmâmı, zecrettiği şeyi hoş
    görüp o işittiğini yaymaya kalkmamasıdır. Aksi takdirde kendisi nemmâm
    olur.” Gazâli’nin kaydettiğine göre, Ömer İbn Abdilaziz’e bir adam gelerek:
    “Senin hakkında falanca şöyle söyledi” der. Ömer de: “İstersen bunu tahkik
    edelim. Eğer yalancı çıkarsan “Bir fâsık size haber getirince araştırın” 466
    hükmüne girersin. Şâyet duyduğun doğru çıkarsa “Dili ile iğneleyen, koğuculuk
    eden...” 467 hükmüne girersin ki, her iki halde de mes’ulsun. İstersen
    senin için üçüncü şıkkı tercih edelim, seni affedelim de bu iş böyle kalsın!”-
    der. Adam: “Af diliyorum, bir daha böyle bir işe girişmeyeceğim” der.
    Nevevî de diyor ki: “Bütün bu yasaklar, nakledilen şeyde şer’î bir maslahat
    yoksa câridir. Aksi takdirde, müstehab veya vâcibtir. Şöyle ki: “Bir
    adam, bir kimsenin başka bir kimseye haksız olarak ezâ vereceğine muttali
    olursa, öbür şahsı uyarıp ezadan koruması gerekir. Keza bir kimse imamı
    veya sorumluluğu olan kimseyi, yerine bakacak olan nâibinin davranışı
    hakkında ihbarda bulunacak olursa, bu yasaklanmaz.” Yine Gazâlî şöyle
    demiştir: “Nemîme aslında, hakkında söz edilen kimseye söz götürmektir.
    Meselâ falanca senin hakkında şöyle söyledi demek gibi. Ancak nemîme
    deyince sadece bu kastedilmez, daha umumî kullanışı vardır. Normal olarak,
    açıklanması hoşa gitmeyen her şeyi açıklamaya, nemîme denir. Hoşa
    gitmeme deyince kendisinden nakil yapılanın hoşlanmaması ile kendisine
    nakil yapılanın veya bir başkasının hoşlanmaması birdir, hepsi de nemîmeye
    girer. Kezâ menkul sözle veya işâretle de olsa; bir kusur veya bir başka
    464 68/Kalem, 10-12
    465 104/Hümeze, 1
    466 49/Hucurât, 6
    467 68/Kalem, 11
    • 199 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    şey de olsa birdir. Meselâ bir kimsenin malını gizlediğini gören kimse bunu
    ifşa etse bu da nemîmeye girer. Yani kısacası nemîme, açıklanması hoşa
    gitmeyecek bir şeyi açıklamaktır.”
    “Gıybet ve nemîme bir midir faklı mıdır? Bu hususta ulemâ ihtilaf etmiştir.
    Râcih olan, farklı olmaları ve aralarında umum-husus münasebetinin
    bulunmasıdır. Yani nemîme, bir kimsenin halini bir başkasına fesâda
    sebep olacak bir muhtevada, rızası olmadan nakletmektir. Bu nakilden o
    şahsın haberi olmuş olmamış fark etmez. Yeter ki rızâsız olsun, nemimedir.
    Gıybet ise, gıyabında, hoşlanmayacağı bir şeylerle adamı zikretmektir.
    Nemîme ifsâd kasdıyla temâyüz eder, gıybette bu kasdın varlığı şart koşulmaz.
    Gıybet ise hakkında konuşulanın gıyabında olmakla temâyüz eder. Bu
    vasıflar dışında gıybet ve nemime müşterektirler. Âlimlerden bazısı, gıybette,
    hakkında konuşulan kimsenin gâib olmasını şart koşmuştur.” 468
    Abdullah İbn Ömer (r. anhumâ) anlatıyor: “(Bir gün) Rasûlullah (s.a.s.)
    minbere çıkıp yüksek sesiyle şöyle nidâ etti: “Ey diliyle müslüman olup da
    kalbine iman nüfuz etmemiş olan (münâfık)lar! Müslümanlara ezâ vermeyin,
    onları kınamayın, kusurlarını araştırmayın. Zira kim bir müslüman kardeşinin
    kusurunu araştırırsa, Allah da kendisinin kusurlarını araştırır. Allah
    kimin kusurunu araştırırsa, onu, evinin içinde (insanlardan gizli) bile olsa
    rüsvay/kepaze eder.” 469
    Alay Denen Ahlâksızlık
    Din ahlâkından uzak toplumlarda, kişilerin eksikliklerini araştırmak,
    kusurlarını ortaya çıkarmaya çalışmak çok yaygın bir davranış şeklidir. İnsanların
    bu yola yönelmelerinin altında yatan sebep ise dünyaya yönelik
    hırsları ve üstün olma arzularıdır. Bu insanlar karşılarındaki kişilerin hatalarını
    ortaya çıkarmalarının kendilerine bir üstünlük getireceğine inanırlar.
    Bunun için sıkça başvurdukları yöntemlerden biri de alaycılıktır. İnsanların
    kusurlarıyla, âcizlikleriyle ya da hatalarıyla alay ettiklerinde, kendi kusurlarının
    örtüleceğini düşünürler. Bu yüzden câhiliyye toplumlarında alay,
    yaşamın her ânında rastlanabilen bir ahlâk bozukluğudur. Kur’an ahlâkına
    sahip olmayan bu insanlar, sürekli olarak başkalarının alay edebilecekleri
    468 İbrahim Canan, Kütüb-i Sitte Tercüme ve Şerhi, Akçağ Yay., 12/318-319
    469 Ebû Dâvûd, Edeb 40, hadis no: 4880; benzer rivâyetle, yakın bir mânâda: İbn Mâce, Hûdûd 5, h. no: 2548;
    Tirmizî, Birr ve's-Sıla 84, h. no: 2101
    • 200 •
    Ahmed Kalkan
    yönlerini araştırırlarken, bir yandan da kendileri alaya alınma ihtimalinin
    tedirginliğini yaşarlar. Dolayısıyla gösterdikleri bu alaycı tavırlarla birbirlerini
    âdeta bir “zulüm ortamı” içinde yaşatırlar.
    Ancak bu kişilerin karşılaşacakları son, Allah’ın âyetlerinde bildirdiği
    gibi yaptıkları “maskaralık” sebebiyle çok acı olacaktır: “Andolsun, senden
    önceki elçiler de alaya alındı da alaya aldıkları şey, onlardan maskaralık yapanları
    çepeçevre kuşatıverdi.”470 “Kendilerine hak gelince, onu yalanladılar;
    fakat alaya aldıklarının haberleri onlara gelecektir. Kendilerinden önce nice
    nesilleri yıkıma uğrattığımızı görmüyorlar mı? Biz, sizi yerleşik kılmadığımız
    bir biçimde onları yeryüzünde (büyük bir güç ve servetle) yerleşik kıldık; gökten
    üzerlerine sağanak (bol yağmurlar) yağdırdık, nehirleri de altlarından
    akar yaptık. Ama günahları nedeniyle biz onları yıkıma uğrattık ve arkalarından
    başka nesiller (inşâ edip) var ettik.” 471
    Ayrıca bu insanlar şunu da bilmelidirler: Mü’minlere gösterdikleri alaycı
    davranışlarla, dine yönelik iğneleyici ve iftira dolu sözlerle kendilerini
    sonsuz bir azâba sürüklemektedirler. Bunun yanı sıra attıkları iftiralar ve
    alaycı sözler, bunlara mâruz kalan insanların âhiretteki derecelerini yükseltmektedir.
    İşte bu, Kur’an’da haber verilen önemli bir sırdır: “İnkâr edenlere
    dünya hayatı çekici kılındı (süslendi). Onlar, iman edenlerden kimileriyle
    alay ederler. Oysa korkup sakınanlar, kıyâmet günü onların üstündedir. Allah,
    dilediğine hesapsız rızık verir.” 472
    Geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de, inkâr ettikleri veya kavrama
    kabiliyetine sahip olmadıkları gerçeklere karşı alaycı tavır gösteren
    kişiler olacaktır. Kur’an’da bildirildiği gibi inkârcı karakter gösteren insanlar,
    çağlar boyunca hemen her dönemde aynı ahlâksız tavrı göstermişlerdir.
    Hatta aynı sözleri söylemiş, aynı örnekleri vermiş, aynı davranışlarda
    bulunmuşlardır. Alaycılık da bu davranışlardan biridir. Kur’an ahlâkını yaşamayan
    insanların gösterdikleri bu ortak tavır Allah’ın değişmez bir kanunudur.
    Dolayısıyla böyle davranışlarla karşılaşan bir mü’min Kur’an’da sözü
    edilen bir gerçeği yaşamaktan dolayı şevklenir. Bunun mü’min olmanın bir
    göstergesi olduğunu bildiği için, karşılaştığı durumdan büyük bir şeref duyar.
    Bu davranışlara sabır gösterdiği için âhirette alacağı karşılığı bilmek ise
    470 6/En’âm, 10
    471 6/En’âm, 5-6
    472 2/Bakara, 212
    • 201 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    coşkusunu daha da artırır. Allah Kur’an’da, “…Sizden önce kendilerine kitap
    verilenlerden ve şirk koşmakta olanlardan elbette çok eziyet verici (sözler)
    işiteceksiniz. Eğer sabreder ve sakınırsanız (bu) emirlere olan azimdendir”
    473 şeklinde haber vermiştir. Ve âhirette küçük düşenlerin de mü’minlerle
    alay edenler olacağını müjdelemiştir. Âyetlerde şöyle buyrulmaktadır: “De
    ki: ‘Davranış (ameller) bakımından en çok hüsrana uğrayacak olanları size
    haber vereyim mi? Onların, dünya hayatındaki bütün çabaları boşa gitmişken,
    kendilerini gerçekte güzel iş yapmakta sanıyorlar.’ İşte onlar, Rablerinin
    âyetlerini ve O’na kavuşmayı inkâr edenlerdir. Artık onların yapıp ettikleri
    boşa çıkmıştır, kıyâmet gününde onlar için bir tartı tutmayacağız. İşte, inkâr
    etmeleri, âyetlerimi ve elçilerimi alay konusu edinmelerinden dolayı onların
    cezası cehennemdir. İman edip sâlih amellerde bulunanlar... Firdevs cennetleri
    onlar için bir ‘konaklama yeridir.’ Onda ebedi olarak kalıcıdırlar, ondan
    ayrılmak istemezler.” 474
    Alay Etmenin Kaynağı Kibirdir
    İnsanların çoğu Allah’ın gücünü ve büyüklüğünü kavrayamadıkları
    için, kendilerine bir lütuf olarak verilen özelliklerden dolayı kibirlenir ve
    büyüklenme hevesine kapılırlar. İşte bu insanların içlerindeki kibri dışarı
    vurma yöntemlerinden bir tanesi insanlarla alay etmektir.
    Alaycı insanlar içlerindeki büyüklük hevesi nedeniyle sürekli herkesin
    eksik yönünü görür, güzel yönlerini ise fark edemezler. Bu tip kişilerin
    her birinin kendilerine göre kibirlendikleri bazı özellikleri vardır. Örneğin
    kimi başarısından, kimi güzelliğinden, kimi de zenginliğinden dolayı kibirlenir.
    Bundan dolayı da bu yönlerde eksiği olan insanlarla karşılaştıklarında
    onların eksiklikleriyle alay ederler. Kendilerine bu özellikleri verenin Allah
    olduğunu ve dilediği her an geri alabileceğini düşünmeksizin böylesine azgın
    bir tutum sergilerler. Câhiliyye toplumlarında İslâm ahlâkından uzak
    olan yapı sebebiyle, alaycılık yaşamın kopmaz bir parçası halini almıştır.
    Çocuklar, gençler hep bu kültür ve ahlâkla birlikte büyürler.
    473 3/Âl-i İmrân, 186
    474 18/Kehf, 103-108
    • 202 •
    Ahmed Kalkan
    Câhiliye Toplumunda Alaycılık
    İman etmeyen insanlar Allah’ın insanlar için seçip beğendiği İslâm
    ahlâkını yaşamadıkları için Kur’an’dan tamamen uzak bir yapıdadırlar. Bu
    nedenle de kendi aralarındaki günlük yaşamlarında alaycı tavırlar çok yaygındır.
    Bu ahlâk bozukluğunun altında kibirli olmaları ve güzel ahlâkı yaşamamaları
    yatar. Bulundukları ortamda en üstün kişi olmak istedikleri için
    başkalarının güzel özelliklerini gördüklerinde onlarla alay ederler. Bu yolla
    karşılarındaki kişiyi aşağılamayı, onu insanların gözünde küçük düşürmeyi
    ve onun moralini bozmayı hedeflerler. Bu kişinin diğer insanların beğenisini
    ve takdirini kazanmasını istemezler. Allah’ın Kur’an’da öğrettiği gerçek
    sevgiyi, şefkati, merhameti yaşamadıkları için de alay ederek birbirlerini
    kırmaktan çekinmezler.
    Günlük hayatları bunun örnekleriyle doludur. Arkadaşlarının ya da
    başka insanların eksiklikleriyle, fiziksel kusurlarıyla ya da hatalarıyla kendi
    aralarında konuşarak, alay ederler. Ayağı kayıp yere düşen, boğazına bir şey
    kaçan, dili sürçüp bir kelimeyi yanlış söyleyen birini gördüklerinde abartılı
    ve uzun süreli gülüşlerle taciz ederler. Ardından da yine o kişi hakkında küçük
    düşürücü yönde konuşmalar yaparlar. Hatta o an gülerek o kişiyi taciz
    ettikleri gibi, daha sonraki günlerde de her fırsatta bunu ona hatırlatarak,
    utandırmaya çalışırlar. Alaya mâruz kalan kişiler de aynı ahlâkı yaşamaktadırlar.
    Sonraki günlerde kendileriyle aynı duruma düşen birini gördüklerinde
    onlar da o kişilerle alay edeceklerdir. Yani tüm bu kişilerin arasında
    sanki “sessiz” bir câhiliyye anlaşması vardır.
    Bunun dışında bazı kişiler de yolda fiziksel yönden eksikliği olan birini
    gördüklerinde elleriyle o kişiyi işaret ederek, gülmeye ve kendilerince alay
    etmeye çalışırlar. Eksikliği olan kişinin bunu görebileceğini ve taciz olabileceğini
    bildikleri halde böyle çirkin bir tavrı uygulamaktan çekinmezler.
    İnsanların kıyafetleriyle, saç şekilleriyle, konuşma tarzlarıyla, şiveleriyle,
    üsluplarıyla, meslekleriyle ve hatta yaşam şekilleri ile alay etmeyi bir eğlence
    şekli olarak değerlendirirler. Câhiliyye toplumunun günlük yaşamına
    da alay hâkimdir. Kur’an ahlâkının yaşanmadığı böyle ortamlarda alaycılık
    toplumun hemen her alanında yaygın şekilde görülür. Özellikle de fakirlerle
    alay edilir. Onların kıyafetleri, konuşma tarzları ve üslupları, renk seçimleri,
    yaşam biçimleri alay konusu olan malzemelerdir. Allah korkusuna
    • 203 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    sahip olmadıkları için, yaptıkları alaycılığın karşılığını âhirette göreceklerini
    göz ardı ederler. Hesap gününü düşünmeden yaşamlarını sürdürürler.
    İslâm ahlâkından uzak toplumlarda, tüm bu sıkıntı verici davranışlar
    nedeniyle bireyler son derece huzursuz bir ortamda yaşamak zorunda kalırlar.
    Herkes birbiriyle alay edecek bir yön bulur, ama kendisiyle alay edilmesinden
    de ciddi anlamda rahatsız olur. Buna rağmen içinde bulundukları
    ortamı değiştirmek için bir çaba harcamazlar. Çünkü alaycılığın kötü bir
    davranış olduğunu, Allah’ın emrettiği ahlâka uygun olmadığını dile getirirlerse,
    kendileri de başkalarıyla alay edemeyeceklerdir. Bu ise, nefislerinin
    kesinlikle istemediği bir durumdur. Bu yüzden karşılaştıkları alaycı tavırları,
    hayatın bir gereği olarak kabullenirler. Bundan dolayı da birbirlerinin
    kötü davranışlarını yadırgamazlar. “Yapmakta oldukları münker (çirkin iş)
    lerden birbirlerini sakındırmıyorlardı. Yapmakta oldukları şey ne kötü idi!”
    475 âyeti, bu yanlış tutumları haber vermektedir. Sonuç olarak Kur’an ahlâkının
    yaşanmadığı bir yerde, her çeşit alaycı tavır, küçük düşürücü konuşma,
    rahatsız edici bakış ve gülüş görülebilir. Bunun meydana getirdiği sıkıntılı
    ve huzursuz ortamdan kurtulmanın tek yolu ise Kur’an’ın emrettiği güzel
    ahlâkı benimsemek, onu yaşamak ve yaşatmaktır.
    - 5-7. Âyetler -
    يِّيكُْ اْلَفْتُونُ
    أَ
     بِ فَسَتُبْصُِ وَيُبْصُِونَ
    ¬ ْلُهْتَدِي نَ  نْ ضَلَّ عَنْ سَِبيلِِ وَهُوَ أَعْلَُ بِ ƒ إِنَّ رَبَّكَ هُوَ أَعْلَُ بِ َ
    فَسَتُبْصُِ : yakında göreceksin وَيُبْصُِونَ : ve görecekler يِّيكُْ
    أَ
    ُ بِ : hanginizin الَْفْتُون : fitneye tutulmuş (tutulduğunu) إِنَّ : kesinlikle رَبَّكَ : Rabbin :هُوَ
    O أَعْلَُ : en iyi bilendir نْ ضَلَّ ƒبِ َ : kimin saptığını عَنْ سَِبيلِِ : kendi yolunda
    وَهُوَ : O أَعْلَُ : en iyi bilendir ¬ ْلُهْتَدِي نَ بِ : kimin hidâyete erdiğini
    475 5/Maide, 79
    • 204 •
    Ahmed Kalkan
    “Yakında sen de göreceksin, onlar da
    Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını; sınandığını.
    Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
    yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” (68/Kalem, 5-7)
    Allah Tarafından Müşriklere Tehdit
    Bu onurlandırıcı övgüden sonra Yüce Allah, peygamberine, kendisine
    bu iğrenç iftirayı atan müşriklerle gelecekteki durumları ile ilgili güvence
    veriyor. Ayrıca müşrikleri, durumlarını ortaya çıkarmakla, bâtıl oluşlarını
    gözler önüne sermekle, apaçık sapıklıklarını herkese duyurmakla tehdit
    ediyor:
    “Yakında sen de göreceksin, onlar da
    Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını;
    sınandığını.
    Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
    yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” (68/Kalem, 5-7)
    Burada Yüce Allah’ın ortaya çıkarıp herkesin dikkatine sunacağına
    ilişkin peygamberine güvence verdiği yoldan çıkmış olan kişi sapıklardan
    birisidir. Veya gerçek kimliği ortaya çıkacak şekilde sınanan kimsedir. Bunların
    ikisi de konunun içeriğine yakın anlamlardır. Bu vaad, Peygamberimizin
    kişiliğine dil uzatan, ona mesnetsiz iftiralar atan müşriklere yönelik
    bir tehdit anlamına geldiği kadar Peygamber Efendimize ve beraberindeki
    müminlere de bir güvence anlamındadır. Acaba müşrikler Peygamberimiz
    için o, cinlenmiş biridir derken neyi kastediyorlardı? Büyük ihtimalle onun
    aklını kaybettiğini vurgulamak istemiyorlardı. Çünkü ortadaki realite bu
    sözü yalanlamaktadır. Cinlerle iletişim halinde olduğunu, onların bu garip
    ve olağanüstü sözleri ona ilham ettiklerini anlatmak istiyorlardı. Nitekim
    her şairin bir şeytanının olduğunu ve bu şeytanın güzel söz söylemede o
    şaire yardımcı olduğunu sanıyorlardı. Oysa bu anlam, Peygamber Efendi•
    205 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    mizin gerçek durumundan uzaktır. Kendisine vahyedilen kalıcı, doğru ve
    tutarlı sözlerin önüne yabancı bir yaklaşımdır.
    Yüce Allah’ın bu vaadi, gelecekte Peygamber Efendimizin gerçek durumu
    ile onu yalanlayanların gerçek durumlarının ortaya çıkacağına işaret
    ediyor. İçinde bulunduğu durumla kimin sınandığını ve kimin davasında
    sapık olduğunun belirleneceğini vurguluyor. Ve Yüce Allah Peygamber
    Efendimize şu güvenceyi veriyor: “Şüphesiz Rabbin, kimlerin kendi yolundan
    saptığını ve kimlerin doğru yolda olduğunu herkesten iyi bilir.” Ona
    bu güvenceyi veren, kendisine vahiy indiren Yüce Allah’tır. Ve Yüce Allah
    O’nun ve beraberindeki mü’minlerin doğru yolda olduğunu biliyor. Bu âyet
    Peygamber Efendimize gelecekle ilgili güvence verirken, düşmanlarının
    içine korku düşürüyor. Gelecek hakkında kalplerini endişenin, sıkıntının
    girdabına atıyor.
    Daha sonra Yüce Allah, Peygamberimize karşı çıkan, getirdiği hak
    içerikli davet hakkında onunla tartışan, bu amaçla mesnetsiz iftiralar atan
    müşriklerin gerçek durumlarını, gerçek düşüncelerini gözler önüne seriyor.
    İçtenlikle inanıyor görünmelerine rağmen aslında onlar sahip bulundukları
    cahiliye düşüncesine pamuk ipliği ile bağlıdırlar. Peygamberimizin
    onları çağırdığı inanç sisteminin bazı ilkelerinden vazgeçmesi durumunda
    kendi inanç sistemlerinin birçok ilkesinden vazgeçmeye hazırdırlar. Onlara
    karşı daha yumuşak ve daha uzlaşmacı bir tavır takınması durumunda
    uzlaşmaya, yumuşak davranmaya ve sadece meselenin dış görünümünü
    korumaya sırf zevâhiri kurtarmaya dünden razıdırlar. Çünkü onlar gerçek
    olduğuna kesinlikle inandıkları bir inanç sistemine bağlı değildirler. Onlar
    dış görünüşe önem veren, inanmaksızın sadece öyle görünmek isteyen
    kimselerdirler.
    Rabbin, kimlerin kendi yolundan saptığını (dalâlette olduğunu) ve
    kimlerin hidâyette (doğru yolda olduğunu) herkesten iyi bilir.” (68/Kalem,
    7)
    • 206 •
    Ahmed Kalkan
    Dalâlet
    Yolunu şaşırma; kaybolma; azma; sapkınlık ve bâtıla yönelme. Ayrıca,
    helâk olmak, bâtıl şey ve unutmak mânâlarına geldiği gibi bilerek veya
    bilmeyerek, az veya çok doğru yoldan sapmak anlamlarına da gelir. Nitekim
    “dâll” ve “dalâl” hem peygamberler hem de kâfirler için kullanılmıştır:
    “(Kardeşleri) dediler ki: Yusuf ’la kardeşi babamıza bizden daha sevgilidir.
    Hâlbuki bizler birbirine bağlı bir toplumuz. Herhalde babamız apaçık bir
    hata (dalâl) içindedir.” 476 Âyette, görüldüğü gibi, hata kelimesi “dalâl” ile
    ifade edilmiştir.
    Duhâ sûresinde de peygambere hitaben; “Seni şaşırmış bulup da yol göstermedi
    mi?”477 buyurulmaktadır. Buradaki şaşırma kelimesi de Kur’ân’da
    “dâll”, yani yolunu kaybetmiş, şaşırmış demektir.
    Dilimizde dalâlete, sapmak, sapıklık ve sapkınlık denir. Dalâl, bazen
    gafletten ve şaşkınlıktan doğar. Bu münasebetle dalâl; gaflet, şaşkınlık, kaybolma
    ve helâk olma manalarına da kullanılır.
    Aslında dalâl, yoldan sapmak demek olduğu gibi, aklî sapma anlamlarında
    da kullanılmıştır. Biz de dalâlet ve sapkınlığı bâtıla düşmeyi sadece
    dinde; dalâl ve sapıklığı da akıl ve sözde kullanırız. Dâll kelimesinin çoğulu
    olan “dâllîn”, tam manasıyla, sapkınlar demektir.
    “Kim imanı küfürle değiştirirse şüphesiz dosdoğru yoldan sapmış olur.” 478
    “Allah’a ortak koşan kimse şüphesiz derin bir sapıklığa düşmüştür.” 479
    “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mümin kadın ve erkeğin o
    işlerinde seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlü’ne karşı gelirse apaçık bir
    sapıklığa düşmüş olur.” 480
    Yukarıdaki âyetler, ister mümin olsun ister kâfir, Allah’ın ve Rasûlü’nün
    emir ve teklifleri karşısında inat edip ondan deliller ve harikulâde şeyler
    476 12/Yûsuf, 8
    477 93/Duhâ, 7
    478 2/Bakara, 108
    479 4/Nisâ, 116
    480 33/Ahzâb, 36
    • 207 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    istemek suretiyle Peygamber’i müşkül durumda bırakmaya çalışmalarının
    onları doğru yoldan sapmış kimseler olarak nitelendirmeye götüreceğini
    ihtar etmektedir. “İbrahim, babası Âzer’e: Sen bir takım putları ilâhlar mı
    ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve milletini apaçık bir sapıklık içinde görüyorum
    demişti.” 481
    Hâlbuki Hz. İbrahim Kur’ân ifadesiyle yumuşak, müsamahakâr, temiz
    huylu ve halîm birisidir. Fakat akîde söz konusu olunca, ne babalık kalır ne
    de evlâtlık... Dalâleti seçenlere karşı tavır budur. “...Allah, müminlere lütufta
    bulunmuştur. Hâlbuki daha önce apaçık bir (dalâl) sapıklık içindeydiler.” 482
    Daha önce, tasavvurda, itikatta, hayatî mefhumlarda, gaye ve yönelişlerde,
    âdet ve gidişatta, nizam ve prensiplerde dalâlet; sosyal ve ahlâkî yaşayışta
    da sapıklık içindeydiler. Allah, lütufta bulunarak onları, sapıklıktan
    doğru yola çıkarmıştır: “Ey Muhammed! Sana indirilen Kur’ân’a ve senden
    önce indirilenlere inandıklarını iddia edenleri görmüyor musun? Tâğutun
    önünde muhakeme olunmalarını isterler. Oysa onu reddetmekle emr olunmuşlardı.
    Şeytan onları derin bir sapıklıkla saptırmak ister.” 483
    İşte iman ettiğini söyleyip; Hakk’ın önünde muhakeme edilmeye çağrılınca,
    tâğutun hükmünü Hakk’ın hükmüne tercih edenler, gerçekte şirk ve
    apaçık bir sapıklık içindedirler. Şeytan da, onların, bu sapıklıklarında daha
    da derinleşmelerini ister ve nitekim çoğu zaman başarır.
    Dalâlet kelimesinden geçişli olarak türetilen “idlâl” da saptırmak anlamına
    gelir. Şöyle ki: “Onlardan bir güruh seni saptırmaya yeltenmişti. Onlar
    yalnızca kendilerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler.” 484
    Rivâyete göre Medine yerlilerinden Ta’me, bir komşusunun zırhını çalmış,
    bir un dağarcığına saklayarak getirip, bir Yahûdi’nin evine gizlemişti.
    Ta’me’yi sıkıştırdılar. O, müslüman olmasına rağmen yemin etti. Yahûdiyi
    sorguya çektiler. O da: Bunu bana Ta’me verdi dedi. Bazı Yahûdiler de şahitlik
    ettiler. Zaferoğulları Rasûlullah’a gelip Ta’me’yi beraat ettirmesini söylediler.
    Ta’me’nin yemini karşısında düşündü; arkasından yukarıdaki âyet
    481 6/En'âm, 74
    482 3/Âl-i İmrân, 164
    483 4/Nisâ, 60
    484 4/Nisâ, 113
    • 208 •
    Ahmed Kalkan
    indi. Dalâletin unutma ve yanılma anlamına geldiği de olur. Aşağıdaki âyet
    buna bir örnektir: Borç verirken yazılmasını ve şahit getirilmesini isteyen
    âyet, devamla; “Eğer iki erkek bulunamazsa rıza göstereceğiniz şahitlerden
    olmak üzere bir erkekle iki kadın gösterin ki, onlardan biri yanılırsa diğeri
    onu düzeltsin.” 485 Görüldüğü gibi burada yanılma olarak tercüme edilen
    kelime Kur’ân’da “dalâlet”ten türeyen, “dâllet” sözcüğüdür.
    Peygamber (s.a.s.)’in hadislerinde de, sapıklığın dalâlet olarak geçtiğini
    görmek mümkündür. Bir örnek olmak üzere aşağıdaki hadisle yetinelim:
    “(Din ve ibâdetler hakkında) Sonradan uydurulan şeylerden sakınınız. Çünkü
    sonradan uydurulan her şey bid’attır. Ve her bid’at sapıklık (dalâlet)tır.” 486
    Dalâlet ve Türevleri
    ‘Dalâl veya dalâlet’ masdarları sözlükte; kaybolmak, telef olmak, şaşırmak
    ve yanılmak anlamlarına gelir.
    Somut olarak, ‘çölde seyahat ederken yolunu şaşırmak’ manasına gelse
    de asıl anlamı, bilerek veya bilmeyerek doğru yoldan az veya çok ayrılmak,
    sapmak, ya da azmak demektir. Bu mânâdan hareketle mecâzî olarak ‘dalâlet’
    akla, duyulara, gerçeğe aykırı ilkeleri benimsemek karşılığında kullanılmaktadır.
    ‘Dalâlet’ , ‘hidâyetin ve rüşd’ün zıddı olup, kasden ya da unutarak
    doğru yoldan ayrılmak demektir.
    ‘Dalâlet’in bir başka tanımı şöyle yapılabilir: Maksada ulaştıran yolu
    bulamamak, istenen sonuca götürmeyen bir yola girmek, ya da arzu edilen
    sonucu kazandıran her türlü yoldan ve metodlardan ayrılmaktır.
    ‘Dalâlet’ gerçekte, maddî ve görülen bir yoldan sapma olduğu halde,
    daha sonra din ve akıl yolundan sapmak anlamına kullanılmaya başlanmıştır.
    Bu nedenle ‘dalâlet’ daha çok dinden sapmayı, ‘dalâl’ ise akıl ve sözdeki
    sapmayı ifade eder.
    Aynı kökten gelen ‘idlâl’, dalâlete düşürmek, azdırmak, ‘mudıll’ dalâlete
    düşüren, sapıttıran, ‘dâll’, dalâlete düşen, sapan, sapmış, anlamlarına gelir.
    485 2/Bakara, 282
    486 Ebû Dâvûd, es-Sünne 5; Halid Erboğa, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 1, s. 353
    • 209 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Dalâletin Kur’an’daki Anlamları
    Bu kelime türevleriyle birlikte Kur’ân–ı Kerim’de iki yüzü aşkın yerde
    geçmektedir. Hidâyetin ve imanın karşıtlığını, inkârcıların hidâyet karşısındaki
    durumlarını ifade etmede önemli bir Kur’an kavramıdır.
    Kur’an’da daha çok küfür ve inkârı kapsayan sapıklık olarak kullanılmaktadır.
    Ancak Kur’an dalâlet kavramını ya da türevlerini birkaç mânâda
    daha kullanmaktadır ki, bu anlamların kelimenin kök manasıyla yakın ilişkisi
    vardır.
    1- Saptırmak Anlamında
    ‘İdlâl’ şeklinde geçmekte ve başkasını saptırmak, doğru yoldan alıkoymak,
    gerçek yolu kaybettirmek manalarına gelmektedir. (‘Ağvâ ve sadde’
    fiileri de saptırmak manasında olup ‘idlâl’ kelimesiyle yakın ilgileri vardır.)
    Şeytan hakkında şöyle söyleniyor: “Onları mutlaka saptıracağım, muhakkak
    onları boş kuruntulara boğacağım…” 487
    Kur’an, ayrıca Firavunun ve altından buzağı yapıp İsrâiloğullarına ‘işte
    sizin ilâhınız budur’ diyen Sâmirî’nin birer saptırıcı olduğunu vurguluyor.
    488
    2- Şaşırmak Anlamında
    Bu anlam inançsızlar hakkında kullanıldığı gibi peygamberler hakkında
    da kullanılmıştır. “Seni şaşırmış (dâll) bulup ta yol göstermedik mi?”489
    âyetinde Rasûlullah’ın peygamberlikten önceki durumuna işaret edilmektedir.
    Bu dönemde Hz. Muhammed (s.a.s.) İlâhî vahy’den habersizdi, şer’î
    hükümleri ve peygamberlik görevini bilmiyordu. Kur’an, Peygamberimizin
    yaptığı tebliğle hiç bir zaman yanılmadığını ve sapmadığını söylemektedir.
    490
    487 4/Nisâ, 119
    488 20/Tâhâ, 79, 85
    489 93/Duhâ, 7
    490 53/Necm, 2
    • 210 •
    Ahmed Kalkan
    3- Boşa Çıkarmak Anlamında
    Şu âyette olduğu gibi: “Dediler ki, ‘Biz yerde yok olup gittikten sonra,
    gerçekten biz mi yeni bir yaratılışta bulunacak mışız?’ Hayır, onlar Rablerine
    kavuşmayı inkâr edenlerdir.”491 Burada geçen ‘dalâl’ kelimesi yok olup gitmek,
    kaybolmak anlamındadır.
    Allah’a iman etmeyen, üstelik insanları Allah’ın yolunda alıkoymaya çalışanlar
    iyi amelde bulunsalar bile onların bütün yaptıkları boşa çıkacaktır
    (dalâl olacaktır).492 ‘Dalâlet’ aslında” bir sapmadır, yitip-kaybolmadır, bir
    helâk olmadır.493
    4- Azap Anlamında
    Kur’an cehenemlikleri ‘dalâl’ içinde olmakla tarif etmektedir ki bu da
    onlara taddırılan azaptan başkası değildir.494
    5- Hüsran Anlamında
    Tarih boyunca İslâma ve onu tebliğ edenlere karşı hile ve tuzakları hep
    boşa çıkmıştır, bu tuzakların sahipleri yaptıklarının karşılığında hüsrana
    uğramışlardır. Kur’’n bunu bir yerde ‘dalâl’ kelimesiyle ifade ediyor.495 İki
    âyette de yine hüsran anlamında geçiyor.496
    6- Yanılmak Anlamında
    ‘Yusuf ’un kokusunu (burnumda tüter) buluyorum” diyen Hz. Ya’kub’a
    oğulları şöyle dediler: “Allah adına hayret, sen hâlâ geçmişteki yanılgındasın”
    497 Hz. Yusuf ’u çok seven babasına karşı da benzer bir yanılgıda olmak
    suçlaması yapılıyor.498 Her iki âyette de ‘dalâl’ kelimesi kullanılıyor.
    491 32/Secde, 10
    492 18/Kehf, 104
    493 71/Nûh,:14
    494 54/Kamer, 47-48
    495 Mü’min: 40/25.
    496 12/Yûsuf, 30; 36/Yâsin, 24
    497 12/Yûsuf, 95
    498 12/Yûsuf, 8
    • 211 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Miras taksiminde hak sahiplerine karşı haksızlık yapılmamasını ikaz
    eden âyette de aynı kelime ‘hata’ anlamında geçmektedir.499
    7- Sapkınlık Anlamında
    ‘Dalâlet’ aynı zamanda aklî sapmalar hakkında da kullanılmaktadır. Nitekim,
    dalâlet; dini olarak sapmayı ifade ediyorken, dalâl ise daha çok akıl
    yönünden sapmayı, şaşırmayı anlatır.
    ‘Dâll’, sapıtmış, şaşırmış, yoldan çıkmış; bunun çoğulu olan ‘dâllîn’ ise
    sapıtanlar, şaşırmışlar anlamındadır. “…Kim imanı küfre değişirse, artık o,
    dalâlete düşmüş (doğru yolu sapıtmış olur)”500
    İster mü’min ister inkârcı olsun, ‘Allah’ın ve Rasûlünün emirlerine karşı
    gelenler sapıklığa düşerler.501 Allah’a şirk koşan müşrikler de derin bir sapıklık
    içerisindedirler.502
    Dalâlette Olanlar
    Yine Kur’an’ın ifadesine göre şu gibi kimseler de dalâlete düşmüşlerdir:
    Allah’ı, O’nun meleklerini, kitaplarını, peygamberini ve âhiret gününü
    inkâr edenler.503
    Peygamberin çağrısına kulak asmayanlar, ya da O’nunla alay edenler.504
    Kur’an’ın İlâhî bir kitap olduğunu kabul etmeyenler.505
    Kıyametin kopacağından şüphe edip bu konuda ileri geri tartışmaya
    girişenler.506
    Allah’ın haram kıldığı şeyleri helâl sayanlar, çocuklarını geçindirememe
    endişesiyle öldürenler.507
    499 4/Nisâ 176
    500 2/Bakara, 108
    501 33/Ahzâb 36
    502 4/Nisâ, 116
    503 4/Nisâ, 136
    504 25/Furkan, 41-42; 46/Ahkaf, 32
    505 41/Fussilet, 52; 62/Cum’a, 2
    506 42/Şûrâ, 18
    507 6/En’âm, 140
    • 212 •
    Ahmed Kalkan
    Hüküm verirken Allah’ın hükümlerine itibar etmeyip, kendi hevalarından
    hüküm verenler.508
    Allah’ın rahmetinden ümidini kesenler.509
    Kalbinde nifak hastalığı bulunan münafıklar.510
    Kur’an’a göre ehl-i kitap da doğru yoldan sapmış kimselerdir.511
    Dalâlette Olanların Özellikleri
    Allah’ın hidâyetine uymak insanın fıtratına daha uygunken, dalâleti
    tercih edenler, akıl ve duyularını yerli yerinde kullanmayıp ta sapıklığa
    düşenler ve başkalarını da saptıranlar şüphesiz zalim kimselerdir. Onlar
    akıllarını kullanıp gerçeği görecekleri yerde, hevalarına (doğru olmayan
    arzularına) uyarlar.512
    Birtakım kişiler ve kötülük odakları insanları hidâyetten uzaklaştırıp
    dalâlete düşürebilirler. İnsan yaratılışı gereği itaat etmeye de isyan etmeye
    de meyillidir. Aklını iyi kullanan, Allah’tan gelen hidâyet sebeplerini iyi anlayan,
    yani Kitabı ve Peygamberi idrak eden, Allah’ın her taraftaki âyetlerini
    düşünen kimseler doğru yolu bulurlar. Bunlardan uzak kalıp, dalâlete
    sürükleyici kişilerin peşine gidenler ise sapıtırlar.
    Kur’an’ın açıklamasına göre şeytan yardımcılarıyla birlikte insanları
    sapıklığa götürmeye çalışırlar.513 Firavun gibi cürüm (günah) işleyenler ve
    onun yanındaki mele’ sınıfı (aristokratlar) kendilerine uyanları sapıtırlar.
    Firavun, Kur’an’ın üzerinde çok durduğu tipik bir isyancı kişiliktir. Yeryüzünde
    azıp-sapmanın (tuğyânın), kibirlenmenin, cürüm işlemenin, kendi
    hevasını ilâh haline getirmenin, zulmün ve sapıtmanın en açık örneğidir.
    Kendisi sapıklıkta olduğu gibi, üzerinde hâkimiyet kurduğu kitleleri de
    kendisi gibi sapıklığa götürmenin gayretinde idi.
    508 6/En’âm, 56; 38/Sâd, 26
    509 7/A’râf, 179
    510 63/Münâfikun, 6
    511 5/Mâide, 60, 77
    512 4/Nisâ, 44; 43/Zuhruf, 40
    513 20/Tâhâ, 117-121; 25/Furkan, 29; 7/A’râf, 16-17; 4/Nisâ:, 119 vd.
    • 213 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Şüphesiz her devirde firavun tipli insanlar çıkabilir, kendileri dalâlette
    oldukları gibi diğer insanları da hidâyetten ayırmak için çaba gösterebilirler.
    Allah’ın âyetlerine sırt dönen bu azgınlar, kurdukları şeytanî sistemlerle,
    oynadıkları oyunlarla bu hedeflerine ulaşmaya çalışırlar.
    İnsanların kendi elleriyle yaptıkları ve kutsal saydıkları putlar ve benzeri
    (heykeller) de sapıklığa sebep olurlar.514
    Dalâlet Önderleri
    Hidâyette olmayan, Allah’ın çizdiği çizginin dışında yaşayan ve İslamî
    ilkelere dikkat etmeyen çoğunluğa veya topluluklara uymak ta kişiyi sapıklığa
    götürebilir. İnsan için ölçü çoğunluğun ne yaptığı değil, inancın ve
    hayat anlayışının Hakk’a uygun olmasıdır.515
    İnsanları saptıran bir başka grup da, kişilerin peşine gittikleri önderleridir.
    İster dinî anlamda olsun, ister siyasî anlamda olsun; toplumum önündeki
    kişilere ‘imam’ veya ‘önder-lider-başkan’ denir. Önder konumundaki
    kişiler sapıklık üzerinde iseler, peşlerinden gidenler de onlar gibi olurlar.
    Bir önderi (imamı) körü körüne taklit veya takip etmek, onun yanlışlarını
    da kabul etme tehlikesini de beraberinde getirir. Kitleler genellikle bir liderin,
    bir önderin peşine giderler, onun izini izlerler, onun görüşlerini çoğu
    zaman kayıtsız şartsız kabul ederler. Firavun gibi düşünen önderler, peşlerine
    gelenleri tıpkı kendileri gibi dalâlete götürürler.
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Ümmetin hakkında en çok
    korktuğum (şey) saptırıcı imamlardır (önderlerdir).”516
    Müslüman ümmet hakkında böyle bir korku duyulursa, küfür öncülerinin517
    peşinde gidenler hakkında daha fazla endişe etmek gerekir. Çünkü
    küfür önderleri insanları -Kur’an’ın deyişiyle- ‘cehenneme çağırırlar.’518
    Allah (c.c.) bütün insanları mahşer meydanına hesap vermek üzere,
    dünyada iken peşlerine gittikleri imamlarıyla (önderleriyle) birlikte getire-
    514 14/İbrâhim, 36
    515 6/En’âm, 116-117
    516 Dârimî, Rikak: 39, Hadis no: 2755; Tirmizî
    517 9/Tevbe, 12
    518 28/Kasas, 41
    • 214 •
    Ahmed Kalkan
    cektir.519 İnkârcılar o gün şöyle diyecekler: “Yâ Rabbi! Biz büyüklerimize ve
    imamlarımıza (yöneticilerimize) itaat etmiştik. Onlar da bizi doğru yoldan
    sapıttılar.”520 Bu saptırıcılar kendi günah yüklerini taşıdıkları gibi, saptırdıkları
    kimselerin günahlarını da taşıyacaklar. Buna karşı toplumu saptıran
    kimselere gönüllü olarak uyanların günahlarında ise bir eksilme olmayacak.
    521
    Dalâlete Düşme Sebepleri
    Bazı insanların hidayetten yüz çevirip dalâlete sapmalarının bir takım
    sebepleri vardır. İnsanın yetiştiği ortam, aldığı eğitim elbette önemlidir.
    Ancak insanın iradesi kendi elindedir. O dilediği yolu ve inancı seçebilir.
    Onun bâtıl ve Kur’an’ın dalâlet dediği yolları seçmesine bazı sebepler etki
    edebilir.
    Özellikle müslümanların dalâlete düşmelerine, dinde sonradan ortaya
    çıkan bid’atlerin rolü vardır. Bid’atler, dinî kılıfla sunulduğu için çoğu insan
    bunu anlamaz. Bid’atleri hayat haline getirenler de günün birinde İslâm
    inancının dışına çıkarlar.
    Din’de tefrika (ayrılık) çıkarmak ta sapıtmanın bir başka nedenidir.
    Din’de ayrılık çıkarmak, şüphesiz İslâm’ı kendi kafasına göre anlayıp, kendi
    anladığını din sanmak, diğer anlayışları din dışı sayıp onlara sırt dönmek,
    onları düşman bilmektir. Kur’an, önceki ümmetlerin bu hataya düştüklerini
    haber veriyor: “Dinlerin parçalayıp grup grup olanlar var ya, senin onlarla
    hiç bir ilişkin yoktur.” 522
    Dinlerini parçalayıp fırka fırka (parti parti) olanlar, kendi ellerinde
    olanla, yani kendi fikirleriyle, kendi anladıklarıyla, gruplarına ait üstünlüklerle,
    kendilerinin daha doğru yolda olduğu iddiasıyla övünüp durmaktadırlar.
    523
    Dinlerini parçalamanın başka bir anlamı da, dinin hükümlerinin bir
    kısmını almak, bir kısmını bırakmaktır. Böyle yapanlarla, kendi hizbinin
    519 17/İsrâ, 71
    520 33/Ahzâb, 67; 7/A’râf, 38-39
    521 16/Nahl, 25
    522 6/En’âm, 159
    523 30/Rûm, 32
    • 215 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    (grubunun) anladığı şeyi din zannedenler arasında fark yoktur. Her biri bir
    liderin, bir önderin peşine takılır, bir grup bulur, grubunu en üstün sayar,
    diğer grubu yanlışta görür. Hatırlatmak gerekir ki mezhepli olmak, İslâm’ın
    akîdesine uygun düşünen bir gruba mensup olmak, bir grupla beraber çalışmak,
    bir hizbin prensipleriyle bir işi yapmak üzere bir araya gelmek yanlış
    değil: grupçu, mezhepçi, partici olmak hatadır ve insanı dalâlete kadar
    götürebilir.
    Bu hatadan kurtulmanın yolu Kur’an’a ve yine O’nun istediği gibi topyekûn
    sarılmaktan geçer.524
    İslâm’ı, O’nun güzelliklerini, O’nun insana kazandırdıklarını, İslâm’a
    uymakla elde edilebilecek kazançları, Allah’ın vereceği mükâfatı (va’ad) ve
    vereceği cezayı (va’îd) bilmeyenler, bu gibi konularda cahilce hareket edenler
    hidâyetten saparlar.525 Bilgisizlik insanı hem doğru olandan ayırır hem
    de kişiyi belli konularda taassup sahibi yapar. Kişinin bilmediğini bilmemesi
    ise daha büyük bir kayıptır. Böyleleri kendi hevâlarına uyarlar, bildikleri
    az şey üzerinde inatla dururlar, sapıklıkta olsalar bile kendilerini kolay
    düzeltemezler.
    Elde edilen bilginin yanlış kullanılması da insanı dalâlete düşürebilir.
    İlim, insanlara gerçeği göstermesi ve hakikate ulaşmasında bir ışık olması
    gerekirken; insanlar bilgiyi gereğince kullanmıyor. Hatta çoğu zaman Allah’tan
    gelen hidâyet, yani İslâm’ın ilkeleri bilimsel gerçeklere ters diye iddia
    edilmekte, böylece onlardan yüz çevirilmekte. Günümüzde bilim son
    derece gelişmiş olmasına rağmen insanlığın çoğu Kur’an’ın dalâlet dediği
    çizgidedir. Kimileri de insanlara hükmetmek, onların sırtından geçinmek,
    ya da başka amaçlar için din’den öğrendiği bilgileri yanlış yerde ve kendi
    çıkarı için kullanır, hem kendi sapar hem de başkalarını saptırır.
    İnsanın kalbinden ‘Âhiret’ inancı kaybolduğu an, o derin bir sapıklığa
    düşer. Âhiret inancı şüphesiz insana hayat gerçeğini öğreten en önemli bilgidir.
    526
    524 3/Âl-i İmrân, 103
    525 6/En’âm, 144; 22/Hacc, 8-9
    526 34/Sebe’, 8
    • 216 •
    Ahmed Kalkan
    Lehve’l hadis’e (boş, işe yaramaz, insanı Allah’tan ve O’na itaatten uzaklaştıran
    her türlü söz ve meşguliyete) müşteri olanlar da hidâyetten uzaklaşırlar.
    527 Bu gibi sözler ve uğraşılar kişiye bir fayda sağlamaz ama onu Allah’tan
    ve kulluk görevlerinden uzaklaştırır, onu dalâlete düşürür.
    Dalâletin Sonuçları
    Dalâlete düşenlerin kalpleri kasvetlidir (katıdır). Onların kalpleri fıtrî
    özelliklerini yitirmiş, Hidâyete kapalı, şirke, küfre, şüpheye ve sapıklığa
    açıktır. Öyle kalplere hikmeti ve hidâyeti anlatmak zordur.528 “Allah, kime
    hidâyet verirse onun kalbini İslâm’a açar. Kimi de saptırmak isterse onun da
    kalbini göğe yükseliyormuş gibi daraltır, sıkar…”529 Dalâlette olanların kalpleri
    daykdır, darlık/sıkıntı içindedir.
    Dalâlette olmanın, hidâyeti bırakıp da dalâleti satın almanın530 âhiretteki
    cezası elbette Cehennem’dir.531
    Görüldüğü gibi dalâlet, doğru yoldan, Allah’ın yolundan ayrılıp başka
    yollara sapmak, bâtıl dinleri kabul etmek, Allah’ın emrine aykırı yaşamaktır.
    Bu sıfat inkârcıların ve müşriklerin bir sıfatıdır. Bu kavram, onların hidâyetten
    ayrılarak yanlış yola girdiklerini, çıkmaz bir sokağa saptıklarını,
    gerçeğe aykırı hareket ettiklerini, kendilerini kurtuluşa götürmeyecek bir
    tercih yaptıklarını en güzel bir biçimde ortaya koymaktadır.
    Allah’ın dâvetine kulak asmayıp, O’nun âyetlerini inkâr edenler, kendilerini
    maksada götürecek yolu kaybedip, azabı ve tükenişi kazandıracak
    olan sapıklığı alırlar. Dalâlete düşmek bir anlamda azmak, haddi aşmaktır.
    Böyle yapanlar Hakk’ın karşısına çıkmış ve kendi aleyhlerine azap kazanmış
    olurlar.
    İnsanları Allah’ın dininden yüz çevirtip sapıklık yollarına sürükleyecek
    kişiler, sistemler ve araçlar günümüzde çok daha fazladır. Bugün bir sürü
    siyasî sistem, hayat felsefesi, akımlar ve çalışmalar insanları dalâlete davet
    527 31/Lokman, 6
    528 7/A’râf, 179; 13/Ra’d, 30-31 vd.
    529 5/Maide, 13
    530 2/Bakara, 16
    531 26/Şuarâ, /91-97; 17/İsrâ, 97 vd.
    • 217 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    etmektedir. Eğitim ve medya araçları dalâleti daha geniş kitlelere ulaştırmaktadır.
    Mü’minler, İslâm’ın dalâlet (sapıklık) dediği hayat anlayışlarını davranış
    ve fikirleri iyi tanımalı ve kendilerini iki dünyada da kurtaracak İslâmî
    kimliklerini korumalılar.
    Her namazda okuduğumuz ve Fatiha Sûresinde yer alan şu duayı pratik
    hayatta da gerçekleştirmek gerekir: “Yâ Rabbi! Bizi dosdoğru yola ilet; kendilerine
    nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların ve dâllîn olanların
    (sapıtmışların) yoluna değil.” 532
    İnsanlar mizâç itibariyle birbirlerinden farklı oldukları gibi, kavrama ve
    öğrenme kabiliyetleri yönünden de oldukça farklıdırlar: Bir insanın aklı ile
    tespit ettiği ve “tek kurtuluş yolu” olarak sunduğu teorileri, diğer bir insan;
    tamamen “saçma” olarak nitelendirebilir. Hatta insanın aklî muhakemesini
    işletmeyip, hakikati bulmada, iyiyi ve kötüyü birbirinden ayırmada gaflete
    düşmesi de mümkündür. Bütün bu ihtimaller olmasaydı, aklı ile hareket
    eden ve “hakikati bulduğunu” ileri süren herkese inanmamız gerekirdi.
    Hâlbuki görünen odur ki, herkes kendi aklını beğenmekte, tespit ettiğini
    ileri sürdüğü doğruların dışında kalan her şeyi reddetmektedir. Dolayısıyla
    sırât-ı mustakîmin (doğru yolun ve hakikatin) ölçüsü insan aklı olamaz.
    İşte bu noktada karşımıza hidayet ve dalâlet kavramları çıkmaktadır. Allah
    Teâlâ; Hz. Âdem’i ve Hz. Havva’yı yeryüzüne indirdiği zaman şöyle buyurmuştu:
    “Hepiniz oradan inin. Sonra size benden bir hüdâ gelir de; kim Benim
    hüdâma tâbi olursa, artık onlara hiçbir korku yoktur. Onlar mahzun (üzüntülü)
    olacak değildirler.” 533
    Yeryüzünde insan için iki yol vardır. Birincisi: Allahû Teâla’ya iman etmek
    ve hayatını İslâm’a göre düzenlemek (hidayete tâbi olmak). İkincisi:
    Hevâ ve heveslere tâbi olup, dalâlet üzere yaşamak!.. Bu iki yolun dışında
    üçüncü bir yoldan söz etmek mümkün değildir.
    Arapça’da dalâl kelimesi; yolunu kaybetmek, doğru yoldan çıkmak ve
    insanı talep ettiği noktadan mahrum bırakmak gibi mânâlara gelir. Dalâlete
    düşene dâll, dalâlete düşürene mudıll, dalâlete düşürmeye, azdırmaya da
    532 1/Fâtiha, 6-7; Hüseyin K. Ece, İslam’ın Temel Kavramları, Beyan Yay., s. 121-126
    533 2/Bakara, 38
    • 218 •
    Ahmed Kalkan
    idlâl denilir.534 Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de, yaratılışı inkâr edenlerin iddiası
    izah edilirken “dalelnâ” kelimesi (kaybolmak mânâsında) kullanılmıştır:
    “Dediler ki; ‘Biz yerde çürüyüp kaybolduğumuz (dalelnâ) vakit mi, gerçekten
    yeni bir yaratılışla mı yaratılacağız?’ Evet, onlar Rablerine kavuşmayı inkâr
    edicidirler.”535 Yine başka bir ayet-i kerimede, yoldan çıkarmak, azdırmak
    mânâsında (adleltüm) kullanılmıştır: “(Rabbin) Onları da, Allah’tan gayri
    taptıklarını da (mahşerde) bir araya toplayıp: ‘Siz mi şu kullarımı saptırdınız
    (adleltüm), yoksa kendileri mi yollarını sapıttılar’ diyeceği gün (görürsün ki)
    onlar (şöyle) demişlerdir: ‘Seni tenzih ederiz. Seni bırakıp da başka veliler
    edinmek bize yakışmaz. Fakat sen gerek onlara, gerek atalarına geçimlik verdin
    de, zikri (şeriata tâbi olmayı) unuttular ve helâk (e mahkûm) bir kavim
    (topluluk) oldular.” 536
    Dalâlete düşmenin birçok sebebi vardır. Dünyevî ihtirasa kapılmak ve
    âhireti unutmak, her türlü felâketin başlangıcıdır. Tâğutî güçlere itaat etmek
    ve onların ideolojilerine tâbi olmak, dalâleti satın almaktır. Nitekim
    Kur’ân-ı Kerim’de: “O gün yüzleri ateşte evrilip-çevrilirken: ‘Eyvah bize! Keşke
    Allah’a itaat etseydik; peygambere itaat etseydik’ diyeceklerdir. (Onlara
    tâbi olanlar da o gün) ‘Ey Rabbimiz! Hakikat biz reislerimize (liderlerimize)
    ve büyüklerimize uyduk. Onlar da bizi yoldan saptırdılar (fe edallûne’s-sebiylâ)’
    diyeceklerdir. Ey Rabbimiz! Onlara (liderlerimize ve büyüklerimize)
    azaptan iki katını ver. Onları büyük bir lâ’netle rahmetinden kov!” 537 buyurulmuş
    ve tuğyan eden güçlere itaatin getireceği manzara çizilmiştir.
    Kelime-i Şehadeti ikrar ve tasdik eden her mü’min; Allahû Teâlâ’nın
    sınırlarını çizdiği şeriata tâbi olmak durumundadır. Zira sırat-ı mustakîm
    (dosdoğru yol) budur. Malûm olduğu üzere; namaz ibadetini edâ edereken
    mutlaka Fatiha sûresini okuruz. Bu sûreyi okurken: “Yalnız sana ibadet
    (kulluk) ederiz. Yalnız senden yardım dileriz. Bizi doğru yola, kendilerine
    ni’met verdiklerinin yoluna kavuştur. Gazaba uğrayanlarınkine, dalâlette
    olanlarınkine değil!” diye yalvarır ve “âmin” deriz. Şimdi Muhammed Ali
    Sabunî’nin Ahkâm Tefsiri isimli eserinden velâ’d-dâllîn ibaresinin mânâsını
    534 Râğıb el-Isfahani, el-Müfredat fi Garibi'l Kur'ân, İst. 1986, Kahraman Yay., s. 440. Ayrıca, Ömer Nasûhi
    Bilmen, Kur'ân-ı Kerîm'in Türkçe Meal-i Âlîsi ve Tefsiri, İst. 1963, c. II, s. 11; Seyyid Şerif Cürcani, et-
    Tarifat, İst. ty. Kaynak Yay., s.137
    535 32/Secde, 10
    536 25/Furkan, 17-18
    537 33/Ahzab; 66-68
    • 219 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    öğrenelim: “Dâllîn’den (sapıklardan) kasıt hıristiyanlardır. Nitekim Cenâb-ı
    Hak: “De ki: ‘Ey Kitap ehli! Dininizde haksız yere haddi aşmayın. Bundan
    evvel hakikaten hem kendileri sapmış hem birçoğunu saptırmış ve (hâlâ da)
    doğru yoldan ayrılıp sapa gelmiş bir kavmin hevâ ve (heve)sine uymayın.” 538
    emri ile bize bunu bildirmektedir. İmam Fahruddin-i Razi, konuyla ilgili
    görüşünü şöyle ifade eder: Müfessirlerin bazısı gazaba uğrayanlardan maksadın;
    görünür amellerinde hata yapan her şahıs, sapıklardan muradın da,
    itikadında hata yapan herkes olduğu görüşünü tercih etmektedirler. Çünkü
    gazâba uğrayanları yahûdilere, sapıkları da hıristiyanlara tahsis etmek esasa
    aykırıdır.
    Çünkü Allah Teâlâ’yı inkâr etme, O’na bazı şahıs ve güçleri ortak etmek
    din olarak hıristiyanlıktan ve yahûdilikten daha çirkin, dolayısıyla onlardan
    korunmak daha evlâdır. Alûsî, Fahruddin Râzi’nin bu görüşünü reddederek
    şöyle diyor: “Gazaba uğrayanlar” ile “sapıklar” sözlerinden açık olarak
    yahûdi ve hıristiyanların kasdedildiği, sahih hadisle rivayet edilmiştir. Bu
    rivayet varken, buna aykırı bir görüşe dönülemez. İmam Kurtubi ise şöyle
    demektedir: Müfessirlerin birçoğuna göre “gazaba uğrayanlar” ile yahûdilere,
    “sapıklar” ile de hıristiyanlara işaret edildiği, Hatem oğlu Adiyy’in
    müslüman oluşu sırasındaki hadiste tefsir edilmiştir. Ebû Hayyan’ın bu
    hadisle ilgili görüşü şöyledir: Eğer hadis-i şerif ’in Rasûl-i Ekrem (sav)’den
    nakli sahih ise, ona dönmek (onunla amel etmek) farz olur. Bana göre; Fahruddin-
    i Râzi’nin görüşü, hadisi reddetmek anlamını taşımaz. Aksine onun
    hükmünü genelleştirerek, yahûdilik, hıristiyanlık ve diğer tüm İslâm dışı
    inançları içine alan bir ifade ile bütün kâfir ve münafıkları âyetin şümûlüne
    almıştır.539
    Şurası muhakkaktır ki, hidâyetten ayrılan bir kimse, mutlaka dalâlete
    düşmüştür. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’de: “Artık hakdan (ayrıldıktan) sonra
    sapıklıktan başka ne kalır?” (Fe mâzâ ba’del-hakkı illâ’d-dalâl) 540 buyurulmuştur.
    Mesele bu açıdan ele alındığı zaman dalâlete düşmenin, neleri beraberinde
    getireceği kolayca anlaşılır.
    İnsanın sadece aklî melekelerini kullanarak dalâletten kurtulması
    mümkün değildir. Vahye tâbi olmayan kimse hidâyet nimetine kavuşamaz.
    538 5/Maide, 77
    539 Muhammed Ali Sâbûni, Ahkâm Tefsiri, Şamil Yay., c. I, sh. 22-23
    540 10/Yûnus, 32
    • 220 •
    Ahmed Kalkan
    Çünkü Kur’ân-ı Kerîm’de, Rasûl-i Ekrem (s.a.s.)’e hitaben: “İşte biz sana da
    böylece emrimizden bir ruh vahyettik. Hâlbuki (vahiyden evvel) kitap nedir,
    iman nedir, sen bilmezdin. Fakat onu biz bir nur yaptık. Bununla kullarımızdan
    kime dilersek, ona hidayet veririz. Şüphesiz ki sen, doğru bir yolun
    rehberliğini yapıyorsun” 541 buyurulmuştur. Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) vahiy gelmeden
    önce, kitabın ve imanın mahiyetini bilmeyişi, mücerred aklın (bu
    noktada) sınırını çizmektedir. Bu sebeple akıl, vahyi kavramak için bir vasıtadır.
    Bu incelik unutulmamalıdır. Aklı putlaştıranlar, dalâlete düşerler.542
    Hidâyet
    Hidâyet, doğru yolu bulma, açıklama, ilham etme, muvaffak kılma anlamlarına
    gelmektedir. Terim olarak hidâyet; küfür, şirk ve sapıklıklardan
    kurtularak, İslâm’ın aydınlık yoluna girmektir. Hidâyet, lütuf ile olan rehberlik
    demektir. Allah Teâlâ’nın, lütuf ve keremiyle, kuluna sonu hayır ve
    mutluluk olacak isteklerinin yollarını göstermesi veya yola götürüp muradına
    erdirmesidir. Sadece yolunu ve sebeplerini göstermeye irşâd; neticeye
    erişinceye kadar yola götürmeye de tevfîk denir. Hidâyette istenen, hayra
    ulaştırmaktır. Meselâ, hırsıza yol göstermeye hidâyet denmez. Hidâyeti
    buldurmaya “ihtidâ” veya “hüdâ” denmektedir. Allah’ın güzel isimlerinden
    biri de “el-Hâdî”, yani hidâyet veren, hidâyete erdirendir.
    Allah, hâdîdir; yani kendisini tanıma yollarını kullarına gösterip tanıtan,
    onları Rubûbiyetini ikrar edici kılan, necat (kurtuluş) yolunu gösterip
    açıklayan, her yaratığın bekası ve varlığını sürdürmesi için gerekli olan cihetlere
    yönelten zattır. Bundan fazla olarak, kullarından dilediğini tevhid
    nuruyla müşerref kılar, istediğini dosdoğru yola hidâyet eder. Ayrıca bütün
    diğer yaratıkları faydalarına olan yöne sevk eder, rızık arama yollarını, zararlardan
    sakınmalarını ilham eder. İmam Gazali, bu ikinci nevi hidâyete
    bazı örnekler verir: Yeni doğan yavruya memeyi tutmasını, civcive çıkar
    çıkmaz daneleri toplamasını, arıya yuvasını altıgen şeklinde yapmasını
    vb. gibi her canlı için en uygun şartı ilham eder. Hidâyetin zıddı dalâlettir.
    Dalâlet; sapmak, şaşmak, karanlıkta kalmak, bocalamak ve kaosa yenik
    düşmek anlamlarına gelir. Dalâlet, doğru yoldan bile bile veya iğfale kapılarak
    sapmaktır. “İhdinâ” kelimesinin Türkçeye çevrildiğinde en uygun
    541 42/Şûrâ, 52
    542 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler ve Kavramlar, İnkılap Yay., s. 109-113
    • 221 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    tabir: “bize hidâyet et” ifadesidir. Merhum Elmalılı’nın açıklamasına göre:
    “İhdinâ” kelimesini “göster” diye tercüme etsek, götürmek kalır. “Götür”
    deyince, letâfet kalır ve hiç biri tam anlamı ifade etmez. En uygunu Türkçeye
    de yerleşmiş olduğu şekliyle “bize hidâyet et” ifadesidir. Yani hidâyet, tek
    kelimeyle tam olarak tercüme edilemez.
    Çölün ortasında yolunu şaşırıp kaybeden bir kimseyle, bir rehber yardımıyla
    gideceği yeri, yönü rahatça tayin edip bulan kimse bir değildir. Bu
    bakımdan hidâyetin tam karşısına da şaşırmışlık, sapmışlık anlamına gelen
    “dalâlet” kavramının yerleştirildiği görülür. Çünkü her şey kendi zıddına
    nispetle daha gerçek mânâ ifade eder. O halde, insanı hayat çölünde ya da
    yolunda doğru istikamete götürecek, sapmalardan koruyacak yön tayin
    edici kılavuz nedir? Elbette ki Allah’ın hidâyeti (yol göstermesi)dir. “De ki:
    Hidâyet/doğru yola kılavuzluk; ancak Allah’ın hidâyetidir.”543; Yolun doğrusunu
    göstermek Allah’a aittir. Yolun eğri olanı da vardır. Allah dileseydi hepinizi
    hidâyete iletirdi.” 544
    Hidâyet, bir yolu göstermek ve o yolda sebatı sağlamada yardımcı olmaktır.
    Yalnız göstermek, dinin anladığı mânâda hidâyeti ifade etmez.
    Gösterilen yolda sebata yardım etmek de vahyin hidâyetinin bir parçasıdır.
    O yüzden daha çok hidâyete ermiş insanların okuduğu Fâtiha sûresi 5.
    âyetindeki “ihdinâ” kelimesine, bazı müfessirler; “bize verdiğin hidâyette
    sebatımızı nasib et” anlamı vermişlerdir.
    Kur’an’da Hidâyet
    Hidâyet, Kur’an’ın en önemli kavramlarından birisi olmakla beraber,
    aynı zamanda zıddı olan dalâletle birlikte Kur’an’da en çok zikredilen kelimelerdendir.
    Hidâyet kelimesinin kökü olan “Hdy” kelimesi ve türevleri
    Kur’an’da 317 yerde geçer.545 Hidâyetin zıddı olan dalâlet kelimesinin kökü
    543 6/En'âm, 71
    544 16/Nahl, 9
    545
    A- Hidâyet Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
    a. Hidâyet, Allah'tan korkanlar içindir: Bakara, 150.
    b. Hidâyeti Allah Verir: Bakara, 213, 272; A'raf, 30, 43; Nahl, 9; Sebe', 50; Müddessir, 55-56; İnsan, 29-30;
    Tekvir, 29.
    c. Allah, Kâfirlere ve Münâfıklara Hidâyet Vermez: Bakara,264; Zümer,3; Münafıkun,6
    d. Allah'ın Muradı Hidâyettir: Nisa, 26; Yunus, 25; Hadid, 9.
    e. Allah, Dilediğine Hidâyet Verir: En'am, 39; Yunus, 25; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Hacc, 16; Nur, 35, 46;
    • 222 •
    Ahmed Kalkan
    “d-l-l” ve türevleri ise toplam 188 yerde kullanılır. Hâdî, hidâyet eden, hidâyet
    yaratan, istediğini hayırlı ve kârlı yollara muvaffak kılan anlamına gelir.
    Kur’an’a göre mutlak Hâdî, Allah’tır. Mutlak Hâdî olan Allah’ın insanlara
    olan hidâyetinin ise dört şekilde olacağı beyan edilmektedir:
    1- Hidâyetin bütün mahlûkata şâmil olması. Bu, Allah’ın onlara akıl,
    zekâ ve zarûri bazı bilgiler ihsan etmesidir. 20/Tâhâ, 50 ve 87/A’lâ, 3 âyetlerinde
    bu tür hidâyetten bahsedilir.
    2- Peygamber ve Kitaplarla insanları çağırdığı hidâyet. “Onları, buyruğumuz
    ile, insanları doğru yola götüren (yehdûne) önderler yaptık.”546 âyetinde
    olduğu gibi.
    3- Bu hidâyeti kabul eden ve doğru yolda olanlara tevfik hidâyeti, onları
    bu hidâyete muvaffak kılması. “Hidâyeti kabul edenlerin (ihtedev), Allah
    Kasas, 56; Fatır, 8, 22; Şura, 13; İnsan, 30.
    f. Allah, Hidâyet Ettiği Kimsenin Göğsünü İslâm İle Açar: En'am, 125; A'raf, 179.
    g. Allah Dileseydi Bütün İnsanlar İman Ederdi: Yunus, 99-100; Ra'd, 31, Nahl, 9; Secde, 13.
    h. Allah'ın Hidâyet Ettiği Kimseyi Saptıracak Yoktur: Zümer, 37.
    i. İnsana Doğru Yol Gösterilmiştir: İnsan, 3; A'la, 3; Leyl, 12-14.
    j. İnsana Hayır ve Şer Diye İki Yol Gösterilmiştir: Beled, 10; Şems, 8.
    k. Hidâyette Olanlar: Bakara, 5; Necm, 30, 32.
    l. Hidâyete Ulaşmanın Yolu: Bakara, 186.
    m. Hidâyeti Kabul Edenler, Kendileri İçin Eder: Yunus, 108; İsra, 15; Meryem, 76; Neml, 92; Zümer, 41.
    n. Allah'ın Hidâyet Verdiği Kimseler Doğru Yoldadır: İsra, 97; Kehf, 17.
    o. Allah'ın Hidâyetine Tabi Olanlar: Taha, 123; Kasas, 85; Muhammed, 17; Müddessir, 55; İnsan, 29; Tekvir,
    27-28.
    p. Hidâyet Yolu, Allah Yoludur: Şura, 53.
    q. Hidâyet İçin Dua: Fâtiha, 5-7; Bakara, 128-129; Al-i İmran, 8, 53, 193; Yusuf, 101.
    B- Dalâlet (Sapıklık) Konusuyla İlgili Âyet-i Kerimeler:
    a. Allah Dilediğini Saptırır: En'am, 39; Ra'd, 27; İbrahim, 4; Nahl, 93; Fatır, 8.
    b. Allah'ın Saptırdığı Kimseyi Hiç Kimse Doğru Yola Getiremez: Nisa, 88, 143; Maide, 41, Ra'd, 33; Nahl, 37;
    İsra, 97; Kehf, 17; Hacc, 18; Nur, 40; Rum, 29; Zümer, 19, 23, 36; Casiye, 23; Zariyat, 9.
    c. Allah, Dalâlette (Sapıklıkta) Bırakmak İstediği Kimsenin Göğsünü Yukarı Çıkıyormuş Gibi Daraltır: En'am,
    125.
    d. Dalâlette Olanları Allah Bilir: Necm, 30.
    e. Peygamberin ve Mü'minlerin Yolundan Ayrılanlar: Nisa, 115; Kasas, 85.
    f. Şeytanı Dost Edinenleri, Allah Dalâlette Bırakır: A'raf, 30.
    g. Allah'ın Saptırdığı Kimseler, En Büyük Zararda Olanlardır: A'raf, 178, 186.
    h. Dalâleti (Sapıklığı) Seçen, Kendi Aleyhine Seçmiştir: Yunus, 108; İsra, 15; Neml, 92; Sebe', 50; Zümer, 41.
    i. Dalâletten Korunmak İçin Dua: Fâtiha, 5-7.
    546 21/Enbiyâ, 73
    • 223 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    hidâyetlerini artırır.”547 “Allah, iman edenlere hidâyet etti.”548 âyetlerinde olduğu
    gibi.
    4- Âhirette cennete hidâyet edip iletmesi. “Hamd Allah’a olsun ki, bizi
    buna hidâyet etti.”549 âyetinde olduğu gibi.
    İnsan, bir başkasını, bu dört hidâyet çeşidinden sadece dâvet ve yolu tanıtmak
    sûretiyle hidâyete sevkedebilir. Hz. Peygamber’e hitaben: “Muhakkak
    ki sen, dosdoğru yola hidâyet edersin.”550 “Her millet için hidâyet eden
    (yani, dâvet eden) vardır.”551 gibi âyetlerde kasdolunan hidâyet, bu nevidendir.
    Gerekli istidatları, tevfik ve âhirette mükâfat verme şeklinde olan öbür
    hidâyet çeşitlerine ise: “Sen istediğini hidâyete erdiremezsin”552 (Hitap özellikle
    Hz. Peygamber’edir) gibi âyetler işaret eder. Allah’ın; zâlimler, kâfirler,
    fâsıklar hakkında menettiğini bildirdiği her âyette, üçüncü nevi, yani “hidâyeti
    kabul edenlere mahsus olan tevfik hidâyeti” söz konusudur. Cennete
    koymak ve âhirette mükâfat vermekten ibâret olan dördüncü kısma giren
    hidâyet ise şu gibi âyetlerdedir: “İman ettikten, Peygamber’in hak olduğuna
    şehâdet ettikten, kendilerine apaçık deliller geldikten sonra inkâr eden bir
    topluluğa, Allah nasıl hidâyet eder?” 553 “Allah, zâlimler topluluğuna hidâyet
    etmez.”554 “Onların hidâyetleri sana düşmez, fakat Allah dilediğine hidâyet
    eder.” 555
    Hâdî, câhiliyye devrinde, yolları iyi bilen ve insanlara yol gösterip varacakları
    yerlere götüren kimseye denilmektedir. Kur’an, sâlih amelle hidâyet
    arasında yakın bir münasebet olduğunu açıklar. Tevbe-iman-sâlih amel üçlüsünün
    neticesinde hidâyete ulaşılmaktadır.556 Başka bir ifadeyle hidâyet,
    tevbe-iman-sâlih amelin doğal neticesidir. Hidâyete ermenin, iman ve sâlih
    amellerle olacağını şu âyette de görmekteyiz: “İman edenler ve sâlih ameller
    işleyenleri imanlarına karşılık Rableri onları hidâyete erdirir, doğru yola
    547 47/Muhammed, 17
    548 2/Bakara, 213
    549 7/A'râf, 43
    550 42/Şûrâ, 52
    551 13/Ra'd, 7
    552 28/Kasas, 56
    553 3/Al-i İmran, 86
    554 2/Bakara, 258
    555 2/Bakara, 272; Suad Yıldırım, Kur'an'da Ulûhiyet, Kayıhan Y., s. 199-200
    556 20/Tâhâ, 82
    • 224 •
    Ahmed Kalkan
    eriştirir.”557 Başka bir âyette de hidâyet ve ıslah arasında bir ilginin varlığı
    görülmekte olup şöyle buyrulmaktadır: “Onları hidâyete erdirir, doğru yola
    eriştirir ve durumlarını düzeltir.”558 Âyette doğru yola eriştirilen ve durumları
    düzeltilenler, sûrenin baş tarafında ifade edildiği gibi, iman eden ve
    sâlih amel işleyenlerdir. 559
    Hidâyet, Yön Bulmak; İman, Yönü Bulduran Kuvvet
    İnsan hayatının en önemli meselesi yön bulmaktır. İman, yönü bulduran
    kuvvettir. Ancak bulunan yönde yürüyebilmek, bizi yol problemiyle
    karşı karşıya getirir. Yönün işe yaraması, bu yönde yürümemizi sağlayacak
    yolu gerekli kılar. Bu bakımdan Kur’an, yol konusu üzerinde çok durmaktadır.
    Kur’an’da geçen sırat, sebil, tarik ve şeriat kelimelerinin hepsi -aralarında
    nüanslar olmasına rağmen- yol anlamındadır.
    Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi,
    hem imana, hem de küfre doğru eğilmeye elverişlidir. Kalbin imanla küfürden
    birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icabeder. Hidâyeti
    de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri
    Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur. Kullarından
    istediğine hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka insanları
    hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrâna düşürecek
    hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz. Allah’ın
    saptırdığını kimse doğru yola getiremez.
    Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lâzımdır ki, Allah Teâlâ’nın bir kulunda
    dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş
    olmasındandır. Yoksa kul irâdesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe
    Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen
    belâsını; Mevlâ isteyen Mevlâ’sını bulur.” Nitekim insanlarda hidâyet ve
    iman asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’î iradenin sû-i
    isti’mâlinden doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhâlefettir. Hastalıktır.
    560 Sağırlıktır, dilsizlik ve körlüktür.561 Küfür ve dalâlet, zarara asla uğra-
    557 10/Yûnus, 9
    558 47/Muhammed, 5
    559 Ömer Dumlu, Kur'ân-ı Kerim’de Salâh Meselesi, D.İ.B. Y., s. 63-64
    560 2/Bakara, 10
    561 2/Bakara, 18
    • 225 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    mayacak bir ticareti/kazancı562 istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar
    hidâyete karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı
    olmamış ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.” 563
    Kaalû Belâ denilen bezm-i elestte, yani hilkat sabahında, ruhlar meclisinde
    Allah, hepimizden ahd ve misak aldı. O’nun huzurunda doğru yola
    gideceğimize hep bir ağızdan söz verdik. Gerçi biz bu mâcerayı hatırlayamıyoruz,
    ama onu Allah, kitabında bildirmiş, bu sûretle kat’i olarak mâlum
    olmuştur. Hatırlayamamak, inkâr vesilesi olamaz. Biz üç günlük kısa hayatımızda
    bile, nice mühim ve hayatî olayları unutup duruyoruz. İşte ezelî
    iman, Allah’ın bir hidâyeti ve bu mâceranın tatlı bir hâtırası ve insanlarda
    her türlü fazilet ve ahlâk sermayesidir. Dünyaya çıkma zamanı gelince her
    ruh için cismânî ve rûhânî kuvvetlerle mücehhez bir ceset bağışlaması,
    dünyaya kitaplar indirmesi, peygamberler göndermesi, dünyada gördüğü,
    işittiği, fikren mülâhaza ettiği her hâdisede bir hikmet dersi göstererek ezelî
    iman nurunu kuvvetlendirip parlaklığını arttırması, hep Allah Teâlâ’nın kat
    kat hidâyetleridir ki, kul, hidâyet istedikçe ve hidâyete uydukça Allah’ın hidâyeti
    de daima artar durur. “...Allah size imanı sevdirmiş ve onu gönüllerinize
    süslemiş, sindirmiştir. Küfrü, fıskı ve isyanı da size çirkin göstermiştir.
    İşte doğru yolda olanlar bunlardır.” 564
    Hidâyet İsteği ve Hidâyette Devam
    Fâtiha sûresinde “ihdinâ” (bize hidâyet et)”565 diye duâ ediliyor. Dalâlette
    bulunanların hidâyet istemesi, hidâyetin meydana gelmesini istemek;
    hidâyette bulunanların hidâyet istemesi de sebat ve hidâyet mertebesinde
    yükselmeyi istemek anlamındadır. “Bizi hidâyet üzere sâbit kıl, hidâyetten
    ayırma” demektir. Şu âyette buna benzer duâ ifadesi vardır: “Ey Rabbimiz,
    bizi hidâyete ulaştırdıktan sonra, kalplerimizi saptırma.”566 Nice âlim ve âbid
    vardır ki, onun kalbine küçük bir şüphe düşmüş, böylece de Hak’tan sapmış,
    ayağı kaymış ve dosdoğru yoldan, müstakim dinden dönmüştür. Müslümanca
    bir hayat önemlidir, ama müslümanca ölmek çok daha önemlidir.
    “Başka türlü değil, sadece müslüman olarak ölün”567 Biz, her an hidâyette ka-
    562 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11
    563 2/Bakara, 16
    564 49/Hucurât, 7; Ali Osman Tatlısu, Esmâü’l Hüsnâ Şerhi, Yağmur Y., s. 247-248
    565 1/Fâtiha, 6
    566 3/Al-i İmran, 8
    567 2/Bakara, 132
    • 226 •
    Ahmed Kalkan
    labilmek, doğru yoldan sapmamak için Allah’ın yardımına muhtacız. Zaten
    sûredeki tüm cümleler istimrârı (devamlılığı) ifade etmektedir. Hamdler,
    sürekli O’na; ibâdetler, tâatler, ve duâlar da kesintisiz O’nadır.
    Hidâyet, bizi hakka götüren her türlü meziyet, araç, akl-ı selim, Peygamber
    ve Kitap’tır. Müstakim yolda kalabilmemiz, kesintisiz olarak bunlara
    sahip olmakla mümkündür. Sürekli akl-ı selim sahibi olmak, vahiyle
    irtibatlı bulunmak, Peygamber’e bağlı kalmak; dosdoğru yolu bulmak kadar,
    o yolda kalmak için de önemlidir. Öte yandan müslüman daha ileriye,
    en ileriye tâliptir. Zarardan kurtulmak için, mü’minin iki günü birbirine
    denk olmamalıdır. İlmî ve amelî yönden de kendini sürekli yenilemeli, hidâyet
    yolunda mesafe kat etmeye, dosdoğru yolun en ilerisinde yer almaya
    gayret etmelidir. İşte bu duâmızla biz, Rabbimiz’den hidâyetimizin artırılmasını
    da istiyoruz. 568
    Fâtiha sûresinde “İhdinâ” diye duâ ederken, hidâyetin yalnız ve yalnız
    Allah’a ait olduğunu bildiğimizi de itiraf etmiş oluyoruz. Allah, Rasûlüne:
    “Sen sevdiklerine hidâyet veremezsin. Ancak Allah, dilediğine hidâyet verir.”
    569 buyurarak hidâyeti Rasûlünün bile veremeyeceğini bildirir. Peygamberler
    ancak hidâyete vesile olurlar, insanlara yol gösterirler. “Muhakkak
    sen, sırât-ı müstakîme yol göstermektesin.”570 Rabbimiz vahiyle peygamberlerine
    yol göstermiştir. Biz de o vahyin ışığında yürüyoruz.
    Hidâyet Vermek Sadece Allah’a Ait
    Biz kimseye hidâyet veremeyiz. Ama İslâm nûruna dâvet eder, yol gösteririz.
    Gözlere nur vermek Allah’a aittir. Doktorlar nur vermiyor, veremiyor;
    sadece gözü perdelenenlerin nurunun açılmasına vesile oluyor. Hidâyet
    gönül işidir. Kişinin kafasına tabanca dayayarak iman ettiremezsiniz.
    Böylesi, hidâyete ermiş gibi görünür, ama gönülden inkâr eder. Yine, kişinin
    kafatası veya kalbi açılarak içinden iman sökülemez. İman, hidâyet bir
    gönül işidir. Gönle de yalnız onu Yaratan hâkim olur. Bizim tebliğimiz, bir
    kişinin hidâyetine sebep olursa, bu bizim için yeryüzü dolusu altına sahip
    olmaktan daha hayırlıdır. Bu, bize biraz ters gelebilir. Ama yeryüzü, insan
    için yaratılmıştır.
    568 Bk. 35/Fâtır, 32
    569 28/Kasas, 56
    570 42/Şûrâ, 52
    • 227 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Yeryüzünün tamamı, insanın haksız yere akıtılmış bir damla kanına
    denk olmaz. Dinimizin insana verdiği değer bu!... “Kim, bir cana veya yeryüzünde
    bozgunculuk çıkarmaya karşılık olmaksızın (haksız yere) bir cana
    kıyarsa, bütün insanları öldürmüş gibi olur. Her kim bir canı kurtarırsa, ihyâ
    ederse (hidâyetine vesile olursa) bütün insanları kurtarmış, ihyâ etmiş gibi
    olur.”571
    Kur’ân-ı Kerim’de Rabbimiz haksız yere herhangi bir kişiyi öldürenin
    bütün insanları öldürmüş gibi olduğunu haber verirken572 öldürülenin
    mü’min veya kâfir olmasını ayırt etmez. Medenî zannedilen Avrupalının,
    Amerikalının gözünde ise, bir varil petrol, hıristiyan olmayan milyarlarca
    insandan daha değerlidir. İşte böyleleriyle aynı safta, aynı zihniyet ve aynı
    paktta olmamak için Fâtiha sûresini okurken “gazaba uğrayanların ve sapıkların
    yoluna değil” diyoruz. 573
    “Rabbimiz, her şeye yaratılışını verip sonra hidâyet edendir.”574 “Ne zaman
    Benden bir “hüdâ” gelir de, kim Benim “hüdâ”ma uyarsa, böyleleri için
    korku yoktur, onlar üzülecek de değillerdir.”575 Yeryüzündeki hayatında insanın
    önüne iki yol açılmış bulunuyor. Bu yollardan birisi, Allah’a giden yol,
    diğeri ise, Allah’ın yolu dışındaki sayısız yollar. Allah, yarattığı kullarına
    karşı son derece merhametli olduğu için, insanlara sürekli olarak “hüdâ”sını
    göndermiştir. Nitekim “hidâyet” kelimesinin bir anlamı “hediye”dir. Allah’ın
    insanlara yol göstermesi, onlara hüdâsını göndermesi, bütünüyle
    O’nun hediyesidir. İnsana düşen, Allah’ın hediyesini kabul etmektir. Bu
    hediyeyi Allah, her insana doğrudan doğruya değil de, aralarından seçtiği
    elçileri vasıtasıyla gönderir. İblis, dünya hayatının geçimliliğini insan için
    yegâne amaç haline getirir. Bunun sonucunda, yalnızca tutkuları peşinde
    koşan ve yeryüzünde fesat çıkaran insanın doğru yolu bulması için Allah,
    elçilerini gönderir ve onlarla beraber Kitap indirir.
    571 5/Mâide, 32
    572 5/Mâide, 32
    573 M. Toptaş, Şifâ Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 75-76
    574 20/Tâhâ, 50
    575 2/Bakara, 38
    • 228 •
    Ahmed Kalkan
    Hidâyet İçin Kulun Çabası Gerekir
    İnsanın, saptığı yollardan ayrılıp, Allah’ın yoluna girebilmesi için,
    öncelikle böyle bir zorunluluğu duyması, yani bu yola girmek için çabalaması
    gerekir. Bu çabalama Allah uğrunda cihaddır. Böyle bir çabanın
    içinde olan, yani, ya kendi kendilerine, ya da elçilerinin çağrısıyla böyle
    bir çabanın içine giren insanlara, elçiler getirdikleri Kitab’ın âyetlerini
    okurlar. Ne ilginçtir ki, elçilere ilk inananlar, şirkin kirlerine bulaşmamış
    ve şirkin yarattığı ortamdan son derece rahatsızlık duyanlar olmuşlardır.
    Yani, Kur’an’ın deyişiyle, kulakları bütünüyle sağır, gözleri bütünüyle kör
    olmamış, bunun sonucunda kalpleri hepten kararmamış, yani, ölmemiş
    insanlardır bunlar. İnsanı öldüren, kalbi karartan günahlardır. Şirkin her
    türlü kirlerinin içine bulaşarak, karanlıklar içinde hayaller ve kuruntular
    üzerinde bir ‘bilgi’ oluşturan ve bunu gerçek bilgi sanan insanların iman
    etmesi kolay olmaz. İblis, insanlara yaptıklarını süsler, onlara vaad eder,
    içlerine kuruntular eker. “Elbette Senin kullarından belirlenmiş bir pay alacağım’
    dedi; ‘onları mutlaka saptıracağım, boş kuruntulara sokacağım ve onlara
    emredeceğim.’ (İblis) Onlara vaad eder, ümit verir.”576 İşte, şeytanın vaadine,
    verdiği ümitlere ve emirlerine bağlanıp, tutkularına kapılan insanlar
    ‘ölmüş’ insanlardır. Bunlar, fâsıktırlar, fâcirdirler... Elçilerin getirdiklerine
    inanmazlar; onları yalanlarlar, iman edenleri de vazgeçirmeye çalışırlar.
    Onların bu durumuna, Kur’ân-ı Kerim’de “çok uzak bir dalâl” denir.
    İblisin temelde insanlar üzerinde bir hükmü yoktur. O sadece vaad
    eder; kuruntular ve ümitler verir. Ona uyanlar, aslında tutkularına, arzularına,
    hevâlarına uyanlardır. Böyleleri, kurdukları dünyalarını sürdürebilmek
    için birtakım putlar icat ederler. Bu putlar, bazı şekiller olabildiği
    gibi, özellikle günümüzde çok yaygın olduğu biçimiyle, aldatıcı birtakım
    “bilgi”ler, eğlenceler, şarkılar, sporcular, bilim, teknik, sosyal bilgiler, ilerleme,
    eğitim, medeniyet, kültür, çağdaşlık gibi kelimeler de olabilir. Bunlar,
    Allah’la ilişki koparılarak değerlendirildiğinde; Allah’ın yolundan sapmış,
    tutkularına köle olmuş insanların, başkalarını da saptırmak için icat ettikleri
    putlara dönüşür. 577
    Öte yandan, şirkin yol açtığı ortamdan memnun olmayan ve çıkış yolu
    arayan insanlar dalâl içinde olmalarına rağmen, elçilerin okuduğu âyetler-
    576 4/Nisâ, 118-120
    577 Bk. 14/İbrahim, 35-36; 25/Furkan, 17-18
    • 229 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    le, kalplerindeki kirleri gidermeye girişirler, tezkiyeye başlarlar. Bu şekilde
    arınmaya koyularak hüdâya tabi olmak isteyenlerin bu çabasına “ihtidâ”
    denilir. (İhtidâ etmediği halde, böyle görünen dönmeler vardır. Sabataycılar
    da denilen bu dönmeler -avdetîler- 2. Meşrûtiyet döneminde ve T.C.’de
    etkin faâliyetlerde bulunmuşlar, Osmanlı’nın ve müslümanların başını çok
    ağrıtmışlardır. Özellikle Selanik, dönmeleriyle meşhur idi. Hâlâ Hâriciye’de
    (Dış İşleri Bakanlığı ve T.C.’nin dış temsilciliklerinde) ve medyada dönmelerin
    ciddi etkinlikleri vardır.) İhtidânın başlangıcı elçilere ve Allah’tan
    getirdiklerine inanmak ve okudukları âyetlerle kalplerini arıtma uğraşısı
    içine girmektir. “Eğer sizin iman ettiğiniz gibi iman ettilerse, şüphe yok, ihtidâ
    etmişlerdir.”578 “Eğer müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe yok, ihtidâ
    etmişlerdir.”579 Beri taraftan, elçilerin çağrılarına kulak vermeyip uzak bir
    dalâl içinde olanların peşinden gidenlerin, kendilerini dalâlete sürükleyenlere
    karşı tavırları şöyle anlatılır: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün,
    “keşke” derler, Allah’a itaat etseydik, Rasûl’e itaat etseydik! Rabbimiz, doğrusu
    biz efendilerimize, beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar yolu
    saptırdılar.” 580
    Kalplerini arıtanlar; Allah’a yapışır, Rasûllerin öğretilerine kulak verir
    ve bu öğretiler üzerinde gitmeye, hayatlarını sürdürmeye çalışırlarsa, Allah
    da onların hidâyetini artırır, onları sırât-ı müstakîmde sâbitleştirir. “Allah,
    İhtidâ edenlerin hidâyetlerini artırdı ve onlara takvâlarını verdi.”581 İhtidâlarında
    sâbit olup, imanlarından dönmeyenler ve sâlih amellerde bulunanların
    sonunda kalpleri de hidâyete erer. Kalp hidâyete erince, insan bütünüyle
    hüdâya ulaşmış, yani artık tam anlamıyla hidâyet bulmuş demektir. “Kim
    Allah’a iman ederse, Allah kalbini hidâyete erdirir.”582 Allah’ın hidâyete erdirdiği
    insanlar, yine İblis’in iğvâlarına kapılıp dalâlete düşebilirler. Dalâlet,
    doğru yoldan her türlü sapmayı içine alır; İster bilerek, ister bilmeyerek,
    ister unutarak, ister kasten olsun. Sırât-ı müstakîmde olmamak veya sırât-ı
    müstakîmi bilmemek de dalâlettir.
    Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet vermediğine
    kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidâyet
    578 2/Bakara, 137
    579 3/Âl-i İmran, 20
    580 33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bk. 7/A'raf, 38-39
    581 47/Muhammed, 17
    582 64/Teğâbün, 11
    • 230 •
    Ahmed Kalkan
    üzere olacağını söylemektedir.583 Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi,
    Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur. “De ki: Ey insanlar, size
    Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtidâ eder, doğru yola giderse, kendi
    lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet içinde olursa, saparsa; kendi
    aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim.”584 “Allah kimi saptırırsa,
    artık onu hidâyete, doğru yola sevk edecek hiçbir kimse bulunmaz.” 585
    Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur. Fakat Rasûller
    Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları Allah’ın yoluna yönelticidirler.
    Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah’ın
    elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidâyet veremez.
    Allah’ın izniyle insanlar hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde
    İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler
    içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama yine, insanı sapıklığa iten Allah’tır;
    yani, nihai belirleyici O’dur. İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani
    Allah, İblisin vaadlerine kanarak, tutkularına esir olan insanları, kendileri
    istedikleri ve o yöne yöneldikleri için saptırır. İnsanları doğruya yönelten,
    yani hidâyete götüren imamlar olarak Rasûller göndermesi, temelde yine
    Allah’ın hidâyet etmesi olduğu gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır;
    yani, Allah insanın gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için
    gerekli her türlü şartı yaratır; sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları
    hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de kendi hallerine bırakır:
    “Onları (elçileri) emrimizle hidâyete götüren imamlar kıldık.” 586
    “Muhakkak sen, sırât-ı müstakîme ihtidâ ettirirsin.”587 Buna karşılık;
    “Muhakkak sen, sevdiğine hidâyet edemezsin. Ancak Allah dilediğine hidâyet
    eder.”588
    “Sen, görmüyorlarsa, körlere hidâyet mi vereceksin?” 589
    583 Örnek olarak bk. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ,
    52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
    584 10/Yûnus, 108
    585 13/Ra'd, 33
    586 21/Enbiyâ, 73
    587 42/Şûrâ, 52
    588 28/Kasas, 56
    589 10/Yûnus, 43
    • 231 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Yeryüzündekilerin çoğuna itaat edersen, seni Allah’ın yolundan saptırırlar.”
    590
    Dalâlet, “an” harf-i cerriyle kullanıldığında “yitmek, yok olup gitmek”
    anlamlarına gelir. Kâfirlerin dünya hayatındaki amelleri, küfürleri, iftiraları,
    hepsi âhirette kendilerinden sıyrılıp gidecektir. Böylece onların hiçbir
    değerlerinin olmadığı anlaşılacak ve kendilerine hiçbir bakıma yarar getirmeyecek,
    tam tersine zarar verecektir. Dünya hayatında Allah’a koştukları
    eşler de, aynı şekilde kendilerinden kaybolup gidecektir: “Uydurdukları
    şeyler kendilerinden kaybolup gitti.” 591
    Kur’an’ı başından başlayarak okuyan kimsenin, Yüce Allah’tan ilk isteği
    hidâyettir. Bu isteğe cevap da, ardından verilmektedir: Hidâyeti isteyene
    “işte Kur’an!”592 denilmektedir. Dosdoğru yol, hidâyet Kur’an yoludur.
    Hidâyette Kulun Rolü
    Kur’an’ın tamamını dikkatlice okumayanlar yüzeysel bir bakış açısıyla
    kaderci bir anlayışa kapılır ve hidâyetin, kişinin hiçbir etkisi olmadan,
    tamamen Allah tarafından takdir edildiğini zannederler. Kuşkusuz Allah’a
    inanan her mü’min Allah’ın iradesinin her türlü iradenin üstünde olduğuna;
    Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel bulunamayacağına kesin
    olarak inanır. İnsan da diğer yaratıklar da Allah’a muhtaçtırlar. Yaratıkların,
    kendilerinden kaynaklanan hiçbir şeyi yoktur. Organları da, fiilleri de,
    yararlandığı şeylerin hepsi de Allah tarafından yaratılmıştır. Hidâyeti de
    veren O’dur. Ancak, hidâyeti dileyen bir kimseye Allah engel olur ve onu
    sapıklıkta kalmaya zorlar mı? Ya da hidâyeti bulmak istemeyeni Allah zorla
    hidâyete sürükler mi? Daha açık bir ifade ile, Yüce Allah, kulları arasında
    ayırım yaparak kimilerini kayırır ve kimilerini cezâlandırmak için başka
    şeylere yönelir mi?
    Allah’ın dilemesinin önünde hiçbir engel olamayacağına kesin olarak
    inanan mü’min, durup dururken Allah’ın, kulları arasında bir ayırım yapmadığına;
    O’nun âdil olduğuna da kesin olarak inanır. “Kim yararlı iş işlerse
    kendi lehinedir; kim de kötülük işlerse kendi aleyhinedir. Rabbin, kullara
    590 6/En'âm, 116
    591 6/En'âm, 24; 10/Yûnus, 30; A. Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 141-142
    592 2/Bakara, 2
    • 232 •
    Ahmed Kalkan
    karşı zâlim değildir.”593 “Bu, yaptığınızın karşılığıdır. Yoksa Allah, kullara asla
    zulmetmez.” 594 Aslında Allah, hidâyeti, bir bakıma yaratılışla iç içe ve her
    bir canlıya kendisine özgü bir tarzda vermiştir. “O, her şeyi ölçüyle yapıp,
    yol göstermiştir.”595 Böylece her canlının kendine has yolda ilerlemesiyle,
    kâinatın sistemi bozulmadan devam etmektedir. İnsana gelince, o diğer
    canlılardan daha farklı bir konumdadır. Çünkü Allah, ona bir değil; iki yol
    göstermiş ve onu irâde hürriyeti içerisinde imtihan etmek istemiştir: “Biz
    ona eğri ve doğru iki yol göstermedik mi?” 596
    Böyle geniş bir serbestliğe sahip olan insan soyunun, doğru yolu çeşitli
    sebeplerle bulanık görmesi ya da yolunu şaşırması tehlikesine karşı -ki bu,
    insanlık tarihi boyunca sürekli vuku bulmuştur.- Allah sürekli elçiler göndererek
    kendi doğru yolunu, yönünü insanlığa göstermiştir. İnsanlar ise
    elçilerle gelen bu yol pusulasına karşı olan tavırlarına göre; ya doğru yolda,
    ya da yanlış/eğri yolda hayatlarını tüketmektedirler. Bu durum, yeryüzü
    sisteminin Allah tarafından alabora edilip ortadan kaldırılacağı ve yerine
    bu dünyadaki yol tercihinin cevabını oluşturan yeni bir düzen oturtulacağı
    Kıyâmet saatine kadar da devam edecektir. Çünkü Allah insanları bu konuda
    serbest bırakmıştır. Aksi takdirde insanın diğer varlıklarla farkı kalmazdı.
    “Bize düşen, yalnızca yol göstermektir.” 597
    Hidâyet Türleri
    İnsanda üç çeşit hidâyet vardır. Bunlardan birincisi içgüdüdür. Hayatının
    ilk safhasında sadece içgüdüler ona kılavuzluk eder. İkinci safhada beş
    duyu devreye girer. Ancak içgüdü hidâyeti de devam eder ve içgüdü yanıldığında
    duyuların hidâyeti onları düzeltir. Üçüncü hidâyet ise, muhakeme,
    yani akıl hidâyetidir. Akıl, içgüdülerle duyuların yanılgılarını düzeltir ve
    onlara hakemlik yapar. İnsanı diğer hayvanlardan ayıran, bu hidâyete sahip
    olmasıdır. Acaba akıl hidâyeti yanıldığında hangi hidâyet insana kılavuzluk
    eder? Akıl da yanılabilir. Çünkü akıl, insana kılavuzluk ederken ilk iki hidâyetin
    topladıkları malzemeyi kullanır. Bu sebeple eksik malzeme her zaman
    için sözkonusu olabilir ve akıl hidâyeti yanılabilir. Ayrıca insan; sevgi, kin
    593 41/Fussılet, 46
    594 3/Âl-i İmran, 82
    595 87/A'lâ, 3
    596 90/Beled, 10
    597 92/Leyl, 2; Kur'an Okulu 2, Hanif Y. s. 92
    • 233 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ve nefret gibi duyulara da sahiptir ve aklın muhakemesine bunlar olumsuz
    etkilerde bulunabilirler. İşte bu sırada, yanılmaz ve mutlak doğru olan hidâyet
    gündeme gelir ki o da “vahiy”dir. Fâtiha sûresinde, kulun Allah’tan
    istediği hidâyet, işte budur. 598
    Kur’an’ın bizden istediği, peygamberlerin kişiliğinde örnekleşen hidâyeti
    izlememizdir. Peygamberler ve onların tebliğatı hidâyettir.599 Peygamberlerde
    örnekleşen hidâyeti elde etmenin bir niyet ve gayret ürünü olduğu
    da Kur’an tarafından beyan ediliyor. 600
    Cihad ve Tebliğ; Başkasının Hidâyeti İçin Çalışmak
    Hidâyeti bulup o yolda yürüyen insanın, başkalarına bu hidâyeti ulaştırmak
    istememesi, elinde bulunan imkân ve fırsatları değerlendirmemesi,
    bir insanlık suçudur, büyük bir cinâyettir. Komşumuzun evi yanarken, yangını
    söndürme gücümüz olduğu halde seyirci kalmak ne ise; hatta ondan
    da daha kötüdür, cehenneme aday inanç ve yaşayışlara tepkisiz ve pasif bir
    seyirci kalmak. Hidâyete dâvet etmediğimiz yakınlarımız ve ilişkide olduğumuz
    insanlar, yarın yakamıza yapışıp bizden dâvâcı olabilirler endişesi
    ile, başkalarına mesajı ulaştırmaya çalışmak zorundayız. 601
    İslâm’ın hidâyet yolunu gizleyip açıklamayanlar, Kur’an’da şöyle uyarılır:
    “İndirdiğimiz delilleri ve hidâyeti, biz insanlara Kitapta açıkladıktan sonra
    onları gizleyenlere, işte onlara, Allah lânet eder. Hem de bütün lânet edebilenler
    lânetler. Ancak, tevbe edip kendilerini düzelten ve Allah’ın indirdiğini
    açıklayanlar müstesnâ. İşte onların tevbelerini kabul ederim. Ben, tevbeleri
    çokça kabul eden ve çok merhamet edenim.” 602
    Hidâyet İçin Gerekli Şartlar, Hidâyete Lâyık Olmak
    Kimlerin doğru yolu bulduğu, kimlerin de yolu kaybedip şaşıranlar
    olduğu sorusu, bizim için önemli olmalıdır. Cevabını âyetlerden bulalım:
    “Allah, insanların bir bölümünü doğru yoluna eriştirdi. Fakat bir kısmı da şa-
    598 Sait Şimşek, Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y., s. 56 vd.
    599 21/Enbiyâ, 73; 17/İsrâ, 9; 2/Bakara, 185; 3/Âl-i İmran, 41, 138; 5/Mâide, 44, 46; 6/En'âm, 91, 154; 7/A'râf,
    154; 10/Yûnus, 57...
    600 29/Ankebût, 69
    601 Bk. 33/Ahzâb, 67
    602 2/Bakara, 159-160
    • 234 •
    Ahmed Kalkan
    şırmışlığı/sapkınlığı hak etti. Çünkü bunlar, saptırıcıları Allah’tan başka veli
    edinmişler ve kendilerini doğru yolu bulmuş sanmışlardı.”603 Bu âyette dikkati
    çeken nazik bir nokta var; o da, insanların bulundukları yolun doğru ya
    da eğriliği hakkında yanılabilecekleridir. Bu konuda yegâne ölçünün Allah
    tarafından belirlendiği, dolayısıyla ancak Allah’a; yani O’nun indirdiklerine
    uymakla bu problemi çözebilecekleri gerçeğidir. Buna da, tahmin etmekle
    değil; görüp duyduklarını, bildiklerini tahkik ederek, doğruyu, güzeli arayıp
    tâbi olmakla ulaşılabileceğini Rabbimiz bildiriyor: “Sözü dinleyip de en
    güzeline uyanlar, işte onlar Allah’ın kendisine yol gösterdiği kimselerdir ve
    onlar, temiz akıl sahipleridir.”604
    Bir de bunun karşıtına bakalım: “Onlar sadece zanna ve nefislerinin arzusuna,
    canlarının istediğine uyarlar; oysa, andolsun ki onlara Rablerinden
    hidâyet edici, yol gösterici gelmiştir.”605 “Hevâ ve hevesini ilâh edinen, bir ilim
    üzerine (bilgisi olduğu halde) Allah’ın dalâlette, şaşkınlıkta bıraktığı, kulağını
    ve kalbini mühürlediği, gözünü perdelediği kimseyi gördün mü? Artık
    onu Allah’tan başka kim yola getirebilir? Siz, yine de öğüt alıp düşünmüyor
    musunuz?” 606
    Buna karşılık, Allah’ın hidâyet verdiği kimseler de şunlardır: “Allah,
    kendi rızâsını gözetenleri onunla (Kur’an’la) kurtuluş yollarına ulaştırır. Onları
    izniyle karanlıklardan aydınlığa çıkarır ve yol gösterir.”607 “Bunlar, namaz
    kılan, zekât veren ve âhirete de tam olarak iman eden mü’minlere yol gösterici
    kılavuz ve müjdedir.”608 “İman edenleri ve sâlih amel işleyenleri, imanlarına
    karşılık Rableri doğru yola eriştirir.”609 “Güven, iman edip imanlarına zulüm
    katmayanlarındır. İşte onlar, hidâyete eren, doğru yolu bulanlardır.”610
    Dikkat edilecek olursa, Allah’ın hidâyeti insana içten bir güç olarak verilmesine
    karşılık ilk adım insan tarafından atılmalıdır. Bu tercihe göre Allah,
    insanı fert ve toplum olarak denemekte, sonuçta ona yol göstermekte,
    ya da şaşkınlık içinde bırakmaktadır. Burada hidâyet üzerinde ve sapıklık
    603 7/A'râf, 30
    604 39/Zümer, 18
    605 53/Necm, 23
    606 45/Câsiye, 23
    607 5/Mâide, 16
    608 27/Neml, 2
    609 10/Yûnus, 9
    610 6/En'âm, 82
    • 235 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    içinde; daha doğrusu hidâyete lâyık olup olmama hakkındaki bilgilerimizi
    özetleyecek olursak, sapıklık nedenlerini şöyle sıralayabiliriz:
    Allah’ın bazı kimselere hidâyeti nasip etmemesinin sebeplerinin başında
    zulüm gelir. Kur’an, birçok âyetinde “Allah zâlimlere hidâyet nasip
    etmez.” diyor.611 Saptırıcıları veli/dost edindiği halde, kendini doğru yolda
    sanmak;612 hevâ ve hevesine uymak, zevklerine göre yaşamak;613 Allah’ı
    zikirden, anmak, hatırlamak ve düşünmekten yüzçevirmek;614 dünya hayatından
    başka bir beklentisi olmamak;615 babalarını, atalarını üzerinde
    bulduğu dini ve din anlayışını körü körüne sürdürmek;616 zâlimlerden ve
    nankörlerden olmak;617 iman edip peygamberlerin hak olduğuna şâhit olduktan
    ve kendilerine belgeler geldikten sonra inkâr etmek.618 Hidâyetin
    önündeki engellerden biri de nankörlüktür. 619
    Fısk (fâsıklık, yani bozuk, rezil yaşayış) da hidâyete erişmeyi engeller.620
    Kur’an, yalancılık ve israfın da hidâyete ulaşmayı engellediğini beyan ediyor.
    621 Şeytana tâbi olmak,622 Peygamber’in yolundan ayrılıp başka yollara
    uymak,623 Allah’tan korkup çekineceğine başka varlıklardan korkup çekinmek,
    624 bütün bunlar hidâyetin engellerindendir.
    Bunlara mukabil hidâyete ermek için gerekli şartlar da şunlardır: Sözü
    dinleyip en güzeline, en doğrusuna uymak,625 Allah’ın rızâsını gözetmek,626
    Allah’tan gelenleri bir ücret istemeden insanlara duyurmak,627 işlediği hata
    611 Bk. 3/Âl-i İmran, 86; 5/Mâide 51; 6/En'âm, 144; 9/Tevbe, 19, 109; 28/Kasas, 50; 46/Ahkaf, 10; 61/Saff, 7;
    62/Cum'a, 5
    612 7/A'râf, 30
    613 45/Câsiye, 23
    614 59/Haşr, 19
    615 2/Bakara, 200
    616 2/Bakara, 170
    617 3/Âl-i İmran, 86
    618 3/Âl-i İmran, 86
    619 Bk. 5/Mâide, 67; 9/Tevbe, 37; 16/Nahl, 107; 39/Zümer, 3
    620 bk. 5/Mâide, 108; 61/Saff, 5; 63/Münâfıkun, 6
    621 bk. 39/Zümer, 3; 40/Mü’min, 28
    622 22/Hacc, 4
    623 4/Nisâ, 115
    624 2/Bakara, 150
    625 39/Zümer, 18
    626 92/Leyl, 19-20
    627 36/Yâsin, 21
    • 236 •
    Ahmed Kalkan
    ve günahlardan dönmek, tevbe etmek,628 Kur’an okumak, Allah’ın âyetlerine
    uymak,629 iman edip imanına zulüm katmamak,630 sâlih amel işlemek,
    namaz kılmak, zekât vermek,631 hidâyete yönelmiş olmak,632 Allah’tan başkasından
    korkmamak,633 yalnızca Allah’a teslim olmak,634 düşünmek, ibret
    almak. 635
    Dünyaya geldikten sonra kendi güzel arzularıyla ezelî imanlarında sâbit
    kalabilmek ve onu kuvvetlendirip nûrunu arttırmak bir kul için dünyada,
    âhirette verilen nimetlerin en büyüğü ve en kıymetlisidir. Çünkü iman her
    hayrın köküdür. İman olan kalpte her hayır bulunur. Dünya ve âhiretin
    mutluluğu da ancak imanla meydana gelir. Bu kimseler, hakkı tanır, hakka
    saygı gösterir. Hak söze boyun eğer. Haksızlığa ve zulme tahammül etmez.
    Elinde kuvvet de olsa, teşvik de görse hakkı çiğnemez. Hak ile yaşar, hak
    ile ölür. Hak’tan geldiği gibi, şaşmadan, sapmadan yine Hakk’a gider. İşte
    Allah’a karşı sözlerinin eri olan hakperest yiğitler bunlardır.
    Bir kısım insanlar da dünyaya gözlerini açar açmaz etrafında azgınları
    görür. Çevresini Allah ile ilgisi olmayanlar bürür. Onların Allah’a karşı küfran
    ve isyan hareketlerine bu da alışır. Kendi kötü arzusuyla fıtrî imanını
    terk ediverir. Kazanmak için geldiği dünyada sermayesini de kaybeder. Hak
    yolundan sapar. Hayatı, dünya yaşayışından ibâret zanneder. Bütün kuvvetiyle
    dünyaya tapar, derken bir gün cehennemi boylar. İşte Hak’tan dönen,
    dalâlet yolunu tutan, Allah’a vermiş olduğu sözünden cayan, nefsine uyan
    azgınların sonu da budur.
    Bilinmelidir ki, dünyada insanları iyiliğe çağıran hidâyet mürşitleri
    bulunduğu gibi, kötülükleri süsleyerek iyiliktir diye yutturmaya çalışan
    şeytanlar da vardır. Aramızda şeytan tabiatlı nice insanlar vardır ki, insanı
    yoldan çıkarabilirler. Buna karşı melek tabiatlı insanlar da vardır.
    Bunlar da insanın yolunu Allah’a ve rızâsına çevirirler. Bunlarla tanışıp
    beraber olabilmek Allah’ın büyük lütfu ve hidâyetidir. 636
    628 20/Tâhâ, 82; 122
    629 2/Bakara, 150; 4/Nisâ, 174-175
    630 6/En'âm, 82
    631 27/Neml, 2
    632 47/Muhammed, 17; 42/Şûrâ, 13
    633 2/Bakara, 150
    634 3/Âl-i İmran, 20
    635 20/Tâhâ, 128; 10/Yûnus, 43-44; 12/Yusuf, 111, 6/En'âm, 140
    636 A. Osman Tatlısu, a.g.e. s. 250
    • 237 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Taşlara, göz takmayan Allah, katı kalplerde de hidâyeti yaratmıyor.”
    “Hidâyet, kalp gözünün açılmasıdır.”
    Hidâyet Konusunda Sünettullah
    (Allah’ın Değişmeyen Kanunu)
    “Sen onların dinlerine uymadıkça yahûdiler de hıristiyanlar da senden
    râzı olmazlar. ‘Asıl doğru yol (hüdâ), Allah’ın yoludur’ de.”637 Yüce Allah’ın
    Hz. Muhammed’i (s.a.s.) kendisiyle gönderdiği yol (İslâm) evrensel, sağlam
    ve dosdoğru olan dindir. Yol demeye elverişli gerçek yol (hidâyet) de odur.
    Onun ötesinde gerçek doğru yol (hüdâ) yoktur. “Kim kendisine doğru yol
    belli olduktan sonra Rasûl’e karşı gelir ve mü’minlerin yolundan başka bir
    yola uyarsa, onu döndüğü yolda bırakırız ve cehenneme sokarız. Ne kötü bir
    gidiş yeridir orası!” 638
    Uyulması gereken hak yol, İslâm’dır. Ondan ötesi, terk edilmesi ve varsa
    sökülüp atılması gereken yoldur. Kim ondan ötesine tutunursa zarar eder.
    Allah o kimseyi terk ettiği gibi, yardımını da ondan çeker ve o kişi zâlimlerden
    olur. “...Sana gelen ilimden sonra eğer onların arzularına uyacak olursan,
    andolsun ki, Allah’tan sana ne bir dost, ne de bir yardımcı olur.” 639 “Sana
    gelen ilimlerden sonra onların keyiflerine uyarsan, o takdirde sen mutlaka
    zâlimlerden olursun.”640 Rasûlullah’a “ilim” diye gelen, Allah’ın yolu ve İslâmî
    emirlerden “şeriat” kıldıklarıdır. Farz-ı muhal, yahûdi ve hıristiyanların
    heveslerine uysan, o takdirde zâlimlerden olursun. Hitap Rasûlullah’a,
    maksat ümmetinedir. Bu âyette, bâtıllarında ısrarcı olan hevâ ve heveslerine
    tâbi olan bâtıl ehline korkutma ve tehdit vardır. Mü’minler bilmeliler ki,
    sağlıklı bir gerekçeyle de olsa, insanların hevâlarına uymak, insanları bâtıl
    tehlikelere düşüren ve Hak yolu terk ettiren büyük bir zulümdür.
    “Kimler Benim hidâyetime uyarsa, artık onlara bir korku yoktur ve onlar
    üzülmeyeceklerdir.”641 Bu âyetin tefsirinde İbn Kesir şöyle der: “Yani kendisiyle
    kitapların indirildiği, peygamberlerin gönderildiği şeye yönelenlere,
    âhiret hallerinden karşılaşacaklarında korku; dünya işlerinden kaçırdık-
    637 2/Bakara, 120
    638 4/Nisâ, 115
    639 2/Bakara, 120
    640 2/Bakara, 145
    641 2/Bakara, 38
    • 238 •
    Ahmed Kalkan
    larına da üzüntü yoktur.” Allah’ın hidâyetiyle yol bulanlar, ne gelecekten
    korkarlar, ne de kaçırdıklarına üzülürler. Çünkü hidâyete tâbi olmak, onlara
    hayırları kazanma yollarını kolaylaştırır, dünya ve âhiret saâdetini vaad
    eder. İstikameti bu olana, her karşılaşacağı ve her rastladığı yahut kaybettiği
    kolaylaşır. Çünkü o bilir ki Allah, onun takipçisidir. “...Benden size hidâyet
    geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa o, sapmaz ve sıkıntıya düşmez.
    Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun için dar bir
    geçim, sıkıntılı bir hayat vardır.”642
    Hidâyetine/Kur’an’a tâbi olanlar hakkında Allah’ın âdeti, dünyada rahat
    bir yaşantıyla (bereketli, bol bir geçim) faydalandırmasıdır. “Erkek veya kadın,
    mü’min olarak kim sâlih/iyi amel işlerse, onu mutlaka güzel, hoş bir hayatla
    yaşatırız. Ve mükâfatlarını elbette yapmakta olduklarının en güzeli ile
    veririz.”643 Allah’ın hidâyetine uyanın durumu, sâlih amel işlemekle beraber
    mü’minliktir. Yoksa Allah’ın hidâyetine tâbi olmuş sayılmaz. Onun yaşadığı
    “tertemiz, güzel hayat” ise, herhangi bir sıkıntının olmadığı bir hayattır.
    Çünkü bu, İbn Kesir’in de tefsirinde dediği gibi, hangi yönden olursa olsun,
    bütün rahatlık şekillerini kapsar. Kaldı ki, sıkıntı, Kur’an’a uyan kimsenin
    kendisiyle faydalandığı temiz yaşantıya aykırıdır. Öyle ise, “sapma”nın giderilmesi
    gibi, “sıkıntı” da ondan bu dünyada giderilmiştir. Zira, Allah’ın
    hidâyetine uyan kimse, O’nun rızâsını gözetir. Allah’ın kendisi için taksimine
    de, azımsamadan kanaat eder. Çünkü o Allah’ın kendisine bahşettiği din
    nimeti sâyesinde bahtiyardır, mutludur, rahat ve geniş bir yaşantı içindedir.
    Allah’ın, onu İslâm’la nimetlendirmesinden sonra, onun, dünyaya ve dünyanın
    geçici metâına/faydasına değil de, Allah’ın yanında olana yönelmesi,
    eline geçince terk etmeksizin ve kaybedince üzülmeksizin bu hususta hırslı
    olmaması, kesinlikle onun rahat bir yaşantı ve temiz bir hayat içinde olması
    demektir.
    Allah’ın hidâyetinden yüz çevirenler hakkındaki âdetullah geçim
    sıkıntısıdır, sıkıntılı bir hayattır. “Ama kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan
    yüz çevirirse, onun için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır.”644
    Allah’ın zikrinden maksat, O’nun Kur’an’ı ve dini İslâm’dır. Yüz çevirmekten
    maksat ise Kur’an ve İslâm’ı terk etmek, ona uymamak ve hidâyeti başka-
    642 20/Tâhâ, 123-124
    643 16/Nahl, 97
    644 20/Tâhâ, 124
    • 239 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    sından ummaktır. Allah’ın hidâyetinden yüz çeviren için, dünyada geçim
    sıkıntısı vardır.
    Çünkü âyette geçen “dank” kelimesi darlık ve şiddet demektir. Bu da
    dünyaya ve dünya metâının artmasına şiddetli arzu ve ihtiras, azalmasından
    korku şeklindedir. Öyle ki, iç huzuru, gönül ferahlığı diye bir şey yoktur.
    Aksine, hidâyetten, doğru yoldan saptığı için, görünüşte nimet içinde
    olsa da, dilediğini yiyip dilediğini giyse ve dilediği yerde otursa da göğsü
    dar ve sıkıntılıdır. Çünkü Allah’ın hidâyeti, kalbini imar etmedikçe saâdeti
    de rahat bir geçimi de fark edemez. Bu, dünyadaki durum.
    Âhiretteki duruma gelince, cezâ konusundaki sünnetullah, Allah’ın
    âyetlerine ve hidâyetine gözlerini yumduğu için kıyâmet günü kör olarak
    haşredilecektir. “Kim Beni zikirden, hatırlayıp anmaktan yüz çevirirse, onun
    için sıkıntılı bir hayat, dar bir geçim vardır. Kıyâmet günü, onu kör olarak
    haşrederiz.”645
    Allah’ın hidâyetinden, âyetlerinden gözünü yuman, onu unutmuş ve
    terk etmiş demektir. Dünyada Allah’ın âyetlerini görmezlikten geldiği gibi,
    yaptığına uygun olarak âhirette körlük hali içinde terk edilecektir. Çünkü
    cezâ, yapılanın cinsinden olur.
    Hidâyetinden (Kur’an’dan) yüz çevirene, Allah, şeytanı kendisinden
    ayrılmayan, kötü amelini süsleyen, hak yolundan alıkoyan ve ona doğru
    yolda, hidâyet üzere olduğunu telkin eden arkadaş kılar. “Kim Rahmân’ın
    zikrini görmezlikten gelirse, ona bir şeytanı saldırırız; artık o, onun arkadaşı
    olur. O şeytanlar bunları yoldan çıkardıkları halde bunlar doğru yolda olduklarını
    sanırlar.” 646
    “O cennet ehlinin kalplerinde olan haset ve kini çıkarırız. Oturdukları
    yerlerin altlarından ırmaklar akar. Şöyle derler: ‘Allah’a hamd olsun ki, bizi
    hidâyeti ile buna kavuşturdu. Eğer Allah bize hidâyet etmeseydi kendiliğimizden
    bunun yolunu bulamazdık.”647
    645 20/Tâhâ, 124
    646 43/Zuhruf, 36-37; A. Zeydan, İlâhî Kanunların Hikmetleri (Sünnetullah), İhtar Y., s. 44 vd.
    647 7/A'râf, 43
    • 240 •
    Ahmed Kalkan
    Görülüyor ki, hidâyete, doğru yola gitmek için, Allah’ın bize müdâhale
    etmesi gerekiyor. “Hidâyeti, duâ ve niyazla Allah’tan isteyin. Çünkü hidâyet
    edici O’dur.”648 İbrahim (a.s.): “Rabbim bana hidâyet etmemiş olsaydı, muhakkak
    sapıklar topluluğundan olacaktım.”649 der.
    Peygamberimiz’in getirdiği Kur’an’ın bizzat kendisi hidâyet olduğu
    içindir ki, onun tebliğcisi de rehber oluyor. “Gerçekten bu Kur’an, insanları
    en doğru yola hidâyet eder, rehberlik eder.”650 Peygamberimiz de rehberlik
    görevinin kendisine Allah tarafından verildiğini ifade etmiştir: “Allah, beni,
    âlemlere rahmet ve rehber olarak gönderdi.” “Allah’ın benimle gönderdiği hidâyet
    ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bir toprağa düşer ki, onun bir
    kısmı suyu kabul eder de çayır ve bol ot yetiştirir. Bir kısmı da kurak olur.
    Suyu tutar da Allah onunla halkı faydalandırır. Ondan içerler, sulanırlar,
    ekin ekerler. Bu yağmur, başka bir çeşit toprağa da isâbet eder ki, düz ve kaypaktır.
    Ne suyu tutar, ne de çayır bitirir. Allah’ın dinini anlayıp da, Allah’ın
    benimle gönderdiğinden faydalanan ve bunu bilip başkasına bildiren kimseye
    karşı başını kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderdiği hidâyetini kabul etmeyen
    kimse böyledir.” 651
    “Vallahi, senin hidâyetinle (hidâyete vesile olmanla) bir tek kişiye hidâyet
    verilmesi, senin için kıymetli develerden müteşekkil sürülerden daha hayırlıdır.”
    652
    Sahâbeler, Peygamberimiz’e müracaat ederek: “Ey Allah’ın Rasûlü, Tâiflilerin
    okları bizi yaralayıp parçaladı. Aleyhlerine Allah’a bir bedduâda bulunuverseniz!”
    dediler. Rasûlullah (s.a.s.): “Allah’ım Tâiflilere hidâyet ver!”653
    buyurdular.
    Arayıp yönelmek bizden; yolu gösterip istikametimizde yardım Rabbimizdendir.
    “Bizim uğrumuzda cihad edenleri elbette yollarımıza eriştirece-
    648 14/İbrahim, 21
    649 6/En'âm, 77
    650 17/İsrâ, 9
    651 Buhârî, Kitabu'l-İlm 20; Müslim, Fedâil 15
    652 Buhâri, Ashâbu'n-Nebî 9; Müslim, Fedâilu'l-Ashâb 34; Ebû Dâvud, İlim 10
    653 Tirmizî, Menâkıb, hadis no: 3937
    • 241 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ğiz. Allah, şüphesiz iyi davrananlarla beraberdir.”654 “İhdinâ’s-sırâta’l müstakim:
    Bizi dosdoğru yola ilet” 655
    Allah Teâlâ, irâde-i cüz’iyyesini hidâyete, hak yola dönmek için kullanan
    ve iyi hal gösteren kullarına hidâyeti, aydınlık yolu gösterir. Bir kimse,
    hidâyeti Yüce Allah’tan istemeli ve bu hali ömür boyu korumak için, sâlih
    amel işlemelidir.
    - 12-16. Âyetler -
    ¦ أَنْ كَنَ ذَا مَالٍ وََبنِ ي نَ  عُتُلٍّ بعْدَ ذَِلكَ زَِني ٍ  ثِي ٍ مُعْتَدٍ أَ  خَيْ ِ مَنَّاعٍ للْ
    سَنَسِمُهُ عَلَ ا خْ لُرْطُوم ¦ وَِّل ي نَ
    أَ ال  ُتنَا قَالَ أَسَاطِي ُ  إِذَا تتْ لَ عَلَيْهِ آ يَ
    اعٍ مَنَّ : durmadan engel olan  للْخَيْ : hayra مُعْتَدٍ : haddi aşan  ثِي ٍ أَ : çok
    günahkâra عُتُلٍّ : kabaya بعْدَ ذَِلكَ :َ (bundan sonra) üstelik  زَِني ٍ : soysuza أَنْ كَنَ : var diye ذَا مَالٍ : (malı var diye) mal sahibi ¦ وََبنِ ي نَ : ve oğulları (var
    diye) إِذَا تتْ لَ : okunduğu vakit عَلَيْهِ : ona ُتنَا  آ يَ : âyetlerimiz قَالَ : (derler ki)
    dedi ¦ وَِّل ي نَ
    أَ ال  أَسَاطِي ُ :öncekilerin masalları سَنَسِمُهُ : yakında damga vuracağız
    عَلَ ا خْ لُرْطُوم : burnuna
    “Durmadan hayra engel olan, haddi aşan, çok günahkâra,
    Kabaya, üstelik soysuza,
    Mal ve çocukları var diye,
    Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ der.
    Yakında burnuna damga vuracağız.” (68/Kalem, 12-16)
    654 29/Ankebut, 69
    655 1/Fâtiha, 6
    • 242 •
    Ahmed Kalkan
    “Durmadan hayra engel olan (mennâın li’l-hayri), haddi aşan
    (mu’ted), çok günahkâra (esîm)” (68/Kalem, 12)
    İtaat edilmemesi istenen kişi ve kişilerin özelliklerinin sayıldığı bu
    âyetlerde, bir diğer özellik olarak şunlar sayılır: İyiliğin amansız düşmanıdır,
    her zaman iyiliğin karşısına dikilir. Hem kendisinin hem de başkasının
    iyiliğine engel olur. Bir kere, her türlü iyiliğin toplamı sayılan imanı
    engeller. Bu adamın çocuklarına ve akrabalarına, Peygamberimize eğilim
    gösterdiklerini sezdiği her seferinde “Sizden biriniz Muhammed’in dinine
    uyacak olursa, benden hiçbir fayda görmez olur” dediği bilinmektedir. Bu
    tehditle onların Müslüman olmalarına engel olurdu. Bu yüzden Kur’ân-ı
    Kerim onu sözleri ve davranışları ile “iyiliğin karşısına dikilen” biri olarak
    tescil etmiştir.
    Yüce Kitabımız, iman etmeyenlerin bu konudaki özelliklerini şöyle belirtir:
    “Münâfık erkekler ve münâfık kadınlar (sizden değil), birbirlerindendir
    (birbirlerinin dostudur). Onlar kötülüğü emreder, iyilikten alıkor ve cimrilik
    ederler. Onlar Allah’ı unuttular. Allah da onları unuttu (terk etti, yardımını
    ve hidâyetini kesti). Çünkü münâfıklar fâsıkların ta kendileridir.”656 Kur’an,
    biz mü’minlerin özelliklerini ise şöyle belirtir: “Siz, insanların iyiliği için
    ortaya çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten men eder
    ve Allah’a iman edersiniz…” 657
    Saldırgandır: Hak, adâlet gözetmez, çiğner geçer. Ayrıca o, Peygamber
    Efendimize, Müslümanlara, ailesine ve doğru yolu bulmalarına engel olduğu,
    dini benimsemelerini önlediği aşiretine de saldırır, haksızlık eder. Saldırganlık,
    aşırılık, Kur’ân-ı Kerim’de ve Peygamber efendimizin sözlerinde
    üzerinde önemle durulan çirkin huylardan biridir. İslâm saldırganlığın,
    aşırılığın her çeşidini yasaklamıştır. Hatta yeme-içmede bile buna dikkat
    edilmesini öğütlemiştir: “Size sunduğumuz temiz rızıklardan yiyin. Yiyeceklere
    ilişkin sınırlarımızı çiğnemeyin.”658 Çünkü adâlet ve adâlet kelimesiyle
    aynı kökü paylaşan i’tidâl, yani dengeli olmak İslâm’ın temel karakteridir.
    656 9/Tevbe, 67
    657 3/Âl-i İmrân, 110
    658 20/Tâhâ, 81
    • 243 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Sürekli günah işler: “Günahkâr” sıfatını kalıcı bir sıfat olacak kadar
    günah işler. Burada işlediği günahın türü belirtilmiyor. Çünkü bu ifade ile
    güdülen amaç sıfatın kalıcılığını vurgulamak, ruhun değişmez bir karakteri
    olduğunu belirtmektir.
    Âyette geçen “esîm” aşırı günahkâr, günaha bulanmış kimse demektir.
    “Esîm” kelimesi “ism” sözcüğünün fâil ismidir. İsm ise: Kişiyi sevaptan alıkoyan,
    geri bıraktıran ve yapılmasıyla hayırdan uzaklaştıran ameldir.659 Bu
    ameli işleyen, sonunda cezayı hak eder. İsm, günah kavramının karşılığıdır.
    Peygamberimiz (s.a.s.) şöyle buyuruyor: “Birr (iyilik, sevap), kalbinin (nefsinin)
    kendisiyle tatmin olduğu şey, ‘ism’ (günah) ise, göğsünü sıkan (seni
    huzursuz eden) şeydir.” 660
    “Esîm” çok günah işleyen demektir. Bu kavram, beşer olma özelliğiyle
    unutarak, hata ederek nâdiren günah işleyen kimse için değil; daha çok,
    günahı alışkanlık haline getirip günahları kendisini kuşatan insan için kullanılır.
    Şu âyet, bu tür kimseleri anlatır: “Hayır! Her kim bir kötülük eder de
    onun kötülüğü kendisini çepeçevre kuşatırsa, işte o kimseler cehennemliktir.
    Onlar orada devamlı kalırlar.” 661
    Kur’an, haram etleri yemeyi, içki içmeyi, kumar oynamayı, adam öldürmeyi,
    düşmanlık yapmak üzere yardımlaşmayı, başkalarının malını haram
    yoldan yemeği, iftira atmayı, Allah’a şirk koşmayı, Allah’tan gelen vahy’e değil
    de kendi hevâsına uymayı ve benzeri hataları ‘ism’ diye nitelendirmekte
    ve haram saymaktadır. Kur’an, ‘ism’in açığını da gizlisini de mü’minlere
    haram sayıyor.662 ‘İsm’ diye nitelenen günahların büyüklerinden sakınmak
    Allah (c.c.) katında daha hayırlı ve daha süreklidir.663 Kur’an mü’minlere
    “…Birr (her türlü iyilik) ve takvâ (Allah’tan hakkıyla sakınma) hususunda
    yardımlaşın, ism (günah) ve haddi aşma (düşmanlık) hususunda yardımlaşmayın…”
    664 diye emretmektedir. Şüphesiz ism; mü’mini hayırdan, takvâdan
    ve Allah rızâsından uzaklaştırır, onu sıkıntıya ve cezaya yaklaştırır.
    659 Râgıb, Müfredât, s. 10
    660 Müslim, Birr 5, hadis no: 2553
    661 2/Bakara, 81
    662 6/En’âm, 120
    663 42/Şûrâ, 36-37
    664 5/Mâide, 2
    • 244 •
    Ahmed Kalkan
    Günah, kendisine takvâsı ve fücûru öğretilen insanın665 yanılması,
    unutması, dengesizliği, sapması; bir anlamda Din’in, yani Yaratıcının çizdiği
    çizginin dışına çıkması, İlâhî kuralları ihlâl etmesidir. İslâm, insanların
    dünya hayatlarını düzenlemek için Allah (c.c.) tarafından gönderilen
    İlahî sistemin adıdır. Bu sistemin insana yüklediği bazı görevlerin yanında,
    yapmamasını istediği bazı yasaklar da bulunmaktadır. Emredilen şeyleri
    yerine getirmek, yasaklanan şeylerden uzak kalmak; hem insanın iç dengesini
    kurar, hem toplum düzenini sağlar, hem de üzerinde yaşanılan evrenin
    bozulmasını önler. Günahlar yalnızca işleyene zarar vermekle kalmaz; çoğu
    zaman başkalarına ve yaşanılan ortama da zarar verir.
    Günahı ifade eden kavramları incelediğimiz zaman görürüz ki bunların
    çoğu inkârcıların, ya da müşriklerin ahlâkıdır, tutumudur ve inandıkları
    değerlerdir. Günah, öncelikli olarak inkârcılıktır, Allah’a karşı gelmedir.
    Kur’an, isyan eden insanların bu karşı geliş şekillerine ve onların ifade
    ettikleri yanlışlara göre çeşitli isimler kullanmaktadır. İman ettiği halde
    Rabbinin emirlerini yerine getirmeyen ya da yasaklanan bir şeyi yapanlar
    da günaha düşmüş olurlar. Ancak onların bu günahı, bir karşı gelme, bir
    isyan, bir inkâr, bir kibir, bir tuğyan, bir meydan okuma değildir. Bunun
    tam tersine bir teslim olunmuşluktan sonra unutma, yanılma, ihmal etme
    veya nefse ve şeytana geçici olarak kanmadır.
    Günah işlemek, kısmen insanın fıtratında vardır. Aslında insan İslâm
    fıtratı üzerine dünyaya gelir. Ancak daha sonradan yetişme ortamına ve
    aldığı eğitime göre başka dinlere de inanabilir, müslüman da olabilir. Kimileri
    de hevâsına uyarak azgın, haddi aşmış bir bağî haline de gelebilir.
    İnsan, beşer olarak yaratılmıştır. Hak olanı da seçme, batıl olanı da seçme
    hürriyeti vardır. Sevap işler de yapabilir, günaha da düşebilir. İnsanın sorumlu
    olabilmesi için özgür olması gerekiyor. İnsanın itaat etme, Allah’a
    kulluk yapma görevi olduğu gibi, itaat etmeme, günah işleme hürriyeti de
    vardır. İyinin ve kötünün anlaşılması için, her ikisinin de ortada imkân dâhilinde
    olması gerekir. İyi ve güzel, bazen kendilerinin karşıtı olan kötü ve
    çirkinle tanınabilir.
    İtaatin yüceliği, itaatsizliğin çirkinliği ve zararlarıyla daha iyi bilinir. İnsanlar
    itaat veya isyan noktasında serbest olmasalardı; Din göndermenin,
    665 91/Şems, 7-8
    • 245 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    o dine inanmanın, sorumluluğun ve faziletin bir değeri olmazdı. İnsan; iyi
    olanla yanlışı, hak olanla bâtılı, itaat ile isyanı, Cennet veya Cehennemden
    birini seçme ile karşı karşıyadır. Sonucuna katlanmak şartıyla dilediğini seçebilir.
    İnsanı yaratan, onu böyle bir özgürlükle baş başa bırakmıştır, ama
    onun yalnızca Kendisine kulluk yapmasını, kendi gönderdiği dine inanmasını
    ve kendisine karşı isyan etmemesini de istemiştir. Çünkü insanın yaratılıp
    yeryüzüne gönderilmesinin ve ona sayısız nimet verilmesinin sebebi
    yalnızca Allah’a kulluk yapıp O’nun sonsuz nimetlerini elde etmedir.
    Doğumdan mahşere kadar bir tekâmül yolculuğunda olan insan; bu
    tekâmül seyrinde güçlüklerle, sınamalarla, mücâdele şartlarıyla, nimetlerle,
    zafer ve yenilgilerle, hüsran ve başarılarla karşılaşır. Günah işleme bu
    tekâmül seyrinde inanan kişinin hem deneme sebebidir, hem de imanını
    güçlendiren bir şeydir. Çünkü inanan kimse, ihmalinden veya yanılgıdan
    dolayı yaptığı hatayı ve suçu terk eder, Rabbine sığınır. Günahlar onun
    için bir hatırlatmadır, bir yenilenmedir, bir bilinçlenme aracıdır. Şu hadis
    bu konuda oldukça dikkat çekici bir gerçeğe işaret ediyor: “…Eğer siz hiç
    günah işlemeseydiniz, Allah (c.c.) sizi toptan yok eder, günah işleyip tevbe
    eden bir topluluk yaratır, onlar istiğfar edince (af dileyince) Allah onları affederdi.”
    666 Bu hadiste, günaha teşvik değil, insanın beşer olması dolaysıyla
    günah işleyebileceği gerçeğine bir işaret bulunmaktadır. Hadis aynı zamanda
    mü’minleri günah işledikten sonra tevbe etmeye, istiğfarda bulunmaya
    dâvet ediyor, Allah’ın tevbeleri kabul edeceğini haber veriyor. Demek ki bir
    insan için günah işlemekten çok günahtan vazgeçmemek, tevbe etmemek
    ciddi bir durumdur. Peygamberlerin dışında bütün insanlar hata yapabilir,
    günaha düşebilir. Allah katında en sevimli insan günaha düşmemeye çalışan
    ile günaha düştükten sonra hemen tevbe edip Rabbinin büyüklüğüne
    sığınandır. 667
    Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan668 insan, ‘emâneti taşımakla yükümlüdür.
    669 Emânetin gereğini yaparsa, ahsen-i takvîm (en güzel bir biçimde)
    yaratılan aslını korumuş olur, emâneti korumazsa bütün varlıkların
    en aşağısı olur, esfel-i sâfilîne düşer.670 İslâm’ın ‘günah’ konusunda kendine
    666 Tirmizî, Cennet 2, hadis no: 2526, 5/672
    667 42/Şûrâ, 25; 2/Bakara, 222
    668 2/Bakara, 30
    669 33/ Ahzâb, 72
    670 95/Tîn, 4-6
    • 246 •
    Ahmed Kalkan
    özgü prensipleri vardır. Her şeyden önce günah, İslâm’ın koyduğu sınırların
    dışına çıkma yanılgısı ve hatasıdır. Günah, yalnızca Allah’a karşı işlenen bir
    suçtur. Şüphesiz insan haklarını ya da toplum haklarını zedeleyen günahlar
    da, Allah’ın hükmüne aykırı olduğu için O’na karşı işlenmiş gibidir.
    İslâm’a göre affedilmeyecek bir günah yoktur.671 “Allah kendisine şirk
    koşulmasını affetmez” 672 gibi ifâdeler, müşriklerin tevbe etmediği durumlar
    için söz konusudur. Şirk ve küfürden vazgeçip iman edenleri Allah (c.c.)
    elbette affeder. Günahta aşırı giderek nefislerine zulmedenlere bile “Allah’ın
    rahmetinden ümidinizi kesmeyin” 673 buyrulmaktadır. Bazı ibâdetler, işlenen
    birtakım hatalar için, küçük günahlar için keffârettir, onların affolunmasına
    sebeptir. Ebû Hureyre’nin (r.a.) anlattığına göre tek önderimiz Rasûlullah
    (s.a.s.) şöyle buyurmuştur: “Beş vakit namaz ve cuma namazı diğer
    cuma namazına, bir Ramazan diğer Ramazan’a keffârettirler. Arada büyük
    günah (kebâir) işlenmedikçe aralarındaki (küçük) günahları affettirirler.” 674
    Kişi ve toplum haklarını zedeleyen günahları işleyenlere hem dinî, hukukî
    cezâ gerekir, hem zarar vermişlerse zarar ödetilir, hem de haklarına
    tecâvüz edilenden hak helâlliği -tabii eğer mümkünse- istenmesi gerekir.
    Günahlar aslında insana hem dinî cezâyı, hem de bedenî veya toplumsal
    cezâları kazandırır. Kişi günahı işlemekle kendine zarar verdiği gibi, günahın
    cinsine göre başkalarına da zarar verebilir. İçki içmek kişinin kendine
    zararlıdır ama sarhoş bir toplumun sağlıklı olduğunu kimse iddia edemez.
    Zinânın zührevî hastalıklara yol açtığı, insan, hayvan ve tabiat haklarına
    saldırının, açgözlülüğün, mal hırsının doğal dengeye zarar verdiği, dünyayı
    yaşanmaz hale getirdiği açıktır.
    İslâm’a göre ‘eşyada asıl olan husus mubahlık-helâl olma’ durumudur.
    Dinen bir şey kesin delillerle haram kılınmamışsa o helâldir. Haram ve sakıncalı
    şeyler bir nevi az ve istisnâîdir. İnsan, suçlu olduğu isbat edilinceye
    kadar suçsuzdur, dürüstlüğü temel prensiptir. Suçlu veya günahkâr olmak
    istisnâdır. Fıkıhta bu ‘beraat-i zimmet asıldır’ şeklinde ifade edilir. İnsanın
    nefsinde, ailesinde, yaşadığı ortamda ve dünyanın genelinde bir bozukluk,
    huzursuzluk, bir fesat varsa; bunun sebebi insanların hatalarıdır, işledikleri
    671 4/Nisâ, 48; 39/Zümer, 53
    672 4/Nisâ, 48
    673 39/Zümer, 53
    674 Müslim, Tahâret 14, hadis no: 233; Tirmizî, Salât 160, hadis no: 214
    • 247 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    günahlardır. Allah’ın koyduğu hükümler işte bütün bu birimlerdeki huzuru
    sağlamaktadır. 675
    Günahların kişisel, toplumsal, psikolojik, sosyolojik ve hatta ekolojik
    zararları vardır. Günah işleme anlayışı; insanı çevreleyen her yerde kaosa,
    huzursuzluğa, felaketlere sebep olur. Günahlar, ilâhî bereketi azaltır, insandaki
    iyi duyguları köreltir, çirkinlikleri artırır, hakları ihlal eder, rezilliklere
    ve yıkımlara sebep olur, mü’min kalpleri karartır.
    Günahlar, insanları korkuya, şüpheciliğe, dengesizliğe, doymazlığa,
    utanmazlığa sürükler. Günah olayında ihmal ile inkâr farkını unutmamak
    gerekir. Bir insan mü’min olarak günahın haramlığını kabul ederek onu
    işlerse, tevbe ettiği zaman affedilmesi umulur. Ancak bir kimse Allah’ın
    emirlerini yerine getirdiği halde açık bir günahı inkâr ederek, ‘kabul etmiyorum,
    işime gelmiyor’ diyerek yaparsa tehlikeli olur. Böyle bir kimse
    çok amel işlese bile inkârı sebebiyle azabı hak eder. Çünkü bir bütün olan
    Allah’ın dininin bir parçasını aklınca beğenmiyor, inkâr ediyor. İnkâr ile,
    inandıktan sonra hatalı davranma ayrıdır.
    İmanlı kimse hatasını anlar, Allah’ın karşısında boyun büker ve affına
    sığınır. İnkârcı ise Allah’ın yerine kendi nefsini ilâh olarak koymaktadır.
    Mü’min günahın açık olanından da gizli olanından da kaçınır, ihmalinden
    dolayı da günaha düşerse hemen Rabbine sığınır ve tevbe eder. 676
    “Kabaya (utüllin), üstelik soysuza (zenîm)” (68/Kalem, 13)
    İtaat edilmemesi gereken bu adam bütün bunların yanı sıra “kaba”dır.
    Âyette geçen ve kaba diye tercüme ettiğimiz “utüll” kelimesi, vurgusu ile,
    oluşturduğu hava birçok sıfatı, karakteristik özelliği anlatıyor. Bunun yerine
    birçok söz ve sıfat kullanılsa bile aynı anlam verilemezdi. Bu kelimenin,
    aşırı derecede kaba, çok yiyip içen obur, aç gözlü anlamına geldiği söylenmektedir.
    Bu adam kaba karakterli, iğrenç huylu ve insanlar arası ilişkilerde
    çirkin tutumludur.
    Ebû Derdâ’nın -Allah ondan râzı olsun- şöyle dediği rivâyet edilir:
    “Utüll” (kaba); büyük karınlı, kötü ahlâklı, çok yiyip içen obur, çok mal top-
    675 30/Rûm, 41
    676 4/Nisâ, 31; İbn Mâce, Zühd 30, hadis no: 4248-4249; H. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 228
    • 248 •
    Ahmed Kalkan
    layan, ama başkalarına vermeyen kimse demektir.” Ne var ki “utüll/kaba”
    kelimesi bütün bunları kapsayan, bununla beraber bu karaktere sahip kişinin
    iğrençliğini her yönüyle tasvir eden geniş bir kavram olarak zihinlerde
    yer ediyor.
    Ayrıca bu adam, “zenîm”dir, soysuzdur, alçaktır. Zenîm kelimesinin
    burada özellikle
    günah İşlemekten, haksızlık yapmaktan, zarar vermekten
    utanıp çekinmeyecek kadar tabiatı bozulmuş, insanlığını kaybetmiş, bu
    anlamda soysuzlaşmış kişiyi ifade
    ettiği söylenebilir. İşte İslâm düşmanlarından
    birinin kişiliğinde toplanan çirkin, iğrenç sıfatların sonuncusu
    budur. Zaten, bu tür iğrenç karakterlere sahip insanlardan başkası İslâm’a
    düşman olmaz, düşmanlığında ısrar etmez. “Zenîm” kelimesinin anlamlarından
    biri, “aralarında soy birliği olmadığı halde bir kavme bağlanan veya
    o kavmin içinde soyu belirsiz olan kimse”dir. “Ne idüğü belirsiz” diye çevirebileceğimiz
    bu âyetteki “zenîm” kelimesine müfessirler “bir toplumdan
    olmadığı halde onlara yamanmış olan, babası bilinmeyen, kötülüğü ile tanınan,
    lüzumsuz kimse, faydasız şey” anlamlarını
    vermişlerdir. Bu kelimenin
    anlamlarından biri de “insanlar arasında iğrençliği ile, pisliği ile, aşırı
    derecede kötülüğü ile ün salmış kimsedir. Bu kelimenin ifade ettiği ikinci
    anlam Velid bin Muğîre’nin durumuna daha uygundur. Bununla beraber
    kelimenin söylenişi, kavmi arasında kibirlenip böbürlenen bu adamı aşağılık
    sıfatı ile damgalamaktadır.
    Sonra sûrenin akışı bu kişisel sıfatlar üzerine, O’nun Allah’ın âyetleri
    karşısındaki tutumunu belirterek bir değerlendirme yapıyor. Bunun yanı
    sıra Yüce Allah’ın mal ve evlât bahşettiği bu adamın böyle bir tutum sergilemesi
    ayıplanıyor: “Mal ve oğullar sahibi olmuş diye, kendisine âyetlerimiz
    okunduğu zaman ‘eskilerin masalları’ dedi.” 677
    “Mal ve oğullar sahibi olmuş diye” (68/Alâk, 14)
    İslâm’a göre insanın var oluşunun asıl gâyesi, Allah’a kul olmanın şuuruna
    ermesi ve bunun gereğini yerine getirmesidir, ibâdettir. Kur’an’da
    çocuklar çok defa, ebeveynine aslî gâyelerini unutturan ve onları Allah’tan
    uzaklaştıran engeller arasında gösterilmiştir. Mal çokluğunun da benzer
    sonucu sözkonusu edilmiştir. Buna göre birçok insan, fazla mal ve evlât
    677 68/Alâk, 14-15
    • 249 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    sahibi olmayı hayatın tek gâyesi saymak sûretiyle Allah ile olan münâsebetini
    tehlikeye düşürmektedir. Bu sebeple çeşitli âyetler insanı uyarmakta
    ve asıl gözetilmesi gereken hedefi göstermektedir.678 Her ne kadar insanlar
    fazla mala ve çocuğa sahip bulunmakla kendi kendilerine yeterli, dolayısıyla
    güçlü ve üstün olacakları zannına kapılıyor ve bunu başkalarına karşı bir
    üstünlük sebebi olarak görüyorlarsa da,679 Kur’an’a göre bu yanılgıya düşenler
    için mal ve çocuk da bir “fitne”dir680 ve “apaçık bir düşman”dır.681 Bundan
    dolayı İslâm’da, kişinin çocuk sahibi olması büyük sorumluluk gerektiren
    bir durum olarak değerlendirilmiştir. Nitekim ana-baba ile çocuk arasındaki
    ilişkiler hem ahlâkî hem de hukukî yönden belli esaslara bağlanmıştır.
    Buna göre çocuğun varlığı ciddiye alınmalı, iyi bir insan ve ihlâslı/samimi
    bir Müslüman olarak yetişmesi için her türlü gayret ve fedâkârlık gösterilmelidir.
    Çocuğun dünya ve âhiret mutluluğunu gözetmek, onu dünyaya getiren
    insanların önemle üzerinde durmaları gereken bir konudur. İslâm, bu
    hususta birinci derecede babayı sorumlu tutar. “Ey iman edenler! Kendinizi
    ve çoluk çocuğunuzu, yakıtı insanlar ve taşlar olan cehennem ateşinden koruyun”
    682 meâlindeki âyeti yorumlayan müfessirler, çocukların ve diğer âile
    fertlerinin gözetiminden ve terbiyesinden âile reisi olan babanın sorumlu
    olduğu konusunda ortak görüş belirtirler.683 Hz. Peygamberimiz de, “Hepiniz
    çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden sorumlusunuz”684 meâlindeki
    hadisinde aynı şekilde babanın büyük sorumluluğuna dikkat çeker. Anne
    de sorumluluğa ortaktır; âilenin iç düzeniyle birlikte çocukların bakımı ve
    yetiştirilmesi onun sorumluluk alanına girmektedir.685 Çocuğun, kendisine
    söylenenleri tam olarak anladığı ve kendi düşüncelerini az-çok ifâde edebildiği
    yaşlardan itibaren dinî esasların öğretimi yapılmalıdır. Bu konuda
    ilk öğretilecek şey; tevhid inancıdır. Hz. Peygamberimiz’in “Çocuklarınıza
    önce ‘lâ ilâhe illâllah’ cümlesini öğretin” şeklinde tavsiyede bulunduğu nakledilir.
    686
    678 Meselâ bk. 18/Kehf, 46; 34/Sebe’, 37; 63/Münâfıkun, 9
    679 57/Hadîd, 20
    680 8/Enfâl, 27-28; 34/Sebe’34-35
    681 23/Mü’minûn, 55-56; 64/Teğâbün, 14
    682 66/Tahrîm, 6
    683 bk. F. Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 30/46; İbn Kesir, Tefsîru’l-Kur’an, 4/390-393
    684 Buhârî, Cum’a 11; Müslim, İmâre 20
    685 Buhârî, Rikak 17; Müslim, İmâre 5
    686 İbn Mahled, Ahbâru’s-Sığar, s. 142; İbn Kayyim el-Cevziyye, Tuhfetu’l-Mevrûd bi Ahkâmi’l-Mevlûd,
    Beyrut, 1403/1983, s. 158
    • 250 •
    Ahmed Kalkan
    Onların anlayacağı bir dil ve üslûpla Allah inancı anlatılması gerektiği
    gibi, temyiz yaşına doğru Allah sevgisiyle birlikte dozu ayarlanmış bir tarzda
    Allah korkusunu da aşılamak, böylece değer yargılarına ters düşen davranışlar
    karşısında iyiliklerini ödüllendirecek, kötülüklerini cezâlandıracak
    olan İlâhî otoritenin varlığını vicdanında hissetmesini sağlamak gerekir.
    Çocuklarda küçük yaşlardan itibaren imanla birlikte ibâdet şuurunun da
    geliştirilmesi gerekir. Onlara namazın öğretilmesi ve âile reisinin de bunda
    devamlı olması Kur’ân-ı Kerim’de açıkça zikredilmiştir.687 Hz. Peygamber’in
    de çocuklara yedi yaşında namazın öğretilmesi, kıldırılmaya başlanmasını,
    on yaşına geldikleri halde kılmıyorlarsa hafifçe cezalandırılmalarını tavsiye
    eden hadisleri688 bu konuda Müslüman ebeveyne ve eğitimcilere ışık tutmaktadır.
    Bunlarla birlikte, çocuğun sevgiye, iyi örneklere, açıklayıcı doğru
    bilgilere ihtiyacı unutulmamalıdır. 689
    Çocuk, bir yönüyle rahmet, diğer yönüyle de bir azap vesilesidir. Zira
    ebeveyni o İlâhî emânete Rabbini güzelce tanıtmadıkları, terbiyesine yeterince
    dikkat etmedikleri takdirde, onun işleyeceği günahlardan sorumlu
    tutulacaktır. Yine, onun dünyevî mutluluğu adına, bazen kendi âhiretlerini
    tehlikeye atıp, meşrû olmayan kazanç yollarına teşebbüs etmelerinden dolayı
    evlâtla sınavı kaybedebilir. “Ey iman edenler! Kendinizi ve çoluk çocuğunuzu
    cehennem ateşinden koruyun. Onun yakıtı insanlar ve taşlardır.” 690;
    “Doğrusu, mallarınız ve evlâtlarınız bir fitne/sınavdır.” 691 Her konuda olduğu
    gibi, âile yönetimi ve çocuk yetiştirme konusunda da örneğimiz Allah
    rasülü’nün bu konudaki sorumluluğumuzu hatırlatan hadisi meşhurdur:
    “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüklerinizden (idare ettiğiniz kimselerden)
    sorumlusunuz.” 692
    Bazılarına imtihan ve hatta sıkıntı olsun diye verilen mal ve çocuklar,
    bazı insanları hayran bırakır, kendilerine niye onlara verilmediğini düşünürler.
    Hâlbuki sadece âhirette değil, aynı zamanda dünyada da bu mallar
    ve evlâtlar, onların sıkıntılarını, azaplarını arttırmaktan başka bir işe
    yaramaz: “Onların malları ve çocukları seni imrendirmesin. Çünkü Allah,
    687 20/Tâhâ, 132
    688 Ebû Dâvud, Salât 25; Tirmizî, Mevâkît 182
    689 Hayati Hökelekli, TDV İslâm Ansiklopedisi, c.8, s. 357-358
    690 66/Tahrîm, 6
    691 64/Teğâbün, 15
    692 Buhârî, Cum'a 11; Müslim, İmâre 20
    • 251 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bunlarla ancak dünyada onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının
    kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.” 693
    “İyi bilin ki mallarınız ve çocuklarınız birer fitneden/imtihandan ibârettir.
    Allah yanında ise büyük ecirler/mükâfatlar vardır.” 694
    “Sakın, kendilerini denemek için onlardan bazılarını faydalandırdığımız
    dünya hayatının süsüne gözlerini dikme! Rabbinin rızkı hem daha hayırlı,
    hem daha süreklidir.” 695
    “O gün (âhiret günü) ne mal, ne evlât fayda verir. Ancak Allah’a selîm/
    temiz bir kalble gelenler o günde (kurtuluşa ererler).” 696
    “... De ki: Dünya metâı/menfaati azdır/önemsizdir. Allah’tan korkanlar
    için âhiret daha hayırlıdır. Size kıl kadar haksızlık edilmez.” 697
    “Kim bu aceleciyi (çabuk geçen dünyayı) isterse, ona, dilediğimiz kimseye
    dilediğimiz kadarını verir, sonra da onu, kınanmış ve mahrum bırakılmış
    olarak gireceği cehenneme sokarız. Kim de âhireti diler ve bir mü’min olarak
    kendine yaraşır bir çaba ile o gün için çalışırsa, işte bunların çalışmaları
    makbuldür. Hepsine; dünyayı isteyenlere de, âhireti isteyenlere de, Rabbinin
    ihsânından, ayırdetmeksizin veririz. Rabbinin ihsânı kısıtlanmış değildir.
    Baksana, Biz insanların kimini kiminden nasıl üstün kılmışızdır! Elbette ki
    âhiret, derece ve üstünlük farkları bakımından daha büyüktür.” 698
    “Her ümmet için bir fitne vardır, benim ümmetimin fitnesi de maldır.” 699
    “Sizin elde ettiğiniz dünya metâı, hayır değil; bir fitnedir. Evet, hayır, ancak
    hayır getirir. Lâkin bu dünya ziynetleri hayır değildir. Çünkü bunlar fitneye
    sebep olur. Onlarla siz âhiret hususuna yönelmekten meşgul olursunuz.
    Baharın yetiştirdiği nebatların bazısı, çok yiyen hayvanları ya patlatıp öldürür
    yahut ölüme yaklaştırır. Ancak ihtiyacına kadar yiyenlere zarar vermez.
    693 9/Tevbe, 85
    694 8/Enfâl, 28
    695 20/Tâhâ, 131
    696 26/Şuarâ, 88-89
    697 4/Nisâ, 77
    698 17/İsrâ, 18-21
    699 Tirmizî, Zühd 26, Hadis no: 2337
    • 252 •
    Ahmed Kalkan
    Dünya malı da öyledir, insanlar ona hoş görerek meylederler. Bazısı mala
    gark oldu denilecek şekilde çok mal edinir, bazısı fazlasına tamah etmeyerek
    azı ile yetinir. Mala gark olanlar, ekseriyetle onun sebebiyle ya helâk olur yahut
    helâke yaklaşırlar.” 700
    “Hayır, vallahi ey cemaat! Ben sizin için ancak Allah’ın size vereceği dünya
    ziynetlerinden korkuyorum.” 701
    “Sizi çokluk mahvetti. İnsanoğlu ‘malım, malım!’ der. Hâlbuki Âdemoğlunun
    yiyip tükettiği, giyip eskittiği ve sağlığında tasadduk edip gönderdiğinden
    başka kendisinin olan neyi var? (Gerisini ölümle terk eder ve insanlara
    bırakır. Malın içinde gerçekten senin malın olan şey, sadece yiyip tükettiğin;
    giyip eskittiğin; ya da sadaka verip ileriye gönderdiğindir.)”702
    “Hanginiz, vârisinin malını kendi malından daha çok sever?” Ashâb: ‘Ey
    Allah’ın Rasûlü, içimizde herkes, kendi malını vârisinin malından daha çok
    sever’ dediler. Bunun üzerine şöyle buyurdu: “Öyleyse şunu bilin: Kişinin
    gerçek malı, hayatında gönderdiğidir. Geriye bıraktığı da vârislerinin malıdır.”
    703
    “Bir sürüye salınan (dadanan) iki aç kurdun sürüye verdiği zarar, kişinin
    mal ve şeref hırsıyla dîne verdiği zarardan daha fazla değildir.” 704
    “Âdemoğlu için iki vâdi dolusu mal olsaydı, mutlaka bir üçüncüyü isterdi.
    Âdemoğlunun iç boşluğunu (karnını) ancak toprak doldurur (gözünü
    toprak doyurur). Allah tevbe edenleri affeder.” 705
    “Altına tapanlar mel’undur, gümüşe tapanlar mel’undur.” 706
    “İki haslet vardır ki, bunlar kimde bulunursa Allah onu şükredici ve sabrediciler
    arasına kaydeder: Dinî konularda kendinden üstün olana bakıp
    700 Müslim, Zekât 123, h. No: 1052; Buhârî, Zekât, Rikak; Nesâî, Zekât; S. Müslim Terc. ve Şerhi, A.
    Davudoğlu, c. 5, s. 473-474
    701 Müslim, hadis no: 1052; S. Müslim, Terc. ve Şerhi, A. Davudoğlu terc, 5/471
    702 Müslim, Zühd 3, 4; Hadis no: 2958; Nesâî, Vesâyâ 1; Tirmizî, Zühd 31, Tefsir Tekâsür, Hadis no: 3351;
    Ahmed bin Hanbel, 4/24, 26
    703 Buhârî, Rikak 12; Nesâî, Vesâyâ 1
    704 Tirmizî, Zühd 43, Hadis no: 2377
    705 Buhârî, Rikak 10; Müslim, Rikak 116, Hadis no: 1048; Tirmizî, Zühd 27, Hadis no: 2338
    706 Tirmizî, Zühd 42, Hadis no: 2376
    • 253 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ona uymak. Dünyalıkta kendinden aşağı olana bakıp Allah’ın kendine vermiş
    olduğu üstünlüğüne hamdetmek. İşte böyle olan kimseyi Allah şükredici
    ve sabredici olarak yazar. Kim dinî konularda kendinden aşağı olana bakar,
    dünyalıkta da kendinden üstün olana bakar ve elde edemediğine üzülürse
    Allah onu şükredici ve sabredici olarak yazmaz.” 707
    “Bir kul, Allah rızâsı için mütevâzi olur, alçalırsa; Allah onu mutlaka yüceltir.
    Dünya dört kişi içindir: Bir kul vardır, Allah kendisine mal ve ilim vermiştir
    de kul, malı hususunda Allah’tan korkmakta, (mal ve ilmi kullanarak)
    sıla-i rahim yapmakta, (mal ve ilimde) Allah’ın hakkı olduğunu bilmektedir.
    İşte bu kimse en faziletli bir makamdadır.
    Bir kul vardır; Allah ona ilim vermiştir, mal vermemiştir, ama iyi niyetlidir
    ve ‘malım olsaydı onu falan kişi gibi (hayırda) harcardım’ der. İşte bu kimse,
    niyetindekini yapmış gibi sevaba nâil olur, ikisi de eşit şekilde ücrete konar.
    Bir kul vardır, Allah ona mal vermiştir, fakat ilim vermemiştir. Malını
    câhilâne harcar. Malı husûsunda Rabbinden korkmaz. (Cimriliği, câhilliği
    sebebiyle) malıyla sıla-i rahim yapmaz; malında Allah’ın da hakkı olduğunu
    hiç düşünmez. İşte bu kimse, mertebelerin en düşüğündedir.
    Bir kul vardır, Allah ona ne ilim ne de mal vermiştir, ama ‘Eğer malım
    olsaydı, onunla falan kimsenin yaptıklarını ben de (şerde) yapardım’ der. Bu
    da niyetiyle muâmele görür. Niyet ettiği kimsenin vebalini ayne elde eder.” 708
    “Âdemoğlu ihtiyarladıkça onda iki şey gençleşir: Mala karşı hırs ve hayata
    karşı hırs.” 709
    “Sizin için korktuğum şeylerden biri, dünyanın süs ve güzelliklerinin sizlere
    açılmasıdır... Şüphesiz ki bu mal hoştur, tatlıdır. Ondan fakire, yetime ve
    yolcuya veren bu malın müslüman sahibi en iyi (insan)dir. Bunu hak etmeden
    alan, yediği halde doymayan kimse gibidir. O mal, kıyâmet günü aleyhinde
    şâhitlik yapacaktır.” 710
    707 Tirmizî, Kıyâmet 59, Hadis no: 2514
    708 Tirmizî, Zühd 17, Hadis no: 2326; İbn Mâce, Zühd 21, Hadis no: 4228
    709 Buhârî, Rikak 5; Müslim, Zekât 115; Hadis no: 1047; Tirmizî, Zühd 28, Hadis no: 2340; İbn Mâce, Zühd
    27, Hadis no: 4234
    710 Buhârî, Zekât 47, Cum'a 28, Cihad 37, Rikak 7; Müslim, Zekât 123, Hadis no: 1052; Nesâî, Zekât 81
    • 254 •
    Ahmed Kalkan
    “Dünya tatlı ve hoştur. Allah sizi ona vâris kılacak ve nasıl hareket edeceğinize
    bakacaktır. Öyleyse dünyadan sakının...” 711
    “Dünya, mü’mine zindan, kâfire cennettir.” 712
    “Kimin arzusu âhiret olursa, Allah onun kalbine zenginliğinden koyar ve
    işlerini derli toplu kılar, artık dünya ona hakir gelmeye başlar. Kimin hedefi
    de dünya olursa, Allah iki gözünün arasına (dünyanın) fakirliğini koyar,
    işlerini de darmadağınık eder. Netice olarak, dünyadan da eline, kendisine
    takdir edilmiş olandan fazlası geçmez.” 713
    Allah Teâlâ şöyle buyurdu: ‘Ey Âdemoğlu! Kendini kulluğuma/ibâdetime
    ver, gönlünü zenginlikle doldurayım, fakirliğini kapayayım. Böyle yapmazsan
    ellerini meşgûliyetle doldururum, fakirliğini de kapamam.” 714
    “Evimde üç gece kalacak altınım olsun istemem. Ancak, üzerimdeki bir
    borç sebebiyle tek dinarı koruyabilir, geri kalanın da Allah’ın kullarına şöyle
    şöyle dağıtılmasını emrederdim.” (Elleriyle önüne, sağına, soluna dağıtma
    işareti yaptı.” 715
    Ebû Zerr (r.a.) anlatıyor: “Hz. Peygamber (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde
    otururken yanına geldim. Beni görünce: “Kâbe’nin Rabbine kasem olsun,
    onlar zararda!” buyurdu. Ben: ‘Ey Allah’ın Rasûlü, annem babam sana fedâ
    olsun, onlar kimlerdir?’ dedim. Buyurdu ki: “Onlar malca çok olanlardır.
    Ancak -eliyle ön, arka, sağ ve sol taraflarını göstererek- şöyle şöyle bol bol
    vermelerini emredenler müstesnâ” dedi ve hemen ilâve etti: “Böyleleri ne kadar
    az! Şunu bilin ki, devesi, sığırı, davarı olup da zekâtını vermeyen her
    insan kıyâmet günü, o malları, mümkün olan en iri ve en semiz şekilde karşısına
    çıkıp sırayla boynuzlarıyla toslayacak, ayaklarıyla çiğneyecek. Sonuncusu
    da bu muâmeleyi yapınca, birinci tekrar başlayacak. Bu hal, insanlar
    arasındaki hüküm bitinceye kadar devam edecektir.” 716
    711 Müslim, Zikir 99, Hadis no: 2742; Tirmizî, Fiten 26, Hadis no: 2192; İbn Mâce, Fiten 19, Hadis no: 4000
    712 Müslim, Zühd 1, Hadis no: 2956; Tirmizî, Zühd 16, Hadis no: 2325
    713 Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no: 2467
    714 Tirmizî, Kıyâmet 31, Hadis no: 2467; İbn Mâce, Zühd 2, Hadis no: 4107
    715 Buhârî, Zekât 4, İstikrâz 3, Bed'u'l-Halk 6, İsti'zân 30, Rikak 13, 14; Müslim, Zekât 34, Hadis no: 992
    716 Müslim, Zekât 301, Hadis no: 590; Buhârî, Eymân 3, Zekât 43; Tirmizî, Zekât 1, Hadis no: 617; Nesâî,
    Zekât 2
    • 255 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Eğer dünya Allah’ın yanında sivrisineğin kanadı kadar değer taşısaydı,
    tek bir kâfire ondan bir yudum su içirmezdi.” 717
    “Kim dünyaya çok önem verirse, Allah onun işini dağıtır (zorlaştırır). İki
    gözünün arasına fakirliği (aç gözlülüğü) koyar. (Hâlbuki) dünyadan ona ulaşacak
    olan kendisi için yazılandan başkası olamaz. Kimin de niyeti âhiret(i
    kazanma) ise Allah onun işini toparlar (kolaylaştırır). Onun kalbine zenginliği
    koyar. Ona dünyadan da ihtiyaç duyduğu şey ulaşır.”718
    “Allah bir kulu sevdimi, onu dünyadan korur. Tıpkı sizden birinin (perhiz
    gerektiren hastalığa uğramış) hastasına suyu yasaklaması gibi.” 719
    “Ben kim, dünya kim! Dünya (hayatı) ile benim ilgim, bir ağacın altında
    gölgelenip sonra da bırakıp giden yolcunun durumu gibidir.” 720
    “Dünyada bir garib veya bir yolcu gibi ol!” Tirmizî’nin rivâyetinde, hadisin
    devamında şu ifâde vardır: “Kendini kabir ehlinden say.” 721
    “Birinize dünyalık olarak bir yolcunun azığı kadar yeterlidir.” 722
    “Müslüman olup da kendisine ancak yetecek kadar rızık verilen ve Allah’ın
    kendisine verdiği ile kanaat getirdiği kimse muhakkak felâh bulmuştur.”
    723
    “Zenginlik, mal çokluğundan ibâret değildir. (Hakiki) zenginlik, gönül
    zenginliğidir.”724
    “Uhud dağı kadar altınım olsa, üç günden fazla saklamazdım” 725
    717 İbn Mâce, Zühd 11, hadis no: 4110, 2/1377; Tirmizî, Zühd 13, hadis no: 2321, 4/560
    718 İbn Mâce, Zühd 1, hadis no: 4104, 2/1378; Tirmizî, Kıyâmet 31, hadis no: 2467
    719 Tirmizî, Tıbb 1, Hadis no: 2037
    720 İbn Mâce, Zühd 3, hadis no: 4109, 2/1386; Tirmizî, Zühd 44, hadis no: 2377, 4/588
    721 Buhârî, Rikak 2; Tirmizî, Zühd 25, hadis no: 2334
    722 Kütüb-i Sitte, 17/564
    723 Müslim, hadis no: 1054; S. Müslim Terc. ve şerhi, c. 5, s. 478
    724 Müslim
    725 Buhârî, Zekât 4; Müslim, Zekât 10
    • 256 •
    Ahmed Kalkan
    Evlât, yani çocuklar Allah’ın lutfu, fânî dünyanın süsü, âilenin çimentosu,
    ana ve babanın gözbebeğidir. 726 “Mal ve oğullar, dünya hayatının süsüdür...”
    727
    Dünyada ana-babası için en değerli nimet ve mutluluklardan olan hayırlı
    çocuklar, âhirette de ebeveynleriyle beraber olacaklardır: “Kendileri
    iman edip zürriyetleri de imanda kendilerine uyan kimselerin zürriyetlerini
    de kendilerine katmışızdır; kendi sevaplarından da hiçbir şey eksiltmemişizdir.
    Herkes kendi kazandığına bağlıdır.” 728
    Yüce Allah, âhirette sâlih mü’minleri cennete sokacağı gibi, kendileri
    gibi iman eden çocuklarını da kendileriyle beraber cennete sokacaktır.
    Böylece dünyada inanç ve gönül birliği içinde olanlar, âhirette de beraber
    olacaklardır. Şayet kendileri orada çocuklarından ayrı olsalar, yerleri ne kadar
    cennet olsa da yine ayrılık hasreti çekerler. Oysa orada üzüntü olmaz.
    Sefâ yerinde cefâ yoktur. Onun için Allah Teâlâ, orada mü’minleri yalnız bırakmaz,
    çocuklarını da yanlarına verir. Ancak bunun şartı, çocuklarının da
    kendileri gibi iman etmiş ve sâlih ameller işlemiş kimseler olmasıdır. Aksi
    takdirde sâlih ile fâcir, baba-oğul da olsa bir araya gelmiş olur ve rûhî bağ
    kalkar. Nitekim Nûh’un (a.s.) oğlu kendi âilesinden sayılmamıştır.729 İşte
    Tûr sûresindeki âyetin sonunda “Herkes kendi kazandığına bağlıdır.” Ifâdesi,
    âhiret ödülünün, babaların/ataların salâhıyla değil; herkesin kendi imanı
    ve güzel eylemleriyle kazanılacağına işâret etmektedir. Ra’d sûresinde de bu
    durum şöyle açıklanır: “Adn cennetlerine girerler. Babalarından, eşlerinden
    ve çocuklarından olan sâlih/iyi olanlar da kendileriyle beraber olur. Melekler
    de her kapıdan yanlarına varırlar.” 730 âyetinde de sâlih mü’minlerin sâlih
    olan baba, eş ve çocuklarının da kendileriyle beraber olacağını vurgulamaktadır.
    Bütün bunlarla birlikte; insana emânet olarak verilen mallar ve çocuklar
    da onlar için bir fitnedir, deneme ve sınama aracıdır. Mala ve çocuğa
    olan tutku ve aşırı ilgi, kişiyi Allah yolundan, O’na kulluk ve ibâdetten alıkoyabilir.
    İnsan mal ve dünyalıklar peşinde koşarken Rabbine karşı görev-
    726 3/Âl-i İmrân, 14; 42/Şûrâ, 49-50
    727 18/Kehf, 46
    728 52/Tûr, 21
    729 11/Hûd, 46
    730 13/Ra’d, 23
    • 257 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    lerini unutabilir. Hatta malla şımarabilir, kibirlenir ve haddi aşabilir. Malın
    helâlinden kazanılması ve yine helâl yollarda harcanması, mal üzerinde
    hakkı olanların haklarının verilmesi İslâm’ın getirdiği ölçülerdir. Bu açıdan
    mal insan için denemedir. Evlâtların fitne/sınav olması da buna benzer. Allah’ın
    çocuk nasip ettiği anne ve babalar için, çocuklarını fıtratlarına uygun
    olarak terbiye etmek, onları sâlih insan olarak yetiştirmek, en önemli görevlerdendir.
    Mala ve çocuklara karşı olan tutku, onları ve âileyi koruma ve kollama
    duygusu, insanı bazen adâletten uzaklaştırabilir, haddi aşıp haksızlık yapmaya
    sürükleyebilir. Böyle yapmak da ilâhî ölçülerden sapma sonucunu
    doğurur. Bu da insan için bir fitnedir. “Ey iman edenler! Mallarınız ve çocuklarınız
    birer fitnedir (imtihandır). Allah’a gelince; büyük mükâfat O’nun
    yanındadır.” 731
    İnsanları, çoğu zaman Allah’ı anmaktan, O’nun yolunda cihad etmekten
    alıkoyan en önemli iki dünya meyvesi; birincisi servet, diğeri de sahip
    olunan evlâttır. Bu iki varlığı elden kaçırmama uğruna pek çok fedâkârlığa
    katlanır insan. Meşrû çizgide olduğu sürece buna zorunludur da. Fakat Allah’a
    ait sorumlulukların terkedilmesine sebep olursa elbette ebedî mükâfatı
    kaybetmiş olur. Allah için sevme ile Allah’a rağmen sevmenin açığa çıktığı,
    Allah rızâsı için sevme ve bunları emânet ve imtihan bilme ile, Allah’ı sever
    gibi sevme ve Allah’ın rızâsına onları tercih etme sınavı, en net biçimde bu
    iki şeyde ortaya çıkar.
    Mal ve evlât birer sınavdır; bunlar insanın bozulmasına, doğru yoldan
    şaşıp sapmasına neden olabilir. Kur’an’da mal ve evlât tutkusunun, yani
    hep çocuklarının geleceğini, bunun için mal çoğaltmayı düşünmenin, insanı
    doğru yoldan saptırabileceği; malı ve evlâdı olduğu halde doğruluktan
    ayrılmayan kimselerin ise ödüllendirileceği belirtiliyor.732 Mal ve evlât
    düşkünlüğü, kendisini doğru yoldan çıkarıp haksızlığa düşürüdüğü kimse,
    sınavı kaybeder, büyük ziyana uğrar. Günümüzde bu durumu nice ana-babada
    görüyoruz.
    731 8/Enfâl, 28; Ayrıca bk. 64/Teğâbûn, 14-15. Malların ve çocukların deneme sebebi olduğunu “belâ”
    kelimesiyle ifâde eden âyetler için bk. 3/Âl-i İmrân, 186; 5/Mâide, 48; 6/En’âm, 165
    732 8/Enfâl, 28
    • 258 •
    Ahmed Kalkan
    Adam, ibâdetlerine bile zaman ayıramayacak kadar geçim için çalışırken,
    nice haram kazanca dalarken çoğunlukla gösterdiği sebep “çocuklar
    için, onlar yüzünden”dir. “Ne yapalım, arkada evlâd u ıyâl var” denilir. Aslında
    bunlar sebepten ziyâde, şeytanın mâzeret gibi, hatta güzel fedâkârlık
    olarak gösterdiği bahanelerden ibârettir. Evlenmeden, çoluk-çocuk sahibi
    olmadan dâvâ adamı olan nice gençler, bir bakıyorsunuz kaybolmuş, evleri
    kendilerine mezar haline gelmiş. Ya da fakir veya orta halli iken dâvâ bilincine
    sahip fedâkârca gayretler içindeki nice müslüman, paralanınca paramparça
    paralanmış. Parayı sadece cebine değil, kalbine de koymuş, dâvâyı da
    bir kenara bırakmış, hatta nice haramlara dalmış. Mal, eş ve evlât imtihanları,
    insanın mayasındaki yapıyı ortaya çıkaran önemli testlerdir.
    Kur’an, insanları Allah’tan korkmaya, babanın çocuğu için, çocuğun da
    babası için fidye verip onu cezâdan kurtaramayacağı; hiç kimsenin, başkasına
    bir yarar sağlayamayacağı, başkasını ateş azâbından kurtaramayacağı
    âhiret gününden çekinmeye çağırır.733 Herkes, âhirette hak ettiği cezâyı çekeceği
    için, Kur’an mü’minleri bu geçici dünyaya aldanmamaları husûsunda
    uyarır: “Dünya hayatı sizi aldatmasın, o çok aldatıcı sizi aldatmasın!”734
    Bu “ğarûr -çok aldatan-”, ya insana çekici görünen dünyadır, yahut şeytandır.
    Müfessirlerin genel kanısı bunun şeytan olduğu yönündedir. Tabii şeytan
    da insanı dünya tutkusuna, mal ve evlât hırsına düşürerek, fakirlikten
    korkutup cimriliği sevdirerek aldatır.
    Allah, iman edenlere, dünya malının ve çocuklarının, kendilerini Allah’ı
    zikretmekten (hatırlayıp anmak ve kulluk yapmaktan) alıkoyup mahvetmemesine
    dikkat etmelerini emrediyor ve Allah’ı düşünmeyenlerin,
    ebedî ziyana uğrayacaklarını vurguluyor.735 Teğâbün sûresinde de mü’minlere,
    eşlerinden ve çocuklarından bazılarının, kendilerine düşman olduğu,
    onlardan sakınmaları, onlara karşı dikkatli davranmakla beraber hoşgörülü
    olmaları; onları bağışladıkları takdirde Allah’ın da kendilerini bağışlayacağı
    bildiriliyor.736 Bu âyetin devamında da, malların ve çocukların birer fitne/
    sınav olduğu, ödülün ise Allah katında bulunduğu vurgulanır.
    733 31/Lokman, 33, 3/Âl-i İmrân, 10
    734 31/Lokman, 33
    735 63/Münâfıkun, 9
    736 64/Teğâbün, 14-15
    • 259 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Burada737 dikkat edilecek husus; “min” cer harfinin, “bazı” anlamına
    geldiğidir. Yani âyette eşlerin ve çocukların hepsinin değil; bazılarının insana
    düşman olduğu bildirilmektedir. Gerçekten bilerek veya bilmeyerek kocasına
    veya karısına çok kötülük eden, onun üstüne dost tutan, hatta dostuyla
    birlik olup kocasını öldüren kadınlar veya karısını kesen, öldüren kocalar
    vardır. Burada hitap geneldir; kadını da erkeği de kapsar. Bütün iman
    edenlere hitap edilmektedir. Kasıt sadece erkekler değil; tüm mü’minlerdir.
    Bundan dolayı âyeti sadece erkekler açısından anlayıp öyle değerlendirmek
    yanlış olur. Kocasına çok kötü davranan kadınlar olduğu gibi; karısına
    çok kötülük yapan erkekler de vardır. Fakat aile reisi koca olduğu ve
    çocukların durumundan daha çok baba sorumlu olduğu için Arapça’nın
    tağlîb buralı gereği, erkeklere hitap kipi seçilmiş ise de bu hitap kadınları
    da kapsar. Aynen “Ey iman edenler! Namaza durmak istediğiniz zaman
    yüzlerinizi yıkayınız...” 738 âyeti ve benzeri erkek hitap kipiyle kullanıldığı
    halde kadınları da kapsayan hüküm, vaad ve vaîd âyetleri gibi. Bu bakımdan
    her iki cinsi ifâde etmesi için âyet metninde geçen “zevc” kelimesinin
    çoğulu “ezvâc” kelimesini, “eşler” olarak meallendirmek daha doğru
    olur kanaatindeyiz. Arapçadaki “zevc”in karşılığı olan “eş”, hem kadını,
    hem erkeği kapsar. Erkek kadının zevci (eşi), kadın da erkeğin zevci (eşi)
    dir. Çocuklardan da öylesi var ki, ana-babasının doğru yolundan ayrılır;
    onları üzer, mallarını yer, ihtiyarladıklarında onları kapı dışarı eder, kendi
    evlerinde huzuru yok edeceğini düşünerek huzurevlerine terk eder, ya da
    değişik zorluklar içinde bırakır. İşte bunlar, insana düşman olan çoluk çocuktur.
    Kişi kendisine dikkat etmeli, yolunda olmayan eş ve çocuklarının
    kötülüklerinden sakınmalıdır. İnsan, eşinin ve çocuklarının hareketlerine
    dikkat etmelidir, ama onlardan bütün bütün de uzaklaşmamalıdır. Onların
    hatalarını affetmelidir. Yoksa âilede dirlik ve düzenlik kalmaz. İşte bunun
    için âyetin sonunda “Eğer affeder, hoşgörür, bağışlarsanız, Allah da bağışlayan,
    merhamet edendir (affedenleri O da affeder).”739 buyurmaktadır. 740 Bu
    âyetlerde Cenâb-ı Hak, dikkat edin, mallarınız ve çocuklarınız sizi meftûn
    edip Allah yolundan saptırmasınlar demektedir. Bunlar sizin için birer imtihan
    sebebidir.
    737 64/Teğâbün, 14’de
    738 5/Mâide, 6
    739 64/Teğâbün, 14
    740 S. Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, 5/543-545
    • 260 •
    Ahmed Kalkan
    Onlarla ilişkilerinizi Allah’ın istediği şekilde mi ayarlıyorsunuz, başka
    ölçü(süzlük)lere göre mi? Denenmekte, sınanmakta olduğunuzu unutmayın.
    Mal ve çocuklarla ilişkilerinizi Allah’ın istediği şekilde ayarlayın da imtihanı
    kaybetmeyin. Sakın mal tutkunuz, çoluk-çocuk derdiniz sizi Allah’a
    kulluktan ayırmasın.
    Fitne; herhangi bir madeni içindeki katkı maddeleri, curufları ayrılsın
    diye potaya atmak ve eritmek, arıtmak demektir. Demek ki, bizler de çoluk-
    çocuk sahibi olmakla, malk-mülk sahibi olmakla bir potadan geçiriliyoruz.
    Bunlarla ilgili Allah’ın yasalarına, bunların hukukuna riâyet edip
    etmeyeceğimiz konusunda denenmekteyiz. “Madem ki bunlar bizim için
    bir imtihan konusudur, öyleyse bunlara hiç sahip olmayalım da imtihanda
    başarılı çıkalım” demeye, Allah’ın imtihanından kaçmaya da hakkımız
    yoktur. Bazı insanlar, “bu devirde dosdoğru çocuk yetiştirmek zor, hatta
    mümkün değil” diyerek çocuk imtihanından kaçıyorlar; bu doğru değildir.
    Bu hayatı eşle, çocukla, malla yaşamamız da bir Allah yasasıdır. Yani
    müslüman helâl bir şekilde rızık peşinde, evlâd u ıyâl peşinde olacak, ama
    âhireti unutmayacak, kırmızı çizgileri ihlâl etmeyecektir.
    64/Teğâbün sûresi, 14. âyette de eşlerimizin ve çoluk çocuklarımızın
    bize düşman olma ihtimali olduğu, bazılarının böyle olduğunu vurgular.
    Eğer mallarımız, eşlerimiz ve çocuklarımız bizi Allah’a kulluk yolundan
    alıkoyuyorlarsa, kulluğumuza engel olabilecek bir noktaya gelmişlerse, onlar
    yüzünden kulluğumuz engelleniyor ve cenneti kaybetmeye doğru gidiyorsak,
    işte o andan itibaren anlayoruz ki onlar bizim düşmanımız olmaya
    başlamışlardır. Eğer kadınsa kocası, kocaysa karısı, babaysa evlâdı, evlâtsa
    babası insanı Rabbine kulluktan, onu cennete gitmekten engelleyecek
    bir noktaya gelmişlerse kesinlikle bilelim ki onlar o kişinin düşmanıdırlar.
    Eğer insan, kendi kendini hayırdan şerre, kulluktan isyana, cennetten cehenneme
    doğru götürmeye başladıysa, hevâsına/keyfine tâbi oluyor, hatta
    hevâsını tanrılaştırmaya kalkıyorsa, insan kendi kendisinin düşmanı olmaya
    başlamış demektir. Kur’an buna insanın kendine zulmetmesi, kendine
    yazık etmesi der.
    Kimi insanlar ana-babalarıyla, kimileri çocuklarıyla, bazıları eşleriyle,
    bazıları da malın yokluğu veya çokluğuyla imtihan olmaktadır. Allah’a kulluk
    yolunda yürüyen mü’min bir kocaya, aksi istikamette yürüyen karısı ve
    çocukları veya Allah’a itaate yönelmiş mü’mine bir kadına, aksi istikamette
    • 261 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    yürüyen kocası ve çocukları büyük engeller ve problemler çıkarabilmekdir.
    Müslüman olduklarını iddia ettikleri halde bu toplumdaki bireylerin çoğu,
    Allah’a kulluğu birinci plana almış, dünya zevk ve sefâsını ikinci plana atmış
    bir erkeğe karşı hanımı ve çocukları, yakın akrabaları, büyük bir talihsizlik
    olarak bakarlar. Öyle ki kocalarını, babalarını cehenneme gönderme
    pahasına da olsa bu dünyada kendilerine refah ve zenginlik içinde bir dünya
    sunmasını beklerler.
    Nice adamlar, bu beklenti ve ısrarlı talepden dolayı Allah’ın hududunu
    çiğnemekte, eş veya çocuk fitnesinden dolayı haramlara bulaşmaktadır.
    Yine, Allah’a kulluğu birinci plana çıkarmış pek çok mü’mine hanımın,
    kocaları ve çocukları tarafından hayatları zindan edildiği görülmektedir.
    Allah için cihada çıkacak, infak edecek, dâvâ için koşturacak, tebliğ edecek
    nice adamın önünde en büyük engel, ilk gençliğinde babaları, sonra da hanım
    ve çocuklarıdır.
    Sadece imtihan olunan eşler ve çocuklar tarafından istikametten saptırılmamakla
    da iş bitmemektedir. Aynı zamanda kişiye emânet olarak
    verilmiş eş ve çocuklarına karşı tavırlarıyla da insan imtihan olmaktadır.
    Onlarla hukukunu Allah’ın istediği tarzda yapıp yapmadığı, onları Allah’ın
    çizgisine çekmeye çalışıp çalışmadığı, onları müslümanca eğitip kulluk
    programına çekmeye çalışıp çalışmadığıyla da insanlar sınanmaktadır.
    Varlığıyla yokluğuyla, azlığıyla çokluğuyla, bilelim ki mallarımız, mülklerimiz,
    oğullarımız, kızlarımız bir imtihandır. Rabbimiz bu verdikleriyle
    bizi sürekti denemektedir. Mallarımız, paralarımız konusunda, oğullarımız
    ve kızlarımız konusunda cennete gidebilmenin hesabını doğru yapmalıyız.
    Bunlarla ilişkilerimizi Allah’ın istediği şekle koyamazsak, biz mala değil,
    mal bize sahip olursa, sahip olduğumuz dünya nimetleri ve âilemiz bize
    Allah’ı, âhireti, Allah’ın hesabını unutturursa, Allah korusun bu imtihanı
    kaybettik demektir. Bize verilen nimetlerin esas sahibini unutup, Karun
    gibi, bunları sadece kendi yeteneklerimizle elde ettiğimizi düşünürsek,
    emânet bilincine, sorumluluk şuuruna sahip olmazsak, sahip olduklarımızı
    imtihan sebebi değil de gâye olarak görmeye başlarsak sınavı kaybettik demektir.
    Ama biz onlara karşı yapabileceğimiz tüm görevlerimizi yapar da
    buna rağmen onlar yola gelmezlerse, o zaman elbette bin onlardan sorumlu
    tutulacak değiliz.
    • 262 •
    Ahmed Kalkan
    Meselâ Nûh (a.s.) hanımı ve oğlu ile imtihana tâbi tutuldu. Bu büyük
    peygamber, hanımını ve oğlunu müslümanlaştırabilmek için çok uğraştı,
    tüm yapabileceklerini yaptı, ama hidâyet Allah’ın yanında olduğu ve bazı
    insanlar peygamber yakını olduğu halde bile irâdelerini kötüye yönelik kullandıkları
    için Rabbimiz onu hesaba çekmeyecektir.741
    İnsan, içinde bulunduğu durum itibarıyla pek çok yönden imtihan edilir.
    Bu denemeler, genelde insanın zayıf yönlerine yöneliktir. Çünkü düşkünlük,
    zâfiyet/zayıflık, irâdenin en çok zorlandığı husustur. İnsan, bazen
    bu zayıf yönlerinden mala olan düşkünlüğüyle, onu elinde tutmanın hırsı
    ile deneniyor. Bu deneme de iki yönlüdür. Bir yönü yokluk, sıkıntı ve zorluklardır.
    İnsanın sabrının ölçüldüğü bu hususlarda insanların başarılı olması
    ihtimali, ikinci yönü ile denenmesinden daha fazladır. Bu ikinci yönü,
    zenginlik, servet veya varlıktır. Bu nimetlere sahip olan insan, diğerine
    oranla daha zor durumda kalır. Meşakkat daha çoktur. Servetin ve varlığın
    insanda meydana getireceği rehâvet, insan direncini ve sabrını kemirebilir.
    Yoklukta yokluğa karşı göstereceği direnç ve sabrı, varlıkta varlığın gitme
    endişe ve telâşı içerisinde gösteremeyebilir. İnsan düşüncesinde mal hırsı
    ve evlât sevgisi şahsiyette aşınma meydana getirmişse, bu zaafı telâfi etmesi
    çok zor olur. Olayın zorluğundan dolayıdır ki, verdiği mücâdelenin karşılığında,
    âyetin devamında belirtildiği gibi “ecir” değil; özellikle altı çizilerek
    vaad edilmiş olarak “büyük ecir” vardır. İnsanlar, genellikle zorlukların bir
    sınav olduğunu, varlığın ise sadece lütuf olduğunu zannederler. Halbuki,
    varlık, sağlık, nimet bolluğu ile yapılan sınav, diğerinden çok daha zordur.
    Allah’ın (c.c.) insanlara verdiği hem iyilikler, hem de kötülükler birer
    deneme (fitne) aracıdır.742 İnsan nimetlere karşı şükürle; zorluk, darlık ve
    belâlara karşı sabırla denenir. Fakat insan çoğu zaman nankörlük yapar.
    Üstesinden gelemeyeceği bir sıkıntıyla karşılaşınca hemen Rabbine yalvarır.
    Geniş bir nimete, mala ve zenginliğe kavuşunca da kibirlenir, malını
    kendi bilgisi ve kurnazlığıyla elde ettiğini zanneder. Böyle bir tavra karşı
    Kur’an şu açıklamayı yapıyor: “...Hayır o bir fitnedir (imtihandır), fakat çokları
    bunu bilmiyorlar.” 743
    741 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, 7/298-300
    742 21/Enbiyâ, 35
    743 39/Zümer, 49
    • 263 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Rabbimizin dünya nimetlerini ve dünyaya ait bütün göz kamaştırıcı
    güzellikleri insanların hizmetine sunması, bir deneme sebebidir. Ancak
    inanan kişi bu geçici güzelliklere ve zenginliklere aldanmamalı. Çünkü Allah’ın
    katındaki güzellikler, ya da iman edip sâlih amel işleyen kulları için
    hazırladıkları daha çok ve daha kalıcıdır.744 Dünya nimetlerinin fitne/deneme
    olarak nitelendirilmesi insan için eğitici bir hatırlatmadır. O, insanın
    iç kuvvetlerini geliştirir, dikkatini keskinleştirir, yaşadığı realitenin boyutlarını
    kavramasına yardımcı olmak üzere onu uyarır. Kur’an, varlığı âyetler
    (ibret ve işaretler) olarak değerlendirir ve nimetleri bile bu bağlamda fitne
    olarak nitelendirir.
    Fitne, gerçek olanı sahte olandan, iyi olanı kötü olandan, kirliyi temiz
    olandan ayırmak olduğuna göre, hayatın akışında olumlu ve olumsuz tarafıyla
    ortaya çıkabilir. Kur’an’ın işaret ettiği gibi insan bazen risk taşıyan,
    mal, mülk, evlât ve sağlık gibi nimetlerle, bazen de yokluk, hastalık, şeytan
    ve düşman saldırısı gibi şeylerle denemeye uğratılır. Bu bakımdan çekilen
    zorluk, mal, zulüm, kadın, çocuk, saptırma, azap, silâhlı çatışma, kalbe gelen
    vesvese gibi şeylerin hepsi de fitnedir. Rabbimiz şöyle buyuruyor: “Onlardan
    bazı zümrelere, kendilerini denemek (fitneye uğratmak) için verdiğimiz
    dünya hayatının süsüne gözlerini dikme. Rabbinin rızkı daha hayırlı ve
    daha süreklidir.” 745
    Malın Fitneye Dönüşmesi; Dünyevîleşme
    “Sahip olma” duygusunun tutkuya dönüşmesine “hırs” denir. İnsanoğlunun
    temel zaaflarından biri olan bu duygu terbiye edilmediği zaman, insanın
    gözünü, gönlünü ve zihnini bürüyerek onu esir eder. Onun, aşkınla
    olan, öteyle olan bağlarını birer birer koparır. Para, mal, makam, şöhret
    gibi her tür dünyalık onun duygu ve düşünce, basar ve basiretini dünyaya
    bağlayarak boynunda tasmaya, bileğinde kelepçeye, ayağında prangaya
    dönüşür. O, artık “dünyevîleşmiş” bir tiptir. Dünyevîleşmiş tip, hiçbir dünyalığa
    sahip olamaz. Çünkü tüm dünyalıklar ona çoktan sahip olmuştur.
    Eşyanın emrine verildiği insan, eşyanın emrine girmiştir. Dünyanın efendisi
    olan insan, dünyanın kulu haline gelmiştir. Bu ise, insanın insanlığına
    karşı yapılabilecek en büyük hakarettir. İnsanın eşyaya kul olması, kula kul
    744 20/Tâhâ, 131
    745 20/Tâhâ, 131
    • 264 •
    Ahmed Kalkan
    olmasından daha vahim bir sapmadır. İşte bu noktada “İslâm” insanı kendi
    zaaflarından korumak için devreye girmektedir. Din’in gâyesi, insanın
    “insanlığı”nı muhâfazadır. İnsanın insanlığı ise, biyolojik varlığından çok
    rûhî varlığıyla kaimdir. Dolayısıyla din, insanın geçici yanından çok; kalıcı
    boyutunu öne çıkarır. Söz konusu boyut, metafizik anlamda, insanın hem
    mâzisi, hem ebedî istikbalidir. İlâhî öğretide beden, bu muhteşem mâziyi
    muhteşem bir istikbale taşıyan bir binektir. Bedenle ilgili olan her şey ise
    “dünya” olarak adlandırılır. Din’in amacı, dünyanın, insanla ebedî istikbali
    arasındaki bağları koparmasına engel olmak, eğer bu bağlar kopmuşsa
    onları yeniden bağlamaktır. Din, dünya ile âhiret arasındaki atılan köprüleri
    yeniden imar eder. Peygamberler ise, insana ebedî istikbalini hatırlatan
    uyarıcılardır.
    Dünyevîleşme hastalığı, İsrâiloğullarını yahûdileştiren unsurlardan biriydi.
    Kur’an’ın haber verdiğine göre, onların dünyevîleşme sevdası, onları
    sadece “yoksulluğa” mahkûm etmedi; “alçaklığa” da mahkûm etti. İsrâiloğullarının,
    taklit ettikleri putperest kavmin totemi olan ineği altın ve gümüşten
    yapmaları, aslında onların altına ve gümüşe tapmaları anlamına
    geliyordu. Aynı zamanda bu heykel, çağının şartlarında bir teknoloji hârikasıydı.
    Sâmirî, onu Mısırlılardan alınan mücevherlerle yapmıştı.
    İsrâiloğullarının bu tavrı, günümüz insanının tavrına ne kadar da benziyor.
    Yukarıda adı geçen iki unsur, bugün de kendisine tapınılan çağdaş totemlerin
    başında geliyor: 1- Para, 2- Teknoloji. İnsanların para ve teknoloji
    karşısındaki tavırlarını iyi gözlemleyen biri, bu tavrın içerisinde yer alan
    “tapınma” unsurlarını keşfetmekte gecikmeyecektir.
    Dünyevîleşen İsrâiloğulları, bu zaaflarında öylesine ileri gittiler ki, Allah’a
    bile hile yapmaya kalktılar. Kendilerinin istedikleri ibâdet için tahsis
    edilen Cumartesi yasağını çiğnediler. Hesapta uyanıklık yaparak Cuma
    akşamından ağlarını denize atıyorlar, Cumartesi akşamı toplayarak güya
    yasağa uymuş oluyorlardı. Tabii Allah da onların hilelerini boşa çıkarmıştı.
    Onların bu tavrı, tarihte ve günümüzde “kitabına uydurularak” yapılanları
    hatırlatıyor. Onlara da yanlış olarak “hile-i şer’iyye” denilen “hile-i şerriyye”
    yi âlimleri öğretmiş, şeriatın emirlerine bir kılıf uydurmak isteyenlere
    sözde bir çıkış yolu göstermişlerdi. Bu suçun cezası, maymunlaşmaydı.
    • 265 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Aşağılık maymunlar olun!”746 emriyle gerçekleşen ilâhî cezada çok ilginç
    bir nükte de vardı. Bu nükteyi iyi anlayabilmemiz için Afrika’lı maymun
    avcılarının Avrupalılara satmak için maymunları canlı avlama yöntemlerini
    bilmemiz gerekiyor: Afrikalı avcılar, maymunlar ormanına dalarak
    onların görebileceği bir yere bir testi gömüyorlar. Bu testiye bir miktar
    fındık koyarak, başlıyorlar çıkarıp yemeğe. Daha sonra, orayı terk edip
    gizleniyorlar. Onları fındık yerken gören maymunlar aynen taklit ederek
    çömlekteki fındıkları yemeye geliyorlar. Lâkin çömleğin ağzı öyle hesaplı
    yapılmıştır ki, maymun elini boş olarak sokabilmekte, lâkin dolu olarak
    çıkaramamaktadır. Avcılar, maymunlar tam elini çömleğe daldırıp fındığı
    avuçladıklarında ortaya çıkıp maymunlara doğru koşmakta, fakat maymunlar
    avuçlarındaki fındıktan vazgeçemedikleri için kaçamamakta ve
    dolayısıyla fındık hatırına yakalanmaktadırlar. İşte, tarih boyunca hayatını
    dünyevîleştiren kişi ve toplumlar, avuçlarındaki dünyayı elde etmek için
    âhiretlerini fedâ etmekten çekinmemektedirler. Fındık uğruna özgürlük,
    geçici zevkler uğruna âhiret. İkincisi birincisinden daha vahim bir aptallık.
    Dünyevîleşmiş kimsenin prototipi Karun’dur. Kur’an, benî İsrâil içinde
    yaşayan bu kimseyi, her devirde görülebilecek karakter olması açısından
    dikkatlerimize sunar.
    Dünyadaki acıların ve zevklerin altında imtihana çekilme esprisi yatmaktadır.
    O halde böyle durumlarda alınması gereken ilaç sabırdır. Çünkü
    bu zevkler ve acılar geçicidir. Geçici olması da sabrı kolaylaştırıyor. Sabretmediğimizde
    ne olur? Geçici zevklere sabretmeyip dalarsak, âhiretteki
    ebedî ve hakiki zevklerden mahrum kalırız. Şu hayatın geçici elemlerine
    sabretmezsek, bu defa hem ebedî, hem de daha ağır âhiret azabına mâruz
    kalırız ve âhirette bize şöyle denilir: “İnkâr edenler, ateşe sunuldukları gün,
    onlara: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için güzel olan her şeyi harcadınız, onların
    zevkini sürdünüz; ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın
    ve yoldan çıkmanızın karşılığında alçaltıcı bir azab göreceksiniz’
    denir.” 747
    746 2/Bakara, 65
    747 46/Ahkaf, 20
    • 266 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’a baktığımız zaman âdeta tüm azgınlık, isyan ve başkaldırıların
    sebeplerinin tek sebebe bağlandığını görürüz. O da âhireti hesaba
    katmadan ve âhiretten korkmadan yaşamak. “Hayır, doğrusu onlar âhiretten
    korkmuyorlar.” 748 Kur’an, terbiye etmeye çalıştığı insanda ilk etapta âhiret
    endişesi oluşturmaya çalışır. Bu endişe belli bir boyuta ulaştığı zaman
    insanların hayatlarında inkılâbların gerçekleştiğine şahit oluruz. Mesela;
    içki Medine döneminde ve yaklaşık Uhud Savaşı yıllarına kadar yasaklanmamıştır.
    Fakat o tarihlerde içkiyi kesin olarak yasaklayan âyet inince evdeki
    şarap küplerinin kırılarak içkili hayata son verildiğini görürüz. Peki,
    bu neden kaynaklanıyor? Tabii ki âhiret ve Allah korkusundan. O insanlar
    o güne kadar öyle eğitilmiş ki, yaptıkları işin âhirette kendilerine çok pahalıya
    mal olacağı söylendiği anda hemen o işten vazgeçiyorlar.
    Âhirete imanı, âhiret endişelerini, cennet ve cehennem mefhumlarını
    ortadan kaldırdığınızda insanları gerçek anlamda motive edemezsiniz.
    Yani iyi şeyleri kendiliklerinden yaptırıp, kötülüklerden de kendiliklerinden
    vazgeçiremezsiniz. Âhirete iman; en büyük ve gerçek anlamda tek otokontrol
    mekanizmasıdır. Âhiret ve Allah korkusu olmadan insanları neye
    göre ahlaklı ve dürüst olmaya sevk edeceksiniz? Eğer bir insan, yaptığı bir
    kötülüğün cezasını görmeyeceğini bilse, niye o kötülükten vazgeçsin veya
    yapacağı bir iyiliğin karşılığında mükâfat yoksa niçin o iyiliği yapsın? Denilebilir
    ki; insanlık için. Ben ölür ölmez bu insanlar çok kısa bir süre içinde
    beni unutacaklar. Unutmasalar bile, öldükten sonra bana ne faydaları dokunabilecek
    ki?
    Ama düşünün ki “bir varlık” var ve “bir gün” var. O varlık, o günde yaptığınız
    tüm iyiliklerin karşılıklarını kat kat fazlasıyla verecek ve yaptığınız
    kötülüklerin de cezasını verecek. O varlık ki, hiçbir iyiliği unutmaz, adâletli,
    kimseye zerre kadar zulmetmez, hiçbir şeye ihtiyacı yok. Her şeyin yaratıcısı
    ve sahibi, çok merhametli, çok affedici. İnsan, böyle bir varlığa iman
    edip sadece O’nun rızasını kazanmak idealiyle yaşadığı zaman artık siz bu
    insanları “Allah’ın rızâsını kazanma” amacıyla iyi şeylere kolayca yönlendirebilir
    ve kötü şeylerden de kolayca sakındırabilirsiniz. Aksi takdirde bütün
    çabalarınız sonuçsuz kalır. Âhiret korkusu olmadan insanlar, fırsat bulduklarında
    kötülük yapabilecekleri için kimsenin kimseye güveni olmaz.
    748 74/Müddessir, 53
    • 267 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Dünya ve içindekilerin gelip geçici olduğunu, bir sınama ve imtihan
    aracı olduğunu bilen ve böyle inanan İslâm insanı, bu bilgisini ve bu imanını,
    kuru ve şematik, içi boş ve vicdanî inanç kofluğundan çıkartıp, olması
    gereken yere, âlemlerin rabbi olanın, dünya ve âhiretin sahibi olanın istediği
    yere, hayatın tam ortasına oturtmak zorundadır.
    Her gün ve her gece, namaz sonlarında, işimizin arasında özellikle
    ölümü, dirilişi, kıyameti, mahşeri, cenneti, cehennemi, günahlarımızı,
    Allah’ın nimetlerine teşekkürdeki kusurlarımızı derin derin düşünelim.
    Bunu kendimize görev edinelim. Bu dünyadaki rahatımızdan fedakârlık
    yapalım. Hem burada tam bir rahat etme, hem de orada rahat etme gibi
    imkânsız ve gülünç olan sevdadan vazgeçelim. Kabirlere, hele gece karanlığında
    gidip, oralarda ölümle kol kola yaşayacağımız günleri düşünelim.
    Ölüm ve şehadet râbıtası yapalım. Allah’ın dinini yaşayamıyor, müslümanca
    hayat süremiyorsak müslümanca ölmenin de zor olduğunun bilincine
    varalım.
    Mezarlarda ve hayalinde düşünerek canlandırdığın kabir hayatında düşün
    ki, bir-iki metrelik çukur, içinde birkaç kemik parçası ve mezar taşında
    da senin adın, evet senin adın, benim adım yazılı. Artık Rabbinle karşı
    karşıyasın. Büyük kıyâmetin kopmasını bekliyordun veya beklemiyordun.
    Ama öldün, yani senin kıyâmetin koptu. İşte bu kıyâmete hazırlandın mı?
    Yaptın mı yapacaklarını? Sakındın mı yapmaman gerekenlerden? Hazır
    mısın ölüme? Borçların-harçların, ümitlerin, beklentilerin, yatırımların...
    neresi için? Ölüm... Ne zaman? Evet, ey insan! Tohumun toprağın
    üstüne yeni bir hayatla çıktığı gibi bir gün kabrinden çıkartılacağını, Rabbinin
    huzuruna gidip yaptıklarının ve yapmadıklarının hesabını vereceğini
    düşün ve hayatını ona göre düzenle: Çünkü ölüm bir yok oluş değil; diriliştir.
    Ölüm uzakta değil; çok yakınımızdadır.
    Dünyevî belâların çoğu, uhrevî cezaların tümü, dünya-âhiret dengesini
    kuramamak, dünyayı âhiret için yaşayamamak ve dünya hayatını gâye edinmekten
    kaynaklanır. Ancak gerçek iman ve sâlih amel, insanı dünya hayatının
    aldatmasından koruyabilir. Âhireti tercih eden, dünyayı kaybetmez.
    Çünkü insana verilen hilâfet görevi, yeryüzünü imar edip nimetlerinden
    yararlanmayı gerektirir. Sadece dünya hayatını isteyenler, haram, zulüm ve
    sömürü düzenleriyle insanlığı doğru yoldan çıkarttıkları gibi, müslümanları
    da dünyaya uydurmak isterler. Hâlbuki âhiretten kopuk bir dünya oyun
    • 268 •
    Ahmed Kalkan
    ve eğlenceden ibârettir. Bir müslüman içinse dünya, İslâm’ı yaşamak, İslâm’ı
    hâkim kılma mücadelesi vermek (cihad), Allah yolunda hizmet ve meşrû
    şekilde çalışmak (ibâdet) içindir.
    Midelerin açlığı önemli olsa da, gönüllerin gıdasızlığı çok daha mühimdir.
    Esas tehlike, âhiret azâbıdır. Dünyadaki sıkıntıların bir kısmı, zaten
    imtihan gereğidir. “Andolsun ki sizi biraz korku, açlık, mallardan, canlardan
    ve ürünlerden biraz azalma (fakirlik) ile imtihan eder, deneriz. Sen sabırlı
    davrananları müjdele.” 749 Esas kriz, iman ve ahlâk krizidir. Bunun da günümüz
    müslümanları açısından temel sebebi, âhiretten fazla dünyaya önem
    vermek, dünya-âhiret dengesini bozmak, yani dünyevîleşmektir.
    Allah, merhametini göstererek ikaz etmekte, dünyanın aldatıcılığını
    hatırlatmaktadır: “Ey insanlar! Rabbinize karşı gelmekten sakının. Babanın
    evlâdı, evlâdın da babası nâmına bir şey ödeyemeyeceği günden çekinin. Bilin
    ki, Allah’ın verdiği söz gerçektir. Sakın dünya hayatı sizi aldatmasın ve şeytan,
    Allah’ın affına güvendirerek sizi kandırmasın.” 750
    Dün, en sevdiğimiz gıdaları yemiş, eğlenmiş, günümüzü zevkle geçirmiş
    olsaydık, bugüne kalan hiçbir şey olmayacaktı, gafletle geçirilen, dolayısıyla
    kaybedilen zamandan başka. Hele o zevk ve eğlenmelerde ölçüye
    dikkat etmediysek, bugüne ve yarına kalacak olan sadece günah yükü
    olacaktı. Yok, dünü zorluk ve sıkıntılarla geçirmiş isek de bugün için pek
    bir şey değişmeyecek, hatta bu gün daha az sıkıntı içinde isek, dünle karşılaştırdığımızda
    bu, mutluluk sebebi olacaktı. Ve eğer o sıkıntılar Allah
    için idiyse ve sabrettiysek, bugüne ve yarınlara taşınacak kalan şey, sevaplar
    olacaktı. Hayat, dünler, bugünler ve yarınlardan ibâret olduğuna göre;
    dün geçmiştir, yok hükmündedir. Yarın yaşayacağımız meçhuldür, bugünü
    değerlendirmek ve âhirete azık hazırlamak en akıllı yol olsa gerek. Hayat
    oyun ve eğelenceden ibâret. Hayat oyunu bitmek üzere, göz perdelerimizin
    kapanmasına kim bilir, belki fazla bir vakit kalmadı. Zevkler, sanal; hayat
    ise bir oyun, masal, rüya. Bir varmış bir yokmuş.
    İnsanın dünyevî olarak zarûrî ihtiyacı, beslenme/gıda, giyinme/tesettür
    ve ev/barınmadan ibâret olduğu ve bu gereksinmelerini israfa ve lükse
    kaçmadan helâl yoldan temin etmesi, kalan birikimlerini infak etmesi
    749 2/Bakara, 155
    750 31/Lokman, 33
    • 269 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    gerektiği halde, tüketim toplumunun bir ferdi olarak insan, günümüzde
    ihtiyaç labirentinde yolunu şaşırmaktadır. Alınır, tüketilir, tekrar alınır,
    alınır... Ömür biter, alınacaklar ve ihtiyaçlar(!) bitmez. Kimi savunmacı ve
    uzlaşmacı insanlar öyle derler: “Batılıların sadece tekniği alınmalı, ahlâk
    ve kültürü alınmamalıdır.” Düşünülmez ki, teknik ve teknolojik aygıtlar,
    dünya görüşü ve yaşama biçimiyle birlikte gelir.
    Zaten bunlar, belirli bir kültürün ürünüdür ve o arkaplandan koparılamaz.
    Sözgelimi, “buzdolabı”, kültürüyle birlikte gelmiştir. Eskiden, artan
    yemekler, ertesi güne saklanamayacağından bir komşuya ve özellikle fakirlere
    verilirdi. İnsanlar, evlerine gıda depola(ya)mazlardı. Buzdolabı, “verme”
    yi unutturan “egoist” kültürüyle, kullananlara sadece kendini düşündüren
    yaşama biçimiyle geldi. Çamaşır makinesi alınca ister istemez deterjan,
    yumuşatıcı, kireç sökücü gibi yan ürünlere de abone olacaksınız. Çamaşır
    için fakir komşuyu yardıma çağırıp onun da bu bahaneyle geçimine katkıda
    bulunma gibi düşünceler, makine alır almaz, artık aklınızın ucundan
    bile geçmeyecek. Örnekleri çoğaltabiliriz. TV, radyo, kasetçalar, bilgisayar,
    kendileriyle birlikte hangi kültür, oyun, anlayış ve ahlâkı da kaçınılmaz olarak
    getiriyor, düşünmek yetecektir.
    İnsanımız artık aklıyla değil; bin bir çeşit göz alıcı illüzyonlarla tahrik
    edilen “doymak bilmeyen gözleriyle” düşünüyor, daha doğrusu düşündüğünü
    zannediyor. Çarşılar, pazarlar, marketler, vitrinler de insanın bu midesi
    olmayan gözlerine nasıl hitap ediyor? Başkalarına (kendinden maddî
    yönden öndekilere) bakıyor bu gözüyle düşünen insan ve mukayese ediyor:
    “Onda var, bende niye yok?” ve daha çok harcamak için daha çok çalışması,
    çalışması, çalışması gerektiğini görüyor. Sonra bakıyor ki, çalışarak kazanılan
    para “ihtiyaç” maskesini takmış “gereksiz” veya “olmasa da olur”lara
    yetmiyor, çalışmadan para kazanmanın yollarını arıyor. Herkes bir başkasını
    kandıracak yollar aramaya başlıyor. Kumarın bin bir çeşidi, sahtekârlığın
    hiç akla gelmeyecek şekli, insanları en yakınlarına bile itimat edemeyen,
    yardım edemeyen, borç veremeyen duruma getiriyor. “Haram” mı, “ayıp”
    mı? O da ne demek? Güldürmeyin insanı! Hangi devirde, hangi kültürde
    yaşıyoruz?
    Tüketim hastalığının mikrobu, moda, âdet, “ele güne karşı”, “iyi ama,
    herkeste var” ambalajlarıyla öyle çabuk bulaşıyor ki, kimini cebinden, kimini
    yüreğinden yaralıyor, hatta öldürüyor. Kendi değerini, eşyasının ve
    • 270 •
    Ahmed Kalkan
    elbisesinin değeriyle ölçen insanlar, eşyasını ve giysisini teşhir ediyor; sözgelimi
    oturma odalarına, en dikkat çeken karşı duvara konulan vitrin, belki
    hayat boyu hiç kullanılmayan ve sadece göze hitap eden mutfak eşyalarının
    fuarı rolünü üstleniyor. Arabada motor olmasa da önemli değil; kaporta
    fiyakalı olsun yeter; insan, dış görünüşe, vitrine, makyaja değer vermeden
    çağdaş olabilir mi, ne dersiniz? Anadolu evlerinin çoğunda yer sofrasında
    yemek yenildiği halde, odanın biri veya büyükse salonun yarısı, süs ve
    gösteriş olsun diye yemek odası olarak düzenlenmiştir. Koltuklar da, evdeki
    hayatı daha rahat kılmak için değil; zorlaştırmak içindir. O halılar ve
    koltuklara şu kadar para verilmiştir, çoluk çocuk rahatça oturup keyfini
    çıkaramaz; annenin gözü oradadır, ya kirletirlerse...
    En fakirimizin evindeki eşyalara verilen parayla, bir sahâbi belki hayat
    boyu, hem de huzur ve şükür dolu şekilde yaşardı. Herkeste benzeri şeyler
    olduğundan, modanın temel felsefesi olan farklı ve özel görünme tutkusunun
    sanallığını, eşyaya daha çok sahip olmada başkalarına ulaşılmaz fark
    atma imkânsızlığının ıstırabını yaşıyor. Kullan at; al, yine al; yarışın sonu
    gelmiyor, ihtiyaçlar(!) tükenmiyor; âhirete yatırım yapamadan insan ölüp
    gidiyor.
    Sadece moda için dökülen parayla neler yapılmaz? Hangi müslüman
    hanımın evindeki gardrobda boş yer vardır, buna rağmen alma isteği azalıyor
    mu dersiniz? Çeyizler, düğün ve evlilik için gerekli gereksiz masraflar...
    Kimileri için olmazsa olmaz ihtiyaç olan sigaraya yatırılan para, meselâ kitaba
    yatırılsa, vücudu zehirlemektense kafayı ve gönlü güçlendirse bu para,
    neler olur dersiniz? Eşya, para kötü bir şeydir demiyoruz. Eşyanın, maddenin,
    paranın insanı yöneten efendi olmasına, bunların insan için değil;
    insanın bunlar için yaşıyor, bunlar için çalışıyor olmasına sözümüz. Onlar
    hâkim, insan mahkûm ve hizmetçi. Oyuncak, insanla oynuyor. Mal, insanı,
    insanî değerleri yutuyor. Dünyevîleşme çarkı, insanımızı değirmen gibi
    öğütüyor. Düşünmeyi, okumayı, ibâdeti... engelleyen tv. başta olmak üzere
    medya ve reklâmlar... Taksitleri, ay sonunu düşünen insan, dünyada varoluş
    gâyesini düşünemiyor.
    Her konu paraya çıkıyor; söz, ufak bir tur attıktan sonra para durağında
    düğümleniyor; gönül plağı parada parazit yapıp takılı kalıyor. Lüks
    hayat, daha rahat yaşam, dipsiz bir kuyu, bir girdap, tatminsizlik cehennemi,
    bitmeyen, ama insanı bitiren sonsuz yarış. Yiyen ama doymayan insan,
    • 271 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    kendine/nefsine/hevâsına kul/köle. Para para diye paralanan insan, şükrü
    unutmuş, sabrı lügatinden silmiş, şikâyetin ise binbir çeşidini tekrarlamakta.
    “Alma tutkusu”, “verme zevki”ni katletmiş. Hırs ve tamahın sonu yok.
    “Âdemoğlunun iki vâdi dolusu altını (malı) olsa, üçüncüsünü ister”751 kutlu
    sözü ibret levhası olmaktan çıkmış. Ashâb birbirleriyle hayırda yarışıyordu;
    şimdiki insan ise fâni eşyada yarışıyor. Akıl, midelerin hizmetçisi; gönül,
    vicdan ve fıtratın sesi çıkmıyor; demek ki duyguların esiri olarak hapis hayatı
    yaşıyor bunlar.
    Dünkü lezzet veya acı, bugün yok hükmünde. Akıllı, bazı istek ve zevklerini
    ertelemesini bilen, az önemli ile çok önemliyi ayırt edebilen insandır.
    İnsan, en çok 60-70 yaşında hükmü infaz edilecek müebbet hapisteki bir
    idam mahkûmu gibi gününü bekliyor. Ölüm olmasa, belki bazı zevklerin
    kıymeti olabilir; ama ölüm var, ruh ve ego ise sonsuzluk ve yarınlarda
    mutluluk istiyor. Bir çelişki doğuyor. Temel çatışma denilen bu durumdan
    kurtulmak için insan, sonunu, yani ölümü hatırlamak istemeyip unutmaya
    çalışmak için eğlenceye, içki ve uyuşturucuya, futbol-müzik-tv. seyretmek
    gibi avutucuya yöneliyor; bu temel çatışmadan ölümü yok sayarak kurtulmaya
    çalışıyor. İslâm insanı ise, bilir ki, ölüm yokluk değil; daha güzel, daha
    hayırlı ve ebedî bir âleme açılan kapıdır. Dolayısıyla böyle bir çatışma, gerçek
    müslüman için sözkonusu değildir.
    “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim
    mi? Allah’a ve Rasûlü’ne iman eder, mallarınızla ve canlarınızla Allah
    yolunda cihad edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu
    takdirde O, sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere,
    Adn cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş
    budur. Seveceğiniz başka bir şey daha var: Allah’tan yardım ve yakın bir fetih.
    Mü’minleri (bunlarla) müjdele.”752 İki yol var: Biri dünyevîleşme, dünyayı
    âhirete tercih; ikincisi ise dünyayı ebedî hayatın kapısı yapmak. Bugün yol
    ayrımındayız: Ya nefsimiz veya Rabbimiz. Ya geçici menfaat veya dâvâ. Ya
    fâni olan, ya bâki olan. Tercih bize kalmış. Tercihini Allah’tan yana yapanlara
    selâm olsun!
    751 Buhârî, Rikak 10; Müslim, Rikak 116, Hadis no: 1048; Tirmizî, Zühd 27, Hadis no: 2338
    752 61/Saff, 10-13
    • 272 •
    Ahmed Kalkan
    “Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ (esâtîru’l-
    evvelîn) der.” (68/Kalem, 15)
    “Esâtîru’l-evvelîn”: Öncekilerin masalları demektir. “Esâtîr”, “setara” kelimesinden
    türemiş çoğul bir kelime olup, tekili, “ustûr, ustûre veya estîr,
    estıra”dır. Bâtıl olan, aslı olmayan uydurma hikâyeler ve “evvelîn” kelimesi
    ile birlikte, “İslâm öncesi toplumların yazdıkları hikâyeler, masallar” mânâsına
    gelir.
    Bu terkip, Kur’an-ı Kerîm’de dokuz yerde geçmektedir.753 Bu âyetlerin
    hemen hemen hepsinde bu terkip Kur’an’ın İlâhî bir vahiy olmadığını iddia
    ederek, onun bir Allah kelâmı olduğuna inanmayan müşriklerin Hz. Peygamber’e
    söyledikleri sözler olarak nakledilmektedir. Meselâ bunlardan bir
    âyet şöyledir: “İçlerinden kimileri de vardır ki, seni Kur’ân okurken dinler.
    Fakat biz onların kalplerine onu zevkiyle anlamalarına engel (olmak için)
    kat kat örtü (kabuklar) gerdik; kulaklarına da bir ağırlık koyduk. Artık onlar
    her belgeyi (mûcizeyi) görseler de yine inanmazlar. Hatta sana geldiklerinde
    seninle tartışıp çekişirler ve kâfirler de, ‘Bu, esâtîru’l-evvelînden (eskilerin
    masallarından) başka bir şey değildir’ derler.”754 Böylece hakka boyun eğmeyen
    kâfirlerin, “sözlerin en doğrusu olan Allah kelâmını bir tür hurâfe yığını,
    yalanların en kötüsü olarak vasıflandırdıklarını”755 Yüce Allah Kur’an’da
    bize anlatmakta ve onların bu davranışlarının sebebini açıklamaktadır.
    Gerçi Kur’an-ı Kerîm’de, geçmiş peygamberlere ve milletlere dair bazı
    hikâye ve kıssalar mevcuttur. Fakat bunlar ustûre, aslı olmayan yanlış ve
    batıl şeyler değil, hakikat olan yaşanmış veya gerçek hayattan alınmış ibret
    sahnelerinden ibarettir. Bu tür ibret dolu hâdiselerin Kur’an’da yer alması,
    müslümanların o toplumların başına gelenlerden ibret alıp tarihi bir daha
    tekerrür ettirmemeleri ve aynı hatalara düşmemek için üzerinde düşünmeleri
    içindir. Zaten Kur’an ne kronolojik bir tarih kitabı, ne de mev’ıza kitabıdır.
    Bundan dolayı “Kur’an’da yer alan kıssaların asıl gayesi ahlâkî ve terbiyevî
    olmasıdır. Bunlar Kur’an’ın kendine has uslûbu ile anlatılmışlardır.756
    753 6/En’âm, 25; 8/Enfâl, 31; 16/Nahl, 24; 23/Mü’minûn, 83; 25/Furkan, 5; 27/Neml, 68; 46/Ahkaf, 17; 68/
    Kalem, 15; 83/Mutaffifîn, 13
    754 6/En'âm, 25
    755 Zemahşerî, el-Keşşâf, Beyrut, II/12
    756 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, T. Diyanet Vakfı Yay. Ankara, 1979, s. 172
    • 273 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Esas itibarıyla “esâtîr”in, Yunanca, “isturya” kelimesiyle ilişkisi olduğu
    açıktır. Avrupalılar da buna “histoir” demişlerdir. Biz bugün bu kelimeye
    karşılık olarak ‘tarih’ sözcüğünü kullanmaktayız. Bunun için, “esâtîr” kelimesi
    Arapça’dır, fakat “usture”nin Arapça olup olmadığı araştırma konusudur
    diyenler vardır. Dolayısıyle bu dillerdeki sözkonusu kelimelerin,
    aynı değilse bile, ortak bir köke sahip oldukları söylenmiştir. Araplarda
    esasen ‘’mestûrâtu’l evvelin” demek olan, “esâtîru’l evvelin”, Türklerin “masal”,
    Yunanlıların “misus”, Avrupalıların “mit” dedikleri, eski kahramanlık
    hikâyeleri, tarih öncesi efsaneleri, destanları olarak mülâhaza edilmiş ve
    uydurma, hurâfeler manasında kullanılmıştır. Bu yönüyle gerçek tarihten
    ayrılır. Fakat tarih de belli bir zamana kadar mestûrâta dayanmak durumundadır.
    Çünkü ilk tarihî bilgiler, önce dillerde dolaşan sözlü kaynaklara
    dayanılarak tespit edilmeye çalışılmaktadır. Daha sonra bu bilgiler satırlara
    geçmeye başlamıştır.
    Bazı düşünürler bu durumu göz önüne alarak, birçok milletlerin ilk
    efsâne ve destanlarını; insanların düşünce tarzlarını, inançlarını anlamak
    için delil ve ilmin ilk çıkışı sayarak, tarih, felsefe ve dinlerin bunlardan çıkmış
    olduğunu kabul ederler. Tarih felsefesinde, dinler tarihinde mitolojiye
    önemli bir esas nazarıyla bakarlar. Bazıları da buradan hareketle bütün dinlere
    “esâtîru’l-evvelîn” veya hurâfat nazariyle bakarak, bu konuda mücâdele
    ederler. Bu görüşleri de kalplerinin hurâfelerle dolu olmasından ve bu engeller
    içinde hakkı anlamak kabiliyetini yitirmiş bulunduklarından doğar.
    İşte Kur’ân’ın haber verdiği ve Kur’ân’a “esâtîr” gözüyle bakan kâfirler
    de, bunlardan veya bunların pirlerindendir. Onlar bunu söylemekle şunu
    kastetmiş oluyorlar: “Kur’an İlâhî vahiy veya Allah kelâmı değildir; Muhammed
    bunu eski kitaplardan alıp alıp yazdırıyor. Üstelik bunda hurafelerden
    başka hiçbir hakikat da yoktur” Bu görüşleri gösteriyor ki, Hak
    kelâm ile esâtîri birbirinden ayıramayacak kadar temyiz kabiliyetine sahip
    değillerdir.757 Fakat yüce Allah Kur’an’daki birçok aklı delillerle ve îcâzıyla
    bu tür görüşte olanları susturmuş ve Kur’an’ın hak/gerçek, İlâhî kaynaklı
    olduğunu açıkça ispatlamıştır.758
    757 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, İstanbul, 1979, III. 1904 1907, sadeleştirerek ve özetle.
    758 Talat Sakallı, Şamil İslâm Ansiklopedisi, Şamil Yay., c. 2, s. 114-115
    • 274 •
    Ahmed Kalkan
    “Yakında burnuna (hurtûm) damga vuracağız.” (68/Kalem, 10-16)
    Bir insanın Yüce Allah’ın kendisine bahşettiği mal ve evlât nimetlerine
    karşılık, Allah’ın âyetlerini ve peygamberini alaya alması ne çirkin bir
    davranıştır. Bu bile tek başına biraz önce anlatılan çirkin sıfatlara denk bir
    tutumdur.
    Bu yüzden karşı konulmaz, caydırıcı güce sahip Ulu Allah’tan bir tehdit
    geliyor. Burada Yüce Allah onun ruhundaki büyüklük kompleksinin,
    mal ve evlâtla övünmenin kaynaklandığı noktaya temas ediyor. Nitekim
    bundan önce de onun toplum içindeki yeri ve soyu ile övünmesine kaynaklık
    eden sıfatına değinmişti. Ve bu adam Yüce Allah’ın şu kesin vaîdine
    muhâtap oluyor: “Biz yakında O’nun burnuna damga vuracağız.”
    Âyetin orijinalinde geçen “Hortum” kelimesinin anlamlarından biri
    kara domuzunun burnunun bir tarafıdır. Herhalde bununla Velid’in burnu
    kastedilmiştir. Arap dilinde burun büyüklüğü onurluluğu sembolize eder.
    Bu yüzden büyüklenen için “burnu havada”, gururu kırılan, alçalan için de
    “burnu yerde” denir. Birisi gururlanarak kızdığı zaman “burnu şişti burnu
    kızardı” derler. Arapların izzetinefsi (onur ve saygınlığı) “Enfetu” -Burunolarak
    tanımlamaları da bu yüzdendir. Onun burnunun damgalanması ile
    tehdit edilmesi iki tür aşağılanmayı, horlanmayı ifade eder. Birincisi, bir
    köle gibi damgalanması; ikincisi burnunun domuz burnu olarak nitelendirilmesi.
    Hiç kuşkusuz bu âyetler Velid bin Muğîre’nin üzerinde büyük etki bırakmışlardır.
    Çünkü Velid saygın insanların -asılsız da olsa- bir şairin hicvinden
    her zaman sakındığı bir millete mensuptu. Ya gerçekten göklerin
    ve yerin yaratıcısı tarafından damgalanmayı, hem de boşuna söylenmeyen
    böyle bir ifadeyle karşı karşıya kalmayı nasıl karşılamıştır. Bu sözler varlık
    âleminin her tarafında yankılanmış, sonra da varlığın özüne yerleşerek tescil
    edilmiştir. Hem de sonsuza dek...
    İşte İslâm’ın düşmanı, yüce ahlâka sahip saygın peygamberin düşmanı
    olan bu adam, böylesine kesin bir hakareti hak etmekteydi.
    Ey güzel ahlâk yolcusu; “Yemin edip duran aşağılıklar, herkesi kınayanlar,
    söz getirip götürenler, hayra engel olanlar, saldırganlar ve günahkârlara,
    • 275 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    kaba soysuz ve alçaklara itaat etme.” Direnişi ve takvâyı kuşananlar ahlâkını
    Allah’ın terazisine koyma kararlılığı ve cesaretinde olanlardır. Bundan imtina
    edenlerin, küçük övgüler karşılığında cenneti bırakanların vay haline!
    Dine sımsıkı sarılan bir kişilik sağlam ve eksiksiz düşünce pratiğine, sarsılmaz,
    kavi bir iradeye, dengeli ve işlerlik kazanmış kimlik ve yapılanmaya,
    bu kimlik ve yapıyı sürekli kılacak, diriliş ateşini harlayacak vasat bir heyecana
    ve özgüvene sahip olmalıdır.
    - 17-33. Âyetler -
    ¦ ا مُصِْبحِ ي نَ Ñ أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ إِذْ أَقْسَمُوا ليَصِْمُنَّ َ  هُْ كََا بلَوْنَ  بلَوْنَ  إِنَّ
    فَتَنَادَوا Ô ونَ فَأَصْبَحَتْ كَلصَِّي ِ ƒئِ ُ  ا طَاِئفٌ مِنْ رَبِّكَ وَهُْ نَ Ñ وَلاَ يسْتَثْنُونَ فَطَافَ عَلَيْ َ
    فَانطَلَقُوا وَهُْ يتَخَافَتُونَ أَنْ لاَ ¦ صَارِمِ ي نَ  أَنْ اغْدُوا عَلَ حَرِْثكُْ إِنْ كُنتُ ْ ¦ مُصِْبحِ ي نَ
    ¦ ا اْليَوْمَ عَلَيْكُْ مِسْكِ ي نٌ Ñ يَدْخُلَنَّ َ
    نُ مَْرُومُونَ قَالَ ã لضَاُّلونَ بلَْ نَ ْ  فَلََّا رَأَوْهَا قَاُلوا إِنَّ ¬ وَغَدَوْا عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ أَوْسَطُهُمْ أََلْ أَقُلْ لكُْ لوْلاَ تسَبِّحُون
    ¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ  قَاُلوا سُبْحَانَ رَبِّنَا إِنَّ
    ¦ كُنَّا طَاغِ ي نَ  وَيْلَنَا إِنَّ  مْ عَلَ بعْضٍ يتَلَوَمُونَ قَاُلوا يَ æ فَأَقْبَلَ بعْ ضُ ُ
    إِلَ رَبِّنَا رَاغِبُونَ  ا إِنَّ Ñ ا مِنْ َ  عَسَ رَبُّنَا أَنْ يبْدَِلنَا خَيْ ً
    لوْ كَُنوا يعْلَُونَ  خِرَةِ أَكْبَ ُ
    أََ كَذَِلكَ اْلعَذَابُ وََلعَذَابُ ال
     إِنَّ : Gerçek şu ki Biz هُْ بلَوْنَ : bunları da sınadık كََا : gibi  بلَوْنَ : sınadık
    (sınadığımız) أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ : bahçe sahiplerini إِذْ : hani أقَسَْمُوا : yemin
    etmişlerdi اÑ ليَصِْمُنَّ َ :onu mutlaka devşireceklerine dair ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabah
    vakti وَلاَ يسَْتَثْنُونَ : hiç kayıt koymuyorlardı فَطَافَ : (fakat,) kuşatıverdi اÑ : عَلَيْ َ
    onu طَاِئفٌ : kuşatan مِنْ رَبِّكَ : Rabbin tarafından وَهُْ : onlar ونَ ƒئ ُِ  : نَ
    • 276 •
    Ahmed Kalkan
    uyurlarken فَأَصْبَحَتْ : (sonunda) oldu Ô كَلصَِّي ِ : devşirilmiş gibi : فتََنَادَوا
    (nihayet) birbirlerine seslendiler ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabahleyin أَنْ اغْدُوا : erken
    gidin عَلَ حَرِْثكُْ : tarlanıza  إِنْ كُنتُ ْ : eğer siz ¦ صَارِمِ ي نَ : devşirecekseniz
    فَانطَلَقُوا : derken, gittiler وَهُْ يتَخَافَتُونَ : fısıldaşarak اÑ أَنْ لاَ يدْخُلَنَّ َ : sakın oraya
    girip de اْليَوْمَ : bugün عَلَيْكُْ : karşımıza çıkmasın ¦ مِسْكِ ي نٌ : hiçbir yoksul
    وَغَدَوْا : erkenden çıktılar ¬ عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ : güçleri yetebilirmiş gibi فَلََّا رَأَوْهَا
    : fakat onu görünce قاَلوُا : dediler  إِنَّ : kesinlikle Biz لضََالوُّنَ : şaşırmışız : بلْ
    hayır نُãنَ ْ : Biz مَْرُومُونَ : tamamen mahrumuz قَالَ : dedi ki : أَوْسَطُهُمْ
    mûtedil olanları أََلْ أَقُلْ : ben dememiş miydim لكُْ : size : لوَْلاَ تسَُبِّحُونَ
    tesbih etmeniz gerekmez miydi قاَلوُا : dediler ki سُبْحَانَ : Seni tesbih ederiz
    رَبِّنَا : Rabbimiz  إِنَّ : gerçekten bizler ¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ : zâlimlermişiz : فَأَقْبَلَ
    ardından başladılar مْ عَلَ بعْضٍ æ بعْ ضُ ُ :َ birbirlerini يَتَلَوَمُونَ : kınamaya :قاَلوُا
    dediler ki وَيْلَنَا يَ : yazıklar olsun bize  إِنَّ : gerçekten biz ¦ : كُنَّا طَاغِ ي نَ
    azgınmışız عَسَ : belki رَبُّنَا : Rabbimiz أَنْ يبْدَِلنَا :öncekilerin ا خَيْ ً : daha
    hayırlısını اÑ مِنْ َ : ondan  إِنَّ : şüphesiz biz إِلَ رَبِّنَا : yalnızca Rabbimize رَاغِبُونَ
    : rağbet eden kimseleriz كَذَِلكَ : işte böyledir اْلعَذَابُ : azâb خِرَةِ
    أََ : وََلعَذَابُ ال
    âhiret azâbı ise  أَكْبَ ُ : muhakkak çok daha büyüktür لوْ كَُنوا يعْلَُونَ :َ keşke
    bilselerdi
    17- “Biz, vakti ile “bahçe sahiplerini” sınadığımız gibi, onları da sınadık.
    Hani onlar (bahçe sahipleri) sabah olurken kimse görmeden o bahçenin
    ürünlerini toplayacaklarına yemin etmişlerdi.
    18- Onlar istisna da etmiyorlardı.
    19- Ancak onlar uyurken Rabbin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
    sarıvermişti de.
    20- Bahçe simsiyah olmuştu.
    21- Sabahleyin birbirlerine seslendiler.
    • 277 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    22- ‘Haydi ürünleri toplayacaksanız erkenden ekininize gidin’ diye.
    23- Derken yürüdüler ve şöyle fısıldaşıyorlardı:
    24- ‘Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanımıza sokulmasın.’
    25- Ürünleri toplayacaklarından emin olarak erkenden gittiler.
    26- Fakat bahçeyi görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler.
    27- ‘Hayır doğrusu biz mahrum bırakıldık.’
    28- Mûtedil olanları, “Ben size demedim mi? Allah’ı noksan sıfatlardan
    tenzih etmeniz gerekmez miydi?” dedi.
    29- ‘Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz kendi kendimize zulüm etmişiz’
    dediler.
    30- Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.
    31- Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.’
    32- ‘Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden
    dilemekteyiz.’
    33- İşte azab böyledir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.”
    (68/Kalem, 17-33)
    Bahçe Sahiplerinin Sınanması Gibi Sınav
    Mal ve evlâda, Allah’ın âyetlerini yalanlayanların şımarmasına neden
    olan dünya nimetlerine işaret edilmesi münasebetiyle Yüce Allah burada
    örnek olarak onlara bir kıssa sunuyor. Öyle anlaşılıyor ki bu kıssa onlar tarafından
    biliniyordu, aralarında yaygın olarak anlatılıyordu. Yüce Allah bu
    kıssa aracılığı ile onlara nimetle şımarmanın, iyiliğe engel olmanın, başkalarının
    haklarına tecavüz etmenin akıbetini hatırlatıyor. Bu arada kendilerine
    bahşedilen mal ve evlât nimetlerinin aslında onlar açısından bir sınav
    aracı olduğunu vurguluyor. Tıpkı bu kıssanın kahramanlarının sınanması
    • 278 •
    Ahmed Kalkan
    gibi. Ayrıca bu sınavın devamı da var. Onlar bununla da bırakılacak değildirler:
    Bu kıssa, dilden dile dolaşan, herkesçe bilinen bir kıssa olsa gerek.
    Fakat sûrenin akışı kıssada geçen olayların perde arkasındaki Allah’ın faaliyetini
    ve gücünü ön plana çıkarıyor. Onun bazı kullarını sınayıp bu sınavın
    sonucuna göre karşılık vermesini gündeme getiriyor. İşte bu kıssa ile ilgili
    olarak bundan önce bilinmeyen, ancak şimdi gözler önüne serilen yeni unsur
    budur.
    Kıssanın kahramanlarının ifadelerinden, sergilenen davranışlardan
    bir grup basit düşünen ilkel insanlarla karşı karşıya olduğumuzu anlıyoruz.
    Bunlar düşünme biçimleriyle, üzerinde kafa yordukları meseleleri ile,
    tutum ve davranışları ile basit, ilkel köylü insanlara benziyorlar. Belki de
    insanlar arasından seçilen bu düzeyde bir örnek kıssaya muhatap olan insanlara
    oldukça yakın bir durumu somutlaştırıyordu. Bunlar da hak içerikli
    mesaja karşı direniyor, inat ediyorlardı. Fakat ruhsal yapıları fazla kompleks
    değildi. Tersine biraz fazla basit ve ilkel düşünüyorlardı.
    Kıssa, ifade tarzı bakımından, Kuran’ın kıssaları sunmada başvurduğu
    sunuş yöntemlerinden birinin somut örneğidir. Kıssada gerçekleşmesi şiddetle
    beklenen sürprizler son derece belirgindir. Ayrıca Yüce Allah’ın planı
    ve sağlam tuzağı karşısında çaresiz zavallı insanların tuzakları ile de alay
    ediliyor. Öte yandan kıssa çok canlı bir ifade tarzı ile sunuluyor. Öyle ki,
    okuyucu sanki olaylar gözlerinin önünde akıp gidiyormuş gibi canlı olarak
    seyrediyor. Şu halde kıssayı sûrenin akışı içindeki durumuyla görmeye çalışalım.
    Şu anda biz bahçe sahipleri ile karşı karşıyayız -Âyetin orijinalinde geçen
    “cennet” dünyadaki bahçedir, âhiretteki cennetle ilgisi yoktur-. Ve işte
    bahçe sahipleri bahçeleri hakkında geceden bir şeyler tasarlıyorlar. Rivâyetlere
    göre önceki iyi niyetli salih sahibi döneminde yoksullar bahçenin
    meyvelerinden pay alıyorlardı. Fakat bu iyi niyetli sâlih insandan sonra
    bahçeye varis olanlar şimdi bahçenin tüm ürünlerine el koymak, yoksulları
    paylarından yoksun bırakmak istiyorlar. Şu halde olaylar nasıl gelişiyor
    seyredelim:
    “Biz, vakti ile ‘bahçe sahiplerini’ sınadığımız gibi bunları da sınadık.
    Hani onlar sabah olurken kimse görmeden onun mahsullerini toplayacaklarına
    yemin etmişlerdi. Onlar istisna etmiyorlardı.”
    • 279 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Bahçenin meyvelerini sabah erkenden devşirme ve yoksullara da bir
    şey bırakmama önerisi etrafında görüş birliğine varmışlardı. Bunun üzerine
    yemin etmiş, niyetlerini açıkça ortaya koymuşlardı. Kararlaştırdıkları
    bu kötülüğü nasıl gerçekleştireceklerini geceden tasarlamışlardı. Şu halde
    onları gafletleri ile veya gece boyunca tasarladıkları tuzakları ile baş başa
    bırakalım da, onların görmediği gecenin koyu karanlığında neler olup bittiğini
    seyredelim.
    Çünkü Yüce Allah her zaman uyanıktır, onlar gibi uyumaz. Allah, onların
    tasarladıklarından farklı şeyler tasarlıyor. Hiç kuşkusuz bu, onların
    nimetten dolayı şımarmak, iyiliğe engel olmak yoksulun belirlenmiş payına
    el koymak gibi geceden tasarladıklarını planın karşılığıdır... Öte tarafta ise,
    gizliden gizliye onlara bir sürpriz hazırlanıyor. İnsanlar derin uykudayken
    gece karanlığında hayaletlerinkine benzer latif, görünmez hareketler cereyan
    ediyor:
    “Ancak onlar uyurken Rabbinin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
    sarıvermişti de, bahçe simsiyah olmuştu.”
    Şimdi bir süre için bahçeyi ve bahçeye musallat olan salgını bir kenara
    bırakalım da gece boyunca bahçeleri ile ilgili planlar tasarlayanların ne
    yaptığını görelim.
    Evet, onlar gece kararlaştırdıkları gibi sabah erkenden uyanmışlar. Verdikleri
    kararı uygulamak için birbirlerine sesleniyorlar.
    “Sabahleyin birbirlerine seslendiler. Haydi ürünleri toplayacaksınız erkenden
    ekininize gidin’ diye.”
    Geceden verdikleri kararı birbirlerine hatırlatıyor, birbirlerine tavsiyede
    bulunuyor, bu kararı uygulamaya birbirlerini teşvik ediyorlar.
    Sonra sûrenin akışı onları alaya alma hususunda bir adım daha atıyor
    ve onları yürürken gizli gizli konuşurken, planlarını iyice sağlamlaştırırken,
    bütün ürünlere el koymaya, yoksullara paylarından yoksun bırakmaya
    ilişkin kararlarını iyice pekiştirirken tasvir ediyor.
    “Derken yürüdüler ve şöyle fısıldaşıyorlardı: Sakın bu gün hiçbir yoksul
    bahçeye girip yanınıza sokulmasın.”
    • 280 •
    Ahmed Kalkan
    Sanki şu anda Kuran’ı dinleyen veya okuyan bizler, bahçe sahiplerinin
    bilmediği, bahçenin başına gelen felaketi biliyor gibiyiz. Evet, gecenin koyu
    karanlığında bahçeye uzanan, tüm meyvelerini yok eden gizli ve latif ele
    şahit olmuştuk. Bahçenin bu gizli ve korkutucu salgından sonra tüm meyvelerin
    devşir ilmiş gibi simsiyah kesildiğini görmüştük. Öyleyse nefeslerimizi
    tutalım da gece boyunca planlar kuran bu adamlar ne yapacaklar onu
    görelim.
    Sûrenin akışı hala geceleyin gizli planlar kuran bu adamlarla alay etmeyi
    sürdürüyor:
    “Ürünleri toplayacaklarından emin olarak erkenden gittiler.”
    Evet, onlar, yoksulların payını engelleyebilirler, onları yoksun bırakabilirler.
    En azından kendilerini yoksun bırakabilirler.
    İşte şimdi bir sürprizle karşılaşıyorlar. Şu halde bu alaycı ifadelerin akışını
    seyredelim. Burada onların şaşkına döndüklerini, afallayıp kaldıklarını
    görüyoruz:
    “Fakat bahçeyi görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler.”
    Burası bizim meyve yüklü bahçemiz olamaz. Mutlaka yolumuzu şaşırmışız.
    Fakat dönüşü iyice kontrol ediyorlar ve;
    “Hayır, doğrusu biz mahrum bırakıldık.” diyorlar.
    İşin aslına ilişkin doğru haber de bundan ibarettir.
    Şimdi de başkalarına tuzak kurmanın, gizli planlar tasarlamanın, eldeki
    nimetlerden dolayı şımarıp yoksulların payına el koymanın elem verici
    akıbetini tadıyorlarken, aralarında en ılımlı, en akıllı ve en iyi olanı öne
    atılıyor. Öyle anlaşılıyor ki, bu adam ötekilerden farklı bir görüşe sahipmiş.
    Fakat, diğerleri karşı çıkıp kendisi yalnız kalınca onlara uymuş ve gördüğü
    gerçeği ısrarla savunamamıştı. Bu yüzden o da diğerleri gibi nimetlerden
    yoksun bırakılmak sûretiyle cezalandırılmıştı. Fakat bu adam, burada daha
    önce kendilerine yönelttiği öğütleri, direktifleri hatırlatıyor:
    • 281 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Ortancaları ‘Ben size demedim mi? Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih etmemiz
    gerekmez miydi?’ dedi.”
    Şimdi, iş işten geçtikten sonra öğüt vereni dinliyorlar: “Rabbimizi noksan
    sıfatlardan tenzih ederiz, doğrusu biz kendi kendimize zulmetmişiz, dediler.”
    Tıpkı kötü sonuç karşısında sorumluluktan koşan, diğerlerini suçlamaya
    kalkışan her ortak gibi, onlar da suçu birbirlerine yüklüyorlar: “Ardından
    kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.”
    Sonra, hep birlikte bu kötü akıbet karşısında birbirlerini kınamayı bırakıyor
    ve belki Yüce Allah kendilerini bağışlar ve şımarmanın, yoksulun
    hakkını gasb etmenin, bu amaçla hile yapıp gizli planlar tasarlamanın kurbanı
    olan bahçelerini geri verir diye topluca suçlarını itiraf ediyorlar:
    “Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.
    Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir: doğrusu artık, Rabbimizden
    dilemeliyiz.”
    Sûrenin akışı sahnenin perdesini indirmeden önce şu değerlendirmeyi
    işitiyoruz: “İşte azap böyledir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke
    bilselerdi.” İşte nimetle sınanmak böyledir. Şu halde Mekke müşrikleri “Vakti
    ile `bahçe sahiplerini’ sınadığımız gibi onları da sınadığımızı” bilsinler.
    Sınavın perde arkasındadır hedefi görsünler. Ayrıca dünyadaki sınavdan ve
    azaptan daha büyük ve daha korkunç olanından sakınsınlar.
    “Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi!”
    Böylece Kureyşlilere içinde yaşadıkları ortamdan alınma pratik bir deneyim,
    aralarında yaygın olarak anlatılan bir kıssa örnek olarak sunuluyor.
    Böylece Yüce Allah’ın geçmiş müşriklere ilişkin yasası ile şimdiki toplumlara
    ilişkin yasası birbirine bağlanıyor ve pratik hayatlarına en yakın olan
    bir üslupla kalplerine dokunuluyor. Aynı zamanda müminlere, müşriklerin
    -Kureyş kabilesinin ileri gelenlerinin- sahip bulundukları geniş imkanların,
    servetin ve nimetin Allah tarafından kendilerine bir sınav aracı olarak
    verildiği hatırlatılıyor. Bu sınavın sonuçlarının, akıbetlerinin olduğu anlatılıyor.
    Yine insanların yoklukla sınandığı gibi nimetle sınanmalarının da bir
    • 282 •
    Ahmed Kalkan
    yasa olduğu belirtiliyor. Ellerindeki nimetlerden dolayı şımaran, iyiliğe engel
    olan sahip bulundukları mal-mülkle övünenlere gelince işte bu kıssa da
    onların akıbetleri anlatılıyor: “Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke
    bilselerdi.” Allah’tan korkan, onun azabından sakınanlara gelince, onlar için
    Rableri katında nimet cennetleri vardır.759
    Bu âyetlerdeki kıssada bir bahçe olayı örnek gösterilerek Allah’ın verdiği
    nimetlere şükretmeyen Mekke müşrikleri uyarılmaktadır. Rivayete
    göre geçmişte
    dindar bir adamın her türlü meyve, ekin ve hurma ağaçları
    bulunan bir bahçesi
    vardı. Hasat zamanı geldiğinde fakirleri çağırır, bahçenin
    ürünlerinden onlara ikramda bulunurdu. Adam ölünce oğulları, aile
    fertlerinin çokluğunu ileri sürerek yoksulların payını kesmeye ve bahçenin
    ürününü sabahleyin erkenden gizlice toplamaya karar vermişler, ancak
    gece gelen bir âfet, ürünü mahvetmişti.760 Yüce Allah, Kur’an’da birçok
    yerde, verdiği nimete şükredenlere daha fazla nimet vereceğini, nankörlük
    edenleri de cezalandıracağını haber vermiştir.761 Nitekim Hz. Peygamber’i
    yalancılıkla itham edip getirdiği mesajı reddeden Mekke müşrikleri de Peygamber
    aralarından ayrıldıktan sonra eski refahlarını, özellikle ticarî imkânlarını
    giderek kaybetmişler, sonunda müslümanlar karşısında varlıkları
    son bulmuştur.
    Müfessirlerin çoğunluğu 18. âyeti, “Bahçe sahipleri ‘Allah izin verirse’
    demeden
    ertesi gün yapacakları iş hakkında karar verdiler” şeklinde açıklamışlardır
    ‘(“Allah izin verirse” gibi) bir kayıt koymaksızın’ dîye çevirdiğimiz
    bölüm hakkında
    “yoksulların payını ayırmaksızın” şeklinde de bir yorum
    vardır.762 Gelecekte bir işi yapmaya niyet ederken “İnşaallah” diyerek işi
    Allah’ın irâdesine
    bağlamak gerekiyordu. Nitekim bu konuda Yüce Allah,
    Peygamber Efendimiz’i şöyle uyarmıştır: “’Allah izin verirse’ demeden hiçbir
    şey için ‘şu işi yarın yapacağım’ deme!” 763; “Hiç kimse yarın ne elde edeceğini
    bilemez.” 764 Zira bir şeyin meydana gelmesi için sadece insanın irâde ve gücü
    yeterli değildir, Allah’ın da onu dilemesi gerekir.
    759 78/Kalem, 34
    760 Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Gayb, 30/87
    761 Meselâ bk. 4/Nisâ, 147; 14/İbrâhim, 7; 31/Lokman, 12
    762 Şevkânî, Fethu’l-Kadîr, 5/312
    763 18/Kehf, 23-24
    764 31/Lokman, 34
    • 283 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    28. âyette geçen “Rabbi tesbih edip şânını yüceltmek”ten maksat da 18.
    âyette bildirilen “Allah izin verirse” gibi bir istisnadır, yani işi Allah’ın iznine
    bağlamaları yahut fakirler hakkındaki niyetleri ve takındıkları tavırdan
    dolayı Allah’tan af dilemeleridir.
    765 28-32. âyetlerden anlaşıldığına göre bu
    kişiler içlerinden
    aklı başında birinin haklı uyarılarını dikkate almamışlar,
    fakat bahçelerinin mahvolduğunu görünce onun haklı olduğunu anlamışlar,
    nasihatine kulak vermişler
    ve yaptıklarına pişman olup tevbe etmişler;
    ancak iş işten geçmiş, bahçeleri yanmıştı.766
    “Gerçek şu ki Biz... bunları da sınadık” buyruğunda kastedilen Mekkelilerdir.
    Sınama (ibtilâ); denemek demektir. Yani; Biz azgınlaşsınlar diye değil,
    şükretsinler diye onlara mal verdik, fakat onlar azgınlaşıp Muhammed’e
    (s.a.s.) düşmanlık edince, Biz de onlar tarafından haberi bilinen o bahçe
    sahiplerini
    sınadığımız gibi; Mekkelileri açlık ve kıtlık ile sınadık. Bu bahçe
    Yemen
    topraklarında onlara yakın, San’a’ya birkaç fersah -iki fersah da
    denilmiştir-
    uzaklıkta idi. Bu bahçe Yüce Allah’ın oradaki hakkını eksiksiz
    ödeyen
    bir kimseye aitti. Bu şahıs ölünce çocuklarına geçti. Bunlar bahçenin
    mahsulünden
    insanların faydalanmasını engellediler, ondaki Allah
    hakkını ödemekte
    cimrilik gösterdiler Allah da o bahçeyi onların bahçeye
    gelen musibeti
    önleme imkânını bulamadıkları bir yerden yok etti, telef
    etti. Bu bahçe sahipleri, İsa’dan (a.s.) kısa bir süre sonra yaşayan cimri kimselerdi.
    767
    İnfak
    “İnfak” kelimesi; ne-fe-ka kökünden türemiştir. Lügat olarak, tükenmek,
    azalmak anlamlarına gelir. “Nafaka”; harcanan para veya ihtiyaçların
    tamamı için gerekli kazanç anlamında kullanılır. İnfak ise; malı veya benzeri
    ihtiyaç maddelerini hayır yolunda harcamak, tüketmek anlamındadır.
    Allah yolunda harcamaya infak denir. Terim olarak infak: Gerek akrabalardan
    ve gerekse diğer insanlardan yoksul ve muhtaç olanlara para veya maişet
    yardımı yaparak, onların geçimini sağlamak demektir. “İnfak”; malın elden
    çıkarılması, harcanması ve sarf edilmesi demektir. İnfak’ın farz, vâcip,
    mendup kısımları vardır. Zekât ve diğer sadakaları, bağışları, yardımları ve
    765 Şevkânî, Fethu’l-Kadî, V/314
    766 Heyet, Kur’an Yolu Türkçe Meali ve Tefsir, DİB Y., c. 5, s. 357-358
    767 Kurtubî, el-Câmiu li Ahkâmi’l Kur’an, Buruc Y., c. 17, s. 551
    • 284 •
    Ahmed Kalkan
    vakıf gibi fakirlere ve diğer çeşitli hayırları, aileye yardım gibi bütün mal
    ile yapılan ibâdetleri içine alır. “Sana infak’ı (Allah yolunda ne harcayacaklarını)
    soruyorlar. De ki: ‘Verdiğiniz hayır, ana-baba, yakınlar, öksüzler, yoksullar
    ve yolda kalmışlar içindir. Yaptığınız hayrı, muhakkak, Allah bilir.” 768
    İnfak, mecaz yoluyla maldan başkasına da genelleştirilir. İlim öğretme
    ve benzeri gibi manevî şeyleri de içerir. Bununla beraber bunların hepsinin
    başında, İslâm’ın binâsından biri olan zekât vardır. “Zekât, İslâm’ın köprüsüdür.”
    769 Zekât, İslâm’ın bir geçididir. Dinin iman ile temeli atılıp, namaz
    ile direği dikildikten sonra, geçilecek mühim bir geçidi vardır ki, zekât işte
    o geçidi geçirecek bir köprü olmak üzere kurulacaktır. Çünkü dünya ve
    âhirette korunmak için yapılacak olan görkemli İslâm binasının, dünyadaki
    “dâru’l-İslâm” (İslâm yurdu), âhiretteki “dâru’s-selâm” (esenlik yurdu)
    ın yapımı için birtakım malî masrafları vardır ki, bunlar malî ibâdetler ile
    yapılacaktır ve bunun en zarurisini de zekât teşkil eder. Zira “Ancak sana
    ibâdet ederiz ve ancak senden yardım dileriz”770 diye bir tevhid üslûbu içinde
    sadece Allah’a kulluk etmek ve kardeş topluluk ile namaz kılabilmek için
    safları doğrultmak ve o saflarda bir eşitlik duygusu ile devamlı bir şekilde
    bulunmak gereklidir. Bu ise, o toplum içinde günlük azıkla yetinme durumunda
    olan kimselerin kalmaması ile mümkün olur.
    Bir aç ile tokun bir safta kurşunla kenetlenmiş binalar gibi, bir sevgi
    ve kardeşlik duygusuyla biri diğerine kalben perçinlenmesi kabil değildir.
    Şu halde cemaatin hakiki bir ibâdet birliği içinde olması, gerçekten fakir
    ve kimsesiz olanların gözetilmesi ve çalışabileceklerin çalıştırılması için ilk
    önce zekât ve fıtır sadakaları ile zenginlerle fakirler arasındaki uçurumu
    kapatarak bir sevgi bağının kurulması, hem de hepsinin mevlâsı (efendisi)
    Allah Teâlâ olduğunu bildiren bir duygu ve iman ile kurulması büyük bir
    görevdir.
    Bu görevin, bu niyetle yapılmasında müslüman artık yalnızlığında beşerî
    bayağılıktan silkinecek, Allah Teâlâ’nın bir halifesi olma rütbesini kazanacak
    ve elindeki malın, Allah’ın malı olduğunu ve kendisinin onu muhtaç
    olan Allah’ın kullarına ulaştırmaya görevli bulunduğunu anlayarak: “Al
    kardeşim, bu benim değil; senin hakkındır, bende bir emanettir, ben sana
    768 2/Bakara, 215
    769 Kütüb-i Sitte, cilt 7, s. 322
    770 1/Fâtiha, 5
    • 285 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Allah Teâlâ’nın gönderdiği şu çıkını, postalanmış koliyi teslim etmeye görevlendirmiş
    bir dağıtıcıyım” diyerek, aynı şekilde alçak gönüllülüğü ile
    fakirin, sabırlı fakirin hakkını vererek kalbini okşayacak ve bununla o topluluğun
    mümkün olduğu kadar açıklarını kapatacaktır.
    İşte Kitap ve Sünnetin araştırılmasına göre, Fıkıh Usulü ve Fıkıh’a ait
    kitaplarımızın zekât görüşü özet olarak budur. Bu şekilde zekât; müslümanı,
    beşerî düşüklüklerden ilâhî vekilliğe geçiren bir köprüdür. Namaz,
    hayat kademelerinden ilâhî huzura çıkaran bir mi’raç olduğu gibi, zekât
    da o mi’raçta alınan bir İlâhî görevin köprüsüdür. Ve her müslüman, bu
    köprüyü yapıp geçmeye, yani zekât vermek için helal mal kazanıp zekât
    verecek dereceye çıkmaya çalışacak ve henüz verecek halde değilse, en az
    onun yüksekliğine iman ile dolu olacaktır. Yani müslümanın gözü, zekât
    almaya değil; zekât vermeye dönük bulunacak ve ancak çaresiz kaldığı zaman
    zekât ve sadaka alabilecek ve tersi durumda aldığının haram olduğunu
    unutmayacaktır. Bu şekilde kurulan İslâm toplumunun namazında ne
    büyük bir birlik kuvveti bulunacağı ve bunların o görkemli İslâm binasını
    tamamlamak ve bitirmek için nasıl bir aşk ve şevkle çalışmaya atılacakları
    düşünülürse, İslâm dininin esasındaki yükseklik ve bu âyetlerle o müttakîlere
    verilen övme değerinin önemi derhal anlaşılır.
    Görülüyor ki Bakara sûresi, 3. âyette İslâm binasından, imandan sonra
    iki amel zikredilmiştir ve dinde bunlar, diğerlerinden önce farz kılınmıştır:
    Namaz ve zekât. Çünkü bunlar, bütün ibâdetlerin aslıdırlar ve burada
    bilhassa anılmaları, özelliklerinden dolayı değil; diğerlerinin çeşitliliğine
    işareti de içine alıcı olduklarından dolayıdır. Zira bütün ibâdetler iki çeşide
    ayrılmıştır. Biri bedene ait ibâdetler, diğeri de mala ait ibâdetlerdir.
    Hac gibi hem bedenî ve hem de malî olan üçüncü bir kısım da, bu iki
    değerin birleşmesidir. Şu halde namaz, bütün bedenî ibâdetlerin asıl temsilcisi;
    zekât da bütün malî ibâdetlerin asıl temsilcisidir. Ve bunlar, imanın
    ilk müeyyidesi (yaptırımı) ve amel ile ilk gelişmesidirler. Buna göre bu
    âyet-i kerimede bütün iman prensipleri gaybde; bütün amellerin esasları da
    namaz ve infakda özetlenerek, İslâm dininin ilmî, amelî esasları ve dalları
    kısaca anlatılmıştır. 771
    771 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Azim Y., c. 1, s. 180-181
    • 286 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’da İnfak
    İnfak kelimesi Kur’ân-ı Kerim’de türevleriyle birlikte 73 yerde geçmektedir.
    772 Muaz bin Cebel ile Sa’lebe, Hz. Peygamber’e “kölelerimiz ve hısımlarımız
    var. Bunlara malımızdan ne şekilde ve ne miktarda harcayalım?”
    diye sorduklarında, şu âyet inmişti: “Sana hangi şeyi nafaka vereceklerini
    sorarlar. De ki: İhtiyacınızdan artanı verin.”773 Zekât farz kılınmadan önce,
    kazanç sahipleri, bu âyete göre, her günkü kazançlarından kendilerine yetecek
    kadarını alır, gerisini tasadduk ederlerdi. Altın, gümüş gibi nakit sahipleri
    de, bir yıllık geçimini ayırır, geri kalanını Allah yolunda harcarlardı.774
    Kur’ân-ı Kerim’in pek çok âyetinde varlıklı mü’minlere “Allah yolunda
    infak” emir ve tavsiyesinde bulunulmuş, Allah yolunda harcayanlar övülmüştür.
    775
    772 İnfak Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 73 Yerde): 2/Bakara, 3, 195, 215, 215,
    219, 254, 261, 262, 262, 264, 265, 267, 267, 270, 270, 272, 272, 272, 273, 274; 3/Âl-i İmrân, 17, 92, 92, 117,
    134; 4/Nisâ, 34, 38, 39; 5/Mâide, 64; 8/Enfâl, 3, 36, 36, 60, 63; 9/Tevbe, 34, 53, 54, 54, 91, 92, 98, 99, 121,
    121; 13/Ra’d, 22; 14/İbrâhim, 31; 16/Nahl, 75; 17/İsrâ, 100; 18/Kehf, 42; 22/Hacc, 35; 25/Furkan, 67; 28/
    Kasas, 54; 32/Secde, 16; 34/Sebe’, 39; 35/Fâtır, 29; 36/Yâsin, 47; 42/Şûrâ, 38; 47/Muhammed, 38; 57/Hadîd,
    7, 7, 10, 10, 10; 60/Mümtehıne, 10, 10, 10, 11; 63/Münâfıkun, 7, 10; 64/Teğâbün, 16; 65/Talâk, 6, 7, 7.
    773 2/Bakara, 219
    774 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. 11/ 371
    775 İnfak Konusuyla İlgili Ayet-i Kerimeler
    a. İnfak; Allah Yolunda Harcamak: Bakara, 3, 195, 245, 254, 261, 270, 272, 274; Enfal, 3; Ra'd, 22; İbrahim, 31;
    Hacc, 35; Kasas, 77; Secde, 16; Fatır, 29-30; Hadid, 7; Münafıkun, 10-11; Teğabün, 16-17.
    b. Mala Olan Sevgiye Rağmen Allah Sevgisiyle Harcamak: Bakara, 177; İnsan, 8.
    c. Harcamada Ölçü: Furkan, 67; Muhammed, 36-38.
    d. Allah İçin Harcamak ve Harcayanların Hali: Bakara, 264-266, 272; Kasas,77; Münafikun, 10-11; Leyl,17-21
    e. Harcamayı Malın İyisinden ve Sevilen Şeylerden Yapmak: Bakara, 267; Al-i İmran, 92.
    f. Harcama Yapılacak Mal: Bakara, 3, 219; Şura, 38.
    g. Kendilerine Verilecek Kimseler: Bakara, 215, 273; Nur, 22.
    h. Harcadıklarını Başa Kakanlar: Bakara, 262-264, 266, Müzzemmil, 20.
    i. Gösteriş Olsun Diye Harcamak: Bakara, 264, 266, 270, 272; Nisa, 38-39.
    j. İnfaktan Kaçılmaz: Bakara, 268; Hadid, 10.
    k. İnfaktan Kaçanlar: Mearic, 18-21.
    l. İnfak Edenler Takva Sahibi Mü'minlerdir: Al-i İmran, 16-17, 134.
    m. İnfak Edenlerin Mükafatı: Bakara, 272; Hadid, 7, 11; Teğabün, 17; Mearic, 24-25, 35; Leyl, 5-7,18.
    n. Kafirler ve Müşrikler İnfak Etmezler: Yasin, 47; Kalem, 17-40; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1, 3.
    o. Kafirler Mallarını Allah Yolundan Çevirmek İçin Harcarlar: Enfal, 36; Beled, 5-12.
    p. Fakirlere Yedirip İçirmek: Hacc, 28, 36; İnsan, 8-12, Fecr, 18.
    q. Yetimlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
    r. Esirlere Yedirip İçirmek: İnsan, 8-12.
    s. Kafirler, Fakirlere Yedirip İçirmezler: Yasin, 47; Hakka, 34; Müddessir, 43-44; Maun, 1-3.
    t. Cömert Olmak: İsra, 29.
    u. Allah, Cömertlere Bolluk Verir: Bakara, 268.
    v. Fakirlere İyilik Etmek: Bakara, 83; Nisa, 36.
    • 287 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Ey iman edenler, kazandıklarınızın ve sizin için yerden çıkardığımız
    ürünlerin en helal ve iyisinden Allah yolunda harcayın.”776
    “Mallarını gizli ve açık olarak gece ve gündüz harcayan kimseler var ya,
    işte onların, Rableri katında ecirleri vardır. Onlara hiçbir korku yoktur ve
    onlar mahzun da olmayacaklardır.”777
    “Mallarını Allah yolunda harcayanların hali, her başağı yüz daneli yedi
    başak bitiren bir tohumun hali gibidir. Allah dilediği kimseye daha kat kat
    verir. Allah’ın ihsanı çok geniştir. Her şeyi hakkıyla bilendir.” 778
    “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar birr’e (Cennete
    ve iyiliğin en güzeline) eremezsiniz.”779
    “Sarf ettiğiniz her hangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar.”780
    “Allah, faizi tüketir (faiz karışan malın bereketini giderir), sadakaları ise
    bereketlendirir. Allah küfürde ve günahta ısrar eden hiç kimseyi sevmez.”781
    Hadislerde İnfak
    Zekât ve her çeşit infakın önemini anlatan çokça hadis-i şerif vardır.
    Bunlardan birkaçını sunalım:
    “Mallarınızı zekâtla koruyun, hastalarınızı sadaka ile tedavi edin. Belâya
    dua ile karşı koyun.”782
    “Malın zekâtını ödedin mi, kendinden onun şerrini def ettin demektir.” 783
    w. Fakirlere Vermek: Bakara, 177, 215, 273; İsra, 26; Nur, 22; Rum, 38; Mearic, 24-25.
    x. Sail'i (İsteyeni, dilenciyi) Azarlamaktan Sakınmak: Duha, 10.
    y. Kafirler, Fakirleri Küçük Görürler: En'am, 52-53; A'raf, 49; Hud, 27; Kehf, 28; Şuara, 106-114.
    z. Kafirler ve Müşrikler, Fakirlere Vermezler: Yasin, 47, Kalem,17-40; Hakka,34; Müddessir,43-44;Mâun, 1-3
    776 2/Bakara, 267
    777 2/Bakara, 274
    778 2/Bakara, 261
    779 3/Âl-i İmran, 92
    780 34/Sebe', 39)
    781 2/Bakara, 276
    782 Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 322
    783 a. g. e. 7/ 323
    • 288 •
    Ahmed Kalkan
    “Sadaka, malın miktarını eksiltmez, artırır.”
    “Zekâtını ödeyen, üzerinde bulunan (fakirin) hakkını ödemiş olur, fazla
    vermek efdaldir.”
    “Farz zekâtı öde. Zira o seni temizler. Sıla-i rahmi eda et. Dilenci, komşu
    ve fakirin hakkını gözet.”
    “Zekâtı ödeyen, misafire ikram eden, musibete uğrayanlara veren cimrilikten
    kurtulur.”
    “Allah, zekâtını ödemeyen kimsenin namazını kabul etmez, ikisini birlikte
    yapıncaya kadar. Zira Allah Teâlâ namazla zekâtı (Kur’an’da yan yana
    birlikte zikretmek suretiyle) birleştirmiştir; Siz aralarını açmayın.”
    “Allah imanı ve namazı ancak zekâtla kabul eder.” 784
    Sonradan pişmanlık duymamak için, müslümanın cömert davranarak
    Allah’ın kendisine ihsan ettiği malını sağlığında Allah yolunda ve O’nun
    rızasına uygun bir biçimde infak etmesi gerekir. “ Sizden birinize ölüm (alâmetleri)
    gelip de: ‘Ey Rabbim, beni yakın bir zamana kadar geciktirsen de, sadaka
    versem ve sâlihlerden olsam’ demeden önce, size rızık olarak verdiğimiz
    şeylerden infak edin.”785
    İnfak, Allah’a ibâdetin öylesine bir parçasıdır ki, onsuz din olmaz. Bir
    insanın gönlünde yaktığı iman ışığının devamı, ancak namaz-infak ikilisiyle
    yürür. “Acaba imanım ne durumda?” diye düşünüyorsanız; namaz ve
    infaktaki seviyenize bakın. İmanın sağlaması ve göstergesi, bu iki temel ibâdettedir.
    Bunlarda nasibiniz yoksa, iman ışığınız ya sönmüş, ya da sönmek
    üzeredir.
    Genelde infak; Mü’minin kendisinde mevcut her nimeti başkalarına
    yansıtması, başkalarını o nimetlerden yararlandırması demektir. Her türlü
    malî yardımlarla davranış biçimindeki yardımlar infak kavramının içine
    girer. İnfak; paradan, maldan olduğu gibi, ilimden, güzel sözden, güler yüz-
    784 Bütün bu hadisler ve başkaları için bak. Kütüb-i Sitte, c. 7, s. 323 ve devamı
    785 63/Münâfikun, 10
    • 289 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    den de olur. Ayrıca sağlığın, saadetin, gençliğin de infakı vardır. Ve infak,
    farz olan cihadın bir şubesidir.
    Allah’ın Verdiği Her Nimetin İnfakı Vardır
    Malla Yapılan İnfak
    Para ve maldan Allah için yapılan yardım. Malla yapılan infakı üçe
    ayırmak gerekir:
    a- Zekât: Belli bir mâlî gücü olan müslümanın kazanç ve malından
    vereceği yüzde iki buçuk tutarında zorunlu bir mâlî ibâdettir. Verilmediği
    takdirde kazancın ve malın tamamı pis ve haram olur.
    b- Sadaka: Miktarı bizce tayin olunan sınırlı bir yardımdır. Bayramlarda
    fıtır sadakası, ya da adak sadakaları ile yemin ve oruç karşılığı sadakalar
    da aynı gruptan maddî yardımlardır.
    c- Îtâ: Ciddi ölçüde büyük mâlî yardım biçimidir. Yetim bir kızı evlendirmek,
    fakir bir delikanlıya sermaye vermek, darda kalan bir insanın
    borcunu karşılamak gibi. Vakıflar, hayır yatırımları, kamu yararına yapılan
    bilinçli bağışlar da îtâya girer. Farz olan îtâ ibâdetinde sınır, bu infakı yapanın
    zevkine ve gücüne kalmıştır. Hatta îtâ yapanın, belli bir seviyede zengin
    olması bile gerekmez.
    İlimden Yapılan İnfak
    İnsanlara faydalı olacak bilgilere sahip olanlar; bilgilerini, mutlaka başkalarına
    belli sürelerde, belli miktar aktararak infak etme zorundadırlar.
    İlmin infak zorunluluğuna ait bu ibâdet, ilk defa İslâmiyet’le beraber, ilmin
    açıklanıp yaygınlaştırılması ilkesini getirdi. Modern bilimlerin doğmasında
    ilme ait bu yeni kavram değişikliğinin rolü pek çoktur. İslâm’ın, ilmin
    infakında önemli bir formülü, herkese anlayacağı ölçüde ilim sunma zorunluluğudur.
    Bir İslâm âlimi, “beni kimse anlamaz” diye dört talebesiyle
    • 290 •
    Ahmed Kalkan
    bir köşede oturamaz. Oturursa infak etmiş olmaz. İlmini gereğince basitleştirerek,
    sadeleştirerek en sade vatandaşa sunar, sunmak zorundadır. “Allah,
    kendilerine kitap verilenlerden, ‘onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız,
    onu gizlemeyeceksiniz’ diyerek söz almıştı. Onlar ise, bunu kulak ardı ettiler,
    onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü!” 786
    Mutluluktan Yapılan İnfak
    Her mutlu insan, çevresindeki mutsuzlara, kendi mutluluğundan aktarmak
    zorundadır. Meselâ, garip bir komşumuza bir akşam çayı ikram
    etmek, dertli bir dostunu teselli etmek bile bu infak çeşidine girer. “Gönül
    alma” diye tanımlanan bu infak, günahları mum gibi eritir. Dertlilerin,
    gariplerin, müstaz’af ve mutsuzların gönlü çok hassastır. Onlara içtenlikle
    yaklaşır, manevî infakımızı yapar, gönüllerini alabilirsek hem mutluluğumuz,
    hem de ecrimiz artacaktır.
    Sağlıktan yapılan İnfak
    Sağlıklı bir kimsenin hastalara yaptığı hizmet, sağlıktan yapılan infaktır.
    Özellikle çağımızda sağlık infakında, para infakı da beraber yürür.
    İmkânı olanlar, hastaların tedavileri için maddî yardımda bulunarak kendi
    sağlık infaklarını yapmalıdır. Fakir kimseler de, hasta ziyaretleri ile, onları
    teselli ederek aynı infakı yapmalıdır.
    Gençlikten Yapılan İnfak
    Güçlü bir insanın güçsüz, yaşlı kimselere yapacağı her türlü yardım;
    gençlikten yaptığımız infaktır. Bu tür infakın bir önemli yanı, kolayca kazanılan
    duâlardır. Unutmamak lazımdır ki, infakı kurumuş toplum tarlalarında
    hiçbir meyve yetişmez.
    786 3/Âl-i İmran, 187
    • 291 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Güzel Sözle Yapılan İnfak
    Etkin, doğru ve güzel konuşmasını bilenler, çevrelerindeki insanlara
    güzel sözlerle istikamet göstermek zorundadırlar. Bu güzel ve tatlı söz söyleme,
    özel bir kabiliyettir ve bu nimete sahip olanlarca infak edilmek zorundadır.
    Efendimiz bu konuda çok hassas davranmış, ancak güzel konuşan
    ashâbını özel olarak seçmiş, dini tebliğlerine izin vermiştir. Güzel sözle
    yapılan infak, Efendimiz’in ilk emirlerinden olduğu için, ashâbın büyük
    kısmı bu infaka sahip çıkmışlardır. Bu infak aynı zamanda imanın, ahlakın
    insanlar arasında yayılmasını sağlamıştır.
    Güler Yüzle Yapılan İnfak
    Peygamberimiz’in ilk emirlerinden olan “Sakın iyilikten hiçbir şeyi
    küçük görme, iyilik yap. İsterse mü’min kardeşini güler yüzle karşılama derecesinden
    hafif olsa bile.’’787 “Her iyilik bir sadakadır. Müslüman kardeşini
    gülümseyerek karşılaman ve kovandan onun kovasına su boşaltman da iyiliktendir.”
    788 “Hiç olmazsa güler yüzünüzle infak edin” emri, toplum mutluluğu
    açısından akıl almaz güzelliklerin kaynağıdır. Aynı zamanda bu alışkanlık
    ilâhî kadere karşı saygıyı yaygınlaştırır. Her şartta güler yüze alışan
    müslümanlar, bir anlamda Allah’a karşı rızayı gelenek haline getirir. Peygamberimiz,
    bu güler yüz emrini verdikten sonra bütün ashâb güler yüzü
    âdet haline getirdiler. Müslümanlığın o çetin günlerinde; bütün zulme ve
    eziyete rağmen o yüce kişiler hep güler yüzlü idiler. Onların yüzlerini görenler
    sanki cennetten henüz geldi sanırlardı. Bir müslümanın asık suratla
    gezmesi, konuşurken surat asması yasaktır. En azından bir infakı terk etme
    olayıdır. Çünkü asık surat bir yandan İlâhî takdire karşı gaflettir; ona rıza
    gösterilmemesinin sembolüdür. Bir yandan da kul hakkına ve insan kavramına
    saygısızlıktır. İnsanlara karşı önce güler yüz ve tatlı dille yaklaşmayı
    dinimiz vazgeçilmez bir infak ve sadaka saymıştır.789
    Mü’minler, bilirler ki, sahip bulundukları şeylerin yaratıcısı kendileri
    değildir. Bunlar rızık olarak Allah tarafından kendilerine bahşedilen bir
    ikramdan ibarettir. İşte bu itiraf ve şuur neticesinde mü’minler, fakir ve za-
    787 Müslim, Birr 144
    788 Tirmizî, Birr 36
    789 Haluk Nurbaki, Bakara Sûresi Yorumu, Damla Y., s. 41-45
    • 292 •
    Ahmed Kalkan
    yıf kimselere karşı iyilik ve ikram kapılarını açarlar. Bu kapıların açılması,
    kulların birbirine karşı kardeşlik duygusunu, insanlık şuurunu ve beşerî
    tesânüdü/dayanışmayı meydana getirir. Bu sıfatların kıymet ve ehemmiyeti
    insandaki cimriliğin ve egoistliğin zail olup yerini iyiliğe, cömertliğe
    terk etmesiyle meydana çıkar. Aynı zamanda bu sıfatlar, hayatı çatışma ve
    ihtiraslardan uzaklaştırıp sevgi ve yardımlaşmaya sevk eder. Zayıf ve çaresizlere
    tam bir emniyet sağlayarak onlara vahşet ve hırs pençeleri arasında
    değil; kalplerde, gönüllerde yaşadıklarını hissettirir. İnfak; zekâtı, sadakayı
    ve hayır yolda verilen her yardımı içine alan bir ifadedir. Zekât, infakın ihtiva
    ettiği umumilikten bir cüzdür. Ve infak, asıl olması hasebiyle zekâttan
    önce emrolunmuştur. Peygamberimiz: “Malda zekâttan başka da hak vardır.”
    790 buyuruyor. Bu hadis-i şerifte kast olunan mânâ, zekâtı içine almakta
    olan infakın zekâttan önce emrolunmasıdır.791
    İnfakın Fayda ve Hikmetleri
    Bir toplumda zenginlerin ve fakirlerin bulunması doğaldır. Doğal olmayan,
    bunların birbirlerinin haklarını gözetmemesi ve sosyoekonomik
    açıdan bir bakıma sünnetullah denilebilecek bu durumun toplumda gerilim
    ve gerginlik sebebi olmasıdır. Bunun için de hem zengin ve fakir arasındaki
    ekonomik düzey farkının uçuruma dönüşmemesi, yani zenginin
    daha zengin; fakirin daha fakir olmasının engellenmesi, hem de bu yüzden
    gerçekleşmesi muhtemel olan bu duygusal gerilimin önlenmesi gerekir.
    Kur’ân-ı Kerim’de sosyal gerilimin, müstaz’af - müstekbir ikileminin engellenme
    yolları belirtilmektedir. Kur’an’da cennet ehli müttakîler tanıtılırken
    “...Mallarında muhtaç ve mahrumların hakkı vardır.”792 buyurulur. Namaz
    kılan ve namazlarında devamlı olanların eline mal geçip zengin olunca pintileşen
    kimseler gibi olmadıkları belirtilerek “Bunlar, sahip oldukları mallarda
    muhtaç ve mahrumların belli bir hakkı bulunduğunu unutmazlar”793
    buyurulmuştur. Bu düzenleme aynı zamanda bunun işleyişinde son derece
    önemli insanî meziyetlere, psikolojik faktörlere de işaret ediyor. 2/Bakara
    263 ve 264. âyetlerden anlaşıldığına göre; zengin, verirken gönülsüz davranmayacak,
    başa kakmayacak, aynı şekilde fakir de alırken ezilmeyecek,
    her türlü meşrû sebebe yapıştığı halde, gücü geçinmeye yetmediğinden
    790 Tirmizî
    791 Seyyid Kutub, Fi Zılâli'l Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 80-81
    792 51/Zâriyât, 19
    793 70/Meâric, 22-25
    • 293 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    mahcûbiyet duyması gerekmeyecek. Çünkü biri borcunu ödüyor, diğeri
    hakkını alıyor, alacağını tahsil ediyor. Başa kakma ve mahcubiyet için hiçbir
    neden kalmıyor. Bu düzenleme, bir anlamda toplumsal gerilim sigortası
    görevi görür.
    Namaz ve oruç, bireysel ve kişisel gelişme ve yükselişe; infak ise, ferdî
    cimrilik, bencillik gibi kötü huylardan arındırma yanında, toplumsal bünyeye
    girmiş zararlı mikroplardan arınmaya, toplumsal bünyenin sağlıklı bir
    şekilde serpilip büyümesine, gelişmesine hizmet ediyor. İnfakın bir ibâdet
    oluşunun anlamı burada gerçekleşiyor; İnfak, toplumsal ibâdettir. “Onların
    mallarından sadaka al. Onunla kendilerini temizlemiş ve tezkiye etmiş
    olursun.”794 Temizleme ve tezkiye; bu iki kelime, zenginin ruh ve nefsinin,
    mal ve servetinin hem maddî hem de manevî yönden temizlenme ve arınmasını
    içine almaktadır. İnfak eden, başta cimrilik olmak üzere birçok kötü
    huy ve alışkanlıktan arınır. Cimrilik, fert ve toplum için kötü bir hastalıktır.
    Bu hastalık kişiyi mal uğruna kan dökmeye, kul haklarına tecavüz etmeye,
    haramlarla da olsa mala hırs göstermeye götürür. İnfak, mü’mini mala tutkunluk
    zilletinden temizler, paraya kulluk bağından kurtarır. İslâm, insanın
    sadece Allah’a kul olmasını, Allah’tan başka her şeyin esaretinden kurtulmasını,
    yaratılmışların efendisi olma özelliğini korumasını arzu etmektedir.
    Bunun bir yolu da, zenginin infak ederek hem Allah’ın emrine boyun
    eğmesi, hem de dünya malının kendisine geçici bir süre için tevdi edilmiş
    bir emanet olduğunun bilincine varmasıdır.
    İnfak, Allah’ın verdiği nimetlere şükürdür. Namaz, oruç gibi bedenî
    ibâdetler, Allah’ın ihsan ettiği vücut sıhhat ve selametinin şükrüdür. Her
    çeşit infakı içeren malî ödemeler de mal nimetinin şükrüdür. Bu duygularla
    infak eden mü’min, her nimetin, meselâ sağlığın, ilmin, sanatın şükürlerinin
    de o nimetlerle ödeneceğinin şuuruna varır.
    Sosyal dayanışma sisteminin temelini oluşturan zekât ve diğer infak
    çeşitleri, bir ibâdet anlayışıyla ele alınması ve fakir, kimsesiz, muhtaç, yetim,
    yolda kalmış ve borçlu gibi yardıma muhtaç bütün sınıfları kapsayacak
    kadar geniş olması, İslâm’ın toplumsal bütünleşme, kaynaşma ve dayanışmaya
    büyük bir önem verdiğini gösterir. Her türlü infak, malı ve malın bereketini
    artırır. Yoksul zümrelerin eline geçen para, her şeyden önce insan
    794 9/Tevbe, 113
    • 294 •
    Ahmed Kalkan
    onurunu geliştirir, iş gücü kalitesini artırır. Bunun yanında artan satın alma
    gücü sayesinde yükselen umumi talep hacmi, ekonomik hayata dinamizm
    getirir. İnfak sayesinde zenginle fakir arasında güven, saygı ve sevgi oluşur.
    İslâm kardeşliği de böylece gerçekleşir.
    Rasûlullah’ın benzetmesiyle müslümanlar bir vücut, bir bünye gibidir.
    Vücudun bir âzâsı sızlayınca bu ağrıyı öbür organların duymaması, bu derdi
    paylaşmaması mümkün mü? Hayır, çünkü böyle bir durum, vücudun
    fıtrî/doğal yapısına terstir. Toplumda fakirlerin haklarına riâyet edilmemesi,
    vücuttaki bir uzvun kanaması gibidir; vaktinde tedbir alınmazsa kan
    kaybı bu vücudun hastalanmasına, belki ölmesine yol açarsa, aynı şekilde
    fakirlerin haklarına tecavüz, sosyal bir kanamadır ve vaktinde tedbirler
    alınmazsa canlı organizma olan sosyal bünyenin sağlığını yitirmesine yol
    açacaktır. Bu durum, toplum üzerindeki İlâhî yardımın, rahmet ve bereketin
    çekilmesi demektir. Bugün toplumumuzda görülen ekonomik problemlerin
    önemli bir kısmı bu hastalıkla ilgilidir.
    Mü’min, Allah yolunda dağıtmanın bir görev ve sorumluluk meselesi
    olduğunun bilincindedir. Her çeşit malı ve nimetleri, asıl kaynağı olan Allah’a
    nisbet eder. “Onlara rızık olarak verdiklerimizden...” ifadesi mü’minin
    özel mülk ve gerçek mâlik anlayışını düzenler. Böylece infak eylemi, dağıttığı
    şeylerin kendi özel malı olmadığını, kendi özel mülkiyetinden tasarrufta
    bulunmadığını hatırlatarak onun bağış bencilliğini kırar. Mü’minlerin
    tüm yaptıkları, Allah’ın verdiği rızıktan infak etmektir. Bir postacıdır, bir
    veznedardır, bir emanetçidir mü’min. Bu telkin, asıl verenin, asıl sahip olanın
    Allah olduğunu hatırlatır. Böylece mü’min, Allah’ın kendisine verdiği
    rızıklardan sorumlu olduğunu anlar. Mü’min, malını istediği biçimde, dilediği
    şekilde özgürce harcayamaz. Sadece malını değil; rızık kelimesinin,
    mülk kelimesinin kuşattığı tüm maddî ve manevî nimetler konusunda aynı
    bilinç ve davranış söz konusudur. İnfak, insanın sahip olduğu her enerjiyi,
    her gücü kapsamına almaktadır. İlme sahip olanlar, ilme muhtaç olan insanlardan
    ilimlerini saklamamak ve ona ihtiyacı olanlara bu ilmi dağıtmak
    zorundadırlar. Makam, şöhret, çalışma, tecrübe ve diğer konulardaki imkânlar
    da böyledir. Bu tür imkânları olanlar, onları sırf kendileri için saklamamak,
    aksine buna ihtiyacı olan insanlara dağıtmak mecburiyetindedirler.
    Bu sorumluluk, arta kalan bir şeyi verme niteliğinde ve nafile bir ibâdet
    değil; bir görevi yerine getirme sorumluluğu, bir farzı eda etme bilincidir.
    • 295 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Mü’minler; Karun gibi toplayıcı değil; Harun gibi dağıtıcıdırlar. Dağıtmak
    için kazanırlar. Verirken tükeneceğinden korkmazlar. Çünkü veren
    Allah’tır; “ver” diyen de Allah’tır. “Siz Allah için bir şey verdiğinizde Allah
    onun daha iyisini verir. O, rızık verenlerin en hayırlısıdır.”795 Mü’min, İblis
    gibi fakirlikten korkutup cimriliği emretmez;796 İdris gibi cömertliği emreder.
    Ne kadar verelim sorusuna Bakara 219. âyette ihtiyaç fazlasının verilmesi
    gerektiği; nereye verelim sorusuna 215. âyette anne-babaya, yakınlara,
    yetimlere, fakirlere, yolda kalmışlara diye cevap verirken bunların müslüman
    veya kâfir oldukları bildirilmemiştir. Hatta Bakara 26. âyeti kâfirlere
    hidâyet vermek sana düşmez; sana infak etmek düşer anlamındadır.
    Allah yolunda infakta oran yoktur. Zekâtta sınır vardır ama sadakada
    sınır yoktur. Sadaka infakının sınırını İsrâ sûresinin 29. âyeti göstermiş ve
    eli boş kalacak şekilde saçıp savurmayı da yasaklamıştır.
    ‘Sizden birine ölüm gelip ‘Yâ Rabbi keşke yakın bir zamana kadar ecelimi
    geciktirsen de sadaka versem’ demeden önce size verdiğimiz rızıkdan veriniz.”
    797 İlminizin sadakasını verin. Makam ve mal varlığınızın sadakasını
    verin. Allah yolunda yapılan infakın verildiği zamanlar da önemlidir. Müslümanların
    dar ve zor durumlarında yardım edenle, bol günlerinde yardım
    eden bir değildir. Rabbimiz Mekke fethinden önce infak eden ve harp edenlere
    Mekke fethinden sonra infak ve harb edenlerin denk olmadığını haber
    veriyor.798 Mü’min, canını yaratanın Allah olduğunu, malını verenin Allah
    olduğunu bilir ve O’nun yolunda mal ve canıyla cihad eder. Bakara sûresi 3.
    âyetindeki “onlara verdiğimiz rızıktan infak ederler” âyetini okuyunca, biz
    verdiğimizi kendi malımızdan değil; Allah’ın bize emaneten verdiğinden
    infak ettiğimizi anlıyoruz. Düğün evinde yemek kazanının başındaki aşçı
    yemek dağıtırken kimseyi minnet altına alamadığı gibi, kimsenin başına
    kakamadığı gibi, “ben malımdan dağıtıyorum” diyerek övünemediği gibi
    infakda bulunan kişi de haddini bilir. 799
    795 34/Sebe', 39
    796 2/Bakara, 268
    797 63/Münâfıkun, 10
    798 57/Hadîd, 10
    799 Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Y., c. 1, s. 85-86
    • 296 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’dan faydalanabilmenin şartlarından biri, kişinin, Allah’ın ve insanların
    hakkını vermek üzere Kitap’taki talimatlara uygun olarak parasını
    başkalarıyla paylaşmaya hazır olmasıdır. Bu çok önemli bir şarttır. Çünkü
    bir cimrinin veya parayı her şeyden çok seven bir servet düşkününün, İslâm
    uğrunda malî fedakârlıklar yapması beklenemez.800
    Cimrilik, yahûdilerin ve yahûdileşenlerin, kapitalistlerin özelliğidir.
    Cimri, paranın egemenliğine boyun eğdiğinden paranın mahkûmudur. O
    yüzden cimri, devamlı psikolojik bunalım içindedir, doyumsuzdur, sevgisizdir.
    Fedakârlığın, vermenin tadına varmanın ne kadar güzel olduğunu,
    âhiret ödülü yanında, dünyada da insanı mutlu ettiğini bilemez cimri.
    Cimriliğin sebebi, aşırı para, mal hırsı ve gelecekte yoksul kalma korkusudur.
    Cimrilik yüzünden durmadan para biriktiren ve tükenir endişesiyle
    hastalıklarında bile harcamayıp, dünyayı bile kendilerine zehir eden para
    mahkûmları vardır. Hâlbuki para, mal Allah’ın nimetidir ve bu nimet yerli
    yerince harcanırsa Allah onu artırır. Cimriler, insanlar arasında da, Allah
    katında da sevimsiz ve aşağılık kişiler olarak görülür. “Onlar ki hem
    kıskanır, cimrilik ederler, hem de herkese cimrilik tavsiye ederler ve Allah’ın
    kendilerine fazlından verdiği şeyleri saklarlar. Biz de böyle nimetleri gizleyen
    nankörlere hor ve rüsvay edici bir azap hazırladık.”801
    Rasûl-i Ekrem (s.a.s.) de şöyle buyurmaktadır: “Cimrilikten sakınınız.
    Çünkü cimrilik, sizden önceki milletleri helâk etmiştir.” “Her sabah gökten iki
    melek iner. Birisi: İlahi, infak edene karşılığını ver; diğeri: Allah’ım! Cimrilik
    edene de telef ver (malını yok et), diye dua ederler.”802 “Cimri kişi, Allah’a
    uzak, cennete uzak, insanlara uzak ve cehennem ateşine yakındır.”803
    Paralarından ve mallarından en az yararlanan cimrinin kendisidir.
    Cimriler, kendilerinin ölmelerini isteyenler için servet biriktiren insanlardır.
    Cimri, yeryüzünde kendi yararlanamayacağı serveti biriktirirken; infak
    sahibi cömert gökyüzünde kendisi ebedî yararlanacağı serveti biriktirir. İnfak
    eden mü’min, istikbalini düşünen kimsedir; yarın gideceği yere yatırım
    yapmakta, içinde ebedî yaşayacağı köşkünü hazırlamaktadır.
    800 Mevdûdi, Tefhimül Kur'an, İnsan Y., c. 1, s. 49
    801 4/Nisâ, 37
    802 Riyâzü's-Sâlihîn, 1/ 253
    803 Tirmizî, Birr 40
    • 297 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    İnsan, malına cimrilik ettiği nisbette şerefinden kaybeder. Kötü kimseler
    olsalar bile, cömertler için herkesin kalbinde bir sevgi vardır. İyi olsalar
    bile, cimrilere karşı herkesin kalbinde yalnız nefret vardır. Mallarını kendileri
    için bile harcamaktan çekinen cimriler, Allah Teâlâ’nın kendilerine
    verdiği nimeti harcamamakla sadece kendilerini değil, eş ve çocuklarını
    da sıkıntıya sokarlar. Çevrelerindeki diğer insanlara fenalık yapmış olurlar.
    Çünkü Allah’ın verdiği bu nimetlerde nafaka veya sadaka olarak diğer
    insanların da hakkı vardır. Bu hakkın sahiplerine verilmemesi zulümden
    başka bir şey değildir. Servet, Cenâb-ı Hakk’ın ihsanıdır. Allah, serveti dilediğine
    verir, dilediğinden alır. Mal ve mülkün gerçek sahibi O’dur. Cimriler,
    bu şuura eremeyen insanlardır. “Allah’ın verdiklerinden cimrilik edenler, sakın
    bunun kendileri için hayırlı olduğunu sanmasınlar; bilakis bu onların kötülüğünedir.
    Cimrilik yaptıkları şey, Kıyâmet günü boyunlarına dolanacaktır.
    Göklerin ve yerin mirası Allah’ındır. Allah işlediklerinizden haberdardır.”804
    İnfak, mutluluğun merdivenidir. Alan kimse, nimetlerden geçici ve
    sınırlı bir şekilde yararlanırken; veren mü’minin hazzı kısa sürede sona
    ermez. Mü’min kalp, mal ile değil; iman ile mutmain olur. Allah yolunda
    infak etmekle fakir düşeceğinden korkmaz. Kendi hiçbir şey değilken Allah
    onu meydana getirmiş, vücut, göz, kalp, lisan ve sayısız nimetler bağışlamış
    ve mal sahibi yapmıştır. Bunlar Allah’a aittir. Öyle ise Allah’a güvenen birisi
    Allah yolunda ve Allah rızası için malını infak etmekten çekinmez. Kalpler,
    cömertlikle, infak sayesinde temizlenir.805 Çünkü küfür ve nifaktan sonra
    kalbi karartan sebeplerden biri de aşırı mal sevgisi ve servete bağlılık arzusudur.
    Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de; “Serveti de düşkünce seviyorsunuz.”806
    buyrulur. İşte bu sevgi ile insan, “ben bu malı infak edersem bana bir şey
    kalmaz” korkusuna düşer ve hemen şeytan harekete geçer: “Şeytan sizi fakirlikle
    korkutur, size cimriliği emreder.”807 Oysa Allah’ın bildirdiğine göre:
    “mal ve servet insan için bir imtihandır.”808 Bu imtihandan başarılı çıkmanın
    yolu da cömertlik ve infaktır.809
    804 3/Âl-i İmran, 180
    805 Bkz. 92/Leyl, 17-20
    806 89/Fecr, 20
    807 2/Bakara, 268
    808 Bkz. 39/Zümer, 49-52
    809 bak. 64/Teğâbün, 15-17
    • 298 •
    Ahmed Kalkan
    İnsanların cömertlikten ve infaktan kaçmasının sebepleri başında: “benim
    olan varlığı başkalarına niçin vereyim?” duygusu ile “başkalarına verirsem,
    benim varlığım azalır ve zaruret zamanında zahmete düşerim” düşüncesi
    gelir. İslâm dini ise bu duygu ve düşünceyi kökünden kaldırmıştır.
    İslâm’a göre mal ve servet herhangi bir şahsın tekeli altında değildir. Mal ve
    servet yalnız Allah Teâlâ’nındır. Her şeyin gerçek mâliki Allah’tır.810 Kur’ân-ı
    Kerim’de bu durum yirmiyi aşkın âyette vurgulanmaktadır. Mülk Allah’ın
    olduğuna göre, tabiî olarak sahibinin yolunda sarf edilmesi, mü’min için
    en mâkul bir olay olarak değerlendirilir. Mü’mindeki infak ve cömertlik
    duygusu da bu düşünceden kaynaklanır.
    Hesap gününü düşünen her mü’min, malın bir imtihan sebebi olduğunu
    bilir ve mâlî ibâdetlerini eda etme hususunda titiz davranır. Tüketim
    hırsının alabildiğine kamçılanması ve hesap günü şuurunun yok edilmesi,
    başlı başına bir fâciadır. “Kâfirler/inkâr edenler (dünyada) zevklenirler,
    hayvanların yediği gibi yerler. Onların yeri ateştir.”811 Rasûl-i Ekrem de:
    “Mü’min, bir midesi ile yer; kâfir ise yedi mide ile yer.”812 buyurmuştur. Buradaki
    yedi rakamının mübalağa için olduğu ve mü’minlere darb-ı mesel
    olarak zikredildiği âlimlerce belirtilmiştir. Mü’min, dünyaya karşı zâhiddir.
    Kâfir ise hırsla doludur. Dolayısıyla mü’min, yemeği, hayatını devam ettirebilmek
    ve ibâdetlerini eda edebilmek için yemektedir. Kâfirler ise; hırs,
    şehvet ve lezzet duygularını tatmin edebilmek için yemektedirler. Elbette
    yemek ihtiyacı insandan insana değişebileceği gibi, insanın çalıştığı işin
    zorluğuna veya kolaylığına göre de değişebilir.
    Kur’ân-ı Kerim’de: “Onların mallarında isteyenin ve (iffetinden dolayı
    dilenemeyen) yoksulun da bir hakkı vardır.”813 hükmü beyan buyurulmuştur.
    Mü’minlerin mallarıyla, dilleriyle ve canlarıyla cihad etmeleri, kat’i
    nasslarla emredilmiştir. İşte cihadın ilk ve vazgeçilmez çeşidi olan malla
    cihada infak adı verilir. İnfak amelinin eda edilmesi için ilk rükûn, imandır.
    “Kıyâmet gününde cehennem ehlinden olan kimseye denilir ki: ‘Dünya
    dolusu malın olsaydı (şu azaptan kurtulmak için) o malını fidye olarak verir
    miydin?’ O kimse, azabın şiddetini gördüğü için: ‘Evet! Muhakkak verirdim’
    der. Allah Teâlâ şöyle buyurur: ‘Ben (dünyada) senden, bundan daha kolay
    810 3/Âl-i İmran179; 57/Hadîd, 10
    811 47/Muhammed, 12
    812 İbn Mâce, hadis no: 3256
    813 51/Zâriyât, 19
    • 299 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bir şey istemiştim. Henüz ruhlar âleminde iken, bana hiçbir şeyi şirk koşmaman
    hakkında senden misak almıştım. Sen ise sözünden döndün. Bana ortak
    koşmaktan başka bir şey kabul etmedin.”814
    İnfak amelinin edası için ikinci rükûn, ihlâstır. Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de
    mü’minlerin infak hususundaki tavırları izah buyurulmuştur: “Yemeğe
    olan sevgilerine rağmen; yoksulu, yetimi ve esiri doyururlardı. ‘Biz size
    ancak Allah’ın rızası için yediriyoruz. Sizden ne bir karşılık, ne de bir teşekkür
    istemeyiz. Çünkü biz Rabbimizden, o suratların ekşiyeceği çetin günden
    korkarız’ derlerdi. İşte bundan dolayı Allah, o günün şerrinden onları korumuş,
    (yüzlerine) bir güzellik, (kalplerine) sevinç vermiştir.”815 İhlâsdaki seviyelerinden
    dolayı, sahabe-i kiram, infak amelini eda için, genellikle gece
    karanlığından faydalanmıştır. Buna imkân bulamazlarsa, fakir kimse uyurken,
    infak edecekleri malı yanına bırakıp oradan hızla uzaklaşmışlardır.
    Rasûl-i Ekrem’in: “Sağ elin verdiğinden, sol elin haberi olmasın.”816 tavsiyesi,
    farz olan zekâtın dışında bütün infak için geçerlidir.
    İnsanın fıtrî hallerinden birisi de, iyilik gördüğü kimseyi sevmek, kötülük
    gördüğü kimseden de uzaklaşmaktır. Bu, esasen her canlıda bulunan
    bir özelliktir. Fakat bazen öyle iyilik edenler olur ki, yaptığı iyiliği başa
    kakarak, insanı “keşke bu iyiliği yapmasaydı” dedirtecek noktaya götürür.
    Nitekim Kur’ân-ı Kerim’de: “Mallarını (Allah yolunda) harcayıp da, sonra o
    harcadıklarının arkasından başa kakmayan ve eziyet etmeyenler (yok mu?)
    Onların Rableri katında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur, onlar
    mahzun da olacak değillerdir.”817 buyurulmuştur. Yapmış olduğu iyiliği
    her fırsatta gündeme getiren ve karşısındaki insanın hislerini rencide eden
    kimse “infakını iptal etmiş” hükmündedir. Zira iyiliği başa kakmayan ve
    diliyle eza vermeyenler için korku kaldırılmıştır. Diğerlerine gelince, Allah
    Teâlâ: “İyi (ve güzel) bir söz veya bir ayıbı örtme; ardından eziyet gelen (başa
    kakılan) bir sadakadan hayırlıdır. Allah (kullarının infaklarından) müstağnidir,
    halimdir.”818 hükmünü beyan buyurmuştur. Bilindiği gibi, güzel bir söz
    veya bir ayıbı örtmek için, mutlaka zengin olmak gerekmez. Her mü’min
    (zengin veya fakir) bu ameli eda edebilir. Bu âyette, beliğ bir üslupla, önce
    814 Buhârî, Rikak 49; Ahmed bin Hanbel, III/218
    815 76/İnsan, 8-11
    816 S. Müslim, I/715; Tirmizî, Tefsiru’l Kur’an 96
    817 2/Bakara, 262
    818 2/Bakara, 263
    • 300 •
    Ahmed Kalkan
    infakta bulunan, daha sonra (bu sebeple) eziyet eden mükellefin, amelinin
    (sevap açısından) iptal edildiği haber verilmiştir. Dolayısıyla infak amelinin
    değişmeyen iki rüknü vardır. Birincisi, iman; ikincisi ihlâstır.
    Kimlere infak edilmesi gerektiğini Kur’an açıklar: “Onlar hangi şeyi (ve
    kimlere) infak edeceklerini sana sorarlar. De ki; ‘maldan vereceğiniz nafaka,
    öncelikle annenin, babanın, akrabanın, yetimlerin, yoksulların ve ibn-i
    sebil’in (yolcunun, misâfirin) hakkıdır. Her ne işlerseniz, şüphesiz ki Allah
    onu çok iyi bilendir.”819 Âyetteki sıralamaya ve önceliklere dikkat edilmesinin
    önemini de tekrar hatırlatalım. Peygamberimiz de infak hususunda
    tercih önceliklerini şöyle bildirir: “Evvelâ kendinden başla (kendi ihtiyacını
    karşıla)! Şâyet bir şey artarsa ailene, ailenden de bir şey artarsa akrabana
    ver. Akrabana verdikten sonra bir şey artarsa şöyle ve şöyle yap buyurdu. Ve
    önünde, sağında, solundaki muhtaçlara ver diye işaret etti.”820
    Kur’ân-ı Kerim’de: (Sadakalar, infaklar) Allah yolunda kendisilerini vakfetmiş
    fakirler içindir ki, onlar yeryüzünde dolaşmaya muktedir olamazlar.
    (Hallerini) Bilmeyenler, iffet ve istiğnalarından (hallerini gizlemelerinden)
    dolayı onları zenginlerden sanır. Sen (ey Peygamber) o gibileri simalarından
    tanırsın. Onlar insanlardan yüzsüzlük edip de bir şey istemezler. Siz ne mal
    harcarsanız, şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir.”821 buyurulmuştur. Rasûl-i
    Ekrem, gerçek fakiri şu şekilde tarif etmiştir: “Asıl fakir, ortalıkta dolaşıp dilenen,
    kendisine bir-iki hurma veya lokma, ya da ekmek parçası verilen kimse
    değildir. Kendisine yetecek kadar rızık bulamayan, hali bilinmediği için sadaka
    da verilmeyen, kimseden de bir şey talep etmeyendir.”822
    İslâm toplumu, “iyilik ve takvâ hususunda yarışma”yı esas alan fertlerin
    bir araya gelmesiyle hayatiyet kazanır. İman eden, sâlih amel işleyen, birbirlerine
    hakkı ve sabrı tavsiye eden insanlar hüsrandan kurtulabilirler. İnfak
    amelinde, riâyet edilmesi gereken en önemli prensip şudur: Mükellef, en
    sevdiği şeyi infak edecektir. Bu husus, kat’i nasslarla sâbittir: ”Siz sevdiğiniz
    şeylerden infak edinceye, (Allah yolunda) harcayıncaya kadar asla birr’e, iyiliğe
    ermiş olamazsınız. Her ne infak ederseniz şüphesiz Allah onu bilendir.”823
    819 2/Bakara, 215
    820 Müslim, Hadis no: 41 -997-
    821 2/Bakara, 273
    822 Müslim, I/719; Ahmed bin Hanbel, I/384; Muvattâ, II/924
    823 3/Âl-i İmran, 92
    • 301 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Bu âyet-i kerime inzal olunca, sahabe-i kiram infak hususunda birbirleriyle
    yarışmışlardır. Ensardan Hz. Talha (r.a.) Mescid-i Nebi’nin karşısında bulunan
    ve Beyraha denen çok kıymetli bahçesini infak etmiştir.824 Hz. Ömer,
    malının en iyisi olan Hayber hurmalığını vakfeder. Hz. Câbir (r.a.): “Ben
    hicret edenlerden veya ensardan mal sahibi olup da infakta bulunmayan
    hiç kimseyi hatırlamıyorum” diyerek, sahabenin bu husustaki tavrını izah
    etmiştir.
    Rasûl-i Ekrem’in: “Veren el, alan elden daha hayırlıdır.”825 buyurduğu
    bilinmektedir. Dolayısıyla mü’minler, en sevdikleri mallardan, ihlasla infakta
    bulunmalıdırlar. İslâmî mücadelenin hedefine varabilmesi için iyilik
    ve takvâ hususunda birbirleriyle yarışan, muttakî mü’minlere ihtiyaç vardır.
    Bu husus asla unutulmamalıdır. 826
    Kur’an’ın koyduğu ilkelerin başında yer alan infak konusu oldukça
    önemli bir konudur. Bir insanı tanımak istiyorsanız, o insanın hayatında
    infakın yerini araştırınız. Araştırınız, çünkü çok önemli bir ipucu yakalamış
    olursunuz. O, insanın kalitesini anlamada yardımcı olur. Evet! Allah
    için vermek, infak etmek, çok büyük bir meziyettir. İnfak, sahibini yüceltir,
    Allah katında sevimli kılar. Allah Rasûlü, birçok hadislerinde vermeyen,
    infak ruhu gelişmeyen ve Allah için vermeyi bir vicdan zevki haline getirmeyenleri
    uyarmış, ikaz etmiştir. Hatta cimri olan bir âlime, cömert olan
    fakat İslâm adına fazla bir şey bilmeyen insanları tercih etmiştir.
    Rabbimiz Kur’an’da sıkça arınan ve sakınanlardan bahseder ve onlara
    özel iltifatlarda bulunur. Ayrıca arınmanın yolunu da gösterir. Bu konuda
    Rabbimiz infak ederek arınacağımız konusunda telkinde bulunur. “O
    (mü’min) ki, malını (Allah için) vererek arınır, yücelir.”827 Demek ki arınmanın
    yolu infak etmekten geçer. İnfak edersek kalben ve ruhen arınırız.
    İnfak ederek manen yüceliriz. Gerçek iyiliğe kavuşuruz. Olgun bir kişilik,
    emin bir şahsiyet oluştururuz. Mallarımızdan O’nun için infakta bulunursak
    arınırız.
    824 Müslim, K. Zekât 42
    825 Müslim, Zekât 32; hadis no: 94 -1033-
    826 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, İnkılâb Y., 2/78-8
    827 92/Leyl, 18
    • 302 •
    Ahmed Kalkan
    Peki, arınanlara Allah’ın yardımı nedir sorusuna başka bir âyet cevap
    vermektedir: “Eğer siz takvâ sahibi olur, arınır ve sakınırsanız, Allah sizlere
    furkan, iyilikle kötülüğü birbirinden ayıracak ince bir anlayış verir.”828
    Âhiretteki büyük nimetinden başka bu dünyada gaybî yardımları ile destekleme
    taahhüdünde bulunmuştur. Basiretimizi açmayı, gerçekleri görecek
    gözü ihsan edecek doğru yol üzere bulunmamızda yardımcı olacaktır.
    İnfak edenler, Allah ile aralarında özel bir bağ oluşturacaklardır. Yalnız
    Allah için vermek, yalnız O’nun rızasını gözeterek vermek, insanı Allah’a
    yaklaştıracak, Allah için olma ve Allah için yapma, amel işleme alışkanlığı
    kazandıracaktır. Zira Allah için infak edince insanların duyarak reklâmını
    yapmalarına engel olacak, Rabbim bilsin yeter diyecektir. Bu anlayış, onu
    ihsan makamına erdirecek, ruhî bir olgunluk kazandıracaktır. “Her ne infak
    ederseniz şüphesiz Allah onu hakkıyla bilendir.”829 Yani, yaptıklarınızı, yardımlarınızı
    insanlara duyurmaya, afişe etmeye kalkışmayın. İnfak edeceğiniz
    şeyleri değersiz şeylerden seçmeyin. Çünkü Allah hakkıyla bilendir. Ne
    verdiğinizi ve niçin verdiğinizi bilir.
    Elde avuçta olanı paylaşmak, iman kardeşliğini ve imanda kemali gösteren
    bir yüceliktir. Tıpkı Medine’li ensar’ın, Mekke’li muhacirler ile paylaştığı
    gibi. İşte gerçek infak böyle olur. Asr-ı saâdetteki infak ile ilgili somut
    olaylarla kendi durumumuzu karşılaştırmalıyız. Belki yaptıklarımızın,
    infak adına yaptığımız teberruların basitliğini, gerçek infak olmadığını o
    zaman daha iyi anlamış oluruz. Belki de verdiğimiz küçük bağışların, vicdanımızın
    baskısından kurtulmanın aracı ve kendimizi tatmin yöntemi olduğunu
    göreceğiz.
    Bilindiği gibi Hz. Ebubekir (r.a.) iman etmeden önce Mekke’nin en
    zenginlerindendi. İslâm ile tanışıp, gerçek imanın haz ve lezzetini alınca,
    imanın bir gereği olarak olabildiğine yardımsever bir kişilik olarak göründü.
    Nerede yardıma muhtaç biri varsa yanı başında yardımına koşan biri
    de vardı: Hz. Ebubekir! Hz. Bilal’ler her türlü zulüm ve işkence altında inlemeye,
    mahkûm edilmeye dursun, onları hürriyetine kavuşturmak için
    dünyalık adına sahip olduğu tüm varlığını seferber eden biri vardır: Hz.
    Ebubekir! Hicret etmek zorunda kalmıştır, ancak yarı yolda karşısına çıkan
    Mekke’li müşrik İbn Duğine; “ne olur gitme, ne kadar hayırsever olduğunu
    828 8/Enfâl, 29
    829 3/Âl-i İmran, 92
    • 303 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    herkes biliyor, bu insanların sana ihtiyacı var. Senin yardımına, fedakârlığına
    ihtiyacımız var.” diyerek himayesinde Mekke’ye geri getirdiği insan
    da yine Hz. Ebubekir (r.a.)’den başkası değildir. Aslında Peygamber’e gönül
    veren tüm ashâbda bu ruhu görmek mümkündür. Ancak Hz. Ebubekir’de
    bu şuur daha bir belirgin idi. Bunun için misalimizi ondan verelim: Tebük
    seferine çıkılmak üzeredir. İslâm savaşçılarına silâh ve mühimmat gereklidir.
    Bunun için sevgili Peygamber, müslümanlardan infak etmelerini istemiştir.
    Hz. Ömer uzun zamandan beri Hz. Ebubekir’in infak anlayışına
    gıbta etmektedir. İşte fırsat doğmuş, ondan daha fazla infak etmenin sırası
    gelmiştir. Herkes gücü yettiğince infak eder ve geçer. Sıra Hz. Ömer’e geldiğinde:
    “Ya Rasûlallah! İşte malım, tam yarısını Allah için infak ediyorum.”
    diyerek gönüllerde taht kurmuştur. Ancak sıra Hz. Ebubekir’e gelmiştir. Büyük
    bir özveri ve fedakârlık ile: “Ya Rasûlallah! İşte malım, tamamını infak
    ediyorum.” dediğinde, Efendimiz (s.a.s.) itiraz etmişti: “Yâ Ebâbekir, ehline,
    çoluk-çocuğuna bir şey bırakmadın mı?” Hz. Ebûbekir: “Allah ve Rasûlü’nü
    bıraktım, yetmez mi yâ Rasûlallah, kâfi gelmez mi yâ Rasûlallah?” diyordu.
    Malının tamamını infak etmek her babayiğidin kârı değildi. İşte gerçek
    infak bu ve benzerler idi. Şimdi kendi yaptıklarımızın ne kadar komik kaldığını,
    aylık gelirimizin yüzde kaçına tekabül ettiğini görerek, kendimize
    çekidüzen vermemiz gerekmektedir. 830
    İslâm hukukunda infakın kapsamı geniştir. Aile reisinin bakmakla yükümlü
    olduğu kimselere harcama yapmasını kapsamına aldığı gibi; diğer
    yoksul ve muhtaçlara yapılan zekât; sadaka ve benzeri yardımları da anlamı
    içine alır. Zekât gibi miktarı belli yardımlaşma hükümleri gelmeden önce,
    ashâb-ı kiram, yoksullar için ne kadar harcayacaklarını bilmiyorlardı.
    “Sevdiğiniz şeylerden Allah yolunda harcayıncaya kadar birr’e (Cennete
    ve iyiliğin en güzeline) eremezsiniz.”831
    “Sarf ettiğiniz herhangi bir şeyin yerine O daha iyisini koyar.”832
    830 Hüseyin Caneri, Ahlâk Bilinci, Denge Y., s. 86-90
    831 3/Âl-i İmran, 92
    832 34/Sebe', 39
    • 304 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’da Anlatılan Bu İlk Kıssa
    Vesilesiyle Kıssa Hakkında Bilgi
    Kıssa: Bir haberi nakletme, bir olayı anlatma hikâye etmek demektir.
    Bu, Arapça’da ‘kassa’ (hikâye etti) kelimesiyle ifade edilir. Anlatılan hikâye
    ve olaya da “kıssa” denilir. Buhâri, bab başlıklarında “kıssa”yı “olay” anlamında
    kullanmıştır: “Bâbu Kıssati Ehl-i Necran, Bâbu Kıssati Gazvet-i
    Bedr...” Aynı kökün “kesmek”, “kısaltmak” anlamı da vardır.
    “Kıssa” kelimesi esas olarak “izlemek”, “izi tâkip etmek” anlamına
    gelmektedir. 18/Kehf, 64 ve 28/Kasas, 11’de bu anlamda kullanılmıştır:
    “(Mûsâ): ‘İşte aradığımız o idi’ dedi. Tekrar izlerini tâkip ederek geriye döndüler”
    (ferteddâ alâ âsârihimâ kasasâ)833; “(Mûsâ’nın) kız kardeşine ‘Onun
    izini takip et (kussî hi)’ dedi. O da onlar farkına varmadan onu uzaktan
    gözetledi.”834
    Kıssa dilimize de girmiş bir kelimedir; “Kıssadan hisse” ve “bir kıssa bin
    hisse” gibi tâbirler Türkçede sıkça kullanılır. “Kıssa”, edebiyatta “hikâye” anlamında
    kullanılır. Hikâye ise, olmuş veya olması muhtemel olayları belirli
    birtakım noktaları ön planda tutarak anlatan edebiyat türüdür. Kur’an’daki
    kıssalar, meydana gelmiş olayları anlattığı için “gerçek kıssa”lardir: “İşte (İsa
    hakkındaki) “gerçek kıssa” (el-kasasu’l-hakku) budur.” 835 Kıssanın gerçek olmayan
    bir türü vardır ki, buna hikâye denir. Kıssa denilebilecek hikâyeler
    nâdir olur. Bir haber veya hikâyenin kıssa olabilmesi için, yaşanmış ve kaleme
    alınmış bir özelliği olması gerekir.
    Kur’an, kıssaların gerçeğini anlattığı, yani tarihte meydana gelmiş
    olanlarını anlattığı için ondaki kıssalara hikâye denilmez. Çünkü hikâye;
    meydana gelmemiş fakat vukua gelmesi muhtemel olayları temsil yoluyla
    anlatır. Kur’an’ın anlattığı kıssalar ise, bazı müsteşriklerin iddia ettiği gibi,
    tarihî hakikatlerle ilgisi olmayan, sırf öğüt vermek maksadıyla söylenmiş
    hikâyeler değildir. Kur’an’ın anlattığı kıssalar tarihî hakikatler, geçmişlerin
    haberleridir: “Böylece sana geçmişlerin haberlerinden bir miktar anlatıyoruz.
    Gerçekten sana katımızdan bir zikir (ibret verici olayları taşıyan bir ki-
    833 18/Kehf, 64
    834 28/Kasas, 11
    835 3/Âl-i İmrân, 62
    • 305 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    tap) verdik.” 836; “Biz sana onların haberlerini gerçek olarak anlatıyoruz. Onlar
    Rablerine inanmış gençlerdi. Biz de onların hidâyetlerini arttırmıştık.” 837
    Kur’an’ın bu ifâdeleri, hem okuma-yazma bilmeyen, dolayısıyla eski
    kitapları okuyup da içindekileri öğrenmesi mümkün olmayan ümmî Peygamber’in
    bir mûcizesi, hem de Kur’an’a eskilerin masalları: Esâtîru’l evvelîn
    838 diyen müşriklere bir cevaptır. Çünkü Kur’an eskilerin masallarını değil,
    geçmişlerin gerçek haberlerini, tarihlerini anlatır.
    Kur’an Kıssaları
    Kur’an, insanları doğru yola iletmek için gönderilmiştir. Bunun için de
    hikmet ve güzel öğüt metodunu kullanmaktadır. Yaşanmış olayları etkili
    bir üslûpla anlatmış, bunu yaparken, benzer olayların insanların başına her
    zaman gelebileceğini vurgulayarak dersler çıkarılmasını istemiştir.
    Kur’an, muttakiler için bir öğüt ve insanlar için bir açıklama (beyan)
    dır: “Bu (Kur’an) insanlara bir açıklama, (Allah’tan) korkanlara yol gösterme
    ve öğüttür.”839 “(Ey Muhammed,) Sen hikmetle, güzel öğütle Rabbinin yoluna
    çağır ve anlarla en güzel şekilde mücâdele et. Çünkü Rabbin, yolundan sapanları,
    en iyi bilen O’dur ve O, yola gelenleri de en iyi bilendir.”840
    Kur’an’ın metod olarak kullandığı beyan, öğüt ve hikmet unsurları kıssada
    bir araya gelmiş bulunmaktadır. Kur’an’ın içine aldığı beş konu (iman,
    ibâdet, muâmelât, ukûbât, ahlâk ve kıssalar) dan kapsam itibarıyla en geniş
    olanı ahlâk ve kıssalardır. Gerçekten de, peygamberlerin gönderiliş gayesi
    imanlı ve ahlâklı insanlar yetiştirmek olduğu için Kur’ân-ı Kerim’in yarısına
    yakın bölümü, insanlara ders ve ibret olmak üzere anlatılan geçmiş peygamberlerin
    ve milletlerin kıssalarıdır. Kıssanın insan eğitiminde büyük
    rolü vardır. Geçmiş insanların başından geçen olayları ve sebeplerini anlatmak,
    bugünün insanına da yol gösterir, ders verir. Çünkü insan, yaratılışı,
    eğilimleri ve zaaflarıyla aynı insandır. Tarihte yaşamış insanlar ve milletler
    için sözkonusu olan, bugünün insanı için de sözkonusudur. Meselâ; inkâr-
    836 20/Tâhâ, 99
    837 18/Kehf, 13
    838 68/Kalem, 15
    839 3/Âl-i-İmrân, 138
    840 16/Nahl, 125
    • 306 •
    Ahmed Kalkan
    cıların ve zâlimlerin acı sonları Kur’an’da, Firavun ve ordusunun denizde
    boğulmasına yol açan zulümleri anlatılmak sûretiyle gözler önüne serilir.
    Yine sıkıntılara göğüs gererek, Allah’a olan iman ve tevekkülünü kaybetmeyen
    kimselerin, sonuçta büyük mertebelere ulaşacakları ve sabırlarının
    mükâfatını görecekleri Hz. Yûsuf kıssasında en güzel şekilde anlatılır.
    Kur’an’da geçen kıssalarda esas gâye; “tarihî bilgi vermek olmadığı için,
    yer ve zaman belirtilerek teferruata girilmez. Esas gâye: “çeşitli toplumların
    tarihlerindeki birtakım özellikleri belirtmek, diğer peygamberlerin hayatında,
    Hz. Muhammed’in hayatında karşılaştığı olaylara benzeyen hâdiseleri
    açıklamak, hak ve hakikatin daima galebe çaldığını, daima üstün geldiğini
    göstermek; Peygamber’e ve mü’minlere teselli vermek, her peygamberin
    karşılaşmış olduğu muhâlefetin eninde sonunda yıkıldığını ve eridiğini
    tarihî misallerle tesbit ederek mü’minlerin azmini kuvvetlendirmektir.” 841
    Kur’an kıssaları; peygamber kıssaları ve geçmişlerin haberleri diye iki kısımdan
    meydana gelir.
    Peygamber Kıssaları: Kur’an’da peygamberlerden yirmi beş veya yirmi
    sekizinin hayatları hakkında yeterli mâlûmat verilmiştir. Kur’an’da “Peygamber
    kıssaları” ifâdesi değil, “peygamberlerin haberleri: Enbâu’r-rusul”
    tâbiri geçer: “Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini sağlamlaştıracak
    her şeyi sana anlatıyoruz (ki kavminden gördüğün haksız davranışlara karşı
    kalbin kuvvet bulsun, ruhun açılsın). Bunda da sana hak ve inananlar için
    bir öğüt ve ibret gelmiştir” 842
    Kur’an’da Hz. Âdem, Nuh, Hûd, Sâlih, İbrâhim, İsmâil, İshak, Lût, Yakub,
    Yûsuf, Şuayb, Mûsâ, Dâvud, Süleyman, İdris, Lokman, Zü’lkifl, İlyas,
    Üzeyr, Eyyub, Yûnus, Zekeriyyâ, Yahyâ, İsa, Muhammed (s.a.s)’in kıssaları
    geçmektedir.
    Geçmişlerin Haberleri: Kur’an’da ‘geçmişlerin haberleri’ 843 ifâdesiyle;
    Zülkarneyn, Ashâbu’l-Kehf, Ashâbü’l-Uhdûd, Ashâbü’l-Fîl, Ashâbu’r-Ress,
    Ashâbü’l-Eyke, Âd, Semûd, Lût, Nuh kavimleri kastedilir. Ayrıca İsrâ, Hicret,
    Bedr, Uhud, Benû Nâdir, Ahzâb, Mekke Fethi, Huneyn Gazvesi, İfk Hâdisesi,
    münâfıklara ait kıssalar yer almaktadır. Genellikle muharref Tevrat
    841 Mehmed Sofuoğlu, Tefsire Giriş, s. 97
    842 11/Hûd, 120
    843 20/Tâhâ, 99
    • 307 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ve İncil’de nakledilen Yahûdi-Hristiyan kültürüne âit kıssalara İsrâiliyyat
    adı verilir. Kur’an geçmiş milletlere âit haberlerin doğru olanlarını içine
    aldığı için, doğru olup olmadığı bilinmeyen, çoğu zaman uydurma olan bu
    gibi rivâyetlere ihtiyaç kalmamıştır.
    Kur’an’da “en güzel kıssa” (ahsenü’l-kasas) olarak anlatılan Hz. Yûsuf ’un
    kıssasında çok yönlü dersler vardır: Sabır ve sıkıntılara katlanmanın büyük
    mükâfatı, Allah’tan hiçbir zaman ümit kesmemek, nefsin ve şeytanın kötü
    isteklerine uymayarak Allah’a bağlanmak, bilmeyerek kötülük yapanları affederek
    onlara güzel ahlâk dersi vermek, üzerine aldığı görevi en iyi şekilde
    yerine getirerek güvenilir olduğunu isbat etmek, emânete hiyânet etmemek
    ve üzerinde hakkı olanların hakkını gözetmek.
    Eğitim ve Öğretim Aracı Olarak Kıssa: Çocukların ve gençlerin eğitiminde
    tarihî, dinî ve ahlâkî kıssaların büyük bir önemi vardır. Gerçek veya
    gerçekleşmesi muhtemel olayları canlı bir dille, edebî bir üslûpla tasvir etmek,
    okuyanlar üzerinde büyük bir etki bırakır. Kötülüklerin ve ahlâksızlıkların
    korkunç neticeleri, en güzel şekilde hikâye üslûbuyla anlatılır ve
    insanlar bu yolla kötülüklerden sakındırılır. İyi işler ve güzel ahlâklıların
    örnek davranışları da hikâye yoluyla etkili bir biçimde aktarılarak gençler
    bu iyi hareket ve davranışlara teşvik edilir.
    İslâm’ı insanlara sevdirmek için kıssa ve menkıbelerden büyük ölçüde
    yararlanılmıştır. Eğitim maksadıyla bu çeşit ahlâkî hikâyelerin anlatılmasında
    bir sakınca yoksa da, Kur’an ve Sünnet’te bir dayanağı olmayan
    bir şeyi teşvik etmek veya yasaklamak için, dinî bir hüviyet vererek hikâye
    uydurmak yasaktır. Kıssanın insanlar üzerinde bıraktığı tesiri kötüye kullanarak,
    şahsî çıkarları için hikâye uyduran ve nakleden kıssacı (kassâs)lara
    tarihte rastlanmıştır.844
    Allah, muhâtaplarına tevhid ve ahlâk ilkelerini, tarihin kanunlarını anlatıp
    öğretirken, pedagojik açıdan çok önemli bir metod kullanmıştır. Bu da
    tarihte yaşanan hâdiseleri, dinî ve ahlâkî bir muhtevayla insanların önüne
    koyan kıssalar yoluyla anlatımdır.
    844 Halit Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 363-364
    • 308 •
    Ahmed Kalkan
    Kıssa kelimesinin iştikak ettiği kökün anlamlarından biri, herhangi bir
    hâdiseyi veya bir haberi bildirmek ve nakletmektir. 845 Bu mânâ ile alâkalı
    olarak önceki toplulukların, şahısların, nebî ve rasullerin yanında; başından
    geçen hâdiseleri anlatan Kur’an birimlerine de kıssa denir. 846
    Kur’ân-ı Kerim’de, geçmiş peygamberler ve milletlere dâir kıssalar yer
    almaktadır. Ayrıca Rasûlullah’ın zamanında meydana gelen Hicret, Uhud,
    Mekke’nin Fethi, İfk Hâdisesi ve benzeri olaylar da Kur’an’da anlatılmıştır.
    “Kasasu’l-Kur’an” adını alan tüm bu olayların zikredilmesindeki maksat
    insanların ibret almalarını sağlamaktır. Yoksa tarihî bir olayın anlatılıp
    tesbit edilmesi gâye edinilmemiştir. Nitekim kıssaların bazısı birkaç kere
    tekrar edilmiştir. Bu tekrarlarla ahlâk ve terbiye ilkelerinin pekiştirilmesi
    hedeflenmiştir. Çünkü kıssalarda, daha önceki dönemlerde doğru yol üzerinde
    bulunan kimselere mükâfat verildiği, kötü ve yanlış yoldakilerin de
    cezalandırıldığı bildirilip öğretilmiştir. Bu arada geçmiş peygamberlerin
    ve toplumların başına gelenler anlatılmış ve sonunda hakkın gâlip geldiği
    açıklanmıştır. “Sana elçilerin haberlerinden -kalbini sağlamlaştıracak- doğru
    haberler aktarıyoruz. Bunda sana hak ve mü’minlere bir öğüt ve uyarı
    gelmiştir.” 847
    Kur’ân-ı Kerim’deki kıssalarda bir yandan müslümanların azimleri kuvvetlendirilirken
    öte yandan az sözle çok bilgi ve sonuç alma imkânı sağlanmıştır.
    Birçok sûrede ortaya konulan ibret sahneleriyle, kütüphaneler
    dolusu tarih kitabı okumaktan daha faydalı bilgi ve belgeler kazandırılmıştır.
    Ayrıca daha önce nakledilen birçok gerçek dışı motiflerle doldurulan
    olaylar en ciddi ve doğru şekliyle anlatılarak insan düşüncesi hayal ve masal
    dünyasından uzaklaştırılarak gerçeğin aydınlığına götürülmüştür. Kur’ân-ı
    Kerim’de en veciz ve en güzel şekilde anlatılan ve gözlerimizin önüne canlı
    tablolar halinde serilen kıssaların bir kısmını şöyle sıralayabiliriz:
    1) Âdem ile melekler ve İblis, Âdem ile Havva, Âdem ve iki oğlu (Hâbil
    ve Kabil) hâdisesi,
    2) Nuh, Hûd, Sâlih, Şuayb, Eyyub (a.s.)’un hayatı ve tevhid mücâdelesi,
    845 İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, 3/102
    846 Halis Albayrak, Tefsir Usulü, 47
    847 11/Hûd, 120
    • 309 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    3) Lokman (a.s.)’ın oğluna yaptığı öğütler,
    4) İbrâhim (a.s.) ve oğulları’nın kıssası, Kâbe’nin temellerinin yükseltilmesi,
    İsmail’in kurban edilmesi hâdisesi,
    5) Yusuf (a.s.)’a karşı kardeşlerinin kıskançlığı ve onu kuyuya atmaları,
    Yusuf ile Aziz’in karısı arasında geçen hâdise, Yusuf ’un hapse girmesi, kardeşleriyle
    görüşmesi,
    6) Mûsâ (a.s.)’nın rasullüğünden önceki hayatı, risâleti, mûcizeleri, Firavun’un
    inadı, İsrailoğullarının Mısır’dan çıkması, Bakara ve Hızır (diye
    bilinen, kendisine rahmet ve ilim verilen kul) kıssası,
    7) Dâvud ve Süleyman (a.s.)’ın kıssası, Süleyman ve Belkıs,
    8) İsa (a.s.)’nın doğumu, risâleti, sofrası,
    9) İsrail oğulları, Zülkarneyn, Ashâb-ı Kehf, Ashâb-ı Uhdûd, Ashâb-ı
    Fil,
    10) İsrâ, Hicret, Bedir, Uhud, Benî Nadir, Ahzab, Mekke Fethi, Huneyn
    Gazvesi, İfk Hâdisesi ve münâfıklara âit kıssalar. 848
    Kur’an’da peygamber kıssaları yanında, başka insan ve topluluklarla ilgili
    kıssalar da vardır. Bunları şu şekilde tasnif edebiliriz:
    Kur’an’da Kıssaları Anlatılan (Peygamberler
    Dışındaki) İnsan ve Topluluklar:
    İsrailoğulları (yahûdiler), hıristiyanlar, sâbiîler, Semud toplumu, Lût
    kavmi, Medyen halkı, Ress halkı, bir kasaba halkı, Yesrib halkı, Hicr halkı,
    Âd halkı, bedevîler, Medine halkı, Tubba kavmi, Hz. Mûsâ’nın kavmi,
    Yunus kavmi, Hz. İbrâhim ve onunla birlikte olanlar, ikiden biri (Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’in arkadaşı), Hz. Mûsâ’nın yardımcısı, ilim sahibi bir kişi,
    Hz. Mûsâ ve kadınlar, Tâlût ve topluluğu, Câlût ve ordusu, Ashâb-ı Kehf,
    Rakîm ehli, Ye’cûc v Me’cûc, bağ sahipleri, Hz. Yusuf ’un zindan arkadaşları,
    Hz. Yusuf ’un kardeşleri, Firavun ailesinden imanını gizleyen adam, Hz.
    848 İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 171-172; Ali Turgut, Tefsir Usulü ve Kaynakları, s. 176-177
    • 310 •
    Ahmed Kalkan
    Nuh’un ve Hz. Lût’un eşleri, şehir halkının üç elçisi, on iki güvenilir gözetleyici,
    Hz. Nuh’un oğlu, Hz. İbrâhim’in babası Âzer, Hz. Mûsâ’nın annesi ve
    kızkardeşi, Hz. Lût’un ailesi ve karısı, Hz. Âdem’in iki oğlu, Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’in eşleri, İmran ailesi, Firavun ve önde gelen çevresi, sihirbazlar,
    büyücüler, Firavun ve orduları, Karun, Hâmân, Firavun, Firavun ailesi,
    Hz. Mûsâ’dan sonra İsrailoğuları’nın önde gelenleri, Firavun’un eşi, Ebû Leheb
    ve karısı, Mısırlı aziz ve karısı, müstazaflar-müstekbirler, Zü’lkarneyn,
    Zeyd, Sâmirî, Üzeyr, Sebe melîkesi, bahçe sahipleri.
    Kur’an’daki kıssaların tarihî gerçekleri yansıtan ibret levhaları olduğuna
    inanıp bunların sebepleri üzerine düşünerek hayata müsbet yön vermeye
    çalışmalıyız.
    Kur’ân’da anlatılan kıssalar en doğru kıssalardır. Çünkü Yüce Allah şöyle
    buyurmaktadır: “Allah’tan daha doğru sözlü kimdir?” 849 Bu ise, Kur’ân
    kıssalarının vâkıa ile eksiksiz bir uyum göstermesinden ileri gelmektedir.
    Yine en güzel kıssalar da Kur’ân kıssalarıdır. Çünkü Yüce Allah şöyle
    buyurmaktadır: “Biz sana bu Kur’ân’ı vahyetmekle, sana en güzel kıssaları
    anlatıyoruz.” 850 Çünkü Kur’ân kıssaları belâğatta mükemmellik ve anlamda
    üstünlük derecelerinin en yücesini kapsamaktadır.
    En faydalı kıssalar da Kur’ân kıssalarıdır. Çünkü yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
    “Andolsun ki onların kıssalarında olgun akıl sahipleri için bir
    ibret vardır.” 851 Çünkü Kur’ân kıssalarının kalplerin ıslâhı, amellerin ve ahlâkın
    düzeltilmesi üzerinde güçlü bir tesiri vardır.
    Yukarıda bazı ayrıntılı örnekleri görülen Kur’ân kıssaları, özetle üç kısma
    ayrılır:
    Bir kısmı peygamberler; onların kendilerine iman edenlerle ve onları
    inkâr eden kâfirlerle, başlarından geçen olaylarla ilgilidir.
    Bir diğer kısım başlarından ibretli olaylar geçen fertler ve çeşitli gruplarla
    alâkalıdır. Yüce Allah onların bu kıssalarını bize nakletmiştir. Meryem
    ve Lokman kıssaları ile duvarları çatıları üstüne yıkılmış bomboş bir kasaba
    849 4/Nisâ, 87
    850 12/Yusuf, 3
    851 12/Yusuf, 111
    • 311 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    yanından geçen kimsenin kıssası,852 Zükarneyn, Karun, Ashâb-ı kehf, Ashâb-
    ı fil, Ashâb-ı uhdûdd ve benzer kıssalar gibi. Bir üçüncü kısım da Peygamber
    (s.a.s.) döneminde meydana gelmiş birtakım olaylar ve kimselerle
    ilgilidir. Bedir, Uhud ve Ahzab gazveleri, Kureyza oğulları, Nadir oğulları
    gazveleri, Zeyd b. Hârise, Ebû Leheb ve başka kimselere âit kıssalar gibi.
    Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları
    Kur’ân-ı Kerim’in anlatım tekniklerinden biri de kıssalar yoluyla olanıdır.
    Kıssalar muhâtaplara birer örnek ve ibret olarak anlatılır. Muhâtapların
    bu kıssalardan dersler alması istenir. “Peygamberlerin haberlerinden senin
    kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz bir haberi sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz.
    Bunda sana hak, mü’minlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.” 853
    Allah Teâlâ, Kur’ân-ı Kerim’in yaklaşık yarısına yakınını oluşturan kıssaları
    sırf tarihî bir olay/anlatı olarak vahyetmemiştir. Yusuf (a.s.) kıssası
    hâricinde tüm ayrıntılarına kadar aynı sûre içerisinde anlatılan başka bir
    kıssa yoktur. Bir sûre içerisinde anlatılan bir bölüm diğer sûrelerde anlatılmamış
    olabilir. Aynı kıssanın o bölümünün başka sûre içerisinde değişik
    varyantlarla anlatıldığını görebiliriz. Bütün bu anlatım teknikleri Allah’ın,
    kıssaları bize, sırf kronolojik, tarihî bir biçimde anlatma arzusunda olmadığını
    gösterir. Kıssaların anlatımından Allah’ın o anda insanlara vermek
    istediği mesajların ön planda tutulduğunu görüyoruz.
    Dolayısıyla Kur’an kıssalarının amacı tarih anlatmak değildir. Amaç
    geçmişte yaşanmış olayları ve kişileri örnek göstererek o anda yaşayanlar
    ve kıyâmete kadar yine aynı olayları yaşayabilecek diğer insanlara ibretler
    vermektir. “Allah’ın sünnetinde/kanununda bir değişme bulamazsın.” 854
    Kur’an’ın iniş sürecinde; Rasûlullah ve sahâbe bu kıssalardan ne anlıyordu?
    Acaba Rasûlullah ve ashâb, bugünün muhâtapları bizler gibi kıssaların
    tarihî, edebî, sosyolojik, pedagojik yönlerini araştırıp öyle mi hayata
    aktarıyorlardı? Yoksa kıssaların özel oludğunu mu kabul ediyorlardı?
    852 bk. 2/Bakara, 259
    853 11/Hûd, 120
    854 35/Fâtır, 43
    • 312 •
    Ahmed Kalkan
    Mekke dönemi, müslümanların harıl harıl İslâm’ı tebliğ etmeye çalıştıkları
    bir dönemdir. Karşılarında ana ve babalarından tutun, âilelerinden
    kabile bireylerine kadar herkes vardır. Mü’minler İslâm’ı bu insanlara anlatmaya
    çalışırken Allah onlara, daha önce yaşayanlardan bir örnek verir.
    Bu örnek, aynı zamanda müşriklerle beraber hepsinin atası olan İbrâhim’in
    (a.s.) kıssasıdır. Hem tebliğ edenler hem de edilenler için öğüt ve ibret
    numûnesi… Aynı örnek bizler ve kıyâmete kadarki tüm muhâtaplar için
    de geçerlidir.
    Tanrı ve evren üzerine sorular ve düşüncelerle başlayan bir tefekkür
    sonunda gerçeği, “Allah’ı bularak bu inancını diğer insanlara en başta babasına
    anlatmaya, onları düştükleri yanlıştan kurtarmaya çabalayan Hz.
    İbrâhim, Allah’ın tüm insanlara sunduğu öğüt ve ibret anıtıdır. Oysa günümüzde
    İbrâhim’in (a.s.) kıssasının Nemrud’un onu ateşe atması ve Hz.
    İbrâhim’in oğlunu kurban etmesi hâricinde diğer anlatılanlar geri plana
    itilmiş; “Nemrud”, “kurban” gibi rumuzlarla anılır olmuştur.
    Müslüman ve müşrikler arasındaki mücâdele uzadıkça müşrikler müslümanları
    yoğun bir işkence ve baskı altına alırlar. İman edenler, bunalmaya,
    endişeye düşmeye başlamışlardır. Bu çaresizlik ve ıstırap içerisinde
    Allah’tan yardım dilemektedirler. Bu esnâda Allah Nûh’un (a.s.) kıssasını
    vahyeder. Bu kıssa nâzil olunca Müslümanların tavrı ne olmuştur? Nûh’un
    (a.s.) gemisinin ebatlarıyla mı uğraşmışlardır? Gemiye bindirilen hayvanların
    hangileri olduğu üzerinde mi kafa yormuşlardır? Yoksa Tûfan’ın tüm
    dünyayı mı, yoksa Nûh’un (a.s.) yaşadığı kavmi mi kapladığını bulmaya
    çalışmışlardır? Allah Nûh kıssasını bu düşüncelerin cevabı için mi indirmiştir?
    Oysa Allah, Nûh’un kıssasını vahyetmekle, Mekkeli müslümanlara şu
    mesajları vermek istemiştir. Nûh (a.s.) gece-gündüz durmaksızın açık ve
    gizli olarak insanları İslâm’a dâvet etmiştir. “Gece gündüz çağırdım onları,
    açıkça da söyledim gizlice de.”855
    Müşriklerin, Nûh’un (a.s.) mü’minleri etrafından kovmasını, dâvâdan
    vazgeçmesini, buna karşılık olarak Nûh’a (a.s.) büyük ödüller vereceklerini
    vaat etmelerine karşılık o; Allah’ın dinini tebliğ etmeye devam etmiştir.
    855 71/Nûh, 8-9
    • 313 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Benim ücretim Allah’a âittir.”856 Nûh (a.s.) bütün baskı ve eziyetlere rağmen
    tebliğin gidişâtını Rabbine havâle etmiştir. “Rabbim, beni yalanlamalarına
    karşı bana yardım et.”857; “Benimle onların arasında Sen hüküm ver.” 858
    Nûh kıssasının inişi, müşriklerin baskı ve eziyetlerinden yılan Mekkeli
    müslümanlara Nûh’u (a.s.) örnek alarak tebliğde gevşememelerini, sebat
    etmelerini öğütlemiş oluyordu. Tabii ki daha sonra kıyâmete kadar Kur’an’a
    muhâtap tüm insanlara da bir ibret ve öğüt olacaktı.
    Günümüzde ise Nûh (a.s.) kıssası okunduğunda birçok kimse Kur’an’ın
    muhâtapları Mekkeli müslümlar gibi ibret almaktansa, Nuh’un gemisiyle,
    içine binen hayvanların nitelikleriyle, Tufan’ın nasıl olduğu gibi tarihî bilgilerle
    uğraşmaktadırlar. Yunus, Yusuf, Eyyub ve Süleyman kıssaları gibi
    diğer kıssalar da aynı kaderi paylaşmaktadırlar ne yazık ki…
    Bazıları kıssalarla ilgili konular gündeme getirildiğinde “ne gereği var
    bunların üzerinde durmaya” gibi düşünceler içerisindedirler. “Biz bunları
    aştık, daha önemli konulara bakalım!” dercesine kayıtsız kalmaya çalışmaktadırlar.
    Hâlbuki rasüllerin kıssalarında görülen ortak noktalardan biri
    de vahyin iniş dönemi esnâsında müslümanların müşriklere karşı verdikleri
    tebliğ mücâdelesidir. Mekke’nin ilk dönemlerinden itibaren inen kıssaların
    tebliğ eylemindeki konumunu değerlendiremeyen müslümanlar tebliği
    neye göre ve nasıl yürüteceklerdir?
    Kâfirlerin baskısını görünce Nûh (a.s.) gibi mi olacaklar, yoksa “Allah
    kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez” deyip, kendi gücünün neye
    yeteceğini denemeye bile gerek görmeyerek sadece çoluk-çocuğunun rızkını
    kazanmaya mı çalışacaklardır? Ya da, “devir değişti, insanlar bozuldu;
    kimseye din-min anlatılmaz” deyip, yanlış bir ictihadda bulunarak kavmini
    terk eden Yunus (a.s.) gibi toplumu terk mi edecekler? Ya da kırk gün kırk
    zeytinle inzivâya çekilip toplumun belâlarından kaçtıklarını söyleyenlere
    alkış mı tutacaklar?
    Şayet ders alırlarsa Yunus kıssası onlara ibret olacaktır. Çünkü Yunus
    (a.s.) kavmine kızarak Allah’tan bir emir almadığı halde çeker gider, düşün-
    856 11/Hûd, 29
    857 23/Mü’minûn, 25
    858 26/Şuarâ, 118
    • 314 •
    Ahmed Kalkan
    cesine göre o kavim artık ıslah olamazdı. “O öfkelenip giderken kendisini sıkıntıya
    sokmayacağımızı sanmıştı.” 859 Ancak düşündüğü gibi olmadı. Allah,
    bu hatasına karşılık verdiği cezâdan sonra onu tekrar elçi olarak kavmine
    yolladı. Yunus’un (a.s.) kavmi daha sonra iman etti. “Sonunda ona inandılar.”
    860 Böylece müslümanların tebliğ eyleminde sonucu Allah’a bırakmalarını,
    gevşememelerini, Yunus (a.s.) kıssası vâsıtasıyla Mekkeli müslümanlara
    öğütlemiş oluyordu. Tabii daha sonrakilere de, bize de…
    Ancak sonra gelenlerin birçoğu bu mesajları alacakları yerde, Yunus’un
    (a.s.) balığın karnına nasıl sığdığı, “yaktin”in nasıl bir ağaç olduğu üzerinde
    fikir yarıştırmakla meşgul olmuşlardır.
    Görülüyor ki Kur’an’daki kıssalar yaşadığımız hayatla o kadar iç içedirler
    ki, onları anlamadan, ne yapacağımız hareketlerin, ne de bu hareketlerin
    karşılığı olarak gelecek sonuçları iyi değerlendirmemiz mümkün olacaktır.
    Kıssalara tarih gözüyle bakmak, ya da onların yaşayan şahıslara özel,
    onlarla sınırlı olduğu şeklinde bir kabul, Kur’an’ın yeterince özümsenmediğinin
    bir göstergesi olacaktır. Kur’an’da Yusuf (a.s.) kıssası, onun hayatını
    anlatmak için midir? Süleyman (a.s.)’la Sebe melikesi arasında diyalog,
    Sebe kraliçesi gibi bir yöneticiye Allah’ın dininin tebliğ edilmesi örnekliği
    değil midir? Peygamberimiz’in diğer kavimlerin krallarına yaptığı İslâm’a
    dâvete örneklik teşkil etmemiş midir?
    Mûsâ (a.s.), İsa (a.s.) ve diğer rasullerin kıssaları bize yaşadığımız anın
    ve gelecekte bunlara karşılık yaşayacağımız olayların ipuçlarını verir, yol
    gösterir. İslâmî mücâdelede yöntem sorunlarımıza cevaplar verir. Karşılaşacağımız
    soruları, atılacak çamur ve iftiraları bildirir. Kâfirlerin takınacakları
    tutumlar ve bunlara karşı alınacak tedbirler hakkında bizleri uyarır.
    Öyleyse; tûfan, gemi, balık, taht, cin, köşk, yaktin, dâbbe vs. gibi tâlî
    meselelerle uğraşıp, kıssalardaki ana mesajları gözden kaçırmayalım. Kıssalardaki
    kapalı meseleleri ancak Kur’an’ın bildirdiği gayb bilgisinin sınırları
    içerisinde mütâlaa etmeli, bu meselelerin “kıssacılık” veya “İsrâiliyât”-
    tan kaynaklanan mevzû haberlerle yorumlanması cihetine gitmemeliyiz.
    Özellikle kıssaları tarihî ayrıntılara hapsederek vakit geçirmeyelim; zira
    859 21/Enbiyâ, 87
    860 37/Sâffât, 148
    • 315 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    biliyoruz ki, bu tür bir çaba bize hak nâmına hiçbir şey kazandırmayacağı
    gibi, yaptığımız iş “gaybı taşlmak”tan öte bir şey olmayacaktır. Birer tebliğci
    olan/olması gereken bizler, bu gerçeklerin ışığında tekrar kıssaları okuyalım.
    Okuduklarımızı Kur’an bütünlüğü içerisinde ele alarak değerlendirelim.
    861
    Kur’ân-ı Kerim’de Anlatılan Kıssaların Hikmetleri
    Kur’ân-ı Kerim’deki kıssaların oldukça büyük, pekçok hikmetleri vardır.
    Bunların bazıları şunlardır:
    1. Yüce Allah’ın bu kıssaların ihtivâ ettiği hikmeti açıklaması. Çünkü
    Yüce Allah: “Andolsun onlara kendisinde alıkoyucu özelliği olan haberler gelmiştir.”
    862 buyurmaktadır.
    2. Yalanlayanları cezâlandırmak sûretiyle Yüce Allah’ın adâletinin açıklanması.
    Allah Teâlâ yalanlayıcılar hakkında: “Biz onlara zulmetmedik; Fakat
    onlar kendi nefislerine zulmettiler. Rabbinin emri gelince Allah’ı bırakıp
    da tapındıkları ilâhları onlara bir fayda sağlamadı.” 863 diye buyurmaktadır.
    3. Mü’minleri mükâfatlandırmak sûretiyle Allah’ın lutfunun açıklanması.
    Allah: “Biz üzerlerine ufak taş yağdıran bir rüzgâr gönderdik. Lût’un
    ailesi müstesnâ. Onları seher vaktinde kurtardık. Tarafımızdan bir nimet olmak
    üzere (bunu yaptık). İşte şükredenleri Biz böyle mükâfatlandırırız.” 864
    diye buyurmaktadır.
    4. Peygamber (s.a.s.)’in, yalanlayıcıların kendisine yaptıklarına karşı teselli
    edilmesi. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Eğer seni yalanlıyorlarsa,
    onlardan öncekiler de yalanlamışlardı. Peygamberleri onlara apaçık delillerle
    (mûcizelerle), sahifelerle ve nur saçan kitaplarla gelmişti. Sonra kâfir olanları
    yakaladım. Şimdi onlara azâbım nasıldır!?” 865
    861 Cengiz Duman, Tebliğ Sürecinde Kur’an Kıssaları, Haksöz, sayı 30, Eylül 1993, s. 28-29
    862 54/Kamer, 4
    863 11/Hûd, 101
    864 54/Kamer, 34-35
    865 35/Fâtır, 25-26
    • 316 •
    Ahmed Kalkan
    5. Mü’minleri iman üzere sebat etmeleri ve imanlarını arttırmaları için
    teşvik etmek. Çünkü mü’minler kendilerinden önce yaşayan mü’minlerin
    kurtulduklarını ve cihad ile emrolunanların İlâhî yardıma mazhar olarak
    zafere eriştiklerini bu kıssalarla öğrenmiş bulunuyorlardı. Allah Teâlâ şöyle
    buyurmaktadır: “Biz de duâsını kabul edip, kendisini gamdan kurtarmıştık.
    Biz mü’minleri işte böyle kurtarırız.” 866; “Andolsun ki Biz senden önce kavimlerine
    rasûller gönderdik, onlar da kavimlerine açık açık delillerle geldiler. Biz
    günahkârlardan intikam aldık. Mü’minlere yardım etmek ise zâten üzerimize
    bir haktır.” 867
    6. Kâfirleri küfürlerini sürdürmekten sakındırmak. Çünkü Yüce Allah
    şöyle buyurmaktadır: “Acaba onlar yeryüzünde gezip kendilerinden öncekilerin
    âkıbetlerinin nasıl olduğuna bakmadılar mı? Allah onları toptan helâk
    etmiştir. Kâfirlere de onların (âkıbetlerinin) benzerleri vardır.” 868
    7. Peygamber (s.a.s.)’in risâletini ispatlama. Çünkü geçmiş ümmetlere
    dâir haberleri ancak Yüce Allah bilir. Zira Allah Teâlâ şöyle buyurmaktadır:
    “Bunlar sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir. Onları bundan evvel
    ne sen biliyordun, ne de kavmin.” 869; “Sizden öncekilerin Nûh, Âd ve Semûd
    kavimlerinin ve onlardan sonra Allah’tan başkasının bilmediği kavimlerin
    haberleri size gelmedi mi?” 870
    Kur’an’da Kıssalar Yoluyla Verilen Mesaj
    Kur’an kıssalarında yer alan geçmiş toplumlar ve eski ümmetlerin hayat
    tecrübelerinin değerini anlayabilmemiz için şu gerçekleri iyice kavramalı,
    vicdanlarımızda canlandırmalıyız: Kur’an bu ümmetin yaşayan kitabı,
    öğüt verici kılavuzu ve içinde hayatına ilişkin dersler okuduğu okuludur.
    Yüce Allah ilâhi sistemini yeryüzünde gerçekleştirmekle görevlendirdiği
    ilk müslüman cemaati, bu son derece önemli göreve hazırladıktan sonra
    Kur’an aracılığı ile sürekli bir eğitime tabi tutmuştur. Bunun yanı sıra yüce
    Allah Peygamberimizin (salât ve selâm üzerine olsun) vefatından sonra bu
    866 21/Enbiyâ, 88
    867 30/Rûm, 47
    868 47/Muhammed, 10
    869 11/Hûd, 49
    870 14/İbrâhim, 9
    • 317 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ümmetin bütün kuşaklarını yönlendirmek, eğitmek ve vaad ettiği üzere insanlığa
    ideal biçimde önderlik etmek hususunda Kur’ân-ı Kerim’in canlı ve
    sürekli bir kılavuz fonksiyonunu yerine getirmesini murad etmiştir. Yalnız
    bunun için müslüman kuşakların Kur’an’ın gösterdiği yolda yürümeleri,
    Ona olan sımsıkı bağlılıklarını hiç gevşetmeden sürdürmeleri, bir bütün
    olarak yaşama tarzlarını ondan almaları, diğer bütün yeryüzü kaynaklı sistemlerin
    câhiliyye sistemleri olması hasebiyle mümin, Kur’an’ın kendine
    sağladığı bir güvenle onlara aldırış etmeden, tepeden bakabilmelidir.
    Bu Kur’an, sadece okunup geçilecek bir söz yığını değildir. Tersine geniş
    kapsamlı bir kılavuz, bir talimatnamedir. O, pratik hayatın talimatnamesi
    olduğu kadar aynı zamanda eğitim kılavuzu, eğitim talimatnamesidir. İşte
    bu gerekçe ile oluşturup, eğitmek üzere geldiği müslüman cemaate, insanlığın
    geçmişteki hayat deneyimlerini, duygulandırıcı bir üslupla sunuyor. Bu
    alanda Hz. Âdem’den (a.s.) beri süre gelen iman çağrısının yaşadığı tecrübelere
    öncelik tanıyor, bu tecrübeleri gerek insan psikolojisine ve gerekse
    pratik hayata ilişkin türleri ile müslüman ümmetin bütün kuşaklarına bir
    çeşit yol azığı olarak sunuyor, bu ümmeti bu son derece değerli yol azığı
    ile ve değişik türde oluşmuş tarihsel birikimle donatırken onun hangi
    yolu izleyerek yürüyeceğini açık-seçik biçimde öğrenmesini amaçlıyor. İşte,
    Kur’an’da bu kadar çok sayıda, bu kadar çeşitli ve bu denli canlı, somut mesaj
    sunan kıssa ile karşılaşmamızın nedeni budur. Bu kıssaların en sık rastlanan
    türü İsrailoğulları’na (yahûdilere) ilişkin kıssalardır. Bunun birçok
    sebebi vardır. Bunlardan birkaç tanesini belirtelim:
    Yüce Allah bu ümmetin kimi kuşaklarının vaktiyle İsrailoğulları’nın geçirdikleri
    tarih dönemlerinin benzerlerini yaşayacaklarını, bu kuşakların,
    dinlerine ve inançlarına karşı eski yahûdilerin tavırlarına benzer tavırlar
    takınacaklarını bildiği için yollarında karşılaşacakları tökezleme noktalarını,
    kendilerine yahûdi tarihinin olaylarında somutlaşmış örnekler halinde
    sunmuştur. Böylece bu kuşaklar yolları boyunca karşılaşacakları bu tökezleme
    noktalarına ayak kaptırmadan, ya da onlara saplanıp kalmadan önce
    bizzat Yüce Allah’ın, önlerine tuttuğu bu tarih aynasında yüzlerini görerek
    öğüt ve ibret alabilecektir.
    Bu Kur’an, müslüman ümmetin kuşakları tarafından dikkatle okunmalı,
    bilinçli bir şekilde algılanmalıdır. Bu Kur’an, günümüzün meselelerini
    çözmek ve geleceğe uzanan yolumuzu aydınlatmak üzere sanki şimdi ini•
    318 •
    Ahmed Kalkan
    yormuşçasına canlı direktifler bütünü kabul edilerek üzerinde kafa yorulmalıdır.
    Yoksa Kur’an sadece âhenkle okunması lâzım gelen bir güzel sözler
    manzûmesi ya da bir daha geri gelmeyecek olan tarihe karışmış gerçeklerin
    tutanak defteri olarak düşünülmemelidir. Biz bu Kur’an’ı gerek geçmiş gerekse
    şimdiki hayatımızda birer direktifimiz olsun niyetiyle okumadıkça
    O’ndan asla yararlanamayız. Tıpkı ilk müslüman cemaat gibi; Onlar Kur’an’ı,
    o günkü pratik hayatlarının gelişmelerine ilişkin direktifler almak amacı ile
    okuyorlardı. Kur’an’ı bu bilinçle okuduğumuz takdirde her şeyi onun satırlarında
    buluruz. O’nun âyetlerinde Kur’an gerçeğini dikkate almak istemeyenlerin
    hiçbir zaman düşünemeyecekleri, deyim yerindeyse akıllarının
    ucundan bile geçmeyen nice şaşırtıcı, insanı hayrette bırakan açıklamalar
    bulacağız. Onun kelimelerinin, cümlelerinin ve direktiflerinin nabzı atan,
    hareket eden ve yolumuzun kritik dönemeçlerini işaretleyen canlı varlıklar
    olduklarını göreceğiz. Bu canlı varlıklar bize kimi zaman “şunu yapınız,
    şunu sakın yapmayınız”, kimi yerde “şu düşmanınızdır, şu da dostunuzdur”
    ve kimi durumlarda da “şurada çok ihtiyatlı olunuz, şurada hazırlıklı olunuz”
    diyeceklerdir. Bu canlı varlıklar başımıza gelecek her olay, karşımıza
    çıkacak her gelişme önünde bize uzun, ayrıntılı ve yerli yerinde açıklamalar
    sunacaklardır. İşte o zaman Kur’an’ın yararlı ve hayat dolu bir gerçek olduğuna
    dikkat çeken Yüce Allah’ın şu buyruğunun anlamını kavrayabileceğiz:
    “Ey müminler, Allah ve Peygamber size hayat verecek gerçeğe çağırdıklarında
    onlara olumlu karşılık veriniz.” 871
    Kur’an mesajı, bir hayat çağrısıdır, sürekli ve yenilenen bir hayata çağrıdır.
    Onun çağrısı, tarihin eski bir dönemi ile sınırlı bir hayata ilişkin değildir.
    Kur’an kıssalarının içerdiği bütün mesajları istesek de tümüyle kavrayamayız.
    Çünkü tecrübelerimizden de öğrendiğimiz gibi, Kur’an âyetleri
    kalplere yönelik mesajlarını, kalplerin içinde bulundukları durum ve bu
    durumların ortaya çıkardığı ihtiyaçlar oranında sunar ve her zaman ihtiyaç
    oranında mesaj birikimlerini kalplere açar.872
    871 8/Enfâl, 24
    872 Seyyid Kutub, Fî Zılâli’l Kur’an
    • 319 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an Kıssalarında Sünnetullah
    (Değişmeyen İlâhî Yasalar)
    Kur’an kıssalarında vurgulanan ya da hikmet olarak çıkarılan toplumlarla
    ilgili sünnetullah özelliklerini şu maddeler halinde, ana başlıklarıyla
    sunabiliriz:
    I. Toplumların Yapılarıyla İlgili Sünnetullah Özellikleri
    a- İnsan, toplumsal bir varlıktır.
    b- Toplumlar canlı (hayatî) bir yapıya sahiptirler.
    c- Toplumlar yasalara (sünen/sünnetler) sahiptir.
    d- Toplumsal yasalarda değişme olmaz.
    e- Toplumların belirli hayat süreçleri (ecel) vardır.
    f- Toplumlar değişkendirler.
    g- Toplumların gelecekleri kendi davranışlarına bağlıdır.
    h- Bütün toplumlar elçiler aracılığıyla uyarılmıştır.
    ı- Elçi gönderilmeyen toplumlar helâk edilmezler.
    i- Helâk edilen toplumlarca bütün elçiler yalanlanmıştır.
    j- Toplumun önderleri, toplumdan sorumludur.
    k- Toplumların mânevî yönleri maddî yönlerinden önceliklidir.
    II. Mü’min Toplumlarla İlgili Sünnetullah Özellikleri
    a- Yeryüzüne mü’min toplumlar hâkim olacaktır.
    b- Allah mü’minlerle beraberdir ve onlara yardım eder.
    c- Allah, dinine yardım edenlere yardım eder.
    • 320 •
    Ahmed Kalkan
    d- Mü’minler, kâfir toplumlar helâk edilirken kurtarılırlar.
    e- Mü’min toplumlar, öncekilerin başına gelenlerle deneneceklerdir.
    f- Mü’minler yeryüzünde baskıya mâruz kalırlarsa, hicret etmelidirler.
    III. Kâfir toplumlarla ilgili Sünnetullah Özellikleri
    a- Kâfir toplumlar varlıklarını sürdüremezler.
    b- Kâfir toplumlar hemen helâk edilmezler.
    c- Allah kâfir toplumları, belki inanırlar diye sıkıntılar ve bolluklarla
    imtihan eder.
    d- Kâfir toplumlar inkârdan vazgeçip inanırlarsa Allah affeder.
    e- Azap geldikten sonra kâfirlerin inanması fayda vermez.
    f- Ataları körü körüne taklit etmek, toplumları felâkete götürür.
    IV. Bazı Toplumsal Sünnetullah İlkeleri
    a- Allah, kâfirlere karşı mü’minlerin yardımcısıdır. 873
    b- İster sâlih bir toplum olsun, ister câhilî bir toplum; Allah, kendi nefislerini,
    benliklerini değiştirmeyen toplumların konumunu değiştirmez.
    “Bir toplum, kendi öz benliğinde olanları değiştirmedikçe, Allah onların durumlarını
    değiştirmez.” 874
    c- Bir toplumun niceliği değil; niteliği önemlidir. Kur’an, Tâlut’un az
    sayıdaki üstün nitelikli kuvvetiyle mü’minlerin, Câlut’un çok sayıdaki nicel
    açıdan üstün kuvvetini nasıl yendiğini anlatır 875 ve bu konudaki İlâhî
    sünnetini hatırlatır: “Nice az bir topluluk, Allah’ın izniyle nice çok sayıdaki
    873 48/Fetih, 22-23
    874 13/Ra’d, 11
    875 2/Bakara, 246-252
    • 321 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    topluluğa gâlip gelmiştir.” 876; “Eğer Allah’ın kimi insanları, diğerleriyle def
    edip yok etmesi olmasaydı, yeryüzü mutlaka fesâda uğrardı.” 877
    d- Allah müstaz’aflardan ve muttakîlerden yanadır: “Biz istiyorduk ki;
    orada müstaz’aflara lütufta bulunalım; onları imamlar/önderler yapalım ve
    onları yeryüzünde vârisler kılalım.” 878; “Zâlimleri mutlaka helâk edeceğiz.
    Onları yok ettikten sonra yerlerine sizleri yerleştireceğiz. Bu da Allah’a karşı
    sorumluluk bilinci taşıyanlar ve azap vaadimden korkanlar içindir.” 879
    Kur’ân-ı Kerim, toplumların yıkılış biçimlerini ve kötü sonlarını ortaya
    koyduğu gibi; onları, bu noktaya getiren sebepleri de açıkça beyan eder. Bu
    nedenlere ilişkin şu örnekler verilebilir:
    a- Zulüm, baskı, haksızlık ve günahlar: “Onlara azâbımız geldiği zaman;
    ‘biz gerçekten zulmedenlerdendik’ demekten başka itirafları olmadı.” 880
    b. Lüks, israf, fısk ve bozgunculuk içinde olma: “Biz bir ülkeyi yok etmek
    istediğimiz zaman, oranın bolluktan şımaranlarına emrederiz. Orada
    bozgunculuk yaparlar.” 881
    c. Cinsel sapıklık, aşırılık ve yol kesme: “Gerçekten siz (Lût kavmi), sizden
    evvel hiçbir kavmin yapmadığı çok kötü işi yapıyorsunuz. Siz erkeklere
    yaklaşacak, yol kesecek ve toplantınızda edepsizlik yapıp duracak mısınız?”
    882
    d. Günah, zulüm, refah ve zevke dalma: “zulmedenler, kendilerine verilen
    refahın peşine düşüp şımardılar, mücrimlerden/günahkârlardan oldular.”
    883
    876 2/Bakara, 249
    877 2/Bakara, 251
    878 28/Kasas, 5
    879 14/İbrâhim, 13
    880 7/A’râf, 5
    881 17/İsrâ, 16
    882 29/Ankebût, 28-29
    883 6/En’âm, 44
    • 322 •
    Ahmed Kalkan
    e. İtaatsizlik, nankörlük: “Bu ülkenin halkı, Allah’ın nimetlerine nankörlük
    etti. Bu yüzden Allah onlara, yaptıklarına karşılık, korku ve açlık elbisesini/
    ıstırabını tattırdı.” 884
    f. Kitabın (Kur’an’ın) bir kısmına inanıp bir kısmına inanmamak. Bunun
    cezâsı dünya hayatında rezil olmaktır. 885
    g. Hz. Peygamber’in emrine muhâlefet, fitne/belâ ya da acıklı bir azâbı
    getirir. 886
    h. Önde gelenlerin ve Sâlihlerin fesâdı önlememeleri. 887
    i. Ekonomik dengesizlik, vurgun ve soygunlar. 888
    A’râf sûresinin devam eden âyetleri sırasıyla Âd kavminin, Semûd kavminin,
    Lût kavminin ve Medyen kavminin helâklerini peşi peşine anlatmaktadır.
    889 Sonra şu prensip açıklanmaktadır: “Biz hangi ülkeye bir peygamber
    gönderdiysek, halkı (peygambere başkaldırmasınlar ve Bize) yalvarıp
    yakarsınlar diye mutlaka yoksulluk ve darlıkla sıkmışızdır. Sonra kötülüğü
    (yoksulluk ve darlığı) değiştirip yerine iyilik (bolluk) getirdik, nihâyet çoğaldılar
    ve ‘Atalarımıza da böyle darlık ve sevinç dokunmuştu’ (onlar da sıkıntılı
    ve sevinçli günler geçirmişlerdi) dediler. Biz de onları, hatırlarından geçmediği
    bir anda ansızın yakaladık.” 890
    Kur’ân-ı Kerim’de Kıssa Kavramı
    Kıssa kelimesinin çoğulu olan “kasas” ve türevleri, Kurân-ı Kerim’de
    toplam 26 yerde geçer.891 Kıssa kavramına yakın anlamı olan, haber, vâkıa,
    hâdise anlamına gelen nebe’ ve çoğulu enbâ’ kelimeleri de toplam 29 yerde
    884 16/Nahl, 112
    885 2/Bakara, 85
    886 24/Nûr, 63
    887 11/Hûd, 116
    888 11/Hûd, 84-86
    889 bk. 7/A’râf, 65-93
    890 7/A’râf, 94-95
    891 Kıssa Kelimesinin Çoğulu Kasas ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 26 Yerde): 3/Âl-i
    İmrân, 62; 4/Nisâ, 164, 164; 6/En’âm, 57, 130; 7/A’râf, 7, 35, 101, 176, 176; 11/Hûd, 100, 120; 12/Yûsuf, 3,
    3, 5, 111; 16/Nahl, 118; 18/Kehf, 13, 64; 20/Tâhâ, 99; 27/Neml, 76; 28/Kasas, 11, 25, 25; 40/Mü’min, 78, 78.
    • 323 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    kullanılır. Hubr, haber ve ahbâr kelimeleri de toplam 7 yerde zikredilir. Yirmi
    sekizinci sûrenin ismi de Kasas (Kıssalar) sûresidir.
    Kur’ân-ı Kerim’de, her haberin gerçekleşeceği bir zamanın olduğu vurgulanır.
    892 Kur’an’ın büyük bir haber olduğu beyan edilir.893
    Kur’an, bazı geçmiş olayların ve eskiden yaşayan kimselerin haberlerini
    anlatır. 894 Bu haberlere Kur’an, gayb haberleri,895 eğer bahsedilen kişiler
    peygamber ise Peygamber haberleri 896 der.
    Kur’an, peygamberlerin bir kısmının kıssalarını anlatmış, bir kısmının
    ise anlatmamıştır. 897
    Kur’ân-ı Kerim’de kıssa kelimesi geçmez. Aynı kökten gelen, aslında
    isim olup masdar yerine de kullanılan kıssa kelimesinin çoğulu “kasas”
    biçiminde ve “kasasnâ”, “nekassu”, “lem naksus” gibi fiil hallerinde kullanıldığı
    görülür. Anlam olarak bakıldığında, kelime, peygamberlerin hayat
    ve mücâdeleleri olaylarına verilen bir isim olarak (kasas şeklinde, kıssalar
    olarak) geçtiği gibi; anlatmak, bir haber veya sözü bildirmek, açıklamak,
    tâkip etmek, izlemek gibi mânâlarda da pek çok yerde kullanılmaktadır.
    Bu kelime ve anlatım üslûbu, Kur’an’da geçmiş eserleri, izleri açığa çıkarmak,
    bu sûretle insanların unutmuş bulundukları veya gâfil oldukları olaylar
    üzerine dikkatleri yoğunlaştırarak derinden derine tefekkür alanına
    çıkarma gâyesine dikkat çekmek ister tarzda kullanılır. İşte bundan dolayı
    da Kur’an “kıssa” kelimesi yerine, ilk bakışta daha uygun gibi sanılan
    (Arapça) “hikâye” kelimesini kullanmamıştır. Çünkü hikâye kelimesinin
    lügat anlamı; bir şeyin aynısını ve benzerini getirnek mânâsına gelmektedir.
    Arapçada ve Türkçede hikâye denilince, ister vuku bulsun, ister (gerçek
    olabilecek tarzda ama) hayâlî olsun, anlatılan her şeye hikâye denir ki, bu
    anlam Kur’an kıssalarının mâhiyet ve keyfiyeti ile asla bağdaşmaz. Kur’an
    kıssalarına hikâye demek doğru değildir.
    892 6/En’âm, 67
    893 38/Sâd, 67-68, 88
    894 20/Tâhâ, 99
    895 3/Âl-i İmrân, 44; 11/Hûd, 49
    896 11/Hûd, 120
    897 4/Nisâ, 164; 6/En’âm, 83-87, 89; 21/Enbiyâ, 48-91; 40/Mü’min, 78
    • 324 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’ân-ı Kerim, kıssalar konteksi içerisinde geçmiş tarihî olaylar hakkında
    kasas kelimesi dışında nebe’ (çoğulu enbâ’), asr-ı saâdette vuku bulan
    hâdiseler için de haber (çoğulu ahbâr) kelimelerini de kullanmıştır. Ancak
    kasas kelimesi dışındaki farklı kelimelerle de ifâde edilen Kur’an kıssalarındaki
    ortak ve değişmeyen nokta, vukuu kesin tarihî olaylar ve haberler
    olmasıdır. Kıssa kelimesi, günümüzde çağrıştırdığı anlamın ötesinde Arapça’da
    hayale, tahrife, yanlışa dayanmaksızın gerçek olaylar hakkında kullanılan
    bir kelimedir. Vukuu kesin olmayan anlatımlar için kullanılan diğer
    kelimeleri kıssa kavramı yerine kullanmak kesinlikle yanlıştır.
    “Şüphesiz bu, gerçek kıssadır…” 898
    “Bir kısım peygamberleri sana daha önce anlattık, bir kısmını ise sana
    anlatmadık…” 899
    “Görmediler mi ki, onlardan önce yeryüzünde size vermediğimiz bütün
    imkânları kendilerine verdiğimiz, gökten üzerlerine bol bol yağmurlar indirip
    evlerinin altından ırmaklar akıttığımız nice nesilleri helâk ettik. Biz onları,
    günahları sebebiyle helâk ettik ve onların ardından başka nesiller yarattık.” 900
    “Ve onlara olup bitenleri tam bir ilim ile mutlaka kıssa edeceğiz/anlatacağız;
    çünkü Biz, onlardan (onların yaptıklarından) uzak değiliz.” 901
    “İşte o ülkeler -ki, sana onların haberlerinden bir kısmını anlatıyoruzandolsun
    ki, peygamberleri onlara apaçık deliller (mûcizeler) getirmişlerdi.
    Fakat önceden yalanladıkları gerçeklere iman edecek değillerdi. İşte kâfirlerin
    kalplerini Allah böyle mühürler.” 902
    “…İşte âyetlerimizi yalanlayan kavmin durumu budur. Bu kıssayı anlat,
    umulur ki düşünür, ibret alırlar.” 903
    “Andolsun ki Biz sizden önce, peygamberleri kendilerine mûcizeler getirdiği
    halde (yalanlayıp) zulmettikleri için nice nesilleri helâk ettik. (Onları
    898 3/Âl-i İmrân, 62
    899 4/Nisâ, 164
    900 6/En’âm, 6
    901 7/A’râf, 7
    902 7/A’râf, 101
    903 7/A’râf, 176
    • 325 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    helâk etmeseydik bile) iman edecek değillerdi. İşte Biz suçlu kavimleri böyle
    cezâlandırırız. Sonra da sizin nasıl davranacağınızı görmemiz için onların
    ardından sizi yeryüzünde halifeler (onların yerlerine hükümranlar) kıldık.”
    904
    “İşte bu, (halkı helâk olmuş) memleketlerin haberlerindendir. Biz onu
    sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Onlardan (bugüne kadar izleri) ayakta kalan
    da vardır, biçilmiş ekin (gibi yok olan) da vardır.” 905
    “Peygamberlerin haberlerinden senin kalbini (tatmin ve) teskin edeceğimiz
    bir haberi sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Bunda sana hak, mü’minlere
    de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir.” 906
    “(Ey Muhammed!) Biz sana bu Kur’an’ı vahyetmekle (geçmiş toplumların
    haberlerini) en güzel şekilde sana kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Gerçek şu ki;
    Sen bundan önce (bu haberleri) elbette bilmiyordun.” 907
    “İşte bu, sana vahyettiğimiz gayb haberlerindendir” 908
    “Andolsun onların (geçmiş peygamberler ve ümmetlerinin) kıssalarında
    akıl sahipleri için pek çok ibretler vardır. (Bu Kur’an) uydurulacak bir söz
    değildir. Ancak kendinden öncekilerin tasdiki, her şeyin açıklanması, iman
    eden bir toplum için bir rahmet ve hidâyettir.” 909
    “Onların (Ashâb-ı Kehfin başından geçenleri hak/gerçek olarak kıssa ediyoruz/
    anlatıyoruz…” 910
    “(Rasûlüm!) İşte böylece geçmiştekilerin haberlerinden bir kısmını sana
    kıssa ediyoruz/anlatıyoruz. Şüphesiz ki, tarafımızdan sana bir zikir (üzerinde
    düşünmeye ve ibret almaya lâyık olaylara dair haberleri içeren Kur’an)
    verdik.” 911
    904 10/Yûnus, 13-14
    905 11/Hûd, 100
    906 11/Hûd, 120
    907 12/Yûsuf, 3
    908 12/Yusuf, 102
    909 12/Yûsuf, 111
    910 18/Kehf, 13
    911 20/Tâhâ, 99
    • 326 •
    Ahmed Kalkan
    “Andolsun senden önce de peygamberler gönderdik. Onlardan sana kıssalarını
    anlattığımız kimseler de var, kıssalarını anlatmadığımız, /durumlarını
    sana bildirmediğimiz kimseler de var…” 912
    “Andolsun, onlara kötülükten önleyecek nice önemli haberler gelmiştir.
    Bunlar, gâyesine ulaşan birer hikmettir. Fakat peygamberlerin uyarıları fayda
    vermiyor.” 913
    Kıssacılık ve Kıssacılar
    Kıssacılık Ne Zaman Başladı? Halkın terbiyesine katkıda bulunarak
    dinî duygularını geliştirmek maksadıyla geçmiş milletlerin Kur’ân-ı Kerim’de
    zikredilen hikâyelerini anlatıp şerheden vâizlere kas (kaas) veya kassâs
    (çoğulu kussâs) denmektedir.
    Rasûl-i Ekrem’in “Ancak emîr, memur veya hilekâr olanlar kıssa anlatabilir.”
    914 hadisi, her önüne gelenin kıssacılık yapamayacağını ve bu işin
    son derece mes’ûliyetli olduğunu ifâde etmektedir. Hz. Peygamber’in kıssa
    söyleyip söylemediği Enes bin Mâlik’e sorulmuş, o da “Hz. Peygamber kıssa
    anlatmazdı” diye cevap vermiştir.915 Abdullah bin Ömer’in “Kıssacılık ne
    Hz. Peygamber zamanında, ne de Ebû Bekir ve Ömer devirlerinde vardı916
    demesi de, İslâm’ın ilk devirlerinde kıssacılığın henüz başlamadığını göstermektedir.
    Yalnız, Hz. Ömer devrinde917 kıssacılık kapısının zorlanmaya
    başladığına dâir rivâyetler bulunmaktadır. Ashabdan Temîm ed-Dârî’nin
    bu mevzûdaki çeşitli müracaatlarını Hz. Ömer reddetmiş ve hatta bir defasında
    elini boğazına götürüp kesiyormuş gibi yaparak kıssacılığın çok tehlikeli
    bir meslek olduğunu anlatmak istemiştir.918 Yine Hz. Ömer, aynı maksatla
    kendine müracaat eden Hâris bin Muâviye’ye “kıssacının zamanla gurura
    kapılarak kendini halktan üstün görmeye başlayabileceğini” söyler.919
    912 40/Mü’min, 78
    913 54/Kamer, 4-5
    914 İbn Mâce, Edeb 40
    915 Süyûtî, Tahzîru’l-Havâs, vr. 22a
    916 İbn Mâce, Edeb 40
    917 h. 13-23/m. 634-643
    918 Ali el-Kari, Mevzûât, s. 15
    919 Ali el-Kari, Mevzûât, s. 15
    • 327 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Müracaatları ile Hz. Ömer’i bîzâr eden Temîm ed-Dârî’nin sadece cuma
    günleri “Kur’an okuyarak halka hayrı emredip şerden nehyetmek şartıyla”
    izin koparabildiği rivâyet edilmektedir.
    Diğer taraftan Hasan el-Basrî, kıssacılığın bid’at olduğunu söylerken,
    İbn Sîrîn de bu bid’atı Hâricîlerin ihdâs ettiğini ifâde etmektedir. Ayrıca
    fitnenin zuhurundan sonra kıssacığılı Muâviye’nin ihdâs ettiği de söylenmektedir.
    Kıssacığın başlangıcı hakkındaki bu değişik rivâyetler, aynı zamanda
    bu mesleğe ashâb ve tâbiîn büyüklerinin itibar etmediklerini ve bu hususta
    onların çok titiz davrandıklarını da belirtmektedir. Medinelilerin kıssacısı
    olarak bilinen İbn Ebi’s-Sâib’e (II/VII. asır) halkı Kur’ân-ı Kerim’den usandırmamak
    için yalnız cuma günleri ve mahdut sayıda kıssa anlatmasını
    tavsiye eden Hz. Âişe’nin endişesi meydandadır.920
    Bu rivâyetler bize göstermektedir ki, kıssacılık İslâm âlimlerince hüsn-i
    kabul görmemekle beraber, ilk asırlarda kıssacıların işlediği mevzûlar muayyen
    idi. Daha sonraları bu belli ölçüler aşılarak, kıssacılık mesleğine küçüklük
    ve çirkinlik kazandıracak olan ölçüsüz hikâyecilik yoluna girilmiştir.
    Kıssacıların Belli Başlı Özellikleri: Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i
    ani’l-münker vazifesini îfâ etmek ve İslâm büyüklerinin müsaadeleriyle İslâmî
    esaslar dâhilinde halka nasihat eden iyi niyetli kıssacılar istisnâ bırakılarak,
    dinî bakımdan herhangi bir endişe duymaksızın kıssacılığı istismar
    eden pervâsız hikâyecilerin durumları bizi ilgilendirmektedir. Genellikle
    kıssacılar, İslâmî ilimlerden, özellikle hadis ve rivâyet inceliklerinden haberi
    olmayan câhil kimselerdir. Zaten bu durumları sebebiyledir ki, hadis
    âlimleri tarafından daha ilk anda yakalanmış ve teşhir edilmişlerdir. İslâm
    ruhuna vâkıf olamayışları yüzünden de Kur’ân-ı Kerim’e ters haberler rivâyet
    etmişlerdir. Suyûtî’nin karşılaştığı böyle bir vâizin (kıssacının) sözleri,
    onların ilmî hüviyetlerini göstermesi bakımından enteresandır. Suyûtî diyor
    ki: “Kur’ân-ı Kerim’e tamamen muhâlif haber-i vâhidler rivâyet ederek
    vaaz eden bir şahsa nasihat yollu dedim ki; ‘kardeşim, en iyisi bunları ne
    sen söyle, ne de biz kabul edelim.’ Bana kızarak: ‘o zaman râvîleri tekzib
    etmiş olmaz mıyız?’ diye çıkıştı. Ben de: ‘Ey miskîn, dedim; bunları kabul
    920 Ahmed bin Hanbel, Müsned, VI/217
    • 328 •
    Ahmed Kalkan
    ettiğimiz zaman Kur’ân-ı Kerîm’i, reddettiğimizde ise râvîleri tekzîb etmiş
    oluruz; hangisi daha doğrudur? Sonra bunların doğru rivâyet edildiğini nereden
    biliyorsun?!”…”921
    Kıssacıların en belirli özellikleri mübâlağacı oluşlarıdır. Onların en sâdık
    müşterileri, zihnî ve fikrî durumlarını çok iyi bildikleri avâm tabakasıdır.
    Kıssacılar, normal bir aklın kabul edemeyeceği ölçüsüz masallar icat
    ederek bu müşterilerini memnun etme yolunu tutmuşlardır. Cennetin veya
    cehennemin tavsîfine girişince, Kur’ân-ı Kerim ve hadis-i şeriflerde hiç temas
    edilmeyen konular uydurarak aşırı mübâlağa örnekleri vermişlerdir.
    Meselâ kıssacıların pek mübâlağalı uydurmalarından biri olan Hz. Âdem
    (a.s.) hakkındaki şu masal ne kadar gülünçtür: “Onun başı buluta (veya
    semâya) değiyordu. Bu sürtünme sebebiyle saçları dökülmüştü. Hz. Âdem,
    yeryüzüne indiği zaman, cennetten uzaklaştırılmasına o kadar ağladı ki,
    gözyaşları denize ulaştı ve bu gözyaşlarında gemiler yüzdü”922
    Mükâfat olarak dağıttıkları şeyleri de “sanki daha azını veya çoğunu
    vermek câiz değilmiş gibi” ekseriyâ yetmişer bin adet olarak tevzî etmişlerdir.
    Örnek verecek olursak; Mevzûât kitaplarında şu kabil uydurmalara pek
    sık rastlanır: “Allah Teâlâ sevdiği kimseye beyaz inciden yapılmış bir köşk
    ihsân eder; o köşkte yetmiş bin maksûre (saray) vardır; her maksûrede yetmiş
    bin kubbe vardır, her kubbede bin yatak vardır; her yatakta…”923 Mükâfat
    olarak verilecek nimetlerin miktarı arttıkça, netice itibarıyla halkın hayreti
    de artıyor, hikâyecinin yanında daha çok kalıyor ve bunlara bağlı olarak
    kıssacıya verilecek bahşişlerin miktarı da çoğalıyordu.
    Kıssacılar, aynı zamanda -ashâb devrindeki kıssacıların tersine- “Allah
    rızâsını hesaba katmayarak” ellerine geçecek birkaç kuruş veya ziftlenecekleri
    âdî dünyalık uğruna İslâm’ın temellerini dinamitlemekten çekinmeyecek
    kadar menfaatperest insanlardır. Akıl almaz masallarıyla kıssacılar,
    “esas gâyesi halkı memnun etmek, onların ceplerinden para sızdırmak olan
    efsâne üreticisi durumuna düştüler. Bu hedeflerine varmak için de onlar,
    alelâde halka yönelik hikâyelerin binlercesini uydurup Hz. Peygamber
    (s.a.s.)’e atfettiler ve onları dinleyicilerine anlattılar. Ahmed bin Hanbel ile
    Yahyâ bin Maîn’in karşılaştıkları kıssacının davranışı, onların menfaatçi
    921 Tahzîru’l-Eykaz, 56b
    922 bk. İbn Kuteybe, Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, s. 281
    923 bk. İbn Kuteybe, a.g.e., s. 280
    • 329 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    yönleriyle birlikte ne derece utanmaz olduklarını göstermesi bakımından
    önemlidir. Bu iki meşhur hadisçi Bağdat’ta Rusâfe Mescidinde namaz kılarken
    bir kıssacı: “Haddesenâ Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Maîn…
    şeklindeki bir isnâdla şu uydurma hadisi anlatmaya başlar: “Kim ‘lâ ilâhe
    illâllah’ derse, Allah Teâlâ bu sözün her kelimesinden, gagası altın, tüyleri
    mercan olan bir kuş yaratır…”
    Kıssacı bu hikâyeyi hayalinin genişliği oranında süsleyerek yazıyla kırk
    sayfa tutacak kadar uzatır. Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Maîn, hayretler
    içinde kalarak adlarının karıştığı böyle bir hadisi rivâyet etmediklerini
    birbirine söylemek lüzumunu duyarlar. Şaşkınlıkları geçtikten sonra, Yahyâ
    bin Maîn dinleyicilerin verdiği bahşişleri toplamakta olan kıssacıyı yanlarına
    çağırır. Yeni bir dünyalık ümidiyle onların yanına gelen sözde vâize
    Yahyâ bin Maîn, “Bunu sana kim rivâyet etti?” diye sorar. O da Ahmed bin
    Hanbel ve Yahyâ bin Maîn rivâyet etti” der. Yahyâ sözüne devamla, “Yahyâ
    bin Maîn benim, Ahmed bin Hanbel de bu yanımdaki kişidir; şayet mutlaka
    yalan söylemen icap ediyorsa, buna bizim adımızı karıştırma” diye
    azarlayınca, kıssacı şu cevabı verir: “Çoktan beri Yahyâ bin Maîn’in ahmağın
    biri olduğunu işitirdim. Bunun doğru olduğunu şimdi anladım. Yâhu
    dünyada sizden başka Yahyâ bin Maîn ve Ahmed bin Hanbel yok mu? Ben
    adları Ahmed bin Hanbel ve Yahyâ bin Maîn olan on yedi kişiden hadis
    yazmışımdır!” Ahmed bin Hanbel koluyla yüzünü kapayarak, “bırak şunu
    gitsin!” demiş, kıssacı da onlarla alay eder bir tavırla oradan uzaklaşmıştır.
    924
    Sahtekârlık ve riyâkârlık onların en belirli özelliklerindendir. Kıssacılığı
    çarşı-pazara kadar götüren dilenci hikâyeciler, uydurmalarına sahih hadis
    süsü verebilmek için birkaç tane de sağlam isnad ezberlemek ihtiyacını
    duymuşlar ve hilelerini bu sûretle gizlemek istemişlerdir.
    İbnü’l-Cevzî, onların tipik hokkabazlıklarını şöyle anlatır: “Bunlar
    arasında, suratlarını her çeşit boyaya batıranlar ve bu sûretle kendilerini
    soluk benizli zâhidlermiş gibi gösterecek olan sarımsı bir ten kazananlar
    bulunmakta; diğerleri, istendiği an gözyaşı dökebilmek için tuzlar kullanmaktadır.
    Diğer bazıları kendilerini -zâten teâmüle aykırı olarak allı pullu
    kumaşlarla süslettikleri- kürsünün tepesinden aşağı atacak derecede göste-
    924 İbnü’l-Cevzî, K. Mevzûât, 5a-b; Zehebî, Mîzân I/47; İbn Arâk, tenzîhu’ş-Şerîa, I/14
    • 330 •
    Ahmed Kalkan
    ride ileri gitmekte yahut da, dinleyicilerin alışık olduğu tarz dışında olarak,
    riyâkâr fıkralarını kuvvetli jestlerle nakletmekte, kürsüyü yumruklamakta,
    basamakları koşar adım inip çıkmakta, ayaklarından istimdâda başvurmaktadırlar…
    925
    Kıssacıların Halk ve Âlimler Karşısındaki Durumları: Halk tabakasının
    iyiyi kötüden, doğruyu yanlıştan ayıramayacak bir kapasitede bulunması,
    halk hikâyecisi denebilecek olan kıssacıların işine çok yarıyordu.
    Diğer bir deyişle kıssacıların mantık ölçülerini bir yana atarak alabildiğine
    saçma hikâyeler uydurmaları, halkın cehâleti sebebiyle mümkün olmuştur.
    Zira halk, “aklın kabul etmediği tuhaf hikâyeler anlatan veya kalbi rikkate
    getirip gözyaşları döktürebilen vâizleri dinlemekten hoşlanır”926
    Bu saf ve câhil halk, muhakkak ki, kıssacıların her sözünü sonsuz bir
    itimatla kabule hazır bir derecede onlara bağlı idi. Şâir Külsüm bin Amr
    el-Attâbî (ö. 220/835), bir gün mescidde kendini dinlemek üzere etrafına
    toplanan cemaate şu sözleri hadis diye söylüyordu: “Dilini burnunun
    ucuna dokundurabilen kimse, cehenneme girmeyeceğinden emin olabilir.”
    Kıssacının istemesi üzerine hazır olan bütün cemaat cennetlik olup olmadıklarını
    denemeye girişmişlerdir.
    Her devirde görüldüğü üzere “eğlenceli hikâye ve masalları sert hakikatlerden,
    kuru kanunlardan ve sahih hadislerden daha çok tasvip eden”
    halk, ciddî ve vakur âlimlere iltifat etmeyerek, kıssacıların etrafında toplanagelmiştir.
    Bunun sebebi, sadece kıssacıların çeşitli hilelerle kendilerini
    bir âlim olarak kabul ettirmeye çalışmaları değil; aynı zamanda halkın da
    zihnî yapıları itibarıyla onlardan hoşlanmalarıdır. Halkın kıssacılar tarafından
    söylenen her sözü, en ufak bir zihnî muhâkemeye tâbi tutmaksızın
    kabule âmâde olduklarını ifâde ettiği kadar, kıssacıların da din bakımdan
    hiçbir mülâhazaları olmadığını gösteren şu hal ne kadar düşündürücüdür:
    Mescid-i Hüseynî’de kendisini halkın çepeçevre kuşattığı bir vâiz, içinde
    bir duâ yazılı olan küçük bir kâğıdı etrafındakilere göstererek: “Bunda
    Mûsâ’nın (a.s.) duâsı vardır; bunu her kim okursa veya yanında taşırsa, üzerinden
    farz namazlar sâkıt olur!” diye bağırmaktaydı. Ne tuhaftır ki, onun
    bu pâyânsız cüreti üzerine bir an bile tefekkür etmeyen ve mahşeri andıran
    kalabalıklarıyla sadece “sarık, fes, kavuk ve başörtülerinin görünebildiği”
    925 İbnü’l-Cevzî, el-Kussâs ve’l-Müzekkirîn s. 93
    926 İbn Kuteybe, Te’vîlu Muhtelifi’l-Hadîs, s. 279
    • 331 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bu topluluk, ellerinde hazırladıkları paralarla, kendilerini namaz külfetinden
    kurtaracak olan bu sihirli duâyı bir an önce alabilmeyi düşünüyordu.927
    İmam Ebû Hanife, bir mesele hakkında fetvâ almak isteyen annesinin
    müşkülünü halletmek ister; fakat annesi oğlunun verdiği cevapla tatmin
    olmayarak, zamanın meşhur kıssacısı Zür’a’ya danışmak istediğini söyler ve
    birlikte ona giderler. Ebû Hanife, Zür’a’ya annesini takdim ederek, bir mesele
    hakkında fetvâ almak istediğini söyler. Kıssacı tevâzu göstererek Ebû
    Hanife’nin kendinden daha âlim ve fakîh olduğunu ve binâenaleyh meseleyi
    onun halletmesi gerektiğini söyler. İmamın fetvâsını kıssacının tasdik
    etmesinden sonradır ki, annesi memnun ve mutmain olabilmiştir.928
    Kıssacıların dinî bakımdan bir tehlike teşkil etmeye başlamaları üzerine
    İslâm âlimlerinin onlara karşı daha menfî tavırlar takındıkları görülmektedir.
    Abdullah bin Ömer, kıssacıların sesinden rahatsız olduğunu söyleyerek,
    onların bulunduğu mescidde daha fazla kalmazdı. Bir defasında
    yakınında oturan bir kıssacıyı, oradan emniyet memuru yardımıyla uzaklaştırmıştı.
    Abdullah bin Abbâs, zamanın kıssacılarından Nevf bin Fadâle
    el-Bikâlî’yi “yalan söylüyor Allah düşmanı!” diyerek tezyif etmişti.929 Ebû
    Abdurrahman es-Sülemî (ö. 74/693), talebelerinin kıssacılarla bir yerde bulunmalarına
    izin vermemişti.930 Mâlik bin Enes, kıssacıların Medine câmisinde
    icrâ-yı faâliyette bulunmalarına müsaade etmemişti.
    Şarlatan kıssacıların sahte tavırlarına aldanarak onları büyük âlim diye
    kabul eden halk tabakası, İslâm âlimleri ile kıssacılar arasında cereyan eden
    çetin mücâdelelerde -ne gariptir ki- kıssacıların taraflarını tutmuşlardır.
    Her devirde bunun birçok misalini görmek mümkündür. Bütün bu üzücü
    davranışlara rağmen İslâm ulemâsının kıssacılarla olan mücâdelelerini
    gevşetmedikleri anlaşılmaktadır. Ne var ki, hikâyecilerinin üzerine toz
    kondurmak istemeyen halkın tutumu, âlimleri zaman zaman müşkül durumlarda
    bırakmıştır. Hatta Suyûtî bile, kıssacıların aleyhinde konuşuyor
    diye avam tabakası tarafından ölümle tehdit edilmiştir.
    927 bk. Kasımî, Kavâidu’t-Tahdîs, s. 135-136
    928 Ali el-Kari, Mevzûât, s. 16
    929 Buhârî, İlim 44, Tefsîru sûre (18), 2, 3, 4
    930 Müslim, Mukaddime 7
    • 332 •
    Ahmed Kalkan
    Halkın bu şuursuz tarafgirliğini göz önünde bulunduran âlimler, kıssacılarla
    yaptıkları mücâdelede zaman ve zemine göre çeşitli taktikler kullanmışlardır.
    Edebiyatçı Ebu’l-Kasım, bazı arkadaşlarıyla birlikte hacca gider.
    Medine’ye vardıklarında hacıların, uydurma hadis rivâyet eden bir âmânın
    etrafında toplandıklarını görürler.
    Ebu’l-Kasım, bu hale bir son vermek ister; fakat aynı zamanda halkın
    âmânın tarafını tutarak kendilerine hücum etmelerinden de çekinir. Aklına
    güzel bir çare gelir; derhal yere oturarak Kur’ân-ı Kerim okumaya başlar.
    Halk onun güzel sesiyle Kur’an okuduğunu duyunca, âmâyı terk ederek bu
    defa da Ebu’l-Kasım’ın etrafında toplanır.
    Bütün bu vakalar, halkın din konusundaki büyük cehâleti yüzünden,
    gerçek İslâm âlimlerini sahtesinden ayıramadıklarını, kim daha fazla bağırıp
    eğlendirici hikâyeler anlatırsa ona daha çok itibar ettiklerini göstermektedir.
    Bunun yanında, İslâm âlimlerinin gerek doğrudan doğruya hadis uyduran
    kimselerle, gerek imal edilen bu sözlerin piyasaya arzında büyük
    gayretler sarfeden kıssacılarla pek çetin mücâdele yaptıkları da anlaşılmaktadır.
    931
    931 M. Yaşar Kandemir, Mevzû Hadisler, İFAV Y., s. 83-90; daha geniş bilgi için bk. Hasan Cirit, Halkın İslâm
    Anlayışının Kaynakları Vaaz ve Kıssacılık, Çamlıca Y.
    • 333 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    - 34-41. Âyetler -
    مَا لكُْ كَيْفَ ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ ¦ أَفَنَجْعَلُ اْلُسْلِِ ي نَ  مْ جَنَّاتِ النَّعِي ِ ê عِنْدَ رَبِّ ِ ¦ إِنَّ للُْتَّقِ ي نَ
    انٌ عَلَيْنَا ƒ ونَ أَمْ لكُْ أَيْ َ  كُُونَ أَمْ لكُْ كِتَابٌ فِيهِ تدْرُسُونَ إِنَّ لكُْ فِيهِ لَا يتَخَيَّ ُ ãتَ ْ
    كَءُ ô أَمْ لُمْ شُ َ  مْ بذَِلكَ زَعِي ٌ ê كُُونَ سَلْهُم أَيُّ ُ ã ِلغَ ةٌ إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ إِنَّ لكُْ لَا تَ ْ بَ
    ¦ مْ إِنْ كَُنوا صَادِقِ ي نَ ê كَئِ ِ ó فَلْيَأُْتوا ب شُ َ
    نَّإِ : Doğrusu ¦ تَُّقِ ي نَ للْ : muttakîler (takvâ sahipleri) için مْê عِنْدَ رَبِّ ِ : Rableri
    katında  جَنَّاتِ النَّعِي ِ : naîm cennetleri vardır أَفَنَجْعَلُ : Biz kılar mıyız (yapar
    mıyız) hiç ¦ اْلُسْلِِ ي نَ : müslümanları ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ : o günahkârlar gibi : مَا لكُْ
    size ne oluyor كَيْفَ : nasıl كُُونَ ãت َْ : hüküm veriyorsunuz : أَمْ لكُْ كِتَابٌ
    yoksa sizin için bir kitab mı var فِيهِ تدْرُسُونَ : ders aldığınız إِنَّ : mutlaka
    لكُْ : sizindir diye ونَ  فِيهِ لَا يتَخَيَّ ُ : beğenip seçtiğiniz her şey انٌ ƒ : أَمْ لكُْ أَيْ َ
    yoksa yeminleriniz mi vardır عَلَيْنَا : üzerimizde ِلغَةٌ بَ : sürecek إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ
    : Kıyâmet gününe kadar إِنَّ لكُْ :sizin diye كُُونَ ã لََا ت َْ : ne hükmederseniz
    سَلْهُم : sor onlara مْê أَيُّ ُ : hangisi بذَِلكَ : ona  زَعِي ٌ : kefil أَمْ yoksa (var mı?) :
    لُمْ : onların كَءُ ôشُ َ : ortakları mı فلَيَْأتْوُا : (o halde) getirsinler مْê كَئِ ِ ó : ب شُ َ
    ortaklarını إنِْ كَنوُا : iseler ¦ صَادِقِ ي نَ : doğru sözlü
    “Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol
    cennetler vardır. (34)
    Öyle ya, (Allah’a) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkârlar gibi tutar mıyız
    hiç? (35)
    Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz? (36)
    Yoksa size ait bir kitap var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?
    (37)
    Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)?
    (38)
    • 334 •
    Ahmed Kalkan
    Yoksa, “Ne hükmederseniz mutlaka sizindir” diye sizin lehinize olarak
    tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var? (39)
    Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak? (40)
    Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler
    ortaklarını!” (41)
    34- “Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri
    bol cennetler vardır.”
    Muttakî insanlara, takvâ sahiplerine Allah katında naîm cennetleri vardır.
    Muttakî kimdir? Bunu Hz. Ömer Sahabeden birine soruyor. O da şöyle
    diyor: “Hani, dikenli bir arazide ayakkabısız bir şekilde yürüdüğünde
    ne
    yaparsın? Ayağına diken batmaması için yere çok dikkatli
    basarsın. İşte
    bu yeryüzünde de öyle bir yürüyüşe takva denilir. Bakışlarınızın günaha
    girmemesi, kulaklarınızın günah duymaması, yürüdüğünüz
    yerler günah
    sokakları olmaması, elinizin, gönlünüzün günahla
    kirlenmemesi için dikkat
    etmeye takva denir. Bunu yapan kişiye de muttaki deniliyor. Muttaki
    insanlar cennete alınıyor. Çünkü; “Temiz insanlar, temiz yerlere lâyıktır.”
    35- Müslümanları suçlular gibi yapar mıyız?
    Hiç kuşkusuz bu, tuttukları yol özleri birbirine karşıt olan iki ayrı grubun
    karşılaştığı birbirinin karşıtı iki akıbettir. İki ayrı yol izleyip iki ayrı
    sonuçla karşılaşan iki çelişik çizginin karşıtlığının ifadesidir bu.
    Müşriklere Meydan Okuma: Bu iki âkıbeti vurguladıktan sonra surenin
    akışı müşriklerle karışık, kapalı ve anlaşılmaz bir tarafı bulunmayan
    son derece yalın ifadeli bir tartışmaya giriyor. Onlara meydan okuyor. Bir
    tek cevaptan başka seçeneği bulunmayan, ayrıca demagoji yapmaya da imkân
    bırakmayan peş peşe çarpıcı sorularla onları köşeye sıkıştırıyor. Bunun
    yanı sıra âhirette gerçekleşen korkunç bir sahne ile bir de dünya hayatında
    üstün iradeli, karşı konulmaz caydırıcı güce sahip ulu Allah’ın aleyhlerinde
    başlatacağı savaş ile onları tehdit ediyor:
    • 335 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Öyle ya biz Müslümanları o günahkârlarla bir tutar mıyız hiç?” şeklindeki
    olumsuzluk ifade eden ilk soru, biraz önce sunulan ayetlerde gözler
    önüne serilen her iki grubun akıbetine dikkat çekiyor. Bu sorunun tek bir
    cevabı var: Hayır... Olamaz... Rablerine teslim olan, buyruklarına boyun
    eğen Müslümanlar asla, bu iğrenç sıfatla nitelendirilmeyi hak edecek kadar
    günah işleyen suçlular gibi olamazlar. Gerek akıbet gerekse mükâfat açısından
    Müslümanlarla suçluların bir tutulması ne akıl ne de adalet ölçülerine
    göre normal değildir.
    Avrupalının İspanya’da Öldürdüğü müslüman sayısınca, müslümanlar
    kıyamete kadar kâfir öldüremezler. Çünkü müslümanın hedefi öldürmek
    değildir. “Biz müslümanlarla, suçluları bir tutamayız?” diyor. Allah.(c.c).
    36- Size ne oluyor? Nasıl hükmediyorsunuz?
    “Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?” Neyiniz var sizin?
    Neye dayanarak bu tür hükümler veriyorsunuz? Değer ve miktarları nasıl
    ölçüyorsunuz ki, ölçülerinize ve hükümlerinize göre Müslümanlarla suçlular
    bir oluyor?
    Siz nasıl bâtılla hüküm verirsiniz. Allah’ın hak olan kelâmı var iken, o
    doğrultuda hareket etmeniz gerekirken, Allah’ın dediğine uymanız gerekirken,
    sizin vücudunuzu yöneten, sizin hayatınızı devam ettirmek için her
    şeyinizi veren Allah’a itaat ve ibadet etmeniz gerekirken, O’na şükretmeniz
    gerekirken nasıl olurda Allah’ı inkâra, Rasûlünü inkâra yönelirsiniz?
    Yoksa elinizde kitap mı var? Allah’tan söz mü aldınız. Allah size kıyamete
    kadar bir fırsat mı verdi? Böyle kötü hükmedesiniz diye Allah size
    bir berat mı verdi? Karşılıklı yeminleştiniz mi siz? Yoksa onların ortakları
    mı var? Eğer doğru söylüyorlarsa ortaklarını getirsinler, şirk koştuklarını
    getirsinler, Allah’a karşı ilah diye ortaya sürdüklerini getirsinler.
    Kur’ân-ı Kerim’de, en çok sakınılması gereken şeyin “şirk” olduğu belirtilmektedir.
    Çünkü en büyük zulüm şirktir. Şirk nedir? Şirket kelimesiyle
    aynı kökten gelmektedir. Şirket’te nasıl ortakların hisseleri oranında, sözleri
    geçiyorsa, şirkte de bu yeryüzünde, gökyüzünde, insanların
    yönetiminde,
    tabiatın yönetiminde Allah’tan başka birinin varlığını
    kabul etmek demektir.
    932
    932 Mahmut Toptaş, Şifa Tefsiri, Cantaş Yay. 8/37-38
    • 336 •
    Ahmed Kalkan
    Allah, akıllarımızı başlarımıza çağıralım diye sormaya devam ediyor.
    Değilse suçumuzu ispat için değil, Allah zaten ispata muhtaç olmadan bilir
    bildiğini.
    Sûrenin akışı olumsuzluk ifade eden, onların tutumlarını kınayan sorulardan
    sonra, şimdi de onları alaya alıyor, gülünçlüklerini ortaya koyuyor:
    “Yoksa bir kitabınız varda ondan mı bu hükümleri okuyorsunuz? Onda
    beğendiniz her şeyi mi buluyorsunuz?” “Akıl ve adâlet ölçülerine sığmayan
    bu tür hükümleri çıkardıkları ve kendilerine Müslümanlarla suçluların
    bir olduğunu söyleyen bir kitapları mı var?” şeklinde yöneltilen soru alay
    etme ve küçümseme amacına yöneliktir. Bu, olsa olsa onların arzularına
    uygun, isteklerini tatmin eden komik bir kitaptır. Bu kitapta onların benimsediği
    ve istediği türden hükümler doludur. Onların bu komik kitabı
    gerçeğe, adalete, akla ve normal insani standartlara uymuyor.
    “Yoksa `istediğiniz gibi hükmedebilirsiniz’ diye sizin lehinize olarak
    tarafımızdan verilmiş kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?”
    Eğer ellerinde kitap yoksa o zaman böyle bir söz almış olmalılar. Kıyamet
    gününe kadar diledikleri gibi hükmetmek ve dilediklerini seçmek
    üzere Allah’tan bir söz almış olmalılar. Oysa böyle bir şey yok. Allah’tan
    böyle bir söz almış değildirler. Şu halde neye dayanarak konuşuyorlar? Dayanakları
    nedir onların?
    Söyleyin bakalım! Ne oluyor size? Neyiniz var sizin, neden böylesiniz?
    Nasıl hükmediyorsunuz? Yani bu hüküm konusunda tavrınız ne böyle?
    Tâğutlar koyuyorsunuz hayatınıza, onlara müracaat ediyorsunuz, şeytana
    müracaat ediyorsunuz. Hayatınızda Allah’a biraz karışma alanı, başkalarına
    biraz karışma alanı belirliyorsunuz. Hayatınızın bazı bölümlerinde Allah’ı
    bazı bölümlerinde de başkalarını dinliyorsunuz. Bazen Allah’a, bazen de
    başkalarına kulluk ediyorsunuz. Bazen Allah’ın yasalarını, bazen de başkalarının
    yasalarını uyguluyorsunuz. Peygamberi hayattan diskalifiye için elinizden
    geleni yapıyorsunuz. Bak biz toplumsal bir örnek verdik, bir bahçe
    örneği verdik. “Ne oluyor size? Ne yapmaya çalışıyorsunuz?” diyerek başta
    işin hükmünü anlatıyor, işi hükme bağlıyor Allah.
    37. “Yoksa okuduğunuz bir kitabınız mı var?”
    • 337 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Nedir bu vaziyetiniz sizin? Yoksa sizin Allah kitabından başka kitabınız
    var da oradan mı okuyorsunuz? Yani sizin Allah’ın gönderdiği kitabından
    başka kitaplarınız var da ondan mı tedris ediyorsunuz? Ondan mı
    okuyorsunuz? Yani onun eğitimini mi yapıyorsunuz? Allah kitabının dışında
    kendinize kitap mı edindiniz? Size birileri kitap mı gönderdi? Benim
    kitabıma rağmen kitap mı bulabildiniz kendinize?
    Veya sizlere ayrı bir kitap verdim, Muhammed’e ayrı bir kitap verdim
    de ikisini mi mukayese ediyorsunuz? Yoksa sizin Allah kitabından başka
    kitaplarınız var da, ona mı tutunuyorsunuz? Onunla mı amel etmeye çalışıyorsunuz?
    Bu yaptıklarınız konusunda yoksa Allah size başka bir kitap
    gönderdi de ondan mı hükmediyorsunuz?
    Yoksa bu konularda size söz veren başka ilahlarınız mı var? Yoksa sizin
    yanınızda kitabımız budur diye bağrınıza basıp kendileriyle amel etmeye
    çalıştığınız başka ilahların kitapları mı var? Yoksa Allah’ın kitabıyla
    öteki ilahlarınızın kitaplarını mı karıştırıyorsunuz? Yani sizler böyle iddia
    ediyorsunuz. Hâkimiyet bizdedir, bu yaptıklarımız Allah’ın istedikleridir
    diyorsunuz. Allah da bizden böyle bir hayat ister diyorsunuz. Allah da demokrasiden
    yanadır diyorsunuz. Allah da laikliği öneriyor diyorsunuz. Allah
    da böyle bir kıyafetten razıdır diyorsunuz. Allah mı dedi bunları size?
    Yoksa bunları diyenleri Allah mı kabul ettiniz? Yani Allah kitabında size
    bunları demediği halde, size bu konularda izin vermediği halde, sizler bütün
    bu konularda size ruhsat tanıyan başka ilahlar mı buldunuz? Kendinize
    başka ilahlar buldunuz da yoksa Allah’ı mı şartlandırmaya çalışıyorsunuz?
    Allah’a yol göstermeye, akıl vermeye mi çalışıyorsunuz?
    Yani bir kere ben size böyle bir kitap göndermedim. Ben size bu yaptıklarınız
    konusunda izin vermedim. Sizden bu tür şeyler yapmanızı istemedim.”
    Hâşâ Allah niye sorsun da değilse? Yani Allah böyle bir kitap göndermediğini,
    onlardan böyle şeyler istemediğini bildiği halde niye sorsun bu
    soruyu? Peki, ne çıkar öyleyse bundan? Bundan çıkan şudur: Ben size böyle
    bir kitap göndermediğime göre sizden bu yaptıklarınızı asla istemediğime
    göre, yoksa kendiniz İlah, Rab zannıyla birilerine gidip bu konularda kendisinden
    izin aldınız da onu mu ilah zannediyorsunuz? Ona mı kulluk edip,
    onu mu râzı etmeye çalışıyorsunuz? 933
    933 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
    • 338 •
    Ahmed Kalkan
    Cennet ve Naîm Cenneti
    Cennet: Allah’ın İman edenleri ve İmanlarının gereklerini yerine getirenleri
    mükâfatlandıracağı yerdir. Cehennem ise Allah’a isyan edenlerin
    cezâlarını görecekleri yerdir.
    Cennet ebedîdir (sonsuzdur). Cennetin nimetleri hiç sona ermeyecektir.
    Genel kanı, kâfirler için cehennem azâbının da ebedî oluşudur. Âlimlerin
    çoğuna göre kâfirler de cehennemde ebedî kalacaklardır. Günahkâr
    müslümanlar ise günahları kadar cehennemde kaldıktan sonra cennete
    gireceklerdir.
    “Küfre sapanlar grup grup cehenneme sürülmüştür. Nihâyet oraya gelince
    kapıları açılmıştır. Onun (cehennemin) bekçileri onlara: ‘İçinizden Rabbinizin
    âyetlerini size okuyan ve bu gününüze kavuşacağınız hakkında sizi
    uyaran peygamberler gelmedi mi?’ derler.”934
    Cehennem ateşten ve azaptan bir dünyadır. Orada her insan azap yönüyle
    eşit değildir. Mü’min ile kâfir, kâfir ile münâfık aynı yerde ve aynı
    azapta olmayacaktır. Yerleri ve dereceleri farklı farklı olacaktır.
    Cennette ise mutluluğun her türlüsü vardır. Orada sıcak ve soğuk
    yoktur, ebedî yeşilliklerle devamlı ilkbahar mevsimi hüküm sürer. Evler,
    köşkler, saraylar ve meyvelerin her türlüsü vardır. Orada korku, üzüntü ve
    keder yoktur. “Rablerinin azâbından sakınanlar da grup grup cennete sevk
    olunmuşlardır. Nihâyet oraya geldiklerinde ve kapıları açıldığında cennetin
    bekçileri onlara: Selâm size! Tertemiz geldiniz. Artık sonsuz kalmak üzere
    oraya girin derler.”935
    Cennet, “örtmek, gizlemek” anlamındaki “cenn” kökünden isim olup
    “bitki ve ağaçları ile toprağı örten bahçe, yeşillikleri bol, sık dal ve yaprakları
    ile yeri gölgelendiren bağlık, bahçe” manasına gelir. Peygamberlerin
    davetine uyarak iman edip dünya ve âhirete ait işleri, kulluk vazifelerini
    elden geldiği kadar güzel bir şekilde yapan temiz ve müttakî kişiler için hazırlanmış
    bir huzur ve mutluluk beldesidir. Âhiret hayatında mü’minlerin
    ebedî saâdet ve nimetler yurdu olan yerin bu şekilde adlandırılmasının se-
    934 39/Zümer, 71
    935 39/Zümer, 73
    • 339 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bebi, genel görünümüyle dünya bahçelerine benzemesi veya eşsiz nimetlerini
    insan idrâkinden gizlemiş olması şeklinde açıklanmıştır. Çoğulu cinân
    ve cennât’tır.
    Cennet kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de 147 defa geçmektedir. İslâm literatüründe
    cenneti ifade etmek üzere kullanılan isimleri ve cennet tabakalarını
    şu şekilde sıralamak mümkündür:
    Cennet: Ebedî saâdet yurdunu ifade etmek üzere Kur’an’da, çeşitli hadislerde
    ve diğer İslâmî eserlerde yer alan isimler içinde en çok kullanılan,
    içindeki bütün mekân ve imkânları kapsayacak şekilde muhtevası geniş
    olan bir terimdir. Yukarıda belirtildiği gibi Kur’an’da 147 yerde geçmektedir.
    İslâm literatüründe ebedî saâdetle ilgili vaadler, özendirici anlatım ve
    tasvirler genellikle cennet ismi etrafında yoğunlaşmıştır. Diğer isimler tekil
    olarak kullanıldığı halde, cennetin çok sayıdaki âyette çoğul şekliyle de
    (cennât) yer alması, saâdet yurdunun belli bir bölgesinin değil; tamamının
    adı olduğunu gösterir.
    Cennetü’n-Naîm: 13 âyette geçmektedir. Arapça’da “refah, huzur, mutlu
    hayat” anlamına gelen nimet kelimesinden daha kapsamlı bir muhtevaya
    sahip olan naîm, insana mutluluk veren maddî ve manevî bütün güzellikleri
    ifade etmektedir. Buna göre cennâtü’n-naîm; mutluluklarla dolu cennetler
    manasına gelir. “Beni cennetü’n-naîmin vârislerinden kıl.”936
    Bir hadislerinde Rasûlullah (s.a.s.) cennetin gümüş ve altın kerpiçten
    yapıldığını, harcının misk, taşlarının inci ve yakut olduğunu, oraya girenlerin
    bolluk ve refah içinde, üzüntüsüz ve kedersiz yaşayacağını, ebedî
    kalacaklarını, ölmeyeceklerini, elbiselerinin eskimeyeceğini ve gençliklerinin
    yok olmayacağını ifade eder. 937
    “Cennet, takva sahiplerine, uzak olmayarak yaklaştırılmıştır. İşte size
    va’d olunan, gördüğünüz şu cennettir ki, o, Allah’a yönelen, emirlerine riâyet
    eden, görmediği halde Rahmân’dan korkan ve Allah’ı tâatine yönelmiş bir
    kalple gelen kimselere aittir.” 938
    936 26/Şuarâ, 85
    937 et-Tâc, c. 5, s. 402
    938 50/Kaf, 31-33
    • 340 •
    Ahmed Kalkan
    “Canların isteyeceği ve gözlerin hoşlanacağı ne varsa, hepsi oradadır.
    Siz de orada devamlı olarak kalacaksınız. İşte bu, sizin çalıştığınız ameller
    sebebiyle mirasçı kılındığınız cennettir. Sizin için orada çok meyveler vardır,
    onlardan yiyeceksiniz.” 939
    Cennet Hayatı
    İnsanın Allah’a imana sarılıp O’na bağlanmasında, en büyük kaygı ve
    korkusu olan yok olmaktan kurtulma ve Allah’ın kendisine tükenmeyecek
    bir hayat bahşetmesi ümidinin büyük etkisi vardır. Nitekim insanların kendi
    kendilerine yetmediklerini ve Allah’a muhtaç olduklarını, Allah’ın dilerse
    onları yok edip yerlerine başka varlıklar yaratabileceğini ifade eden
    âyetlerde940 bu hususa da işaret vardır. Ebedî mutluluğun simgesi olan cennete
    kavuşma ümidi, bütün müslümanlar için hayatın birçok güçlüğüne
    göğüs germeyi, fedakârlık göstermeyi göze aldıran bir faktör olmuştur.
    İlk İslâm şehidleri Sümeyye - Yâsir ailesinin bu uğurda çektikleri çilelerden
    günümüz İslâm dünyasındaki mücadelelere kadar müslümanların
    davranışlarında cennet idealinin en önemli etken olduğu şüphesizdir.
    İslâm dini Allah’ın seçkin kullarına nasıl bir cennet hayatı vaad etmektedir?
    Bu hayatın konu ile ilgili nasların birleştiği ve önemle vurguladığı iki
    özelliği vardır: Arzulanan her şey ve ebediyet. Bir âyet-i kerimede şöyle
    denilmektedir: “Gönüllerin özleyeceği, gözlerin hoşlanacağı her şey orada
    vardır. Ve siz orada ebediyen kalacaksınız.”941 Dünya hayatında duyu
    organlarıyla algılanamayan meleklerin insanlara hizmet ettiği, onları koruduğu,
    Allah yolunda yürüyenler için esenlik dilediği Kur’an’ın çeşitli beyanlarından
    anlaşılmaktadır. Âhiret âleminde melekler inançlı ve dürüst
    insanlara görünmeye başlayacaklar ve yeni hayata intibakları sırasında
    korku ve üzüntüye düşmemelerini telkin ederek onlara şöyle diyeceklerdir:
    “Biz dünya hayatında da âhirette de sizin dostlarınızız. Canlarınız ne isterse,
    gönlünüz ne dilerse burada sizin için hazırdır. Bütün bunlar, merhamet eden
    ve bağışlayan Allah’ın bir ikramıdır.” 942
    939 43/Zuhruf, 71-73
    940 35/Fâtır, 15-16
    941 43/Zuhruf, 71
    942 41/Fussılet, 30-32
    • 341 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Hz. Peygamber, çeşitli münasebetlerle cennetteki sınırsız imkân ve
    mutluluklardan söz ettiğinde yanında bulunanlar zaman zaman cennette
    at, deve vb. şeylerin de bulunup bulunmadığını sormuşlar, o da, “Allah sizi
    cennete koyarsa orada canınızın arzuladığı ve gözünüzün hoşlandığı her şeyi
    bulursunuz.” şeklinde cevap vermiştir.943 Hz. Peygamber, cennet hayatının
    imkân ve nimetlerinin genel anlamda fevkalâde olduğunu belirtmekle birlikte
    ayrıntılı tasvirlere girmemiştir. Cennet halkının arzu ettiği her şeyin
    gerçekleşeceği ilkesine karşı, “başkalarına zarar verici, erdemsiz, çelişkili
    oluşu sebebiyle imkânsız şeyler talep edilirse durum ne olacak?” şeklinde
    teorik olarak bir itiraz ileri sürülebilirse de, cennete girecek insanlar fizyolojik
    ve psikolojik kusurlardan arınmış olacaklarından pratikte böyle bir
    talebin vuku bulmayacağı açıktır.
    Cennet Nimetleri
    Kur’ân-ı Kerim ve sahih hadislerde mevcut beyanlara dayanarak cennet
    nimetlerinin ana özelliklerini şu şekilde tespit etmek mümkündür:
    1- Sonsuz lüks ve konfor,
    2- Sürekli barış ve huzur,
    3- Cennet ehlinin hem bedenî, hem ruhî bakımdan son derece güçlü
    ve yetenekli olmaları,
    4- Mânevî tatmin (rızâ),
    5- Allah’ı görmek, O’nunla konuşmak,
    6- Bütün bunları saran bir ebediyet.
    İnsanın irade ve tercihini kullanarak tekâmülünü sürdürebileceği yer
    dünya hayatıdır ve buradaki manevî tekâmül, iman ve sâlih amel ölçüsüne
    bağlanmıştır. Bir bekleyiş merhalesi olan Berzah döneminden sonra başlayacak
    âhiret hayatında, dünya tekâmüllerini sekteye uğratmayanlar, öyle
    anlaşılıyor ki, fizyolojik ve psikolojik yönlerden son bir operasyon ve arındırmaya
    tâbi tutulduktan sonra cennete alınacaklardır. Müslim’in rivâyet
    943 Tirmizî, Sıfatü’l-cennet 11
    • 342 •
    Ahmed Kalkan
    ettiği bir hadiste Hz. Peygamberimiz, kıyamet günü cennet kapısını ilkin
    kendisinin çalacağını ve ondan önce bu kapının kimseye açılmayacağını
    söylemiştir.944 Cennete giriş sırasında bütün mü’minler görevli melekler
    tarafından karşılanacak ve melekler: “Selâm olsun sizlere! Saâdetler içinde
    olun, bir daha çıkmamak üzere cennete buyurun!”945 diyeceklerdir.
    Buhârî, Müslim ve Tirmizî’nin çeşitli rivâyet kanallarından aktardıkları
    hadislere göre946 mü’minler dolunay veya parlak yıldızlar gibi ışıklar saçarak
    cennete girecekler, orada diledikleri gibi yiyip içtikleri halde abdest
    bozma ihtiyacı hissetmeyecekler, sümkürüp tükürmeyeceklerdir. Aldıkları
    gıdaların sindirimi hoş kokulu geğirti ve terden başka bir külfet
    getirmeyecektir. Cennet halkına yorgunluk ve usanç gelmeyeceği için947
    uykuya da ihtiyaç duymayacaklardır.
    Cennet ehlinin imkânlarını dile getiren bir hadiste onlara şöyle nida
    edileceği kaydedilir: “Daima sağlıklı olacak, asla hastalanmayacaksınız;
    sonsuza kadar yaşayacak, hiç ölmeyeceksiniz; her an gençliğinizi koruyacak
    ve hiçbir zaman ihtiyarlamayacaksınız; sürekli nimetler içinde olacak
    ve asla güçlükle karşılaşmayacaksınız.”948 Konu ile ilgili hadislerin bazı rivâyetlerinde
    cennete girecek erkeklerin ataları Adem’inki gibi bir bünyeye
    sahip olacakları, hatta 60 arşın boyunda bulunacakları anlatılır. Ayrıca bu
    erkeklerin daima 33 yaşında olmakla birlikte bıyıkları yeni terlemiş sakalsız
    gençler görünümü arz edeceklerinden de söz edilir. Kadınların ise çok güzel
    tenli ve çok değerli elbiselere bürünmüş halde bulunacakları ifade edilir.
    Cennet ehlinin ruhî portreleri konusunda en çok vurgulanan özellik,
    onların gönüllerinde kin ve nefretin bulunmayacağı hususudur. “Gönüllerindeki
    kini söküp atacağız”949 şeklindeki ifadeler, cennete gireceklerin
    mânevî bir arındırma operasyonuna tâbi tutulacağının delilidir. Yine ilgili
    âyet ve hadislerin beyanına göre cennette kusursuz bir ahlakî hayat yaşanacak,
    cennetlikler arasında anlamsız ve gereksiz konuşmalar, suçlamalar
    olmayacak, tam bir dostluk ve kardeşlik hayatı hüküm sürecektir. 950
    944 Müslim, İman 333
    945 39/Zümer, 73
    946 Buhârî, Bed’ü’l-halk 8; Müslim, Cennet 14-22; Tirmizî, Sıfatü’l-cennet 7
    947 35/Fâtır, 35
    948 Müslim, Cennet 22
    949 7/A’râf, 43
    950 15/Hıcr, 47; 56/Vâkıa, 25; Müslim, Cennet 16-17
    • 343 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Kötülüklerden korunmayı başaranlar meleklerden gelen iltifatlarla
    cennete girecekleri sırada şöyle diyeceklerdir: “Bize karşı vaadini gerçekleştirip
    dilediğimiz yerinde yerleşebileceğimiz cennete bizleri vâris kılan Allah’a
    hamdolsun!”951 Âyetin ifade tarzından, mü’minlerin yerleşim açısından
    serbestlik içinde olacakları anlaşılmaktadır. Rahmân sûresinde sözü edilen
    iki veya dört cennetin bir anlamı da bu olmalıdır.
    Cennet meskenlerindeki yaygı, sergi vb. ev eşyasının son derece lüks
    olması yanında yiyecek ve içeceklerin, ayrıca giysilerin de olağanüstü
    zevk verici özelliklere, temizlik ve zarafete sahip olacağı muhtelif âyetlerde
    yer yer ayrıntılı olarak tasvir edilir. Hadislerde belirtildiğine göre cennet
    ehline ilk verilecek yemek, havyar ziyafetidir.952 Cennette ekmek, et, meyve,
    tatlı, ayrıca su, süt ve şarap gibi yiyecek ve içecekler mevcut olmakla
    birlikte, bunların dünyadaki benzerleriyle isimden başka bir münasebetinin
    bulunmayacağı âlimlerce belirtilir. Nitekim fevkalâde zevk veren
    cennet şarabı kadehler dolusu içileceği halde sarhoşluk ve rahatsızlık vermeyecektir.
    953 Cennet halkının beslenme rejiminde meyvelerin önemli bir
    yer tuttuğu çeşitli âyetlerin beyanlarından anlaşılmaktadır.
    Cennet hayatının nimetlerini dile getiren nassların ayrıntılı anlatımları
    ve bunların hayal ettirdiği cismanî zevkler, bazı yabancı araştırmacıların
    eleştirilerine konu olmuştur. Hâlbuki cennet hayatının nimetleri bu
    cismanî zevklerden ibaret değildir. Cennet halkı, asıl mutluluğu manevî
    tatminde bulacak, onlar nefes alıp vermek kadar tabii bir şekilde Allah
    ile irtibat kuracak, cemalini müşahede ederek O’nunla konuşacaklardır.
    Aradaki derin mâhiyet farkına rağmen uhrevî hayat, dünya hayatına benzer
    şekilde devam edeceğine göre oradaki konfor da buradaki konforla bir
    bakıma bağlantılı olacaktır.
    Deney dünyasından aldığı izlenimler sayesinde idrâk gücüne sahip
    olan insana bu idrâkin sınırlarını aşan kavramlarla herhangi bir konuda fikir
    vermek mümkün değildir. Dünya hayatındaki cismanî zevklerin ruhun
    yücelişine engel teşkil ettiği genellikle kabul ediliyorsa da bunun uhrevî
    hayatta da aynı mahiyette olacağı söylenemez. Çok değişik zamanlardaki
    çok değişik kitlelere hitap eden dinin bu dünya ile paralellik arz eden bu
    üslûbun özendirici ve etkileyici özellikler taşıdığı da bilinen bir gerçektir.
    951 39/Zümer, 74
    952 Buhârî, Enbiyâ 1; Müslim, Münâfikıyn 30
    953 37/Saffat, 45-47; 47/Muhammed, 15
    • 344 •
    Ahmed Kalkan
    Amaç, Cismanî Zevkler Sağlayan Cennet
    Nimetleri Değil; Allah’ın Rızâsıdır
    Bedenî ihtiyaçları gideren ve cismanî zevkler sağlayan cennet nimetleri
    aslında cennet sakinleri için amaç değildir. Ulaşılmak istenen asıl
    hedef Allah rızâsıdır. “Allah mü’min erkeklerle mü’min kadınlara içlerinde
    ebedî kalacakları, zemininden ırmaklar akan cennetler, Adn bahçelerinde güzel
    meskenler vaad etti. Allah’ın rızâsı ise hepsinden daha üstündür. İşte en
    büyük saâdet budur.”954 denilerek uhrevî saâdetin bu manevî unsurunun,
    maddî içerikli kavramlarla anlatılan diğer bütün nimetlerden daha değerli
    olduğu açıkça ifade edilmiştir. “Ey huzura kavuşmuş insan! Sen O’ndan
    râzı/hoşnut, O da senden râzı/hoşnut olarak Rabbine dön. (Seçkin) kullarım
    arasına katıl ve cennetime gir!”955 Sahih hadislerde belirtildiği gibi bütün
    mü’minler cennetteki yerlerini aldıktan sonra Cenâb-ı Hak kendilerine hitap
    ederek hallerinden memnun olup olmadıklarını soracak, onlar da son
    derece memnun olduklarını ifade edeceklerdir. Bunun üzerine Allah, “Size
    bundan daha değerli bir şey veriyorum: Size rızâmı saçıyorum, artık size gazabım
    bir daha dokunmayacak” diyecektir.956
    Cennet, (dolayısıyla cehennem ve âhiret hayatı) sadece ruhlar âleminde
    değil; ruh ve bedenden oluşan, ayrıca bağı bahçesi, nehri, yapısı vb.
    bulunan bir maddeler ve realiteler dünyasında başlayıp devam edecektir.
    Sadece Kur’an âyetleri çerçevesinde bile mevcut nassların içerdiği maddî
    unsurları, manevî ve ruhî anlatımlar veya sembollerle te’vil etmek mümkün
    değildir. İmam Gazali, cennet zevklerinin hissî, hayalî ve aklî olmak üzere
    üçe ayrıldığını ve herkesin kendi kabiliyetine göre bunların tamamından
    veya bir kısmından faydalanacağını kabul etmiştir. Dünya hayatında özellikle
    hayalî ve aklî zevklerin kusuru olan kesintiler âhirette bertaraf edilip
    bu zevkler süreklilik kazandığında son derece câzip olurlar. 957
    954 9/Tevbe, 72
    955 89/Fecr, 27-30
    956 Müslim, Cennet 9
    957 Hasan Eker, A.g.e. s. 90
    • 345 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Cennetlikler
    Kur’an ve sünnette ifade buyrulduğuna göre, peygamberlerin davetine
    uyup iman eden ve amel-i sâlih işleyen kimseler cennete gireceklerdir.
    Bu kimseler cennetliktir. Esasen Allah’a ve insanlara karşı görevlerini yerine
    getirmekle insan daha dünyada iken manevî bir huzura kavuşur, maddî
    refah sağlanır ama tam manasıyla huzur ve kardeşlik cennette gerçekleşir:
    “Takva sahipleri, elbette cennetlerde ve pınarlardadır. Girin oraya selametle,
    emin olarak. Biz, o cennetliklerin kalplerindeki kinleri çıkarır atarız. Hepsi
    kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar. Orada kendilerine
    hiçbir zahmet dokunmaz ve onlar oradan çıkarılacak da değiller.” 958
    Kur’ân-ı Kerim namazını eksiksiz kılanların, malından bir kısmını
    yoksullara ayıranların, ceza-hüküm gününe inananların, Allah’ın gazabından
    korkanların, ırzlarına sahip olanların, sözlerine ve emanete sadık
    kalanların, doğru şahitlikte bulunanların cennete gireceklerini bildirmektedir.
    959 Ayrıca Cenâb-ı Hakk’ın rızâsını dileyerek sabredenlere960, şükredenlere961,
    yürekten tevbe edenlere962, Allah yolunda canını fedâ eden
    şehidlere963 ve Allah’a yönelmiş bir kalple idealize olmuş müslümanlara
    “Allahın ölçüsünde Allah’a yönelenlere”964 içinde ebedî kalınacak cennete
    girecekleri yüce Rabbimiz tarafından müjdelenmiştir.
    Hadislerden öğrendiğimize göre cennete en son girecek kimseye, bu
    dünyanın iki misli (diğer rivâyette on misli) kadar cennet verilecektir.965
    Modern hayatın içinde bunalmış, özlediği hayatı sadece düşünüp, hayallerinde
    yaşayabilen bir insanlık var. Modern hayat huzur ve mutluluk
    vaad etmişti. Ama vermediği gibi huzursuzluğu arttırdı. Bugün insanlık
    acılar içinde kıvranmaktadır. Beton binalar arasında sıkışmış, gürültülü
    şehir yaşamının ve hayatın yoğunluğunun ortaya çıkardığı stresin, kirli havayı
    teneffüs etmenin getirdiği birtakım biyolojik rahatsızlıklar, Allah kor-
    958 15/Hıcr, 45-48
    959 70/Meâric, 23-29, 33
    960 13/Ra'd, 20-23
    961 46/Ahkaf, 15-16
    962 66/Tahrim, 8
    963 2/Bakara, 154
    964 50/Kaf, 31-34
    965 S. Buhârî, Tecrid, c. 2, s. 845
    • 346 •
    Ahmed Kalkan
    kusundan uzak yaşayan insanların sahtekârlıkları, çevirdikleri entrikalar
    ve işledikleri zulümler hayatı cehenneme çevirdi. Tabiattan ve tabiatından
    bu kadar uzaklaşan insan sanal/yapay şeylerle kendisini avutuyor. Evindeki
    akvaryumuyla, birkaç saksısıyla, kafesteki kuşuyla ve vazolara koyduğu
    birkaç plastik veya gerçek çiçekleriyle kendine yapay bir tabiat oluşturmaya
    çalışıyor. Sinema ve film dünyası yeterli gelmedi; bilgisayar oyunları ve
    stimülasyonlarla her şey sanallaştı, oyunlaştı. Fakat bütün bunlar, insanın
    streslerini atmaya, huzurlu olmasına yetmiyor. Artık hafta sonları bir su başında,
    birkaç ağacın dibinde geçirilen piknik saatleri de tatmin etmemeye
    başladı. Tabii ardından geriye özlem, yani nostaljik duygular kendini gösterip
    insanı avutma ve oyalama görevini üstlendi.
    Günümüz insanı, bilim-teknoloji derken, bunları putlaştırdı. Ancak
    Allah’ın huzurunda elde edilebilen “huzur”u teknolojinin sağlayacağı
    ümidiyle yıllarca koştu. Yolun sonlarına doğru gelmesine rağmen baktı ki
    ortalarda cennet olmadığı gibi yaşam eskisinden de kötü oldu. İşte bu insanlardan
    bazıları “acaba cennet geçtiğimiz yollarda idi de biz mi göremedik?
    Dönüp bir daha bakalım!” dediler. Kısacası nostalji; cenneti dünyada
    aramanın şaşkınlığıdır. Fakat insanlar kusura bakmasınlar, cenneti dünyada
    asla bulamayacaklar. Çünkü dünyada cennet yok; Cennet, ölüm ötesi
    dünyaya ait bir yerdir.
    Cennetle ilgili birçok âyetlerde “altından ırmaklar akan cennetler” ifadeleri
    geçer. Bugün özellikle zengin insanların yaptırdıkları veya satın aldıkları
    villaların denize nâzır olanlarının ne kadar pahalı ve değerli olduğunu
    biliyoruz. Niye değerli? Çünkü balkonuna çıkıp oturduğunuz zaman
    karşınız deniz. Bakanlara serinlik ve ferahlık veriyor. “Defterleri sağdan verilenler,
    ne mutlu o sağ ehline! Yüklü dalları bükülmüş kiraz (ağaçları), üst
    üste dizili meyveleri sarkmış muz ağaçları, yayılıp uzanmış gölgeler, çağlayarak
    akan su kenarlarında, bitip tükenmeyen ve yasak da edilmeyen bol meyveler
    arasındadırlar.”966 Ne kadar güzel bir tatil yeri! Tatil yapanların oradan
    hiç ayrılmak istemeyecekleri bir yer. Dünyadaki hemen tüm tatil köyleri
    ve dinlenme kampları genellikle bir su kenarında ve yeşil bir ortamda tesis
    edilmişlerdir. Allah da buralara uygun ifadelerle cenneti tasvir etmiş. Fakat
    oradaki tatil yerleri hem ebedî, hem hakiki, hem de insanların akıllarına
    bile getiremedikleri nimetlerle dolu.
    966 56/Vâkıa, 27-33
    • 347 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Cehennem Korkusu - Cennet Ümidi
    (Allah ile İlişkilerimizde Denge)
    Kur’an insanlara öğüt verirken onların duygularını dengede tutmaya
    çalışır. O mü’minlerle kâfirleri, cennetle cehennemi, iyi davranışlarla
    kötü davranışları, amel defterlerini/karnelerini sağdan alanlarla soldan
    alanları peş peşe anlatır. Ne aşırı şekilde tek taraflı ümitlenmek, ne de
    tek taraflı korkmak, ikisi de hoş olmayan sonuçlara götürür. İnsan, aşırı
    şekilde sadece ümitlenirse lâubali, şımarık olur. Ve bu hal Allah’la ilişkilerinde
    de görülür. Kulluğu hafife alır, ciddiyetini kaybeder. Bu durum şeytanın
    insanı Allah ile aldatmasına yol açar. Kur’an’da şeytanın insanı Allah ile
    aldatmasına dair birçok âyet vardır. Bunlardan biri şudur: “Allah’ın affına
    güvendirerek şeytan sizi aldatmasın.”967 İnsan bazen günah dolu bir hayat
    içerisinde yaşarken biri kendisini Allah’tan korkmaya davet edip günahlardan
    alıkoymaya çalıştığında, hemen Allah’ın çok merhametli ve affedici
    olduğunu söyleyerek o günahı işlemeye devam eder. Bu, Allah’ı yanlış tanımadır.
    Şüphesiz Allah’ın affedici ve çok merhametli olması, hiçbir zaman insanın
    O’na isyan etmesini, günah işlemesini gerektirmez. İnsanın aşırı şekilde,
    tek taraflı korkuya kapılması, bu defa insanı ümitsizliğe sevk eder.
    Ümitsiz yaşamak insanda karamsarlık ve hayata karşı duyarsızlık oluşturur.
    968 “Onlar Rablerine, azabından korkarak ve rahmetinden ümitvar olarak
    dua ederler.”969 “Gerçekten onlar hayır işlere koşarlar, umarak ve korkarak
    bize dua ederlerdi ve bize derin saygı gösterirlerdi.” 970 “O’na korkarak ve
    umarak dua ediniz.” 971
    Yalnız dünya için çalışanlar, çalıştıklarının karşılığını bu dünyada
    alırlar. Âhiret yurduna hazırlık yapanlar ise hem bu dünyada hem de âhirette
    karşılığını en güzel şekilde alırlar. Kâfire âhirette yakıtı insan ve taş
    olan cehennem gösterilirken, mü’mine ise köşklerin, suların, çiçeklerin
    en güzel ve tertemiz eşlerin olduğu cennet vaad ediliyor.
    967 35/Fâtır, 5
    968 Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 5, s. 72
    969 32/Secde, 16
    970 21/Enbiyâ, 90
    971 7/A'râf, 56
    • 348 •
    Ahmed Kalkan
    Bu dünyada insanlardan bir kısmı bir villaya, arabaya ve güzel bir
    kadına sahip olmak için kendilerini her türlü tehlikenin içine atabiliyor.
    Hâlbuki bu dünyanın çiçekleri soluyor, sevgililer önce soluyor, sonra
    ölüyor. Tüm doğanlar ölüyor, yapılanlar yıkılıyor. Gençliğini harcayarak
    birçok şeye sahip oluyor; tam yaşayacağım dediği anda doktoru ona tuzu-
    yağı-tatlıyı yasaklıyor ve eşine karşı da iktidarsızlık dönemi başlıyor.
    Mü’minler kendilerini âhirete göre ayarlarlar. Allah, onlara bu dünyayı
    da verir. Ama geçici olan bu dünya nimetleri cennette solmadan devam
    eder.
    Geldiğimiz yere dönüyoruz. Yemyeşil bir ülkeden geldik. Yeşillikler
    üzerindeki fıskiyelerin etrafında yeşil yastıklar, nefis işlemeli döşekler
    üzerine yaslanmış, sevgililerinden başkasına bakmayan, kendilerine insan
    ve cin eli değmeyen sevgililerin bulunduğu ülkeden geldik. Bir tanesinin
    kokusu yeryüzünü dolduracak, parlaklığı güneş ve ayın ışığını solduracak
    derecede güzel, yakut ve mercan gibi, her an bekâreti yeniden verilen, altın
    bilezik, yeşil ipekli elbise ve incilerle süslenmiş tomurcuk memeli sevgililerle
    bezenmiş bir ülkeden geldik. Altından sular akan kat kat köşkler, binası
    altın ve gümüşten, harcı miskten meydana gelen güzel meskenler, gümüş
    kaplar, billur kupalar, altın tepsiler ve kadehlerde canların çektiği gözlerin
    hoşlandığı herşeyin bulunduğu, istenilen et ve meyvelerin bol olduğu, ölümün
    uğramadığı, gençlik ve güzelliğin solmadığı, sonu misk kokan, mühürlü
    halis şarabın içildiği, yandıran güneş, donduran soğuğun bilinmediği
    bir ülkeden indik.
    Kin ve yalanın bilinmediği, hiç bir günahın işlenmediği, cinsî iktidarsızlığın
    ve yorulmanın olmadığı, yenen ve içilenlerin ter halinde çıktığı ve
    güzel kokular saçtığı bir ülkeden Hz. Adem’le, Hz. Havva vâlidemizle bu
    imtihan dünyasına indik, eski ve ebedî yurdumuza, ana vatanımıza, baba
    ocağımıza tekrar dönmek üzere. Cenneti yaratan ve bizi sınav için bu dünyaya
    indiren Rabbimiz “Rabbinizden olan rahmet ve cennete doğru koşunuz.”
    972 “İyi şeyler için yarışanlar bunun için yarışsınlar.” 973 emriyle kıyamete
    kadar gelecek insanları uzun bir yarışa başlattı ki, varış noktası dünyada
    devlet, âhirette cennet. Ödül ise cennet nimetleri ve cemâlullah.
    972 3/Âl-i İmran, 133
    973 83/Mutaffifin, 26
    • 349 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Dışını halk, içini Hak için süsleyen muttaki insanlara hazırlanan bu
    güzellikler yurduna ancak temiz insanlar layık olduğundan bu dünyadan
    kalbimizi ve kalıbımızı kirlendirmemeye, kirlenen yerlerimizi de temizlemeye
    çalışmak bizim görevlerimiz arasındadır. Bu dış ve iç temizlik,
    bazen gözyaşı, bazen alın teri, bazen mürekkep, bazen kanla yapılır. Cennete
    doğru koşan, bu dünyada terleyecek, tökezleyip günah bataklığına
    düşerse tekrar kalkıp koşacak, kirlerini gözyaşıyla yıkayıp pişmanlık ateşiyle
    yakacak. Dünyada pişmanlık ve tevbe ateşiyle günahlarından temizlenmeyen
    mü’minleri Allah lutfedip affetmezse cehennem ateşiyle temizleyecektir.
    “Gelin bugün yanalım, yarın yanmamak için!” 974
    İbn Ömer (r.a.) anlatıyor: Allah’ın Rasûlü (s.a.s.) ile beraberdim. Ensar’dan
    bir sahabi geldi ve Rasûlullah’a selâm verdi. Sonra da sordu: “Yâ
    Rasûlallah! Mü’minlerin en üstünü hangisidir?” “Onların ahlâkı en güzel
    olanıdır.” “Yâ Rasûlallah! Mü’minlerin en zekisi hangisidir?” “Onların ölümü
    en çok hatırlayanı, ölümden sonrası için en güzel bir şekilde âhiret hazırlığı
    yapanıdır. İşte onlar, en zeki mü’minlerdir.” 975
    Cennet Ucuz Değil!
    Cennet insanın hayallerine dahi sığmayacak güzellikte yaratılmış.
    Fakat nefse ağır gelen, nefsini terbiye edememiş, ona esir olmuş insanlara
    çok zor gelen işlerle kuşatılmıştır. Her nimetin bir külfeti vardır. Külfet
    nimetin önemine göre değişir. Cennetin etrafını kuşatmış bu zor ve sıkıntılı
    engelleri aşmak için her şeyden önce kuvvetli bir iman ve bununla
    birlikte ileri derecede bir sabır gücü olması lâzım.
    Cehennemse nefse hoş gelen, insanı cezbeden işlerle kuşatılmıştır. Bütün
    bu işlere bir ömür boyu direnmek, karşı koymak da çok güçlü bir maneviyatı
    gerekli kılıyor. Öyle ya insanlar haram-helal, iyi-kötü demeden her
    türlü lezzeti yaşamaya koyulacaklar, siz de bunları göreceksiniz ve yapmayacaksınız!
    “Ben sabredersem Rabbim bana cennette daha güzellerini, hem
    de ebedî olarak verecek” diyeceksiniz. Bu, cennete ne kadar iman ettiğine
    ve dünya hayatına ne kadar değer verdiğine bağlı bir şey. Hayata damgasını
    vurmuş büyük insanlara bakın. Hiç birisinin dünyaya gerektiğinden fazla
    974 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 452
    975 İbn Mâce Hadis no: 4259
    • 350 •
    Ahmed Kalkan
    değer verdiklerini göremeyeceksiniz. Ama bunun yanında bir de hayatı
    son derece maddîleşmiş, ölmeyecekmiş gibi yaşayan, eğlenmek, yemek,
    içmek, giyinmekten başka bir derdi olmayan, ne dünün eyvahını, ne de
    yarının kaygısını çekmeyen insanlara bakalım; insana ait tüm yüce değerlerden
    yoksun iki ayaklı hayvanlar gibi (hatta daha da aşağı) bir vaziyette
    ömür tüketiyorlar. Bunlar zevkleri için yaşamaya çalışıyorlar. Basit,
    geçici, bir müddet sonra insana bıkkınlık veren zevkleri, âhiret zevklerine
    değişiyorlar. Tabii bunlara âhiretten söylenecek şey şu olabilir: “İnkâr
    edenler, ateşe sunuldukları gün, onlara: ‘Dünyadaki hayatınızda sizin için
    güzel olan her şeyi (bütün zevklerinizi) harcadınız, onların zevkini sürdünüz.
    Ama bugün, yeryüzünde haksız yere büyüklük taslamanızın ve yoldan çıkmanızın
    karşılığında alçaltıcı bir azap göreceksiniz’ denir.” 976
    Dünya hayatında basit bir eve talip oluyorsunuz. Birkaç yıl “taksitlerini
    ödeyeceğim” diye boğazınıza kadar her şeyinizden kısıyorsunuz. Yine
    aynı şekilde evlenmek için bir kıza talip olduğunuzda bir sürü masraf ve
    sıkıntıya giriyorsunuz. Dünyada bir eve ve bir kıza talip olmak bir sürü
    maddî ve manevî sıkıntılara girmeyi gerektiriyor da bir cennet köşkü ile
    hurilere talip olmak niye bazı sıkıntılara girmeyi gerektirmesin? Üniversite
    mezunu nice insanın branşlarıyla ilgili bir meslek bulamadıkları ve pek de
    işe yaramayan fakülte diploması için bunca zahmet boşuna imiş dedikleri
    bir ortamda, yine de bir yüksek okula girebilmek için her yıl milyonu geçen
    sayıda insanın nasıl sınavlara hazırlandığını biliyoruz. En azından bu kadar
    olsun çalışmaların, dökülen terlerin ve çekilen sıkıntıların cennet için de
    olması gerekmez mi?
    “Yoksa siz, sizden öncekilerin durumu sizin başınıza gelmeden cennete
    gireceğinizi mi zannettiniz? Onlara öyle darlık, zorluk, sıkıntı geldi ve sarsıntıya
    uğradılar ki Peygamber ve onunla beraber mü’minler: ‘Allah’ın yardımı
    ne zaman?’ diyordu. Gözünüzü açın! Allah’ın yardımı şüphesiz pek yakındır.”
    977 Rivâyete göre bu âyet, Uhud veya Hendek savaşı esnasında nâzil
    olmuştu. Mü’minler öyle daralmışlardı ki, âdeta ölüp ölüp diriliyorlardı.
    Sahâbelerden bazıları oldukça tedirgin, “Allah’ın yardımı ne zaman gelecek?”
    demeye başlamışlardı. İşte Cenâb-ı Hak yukarıdaki âyeti vahyederek
    âdeta “siz yoksa cenneti ucuz mu zannetmiştiniz?” buyuruyor. Allah’ın en
    976 46/Ahkaf, 20
    977 2/Bakara, 214
    • 351 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    sâlih kulları en çok musibetlere uğratılanlar olduğuna göre, bize ne oluyor
    da cenneti ucuza kapatmaya çalışıyoruz? 978
    Yukarıdaki âyetin takdiri şudur: “Ey mü’minler, sizler Allah’ın sizi
    kullukla mükellef tuttuğu her şey ile ibâdet etmediğiniz, sizi imtihan ettiği
    şeylere sabretmediğiniz, kâfirlerin eziyetine, fakirlik ve yoksulluğa,
    geçim sıkıntısı ve darlıklarına katlanmadığınız, düşmanla savaşın dehşet
    ve korkunç hallerine göğüs germediğiniz müddetçe, sırf bana iman edip,
    peygamberimi tasdik etmek sûretiyle cennete gireceğinizi mi sanıyorsunuz?
    Bütün bunlar, sizden önceki mü’minlerin başına gelmiştir.” 979
    Âyet, cennete girmeye hazırlanmak için, ezelden beri gelen Allah’ın
    kanununa yöneltiyor. Cennet ehli olmak için inanç sahiplerinin, inançlarını
    müdâfaa etmeleri; o yolda zorluğa, eziyete, şiddete ve ıstıraba katlanmaları;
    zafer ve mağlubiyet arasında gidip gelerek itikadları üzerine sabit
    kalmaları; hiçbir şiddetin onları dağıtmaması; hiçbir kuvvetin onları korkutmaması;
    mihnet ve fitne balyozları altında gevşememeleri ve zafere hak
    kazanmaları için Allah onlara yön veriyor. Zira o günde, Allah’ın dininin
    muhafızı onlardır. Kendilerine emanet edilen şeyleri beklemektedirler. O,
    emaneti korumaya ve müdâfaaya hazırdırlar. Bu yüzden de emanete müstahak
    olmuşlardır. Çünkü onların ruhları korkudan kurtulmuştur. Dünya
    hayatının hırsından, yükünden, boşluğundan kurtulmuştur... O anda ruhları,
    olduğu âlemden cennete daha yakındır... Çamurlar âleminden çok yücelerdedirler...
    İşte mü’minler, cihad ve imtihandan, sabır ve sebattan, sadece Allah’a
    sığınıp O’nu düşündükten, Allah’tan başka her şeyi ve herkesi ikinci plana
    attıktan sonra cenneti hak ederler. Yol budur: İman ve cihad; mihnet
    ve bela; sabır ve sebat; sadece Allah’a yöneliş... Yardım bundan sonra geliyor.
    Cennet nimetleri de bundan sonra geliyor... 980
    “Sizden önceki ümmetler, çeşitli belâlarla azap olunmuşlardı. Ama bu,
    onları dinlerinden çevirmemişti. Öyle ki adamın başının ortasından testereyle
    kesilir, böylece iki parçaya ayrılır; yine adamın etleri ve sinirleri demir
    taraklarla kemiklerinden ayrılır, ama bu onu dininden çeviremezdi. Allah’a
    978 Hasan Eker, A.g.e. s. 90
    979 Fahreddin Râzi, Tefsir-i Kebir, Akçağ Y., c. 5, s. 72
    980 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l-Kur'an, Hikmet Y., c. 1, s. 452
    • 352 •
    Ahmed Kalkan
    yemin ederim ki, bu iş, mutlaka kemale erecektir. Öyle ki, kervancı Sana ile
    Hadramut arasında seyahat ederken ancak Allah’tan ve koyunlarına karşı
    kurttan korkacaktır; başka hiç kimseden korkmayacaktır. Ne var ki sizler,
    acele ediyorsunuz.” 981
    Ebu Hureyre (r.a.) rivâyet ediyor. Rasûlüllah (s.a.s.): “İmtinâ edip kaçınanlar
    hâriç, bütün ümmetim cennete girecektir.” ‘Kim cennete girmekten
    kaçınıp ayak diretir?’ dediler. “Kim bana itaat ederse cennete girer, kim âsi
    olup itaat etmezse o kaçınmış olur demektir!” buyurdular. 982
    “Rabbinizin bağışına ve takva sahipleri için hazırlanmış olup genişliği
    gökler ve yer kadar olan cennete koşun (onun için yarışın!)” 983
    “Yaptıklarına karşılık olarak onlar için nice sevindirici ve göz aydınlatıcı
    nimetler saklandığını hiç kimse bilemez.” 984
    “Ey mutmain ruh! Rabbini râzı etmiş ve râzı edilmiş/hoşnut olmuş olarak
    Rabbine dön. Seçkin kullarım arasına kavuş ve gir cennetime!” 985
    36- “Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?”
    Hükm ve Hâkimiyet
    “Hükm” kelimesinin sözlük anlamı, yargı ve yargıda bulunmak, hükmetmek,
    karar vermek, idare etmek, ata gem vurmak demektir. Hakkında
    âyet ve hadis olan itikada ve ibâdete ait bütün prensiplere “hüküm” denilir.
    Hükmün çoğulu “ahkâm”dır. Ayrıca, hâkimlik, âmirlik, tesir gücüne sahip
    olma gibi anlamlarda da kullanılır. Emir ve irâde demektir. Gerçekte hüküm,
    kelime anlamıyla önlemek, engel olmak, menetmek anlamındadır;
    hâkim kelimesi de haksızlığa engel olan demektir. Bir şeyin iyice araştırılıp
    soruşturulmasından sonra verilen karara “hüküm” denir. Mahkemelerde
    hâkimlerin verdiği karar gibi; filan adam, “bu konuda şöyle hükmetti”, “falancanın
    hükmü şöyledir” denilir. Sözü geçmek, hükmünü yürütmek, kuv-
    981 Buhârî, İkrah 1
    982 Buhârî, İ'tisam 2
    983 3/Âl-i İmran, 133
    984 32/Secde, 17
    985 90/Beled, 27-30
    • 353 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    vetli ve güç sahibi olmak anlamlarına da gelir. Bu mânâda; “Allah’ın dediği
    olur” anlamında “Allah’ın hükmü her şeye geçerlidir” deriz.
    Kur’an-ı Kerim’de, insan fiilleriyle ilgili beş yüz kadar âyet vardır. Bunlara
    “ahkâm âyetleri” denmektedir. Peygamberimizin, ahlâk, öğüt, âhiret,
    ibâdet, muâmelât (insan ilişkileri) ve ukubat (cezalar) ile ilgili hadislerine
    de “hüküm-ahkâm hadisleri” adı verilir.
    Bir konuda Allah’ın bir hükmü varsa ve O’nu gerek Kur’an’la, gerek
    peygamberi ile bize bildirmişse, insana düşen o hükme teslim olmak, tüm
    işlerinde Allah’ın hükmünü uygulamaktır. Allah’ın hükümleri dışındakilere
    “câhiliyye hükmü” denir. Mü’minler, câhiliyye ile hükmetmezler.986 İman
    edenler, dinî hükümlere teslim olurlar, bir konuyla ilgili veya insanlar hakkında
    hüküm verme durumunda olurlarsa, adâletle hükmederler. 987 Fıkıh
    Usûlüne göre hüküm, mükelleflerin (yükümlülerin) fiillerine bağlanan şer’î
    özelliktir. Şer’î hükmün kaynağı da yalnızca Allah’tır. Hüküm Allah’tan
    kaynaklandığı için Allah’ın güzel isimlerinden biri el-Hakem, biri de el-
    Hakîm’dir.
    Sünnetullah gereği, insanlar toplum halinde yaşamak durumundadırlar.
    Cemiyetin düzeni ise, birtakım emirlerin ve hükümlerin çevresinde
    teşekkül eder. Bu noktada karşımıza; “hüküm nedir? Hükmetme hakkı
    kime aittir?” gibi sualler çıkacaktır. Araplar, atı gemlemeye de hukm derler.
    Dolayısıyla “hukm”ün “zapt u rabt altına alıp terbiye etme, boyun eğdirme”
    mânâsı sözkonusudur. Hâkim, mahkeme, hakem gibi günümüzde sık
    sık kullanılan kelimeler, aynı kökten gelir. Hüküm sahibi denildiği zaman,
    Türkçede kullanıldığı şekliyle, “hâkimiyet ve egemenlik” kelimeleri gündeme
    girer. “Hâkimiyet kayıtsız, şartsız ulusundur” sloganında; yönetme
    ve hüküm koyma hakkının kime ait olduğu noktasında bir tercih vardır.
    Bu tercih, “ulusun gücünün üstünde, hiçbir gücün olmadığı” iddia ve ifadesidir.
    İslâmî ıstılahta; “mükellefin fiillerine iktiza eden hitab-ı ilâhînin
    eserine hüküm denilir” şeklinde tarif edilmiştir.
    986 5/Mâide, 50
    987 4/Nisâ, 58
    • 354 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an-ı Kerim’de, “(Ve şu emri indirdik:) İnsanlar arasında Allah’ın indirdiği
    hükümlerle hükmet! Sakın onların (insanların) hevâ ve heveslerine
    uyma” 988 emri verilmiştir. Dolayısıyla hiç kimsenin, Allah’ın indirdiği hükümlere
    mukabil olmak ve o hükümlerin yerine geçmek üzere hüküm koyma
    hakkı yoktur. İnsanların hevâ ve heveslerinden kaynaklanan hükümlere
    câhiliyye hükmü denilmiştir. Müslüman, kayıtsız şartsız olarak, Allah’ın ve
    Rasûlü’nün hükümlerine tâbi olan kimsedir. “Aralarında hüküm verilmek
    üzere Allah’a ve Rasûlü’ne çağrıldıkları zaman, iman edenlerin sözü, ancak
    ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte asıl murâdına erenler bunlardır.”989
    Arzularını İslâm’a tâbi kılmayan kimselerin iman iddiaları bir vehimden
    ibarettir. Zira Rasûl-i Ekrem şöyle buyurmuştur: “Nefsim yed-i kudretinde
    olan Allah’a yemin olsun ki, arzusunu İslam’a tâbi kılmayan kimse iman etmiş
    olmaz.” 990
    Kur’an’da “Dinde zorlama yoktur. Hakikat, iman ile küfür apaçık meydana
    çıkmıştır. Artık kim tâğutu tanımayıp da Allah’a iman ederse, o muhakkak
    kopması mümkün olmayan en sağlam kulpa yapışmıştır. Allah, hakkıyla işiten
    ve her şeyi kemâliyle bilendir.” 991 hükmü beyan buyrulmuştur. Dolayısıyla
    insan için iki yol mevcuttur. Birincisi: Allah’a iman etmek ve hayatını
    İslâmî hükümlere göre düzene koymak. İkincisi: Tâğuta kalben teslim olup,
    hevâ ve heveslere göre yaşamak. Bu iki yolun dışında, üçüncü bir yoldan söz
    etmek mümkün değildir. Tâğut kelimesi, tuğyan etmek (azgınlaşarak isyan
    etmek) manasınadır. Kendisi için tayin edilmiş olan sınırın dışına taşan her
    şey tâğuttur. İslâmî ıstılahta; Allah’ın indirdiği hükümlere mukabil olmak
    ve onların yerine geçmek üzere hüküm koyan her güce tâğut ismi verilmiştir.
    Tâğut, sapıklıkta önderlik (liderlik) eden herkese şâmildir. Tâğutî güçlerin
    icat ettiği hükümlere câhiliyye hükümleri demek mümkündür. Nitekim
    Kur’an’da; “Onlar, hâlâ câhiliyye (devri)nin hükmünü mü arıyorlar? Şüphesiz,
    yakîn sahibi (gerçek iman ve ilim sahibi) bir kavim indinde, hükmedici
    olarak Allah’tan daha güzel kim vardır?”992 buyrulmuştur. Câhiliyye devrinin
    hükmünden maksat, “darü’n-nedve” isimli mecliste, insanların hevâ ve
    heveslerinden (ideolojilerinden) yola çıkılarak hazırlanan ve bütün zümreleri
    bağlayıcı olan kanunlardır. Hz. Adem’den itibaren bütün peygamberler,
    988 5/Mâide, 49
    989 24/Nûr, 51
    990 İbn Kesir, III/490
    991 2/Bakara, 256
    992 5/Mâide, 50
    • 355 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    insanları, Allah’ın emirlerine ve hükümlerine göre yaşamaya dâvet etmişlerdir.
    Bu dâvet, peygamberlerin vârisleri olan âlimler tarafından kıyâmete
    kadar devam edecektir. Kur’an’da Hz. Yusuf kıssası beyan edilirken bütün
    insanlığa şu hatırlatma yapılmıştır: “Sizin Allah’ı bırakıp da taptıklarınız
    kendinizin ve atalarınızın takmış olduğu (kuru) isimlerden başkası değildir.
    Allah bunlara hiçbir hüccet indirmemiştir. Hüküm sadece Allah’a mahsustur
    (ondan başkasına ait değildir). Allah, kendisinden gayrisine ibâdet etmenizi
    emretmemiştir. Dosdoğru din işte budur. Fakat insanların çoğu bilmezler.” 993
    Hüküm ve emir, Allah’a mahsustur. Hesap gününü düşünen her insan
    yeryüzünde, Allah’ın emirlerini tebliğ ve hükümlerini infaza memur
    kılındığını asla unutmamalıdır. Kur’an’da, “Allah, hükmedenlerin en güzel
    hükmedeni değil midir?”994 denilmektedir. Allah, mutlak hüküm koyucu,
    hükmeden, hükmünü geçirendir.995
    Kur’ân-ı Kerim’de Hükm ve Hâkimiyet
    Kur’an’da “hukm” kelimesi, türevleriyle birlikte toplam 210 yerde geçer
    (Hukm kelimesi ise 17 yerde zikredilir). Hüküm kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de
    birçok anlamda kullanılmıştır:
    a) Hâkimiyet/egemenlik anlamında hüküm: Hüküm; hâkim olma, hâkimiyet-
    egemenlik sahibi olmak anlamına gelir. Hâkimiyet ise, hüküm sahibi
    olmak, en güçlü olmak manasına kullanılır. “Hüküm ancak Allah’ındır.
    O’ndan başkasına ibâdet etmemenizi emretti.” 996 âyetinde olduğu gibi. Allah’ın
    hükmü bütün evrende geçerlidir. O, emrini yani hükmünü evrende
    ve insan hayatında, hatta kıyâmetten sonra dilediği gibi yerine getirir. “O
    hiç kimseyi hükmüne ortak yapmaz.” 997
    b) Allah’ın verdiği karar anlamında, 998
    993 12/Yûsuf, 40
    994 95/Tîn, 8
    995 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler Kavramlar, s. 188-191
    996 12/Yûsuf, 40
    997 18/Kehf, 26
    998 13/Ra’d, 41
    • 356 •
    Ahmed Kalkan
    c) Allah’ın koyduğu kurallar, prensipler ve bunlara uymanın gerekliliği
    anlamında, 999
    d) Kıyâmet gününde Allah’ın insanları hesaba çekip onlar hakkında karar
    vermesi anlamında, 1000
    e) Mahkeme kararı anlamında. 1001
    Allah, insanların da kendi gösterdiği gibi hükmetmelerini istemektedir:
    “Kitabı sana hak olarak indirdik ki insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği
    gibi hükmedesin.” 1002 Allah, peygamberleri Allah’ın hükmünü yürütmek
    için göndermiştir. Adâletle hükmedebilmek için de Allah’ın gönderdiği Kitab’a
    uymak gerekir. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler ise, şüphesiz en
    azından zâlim ve fâsık olurlar. 1003
    Hâkimiyet/Egemenlik Kayıtsız Şartsız Allah’ındır
    Hukm kelimesi, sözlük anlamı olarak yargı ve yargıda bulunmak anlamındadır.
    Kelime, bütün kökleriyle, taraflar arasında ister anlaşmazlık
    bulunsun, isterse bulunmasın, belirli bir konunun gerçek değerinin anlaşılması
    için, bu konuda yetkili kabul edilen bir makama başvurma mânâsını
    içermektedir. Kur’ân-ı Kerim’de de bu anlamda kullanıldığı görülmektedir.
    Hukm kelimesinin Türkçede “egemenlik” anlamında kullanılan “hâkimiyet”
    şeklindeki söylenişi ise, hüküm koyma, hüküm verme yetkisi, yüksek
    egemenlik anlamıyla Arapçada yenidir.
    Çağdaş hukukçular, hâkimiyeti şöyle tarif ederler: “Belli bir ülke ve o
    ülkede oturan hakiki ve tüzel kişiler üzerinde kullanılan ve devlet kişiliğine
    bağlı olan, ondan ayrılmayan aslî en yüksek hukukî iktidar veya kudrettir.”
    Kısaca, “aslî ve en yüksek kumanda ehliyet ve yetkisi” şeklinde tanımlanabilir.
    Mevdûdî, hâkimiyeti tanımlarken şunları söylemektedir: “Siyaset biliminde
    bu terim; en yüksek iktidar ve mutlak iktidar anlamında kullanılır.
    Herhangi bir kimse ya da topluluğun hâkimiyeti elinde tutmasından maksat
    şudur: Onun her hükmü kanun mâhiyetini taşır ve kanun olur. Böyle bir
    999 5/Mâide, 44, 45, 47
    1000 2/Bakara, 113; 4/Nisâ, 141
    1001 21/Enbiyâ, 78
    1002 4/Nisâ, 105
    1003 5/Mâide, 45, 47
    • 357 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    kimse ülkesinde yaşayan fertlerin üzerinde hüküm yürütür ve sınırsız tercih
    ve yetkilerin sahibi olur. Onun yetki ve tercihlerini kendi irâdesi altında
    hiçbir şey sınırlandıramaz ve kısamaz. Bireylere verilmiş bulunan herhangi
    bir hak varsa, bu hak da ancak onun tarafından verilmiş olur. Hâkimiyeti
    elinde bulundurması sebebiyle herhangi bir kanun kendisini bağlamadığı
    için böyle birisi tam mânâsıyla kadir-i mutlaktır.”1004 Mevdûdî’ye göre
    “bundan daha az kudret ve imkâna “hâkimiyet” denemez. Ancak böyle bir
    hâkimiyet, bugün artık farazî bir kavram haline gelmiştir. Alanı o kadar küçülmüştür
    ki, gerçek bir hâkimiyet veya siyaset biliminde kullanılan terim
    anlamıyla siyâsî hâkimiyet (politik egemenlik) dahi kalmamıştır.
    Kur’an’a Göre Hâkimiyet Türleri: Her kavrama kendine has bir yorum
    getiren İslâm dini, hâkimiyet konusunda da İslâmî olan ve olmayan ayrımını
    gözetir. Kurân-ı Kerim, İslâmî ve câhilî olmak üzere iki tür hâkimiyet
    olduğunu kaydeder: “Yoksa onlar (İslâm öncesi) câhiliyye hükmünü (idaresini)
    mü istiyorlar? İyi anlayan bir topluma göre, hükmü, hükümranlığı
    Allah’tan daha güzel kim vardır?” 1005 Başka âyet-i kerimelerde, Allah’ın hükümleri
    dışında kalan hükümlerin “hevâ, tâğut, dalâlet, şer vb. hükümleri”
    diye adlandırılmaları İslâmî olmayan hükümler arasında mâhiyet farkından
    kaynaklanmamakta; aksine İslâmî olmayan hükümlerin câhilî olmanın
    yanında, diğer olumsuz nitelikleri de kaçınılmaz olarak taşıdıklarını
    ortaya koymaktadır. Bu âyette geçen “hüküm” kelimesi, yalnızca siyasal anlam
    taşımakla kalmamakta, her türlü “yargı”yı da kapsamaktadır. Böylece,
    İslâm’a göre yapılanmış ve her türlü değer yargısı İslâm’a göre şekillenmiş
    olan toplumun hükmü İslâmî; böyle olmayan toplumun hükmü ise câhilî
    hükümdür.
    İslâmî anlamıyla hâkimiyetin dışında kalan her türlü hâkimiyet ve
    İslâm’ın değer yargıları dışında kalan her çeşit değerlendirmeye ad olan
    “câhilî hâkimiyet”in mâhiyeti hakkında İbn Kesir, sözkonusu âyet ile ilgili
    olarak şöyle der: “Cenâb-ı Allah, (bu âyette) her türlü hayrı kapsayan
    ve her çeşit şerden uzak tutan Allah’ın sapasağlam hükmünü bırakıp onun
    dışında kalan ve şahıslar tarafından Allah’ın şeriatine dayanmaksızın konulmuş
    görüş, hevâ ve ıstılahlara yönelen kimselerin bu davranışını reddetmektedir.
    Nitekim câhiliyye dönemi insanları da böyle yapıyor, kendi görüş
    1004 Mevdûdi, İslâm’da Hükümet, s. 421-422
    1005 5/Mâide, 50
    • 358 •
    Ahmed Kalkan
    ve hevâlarından ortaya attıkları dalâlet ve cehâletlerle hüküm veriyorlardı.
    Moğolların da yaptıkları bu idi. Onlar kendilerine yasak (yasa) koyan kralları
    Cengiz Han’ın hükümlerine göre yönetiliyorlardı. Bu yasağ(y)ı Cengiz,
    yahûdi ve hıristiyan şeriatlerinden, İslâm dininden ve başka dinlerden yararlanarak
    meydana getirmişti. Orada sırf kendi görüşü olan ve hevâsından
    kaynaklanan hükümler de vardı. İşte onun bu yasağı (yasası), soyundan
    gelenler arasında uyulan bir şeriat olmuştu. Onlar Allah’ın Kitabı ve Rasûlünün
    sünneti ile hükmetmeyi bir kenara bırakıp “yasak” ile hükmediyorlardı.
    Her kim böyle yaparsa o kâfirdir; Allah’ın ve Rasûlünün hükmüne
    geri dönüş az ya da çok hiçbir konuda onların dışında hiçbir şeyle hükmetmemek
    çizgisine gelinceye kadar onunla savaşmak farzdır.” 1006
    Görüldüğü gibi, burada İbn Kesîr, İslâmî ve câhilî hükmün mâhiyetini
    açıklamış; kendi döneminde câhiliyye hâkimiyetine örnek olmak üzere de
    Cengiz Han yasalarını göstermiş; Allah’ın hükümlerini bırakıp câhilî hükümlere,
    hevâlara yönelenlere karşı takınılacak tavrı da gayet açık bir şekilde
    belirlemiştir. Bundan şunu anlıyoruz: Hâkimiyet konusu teorik olup
    pratik ve hukukî birtakım sonuçları olmayan yorumdan ibaret değildir. Bu
    konu, doğrudan doğruya Allah’ın hükümlerine iman ve bu hükümlere aykırı
    hiçbir hükmü kabul etmemek şeklinde uygulama ile, böylesini kabul
    etmeyenlere karşı hukukî birtakım uygulamaları beraberinde getiren bir
    anlayıştır.
    İslâm’a Göre Hâkimiyet: İslâm’a göre hâkimiyet ve sınırlandırılamaz
    egemenlik yalnızca Allah’ındır. Bu konuda bütün gerçek müslümanlar arasında
    tam bir fikir birliği vardır. Hüküm koymak Allah’a has bir yetkidir.
    Başkalarının bu konuda herhangi bir ortaklığı yoktur. Hiçbir kimsenin Allah
    ile birlikte hüküm koyması sözkonusu değildir. O, hükmüne hiçbir kimseyi
    asla ortak etmez.1007 İslâm’da gerçeğin ölçüsü ve yegâne hak, Allah’ın
    Kitabı ve Rasûlü’nün sünneti olduğundan, herkesin bu hükümleri kabul
    etmesi gerekir. Kim kendiliğinden birtakım sözler ortaya koyar ve kendi
    anlayışına göre bazı kurallar ortaya atarsa ve bunu kendi anlayışı, hatta dini
    yorumlayışı sonucunda ileri sürerse, bu söylenenler Rasûlün getirdiklerine
    arz olununcaya kadar ümmetin ona uyması ve anlaşmazlıklarında onun
    hükmüne başvurması gerekmez. Eğer Rasûlün getirdikleri ile çatışmaz ve
    1006 İbn Kesîr, Tefsîru’l-Kur’âni’l Azîm, II/67
    1007 18/Kehf, 26
    • 359 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    uygun düşerse, doğrulukları belgelenirse ancak o zaman kabul edilir; fakat
    Rasûl’ün getirdiklerine aykırı olursa o zaman bunların reddedilmesi gerekir.
    1008 Çünkü Yüce Rabbimiz mü’minlerin geçerli bir imana sahip olmaları
    için aralarındaki anlaşmazlıklarda Rasûl’ün hükmüne başvurmayı şart
    koşmakla kalmamış; içlerinde herhangi bir sıkıntı duymaksızın ve tam bir
    teslimiyetle, verdiği hükme teslim olmayı öngörmüş bulunuyor. 1009
    Kısacası, Allah ve Rasûlü herhangi bir konuda hüküm vermiş ise, hiçbir
    mü’minin o konuda istediklerini tercih etme yetkisi yoktur.1010 “Allah’ın,
    Rasûlü Muhammed’e indirdiğinden başkası ile hüküm vermek helâl değildir;
    çünkü hak yalnız odur. Onun dışında kalan bütün hükümler ise zulüm
    ve haksızlıktır. Bu zulüm ve haksızlıkla hükmetmek helâl değildir. Herhangi
    bir hâkim (yönetici veya kadı), bu helâl olmayan hükümle hükmedecek
    olursa verdiği bu hüküm ebediyyen geçersiz kılınır, onunla amel edilmez”
    diyen İbn Hazm, 1011 buna delil olarak da Kur’ân-ı Kerim’deki: “Ve onlar
    arasında Allah’ın indirdiğiyle hükmet...”1012 âyetini göstermiştir.
    Yüce Rabbimizin hâkimiyetinin boyutlarını ya da İslâm’ın hâkimiyet
    yorumunu daha iyi anlayabilmek; diğer taraftan Allah’ın beşer üzerindeki
    hâkimiyetinin gerekçelerini kavrayabilmek için “Allah’ın hâkimiyeti”nin
    çeşitli yönlerine dikkat çekmek gerekir.
    a- Allah’ın Kevnî Hâkimiyeti: Allah, bu kâinatın biricik yaratıcısıdır.
    Gördüğümüz, göremediğimiz; bildiğimiz, bilemediğimiz her şeyi yaratan,
    mutlak yaratıcı O’dur. O’ndan başka yaratan yoktur. O aynı zamanda yarattıklarının
    Müdebbir’i, Rabbi ve Mâlikidir. Kâinatın kanunlarına, varlık
    âlemindeki bu düzenin işleyişine O’ndan başka hiçbir kimse müdâhalede
    bulunamaz; O’nun irâdesine aykırı hiçbir şey gerçekleştirilemez: “De ki:
    Düşündünüz mü hiç; eğer Allah, üzerinize geceyi tâ kıyâmet gününe kadar
    aralıksız sürdürse Allah’tan başka size ışık getirecek bir başka ilâh var mıdır?
    Hâlâ işitmeyecek misiniz? De ki: Düşündünüz mü hiç, eğer Allah gündüzü
    üzerinizde kıyâmet gününe kadar aralıksız devam ettirse, içinde dinleneceğiniz
    geceyi Allah’tan başka getirecek bir başka ilâh var mıdır? 1013
    1008 İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdu’l-Meâd, 1/38
    1009 4/Nisâ, 65
    1010 33/Ahzâb, 36
    1011 el-Muhallâ, 9/362
    1012 5/Mâide, 49
    1013 28/Kasas, 71-72
    • 360 •
    Ahmed Kalkan
    b- Uhrevî Hâkimiyet: Bütün olay, nimet ve cezalarıyla âhiret hayatı da
    Allah’ın mutlak hâkimiyeti içerisindedir. Kur’ân-ı Kerim, Yüce Allah’ın âhirette
    tecellî edecek olan mutlak hâkimiyetine dair sayılamayacak kadar çok
    buyruk ihtivâ eder. “Kâfir olanlar, kendilerine kıyâmet gelip çatıncaya, yahut
    kısır bir günün azabı gelinceye kadar o Kur’an’dan şüphe içindedirler. O gün
    mülk Allah’ındır; onlar arasında O hüküm verir...” 1014; “O günde onlar (kabirlerinden)
    çıkacaklardır. Onların hiçbir şeyi Allah’a gizli kalmaz. ‘Bu gün mülk
    (hâkimiyet ve her şeyin mutlak sahipliği) kimindir?’ (diye sorar.) Kahhâr ve
    tek olan Allah’ındır. Bugün herkese kazandığı ile karşılık verilecektir. Zulüm
    yoktur. Bugün Allah hesabı çarçabuk görendir.” 1015
    c- Genel Olarak Değer Yargılarında Hâkimiyet: Bilindiği gibi eşya ve
    olaylar hakkında belirli birtakım değerlendirmeler yapmak ve onlara karşı
    bu değerlendirmelere göre tavır takınmak, istemek, ya da uzak durmak
    ve arzulamamak sözkonusudur. Bu her zaman, her toplum ve kişide görüle
    gelmiştir. Kısacası insan, hayrı ister ve arzular, şerden ve kötülükten de
    uzak kalmaya çalışır. Bu tavır ise, onun sahip olduğu ya da benimsediği
    değer yargılarının bir sonucudur. Kur’ân-ı Kerim; bir bakıma baştan sona
    bazı değer yargıları, bu yargılara karşı takınılan tavırlar ve bu tavırların sonuçlarına
    dair açıklamaların yer aldığı ilâhî mesajdır.
    Değer yargılarını belirleme ve koyma yetkisinin mutlak olarak Yüce
    Rabbimize ait olduğunu vurgulayan bazı buyruklara işaret edelim: Haram-
    helâl kılma yetkisi yalnız Allah’ındır: “De ki: Allah’ın kulları için yarattığı
    süsü ve güzel rızkı kim haram kıldı?” 1016; “Ey iman edenler, Allah’ın size
    helâl kıldığı hoş ve temiz şeyleri kendinize haram kılmayın ve haddi aşmayın,
    çünkü Allah haddi aşanları sevmez.” 1017 Câhilî düzenlerde zamanla oluşan
    ve Allah’ın emir ve hükümlerine aykırı câhilî değer yargıları reddedilmiştir.
    1018 İslâm’dan önce çeşitli helâl ve haramlara dair birtakım değer yargılarından
    etraflı bir şekilde söz eden buyruklardan1019 sonra, Yüce Allah, Peygamberine
    bu uydurma değer yargılarını Allah’a atfeden kimselere şöyle
    seslenmesini emretmektedir: “De ki: ‘Allah şunu haram kıldı’ diye şâhitlik
    1014 22/Hacc, 55-56
    1015 40/Mü’min, 16-17
    1016 7/A’râf, 32
    1017 5/Mâide, 87
    1018 Bk. 5/Mâide, 103
    1019 6/En’âm, 136-149
    • 361 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    edecek şâhitlerinizi getirin. Eğer şâhitlik ederlerse sen onlarla şâhitlik etme...”
    1020. Bundan sonraki âyette de Yüce Allah, bütün bu konulardaki hükümlerini
    oldukça özlü bir şekilde açıklamaktadır.
    d- Kanunî (Hukukî) Hâkimiyet: Cenâb-ı Allah şu âyet-i kerimede ve
    benzerlerinde bütün kapsamı ve boyutlarıyla hâkimiyetin yalnızca kendisinin
    olduğunu dile getirmektedir: “Hüküm yalnız Allah’ındır. O, kendisinden
    başkasına ibâdet etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.” 1021
    Burada “hüküm” kapsamına kanunî ya da hukukî, şer’î hâkimiyetin girdiği
    şüphesizdir. Diğer taraftan Allah’ın hâkimiyetini kabul etmek ve dosdoğru
    din üzere bulunmak arasındaki ilişki de kendiliğinden ortaya çıkmaktadır.
    Nitekim başka âyet-i kerimelerde Allah’ın izin vermediği yasamalarda bulunmanın
    şirk ve bu şekilde yasama yapanların bu yetkilerini kabul edip
    karşı çıkmamanın da onları Allah’a ortak kabul etmek olarak vurgulandığını
    görmekteyiz. 1022
    Aralarında hüküm vermek üzere Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıklarında,
    münâfıklar bundan yüz çevirdikleri halde, mü’minlerin tavrı, dinleyip itaat
    etmekten ibarettir.1023 Kitab, yani Kur’ân-ı Kerim, Hz. Peygamber’e insanlar
    arasında hak ile hükmetsin diye indirilmiştir.1024 Allah’a ve Rasûlüne iman
    etmek iddiası ile birlikte tâğutun hükmünü isteyenlerin iman iddiaları geçersizdir.
    Tâğut ve tâğutun hükmü; “Allah’ın karşısına dikilen, ayaklanan,
    O’nun emirlerine zıt yeni hükümler icat eden her varlık, Allah’tan başka
    itaat edilmesi istenen her şey, kendisine ister bilerek ve isteyerek uyulsun;
    isterse zorla, tehditle boyun eğdirilsin, her iki halde de itaat edilen konumuna
    girmektedir. Bu nesnenin insan olmasının, şeytan olmasının, put olmasının,
    yahut da bunlardan başka herhangi bir şey olmasının önemi yoktur.”
    1025 Allah’a iman ile tâğutun hükmüne başvurmak bir arada bulunamaz.
    Bu gibi kimselerin bu tavırları münâfıklıklarının tescilidir. Onlar Allah’ın
    ve Rasûlünün hükmüne yanaşmazlar.1026
    1020 6/En’âm, 150
    1021 12/Yûsuf, 40
    1022 42/Şûrâ, 21
    1023 24/Nûr, 48-52
    1024 4/Nisâ, 105
    1025 Taberî, Câmiu’l-Beyan, 3/13
    1026 4/Nisâ, 60-61
    • 362 •
    Ahmed Kalkan
    Kısacası, anlaşmazlık konuları Allah’ın ve Rasûlünün hükümlerine, bu
    hükümlerin çerçevesine havâle edilmedikçe ve bu hükümlere râzı olunup
    tam bir teslimiyetle uyulmadıkça, imanın varlığından söz edilemez.1027 Hz.
    Peygamber’in hüküm verme yetkisi ve ülü’l-emr ile müctehidlerin çıkardıkları
    Allah’ın hükümleri çerçevesi içerisindeki ilmî ictihadlarının; esasen
    Allah tarafından tanınmış ve sınırları tayin edilmiş olduğundan, bağımsız
    bir teşrî (kanun koyma) olarak kabul edilemeyeceğini ve Allah ile birlikte
    ve O’nun hükmüne eş değerde hüküm koymak yetkisine sahip olmadıklarını
    ayrıca belirtmeye gerek yoktur. Onların bu yetkileri, sınırları ile birlikte
    yine Allah tarafından tâyin ve tesbit edildiğinden, O’nun kanunî hâkimiyeti
    yine mutlaktır ve ortaksızdır.
    e- Siyâsal Hâkimiyet: Kanunî hâkimiyete siyasal alanda yürürlük kazandırmak
    ve onun geçerliliğini sağlamak olarak tarif edebileceğimiz “siyasal
    hâkimiyet”i elinde bulunduran makama İslâm’da “hilâfet” denilmektedir.
    Şânı yüce Allah, ilk insan -ve dolayısıyla onun soyundan gelecek
    olanları da- yeryüzünde halife olarak yaratmıştır.1028 Halifelik, başkasının
    yerine, onun adına görev yapmak veya tasarruflarda bulunmak demektir.
    Halife ise, başkası tarafından kendi adına iş görmek üzere görevlendirilen
    kişiye denir. İşte bu mânâda bütün insanlar Allah’ın tâyin ettiği yeryüzünün
    halifeleridir. Allah’ın hükümlerinin uygulanmasının ise belirli bir yapılanmayı
    gerektireceği açıktır. İşte bu yolla Yüce Allah’ın hükümleri yürürlük
    kazanır ve siyasal hâkimiyeti uygulama alanı bulur.
    Hâkimiyet Allah’ın Olmayınca
    İlk peygamberden itibaren insanların bir bakıma Allah’ın hâkimiyetini
    kabul etmek üzere dâvet edilegeldikleri, Kur’an’ın bize bildirdiği gerçeklerdendir.
    Ancak insanların zaman zaman birtakım tâğutların câhilî egemenlikleri
    altında yaşadıkları, onların hükümlerine isteyerek ya da istemeyerek
    itaat ettikleri de bir gerçektir. Aynı vâkıa ile insanlık, günümüzde de karşı
    karşıya bulunmaktadır. Hâkimiyet Allah’ın olmayınca, hükümlerde adâlet
    ve değer yargılarında isâbet olmayacağı, yani “sırât-ı müstakîm” üzere gitmeye
    imkân bulunmayacağı gibi; insanlığın şeref ve haysiyetine yakışmayan,
    insanı alçaltan birçok du rum da sözkonusu olacaktır. Bunların bazısına
    âyet-i kerimelerin ışığında işaret edelim:
    1027 4/Nisâ, 65
    1028 2/Bakara, 30; 35/Fâtır, 39
    • 363 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    a) Hâkimiyet Allah’ın olmayınca, egemenler ilâhlık ve rablık konumunda,
    egemenlik altında bulunanlar kulluk konumunda olurlar. Kur’ân-ı Kerim,
    hıristiyan ve yahûdi din adamlarını Allah’ın dinini değiştirip O’nun
    hükümlerine aykırı hüküm koymalarının kabul edilmesini, onları “rab
    olarak” tanımak şeklinde değerlendirirken;1029 Hz. Peygamber (s.a.s.) de
    bu durumun, din adamlarının Allah’ın hükümlerine aykırı olarak helâl ve
    haram kılmalarının kabul edilmesi sûretiyle ortaya çıktığını belirtmiştir.1030
    Nitekim Hz. Mûsâ (a.s.) da Firavun’un İsrâiloğullarını egemenliği altında
    tutmasını, onları “kul edinmek” olarak nitelendirmiştir. 1031
    b) Allah’ın hükmüyle hükmetmeyenler, egemenlikleri çeşitli gruplara
    böler; onları zaafa düşürür; yeryüzünde fesat çıkartır, bozgunculuk yaparlar.
    “Firavun, gerçekten o arzda azmış, halkını parça parça etmişti. Onlardan
    bir zümreyi güçsüz düşürüyor, oğullarını boğazlatıyor, kızlarını ise sağ bırakıyordu.
    O gerçekten fesatçılardandı.” 1032
    c) Câhilî hükümlerle hükmeden tâğutlar; egemenlikleri altında bulunan
    kimselerin olayları sağlıklı bir şekilde değerlendirmelerine imkân bırakmayacak
    şartlar oluştururlar; gerçekleştirdikleri kültür yapısı ve eğitim
    ortamı ile insanları sağlam ve gerçekçi yargılarda bulunmak imkânından
    mahrum bırakırlar: “İşte (Firavun) bu şekilde kavmini küçümsedi (hafife
    aldı); onlar da ona itaat ettiler; çünkü onlar yoldan çıkmış bir kavim idiler.”
    1033
    d) Alah’ın hâkimiyetini, dolayısıyla ulûhiyet ve rubûbiyetini reddedenler;
    egemenliklerini kaybetmek korkusuyla gerçeklerin anlaşılmaması,
    ulûhiyetlerinin sahteliğinin ortaya çıkmaması için özel çaba harcarlar:
    “Firavun; ‘Ey ileri gelenler, sizin için benden başka bir ilâh tanımıyorum.
    Ey Hâmân; benim için çamur üzerine bir ateş yak ve bana bir kule yap ki,
    Mûsâ’nın tanrısına çıkayım; bununla birlikte onun mutlaka yalancı olduğunu
    da sanıyorum.” 1034
    1029 9/Tevbe, 31
    1030 Tirmizî, Tefsîr (9. Sûre), 10
    1031 26/Şûrâ, 22
    1032 28/Kasas, 4
    1033 43/Zuhruf, 54
    1034 28/Kasas, 38
    • 364 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’ın Hâkimiyetini Kabul Etmemek: İrâde sahibi ve tercih yetkisine
    sahip olan insan, kâinatın Allah’ın hükmüne boyun eğmekte olduğunu da
    görmektedir. Bu evren içerisinde böyle bir yetki yalnızca insan için sözkonusudur.
    İnsan, diğer yaratıklardan ayrı olarak Allah’ın değer yargıları
    ile hukukî ve siyasî alandaki hâkimiyetini kabul etmekle de yükümlüdür.
    Allah’ın bu alanlarda hâkimiyeti karşısında mü’minin tavrı, Kur’ân-ı Kerim’de
    şu şekilde belirlenmiştir: “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman,
    iman etmiş her bir erkek ve kadına, o işte kendi istediklerini tercih etme
    yetkisi yoktur.” 1035 Mü’minler, kendi aralarındaki anlaşmazlıkları Allah’ın
    ve Rasûlünün hükmüne başvurarak çözüme ulaştırmak yükümlülüğünde
    oldukları gibi; onların hükmüne de tam bir teslimiyetle boyun eğmek zorundadırlar.
    1036 Allah’ın hükmünü kabul etmemek, O’nun hükmü ile hükmetmemek
    ise, insanı iman dairesinin dışına çıkarır; kâfir, zâlim ve fâsık
    yapar.1037
    Kur’ânî çerçevesi ile tanımlamaya çalıştığımız hâkimiyeti bu çerçeve ve
    mâhiyeti ile kabul etmek, aynı zamanda İslâm Dini’nin tabiatının bir gereğidir.
    Müslümanın Kur’an ve Sünnetin açık hükümleri ile belirlenmiş olan
    ve imanî bir yansıma olarak kabul edebileceğimiz müslümanca mantık ya
    da anlayış da, -belirtilen çerçevesi ile- Allah’ın hâkimiyetini kayıtsız ve şartsız
    olarak kabul etmesi gerektiğini tartışılmaz bir şekilde ortaya koymaktadır.
    Bunun ilmî ve mantıkî gerekçelerini şöyle özetleyebiliriz:
    1. Allah, her şeyi yaratan, var eden, her bir varlığın var olmasını takdir
    eden, eşyayı ve eşyalar arası ilişkileri düzenleyen, bu ilîhî nizam/düzen içerisinde
    bu ilişkilerin devamını sağlayandır.
    2. İnsan da Allah’ın yarattığı bir varlıktır. Eşref-i mahlûktur. Mükellefiyeti
    ve halifelik makamına getirilmiş olması, onun diğer varlıklardan
    farklı yanını, yerine göre üstünlüğünü ortaya koymaktadır. İnsanı halifelik
    makamında ve birtakım mükellefiyetlerle sınayan Yüce Allah, insandan
    emir ve hükümlerine, kısacası şeriatine uygun olarak yaşamasını istemiş,
    kendisinden başka varlıkları, gerek yaratıcılık, gerek emir, kanun ve hüküm
    koyma yönleriyle kendisine eş tutmamasını, yani şirk koşmamasını
    özellikle emretmiştir. Yani, Allah’ın hükümleri dururken başka hükümleri
    1035 33/Ahzâb, 36
    1036 4/Nisâ, 59, 65
    1037 5/Mâide, 44, 45, 47
    • 365 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    kabul etmek, ya da herhangi bir hükmü Allah’ın dininin alternatifi olarak
    görmek, Allah’a şirk koşma şekillerindendir.
    3. İslâm’a göre Allah, mü’minlerin velîsidir. Onların yâr ve yardımcısıdır.
    Dolayısıyla Allah, mü’minleri dünyada başıboş ve herhangi bir hususta
    kendi hallerine terk etmez, kendisinden başkalarına da muhtaç etmez. Yüce
    Allah’ın bizleri hayatımızın herhangi bir alanı için hüküm ve şeriat koymak
    zorunda bırakmamış olması da, Allah’ın mü’minleri velî edinmiş olmasının
    ayrı bir göstergesidir. Mü’minler de bu geniş çerçevesiyle Allah’tan ve Allah’ın
    velî edinilmelerini emrettiği kimselerden başkasını velî edinemezler.
    Mü’minlerin velîsi, ancak Allah’tır, Rasûlüdür ve samimi mü’minlerdir. 1038
    Allah’ın İndirdiğiyle Hükmetme: “Şeriat”, Kur’an ve sünnette geldiği
    şekliyle değişmeyen ve kaynağı vahiy olan dindir. Bu anlamda, Kur’an ve
    sünnet dinin asıllarıdır. Allah’ın hâkimiyeti, bilfiil, İlâhî teşrîde ve şeriatin
    içerdiği emirler, yasaklar ve kendisine inanan toplum açısından uygulanması
    ve uyulması gerekli hükümlerde geçerlidir. Kendinden çıkarılan
    kanunlar ve ictihadlar ve gereğine göre hüküm verme şeklinde şeriati anlatma,
    son tahlilde, şeriatin hükmünü kanun kalıbına dökücü yasama faâliyeti
    anlamındaki düzenlemeleri uygulayan, bu düzenlemeye uygun olarak
    yargılama yapan ve hükümlerini yürüten insanların elindedir. 1039
    Demokrasi ve Hâkimiyet
    Demokrasi, bilindiği gibi batı kültürünün ürünü olan bir sistemdir.
    Batı medeniyetinin en önemli özelliği, insanın kendini ilahlaştırarak, tanrıya
    başkaldırı, nefse, hevâya ve şeytana tâbi olmaktır. Demokrasi anlayışında
    da bu özelliği görürüz: Yüce Allah’ın nizamını kabul etmeyip, yönetimde
    insanların hüküm koyması ve Allah’ın indirdiğini bırakıp kendi hükümleriyle
    kendilerini yönetmek istemeleridir. Bunu demokratların ifadeleriyle
    (daha doğrusu, hal dilleriyle) söyleyecek olursak: “Sen kim oluyorsun ey
    tanrı! Biz kendi hayatımızı kendimiz düzenleyebiliriz. Kendimiz düzenlemek
    için yöntemler buluyor ve uyguluyoruz” demekteler; dilleriyle veya
    tavırlarıyla. -Basite indirgeyecek olursak- demokratik söylemin içeriği ve
    anlamı işte budur. Haliyle, başka bir bâtıl gâye için, insanı/halkı putlaştırma
    amacıyla bâtıl tanrılara başkaldırılınca, hak ilâh olan Allah Teâlâ’ya da baş-
    1038 5/Mâide, 55; M. Beşir Eryarsoy, İslâm’a Göre Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, Buruc Y., s. 91-107
    1039 Nevin A. Mustafa, İslâm Düşüncesinde Muhâlefet, 80, 87-88
    • 366 •
    Ahmed Kalkan
    kaldırılmış oluyor. “Hevâsını ilâh edinen kimseyi gördün mü? Onun koruyucusu
    (bekçisi, vekili) sen mi olacaksın?”1040 İster “hümanizm” adıyla, ister
    “demokrasi” ideolojisiyle, Batının anlayışı, insanı Tanrı yerine koymaktır;
    insanı, yani kendi hevâsını tanrılaştırmak. Batıda düşünce, inanış, ideoloji
    ve sistemlerin hepsi hakkında bu yargı geçerlidir; bu hüküm, ortak bir değerlendirmedir.
    Batı uygarlığının karşısında İslâmî dâvet vardır. İslâmî mesaj, Allah’a
    başkaldırı yerine ibâdeti öngörür. Fakat birilerine de başkaldırmayı emreder.
    Bu da nefsi, hevâyı ve şeytanı kapsamına alan “tâğut”a başkaldırmaktır.
    “De ki: Şüphesiz ki bu, benim dosdoğru yolumdur. O halde ona uyun. Diğer
    yollara uymayın. Sonra o yollar sizleri O’nun yolundan ayırıp darmadağın
    eder. İşte sakınasınız diye size bunları emretti.”1041 Âyet-i kerime, gerçekten
    müslümanın hayatını, herhangi bir gedik bırakmaksızın tamamıyla Allah’a
    tahsis etmiştir. İşte Allah’a teslimiyet bu demektir. Ölüm ile noktalanıncaya
    kadar, hayatımızın tümünü, inanç ve kanaatlerimizden başlayarak tüm eylemlerimizi
    Allah için, Allah’a teslimiyet sûretiyle ortaya koyacağız. İslâm
    budur; böyle bir teslimiyettir.
    Bütün siyasî sistemlerin, ideolojilerin olduğu gibi, demokrasinin de
    can alıcı noktası; hâkimiyet/egemenlik meselesidir. Yukarıda da belirtildiği
    gibi, hâkimiyet, daha ilerisi düşünülemeyen, siyasal bir güç ve etkinliği
    ifade eder. Yani siyasal güç ve etkinliğin, iktidar ve muktedir oluşun en ileri
    derecesini ifade eder. Bu en üstün kabul edilen otorite, kanunları yapar.
    Yöneticiler ona göre belirlenir. Yönetimin nasıl olacağını ve bu esasların
    ayrıntılarını o belirler. Hâkimiyet anlayışı itibarıyla İslâm bir tarafta, diğer
    bütün sistemler bir taraftadır. İslâm, hâkimiyeti mutlak olarak sadece Allah’ta
    kabul eder; Allah’ın hakkı olarak bilir. Bunun dışındaki diğer bütün
    sistemler, hâkimiyeti kimde görüyorlarsa ona göre isim alırlar.
    Demokrasi, hâkimiyetin halkın elinde olmasının adıdır. Krallık, hâkimiyetin
    kralın elinde olmasıdır. Teokrasi, hâkimiyetin Allah adına konuştuğunu
    iddia eden din adamı sınıfının ya da kendini tanrı yerine koyanların
    elinde olmasıdır. Buna benzer diğer bütün sistemler de böyledir. Yani
    siyasî sistemler, hâkimiyeti elinde bulunduranlara göre tanımlanır ve ona
    göre isimlerini alırlar. Yalnız İslâm, hâkimiyeti Allah’ta görür, hâkimiyeti
    1040 25/Furkan, 43
    1041 6/En’âm, 153
    • 367 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Allah’ın bir hakkı olarak kabul eder. Bunun dışındaki diğer bütün beşerî
    sistemlerin (dinlerin) özelliği ise, hâkimiyeti Allah’ta görmeyip insanda
    görmeleridir. Hâkimiyeti insanda görmek gibi ortak bir paydaya sahip olduktan
    sonra, bu insanların “kim veya kimler?” sorusuna verdikleri farklı
    cevaplara göre isim alsalar da, müslümana göre bütün bunlar tâğutî ideoloji
    ve şeytanî düzenlerdir.
    Hâkimiyet noktasında demokraside yetki; halkın veya milletindir;
    Yani, toplumun geneli, egemenliğe sahip kabul edilir. Hangi inanca sahip
    olurlarsa olsunlar, fertler birbirlerine eşit olduklarına göre de, her bir şahıs,
    o hâkimiyetin bir birimine, bir parçasına sahiptir. Yani 70 milyonluk bir ülkede
    hâkimiyet, 70 milyon eşit parçaya bölünmüş demektir. Bunun Kur’ânî
    ifadesi 70 milyon ilâh kabul ediliyor, demektir. Herkes hâkimiyetin eşit bir
    parçasına sahip olduğundan, zamanı gelince hâkimiyet parçalarının sahipleri
    oylarını bir tarafta toplar ve ittifakın mümkün olmadığı halde, çoğunluğu
    teşkil eden parçaların toplamı doğrultusunda icraatlar yapılır, kararlar
    alınır. Bu noktada hâkimiyetin kullanılması gündeme gelir. Demokrasi, çok
    tanrıcı Grek kültürüne dayalı, ondan kaynaklanan bir sistemdir. Yani, irticânın
    esasıdır. Şu irticâya karşı dayatılmak istenen demokrasi, asıl irticânın
    kendisidir; asıl mürtecî de demokratlar. Çünkü onlar, kökü, tarihi itibarıyla
    eski Yunan’a kadar uzanan bir mürtecîlik yapıyorlar. Ondan da eski bir
    kökü var; şeytana kadar uzanan bir başkaldırıya kadar devam edip uzanıyor,
    kökleri oraya kadar varıyor, Allah’a başkaldırı ve şeytana itaat olan bir
    siyasî sisteme tâbi oluyorlar demokrat mürtecîler.
    Demokrasi, halkın çoğunluğunun hâkimiyeti diye ifade edilse bile, bu
    iddianın kandırmacadan ibâret olduğu uygulamalardan anlaşılmaktadır.
    Demokrasilerde çoğunluğun ittifakı bile yoktur. Demokrasi ile yönetilen
    bir rejimde yaşayan insanların çoğunluğunun sözü nerede ve nasıl geçerli
    oluyor? Parti aritmetikleri içinde, % 25-30 oy alan her parti iktidar olur.
    Nerede çoğunluk? % 70-75 muhâlefette kaldı. Yani, demokraside demokrasi
    yoktur. Demokrasiler, kendi mantıkları açısından bile sağlıklı bir hâkimiyetin
    kullanılma yöntemini dahi icat etmekten âcizdirler. Şimdiye kadar
    Batıda ve coğrafyamızda birçok seçim sistemi uygulanmıştır. Ancak,
    bunların hiçbirisinin asgarî düzeydeki çoğunluğun irâdesini iktidar olarak
    yansıtabilecek yeterlikte olduğu ileri sürülememektedir. Demokrasi, uygulamaya
    geçtiği tarihten günümüze kadar, sadece iki partinin olduğu yerlerde
    bile, hiçbir zaman, hiçbir parti çoğunluğu sağlayarak iktidar olmuş
    • 368 •
    Ahmed Kalkan
    değildir. Çünkü seçimlere katılmayanlar vardır; yönlendirilenler, kandırılanlar,
    halka sorulmadan aday gösterilenler, kendisini tam olarak temsil
    etmediğinden, mecbûren kendisine en yakın olduğunu sandığı veya ehven
    kişiyi seçmek veya küsmek zorunda bırakılanlar vardır.
    Dolayısıyla demokrasi, uygulanması imkânsız bir tezdir, bir ütopyadır.
    Şimdiye kadar batı felsefelerinde ortaya çıkmış olan ütopyalardan bir ütopya.
    Fakat bu demokratik sihirbazlar, medya ve diğer imkânlar (bilim adamları,
    eğitim kurumları ve düşünürler) vâsıtasıyla, demokrasinin ütopya
    olma özelliğini insanların gözlerinden saklıyorlar. İnsanların bunu görmelerine
    mümkün mertebe imkân ve fırsat tanımamaya çalışıyorlar. Gerçeğin
    görülmesine sebep olacak herhangi bir şey olduğu zaman, birtakım oyalamalar
    icat edilerek insanlar onlarla meşgul edilir ve gerçeğe nüfuz etmeleri
    böylelikle önlenmiş olur. Kanaatleri samimi olarak kabul görmeyen azınlık
    ise demokraside her zaman bir küskünler kitlesi meydana getirir. Dolayısıyla
    yapılan uygulamalara bu muhâlefettekiler hiçbir zaman katılmazlar.
    Bu eleştirilerimiz, demokrasinin kendi mantığı ile demokrasiye bir reddiyedir.
    Görülüyor ki demokrasi, hiçbir zaman için demokrasiyi savunanların
    ileri sürdükleri gibi, insanlığın en ideal sistemi, ya da en az yanlışı olan
    sistemi olamaz. Çorçil’e atfedilen bir söz vardır. “Demokrasi, dünyadaki en
    güzel ikinci sistemdir.” Sormuşlar; “demokrasiyi neden ikinciliğe indirdin?”
    diye. “Birincisi yok ki!” diye cevap vermiş. Gerçek öyle değil; demokrasi
    öyle ikinci, üçüncü sıradaki bir düzen filân değil; bir curcunadan ibârettir.
    Eflâtun’un tâbiriyle; “demokrasi, şarlatanlar düzenidir.” Demokrasinin babası
    sayılan Jan Jack Russo da benzer bir şey diyor: Demokrasiyi uzun uzun
    anlattıktan sonra; “Emil” adlı kitabında “doğrusunu söylemek lâzımsa” diyor,
    “insanlar kendi kendilerine kanun yapamazlar. Bize kanunlar verecek
    ilâhlar lâzım.”
    İnsan hayatı çok yönlü ve çok boyutludur. Bütün bu yönleri ve boyutları
    ile insan hayatını tamamıyla kuşatmış hiçbir beşerî sistem yoktur. İnsan
    hayatını bütünüyle kuşatmak iddiasında olan beşerî hiçbir ideoloji ve dünya
    görüşü de ortaya çıkmamıştır. Sadece İslâm, insan hayatını bütün yönleriyle
    ve boyutlarıyla kuşatmayı hedeflemiş ve gerçekten kuşatmış kâmil
    bir din hüviyetine sahiptir. Sadece İslâm, inanç, davranış, sosyal ve siyasal
    düzen, ahlâk, dünya görüşü ve âhiret anlayışı, düşünce ve yaşama biçimi,
    insanın kendisiyle, çevresi ve Rabbiyle tüm ilişkilerini tanzim eder. Tüm
    • 369 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bu alanlarla ilgili kuşatıcı hükümler koyar. Bütün beşerî ideolojiler, tüm
    ahlâk görüşleri, sosyal ve siyasal insanî görüşler, hangisi olursa olsun, İslâm’ın
    bakışına göre esas itibarıyla birer dindir. Fakat bu dinlerin hiç birisi
    insanın hayatını bütün boyutlarıyla kuşatmak iddiasında olmadığı için bazen
    müşterek birkaç beşerî ideoloji veya beşerî din bir araya gelir ve insan
    hayatını kuşatmaya çalışırlar. Beşerî sistemlerin herhangi birisini bir yerde
    kabul ettiğiniz zaman, siz sadece o kadarıyla hayatınızın tamamını tanzim
    edemezsiniz.
    Hayatınızın diğer açıklarını, diğer yönlerini de uygun göreceğiniz veya
    o kabul ettiğiniz sistemle uyuşabilecek başkalarıyla doldurursunuz. Bütün
    beşerî sistemlerin en büyük ortak paydası ise, laikliktir. Siyasî hayatınıza
    demokrasiyi getirip hâkim kıldığınız takdirde, hukukunuz ne olacak? Ahlâkınız,
    iktisadî ilişkileriniz ne olacak? İşte bu noktada, demokrasi bütün
    bunları “hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir” diyerek millet ve milletin
    yetkili gördüğü kimseler yoluyla temsili sûretiyle, temsilî sisteme uygun
    olarak seçilen kimseler aracılığıyla bu sorunları çözmeye çalışır. Temsil
    yetkisine sahip bulunan kişi ve kurumlar, onların hukukunu belirler. Hukukun
    bünyesi içerisinde iktisadî ilişkileri ortaya koyar. Bunların sonucu
    olarak bir ahlâk anlayışı da oluşur. Toplumsal hayatın gerekli diğer bütün
    kurumları bu yapı ile uyumlu olarak ya da en azından çelişki arzetmeyecek
    şekilde ortaya çıkar.
    Bütün sistemler ilk ortaya konuldukları zaman, hangi çerçeve için konulmuş
    olurlarsa olsunlar, sadece orada kalmazlar; insan hayatının tamamını
    kapsarlar; en azında pratikte bu böyledir. Hiçbir beşerî sistem, kâmil
    olamaz ve insanlar, beşerî sistemlerde deneme yanılma yoluyla mesafe alabilirler.
    O bakımdan beşerî sistemler esas mâhiyetleri itibarıyla bir yaz boz
    tahtasıdırlar. Bunu, içinde yaşadığımız beşerî sistemin meselâ kanunlarında
    çok rahat bir şekilde görebiliriz.1042
    Çokluk veya çoğunluk, ya da çoğulculuk denildiğinde, temelinde yatan
    birey, yani bir tek insandan bahsedildiği bilinmelidir. Bir’inde doğruları
    veya eğrileri tesbit yetkisi bulunmayanların çoğunluğunun nasıl bu yetkiye
    sahip olabildikleri hâlâ açıklanamamıştır. Sadece sıfırların veya yalnız eksilerin
    yan yana gelmesiyle tatmin edici rakamların veya artıların çıktığı, çı-
    1042 M. Beşir Eryarsoy, İslâm’a Göre Laiklik, Demokrasi ve Hâkimiyet, Buruc Y., s. 53-90
    • 370 •
    Ahmed Kalkan
    kabildiği izah edilememiş bir kandırmacadır. Yol göstereni bulunmayan insanın
    şaşkınlık içinde kaldığını, bilmediklerinin öğretilmemesi halinde bir
    şey bilmez durumda devam ettiğini her ne hikmetse düşünemeyen insan,
    bir Rabb’e (eğitici, terbiye edici mürebbî’ye) hep ihtiyaç duymuştur. Bütün
    mesele, bu mürebbînin (terbiyecinin) kim olması gerektiği hususudur. İşte
    insan bu noktada hep yanılmış, bir türlü gerçek terbiyecisini bulamamış,
    insana acıyan yaratıcısı merhameti ile ona sürekli olarak terbiye esaslarını
    bildiren elçileriyle yol göstermiştir. Çoğunun, çoğunluğun bu yolu kabul
    etmemesine, hevâsına uymasına rağmen yaratıcı Allah tekrar elçiler göndermiş
    ve kullarına gerçekten acıdığını, mağfiret ediciliğini göstermiştir.
    Kur’an bu yol göstericiliğin en son eseri olarak elimizde, önümüzdedir.
    Birçok âyetinde, hevâsına tâbi olan insanın nasıl azgınlaştığını, kendi
    dengesini nasıl bozduğunu, sağlıklı bir ruh yapısına sahip olamadığını
    açıklayan Rabbimiz (terbiyecimiz) Allah, kendini bozanın çevresini de
    bozduğundan defaatle söz etmekte, yeryüzünü ifsâdından bahsetmektedir.
    Yeryüzü, halîfelik görevinin icrâ edileceği, îmar ve ıslah tavrıyla yaklaşılması
    gerekn insanın bir çevredir. İnsan, bu çevre ile vardır. İnsan, doğasını,
    ancak, bu doğanın sahibince bildirilen esaslara uyarak koruyabilir. Korunamamış
    doğa, ister insan tabiatı olsun, ister insanın içinde yaşadığı ortam
    olsun, insan için sağlıksız bir ortam olarak kişiliğini koruyamamanın, giderek
    korkmanın, kokuşmanın ortamı olacaktır. Öyle de olmuştur.
    Analarının karnından bir şey bilmediği halde çıkarılan insanların, çıkışlarını
    takip eden bir süre sonra “küllü şey’in kadîr” bir varlık haline dönüşmesi
    mümkün değilken, insanın temel yanılgısı, böyle olabildiğini sanması,
    yani kendini, hevâsını, kendi gibi insanları tanrılaştırmasıdır. Bu sanı
    ve değerlendirme, insanı azgınlaştırmakta; tuğyânı, bağyi ve fesâdı giderek
    kendinden çevresine, çevresinden kendine ve diğer insanlara yönelmiş; yaşadığı
    dünyayı, içinde kendisi de bulunduğu halde berbat etmektedir.
    Kaynağı insan aklı olan, bu aklın yaşadığı ortamdan etkilenmişliğinin
    ürünü olan fikirleriyle biri, diğerinden farklı yerlere varan akılların çoğunluğunun
    veya azınlığının varacağı yer, kendine ters düşen yerdir. Kendini
    yadsıyan yerdir. İnsanı kendinden uzaklaştıran, kendinin farkına varmasını
    engelleyen yolda kullanılan akıl, insanoğlu var oldu olalı kendi başına
    doğru yolu bulamamıştır. Ancak Yaratan Rabbi insana sırât-ı müstakîmi,
    bu doğru yolu göstermiştir. “Ne yapacağını bilmez halde bulup da doğru
    • 371 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    yolu göstermedi mi?”1043 İnsan, kendine gösterilen yolu bile koruyamazken,
    bu yoldan ayrılmamayı bile beceremezken, kendi başına tümüyle doğru bir
    yol bulmasını ondan beklemek, olmayacak şey beklemektir. Zaten kendi
    de, kendi bulduğu yoldan memnun olmamış, olamamıştır.
    Aklını, hevâsını tanrı edinen insan, bu tanrısından râzı değildir. Aklın
    ve arzuların tanrı kabul edildiği demokrasiler, insanların kendine gelmelerini
    önleyen bir uyuşmuşlukla, kendilerine gelmelerini engellemektedir.
    Afyonun insanı uyuşturduğu gibi insanları uyuşturan, bu uyuşturup uyutmada
    müzik, futbol ve medyadan da yararlanan demokrasiler, onlar için
    yalnız ekonomik insan, seksolojik insan tanımı getirebilmekte, insanı bir
    türlü bu yönleri de bulunan ama, asla bunlardan ibaret olmayan bir varlık
    olduğunu görebilmesine imkân bırakmamaktadır. Demokrasiler insanları;
    insan olmaktan, insanlıklarının farkına varmaktan alıkoyan insanların
    önünde aşılması güç bir büyük engel olarak durmaktadır. Bu engeli aşamayan
    insanın, insanlığının farkına varabilmesi mümkün değildir.
    Çokluğu da, çoğunluğu da, çoğulculuğu da demokrasi bütününe güvenmemesi
    için yaşamının sağlamasını yapmakla varacağı nokta, insana,
    kendinin farkına varmasına yardımcı olacaktır. Teslim olmadan, bir rabbe
    kul olmadan yapamadığı görülen insanın, teslim olmaması değil; kime ve
    neye teslim olacağı ile ilgili tercihleri sözkonusudur. İnsan, “kendi hevâsına
    mı, başkalarının (çoğunluğun) hevâsına mı, yoksa Allah’a mı teslim
    olmalıdır?” sorusuna verilecek isâbetli cevap insanın ufkunu açacaktır.
    Açılan şuuru, insanın bütünü görmesini, kendinin farkına varmasını sağlayacaktır.
    Önü açılan insanın görebildiği bütün karşısında yapacağı seçim
    elbette daha isabetli olacaktır. Hayat, kendisine hayat verene teslim olmakla
    anlamlanacaktır. Teslim olamadan yapamayan insan, en güvenilir (el-
    Mü’min) teslim olmakla (müslümanlıkla) ancak tatmin olabilir. 1044
    Demokrasi Oyunu: “Ver oyunu, gör oyunu!” “Kim daha oy alıyor/oyalıyor?”
    “Oy, oy!” diye halktan rey dilenenler, iş başına geçtiklerinde halkı
    “of, of!” diye inletirler. Buna rağmen oyun devam eder. Demokrasi sâyesinde
    insan, ısırıldığı delikten bir değil; on kez ısırılır. Tahterevallidir demokrasi;
    partilerin biri iner, biri çıkar. Ama bu tahterevallinin üzerine binilip
    oturulan yerinde gıcırdayan tahta kalas değil; inleyen halk vardır. Hangi
    1043 93/Duhâ, 7
    1044 Ercümend Özkan, İnanmak ve Yaşamak, c. 2, s. 147-150
    • 372 •
    Ahmed Kalkan
    doktrin, rejimde hâkimse, onun koyduğu kurallar işlemekte, hâkim gücün
    çarkının işlemesi için halkın desteğine ihtiyaç duyulduğundan, senaryosu
    önceden yazılmış oyunda, halka sadece figüran roller verilmektedir. Halkın
    seçmek mecbûriyetinde olduğu düzenin memurları, isteseler bile hâkim
    gücün/derin devletin sistemini değiştirme hakkına sahip olmadıklarından,
    halkı temsilen seçilenlere düşen iş, mevcut sistemin çarkının başında durmaktan
    öteye gitmez. Bu olayda halka düşen ise, düzenin bazı yerlerine
    idareciler tâyin ederek onların suçuna ortak olmaktır.
    Demokrasi bir yönetim biçimidir; yönetimleri belirleme biçimi değil!
    Kendisi bir düzendir; başka düzenlere kapı değil! Davul tutanları seçme
    işidir; tokmakları değil! Egemen güçler tarafından kuralları belirlenmiş
    oyundur; oyun kurallarını belirleme işi değil! Demokrasi, kitabına uydurma
    rejimidir; Kitab’a uyma değil! Demokrasi ile disiplini esas alan rejimler
    arasındaki fark, önemsizdir: Totaliter rejimlerde kral veya general; “Ben
    böyle istiyorum!” der; Demokrasi ise, “sen böyle istiyorsun!” der.
    Din kurumlarının bağımsız olmadığı düzen nasıl demokrat olabilir?
    Anayasanın bazı maddelerinin değiştirilmesi teklif bile edilemez, halk
    kendi istediği sistemi seçemez, kurulu düzenin uygulayıcıları olarak kendi
    önlerine çıkarılan isimler arasında bir tercih yapmak, içinde kendine benzeyen
    bulamadığı için dayatılan adaylardan ehven-i şerri tercih etmeye çalışırsa,
    buna oyun denilmez mi? Halk idaresi diye, halkın inancına, yaşayış
    ve ahlâkına saldıran düzenin adıdır bu ülkede demokrasi. Başta Kemalizm
    ve onun ilkeleri olmak üzere, laiklik vb. tabuların bulunduğu düzen, nasıl
    halkın yönetimi olabilir? Demokrasilerde egemenlik kayıtsız şartsız paranındır,
    medyanındır, derin devletindir; ama halkın değildir. Halk, rüzgâr
    ne yönden esiyorsa onun gücüyle savrulan yaprak gibidir. Ulusal ve uluslararası
    istihbârât örgütleri, kartel ve holding patronları, siyonizm, ağalar,
    şeyhler, hizmet adı altında devlet rüşvetleri, reklâm, aldatmaya dayalı propaganda,
    seçim kanunu vb. adla seçim hile ve aldatmacaları, büyük partilerin
    devlet yardımı vb. yollarla avantajları... bütün bunların halkı yönlendirmediğini
    kim iddia edebilir? Öyleyse, gerçekten halk mı yönetiyor halkı?
    Güçlünün hâkim olduğu rejimin adıdır demokrasi. Çağdaş bir masaldan
    ibarettir. Her ne kadar tersi iddia ediliyor olsa bile, seçenlerin ve
    hatta seçilenlerin değil; seçtirenlerin ve derindekilerin irâdesi önemlidir.
    Demokrasi, bir Truva atıdır. Halka, oy vermeme hürriyeti bile vermeyen
    • 373 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    çağdaş dayatma rejimidir. %51 delinin % 49 akıllıya gâlip getirilmesinin
    adıdır. Müslümanla kâfirin, mücâhidle İslâm düşmanının, âlimle câhilin,
    aydınla avamın eşit olduğu adâletsiz rejimin adıdır demokrasi. Demokrasi
    açısından, oy veren insanlar, eşit olmasına eşittir, ama bazıları daha
    çok eşittir. Elli bir pirenin kırk dokuz file gâlip getirilmesidir demokrasi.
    Kazanan ve kaybedenin maçtan önce belli olduğu şikeli bir karşılaşmadır.
    Hakka rağmen halk idaresi olmasının yanında; aslında halka rağmen egemen
    çevrelerin halkın inancına ters dayatmalar rejimidir. Teorisiyle pratiği
    birbirine bu denli ters bir anlayış, başka hiçbir ideolojide bu kadar sırıtmaz.
    Kimler parti kurabilir? Partiler kanunu, hangi mecbûriyetler getirmektedir?
    Meselâ İslâm partisi kurulabilir mi? Hani, halkın idaresi idi demokrasi;
    ya halk İslâm’ı istiyorsa? Buna fırsat vermeden, yolu açmadan halkın
    isteyip istemediği nasıl belli olacaktır? Kimleri seçebilir vatandaş? Partiler
    ve adaylar her görüşe açık mıdır? Rejim, Atatürk ilkelerini tâvizsiz uygulamaya
    çalışır. Gerçekten halk mı istemektedir bu kadar heykeli? Halk Kemalist
    midir de, halkın yönetimi denilen demokrasi rejiminde yönetim onun
    ilkelerinin dışına çıkamaz? Halkın inanç ve ibâdetleri, halkın seçtiği yöneticilere
    ve onların yönettikleri düzene ne kadar yansıyabilmektedir? Halkı
    etkilemede medyanın, propagandanın ve kaynak olarak paranın gücü nedir?
    Ve bir düdük öttürülünce halkın irâdesi ne durumlara düşmektedir?
    Demokrasi, demokrasinin raylarına oturtulmak adına katledilerek demokratik
    (!) darbeler yapılır her on senede bir. Demokrasiye kimler ve ne adına
    balans ayarı yapmaktadır? Partileri halka rağmen kim kapatmakta ve kapatmakla
    tehdit etmektedir? Bunun demokrasi ile neresi bağdaşmaktadır?
    Milyonlarca oyu kim, hangi gerekçeyle geçersiz/etkisiz saymakta, daha az
    oya daha büyük yetkiyi kim, nasıl vermektedir? Demokrasi ile ilgili bu tür
    sorunları ve soruları çoğaltmak mümkün...
    Kapitalizmin sömürüsünü perdeleyen bir simgedir demokrasi. Demos-
    kratos: Yunanca; Halkın yönetimi anlamına geliyor, yani halkın hâkimiyeti.
    Batılıların helvadan putudur demokrasi; istedikleri zaman yiyip
    yutarlar. Batılılar niçin Kuveyt’te, körfez ülkelerinde, Suudi Arabistan’da
    vb. yerlerde demokrasi istemez? Bazı yerler içinse zorunludur demokrasi.
    Batının, demokrasi kavalıyla kolay güdebileceği ülkelerde her konunun
    demokrasiyle ilişkisi kurulurken, Batı, işine gelmediği yer ve zamanlar•
    374 •
    Ahmed Kalkan
    da, emir kulları aracılığıyla demokrasiyi askıya alır veya aldırtır, darbeler
    yaptırılır. Meselâ Türkiye’de müslümanlara zulüm gündeme getirilmezken
    Apo’nun idamı bir demokrasi meselesi kabul edilir.
    Demokrasi, monarşinin egemenliğine göz dikmiş, krallık veya padişahlığın
    yanlışları üzerine antitez olmuştur. Gerçi demokrasinin beşiği denilen
    yerlerde, Batıda kral ve kraliçeler hâlâ en üst yöneticilerdir; bu tezat bile
    değerlendirilmez. İngiltere, Belçika, Hollanda, Danimarka, Lüksemburg
    gibi ülkelerin başında hâlâ kral veya kraliçeler vardır. Padişahlığa alternatif
    olarak kabul edilen demokraside 550 tane padişah ve arkalarında sayısını
    kimsenin bilmediği gizli padişahlar bulunan bir anlayış mıdır halkın istediği
    yönetim? Câhiliyye dönemindeki müşrikler de demokrattı. Mekke’de
    de demokrasi vardı: İsteyen istediği putu serbestçe seçebiliyor, kimse karışmıyordu.
    Aynı özgürlük çağdaş câhiliyyede de vardır: Zulümlerden zulüm
    beğenebilir, tâğutlardan bir tâğut seçebilir insan, günümüzdeki çağdaş
    demokrasilerde. Hakkını yemeyelim: Tavuklara kümeslerini, bekçilerini ve
    kurtlarını seçme hakkı verir demokrasi. Hileli yollarla da olsa, halka gardiyanlarını
    seçme hakkı verir.
    “Demokrasilerde çare tükenmez” mi acaba? Bugüne kadar ülkedeki çaresizliklere
    ne demeli? Doğrusu şöyle olmalı: “Demokrasilerde çene tükenmez!”
    Politika, iş üretmeye değil; laf üretmeye dayanır bu ülkede, demogoji,
    laf yarışı, kandırma tükenmez bu düzende. Halk seçime katılabilir ama,
    yönetimi hiçbir zaman ele geçiremez. Yönetim ve halk ayrımı vardır halkın
    idaresi denilen demokraside.
    İslâm’da halkın değil; Hakkın hükmü önemlidir. Halk Hakka kul olmalı,
    O’nun hükmüne teslim olmalıdır. Çünkü,“insanların çoğu bilmezler”,1045
    “insanların çoğu şükretmezler”,1046 “insanların çoğu nankördür”1047 ve “insanların
    çoğu mü’min değildir, iman etmezler.”1048 O yüzden halkın çoğunluğuna
    uymak, dalâlettir/sapıklıktır. “Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak
    olursan, seni Allah’ın yolundan saptırırlar. Onlar zandan başka bir şeye
    tâbi olmaz, yalandan başka (söz de) söylemezler.”1049 İnsanların çoğunun
    1045 45/Câsiye, 26
    1046 40/Mü’min, 59
    1047 25/Furkan, 50
    1048 40/Mü’min, 59
    1049 6/En’âm, 116
    • 375 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bilmediğini, şükretmediğini, akıllarını kullanmadığını, yoldan çıkmışlığını,
    günah ve haram peşinde koştuklarını, insanların mallarını haksız yere
    yediklerini, çokluğu ve çoğunluğu ile böbürlenip üstünlük tasladığını, bu
    yüzden mallarının ve evlatlarının çokluğu ile övündüklerini, daha çok ve
    daha zengin oldukları halde kendilerinden önce nice toplulukları yok edildiğini,
    bütün bunlardan ders almayan insanların yine pek çoğunun yoldan
    çıktığını Kur’an, sayılamayacak kadar çoklukta ve ısrarla anlatmaktadır.
    Çokluğun ancak Allah’ı zikredip anmada, şükretmede, kulluk ve ibâdet etmede,
    takvâda işe yarayan bir şey olduğu da yine Kur’an’da ısrarla üzerinde
    durulun hakikatler olarak ifade edilmektedir.
    Çoğunun akılsızlıklarından bahsedilen insanlar, Allah’ın hükümlerine
    itibar etmeyen, Rab olarak sadece Allah’ı kabullenmek istemeyen kalabalıklardır.
    Sürüleştirilen, sömürülen, köleleştirilen yığınlardır. Çalışan kafalar,
    akl-ı selîm sahipleri, kendilerinin farkına varan kafalardır. Kendinin
    farkına varanlar, Allah’ın farkına varırlar; Allah ile kendileri arasındaki farkı
    farkederler. Hadlerini bilirler ve O’na ait olan, olması gereken hâkimiyeti
    kendi zimmetlerine geçirerek haksızlık edip ilâhlık taslamazlar. “Onların
    (İnsanların) çoğu zandan başka bir şeye uymaz. Şüphesiz zan, haktan/gerçekten
    hiçbir şey ifade etmez.”1050 Haktan, hakikatten bir şeyin ifadesi olmayan
    zanna uyanlar, ister çoğunluk, ister azınlık olsun, gerçekten bir şeyin
    ifadesi olmayana uyduklarına göre akletmiyorlar demek değil midir?
    Halk deyimiyle “nerede çokluk, orada ...” Kendi taraftarları ve ideologları
    bile, demokrasinin görmezlikten gelinemeyecek zaaflarından haberdardır:
    “İyi hükümetler arasında demokrasi en kötüsü, fakat kötülerin en
    iyisidir.” (Aristoteles) “Hükümetlerin en iyisi, bize kendimizi yönetmemizi
    öğreten hükümetlerdir.” (Goethe)
    Demokrasilerde mutlak doğru, çoğunluğun tespit ettiği (ya da öyle farzedilen)
    görüştür. Doğru, parmak sayısına göre belli olur. Halktır hakem, o
    ne demişse doğrudur. Serbest kılma veya yasaklama (helâl ve haram kılma)
    yetkisi, halkındır, seçilmişlerindir. Bunun uygulamada böyle olup olmadığı
    da, doğru olup olmadığı da tartışılmaz.
    1050 10/Yûnus, 36
    • 376 •
    Ahmed Kalkan
    Aynı coğrafyada yaşayan insanlar olarak hepimiz, aynı geminin yolcularıyız.
    Gemide delik açanlar, sadece kendilerini batırmış olmazlar. Gâfil,
    hâin, ehil olmayan, güvenilmez (mü’min olmayan) kaptanın, elindeki
    bozuk pusula ve yanlış harita ile gemiyi sürmesine rızâ göstermek, tüm
    yolcular için hayatî tehlike demektir. Kaptan ve tayfaların yanlış rotalarına
    seyirci kalmak, tüm yolcuları da gitmeleri gereken yere ulaşmalarına engel
    olacaktır. “Devlet gemisinin sorumlu kaptanı, sadece bu gemiyi yöneten
    değil; aynı zamanda bu gemiyle yolculuk edenlerdir.”
    Yöneticilerin amaç ve çıkarları ile onları seçenlerin amaç ve beklentilerinin
    aynı olduğunu kim iddia edebilir? Enflasyon, devalüasyon, vergi vb.
    adlar altında halk, kendi cebindeki paraları soydurmak, bazılarına hortumlatmak
    için mi seçmektedir seçtiklerini? Halk yargılanırken, halkın vekillerinin
    yaptıkları niye yanlarına kâr kalmaktadır? Kaç parlamenter bugüne
    kadar suçlanabilmiş ve kaç tanesi cezasını çekmiştir? Partilerin başında
    kapatılma korkusu Demokles’in kılıcı gibi durur; her on yılda bir darbeler
    âdet olduğu için, buna sebep olmamak, fincancı katırlarını ürkütmemek
    gerekmektedir. Demokratik düzenin vazgeçilemez unsurları olan partiler,
    kendi içlerinde sahi ne kadar demokrasiye uygun davranıyorlar? Lidere
    rağmen farklı görüş bildirilebilir, o istemeden birisi onun partisinden aday
    olabilir mi dersiniz?
    Demokrasi, sözüm ona müslümanların bazıları tarafından kutsallaştırılır,
    batılı cadı mankene başörtüsü taktırılır: “Halkın irâdesi Hakkın irâdesidir.”
    “Halka hizmet, Hakka hizmettir.” “İslâm, demokrasinin ta kendisidir...”
    Konuyu özetlemek gerekirse; Her yönüyle kendisine has bir muhtevâya
    sahip olan İslâm Dininin, esas gayesini teşkil eden “dini yalnızca Allah’a has
    kılma”yı gerçekleştirmek için, diğer bir ifade ile İslâm’ı hâkim kılmak için
    kendine has bir yol ve yordamının olacağı da açıkça bilinen hususlardandır.
    İslâm’ı hâkim kılmak için yapılacak her bir doğru eylem, hatta zihinsel
    faâliyetler bile birer sâlih ameldir.
    Yani bu maksatla yapılacak işlerimizin kabul edilebilmesi için, bir ameli,
    sâlih kılan özellikler şunlardır:
    1) Yapılacak amel ile birlikte sahih bir akîdenin bulunması,
    • 377 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    2) Yapılacak amelin ihlâsla, yani yalnızca Allah’ın rızâsı gözetilerek yapılması,
    3) Bu amelin, şeriatin o amel için belirlemiş olduğu şekilde yapılması,
    yani Kitaba ve Sünnete uygun olması (ittibâ). Dolayısıyla İslâm’ı hâkim kılmak
    için izlenecek yolun, İslâm’ın kendi bünyesinden alınmış olması yahut
    en azından İslâm’ın açıkça yasaklamış olduğu gâye ve maksatlara götüren
    bir yol olmaması gerekmektedir. Buna bağlı olarak, şunu rahatlıkla söyleyebiliriz:
    Demokrasi, esas itibarıyla, hâkimiyeti Allah’ın bir hakkı olarak
    kabul etmeyip bu hakkı kayıtsız şartsız olarak halkta ya da millette gören
    bir rejimin adıdır. Demokratik yöntemler de bu amacı gerçekleştirmek için
    ortaya konulmuş yollardır. Müslüman bir kimse, İslâm’ı egemen kılmak
    için çalışma ibâdetini îfa ederken, hiçbir yönüyle İslâm’la bağdaşmayan bu
    yöntemleri, İslâm’ı egemen kılmanın vâsıtası olarak kullanamaz. Çünkü
    böyle bir durumda en azından sâlih amelde aranan “ittibâ” şartı bulunmayacaktır.
    Dolayısıyla böyle bir amel, en azından red edilmiş olacaktır.
    Kaldı ki, her bir sistemin yöntemi de ancak kendi tabiatına uygundur.
    Amaç ile yöntem arasındaki tabiat farlılıklarının varlığının sağlıklı birtakım
    sonuçlara ulaştıramayacağı da hem mantıkî bir gerçektir; hem de artık
    gerek İslâm âleminde ve gerekse coğrafyamızda yaşanan deneyimleri göz
    önünde bulunduracak olursak, vâkıa daha açık ortaya çıkacaktır. Laiklik
    ise; en azından İslâm’ın devlet ve toplum hayatına dair hükümlerini red ve
    iptale dâvet ettiğinden, müslüman açısından kabul edilmesi imkânsız bir
    siyasal yaklaşımdır.
    Allah’ın indirdiği hükümleri ve öncelikle de Allah’ın hâkimiyetini (hangi
    çerçevede olursa olsun) reddetmek de, İslâm dışında bütün sistemlerin
    ortak yönünü teşkil eder. Dolayısıyla hâkimiyeti bütün kapsam ve boyutlarıyla
    Allah’ın hakkı olarak görmeyen bir sistem ve din de, müslüman tarafından
    reddedilmeye mahkûmdur. Allah’ın hüküm ve hâkimiyetini kısmen
    ya da tamamen reddeden sistemlerin, İslâm’a göre başka bir şekilde değerlendirilmeleri
    mümkün olmadığı gibi; müslümanın da bunları reddetmekten
    başka bir tavır takınacağını beklemek mümkün değildir.
    Müslümanlar Allah’ın Dini’ni gerçek mâhiyetiyle kavrayıp küllî ve cüz’î
    hiçbir alanda İslâm’dan başka herhangi bir sisteme ihtiyaç duymayıp yalnızca
    Rablerinin dini ile yetinerek, sadece o dinin gösterdiği doğrultuda,
    • 378 •
    Ahmed Kalkan
    gösterdiği hedefe doğru ilerleyecek olurlarsa, hem kendi aralarındaki anlaşmazlıkları
    ıslah edip birbirleriyle ilişkilerini düzeltecek, hem de Rableriyle
    aralarını düzelterek O’nun rahmet ve inâyetine mazhar olacaklardır:
    “Uğrumuzda cihad edenleri, elbette Biz Onları, yollarımıza iletiriz. Muhakkak
    ki Allah, ihsân edenlerle beraberdir.” 1051
    42-47. Âyetler
    يَوْمَ يكْشَفُ عَنْ سَاقٍ وَيُدْعَوْنَ إِلَ السُّجُودِ فَلا يسْتَطِيعُونَ خَاشِعَةً أَْبصَارُهُْ
    ذَا ê وَمَنْ يكَذِّبُ بِ َ û مْ ذِ ةَّ لٌ وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ إِلَ السُّجُودِ وَهُْ سَاِلُونَ فَذَرْ نِ ي ö هَقُ ُ ÷تَ ْ
    أَمْ تسْأَُلُمْ ¦ مْ مِنْ حَيْثُ لاَ يعْلَُونَ وَأُمِْ ي ل لُمْ إِنَّ كَيْدِي مَتِ ي نٌ ù الَْدِيثِ سَنَسْتَدْرِ جُ ُ
    مْ يكْتُبُونَ ü مْ مِنْ مَغْرَمٍ مُثْقَلُونَ أَمْ عِنْدَهُْ اْلغَيْبُ فَ ُ ü جْرًا فَ ُ أَ
    يوْمَ : o gün يكْشَفُ : ortaya çıkar ,açılır عَنْ سَاقٍ : gerçek وَيُدْعَوْنَ : ve dâvet
    edilirler إِلَ السُّجُودِ : secdeye فَلا يسْتَطِيعُونَ : güçleri yetmez (o vakit) : خَاشِعَةً
    önlerine eğilmiş أَْبصَارُهُ : igözler مْö هَ ق ُُ ÷ت َْ : kendilerini kaplamış olarak : ذِلَّة
    bir zillet وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ : hâlbuki dâvet olunuyorlardı إِلَ السُّجُودِ : secdeye وَهُْ
    : onlar سَالُِونَ : sapasağlam iken û فَذَرْ نِ ي : (o halde) Bana bırak : وَمَنْ يكَذِّبُ
    yalanlayanları ذَا الَْدِيثِ êبِ َ : bu sözü مْù سَنَسْتَدْرِ جُ ُ : Biz onları derece derece
    azaba yaklaştıracağız مِنْ حَيْثُ : bir yerden لاَيَعْلَُونَ : bilmeyecekleri : وَأُمِْ ي ل
    Ben mühlet veriyorum, süre tanıyorum لُمْ : onlara إِنَّ : elbette : كَيْدِي
    planım ¦ مَتِ ي نٌ : sapasağlamdır أَمْ تسْأَُلُمْ : yoksa onlardan istiyor musun ki
    أَجْرًا : bir ücret مْüفَ ُ : onlar مِنْ مَغْرَمٍ : haksız bir borçtan dolay مُثْقَلوُنَ : ağır
    bir yük altında kalmış olsunlar أَمْ عِنْدَهُْ : yoksa onların yanında mıdır
    اْلغَيْبُ : gayb مْüفَ ُ : onlar mı يَكْتُبُونَ : yazıyorlar “O gün gerçekler bütün
    çıplaklığıyla ortaya çıkar ve secdeye dâvet edilirler; fakat güç getiremezler.
    (42)
    1051 29/Ankebût, 69
    • 379 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Hâlbuki
    onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde
    etmiyorlardı). (43)
    (Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı) yalan sayanı Bana bırak (kendini
    üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azâba yaklaştırıyoruz.
    (44)
    Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim planım çok sağlamdır! (45)
    Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç
    altında mı kalıyorlar? (46)
    Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?”
    (68/Kalem, 47)
    “O gün gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar ve secdeye dâvet
    edilirler; fakat güç getiremezler. (42)
    Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür.
    Hâlbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine
    secde etmiyorlardı). (43)
    Müfessirlerin çoğunluğuna göre buradaki “gün”den maksat, son derece
    şiddetli ve sıkıntılı olayların ortaya çıkacağı kıyâmet günüdür. “İş ciddileşip
    paçalar
    sıvandığı...” diye çevirdiğimiz “yükşefu an sâkın” deyimi lafzan
    “incikten açılır” şeklinde tercüme edilmekte; bununla ciddi, önemli ve
    güç bir işe girişilmesi
    veya bütün hakikatlerin açıkça ortaya çıkması ya da
    bir olayın iyice yaklaşması kastedilmektedir.1052 Âyette bu deyim özellikle
    kıyamet gününü ve o günün sıkıntılarım ifade etmektedir. İnsanların o
    günün sıkıntısından kurtulmaları
    için mahşerde görevli melekler veya Allah’ın
    ilham ettiği kimseler onları
    Allah’a secde etmeye çağırırlar.1053 Râzî’ye
    göre, inkârcılar dünyada Allah’a secde etmedikleri için âhirette kınamak
    ve azarlamak maksadıyla
    secdeye çağrılacaklardır.1054 Hadiste buyrulduğu
    üzere erkek-kadın herkes Allah’a secde eder; dünyada gösteriş için secde et-
    1052 Şevkânî, İrşâdu’l-Fuhûl, Beyrut, 1992, c. 5, s. 316-317
    1053 İbn Âşûr, et-Tâhir ve’t-Tenvîr, Tunus, 1984, c. 29, s. 99
    1054 Fahreddin Râzî, Mefâtihu’l-Ğayb, Beyrut, Dâru’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1411/1990, c. 30, s. 96
    • 380 •
    Ahmed Kalkan
    miş olanlar da secde etmek
    isterler fakat eğilemezler.1055 Başka bir rivâyette
    inkârcıların da secde etmek isteyecekleri, fakat buna güçlerinin yetmeyeceği
    haber verilmiştir.1056 Onlar, gözlerine korku çökmüş, zillet içerisinde ve
    perişan bir halde bulunurlar. Hâlbuki dünyada yapabilecek durumda iken
    de secdeye
    çağrılmışlar, fakat secde etmemişlerdi. Bu nedenle âhirette secde
    etme güçleri
    ellerinden alınacaktır.1057
    “Yükşefu an sâkın” bacakların açıldığı, yani işlerin güçleştiği zaman.
    Sahabe ve Tabiinden bir cemaat bunun bir deyim olarak kullanıldığını
    söylemişlerdir. Zor duruma düşen bir kimse için Arapça’da “keşf-i sâk” da
    denilmektedir. Abdullah bin Abbas bu mânâda olduğunu rivâyet ederek
    Arap edebiyatından getirdiği bazı delillerle bunu tekid etmektedir. Başka
    bir görüşe göre ise, İbn Abbas ve Rübey bin Enes’ten “Keşf-i sâk”tan muradın
    “hakikatin üzerinden perdenin kalkması” olduğu rivâyet edilmiştir. Bu
    yoruma göre mânâ şöyle olmaktadır: “O gün bütün hakikatler açığa çıkınca
    herkesin yaptığı ortaya çıkacaktır.” 1058
    “…Hâlbuki onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat
    yine secde etmiyorlardı).” Yani, Kıyamet günü kim Allah’a ibadet edenlerdendi
    ve kim de onu inkâr edenlerdendi, açıkça ortaya çıkacaktır. Bu iş için
    herkesin Allah’ın önünde secdeye kapanması istenince dünyadayken ibâdet
    edenler hemen secde edecekler, oysa dünyadayken inkâr edenlerin bel kemikleri
    kaskatı kesilerek kilitlenecek ve onlar secdeye gidemeyecekler, zelil
    ve pişman olarak ayakta kalacaklardır. 1059
    “(Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı) yalan sayanı Bana bırak (kendini
    üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azâba yaklaştırıyoruz.
    (44)
    Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim keyd’im/planım çok sağlamdır!”
    (45)
    1055 Bk. Buhârî, Tefsir, 68/2
    1056 Şevkânî, a.g.e., c. 5, s. 317
    1057 Bk. Râzî, a.g.e., c. 30, s. 96; Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadrettin Gümüş,
    Kur’an Yolu, DİB Y., c. 5, s. 359
    1058 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
    1059 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
    • 381 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Bu söz” diye çevirdiğimiz “hadîs” kelimesi “İlâhî vahiy, Kur’ân” veya
    “yeniden dirilmeyi ve âhiret hesabını bildiren İlâhî haber” şeklinde
    yorumlanabilir.
    44. âyetteki “Bu sözü yalan sayanı bana bırak” cümlesi, vahiy
    ve âhîreti inkâr
    edenleri cezalandırma yetkisinin yalnız Allah’a mahsus
    olduğunu ifade eder. “Biz onları, bilemeyecekleri bir şekilde yavaş yavaş
    azâba doğru çekeceğiz” diye çevirdiğimiz cümle ise kısaca şunu anlatıyor:
    Allah verdikçe onlar şımarır; fakat O, imtihan sebebiyle vermeye devam
    eder. Bu durum İslâmî literatürde “istidrâc” terimiyle ifade edilmiştir.1060
    Bilmeden bir kimseyi helâke sürüklemenin bir şekli de şudur: Zâlim ve
    doğruluk düşmanı birine bu dünyada sıhhat, mal, evlat, başarı gibi bazı
    nimetler verilir. Böylece kendisinde hiç bir eksiklik ve yanılgı olmadığını
    zannederek hakka karşı düşmanlığa, zulüm ve isyana battıkça batar. Bu nimetlerin
    kendisi için bir bağış değil, bilakis felâketine vesile olduğunu fark
    edemez.1061
    “Artık beni ve bu sözü yalanlayanları baş başa bırak! Biz onları bilmeyecekleri
    bir yerden derece derece azaba yaklaştıracağız.” Beni onlarla başbaşa
    bırak. Kur’an’ı yalanlayan bu kişilerin hakkından senin adına Ben gelirim.
    Onları nasıl cezalandıracağımı ben bilirim. Onların bu durumlarını
    düşünme. Bizler onları farkına varmaksızın azap ile yakalayacak, onları
    adım adım azâba doğru iteceğiz. Nihayet onları -bunun adım adım
    azâba yaklaştırılmak olduğunu bilmeyecekleri bir şekilde- azâbın içerisine
    düşüreceğiz.
    Çünkü onlar içinde bulundukları bu halin bir nimet bağışı
    olduğunu
    sanıyorlar. Bunun âkıbeti ve sonunda neler ile karşılaşacaklarını
    düşünmüyorlar.
    Bu ise onlar için çok ağır bir tehdit, Peygamber (s.a.s.) için
    de bir tesellidir.
    Onlar verilen nimetlerin derece derece azâba yaklaştırılmak olduğunun
    farkına varmıyorlar. Aksine bunun Yüce Allah’tan bir lütuf olduğuna
    inanıyorlar. Gerçek ise, aynı durum onları hakir düşürmektir. Nitekim
    Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Zannederler mi ki Biz kendilerine mal ve
    oğullar vermekle, iyilikleri kendilerine çabucak ulaştırıyoruz. Hayır! Onlar
    farkında değiller.”1062
    1060 Bk. 7/A’râf, 182
    1061 Mevdûdi, Tefhimu’l Kur’an
    1062 23/Mü'minûn, 55-56
    • 382 •
    Ahmed Kalkan
    Yine Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
    “Onlar kendilerine hatırlatılanı
    unutunca Biz de üzerlerine her şeyin kapılarını açtık. Nihayet kendilerine
    verilenlere sevinince ansızın onları tutup
    yakalayıverdik de ümitsiz kesiliverdiler.”
    1063
    “…Doğrusu Benim keyd’im/planım çok sağlamdır!” Mekkeli kâfirlerin
    Hz. Peygamber’e (s.a) suikast yapmak, onu öldürmek için aralarında
    plan kurduklarına işarettir. Âyette “plan” diye çevirdiğimiz “keyd” kelimesi,
    Allah için kullanıldığında,
    İslâmiyet ve müslümanlar aleyhinde çalışan
    inkârcıların planlarını boşa çıkaran
    Allah’ın adaletli ve hikmetli planını
    ifade eder. Yüce Allah kendi planı uyarınca,
    âyetlerini yalan sayanları hemen
    cezalandırmayıp onlara mühlet verdiğini, kendilerine
    bazı imkân ve
    fırsatlar tanıdığını, bu suretle onların derece derece kurtuluşu
    olmayan bir
    yıkıma doğru gittiklerini ifade buyurmaktadır.1064 “Keyd” kelimesinin anlamı
    gizli plan yapmak demektir. Kendi başına bu anlamıyla kötü bir mânâya
    gelmez ama bir kimseye haksız olarak ve ona zarar vermek için yapıldığında
    bu kötü bir hareket olur. Yoksa bu kelimenin kötü bir anlamı yoktur,
    özellikle bu plan, ona müstahak olan birisine yapılmışsa.
    Bu âyette bildirilen, Kur’an-ı Kerim’in açıkça önceden haber verdiklerinden
    biridir. Mekke döneminin ilk günlerinde kimsesiz ve yoksul bir
    avuç müslümandan başka görünüşte Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanında hiçbir
    güç yoktur. Herkes ona karşı mücadele veriyordu. İslâm ve küfür mücadelesini
    gören herkes bu mücadelenin katiyyen eşit şartlarda yapılmadığını
    görüyordu. Hiçbir kimse o günlerde, birkaç sene sonra burada küfür döşeğinin
    tiftiğinin atılmak üzere olduğunu düşünemezdi. Hatta işin dış görünüşüne
    bakanlar, Kureyş ve diğer bütün Arap kabilelerinin karşı çıkması
    sonucu, bu yeni dine çağrının sona ereceğini tahmin ediyorlardı. Fakat işte
    böyle bir durumda, bütün kesinliği ile kâfirlere açık açık şöyle hitap edildi:
    Bu çağrıyı kırmak, yenmek için almak istediğiniz tedbirlerin hepsini alın,
    yapacağınız oyunların hepsini yapın görün bakalım. Onların hepsi size geri
    dönecektir. Ve siz asla onu yenemeyeceksiniz.1065
    1063 6/En'âm, 44; Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l Münir
    1064 Bk. 7/A’râf, 182-183; ayrıca krş. 6/En’âm, 44; Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez,
    Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, DİB Y., c. 5, s. 360
    1065 Mevdûdî, Tefhimu’l Kur’an, Tûr Sûresi, 42. âyetin tefsiri, c. 5, s. 551
    • 383 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Burada Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Ben onlara mühlet veriyorum.
    Muhakkak benim onlara karşı keyd’im/tedbirim sapasağlamdır.”1066
    Yani günahları
    daha çok artsın ve tuzağın daha çok farkına varamasınlar
    diye onlara
    süre tanıyor ve erteliyorum. Şüphesiz kâfirlere karşı benim tedbirim
    ve tuzağım pek güçlü ve pek çetindir. Benim emrime aykırı hareket
    eden, peygamberlerimi yalanlayan, Bana karşı isyankârlık etmek cüretini
    gösteren hiçbir kimse Benden kurtulamaz. Yüce Allah’ın hile yapmak demek
    olan “keyd” tabirini onlara karşı tedbiri hakkında kullanması bu şekilde
    görülmesinden dolayıdır. Çünkü onlara zarar vermek maksadıyla onlara
    faydalı görünen bazı şeyler vermiştir. Buna sebep ise Yüce Allah’ın onların
    murdarlıklarını ve küfürde ayak diretip gideceklerini bilmesindendir.
    Buhârî ve Müslim’deki rivayete göre Rasûlullah (s.a.s.) şöyle buyurmuştur:
    “Şüphesiz Allah zâlime süre tanır. Fakat onu bir defa yakaladımı artık
    bir daha bırakmaz.” Daha sonra da: “Rabbin zulüm yapan ülkeleri yakaladığında
    işte böyle yakalar. Şüphesiz O’nun yakalayışı pek acıklı, pek şiddetlidir.”
    1067 buyruğunu okudu.
    Mekr’in Allah’a Nisbet Edildiği Halde Mü’mine Nisbet Edilmemesi:
    Tuzağın Allah’a nisbet ve izâfe edilmesi hakkında, öncelikle şunu söylemek
    gerekir: Keyd ve mekr, aslında bir şeyi planlamak, başkasını amacından
    çevirmeyi tasarlamak, başkasının yapacağı işe engel olmaktır. İyi ve kötü
    olmak üzere ikiye ayrılır. Bu ayrımı Kur’an yapmaktadır. İyi bir iş yapmanın
    çaresini düşünmek ve uygulamak iyi tuzak (plan), kötü bir iş yapmanın
    çaresini aramak ve uygulamak ise kötü tuzak (plan)dır. Kur’an, kâfirlere âit
    tuzağı, bazı âyetlerde “kötü mekr” 1068 olarak belirtir. Demek ki, kötü olmayan
    tuzak da vardır ki, o da Allah’a âit olan mekrdir.
    Keyd ile “mekr” aynı anlamdadır. Genellikle yapılacak kötü şeyler gizli
    tutulduğundan keyd ve mekr, kötü iş düzenleme, tuzak kurma anlamında
    kullanılır. Fakat mekr, mutlaka kötü tedbiri düşünmek demek değildir.
    İyi tedbire de mekru’l-hasen denilir. Bunun için Allah, “mâkirlerin (plan
    yapanların, tuzakları bozanların) en iyisi (hayru’l-mâkirîn)”1069 olarak nitelendirilmiştir.
    1066 68/Kalem, 45
    1067 11/Hûd, 102
    1068 35/Fâtır, 43, 10; 16/Nahl, 45
    1069 3/Âl-i İmrân, 54
    • 384 •
    Ahmed Kalkan
    Allah, yapılan suçu, benzeri bir ceza ile engeller. Buna edebiyatta müşâkele
    denilir. Burada işlenen suç, tuzak kurmadır. Bunun cezâsı, onu etkisiz
    bırakacak bir tuzak, yani karşı tedbirdir. Allah, tedbir uygulayanların en
    hayırlısıdır. Zira O’nun tedbirinin sonucu, daima yaratıkların hayrınadır.
    İşin içyüzünü bilmeyenler, O’nun tedbirini bazen şer sanırlar, ama aslında
    şer sandıkları şey, kendileri için hayırlıdır.
    Allah’ın mekri, kötülük kuranların eylemlerini boşa çıkaracak çare bulması,
    onların tuzaklarını engelleyecek karşı tedbir hazırlamasıdır. “Allah’ın,
    kula fırsat ve bol dünya imkânları vermesi, Allah’ın keydi ve mekridir” diyenler
    de vardır. Hz. Ali’nin: “Kendisine verilmiş olan bol dünya nimetiyle
    kendisine mekr edildiğini (bunlarla sınandığını) bilmeyen kimsenin aklından
    zoru vardır!” dediği rivâyet edilir.1070 Kötü tuzak, sahibinin ayağına dolanır.
    Bu, Allah’ın genel yasasıdır. Peygamberlere ve hak dâvetçilerine kötülük etmek
    isteyenler, kendi kurdukları tuzaklarına yakalanıp helâk olurlar. 1071
    Kâfirlerin tuzak kurması, Peygamber’in dâvetini önleyecek, etkisiz bırakacak
    planları kurmaları, çareler düşünmeleri demektir. Onlar, Peygamber’i
    etkisiz bırakmak, hatta onun varlığını ortadan kaldırmak için çareler
    düşünür, planlar kurarken Allah da onların planlarını etkisiz kılacak karşı
    plan kurar ve onların tuzaklarını kendi ayaklarına dolar. Çünkü yapılan kötülük,
    gerçekte kişinin kendi canını yakalar, kendi ayağına dolanır. Yapılan
    her kötülük, zâhirde başkalarına zarar verse de gerçekte kişinin kendi canına
    tuzak olur, onu mânevî azaplara, zindanlara yakalatır. Allah kötülerin
    tuzaklarını bozar, kendi başlarına geçirir. Nitekim Mekke müşriklerinin,
    Peygamber aleyhindeki tuzakları, sonunda kendi aleyhlerine dönmüş, kendi
    ayaklarına dolanmıştır. 1072
    Hz. Peygamberimiz (s.a.s.) de, “Harb hud’adır/hiledir”1073 buyurmuştur.
    Dikkat edilirse, görülecektir ki, bu hadiste de keyd kavramının benzeri
    olan “hud’a”, mü’minlere nisbet edilmemiş, temelde istenmeyen ve kâfirlerin
    sebep olduğu “harb” için kullanılmıştır. Bu hadisinde Rasûlullah savaşta
    kâfirlere karşı yapılacak hileyi hud’a olarak isimlendirmiştir. Ahdi veya
    1070 Râğıb, el-Müfredât, s. 471
    1071 35/Fâtır, 42-43
    1072 S. Ateş, Kur'an Ansiklopedisi, KUBA Yay., c. 13, s. 151
    1073 Buhârî, Cihad 157, Menâkıb 25, İstitâbe 6; Müslim, Cihad 18, 19, Zekât 153; Ebû Dâvud, Cihad 92, Sünnet
    28; Tirmizî, Cihad 5; İbn Mâce, Cihad 28
    • 385 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    emânı bozmamak kaydıyla savaşta düşmanı yanıltmak için hile yapmanın
    veya yalan söylemenin câiz olduğu konusunda âlimlerin ittifakı vardır.1074
    Hud’ada içteki niyet ile dışa tezâhür eden hareket arasında bir ayrılık sözkonusudur.
    Bütün bunlarla birlikte, “harbin hud’a olması”, mü’minleri özellikle
    savaş şartlarında kâfirlerin hile ve hud’alarına karşı dikkatli ve uyanık
    olmaları için ihbar ve ikaz anlamı da düşünülmelidir.
    Savaşta da, yapılan anlaşmayı ve verilen emânı bozmamaya gayret sarf
    edilmelidir. Bu tür anlaşmaları bozacak davranışlardan da âzamî ölçüde
    kaçınılır. Prensip olarak düşman anlaşma şartlarına uyduğu sürece İslâm
    Devleti de uyar. Düşman bunu çiğnerse, müslümanlar için de misliyle mukabele
    etme hakkı doğar. “Savaşın hud’a olduğu bildirilen hadiste, savaş sırasında
    bütün kabiliyeti, plan ve stratejiyi ortaya koyarak ve iyi düşünerek
    savaşı kazanma yollarını araştırmanın gerekliliği vurgulanmıştır.
    Kur’an-ı Kerim’de münâfıkların aldatıcılığından söz edilmekte, fakat
    Allah Teâlâ’nın onların aldatmasına müsâade etmediği belirtilmektedir.1075
    Münafıkların, küfürlerini içlerinde gizleyip, sonra da dilleri ile müslüman
    olduklarını söyleyerek, Allah’ı ve mü’minleri aldatmaya çalıştıkları, -hâşâ-
    Allah’ı kandırabileceklerini sanmaları açığa vurulmuştur.
    İslâm’da fertlerin birbirini aldatması yasak olduğu gibi, müslümanın aldanmaması
    da bir esastır. Çünkü müslüman bir başkasının hakkına tecâvüz
    etmeyeceği gibi, kendi hakkını da başkasına çiğnetmez. Gerek alışverişte
    olsun, gerek diğer sosyal münâsebetlerde olsun bir müslüman ne aldatır, ne
    de aldanır. Böyle bir yola asla tenezzül de etmemeli ve bir müslümanı asla
    aldatmamalıdır. Her müslüman diğer müslümanın kardeşi olduğu için1076
    toplumun birlik ve beraberliğini, bozmak bundan da öte kardeşliğini temelinden
    sarsan böyle bir yola tevessül etmek haramdır. Nitekim Hz. Peygamber
    çarşıda ıslak buğdayı, çuvalın altında kuru buğday ile kapatarak sattığı
    malın hatasını gizlemek sûretiyle halkı aldatmaya çalışan kişiye: “Bizi aldatan
    bizden değildir”1077 ihtarında bulunmuştur.
    1074 Nevevî, Şerhu Müslim, c. 12, s. 45
    1075 2/Bakara, 9; 4/Nisâ, 142; 8/Enfâl, 62
    1076 49/Hucurât, 10
    1077 Müslim, İmâm, 164; Ebû Dâvud, Büyü', 50; Tirmizi, Büyü', 72
    • 386 •
    Ahmed Kalkan
    Mü’minler Niye Mekr Edemezler? Mekr ve benzeri kelimelerle ifâde
    edilen kavramların, Kur’ân-ı Kerim’de kâfirler ve Allah hakkında kullanıldığı
    halde, mü’minlere nisbet edilmemesi, üzerinde düşünülmesi gereken
    önemli çıkarımları olabilecek bir husustur. Mekr’in Allah’a nisbet edilmesinin,
    herhangi olumsuz bir anlamda kullanılamayacağı, yukarıda izah
    edildiği gibi, açıktır. İnsanlara nisbet edilen mekr ise, çoğunlukla olumsuz
    anlamdadır. Mekr, olumlu anlamda veya zorunlu hallerde kâfirlere karşı
    kullanılmış olsa, mü’minlerin bazısının bunu istismar edebileceği ve olumsuz
    anlamda ya da zorunlu olmadığı hallerde de diğer insanlara karşı kullanabileceği
    ihtimali sözkonusu olacaktır. Hâlbuki “kizb/yalan” gibi “mekr”
    de mü’minlerde normal halde bulunamayacak, yani bulunmaması gereken
    problemli bir özelliktir.
    Mü’minlerin temel vasfı, mü’min kelimesinin de bir anlamı olan “emîn/
    güvenilir” olmaktır. Bu güvenilirliğin “doğruluk”la yakın irtibatı vardır.
    Yine mü’min, dünyada huzura ve devlet gibi nimetlere, âhirette de cennete
    hak kazanabilmek için sâlih amel sahibi olmak zorundadır. “Sâlih amel” sahibi
    olmanın temel özelliklerinden biri, sâlih kelimesinin türevi olan “ıslah
    edici” özelliğidir. Yeryüzünden fitne ve fesâdı tümüyle kaldırma göreviyle
    sorumlu olan mü’minler,1078 kendi yaşayışlarıyla en küçük çapta fesâda sebep
    olmamalıdırlar. İnsanla ilgili “mekr”in fesâda yol açmaması ve insanları
    ıslaha yöneltmesi çok zor ve hassas bir denge gerektirir. Bu zorluğu da her
    mü’minin aşması mümkün değildir. Ve mü’minlerin temel özelliklerinden
    biri de “sırât-ı müstakîm” yolcusu olmaktır.1079 Yani, dosdoğru yolda dosdoğru
    yolcu olmak. Bunun da “mekr” gibi hileli yollara normal olarak zıt
    düşeceği âşikârdır.
    Kâfirlerin şirk için cihad etmelerine1080 karşılık, mü’minlerin Allah
    yolunda cihad etmeleri emredilmiştir. Kâfirlerin tâğut yolunda savaş yapmalarına
    karşı, mü’minlerin Allah yolunda mukatele ettikleri belirtilmiş
    ve şeytanın dostlarına karşı mü’minlerin savaşmaları emredilmiştir.1081
    Mü’minler, ğazaba uğramış yahûdiler gibi “sen ve Rabbin gidin kâfirlerle savaşın,
    biz burada oturacağız”1082 diyemezler. Allah, bizim elimizle kâfirlere
    1078 2/Bakara, 193; 8/Enfâl, 39
    1079 1/Fâtiha, 6; 41/Fussılet, 30
    1080 31/Lokman, 15
    1081 4/Nisâ, 76
    1082 5/Mâide, 24
    • 387 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ceza vermek istemektedir. “Onlarla savaşın ki Allah, sizin ellerinizle onlara
    azâb etsin, onları rezil etsin, sizi onlara gâlip kılsın ve mü’min toplumun kalplerini
    ferahlatsın.”1083 Mü’minler, her şeyden evvel, Allah’ın emrinde O’nun
    kulu, cündü/askeri, hizbi/taraftarı olmak zorundadır. Yeryüzünün halifesi
    vasfını da bu fesadı önleyip ıslahı ikame etmeleriyle kazanacaklardır. Bütün
    bunlara rağmen, yukarıdaki gerekçeyle ilgili olmalıdır ki, keyd, mekr ve
    hile yapan kâfirlere karşı mü’minler de uluorta aynı silâhı kullanamazlar.
    Köpek kendilerini ısırınca onlar da köpeği ısırmaya kalkmazlar, kendilerine
    yakışan şekilde, insanî biçimde onu cezalandırırlar.
    İşin bir de şu yönü düşünülebilir: Mekr ve keyd, yani tuzak ve hile, aldatma
    o kadar çirkin fiildir ki, bu suçun cezâsını, aynı cinsten olmak üzere
    hemen Allah veriyor, mü’min kullarını devreden çıkarıyor. Cezâsının benzer
    şekilde mü’minler tarafından verilmesi, belki bu cezânın misliyle, âdil
    ve âcil olarak verilmesini geciktirebilir, hatta ihmal ettirebilir. Çünkü kâfirlerin
    keyd ve mekrine karşı her yerde ve her zaman mü’minler görev bilincine,
    adâlet ve güce sahip olmayabilir. O yüzden her şeyi sebebe bağlayan
    Allah, bu konuda sebepleri kaldırıyor, mü’min kullarını devreden çıkarıyor,
    keyd ve mekrin cezâsını daha dünyada iken bizzat Kendisi misliyle veriyor,
    keyd ve mekre mukabelede bulunuyor.
    Mü’minler, bütün kâfirler kendilerine karşı birleşseler, tüm hile ve desiseleriyle
    üzerlerine çullansalar, hileleri bozacak bir Allah’a güvendikleri
    için, kâfirlerin tuzaklarından korkmazlar, dâvâlarından geriye dönüp değişmezler,
    hatta bu durumlar onların imanlarını daha da arttırır. “Bir kısım
    insanlar mü’minlere; ‘Düşmanlarınız size karşı toplandılar; aman sakının
    onlardan!’ dediklerinde bu, onların imanlarını bir kat daha arttırmış ve
    ‘Hasbünallah ve ni’me’l-Vekîl -Allah bize yeter. O ne güzel vekildir-’ demişlerdir.
    Bunun üzerine, kendilerine hiçbir fenâlık dokunmadan, Allah’ın nimet ve
    keremiyle geri geldiler. Böylece Allah’ın rızâsına uymuş oldular. Allah, büyük
    kerem sahibidir. İşte o şeytan, ancak kendi dostlarını korkutur. Şu halde, eğer
    mü’min iseniz onlardan korkmayın; Benden korkun. Küfre, inkâra koşuşanlar
    sana hüzün/kaygı vermesin. Çünkü onlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler.
    Allah onlara, âhiretten yana bir nasip bırakmak istemiyor. Onlar için çok
    elemli/acıklı bir azap vardır. Şurası muhakkak ki, imanı verip küfrü/kâfirliği
    (satın) alanlar, Allah’a hiçbir zarar veremezler. İnkâr eden kâfirler sanmasınlar
    ki, kendilerine mühlet vermemiz onlar için daha hayırlıdır. Onlara ancak,
    günahlarını arttırmaları için fırsat veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap
    vardır.” 1084
    1083 9/Tevbe, 14
    1084 3/Âl-i İmrân, 173-178
    • 388 •
    Ahmed Kalkan
    Mü’minler, bilmelidirler ki, kendileri doğru yolda olduktan, Kur’an’a
    uyduktan, Allah’ın dinine yardım ettikten sonra, kendilerine kâfirlerin
    hiçbir planı, hile ve desisesi, güç ve zulmü zarar veremeyecektir. “Ey iman
    edenler! Siz kendinize bakın. Siz hidâyette/doğru yolda olunca dalâletteki sapan
    kimse(ler) size zarar veremez. Hepinizin dönüşü Allah’adır. Artık O, size
    yaptıklarınızı bildirecektir.”1085 Bu âyetten, nemelâzımcılığa yol bulmak çok
    yanlıştır. Bu âyet, Kur’an bütünlüğünde değerlendirildiğinde, şöyle anlaşılır:
    Bir mü’min Rabbine karşı, kendine, ailesine ve çevresine karşı vazifelerini
    yapar, insanlara ma’rûfu emreder, münkerden yasaklar, sâlih amellerle
    çevresini ıslah eder ve fesadı önlemeye çalışırsa, başkalarının yoldan sapması
    ondan sorulmaz ve ona dalâletteki sapıklar zarar veremez.
    “Eğer siz sabreder ve ittika ederseniz/sakınırsanız onların “keyd”i (hileli
    düzenleri) size hiçbir zarar veremez.” 1086
    “De ki: ‘Ortaklarınızı çağırın, sonra bana (istediğiniz) “keyd”i/tuzağı kurun
    ve bana göz bile açtırmayın! Şüphesiz ki, benim velîm o Kitab’ı indiren
    Allah’tır. Ve O, bütün sâlihlere de velîlik eder.” 1087
    “Eğer sana hud’a/hile yapmak isterlerse, şunu bil ki, Allah sana kâfidir. O,
    seni yardımıyla ve müminlerle destekleyendir.” 1088
    “Yahut bir keyd/tuzak mı kurmak istiyorlar? Asıl keyde/tuzağa düşecek
    olanlar, inkâr edenlerdir.” 1089
    “Gerçekten Allah, kâfirlerin “keyd”ini, hileli düzenlerini boşa çıkarıcıdır.”
    1090
    “Ey iman edenler! Eğer siz Allah’a (Allah’ın dinine) yardım ederseniz, Allah
    da size yardım eder, ayaklarınızı sağlam tutar (hak yoldan kaydırmaz).
    İnkâr eden kâfirlere gelince, onların hakkı yıkımdır. Allah onların yaptıklarını
    boşa çıkarmıştır. Bunun sebebi, Allah’ın indirdiğini beğenmemeleridir.
    Allah da onların amellerini boşa çıkarmıştır. Onlar yeryüzünde gezip dolaş-
    1085 5/Mâide, 105
    1086 3/Âl-i İmrân, 120
    1087 7/A’râf, 195-196
    1088 8/Enfâl, 62
    1089 52/Tûr, 42
    1090 8/Enfâl, 18
    • 389 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    madılar mı ki, kendilerinden öncekilerin sonunun nasıl olduğunu görsünler?
    Allah onları yere batırmıştır. Kâfirlere de onların benzeri vardır. Bu, Allah’ın
    mü’minlerin yardımcısı olmasından dolayıdır. Kâfirlere gelince, onların yardımcıları
    yoktur.” 1091
    Bugün, kâfirlerin, egemen tâğûtî güçlerin, İslâm dışı ve düşmanı düzenin,
    derin devletin, dünya emperyalizminin, İsrail ve dostlarının, globalleşen
    dünya müstekbirliğinin her çeşit psikolojik ve fizikî savaş araçlarına
    başvurması, medya gibi kitlesel imha silâhlarını müslümanlarla savaş için
    kullanması, uydulardan bile yararlanması, ajan ve provakatörleri cemaatlerin
    içine sızdırması, yani çeşitli mekr içinde bulunması mü’minleri hiçbir
    şekilde ümitsizliğe düşürmemelidir. Çünkü onların bu güç ve hilelerine
    karşılık kendi güçlerini değil, Allah’ın gücünü değerlendirmelidirler. Plan
    ve hesaplarına, mekrlerine karşı, Allah’ın mekri karşılarında olacaktır. “Lâ
    kuvvete illâ billâh -Kuvvet yalnız Allah’ındır, O’ndan başkasının kuvveti yoktur-”
    1092; “Bütün kuvvet, tümüyle Allah’a aittir.” 1093
    Mü’min, kulluk görevini yerine getirmek için İlâhî emirlere uysun, yeter;
    gerisi kendiliğinden gelecektir. İbâdet/kulluk için yaratılan insan, bunu
    unutuyor, Allah’ın görev olarak üzerine yüklemediği ağır ve kaldıramayacağı
    sorumluluğa soyunuyor, meselâ ille de devlet kurması gerektiğini
    düşünüyor ve bunun için gayr-ı meşrû çalışmalara dalıyorsa, bunun suçu
    Kur’an’a uymadığı, ya da İslâm’ı yanlış anladığı için kendisine âittir. İbâdetin/
    kulluğun içinde, yani İlâhî görevlerin içinde neler varsa, gücünün yettiği
    oranda mü’min kul onunla uğraşır, neticeyi Allah’a bırakır. O niyet ve
    amelinden, inanç ve gayretinden sorumludur, devlet kurmaktan veya dünyayı
    değiştirmekten değil. Bunun için düşmanını gözünde büyütmemeli,
    korku ve ümitsizliğe düşmemelidir. Hizmet edeceğim diye, gayr-ı meşrû
    araçlarla neticeye gitme gafletinde bulunup Allah’a isyan etmiş olmamalıdır.
    Ava giderken avlanmamalı, değiştirmek istediği kimselere benzememeli,
    onların kendisini kendilerine benzetmelerinden sakınmalı, onları
    memnun etmeye, boş yere uğraşmamalıdır.
    1091 47/Muhammed, 7-11
    1092 18/Kehf, 39
    1093 2/Bakara, 165
    • 390 •
    Ahmed Kalkan
    Mü’minler, kâfirlere karşı kendilerine yardımcı olacak Allah’a sahip
    iken, dünyada ümitsizlik içinde olabilir mi? Nerede ve hangi şartlarla imtihan
    ediliyor olursa olsunlar, mü’minler kendilerini güçsüz, zayıf, kâfirlerin
    hilelerini gözlerinde büyüten görev kaçkını olabilirler mi? Olabilirlerse nasıl
    ve ne kadar mü’min olabilir ve kalabilirler?
    Kâfirlerin hesabı varsa, Allah’ın da bir hesabı vardır. Zâlimin zulmü
    varsa, mazlumun da Allah’ı var. Kâfirlerin tuzakları, oyunları, dolapları,
    planları varsa, onları kendi ayaklarına dolandıracak, başlarına geçirecek,
    oyunlarını bozacak Allah vardır.
    “Allah’ın nûrunu ağızlarıyla (üfleyip) söndürmek istiyorlar. Hâlbuki kâfirler
    hoşlanmasalar da, istemeseler de, Allah nûrunu tamamlamaktan asla
    vazgeçmez.” 1094
    Peygamberimiz de mü’minlere mekri yasaklamıştır. “Mekr/hile ve tuzak
    planlamayınız. Mekr işleyen sûikastçıya yardım da etmeyiniz. Çünkü Allah
    ‘kötü tuzak ancak sahibine dolanır’ buyurmuştur.” 1095; Ayrı bir hadiste de
    “bir mü’mine zarar veren veya hile yapanın mel’un olduğu” 1096 bildirilmektedir.
    “Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir
    borç altında mı kalıyorlar?” (46)
    Bu ve bundan sonraki âyet, 52/Tûr sûresinin 40 ve 41. âyeti olarak da
    tekrar edilir. Peygamber, tebliğ faâliyetinin karşılığında ücret beklemez,
    muhâtaplar da maddî anlamda borç altında olmazlar, tebliğ de itaat da
    maddî kaygılarla ilgisi olmayan, tamamen dinî ve ahlâkî birer görevdir.
    Burada zâhiren muhatap Peygamber (s.a.s.) ise de aslında O’nun muhalifleri
    olan âsî müşriklerdir. Onlara “Allah’ın elçisi sizden bir karşılık mı istiyor
    ki bu kadar kızıyorsunuz” denilerek sorulmaktadır. Siz de biliyorsunuz
    ki O’nun sizden bir talebi yoktur. Size ne söylüyorsa ve ne takdim ediyorsa
    bu ancak sizin iyiliğiniz içindir. O’nun tebliği hususunda niye böyle çıldırmaktasınız
    Şu söylenmek istenmektedir; eğer Hz. Peygamber (s.a.s.) sizden
    1094 9/Tevbe, 32; 61/Saff, 8
    1095 Fahreddin er-Râzi, Mefâtihu’l-Gayb, c. 26, s. 34-35
    1096 Tirmizî, Birr 27
    • 391 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    bir şey bekliyor da, bir art niyeti varsa ve bütün bu didinip uğraşmalarını
    şahsî menfaati için yapıyorsa bu, sizin ondan uzak kalmanızın en azından
    mâkul bir sebebi olabilir. Ama siz kendiniz de biliyorsunuz ki, o bu davetinde
    hiçbir art niyet taşımamaktadır, hiç bir menfaat beklememektedir ve
    sadece sizin iyiliğiniz için gece gündüz çalışmaktadır.
    O halde neden siz sükûnetle onun sözlerini dinlemeye bile yanaşmıyorsunuz?
    Bu soruda hoş bir tenkit vardır. Bütün dünyanın yapmacık liderleri
    ve dini merkezlerin devamlı sakinleri gibi Arabistan’da müşriklerin liderleri,
    papaz ve dini önderleri, serbestçe dini işleri yürütürlerdi. Bundan dolayı
    onlara bu soru sorulmuştur ki: Bir tarafta açık açık sizden bağışlar ve adaklar
    alan, her dini hizmet için ücret isteyen din tüccarları var, diğer tarafta;
    hiçbir menfaat gözetmeyen hatta kendi ticari işlerini bırakıp son derece
    akıl ve mantıkla size dinin doğru yolunu göstermeye çalışan mükemmel
    bir insan var. Bu durum karşısında hâlâ sizin bu peygamberden kaçmanız
    ve o menfaatçilere koşmanız akılsızlık değil de nedir?1097
    “Yoksa sen onlardan bir ücret mi istiyorsun da onlar bir borçtan dolayı
    ağır bir yük altında mı bırakıldılar?” Yani yoksa sen onlardan hidayet, onlara
    öğretmek, risaletini tebliğ etmek, onları Yüce Allah’a iman etmeye dâvet
    etmek karşılığında bir ücret mi istiyorsun da onlar yüklenmekle karşı
    karşıya kaldıkları bu ağır malî yükü -mal harcamaktaki cimriliklerinden
    dolayı- ödemekten kendilerini ağır bir yük altında mı kabul ediyorlar? Anlatılmak
    istenen şudur: Sen onlardan bir ücret istedin de bundan dolayı mı
    senin çağrını kabul etmekten yüz çevirdiler?!
    Oysa ey Muhammed, sen onları
    Yüce Allah’ın yoluna onlardan alacağın
    bir ücret söz konusu olmaksızın davet etmektesin. Ücret istemek yerine sen
    bunun mükâfatını Allah’tan umuyorsun. Bununla birlikte onlar câhilliklerinden,
    küfürlerinden ve inatlarından
    dolayı kendilerine getirdiğin hakkı
    yalanlamaktadırlar. Bununla peygamberlik ispat edilmektedir. Çünkü Peygamber
    (s.a.s.) maddî herhangi bir menfaat için değil, hayra bizzat hayır
    olduğu için çağırmaktadır.1098
    1097 Mevdûdî, Tefhimu’l Kur’an, Tûr Sûresi, 40. âyetin tefsiri, c. 5, s. 550
    1098 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l Münir
    • 392 •
    Ahmed Kalkan
    Hiçbir Peygamber, Tebliğ Karşılığında
    İnsanlardan Ücret İstemez
    “(Hz. Nuh, kavmine şöyle dedi:) Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum.
    Benim ücretimi (mükâfatımı) verecek olan, ancak âlemlerin Rabbi
    Allah’tır.” 1099
    “(Hz. Hûd, kavmine şöyle dedi:) Buna karşı sizden hiçbir ücret istemiyorum.
    Benim ücretimi (mükâfatımı verecek olan, ancak âlemlerin Rabbi Allah’tır.”
    1100 Aynı ifadeleri, Hz. Sâlih,1101 Hz. Lût,1102 Hz. Şuayb1103 kavimlerine
    söylerler.1104 Aynı ifadeleri Hz. Muhammed’in (s.a.s.) de kavmine belirtmesi
    istenir:
    “(Ey Rasülüm) de ki: ‘Ben bu yaptığım tebliğe karşı sizden bir ücret istemiyorum,
    ancak Rabbine bir iman ve itaat yolu tutmak isteyen kimseler
    istiyorum.” 1105
    “Yoksa sen, onlardan bir ücret istiyorsun da, borçlu kalmaktan, yük altında
    ezilmişler midir?” 1106
    “(Ey Rasülüm) Buna karşı (yaptığın tebliğ ve imana dâvetten dolayı) onlardan
    bir ücret de istemiyorsun. O Kur’an, bütün âlemlere ancak bir nasihattir.”
    1107
    “Sizden herhangi bir ücret istemeyen bu kimselere tâbi olun, onların sözlerine
    kulak verin; çünkü onlar hidâyete (doğru yola) ermiş kimselerdir.” 1108
    “Ben Allah tarafından size gönderilmiş bir rasûlüm” diyenlere kavimleri
    “acaba ne yapmak istiyor bu adam, nedir bunun maksadı?” diye şüphelerini
    dile getirmişlerdir. Allah, rasüllerinin üzerindeki bu şüpheyi öncelikle
    kaldırmak için onların niyetlerinin dünya olmadığına dair güvence vermiş-
    1099 26/ Şuarâ, 109
    1100 26/Şuarâ, 127
    1101 26/Şuarâ, 145
    1102 26/Şuarâ, 164
    1103 26/Şuarâ, 180
    1104 Yine insanlardan tebliğ karşılığında ücret istememekle ilgili olarak, benzer ifadeler için bk. 11/Hûd, 29,
    50-51, 88; 10/Yûnus, 72; 26/Şuarâ, 109-110
    1105 25/Furkan, 57
    1106 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46
    1107 12/Yûsuf, 104; Rasûlullah'ın tebliğine karşı ücret istememesi ile ilgili olarak benzer ifadeler için bk. 42/
    Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe', 47; 6/En'am, 90.
    1108 36/Yâsin, 21
    • 393 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    tir. Zannettikleri gibi bu rasüllerin maksatlarının dünya malı olmadığını,
    kadın olmadığını, makam ve mevki, yani riyâset olmadığını söylemiş ve
    söyletmiştir. Peygamberler, yaşadıkları hayat ile bunu bilfiil isbat etmişlerdir.
    Maksatlarının dünya menfaati, kadın ve makam-mevki olmadığını
    halka göstermişlerdir.
    Buna bugün de gerek vardır; hem de çok. Rasüllerin kendilerini isbat
    ettikleri gibi, peygamberlerin mirasına sahip çıkanlar, çıkmak isteyenler,
    onların ümmetlerinin velâyetlerini devralacak olanlar, insanlara bu güveni
    vermek zorundadırlar. Maksatlarının Allah rızası olduğunu sözle değil;
    bilfiil yaşadıkları hayatlarıyla ortaya koymalıdırlar. Tebliğ faaliyetinde bulunanlar,
    ümmeti uyarma, müjdeleme ve korkutma görevini yüklenenler
    ücretlerini ümmetten almamalı, âlemlerin Rabbi olan Allah’tan almalıdırlar;
    Özellikle bu görevlerinin karşılığını. Rasüllerin mirası olan ümmet için
    çalışıp çabalama karşılığında dünyalık elde etmeyi istemek, aslında ahmaklıkların
    en büyüğüdür. Çünkü çok kıymetli bir şeyi yok pahasına satmaktır.
    Hatta Cennet satın alınabilecek şeyle tutup Cehennem satın alma ahmaklığıdır.
    Meselenin âhiret yönü elbette daha önemlidir; fakat orayı Allah’a havale
    ederek, biz dünyevî açıdan değerlendiriyoruz. Çünkü öncelikle ümmetin
    bu insanlar karşısında ümitlerinin kaybolmamasını, onlara karşı güvenlerinin
    sarsılmamasını istiyoruz. Elindeki çok kıymetli bir şeyi ucuza satın almak
    isteyenlere karşı uyanık davranan bir çocuk kadar olsun, ümmete olan
    hizmetini dünyevî yönde bozdurup harcamasını isteyen nefsine, şeytana
    veya buna teşvik eden insanlara karşı müslüman uyanık olmalıdır.
    Müslüman olmayan kitleler dahi liderlerinde bu özellikleri aramaktadır.
    Toplumun kendisine teveccühünü kötüye kullananları daha sonra sırtından
    attığını göz önüne alırsak, mü’minlerin âlimlerine ve az çok isim
    yapmışlarına büyük yükümlülükler düşmektedir. Bunların başında sade bir
    yaşantı gelmektedir. Müslüman toplumun genelinin üstünde bir yaşantıya
    sahip olan kişiler, asla emniyet ve itimat telkin edemeyeceklerdir. Peygamberler
    bunun en muazzam örnekleriydi. Hatta Allah Teâlâ onlardan bahsederken
    “kendi içlerinden birisi” ifadesini kullanmıştır. Bu, kendileri gibi bir
    insan, tanıdıkları birisi vs. diye tefsir edilse bile, asıl anlamı; kendilerinden
    ayrı bir hayat yaşamayan, kendi hayat standartlarında, içini dışını bildikleri
    ve her yönüyle kendilerinden olan birisi, anlamındadır.1109
    1109 Mehmed Göktaş, Gençlerle Tevhid Dersleri, s. 58-60
    • 394 •
    Ahmed Kalkan
    İslâm ve Basit Çıkar Gözetmek
    Bir insanın imanında samimi olduğunun, yalnızca Allah’ın rızasını
    gözettiğinin en büyük göstergesi, basit çıkarlar peşinde koşmaması, ihlâslı,
    yani hâlis olarak Allah’ın rızası için çalışmasıdır. Her nimetin Allah’tan
    geldiğini kavramış, yalnızca O’nun rızasını hedefleyen, O’ndan isteyen ve
    O’ndan korkan bir mü’min, elbette basit ve küçük bazı hesapların peşinde
    koşmayacaktır. Dolayısıyla yaptığı işlerde çıkar gözetip gözetmemek, bir
    insanın doğrudan imanıyla ilgilidir. Allah’ı ve âhireti kavramış olan bir insan,
    elbette bunların yanında basit çıkar hesaplarına itibar etmeyecek ve
    Kur’an’n fedâkârlık emri gereği kendi bencil hırslarını tatmin etmek için
    uğraşmayacaktır. Buna karşın Allah’ı ve âhireti kavrayamamış bir insanın
    bu büyük gerçekleri göremeyip basit ve ufak menfaatler peşinde koşması
    doğaldır. Son derece küçük bir dünyaya, son derece dar bir kafa yapısına
    sahip olacağı için, sürekli olarak “sahtekâr tüccar” tavrı ortaya koyacaktır.
    Kur’an, mü’minlerin üstlendikleri iman görevinden hiçbir çıkar ummamaları
    gerektiğini sık sık hatırlatır. Tüm peygamber kıssalarında da, peygamberlerin
    üstlendikleri tebliğ ve cihad görevinden dolayı hiçbir “ücret/çıkar”
    aramadıkları haber verilir. Yapılan hizmet karşılığında makam ve mevki
    beklentisinde olmak, mü’minlere değil; inkârcılara yakışan bir tavırdır. Nitekim
    Kur’an, Hz. Musa’ya karşı Firavun’a yardım eden sihirbazların bu tür
    bir tavır içinde olduğunu vurgulayarak bu konuya dikkat çeker: “Sihirbazlar
    Firavun’a gelip dediler ki: ‘Eğer biz galip olursak, herhalde bize karşılık
    (armağan) var, değil mi?’ ‘Evet’ dedi. ‘(O zaman) Siz en yakın kılınanlardan
    olacaksınız.”1110 Allah’ın rızasını gözeten kişi, sürekli olarak O’na ibadet
    halinde olur. Basit çıkarlardan geçtiği için, dünya hayatının süsü onu
    etkilemez. Nitekim Kur’an, mü’minlerle beraber olmayı ve dünya hayatının
    süsünü âhirete tercih etmemeyi emretmektedir: “Sabah akşam Rablerine,
    sırf O’nun rızasını dileyerek dua edenlerle birlikte candan sebat et. Dünya
    hayatının ziynetini/süsünü isteyerek gözlerini onlardan çevirme. Kalbini,
    bizi zikretmekten/anmaktan gâfil kıldığımız, kötü arzularına uymuş ve işi
    gücü aşırılık olan kimseye boyun eğme.” 1111 Burada çok önemli bir nokta
    vardır: İnsan dine yaklaşırken, “bu yapının/cemaatin içinde nasıl bir çıkar
    elde ederim?” gibi sapkın bir mantıkla değil; “nasıl Allah’a hakkıyla ibâdet/
    kulluk edebilirim, O’na itaat edip rızâsını kazanabilirim?” mantığıyla dü-
    1110 7/A'râf, 113
    1111 18/Kehf, 28
    • 395 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    şünmeli ve hareket etmelidir. Aksi bir tavır samimiyetsizlik, münâfıklık ve
    yahudileşme özelliği olur. Münâfık ve yahudi karakterli kişiler, dinin ancak
    kendi çıkarlarına uygun yönlerini kabul etmekte, diğer hükümlerini reddetmektedirler.
    1112
    Mü’minin hedefi, Allah’ın rızâsı, rahmeti ve cennetidir. Bunun dışında
    küçük dünyevî çıkarlar aramaz. Bu nedenle Allah mü’minleri tarif ederken
    “gerçekten biz onları, katıksızca (âhiretteki asıl) yurdu düşünüp anan ihlâs
    sahipleri kıldık” 1113 demektedir. Gerçekten de ihlâs, yani hâlis, katıksız bir
    şekilde Allah rızâsını aramak, mü’mini mü’min yapan en önemli özelliktir.
    “De ki: ‘Eğer babalarınız, çocuklarınız, kardeşleriniz, eşleriniz, aşiretiniz,
    kazandığınız mallar, az kâr getireceğinden korktuğunuz ticaret ve hoşunuza
    giden evler, sizlere Allah’tan, O’nun Rasülü’nden ve O’nun yolunda cihad etmekten
    daha sevimli ise, artık Allah emrini getirinceye kadar bekleyin. Allah,
    fâsıklar topluluğuna hidâyet vermez.” 1114
    Mü’minlerin bu konuda yaptıkları yanlış hareket, Cum’a suresinde şöyle
    uyarılır: “Onlar, bir ticaret ve eğlence gördükleri zaman hemen dağılıp oraya
    giderler ve seni ayakta bırakırlar. De ki:’Allah’ın yanında bulunan, eğlenceden
    ve ticaretten daha yararlıdır. Zira Allah rızık verenlerin en hayırlısıdır.” 1115
    İslâm’ı, Âyetleri Az Bir Karşılık ile (Ucuza) Satmak
    “...Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız Benden korkun. Hakkı
    bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin.” 1116
    Âyetleri az bir paha ile (semenen kalîl karşılığında) satmayın ifadesinin,
    mefhûm-ı muhâlifi düşünülürse, “çok paha ile satın” anlamı çıkar. Ancak
    Kur’an naslarının mefhûm-ı muhâlifinin alınamayacağı bilinmelidir. “Âyetlerimi
    az bir karşılık ile satmayın” ifadesinin anlamı, “açıklama, izah etme
    ve faydalı ilmi gizlemeyip insanlara yayma karşılığında bir şey almayın”
    demektir.1117 Nitekim bir hadis-i şerifte şöyle buyrulur: “Her kim Allah’ın
    1112 24/Nûr, 47-49
    1113 38/Sâd, 46
    1114 9/Tevbe, 24
    1115 62/Cum'a, 11; Cavit Yalçın, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 123-129
    1116 2/Bakara, 41-42
    1117 İbn Kesir
    • 396 •
    Ahmed Kalkan
    rızâsı için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sadece bir dünya metaı elde etmek
    için öğrenirse, kıyâmet gününde cennetin kokusunu duyamaz.” 1118 Allah’ın
    bunu, “semenen kalîl” diye isimlendirmesi, bu karşılıkların ya aslında az olduklarından,
    ya da verdikleri zarara oranla az olduklarındandır.1119 Hasan
    el-Basrî’ye âyetteki “semenen kalîlen”in manasını sordular, o da, “her şeyiyle
    beraber dünyadan ibarettir” dedi. Said bin Cübeyr, “dünya lezzetlerinden
    ibarettir” diye açıkladı. Ebu’l-Âliye, “Âyetlerin karşılığında ücret almayın”
    demektir diye izah etti. 1120
    “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın.” Dünya ve içindeki altın, gümüş,
    dolar, mark, lira vb. kıymetli ne varsa, menkul veya gayrimenkul tüm
    hazineler hepsi terazinin bir kefesine konsa, öbür kefesine de Allah’ın bir
    tek âyeti konulsa ve satılsa yine de az para karşılığında satılmış demektir.
    Zamanla papazlar ve hahamlar, krallardan aldıkları para karşılığında İncil
    ve Tevrat’ın içine krallara itaatle ilgili sözler sokmuş, bir kısım âyetleri de
    kaldırmıştır. Günümüzde Allah’a çok şükür ki, âyetleri yok etmek imkânı
    kaldırılmış, ama azıcık para, makam, mevki karşılığında âyetlerin manasını
    açıklamama yolu açık bırakılmıştır.
    Yıllardan beri ahkâmla ilgili âyetler, nice cami kürsüsü ve minberlerinde
    gündeme getirilememiştir. Devletin en üst tepesindeki şahıs, Kur’an’daki
    ahkâmla ilgili 230 civarındaki âyetin, lâik anlayışla bağdaşmadığı için,
    zaten uygulanmadığından tümüyle kaldırılmasını teklif edecek duruma
    gelinmiştir. Bazı gayretli müslümanlar, ahkâmla ilgili âyetleri açıklamaya
    başlayınca, bir kısım satılık kalem ve diller “o âyet, yahudilerle ilgilidir, bu
    âyet hıristiyanlarla ilgilidir, bunlar ise Mekke’li müşrikler hakkında nâzil
    olmuştur” diyerek bizi ilgilendirmediğini söylemeye başladılar. Ayetleri
    düzenin istediği şekilde tevil etmeye, kâfirlere ve küfre “hoşgörü”lü, müslümanlara
    ve gerçek İslâm’a “horgörü”lü bakmaya başladılar. “Sebeb-i nüzul,
    âyeti tahsis etmez” kuralını görmezlikten geldiler.
    Yani “Kur’an’daki âyetlerin bir kısmı yahudilere, bir kısmı hıristiyanlara,
    diğerleri de peygamberimiz zamanındaki Mekke’li ve Medine’li insanlara
    hitap ediyor, bizi ilgilendirmez” demeye getirdiler. Ayetin devamının
    “yalnız Benden korkun.” 1121 şeklindeki ifadesi de dikkat çekicidir. Allah’ın
    1118 Ebû Dâvud, İlim 12; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, II/338
    1119 Fahreddin Râzi
    1120 İbn Kesir
    1121 2/Bakara, 41
    • 397 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    âyetlerini satmak istemez ve paraya, makama boyun eğmezsen, boynunu
    eğmek için üzerine gelirler. “Sakın onlardan değil; yalnız Ben’den sakının”
    deniliyor. Onların gücü, kuvveti, azabı nedir ki!? Cehennemleri mi vardır
    onların bizi atacak? Allah dilemedikçe zarar mı verebilirler ki bizi korkutabilsinler,
    Allah’ın takdir ettiği eceli mi öne alabilirler, O’nun vereceği rızkı
    mı kesebilirler? Şiddetli cehennemi, sonsuz azâbı olan, herkesi hesaba çekecek,
    gerçek anlamda güç ve kuvvet sahibi, korkulmaya lâyık Allah’tan başka
    kim vardır ki ondan korkacaksınız?
    Aynen, onların dünyayı verseler bile, bunun bir tek âyetin kıymetiyle,
    âhiretin değeriyle karşılaştırıldığında “az bir karşılık” , “çok ucuza satmak”
    olduğu gibi; onlardan korkmak da fobidir, gereksiz korkudur, yanlıştır ve
    müslümana yakışmaz.
    Bu âyet-i kerimenin nüzul sebebi ile ilgili bir rivâyet şöyledir: İbn Abbas
    diyor ki: “Bu âyet-i kerime, yahudi liderlerinden Kâ’b bin Eşref, Kâ’b
    bin Esed, Mâlik bin Sayf, Hayy bin Ahtab ve Ebû Yâsir bin Ahtab hakkında
    nâzil olmuştur. Bunlar, taraftarlarından hediyeler alırlardı. Hz. Muhammed
    (s.a.s.) peygamber olarak gönderilince bu menfaatlerinin kesilmesin-den
    korktular da, Allah rasûlünün ve getirdiği şeriatin mâhiyetini gizlediler.
    Bunun üzerine bu âyet-i kerîme nâzil oldu.”1122 Bu gün de Kur’an tilâvetine
    ücret almanın haram olduğunu duyan/bilen bazı ücretli okuyucular, aldıklarına
    ücret değil de, “hediye” adı vermektedirler.
    Yahudi ve Hıristiyanları Taklit Perspektifi
    Kur’an-ı Kerim, uslanmaz ruhun/nefsin temsilcisi ve her türlü değeri
    maddeye fedâ eden bir anlayış olarak İsrâiloğullarından sık sık bahseder
    ve ibret unsuru olarak, özellikle maddepe-restliklerini gözler önüne serer.
    Bu açıdan onlarla beraber hıristiyanlardan da söz eden bir âyet-i kerimede
    şöyle denir: “Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan (yahudi bilginlerinden)
    ve (hıristiyan) râhiplerden birçoğu insanların mallarını bâtıl/haksız
    yollarla yerler ve onları Allah’ın yolundan men ederler. Altın ve gümüşü yığıp
    biriktirip de onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azabı
    müjdele!” 1123 Burada dikkati çeken bazı noktalar vardır:
    1122 Fahreddin Râzi, Mefâtihu'l Gayb
    1123 9/Tevbe, 34
    • 398 •
    Ahmed Kalkan
    Bâtıl yollarla insanların mallarını yiyenler, din bilginlerinin bazılarıdır
    ve bu iş için bu vasıflarından yararlanmaktadırlar. Bu yollarla insanların
    mallarını yemeleri, onları aynı zamanda Allah’ın yolundan da uzaklaştırmaktadır.
    Yani bu yolla malını kaybeden insan, yolunu da sapıtmaktadır.
    Din adamlarının bu yola girmelerine sebep, maddî ihtiraslarıdır; altın ve
    gümüş, yani para biriktirme arzularıdır. Hıristiyan ve yahudilerdeki bu anlayışların
    taklit edilmesiyle ilgili meşhur hadis-i şerifi hatırlatalım: “Sizden
    öncekilerin yollarına karış karış uyacaksınız. Hatta onlar bir keler/sürüngen
    deliğine girseler, siz de onların arkasından gireceksiniz.” Biz, Yâ Rasûlellah,
    yahudilerle hıristiyanlara mı? dedik. “Ya kime (olacak)!?”1124
    Bu takip ve taklid, Allah’ın kitabını kazanç konusu yapmada olduğuna
    göre, yahudiler, konumuzla ilgili âyet-i kerimeye yegâne muhatap olmaktan
    çıkmış olmalıdırlar. Hitap, aynı anda, takibi karış karış sürdüren
    müslümanlaradır da: “Elinizdekinin (Tevrat’ın) aslını tasdik edici olarak
    indirdiğime (Kur’an’a) iman edin! Sakın onu inkâr edenlerin ilki olmayın!
    Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden korkun. Hakkı bâtıl
    ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin. Namazı dosdoğru kılın,
    zekâtı hakkıyla verin, rükû edenlerle beraber rükû edin. (Ey bilginler!) Siz
    Kitab’ı okuyup gerçekleri bildiğiniz halde, insanlara iyiliği emrediyor, kendinizi
    unutuyor musunuz? Aklınızı kullanmayacak mısınız?”1125 Âyetleri az
    bir paha (semen-i kalîl) karşılığında satmak... Hakkı bâtıl ile karıştırmak...
    Gerçekleri gizlemek... Dosdoğru namaz kılmamak... Zekâtı vermemek (paraya
    hırslı olmak)... Başkasına doğruyu emrettiği halde, kendini (kendi çıkarı
    için) unutmak... Ve bunların hepsini Kitab’ı okuyup dururken yapmak
    da söz konusu takip ve taklidin tamamlayıcılarından sayılabilir.1126
    1124 Buhârî, Enbiyâ 50, İ'tisâm 14; Müslim, İlm 6; İbn Mâce, Fiten 17; Ahmed bin Hanbel, II/325, 327, 336,
    III/83, 89, 94
    1125 2/Bakara, 41-44
    1126 Faruk Beşer, Fıkıh Penceresinden Fetvâlarla Çağdaş Hayat, s. 64-65
    • 399 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Tebliğ Karşılığında Ücret Almanın
    Yasaklığı Konusunda Âyetler
    “...Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın, yalnız benden korkun. Hakkı
    bâtıl ile karıştırmayın, bilip dururken hakkı gizlemeyin.” 1127
    “Allah’ın indirdiği kitaptan bir şeyi gizleyip de onu az bir paha ile değişenler
    (onu maddî karşılık ile satanlar) var ya, işte onların yiyip de karınlarına
    doldurdukları, ateşten başka bir şey değildir. Kıyamet günü Allah ne onlarla
    konuşur ve ne de onları temize çıkarır. Orada onlar için acıtıcı bir azap vardır.”
    1128
    “Ey iman edenler, (biliniz ki) hahamlardan (yahudi bilginlerinden) ve
    (hıristiyan) râhiplerden birçoğu insanların mallarını bâtıl/haksız yollarla
    yerler ve onları Allah’ın yolundan men ederler. Altın ve gümüşü yığıp biriktirip
    de onları Allah yolunda harcamayanlara hemen acıklı bir azabı müjdele!”
    1129
    “Ehl-i Kitap’tan öyleleri var ki, Allah’a, size ve kendilerine indirilene, tam
    bir samimiyet-le ve Allah’a boyun eğerek iman ederler. Allah’ın âyetlerini az
    bir paraya satmazlar. İşte onlar için Rableri katında ücretleri/ecirleri vardır.
    Şüphesiz Allah, hesabı çabuk olandır.” 1130
    “Onların ardından (âyetleri tahrif karşılığında) şu değersiz dünya malını
    alıp, ‘nasıl olsa bağışlanacağız’ diyerek Kitab’a vâris olan birtakım kötü kimseler
    geldi. Onlara ona benzer bir menfaat daha gelse onu da alırlar. Acaba
    Allah’a karşı haktan/gerçekten başka bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden,
    o Kitabın hükmü üzere mîsak/kuvvetli söz alınmamış mıydı ve onlar
    Kitab’ın içindekini ders edinip okumadılar mı? Hâlbuki âhiret yurdu, takvâ
    sahipleri/Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır. Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”
    1131
    1127 2/Bakara, 41-42
    1128 2/Bakara, 174
    1129 9/Tevbe, 34
    1130 3/Âl-i İmran, 199
    1131 7/A'râf, 169
    • 400 •
    Ahmed Kalkan
    “...İnsanlardan korkmayın, benden korkun. Âyetlerimi az bir bedel karşılığında
    satmayın. Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin
    ta kendileridir.” 1132
    Kur’an Okuma ve Hatta Öğretme Karşılığında
    Ücret Almayı Yasaklayan Hadis-i Şerifler
    Ahmed bin Hanbel’in Abdurrahman bin Şibl’den rivayet ettiği hadis:
    “Kur’an- Kerim’i okuyun, onu (dünya menfaatlerine vesile kılmak suretiyle)
    yemeyin!” 1133
    “Kur’an okuyun, onunla amel edin, On(u okumak)tan asla uzaklaşmayın,
    onun hakkında haddi aşmayın; onun karşılığında ücret alıp yemeyin,
    onunla dünya menfaati artırmayı talep etmeyin.” 1134
    Übeyy bin Kâ’b: “Bir adama Kur’ân-ı Kerim öğrettiydim de, bana bir
    yay hediye etmişti. Durumu Rasûlullah’a söylediğimde: “Onu alırsan, ateşten
    bir yay almış olursun demektir” buyurdular, ben de sahibine geri verdim.
    1135 Ubâde bin Sâmit: Ehl-i Suffe’den birçok kimselere Kur’an öğrettim. Bu
    öğrencilerimden birisi bana ok atılan bir yay hediye etti. -Kendi kendime-
    ‘Bu bir mal/para değildir. Özellikle bununla ben savaşlarda Allah yolunda
    ok atacağım’ dedim. Bununla beraber, Nebî (s.a.s.)’e bu olayı arz ettim.
    Rasül-i Ekrem cevaben şöyle buyurdu: “Allah Teâlâ’nın Kıyamet gününde
    boynuna ateşten bir halka takmasını arzu edersen kabul et!” 1136
    “Kim Kur’an öğretmesi karşılığında bir kavs/yay alırsa, Allah ona ateşten
    bir yay kılâde yapıp boynuna takar.”1137 (Bu hadislerin çoğunda Suffe talebelerinin,
    öğretmenlerine hep kavs, ok yayı hediye ettikleri zikredilmiştir.
    ‘Bunların hediye edecek başka şeyleri yok mu idi? Bunların hepsi de ok,
    yay sahibi mi idi?’ Evet, başka şeyleri yoktu. Bunların tümü, fakir ve ihtiyaç
    sahibi kimselerdi. Ayrıca, bunların hepsi mücâhid idi. Hepsinin de mâlik
    olduğu dünya malı okla yaydan ibaret idi. Ekserisi bâdiye (çöl) halkından
    1132 5/Mâide, 44
    1133 Heysemî, M. Zevâid, VI/168
    1134 Ahmed bin Hanbel, Müsned II/428; Heysemî, VI/167); Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, V/322; Aynî, Umdetü'l-
    Kaarî, XII/95; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/46
    1135 İbn Mâce, II/157; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47-48
    1136 Ebû Dâvud; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/47
    1137 Dârimî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
    • 401 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    idi. En güzel yay bunlarda bulunurdu. Birbirini görerek hocalarına yay hediye
    etmek istedikleri anlaşılıyor.)1138
    “Kim Kur’an okuyup Kur’an’ı insanların malını yemeye vesile edinirse,
    Kıyamet gününde yüzü etten soyulmuş bir kemikten ibaret olarak Arasat
    meydanına gelir.” 1139
    “Kur’an okuyan, onunla Allah’tan istesin. Zira birtakım insanlar gelecek,
    Kur’an’ı okuyacaklar ve onunla insanlardan menfaat temin edeceklerdir.” 1140
    İmam Buhârî, Sahih-i Buhârî’nin “Fedâilu’l-Kur’an” bölümünde
    “Kur’ân’ı; gösteriş, yeme ve övünme için okuyanlar” diye bir başlık açmış ve
    ilk olarak şu hadis-i şerifi almıştır:
    “Dünyanın sonunda birtakım insanlar gelecek ki, onlar basit akıllıdırlar.
    Allah’ın kelâmını okurlar, ama okun yaydan çıktığı gibi İslâm’dan çıkarlar.
    İmanları gırtlaklarından öteye geçmez; onları bulduğunuz yerde öldürün.
    Çünkü onları öldürmek, Kıyamet gününde ecir olacaktır.”1141 Buhârî’yi şerheden
    âlimlerden Kirmânî, bu hadisle ilgili şu açıklamayı yapar: “Bu hadisin,
    konulan başlığın ikinci kısmıyla, yani Kur’an’ı yeme vesilesi yapmakla ilişkisi
    şudur: Kur’an okuma, Allah için olmazsa, elbette ya gösteriş, ya yeme vesilesi,
    ya da benzeri bir şey için olacaktır.” 1142
    “Kim Allah’ın rızâsı için öğrenilmesi gereken bir ilmi, sadece bir dünya metaı/
    malı elde etmek için öğrenirse, kıyamet gününde Cennetin kokusunu duyamaz.”
    1143
    “Kim Allah (c.c.) rızâsından başka bir şey için ilim öğrenirse veya ilimle
    Allah rızâsından başka bir şeyi murâd ederse, Cehennemdeki yerine hazırlansın.”
    1144
    1138 S. Buhâri, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
    1139 Aynî, Umdetü'l-Kaarî, XII/96; Beyhakî; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48
    1140 Tirmizî, V/179, hadis no: 2917; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. VII/48-49; Şevkânî, Neylü'l-Evtâr, V/322;
    Aynî, Umdetü'l-Kaarî, XII/96
    1141 Buhâri, Tecrid-i Sarih IX/301; XI/248
    1142 Kirmânî, Şerhu'l-Buhârî XIX/49; Kastalânî, İrşâdü's-Sârî, VII/388
    1143 Ebû Dâvud, İlim 12, hadis no: 3664; İbn Mâce, Mukaddime 23; Müsned, III/338
    1144 Tirmizî, hadis no: 2793; İbn Mâce, hadis no: 258
    • 402 •
    Ahmed Kalkan
    “İlim adamlarıyla boy ölçüşmek veya bilgisiz kimselerle tartışmak ya da
    halkın yüzünü kendine döndürmek amacıyla ilim edinen kimseyi Allah (c.c.)
    Cehenneme sokacaktır.” 1145
    “Bir kimse, âhiret ameli ile dünyayı talep ederse, yüzü insan sûretinden
    çıkar, zikri de mahvolur. İsmi de ehl-i nâr (Cehennemlikler) siciline girer.” 1146
    “Kapkaranlık gece parçaları gelmeden (fitnelerin karanlığında, nur/ışık
    temini için) amellere sür’atle koşun ki, o devirde insan sabah mü’min olduğu
    halde akşama kâfir olarak ulaşır. Mü’min olarak gecelediği halde kâfir olarak
    sabaha çıkar. Ve o günün adamları dinini, dünyadan az bir şeye karşılık satarlar.”
    1147
    “Sizin içinizde öyle zümreler türeyecektir ki, siz onların namazlarının yanında
    kendi namazlarınızı, onların oruçları yanında kendi oruçlarınızı, onların
    amelleri/iyi işleri yanında kendi sâlih amellerinizi küçük göreceksiniz.
    Onlar Kur’an da okuyacaklar. Fakat Kur’ân(ın feyzi) onların hançerelerinden
    (boğazlarından) öteye geçmeyecek. Onlar, okun avı delip geçtiği gibi dinden
    çıkacaklar...” 1148
    “Birtakım dâîler, yani çığırtkan hatipler türeyecek, onlar bizim dilimizle
    (bizim aziz duygularımıza seslenerek) konuşurlar (Hâlbuki gönüllerinde hayırdan
    eser yoktur). Bizim dinî kaidelerimizle, bizim dînî hislerimize hitap
    edecekler ve ümmeti Cehenneme ve felâkete dâvet edecekler!” 1149
    Peygamber (s.a.s.) ashâbından iki kişi bir gün bir mescide geldiler.
    İmam namazdan selâm verince, cemaatten biri, bir miktar Kur’an okudu;
    sonra da yardım istedi. Olaydan müteessir olan sahâbîlerden biri: ‘Hepimiz
    Allah içiniz, O’na aidiz ve O’na döneceğiz. Peygamber Efendimiz’i şöyle
    derken işitmiştim: “Pek yakın bir gelecekte bir grup insan türeyecek, bunlar
    Kur’an’ı âlet edip dilenecekler. Bu işi kimin yaptığını görürseniz, sakın ona bir
    şey vereyim demeyiniz.” 1150
    1145 İbn Mâce, hadis no: 259, 260; Tirmizî, hadis no: 2793
    1146 Taberâni, Kebir; Ebû Nuaym; Râmûz el-Ehâdis, II/429
    1147 Müslim, Tirmizi, Ahmed bin Hanbel; Râmûz el-Ehâdis, I/243
    1148 Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, XI/247; hadis no: 1783
    1149 Buhâri, Tecrid-i Sarih Tercümesi, IX/298; XI/248
    1150 Fudayl bin Amr'dan, et-Tıbyân fî Âdâb-ı Hameleti'l-Kur'an, Muhyiddin Nevevî, s. 29
    • 403 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Kur’ân’ı Arap lâhnı ve üslûbu ile okuyun. Fâsıkların, yahûdi ve hıristiyanların
    lâhnı ve tavrı ile onu okumaktan sakının. Benden sonra bir kavim
    gelecek; onlar Kur’an’ı şarkıcıların, râhibelerin ve yas tutan kadınların üslûbu
    ile okurlar. Ama, okudukları hançerelerinden (boğazlarından) öteye geçmez.
    Onların da, bu okuyuşlarından hoşlananların da kalpleri fitne ile dolmuştur.”
    1151
    “Benden sonra birtakım emîrler (idareciler) olacaktır. Kim onların yalanlarını
    tasdik eder, yaptıkları zulümde kendilerine yardımcı olursa benden
    değildir. Ben de onlardan değilim. O kimse benim ‘havz’ımın etrafına yaklaşamayacaktır.
    Kim onların yalanlarını tasdik etmez, zulümlerinde onlara
    yardım etmezse bendendir. Ben de onunla beraberim. Ve o kimse havzımın
    kenarında bana ulaşacaktır.” 1152
    “Benden sonra, yakında birtakım sultanlar peydah olur. Kapılarında fitneler
    develerin yatakları gibidir. Kimseye bir hayır göstermezler (ellerinden
    kimse hayır görmez). Bir şey verirlerse, ancak onların dinlerinden bir tâviz
    kopararak verirler.” 1153
    Dinini Satan Karakter; Bel’am: Sahip bulunduğu ilim hazinelerine
    karşılık, “dünya” için “din”ini satan, âhiretini dünyaya değişen ve bu doğrultuda
    azgın yöneticiler ve tağutlarla işbirliği yapan, onlara hizmet veren,
    dini ve bilimi âlet edip kullanarak insanları zalimlerin buyruğuna ve boyunduruğuna
    sokan kimliği simgeleyen bir addır Bel’am.
    Tabiri caizse, Allah’ın peygamberine, Allah’ın dinine karşı, Allah adına
    mücadele veren ve halk katındaki itibarını bahane ederek tevhid mücadelesine
    karşı direnen bir azgın! Bir kısım müfessirler, Bel’am’la ilgili A’râf
    sûresi 175-176. âyetlerinin, Ümeyye bin Ebi’s-Salt hakkında nâzil olduğunu
    beyan etmişlerdir. Bu kişinin de, Hz. Muhammed (s.a.v.)’e nübüvvet görevi
    verilmeden önce “hanif ”lerden olduğu, Allah’ın kısa bir süre içerisinde
    peygamber göndereceğini söyleyip durduğu halde, gurura kapılıp O’na
    iman etmediği bilinmektedir. Rivayetlerdeki ortak yön, muayyen bir şahsı
    tariften çok, onun prototip karakterini ortaya koymasıdır. Nüzul sebebinin
    1151 Beyhakî, Şuabu'l-İman, I/429; Süyûtî, Câmiu's-Sağîr, I/43
    1152 Sünen-i Tirmizî, 121, hadis no: 2360; Tâc Terc. III/106, hadis no: 168
    1153 Ahmed Ziyâüddin Gümüşhânevî, Râmûzu'l-Ehâdîs, I/302; Taberânî, Kebir; Hâkim, Müstedrek -Abdullah
    bin Hars'dan•
    404 •
    Ahmed Kalkan
    hususi olması, hükmün umumi olmasına engel değildir. Kıyamete kadar
    Bel’am’ın vazifesini yapan “Bel’am” tipi, bu karakterin yapısı ortaya konulmaktadır.
    İnsanları “Allah adını kullanarak” aldatan, hevâ ve heveslerini
    tatmin için tevhid akidesini tahrip eden Bel’am’ın etkisi korkunçtur.
    Bel’am; Firavun’un ilkelerini Allah’ın dini adına muhâfaza eden bir
    mel’undur. Her düzenin bir sâdık bekçisi vardır. Tâğutî düzenin sâdık bekçisi
    ise hiç şüphesiz Bel’am’dır. Câhiliyye düzeninde Bel’am sadece bir kişi
    değil; bir çetedir. Evet, Bel’amlar çetesi tâğutî düzen tarafından örgütlenmiş
    bulunan bir haydutlar çetesidir. Bel’amlar çetesi, tâğutî düzen içerisindeki
    kiralık din bezirgânlarıdır. Tabii ki bunları kiralayan tâğutî düzenin kendisidir.
    Bu Bel’amlar çetesinin kökü Firavun düzenine dayanır. Bel’amlar
    çetesinin ilk reisi Bel’am bin Baura’dır.
    Câhiliyye düzeninin kuşatması altındaki toplumlarda devlete bağlı bir
    din vardır. Bu devlete bağlı dinin mümessilleri Bel’amlardır. Bu Bel’amlar,
    her yerde ve her zaman dine bağlı devlet anlayışına karşı savaşırlar. Tâğutî
    düzenin her türlü icraatını İslâm’ın mührüyle mühürlemeye çalışırlar.
    Tâğutî düzenin kapılarında ev sahibinden kemik bekleyen köpekler gibi
    kuyruk sallarlar. Tâğutî düzenin hatırı için İslâm dinine eklemede ve çıkarmada
    bulunurlar.
    Bel’amlar çetesi, İslâm coğrafyasında küfrün iktidar olması ve iktidarının
    devam etmesinin en büyük destekçisidir. Bugün İslâm coğrafyasının
    siyasî iktidarı İslâm’ın elinde değildir. Devlete bağlı din serbest, dine bağlı
    devlet yasaktır. Dine bağlı devletin zaruretinden bahsedenler zindanlarda,
    devlete bağlı dini anlatanlar ise kürsülerdedir.
    Kur’an, Bel’amları köpeğe benzetir.1154 Köpek, ev sahibinin itikadî yapısına
    bakmadan sadece kendisine verilen kemikler karşılığında evi bekler ve
    eve girmek isteyen yabancılara/aileden sayılmayanlara karşı direnir.
    Câhiliyye düzeni için Bel’amlar büyük bir silâhtır. Her ne zaman câhiliyye
    bir kanun uydurursa Bel’amlar bu kanunun İslâm dinine uygun olduğunu
    iddia ederek halkı itaate mecbur etmeye çalışırlar. Câhiliyye düzeninde
    tâğutlar kanun uydururlar; Bel’amlar ise bu uydurulan kanunları
    müslüman halka kabul ettirler. Tâğutlar emir verirler, Bel’amlar emre itaati
    1154 7/A’raf, 175-176
    • 405 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    sağlarlar. Câhiliyye düzeni için Bel’amlara duyulan ihtiyaç, düşman sahibi
    bir kişinin kapısını bekleyen bir yırtıcı köpeğe olan ihtiyaç gibidir. Yani,
    câhiliyye düzeninin ayakta kalması için, bu düzenlerde Bel’amların bulunması
    zaruridir.
    İslâm coğrafyasında siyasi otoriteyi elinde bulunduran müşrik otoriteler,
    bu otoritelerini Bel’amlara borçludurlar. Bazen topun, tüfeğin yapamadığını
    Bel’amlar yapar. Çünkü Bel’am, Firavun’un siyasi ihtirasını ve Karun’un
    câhilî sermayesini; insanları Allah adına aldatarak koruyan mel’undur.
    Bel’am, bir anlamda bilimin mücessem put haline gelmesidir. Çünkü
    Bel’am, Hz. Mûsâ ile karşı karşıyadır. Allah’ın peygamberi ile, Allah adını
    kullanarak mücadele etmekten çekinmemiştir. Bu işin mâhiyeti düşünülürse;
    hem Karun, hem Firavun, kitleler üzerindeki gücünü Bel’am’dan almıştır
    denebilir. Câhiliyye düzenine karşı savaşan muvahhidlerin önündeki
    en büyük engel, köpek sıfatlı Bel’amlardır. Bu gün tâğutî düzeni devirmeye
    çalışan muvahhidlere “ehl-i fitne” sıfatını verenler Bel’amlardır. Hâlbuki tâğutî
    düzenin kendisi bir fitnedir. Bu fitneyi muhafaza etmeye çalışan Bel’am
    ise başlı başına bir pisliktir. Bu konuda bir tâğutun katili Muhammed bin
    Mesleme (r.a.) şöyle diyor: “Zâlim idarecilerin kapısındaki âlimlerden, pislik
    üzerindeki sinek daha güzeldir.” 1155
    Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemek; Dünyevîleşmek ve
    Dünyayı Âhirete Tercih Etmektir: “Dünyevîleşmiş tip” dediğimiz bu insanın,
    tüm zamanlar ve mekânlarda bir tek dini vardır: Para. Dünyevîleşmiş
    çağdaş insan tipinin dini ekonomi, imanı para, kitabı çek koçanı, mâbedi
    bankadır. Dünyevîleşmiş tip, dindarsa dinini, ideolojisi varsa ideolojisini,
    dâvâsı varsa dâvâsını her fırsatta paraya çevirmenin yollarını arar. Karun’laşmış
    ve Bel’amlaşmış bu tip, “Allah rızası, hizmet, tebliğ, dâvet, ihlâs,
    cihad, bereket, tekbir, cihad” gibi dinin kavramlarını çok rahat kullanarak
    insanları sömürür. Menfaatini dininden, imanından, dâvâsından önde tutar.
    Çıkarı neyi gerektiriyorsa o boyaya giren bukalemundur. İktidar ve güç
    odağı etrafında pervanedir.
    Tebliğ Karşılığında İnsanlardan Ücret İstemek, Çok Zararlı Bir Ticarettir:
    Kur’an’ın, birçok peygamber ağzından “Buna (tebliğe) karşılık sizden
    hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi (mükâfatımı) verecek olan, ancak
    1155 Zemahşeri, Keşşâf II/434; Mustafa Çelik, Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, s. 103-107
    • 406 •
    Ahmed Kalkan
    âlemlerin Rabbi Allah’tır.” 1156 şeklindeki sözleri ısrarla tekrarlaması ve bu
    âyetlerdeki “ücret istememe” kavramı üzerinde biraz durmak gerekir. Âyetlerden
    anlaşıldığına göre ücret isteme, insanın işlediği iyilik ve kötülük sonuçlarına
    dayanan her türlü eylemini kapsamaktadır. Yani insanın tüm yaptığı
    işler, bir ticaret niteliğinde; özel ve genel yapısında kâr ve zarara elverişli
    birer eylemdir. İnsanın ortaya koyduğu her harekette, her sözde kâr-zarar
    söz konusudur. İnsan bazı eylemleriyle kendisini, hayatını, cenneti satın
    alabilir. İnsanın, canını ve malını feda ettiği durumlar da bu ticaret alanına
    girer. Çünkü bu durumlarda eylemler karşılıksız kalmaz. Karşılık, ücret/
    ecir; mü’minler için esas olarak âhirette verilecektir, ama bu veresiye satış
    da mü’mini psikolojik olarak daha dünyadayken bile rahatlatmaktadır.
    “Allah, mü’minlerden mallarını ve canlarını cennet karşılığında satın almıştır.
    Onlar, Allah yolunda savaşırlar, öldürürler ve öldürülürler. Bu, Tevrat’ta,
    İncil’de ve Kur’an’da Allah üzerine hak bir vaaddir. Allah’tan daha çok
    sözünü yerine getiren kim vardır? O halde, O’nunla yapmış olduğunuz bu
    alışverişinizden dolayı sevinin. İşte bu, (gerçekten) büyük kazançtır.” 1157
    “Ey iman edenler! Sizi acı bir azaptan kurtaracak ticareti size göstereyim
    mi? Allah’a ve Rasülü’ne inanır, mallarınızla ve canlarınızla Allah yolunda cihad
    edersiniz. Eğer bilirseniz, bu sizin için daha hayırlıdır. İşte bu takdirde O,
    sizin günahlarınızı bağışlar, sizi zemininden ırmaklar akan cennetlere, Adn
    cennetlerindeki güzel meskenlere koyar. İşte en büyük kurtuluş budur.” 1158
    Böylece hayatın tamamı, tüm alanlarında ve tüm mücadelelerinde ya
    Allah’la; ya da şeytanla bir alışveriş eylemine dönüşür. İnsan ne yaparsa, ne
    verirse mutlaka onun bir karşılığı vardır. Eğer sonuçlar iyi, yararlı ise, alışveriş
    kâr; değilse zarar getir. Münafıkların, yahudileşenlerin, Bel’amların,
    din tüccarlarının, dini gerçekten sömüren, dinin sırtından geçinen satılık
    kalem ve dillerin, ne tür bir ticaret yaptıklarını bu konular ışığında anlayabiliriz.
    Onlar, hem dünyada hem de âhirette kendilerini zarara sokacak bir
    şeyi satın almışlardır. Yaptıkları ticaret, kendilerine umdukları kârı sağlamayacaktır.
    Allah’la alışveriş yapan, çok kârlı ticareti seçenlere ne mutlu!
    1156 26/Şuarâ, 127; 26/Şuarâ, 145; 26/Şuarâ, 164; 26/Şuarâ, 180; ve benzer anlamdaki âyetler:
    25/Furkan, 57; 11/Hûd, 29, 50-51, 88; 10/Yûnus, 72; 26/Şuarâ, 109-110; 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46; 12/
    Yûsuf, 104) 42/Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe', 47; 6/En'am, 90; 36/Yâsin, 21
    1157 9/Tevbe, 111
    1158 61/Saff, 10-12
    • 407 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi)
    yazıyorlar?” (68/Kalem, 47)
    “Gayb” Yüce Allah’ın bilgisini kendisine sakladığı ve insanların göremedikleri
    yahut da gaybın yazılı olduğu levh-i mahfuz demektir. “Onlar mı
    yazıyorlar?” Buna göre hüküm veriyorlar ve böylelikle senin bilgine ihtiyaçları
    kalmıyor ve oradan hareketle söylediklerini mi yazıyorlar?
    “Yoksa gayb onların yanındadır da onlar mı yazıyorlar?” Yani gayb bilgisi
    onların yanında olduğundan ötürü delil diye kabul ettikleri şeylerden
    istediklerini yazarak bu şekilde gaybdan yazdıkları ile seninle tartışıyorlar
    ve kendileri hakkında diledikleri hükmü vererek böylelikle de senin çağrını
    kabul etmeye, sözüne uymaya ihtiyaçları mı kalıyor?
    Maksat, onların İslâm risâletini kabul etmekten yüz çevirmekte dayanabilecekleri
    naklî bir delillerinin bulunmadığını anlatmaktır.1159
    İnkârcılara soru tarzında başka bir uyarı olup özellikle dinî konularda
    insanın
    bilgi kapasitesinin sınırlı olduğuna, Allah’tan başka hiç kimse gayb
    âlemi hakkında bilgi sahibi olmadığı için bu konularda ileri sürülen iddiaların
    da temelsiz
    olacağına, sonuç olarak din konularında Allah’ın peygamberi
    vasıtasıyla insanlara
    ulaştırdığı vahiy bilgisinin yegâne kaynak olarak
    benimsenmesi gerektiğine işaret edilmektedir. Bu âyetle (ki, aynı zamanda
    Tûr sûresinin 41. âyetidir) müşriklere şöyle denilmiş oluyor: Peygamber’in
    (s.a.s.) size gösterdiği hakikatleri yalanlamanız için görünen perdenin arkasında
    gizlenmiş olan hakikatleri doğrudan doğruya bildiğinizi iddia
    edebildiğiniz ne gibi bir bilginiz var? Hakikaten Allah’ın bir olmadığını,
    kendinize ma’but yaptıklarınızın hepsinin de ilahlık sıfatları ve yetkileri
    taşıdığını biliyor musunuz? Ve hakikaten siz melekleri gördünüz mü de,
    “Onlar kız’dırlar ve -hâşâ- Allah’dan doğmuşlardır” diyorsunuz.
    Gerçekten hiçbir vahyin, ne Muhammed’e (s.a.s.), ne de başka bir kula
    gelmediğini biliyor musunuz? Kıyâmetin kopmayacağını, öldükten sonra
    yeni bir hayatın olmayacağını, insanların hesaba çekileceği ve onlara ceza
    ve mükâfat verileceği bir âhiret âleminin olmayacağını gerçekten biliyor
    musunuz? Böyle bir iddianız varsa, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) anlattığının
    hakikat olmadığını, gayb perdesinin arkasına geçerek gördüğünüzden do-
    1159 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l Münir
    • 408 •
    Ahmed Kalkan
    layı Hz. Peygamber’in (s.a.s.) sözlerini yalanladığınızı yazı ile ispatlamaya
    hazır mısınız? Burada biri çıkar da, böyle bir soruya karşı cevap vermek
    için “o adamlar inatları sebebiyle rastgele bir yazı yazarlarsa ispatlamaları
    mânâsız olmaz mı?” diye tereddüt edebilir. Fakat bu tereddüt yersizdir;
    çünkü inat ve aksiliklerinden dolayı yazsalar bile bu uydurma yazı ve sahtekârlık
    herkese sunulacaktı, herkes de kör değildi. Her şahıs bu yazının
    baştanbaşa saçmalık ve zoraki yazılmış olduğunu bilecekti. Gerçekte Peygamber’in
    anlattıklarını yalanlamanın sebebi hiçbir zaman onlardan birinin
    bu sözlerin gerçeğe ters düştüğünü bildiğinden dolayı değildi.1160
    - 48-52. Âyetler -
    دَى وَهُوَ مَكْظُومٌ لوْلاَ أَنْ  لُِكِْ رَبِّكَ وَلاَ تكُنْ كَصَاحِبِ الُْوتِ إِذْ نَ  فَاصْبِ ْ
    ¦ عَلَُ مِنْ الصَّالِِي نَ | ْلعَرَاءِ وَهُوَ مَذْمُومٌ فَاجْتَبَاهُ رَبُّهُ فجََ  تَدَارَكَهُ نعْمَةٌ مِنْ رَبِّهِ لنُِبذَ بِ
    بْصَارِهِْ لَّا سَِعُوا الذِّكْرَ وَيَقُوُلونَ إَِّنهُ لَ ج�ْ نُونٌ
    أَ
     بِ ِلقُوَنكَ  كَفَرُوا ليُ زْ ¬ وَإِنْ يكَدُ اَّلذِي نَ
    ¦ وَمَا هُوَ إِلاَّ ذِكْرٌ للْعَالَِ ي نَ
     فَاصْبِ ْ : sabret لُِكِْ رَبِّكَ : hükmüne Rabbinin وَلاَ تكُنْ : ve olma كَصَاحِبِ
    الْوُتِ : balık sahibi/arkadaşı gibi إِذْ : hani دَى نَ : o çağrıda bulunmuştu
    وَهُوَ مَكْظُومٌ : gamla dolu olarak لوْلاَ أَنْ تدَارَكَهُ : eğer ona ulaşmasaydı : نعْمَةٌ
    bir nimet مِنْ رَبِّهِ : Rabbinden لنُِبذَ : mutlaka atılmış olacaktı ْلعَرَاءِ بِ : çıplak
    bir yere وَهُوَ مَذْمُومٌ : yerilmiş bir halde فَاجْتَبَاهُ : fakat onu seçti رَبُّهُ : Rabbi
    عَلَُ |فجََ : ve onu kıldı ¦ مِنْ الصَّالِِي نَ : sâlih olanlardan وَإِنْ يكَدُ : neredeyse ¬ اَّلذِي نَ
    كَفَرُوا : küfürlerinde ısrar edenler لِقُونَكَ  لَ يُ زْ : seni devireceklerdi بْصَارِهِْ
    أَ
     : بِ
    gözleriyle لََّا سَِعُوا : duyduklarında الذِّكْرَ : zikri وَيَقُولوُنَ : bir de diyorlar إَِّنهُ
    : o, gerçekten لََ ج� نُْونٌ : bir delidir وَمَا هُوَ : hâlbuki o إِلاَّ : ancak ذِكْرٌ : bir
    öğüttür ¦ للْعَالَِ ي نَ : âlemler için
    1160 Mevdûdî, Tefhimu’l Kur’an, Tûr Sûresi, 41. âyetin tefsiri, c. 5, s. 551
    • 409 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma.
    Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti. (48)
    Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak
    bir halde ıssız bir diyara atılacaktı. (49)
    Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu sâlihlerden kıldı.
    (50)
    O inkâr edenler Zikr’i (Kur’an’ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle
    devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve hasetlerinden) ‘Hiç şüphe yok o bir
    delidir’ derler. (51)
    Oysa o (Kur’an), âlemler için ancak bir zikrdir/öğüttür.” (68/Kalem, 52)
    48-50. “Rabbinin hükmü”nden maksat Hz. Muhammed’e (s.a.s.) verilen
    peygamberlik
    ve dinî tebliğ görevidir1161 veya Allah’ın inkârcılara mühlet
    vererek onlara karşı Hz. Peygamber’e yardımını
    ertelemesidir.1162 “Balık
    sahibi” ise Yûnus peygamberdir. Hz. Peygamber’e, Allah’ın verdiği görevi
    sabırla yerine getirmesi emredildikten sonra Yûnus’a atıf yapılmakta ve
    Rasûlullah’a onun hatalı davranışını tekrar etmemesi
    telkin edilmektedir.
    Çünkü Yûnus, tebliğ ettiği dini halkın hemen kabul etmediğini
    görünce
    sabır ve azimle görevine devam edeceği yerde, halkına kızarak ülkeyi (Ninova’yı)
    terk etmiş, bir gemiye binip denize açılmış, yolda fırtına çıkmış,
    yolcuların bir kısmının denize atılmasına karar verilince çekilen kur’ada
    Yûnus’un şansına denize atılmak düşmüştü; fakat denizde bir balık tarafından
    tutularak boğulmaktan kurtulmuştu. Böylece kendisine burada da
    Allah’ın rahmeti yetişti;
    Allah Teâlâ’nın lütfuyla bu balık onu sahile bırakarak
    ölümden kurtardı. Yûnus
    Allah’ın emriyle ülkesine dönüp peygamberlik
    görevini sürdürmeye, tevhid inancını yaymaya devam etti. Bir rivayete
    göre Hz. Yûnus kavmine, inanmadıkları
    takdirde bir azaba uğrayacaklarını
    bildirmiş, ancak onlar tövbe edip imana geldikleri
    için bu azap tahakkuk
    etmemiştir. Fakat onların imana geldiklerinden habersiz
    olan Yûnus, belirttiği
    azabın vaktinde gerçekleşmediğini görünce kendisinin
    alay konusu
    olacağını düşünerek kızgın bir halde kavminden ayrılıp gitmiştir. Bu olay
    Sâffât sûresinde şöyle anlatılır: “Doğrusu Yûnus da gönderilen peygamber-
    1161 Krş. 74/Müddessir, 1-7; ayrıca bk. İbn Âşûr, 29/104
    1162 Râzî, a.g.e., c. 30, s. 98
    • 410 •
    Ahmed Kalkan
    lerdendi. Hani o, dolu bir gemiye binip kaçmıştı. Gemide olanlarla karşılıklı
    kur’a çektiler de kaybedenlerden oldu. Yûnus kendini kınayıp dururken onu
    bir balık yuttu. Eğer Allah’ı tesbih edenlerden olmasaydı, tekrar dirilecekleri
    güne kadar onun karnında kalırdı. Halsiz bir vaziyette kendisini dışarı çıkardık.
    Ve üstüne (gölge yapması için) kabak türünden geniş yapraklı bir nebat
    bitirdik. Onu, yüz bin veya daha çok kişiye peygamber olarak gönderdik. Sonunda
    ona iman ettiler, bunun üzerine Biz de onları bir süreye kadar yaşattık.”
    1163 Enbiyâ sûresinde de Yûnus’un (a.s.) duâsı, tevbesi zikredilir: “Zünnûn’u
    (Yûnus’u da zikret). O öfkeli bir halde geçip gitmişti; Bizim kendisini
    asla sıkıştırmayacağımızı zannetmişti. Nihayet karanlıklar içinde: “Lâ ilâhe
    illâ ente sübhâneke innî küntü mine’z-zâlimîn: Senden başka hiçbir ilâh/tanrı
    yoktur. Seni tenzih ederim. Gerçekten ben zâlimlerden oldum!” diye niyaz
    etti. Bunun üzerine onun duâsını kabul ettik ve onu kederden kurtardık. İşte
    Biz mü’minleri böyle kurtarırız.”1164 Burada Yûnus Peygamber’in kıssasına
    değinilerek
    Hz. Muhammed uyarılmakta, Mekke müşriklerinin kendisine
    gösterdiği muhâlefete kızıp da ümitsizliğe kapılmaması ve peygamberlik
    görevini sürdürmesi telkin edilmektedir.
    51-52. Hz. Peygamber’den Kur’an’ı dinleyen müşriklerin gözleri (bakışları)
    etkili oklara benzetilerek ona karşı duydukları kin, nefret ve kıskançlık
    gibi menfi
    duygulan tasvir edilmektedir. Kur’an’ın edebî üstünlüğü karşısında
    hayranlık duygulanın bastıramayan müşrikler, gerek dil gerekse içerik
    bakımından onda tenkit
    edebilecekleri herhangi bir kusur bulamayınca
    insanların Peygamber efendimize
    karşı gösterdikleri ilgi ve dikkati başka
    yönlere çevirmek için onun sözüne güvenilmez
    bir mecnun olduğunu propaganda
    etmeye başlamışlardır. Ancak Yüce Allah Kur’an’ın üstün niteliklerini
    açıklayarak onların menfi propagandalarını etkisiz
    hale getirmiştir.
    Müşrikler Hz. Peygamber’i gördüklerinde, ona karşı duydukları kıskançlık
    ve düşmanlık sebebiyle gözleriyle onu oklayıp öldüreceklermiş gibi
    bakarlardı. 51. âyet onların bu psikolojik durumunu tasvir etmektedir. Bu
    âyetin nazar (göz değmesi) ile ilgili olduğu yolunda yaygın bir kanaat bulunmakla
    birlikte bu kanaat
    kesin bir bilgiye dayanmamaktadır. Nitekim
    Şevkânî’nin aktardığına göre,1165 çok yönlü bir âlim olan İbn Kuteybe de
    1163 37/Sâffât, 139-148
    1164 21/Enbiyâ, 87-88
    1165 Şevkânî, a.g.e., c. 5, s. 319
    • 411 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    âyette müşriklerin Rasûlullah’a nazar
    değdirmelerinden söz edilmediğini,
    Rasûlullah Kur’an okuduğunda inkârcıların
    ona kinle ve düşmanlık duygularıyla
    baktıklarının anlatıldığını ifade etmiştir. Buna göre âyetin nazarla
    ilgisi yoktur.1166
    Sabr’ın Tanımı ve Mahiyeti
    ‘Sabır’ sözlükte, darlıkta kendini tutma, kontrol etme demektir. Sabır,
    aklın ve şeriatın gerektirdiği durumlarda nefsi hapsetme, kendine hâkim
    olmadır. Acıya katlanmak, o acıyı geçirmek için dayanmak ve karşı koymak
    da sabırdır ki, bu her türlü rahatlamanın ve başarının yoludur. Terim
    anlamı: İslâm’ın emir ve yasaklarını tatbik ederken ve imtihan özelliği olan
    musi-betler karşısında yılgınlık göstermeyip direnmek, cesaret ve dayanıklılık
    göstermek demektir. Sabır, hak yolda yaşamanın bedeli olan zorluklara
    göğüs germek, hedefe ulaşmak konusunda direnç, ahlâkî disiplin ve nefsi
    kontrol altında tutmaktır.
    Sabır, yalnızca acılara ve felâketlere dayanma, katlanma değildir. Sözgelimi,
    musibet ve felâket zamanında dayanmak, tahammül göstermek sabır
    olduğu gibi ki bunun zıddı acelecilik ve dayanıksızlıktır. Cihad anında
    kaçmayıp ayak diremek de sabırdır. Bunun zıddı korkaklık ve cihaddan
    fïrardır. Gerektiğinde sır saklamak, dili gereksiz şeyleri konuşmaktan korumak
    da sabırdır. Bunun zıddı boşboğazlıktır.
    Sabır, ümmetin icmâıyla farz olup, imanın yarısıdır, İmanın diğer yarısı
    da şükürdür. Sabır, etkileyici, üzücü bir olay karşısında kendisine hâkim olmak,
    kızgın davranışlara girmemek, dili şikâyetten, uzuvları yanlış hareketten
    korumaktır. Sabır, nefsi mekruh/çirkin sayılan davranışlar karşısında
    boyun eğmekten sakındırmaktır. Sabır, nefsi, sonucu kestirilemeyen gizli
    sıkıntılar konusunda şikâyet etmekten sakındırmaktır.
    Sabrın Önemi
    Sabır, içine düşülen darlığın ve sıkıntının geçmesi için Allah’ın yardımını
    kazandırabilecek olan güzel bir davranıştır. Dayanılması zor ve insana
    ağır gelen sıkıntılara ancak ‘sabır ahlâkı’ sayesinde dayanılabilir. Bir hak-
    1166 Hayrettin Karaman, Mustafa Çağrıcı, İbrahim Kafi Dönmez, Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, DİB Y., c. 5,
    s. 359-362
    • 412 •
    Ahmed Kalkan
    kı savunma sabırla yapılabilir. Allah’ın emirlerini yerine getirmek, nefsin
    hoş gördüğü ama aklın ve dinin hoş görmediği şeylerden kaçınmak sabırla
    olabilir. İnsanın elinde olmadan başına gelen, karşılaşılan felâket ve sıkıntılara
    dayanmak, onları kolaylıkla atlatmak sabırla mümkündür. Herhangi
    bir konuda başarılı olmak, zor olan işlerin üstesinden gelmek ancak sabır
    ahlâkıyla gerçekleşir.
    Sabırsız insanlar her zaman bir darlık içerisindedirler. Onlar olaylar
    karşısında dayanıksızdır; çok şey isterler, küçük şeylerden rahatsız olurlar.
    Ellerindeki geniş nimetin kıymetini bilemezler, daha fazlasına ve hatta başkalarının
    hakkına göz dikerler. Az bir darlık görünce de perişan olurlar,
    tahammül edemezler. Sabrın pek çok sonuçlarından biri, nefis terbiyesi
    ve dünyalıklara fazla meyletmeyerek faydalı işlerle meşgul olmaktır. Kişi,
    başına gelen kimi belâ ve sıkıntılara, bazı lezzetleri terk etmenin verdiği
    rahatsızlıklara ve ibadetlerin getirdiği zahmetlere Allah’ın emri doğrultusunda
    bir müddet sabreder ve zor da olsa nefsini bunlara yavaş yavaş
    alıştırırsa; zorluklara katlanabilme gücü kazanır; bu yolla sabır makamından
    daha yüce makamlara erişir. Günahlara (masiyetlere) bulaşmamakta
    direnip sabretmek nefsin müttakî olmasına kaynaklık eder. Hakka itaatte
    bulunmakta direnip sabretmek Hakka yakınlık kazandırır. Belâlara sabretmek
    ilâhî kaza ve kaderden razı olma imkânını doğurur. Sabır, insanın iç
    dünyasını ona ızdırap veren şeylerden, dili şikâyet etmekten ve organları
    da uygunsuz davranışlardan sakındırır. Bütün bunlar iman ehline ait yüce
    makamlardır.
    Nefsini sabra ve sebata (dayanıklılık) ahlâkına alıştıran kimseler başarılı
    ve rahat olurlar. Zorluk karşısında kalınca, o zorluğu yenmek için
    çaba harcarlar ve bu çabada direnirler. Bir darlığa ve felâkete düşünce de
    perişan olmazlar. O sıkıntıyı uzaklaştıracak, o felâketten kurtaracak çareleri
    ararlar. Bilirler ki, hayatta her şey bir değişim halindedir. Nimetler
    de, rahatlıklar da, sıkıntılar da, zorluk ve darlıklar da hep değişirler. Kişi
    bir hal üzerinde sürekli durmaz. Dünya bir imtihan (deneme) dünyasıdır.
    Kur’an’a gönül veren bir mü’min, her konuda sabırlı insandır. Sabır
    gerektiren bütün işlerde aceleci değildir. Her işini teenni ile (sükûnetle,
    dengeli ve ölçülü) yapar. Gerektiği yerde nefsine ve isteklerine hâkim olur.
    Dünya hayatının zorluklarına tabii bir şekilde dayandığı gibi, âhiret güzelliklerini
    kazandıran ameller noktasında da kararlılık gösterir.
    • 413 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Sabrın namaz ve oruçla irtibatlandırılması da dikkat çekicidir. Bütün
    güçlüğüne rağmen namaz kılmak, hem bir sabır sınavıdır, hem de inancın
    somut bir şekilde ortaya konulmasıdır. Şüphesiz her gün, günde beş
    defa, bütün ömür boyu, durmadan Allah için namaz kılmak üstün bir
    sabrı gerektirir. Ramazan orucu ise en önemli sabır denemesidir. İnsanın
    en zayıf tarafı midesi, yani yeme-içme ihtiyacı ile şehvetidir. Mü’min
    oruçla bu azgın isteklerini Allah için erteleyebilir, bu konudaki zorluğa
    sabreder. Oruç ibadeti başlı başına bir sabırdır. Mü’minler, Allah yolunda
    yapacakları çalışmalarında, ibadet ve amellerinde zorlukla, eziyet ve
    sıkıntı ile karşılaşırlarsa namaz ve sabırla Allah’tan yardım isterler. “(Gerçekleri
    yüklenip taşımakta) sabır ve namazla Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz
    o (sabır ve namaz), kalbi Allah’a saygı ile ürperenler dışında herkese zor
    ve ağır gelen bir görevdir.” 1167 “Ey iman edenler! Sabır ve namaz ile Allah’tan
    yardım isteyin. Çünkü Allah muhakkak sabredenlerle beraberdir.” 1168
    Sabır aynı zamanda, nefsin iyi bir şey yapmak veya kötülüklerden kaçınmak
    için acıya, meşakkate dayanma kuvvetidir. Bu iki şekilde görülür:
    Birincisi elem, acı ve külfete (karşılaşılan güçlüklere) sabırdır ki, itaat, mücadele
    ve amellerin zorluğuna katlanılarak elde edilir. Diğeri de haram lezzet
    ve şehvet isteklerine karşı sabırdır ki, kişi bu sabırla, nefsine hoş gelse de
    haram kılınmış olan tehlikeli ve zararlı şeylerden sakınabilir.
    Hz. Ali diyor ki, iman dört direk üzerine oturur. Bunlardan biri sabırdır.
    Sabrın da dört şubesi vardır: Arzu, korku, zühd ve gözetme. Cenneti
    arzulayan şehvetlerini sınırlasın. Ateşten korkan haramlardan yüz çevirsin.
    Zühd sahibi olana musibetler kolay ve hafif gelir. Ölümü gözeten de hayır
    yapmakta acele eder. 1169
    Nefsin boyunduruğundan ve esaretinden kurtulup özgür olmanın
    sonuçlarından ve meyvelerinden biri de sabırlı olmaktır. Bu anlamda ‘sabır’,
    hürriyeti elde etmede en önemli etkendir. Kişi sabrı sayesinde kötü
    şartlara, nefsin insanı zillete düşüren isteklerine direnir ve özgürlüğünü
    kazanır.
    1167 2/Bakara, 45
    1168 2/Bakara, 153
    1169 Ali Ünal, K. Temel Kavramlar, 489
    • 414 •
    Ahmed Kalkan
    Cafer Sadık’ın (r.a.) şöyle dediği rivayet edilmektedir: “Özgür kişi her
    haliyle özgürdür. Başına musibet gelirse sabreder, musibetler üstüne sel gibi
    aksa yine de onu yenilgiye uğratamaz. Ama sabretmezse, kahırlı olur ve
    kolaylıklar güçlüğe dönüşür. Nitekim Yusuf (a.s.)’un köleleştirilmesi, esir
    edilmesi ve kahra uğraması onun özgürlüğüne gölge düşürmedi. Ne kuyunun
    karanlığı ona bir zarar verebildi, ne de başına gelen diğer musibetler.
    Derken Allah (c.c.) ona lütûfta bulundu ve yönetici yapıp ona zulmedenleri
    kendine hizmetçi etti. Sonra da peygamber yaptı ve onun sayesinde bir
    ümmete rahmette bulundu. İşte sabır bu şekilde ardından hayır getirir. Şu
    halde sabredin ve sabırla donanın ki ecre ulaşasınız.” 1170
    Allah’ın güzel isimlerinden biri de ‘Sabûr’dur. Çok sabreden anlamındadır.
    Şüphesiz Allah’ın sabrı insanların sabrıyla kıyas edilemeyecek şekilde
    farklıdır. Rabbimiz, kullarının bütün isyan ve tuğyanlarını bildiği ve gördüğü
    halde onlara hemen ceza vermiyor, cezalarını âhirete erteliyor ve onlara
    nimetlerini vermeye devam ediyor. 1171
    Kur’an’da Sabır
    Sabır Kur’an’da 104 yerde zikredilir. 1172
    “Sabır ve namazla (Allah’tan yardım dileyin.” 1173
    “Ey iman edenler, sabır ve namazla (Allah’tan) yardım dileyin. Allah sabredenlerle
    beraberdir.” 1174 Bu âyetlerle Allah sabrı emretmektedir.
    1170 Kırk Hadis Şerhi, 1/317
    1171 Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, 555 vd.
    1172 Sabır Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 103 Yerde): 2/Bakara, 45, 61, 153, 153,
    155, 175, 177, 249, 250; 3/Âl-i İmrân, 17, 120, 125, 142, 146, 186, 200, 200; 4/Nisâ, 25; 6/En’âm, 34; 7/A’râf,
    87, 126, 128, 137; 8/Enfâl, 46, 46, 65, 66, 66; 10/Yûnus, 109; 11/Hûd, 11, 49, 115; 12/Yûsuf, 18, 83, 90; 13/
    Ra’d, 22, 24; 14/İbrâhim, 5, 12, 21; 16/Nahl, 42, 96, 110, 126, 126, 127, 127; 18/Kehf, 28, 67, 68, 69, 72, 75,
    78, 82; 19/Meryem, 65; 20/Tâhâ, 130, 132; 21/Enbiyâ, 85; 22/Hacc, 35; 23/Mü’minûn, 111; 25/Furkan, 20,
    42, 75; 28/Kasas, 54, 80; 29/Ankebût, 59; 30/Rûm, 60; 31/Lokman, 17, 31; 32/Secde, 24; 33/Ahzâb, 35,
    35; 34/Sebe’, 19; 37/Sâffât, 102; 38/Sâd, 6, 17, 44; 39/Zümer, 10; 40/Mü’min, 55, 77; 41/Fussılet, 24, 35;
    42/Şûrâ, 33, 43; 46/Ahkaf, 35, 35; 47/Muhammed, 31; 49/Hucurât, 5; 50/Kaf, 39; 52/Tûr, 16, 16, 48; 54/
    Kamer, 27; 68/Kalem, 48; 70/Meâric, 5, 5; 73/Müzzemmil, 10; 74/Müddessir, 7; 76/İnsan, 12, 24; 90/Beled,
    17; 103/Asr, 3.
    1173 2/Bakara, 45
    1174 2/Bakara, 153
    • 415 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    “Ey iman edenler, sabredin, direnin, savaşa hazırlıklı olun, uyanık bulunun.”
    1175
    “Sabredenleri, doğru olanları, huzurunda gönülden boyun büküp divan
    duranları, Allah için mallarını harcayanları ve seherlerde istiğfar edenleri
    (Allah görmektedir).” 1176 Bu âyetler ve benzerleriyle sabredenleri Allah övmektedir.
    “Allah sabredenlerle beraberdir.” 1177 ve benzeri âyetlerle Allah sabredenleri
    sevdiğini, onlarla beraber olduğunu bildirmektedir.
    “Allah sabredenleri sever.” 1178
    “Sabrederseniz, bu, sabredenler için daha hayırlıdır.” 1179
    “Sabretmeniz ise sizin için daha iyidir.”1180 âyetleri ve benzerleri sabrın,
    hayırlı sonuçlar vereceğini açıklar.
    “Sen de azim sahibi elçilerin sabrettikleri gibi sabret., o (nankör)ler için
    acele etme...”1181
    “Fakat kim sabreder, affederse şüphesiz bu, çok önemli işlerdendir.” 1182
    âyetleri sabrın, büyük irâde sahibi peygamberlerin yaptığı büyük bir iş olduğunu
    açıklamaktadır.
    “Biz, sabredenlerin karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle vereceğiz.” 1183
    “Sabredenlere, mükâfatları hesapsız/sınırsız ödenecektir.”1184 gibi âyetler
    sabredenlerin, en güzel biçimde ödüllendirileceklerini müjdelemektedir.
    1175 3/Âl-i İmran, 200
    1176 3/Âl-i İmran, 117
    1177 2/Bakara, 153, 259; 8/Enfâl, 46, 66
    1178 3/Âl-i İmran, 146
    1179 16/Nahl, 126
    1180 4/Nisâ, 25
    1181 46/Ahkaf, 35
    1182 42/Şûrâ, 43
    1183 16/Nahl, 96
    1184 39/Zümer, 10
    • 416 •
    Ahmed Kalkan
    “Sabredenleri müjdele!” 1185 âyeti, başına gelen olaylara sabredenleri
    müjdelemesini Peygamber’e emretmektedir.
    “Evet sabreder, takvâ sahibi olur/korunursanız, onlar hemen şu anda
    üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder.”1186âyeti,
    sabredenlere zafer garantisi vermektedir.
    “Melekler de her kapıdan yanlarına girerler: ‘Sabretmenize karşılık selâm
    size!’ (derler)” 1187 âyeti sabredenlerin, âhirette de büyük derecelere nâil olacaklarını
    duyurmaktadır.
    “İyilikle kötülük bir değildir. Sen (kötülüğü) en güzel bir şekilde önle. O
    zaman seninle arasında düşmanlık bulunan kimse, sanki candan bir dost
    olur. Buna (bu güzel davranışa) ancak sabredenler kavuşturulur; buna ancak
    (hayırdan) büyük nasibi olan kimse kavuşturulur.” 1188 Bu âyet ise kötülüklere
    tahammül edip dayanmanın, o kötülüğü iyilikle uzaklaştırmanın sabır
    anlamına geldiğini ve sabrın Allah tarafından büyük bir bağış, hayırdan
    büyük nasip olduğunu gösteriyor.
    “...Onlar sabredenler ve Rablerine tevekkül edenlerdir.” 1189 Bu âyet,
    mü’minlerin tanımını yaparken, sabrı temel özellikler içinde sayar. Allah’ın
    rızâsını ve cennetini kazanabilmek için gösterilecek en önemli vasıflardan
    biri sabırdır. Sabır, inkârcılara karşı kazanılacak olan zaferin de anahtarıdır.
    Sabredildiğinde Allah mü’minlerin gücünü arttırır, yeterince sabredilmezse,
    mü’minlerin gücü azalır.1190
    İmanın bir göstergesi olan sâlih ameller ancak sabırla işlenir. Burada
    hem amelin kendisinde olan güçlük, hem de nefsin o ameli işlemekteki
    isteksizliği aşılır.1191 Allah yolunda cihad etmek ancak sabırla olur. Allah’ın
    dinine yardım için çalışanlar çok büyük güçlük, zorluk, eziyet ve
    yoksunluklarla karşılaşabilirler. Bütün bunlara Allah rızasını kazanmak
    için sabredilmesi gerekir. 1192
    1185 2/Bakara, 155
    1186 3/Âl-i İmran, 125
    1187 13/Ra'd, 24
    1188 41/Fussılet, 34-35
    1189 16/Nahl, 42
    1190 8/Enfâl, 46; 66
    1191 11/Hûd, 11; 13/ Ra’d, 22
    1192 41/Fussilet, 33; 16/Nahl, 110; 2/Bakara, 177, 249; 3/Âl-i İmran, 142 v.d.
    • 417 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Allah’ın gönderdiği bütün peygamberler tebliğ görevlerini yaparken
    sabrettiler, zorluklara karşı dayandılar, işkence ve eziyetlerden yılmadılar,
    kınayanların kınamasından korkmadılar. Büyük bir sabır ve gayretle
    peygamberliklerini sürdürdüler. Kur’an, onlara verilen sabırdan ve onların
    benzersiz sabırlarından örnekler gösteriyor.1193
    Allah (c.c.), bütün peygamberlere tavsiye ettiği gibi Hz. Muhammed’e
    (s.a.s.) de sabrı tavsiye etmiştir. Tebliğde sabır, tebliğcinin işini kolaylaştırır.
    Tebliğci acele etmez; sabır ve sebat gösterir. Eziyetlere ve kendisine yapılan
    hakaretlere aldırmaz. Kendisine yapılan kötülüklere iyilikle karşılık verir,
    hep sabırla hareket eder. 1194
    Allah yolunda çalışan mü’minler bu uğurda sabırlı olurlar ve sabrın
    şartlarını yerine getirirlerse; Allah (c.c.) onları destekleyecektir.1195 Allah
    mü’minler arasından sabredenler belli olsun diye onları sabır ile imtihan
    eder. Onları biraz açlık, biraz korku, biraz da mallar, ürünler ve canlardan
    eksiltme ile dener.1196 Allah özellikle cihad konusunda sabredenlerin ortaya
    çıkmasını, kimin samimi, kimin de yan çizen olduğunu bilmek (açığa
    çıkarmak) istiyor. “Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri ortaya çıkarmadan
    ve sabredenleri belirtip ayırdetmeden cennete gireceğinizi mi zannettiniz?”
    1197
    Bütün bir hayatı Allah rızası doğrultusunda geçirme gayretinde olan
    mü’minler, birbirlerine de sabrı, hakkı ve merhameti tavsiye ederler; 1198
    Mü’minler, ahlâkî davranışlarında da sabırlı olmak zorundadırlar. Çünkü
    Kur’an, sabrederek suç bağışlamayı, 1199 mü’minlerin kendi aralarında çekişmeyip,
    birbirlerine karşı sabırlı olmasını tavsiye ediyor.1200 Peygamberler
    ve mü’minler Allah’tan sabır dilerler. Çünkü sabrın ne büyük bir nimet ve
    başarı yolu olduğunu bilirler.1201
    1193 46/Ahkaf, 35; 6/En’am, 34; 21/Enbiyâ, 85
    1194 10/Yûnus, 109; 20/Tâhâ, 130; 40/Ğâfir, 77; 72/ Müzzemmil, 10-11
    1195 3/Âl-i İmran, 125, 186; 7/A’râf, 137; 16/Nahl, 96
    1196 2/Bakara, 155
    1197 3/Âl-i İmran, 142
    1198 90/Beled, 17; 103/Asr, 3
    1199 42/Şûrâ, 43
    1200 8/Enfâl, 46
    1201 2/Bakara, 250; 7/A’râf, 126
    • 418 •
    Ahmed Kalkan
    İbadetlerinde, karşılaştıkları sınavlarda, darlık ve felâketlerde, çalışmanın
    zorluklarında, cihad yolundaki güçlüklerde, Allah yolunda katlanılan
    sıkıntılarda, nefse hâkim olmanın zorluklarında kim sabreder, işin gereğini
    yaparsa; şüphesiz ki Allah her zaman sabredenlerle beraberdir. 1202
    Allah sabredenlerin ortaya çıkması için insanları belâlarla, korkudan,
    açlıktan yana ve mallardan, canlardan ve ürünlerden yana eksiltme ile imtihan
    eder.1203 Büyük azim gerektiren bu sabırdan sonra Allah sabredenler
    üzerinde nimetini tamamlar, düşmanlarından intikamını alır, mü’minlerin
    elleriyle daha önce kendilerine işkence edenleri kahreder.1204 Sabredenlere
    kâfirlerin hiçbir hilesi dokunmaz.1205
    Kur’an, sabredip sâlih amel işlemekten, cihad edip sabretmekten, sabredip
    takvâ sahibi olmaktan söz eder.1206 Kur’an’da sabır ve şükür bazen yanyana
    anılır. Çünkü mü’minin hayatı sabır ile şükür arasında geçer. Kur’an,
    çok sabredenlere ‘Sabbâr’, çok şükredenlere de ‘şekûr’ demektedir. 1207
    Sabırda Israrlı Olmak: Eğer mü’minler, Allah’ın âyetlerine yakinen
    iman eder, O’nun yolunda gereği gibi sabrederlerse; Allah (cc), onlara kendi
    içlerinden, onları iyi yola sevkedecek, onları güzelce yönetecek önderler
    (imamlar) var eder (32/Secde, 24). Mü’minler, Allah yolunda yaptıkları
    çalışmalarda ve O’na olan ibadetlerinde sabırlı olmak zorundadırlar. Hatta
    bu sabırlarında ısrarlı davranacaklardır. “Sabırlı olun, sabrınızda ısrarlı
    olun, yahut sabretmekte direnin” 1208 ifadeleri, aslında sabrın iki anlamına
    dikkat çekmektedir. Sabır, nefsi kendinde bulunan zorluklara katlandırmaktır.
    Musâbere (âyette ‘sâbirû’ şeklinde) ise, nefsi hem kendisindeki hem
    de dışında olabilecek zorluklara katlandırmaktır. Örneğin, hastalık nefsin
    kendindedir. Ona katlanmak sabırdır. Ancak Allah yolunda cihad, O’nun
    yolunda çalışmak nefsin dışındaki zorluktur. Bu uğurda sabretmek ise
    musâberedir. Sabrın bu derecesi daha üstündür.
    1202 2/Bakara, 153, 249; 8/Enfâl/46, 66
    1203 2/Bakara, 155, 173, 250; 16/Nahl, 110; 20/Tâhâ, 130; 3/Âl-i İmran, 142
    1204 7/A’râf, 137; 32/Secde, 24
    1205 3/Âl-i İmran, 120
    1206 11/Hûd, 11; 16/Nahl, 110; 3/Âl-i İmran, 120, 125
    1207 14/ İbrâhim, 5; 31/Lokman, 31; 34/Sebe’, 19; 42/Şûrâ, 33
    1208 3/Âl-i İmran, 200
    • 419 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Hadis-i Şeriflerde Sabır ve Sabrın Fazileti
    Sabrın fazileti ve faydaları hakkında çok sayıda hadis bulunmaktadır:
    “…Kim sabretmek isterse, Allah ona sabır verir. Hiç kimseye sabırdan
    daha hayırlı ve daha geniş bir ihsanda bulunulmamıştır.” 1209
    “İşittiği şeyin verdiği eziyete Aziz ve Celil olan Allah’tan daha sabırlı kimse
    yoktur. Çünkü O’na şirk koşulur, çocuğu var denilir, ama O yine de onlara
    âfiyet ve rızık vermeye devam eder.” 1210
    “Mü’minin işi tuhaftır, her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine vergidir/özgüdür.
    Sevindirici bir işle karşılaşsa şükreder, o iş kendisi hakkında hayırlı olur.
    Üzücü bir işle karşılaşsa sabreder, kendisi için hayırlı olur.” 1211
    “Hiç kimseye sabırdan daha hayırlı bir mükâfat verilmemiştir.” 1212
    “Sabrın kemâli, musîbetin birinci darbesi sırasında (tahammül edebilmek)
    dir.” 1213
    “Çok kuvvetli (pehlivan), insanları güreşte yenen kimse değildir; Asıl kuvvetli
    kahraman gazab zamanında (ve intikam hırsıyla kanı kaynadığı sırada)
    nefsine sahip (ve irâdesine hâkim) olandır.” 1214
    Kendisinden duâ etmesini isteyen sara hastası bir kadına Rasülullah:
    “Dilersen sabreder Cennete girersin; dilersen duâ edeyim, Allah seni bu dertten
    kurtarsın.” dedi. Kadın: “Ben bayılıp düştüğüm zaman açılıyorum, Allah’a
    duâ et, vücudum açılmasın” diye cevap verdi. Allah’ın elçisi, kadına
    duâ etti. 1215
    “Cennet zorluklarla; Cehennem ise aşırı arzularla çevrilmiştir.” 1216
    1209 Buharî, Rikak 20, 8/124; Müslim, Zekât 124, Hadis no: 1053, 2/729; S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. c. 5, s.
    258, hadis no: 730; Ebû Dâvud, İstiğfar 1, Hadis no: 1644, 2/121; Tirmizî, Birr 77, Hadis no: 2024, 4/373;
    Muvattâ, Sadaka 7; Nesâi, Zekât 85; Kütüb-i Sitte, 14/46
    1210 Müslim, Sıfatu’l Münâfıkîn 49, Hadis no: 2804, 4/2160; Buharî, Edeb 71, 8/31, Tevhid 3, 9/141; S. Buhari,
    tecrid-i Sarih Terc. c. 12, s. 147
    1211 Müslim, Zühd 64; Dârimî, Rikak 61; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/24
    1212 Müslim, Zekât 124; Buhârî, Rikak 20, Zekât 50; Ebû Dâvud, Zekât 28; Tirmizî, Birr 77
    1213 S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. c. 4, s. 369
    1214 S. Buhari, Tecrid-i Sarih Terc. c. 12, s. 148; K. Sitte, 9/538
    1215 Ahmed bin Hanbel, Müsned, I/347
    1216 Müslim, Cennet 1, Hadis no: 2822, 4/2174; Dârimî, Rikak 117, Hadis no: 2846, 2/245; Tirmizî, Cennet 21,
    Hadis no: 2559, 5/693; Ahmed b. Hanbel, 2/260, 333, 354, 380, 3/153, 254, 284
    • 420 •
    Ahmed Kalkan
    “İnsanlara karışıp onların ezâlarına katlanan müslüman, onlara karışmayıp
    ezâlarına katlanmayandan daha hayırlıdır.” 1217
    Habbâb İbnu’l-Eret (r.a.) anlatıyor: “Rasulullah (s.a.s.) Kâbe’nin gölgesinde
    bir bürdeye yaslanmış otururken, gelip (müşriklerin yaptıklarından)
    şikâyette bulunduk: “Bize yardım etmiyor musun, bize duâ etmiyor musun?”
    dedik. Şu cevabı verdi: “Sizden önce öyleleri vardı ki, kişi yakalanıyor,
    onun için hazırlanan çukura konuyor, sonra getirilen bir testere ile başının
    ortasından ikiye bölünüyordu. Bazısı vardı, demir taraklarla taranıyor, vücudunda
    sadece et ve kemik kalıyordu. Bu yapılanlar onları dininden çeviremiyordu.
    Allah’a kasem olsun Allah bu dini tamamlayacaktır. Öyle ki, bir
    yolcu devesine bindimi San’a’dan kalkıp Hadramevt’e kadar gidecek, Allah’tan
    başka hiçbir şeyden korkmayacak, koyunu için de sadece kurttan korkacak.
    Ancak siz acele ediyorsunuz.” 1218
    “Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Mü’min bir kulumu bir hastalığa müptelâ ettiğim
    zaman Bana hamd ederse anasından doğduğu günkü gibi günahlarından
    temiz olarak yatağından kalkar. Yüce Allah buyuruyor ki: ‘Ben kulumu
    bağladım, sınadım (şimdi ey meleklerim:) sağlam iken ona yazdığınız sevaplar
    gibi hastalık zamanı için de aynı sevapları yazın.” 1219
    “İnsanların üzerine öyle bir zaman gelecek ki, o zamanda ancak öldürmekle
    ve zorla mülke erişilir, ancak gasb ve cimrilikle zengin olunur, ancak
    dinden çıkmak ve hevâya tâbi olmakla sevgi kazanılır; kim bu zamana ulaşır
    da zengin olmaya gücü yettiği halde buğz olunmaya sabreder, izzete gücü
    yettiği halde zayıf bırakılmaya sabrederse, Allah kendisine beni tasdik edip
    doğrulayan elli sıddîk sevabı verir.” 1220
    1217 Tirmizî, Kıyamet 56, hadis no: 2509; İbn Mâce, Fiten 23, hadis no: 4032, K. Sitte, 9/556
    1218 S. Buhârî, Menâkıbu'l-Ensâr 29, Menâkıb 25, İkrâh 1; Ebû Dâvud, Cihad 107, hadis no: 2649; Nesâî, Zînet
    98, 8/204; K. Sitte, 9/548
    1219 Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/123
    1220 nak. Ali Ünal, K. Temel Kavramlar, s. 444-445
    • 421 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Tahrife Kurban Giden Sabır Kavramı: Sabır;
    Pasiflik, Zillet ve Miskinlik midir?
    “İnsanlar, imtihandan geçirilmeden, sadece ‘iman ettik’ demeleriyle bırakılıvereceklerini
    mi sandılar? Andolsun ki Biz onlardan öncekileri de imtihandan
    geçirmişizdir. Elbette Allah, doğruları ortaya çıkaracak, yalancıları
    da mutlaka ortaya koyacaktır.” 1221
    Sabır gibi çok önemli vurguları taşıyan bu âyetin tefsirinde Seyyid
    Kutub, şunları söylüyor: Şüphesiz ki iman, sadece dille söylenen bir söz
    değildir. Bilâkis kendine has sorumlulukları olan bir gerçek, kendine has
    ağırlıkları olan bir emanet, sabrı gerektiren bir cihad ve tahammülü icab
    ettiren bir çaba işidir. Bunun için insanların sadece “inandık” demeleriyle
    imanî meseleleri bitmez. Fitnelere mâruz kalsalar da inançlarında direnip
    her türlü imtihandan başarılı ve hâlis kalple çıkmadıkça, iman görevleri
    bitmiş sayılmaz. Nasıl ki altın ocakta eritilerek içindeki çeşitli maddelerin
    karışımı temizlenir ve ona sonradan girmiş olan unsurlar arıtılırsa, fitneler/
    imtihanlar da gönüllerin temizlenip arınması hususunda aynı rolü oynarlar.
    1222
    İman-amel ayrışmazlığını ve bu iki sorumluluğun hayatın tamamına
    yayılması gerektiği-nin farkına varan ve Kur’an’la gerçek anlamda tanışan
    müslümanların kolaylıkla görebileceği gibi sabır kavramı daha birçok kavram
    gibi zaman için yer yer gerçek anlamından uzaklaşmıştır. Müslüman
    halk arasında “sabretmek” denildiğinde anlaşılan, çoğunlukla bir şeyi sineye
    çekmek, ses çıkarmamak, karşılığının verilmesini âhirete bırakmak
    veya Allah’a havâle etmek gibi mefhumlardır. Sabırlı insan, her şartta
    sâkinliğini sürdürebilen, olumsuzluklara mütehammil ve genel olarak
    pasif bir tablo çizen insandır bu zihniyete göre. Bunun karşıtı olarak,
    içinde bulunduğu durumdan hoşnutsuzluğunu ifade eden, sesini çıkartan,
    onun bu duruma düşmesini sağlayanlara karşı söz söyleyen insan ise
    sabırsız, aceleci davranandır. Her iki durum kısmî izler taşısa da sabrın
    gerçek anlamından uzaktır.
    1221 29/Ankebût, 2-3
    1222 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l-Kur’an, c. 11, s. 321-322
    • 422 •
    Ahmed Kalkan
    Müslümanların, İslâm’ı yaşama ve Kur’an’ı anlama konusunda büyük
    ihmal ve gafletlerinden dolayı nice Kur’anî kavram gibi sabır kavramı da
    çarpıtılarak tahrif edilmiştir. Sabır; mezellet, korkaklık, âcizlik, uyuşukluk
    demek değildir. Allah’ın dinine topyekün ve en vahşi şekilde saldırılıyor,
    İslâm’ın izzetine hakaretler yağdırılıyorken tepki göstermeyip susmayı bazıları
    sabır zannediyor. İslâm’ın, İslâmî hareketin, ümmetin onur ve şerefini,
    hatta müşlüman bir kişi olarak kendi şahsiyetimizi korumaya çalışmak
    fitne, bu konularda duyarsız kalmaksa sabır olarak takdim edilebiliyor.
    Maddî ve dünyevî açılardan güçsüz olanın, yetkili ve etkili güçlüler karşısında
    hakkını korumaması, hatta hakkından vazgeçmesi olarak anlaşılabiliyor
    sabır. Bu anlayış, birtakım zorbaların servet ve güçlerini kullanarak
    toplum üzerinde otorite kurmalarına, insanlar üzerinde söz sahibi olmalarına,
    onların ekonomik güçlerini sömürürken, düşünce hürriyetlerini de
    ellerinden alarak, kendilerine kul ve köle haline getirmelerine sebebiyet
    vermiştir. Ezilen, sömürülen ve güçsüzleştirilen bu insanlar, kendilerine
    yapılan bunca kötülük karşısında susmayı tercih ederlerken bunu bir sabır
    anlayışı içerisinde yapmışlar, böylece istikbârın oluşmasına ve müstekbirlerin
    zulümlerinin devamına (bilerek veya bilmeyerek) yardımcı olmuşlardır.
    Geçmişte olduğu gibi günümüzde de sabır kavramı hâlâ yanlış anlaşılmaya
    devam etmekte ve bu sebeple tâğutlar yeryüzünde istikbar/sömürü
    özelliklerini, fesat ve zulümlerini devam ettirmektedirler. Tâğutların ve
    tâğûtî sistemlerin yok olabilmesi, ancak sabrın Kur’an çerçevesinde anlaşılabilmesi
    ve sabrı kuşanan mücadele erlerinin çoğalabilmesiyle mümkün
    olacaktır.
    Sabır Aktif Bir Direniştir
    Sabır aynı zamanda bir direniştir. Zorluğa, güçlüklere, imkânsızlıklara,
    darlıklara, felâketlere, sınanmalara, Allah yolunda çekilen çile ve sıkıntılara,
    amellerin getirdiği yüklere, nefsinin arzularına karşı bir direniştir. Sabır,
    pasif bir durgunluk, sessiz bir şekilde bekleme, hele hele her şeye katlanma,
    zillete boyun eğip râzı olma hiç değildir. Sabır aktif bir direnmedir.
    Mü’min, meselâ, felâket karşısında eli kolu bağlı bir vaziyette beklemez ve
    bu beklemenin adını da ‘sabır’ koymaz. Aksine o, felâketi en az bir zararla
    veya zararsız bir şekilde atlatmaya, felâketin getirdiği mahrumiyeti yenmeye
    çalışır. Nefsinin kötü isteklerini yerine getirmemek tek başına sabır de•
    423 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    ğildir. Günah işlemenin çok uygun olduğu bir ortamda nefsinin kötü isteklerine
    direnip, ona hayırlı amelleri işletmek, onun kötü isteklerinin yerine
    ona ma’ruf (iyi) olan şeyleri yaptırtmaktır.
    Kur’an’da sabır mü’minlerin en önemli sıfatlarından biri olarak ve daha
    çok cihadla ve Allah yolunda dayanmak ahlâkı ile beraber geçmektedir.
    İman edip, imanlarını her türlü güçlüğe rağmen koruyanlar, imanlarını korumada
    dirençli bir sabır gösterenler Rabbimizin övdüğü güzel insanlardır.
    Sabır, dayanma, tahammül göstermenin yanında, akıl ve şeriatın gerektirdiği
    şeylere nefsi vakfetmek, hasretmek, musibet anında kendini tutmak
    (zıddı umutsuzluk, endişe); harp esnasında cesur olmak (zıddı korkaklık);
    güç ve sıkıntılı anlarda gönül ferahlığı (zıddı sıkıntı, daralma); sözü gizleme
    (zıddı ifşâ etmek) gibi anlamlara gelir.1223 Görüldüğü gibi sabır kavramı,
    lügat manasında çoğunlukla bir şeylere tahammül edip dayanmak anlamını
    içerir. İlginç olan bu kavramın vâkıaya göre farklı anlamlara gelebilmesi
    ve hepsinde de o duruma karşı direnç kazanmayı sağlayacak şeylere
    karşılık gelmesidir. Musibet anında umutsuzluğa düşmemek, savaşta
    korkmamak, sıkıntılı zamanlarda gönül ferahlığı göstererek o sıkıntının
    geçmesine dek sabretmek gibi. Hepsinden önemlisi de, kişinin kendini
    şeriatın gerektirdiği şeylere vakfedebilmesi, selim aklın gereklerini yerine
    getirebilmesi, hayatını bunlara göre programlayabilmesidir.
    Sabır, iyilikte ve takvâda ısrar, Allah’a itaat ve ibadette kararlılık demektir.
    Sabır, İslâm’ı kişisel ve toplumsal hayata hâkim kılma gayreti karşısında
    karşılaşılan zorluklara dayanma ve direnme demektir. Sabır, Cennetin
    bedeli olarak dünyamızın cennete benzer hale getirilmesi için iç
    ve dış düşmanlarımıza karşı verilen mücadelenin gerektirdiği zorluklara
    direnmektir. İslâm’ın içimizde ve dışımızda hâkim olması için gayretlerimiz
    karşılığında gelecek zorluklara tahammül etme, direnme demektir
    sabır.
    Konu ile ilgili âyetlerden anlaşıldığına göre sabır, mevcut zor şartlara
    karşı sahip olunan değerleri yaşama ve savunmada gayret, tahammül, direnme
    gücü demektir. Pasifize olma, reaksiyon göstermeme anlamlarına
    asla gelmez. Şüphesiz sabır kavramı, acele etmeme, telâşlanmama ve bekle-
    1223 Râgıb elİsfahanî, el-Müfredât, Sabr maddesi
    • 424 •
    Ahmed Kalkan
    me anlamlarına da gelir.1224 Ancak bu bekleme, mücadelede devamlı olma,
    direnme genel çerçevesinden çıkmadığı zaman bir anlam taşır. Bu bağlamından
    koparıldığı zaman durağanlık, pasifize olma ve sonuçta çözülmeye
    götürebilir ki, bu tabloya sabır demek, Kur’an’ın çizdiği sabır çerçevesine
    kesinlikle uymaz.
    Sabır, müslümanların inançları doğrultusunda hedefler tespit etmeleri
    ve hedefe ulaşmada karşılaşılacak güçlüklere tahammül göstermeleridir.
    Sabrın bu anlamda bir mücadele metodu olarak benimsenmesi, müslümanları
    fevrî davranışlardan korur. Acelecilik, bunun getireceği ümitsizlik
    ve yılmalara karşı bir ümit ışığıdır sabır. Tâif ’te taşlanan bir Rasül’ün ümmeti
    olmayı hatırlatır insana.
    Ki o ısrarlı mücadelesinin güçlüklerine tahammül ederken, tâvizsiz ve
    hedefinden asla şaşmayan adımlarla ilerlerken, direnişin ve sabrın da en
    mükemmel örneğini sunmuştu. Ve Rabbi O’na şöyle buyurdu: “Sabret, Allah’ın
    va’di haktır. (Buna) iyice inanmamış olanlar, sakın seni (üzüntü ve)
    gevşekliğe sevketmesin (Yakînî/iyice iman etmemiş olanların seni hafife almalarına
    sakın fırsat verme!).” 1225
    Yine ibadetin güçlüklerine sabretme ve nefsi tutma, o ibadete her şeye
    rağmen devamlı olabilmeyi ifade eder. Kur’an-ı Kerim’de sabr kelimesinin
    geçtiği 104 âyet vardır. Ve hemen hepsi de bizim zihinlerimizde var olan
    sabır anlayışının zamanla ne kadar farklı şekillendiğini göstermektedir.
    Âyetlerde “sabret” gibi ifadelerin tamamı, içinde bulunulan olumsuz
    şartlara rağmen, bunlara tahammül göstererek tebliğde ve mücadelede
    devamlılık çizgisini sürdürmek anlamındadır. Örnek olarak: “Ey iman
    edenler, sabredin, direnin. Savaşa hazırlıklı, uyanık bulunun ve Allah’tan
    korkun ki başarıya eresiniz.” (3/Âl-i İmran, 200). Bu âyette sabrın direnme
    anlamına geldiği açıktır. “Senden önce de peygamberler yalanlanmıştı. Yalanlanmalarına
    ve eziyet edilmelerine sabrettiler. Nihayet onlara yardımımız
    yetişti. Allah’ın kelimelerini (kanunlarını) değiştirebilecek kimse yoktur. Sana
    da rasullerin haberlerinden bazısı gelmiştir.”1226 âyetinde gördüğümüz gibi
    eziyet ve yalanlamalara sabır, onları Allah’ın yardımı gelip muzaffer olun-
    1224 12/Yûsuf, 18; 49/Hucurât, 5
    1225 30/Rûm, 60
    1226 6/En’am, 34
    • 425 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    caya kadar kabullenip tepki göstermemek değil; tebliğde kararlılık, istikrar
    ve mücadeleye devamlılık anlamı ifade etmektedir.
    “Sonra şüphesiz Rabbin, eziyet edildikten/işkenceye uğratıldıktan sonra
    hicret eden, ardından da sabrederek cihad edenlerin (yardımcısıdır). Çünkü
    Rabbin, onların bu amellerinden sonra, elbette çok bağışlayan, pek merhamet
    edendir.” 1227
    “Evet, sabreder, takvâ sahibi olur/korunursanız, onlar hemen şu anda
    üzerinize gelseler, Rabbiniz size nişanlı beş bin melekle yardım eder.” 1228 Bazı
    âyetlerde 1229 takvâ ve tevekkül kavramları da sabır ile birlikte yer almaktadır.
    Bundan da her şeye rağmen sabretme olayının çok kolay olmadığını,
    Allah’a karşı güçlü bir takva duygusu ve yaşantısı, O’na güvenme ve dayanma
    psikolojisi içinde bulunmayı gerektirdiğini anlıyoruz.
    “Nefsini sabah akşam, rızâsını isteyerek Rablerine yalvaranlarla beraber
    tut/sabret (candan sebat et). Gözlerin, dünya hayatının süsünü isteyerek
    bunlardan başka yana sapmasın. Kalbini Bizi anmaktan alıkoyduğumuz,
    hevâsına/keyfine uyan ve işi hep aşırılık olan kişiye boyun eğip itaat etme!”
    1230 Bu âyet, dâvâsını kararlılıkla yürütme sabrını gösteren mü’minlerin,
    dünyevî kaygılara meyletmemeleri gerektiğini tenbih etmektedir. Çünkü
    çevresi güçlüklerle ve eziyetlerle çevrelenmiş bir dâvâyı hayat boyunca
    omuzlamak, herşeyden önce kendi yaşantısında nefsinin dünyevî taleplerine
    karşı direnebilen mü’minin başarabileceği bir iştir. Ve insanı sürekli
    dünyaya bağlanmaya iten hevâya/nefsî arzulara karşı bütün hayata yayılması
    gereken bir irâde ve iman kuvvetini edinmek gerçekten zordur. Bu
    noktada sabır göstermek, diğer alanda, yani İslâmî mücadele ve tebliğ alanında
    sabır göstermek kadar önemli ve güç bir iştir. İnsan hayatının bu iki
    (ferdî ve sosyal) yönü, ayrışmaz bir bütündür. Biri aksayınca diğeri mutlaka
    bundan olumsuz etkilenir. Yani mücadele alanında yapacaklarımız üzerinde
    dururken ferdî hayatımızı, mücadelenin gerektirdiği gibi şekillendiremezsek,
    sabrı bu alanda da kuşanamazsak, ikisinde de başarısız olacağımız
    muhakkaktır.
    1227 16/Nahl, 110
    1228 3/Âl-i İmran, 125; ve yine 3/Âl-i İmran, 186 ve 14/İbrâhim, 12. âyetlerde de sabır kavramı, yine direnme,
    mücadeleyi her şeye rağmen sürdürme anlamını taşımaktadır.
    1229 3/Âl-i İmran, 125, 186; 14/İbrahim, 12
    1230 18/Kehf, 28
    • 426 •
    Ahmed Kalkan
    Âyette dikkat çekici diğer bir unsur, ferde dünya hayatının süsüne göz
    dikmemesi tenbih edilirken, bunu başaran insanlarla birlikte olması emredilmektedir.
    Her müslümanın belki kendi hayatında, belki diğer müslümanların
    hayatında gözlemlediği bir vakıadır bu. Kişinin nefsî arzularına
    tek başına karşı durması çok zordur. Dıştan ve içten gelen isteklerle dünya
    hayatına karşı çözülmek, kişi tek başına olunca çok daha kolaylıkla mümkün
    olur. Ancak müslüman cemaat/topluluk içinde aynı şekilde bir zaafiyet
    söz konusu olamaz. Müslümanların birbirlerine karşı hakkı ve sabrı tavsiyeleşme
    çevresinde oluşturdukları otokontrol, insanın dünyevîleşme eğilimlerine
    karşı irâde ve imanını hâkim kılmada yardımcı olacak önemli bir
    faktördür. Âyette de buyurulduğu gibi, bu olay da, yani gerek dünyevîleşme,
    gerekse müslüman bir toplulukla beraber olma, yine sabrı gerektiren birer
    imtihan alanıdır. “Andolsun ki mallarınız ve canlarınız konusunda imtihana
    çekileceksiniz ve sizden önce kendilerine Kitap verilenlerden ve müşriklerden
    birçok üzücü/incitici sözler işiteceksiniz. Eğer sabreder ve takvâ gösterirseniz,
    muhakkak ki bu, (yapılacak) işlerin en değerlisidir.” 1231 Sabır, insanın en
    önemli eğilimleri olan can ve mal sevgisine karşı, sosyal hayatta müşriklerden
    gelecek ezâ, yıldırma ve her dönemde çeşitlilik gösteren komplolara
    karşı kuşanılacak bir zırhtır. 1232
    Sabırla ilgili değinilmesi gereken diğer bir âyet de şudur: “Ey Peygamber!
    Sana ve sana tâbi olan mü’minlere Allah yeter. Ey Peygamber! Mü’minleri
    savaşa teşvik et. Eğer sizden sabırlı yirmi (kişi) bulunursa, (onlar) iki
    yüz kâfire gâlip gelirler. Eğer sizden yüz (kişi) olursa, kâfir olanlardan bin
    kişiye gâlip gelirler. Çünkü onlar, fıkh etmeyen/kavraması olmayan bir kavimdir.”
    1233 Âyetin yorumunda Muhammed el-Behiy şöyle diyor: Peygamberliğin
    başından beri sabır, Allah tarafından yüce elçisi için istenip emredilmiştir.
    Zira sabır, başarının ve yenilmezliğin en başta gelen faktörüdür.
    Düşmanla karşılaşıp yüz yüze gelme durumunda yalnızca az sayının çok
    sayıdaki kuvvete eşitliği sabır sayılmamış, üstelik sabrın, az sayının çok
    sayıya üstünlük olduğu kabul edilmiştir. Manevî güç, maddî güçten daha
    etkilidir. Çünkü manevî güç, (makine ve silâhın, kalabalığın, yani sürünün,
    kaba kuvvetin, yani hayvanî gücün değil) aslında insanın gücüdür.
    İnsanî güç ise sürekli hareket ve devamlılık göstermektedir. İslâm, kuvvet
    1231 3/Âl-i İmran, 186
    1232 F. Candan, Haksöz, 60, s. 34-36
    1233 8/Enfâl, 64-65
    • 427 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    konusundaki bütün tavsiyelerini birinci derecede manevî ve insanî kuvvete
    dayandırır.1234
    Sabır, nasıl sağlık ve âfiyet zamanında güzel sohbet yapılırsa, belâ zamanında
    da aynen öyle sohbete devam etmektir. Sabır, Allah yolundaki
    belâlardan lezzet almak, günleri tükeninceye kadar ölümü gönlünde taşımaktır.
    Sabır, belâ oklarına göğüs gererek hedef olmaktır.
    Sabır ve tahammül farklı kavramlardır. Tahammül, bir sıkıntı ve acıya
    karşı bu durumdan memnun olmadan direnmektir. Oysa mü’minin
    sahip olduğu sabır farklıdır. Sabreden mü’min, başına gelen sıkıntılardan
    dolayı bir acı duymaz, aksine Allah’a olan yakınlığı daha da artar ve dolayısıyla
    neşesi, heyecanı ve şevki daha da yükselir. Çünkü sabır bir ibadet
    ve tâaattir.
    Nefsimiz, hevâmız ibadetlerden zorlanıyor, günahlara arzu duyuyor;
    İslâm’ı yaşamak isterken, içimizdeki ve dışımızdaki düşmanlarımızın tepkilerini
    çekiyoruz. Bütün bunlara karşı bir dayanağımız vardır: Sabır. Nefsimiz,
    öne geçmek, bilgiçlik taslamak, muhatabımızı susturmak, mâlâyani
    ile hatta mekruh ve haramlarla meşgul olmak istiyor. Tek çözüm sabra
    yapışmaktır. Haram (gıybet, yalan...) konuşmak, haram seyretmek, haram
    yemek (fâiz vb.), azgın iştah ve dizginlenmesi zor istek ve arzular... Çözüm
    sabırda. Polis karşısında, işkence karşısında, müslümanlarla ve İslâmî hareketle
    ilgili sırlarda konuşmamanın, ser verip sır vermemenin adıdır sabır.
    Kâfirlerin, tâğutların, İslâm dışı düzenin nefsine zor gelen ve hoş gelen
    özelliklerine karşı onlara meyletmemek, tâviz vermemek, müslümanca bilinç
    ve tavrı kuşanmak, ancak sabırla gerçekleşebilecektir.
    Sabır; kötülük, bozgunculuk ve yıkıma sebep olan olaylar karşısında
    insanlığın direnme, tahammül etme ve karşı koyma gücüdür. Sabır; bütün
    iç ve dış engeller karşısında direnmek, sağlam bir azim ve güçlü bir irâdeyle
    bu engelleri aşarak yol almaktır. Sabır, Allah’ın dinini yaşamak ve yaşatmak
    için gerekli olan bir davranıştır. Sabır mücadele ile iç içedir ve peygamberlerden
    ulu’l-azm sahiplerinin süreklilik haline getirdikleri bir davranıştır.
    Bu sebeple dâvâ bilincine ulaşmış İslâmî hareket elemanlarının dinlerini
    yaşama ve yaşanılır kılabilmek için Allah adına verdikleri ve vermeleri ge-
    1234 M. el-Behiy, İnanç ve Amelde Kur’anî Kavramlar, s. 242-243
    • 428 •
    Ahmed Kalkan
    reken mücadelede sabrı kuşanmaları bunu kendilerine meslek edinmeleri
    gerekir. Çünkü dâvet yolu uzun, sıkıntılı ve işkencelerle doludur. Sabır,
    eziyet ve işkenceler karşısında yılmayıp, Allah’a ve O’nun dinine bağlılık,
    dinin hayata hâkim kılınabil-mesi adına yapılan mücadelede yoldaki engellemelere
    aldırmadan bu yolu devam ettirmede kararlı olmak, tebliğ görevini
    sürdürmektir. Çünkü sabır, imana nisbetle insan vücudundaki baş
    gibidir. Başı olmayan vücutta hayır yoktur. Sabır olmadıkça da imandan
    hayır gelmez. Baş, vücut için kesin bir hayatî özellik taşır; organizma birçok
    uzvun eksikliğine rağmen hayatta kalabilirken, başsız hayatta kalamaz.
    Sabırsız ne tevhid korunabilir, ne de Kur’an’ın, peygamberlerin mesajları
    toplumda kök salarak meyve verebilir. Sabırsız, dirençsiz İslâmî bir toplum
    oluşturulamaz; yeryüzünde fesat ve bozgunculuk devam eder. 1235
    İman-Sabır İlişkisi
    İmanla sabır iç içedir. İman eden insan, imanın pratiğini ortaya koymak
    zorundadır. Bu ise sabır, azim, kararlılık ve mücadelede sürekliliği gerektirir.
    (Bkz. 47/Muhammmed, 31; 2/Bakara, 214). Bir yandan nefsin istek
    ve arzuları, diğer yanda imanın gerektirdiği pratikler. Dilleriyle iman ettiklerini
    iddia edenler, denenecekler ve imanın gerçekten gönüllerinde iktidar
    olup olmadığı cihad ve sabırla açığa çıkarılacaktır. Allah’ın yeryüzündeki
    âyetleri, mü’minin kalbini ürpertecek ve nimetler karşısında sabırla birlikte
    şükrünü de edâ edecek ki cenneti kazanabilsin. Kendilerinden önce yaşayan
    insanların başlarına gelen şeylerle denendiğinin bilincinde olarak, aynı
    şeylerin kendi başına da gelebileceğini düşünüp imandan sonra şüpheye
    düşmeden azim ve kararlılıkla imanının pratiğini ortaya koyacaktır. İşte
    bunlar, belâ imtihanı karşısında denenmek ve sabretmektir. Bunu başarmak,
    Allah’ın sevgisini kazanmak olup karşılığı ise cennettir. “Nice peygamberlerle
    birlikte birçok bilginler, savaşa girdiler de, Allah yolunda kendilerine
    isabet eden (güçlük ve mihnet)den dolayı ne gevşeklik gösterdiler, ne de boyun
    eğdiler. Allah sabredenleri sever.” 1236 “Yoksa siz, Allah, içinizden cihad edenleri
    belirtip ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?” 1237 “Ey iman
    edenler! Herhangi bir topluluk ile karşılaştığınız zaman sebat edin ve Allah’ı
    çok zikredin/anın ki başarıya erişesiniz.” 1238
    1235 C. T. Soykök, Haksöz, 70, s. 46-48
    1236 3/Âl-i İmran, 146
    1237 3/Âl-i İmran, 142
    1238 8/Enfâl, 45; C. T. Soykök, Haksöz, 70, s. 46-48
    • 429 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Bir hadis rivâyeti şöyledir: “Sabırla iman arasındaki ilgi, bedenle baş
    arasındaki ilgi gibidir.” 1239 Bir diğer hadis-i şerif de şöyledir: “Sabır imanın
    yarısıdır; yakîn, imanın ta kendisidir.” 1240 Sabrın imanla ilişkisi, Asr sûresinde
    de belirgindir. “Asra yemin olsun ki insan gerçekten hüsran/ziyan
    içindedir. Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye
    edenler ve sabrı tavsiye edenler müstesnâ!” 1241 Bu sûrede kurtuluş için birbirinden
    ayrılmaz dört özellik sayılır ki, bunlar tek olarak yalnız başlarına
    birbirlerinden tümüyle bağımsız olarak bulunmaz; bulunursa eksik ve yarım
    olur. Sabrın da imanın bir gereği, iman etmenin zaruri bir neticesinin
    de sabır olduğu bu sûreden kolaylıkla anlaşılabilir.
    İslâmî Hareket Mücadeleyi; Mücadele de Sabrı Gerektirir
    Allah’a iman ve O’nun yolunda mücadele etmek, insanı sabredenler
    arasına dahil eder. Sabır, dinimize ve kendimize karşı gelişen tüm olaylara
    karşı direnmek, böylece rûhen ve bedenen huzur bulmaktır. Dünyada
    en çok sabra ihtiyacı olan ise, mücadele içerisinde olan İslâmî hareketin
    neferleridir. Allah, kendi yolunda mücadele edip sabredenleri ödüllendirir,
    toplumda önder ve rehber kılar. “Sabrettikleri ve âyetlerimize kesinlikle
    iman ettikleri zaman, onların içinden, emrimizle doğru yola ileten imamlar/
    önderler kıldık.” 1242
    Toplumsal değişimin gerçekleşmesi için mücadele etmek, her müslümanın
    görevidir. Bunun içinse sabır ve azim gereklidir. Allah, sabretmeleri
    ve mücadeleyi sürdürmelerinin neticesi olarak mücadeleci insanların
    içinden topluma önder ve örneklik yapabilecek İslâmî mücadeleyi sürdürecek
    imamlar çıkarır. Mücadele etmek, aynı zamanda sabretmektir; mücadelesizlik
    ise sabırsızlığa teslim olmaktır. Mücadele etmek, peygamberlerin
    yolunu devam ettirmek ve onların başına gelen belâ ve musibetlere
    tâlip olmaktır. Evinde rahat içerisinde çocuklarıyla ve ferdî ibadetleriyle
    meşgul olup, ibadetlerin toplumsal yanını bir kenara bırakıp belâ ve musibetlerden
    kaçmak ise, bu yolun dışına çıkmaktır.
    1239 Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 9/538
    1240 Kütüb-i Sitte, 9/538
    1241 103/Asr, 1-3
    1242 32/Secde, 24
    • 430 •
    Ahmed Kalkan
    Mücadele yolu; sabrı, direnmeyi, zorluklara katlanmayı ve acıyı yüklenmeyi
    gerektirirken, diğer yol ise rahatı ve refahı seçmektir. Birinci yol,
    örnek olmaları için gönderilen peygamberlerin yolu iken, ikinci yol peygamberlerin
    yasakladığı ruhbanların, râhiplerin yoludur. Belli bir gayeyi
    gerçekleştirmek isteyenlerin sürekli hareket içerisinde olmaları gerekir.
    Hareket, sabretmeyi, belâ ve musibetlere katlanmayı, onlara karşı direnmeyi,
    hedefini gerçekleştirebilmek için kararlı olmayı gerektirir. Bu sebeple,
    hareket içerisinde olmak, yola koyulmak sabırsız olmaz.
    Sabrın en güzel belirti ve etkisi, insanı darbelere karşı yenilgi ve teslimiyet
    psikozuna itmemesi ve sürekli mücadele azmi vermesidir. Bir dâvâ
    erinin, gereğince inanmış olarak, azimle ve başarmak için girişmediği
    bir mücadele, yolun ortasında zorluklardan kurtuluş için kaçma fikrini
    zihinlerde üretebilir. Yaşadığı her olay karşısında bir silâh kazanmış gibi
    sabrı kuşanan, doğruluğu meslek edinen, hayatın problemleriyle mücadele
    ederek bu sayede güç kazanan, sabrı sayesinde yenilmeyen bir ruha
    sahip olan dâvâ erlerinden oluşan İslâmî bir hareket, önündeki engelleri
    kaldırarak hedefe doğru ilerleyecek ve nihayetinde başarılı olacaktır. Sabır,
    ayakları sağlamlaştırırken; sabırsızlık ise kaydırır. Sabır, sayısı az bir
    toplumu zafere ulaştırırken; sabırsızlık ise sayısı çok olan bir toplumu
    hezimete uğratır. Bedir, Huneyn ve Uhud savaşları bunun açık örnekleridir.
    Şu halde sabır, insanın kendi kapasitesini tanıması, yapısında var
    olan olumlu ve olumsuz yönlerinin farkına daha iyi varmasıdır. Sabır,
    insanın içinde var olan, fakat fark edemediği gizli güçlerini açığa çıkarmasının
    adıdır. Bir başka deyişle sabır, insanın kendi benliğini bulması,
    özünü keşfedip anlamasıdır. Sabır insanı Allah’a yaklaştıran en güzel
    eylemdir.1243 “Nice az sayıda birlik, Allah’ın izniyle çok sayıdaki birliği yenmiştir.
    Allah sabredenlerle beraberdir... Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır.
    Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir kavme karşı bize yardım et!” 1244
    Sabır, İslâmî mücadelede üstlenilen bir tavırdır. Toplu halde sürdürülen
    mücadelede gösterilen devamlılık ve kararlılıktır. Müslümanların içinde
    bulundukları mücadele safhasının gereklerini yerine getirmeleri, sinme,
    1243 C. T. Soykök, a.g.y., s. 49
    1244 2/Bakara, 249-250
    • 431 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    korkma, dağılma ve ümitsizliğe kapılma gibi şeytanın aldatmalarına karşı
    uyanık olmalarıdır. Bu safhaların her birinde tecrübe edilen sabır, müslümanı
    daha ciddi bir direnişe, daha üst safhanın güçlüklerine dayanmaya
    hazırlar. Müslüman, “Her güçlükle beraber bir kolaylık vardır.” 1245 gerçeğiyle
    mücadele süreci içinde karşılaştıkça ve tecrübe yaşadıkça bu güçlükler ona
    daha fazla sabır/direnme gücü ve moral verir. Sabır onun için hem bir imtihan,
    hem moral kaynağı ve hem de dünya imtihanını kazandıracak bir
    azıktır.
    İslâmî hareketler her zaman sabır ister. (Tebliğci aceleci olmamalı, tebliğde
    sabır ve sebat etmesi karşılığında gördüğü ezâlara sabretmeli, nefsî
    davranmamalıdır.) Her türlü ezâya, yalanlanmaya, dövülmeye Allah için
    sabreden tebliğciler, ibadetlerde de ihmalkâr olmamak için de sabra yapışırlar;
    sabırda âdeta yarışırlar.1246 Sonra Allah kendilerine yapılana karşı
    mukabele izni verip de silâhlı cihadı emrettiğinde yine sabra devam ederler.
    Savaş alanından kaçmazlar, her türlü tehlike karşısında ayak direrler, düşmanlarından
    korkmazlar; üzerlerine sabır yağdırması ve ayaklarının yere
    sağlam basıp kaçmamaları için Allah’a duâ ederler.1247
    Sabrı Tavsiye
    “Asra yemin olsun ki insan gerçekten hüsran/ziyan içindedir. Ancak iman
    edip sâlih ameller işleyenler, birbirlerine hakkı tavsiye edenler ve sabrı tavsiye
    edenler müstesnâ!” 1248 Hüsrândan/zarar ve ziyandan kurtulup dünya ve
    âhirette perişan olmak istemeyen insanın Asr sûresine göre dört temel özelliğe
    sahip olması gerekiyor. Bunlar: İman, sâlih amel, hakkı tavsiye, sabrı
    tavsiye. İman edip inancını hayata sâlih amel olarak uygulayan mü’minin,
    bencillikten kurtulup, kurtuluş reçetesini başkalarına ulaştırması gerekir.
    Ancak, şurası bir gerçektir ki, hakkı tavsiye etmek, insanlardan her zaman
    kabul görmez. Özellikle, bâtıl yollardan menfaat edinip çıkarları bâtılın devamına
    bağlı olanlar, hakka karşı tepkide bulunur ve hakkı tavsiye edenleri
    susturmanın, durdurmanın yöntem ve çarelerini ararlar. Bu da hemen
    hemen her zaman güce başvurmak ve zorbalıklarını göstermek biçiminde
    tezahür eder.
    1245 94/İnşirâh, 5-6
    1246 2/Bakara, 200
    1247 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, s. 443
    1248 103/Asr, 1-3
    • 432 •
    Ahmed Kalkan
    Bu aşamada, hüsrana uğramamak gibi ayrıcalıklı bir özellik taşıyan kişi,
    yol ayrımındadır: Ya o âna kadarki düşünce ve hareketlerinde, iman ve hayat
    tarzının hakka uygunluğunda ısrar edip direnecek, ya da bulunduğu
    hal üzerinden gerisin geri dönüp hüsrana uğrayanların safına katılacak.
    Elbette ki olması gereken birincisidir. Bu ise sabretmeyi, yani olumsuz etki
    ve tepkiler karşısında sebat ve kararlılıkla direnmeyi gerektirir. Hüsrana
    uğrayanlardan olmamanın yegâne çaresi budur. Zaten sabır, müslümanın
    vazgeçilmez vasıflarındandır. Dinin birçok emir ve yasağı, onlardan rahatsız
    olanların reaksiyonlarına büyük bir kararlılıkla direnmeyi gerektirir ki,
    işte bu sabırdır. Dinin yarısı sabır, diğer yarısı ise şükür temeline dayanır.
    Yani sabır sonucunda veya sabra gerek olmadan ilâhî bir lütuf olarak elde
    edilen mükâfatlar, imkânlar, başarılar karşısında, sahip olunan hakka uygunluk
    özelliğinde sebat etmek ve gereğine göre davranmak. Bu ise şükürle
    mümkün olur. Zaten müslümanın hayatı da sabır ve şükrün toplamı olarak
    özetlenmiştir. Sabır önemlidir, gereklidir; fakat Asr sûresinde sabırla ilgili
    bir başka özelliğe dikkat çekilir: Hakka dâvet üzerinde bulunan şahsiyetler
    birbirleriyle yardımlaşmalı; aralarında organize bir bütünlük sağlamalıdırlar.
    Bu, hakkı temsil etme yönünde planlı bir faaliyet yürütmek ve bu faaliyetin
    neden olacağı zorluklar karşısındaki kararlı direnişte birbirlerine yardımcı
    olmakla mümkün olur. Bu alanda zorunlu olan kararlılık ise, ancak
    ve ancak sabrı sürekli ve karşılıklı hatırlatıp tavsiye etmekle mümkündür.
    Fakat elbetteki bu, iş olsun türünden bir tavsiye değil; gereken sorumlulukları
    yerine getirip eldeki tüm imkânları kullandıktan sonra gelişmelerin
    sonucunu Allah’a bırakıp bu sonucu büyük bir kararlılıkla beklemek için
    yapılan bir sabırdır; çünkü “Zafer sabırdadır.” 1249
    Sabrın Çeşitleri
    Sabredilen şey bakımından sabır üç çeşittir: Allah’a ibadetlere sabır, günah
    işlememeğe sabır, Allah’ın sınavı olan üzücü olaylara sabır. İlk ikisi, kulun
    kendi irâdesi ile yapacağı işlerle ilgili sabırdır. Üçüncüsü ise kendi irâdesi
    ve eylemi dışındaki olaylara sabırdır. Bu sınıflandırma şu hadis-i şerife
    göredir: “Sabır üçtür: Musîbetlere karşı sabır, tâatte (kullukta) sabır, günah
    işlememekte sabır. Kim kaldırılıncaya kadar musibete güzelce sabrederse Al-
    1249 Ahmed bin Hanbel, Müsned I/307; Celalettin Vatandaş, Esenlik Yurdunun Çağrısı, s. 192-193
    • 433 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    lah ona üç yüz derece yazar. Her iki derece arasında semâ ile arz arasındaki
    mesafe kadar yücelik vardır. Kim de tâatte sabrederse Allah ona altı yüz derece
    yazar. Her iki derece arasında arzların başladığı hudutla, arzların bittiği
    son nokta arasındaki mesafe kadar yücelik vardır. Kim de mâsiyete (günaha)
    karşı sabrederse Allah ona dokuz yüz derece yazar. İki derece arasında arzların
    hududu ile Arş’a kadar olan mesafe arasındaki yücelik vardır.” 1250
    İbâdetlere sabır: Kul, ibadetler için sabra muhtaçtır. Çünkü nefis, kulluktan
    hoşlanmaz, liderlik, hatta rablık ister. Firavun’un “Ben sizin en yüce
    rabbinizim” 1251 sözüyle açığa vurduğu tanrılık dâvâsı, her nefiste gizli olarak
    vardır. Bundan dolayı kulluk nefse güç gelir. Bazı ibadetlerden tembellik
    yüzünden hoşlanmaz, namaz ibadeti gibi. Bazısından da cimrilik yüzünden
    hoşlanmaz, zekât gibi. Kiminden de her iki sebepten dolayı hoşlanmaz, hac
    ve cihad gibi. Demek ki ibadetlere sabır, zorluklara ve güçlüklere sabırdır.
    Günah işlememeye sabır: Yine kul, günahlardan uzak durmak için de
    sabra muhtaçtır. Nefse en güç gelen sabır da alıştığı günahlardan vazgeçmeğe
    sabırdır. Çünkü alışkanlık, arzu ile birleşirse günah etkeni güçlenir.
    Eğer ma’siyet, yapılması kolay bir iş ise buna sabır daha da zor olur. Dili gıybetten,
    yalandan, riyâdan, üstü kapalı veya açık biçimde kendini övmekten
    ve benzeri günahlardan sabır böyledir.
    Allah’ın sınavı olarak gelen üzücü olaylara sabır: Bu sabır da iki çeşittir:
    Birincisi, insanlardan gelen ve savması çok zor olan eziyetler, belâlardır.
    Halkın, kendisinin aleyhinde konuşmaları, kendisine iftira etmeleri,
    hakkını gasbetmeleri ve benzeri şeylerdir. Sahabilerden biri: “Kişi eziyete
    sabretmedikçe (iman yolunda işkenceye katlanmadıkça) adamın imanını
    iman saymazdık” demiştir. Çünkü bu, peygamberlerin sabrıdır. Yüce Allah,
    onların şöyle dediklerini nakletmiştir: “Biz, sizin bize yaptığınız eziyete/işkenceye
    sabredeceğiz. Tevekkül edenler/mü’minler yalnız Allah’a tevekkül etsinler.”
    1252
    1250 Kütüb-i Sitte Terc. ve Şerhi, 9/538
    1251 79/Nâziât, 24
    1252 14/İbrâhim, 12
    • 434 •
    Ahmed Kalkan
    Peygamberimiz ve ashâbının, müşriklerin söz ve eylemli işkencelerine
    sabırları sonucu dünyada tevhid yerleşmiş, İslâm gönülleri fethetmiş,
    âhirette ise altlarından ırmaklar akan nimet cennetlerinde ebedî hayata ermişlerdir.
    Yüce Allah onların halini ve vasfını şöyle anlatır: “Ve onlar, Rablerinin
    yüzünü (rızâsını) arzu ederek (nefislerinin zorlandıkları şeylere) sabreder-
    ler, namazı kılarlar, kendilerine verdiğimiz rızıktan gizli ve açık olarak
    infak eder (hayır yoluna) harcarlar. İşte bu (dünya) yurdun(un güzel) sonucu
    onlarındır.” 1253
    İkincisi, Savması, kulun elinde olmayan Allah’ın sınavıyla ilgili musibetlerdir.
    Bir yakınının ölmesi, malının telef olması, hastalık, sakatlık ve
    benzeri sınavlardır. Bunlara sabır, sabrın en yüce makamıdır. İbn Abbas
    (r.a.) şöyle demiştir: “Kur’an’da sabır üç çeşittir: Allah’ın farzlarını yerine
    getirmeğe sabır, musibetin ilk şokuna sabır, Allah’ın belâsına sabır. Bu son
    sabır çeşidi, başka şeylere sabırdan daha zordur. Buna ancak peygamberler
    dayanabilir. Bundan dolayı Peygamberimiz: “Yâ Rabbi, Sen’den bana dünya
    musibetlerini küçültüp kolaylaştıracak bir yakîn istiyorum.” diye duâ etmiştir.
    1254
    Belâlar, ya kulu olgunlaştırmak, ya da günahlarından temizlemek içindir.
    Yüce Allah şöyle buyurur: “Başınıza gelen her musibet, ellerinizin yaptığı
    işler yüzündendir. Allah çoğundan da geçer.” 1255 Peygamber Efendimiz de
    şöyle buyurur: “Mü’min kula isabet eden hiç bir hastalık, tasa, ya da daha
    küçük bir olay yoktur ki Allah, o musibet ile o kulun günahlarından bir kısmını
    silmesin.” 1256; “Allah bir kuluna hayır dilerse, onun günahının cezasını
    dünyada verir.” 1257 Rivâyete göre “Kim bir kötülük yaparsa, onunla cezalandırılır.”
    1258 âyeti indiği zaman Hz. Ebûbekir: “Bu âyetten sonra insan nasıl
    sevinebilir?” demiş; Peygamberimiz (s.a.s.) de buna şu cevabı vermiştir:
    “Allah seni bağışlasın ey Ebûbekir, hasta olmuyor musun? İşte bunlar hep günahlarınızın
    cezasıdır.” 1259; “Kim başına gelen musibete Allah’ın buyurduğu
    gibi ‘İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn’ 1260 deyip sonra, ‘Allah’ım, bu musibe-
    1253 13/Ra'd, 22
    1254 Tirmizî, Deavât 79
    1255 42/Şûrâ, 30
    1256 S. Buhârî, Merdâ 1; Müslim, Birr 52; Tirmizî, Cenâiz 1; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/303, III/4, 18
    1257 Tirmizî, Zühd 56; Ahmed bin Hanbel, Müsned IV/87
    1258 4/Nisâ, 123
    1259 Ahmed bin Hanbel, Müsned I/11
    1260 2/Bakara, 156
    • 435 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    timden bana sevap ver, bunun ardından bana hayır ver (aldığın nimetin yerine
    daha hayırlısını ihsan eyle)!’ diye duâ ederse Allah öyle yapar.” 1261 Kudsî
    hadis olarak kabul edilen bir rivâyette de şöyle buyurulmuştur: “Kulumu
    bir belâ (hastalık) ile sınadığım zaman sabreder, Beni ziyaretçilerine şikâyet
    etmezse etinin yerine daha hayırlı bir et, kanının yerine daha hayırlı bir kan
    veririm. Onu iyileştirirsem günahından kurtulmuş olarak iyileştiririm, rahmetime
    (cennetime) koyarım.” 1262
    Hz. Ali, çocuğu ölen birine tâziye ederken şöyle demiştir: “Kader, üzerinden
    geçti, sabredersen me’cûr olursun (sevap alırsın). Eğer sızlanırsan
    yine kader üzerinden geçmiştir (geri döndürmek mümkün değildir), üstelik
    günahkâr olursun.” Gerçekten sızlanma ve şikâyet, musibeti artırmaktan
    başka bir sonuç vermez. Allah’ın kazâsına sabretmeyenin musibeti
    ikiye katlanır; bir, musibetin kendisi, bir de sızlanmada haddi aşarak
    günaha girme. Sızlanmak, yaka paça yırtmak, kafasını yüzünü dövmek,
    aşırı şikâyette bulunmak, tasa göstermek, normal kıyafetini değiştirip yas
    giysileri giymek ve benzeri şeyler, istek ile yapılan şeylerin sınırında bulunduğu
    için insanı sabır makamından çıkarır. Bundan dolayı böyle şeylerden
    kaçınmalı, normal hayat geleneğini sürdürmeli, ölenin canı, aslında
    Allah’ın, kendisine verdiği bir emaneti olup, vakti gelince onu geri aldığını
    düşünerek teselli bulmalıdır.
    Sabr-ı Cemil, musibete uğrayanın, başkasından ayırt edilmeyecek biçimde
    sabretmesi; kendisinin musibete uğradığını belli etmemesidir. Fakat
    kalbin üzülmesi, gözlerden yaş akması, kişiyi sabredenler sınırından
    çıkarmaz. Çünkü insan, beşeriyetin gereği olan bu halden ölünceye dek
    ayrılamaz. Peygamber (s.a.s.)’in dahi, oğlu İbrahim’in vefatında gözlerinden
    yaş akmıştır. “Sen, bundan men etmemiş miydin?” diyenlere: “Bu merhamettir,
    Allah merhametli kullarına acır!” buyurmuştur.1263 Kul bilmelidir
    ki başına gelen belâya sabırdan hâsıl olan sevap, o belâ olmadığı zamandaki
    âfiyet nimetinden büyüktür. Kul, Allah’ın bu sevâbını düşünerek hoşnutsuzluğu,
    burukluğu savarsa sabredenler derecesine erer.
    1261 Müslim, Cenâiz 3, 4
    1262 İmam Mâlik, Muvatta, Atâ bin Yesâr'dan; Beyhakî, Ebû Hüreyre'den rivâyet etmiştir.
    1263 Buhârî, Cenâiz 32, Merdâ 9; Müslim, Cenâiz 11; Ebû Dâvud, Cenâiz 24; Nesâî, Cenâiz 22; İbn Mâce,
    Cenâiz 53; Ahmed bin Hanbel, Müsned V/204, 206
    • 436 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’tan sabra yardım dilemek, sabrın kendi nefsiyle değil; Allah’ın
    yardımıyla olduğunu bilmek gerekir. “Sabret! Senin sabrın ancak Allah’ın
    yardımı iledir.” 1264 Allah kula sabır vermezse kul sabredemez. Yine
    kul, başka bir gaye için değil; sırf Allah’ı sevdiği, O’nun rızâsına erebilmek
    için sabretmelidir; sabrı Allah için olmalıdır. Unutmamak lâzımdır ki, Allah
    için sabredenler, iki cihanın izzetine ermişlerdir. Zira onlar, Allah’ın
    beraberliğine kavuşmuşlardır. “Allah sabredenlerle beraberdir.” 1265 Allah’ın
    beraber olduğu kimseler, elbette iki dünyanın şerefine ererler.
    Sabr-ı cemîl, sızlanmadan belâlara katlanmaktır. Sabra aykırı olan, derdini
    halka açmak, insanlara sızlanmaktır. Fakat halini Allah’a şikâyet etmek,
    O’na yakınmak sabra aykırı değildir. Nitekim Yakub (a.s.): “Ben üzüntü ve
    tasamı Allah’a şikâyet ederim.” 1266 demiştir. Hz. Eyyûb da Rabbine: “Bu dert
    bana dokundu, Sen merhametlilerin en merhametlisisin!” 1267 diyerek derdini
    Allah’a arz etmiştir. Eğer derdi Allah’a arz etmek sabra aykırı olsaydı,
    Allah’ın sevdiği bu peygamberler, dertlerini Allah’a arz ve şikâyet etmezlerdi.
    Onların hali herkese örnektir. Kul, isyana, edepsizliğe varmadan niyazla
    derdini Allah’a arz edip kurtuluş dilerse bundan sevap alacağı gibi, belâya
    sabrı da güç kazanır.1268
    “Ey Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır. Bize cesaret ver ki tutunalım. Kâfir
    kavme karşı bize yardım et!” 1269
    Yunus (a.s.) ve Tevhidî Mücadele Sabır
    Kur’an-ı Kerim’de müstakil bir sureye ismini vermiş olan Yunus (a.s.);
    aynı zamanda Allah tarafından, Zü’n-nûn ve sahib-i hût (balık sahibi) olarak
    isimlendirilmiştir.1270 Yunus (a.s.)’ın balık sahibi olarak nitelenmesinin
    sebebi, onun balığın karnına haps edilişinden gelmektedir. Yoksa balıkçılık
    ve buna benzer bir iş yaptığından dolayı değildir.
    1264 16/Nahl, 127
    1265 2/Bakara, 153, 249; 8/Enfâl, 46, 66
    1266 12/Yûsuf, 86
    1267 21/Enbiyâ, 83
    1268 S. Ateş, Yeni İslâm İlmihali, s. 610-615
    1269 2/Bakara, 250
    1270 21/Enbiyâ, 87; 68/Kalem, 48
    • 437 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Yunus kıssası hakkında Kur’ân-ı Kerim’de dört yerde işaret vardır. Yûnus
    Sûresi, Enbiyâ Sûresi, Sâffât ve Kalem sûrelerinde kıssa hakkında detaylı
    olmayan ve fakat kıssanın amacını en beliğ biçimde ifade eden ayetler
    yer alır. Şurası muhakkak ki Yunus kıssası hakkında Kur’an’ın iniş dönemi
    esnasında yaşayan müşrikler, atalarından gelen lafzî olmayan bir tevatür
    olarak ve de Ehl-i Kitab sahiplerinden edindikleri birtakım tahrif edilmiş,
    kıssanın amacından uzaklaşmış sadece ve sadece tarihî bilgi konumunda
    olan bilgilere sahiptiler.
    Bu hususta Kitab-ı Mukaddes’te Yonah adlı bir bölümün bulunduğunu
    ve orada anlatılanların; Kur’an’da anlatılan Yunus (a.s.) kıssası ile ortak
    özelliklere sahip olduğu görülmektedir. Ancak gerek Kitab-ı Mukaddes’te
    yer alan metinler ve gerekse müşriklerin Yunus (a.s.) hakkında edindikleri
    lafzi olmayan tevatürler insanları hidayete sevkedecek bir amil olmaktan
    öte, tarihsel bir biyografi veya efsane niteliğine sahipti. Bu yüzden Cenab-ı
    Hak Kur’ân-ı Kerim’de Yunus kıssasının doğrusunu zikrederek, tüm insanların
    konumlarına göre bu kıssadan dersler alarak Allah’ın birliğini tasdik
    etmelerini istemiştir.
    Kur’an-ı Kerim’de anlatılan Rasullerin kıssalarında görülen ortak noktalardan
    biri de, vahyin iniş dönemi esnasında müşriklerin müslümanlara
    uyguladıkları baskılardır. Rasullerin elçilik görevlerini toplumlarına açıklamasıyla
    beraber, müşrikler tarafından yoğun bir baskı ve eziyet kampanyası
    başlatılır. Hedef; rasul ve ona uyanların dirençlerini yıkmak ve aynı zamanda
    müslümanları kitleye âciz göstermektir.
    Rasuller yalancılıkla itham edilir. Üstünlük heveslisi olarak nitelendirilir.
    Mecnun olarak vasıflandırılır. Sihirbaz, kahin ve şair olduğu iddia edilir.
    İftiranın her türlüsü yapılır. Müslümanlara çeşit çeşit tuzaklar kurulur. Bütün
    bu eziyet ve baskılara rağmen Rasul ve müslümanların yapacakları tek
    hareket; “okuma” (tebliğ) eyleminde “sabr” etmek, gidişatın seyrini Allah’ın
    istediği istikamette devam ettirmektir.
    Kur’an’ın iniş döneminde de Rasulullah’ın elçiliğini ilan etmesiyle beraber
    geçmişte diğer rasullere yapılanlar “sünnetullah”ın gereği tekrar edilmeye
    başlandı. Müşriklerin Rasul ve Kur’an’a yaptıkları iftira ve saldırıları,
    Allah, Kur’an’da şöyle beyan ediyor:
    • 438 •
    Ahmed Kalkan
    “(Ey Muhammed) öğüt ver; Rabb’inin nimetiyle sen, ne kâhinsin, ne de
    mecnunsun.” 1271
    “Arkadaşınız sapıtmadı ve azmadı.” 1272
    “(Dediler ki:) Bu Kur’an öğretilegelen bir sihirdir. Bu Kur’an sadece bir
    insan sözüdür.” 1273
    “Biz ona şiir öğretmedik.” 1274
    Rasulullah’a yapılan bütün iftira ve eziyetlere karşın Allah, rasulüne
    şöyle emreder:
    “Bizi anmaktan yüz çevirenlere ve dünya hayatından başka bir şey istemeyenlere
    aldırma!” 1275
    “...Yanlarından güzelce ayrıl.” 1276
    Rasulullah’a yapılan çirkin iftira ve taarruzlara karşı ondan, müşriklerin
    yaptıkları bu tazyiklere aldırış etmemesi, onların yaptıklarının karşılığını
    Allah’a havale etmesi istenir.
    Allah, müşriklerin bu tavırlarına çok üzülen, adeta kendi kendini yiyen
    Hz. Peygamber ve beraberindeki müslümanlara “sabr” etmelerini, tebliğ
    eyleminde gevşememelerini ve kafirlerin akıbetini kendine bırakmalarını
    ister.
    “Yalanlayanları Bana bırak.” 1277
    “Yalanlayanları bana bırak. Onlara az bir süre tanı.” 1278
    “Sen Rabb ‘inin hükmüne sabret. Balık sahibi gibi olma...” 1279
    1271 52/Tûr, 29
    1272 53/Necm, 2
    1273 74/Müddessir, 24-25
    1274 36/Yâsin, 69
    1275 53/Necm, 29
    1276 73/Müzzemmil, 10
    1277 68/Kalem, 44
    1278 73/Müzzemmil, 11
    1279 68/Kalem, 48
    • 439 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Kalem Sûresi kırk sekizinci ayet-i kerimede geçen “...balık sahibi gibi
    olma...” ibaresi ile Rasulullah ve diğer müslümanlara; geçmişte müşriklerin
    baskı ve eziyetlerine dayanamayarak toplumunu terk eden Yunus peygamber
    kıssası anlatılır. Allah müşriklerin baskılarına karşı, dayanma güçlerinin
    sınırını zorlayan Rasulullah ve ashabının; geçmişte müşrik toplumunun
    baskılarına sabretmeyerek elçilik görevini bırakıp toplumunu, Allah’ın
    izni olmaksızın terk ederek hata eden Yunus (a.s.)’ın kıssasından öğüt ve
    ibret almalarını ve Yunus’un bu hatalı davranışına meyletmemelerini, Allah’ın
    Mekke müşrikleri hakkındaki hükmüne kadar sabretmelerini ister.
    “Doğrusu Yunus da rasullerdendir.” 1280 Putperest bir toplum içinde yaşayan
    Yunus (a.s.), Allah tarafından elçi olarak seçilir. Allah’tan aldığı vahyi
    insanlara iletmesi, onları İslâm’a davet etmesi için görevlendirilir. Allah
    Kur’an’da elçilikle görevlendirdiği peygamberler arasında Yunus’u (a.s.) da
    sıralar: “Nuh’a, ondan sonra gelen peygamberlere vahyettiğimizi, İbrahim’e,
    İsmail’e, İshak’a ve Yakub’a, torunlarına, İsa’ya, Eyyub’a, Yunus’a, Harun’a ve
    Süleyman’a vahyettiğimiz gibi, şüphesiz sana da vahyettik.” 1281
    Yunus (a.s.) risâletle görevlendirildikten sonra büyük bir çaba ile kavmine;
    putlara tapmamalarını, bir ve eşi benzeri bulunmayan, doğmamış ve
    doğurmamış, bütün kâinatın yaratıcısı olan Allah’a tapmalarını, ona kulluk
    etmelerini söyler. Taptıklarının onlara bir faydasının olmayacağını, kendilerine
    bile fayda ve zarar vermekten aciz durumda olan bu putları terk etmelerini
    her fırsatta insanlara bildirir.
    Yunus’un tüm uyarılarına rağmen kavminin inkârcıları onun aleyhine
    bir tutum içine girerler. Onun yalancı, büyücü, insanları yönetme heveslisi
    biri olduğunu öne sürerler. Yunus’dan (a.s.) mûcize talebinde bulunurlar.
    Yanında melekler olmasını isterler. Daha neler neler... Maksatları peygamberi
    zor durumda bırakmak, toplumun gözünden iyice düşürmekti.
    Her seferinde Yunus’a (a.s.) elle ve dille saldırıda bulundular. Onun
    direncini yıkmaya ve söylediklerinden vazgeçirmeye çalıştılar. Bu baskılar
    her geçen gün daha da artarak sürdü. Kavmi sanki taş kesilmişti, Yunus’un
    uyarıları hiç işitilmemiş gibiydi. Yunus bunalmıştır.
    1280 37/Sâffât, 139
    1281 4/Nisâ, 163
    • 440 •
    Ahmed Kalkan
    Kendi kendini yemektedir. Onun bu hali peygamberin müşfik vasfındandır.
    Kavminin iman etmemiş olması onun için Allah nezdinde görevini
    yapmadığı anlamına gelmezdi. Çünkü Allah şu umumi kaideyi zaten ona
    bildirmişti.
    “Rabbin dileseydi, yeryüzündekilerin hepsi mutlaka iman ederdi. O halde
    sen mi insanları, inanmaları için zorlayacaksın? Allah’ın izni olmadan
    kimse iman edemez.” 1282
    Yunus (a.s.) yine de kavminin inkârcı tutumuna çok üzülüyordu. İşte
    ne oldu ise oldu, bu sıkıntı ve çaresizlik içindeki durum esnasında Allah’tan
    bir emir olmaksızın kavmini terk ederek yola koyuldu. Allah, Yunus’un bu
    davranışı hakkında Kur’an’da şöyle beyan eder: “Zünnun hakkında söylediğimizi
    an. O öfkelenerek giderken, kendisini sıkıntıya sokmayacağımızı sanmıştı.”
    1283
    Enbiyâ Sûresi’ndeki bu âyet-i kerimede Yunus’un (a.s.), kavmini terk
    etmesine sebep olarak öfkelenmesi gösterilir. Resulün öfkesi Allah’a değil,
    toplumuna karşıdır. Ayete görev kavmine kızan Yunus “kendisini sıkıntıya
    sokmayacağımızı sanmıştı.” ibaresi ile belirtilen; Allah’tan bir emir olmadığı
    halde kavmini terk etmiştir. Oysa Kur’an’da, Rasullerin kendi toplumlarından
    ayrılmalarının hep Allah’ın izniyle olduğunu görürüz:
    “Biz Mûsâ’ya: ‘Kullarımı geceleyin yola çıkar. Şüphesiz takip edileceksiniz’
    diye vahyettik.” 1284
    “Senin kavminden inanmış olanlar dışında (bundan sonra) kimse imarı
    etmeyecek. Onların yapageldiklerine üzülme. Nezaretimiz altında ve sana
    bildirdiğimiz gibi gemiyi yap...” 1285
    “Rabbim! Beni ve ailemi bunların yapa geldiği kötülükten kurtar.’ dedi.
    Bunun üzerine geride bulunan yaşlı bir kadın dışında, onu ve ailesini, hepsini
    kurtardık.” 1286
    1282 10/Yûnus, 99-100
    1283 21/Enbiyâ, 87
    1284 26/Şuarâ, 52
    1285 11/Hûd, 36-37
    1286 26/Şuarâ, 169-171
    • 441 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Dolayısıyla Yunus Peygamber’in, kavminin âkıbeti hakkında Allah’ın
    emrini beklemeden, yanlış bir kararla Allah’ın kendisini sıkıntıya sokmayacağını
    da zannederek toplumunu terketmesi “sünnetullah”a yani Allah’ın
    kanununa ters düşer. Yunus’un (a.s.) kavmini terk etmesinden sonraki
    olaylar şöyle gelişir:
    “Dolu bir gemiye kaçmıştı.
    Gemide olanlarla karşılıklı kur’a çekmişti ve yenilenlerden olmuştu. Bu
    sebeple denize atılmıştı.
    Kendini kınarken onu bir balık yutmuştu.
    Eğer Allah’ı teşbih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecek güne kadar
    balığın karnında kalacaktı.
    Halsiz bir halde iken kendisini sahile çıkardık.
    Onun için geniş yapraklı bir bitki bitirdik.
    Onu yüz bin veya daha çok kişiye rasul olarak gönderdik.” 1287
    Yaptığı yanlışlığın neticesinde Allah, Yunus’u sıkıntıya uğratır. Başına
    gelen bu musibetlerin kendi davranışı sebebiyle olduğunu idrak eden
    Yunus (a.s.) Allah’a kulluğunun bir ifadesi olan tevbe kapışma başvurur.
    Sonunda Allah onu tevbesini kabul eder. Ve onu yeniden kavmine Rasul
    seçer. Ummadığı halde Allah tarafından sıkıntıya uğratılan Yunus Allah’a
    kulluğun gereği olarak umutsuzluğa düşmez.
    Tevbe etmenin/geri dönüşün bir ibadet olduğunu en iyi bilen o şanlı
    Rasul’ün yaptığı tevbe sayesinde, Allah tarafından affedilir. Tekrar elçilikle
    görevlendirilir ve böylece kavminin yolunu tutar. “Sonunda ona inandılar,
    bunun üzerine biz de onları bir süreye kadar geçindirdik.” 1288 Yunus’un (a.s.)
    rasullükle tekrar vazifelendirilip kavmine yollanması ile beraber, kavminin
    bu sefer ona iman ettiğini görüyoruz. Bu olay da gösteriyor ki insanların
    hidayetinin tek müsebbibi Allah’tır. Hidâyet yalnızca onun elindedir.
    1287 37/Saffat, 139-147
    1288 37/Sâffât, 148
    • 442 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’da beyan edilen Yunus (a.s.)
    kıssasından çıkaracağımız dersler:
    Kur’an’ı imam kabul etmiş olanların, karşılarındaki inkârcıların hal ve
    tavırları ne olursa olsun tebliğ mücadelesini bırakmayarak, toplumlarından
    kendilerini soyutlamamaları gerekir.
    Müslümanlar, inkârcıların Kur’an karşısındaki katı tavırlarının belki bir
    gün Allah’ın hidayeti ile değişebileceğini unutmamalıdır. Bu yüzden Allah,
    Hz. Muhammed ve ashabına “Yanlarından güzelce ayrıl”, “yalanlayanları
    Bana bırak; onlara az bir süre tanı” diye emrederek onlardan sabretmelerini
    istemiştir. İnkârcılar hemen iman etmiyor diye acele etmemelerini, onlara
    süre tanımalarını istemiştir.
    Allah’ın kesin olarak iman etmeyeceklerini bildirmesi halinde toplumdan
    veya şahıslardan ilişik kesilebilir ki bu da günümüz toplumunda vahyin
    tekrar gelmesinin mümkün olamayacağına göre “okuma” tebliğ eylemi
    kıyamete kadar kesintisiz sürecektir.
    Toplumun inkârcı tavırlarına kızarak tebliğ vazifesinden yüz çevirip,
    dünya nimetlerine dalan yahut ıssız beldelere kaçma fikrinde olanlara Yunus’un
    (a.s.) kıssası en güzel ibrettir.
    Zaman bozuldu, bu insanlara din-min anlatılmaz diyerek toplumlarını
    terk edip inzivaya çekilen veya çekilmek isteyenlere en güzel örnek Yunus
    kıssasıdır.
    Toplumlarının iman etmelerinden ümit kesenlere; Yunus’un (a.s.) hatasını
    anlayıp tevbe etmesinden sonra tekrar rasullükle toplumuna gönderilmesi
    neticesi kavminin iman etme olayı, hidayetin Allah’ın elinde olduğunun
    en güzel öğüt ve ibret numunesidir.
    Sonuçta görülen odur ki hayatımızın her safhası Allah’ın takdiriyle
    gerçekleşmekte, onun müsaadesiyle gündemimiz oluşmaktadır. Kendimizi
    yetkimizin, sınırlarımızın Ötesinde görüp küfür-hidayet olayı hakkında
    gaybî yargılara varmamamız gerekir.
    • 443 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    İslâm tarihindeki bazı hadiseler de, bu hususta bize örneklik teşkil eder.
    Ömer bin Hattab, Halid b. Velid ve hatta Ebû Süfyan ve bunlar gibi nice
    İslâm düşmanlarının daha sonraları hidayete erdiklerini ve o andan itibaren
    İslam’ın savunucuları oldukları göz önüne alındığında tebliğ eyleminde
    sürekliliğin ve sabrın önemini daha iyi kavramak mümkün olacaktır.
    Tevbe ibâdetinin İslam’ın yegâne kulluk imkânlarından biri olduğu Yunus’un
    (a.s.) tevbesi ve Allah’ın bu tevbeye icabet etmesi ile kıssada ortaya
    konmuş olur. Yunus’un hatasını idrak etmesiyle beraber derhal gerçekleştirdiği
    Allah’a tevbesi, yanılan kullar için Allah’ın bahşettiği nimetin sınırını
    en veciz biçimde bize beyan etmektedir.1289
    Allah Rasûlünü Gözleri ile Yıkmak İsteyenler
    “O küfretmekte olanlar, zikri/Kur’an’ı işittikleri zaman, seni neredeyse
    gözleriyle yıkıp devireceklerdi.
    ‘O gerçekten bir delidir’ diyorlar. Oysaki o zikir/
    Kur’an, âlemler için bir öğütten başka şey değildir.”
    1290
    “İzlâk”ın Anlamları:
    “Seni neredeyse gözleriyle izlâk edeceklerdi, yıkıp devireceklerdi.”
    İlim
    adamları ve lûgatçiler, “izlâk” kökünden gelen “yuzliku” fiilinin şu mânâlara
    delâlet ettiğini belirtmişlerdir:
    1- Helâk etmeyi dilediler,
    2 -Uzaklaştırmayı, bulunduğu yerden ayrılmasını arzu ettiler,
    3- Bulunduğu şerefli makam ve dereceden gidermeyi istediler,
    4- Nüfuz etmeye yöneldiler,
    5- Yere düşürmeyi düşündüler,
    6- Risâleti tebliğden alıkoymayı tasarladılar.
    7- Fitneye düşürmek istediler,
    1289 Cengiz Duman, Haksöz Dergisi, Sayı: 35/36, Şubat/Mart 94
    1290 68/Kalem, 51-52
    • 444 •
    Ahmed Kalkan
    8- Kötülükle dokunmaya yöneldiler,
    9- Gözleriyle yiyip bitirmek istediler,
    10- Öldürmeyi umdular.
    İbn Abbas, İbn Mesud, el-A’meş, Ebu Vâil ve Müeahid: “Seni devireceklerdi”
    anlamındaki buyruğu: “Canının çıkmasına sebep olacaklardı”
    yani
    seni helâk edeceklerdi, öldüreceklerdi diye okumuşlardır. el-Herevî dedi
    ki: Onlar gözleriyle sana bakıp duruyorlar. Böylelikle
    seni sana besledikleri
    düşmanlıkları sebebiyle Allah’ın seni yerleştirmiş olduğu
    o üstün makamından
    kaydırmak, devirmek istiyorlar, demek istemektedir.
    el-Kelbî: Seni yere yıkıyorlar, diye açıklamıştır. Yine ondan es-Süddî ve
    Said b. Cübeyr’den şöyle açıkladıkları nakledilmiştir: Seni asaleti tebliğ etmek
    görevinden alıkoymak istiyorlar. el-Avfî: Seni yere yıkıyorlar. el-Müerric:
    Seni yerinden kaydırıyorlar, en-Nadr b. Şumeyl ve el-AhFeş: Seni
    fitneye düşürüyorlar. Abdu’1-Aziz b. Yahya: Sana ileri derecede hiddetle,
    yan yan bakıyorlar. İbn Zeyd: Sana dokunuyorlar (delirtmek istiyorlar).
    Cafer es-Sadık: Seni yiyorlar. el-Hasen ve İbn Keysan: Seni öldürüyorlar
    diye açıklamışlardır. Bu da göz ucuyla beni devirdi, gözüyle beni öldürdü,
    tabirlerine benzemektedir.
    Bu âyete nazar âyeti demek ve özellikle nazar duâsı olarak kabul etmek
    doğru değildir. Kâfirler, peygamberimize o kadar kin duyuyorlardı ki,
    Kur’ân’ı işittikleri zaman ona yiyecekmiş gibi bakıyorlardı. Âyetin halk kültüründeki
    “nazar” denilen inanışla herhangi bir ilgisi yoktur. Bu nedenle
    âyetin nazar duası diye okunması temelsiz ve yanlış bir davranıştır. Çünkü
    dua, Allah’tan bir şey istemektir. Bu âyette ise Allah’tan istenen herhangi bir
    şey yoktur. Allah’ın peygamberimize yaptığı bir açıklamayı içermektedir.
    Âyette “leyuzlikune bi-ebsârihim / Neredeyse gözleriyle seni devireceklerdi”
    ifâdesinin, göz değmesi anlamına geldiği görüşünde olanlar, görüşlerini
    hadîslerle desteklemişlerdir. Fakat burada kastedilen, Hz. Peygamber’e
    göz değeceği değil, kâfirlerin ona çok kızgınlıkla, onu yiyecek, devirecek
    gibi bakmaları anlatılmaktadır. Kelbî kelimesini “Neredeyse seni, mesajın
    tebliğ edilmesi görevinden çevireceklerdi”, Hasan-ı Basrî: “Neredeyse seni
    gözleriyle öldüreceklerdi” şeklinde mânâlandırmış, İbn Kuteybe ise: “Allah,
    • 445 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    gözü değen kimsenin, beğendiği şeye gözünün değmesi gibi onlar da sana
    göz değdireceklerdi” mânâsını kast etmiştir. “Sen Kur’an okuduğun zaman
    onlar sana öyle bir düşmanlık ve öfke ile bakıyorlardı ki neredeyse seni
    devireceklerdi, demektir” demiştir. İbn Abbâs, İbn Mes’ûd, A’meş ve Mücâhid
    ise bu kelimeyi “leyuzhikuneke” şeklinde okumuşlardır ki “seni helâk
    edeceklerdi” demektir. 1291
    İbn Kuteybe de bunu şu sözleriyle kabul etmemektedir: Nazar değen
    bir kimsenin beğendiği bir şeye nazarının değmesi gibi, onların nazarının
    peygamberimize değeceğini Yüce Allah kastetmiyor. Kastettiği şundan ibarettir:
    Sen Kur’an okuduğun zaman onlar az kalsın seni düşürecek noktaya
    varacak kadar düşmanlık ve kin ile sert ve keskin bakışlarla bakıyorlar.
    Kuşeyrî nazar konusundaki hadis rivayetlerinin bir kısmını pek isabetli
    bulmamış ve şöyle
    demiştir: “İsâbet-i ayn (nazar değmesi), ancak nazar
    edilen şeyin çok beğenilmesi ve nazar edenin içinden gelen bir hayretle ona
    bakmasıyla gerçekleşebilir. Bir şeyden tiksinmek, bir şeye kızmak ve öfkelenmek
    sûretiyle nazar değmesi olmaz. Hz. Peygamber’e kin ve nefret dolu
    gözle bakıyorlar ve ‘bu, herhalde delinin biridir’ diyorlardı. O bakımdan
    Rasûlullah (s.a.s.) Efendimiz hakkında bu bapta bir göz değmesi arzusu söz
    konusu
    değildir.
    İbn Kesir’in görüşüne göre de anlam şudur: Onlar sana olan kinlerinden
    ötürü seni kıskanırlar. Allah’ın seni koruması ve onlara karşı seni himaye
    etmesi olmasaydı sana zarar vermeye kalkışırlardı.
    “Gözleriyle seni yıkacaklar” ifâdesine Kelbî, “seni, risaletini tebliğ görevinden
    çevireceklerdi”, Hasan Basri: “Neredeyse seni gözleriyle öldüreceklerdi”,
    İbn Kuteybe: “Allah, gözü değen kimsenin, beğendiği
    şeye gözünün
    değmesi gibi onlar da sana göz değdireceklerdi mânâsını kast etmemiştir.
    Sen Kur’an okuduğun zaman onlar sana öyle bir düşmanlık
    ve öfke ile bakıyorlardı
    ki neredeyse seni devireceklerdi”
    mânâsını vermişlerdir.
    Mevdudi, bu âyetin tefsirinde şöyle der: “Sanki bakışlarıyla yiyecekler”
    Mekke kâfirleri o kadar kızgındılar ki, Kur’an’ı işittikleri zaman Peygamber’i
    sanki gözleriyle yiyeceklerdi. Onların bu hali İsra Sûresi 73. ve 77.
    ayetler arasında beyan edilmektedir.
    1291 Fethu'l-Kadîr: 5/277
    • 446 •
    Ahmed Kalkan
    Seyyid Kutub, bu âyetin tefsirinde şunları söyler: Bu bakışlar neredeyse
    Hz. Peygamberin adımlarını etkileyeceklerdi. Sarsılmasına, sürçmesine,
    dengesini ve gücünü kaybedip yıkılmasına neden olacaklardı. Hiç kuşkusuz
    bu, onların bakışlarının taşıdığı kin, kıskançlık, çekememezlik, kötülük,
    intikam, hırs, kızgınlık ve zehirden çok daha etkin anlatımlı bir ifadedir.
    Bu zehirli ve kızgın bakışlar, beraberinde iğrenç küfürler, âdi sövgüler
    ve aşağılık iftiralar da taşıyor: “O delidir’ diyorlardı.”
    Hârikalar saçanan fırça bu sahneyi Mekke’deki genel davet sahnelerinin
    arasından olağanüstü bir maharetle çizip evrensel perdede tescil ediyor.
    Böyle bir sahne, ancak kalplerinden ve gözlerinden böylesine kızgın
    ve aşağılık bir kin akan ileri gelen inatçı ve suçluların yer aldığı bir halkada
    yaşanabilirdi.
    “Oysaki o zikir/
    Kur’an, âlemler için bir öğütten başka şey değildir.”
    (68/Kalem, 52)
    Kâfirler, gözleriyle bile Peygamberimizi yok etmek istiyorlardı. Bu
    Kur’ân’ın âyetlerini işittiklerinde gözleriyle Peygamberimizi yemek istiyorlardı.
    Bu günde aynısı değil mi? Allah’ın kelamı her yerde okunmaya başlıyor.
    Karakollarda, kışlalarda, üniversitelerde kısaca her yerde okunmaya
    başlayınca,
    birilerinin gözleri belermeye başlamıştır. Gözleriyle müslümanları
    yok etmeye yöneliyorlar ama Allah (c.c) diyor ki; bu belirli
    gurubun, belirli
    yörenin, belirli bir ırkın kitabı değil, bütün âlemlere indirilmiş bir zikirdir,
    bir nasihattir, bir yol göstericidir. İnsanların gönüllerini
    etkileyecek kelimeler
    ve iman’esasları bizim elimizde olduğundan,
    bu yenidünya düzenini
    kurmak bize nasib olacaktır.
    “Oysa Kur’an âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir.”
    Oysa bir deli öğüt veremez. Bir deli yol gösterici evrensel mesajı taşıyamaz...
    Hiç kuşkusuz Allah doğru söylüyor. Suçlu iftiracılar ise yalan söylüyorlar...
    Sözü noktalamadan önce “âlemler” ifadesi üzerinde durmamız gerekir.
    Yüce Allah bu ifadeyi kullandığı zaman İslam daveti Mekke’de bilinçli
    bir inkâr ile karşı karşıyaydı. Davetin önderi konumundaki Hz. Peygamber
    ise bu kızgın, bu zehirli bakışların altında yol alıyordu. Müşrikler ellerin•
    447 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    deki her türlü imkânı kullanarak onunla yapacakları amansız savaşa hazırlanıyorlardı.
    Davet hareketi henüz erken vaktinde, emekleme dönemindeyken,
    bu amansız kuşatma altında yaşam savaşı veriyorken Ulu Allah bu
    davetin “evrenselliğini” ilan ediyordu. Çünkü davetin özü ve mahiyeti bunu
    öngörüyordu. Günümüzdeki iftiracıların iddia ettikleri gibi bu dâvâ Medine’de
    zafer kazandıktan sonra evrensellik kimliğine bürünmüş değildir.
    Aksine, Mekke’deki davet hareketinin ilk günlerinde, erken dönemde bu
    niteliğe sahipti. Çünkü evrensellik özelliği daha doğduğu andan itibaren bu
    davetin özünde yer eden değişmez ve kalıcı bir gerçektir.
    Âlemlerin Rabbi olan Allah böyle dilemiştir. İlk günlerinden bu hedefi
    göstermiştir. Kıyamete kadar da davetin hedefi bu olacaktır. Yüce Allah bu
    dâvânın bu niteliğe sahip olmasını dilemiştir. Ve o bu dâvânın hem koruyucusu,
    hem savunucusudur. Dâvâyı yalanlayanlarla girişilen savaşı O,
    üstlenmiştir. Bu yüzden dâvâ adamlarının, hüküm verenlerin en iyisi olan
    Ulu Allah hükmünü bildirinceye kadar sabretmekten başka yapacakları bir
    şey yoktur.1292
    İsterseniz kahrolun! İsterseniz çatlayın, patlayın! İsterseniz kabul etmeyin
    bu kitabı! İsterseniz reddedin bu peygamberi! Ama bilesiniz ki sadece
    size değil, sadece Araba değil, sadece Mekke’ye, Mekke ehline, sadece
    Türk’e, sadece o çağa, sadece bu çağa değil, bütün çağlara, bütün insanlara,
    bütün mahlukât ve mevcudata, bütün âlemlere bir uyarı, bir zikir, bir öğüttür
    bu Kur’an. Sizler bugün burada, bu ülkede, bu şehirde, bu zamanda bu
    Kitaba sahip çıkmazsanız bile elbette ona sahip çıkacaklar ve bu Kitapla
    izzet kazananlar olacaktır. Çünkü bu Kitap ne bu memleketle, ne de bu zamanla
    mukayyet değildir, diyor Rabbimiz. 1293
    Bu âyetlerde (68/Kalem, 51-52) müşriklerin, Hz. Muhammed’e karşı
    duydukları kıskançlık ve düşmanlık tasvir edilmektedir. Onlar, Peygamberin
    Kur’an okuduğunu duydukça âdeta gözleriyle onu yerinden kaydıracak,
    yiyecek, helâk edecek veya etkileyecek, nazar değdirecek gibi bakıyorlar ve
    O’na “mecnun” diyorlardı.
    1292 Seyyid Kutub, Fi Zılâli’l Kur’an, Kalem Sûresi, 51-52. âyetlerin tefsiri
    1293 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an
    • 448 •
    Ahmed Kalkan
    Mecnun; cinlenmiş demektir. Araplar şairlerin, sihirbazların ve kâhinlerin
    cinlerden ilham aldıklarına,
    herhangi bir dinin etkisine girip onun
    telkin ettiği sözleri söylediklerine inanırlardı. Hz. Muhammed’in de şair,
    kâhin veya sâhir (sihir yapan) gibi cinin etkisi altına girdiğini, söylediği
    sözlerin ona, cin tarafından telkin edildiğini sanıyorlar ve bu yüzden
    ona
    şair, kâhin, sâhir veya mecnun diyorlardı ki, bunların hepsi cinle ilişki kuran,
    cinin etkisinde
    hareket eden kimseler olarak kabul edilirdi.
    Bu nedenle Allah, Kur’an’ın bir cin telkini olmayıp
    kendi vahyi olduğunu
    belirtmek için “O, âlemler için bir öğütten başka bir şey değildir”
    buyurmuştur.
    Çünkü cin telkinleri saçma sapan bir takım kafiyelerden
    dizilmiş
    tutarsız sözlerdir. Onlarda hikmet
    ve öğüt yoktur. Oysa bu Kur’an
    yapmacık sözlerden
    uzak, baştanbaşa hikmet ve öğütle doludur ve kendisini
    dinleyenlere şan ve şereftir. Âyette yer alan “âlemler” tabiriyle bütün
    Arap kabileleri kast edilmiş olabileceği gibi bütün insanlık
    da kast edilmiş
    olabilir. Kur’an’ın daha sonra inmiş
    âyetleri de göz önünde bulundurulunca,
    birinci mananın daha güçlü olduğu anlaşılır. Ama yine de bu tabir için
    de Risâlet-i Muhammediyye’nin evrenselliğine
    işaret vardır.
    Bu âyet indiği zaman İslâm dâvâsı henüz Mekke
    devrini yaşıyordu.
    Bunca inkârla karşı karşıyaydı.
    İslâm’ın peygamberi bu zehirli bakışlara
    maruz kalıyordu. Müşrikler onunla savaşmak için ellerinden
    geleni geri
    koymuyorlardı. İşte o ilk anlarda, bu sıkıntı hisarları arasında İslâm evrenselliğini
    ilan ediyor. Günümüzde bir takım iftiracıların iddia ettiği
    gibi İslâm’ın
    evrensellik sıfatı sonradan Medine’de
    zafer kazanınca ortaya çıkmış
    olan bir sıfat değildi. Tam aksine Mekke devrinin daha ilk günlerinde
    bu
    sıfat ortaya konmuştu. Çünkü doğuşundan beri özünde var olan bir gerçekti
    bu.1294
    1294 Necmettin Şahinler, Kur’an’da Sembolik Anlatımlar, Beyan Yay. s. 325-327
    • 449 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    - 1-52. Âyetler -
    Kalem Sûresine Toplu Bakış ve Günümüze Çıkarımlar
    وَاْلقَلَ : kaleme andolsun ki وَمَا يسَْطُرُونَ : ve yazdıklarına مَا أَْنتَ : sen
    değilsin Nûn : ن بنِعْمَةِ رَبِّكَ : Rabbinin nimeti ile (sâyesinde) جْنُونٍ ƒ : بِ َ
    cinlenmiş/mecnûn وَإِنَّ : gerçekten لكَ : senin için جْرًا
    أَل : bir mükâfat
    vardır مَْنُونٍ  غَ يْ َ : kesintisiz وَإَِّنكَ : ve şüphesiz sen لعَلى : üzerindesin : خُلُقٍ
    bir ahlâk  عَظِي ٍ : çok büyük فَسَتُبْصُِ : yakında göreceksin وَيُبْصُِونَ : ve
    görecekler يِّيكُْ
    أَ
    بِ : hanginizin الَْفْتُونُ : fitneye tutulmuş (tutulduğunu) فلاَ
    تطِعْ : itaat etme, boyun eğme ¦ اْلُكَذِِّب ي نَ : yalanlayanlara وَدُّو : istediler
    (isterler ki) لوْ تدْهِنُ : onlara yumuşak davranıp tâviz veresin de : فيَُدْهِنُونَ
    onlar da sana tâviz versinler وَلاَ تطِعْ : sakın itaat etme كَُّ :َ (hiçbiri) her
    لَاََََّ ح
    فٍ : çokça yemin eden ¦ مَِ ي نٍ alçağa : هََّازٍ : ayıplayıp duran  مَشَّاءٍ بنَمِي ٍ : laf
    getirip götürene مَنَّاعٍ : durmadan engel olan  للْخَيْ : hayra مُعْتَدٍ : haddi aşan
     ثِي ٍ أَ : çok günahkâra عُتُلٍّ : kabaya كَبعْدَ ذَِل : (bundan sonra) üstelik  : زَِني ٍ
    soysuza أَنْ كَنَ : var diye ذَا مَالٍ : (malı var diye) mal sahibi ¦ وََبنِ ي نَ : ve
    oğَulları (var diye) إِذَا تتْ لَ : okunduğu vakit عَلَيْهِ : ona ُتنَا  آ يَ : âyetlerimiz قَال : (derler ki)dedi ¦ وَِّل ي نَ
    أََ ال  أَسَاطِي ُ :öncekilerin masalları سَنَسِمُهُ : yakında
    damga vuracağız عَلَ ا خْ لُرْطُوم : burnuna إِنَّ : Gerçek şu ki Biz هُْ بلَوْنَ : bunları
    da sınadık كََا : gibi  بلَوْنَ : sınadık (sınadığımız) أَصَْابَ ا جْ لَنَّةِ : bahçe
    sahiplerini إِذْ : hani أقَسَْمُوا : yemin etmişlerdi اÑ ليَصِْمُنَّ َ :onu mutlaka
    devşireceklerine dair ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabah vakti وَلاَ يسَْتَثْنُونَ : hiç kayıt
    koymuyorlardı فَطَافَ : (fakat,) kuşatıverdi اÑ عَلَيْ َ : onu طَاِئفٌ : kuşatan مِنْ رَبِّكَ : Rabbin tarafından وَهُْ : onlar ونَ ƒئ ُِ نَ : uyurlarken : فَأَصْبَحَتْ
    (sonunda) oldu Ô كَلصَِّي ِ : devşirilmiş gibi فتََنَادَوا : (nihâyet) birbirlerine
    seslendiler ¦ مُصِْبحِ ي نَ : sabahleyin أَنْ اغْدُوا : erken gidin : عَلَ حَرِْثكُْ
    tarlanıza  إِنْ كُنتُ ْ : eğer siz ¦ صَارِمِ ي نَ : devşirecekseniz فَانطَلَقُوا : derken, gittiler
    • 450 •
    Ahmed Kalkan
    وَهُْ يتَخَافَتُونَ : fısıldaşarak اÑ أَنْ لاَ يدْخُلَنَّ َ : sakın oraya girip de اْليَوْمَ : bugün
    عَلَيْكُْ :karşımıza çıkmasın ¦ مِسْكِ ي نٌ : hiçbir yoksul وَغَدَوْا : erkenden çıktılar
    ¬ عَلَ حَرْدٍ قَادِرِي نَ :güçleri yetebilirmiş gibi فَلََّا رَأَوْهَا : fakat onu görünce : قاَلوُا
    dediler  إِنَّ : kesinlikle Biz لضََالوُّنَ : şaşırmışız بلْ : hayır نُãنَ ْ : Biz : مَْرُومُونَ
    tamamen mahrumuz قَالَ : dedi ki أَوْسَطُهُمْ : mûtedil olanları أََلْ أَقُلْ : ben
    dememiş miydim لكُْ : size لوَْلاَ تسَُبِّحُونَ : tesbih etmeniz gerekmez miydi
    قاَلوُا : dediler ki سُبْحَانَ : Seni tesbih ederiz رَبِّنَا : Rabbimiz  إِنَّ : gerçekten
    bizler ¦ كُنَّا ظَاِلِ ي نَ : zâlimlermişiz فَأَقْبَلَ : ardından başladılar مْ عَلَ بعْضٍ æ :َبعْ ضُ ُ
    birbirlerini يَتَلَوَمُونَ : kınamaya قاَلوُا : dediler ki وَيْلَنَا يَ : yazıklar olsun bize  إِنَّ
    : gerçekten biz ¦ كُنَّا طَاغِ ي نَ : azgınmışız عَسَ : belki رَبُّنَا : Rabbimiz أَنْ يبْدَِلنَا
    :öncekilerin ا خَيْ ً : daha hayırlısını اÑ مِنْ َ : ondan  إِنَّ : şüphesiz Biz : إِلَ رَبِّنَا
    yalnızca Rabbimize رَاغِبُونَ : rağbet eden kimseleriz كَذَِلكَ : işte böyledir
    اْلعَذَابُ : azâb خِرَةَِ أ لَوََلعَذَابُ ا : âhiret azâbı ise  أَكْبَ ُ : muhakkak çok daha
    büyüktür لوْ كَُنوا يعْلَُونَ :َ keşke bilselerdi إِنَّ : Doğrusu ¦ للُْتَّقِ ي نَ : muttakîler
    (takvâ sahipleri) için مْê عِنْدَ رَبِّ ِ : Rableri katında  جَنَّاتِ النَّعِي ِ : naîm
    cennetleri vardır أَفَنَجْعَلُ : Biz kılar mıyız (yapar mıyız) hiç ¦ : اْلُسْلِِ ي نَ
    müslümanları ¦ كَْلُ ج�ْ رِمِ ي نَ : o günahkârlar gibi مَا لكُْ : size ne oluyor : كَيْفَ
    nasıl كُُونَ ãت َْ : hüküm veriyorsunuz أَمْ لكُْ كِتَابٌ : yoksa sizin için bir kitab
    mı var فِيهِ تدْرُسُونَ : ders aldığınız إِنَّ : mutlaka لكُْ : sizindir diye فِيهِ لَا ونَ  يَتَخَ يَّ ُ : beğenip seçtiğiniz her şey انٌ ƒ أَمْ لكُْ أَيْ َ : yoksa yeminleriniz mi
    vardır عَلَيْنَا : üzerimizde ِلغَةٌ بَ : sürecek إِلَ يوْمِ اْلقِيَامَةِ : Kıyâmet gününe
    kadar إِنَّ لكُْ :sizin diye كُُونَ ã لََا ت َْ : ne hükmederseniz سَلْهُم : sor onlara
    مْê أَيُّ ُ : hangisi بذَِلكَ : ona  زَعِي ٌ : kefil أَمْ yoksa (var mı?) : لُمْ : onların كَءُ ô : شُ َ
    ortakları mı فلَيَْأتْوُا : (o halde) getirsinler مْê كَئِ ِ óب شُ َ : ortaklarını إنِْ كَنوُا : iseler
    ¦ صَادِقِ ي نَ : doğru sözlü يوْمَ : o gün يكْشَفُ : ortaya çıkar ,açılır : عَنْ سَاقٍ
    gerçek وَيُدْعَوْنَ : ve dâvet edilirler إِلَ السُّجُودِ : secdeye فَلا يسْتَطِيعُونَ : güçleri
    yetmez (to vaki) خَاشِعَةً : önlerine eğilmiş أَْبصَارُهُ : igözler مْö هَ ق ُُ ÷ : ت َْ
    kendilerini kaplamış olarak ذِلَّة : bir zillet وَقَدْ كَُنوا يدْعَوْنَ : hâlbuki dâvet
    • 451 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    olunuyorlardı إِلَ السُّجُودِ : secdeye وَهُْ : onlar سَالُِونَ : sapasağlam iken û فَذَرْ نِ ي
    : (o halde) Bana bırak وَمَنْ يكَذِّبُ : yalanlayanları ذَا الَْدِيثِ êبِ َ : bu sözü
    مْù سَنَسْتَدْرِ جُ ُ : Biz onları derece derece azaba yaklaştıracağız مِنْ حَيْثُ : bir
    yerden لاَيَعْلَُونَ : bilmeyecekleri وَأُمِْ ي ل : Ben mühlet veriyorum, süre
    tanıyorum لُمْ : onlara إِنَّ : elbette كَيْدِي : planım ¦ مَتِ ي نٌ : sapasağlamdır أَمْ
    تسْأَُلُمْ : yoksa onlardan istiyor musun ki أَجْرًا : bir ücret مْüفَ ُ : onlar مِنْ مَغْرَمٍ
    : haksız bir borçtan dolay مُثْقَلوُنَ : ağır bir yük altında kalmış olsunlar أَمْ
    عِنْدَهُْ : yoksa onların yanında mıdır اْلغَيْبُ : gayb مْüفَ ُ : onlar mı : يَكْتُبُونَ
    yazıyorlar  فَاصْبِ ْ : sabret لُِكِْ رَبِّكَ : hükmüne Rabbinin وَلاَ تكُنْ : ve olma
    كَصَاحِبِ الُْوتِ : balık sahibi/arkadaşı gibi إِذْ : hani دَى نَ : o çağrıda
    bulunmuştu وَهُوَ مَكْظُومٌ : gamla dolu olarak لوْلاَ أَنْ تدَارَكَهُ : eğer ona
    ulaşmasaydı نعْمَةٌ : bir nimet مِنْ رَبِّهِ : Rabbinden لنُِبذَ : mutlaka atılmış
    olacaktı ْلعَرَاءِ بِ : çıplak bir yere وَهُوَ مَذْمُومٌ : yerilmiş bir halde فَاجْتَبَاهُ : fakat
    onu seçti رَبُّهُ : Rabbi عَلَُ |فجََ : ve onu kıldı ¦ مِنْ الصَّالِِي نَ : sâlih olanlardan وَإِنْ
    يكَدُ : neredeyse كَفَرُوا ¬ اَّلذِي نَ : küfürlerinde ısrar edenler لِقُونَكَ  لَ يُ زْ : seni
    devireceklerdi بْصَارِهِْ
    أَ
    بِ : gözleriyle اَّ سَِعُوا لَ : duyduklarında الذِّكْرَ : zikri وَيَقُولوُنَ : bir de diyorlar نَّهُ إِ : o, gerçekten جَ� نُْونٌ لَ : bir delidir : وَمَا هُوَ
    hâlbuki o إِلاَّ : ancak ذِكْرٌ : bir öğüttür ¦ للْعَالَِ ي نَ : âlemler için
    “Nûn. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki
    (Rasûlüm), sen -Rabbinin nimeti sâyesinde- mecnun değilsin.
    Hiç şüphesiz senin için kesintisiz (bitip tükenmeyen) bir ecir/mükâfat
    vardır.
    Ve sen elbette yüce bir ahlâka sahipsin.
    Yakında sen de göreceksin, onlar da
    Hanginizde delilik olduğunu, hanginizin fitneye tutulup çıldırdığını; sınandığını.
    • 452 •
    Ahmed Kalkan
    Şüphesiz Rabbin, kimlerin Kendi yolundan saptığını ve kimlerin doğru
    yolda olduğunu herkesten iyi bilir.
    Öyleyse yalanlayanlara boyun eğip itaat etme. Onlar istediler ki, sen
    yumuşak davranıp tâviz veresin de onlar da sana yumuşak davranıp tâviz
    versinler.
    Sakın boyun eğip itaat etme; çokça yemin eden hiçbir alçağa,
    Ayıplayıp duran, laf getirip götürene.
    Durmadan hayra engel olan, haddi aşan, çok günahkâra,
    Kabaya, üstelik soysuza,
    Mal ve çocukları var diye,
    Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ der.
    Yakında burnuna damga vuracağız.
    Biz, vakti ile “bahçe sahiplerini” sınadığımız gibi, onları da sınadık. Hani
    onlar (bahçe sahipleri) sabah olurken kimse görmeden o bahçenin ürünlerini
    toplayacaklarına yemin etmişlerdi.
    Onlar istisna da etmiyorlardı.
    Ancak onlar uyurken Rabbin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
    sarıvermişti de.
    Bahçe simsiyah olmuştu.
    Sabahleyin birbirlerine seslendiler.
    ‘Haydi ürünleri toplayacaksanız erkenden ekininize gidin’ diye.
    Derken yürüdüler ve şöyle fısıldaşıyorlardı:
    ‘Sakın bugün hiçbir yoksul bahçeye girip yanımıza sokulmasın.’
    • 453 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Ürünleri toplayacaklarından emin olarak erkenden gittiler.
    Fakat bahçeyi görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler.
    ‘Hayır doğrusu biz mahrum bırakıldık.’
    Mûtedil olanları, “Ben size demedim mi? Allah’ı noksan sıfatlardan tenzih
    etmeniz gerekmez miydi?” dedi.
    ‘Rabbimizi tesbih ederiz, doğrusu biz kendi kendimize zulüm etmişiz’ dediler.
    Ardından, kabahati birbirlerine yüklemeye başladılar.
    Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize! Gerçekten biz azgın kimselermişiz.’
    ‘Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini verir; doğrusu artık, Rabbimizden
    dilemekteyiz.’
    İşte azab böyledir. Âhiret azâbı ise elbette daha büyüktür. Keşke bilselerdi.
    Şu da muhakkak ki, takvâ sahipleri için Rableri katında nimetleri bol
    cennetler vardır. Öyle ya, (Allah’a) teslimiyet gösterenleri, (o) günahkârlar
    gibi tutar mıyız hiç?
    Size ne oluyor? Ne biçim hüküm veriyorsunuz?
    Yoksa size ait bir kitap var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz?
    Onda, beğendiğiniz her şey sizin için mutlaka vardır (diye mi yazılı)?
    Yoksa, “Ne hükmederseniz mutlaka sizindir” diye sizin lehinize olarak
    tarafımızdan verilmiş, kıyamet gününe kadar geçerli kesin sözler mi var?
    Sor onlara: Bu iddiayı onların hangisi savunacak?
    Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde doğru iseler, hadi getirsinler
    ortaklarını!
    • 454 •
    Ahmed Kalkan
    O gün gerçekler bütün çıplaklığıyla ortaya çıkar ve secdeye dâvet edilirler;
    fakat güç getiremezler.
    Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde kendilerini zillet bürür. Hâlbuki
    onlar, sapasağlam iken de secdeye davet ediliyorlardı (fakat yine secde
    etmiyorlardı).
    (Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı) yalan sayanı Bana bırak (kendini
    üzme). Biz onları, bilmedikleri bir yönden yavaş yavaş azâba yaklaştırıyoruz.
    Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim planım çok sağlamdır!
    Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir borç
    altında mı kalıyorlar?
    Yahut gaybın bilgisi onların nezdinde de, onlar mı (istedikleri gibi) yazıyorlar?
    Sen Rabbinin hükmünü sabırla bekle. Balık sahibi (Yunus) gibi olma.
    Hani o, dertli dertli Rabbine niyaz etmişti.
    Şayet Rabbinden ona bir nimet yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, kınanacak
    bir halde ıssız bir diyara atılacaktı.
    Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve onu sâlihlerden kıldı.
    O inkâr edenler Zikr’i (Kur’an’ı) işittikleri zaman, neredeyse seni gözleriyle
    devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve hasetlerinden) ‘Hiç şüphe yok o bir
    delidir’ derler.
    Oysa o (Kur’an), âlemler için ancak bir zikrdir/öğüttür.” (68/Kalem, 1-52)
    Kalem Sûresinin Mesajı
    Birey ve toplum olarak kendimizi vahiy doğrultusunda yeniden yapılandırmak
    zorundayız. Kur’an, bizim hayatımıza ve İslâmî harekete doğrudan
    müdâhale ediyor. Bizim elimizden tutmak istiyor. Vahiy, bireyi
    kurtarmak istediği kadar İslâmî değişim ve dönüşüm için siyasî ve sosyal
    • 455 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    projelere de örneklik ve rehberlik etmek istiyor. Bu açıdan düşünce ve eylem
    planında Kalem sûresinin mesajı ve bu sûreden elde ettiğimiz bazı
    sonuçları şöyle sıralayabiliriz:
    1- Alâk sûresinde doğru ilmi ‘okumak’ vurgulanırken,
    Kalem sûresinde doğru ilmi ‘yazmak’ yani ‘yaşamak, tebliğ etmek/duyurmak,
    paylaşmak’ vurgulanır.
    Bu sıralama bize hangi sırayla ve hangi şekilde hareket etmemiz gerektiğinin
    yollarının, kulunu yaratan tarafından mükemmel şekilde gösterildiğinin
    bir ifadesidir.
    Edebiyata, şiire, söz sanatlarına hayli önem verildiği halde, okumayan
    ve yazmayan bir topluma, ilk inen âyetlerde okuma ve yazmanın önemi
    vurgulanıyor. Kaleme ve yazdıklarına yemin edilerek dikkat çekiliyor. Aynı
    problemin yaygın olduğu günümüzde de aynı dikkat çekmeyi hatırlatmak
    icap ediyor. İslâmî hareketin bel kemiğini vahiy istikametinde okumak ve
    yazmak/tebliğ etmek oluşturacaktır, oluşturmalıdır (1-52. âyetler).
    2- Adını, ilk âyetinde geçen “kalem” kelimesinden alan bu sûrede Rabbimiz
    kaleme yemin ederek dikkatlerimizi ona çeker. İnzâl olunan ilk iki
    sûre olan Alâk Sûresiyle Kalem sûresinin birlikte temel mesajı şu olmalı:
    Doğru okunacak, akledilecek, doğru yaşanacak. Böylece bitmez bir ecre
    ulaşılacak (1-52. âyetler).
    3- Kalem ve yazı… Yazmak, okumanın (ikra) bir uzantısı olmalı. Okumadan
    yazmanın yanlışlığına işaret edilir. Okumak, ama yazmamak, öğrenmek
    ama öğretmemek… Müslüman dâvâ adamlarının tıkanmalarının,
    yorgunluk ve bıkkınlık şeklinde ortaya çıkan hastalıklı bir tip olmalarının
    en önemli sebeplerinden biri.
    Gıda zehirlenmesi gibi bir şey. Çok kaliteli de olsa aldığı gıdaları hazmedip
    usûlüne göre dışarı çıkaramamak ne ise, okuduklarını başkalarına
    tebliğ edememek; yazamamak, yani özümseyip yaşadıktan sonra zihinden
    dışarı çıkaramamak da o.
    • 456 •
    Ahmed Kalkan
    Yazmayan okumayı da terk ediyor, en azından azaltıyor. Okumayı terk
    eden de adımlarını artık geri geri atıyor, dâvâdan uzaklaşıyor, tuğyâna adım
    adım yaklaşıyor. Vahiy ve vahyin öngördüğü kulluk, nesilden nesle kalemin
    gücüyle aktarılacağından, kalem yazmak zorundadır, dili ve kalemi konuşturmak
    zorundadır okuyan insan, yani dâvâ adamı (1. âyet).
    4- “Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun ki” Kitabın başka âyetlerinde
    kitaba (neşredilmiş kâğıtlar içinde yazılı kitaba1295, -hidâyet yolunuapaçık
    gösteren mübîn Kitab’a1296, hakîm olan Kur’ân-ı Kerim’e1297) yemin
    eden Rabbimiz, bu âyetlerde kaleme ve yazdıklarına yemin ediyor. Burada
    yemin edilen kalemin bütün kalem cinsi veya kıyâmet gününe kadar olacak
    şeyleri “Levh-i mahfûz”a yazan ya da “Kirâmen Kâtibîn”in kendisiyle yazdığı
    kalem olduğu selefin görüşü olarak tefsirlerde kaydedilir.1298 Fahreddin
    Râzî’ye göre kalem, akıldır.
    “Kalem sahibi kimseler birçok büyük işler yapabilirler. Ancak; fikirlerinin
    yaşaması pahasına kendilerini fedâ etmeleri şartıyla... Fikirlerinin, kan
    ve canları karşılığında mânâlanması şartıyla... ‘Hak’ bildikleri şeyin ‘Hak’
    olduğunu fütur etmeden söyleyip, gerekirse bu uğurda başlarını vermeleri
    şartıyla...” 1299 (1. âyet).
    5- Okumaya değil de kaleme yemin edilmesi, okumaya gösterilen özenden
    çok daha fazla özen yazmaya özen gösterilmesi mesajını vermektedir.
    Yazının sorumluluğu daha büyüktür. Okumak daha çok bireysel olduğu
    halde yazmak toplumsal bir görevdir. Doğru yazmak için doğru okumak
    gerekir. Okumadan yazılmaz. Maalesef okurlarımız yazmaz, yazarlarımız
    da okumaz. Okur-yazar olmak zorundayız (1. âyet).
    6- Kim demiş Peygamber okuma(z)dı, yazma(z)dı diye. Ondan daha
    güzel vahyi okuyan mı tanıyorsunuz? O mu yazmadı? Öyle bir yazdı ki,
    dünyanın göbeğine yazdı, tüm dünyaya yazdı. Herkesin her zaman okuyabileceği
    şeyleri yazdı. Tarihe yazdı, tarih yazdı. Gönüllerimize yazdı. Salât
    ve selâm olsun O’na (1. âyet).
    1295 52/Tûr, 2
    1296 43/Zuhruf, 2
    1297 36/Yâsin, 2
    1298 Âlûsî, c. 29, s. 24; el-Keşşaf, c. 3, s. 477
    1299 Şehid Seyyid Kutub
    • 457 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    7- “Oku”: İslâmî hareketin teorisi, “yaz”: Pratiği. “Oku” yani anla, “yaz”
    yani hazmet. “Oku” öğren, “yaz” tebliğ et. Oku: Yönel, değiş. Yaz: Yönlendir,
    gündem oluştur.
    Hazırcı ve tüketici bir tip istenmiyor. Okuyan, çözüm üreten; yük olan
    değil yük alan bir tip yetiştirilmek isteniyor (1. âyet).
    8- “Satır satır yazana yemin olsun.” Satır satır, tedricî olarak, aşama aşama,
    her gün, sürekli. Satır satır; sistemli, düzenli, planlı, programlı. Satır
    satır; sadır sadır…
    9- “Sen, Rabbininin nimeti sayesinde, mecnun değilsin.” Rabbinin nimeti
    kime gelirse o mecnun olmaz. O kâfirler bu çeşit nimete sahip olamadığı
    için esas onlar mecnun sayılırlar.
    Vahiy gibi güzel mesajlar getiren ve hayatında hep güzel işler yapan
    insan, hiç akıl nimetinden mahrum olabilir mi? Sen mecnun değilsin, akıllısın.
    Vahyi akılla anlarsın, böylece tükenmeyen ecre ulaşırsın (1. âyet).
    10. “Sen mecnun değilsin.” Müşriklerin sözlü saldırısına cevabı Allah
    vermektedir. Vahyi insanlara tebliğ eden, insanlara tevhidi sunan kişilere
    saldıranlar olunca, Allah olacaktır onun yardımcısı. Onu Allah savunacak,
    zâlimlerin saldırılarına cevabı dâvânın esas sahibi verecektir. Okuyan ve
    yazan dâvâ adamını teselli edip ona destek olacak olan Allah’tır (2. âyet).
    11- Hz. Peygamber’e yapılan “mecnun” iftirasını sadece eski câhiliyye
    insanı atmıyor, güncel câhiliyyede de nice öğretmen, medya mensubu ve
    politikacı, muhteşem ahlâk örneği Yüce Rasûl’e, onun ne dediğini bilmeyen
    bir şair, vahyi Allah’tan değil de cinlerden alan bir şaşkın olduğunu (hâşâ)
    iddia edebiliyor. Yine, sünnetullah gereği; nice dâvâ erleri de “deli, meczup,
    gerici, radikal, aşırı, sert” gibi ithamlara muhâtap olmaktadır, olacaktır.
    Bundan kaçmak mümkün değildir (2. âyet).
    • 458 •
    Ahmed Kalkan
    12- Mecnun olmamak, yani aklını kullanmak, akletmek; gerçek ilim sahibi
    olanların niteliğidir. Gerçek akıl sahipleri, gerçek âlimlerdir. “Biz meseleleri
    insanlar için açıklıyoruz, ama onları âlimlerden başkası akletmez.” 1300
    Âlim, çok bilen değil, aklını kullanan ve Allah’tan hakkıyla haşyet duyup
    korkandır1301 (ikinci âyet).
    13- Mecnûn olmak, aklı kilitlemektir, yani aklı devre dışı bırakmak.
    Aklın görevi; araştırma, düşünme ve gerçeği bulmadır. Araştırmayan, düşünmeyen
    akıl, görevini yerine getirmemiş akıldır ki, sahibini hayvandan
    daha aşağı duruma sürükler. Akıl çalışmayınca görevini yerine getiremez
    ve sahibini taklit bataklığına düşürür. Taklit ise, araştırma ve düşünmenin
    baş düşmanıdır. Allah, kitabında taklidi, donukluğu kınarken; araştırıcı
    aklı övmektedir. İslam taklitçiliğe karşı çıkmıştır. Çünkü taklitçilik, Allah’ın
    insana en büyük nimetlerinden olan aklı kullanmamak, başkalarına körü
    körüne uymaktır (ikinci âyet).
    14- Allah ile birlikte başka bir ilâhın olmadığını ve vahye teslim olunması
    gerektiğini akıl bulmak zorundadır. O’nun asıl görevi bu yüce gerçeği
    araştırıp bularak teslim olmak, ona göre yaşamaktır. Akıl Allah’ı bulmanın
    yanında O’na şükretmeyi de bilecektir. Aklı ile Allah’ı bulan ve O’na şükreden
    sıkıntıda olsa da bahtiyardır. Allah’ı bulamayan ise, bollukta olsa bile
    yine de bedbahttır.
    Aslında gerçek akletme ve bilme gücüne sahip olmayanlar, yani Allah’ın
    verdiği aklı kullanmayanlar, kafaları küflenmiş, kalpleri mühürlenmiş ve
    mânevî pisliklerle kararmış olanlar, bilgi ve kültürleri büyük zannedilse
    bile, gerçek cahillerdir, esas mecnun onlardır (2. âyet).
    15- Aklı aşağılayan ve deliliği kutsayan bir anlayış Kur’an’dan referans
    alamaz ve İslâmî olamaz. Akıl kelimesi, Kur’an’da 49 yerde ve tümü fiil
    halinde geçer. İsim olarak hiç geçmez. Bundan yola çıkarak diyebiliriz ki,
    Kur’an anlayışında salt akıl, kullanılmadıkça potansiyel olarak bir anlam
    ifade etmez. Aklı devamlı olarak fiil/eylem halinde kullanan Kur’an âyetleri,
    akletmenin, yani aklı kullanmanın ve doğru düşünmenin önemine dikkat
    çekmektedirler. Kur’an his diliyle insanın gönlüne hitap ederken, delil
    diliyle de onun aklını iknâ etmektedir. Kur’an-ı Kerim’e göre insanı insan
    1300 29/Ankebut, 43
    1301 35/Fâtır, 28
    • 459 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    yapan, onun her türlü fiillerine anlam kazandıran, Allah’ın emirleri karşısında
    yükümlülük (mükelleflik) altına sokan ve ona sorumluluk yükleyen
    akıldır.
    Aklını kullanmayanları müslüman kabul etmediği gibi insan olarak
    bile görmez Kur’an. Bazıları, bu akıl gücünü ve yeteneğini kullanmazlar.
    Özellikle, evrendeki yaratıklara bakıp, Yaratıcıyı idrâk etmezler. Ya da
    O’nun huzurundaki konumlarını, insan olarak durumlarını düşünmezler,
    akıllarını kullanıp kendilerine faydalı olacak ve onları kurtaracak işleri
    yapmazlar. Kur’an bu tipleri şu örnekle anlatıyor: “(Hidâyet çağrısına kulak
    vermeyen) kâfirlerin durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların
    durumuna benzer. Çünkü onlar, sağırdır, dilsizdir, kördür; bundan
    dolayı akıl erdirmezler, düşünmezler.”1302 Aklını gereği gibi kullanmayanlar,
    sağır, dilsiz ve kör gibidir. Gerçeği duymazlar, dilleriyle ikrar etmezler (dile
    getirmezler), gözleriyle görüp anlamazlar. Onların akılları bu noktada hiç
    bir işe yaramamaktadır.
    16- “Gerçek şu ki, Allah katında, yerde hareket edenlerin en şerlisi (kötüsü)
    akıl erdirmez sağırlar ve dilsizler (düşünmeyen, hakkı duyup söylemeyenler)
    dir.”1303 İnkârcılar, akıl ni’metine rağmen Allah’ı ve O’nun gönderdiği
    gerekleri anlamıyorlarsa, akletmiyorlarsa; gerçekleri duyamıyorsa ve hakikatler
    yerine birtakım saçma sapan sözler konuşuyorlarsa, onlar sağır ve
    dilsizdirler. Kur’an, insanlığa lâyık olmayan böyle özellik taşıyan kimseleri
    hayvanlar safında görmüş ve onlardan, yeryüzünde debelenen hayvan diye,
    hem de o hayvanların en kötüsü olarak söz etmiştir. Aklını kullanmayıp da
    inkâr, isyan ve sapıklık üzere devam edenlere azaptan başka bir şey yoktur.
    1304 Cehennem azabından kurtuluş yolu da akletmek, aklı kullanmak ve
    vahiy ile gelen gerçeğe teslim olup Allah’a kulluk yapmaktır. 1305
    Görüldüğü gibi Kur’an bütün insanları akletmeye, aklı gereği gibi ve
    yerinde kullanmaya davet ediyor. Türkçe’deki deyimle ‘aklını başına alanlar’
    hayatın sırlarını çözerler, varlığın ve onun ardından gelen ölümün arkasındaki
    gerçeği görürler. Kendilerine faydalı olan şeyleri tercih ederler, zararlı
    olanlardan kaçınırlar. Kur’an, mü’minler için bazı hükümleri sıraladıktan
    1302 2/Bakara, 171
    1303 8/Enfâl, 22
    1304 10/Yûnus, 100
    1305 67/Mülk, 10
    • 460 •
    Ahmed Kalkan
    sonra; “İşte Allah, size âyetlerini böyle açıklar; umulur ki akıl erdirir, aklınızı
    kullanırsınız”1306 buyuruyor. Demek ki mü’minler de akıllarını kullanıp
    Allah’ın koyduğu hüküm ve kanunların hikmetini anlamak ve hükümleri
    yerine getirmekle görevlidirler. Akıl iki şekilde kullanılabilir. Bu kullanımlardan
    biri insanı dünya ve âhiret saadetine götürürken; diğeri hüsranda
    bırakır. Eğer insan aklını her şeyden üstün görür, tek ölçü ve tek hâkim
    kabul ederse, bu düşünce onu küfre, dalâlete ve sapıklığa götürür. Aklın bu
    tür kullanımı, Kur’an’a göre aklı kullanmamaktır, akılsızlıktır. Fakat aklını
    usûlüne göre ve Kur’an’ın ruhuna uygun bir şekilde, vahyin rehberliğinde
    kullanır ve bu nimetin farkına varırsa, o zaman akıl, sahibini hakikati keşfetmeye,
    dünya ve âhiret saâdetine iletir (2. âyet).
    17- Ancak Rabbinin nimeti kesintisizdir. Diğer maaşlar, yardımlar geçicidir,
    faydası sınırlıdır. Faraza, taviz versen karşılığında insanlardan alacağın
    karşılığın ne kadar “semenen kalîlâ”, “metâun kalîl” olduğunu unutmamak
    gerekiyor. O yüzden peygamberler hep şöyle dedi: “Buna karşı sizden
    hiçbir ücret istemiyorum. Benim ücretimi (mükâfatımı) verecek olan, ancak
    âlemlerin Rabbi Allah’tır.” 1307 Aynı ifadeleri Hz. Muhammed’in (s.a.s.) de
    kavmine belirtmesi istenir 1308 (3. âyet).
    18- Rasûlullah yalnızca Kur’anî tâlimatları insanlığa tebliğ etmekle kalmamış,
    o tâlimatları kendi zâtında da tatbik ederek buna örnek olmuştur.
    Rasûlullah’a yapılan ithamlara karşı Allah O’nun yüce bir ahlâk sahibi olduğunu
    beyan eder.
    İslâm ahlâkı, bütün kusursuzluğu ile, bütün güzelliği ile, bütün dengeliliği
    ile, bütün doğruluğu ile, bütün sürekliliği ile ve bütün kalıcılığı ile Hz.
    Muhammed’in kişiliğinde somutlaşmıştı. Yüce Allah’ın şu yüce övgüsünde
    ifadesini bulmuştu: “Ve sen yüce bir ahlâka sahipsin.” (4. âyet)
    19- “Allah’a ve âhiret gününe kavuşmayı umanlar ve Allah’ı çokça zikredenler
    için en güzel örnek” olan Hz. Muhammed (s.a.s.), rahmeti her şeyi
    kuşatmış olan Allah’ın tasdikiyle “yüce bir ahlâk” üzere yaşamıştır.
    1306 2/Bakara, 242
    1307 26/ Şuarâ, 109; 26/Şuarâ, 127, 145, 164, 180; 11/Hûd, 29, 50-51, 88; 10/Yûnus, 72; 26/Şuarâ, 109-110
    1308 25/Furkan, 57; Ve yine bk. 52/Tûr, 40; 68/Kalem, 46; 12/Yûsuf, 104; 42/Şûrâ, 23; 38/Sâd, 86; 34/Sebe', 47;
    6/En'am, 90; 36/Yâsin, 21
    • 461 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Saflar netlik kazanmıştır. Ayrışma gerçekleşmiş, hakla bâtıl açığa çıkmıştı.
    Çünkü Kur’an inzâl olmuş, Muhammed, “rasûl” unvanını almıştır.
    Bir tarafta muhteşem bir ahlâk örneği “el-emîn” bir güzel şahsiyet. Diğer
    tarafta, yalan(layı)cı, laf getirip götüren, çokça yemin eden, herkesi kötüleyen,
    hayra engel olan, saldırgan, günahkâr, kaba, alçak insanlar… (4. âyet).
    20- Göreceksin, onlar da görecek; yakında. Görecek iç dünyasında. Görecek
    âhirette ve dünyada. Yalancının mumu yatsıya kadar yanar.
    Moral veriyor Rabbimiz, teselli ediyor. Rabbin arkanda, destekçin O.
    Geleceği O bilir ve O garanti ediyor. Zorluklar geçici, iftiraların etkisi sınırlı,
    yarınlar ise Allah’ın izniyle parlak. Ümitsiz olmak yakışmaz.
    Bu olumsuz durumlar, nasıl sadece o devrin kâfirlerini değil, tüm devirlerin
    müşriklerini de içeriyorsa, olumlu özellikler de sadece Peygamberimiz
    için anlaşılmamalı. “Deli” denen, benzeri ithamlarla yaftalanıp kınanan
    her mü’min geçerli. Allah’ın “akıllı” dediğine tüm dünya “deli” dese
    ne gam! Akılsızların akıllılara akıllı demesini beklemek ne kadar akıllılık
    olur? Hükmü Allah veriyor: “(Hidâyet çağrısına kulak vermeyen) kâfirlerin
    durumu, sadece çobanın bağırıp çağırmasını işiten hayvanların durumuna
    benzer. Çünkü onlar sağırlar, dilsizler ve körlerdir. Bu sebeple akıllarını kullanmazlar.”
    1309 (Âyet 5-6)
    21- Yol, Rabbin yolu. Kendi yolundan sapanları elbette en iyi O bilir.
    Hidâyetin neticesi iman; dalâletin neticesi imansızlıktır. İnsanın kalbi,
    hem imana, hem de küfre doğru eğilmeğe elverişlidir. Kalbin imanla küfürden
    birini tercih etmesi için mutlaka çekici bir sebep icap eder. Hidâyeti
    de dalâleti de ancak Allah yaratır. Yani gönüllere imanı sevdiren sebepleri
    Allah yarattığı gibi, küfür tarafını tutturan sebepleri yaratan da O’dur. Kullarından
    istediğine hidâyet; istediğine dalâlet verir. Allah’tan başka insanları
    hidâyet ve bahtiyarlığa eriştirecek yahut dalâlet ve hüsrana düşürecek
    hakiki bir fâil yoktur. Allah’ın hidâyet ettiğini kimse saptıramaz. Allah’ın
    sapıttığını kimse doğru yola getiremez.
    Yalnız, burada şu noktayı iyi bilmek lazımdır ki, Allahu Teâlâ’nın bir
    kulunda dalâlet yaratması, o kulun, kendi arzusu ile sapıklık yolunu tutmuş
    olmasındandır. Yoksa, kul iradesini, yeteneklerini dalâlete yöneltmedikçe
    1309 2/Bakara, 171
    • 462 •
    Ahmed Kalkan
    Allah onu cebren dalâlete sevk etmez. Yani, halk tabiriyle “belâ isteyen belâsını;
    Mevlâ isteyen Mevlâ’sını bulur.” Nitekim, insanlarda hidâyet ve iman
    asıldır. Dalâlet ve küfür sonradan ârız olmuştur. Cüz’î irâdenin su-i isti’malinden
    doğmuştur. Dalâlet ve küfür fıtrata muhalefettir. Hastalıktır.1310 Sağırlıktır,
    dilsizlik ve körlüktür.1311 Küfür ve dalâlet, zarara asla uğramayacak
    bir ticareti/kazancı1312 istememek ve müflis tüccar olmaktır. “Onlar hidâyete
    karşılık dalâleti satın alanlardır. Ancak, onların bu ticareti kazançlı olmamış
    ve kendileri de hidâyete erememiş, doğru yola girememişlerdir.” 1313
    22- Kur’an’dır hidâyet, Kur’an’a uymamaktır dalâlet/sapıklık. En önemli
    sapıklık dinsel sapıklıktır. Bu sapıklık diğer sapkınlıkları da doğuran anaç
    dalâlettir. İnsanın kendini doğru yola nispet etmesi değildir kurtuluş. Allah’ın
    hidâyette kabul etmesidir önemli olan. “İyiyim” demek bir iddiadır,
    Allah’ın “iyilerden” kabul etmesidir esas olan. Hidâyette olmak da öyle.
    (âyet 7)
    Bazının tuhafına gider; müşriklerin hidâyette olduklarını iddia etmesi
    ve Rasûl’ü dalâlette olmakla itham etmesi. Hâlbuki her bâtıl, kendinin hak
    olduğunu iddia eder. “Mûsâ’yı, Firavun ve erkânına gönderdik. Ayetlerimize
    karşı haksızlık ettiler. Fesatçıların/ bozguncuların sonunun nasıl olduğuna
    bir bak.” 1314; “Firavun, müfsidlerden (fesatçı/bozgunculardan) idi.”1315 Kendileri
    fesatçı olan Firavun ve yandaşları, kendilerini ıslahatçı olarak görüyorlar,
    toplumu ıslah etmek isteyen Mûsâ’ya (a.s.) fesatçı/bozguncu damgası
    vuruyorlar ve halkı onun aleyhine kışkırtıyorlardı: “Mûsâ’yı ve milletini,
    yeryüzünde bozgunculuk yapsınlar, seni tanrılarınla başbaşa bıraksınlar diye
    mi koyveriyorsun?” 1316 Firavun da şöyle demişti: “Bana izin verin de Mûsâ’yı
    öldüreyim. O, Rabbine yalvaradursun. Onun, sizin dininizi değiştireceğinden
    veya yeryüzünde fesat çıkaracağından korkuyorum.”1317 Firavun ve yandaşları,
    kendi düzenlerini değiştirip yıkacak olan Hz. Mûsâ’yı, bozgunculuk yapmakla
    suçluyorlardı. Firavun düzenine karşı çıkan ve sosyal ıslah programı
    öneren Hz. Mûsâ, karşı çıktığı düzen tarafından bozgunculuk suçlamasıyla,
    1310 2/Bakara, 10
    1311 2/Bakara, 18
    1312 35/Fâtır, 29; 61/Saff, 10-11
    1313 2/Bakara, 16
    1314 7/A'raf, 103
    1315 28/Kasas, 4
    1316 7/A'râf, 127
    1317 40/Mü'min, 26
    • 463 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    vatan haini, bölücü olarak görülüyor, böyle gösterilmek isteniyordu. Her
    devirde kâfirlerin tavrının farklı olmadığı, küfrün tek millet olduğundan
    tek tip tavır sahnelediği, günümüz dünyasındaki çok belirgin benzerliklerle
    değerlendirilebilir.
    Eski câhiliyye döneminde Yüce Rasûl’e dalâlette diyenlerin torunları,
    günümüz modern câhiliyyesinde o kutlu Elçi’nin takipçilerine sapık damgası
    vuruyor. İnsanların damgalandırması veya Allah’ın bizim hakkımızdaki
    hükmü… Tercihimizi Allah’tan yana yapmaktan daha doğru ne olabilir?
    (âyet 7)
    23- İhtidânın başlangıcı elçilere ve Allah’tan getirdiklerine inanmak
    ve okudukları âyetlerle kalplerini arıtma uğraşısı içine girmektir. “Eğer sizin
    iman ettiğiniz gibi iman ettilerse, şüphe yok, ihtidâ etmişlerdir.”1318 “Eğer
    müslüman olup teslim olmuşlarsa, şüphe yok, ihtidâ etmişlerdir.”1319 Beri taraftan,
    elçilerin çağrılarına kulak vermeyip uzak bir dalâl içinde olanların
    peşinden gidenlerin, kendilerini dalâlete sürükleyenlere karşı tavırları şöyle
    anlatılır: “Yüzleri ateşte evrilip çevrildiği gün, “keşke” derler, Allah’a itaat
    etseydik, Rasûl’e itaat etseydik! Rabbimiz, doğrusu biz efendilerimize, beylerimize
    ve büyüklerimize itaat ettik de, onlar yolu saptırdılar.” 1320
    Kur’an, hidâyetin Allah’ın elinde olduğunu, Allah’ın hidâyet vermediğine
    kimsenin hidâyet veremeyeceğini, eğer Allah dileseydi herkesin hidâyet
    üzere olacağını söylemektedir.1321 Kişinin bâtıl yolu bırakıp, hidâyete yönelmesi,
    Cenâb-ı Hakk’ın dilemesi ve yardımı ile olur.
    “De ki: Ey insanlar, size Rabbiniz tarafından bir hak geldi. Kim ihtidâ
    eder, doğru yola giderse, kendi lehine doğru yola gitmiş olur. Kim de dalâlet
    içinde olursa, saparsa; kendi aleyhine sapmış olur. Ben üzerinize vekil değilim.”
    1322 “Allah kimi saptırırsa, artık onu hidâyete, doğru yola sevk edecek
    hiçbir kimse bulunmaz.” 1323
    1318 2/Bakara, 137
    1319 3/Âl-i İmran, 20
    1320 33/Ahzab, 66-67) (Ayrıca bak. 7/A'raf, 38-39
    1321 Örnek olarak bak. 6/En'am, 149; 16/Nahl, 9, 93; 7/A'râf, 30; 13/Ra'd, 31; 4/Nisâ, 88; 28/Kasas, 56; 42/Şûrâ,
    52; 18/Kehf, 17; 39/Zümer, 37; 2/Bakara, 142, 213, 272; 10/Yûnus, 25; 14/İbrahim, 4...
    1322 10/Yûnus, 108
    1323 13/Ra'd, 33
    • 464 •
    Ahmed Kalkan
    Hidâyet, öncelikle Allah’tandır ve tek hidâyet edici O’dur. Fakat Rasûller
    Allah’ın hidâyetiyle hidâyet edici, yani insanları Allah’ın yoluna yönelticidirler.
    Bu yönelişi tam bir hidâyet üzerinde oluşa çevirmek yine Allah’ın
    elindedir. Peygamber ne kadar isterse istesin, insanlara hidâyet veremez.
    Allah’ın izniyle insanlar hidâyete erer veya sapıklıkta devam eder. Aynı şekilde
    İblis de insanlara vesvese vererek, emrederek, kuruntular ve ümitler
    içinde yürüterek onları dalâlete çağırır. Ama, yine, insanı sapıklığa iten Allah’tır;
    yani, nihai belirleyici O’dur. İnsansa iradesini kullanarak sapar; yani
    Allah, İblisin vaadlerine kanarak, tutkularına esir olan insanları, kendileri
    istedikleri ve o yöne yöneldikleri için saptırır. İnsanları doğruya yönelten,
    yani hidâyete götüren imamlar olarak Rasûller göndermesi, temelde yine
    Allah’ın hidâyet etmesi olduğu gibi, İblisle de saptırması, yine Allah’ın saptırmasıdır;
    yani, Allah insanın gerek hidâyete ermesi, gerekse sapması için
    gerekli her türlü şartı yaratır; sonra, hidâyete ermeğe çabalayan insanları
    hidâyete ulaştırır; sapıklıkta ısrar edenleri de kendi hallerine bırakır (Âyet
    7)
    24- Yalancılar ve yalanlayanlar itaati hak etmeyenlerdir. Yalanlayanların
    hakkı, yalanlanmaktır. İtaat edersen, yalanlayanları sen tasdik etmiş
    olursun. İtaat, sâdıklara, sıddıklara ve Mûsâddıklaradır. Tabii İlâhî ölçüler
    dâhilinde. Mutlak itaat ise sadece Allah’a. (Âyet 8)
    25- Bu 8. âyeti ve bundan sonra 16. âyete kadar anlatılan itaat edilmemesi
    istenen şahıs veya şahısları, aynı zamanda tüzel kişilik olarak da anlamalıyız.
    Şahıs kadar düzen olarak da anlamalıyız, hatta daha çok düzen.
    Çünkü sistemli şekilde esas kötülük odağı rolünü tâğutî düzen ve kurumları
    üstleniyor. Düzen, anaç fesat yuvasıdır. Tüm kural, kurum ve kuruluşlarıyla
    doğurgan fesaddır tâğutî düzen. Diğer fesadlar, bu ananın gayr-ı meşrû
    çocukları. En büyük müfsid olan tâğûtî düzenlere itaat yasaktır, her şeyden
    önce. İnsanların inanç yapısını bozan ve huzurunu ciddî biçimde kaçıran
    belki en önemli fesad yolu budur. Bu düzenden beslenen ve bu düzeni besleyen
    diğer bir çıban da politik fesattır. Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyen,
    bu yüzden fâsık, zâlim ve kâfir olan tağutların zulmü her alanda karşımıza
    çıkmaktadır. Bu onlarca fesadın kaynağı olduğundan, müslümanların kendilerine
    itaat etmeyip reddetmeleri ve mücadele etmeleri gereken fesadın
    başı sayılır (8-16. âyetler).
    • 465 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    26- Câhiliyye mensupları ilkesizdir. Tâviz vermeye hazırdır, yeter ki
    karşı taraf da hazır olsun. İnançlarında samimi değildir, inanç ve ilkelerini
    pazarlık masasına rahatlıkla yatırabilirler. Dâvâ adamları ise vahiy gereği
    ve vahyin yönlendirmesiyle dik duruşlarını sergilerler, uzlaşma ve sentezi
    toptan reddederler. Böylece saflar ayrılmış olur, iki ayrı yolun iki uzlaşmaz
    yolcuları… (Âyet 9)
    Tâviz ve uzlaşma anlamında Arapça’da “müdâhene” kelimesi kullanılır.
    Müdâhene; yağ çekmek, okşamak, yumuşak davranmak, uzlaşmak,
    müsâmaha göstermek, hoşgörü, kararsızlık göstermek gibi anlamlara gelir.
    Kur’an tâbiri olarak “hakka bâtılı karıştırmak”, “müdâhene”, “tâviz” ve
    “uzlaşma” kavramları aşağı yukarı aynı anlamlarda kullanılırlar: İkiyüzlü
    davranmak, net ve açık olmamak, bâtılı ve düşmanı hoş görmek, idâre-i
    maslahatçılık yapmak anlamında bu kelimelerden biri kullanılabilir. Bunlar,
    genellikle dinin tasvip etmediği ahlâkî problemler olmakla birlikte, bazen
    itikadî bir sorun olarak da karşımıza çıkmaktadır. Uzlaşma ve tâviz,
    itikadî farklılığı önemsememek ve İslâm dışı düzenle ve egemen çevrelerle
    sürtüşmesiz yaşamaktır. Uzlaşma; inanç, duygu ve eylem alanlarının bölünmesini
    sonuçlandıran bir tavırdır (Âyet 9).
    27- Uzlaşma talepleri, İslâmî mücadelenin her döneminde büyük bir
    tehdit oluşturur. Günümüzde diyalog, ılımlı İslâm, hoşgörü yaklaşımı, BOP
    gibi projelerin aslında uzlaşmanın günümüzdeki yansımalarıdır. Yine sistem
    içi çalışmaları ve bunun en önemli görüntüsü olan particiliğin çirkin
    bir uzlaşma olduğu görülmelidir. Demokrasi uzlaşma rejimidir. Teklif edilen
    basit bir koltuk, bir makam karşılığında her türlü tavizi verebilen bir
    anlayış suçlanıyor. “Lâ”sı olmayan bir din anlayışı, tevhidi önemsemeyen
    omurgasız bir Müslümanlık, Allah’a inanan ama tâğuta kulluk yapan bir
    müslüman(!) karakterini bu âyet kapsamında ele almak gerekir (âyet 9).
    28- Bâtıl taraftarlarının hak dâvâ adamlarına karşı tavırları; mücadele
    etme, karşı çıkma, zulüm ve işkenceye başvurma olduğu gibi, aynı zamanda
    hak dâvâyı saptırmak için tâviz ve uzlaşmadır. Tâviz ve uzlaşma, bâtıl
    savaşçılarının önemli bir silâhıdır; kalleşçe kullanılan bir silâh. Uzlaşma
    teklifi, bâtılın hak karşısında geri çekilmeye başlamasının göstergesi olduğu
    kadar; kendini korumak için hakkı pasifize etmeyi amaçlayan şeytânî
    bir taktik ve metoddur. Onlar bu tavır ve istekleriyle, bir taraftan İslâmî
    hareketi ilkelerinden saptırmak, diğer yönden de onu etkisizleştirmek ve
    • 466 •
    Ahmed Kalkan
    halkın gözünden düşürecek propaganda aracı yapmak isterler. Uzlaşmaya
    yanaşan mü’minleri böylece ilkelerinden tâviz veren, uzlaşmacı, dâvâsını
    satan, kıvırtan, menfaatçi, pragmatist, zayıf karakterli ve kişiliksiz ilân edebilecekler
    ve kamuoyunda küçük düşürecekler, gelişmeyi durduracaklardır.
    Hakkı savunan insan için ise uzlaşma, en hafif deyimle bir bid’at ve dalâlet,
    bir sapma, dünyayı âhirete tercih etme ve sahip olunması gereken müslümanca
    şereften mahrum olmadır. İlkesizliktir, günü kurtarmaya çalışmaktır,
    idâre-i maslahatçılık ve pragmatizmdir. Hakkı olmadığı halde Allah’ın
    dini üzerine pazarlık yapmaktır. Suça ve suçluya göz yummaktır.
    Hak dâvânın mensuplarından Cenâb-ı Hakk’ın istediği şeyler: Hakkı
    eğip bükmeden söylemek, Allah’ın hükümlerini tebliğ edip uygulamak,
    emrolunduğu şekilde sırât-ı müstakim çizgisinde sapmadan dosdoğru hareket
    etmek, bâtıla karşı net tavır koymak, takvâ, cihad ve sabır silâhlarını
    kuşanmak, tâviz ve uzlaşmaya yanaşmamaktır. Bir müslümanın vahiyle
    belirlenmiş herhangi bir prensipten vazgeçmesi, hakkında nass olan bir
    konuda pazarlık yapması inancıyla bağdaşacak bir tavır değildir. Allah’ın
    emirlerinin büyüğü-küçüğü, temeli-teferruatı, önemlisi-önemsizi, tâviz
    verilecek olanı-olmayanı olmaz. İman esasları ve dinin ilkeleri, bölünme
    kabul etmeyen bir bütündür. Rasüller ve onların vârisleri âlimler başta olmak
    üzere İslâmî hareket mensupları, Allah’ın rızâsından başka beklentileri
    olmayan âhireti dünyaya tercih eden dâvâ erleridir. Onlar, etkin ve yetkin
    müşriklerin tehdit ve zulümlerinden korkmayacakları gibi, dâvâlarını ve
    kendilerini pazarlık aracı yapamazlar, kiralayamaz ve satamazlar. Bir müslümana
    Allah’ın vereceği karşılıktan/ödülden daha büyük bir bedel icad
    edilememiştir, edilemeyecektir. Onlar, halktan bir karşılık istemezler, onların
    ücretlerini Allah verecektir. 1324 (9. âyet)
    Abese sûresinin nüzul sebebinden de öğreniyoruz ki, Rasûlullah tarafından
    bile, daha geniş kitleleri harekete katmak, dâvâya hizmet için dahi
    olsa, bir müslümanın rencide olabileceği en küçük bir davranış onaylanmaz;
    nerede kaldı ki dâvâyı/İslâm’ı rencide edecek bir tavır, yani tâviz
    Kur’an’dan destek ve cevaz bulsun! (9. âyet).
    1324 26/Şuarâ, 109, 127, 145, 164, 180; 11/Hûd, 29, 50-51, 80; 36/Yâsin, 21 vd.
    • 467 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    29- Cahiliye toplumunun ileri gelenleri Allah’tan gelen vahyî bildirimin
    yeryüzündeki bütün zulümlere karşı meydan okuyuşlarını gördüklerinde
    sömürü düzenlerinin sona ereceğini, az çok kestirebilirler. Toplumun Allah
    tarafından görevlendirilen elçilere itibar etmemesi için önce iftiralar düzer,
    hedef saptırırlar. Elçilerin menfaatçi olduğunu, yönetici olmak, daha
    çok dünyevî menfaat elde etmek istediklerini, bunun için topluma egemen
    olmaya çalıştıklarını iddia ederler. Bu iftiraları peygamberlerin İlâhî gayelerini
    gözden kaçırmak için yapmaktadırlar.
    Peygamberlerin daveti, hayra, adalete yönelik çağrıları sürdükçe müşriklerin
    mevcut düzenden faydalanan öncüleri, hareketi asıl seyrinden saptırmak
    için yeni yeni yöntemler denerler. Bunlardan biri de uzlaşma talebedir.
    İşte müdâhene kavramı da bu taleple ilgilidir. Yani ilahi risaleti tebliğ
    eden elçinin Allah’ın emrettiği gibi dosdoğru oluşunu engellemek, yolunu
    eğriltmek isterler. Tıpkı dünyevi ticarette olduğu gibi pazarlık yapmayı,
    ucuz vaadlerle rasulleri ilkelerinden saptırmayı denerler. Bu, onları hem etkisizleştirmek
    hem de halkın gözünden düşürecek propaganda malzemesi
    bulmak içindir. Böylece Mü’minleri ilkelerinden taviz veren, zayıf karakterli,
    kişiliksiz, uzlaşmacı, menfaatçi duruma düşürmeyi amaçlamaktadırlar.
    Tevhide bağlı bir mü’min ister peygamber olsun, ister olmasın inancının
    nassla, vahiyle belirlenmiş hiçbir prensibinden vazgeçemez. Onun gözünde
    büyük küçük bütün ilkeler aynı öneme sahiptir. İlâhî risâletin ortaya
    koyduğu dinde Allah’ın emirlerinin büyüğü küçüğü olmaz. İnanç sistemi
    her bir parçasıyla birbirini bütünleyen bölünmez bir niteliğe sahiptir. İlahi
    kaynaklı esaslara bağlı biri bir prensibe uyarken diğerinden vazgeçemez,
    İslam’ın cahiliye ile ilkesel anlamda buluşması asla mümkün değildir. İslam
    ile cahiliyeyi bir noktada kesiştirmek, uzlaştırmaya çalışmak abesle iştigaldir.
    Aralarında tarih boyunca ve günümüzde devam eden uzlaşmaz bir mücadele
    söz konusudur.
    Elçinin ve vahyin bağlılarının taviz vermediğini gören iktidar sahipleri,
    onları kendi ilkeleriyle uzlaştırmaya çalışırlar. Mesela nefse hoş gelecek vaadlerle
    gururu okşamaya, ilahi kontrol altındaki çizgiyi saptırmaya çalışarak
    mü’minlerin öncülerini kendilerinin daha iyi imkânlara lâyık olduğunu
    söyleyerek kandırmaya çalışmak gibi. Müşriklerin bu saptırma denemelerine
    Allah’ın kontrolü altındaki peygamberler tarih boyunca ücretlerinin Allah’a
    ait olduğunu, mal, mülk, nüfuz ve daha geniş kitleleri harekete katmak
    • 468 •
    Ahmed Kalkan
    için ilahi risâletin safiyetini bozmayacaklarını açık bir dille ilan etmişlerdir.
    Aynı yolun bağlıları bizler de, benzer bir durumda Allah’ın razı olacağı bu
    yöntemi seçmeliyiz. 1325 (9. âyet)
    30- “Şunların hiçbirine itaat etme…” İtaatin zıddı isyandır. İsyan kavramının
    özünde hem yapma ve hem de yıkma anlayışı vardır. Günahkârlar
    ve isyankârlar yıkmak için, Allah’a ve O’nun ilkelerine, müslüman yöneticilere
    karşı çıkarlar ve yıkıcı olurlar. Peygamberler ve onların izinden giden
    mü’minler, kötülüklere ve Allah’a itaatsizlik eden zâlimlere itaat etmezler,
    onlara ve onların zulüm düzenlerine karşı çıkarlar ve müfsitlerin yıktıklarını
    yapmaya çalışırlar; onların isyanları ıslah içindir, yapıcı isyandır.
    İnsanların yapmaya devam ettikleri yanlış âdetlere, mevcut yönetimlerin
    uyguladıkları yanlış ilkelere karşı çıkmamak, isyan etmemek, korkaklıktır,
    zillettir, teslimiyetçiliktir. Ortada olan kötülükleri ve yanlışları kabul
    edip ses çıkarmamak, ilerlemeyi, olgunlaştırmayı durdurur. Peygamberlerin
    en temel özelliklerinden birini ve birincisini tevhid mesajını tebliğ ve
    onu hâkim kılma mücadelesi oluşturmaktadır. Kelime-i tevhid, “lâ” ile,
    yani isyanla başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğuta isyan söz konusudur tevhid
    mesajında. Yani, Allah’a isyan edenlere isyan. Bütün peygamberler bu anlamda
    kutsal isyan ateşini tutuşturan isyan önderleridir (10. âyet).
    31- Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara itaat edilmez. Müslümanlar,
    “ülü’l emr” bile İslâm’ın hükümlerine aykırı, yani günah bir şeyi emrederse
    onlara uymayacaklarına göre; kâfir ve müşriklerin hükümlerine ve dinlerine
    hiç itaat edemezler. Onların yollarına uymazlar, İslâm’a aykırı işlerini
    örnek almazlar. Kâfir ve müşriklere itaat; onları takip etmek, onların izleri
    üzerinden gitmek, din ve dünya görüşü noktasında onların görüşlerini benimsemek,
    ya da onların emrettiklerini Allah’ın rızasına uymasa bile yerine
    getirmektir. Kur’an, mü’minleri şöyle uyarıyor: “Ey iman edenler, eğer
    kendilerine kitap verilenlerden herhangi bir gruba itaat edecek olursanız, sizi
    imanınızdan sonra kâfir yaparak (dininizden) geri çevirirler.” 1326
    Son asırlarda müşrikleri ve Kur’an’ın kâfir dediklerini izleyen, onların
    hükümlerini ve görüşlerini üstün kabul eden, İslâm’ın ölçüleri yerine -çağdaşlık
    kılıfıyla- onların ilkelerini ve ölçülerini alan kimseler bu tehlikeyi
    1325 Fevzi Zülaloğlu, Haksöz Dergisi - Sayı: 65 - Ağustos 96
    1326 3/Âl-i İmran,100
    • 469 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    yaşamaktadırlar. Özellikle batıdan gelen bâtıl ilkelere, ölçülere, anlayışlara
    -Kur’an’ın ölçülerine rağmen- sarılanların iman iddiası ne kadar gerçekçidir?
    Mü’minler kâfirlere itaat ederlerse, kâfirler onları dinlerinden döndürürler,
    kendileri gibi yaparlar. O zaman da müslümanlar büsbütün kaybetmiş
    olurlar.1327 Şeytanın dostlarına itaat edenler şirke düşerler.1328 Müşrikler,
    inkâr edenler, iki kimlikli münâfıklar, ehli kitap olanlar, itaat edilmeye
    lâyık değillerdir. Onların din görüşü, hayata bakışları, hükümleri yanlıştır;
    gittikleri yol bâtıldır, dalâlettir (10. âyet).
    32- İnkârcılar Cehennem azabı ile yüz yüze geldikleri zaman, “ah keşke
    Allah’a ve O’nun Rasûlüne (dünyada iken) itaat etseydik” diyecekler.1329
    Dünyada iken kim Allah’a ve O’nun son Rasulü Hz. Muhammed’e (s.a.s.)
    itaat ederse, O’nun getirip tebliğ ettiği Din’e uygun yaşarsa; şüphesiz o büyük
    bir kurtuluşla kurtulacaktır.1330 (10. âyet)
    “Yakında hortumuna/burnuna damga vuracağız.” Hayvana benzetiliyor
    burnu; kıl aldırmadığı ve kibrinin timsali olan burnu, yalancılığının büyüklüğünden
    ötürü (Pinokyo örneğindeki gibi) uzayıp fil hortumu şekline
    dönüşen burnunu damgalayacağız. Müstekbirin burnunu hortuma benzetmekle,
    kibrin insanı insanlıktan çıkaran bir alçalış olduğu vurgulanıyor
    (16. âyet).
    33- Damga, damga yiyenin damgalayan karşısındaki aczine ve zilletine
    işarettir. “Biz onu, yakasını kurtaramayacağı bir zillet ile damgalayacağız!”
    âyetiyle zâlimlerin sadece âhirette değil, dünyada da Müslümanlar eliyle
    cezalandırılacaktır. Allah bizi görevlendirerek, bizim elimizle onlara zilleti
    tattırmak istemektedir. “kendilerine Kitap verilenlerden Allah’a ve âhiret gününe
    inanmayan, Allah ve Rasûlünün haram kıldığını haram saymayan ve
    hak dini kendine din edinmeyen kimselerle, küçülerek elleriyle cizye verinceye
    kadar savaşın.”1331 (16. âyet).
    1327 3/Âl-i İmran, 143
    1328 6/En’âm, 121
    1329 33/Ahzâb, 66
    1330 33/Ahzâb, 71
    1331 9/Tevbe, 29
    • 470 •
    Ahmed Kalkan
    34- Müslümanlarla müşriklerin ilk savaşı olan Bedir Savaşında, Ebû
    Cehil gibi zâlim fertlerin cezası, suçuna benzer şekilde, onu zillet içinde bırakarak
    verildiği gibi, topyekûn müşriklerin cezası da verildi. Müslümanlar
    kâfirlere bu zilleti yeterince tattırdı. Aynı zilleti kâfirlere tattırması gereken
    günümüz mü’minleri maalesef zillet içinde yaşıyorlarsa, görev kaçkını konumundadırlar
    (16. âyet)
    35- Kur’an’ın şirk önderlerini Leheb suresinde ve burada da olduğu gibi
    erken bir dönemde tehdit etmesinin Müslümanlara büyük bir özgüven kazandırdığını
    biliyoruz. Yine, gaybe inanan günümüz dâvâ adamlarının da
    kaybettikleri özgüveni yeniden bulmaları, alnı ak, daha rahat ve kararlı bir
    dik duruş sergilemeleri gerekmektedir (16. âyet)
    36- Bahçe sahipleri kıssasının özellikle küresel ekonomik kriz örnekliğinde
    ele alınması gerekir. Yoksullaşmaya sebep olanların bütün imkânları
    kendileri için kullanmaya çalışmalarının ilâ nihâye gerçekleşmesi mümkün
    değildir. Yoksullara pay vermeye yanaşmayıp onları sömürenler, yok olan
    bahçeler gibi uhrevî cezanın dünyevî avansı olarak mahrumiyet yaşayacaklardır.
    İflas etmeler ve kriz zamanlarında batan büyük şirketler, zararlar hep
    büyük azâbın habercileri ve öncülleri olarak görülmelidir (17-33. âyetler).
    37- Kur’an’da nüzul sırasına ilk kıssa olan Bahçe sahipleri kıssası, infak
    bilinci ve paylaşma ahlâkını geliştirmek için bu konuda duyarsız olanların
    cezasını açıklar. Sorumsuz ve fakirlere ilgisiz yaşayanları bekleyen feci
    âkıbet haber verilir (33-43. âyetler).
    Hakikate karşı önyargılı bir inkâr içinde olan muhâtaplara sorumlu
    davranmaları öğütlenir. Sorumsuz bir hayat yaşayanları bekleyen feci
    âkıbet haber verilir (33-43).
    38- Hz. Peygamber’e verilen “onları bana bırak” mesajı, zımnen, onlar
    sana değil, Bana karşı savaşıyorlar mesajıdır (44-47. âyet).
    39- Hz. Peygamber’e Hz. Yunus’un görevi terk edişi hatırlatılarak “Sakın
    büyük balık sahibi gibi olma!” denilir. Bu âyetler, Hz. Peygamber’in ve
    O’nun izinden giden dâvâ erlerinin üstlendiği görevin ne kadar ağır olduğunun
    da tescilidir (48-50. âyetler).
    • 471 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    40- Yunus peygamber kıssası, 28 Şubat süreci sonunda yaşanan ölçüsüz
    özeleştiri furyası, nice dâvâ adamının mücadeleyi terk etmesini sonuçlandırdı.
    Yunus peygamber gibi sabırsız, aceleci tavırlar Allah tarafından kınanıyor.
    Yûnus (a.s.) kıssası, günümüz İslâmî hareketi için önemli çıkarımları
    olan bir rehberliktir, güzel bir uyarıdır. Dâvâyı yaymak için bile olsa, izinsiz
    ve zamansız şekilde imtihan edildiğmiz ülkeyi terk etmenin savaşta izinsiz
    cepheyi terk etme gibi olduğu unutulmamalıdır (48-50. âyetler).
    Kur’an’ın Eğitime Yönelik İlkeleri
    Okumaya, yazmaya ve ilim öğrenmeye yönelik olarak Kur’an’ın söylemi
    konusunda daha önce bilgi vermiştik. Bunlara
    tekrar girmeden eğitime
    yönelik teklif ettiği ilkeleri de kısaca ortaya koymak gerekir. Çünkü ilâhi kitap,
    insanın eğitimini
    belirsizliğe terk etmemiştir. Ancak bu ilke ve kurallar,
    daha çok genel bir nitelik arzetmekte, teknik düzenleme işlemlerini
    insan
    düşüncesine bırakmaktadır. Şimdi bu ilkelere kısaca göz atalım:
    Her şeyden önce bilmeyi, anlamayı ve düşünmeyi öngören ilâhi vahiy;
    bilmeden konuşmayı,1332 yapmadıklarını
    söylemeyi1333 yasaklıyor; insanın
    bildiklerini uygulamasını istiyor ve uygulamayan kimseleri kınıyor.1334 Dolayısıyla
    eğitimcinin tutarlı olmasını istiyor. Öğretmedikçe sorumlu tutmuyor.
    1335 İnsanın sorumluluğu ile bilgilendirilmesini
    doğru orantılı olarak
    görüyor. Kolaylaştırmayı emrediyor,
    zorlaştırmayı çirkin buluyor;1336 yumuşak
    muâmeleyi emrediyor,1337 muhâtabın seviyesine
    göre ve anlayacağı
    bir dille öğretilmesi gerektiğini öneriyor.1338 Affedici olmayı, ceza
    ve sert
    muameleye tercih ediyor. 1339
    Faraziyeler üretmekten sakındırıyor, 1340 hedefi olmayan salt bir eğitim
    kutsamasını kabul etmiyor. Hem uzun vadeli hem de kısa vadeli hedefleri
    gözönünde bulunduruyor,
    fakat uzun vadeli olanları ön plana çıkarıyor. 1341
    1332 3/Âl-i İmran, 66
    1333 61/Saff, 2
    1334 62/Cum'a, 5
    1335 17/İsrâ, 15
    1336 22/Hacc, 78
    1337 3/Âl-i İmran, 159; 20/Tâhâ, 44
    1338 2/Bakara, 233, 286; 41/Fussilet, 44
    1339 57/Hadîd, 199
    1340 5/Mâide, 101, 102
    1341 25/Furkan, 77; 15/Hicr, 56; 74/Müddessir, 45; 75/Kıyâmet, 20, 21
    • 472 •
    Ahmed Kalkan
    Bu nedenle inançlı bir eğitim ve öğretim öneriyor,1342 seküler ve dinsiz bir
    eğitimi reddediyor.1343 İnançlı bir eğitimde, ferdin ve âlemin, kısaca tabiatın
    parçalanmasını kabul etmiyor, bütünleştirici
    ve tevhidi bir dünya görüşü
    kazandırmayı hedefliyor.1344 Bu tevhidi bilinçle Allah’tan başka kimseden
    korkmayan, kendine güven kazanmış, şahsiyetli bir fert ve ümmet yetiştirmeyi
    amaçlıyor. 1345 Yöntem olarak telkin, soru-cevap,1346 tartışma,1347
    tekrar, kıssa, meseller ve örneklemeye
    sıkça başvuruyor. Dahası eğitimcinin
    örneklik etmesi ve kendisinden örnek alınması gerektiğini söylüyor.1348
    Tümden gelim ve tüme varım metodlarının her ikisini de kullanıyor. 1349
    Kur’an’ın Eğitim Metodu
    Tüm eğitim çalışmalarının bir biçimlendirme, şekillendirme ve modelleme
    olduğunu söyleyerek söze başlasak yanlış olmaz sanırım.
    Eğitimden maksat, belli kazanımları başkalarına transfer ameliyesidir.
    Türkiye’de genç nüfusun yoğun olduğu göz önünde bulundurulursa çok
    önemli ve ciddi bir konu ile karşı karşıya olduğumuz görülür.
    Bebek annesinden hiçbir şey bilmez olarak dünyaya gelir. Sadece ağlayarak
    içgüdüsel olarak ihtiyacını hissettirebilir. Ama çok kısa bir sürede
    aileden aldığı eğitimle, sesler çıkarmaya, heceler ve kelimeler oluşturmaya
    başlar. Bir kaç sene içerisinde neredeyse büyükler gibi konuşmayı ve yaşamayı
    öğrenir. Sorumluluklar ve yetkilerle tanışır.
    Peygamberimizin buyurduğu gibi eğitim “beşikten mezara kadar” süren
    bir süreçtir. Ama bu eğitimin büyük bir kısmı çocukluk ve gençlik sürecinde
    alınır. Bu süreç daha çok bilgi merkezlidir. Olgunluk çağında ise daha
    çok tecrübe ve hatalardan arındırma eğitimi söz konusu olur.
    Eğitim, insanın bedenini (buna el, dil, gönül, beyin dâhildir) en verimli
    şekilde kullanması, çevresi ile en iyi şekilde uyum ve gelecekle ilgili hazır-
    1342 96/Alak, 1
    1343 38/Sâd, 26
    1344 17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 16
    1345 5/Mâide, 3, 44; 2/Bakara, 150
    1346 26/Şuarâ, 70-75
    1347 56/Vâkıa, 58-72; 16/Nahl, 125
    1348 33/Ahzâb, 21; 60/Mümtehine, 4, 6
    1349 10/Yûnus, 31; 2/Bakara, 255
    • 473 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    lıkları öğrenme işlemidir. Örneğin okuma yazma eğitimi, dil öğrenmek,
    matematik, din öğrenmek, mesleki eğitim bu kapsam içinde düşünülebilir.
    Eğitim insana kendini ve dünyayı tanıtır. Kendini geliştirmeye ve çevresiyle
    ilişkilerinde verimli olmaya imkân hazırlar.
    Kur’an’ın eğitim metodunu konuşmadan önce Kur’an’ın insanı nasıl tanımladığını
    görmekte fayda var. Çünkü insana verdiğimiz anlam, ona kazandıracağımız
    eğitimin de yolunu ve kapsamını belirler.
    Kur’an’da İnsan
    Kur’an inmeye başladığında ilk inen ayetler şöyleydi:
    “Oku! Yaratan Rabbinin adıyla. İnsanı bir alaktan/embriyodan yaratan.
    Oku! Rabbin, en cömerttir. Kalemle öğreten. İnsana bilmediğini öğretendir.
    Hayır! Şüphesiz insan azgınlık ediyor. Kendisini ihtiyaçsız görmekle. Oysa,
    dönüş Rabbinedir.” (96/Alak, 1-8)
    Görüldüğü gibi, Kur’an eğitim için indirilmiş bir kitaptır. Rabbini
    tanımayan insana Rabbini tanıtıyor, kendisini tanıtıyor ve Rabbinin asıl
    eğitimcisi olduğunu hatırlatıyor. Sahip olduğu tüm imkânların onun bir
    bağışı olduğunu hissettiriyor. Kalemle öğrenilen bilgiye atıfta bulunuluyor
    ve bunu Yüce Yaratıcı’ya borçlu olduğunu, ama insanın sanki Ona ihtiyacı
    yokmuş gibi, ondan bağımsızmış gibi bir tavır içinde olduğunu söyleyerek,
    bu davranışının sonuç itibariyle kendisine zarar vereceğini, çünkü eninde
    sonunda Rabbine dönüp, hesap vereceğini bildiriyor.
    Allah, insanı kendi eseri olarak görüyor. Tamamen kendisine ait “mükemmel
    bir yaratık” (95/Tîn, 4)olarak tanımlıyor. Allah’ın insanı yaratışının
    belli bir gayesi var. Onu dünyaya göndermesinin bir hikmeti var.
    “Cinleri ve insanları sadece Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (51/Zâriyat,
    56) “Ölümü ve hayatı, hanginizin daha iyi çalışacağını denemek için
    yaratan O’dur.” (67/Mülk, 2) Kur’an öğretisine göre insan, belli sorumlulukları
    yerine getirmek üzere yaratılmış belli misyonu olan bir varlıktır. Onun
    için hayatı, varlığının gayesine uygun olarak yaşamalıdır.
    • 474 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an İnsanı Nasıl Eğitir?
    Bilgi Kaynağı: Kur’an, hayatın kaynağının Allah olduğunu bildirdiği
    gibi; bilginin kaynağı olarak da İlâhî vahyi esas alır. Alîm ve Rahman olan
    Allah, insana bilmediğini öğretendir.
    “Rahmân, Kur’an’ı öğretti. İnsanı yarattı. Ona beyanı öğretti.” (55/Rahmân,
    1-4)
    “İşte bu şekilde sana da emrimizden bir ruhu/özü vahyettik. Sen kitap
    nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat onu kullarımızdan dilediğimize onunla
    yol gösterelim diye bir nur/aydınlatıcı kıldık…” (43/Zuhruf, 52)
    Doğrudan bilgi kaynağı, Allah’ın vahyi olmakla beraber, Allah’ın insana
    verdiği akıl ve algılama melekeleri sayesinde tüm kâinat bir bilgi kaynağı
    olabilir.
    “Onun hak olduğu iyice belli olana kadar, ayetlerimizi hem dış dünyada
    hem de kendi içlerinde göstereceğiz. Rabbinin her şeye şahit olması yetmez
    mi?” (42/Şûrâ, 53)
    “Göklerin ve yerin yaratılmasında, gece ve gündüzün birbiri ardınca
    gelmesinde, insanlar için faydalı olan şeylerde, denizde yüzen gemilerde, Allah’ın
    gökten indirip de kendisiyle ölümünden sonra yeryüzüne hayat verdiği
    ve her türlü canlıyı orada yaydığı suda, rüzgârı dilediği yöne sevk edişinde ve
    gökyüzü ile yeryüzü arasında emre tabi olan bulutlarda, aklını kullanan bir
    topluluk için âyetler vardır.” (2/Bakara, 164)
    “Yeryüzünde dolaşmıyorlar ki kendisiyle akledecek kalpleri ve kendisiyle
    işitebilecek kulakları olsun?! Oysa, gözler kör olmuyor, fakat sinelerdeki kalpler
    köreliyor.” (22/Hac, 46)
    Tedricilik İlkesi
    Kur’an, insan eğitiminde tedricilik ilkesini kullanır. Yani tüm bilgiyi
    bir defada yükleyip, onu kaldıramayacağı bir yükün altında bırakmaz. Zaten
    kendisi de 23 yılda, peyderpey, aşama aşama inzal olmuş ve her ayeti
    mü’minlerin ruhlarına işlemiştir. Kur’an’la şekillenmişler, Kur’an’la diril•
    475 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    mişler, Kur’an’la yol bulmuşlar ve Kur’an’la geleceği görmüşlerdir. “Kur’an’ı,
    insanlara dura dura okuyasın diye kısım kısım indirdik. Onu yavaş yavaş
    indirdik.” (17/İsrâ, 106)
    Kur’an, kendisine inanan ve kılavuz edinenlerin hayatını, daha önce hiç
    kavrayamayacakları bir oranda değiştiriyor, vahşileri medenileştiriyor, zâlimleri,
    adalet timsali haline getiriyor, cahilleri, âlimleştiriyordu. Kur’an bir
    doktor gibi, hastayı iyileştiriyordu. Ona ihtiyacı olan ilacı yeteri kadar, gerektiği
    zaman veriyordu. “De ki: Kur’an, iman edenlere kılavuz ve şifadır…”
    (41/Fussılet, 44)
    Modelleme İlkesi
    Eğitimde, modelleme çok önemli ve etkili bir yöntemdir. Çocukların
    öğrenmelerine dikkat ederseniz modellemenin başta geldiğini görürsünüz.
    Çocuk âdeta bir kamera gibi büyüklerinin yaptıklarını kopyalar, anne,
    baba, ağabey, abla ve çevrelerindeki kendileri ile iletişimde olan kim varsa
    -televizyon da buna dâhildir- onların yaptıkları gibi yapmaya çalışır. İşte
    buna modelleme diyoruz. Kur’an da başta “usvetun hasene” (33/Ahzab,
    21) olarak gösterdiği Peygamber’in modellenmesini ister. Hz. Muhammed
    (s.a.v.)’e de atası Hz. İbrahim’i modellemesini ister (60/Mümtahine, 4; 4/
    Nisâ, 125; 6/En’âm, 161). Aslında Kur’an’da tüm Peygamber kıssaları ve sâlihlerin
    örnekleri modelleme için birer kaynaktır. Hz. Yusuf ’un hayat hikâyesinin
    anlatıldığı Yusuf Sûresi özellikle gençlere modelleme eğitimi veren
    önemli bir kaynaktır. Kehf Sûresinde anlatılan Mağaraya sığınan gençlerin
    hikâyesi de bir başka modelleme örneği olarak görülebilir.
    İbret Alma/Ders Çıkarma
    Modelleme, olumlu davranışların örnek alınması olduğu gibi, olumsuz
    davranışları tanıyıp, etkilerini ve sonuçlarını görerek onlardan uzak durmaya
    “ibret alma, ders çıkarma” diyoruz. Bu mânâda Kur’an birçok ibretlik
    olayı bize naklederek, eğitim sürecimizde bizi yetiştirir. Hz. Yunus’un hikâyesi,
    Peygamberimiz’in ders çıkarması için güzel bir ibretti. İblis’le Âdem
    arasında geçen diyaloglar, Yahudilerin, kendi aralarında ve Peygamberlerine
    karşı yaptıkları olumsuz davranışlar, bahçe sahiplerinin örneği (68/
    Kalem, 17-33) gibi daha birçok kıssa, ibret alarak öğrenme eğitimine birer
    örnek teşkil eder.
    • 476 •
    Ahmed Kalkan
    Sosyal Destek Ünitesi
    Kur’an, insan eğitiminde bireyi tek başına bırakmaz. Bireyi toplum içinde
    eğitir. Toplumsal destek ve birlikte yaşayarak öğrenme modelini devreye
    sokar. “Birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye” (103/Asr, 2-3) ettirir. Emr-i bi’lma’ruf,
    nehy-i ani’l-münker ilkesi ile herkesi, birbirini iyiliğe teşvik etmeye
    ve kötülükten korumaya yönlendirir (22/Hac, 41; 3/Âl-i İmran, 110).
    “Topluca Allah’ın ipine sımsıkı sarılın ve parçalanmayın! Allah’ın üzerinizdeki
    nimetini düşünün, hani siz düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirdi.
    O’nun bu nimeti ile kardeşler oldunuz. Siz, bir ateş çukurunun kenarında
    idiniz de sizi oradan kurtardı. Doğru yola çıkasınız diye, Allah size âyetlerini
    işte böyle açıklıyor. Sizden hayra dâvet eden, iyiliği emredip, kötülükten
    uzaklaştıran bir ümmet oluşsun. İşte kurtuluşa erenler onlardır.” (3/Âl-i İmran,
    103-104)
    Tekrarın Gücü
    Kur’an’ın insan eğitiminde tekrar, çok önemli bir rol oynar. O, sözü bir
    kez söyleyip kenara çekilmez. İnsanın zaman zaman uyarılmaya ve teşvike
    ihtiyacı vardır. Bunun için meselâ “namazı kılın” emri 13 kez tekrar edilir.
    Ama oruç için bu gerekli görülmez; bir ayette onun farz kılındığı açıklanmakla
    yetinilir.
    İnkârcılara yönelik uyarıcı ifadeler sürekli tekrarlanır. “O halde Rabbinizin
    hangi nimetini inkâr ediyorsunuz?” vurgusu Rahman Sûresinde, 31
    kez tekrarlanır.
    Psikolojik Motivasyon
    İnsanoğlu, sadece bilgilendirilerek eğitilmez. Eğitim, aynı zamanda bir
    duygusal süreçtir. Sevgi, bir annenin çocuğunu eğitebilme konusunda en
    büyük yardımcısıdır. Bazı tehlikelere karşı koruyabilmek için de uyarı ve
    tehdit gerekir. Kur’an da bu doğal ve psikolojik unsurlardan ziyadesiyle yararlanır.
    Peygamberleri “müjdeci ve uyarıcı” (2/Bakara, 213; 4/Nisâ, 165; 5/Mâide,
    19) olarak isimlendirir. Cennet müjdeleri ve cehennem uyarıları, kıya•
    477 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    metin yaklaşmakta olduğu bilgisi, korku ve ümit veren olayların anlatımı,
    sürekli vurgulamalar hep psikolojik motivasyon örnekleridir.
    Otokontrol Sistemi
    Kur’an, eğitim sürecinde kişinin kendi kendisini kontrol edebileceği bir
    deneyimi de kazandırır. Takva eğitimi diyebileceğimiz bu kazanım sayesinde,
    insan, kendini tutmayı ve kontrol edebilmeyi öğrenir. Oruç da bu eğitimin
    bir aracıdır. Hiç kimsenin kendisini görmediği bir yerde bile Allah’ın
    gözetiminde olduğunu aklından çıkarmadan, hayatını pisliklerden uzak ve
    iyiliklerle dopdolu geçirir.
    “Namazı kılın, zekâtı verin. Kendiniz için önden ne hayır yollarsanız Allah
    katında onu bulursunuz. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı en iyi görendir!”
    (2/Bakara, 110)
    “Ey iman edenler! Allah için adaleti ayakta tutan şahitler olun. Bir topluma
    olan öfkeniz sizi adaletsizliğe sürüklemesin. Âdil olun, bu, takvâya daha
    uygundur. Allah’tan korkun, şüphesiz Allah yaptıklarınızdan haberdardır.”
    (5/Mâide, 8)
    “… Allah katında en şerefliniz, ondan en çok sakınanınızdır. Şüphesiz
    Allah, alîmdir, haberdardır.” (49/Hucurat, 13)
    Karşılaştırma, Örneklendirme
    Karşılaştırma ve örneklendirme ile anlatım, konunun zihinlere yerleşmesi
    ve kalıcı hale gelmesi için, görsel eğitimin bir metodudur. Kur’an da
    bu metodu sık sık kullanır. “Allah, size örnek veriyor…” (30/Rûm, 28; 16/
    Nahl, 112) diye başlayan ayetler, “hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?”
    (39/Zümer, 9; 13/Ra’d, 16) diye başlayan âyetler gibi daha birçok konuda
    iyi ile kötü, faydalı ile zararlı, doğru ile yanlış karşılaştırılarak doğru tercih
    noktasında insanlar yönlendirilir, eğitilir. Bazen de bu karşılaştırmayı cennetlikler
    ile cehennemlikler arasında yapar (7/A’râf, 44-45).
    • 478 •
    Ahmed Kalkan
    Soru ve Cevap Yöntemi
    Aktif eğitim metodunda, soru cevap yöntemi çok kullanılır. En aktif
    eğitimi de Kur’an verir. Kur’an bazen kendi sorar ve cevabını bekler (31/
    Lokman, 25), bazen, insanlara sorar (2/Bakara, 211); bazen de insanların
    Peygamber’e sorularını “Sana soruyorlar …” (2/Bakara, 214, 243, 245 vb.)
    formatında sunar (2/Bakara, 219- 222). Bazen de bu yöntemle âhirette
    cennet ve cehennemlikler arasında geçen konuşma formatında karşılaşırız
    (7/A’râf, 45-49).
    Kur’an, İnsanı Hangi Alanlarda Eğitir?
    Özetle, Kur’an insanı insan yapan tüm alanlarda eğitim verir. İnsana
    aklını kullanmayı ve düşünme yetisini geliştirmeyi öğretir. İnsanı hak ile
    bâtılı birbirinden ayırmasını ve doğru inanca sahip olup, şirk ve küfürden
    arınmasını sağlayacak bir inanç eğitiminden geçirir. Madde ve mânâsıyla,
    ruh ve bedeniyle bir bütün olarak eğitir.
    Kur’an’ın en temel öğretilerinden birisi de ahlâk eğitimidir. Ahlâkı o
    kadar önemser ki, bu erdeme sahip olmadan ibadetlerle insanlara dindarlık
    taslayanlara, “yazıklar olsun o namaz kılanlara, kıldıkları namazdan gâfil
    olanlara” (107/Maûn, 4-5) diyerek, yetimi itip kakan, yoksulu doyurmayı
    teşvik etmeyen kimsenin namazını sadece gösteriş olarak değerlendirir
    (107/Maûn, 1-7). İyiliğe engel olanların, insanlarda kusur arayanların, sûi
    zanda bulunanların, birbirlerine kötü isim takanların, gıybet yapanların,
    yaptığı iyiliği başa kakanların iyi birer mü’min ve Müslüman olamayacaklarını
    haber verir (49/Hucurât, 11-18).
    Kur’an, İnsana Sosyal Uyum ve Medeniyet Eğitimi Verir
    “Allah’ın ipine topluca, sımsıkı sarılın ve parçalanmayın! Allah’ın üzerinizdeki
    nimetini düşünün. Hani siz düşman idiniz de O, kalplerinizi birleştirdi.
    O’nun bu nimeti ile kardeşler oldunuz. Siz, bir ateş çukurunun kenarında
    idiniz de sizi oradan kurtardı. Doğru yola çıkasınız diye, Allah size âyetlerini
    işte böyle açıklıyor.” (3/Âl-i İmran, 103) “Siz, insanlar için çıkarılmış en hayırlı
    ümmetsiniz. İyiliği emreder, kötülüğü yasaklarsınız. Allah’a iman edersiniz.”
    (3/Âl-i İmran, 110)
    • 479 •
    Ka l e m Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an en güzel ve en uygun metotla, insanı insan eden bir eğitim verir.
    İnsanı “Ahsen-i takvîm” olarak, yaratılmışların en değerlisi konumuna getirir.
    Yeter ki Kur’an’ı ölülere okunan bir kitap değil, hayat kılavuzu olarak
    görebilelim.1350
    Sûrenin Toplu Mesajı
    Bu sûre de aynen Alak sûresi gibi ibare mânâsıyla kişiye özeldir. Ama
    işaret, delâlet ve iktiza anlamlarıyla bizi de ilgilendirmektedir. Bu bakış açısı
    ile sûreden aşağıdaki mesajları alabiliriz.
    Peygambere vâris olup Allah’ın dinini tebliğ etmek isteyen Kur’ân davetçileri;
    Yaş itibariyle ve fikrî açıdan olgunluğa ermiş;
    • Zihinsel açıdan sağlıklı;
    • Malî açıdan minnet borçlusu olmadıkları bir kazanç sahibi;
    • Hayat tarzı açısından üstün ahlâklı, sağlam karakterli, saygın ve onurlu;
    • Toplumsal yaşamda dirâyetli, cesaretli, metanetli, azimkâr, kendine güvenli,
    sabırlı olmalıdırlar.
    • Kâfirler ve müşriklerden korkmamalı, onlara boyun eğmemeli ve onlara
    kesinlikle taviz vermemelidirler.
    • Allah’ın belâlar vermek sûretiyle zorbaların akıllarını başlarına getireceğini
    bilmeli ve ummalıdırlar.
    • Sapıkların Allah’ın kitabının dışında kendilerine kitaplar edinip keyiflerine
    göre iman ve amel geliştireceklerini bilmeli ve mücadele stratejilerini
    buna göre belirlemelidirler.
    • İnançlarını maddî ve manevî çıkarlara kesinlikle alet etmemelidirler.1351
    * * *
    1350 Şaban Piriş
    1351 Hakkı Yılmaz
    Kalem Sûresi İle İlgili Sınav Soruları
    (Cevaplanması gereken toplam 50 soru bulunmaktadır. Her soru, 100
    üzerinden 2 puandır. 3 Yanlış, 1 doğruyu götürür.)
    Yazılı bir metnin harflerini tanıyarak ne yazıldığını anlama, kıraat etme,
    tilâvet etme, yazılı bir metnin içeriğini kavrama ve öğrenmeye …….. denir.
    Dilin seslerini gözlerimizle ayırmaya yarayan işaret sistemine ……. denilir.
    Yazı, çeşitli işaretlerle gösterilir. Dilde kullanılan sesleri gösteren işaretlere
    ….. adı verilir. Bir dildeki harflerin belli bir sıraya göre dizilmesine ise ……
    denilir.
    1) Yukarıdaki tanımlarda boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla
    hangi kelimeler gelmelidir?
    a- okuma; yazı; harf; alfabe b- tilâvet; harf; yazı; kitap
    c- kıraat; hece; harf; yazı d- okuma; alfabe; harf; kitap
    2) Alfabe konusunda aşağıdaki seçeneklerden hangisi doğrudur?
    a- Alfabe değişikliği, toplumun tarihiyle, diniyle ve kültürüyle bağlarını
    koparmaz; tam tersine, onları daha da güçlendirir.
    b- Çin ve Japonların alfabeleri çok zor olduğu ve yüzlerce harften meydana
    geldiği için, yirminci yüzyılda bu zor alfabelerini değiştirip Latin alfabesine
    geçtikten sonra, Batıyla boy ölçüşecek gelişme ve ilerleme göstermeye
    başlamışlardır.
    c- Latin alfabesi, Türk ulusuna ait özel ve orijinal bir alfabedir; bu alfabeyi
    Türkler kendileri icat edip oluşturmuşlardır.
    d- Türkler hâriç, her kavim ve ulus, inandığı kutsal kitabın yazıldığı alfabeyi
    kullanmaktadır. Din değiştirmeden alfabe değiştiren (Türkler hâriç)
    hiçbir ulus yoktur.
    3) Kur’an’da emredilen okuma-yazma konusunun içine giren “ilim” hususunda
    aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- İnsanın şirkten sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilimler
    edinmesi, hak ile bâtılı, helâl ile haramı ayırt edecek kadar bilgi
    öğrenmesi, içinde bulunduğu durumları ve yapması gereken her çeşit
    ibâdetle ilgili bilgiler edinmesi farzdır.
    b- Tâif tebliğinden sonra Rasulullah oradaki müşrikler konusunda
    şöyle demişti: “Onlar bilmiyorlar.” O yüzden her kötülüğün, küfür ve
    şirkin baş sebebi, cehâlet/bilgisizliktir.
    c- İlim, kadın-erkek her insana farz olduğundan çocuklarımızı bulunduğumuz
    yerdeki okullara göndermeli ve en üst seviyede öğretim
    veren üniversitelere kadar her ne pahasına olursa olsun okutmalıyız.
    d- İlim, iman etmeyi, müslümanca yaşamayı gerektirir. İlim, amel etmek
    için öğrenilir. İlmi gizlemek câiz değildir.
    4) Bilindiği gibi, okuma yazma emri, mü’minleri ilme teşvik eder.
    Yine bilmekteyiz ki, günümüzde eğitim kurumlarında öğretilen bilimle
    Kur’an’ın övdüğü ilim aynı değildir. Bilim kırıntılarının “ilim” haline gelmesi
    için yapılması gerekenler konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
    a- Bilgilerin doğruluğunun vahiyle sağlamasının yapılması
    b- Bilgilerin bilimsel esaslara uygun olup müspet ilim tanımına girmesi
    c- Bilgilerin anlaşılıp hazmedilmesi ve özümsenmesi
    d- Bilgilerin pratikte faydalı hale gelmesi ve uygulanması
    5) Kelime anlamı olarak; huylar, seciyeler, insanın mânevî yapısını belirleyen
    özellikler demek olan ve terim olarak “insanın bir amaca yönelik
    olarak kendi arzusu ile iyi davranışlarda bulunup kötülüklerden uzak olması”
    şeklinde veya “insanın nefsinde yerleşen öyle bir hey’ettir ki, fiiller
    hiçbir fikrî zorlama olmaksızın, düşünüp taşınmadan bu meleke sâyesinde
    kolaylıkla ve rahatlıkla ortaya çıkar” diye tanımlanan Kur’an kavramı,
    aşağıdakilerden hangisidir?
    a- takvâ b- ahlâk c- amel d- kardeşlik
    6) Aşağıdaki gruplardan hangisi, Kur’an’ın çok önem verdiği ahlâkî davranışlardan
    değildir?
    a- sâlih amel, infak, ıslah, ahde vefâ/sözde durmak, tevbe, şükür
    b- sabır, adâlet, af, ihsân, ihlâs, Allah’ı sevmek ve Allah için sevmek,
    doğru olmak
    c- misvak kullanmak, sakal bırakmak, türbeleri ziyaret etmek, bir âlime/
    mürşide bağlanmak
    d- içki ve kumardan sakınmak, gıybet etmemek, alaydan kaçınmak, lakap
    takmamak
    7) İnsan, birçok ahlâkî günahı diliyle işler. Nice sevaplar da dille mümkün
    olur. Kur’ân-ı Kerim, söze çok önem verir. Söz ve konuşma anlamına
    gelen “kavl” kelimesi ve türevleri Kur’an’da tam 1721 yerde geçer. Gıybet,
    alay, lakab, iftira, yalan gibi sözle işlenen ahlâkî problemleri haram ve günah
    sayan Kur’an’ın söz hakkındaki değerlendirmeleriyle ilgili olarak aşağıdaki
    ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- Haklı bile olsa, hakkı müdafaa için de olsa, insanın konuşmasından
    susması daha hayırlıdır.
    b- Güzel sözü güzel ağaca, kötü sözü de pis bir ağaca benzeten Kur’an,
    sözlerin en güzeliyle konuşmayı emreder.
    c- Kur’an’a göre, insanların çoğunu güzel söz söylemekten ve güzel
    söze icâbet etmekten alıkoyan şeytandır.
    d- Kur’an, sadece gıybet ve kötü lakabı değil, faydasız ve boş sözleri
    bile kurtuluşa engel görür.
    8) İman-ahlâk ilişkisi konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- İslâm dinindeki iman ve ibâdet esaslarıyla ahlâkî buyrukları kesin
    çizgilerle birbirinden ayırmak mümkün değildir; bunlar Kur’an ve hadislerde
    birbiriyle kaynaşmış durumdadır.
    b- İmanı kâmil olan mü’minlerin ahlâkı gâyet güzel ve mükemmeldir;
    ahlâkı gerçekten ve tümüyle güzel olanların da imanları kâmildir.
    c- İman ve amel ayrı olduğu gibi, imanla ahlâk da ayrıdır; biri olup
    diğeri olmayabilir.
    d- Ahlâkî problemler, nice hadiste çoğu kez imanla irtibatlandırılarak
    ifade edilmiştir.
    9) İslâm ahlâkının özellikleri ve diğer ahlâk anlayışlarıyla arasındaki
    farklar konusunda, aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- İslâm ahlâkının kaynağı din, mihveri takâ (Allah korkusu), gâyesi
    Allah rızâsıdır.
    b- İslâm ahlâkı mutlak hayra sahiptir. Allah’ın, her şeyi her yerde gördüğü
    inancı ve O’nu râzı etme gayreti sözkonusudur.
    c- İslâm ahlâkında genel maslahat önemlidir. Güç getirilemeyecek
    emirler ve zorlama yoktur. Zamana ve zemine göre değişmez, sâbit
    ilkelere dayanır.
    d- İslâm ahlâkı son derece geniş insan özgürlüğüne dayanır. İnsan, gücünü
    dünyadaki menfaatleri doğrultusunda kullanmaya yönlendirilir.
    10) Birinin, herhangi bir Müslüman kardeşinin arkasından, duyduğu
    zaman onun hoşuna gitmeyeceği (bedeninde, yaratılışında, soyunda, işinde,
    sözünde, dininde, dünyasında, elbise, ev veya bineğinde ya da aile fertlerinde
    bulunan eksiklik veya kusuru belirten) sözler söylemesine, böyle
    bir ahlâkî probleme Kur’an kavramı olarak ne ad verilir?
    a- gıybet b- nemîme c- iftira d- sûi zan
    11) Sözlükte esas olarak izlemek, izi tâkip etmek anlamında olan, bir
    haberi nakletme, bir olayı anlatma, hikâye etme demek olan Kur’an kavramı
    aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Hikâye b- Kıssa c- Vaaz d- Yeis
    12) Bilindiği gibi Kur’ân-ı Kerim’de birçok kıssa zikredilmiştir. Kalem
    sûresinde zikredilen bir bahçe sahipleri ile ilgili anlatılan kıssada, aşağıdakilerden
    hangisi yer almamaktadır? Yani, seçeneklerden hangisi ilgili
    âyetlerde geçmez?
    a- Allah, diğer insanları sınadığı gibi bahçe sahiplerini de sınamış, onların
    infak edip etmeyeceklerini imtihan etmek için bol ürün veren
    güzel bahçeler vermiştir.
    b- Hiçbir yoksulun bahçeye gelip infak beklememeleri için sabah erkenden
    ekin toplamak niyetiyle bahçelerine gittiklerinde büyük bir
    kötü sürprizle karşılaşırlar.
    c- Onlar gece uyurken Rabbin katından gönderilen bir salgın o bahçeyi
    sarıvermiş ve bahçe simsiyah olmuştu.
    d- Onlara kendi içlerinden peygamber geldiğinde onu yalanladılar.
    Onlar zulmederken azap onları hemen yakalayıverdiği için helâk olup
    yerin dibine geçirildiler.
    13) Kıssa konusuyla ilgili aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi yanlıştır?
    a- Kıssalar, İsrâiliyatın ana giriş kapısı olmuştur. İsrâiliyat da, Kur’an
    ve Sünnete dayanan sahih din anlayışını dejenere eden, kaynağı bulandıran
    ve daha çok Yahûdi ve Hıristiyanların inanç, ahlâk, tarih ve
    efsâneye dayalı kültürlerinden İslâm’a karışan şeylerdir. Bu hurâfe ve
    isrâiliyât rivâyetleri en çok kıssalar yoluyla İslâm’a karıştırılmak istenmiştir.
    b- Bazen küçük bir amele verilen büyük ödüller, bazen de küçük bir
    günah yüzünden cehenneme atılmalar gibi dinin temel ilkelerine ters
    düşen çok sayıda kıssa eskiden beri halk arasında meşhur olmuş, vaazlarda
    ve halkın rağbet ettiği kitaplarda çokça yer almıştır.
    c- Tasavvufta kıssa çok önemlidir. Kerâmet hikâyeleri ve menkıbe denilen
    büyük zat kabul edilenlerle ilgili anlatılarda, rivâyetlerde, Mesnevî
    gibi meşhur eserlerde kıssadan büyük ölçüde yararlanılır.
    d- Kur’an’da hiç kıssa anlatılmaz. Kur’an kıssalara karşı hep olumsuz
    tavır takınmamızı emreder. Bizim de kıssa ile meşgul olmamızı tümüyle
    yasaklar. Kur’an sadece peygamberlerin hayat hikâyelerini nakleder;
    bunlara da kıssa denilemez.
    14) Tuzak, düzen, plan anlamına gelen “Mekr” kavramının Kur’ân-ı
    Kerim’de kâfirlere ve Allah’a nisbet edildiği halde mü’minlere nisbet edilmemesinin
    sebepleri konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
    a- Sünnetullah, yani Allah’ın yeryüzündeki değişmez kanunu gereği
    kâfirlerin her konudaki tavrına karşı, mü’minler değil; Allah müdâhale etmektedir.
    b- Kizb/yalan gibi mekr de, mü’minlerde normal halde bulunmaması
    gereken bir özelliktir. Mekr etmek, mü’minlerin emin ve ıslah edici özellikleriyle
    bağdaşmamaktadır.
    c- Mekr, o kadar çirkin bir fiildir ki, bu suçun cezâsını aynı cinsten
    olmak üzere hemen Allah veriyor. Mekrin karşılığını/cezâsını mekr olarak
    mü’minler verecek olsa, âdil ve âcil olarak gerekli cezâ verilmeyebilir.
    d- Kâfirler, sayılarını ve imkânlarını birleştirerek tüm mekr çeşitleriyle
    müslümanlara tavır alsalar bile, bunun cevabını ve cezâsını Allah üzerine
    aldığı için, sayıca ve kuvvet yönünden zayıf mü’minlerin imanları ve dâvâlarına
    güvenleri sarsılmamış, hatta güçlenmiş olur.
    15) Bilindiği gibi, Kalem sûresinde, bazı kötü vasıfları sayılan yöneticilere
    itaat etmek yasaklanmıştır. Kur’an’daki “tâğut” ve “ülü’l-emr”
    kavramından, Allah’a isyan edene itaat konusuna açıklık getiren âyet ve
    hadislerden yola çıkarak, zâlim ve fâsığın emir sahipliği/yöneticiliği konusunda,
    mürcie adlı sapık grubun dışında tüm İslâm âlimlerinin görüşü
    olarak, aşağıdakilerden hangisi doğrudur?
    a- Zâlim ve fâsık yönetici, mekruh görülmekle birlikte, yöneticiliği
    câizdir/geçerlidir.
    b- Zâlim ve fâsık yönetici, “ülü’l-emr” olduğu için kendisine itaat gerekir,
    isyan edilmez.
    c- Zâlim ve fâsık yönetici, gayr-ı meşrûdur; ümmet, -eğer imkânı varsa-
    onu hemen alaşağı eder.
    d- Özellikle günümüzde bu vasıflara sahip olmayan imam/yönetici
    bulunamayacağından, mecbûren ve fiilî durum olarak kabul edilir.
    16) Bilindiği gibi, Kalem sûresi 4. âyette, Rasûlullah’a hitâben: “Sen elbette
    yüce bir ahlâka sahipsin” denilmektedir. Bu âyeti açıklayan Ahzâb
    Sûresi, 21. âyette de “Rasûlullah’ta sizin için çok güzel örnekler vardır” buyruluyor
    ve bazı özellikler sayılarak bu vasıftaki kişiler için örnek olduğu
    vurgulanıyor. Sayılan bu özelliklerle ilgili olarak aşağıdakilerden hangisi
    yanlıştır?
    a- Allah’a kavuşmayı umanlar
    b- Namaz kılanlar
    c- Âhiret gününe kavuşmayı umanlar
    d- Allah’ı çok zikredenler
    17) Tuzak, hile ile aldatma, renklendirme, birini hile ile maksadından
    döndürme, hile, plan ve tedbir anlamlarına gelen Kur’an kavramı, aşağıdakilerden
    hangisidir?
    a- Kazf b- Zillet c- Müdâhene d- Keyd
    18) Bilindiği gibi, Kalem sûresinin 14-15. âyetlerinde: “mal ve çocukları
    var diye, ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin masalları’ der.”
    denilir. Mal kavramına ilk defa vurgu yapılan bu âyet münasebetiyle, malmülk
    konusuyla ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- Kur’an’a göre mal ve mülkün sahibi Allah’tır; insan sadece emânetçidir.
    b- Allah, malı-mülkü dilediğine verir, dilediğinden de alır.
    c- Mal, bir fitne olduğundan, malını müdâfaa için öldürülen kimse,
    büyük günah üzere ölmüş sayılır.
    d- Ölmüş (murdar) hayvan eti, bozuk gıdalar, zehirli maddeler gibi
    insanların yararlanamayacağı şeyler mal sayılmaz.
    19) Kalem sûresinde 10. âyette “çokça yemin eden alçak kimseye itaat
    edilmemesi” istenmektedir. Bu âyette dikkat çekilen yemin konusundaki
    değerlendirmelerle ilgili olarak, aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- Geçmişteki veya bu zamandaki bir olayla ilgili olarak bile bile yalan
    yere yemin etmek, yemin keffâretini gerektirmez.
    b- Doğru yere çok da olsa yemin etmenin bir sakıncası yoktur. Meselâ
    bir esnafın, tüccarın, müşterisini iknâ etmek için ihtiyaç duyduğu
    oranda doğru yere yemin etmesi câizdir.
    c- Yemin, karşıdaki muhâtabın veya yemin isteyenin niyetine, o sözlerin
    zâhirî anlamına göredir.
    d- Bir müslüman, şartlar gerektirmedikçe, kendini mecbur hissetmedikçe
    yemin etmemeli; yemin ettiğinde de, sadece “vallahi”, “billâhi”
    veya “tallahi” diye yemin etmelidir.
    20) Kalem sûresinde “Size ne oluyor, ne biçim hüküm veriyorsunuz?”
    (36. âyet) ve “Rabbinin hükmünü sabırla bekle” (48. âyet) diye vurgulanan
    kavram; sözlük anlamı, “yargı ve yargıda bulunmak, hükmetmek, karar
    vermek, idare etmek, ata gem vurmak” olan; terim olarak, “hakkında âyet
    ve hadis olan itikada ve ibâdete ait bütün prensipler” demek olan Kur’an
    kavramı, seçeneklerden hangisidir?
    a- hükm b- nesh c- insâ d- ictihad
    21) Kalem sûresi 10. âyetinde “kendilerine itaat edilmemesi istenen
    kişilerin özelliklerinden biri olarak bahsedilen ‘çokça yemin eden’ müşrik
    kimseler, daha çok, Allah’tan başkası adına yemin etmektedirler. Allah’tan
    başkası adına edilen yeminler konusunda, aşağıdaki yargılardan hangisi
    yanlıştır?
    a- Allah’tan başkası adına; meselâ baba, anne, çocuğun başı, melek,
    şeref, namus vb. adına yapılan yeminler, fıkhen yemin hükmünde değildir.
    b- Allah’tan başkası adına yapılan yeminler hadis-i şerife göre küfürdür,
    şirktir.
    c- En çirkin ve en veballi yemin, “dinimi inkâr edeyim ki...” “Allah’ımı
    inkâr edeyim ki...” “Kâfir olayım...” gibi sözlerdir. Böyle yemin eden
    kişi, sözünde doğru olsa bile, bu sözler imanına zarar verir.
    d- Allah da, kendisinden başkası adına yemin etmez.
    22) Yalanlayanlara itaat edilmesini yasaklayan (8. âyet) Kalem sûresi,
    “Yoksa ortakları mı var onların? Sözlerinde sâdık/doğru iseler haydi getirsinler
    ortaklarını!” (41. âyet) der. Türkçe’de “doğruluk” dediğimiz, haber
    verilen ile saklanılan/gönülde bulunan şey arasındaki uygunluk ve insanın
    içi ile dışının aynı olmasına Arapça’da Kur’ânî kavram olarak ne denilir?
    a- Sıdk b- İstikamet c- Kizb d- Âkıle
    23) Kalem sûresinde, kendilerine itaat edilmesi yasaklanan kişilerin
    özelliklerinden biri olarak bahsedilen “çok günahkâr kimseler” (12. âyet)
    münasebetiyle, günahlar ve günahkârlarla ilgili sünnetullah (Allah’ın değişmez
    yasaları) konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi doğru değildir?
    a- Kötülüğün cezası kötülüktür; Bir günah işleyen, sadece onun kadar
    (günahının misliyle) cezalandırılır.
    b- Musîbetlerin tümünün sebebi, günahlardır. Kime çok musîbet gelmişse,
    onun çok günah işlediği anlaşılmış olur.
    c- Kötülüğe/günaha seyirci kalıp rızâ göstermek, toplumun genelinin
    cezasını gerektiren bir günahtır.
    d- Her musîbetin sebebi günah olmamasına rağmen, günah ve isyanlar
    musîbet sebebidir.
    24) “Günah” konusunda aşağıdaki değerlendirmelerden hangisi tümüyle
    doğru değildir?
    a- Büyük günah işleyen mü’minlerin bu günahlarından dolayı kâfir
    olup olmayacakları meselesi, bazı İslâm mezheplerince tartışılan bir
    konudur. O yüzden ehl-i sünnete ve diğer mezheplere göre günahlar
    imanı gidermese bile, samimi bir tevbeyle dönüş yapılana kadar imanın
    kemâl ve kalitesini, gönüldeki takvâyı giderir.
    b- Günahı savunma, başka suçlu bulup kendini temize çıkarma, Allah’ın
    yasağına rağmen mantığını kullanıp günahın sebebini anlamadığından
    onu normal görme, secde etmeme günahı ve gerekçesiyle
    ortaya çıkan İblis/Şeytan tavrıdır.
    c- Günah işlememeye çalışmak önemlidir, ama ondan daha önemlisi,
    günaha karşı tavırdır. Ancak hata ile, yanılarak ya da bir anlık şeytana
    uyarak günah işleyen mü’min, hatasında ısrar etmeyip hemen ondan
    vazgeçecek, pişmanlıkla tevbe çeşmesinde arınacaktır.
    d- Hıristiyanlıktaki aslî günah anlayışı gibi babanın günahı oğluna
    miras kalmaz. Kimse, kendisinin bizzat işlemediği günahtan dolayı
    suçlanamaz. O yüzden başkasının işlediği bir günah yüzünden, ona
    seyirci kalan, râzı olup tepki göstermeyen, günahı emrederek, onun
    işlenmesine izin vererek vesîle olanlar, günahkâr kabul edilip suçlanamazlar.
    25) Kalem sûresi 4. âyette geçen “meftûn” kelimesinin türediği kök
    olan ve sözlükte, altın ve gümüş gibi değerli mâdenlerin saflığını anlamak
    için onları ateşte eritmek, deneme ve imtihana tâbi tutmak anlamlarına
    gelen Kur’an kavramı, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- adâvet b- sihir c- fitne d- gazap
    26) Kalem sûresi 17. âyette: “Biz vaktiyle bahçe sahiplerini sınadığımız
    gibi onları da sınadık.” buyruluyor. Bakara sûresi 155. âyette ise Allah, insanları
    bazı şeylerle deneyeceğini, imtihana tâbi tutacağını açıklıyor. Bu
    âyette İnsanların imtihana tâbi tutulacakları şeyler âyetteki sıra ile nelerdir?
    a- Canlardan azalma, malların ve ürünlerin eksilmesi, açlık, korku
    b- Korku, açlık, mallardan, canlardan ve ürünlerden azalma
    c- Korku, açlık, evlâtlardan mahrumiyet, canların şehid olması, ürünlerin
    azalması
    Canlardan geçip şehid olmak, mallardan vazgeçmek, korkudan uzaklaşmak,
    ürünlerden uzaklaşmak
    27) Kalem sûresinin son iki âyetinde “Kur’an” ve “öğüt” anlamında
    “zikir” kelimesi kullanılmaktadır. İbâdetlerin en büyüklerinden biri olan
    “zikir”, toplumumuzda sadece bir-iki anlamda kullanıldığı halde, Kur’ân-ı
    Kerim’de 30’un üzerinde farklı mânâlarda kullanılmaktadır. Seçeneklerden
    hangisi, zikrin anlamlarından belli başlılarını tümüyle doğru olarak
    vermektedir?
    a- Anlamak, delil, düşünmek, namaz, oruç, zekât, görmek, işitmek,
    yaşamak, sevmek, saymak, ihsan...
    b- Anmak, besmele, düşünmek, hatırlamak, ibâdet etmek, ibret almak,
    Kitab, Kur’an, namaz kılmak, okumak, öğüt, şükretmek...
    c- İbret almak, iman etmek, dille anmak, tefekkür etmek, tesbih çekmek,
    cihad etmek, haccetmek, takvâ, hidâyet, ihsân, şükür, infak etmek...
    d- Velî edinmek, hâkimiyet, rükû, secde, sabretmek, inzâr, müjdelemek,
    duâ etmek, rızık, bilmek, şefaat, affetmek...
    28) Kalem sûresi 36. âyetinde: “Size ne oluyor, ne biçim hüküm veriyorsunuz?”
    denilerek, Allah’ın indirdiği dışındaki hükümlerle hükmetmek
    kınanmaktadır. Bilindiği gibi, bir müslümana göre, hâkimiyet/egemenlik,
    kayıtsız şartsız Allah’a âittir. İslâm’a göre, Allah’ın indirdikleri ile insanları
    yönetmek zorunda olan yöneticide bulunması gereken bazı şartlar vardır.
    Seçeneklerden hangisi, bu şartlardan biri değildir?
    a- Müslüman (ve müctehid) olmalı, ehil olmalıdır.
    b- Özel bir seçim şekli olan “biat”la işbaşına gelmelidir.
    c- Yönetimde şûrâyı (istişâre/danışma) esas almalı, adâletle hükmetmelidir.
    d- Anlaşmazlık olursa, halkın hakemliğine gitmeli; halkın çoğunluğuna
    uymalıdır.
    29) Kur’ân-ı Kerim, Allah’a ve Rasûlü’ne mutlak itaati emrettiği gibi;
    Allah ve Rasûlüne mâsiyet emretmeyen mü’minlerden olan ülü’l emre de
    itaati emretmektedir. Yine, Kitabımız Kalem sûresinde ve diğer değişik
    sûrelerde bazı kimselere de itaat edilmesini yasaklamaktadır. Seçeneklerin
    hangisi, Kur’an’da kendilerine itaatin yasaklandığı bu sınıflardan değildir?
    a- Bazı günahlar işleyen ana babalara, büyüklerin kendilerinden küçük
    olanlara, âlimlerin kendilerinden ilim yönüyle daha düşük olanlara
    itaat
    b- Kâfirlere, ehl-i kitaba, münâfıklara, kendisini Allah yolundan saptırmak
    isteyen liderlere ve büyüklere itaat
    c- Şeytana, şeytanın dostlarına, günahkârlara ve nankörlere, yalancılara,
    ahlâksızlara, namaza engel olanlara itaat
    d- Şirke zorlayan ana babaya, halkın çoğunluğuna, insanların ve bilmeyenlerin
    hevâlarına/kötü arzu ve isteklerine itaat
    30) Kalem sûresinde de emredilip vurgu yapılan bir kavramdır. Kelime
    anlamı olarak; “(aklın ve şeriatın gerektirdiği durumlarda) nefsi hapsetme,
    kendine hâkim olma, ayak direme, tahammül etme”, Kur’anî kavram
    olarak, “İslâm’ı nefsimize ve hayata hâkim kılma mücadelesinde iç ve dış
    düşmanlarımızdan gelen zorluklara göğüs gerip yılgınlık göstermeyerek
    aktif bir direnişte bulunma”ya kavram olarak ne ad verilir?
    a- akıl b- hak c- sabır d- şükür
    31) Kalem sûresinde ısrarla itaat edilmemesi, yani isyan edilmesi gereken
    insanların bazı özellikleri gündeme getirilir. İsyan ve itaatle ilgili
    aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
    a- İsyan, kıyam, ayaklanma, savaş ayrı şeylerdir; itaatsizlik ayrı. Küfre
    isyan edemeyen müslümanlar, en azından itaatsizlik yapmalıdır.
    b- Allah’a itaatle birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği, itaat etmeyi
    yasakladığı ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz; biri varsa öteki
    yok demektir.
    c- Allah’a ve Rasûlü’ne sadece itaat yeterli olmaz; bu itaatin kalben hiç
    sıkıntı ve şüphe duyulmadan gönüllü olarak yapılması da şarttır. Aksini
    Kur’an imansızlık olarak değerlendirir.
    d- Ülü’l-emr konumunda olan büyüklere, cemaat yöneticilerine, liderlere
    ve devlet yetkililerine mutlak itaat gereklidir.
    32) Kalem sûresi 46. âyetinde: “Yoksa sen onlardan bir ücret istiyorsun
    da bu yüzden onlar ağır bir borç altında mı kalıyorlar?” denilmektedir. Bakara
    suresi 41. âyetinde de: “Âyetlerimi az bir karşılık ile satmayın” buyruluyor.
    Allah’ın âyetlerini az bir karşılığa, dünyevî çıkarlara değişen kimliğe
    Bel’am denilmesi meşhurdur. A’râf suresi 175-176. âyetlerinde özellikleri
    anlatılan Bel’am’la ilgili olarak, seçeneklerden hangisi yanlıştır?
    a- Kendisine Allah’ın âyetleri verildiği halde hevâ ve hevesine uyup azgınlaşan,
    kâfir ve zâlimlerin emrindeki din adamlarına Bel’am denir.
    b- Bel’am, azgınlığının temel sebebi, dünyevî makam – mevkî, mal –
    mülk, şan – şöhret sevdası olan, dinini satıp karşılığında çok az bir şey alan
    Firavunların emir ve hizmetine hazır resmî din adamı tipidir.
    c- Bel’am, Allah’ın âyetlerini çok az bir paraya sattığı için bu ismi almıştır.
    O yüzden dini ve âyetleri, büyük makam karşılığında veya çok paraya
    satanlara Bel’am denilmez.
    d- Adam şahsiyetini kaybederek, köpek gibi bir çanak yal veya bir kemik
    uğruna her çeşit zillete katlandığından bu karakter, Kur’an’da köpeğe
    benzetilmiştir.
    33) Kalem sûresi 17. âyette bahçe sahiplerinin ve diğer insanların belâya
    uğratılıp imtihan edileceği anlatılmaktadır. Belâ/imtihan konusuyla ilgili
    aşağıdaki yargılardan hangisi tümüyle doğrudur?
    a- Herkes Allah tarafından imtihan olmakta, denenip sınanmaktadır.
    Ama imtihanın yeri, süresi ve şeklini seçmek insanın elindedir.
    b- Allah, kullarını dünyada imtihana tâbi tutarken, doğru cevapları
    önceden bildirmez; insanların birbirinden kopya çekmesini ve sınavda
    yardımlaşmayı yasak kılar.
    c- Fitne kelimesi de Kur’an’da çoğunlukla imtihan anlamında kullanılır.
    Ama fitne kelimesi, mü’minlerin imtihanı için kullanılmaz; sadece
    kâfirlerin sınavı için kullanılır. Çünkü fitne, kâfirlerin alâmetidir;
    mü’minlere fitne hiç bulaşmaz.
    d- Dinin emir ve yasakları çeşitli yönleriyle belâdır. Emredilen bazı
    hususlar, bedene zorluk verir, mü’minler münâfıklardan belâ ile ayrılır
    ve insanlar şükretsinler diye nimetlerle, sabretsinler diye zorluklarla
    belâya uğratılırlar.
    34) Sözlük anlamı; “denemek, yapmak, bitkin hale getirmek, başa gelen
    musîbet, elbisenin eskimesi/yıpranması” olan kavram hangisidir?
    a- af b- belâ c- ihsân d- zulüm
    35) Sabır konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- Sabır, mü’minin silâhıdır. Namazla birlikte Allah’a dua etmenin temel
    vesilelerinden biridir.
    b- Sabır özgürlüktür; Sahte tanrıların, egemen güçlerin, zâlimlerin ve
    nefsin emirlerine karşı direnip teslim olmamaktır.
    c- Belâ, musibet ve zorluklar, en çok peygamberlere ve sâlih amel işleyen
    müttakî müslümanlara gelir.
    d- İlk sarsıntıda sabır göstermek kolaydır; Sabrın kemâli, zor olayların
    sonunda gösterilen sabırdır.
    36) Kalem sûresi 48. âyetinde Rabbimiz “Sen Rabbinin hükmünü sabırla
    bekle” demektedir. Sabrın önemi konusunda bir hadis-i şerifte şöyle
    buyrulur: “Mü’minin işi tuhaftır; her işi hayırdır. Bu, yalnız mü’mine özgüdür.
    Sevindirici bir işle karşılaşırsa ............ , o işi kendisi hakkında ............
    olur. Üzücü bir işle karşılaşsa ........ , o işi kendisi için hayırlı olur.” Sahih-i
    Müslim’de ve Ahmed bin Hanbel’in Müsned’inde yer alan bu meşhur hadis-
    i şerifteki boş bırakılan yerlere sırasıyla seçeneklerden hangisi gelmelidir.
    a- şükreder, hayırlı, sabreder c- ihsân eder, hayır, dayanır
    b- sevinir, sevap, üzülür d- şımarmaz, ibâdet, sabreder
    37) Peygamberimiz’in bir hadisinden anlaşıldığına göre sabır, üç çeşittir.
    Seçeneklerden hangisi, sabrın çeşitlerinden biri değildir?
    a- Başa gelen musibetlere, hastalık, âfet ve belâlara tahammül etmek
    b- Dinimize ve kutsal değerlerimize yapılan saldırı ve hakaretlere sabr
    etmek
    c- Haramlardan kaçınmada, nefsimizin arzularına karşı direnmek
    d- Allah’a itaat ve ibadetlerde, bunların zorluklarına karşı sabr etmek
    38) Kalem sûresi 46. âyetinde Peygamberimizin tebliğ karşılığı insanlardan
    ücret istemediği beyan edilmektedir. Bu konuyla ilgili olan “Âyetlerimi
    az bir karşılık/bedel ile satmayın” (2/Bakara, 41) ifadesinin açıklaması,
    seçeneklerden hangisinde doğru olarak verilmiştir?
    a- Âyetler, vahiy ürünü olduğu için, yüksek paralar karşılığında okunmalıdır.
    b- Âyetler, birinci sınıf, kaliteli çerçevelere konup yüksek ücretlerle
    satılmalıdır.
    c- Âyetler, dünya menfaati karşılığında terk edilmemeli, çıkarlar uğruna
    yanlış yorumlanmamalıdır.
    d- Âyetleri satın almaya kimsenin gücü yetmez; onların bedeli yüksektir,
    pahalıdır.
    39) Tâviz ve uzlaşma anlamında kullanılan; yağ çekmek, yumuşak
    davranmak, uzlaşmak, müsâmaha göstermek, hoşgörü, kararsızlık göstermek,
    iki yüzlü davranmak, net ve açık olmamak, bâtılı ve düşmanı hoş
    görmek, idâre-i maslahatçılık yapmak gibi anlamlara gelen ve dolayısıyla
    hakka bâtılı karıştırmak deyince ilk akla gelen, Türkçe “tâviz” ve “uzlaşma”
    kelimelerinin Arapça karşılığı olan kavrama ne ad verilir?
    a- murâkabe b- müdâhene c- ketm d- hoşgörü
    40) Para, mal veya benzeri ihtiyaç malzemelerini Allah yolunda harcamaya
    ne ad verilir?
    a- İnfak b- Rızık c- Felâh d- Takva
    41) İnfak; malda, hem zekât olarak, hem de zekâtın dışında başkalarının
    hakkı olduğu kabulü ile gerçekleşir. İnfak konusunda aşağıdaki ifadelerden
    yanlış olan hangisidir?
    a- İnfak, sadece maldan olmaz. İlimden, güler yüzden, güzel sözden,
    teselliden de infak yapılmalıdır.
    b- Rızkın gerçek sahibi Allah’tır. Dünyada mal ve rızık sahibi görünen
    insan, aslında bir postacı, emanetçi ve veznedar konumundadır.
    c- İnfak etme konusunda Sâlebe, güzel ve örnek bir şahsiyettir.
    d- İnfak, kişinin parayı putlaştırmasına, israfa ve dünyevîleşmesine
    engeldir.
    42) Hz. Peygamber’e “Sen, Rabbinin hükmüne sabret. ............... gibi
    olma.” hitabında zikri geçen ve Hz. Yûnus hakkında kullanılan ifade aşağıdakilerden
    hangisidir?
    a- Zülkifl
    c- Peygamberlerin babası
    b- Balık sahibi
    d- Zülkarneyn
    “Nûn. Kaleme ve satır satır ………andolsun ki (Rasûlüm), sen -Rabbinin
    ………sâyesinde- mecnun değilsin. Hiç şüphesiz senin için ………(bitip tükenmeyen)
    bir ecir/mükâfat vardır. Ve sen elbette ………bir ahlâka sahipsin.
    Yakında sen de ………, onlar da. Hanginizde ……… olduğunu, hanginizin
    ……… tutulup çıldırdığını; sınandığını. Şüphesiz ………, kimlerin Kendi yolundan
    saptığını ve kimlerin doğru yolda olduğunu herkesten iyi ………. Öyleyse
    yalanlayanlara boyun eğip ……… etme.” (68/Kalem, 1-8)
    43) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
    sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- yazdıklarına; nimeti; kesintisiz; yüce; göreceksin; delilik; fitneye;
    Rabbin; bilir; itaat
    b- yazdıklarına; lutfu; büyük; güzel; bileceksin; delilik; deliliğe; Allah;
    bilmektedir; itaat
    c- yazılanlara; lutfu; hesapsız; muhteşem; öğreneceksin; suç; fitneye;
    Allah; görür; kulluk
    d- yazılanlara; nimeti; sonsuz; yüce; görürsün; yanlışlık; sınava; Rabbim;
    görür; yağcılık
    “Onlar istediler ki, sen ……… davranıp tâviz veresin de onlar da sana
    yumuşak davranıp ……… versinler. Sakın boyun eğip ……… etme; çokça
    ……… eden hiçbir alçağa, Ayıplayıp duran, laf getirip götürene. Durmadan
    ……… engel olan, ………aşan, çok günahkâra, Kabaya, üstelik ………, Mal
    ve ……… var diye, Ona âyetlerimiz okunduğu zaman o, ‘öncekilerin ………’
    der. Yakında burnuna ……… vuracağız.” (68/Kalem, 9-16)
    44) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
    sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- yumuşak; tâviz; itaat; inkâr; namaza; çizgiyi; terbiyesize; makamı;
    masalları; damga
    b- uzlaşmacı; uzlaşmacı; itaat; küfür; hakka; haddi; ahlâksıza; parası;
    uydurdukları; damga
    c- yumuşak; tâviz; kulluk; inkâr; dine; sınırı; alçağa; mülkü; masalları;
    mühür
    d- yumuşak; tâviz; itaat; yemin; hayra; haddi; soysuza; çocukları; masalları;
    damga
    “Biz, vaktiyle “bahçe ………” sınadığımız gibi, onları da sınadık. Hani
    onlar (bahçe sahipleri) ………olurken kimse ………o bahçenin ürünlerini
    toplayacaklarına ……… etmişlerdi. Onlar istisna da etmiyorlardı. Ancak onlar
    ……… Rabbin katından gönderilen bir ……… o bahçeyi sarıvermişti de.
    Bahçe simsiyah olmuştu. Sabahleyin birbirlerine ………‘Haydi ürünleri toplayacaksanız
    erkenden ……… gidin’ diye. Derken yürüdüler ve şöyle ………:
    ‘Sakın bugün hiçbir ……… bahçeye girip yanımıza sokulmasın.” (68/Kalem,
    17-24)
    45) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
    sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- sahiplerini; gündüz; bilmeden; yemin; meşgulken; helâk; dediler;
    bahçenize; dediler; fakir
    b- sahiplerini; sabah; görmeden; yemin; uyurken; salgın; seslendiler;
    ekininize; fısıldaşıyorlardı; yoksul
    c- sahiplerini; müslüman; kalkmadan; yemin; gezerken; azap; haykırdılar;
    işinize; konuştular; garip
    d- sahiplerini; zengin; fark etmeden; yemin; eğlenirken; melek; dediler:
    ekininize; dediler; fakir
    “Ürünleri toplayacaklarından ……… olarak erkenden gittiler. Fakat
    ……… görünce ‘Herhalde biz yolu şaşırdık’ dediler. ‘Hayır, doğrusu biz
    ……… bırakıldık.’ ……… olanları, “Ben size demedim mi? Allah’ı ………
    sıfatlardan tenzih etmeniz gerekmez miydi?” dedi. ‘Rabbimizi ……… ederiz,
    doğrusu biz kendi kendimize ……… etmişiz’ dediler. Ardından, ………
    birbirlerine yüklemeye başladılar. Nihâyet şöyle dediler: ‘Yazıklar olsun bize!
    Gerçekten biz ……… kimselermişiz.’ ‘Belki Rabbimiz bize bundan daha iyisini
    verir; doğrusu artık, Rabbimizden dilemekteyiz.’ İşte azab böyledir. Âhiret
    azâbı ise elbette daha ……… Keşke bilselerdi.” (68/Kalem, 25-33)
    46) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
    sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- emin; helâkı; âciz; takvâlı; kötü; tekbir; yazık; ürünleri; şerli; şiddetlidir
    b- mutmain; insanları; mahrum; faziletli; noksan; tesbih; ayıp; yüklerini;
    talihli; uzundur
    c- emin; bahçeyi, mahrum; mûtedil; noksan; tesbih; zulüm; kabahati;
    azgın; büyüktür
    d- emin; olanları; mazlum; mûtedil; olumsuz; takdis; inkâr; suçu;
    şanslı; korkunçtur
    “Şu da muhakkak ki, ……… sahipleri için Rableri katında nimetleri bol
    ……… vardır. Öyle ya, (Allah’a) ……… gösterenleri, (o) günahkârlar gibi tutar
    mıyız hiç? Size ne oluyor? Ne biçim ……… veriyorsunuz? Yoksa size ait
    bir ……… var da, (bu bâtıl inanışları) onda mı okuyorsunuz? Onda, beğendiğiniz
    her şey sizin için mutlaka ……… (diye mi yazılı)? Yoksa, “Ne hükmederseniz
    mutlaka ………” diye sizin lehinize olarak ……… verilmiş, kıyamet
    gününe kadar geçerli ……… sözler mi var? Sor onlara: Bu iddiayı onların
    hangisi ………?” (68/Kalem, 34-40)
    47) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
    sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- bahçe; bahçeler; hürmet; hüküm; kaynak; serbesttir; sizindir; bağışlanarak;
    meşru; dillendirir
    b- iman; cennet; teslimiyet; karar; kitap; doğrudur; meşru; karar; güzel;
    ispatlar
    c- bahçe; ödüller; bağlılık; söz; kanun; câizdir; uygundur; ruhsat; verilen;
    savunur
    d- takvâ; cennetler; teslimiyet; hüküm; kitap; vardır; sizindir; tarafımızdan;
    kesin; savunacak
    “Yoksa ortakları mı var onların? ……… doğru iseler, haydi getirsinler
    ortaklarını! O gün gerçekler bütün ……… ortaya çıkar ve ……… dâvet edilirler;
    fakat ……… getiremezler. Gözleri horluktan aşağı düşmüş bir halde
    kendilerini zillet bürür. Hâlbuki onlar, ……… iken de secdeye ……… ediliyorlardı
    (fakat yine secde etmiyorlardı). (Rasûlüm!) Sen bu sözü (Kur’an’ı)
    yalan sayanı Bana ……… (kendini üzme). Biz onları, ……… bir yönden yavaş
    yavaş ……… yaklaştırıyoruz. Onlara mühlet veriyorum. Doğrusu Benim
    ……… çok sağlamdır!” (68/Kalem, 41-45)
    48) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
    sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- iddialarında; güzelliğiyle; secdeye; hayır; müslüman; râzı; bırak; hayırlı;
    şerlere; verdiklerim
    b- inançlarında; açıklığıyla; İslâm’a; hakkı; müslüman; davet; terket;
    her; helâka; gücüm
    c- sözlerinde; çıplaklığıyla; secdeye; güç; sapasağlam; davet; bırak; bilmedikleri;
    azâba; planım
    d- yaptıklarında; doğruluğuyla; imana; güç; hayatta; emr; gönder;
    dört; cehenneme; dinim
    “Yoksa sen onlardan bir……… istiyorsun da bu yüzden onlar ağır bir
    ……… altında mı kalıyorlar? Yahut ……… bilgisi onların nezdinde de, onlar
    mı (istedikleri gibi) ………? Sen Rabbinin hükmünü ……… bekle. ………
    sahibi (Yunus) gibi olma. Hani o, dertli dertli Rabbine ……… etmişti. Şayet
    Rabbinden ona bir ……… yetişmemiş olsaydı o, mutlaka, ……… bir halde
    ıssız bir diyara atılacaktı. Fakat ardından, Rabbi onu seçti (vahiy verdi) ve
    onu ……… kıldı.” (68/Kalem, 46-50)
    49) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
    sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- ücret; borç; gaybın; yazıyorlar; sabırla; balık; niyaz; nimet; kınanacak;
    sâlihlerden
    b- dünyalık; yük; âhiretin; yaşıyorlar; güzellikle; peygamberlik; dua;
    yardım; zor; peygamber
    c- mal; yük; hakikat; okuyorlar; sabırla; iman; iman; hidayet; güçsüz;
    şerefli
    d- ücret; borç; Kur’an; davranıyorlar; gelmesini; balık; şikâyet; yardım;
    mahrum; nebî
    O ……… edenler ……… (Kur’an’ı) işittikleri zaman, ……… seni ………
    devirivereceklerdi. Hâlâ da (kin ve hasetlerinden) ‘Hiç şüphe yok o bir ………’
    derler. Oysa o (Kur’an), ……… için ancak bir zikrdir/……….” (68/Kalem,
    51-52)
    50) Yukarıdaki âyet meallerinde boş bırakılan yerlere, seçeneklerden
    sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- iman; Kitab’ı; kalkıp; kılıçlarıyla; beşerdir; insanlar; ibadettir
    b- inkâr; zikri; neredeyse; gözleriyle; delidir; âlemler; öğüttür
    c- inkâr; vahyi; kalkıp; öldürüp; büyücü; herkes; hidâyettir
    d- küfr; yüce; toplanıp; gözleriyle; beşerdir; müslümanlar; hidayettir
    Cevap Anahtarı
    1 A 11 B 21 D 31 D 41 C
    2 D 12 D 22 A 32 C 42 B
    3 C 13 D 23 B 33 D 43 A
    4 B 14 A 24 D 34 B 44 D
    5 B 15 C 25 C 35 D 45 B
    6 C 16 B 26 B 36 A 46 C
    7 A 17 D 27 B 37 B 47 D
    8 C 18 C 28 D 38 C 48 C
    9 D 19 B 29 A 39 B 49 A
    10 A 20 A 30 C 40 A 50 B
    Son Söz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, inşâAllah Kur’an’a daha
    fazla yaklaşmışsınızdır. Bu okuduğunuz kitapta varsa güzellikler Kur’an’ın güzellikleridir.
    Hatalar ise, tümüyle yazarın hatalarıdır. “O halde boş kaldığında
    yine kalk yorul! / Ve ancak Rabbinden ümid et, hep O’na doğrul!” (İnşirah
    7-8). Kur’an’la yakınlaşmayı fırsat bilerek hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp
    baştan sona kadar mealiyle (ve gerektiği zaman tefsiriyle) okumaya başlamalısınız.
    Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak,
    yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet
    doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz
    kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak
    için…

     
    Salı, 12 Ocak 2021 19:20

    Alak Süresi Tefsiri

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     

     

    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket”
    Alâk Sûresi
    Tefsiri
    CİLT -1-
    -ahmed kalkanOcak
    2016 / İstanbul
    Mar’ ruf Yayınları:
    Editör:
    Tashih:
    Kapak & Mizanpaj:
    Baskı:
    4
    Mehmed Bilir
    Ma’ ruf Yayınları
    Ehl-i Dizayn
    STEP AJANS Matbaa Ltd. Şti.
    Göztepe Mh. Bosna Cd. No:11
    Bağcılar/İStanbul
    Tel: 0212 446 8846
    Sertifika No:12266
    MA’ RUF YAYINLARI İLETİŞİM
    Adres:
    Tel:
    E-Posta:
    Web:
    İstiklal Mh. Dolmabahçe Cd.
    Işık Sk. No:2/2 Ümraniye/İSTANBUL
    (0216) 344 0 342
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    www.marufyayinlari.com
    AHMED KALKAN
    “İlk Sûreler ve İslamî Hareket” CİLT -1-
    Alâk Sûresi Tefsiri
    İçindekiler
    Önsöz 10
    Kur’ân-ı Kerim Hakkında Özet Bilgi 15
    Kur’an Nedir? 15
    Kur’an’ın Tanımı 16
    Kur’an’ın Mâhiyeti ve Yapısı 17
    Kur’an Hakkında Kısa Bilgi 18
    Kur’an Konuları 18
    Tefsir, Te’vil, Tercüme ve Meal 21
    Tefsir 22
    Tefsirler Başlıca İki Kısma Ayrılır: 23
    Meal 24
    Kur’ân-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercümeleri 26
    Kur’ân’ın Tedrîcî Olarak İnzâl Edilmesi 26
    Kur’an’ın Muhtevâsı ve İşlevi 27
    Kur’an’ın Bölümleri 29
    Kur’an İlimlerine Dair Kimi Kavram ve Terimler 29
    Kur’an’ı Okumak ve Anlamak 32
    Kendini Kur’an’a Açmak 33
    Kur’an’ı Yaşamak, Kur’anla Yaşamak 33
    Huzurun Kaynağı Kur’an 33
    Kur’ân-ı Kerim’den Faydalanma Yöntemi 34
    Kur’ân’ı Kendi Yapı ve Yöntemiyle Doğru Tanıma 34
    Kur’ân-ı Kerim’in İndiriliş Gayesi 35
    Dâvetin Konusu ve Yönü – Tevhidî Gündem 35
    Kur’an’dan Faydalanabilmenin Şartları 36
    Pratik Öneriler 41
    Kur’an’ın İnsanı Güzelleştirmesi 41
    Güzel Kur’an’la Güzelleşmek 45
    Ashâbın Kur’an Anlayışı 66
    Kur’an’ı Anlama Çabaları 71
    Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ Açan Sadece Kur’an’dır. 79
    Kur’an’da Kur’an 84
    Kur’an’ı Anlamak İçin Nasıl Okumalıyız? 87
    Alâk Sûresi ve Mesajı 90
    1. Âyet 94
    1- Okumak (İkra’ / Oku) 94
    Neyi, Nasıl Okuyacağız? 98
    Yaratma Konusundaki Âyet-İ Kerimeler: 105
    Günümüz İnsanı ve Okuma 110
    2- Besmele (B’ism-i Rabbike) 111
    Kur’an ve Besmele 113
    Besmelenin Anlam Derinlikleri 115
    Besmele, Allah’la Yapılan Bir Sözleşme Gibidir 116
    Besmele, Her Peygamber ve Ümmetinin Kullandığı Bir Şifredir 117
    Besmele, Allah’tan İzin ve Onay İstemektir 119
    Besmele, Laik Mantığı Protestodur 120
    Besmele Çekmenin Hükmü 122
    Besmele Şuurunun Mü’mine Kazandırdıkları 123
    3- Rab (Allah’ın Rab İsmi) 125
    Kur’an’da Rab Kavramı 128
    Nefsine Bile Söz Geçiremeyen Rab Taslakları 129
    Rab Olmayan Bir Tanrı Edinme İsteği 131
    Sevilenlerin Putlaştırılması; Allah’tan Başkasını Rab Edinme 132
    Günümüz İnsanının Çeşitli Rableri 137
    Rab Konusunda Sahih İtikad 139
    4- Yaratma 140
    Halk Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti 140
    2. Âyet 140
    1- Yaratma (Halâka/Yarattı) 141
    Halk Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti 141
    El-Hâlik/Yaratıcı, Yalnız Allah’tır 143
    Allah, Genel Olarak Her Şeyin Yaratıcısıdır 144
    Ölümün ve Hayatın Yaratılması 146
    İlk İnsanın Yaratılışı 147
    Allah, İnsanı En Güzel Şekilde Yaratmıştır 153
    Her Şey İnsan İçin, İnsan Da Allah’a Kulluk İçin Yaratılmıştır 154
    Yaratma, Bir Kere Olup Bitmiş Değil; Devamlıdır 154
    Kulluk, Yaratan’a Yapılır 156
    Allah’tan Başka Yaratıcı Yoktur 156
    İlk Yaratılış, İkinci Yaratılışa (Yeniden Dirilişe) Delildir 158
    2- İnsan 159
    İnsan Kelimesinin Anlam ve Mâhiyeti 159
    Kur’ân-ı Kerim’de İnsa 167
    A-) İnsanın Olumlu Özellikleri 168
    B-) İnsanın Olumsuz Özellikleri 169
    İnsanın Menşei (Oluşumu) Meselesi 170
    Kur’an’da İnsanın Yaratılması ve Halifeliği 171
    İnsanın Yaratılışı 172
    İnsanın Konumu ve Görevi 175
    İnsan Ölünce Ne Olacak? 175
    Akîde Yönünden İnsanlar 176
    İnsanın Değeri 178
    Haklar, Görevleri; Nimetler De Sorumlulukları Doğurur 181
    3- Alâk 184
    3. ve 5. Âyet 188
    Oku! Rabbin En Büyük Kerem Sahibidir 192
    Ekrem Ne Demektir? Rabbimizin En Büyük Kerem Sahibi Olması Ne Anlama Gelir? 193
    Bilgi Kaynakları ve Vahy 199
    İlim (Öğrenme ve Öğretme) 202
    “Bilim” İle “İlim” Aynı Şey Mi? 206
    Okunacak, Öğrenilecek İlim, İslâmiyet’tir 209
    İlim ve İslâm 212
    Yazma 216
    Kur’ân-ı Kerim’de İlim, Kalem ve Yazma 218
    Kur’an’ın Eğitime Yönelik İlkeleri 221
    Hadis-i Şeriflerde Okuma, Yazma ve İlim 222
    6. ve 8. Âyet 224
    İkinci Kısmın Nüzul Zamanı 232
    Tenâsüb 233
    Tuğyân; İnsanın Azgınlaşması 236
    İstiğnâ-Tuğyân İlişkisi 239
    İnsanı Tuğyâna Sevkeden Şeyler 240
    Siyasî Otoritenin Tuğyânı 242
    İnsanlara Zulüm De Siyasî Otoritenin Tuğyânıdır 243
    Tuğyâna Karşı Müslümanların ve Özellikle Âlimlerin Tavrı 243
    9. ve 14. Âyet 247
    Salât 255
    Allah’ın Görmesi 276
    15. ve 19. Âyet 277
    Buradaki Mûcize 282
    “Yaklaş” İfadesi Hakkında 285
    Bâtılı Savunan Zâlime Uyulmaz 286
    Nüzul Sebebi: Ebû Cehil ve İbn Mes’ûd 287
    Secde ve Secde İle Allah’a Yaklaşma 297
    İbâdet Anlamıyla Secde 297
    Tilâvet Secdesi 300
    Secdenin Önemi 300
    Secdenin Düşündürdükleri ve Bazı Hikmetleri 303
    Secdenin Sağlık Açısından Faydaları 306
    İlk Vahyin Geldiği “Zaman” 310
    İlk Vahyin Geldiği “Mekân” 311
    İlk Vahyin Kendisine İndiği “Zât” 311
    Nüzul ve Mü’minlerin Ortak Kaderi 312
    Alâk Sûresi Işığında 313
    Hayatın Allah İçin Olması 313
    Nüzûl Ortamı ve Biz 322
    “Oku” Emri Aktif Bir Hareket Çağrısıdır! 323
    Alâk Sûresi’nde Dikkat Çeken Hususlar 324
    Tekrarlar 324
    Tilâvet Secdesi 324
    Kurân-I Kerim’de Tilâvet Secdesi Yapılması Gereken Yerler 325
    İslâmî Hareket ve Dâvet Açısından Sûre 326
    Tedricîlik/Aşama Yöntemi 326
    Bağımsızlık ve Gizlilik 329
    Vahiy, Hayata Müdâhaledir! 332
    Vahyin Güncel Çağrışımları 333
    1: “Oku, Yaratan Rabbinin Adıyla (Besmele İle).” 334
    Alâk Sûresi İle İlgili Sınav Soruları 337
    Alâk Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı 353

    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz
    değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü
    veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas
    edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopya
    edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı söz konusu
    değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak
    malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    !

    ithaf
    Canlı Kur’an olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret
    eden, tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran ve kâfirlere karşı
    Kur’an’la en büyük cihadı gerçekleştiren her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyasının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu
    kavrayıp nebevî usulle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması
    yapan tâvizsiz davetçilere…
    • 10 •
    Ahmed Kalkan İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Önsöz
    Önsöz de sonsöz de, sözün önü de sonu da Allah’a, O’nun sözü olan
    Kur’an’a ait. İnsan haddini aştı, çok konuştu, çok söyledi. Bu yanlıştan dönülmeli;
    Kur’an’a kulak verilmeli. O, sözlerin en güzeli, onu okumak, okumaların
    en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en güzelidir. Onunla
    düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan bir hayat, hayatların
    en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması gereken husus, eşsiz
    bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ı tane tane, özümseyerek, doğru bir niyetle,
    istiâze ve besmele ile okumamız gerekir. Kur’an’a kulak verip susmamız,
    âyetler okunur veya âyetlerle emir ve yasaklar sunulurken bahaneler üretip
    başka bir söz söylemememiz, “semi’nâ ve eta’nâ (duyduk ve itaat ettik)” deyip
    hayatımıza geçirmemiz istenmektedir.
    Yaşadığımız coğrafya da dâhil, dünya üzerinde en çok okunan kitap
    Kur’an olmasına rağmen, nedense şuurlu fert ve toplumlar bir türlü oluşamamaktadır.
    Her geçen gün daha da yoğun bir ilgi odağı haline gelen Kitabımız’ın
    önemi daha da açığa çıkmasına rağmen, bilinç yoksunluğu devam
    etmektedir. Aynı zamanda, üzerinde en çok araştırmaların yapıldığı, uzun
    uzun makalelerin yazıldığı, tezlerin sunulduğu, inceleme kitaplarının yayınlandığı
    bir konu olmasına rağmen Kur’an ruhu oluşturulamadı, Kur’an
    nesli yetiştirilemedi, Kur’an toplumuna giden yol açılamadı, Kur’an devleti
    ufukta görülemedi.
    Kur’an’ın en çok ve en hızlı ezberlenen bir kitap oluşu da onun anlaşılmasına
    yetmemiş, toplumsal hoşnutsuzluğu huzura dönüştürecek Kur’ânî
    bir inkılâp oluşmamıştır. Kur’an kıraatiyle belki bireysel anlamda gözyaşları
    dökülmüş, bu duygu seliyle yapay bir tatminkârlık oluşturulmaya çalışılmıştır.
    Ama anlam örgüsü ve tüm hükümlerini tatbik gayreti içinde O
    Kitab’a yönelmek yerine, sadece Arapça metin üzerinden bireysel bazda
    haz alınmaya çalışılmış, bununla yetinilmiştir. Kur’an’ın anlatmaya çalıştığı,
    hedeflediği bireysel ve toplumsal huzura, Allah’ın razı olacağı izzetli bir
    yaşayışa ulaşılamamıştır.
    Kur’an’la doğru konuşan O’nu doğru konuşturan sahih temsilciler oluşturamadığımız
    için İslâm’ın hedeflediği sonuca ulaşılamamıştır. Kur’an’ın
    susturulması; onun gündemden uzaklaştırılıp hayattan koparılması ile ger•
    11 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    çekleştirilmiştir. Suskun bir Kur’an ne sadra şifâ olur, ne de toplumlara müdâhale
    etme yetkisine sahip bulunur.
    Bütün bu olumsuzlukların sonucunda, Kur’an’ı rehber edinmeyen toplumlar
    bilinçsiz, ruhsuz, mutsuz, rotasız, suskun kalmışlar, onları bu hale
    getiren tâğûtî zihniyetler toplumlarını sürüleştirerek kendilerine kul yapmaya
    çalışmışlardır.
    Güzîde, erdemli, sâlih, âlim, mücâhid, muvahhid, muttaki, şâhid-şehid…
    şahsiyetlerin yetişmesi Kur’an’dan gereği gibi faydalanıp hayata doğru
    bir şekilde geçirilmesiyle mümkün olacaktır. “Allah o kitapla; kendi
    rızâsını arayanlara kurtuluşa götüren yolları gösterir, izniyle onları (küfür)
    karanlıklarından (iman) nûruna/aydınlığına çıkarır ve onları dosdoğru bir
    yola iletir.” (5/Mâide, 16)
    Kur’an çağ kapatıp çağ açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, câhiliyyenin
    çağ anlayışı da cahilcedir. İnsanlığın hattındaki en büyük fay
    kırılmasını da hakkı görmek istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını
    zanna ve uydurmalara dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı,
    tevhid mücâdelesini yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler
    ışığındadır. İlk insan, aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen
    büyük peygamberler de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh
    tufanı, o tarihte ve sonraki etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.)
    putperest çağa destansı meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını
    yeniden oluşturan inkılâbın köşe taşıdır. Mûsâ (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve
    en büyük inkılâb, Kur’an’ın yaptığı inkılâb; en büyük inkılâbçı da Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’dir. Kur’an’la câhiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır.
    Kur’an’la birlikte Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saâdet;
    inkılâbçı insanın adı da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılâb
    denilemeyecek basit, sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu
    zindanları değiştirmenin adına devrim adı verilip insanlar kandırılmıştır.
    Karanlıklar, zulümler, hapisler, kölelikler arasındaki değişikliğin adına devrim;
    küçük değişikliklerin veya tahmine ya da uydurmaya dayanan zaman
    dilimlerinin adı çağ olamaz.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, Mekke câhiliyyesini değiştirdiği
    gibi bugünkü câhiliyyeyi niye değiştiremiyor? Medine İslâm İnkılâbı
    gibi niye inkılâb yapamıyor? Kur’an değişmemiştir, ama Kur’an okuyanlar
    • 12 •
    Ahmed Kalkan
    başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
    Kur’an, aynı Kur’an’dır, ama Kur’an’a yönelmesi gereken insan, Kur’an’a
    sahabe gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır. Bu güne
    kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
    gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmektedir.
    Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı
    bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda yaşayan insan
    çeşmenin yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa
    tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri olmalıdır. Hele o çeşmenin
    yanı başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini
    yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla
    yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil midir? Kendilerini ve
    toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazırdır; referansları,
    örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere
    sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifaya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
    reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an şifadır.”
    Hem ferdî hastalık, problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal
    kargaşamıza. Aynı zamanda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifadır.
    Bunun böyle olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî
    ve güncel bir vâkıadır. Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda,
    kabından açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    “Fitnelerden kurtuluşun yolu, Allah’ın Kitabı(na uymak)dır. O’nda sizden
    önceki (milletlerin ahvâliyle ilgili) haber, sizden sonra (kıyamete kadar)
    gelecek fitneler ve kıyâmet ahvâli ile ilgili haberler mevcut. Ayrıca sizin aranızda
    (iman-küfür, tâat-isyân, haram-helâl vs. nevinden) cereyân edecek ahvâlin
    de hükmü var. O, hak ile batılı ayırt eden ölçüdür. O’nda her şey ciddîdir,
    gâyesiz bir kelâm yoktur. Kim akılsızlık edip, O’na inanmaz ve O’nunla
    amel etmezse, Allah onu helâk eder. Kim O’nun dışında hidâyet ararsa Allah
    onu saptırır. O Allah’ın sağlam ipidir. O, hikmetli olan zikirdir, O dosdoğru
    yoldur. O, kendine uyan hevâları koymaktan, kendisini (kıraat eden) delilleri
    iltibastan korur. Âlimler ona doyamazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez,
    tadını eksiltmez. İnsanı hayretlere düşüren mümtaz yönleri son bulmaz, tükenmez,
    O öyle bir kitaptır ki, cinler işittikleri zaman şöyle demekten kendilerini
    alamadılar: “Biz, hiç duyulmadık bir tilâvet dinledik. Bu doğruya
    • 13 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    götürmektedir, biz onun (Allah kelâmı olduğuna) inandık.” (72/Cin, 1) Kim
    ondan haber getirirse doğru söyler. Kim onunla amel ederse ücrete mazhar
    olur. Kim onunla hüküm verirse adaletle hükmeder. Kim ona çağrılırsa, doğru
    yola çağrılmış olur. Ey A’ver, bu güzel kelimeleri öğren.” (Tirmizi, Sevâbu’l-
    Kur’ân 14, hadis no: 2908)
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
    İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin ilk
    vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu okuyamamanın
    mâzereti olamaz. Kur’an’ı okumaktan asıl maksat, onu anlamaktır.
    Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından anlaşılacak kadar açıktır.
    “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
    O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” Kur’an’ı biraz olsun
    anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle yazılmış metnini
    ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler takip etmeliyiz.
    Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve gerektiğinde tefsirini
    okumalıyız. Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da
    şüphesiz tatbik etmek için olacaktır. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları
    yükseltir. Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Müslim, Salâtu’l-Müsafirin
    47, hadis no: 269)
    Kur’an’la bağı kopmuş insan, aydın değil; olsa olsa kara karanlıkların
    kapkara adamıdır. Kur’an’sız hayat, karanlıkların nuru boğduğu vahşi
    bir hayattır, zindan hayatıdır, körlerin hayatıdır. “Kim benim zikrimden
    (Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacak ve biz
    onu, Kıyâmet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim! Beni niçin kör
    olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der. (Allah) buyurur ki:
    İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları unuttun. Bugün de
    aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve Rabbinin âyetlerine
    inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Âhiret azâbı, elbette daha şiddetli
    ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
    “Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı büsbütün terk etti.”
    (25/Furkan, 30). Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor. Vatandaşa
    “Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük bir hakaret kabul
    eder, ama yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez. Kitapsız toplumdur
    câhiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir. Öldükten sonra sorulacak
    sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı hadis-i şeriflerde
    • 14 •
    Ahmed Kalkan
    bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını bize elleri
    anlatır, ayakları da şâhitlik eder.” “Kitabın ne?” sorusuna o gün ellerimiz
    “falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”, ya da “şu kanal”, “bu televizyon”...
    diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine,
    bize yön veren, bizim O Kitap’tan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz,
    uyduğumuz ne ise vücudumuz yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir.
    “Kitabım Kur’an” sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa
    tümüyle yaşayışımıza yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak,
    inandığını yaşamaktır. Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini
    ateşe uzatmaz. İşte böylesine bir hazineden yararlanmak için, Kur’an’ı nüzul
    sırasına göre okumak, ashabın nasıl yetiştiğini öğrenmek olduğu gibi,
    bizim de benzer aşamalardan geçerek câhiliyyeden arınıp tevhide ulaşmaya,
    bireyden cemaate, cemaatten devlete geçişin nasıl mümkün olacağını
    öğretmesi açısından da en faydalı okuyuş biçimidir.
    Kur’an’ı anlamak ve yaşamak için okuyalım da, ister Mushaf tertibiyle
    okuyalım, ister nüzul sırasına göre. Nüzul sırasına göre okursak, vahyin
    iniş dönemini ve nebevî mücadele merhalelerini takip etmiş oluruz. Kur’an
    nereden başladı, önceliği nerelere verdi; bunu öğrenmiş olur ve bizim de
    insanları ve hayatı yeniden inşaya nereden başlamamız gerektiği konusunda
    tereddütlerimiz kalmaz.
    Bu tür tefsirleri, cemaat halinde okursak daha bereketli olur. Anlaşılmayan
    veya yanlış anlaşılan hususlarda cemaat birbirini düzeltir. Ayetlerde
    vurgulanan hususların güncelleşmesi konusunda daha doğru çıkarımlar
    için istişareden yararlanılır.
    “Bir grup, Kitâbullah’ı okuyup ondan ders almak üzere Allah’ın evlerinden
    birinde bir araya gelecek olsalar, mutlaka üzerlerine sekînet (huzur) iner
    ve onları Allah’ın rahmeti kuşatır. Melekler de kanatlarıyla sarar. Allah, onları,
    yanında bulunan yüce cemaatte anar.” (Ebû Dâvud, Salât 349, h. No:
    1455; Tirmizî, Kırâ’at: 3, h. No: 2946; Müslim, Zikir 38, h. No: 2699)
    Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
    emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
    eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
    da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad erlerine
    selâm olsun!
    • 15 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’ân-ı Kerim Hakkında Özet Bilgi
    Kur’an, Allah’ın Kitabı’nın özel adıdır. Kur’an’da, Kur’an için birkaç isme
    daha yer verilmekle birlikte; en çok Kur’an adı geçmektedir. Bu ad Kur’an’da
    70 defa geçer.1 Kur’an kelimesi için iki ayrı kök gösterilir. Bunlardan biri,
    okumak anlamındaki kıraat; ikincisi toplamak, kompoze etmek anlamındaki
    karn köküdür.
    Kur’an Nedir?
    Allah’ın kendisine hitap ettiği en son peygamber, Hz. Muhammed
    (s.a.s.); insanlığa gönderilen son kitap ise Kur’ân-ı Kerîm’dir.2 Kur’an, İslâm’ın
    ortaya koyduğu her tür inanma, düşünme ve davranma biçimlerini
    belirleyen tek temel dayanaktır. Hz. Peygamber, bu dayanağa istinaden ve
    onun doğrultusunda hareket etmiş, insanlara ulaştırmakla görevli olduğu
    bu mesajı öncelikle hayatında kendisi uygulayarak fiilî hâle getirmiştir. Bu
    hususta Hz. Âişe’nin şu tanıklığı yeterli ve anlamlıdır: “Allah Resulü’nün
    ahlâkı, Kur’an’dı.”3 Bundan daha doğal bir sonuç olamazdı; zira genelde bütün
    elçiler, özelde de Hz. Peygamber, aldığı haberi/mesajı sadece duyurmakla
    görevli bir postacı değildir. Aldığı mesajı öncelikle kendi hayatına
    dinamik bir şekilde yansıtabilmelidir ki ancak o zaman söylediği ile eylediği
    arasındaki uyum gün gibi âşikâr olabilsin. Dolayısıyla “Kitab”ı, “peygamber”
    den kopuk ve ayrı bir metin olarak algılamak, en başta bu metnin
    kendisine ihânet olacaktır. Peygamber, insanlar için hem bir “uyarıcı”, hem
    de “en iyi model”dir. 4
    1 Kur’an Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde:) 2/Bakara, 185; 4/Nisâ, 82; 5/Mâide, 101;
    6/en’âm, 19; 7/A’râf, 204; 9/Tevbe, 111; 10/Yûnus, 15, 37, 61; 12/Yûsuf, 2, 3; 13/Ra’d, 31; 15/Hıcr, 1, 87, 91;
    16/Nahl, 98; 17/isrâ, 9, 41, 45, 46, 60, 78, 78, 82, 88, 89, 106; 18/Kehf, 54; 20/Tâhâ, 2, 113, 114; 25/Furkan,
    30, 32; 27/Neml, 1, 7, 76, 92; 28/Kasas, 85; 30/Rûm, 58; 34/Sebe’, 31; 36/Yâsin, 2, 69; 38/Sâd, 1; 39/Zümer,
    27, 28; 41/Fussılet, 3, 26, 44; 42/Şûrâ, 7; 43/Zuhruf, 3, 31; 46/Ahkaf, 29; 47/Muhammed, 24; 50Kaf, 1, 45;
    54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 55/Rahmân, 2; 56/Vâkıa, 77; 59/Haşr, 21; 72/Cinn, 1; 73/Müzzemmil, 4, 20; 75/
    Kıyâmet, 17, 18; 76/İnsân, 23, 84/İnşikak, 21; 85/Bürûc, 21.
    2 33/Ahzâb, 40
    3 Buharî, Edeb 309; Müslim 1/514, 746; Hâkim, 2, 342
    4 33/Ahzâb, 21
    • 16 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’ın Tanımı
    Allah’ın, Hz. Peygamber’e indirdiği Kur’an ile ilgili olarak çeşitli tanımlar
    yapılmıştır. Âlimler tarafından yapılan bu tanımlardan her biri Kur’an’ın
    belirli yönlerini vurgulamaktadır. Bunlar arasından en kapsamlı olan tanım
    şudur: Kur’an; Hz. Muhammed’e vahiy yoluyla indirilmiş, mushaflarda
    yazılmış, Hz. Peygamber’den bizlere tevâtür yoluyla nakledilmiş, okunmasıyla
    ibâdet edilen, benzerini getirmekten insanların âciz kaldığı Allah
    kelâmıdır.
    Bu tanımda yer alan temel özellikleri şimdi ayrıntısıyla ele alalım:
    Allah’ın Kelâmı: Kur’an’ın en önde gelen bu niteliği, hiç şüphesiz onun
    sahip olduğu hakikatlerin ve bilgilerin kaynağına işaret etmektedir. Bu da
    ona inanmanın en temel gerekçesidir. Yaratan tarafından söylenmiş bir
    söz elbette ki diğer bütün sözlerin üstündedir ve bu özelliğinden dolayı bir
    kutsallık kazanır. Zira yaratan, diğer bütün lütuf ve ihsanlarına ilâveten,
    yarattığı insana tenezzül buyurarak söz söyleme lütfunda bulunmuş ve
    bu vesileyle de insan diğer yaratıklar arasında bir imtiyaza sahip olmuştur.
    Kur’an’ın, Allah’ın Kelâm’ı oluşunda dikkat edilmesi gereken bir husus
    da onun bir beşer tarafından uydurulmadığı, dolayısıyla da ihtivâettiği
    hakikatlerin herhangi bir beşerin ortaya koyabileceğinin çok ötesinde olduğudur.
    Kur’an’a, peygamber de olsa hiçbir insanın sözü karışmamıştır,
    karışamaz da: “Eğer o (peygamber), bize birtakım sözler isnat etmiş olsaydı
    onu sağ elinden yakalardık ve şah damarını koparırdık ve hiçbiriniz onu koruyamazdı.”
    5
    Hz. Muhammed’e İndirilmiş: Bu ifade Allah’ın, daha önce başka peygamberlere
    indirmiş olduğu kitapları (Tevrat, Zebur, İncil gibi) dışarıda tutarak
    yalnızca Peygamber Efendimiz’e indirilen vahyin Kur’an olarak isimlendirileceğini
    vurgulamaktadır. 6
    Mushaflarda Yazılmış: Mushaf terimi iki kapak arasında toplanmış
    sayfalar anlamına gelir ki Kur’an’ın elimizde tuttuğumuz kitap biçimini ifade
    eder. Kur’an, Hz. Peygamber’den sonra kitap hâline getirilmiş; ezberlenmesinin
    yanı sıra yazıya da geçirilerek günümüze kadar ulaştırılmıştır.
    5 69/Haakka, 44-47
    6 2/Bakara, 185; 10/Yûnus, 37; 17/Isrâ, 73-75
    • 17 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Tevâtür Yoluyla Nakledilmiş: Bir haber veya sözün, bir araya gelerek
    yalan söylemeleri mümkün olmayan çok sayıda kimse tarafından aynı şekilde
    aktarılmasına tevâtür denir. Kur’ân-ı Kerîm, mushaflarda yazılı olmasının
    yanı sıra ayrıca ezberlenmiş ve insanlarca kuşaktan kuşağa şifâhen/
    sözlü olarak da aktarılmıştır. Kur’an, bu özelliğiyle yeryüzünde hiçbir kitaba
    -ne İlâhî, ne de insanî hiçbir kitaba- nasip olmayan bir ayrıcalığa sahiptir.
    Okunuşuyla İbadet Edilen: Kur’an, insan hayatının her alanıyla ilgili
    temel ilkeleri ortaya koyarak bunların uygulanmasını talep eder. Bununla
    birlikte Kur’an bir ibâdet dilidir de aynı zamanda. Onun içindir ki namazın,
    namaz olması Kur’an’dan bir parçanın -kişinin güç yetirebildiği kadarının- 7
    okunmasıyla mümkündür. Kur’an dışında bir şeyin okunması bu şartı yerine
    getirmez.
    İnsanları Âciz Bırakan: Kur’an, hem lâfız hem mana hem de bu ikisinin
    oluşturduğu nazım/düzen/armoni itibarıyla bir bütünlük oluşturur. Gerek
    indiği dönemde gerekse sonraki dönemlerde ne lâfız ne de mânâ açısından
    onun benzeri bir kitap meydana getirilmemiştir, getirilememiştir. Kendisinin
    İlâhî kaynaklı olduğunu iddia ederken Kur’an, bir sûresinin benzerini
    getirmelerini isteyerek hasımlarına meydan okumuş, bunu yapamadıklarını
    ve de yapamayacaklarını kesin bir dille ifade etmiştir.8 Kur’an’ın bu özelliği,
    onun en son kitap oluşunu ve Kıyâmete kadar da bu şekilde devam
    edeceğini göstermektedir.
    Kur’an’ın Mâhiyeti ve Yapısı
    Kur’an’la ilgili yaptığımız mâhiyet (yapı) ve muhteva (işlev) şeklindeki
    ayrımı daha etraflıca ele almak gerekir. Öncelikle mâhiyetiyle ilgili hususa
    değinecek ve Kur’an’ın dikey boyutuna dair konuları ele alacağız. Bu
    noktada Kur’an’ın en dikkate değer kavramı vahiydir. Vahiy kavramı enine
    boyuna anlaşılmadan Kur’an’ın nasıl bir kitap/hitap olduğu da açıklığa kavuşamaz.
    7 73/Müzzemmil, 20
    8 2/Bakara, 23-24; 11/Hûd, 13; 17/Isrâ, 88; ayrıca Bak. 15/Hicr, 9
    • 18 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an Hakkında Kısa Bilgi
    Kur’an; âlemlerin Rabbi tarafından son peygamber Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’e indirilen kitabın en çok söylenen ismidir. Kur’an’ın diğer isimlerinden
    bazıları da şunlardır: Zikir, Furkan, Mushaf, Kitabu’l-Mübin, Kelâmullah,
    Nur, Hüdâ, Şifa, Mev’ize... Bazı müfessirler, Kur’an veya Kitaba sıfat
    olarak gelen tabirleri de sıralayarak, bu isimlerin sayısını yüze kadar çıkarmışlardır.
    Kur’ân-ı Kerim, yirmi üç senede peyderpey nâzil olmuştur. Kitab’ın
    hepsi bir defada indirilmemiştir. Kur’an, bölüm olarak 114 sûreye ayrılır.
    Bu sûrelerin hepsi aynı uzunlukta değildir. Elli sayfalık bir sûre olduğu gibi,
    bir satırlık sûre de vardır. Sûreler de âyetlere ayrılır. En kısa sûre üç âyet, en
    uzun sûre de iki yüz seksen altı âyettir. Âyetlerin uzunlukları da eşit değildir.
    Bir sayfalık bir âyet olduğu gibi bir kelimelik âyetler de vardır. Kur’an,
    sayfa adedine göre de cüzlere ayrılır. Her cüz yirmi sayfadır. Kur’an, toplam
    otuz cüzdür. Her cüz de kendi içinde dört hizb’e ayrılır. Her hizb, beş sayfadır.
    Kur’an Konuları
    Kur’an’ın dış yapısıyla ilgili bu bilgileri verdikten sonra iç yapısına, konularına
    geçebiliriz. Kur’an, üluhiyet ve ubudiyet konularını içerir. Rabbimiz
    ve sıfatları, yaratıklar, özellikle de insan ve onun Rabbiyla ve diğer
    yaratıklarla ilişkileri Kur’an’ın ana konusudur. Kur’an, Rabbimizın bize mesajları
    olduğu için, konuları da kul ile Rab arasındaki ilişkiler bağlamında,
    kulun varlık alemindeki konumu, kendisini yaratan Rabbin özellikleri, insanın
    ilişki içerisinde olduğu ve olabileceği her şeyi içermektedir. Kısaca
    maddeler halinde sıralayacak olursak:
    Allah Teâlâ,
    İnsanlar,
    Tabiat ve evren,
    Rasûller, Nebîler ve iyi kulların örnekliği,
    Toplum ve Tarih,
    • 19 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Göremediğimiz, fakat etkilendiğimiz varlıklar (melek, cin),
    Kötülük örnekleri, isyancı kullar (şeytan, Fir’avun, Karun, Ebu Leheb,
    kâfirler, müşrikler, zâlimler, fasıklar, münâfıklar...),
    Helâklar, Kıyâmet, âhiret, cennet, cehennem,
    Allah’ın gönderdiği kitaplar ve konuları,
    İnsandan yapması istenen emirler, tavsiyeler; yapmaması istenen yasaklar,
    uyarılar ve sakındırmalar,
    Dünya, evren ve hayatla ilgili hükümler.
    Rasûlullah (s.a.s.) bir toplum içinde yaşıyordu. Onlardan biriydi. Ancak
    ona vahy olunuyordu. O da aldığı vahyi açıklıyor, insanları buna çağırıyordu.
    Ona iman edenler, karşı çıkanlar oluyordu. Rasûl (s.a.s.) bu şekilde
    toplum içinde 23 yıl yaşadı. Bunun 13 yılını Mekke’de; 10 yılını Medine’de
    geçirdi. Kur’an bu süre içerisinde peyderpey nâzil oldu. Onun ölümü ile
    birlikte Bu Kitap tamamlanmış oldu.
    Kur’an’daki âyetlerin olaylarla iç içe nâzil olduğunu bilmemiz bize Kitabın
    indiği toplum ve çevreden bağımsız anlaşılmayacağı gerçeğini öğretir.
    Zira o bir toplum hareketine öncülük etmiş, yönlendirmiş Kitaptır. Onu
    masa başı kitabı olarak ele almak yanlış sonuçlara götürür.
    İlâhî vahy insana ve içinde yaşadığı topluma hitap etmektedir. Onu anlayacak,
    hayata geçirecek, toplum düzeni olarak bir sisteme dönüştürecek
    insandır. Bu Kitap’ta insanın düşünce, duygu, irade ve ünsiyet gibi yeteneklerini
    harekete geçirici âyetler vardır. Bu yeteneklerini kullanan insan,
    toplum içinde diğer insanları da etkileyecek, Şeytanın ilhamına kulak verenlerle
    Allah’tan gelen vahy ile mücâdele edecek; canını, malını bu yolda
    feda edecektir. Böylelikle İlâhî vahye olan bağlılığını ve imanını ispat etmiş
    olacaktır. Mücâdele, Allah’ın sözünün Şeytanın sözüne galebe çaldığı, ilâhi
    vahyin toplumda “ekber” hale geldiği âna kadar devam edecek, sonra
    dünyadaki tüm toplumlarda da bu ilâhi hedef gerçekleşinceye kadar sürecektir.
    İşte Allah’ın kitabı Kur’an, bütün bunları yapacak insana-topluma
    hitap etmektedir. İnsan bu mücâdele içinde yetişecek, olgunlaşacak, kemal
    noktasına ulaşacaktır.
    • 20 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an, Hz. İsa’dan 610 yıl sonra yeni ve son bir Rasûl (s.a.s.) ile başlayan
    zulumattan nura çıkış hareketinin kılavuz kitabıdır. 23 yıl süren bir
    devrim hareketinin yol gösterici metinlerinin (âyetlerinin) bir araya getirilmesiyle
    oluşmuştur. Bu açıdan Kur’an 23 yıllık bir toplumsal değişme
    mücâdelesi içinde anlaşılabilir. Âyetlerin inmesiyle beraber Rasûlullah
    harekete geçmiş, içinde yaşadığı toplumu bu âyetlerle değiştirmek için
    gece gündüz çalışmıştır. Nihâyet çağrısı kendi doğup büyüdüğü Mekke’de
    değil; Medine’de yankı bulmuştur. Orada toplumun lideri olarak
    Peygamberliğine devam etmiş, 10 yıl içinde insanlık için örnek bir toplum
    modeli kurulmuştur. Bu esnada yüzlerce âyet nâzil olmuş, ilk günden
    son güne kadar harekete sürekli Kur’an rehberlik etmiş, Rasûlullah
    da uygulamış, âyetlerin pratiğe geçirilmesinde Kur’an’ın mücessem bir
    ifâdesi olmuştur.
    Kur’an, bütün peygamberlerimizin gösterdiği mucizeler içinde en büyük
    mucizedir. Diğer mûcizeler, belirli bir zamanda ve belirli bir yerde yaşayan
    sınırlı sayıdaki insanın şahid olduğu olağanüstülükler olduğu halde;
    Kur’an, her coğrafyada, Peygamberden sonra her tarih diliminde yaşayanlar
    için apaçık görülen bir mûcizedir. Edebiyat yönüyle mûcizedir, benzerinin
    yazılamayacağı için mûcizedir, problemlere çözüm getirip ölümcül
    hastalıklara şifa olduğu için mûcizedir, evrensel hakikatleri ihtiva etmesi
    yönüyle mûcizedir. Değiştirilmesi gerekmeyen, eskimeyen ve en âdil kanunları
    içermesi yönüyle mûcizedir.
    Tarih, coğrafya, cinsiyet, maddi farklılıklara rağmen tüm insanları her
    yönüyle kuşatması, her topluma ve her bireye çıkış yolları göstermesi yönüyle
    mûcizedir. Okunmasıyla, kolay öğrenilmesiyle, okunuşunda ruhları
    arındıran, dinlendiren âhengi, musikisi ile, ruhları huzura kavuşturan,
    gönülleri titreten nağmeleriyle mûcizedir. En çok okunan kitap olması, en
    çok ve en kolay ezberlenen kitap olması yönüyle mûcizedir. Anlamlarının
    derinliğiyle mûcizedir. En doğru, en güzel kelâm olması, bıktırmaması,
    okundukça güzelliğinin artması yönüyle mûcizedir. Bitmeyen hazineleriyle,
    gaybdan verdiği haberlerle mûcizedir...
    Bütün mûcizelerinin yanında Kur’an, tarihin akışını değiştirmiş, en
    köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı oluşturmuş, pratikte
    muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene nimetlerini sunan bir
    ağaçtır. Kendisine yönelenlere sırlarını açan, hazinelerini saçan gökten inen
    • 21 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    muazzam bir sofradır. Göklere doğru tırmanmak, yükselmek isteyenlere
    Allah’ın uzattığı kopmaz bir iptir. Tarihin şahid olduğu en büyük devrim,
    Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılâbdır. Kur’an, kişileri kısa zamanda, tepeden
    tırnağa değiştirdiği gibi; toplumları da nuruyla ihya etmiş, diriltmiş, değiştirmiş,
    dönüştürmüştür.
    Fert planında sözgelimi, Ebu Cehil’in samimi arkadaşı, eli silâhlı katil
    adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi dirilmiş, dinlediği
    Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Kızını toprağa diri diri gömen
    Ömer, Kur’an sâyesinde insanları ihya eden, karıncayı ezmemek için yere
    dikkatli basan merhamet ve adalet timsali Hz. Ömer oluvermiş. Fert planında
    tek tek yaşanan bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur’an, toplumu
    da, düzeni de kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine
    saldıran, o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet ve
    medeniyet nedir bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur’an’ın gerçekleştirdiği
    inkılap sâyesinde çok kısa bir zaman içinde üç kıtada at koşturan, en büyük
    devlet ve medeniyet olmuşlar.
    Tefsir, Te’vil, Tercüme ve Meal
    Tefsir, İlâhî muradı kesin olarak beyan ettiği için çok daha hassâsiyet ve
    itinâ gerektiriyor. Aynı zamanda tefsiri yapanı derin ve ağır bir sorumluluk
    altına sokmuş oluyor. Bu yüzden, Hz. Peygamber’den veya sahâbeden sahih
    bir rivâyetle menkul olmayan haber ve izahlara itibar edilmemelidir.
    Te’vil, muhtemel mânâlardan birini tercih etmek olduğuna göre, burada
    te’vili yapanın tercihi önem kazanıyor. Şüphesiz ki, âyeti te’vil eden
    kişinin bilgi ve kabiliyeti, İlâhî kelâma ve Hz. Peygamber’in sünnetine vukufu,
    Arap dili ve edebiyatına hâkimiyeti, bağlı bulunduğu mezhebi, hatta
    yaşadığı çevrenin sosyo-ekonomik ve politik yapısı, kurumsal faktörler...
    onun tercihinde etkili olacaktır. Burada beşerî bir tercih söz konusu olduğu
    için, tercümesinin de daha rahat ve endişeden uzak olarak yapılabileceği
    söylenebilir.
    Her biri Kur’an ilimlerinin birer dalı olan Tefsir, Te’vil ve Tercüme; bunların
    üçü de, İlâhî mesajın insanlara en güzel şekilde anlatılıp kavratılmasını
    hedeflemektedir.
    • 22 •
    Ahmed Kalkan
    Tefsir
    Bir şeyi iyice açıklamak, keşfetmek anlamında “el-Fesr” masdarından
    tef ’il babında bir kelime. Istılâhta beşerî takat oranında, Allah Teâla’nın
    muradına delâlet etmesi yönünden Kur’ân-ı Kerim’i inceleyen bir ilimdir.
    Konusu, Kur’an ayetleridir. Gâyesi, iki cihanda selâmete ve mutluluğa
    ulaşmak için Allah Teâla’nın kitabını yine O’nun murâdına uygun bir şekilde
    anlamak, anlatmak ve yararlı hükümler çıkarmaya kudret kazanmaktır.
    Tefsir ilminin şerefi: Bu ilmin şerefi, bilinen bir gerçektir. Allah Teâlâ;
    “Dilediğine hikmeti verir, hikmet verilen kimseye çok şeyler verilmiştir”9 buyurur.
    İbn Abbas (r.a.)’dan gelen bir rivâyete göre ayet-i kerimede geçen
    “hikmet” kelimesi, Kur’an’ın nâsihini, mensûhunu, muhkem ve müteşâbihini,
    ilk ve son inen âyetlerini, helâl ve haramını, mesellerini bilmek anlamındadır.
    Âlimlerin icmâ’ına göre Tefsir ilmini öğrenmek farz-ı kifayedir.
    Bu itibarla Tefsir ilmi Şer’î ilimlerin en yücelerindendir. Mevzû, gâye ve
    kendisine duyulan ihtiyaç yönünden de ilimlerin en şereflisidir. 10
    Tefsire olan ihtiyaç: Kur’ân-ı Kerîm’in tefsirine büyük bir ihtiyaç vardır.
    Vakıa, Kur’ân-ı Kerîm bir belâğat mûcizesidir, birçok meseleleri, hükümleri
    pek açık lafızlarla beyan buyurmuştur. Fakat ilmî, edebî, ahlâkî, hukukî,
    sosyal hakikatlerine kadar açık bir tarzda yazılmış olurlarsa olsunlar; yine
    bunları herkes gereği gibi anlayamaz; bu hususta şerhlere, izahlara ihtiyaç
    görülür. Bunun içindir ki, en beliğ ediplerin, en güçlü yazarların eserleri
    hakkında birçok şerhler, haşiyeler yazılmıştır.
    Bununla beraber, herhangi bir mesele, birçok meselelerle ilgili olabilir.
    Mütehassıs olmayanlar bu ilgiyi göremezler. Bu meseleleri bir arada düşünmeye
    ve mütalâaya muktedir olamazlar. Müfessirler ise, her meseleyi izah
    eder ve o mesele ile ilgili olan diğer meseleleri de ortaya koyar. Artık bu
    hususta bilinmesi gereken maddeler bir tablo halinde gözler önüne serilir.
    Böylece mütalâa sahipleri fazla araştırmalardan kurtulmuş olur; az zamanda
    çok bilgi sahibi olurlar. Bir de herkes, Kur’an lafızlarının, ibarelerinin inceliklerini
    anlayamaz ve en ibret verici noktasına işaret edilen bir kıssanın,
    bir olayın teferruatına vakıf olamaz. Müfessirler ise, lafızlara ait incelemele-
    9 Bakara, 269
    10 Mennâ' el-Kattan, Mebâhis Ulumi'l-Kur'an, Beyrut, 1408/1987, s. 327
    • 23 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    ri yaparlar, kelimelerin ve terkiplerin hakiki, mecazî ve kinayeli mânâlarını,
    işaretlerini, delâletlerini gösterirler, Kıssalara, olaylara dair yeterli derecede
    bilgi verirler. Böylece Kur’an’ın hakikatları, güzellikleri büyük bir açıklıkla
    ortaya çıkarmış olur.
    Tefsirler başlıca iki kısma ayrılır:
    1- Rivâyet tefsirleri: Bu tefsir, selefden nakledilegelen eserlere dayanan
    tefsir-i naklîdir ki, buna et-Tefsir bi’l-me’sur veya Bi-Tariki’r-Rivâye
    Tefsir de denir. Bu tefsirlerde ayetlerin mânâları, nüzûl sebepleri, nâsıh ve
    mensuh olanları gösterilir. Böylece rivâyet yolu ile yapılan tefsirlerin başlıca
    kaynakları, Hadis-i Şerif kitapları ile Siyer ve Tarih kitaplarıdır. Bunlara
    muhalif, aklın hükmüne aykırı olan rivâyetlere itimat edilmez.
    2- Dirâyet Tefsirleri: Buna rey ile tefsir de denir. Bu tefsirde müfessir,
    ayet hakkında açıklayıcı bir nakil bulamayınca reye başvurur. Yani ictihad
    eder, ve Lugat, Belâğat gibi lisan ilimlerinden yararlanır. Müfessir bunu yaparken,
    müfessirde aranan bazı şartları taşıması tabiidir. Gerek rivâyet ve
    gerekse dirâyet sahasında oldukça faydalı birçok tefsir te’lif edilmiştir.
    Tercüme: Bu kelimenin kökü dört harfli (rubâî) “Tercüme” fiilidir.
    Cevheri bu kelimenin “Raceme”den geldiğini söylemektedir. Lügat mânâsı
    bir çok manaya gelmekle birlikte; bir kelâmı, bir dilden başka bir dile çevirmek,
    demektir.
    Istilâhi mânâsı ise, bir kelâmın mânâsını diğer bir lisanda dengi bir tabir
    ile aynen ifade etmektir. Tercüme yapılırken, kelâmın bütün mânâ ve
    maksatlarına itina gösterilmesi icab etmek gerekir. 11
    Tercüme iki kısımda incelenebilir:
    1) Harfi veya lafzi tercüme: Aslına benzemesi gözetilen, başka bir deyimle
    eş anlamlılardan birinin yerine konulmasını hedefleyen tercümedir.
    Lafızları çeşitli yönlerden incelenmesini gerektiren zor bir tercüme türüdür.
    11 Cevherî, Sıhah, 5/1928; Zebidî, Tâcu’l-Arûs, 8/211; Menâhil, 2/16; Zehebî, et-Tefsîr ve’l-Müfessirîn, 1/23;
    Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 215-216
    • 24 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an için mümkün değildir. Çünkü bütün insanlar ve cinler bir araya
    gelseler benzerini meydana getiremezler. Aksi taktirde Kur’an’ın belâğat
    hususiyetleri ve i’cazı kaybolur.
    2) Mânevî veya tefsiri tercüme: Nazmında ve tertibinde aslına benzemesi
    gözetilmeyen tercümedir. Bunda asıl gaye, mânânın güzel bir şekilde
    ifade edilmesi olduğu için uygulaması kolaydır. Üstelik harfi tercümeye tercih
    edilmiştir.
    Kur’an’ın Tercümesi yapılabilir mi?: Bu hususta alimler farklı görüşler
    ileri sürmüşlerdir. Fakat hepsinin ittifak ettikleri nokta Kur’an’ın harfi tercümesinin
    yapılamayacağıdır. Buna karşılık tefsiri tercümenin yapılacağına
    izin verilmiştir. Çünkü bu tün tercüme, lafzın mânâsını daha geniş bir sözle
    mümkün olduğu kadar ifade etmektedir. Üstelik bu tercüme aslının da aynı
    sayılmamaktadır. Yalnız yapılan tercümenin Kur’an’ın yerine geçmeyeceği
    ve Kur’an’ın değer hükmünü taşımayacağı da bilinmelidir. Kur’ân-ı Kerim’in
    zengin olan Avrupa lisanlarına yapılan tercümeleri bile, asıl mânâyı
    ifade etmekten çok âcizdir. 12
    Meal
    Yaşadığımız ülkede Kur’ân-ı Kerim tercümesi yerine, daha çok “meal”
    lafzı kullanılmaktadır. Özellikle son zamanlarda yapılan Kur’an tercümelerinin
    hemen hepsi “meal” diye isimlendirilmişlerdir. Meal kelimesi, “döndü,
    aslına rucû etti” anlamına gelen âle fiilinden türemiştir.13 Meâl; “Evl”
    kökünden mimli masdardır. Bir şeyin varacağı yer ve gâye mânâsında ism-i
    mekân da olur.14 Mânâsı ise, “bir şeyin hülâsası, zübdesi, neticesi”, âkıbeti
    ve dönüp varacağı yer (masîr) demektir. “İşte dayanamadığın işlerin te’vili/
    içyüzü budur.”15 Bu âyette geçen te’vilin aslının “meal” olduğu ve bu mânâda
    kullanıldığı da söylenmiştir. 16
    Meal kelimesi lügatte “evl” kökünden mimli mastardır. Bir şeyin varacağı
    yer ve gâye mânâsına mekân ismi de olur. Bir şeyin koyulaşıp katı
    hale gelmesine de meal denir. Istilâhta ise, bir sözün mânâsının her yönüyle
    12 Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 217-218; Ali Turgut, Tefsir Usûlü ve Kaynakları, 222-223
    13 İbn Teymiyye, Meccmeu' Fetâvâ, 13/291; Mennâ' el-Kattan, Mebâhis fî Ulûmi'l-Kur'an, 325
    14 Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, I (Mukaddime, 30; Cerrahoğlu, Tefsir Tarihi, I/33
    15 18/Kehf, 80
    16 Mennâ' el-Kattan, 326
    • 25 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    aynen değil de, biraz noksanıyla ifade edilmesine meal denir. İşte Kur’ân-ı
    Kerim’in tercümesi için kullanılan meal kelimesi, onu aynen tercüme etmeye
    imkan olmadığını, daha doğrusu yapılan işte bir eksikliğin mevcud
    olduğunu belirtmek içindir. Arapça bilmeyen müslümanlara, mümkün
    mertebe Allah’ın kelâmını kendi dilleriyle anlatmak ve müslüman olmayanlar
    arasında İslâm’ı yaymak için Kur’ân-ı Kerimin tercümesi zaruridir.
    Salahiyetli veya salahiyetsiz şahısların yaptıkları tercümelerde, fahiş hatalar
    yapıldığı göz önünde bulundurulacak olursa, müslümanlar tarafından doğruya
    en yakın bir şekilde, Kur’an’ın bütün dillere tercümesi şartı kendiliğinden
    ortaya çıkmaktadır. Bunun da selâhiyetli heyetler tarafından yapılması
    gereklidir. 17
    Buraya kadar serdedilen mâlumattan, Kur’an’ın bütün özellik ve inceliklerini,
    mânâ ve maksatlarını edâ ederek tercümesinin mümkün olmadığı
    anlaşılıyor. Bu durumu ileri sürerek Kur’an’ın başka dillere çevrilmesine
    itiraz edenler olabilir. Nitekim böyle de olmuştur. Ancak, unutmamak gerekir
    ki, Kur’an sadece Araplara nâzil olmamıştır. Hz. Peygamber evrensel
    bir mesaj sunmuştur. Onun bu misyonu, Kur’ân-ı Kerim’de “âlemlere rahmet”,
    18 “tüm insanlara beşîr/müjdeleyici ve nezîr/uyarıcı”19 olarak gönderilmiş
    olmak gibi ifâdelerle belirtilmektedir. Tebliğ ettiği Kur’an’ın da bütün
    beşeriye indirildiğini beyan eden pek çok âyet mevcuttur. 20 Dolayısıyla,
    Kur’an’daki emir ve yasaklar, kural ve kaideler, hüküm ve hikmetler Araplar
    kadar, dilleri farklı olan diğer müslümanları da, hatta bütün insanları da ilgilendirmektedir.
    O halde Kur’an, Arapların dışındaki müslümanların onu
    anlayıp kavramalarıy, emir ve yasaklarına şuurlu bir şekilde uymaları, kıssa
    ve hikmetlerinden ibret almaları... diğer insanların da üzerinde düşünüp
    tedebbür etmeleri, tahkik ve tedkiklerde bulunmaları... için, eksik ve yetersiz
    de olsa onların dillerine tercüme edilmeli; ancak bunun “meal” olduğu
    da belirtilmelidir.
    Kur’ân-ı Kerim, sadece Türkçe değil; hiçbir dile aynen çevrilemez. Her ne
    kadar Farsça, Fransızca, İngilizce gibi bazı diller, kelime hazinesi açısından
    zengin iseler de, yine de Kur’an’ın tüm mânâ ve maksatlarıyla bu dillere tercüme
    edilmesi mümkün olmamakta, bu açıdan bu diller de yetersiz kalmaktadır.
    17 Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, 220-221
    18 21/Enbiyâ, 107
    19 7/A'râf, 158; 34/Sebe', 28; 35/Fâtır, 24
    20 Bak.2/Bakara, 158; 6/En'âm, 19; 17/İsrâ, 82, 89; 18//Kehf, 54; 30/Rûm, 58; 39/Zümer, 27; 41/Fussılet, 44
    • 26 •
    Ahmed Kalkan
    Buna rağmen, hemen hemen tüm bu dillere yapılan çevirilere “Kur’an tercümesi”
    denmiş, sadece içinde yaşadığımız toplum, Kur’an’a duyduğu sevgi
    ve saygının bir gereği olarak tercümeye “meal” deme nezâket ve inceliğini
    göstermiştir. 21
    Kur’ân-ı Kerim’in Doğu ve Batı Dillerindeki Tercümeleri
    Kur’ân-ı Kerim’in İslam’ın ilk devrinden itibaren başka dillere tercüme
    edildiğine dair örneklere rastlamaktayız. Kur’ân-ı Kerim hemen hemen
    bütün Avrupa dillerine tercüme edilmiştir. Doğu ve Afrika dillerinin de
    çoğuna tercüme edilen Kur’an’ın hemen her dilde meali vardır. Osmanlı
    Türkçesiyle yazılmış ve kelime kelime yapılmış olan tercümelerin, muhtelif
    kütüphanelerimizdeki sayısının 60’a vardığını biliyoruz. Latin harfleriyle
    yapılmış meallere gelince, sayıları hayli çoktur ve gittikçe artmaktadır.
    Günümüzde yayınlanan Türkçe meal sayısının 100’ün üzerinde olduğunu
    ifade edebiliriz. Türkçe yazılmış veya Türkçeye tercüme edilip yapınlanmış
    tefsir sayısının da 50 civarında olduğunu belirtelim.
    Kur’ân’ın Tedrîcî Olarak İnzâl Edilmesi
    Kur’an, peyderpey, parça parça indirilmiştir. Kur’an, Hz. Peygamber’in
    yirmi üç yıllık risaleti süresince âyet âyet, bazen birkaç âyet, bazen de kısa
    sûreler hâlinde, ama aralarında mutlaka zaman boşlukları bulunarak nâzil
    olmuştur. Bunun önemli bir yönü bulunmaktadır; zira Kur’an’ın bu şekilde
    indirilişi, bizlere, onun anlaşılması ve uygulanmasına dair bir yöntem/usul
    de sunmaktadır.
    Kur’an, Hz. Peygamber’e ilk defa Ramazan ayında,22 mübârek bir gecede,
    23 Hira mağarasındayken indirilmeye başlanmıştır. Hz. Peygamber’e
    inen ilk âyetler Alâk Sûresi’nin ilk âyetleridir.24 Kur’an’ın bu ilk inişinin
    -yaklaşık olarak- hicretten önce on üçüncü yılda (ki milâdî Temmuz veya
    Ağustos 610 tarihine denk gelmektedir), Hz. Peygamber kırk yaşlarında
    iken gerçekleştiği belirtilir.
    21 Hidâyet Aydar, Kur'ân-ı Kerim'in Tercümesi Meselesi, s. 73-75
    22 2/Bakara, 185
    23 49/Duhân, 3; ayrıca Bak.97/Kadr, 1
    24 Buharî, Bed’ü’l-vahy, 1
    • 27 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’ın peyderpey indirilişinde, önemli hikmetler mevcuttur.
    Kur’an’ın peyderpey indirilişine, bizzat Kur’an’ın kendisi tanıklık etmektedir:
    “Kâfirler ‘Kur’an ona bir bütün olarak bir kerede indirilseydi ya!’ derler.
    Oysa Biz onu kalbine iyice yerleştirelim diye indirdik ve böyle belli bir düzen
    içinde ağır ağır okuduk.” 25
    “Biz bunu (Kur’an’ı) hakikatle indirdik ve o da sana hak olarak indi.
    Biz seni yalnızca bir müjdeci ve bir uyarıcı olarak gönderdik. Ve ayrıca onu
    insanlara yavaş yavaş okuyasın diye bir okuma/kur’an olarak bölüm bölüm
    ayırdık ve parça parça indirdik” 26
    “Parça parça inene (Kur’an’a) ant olsun!” 27
    “(Kur’an’ın) parçalar hâlinde indirilişini tanıklığa çağırırım. Eğer bilirseniz
    bu büyük bir yemindir. O gerçekten değerli bir okumadır/kur’andır.
    Sağlam korunan kelâm içindedir. Ona ancak arındırılmış olanlar dokunur.
    Âlemlerin Rabbinden indirilmedir!” 28
    Bu âyetler hem Kur’an’ın Hz. Peygamber’in yirmi üç yılı bulan peygamberliği
    süresince peyderpey (müneccemen) vahyedilmiş olmasındaki tarihî
    gerçeği, hem de bununla birlikte kendi içinde tutarlı bir bütün olduğunu29
    ve dolayısıyla ancak bir bütün olarak ele alınırsa, yani her bölümü diğer
    bütün bölümler göz önünde bulundurularak okunursa tam olarak anlaşılabileceğini
    ifade etmektedir.
    Kur’an’ın Muhtevâsı ve İşlevi
    Bütün peygamberlerin getirdiği din, İslâm/Teslimiyet olduğundandır
    ki onlara uyanları da Allah “Müslüman/Teslim olan” diye adlandırmıştır:
    “Ve Allah uğrunda gösterilmesi gereken çabayı gösterin. O sizi seçti ve din
    konusunda üzerinize bir zorluk yüklemedi. Atanız Ibrâhim’in milletini/inancını
    izleyenler olarak, elçinin size, sizin de bütün insanlara tanık olmanız için
    sizi önceden Müslüman/Teslim olanlar diye isimlendirdi. Öyleyse namaz kılın
    ve zekât verin ve sımsıkı Allah’a bağlanın. Sizin efendiniz odur. O ne yüce
    25 25/Furkân, 32
    26 17/Isrâ,105-106
    27 53/Necm, 1
    28 56/Vâkıa, 75-80
    29 4/Nisâ, 82
    • 28 •
    Ahmed Kalkan
    Efendi, ne yüce Yardımcıdır.” 30 Allah’ın, Müslümanlar olarak adlandırdığı
    kimselerin oluşturduğu topluluğun, çevresinde halkalandığı inanç merkezi
    (ümmet) de ortaktır: “Gerçek şu ki bu sizin ümmetiniz tek bir ümmettir;
    çünkü hepinizin Rabbi benim. Öyleyse bana kulluk edin.” 31; “Muhakkak ki
    bu sizin ümmetiniz bir tek ümmettir, çünkü hepinizin Rabbi benim. Öyleyse
    Benden sakının.” 32
    Farklı zamanlarda ve farklı coğrafyalarda yaşamalarına rağmen, kendilerini
    Allah’a teslim edenlerin, içinde yaşadıkları şartlar gereği getirilen özel
    durum ve uygulamalar dışında (“Biz her biriniz için bir yol/sistem (şir’a) ve
    bir hayat tarzı/yöntem (minhac) belirledik. Eğer Allah dileseydi hepinizi bir
    tek topluluk yapardı, ama size indirdikleri aracılığıyla sizi sınamak için böyle
    diledi. O hâlde hayırlı işlerde yarışın! Hepinizin dönüşü Allah’adır; o zaman
    Allah farklı olduğunuz hususları size bildirecektir.”33 tek Allah inancına dayanan
    bütün dinler, evrensel bir bütünlüğe ve ortak bir yapıya sahiptir: “O,
    sizin için dinden Nûh’a emrettiğini ve sana vahyettiğimizi, Ibrâhim’e, Mûsâ’ya
    ve Îsâ’ya emrettiğimizi teşrî buyurdu. Dini tastamam yerine getirin ve bu konuda
    ayrılığa düşmeyin.” 34
    Allah’ın bütün peygamberleri aracılığıyla gönderdiği ve adına İslâm
    dediği bu dinin temel ilkelerini de yine Allah kendisi açıklamaktadır. Bu
    ilkeler kurtuluşun temel ve yegâne şartıdır. Bu şartlar peygamberlere gelen
    bütün vahiylerin ortak paydasıdır. Bu sebeple Kur’an’ın getirmiş olduğu
    her türlü mesaj, emir, nehiy ve açıklama, bu şartlar altında ele alınabilir.
    Işte bütün inananların ortak olarak üzerinde birleştikleri şartları Kur’an
    bize şöyle açıklar: “Hiç kuşku yok ki (bu ilâhî kelâma) inananlar ile Yahûdi
    inancının takipçilerinden, Hristiyanlardan ve Sâbiîlerden her kim Allah’a
    ve âhiret gününe inanır ve (bu inanca) uygun ve doğru işler yaparsa elbette
    onların, Rableri yanında mükâfatları vardır. Onlara hiçbir korku yoktur. Ve
    onlar üzülmeyeceklerdir de.” 35
    30 22/Hac, 78
    31 21/Enbiyâ, 92
    32 23/Mü’minûn, 52
    33 5/Mâide, 48
    34 42/Şûrâ, 13
    35 2/Bakara, 62; 5/Mâide, 69
    • 29 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’ın Bölümleri
    Âyet: Sözlükte işaret, delil, alâmet anlamlarına gelen âyet kelimesi
    Kur’an’da mûcize, alâmet, ibret, delil ve benzeri anlamlarda kullanılır. Kâinatta
    bulunan her şey bir âyettir; zira Allah’ın varlığına ve yüceliğine işaret
    eder. Kur’an’ın en küçük birimi de âyettir; zira o da Allah’ın mesajını
    göstermektedir. Bazı sûrelerin başında bulunan müstakil harflerin (hurûf-ı
    mukattaa) âyet sayılıp sayılmamasından ve iki âyeti birbirinden ayıran durakların
    tespitindeki değişik yaklaşımlardan dolayı Kur’an âyetlerinin sayısı
    hakkında farklı görüşler ileri sürülmüştür. Bu görüşlere göre âyetlerin sayısı,
    6204, 6214, 6219 şeklinde farklılık göstermektedir ki, elimizde mevcut
    olan Kur’ân-ı Kerîm mushafları 6236 âyetten oluşmaktadır. Bir sûrenin
    içindeki âyetlerin sıralanışı/tertibi Hz. Peygamber’in talimatına dayanmaktadır.
    Sûre: Sözlükte yüksek rütbe, mevki, yüksek bina, etrafı surlarla çevrili
    şehir anlamlarına gelen sûre kelimesi Kur’an’ın, en az üç âyetten oluşan,
    farklı uzunluklara sahip her bir özel bölümüne verilen addır. Kur’an’da 114
    sûre bulunmaktadır. En uzun sûre 286 âyetli Bakara, en kısası ise 3 âyetli
    Kevser’dir. Mushaflarda ilk sûre Fâtiha, son sûre de Nâs’dır. Sûrelerin isimleri
    tevkıfî (Hz. Peygamberin emri ve işaretine bağlı) olmadığından bazen
    bir sûrenin birden fazla ismi bulunmaktadır.
    Cüz: Altı yüz sayfalık Kur’an mushafının yirmi sayfalık her bir bölümüne
    denir. Kelime anlamı parça, bir bütünü oluşturan bölüm demektir.
    Kur’an otuz cüze bölünmüştür.
    Aşr veya Rukû‘: Her bir sûrenin içinde bir pasaj tarzında konu bütünlüğüne
    sahip olan ve âyet sonundaki duraklarda “ayn” harfiyle gösterilen
    kısa bölümlerin adıdır. Yaklaşık onar âyetten oluşurlar.
    Kur’an İlimlerine Dair Kimi Kavram ve Terimler
    Kur’an’ın inişinden itibaren, ona inananlar bu İlâhî kelâmı anlamaya ve
    hayatlarında canlı kılmaya çabalamışlardır. Ancak Kur’an’ın inişinin üzerinden
    zaman geçtikçe Kur’an’ın indiği dönemde yaşayan insanların karşılaşmadığı
    kimi anlama sorunları ortaya çıkmaya başlamıştır. Her kuşak
    kendinden önceki nesillerin Kur’an’a dair anlayış ve yorumlarını öğrenmiş
    • 30 •
    Ahmed Kalkan
    ve kendinden sonrakilere aktarma ihtiyacı duymuştur. Kur’an’ın indiği dönemde
    yaşayan insanlar (sahabe) elbette bu inişe tanıklık etmiş; hangi şartlarda
    hangi âyetlerin indiğini, dolayısıyla âyetlerin delâlet ettiği anlamların
    neler olduğunu herhangi bir sorun yaşamadan anlamışlardır. Zaten Kur’an,
    onların kullanageldikleri ve hiçbir sûrette yabancılık çekmeyecekleri bir dil
    formunda nâzil olmuştur. Ancak yıllar geçtikçe ve farklı din ve milletlerden
    insanlar İslâm’a girdikçe İslâm toplumunda çeşitli görüşler ortaya çıkmaya
    ve bunlar tartışma konusu yapılmaya başlanmıştı. Bu etkiyle insanlar sorunları
    çözmek üzere Kur’an’a başvurmak durumunda kalmış; ancak her
    düşünce sahibi kendi düşüncesini Kur’an’da bulmaya ya da kendi görüşünü
    Kur’an’a dayanarak benimsetmeye kalkışmıştı. Bu ve benzeri sebeplerden
    ötürü sahabeden itibaren her çağda yaşayan ilim adamları Kur’an’la ilgili
    çalışma ve araştırmalar yapmaya ve bu çalışmalarını belirli bir yönteme
    göre ortaya koymaya çaba göstermişlerdir. Yapılan bu çalışmalara Ulûmu’l-
    Kur’an/Kur’an Ilimleri denmiş, bu ilimlerde takip edilen yönteme de
    Usûl-i Tefsir/Tefsir Yöntemi adı verilmiştir. Şimdi Kur’an Ilimlerine dair
    birtakım kavram ve terimlere değinelim:
    Sebeb-i Nüzûl: Kur’an âyetlerinin iniş sebebi demek olan bu ifade,
    Kur’an’ın peyderpey inen parçalarının, belirli bir olgu veya olay üzerine belirli
    bir maksadı elde etmek üzere indirildiğini işaret etmektedir. Kur’an’ın
    ahkâm (hukukî hükümler) ve ahlâka ait olan âyetlerinin çoğu, sebeb-i
    nüzûl adı verilen ortamlarda inmiştir. Kur’an’ın yirmi üç yıllık bir süre zarfında
    bölük bölük, âyet âyet inmesindeki çeşitli hikmetlerden biri de yeni
    oluşmaya başlamış bir İslâm toplumunun, gelen vahiyleri özümsemesini
    kolaylaştırmak ve bu suretle insanları tekâmülî bir tarzda yavaş yavaş, tedricen
    eğitmek ve biçimlendirmektir. İşte sebeb-i nüzûl, vahyin hangi durumlarda
    nasıl bir tavır aldığını göstermektedir ki bu da âyetler arasındaki
    münasebetleri anlamamızı kolaylaştırıcı bir etkiye sahiptir.
    Âyetlerin inişiyle ilgili olarak bahsedeceğimiz iki kavram daha bulunmaktadır:
    1. Mekkî âyetler: Hicretten önce inen ve genellikle iman ve ahlâkla alâkalı
    olan âyetlerdir.
    2. Medenî âyetler: Hicretten sonra inen ve genellikle ibâdet, hukuk ve
    diğer semavî din mensuplarıyla münasebet gibi konuları ele alan âyetlerdir.
    • 31 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Bu ayrımın bilinmesi hangi hükümlerin hangi olgu ve şartlara göre nâzil
    olduğunu öğrenmeyi sağlar ki bu da Kur’an metnini daha iyi anlamamıza
    yardımcı olur.
    Muhkem ve Müteşâbih: Âl-i Imrân Sûresi’nin yedinci âyetinde Kur’an
    âyetleri iki kısma ayrılmıştır:
    1. Muhkem: Kelime mânâsı sağlamlaştırılmış, berkitilmiş demek olan
    muhkem, mânâsı ve lâfzı itibarıyla herhangi bir şüpheye yer bırakmayacak
    şekilde belirgin ve belli olan anlamına gelir.
    2. Müteşâbih: Sözlükte birbirine benzeyen, benzeşen anlamına gelir.
    Müteşâbih âyet ise ya lâfız ya da mana yönünden başkasına benzemesi sebebiyle
    anlaşılmasında kapalılık bulunan, bu sebeple ilk anlaşılan mânâsı
    kastedilmeyen âyetler demektir.
    Bu durumda muhkem, lâfzın zahirî anlamı itibarıyla yoruma ihtiyaç
    duymazken müteşâbih, ilk bakışta anlamı kapalı geldiği/göründüğü için
    ancak muhkeme başvurarak anlaşılabilir. Müteşâbih âyetleri, genellikle,
    gayb âlemiyle ilgili olan durum ve olguların sembolik ve benzetme yoluyla
    anlatımı şeklinde ifadelendirmek daha uygun bir anlayış olacaktır. Allah’ın
    sıfatları ile âhiretteki mükâfat ve azap durumlarını anlatan âyetler
    müteşâbih grubuna girer. Örneğin, bize cennet ve cehennemden bahseden
    âyetler, tamamıyla bizim bildiğimiz ve idrâk dünyamıza dâhil olan olgu ve
    olaylardan yola çıkarak yapılan tasvir ve anlatımları içermektedir. 36
    Hurûf-ı Mukattaa: Kelime anlamı bölünmüş, ayrık harfler demek olan
    hurûf-ı mukattaa, Kur’an’ın yirmi dokuz sûresinin başında bulunan ve elifbâ
    (alfabe) harflerinin tek olarak kullanılmasıyla ya da ikili, üçlü, dörtlü
    veya beşli bir kompozisyon çerçevesinde bir araya gelmesiyle oluşan; harflerin
    sesleriyle değil, kendi adlarıyla “Nûn”, “Yâ. Sîn”, “Elif. Lâm. Mîm”, “Tâ.
    Sîn. Mîm.”, “Elif. Lâm. Mîm. Râ.”, “Kâf. Hâ. Yâ. Ayn. Sâd.” şeklinde okunan
    harf-sembollerdir. Bu harfler hakkında çeşitli görüşler ileri sürülmüştür.
    Bu tür bir kullanımın o dönemki Arap şiir/söz söyleme geleneğinde mevcut
    olduğu, hatibin/şairin muhatabın dikkatini söze/şiire çekmek gayesiyle
    eserine alfabenin bir veya birkaç harfiyle başladığı bize kadar ulaşan bilgiler
    arasındadır. Dolayısıyla Arap diliyle inen bir kitabın diğer durumlarda
    36 13/Ra‘d, 35; 47/Muhammed, 15
    • 32 •
    Ahmed Kalkan
    olduğu gibi burada da Arap edebiyat kültüründen faydalanması kadar tabiî
    bir şey düşünülemez. Ayrıca şunu da hemen belirtelim ki hurûf-ı mukattaa
    hakkında ileri sürülen her türlü düşünce ve yorum nihayetinde birer içtihattır.
    Bu harflerin aslını ve esasını Allah bilir.
    Kur’an’ı Okumak ve Anlamak
    Kur’an’ı okumaktan bahsederken burada onu Arapçasından ezbere
    veya yüzüne okumayı kastetmiyoruz. Elbette yerine getirene bu tarz bir
    okuyuşun faydası vardır. Ancak bizim burada üzerinde durduğumuz husus,
    Kur’an’ın anlaşılması olduğundan dolayı Arapça bilmeyen ya da Arapça
    bilgisi Kur’an’ı orijinal metinden okuyup anlayacak bir düzeyde olmayan
    kişinin bu okuyuşu bizim konumuz dışında kalmaktadır. Dolayısıyla bundan
    sonra kullanacağımız “Kur’an’ı okumak” ifadesiyle onun mushaftan,
    yani Arapçasından anlamaksızın yüzünden veya ezbere okunmasını değil,
    anlamının okunmasını kastettiğimiz önemle akılda tutulmalıdır.
    Kur’an, anlaşılmak için okunur. Zira Allah’ın, Resûlullah’a Kur’an’ı indirmesinin
    amacı onu insanlara duyurması ve iletmesidir.37 İnsanlar da
    kendilerine duyurulan ve iletilen bu mesajı anlamakla yükümlüdürler.38
    Zira hayatlarını Allah’ın istediği istikamette düzenlemekle sorumlu tutulan
    insanlar bunu ancak kendilerinden isteneni anladıkları zaman yerine
    getirebilirler. Bu yüzden Kur’an okumak farzdır: “Bir de Kur’an’ı okumakla
    emrolundum.” 39
    Rasûlullah (s.a.s.) “Muhakkak ki ileride kapkaranlık geceler misâli fitneler
    olacak!” buyurdu. “Onlardan kurtuluşun yolu nedir, Ey Allah’ın Resûlü?”
    denildi. Buyurdu: “Allah’ın kitabı! Onda sizden öncekilerin olayları, sizden
    sonrakilerin haberleri ve sizin de hükmünüz vardır. O, kesin çizgidir;
    şaka değildir. Her kim kibirlenerek onu terk ederse Allah onun belini kırar.
    Her kim ondan başka hidâyet ararsa Allah onu saptırır. O Allah’ın sapasağlam
    ipidir. O, apaçık bir nurdur. O hikmetli bir hatırlatmadır. O dosdoğru
    yoldur. Hevalar onun sâyesinde kaymaz. Görüşler onun sâyesinde dağılmaz.
    Âlimler ona doymazlar. Onun çokça tekrarı usanç vermez. Hayretengiz yön-
    37 16/Nahl, 44, 64; 5/Mâide, 15,19; 14/Ibrâhîm, 4
    38 2/Bakara, 219, 221, 243, 266; 24/Nûr, 61; 7/A’râf, 176; 10/Yûnus, 24; 16/Nahl, 44; 38/Yâsîn, 29; 4/Nisâ 82;
    47/Muhammed, 24; vd.
    39 27/Neml, 92
    • 33 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    leri tükenmez. Her kim onun ilmiyle ilimlenirse ileri gider. Her kim onunla
    amel ederse ecirlenir. Her kim onunla hükmederse adalet eyler. Her kim ona
    tutunursa doğru yolu bulur.” 40
    Kendini Kur’an’a Açmak
    Kur’an’ı okumaya niyetlenen kişinin ondan faydalanması için öncelikle
    kendisini Kur’an’a açması gerekir. Bu da ancak kendisine yapılan uyarı ve
    hatırlatmaya kulak veren için söz konusudur: “Sen ancak uyarıyı/hatırlatmayı
    izleyeni ve gıyaben Rahmân’dan korkan kişiyi uyarabilirsin.”41 Bu sebeple,
    Kur’an okumaya yönelen kimsenin onu okumakla neyi amaçladığını
    çok iyi belirlemesi gerekir. Kur’an’ı anlamak için okumalıyız; kendi düşünce
    ya da emellerimizi destekleyeceğini umduğumuz âyetleri bulmak için değil.
    Kur’an’ı Yaşamak, Kur’anla Yaşamak
    Kur’an okumaktan maksat onu anlamak, onu anlamaktan maksat ise
    onu yaşamak, pratiğe dökmek, “yap” dediklerini yapmak, “yapma” dediklerinden
    de kaçınmaktır. Okuyup anladığımız hâlde eğer onu uygulamaz isek
    Peygamber’in Kur’an’da zikredilen şu sitemine maruz kalanlardan oluruz:
    “Ve (o gün) Resul şöyle diyecek: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur’an’ı terk edilecek
    bir şey olarak gördü.” 42
    Huzurun Kaynağı Kur’an
    Kur’an anlamamız için kolaylaştırılmıştır. Bunu bize haber veren bizzat
    Allah’tır.43 Anlaşılması için kolaylaştırılan Kur’an, hayata aktarıldığı ve
    canlı kılındığı durumda insana mutluluk ve huzur verir; sıkıntı ve darlık
    değil: “Kur’an’ı sana, bedbaht olasın diye indirmedik. Yalnızca saygısı olana,
    yeri ve yüce gökleri yaratan Allah katından bir öğüt, bir uyarıcı olsun diye
    indirdik.” 44
    40 Ahmed b. Hanbel, 1, 91; Dârimî, Fezâilü'l-Kur'ân, 1; Tirmizî, Sevâbü'l-Kur'ân 14, 2908
    41 36/Yâsîn, 11
    42 25/Furkan, 30
    43 54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 19/Meryem, 97; 44/Duhân, 58
    44 20/Tâhâ, 2-4; ayrıca Bak.13/Ra’d, 28; Kur’an Anlaşılsın Diye, Heyet, Yekder Y., s. 10-39
    • 34 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’ân-ı Kerim’den Faydalanma Yöntemi
    Kur’ân’ı Kendi Yapı ve Yöntemiyle Doğru Tanıma
    • Kur’an, İnzâr Edici, Uyarıp Korkutucu Bir Kitaptır (25/Furkan, 1; 6/En’âm, 92;
    36/Yâsin, 70).
    • Hidâyet ve Rahmettir (45/Câsiye, 20; 27/Neml, 77; 5/Mâide, 16; 2/Bakara, 2).
    • Mübîndir (Apaçık ve Âşikârdır) (36/Yâsin, 69; 26/Şuarâ, 2; 22/Hacc, 16; 15/
    Hicr, 1; 12/Yûsuf, 1; 6/Enâm, 114; 5/Mâide, 15).
    • Burhandır (Delil, Hüccet ve Kesin Kanıttır) (4/Nisâ, 174; 6/En’âm, 149; 21/
    Enbiyâ, 24; 25/Furkan, 33; 35/Fâtır, 40).
    • Besâirdir (Görülebilen ve Gösteren Bir Kitap) (6/En’âm, 104; 7/A’râf, 203; 45/
    Câsiye, 20).
    • Beyândır (Açık ve Açıklayan Bir Kitap) (3/Âl-i İmrân, 138; 2/Bakara, 159; 10/
    Yûnus, 37; 11/Hûd, 1).
    • Tebliğdir (14/İbrâhim, 52; 5/Mâide, 67; 46/Ahkaf, 35; 50/Kaf, 45).
    • Azîzdir (41/Fussılet, 41).
    • İmamdır (36/Yâsin, 12).
    • Çelişkisiz Bir Kitaptır (4/Nisâ, 82).
    • Hezl/Şaka Değildir (86/Târık, 14).
    • Değişmez ve Değiştirilemez Bir Kitaptır (6/En’âm, 115).
    • Hüküm ve Hikmettir (43/Zuhruf, 4; 31/Lokman, 2).
    • Furkandır (Hakla Bâtılı, Mü’minle Kâfiri Ayırır) (25/Furkan, 1; 86/Târık, 13).
    • Hayırdır (16/Nahl, 30).
    • Şifâdır (10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82).
    • Müjdedir (16/Nahl, 89, 102; 46/Ahkaf, 12).
    • 35 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’ân-ı Kerim’in İndiriliş Gayesi
    1. İman edilmesi için (3/Âl-i İmrân, 7).
    2. İnsanların dünlerini, bugünlerini ve yarınlarını bildirmek için (21/
    Enbiyâ, 10; 23/Mü’minûn, 71; 43/Zuhruf, 44).
    3. Mü’min ve Müslimleri müjdelemek için (17/İsrâ, 9; 16/Nahl, 89).
    4. İnzâr etmek, uyarıp korkutmak için (25/Furkan, 1; 6/En’âm, 92; 6/
    En’âm, 105; 7/A’râf, 2; 14/İbrâhim, 52).
    5. Hak ile bâtılı ayırmak için (25/Furkan, 1).
    6. İhtilafları sonuçlandırmak için (16/Nahl, 64).
    7. Zulmetten nûra çıkarmak için (16/Nahl, 16; 14/İbrâhim, 1).
    8. Sırât-ı müstakîme ulaştırmak için (5/Mâide, 16; 14/İbrâhim, 1; 17/İsrâ,
    9)
    9. Kendisiyle hükmedilmesi için (4/Nisâ, 105).
    10. Kendisine tâbi olunup yaşanması için (6/En’âm, 155; 7/A’râf, 3).
    11. Allah adına sorumluluk yüklemek için (43/Zuhruf, 44).
    12. Mü’minlere velî olması için (7/A’râf, 3).
    13. Bireysel ve toplumsal hastalıklara şifa ve onlara rahmet olması için (17/
    İsrâ, 82).
    14. Kesin kanıt olması için (4/Nisâ, 174).
    15. Örnek ve ibret alınması için (24/Nûr, 34; 12/Yûsuf, 111).
    Dâvetin Konusu ve Yönü – Tevhidî Gündem
    İslâm adına herkesin bazı insanları bir şeylere çağırdığı günümüzde
    acaba en hikmetli, isabetli ve doğru olan hangisi? İslâm’a yeni girmek isteyen
    bir kimseye, namazla mı, oruçla mı, zekâtla mı yaklaşacağız? Vahyin
    erken dönemlerde konu edindiği meselelerle, günümüzde ele alınan meseleler
    aynı mıdır? Ya da câhilî toplumlardaki insanlara götürülecek dâvetle,
    İslâm toplumunda götürülecek dâvet aynı mı?
    Elbette hayır!
    • 36 •
    Ahmed Kalkan
    “Ataları uyarılmamış”45 bir kavmi namaza, oruca, hacca dâvet etmek
    doğru değildir. Tevhidden şirke dönüşmüş veya fetreti yaşayan insanlara
    yeniden tevhid konu edilmeli ve insanlara öncelikle ve ısrarla tevhid götürülmelidir.
    Kur’an’ı nüzul sırasına göre okuduğumuzda rahatlıkla görürüz
    ki, ilk sûrelerde tevhid, risâlet ve âhiret konuları baskındır. Her bir mesele,
    bu konulara bağlanır.
    Namaz platformları, umre seyahatleri, Kur’an okuma yarışmaları, siyasî
    ve politik açılımlar, kültür sanat arayışları hepsi Tevhid gündeminden
    uzaklaş(tır)manın planlı programlı yansımalarıdır.
    Bütün peygamberlerin ortak özellikleri, yaşadıkları toplumları tevhide
    dâvet etmeleriydi. Bugün tevhidi gündemlerinden düşürmeyen, bunu devamlı
    konu edinen muvahhidlere, yönünü âhirete ve İlâhî rızâya çeviren
    Müslimlere büyük çapta ihtiyaç vardır. Bakara sûresinin veya Enfal sûresinin
    konusu ile Müzzemmil veya Fecr sûresinin konusu aynı değildir.
    Kur’ân’ı tedrîcî olarak okumayı bir zorunluluk olarak görmezsek, kendimizi
    ve dâvâmızı ifadede, anlatmak ve anlaşılmakta zorlanırız. Ayniyeti
    ve ortak kimliği yakalayamayız. Ortak eylem birlikteliği oluşturamaz ve
    farklı beklentilere kapı açarız. Milyarlarca Kur’an okuyucusunun gruplaşmalarını
    ve hiçbir varlık gösterememelerini başka nasıl izah edebiliriz?
    Kur’an’dan Faydalanabilmenin Şartları
    1- Allah’ın adıyla ve gereği gibi okumak ve dinlemek.46 Ön yargılarımızdan
    uzaklaşarak, tarihin şâibeli birikimlerinden sıyrılarak okumak. Açık
    yüreklilikle, saf bir gönülle ve berrak bir zihinle okumak. Câhilî tortulardan
    arınarak, ön kabullerden kurtularak okumak. Kışkırtmalardan, yanlış yönlendirmelerden
    kaçarak okumak. Uyanık, diri zamanında okumak. Tertîl
    üzere tertipli okumak. Hissederek, yaşama kasdıyla okumak. Fikirlerine
    gerekçe olsun diye, tartışma olsun diye, üstünlük sağlayalım diye, beklentilerine
    cevap olsun diye okumamak. Yalnızca O’nun adıyla, O’nun adına
    okumak. Bildirmek-açıklamak, ilan etmek için okumak. Önce kendimize
    45 36/Yâsin, 6
    46 96/Alâk, 1-5
    • 37 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    sonra başkalarına okumak. Okuyarak yüzleşmek, okuyarak aynîleşmek,
    okuyarak yola çıkmak…
    Rasûlullah’ın vahiy öncesi okumaları vardı. Kendini, kâinatı, tabiatın
    yaratıcısını… ne kadar doğru okumuştu ki, bu hali Kur’an’da “yol bilmezlik”
    le47 nitelendirildi. Kendisine “Sen Kitap nedir, iman nedir bilmezdin”48
    denildi. Peygamberlik öncesi Muhammed’in (s.a.s.) gerçek dini (yolu, Kitab’ı,
    imanı) bilmesine imkân yoktu, o yüzden mâzurdu. Ama günümüzde
    kendini İslâm dinine nisbet eden nice kimselerin durumu (mâzur olacak
    hiçbir sebep olmadığı halde) aynı değil mi?
    Ya vahiyle konuşmalı ya da vahye kulak vermeli. “İşittik, itaat ettik” 49
    teslimiyeti ile okumalı vahyi. Anlamları ve kavramları tahrif etmeden okumalı.
    Te’vilini Allah’a bırakarak okumalı. Muhkemleri esas alarak okumalı.
    Müteşâbihlere tefekkürle bakmalı. Mezhebî ve meşrebî okumamalı. Kültürel
    ve âyinsel okumamalı. Nefsin ihtiraslarından uzak kalarak okumalı.
    Sorgulamadan, dünyevî sonuç almanın ille de gerekmediğini bilerek okumalı…
    2- Âyetler üzerinde düşünmek ve akletmek.50 Bu konu, üzerinde en çok
    konuşulan konulardan olmasına rağmen, birkaç cümle söylemek gerekirse;
    çoğu zaman hazırcılığa alışmışız. İrdelemek, araştırmak, düşünmek için
    tembellik yapıyoruz.
    Hemen her insanın aklı vardır. Sorun, kafada aklın olup olmamasıyla
    ilgili değil. Sorun aklın kullanılıp kullanılmamasıyla ilgilidir. Aklı doğru
    kullanma, kılavuzla gerçekleşir. En güzel ve doğru kılavuz ise Kur’an’dır.
    Akletmenin önündeki engelleri çözmeden aklımızı kullanmaktan bahsedemeyiz.
    Akletmenin önündeki en önemli engel; geçmişi dikkate alma,
    gelecek kaygıları, zaaflarımız ve doğru adına yanlış kabullerimiz. Bunları
    uzun uzun açmak gerekmektedir. Fakat bu, çalışmamızın hacmini büyüteceğinden
    burada noktalıyoruz.
    47 93/Duhâ, 7
    48 42/Şûrâ, 52
    49 2/Bakara, 285
    50 6/En’âm, 126; 89/Fecr, 1-5
    • 38 •
    Ahmed Kalkan
    Bununla birlikte, çoğu zaman, düşünerek okumamıza mâlum araçlar
    kaynaklık ediyor. Bazen bir tefsir, bazen bir hadis, bazen fıkhî izahlar, tarihsel
    rivâyetler. Öncelikle sûre bütünlüğünde Kur’an’ı Kur’an’la açıklayıp
    düşünmek, âyetleri birbirleriyle irtibatlandırmak gerekmektedir. Unutmayalım;
    Kur’an’ın en doğru tefsiri, yine Kur’an’ın yaptığı tefsirdir. Bir âyeti,
    öncelikle diğer âyetlerin ışığında ele alıp açıklamak en doğru yoldur.
    3- Kur’an bütünlüğünde sûrenin tamamını anlamak. Bunu şöyle tasnif
    edebiliriz:
    a) Kur’an bütünlüğünde sûrenin anlaşılması,
    b) Sûre bütünlüğünde âyetin anlaşılması,
    c) Âyet bütünlüğünde kelime ve kavramların anlaşılması.
    Kısaca, meselâ Alâk sûresini bu şekilde anlayıp değerlendirirsek, şu sorulara
    cevap bulmalıyız:
    a) Kur’an bütünlüğünde Alâk sûresi ne anlatmak istiyor?
    b) “Yaratan Rabbinin adıyla oku”51 âyeti, sûre bütünlüğünde ne anlatıyor?
    c) Sûre ve âyet bütünlüğünde Rabb ne anlam ifâde ediyor?
    4- Kavram (sûre içerisindeki kavramlar). Kavramları şöyle tahlil etmeliyiz:
    a) Öncelikle âyetin bağlamında tahlil,
    b) Sûre bağlamında tahlil,
    c) Kur’an bütünlüğünde gelişim seyrini dikkate alarak tahlil,
    d) Vahyin indiği ortamdaki kullanımı dikkate alarak tahlil.
    5- Tabiat, kâinat, insan, sosyal hayat ve Kur’an arasında irtibat kurmak.
    (Tefekkür etme, anlama ve özümseme)
    51 96/Alâk 1
    • 39 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Hepimizin bildiği üzere Kur’an, kâinattan, insanın doğasından, sosyal
    hayattan, tabiattan çokça bahseder. Bu yoğun ifade, yukarıda sayılan varlıklar
    âleminden haberdar olmamızı, onlar hakkında yeterli bilgi sahibi olmamızı
    bizden istemektedir.
    Yüce Kur’an bu konularla ilgili çokça örnek verir. Meselâ tabiattan bitki52
    örneği; kâinattan güneş,53 ay54 ve yıldızları;55 insanın doğasından aceleci,
    56 nankör,57 hırslı58 ve sosyal hayattan “çoklukla övünmek”,59 “mal ve çocuk
    sahibi olmaktan gurura kapılmak”,60 “mal yığma”;61 “Nefsânî arzulara, (özellikle)
    kadınlara, oğullara, yığın yığın biriktirilmiş altın ve gümüşe, salma atlara,
    sağmal hayvanlara ve ekinlere karşı düşkünlük insanlara çekici kılındı,
    süslendi.”62 gibi.
    Meselâ, A’lâ sûresinin ilk âyetlerinde; “Rabbinin ismini tesbih et. Ki O
    yarattı, bir düzen içinde biçim verdi. Takdir etti, böylece yol gösterdi. Yemyeşil
    merâyı/otlağı çıkardı. Ardından onu kuru, kara bir duruma soktu. Sana
    okutacağız, sen de asla unutmayacaksın. Ancak, Allah’ın dilediği başka. Çünkü
    O, açıkta olanı da bilir, saklı duranı da.” 63buyrulur. Şimdi burada tabiatla
    yani “ot, bitki” gibi bir unsurla örnek verilerek mesaj sunuluyor. Mesajla
    tabiat arasındaki irtibatı kurmak bize düşüyor. Yüce Allah’ın yarattığı bir
    varlık çöp oluyor, fakat sonra aynı toprak yeniden yeşil bir bitki veriyor.
    Yani bir sünnetullah cereyan ediyor. Tabiatla ilgili sünnet ile toplumsal anlamdaki
    bir sünnet paralellik arzediyor. Bir âyet nâzil oluyor, sonra unutturuluyor.
    Belleğinde kalması gerekenler kalıyor. “Ve kolay olan bir yol”dan
    bahsediliyor.64 Bitkinin gelişim seyrindeki yolların açıklığı, berraklığı ve
    kolaylığı ile İlâhî mücadelenin gelişim seyrindeki yolların açıklığı, berrak-
    52 3/Âl-i İmrân, 37; 6/En’âm, 99; 7/A’râf, 58; 10/Yûnus, 24; 18/Kehf, 45; 20/Tâhâ, 53; 57/Hadîd, 20; 71/Nûh,
    17; 78/Nebe’, 15.
    53 7/A’râf, 54; 10/Yûnus, 5; 13/Ra’d, 2; 14/İbrâhim, 33; 16/Nahl, 12; 21/Enbiyâ, 33; 25/Furkan, 45; 36/Yâsin,
    38, 40; 41/Fussılet, 37, 39; 55/Rahmân, 5…
    54 22/Hacc, 18; 36/Yâsin, 39; 74/Müddessir, 32; 84/İnşikak, 18; 91/Şems, 2…
    55 6/En’âm, 97; 7/A’râf, 54; 16/Nahl, 12; 22/Hacc, 18; 37/Sâffât, 88; 52/Tûr, 49; 56/Vâkıa, 75; 77/Mürselât, 8…
    56 17/İsrâ, 11; 75/Kıyâme, 20
    57 22/Hacc, 66
    58 70/Meâric, 19
    59 102/Tekâsür, 1
    60 68/Kalem, 14; 74/Müddessir, 13; 3/Âl-i İmrân, 14…
    61 3/Âl-i İmrân, 49; 9/Tevbe, 34-35; 64/Teğâbün, 15-18; 104/Hümeze, 1-4
    62 3/Âl-i İmrân, 14
    63 87/A’lâ, 1-7
    64 87/A’lâ, 8
    • 40 •
    Ahmed Kalkan
    lığı ve kolaylığı açığa çıkmış oluyor. Yani toprak-vahiy ilişkisi, bitki-âyet
    ilişkisi kuruluyor… Bu örnekleri çoğaltabiliriz.
    İnsanın doğası ile İslâmî mücadele ve Kur’an arasındaki ilişki ve uyum
    açısından olay ele alınmalıdır. Acelecilik bunun en belirgin özelliği. İnsanın
    doğasında acelecilik var.65 Bunun Kur’an’la ilişkisi; âyetlerin hükümleri aceleye
    getirilmesi şeklinde tezâhür etmektedir.
    Kıyâmet sûresi, 16-21. âyetleri bu açıdan tahlil edilmelidir. 20. âyette
    dünyadan “âcileh” kelimesi ile bahsedilmiştir. “Âcileh” ile “kıyâmeh” zıtlaşması,
    dünyevî değerlerle uhrevî değerlerin zıtlaşmasını düşündürmektedir.
    16. âyetteki “Kur’an’ı aceleye kapılıp dilini onunla hareket ettirip durma” ifâdesi,
    Kur’an âyetlerinin veya hükümlerinin aceleye getirilmemesiyle (tedrîcîlik-
    aşama) ile ilgilidir. Bu örnekler çoğaltılabilir.
    6- Sûrede geçen tarihsel olayları değerlendirmek.
    a) Tarihsel olayları önce sûrenin kendi bağlamında, kıssalar ile sûre
    arasındaki ilişki kurmak,
    b) Kıssada verilmek istenilen mesajı güncellemek,
    c) Kıssa ile sûrede verilmek istenen mesaj arasında bağlantı kurmak.
    7- Sûrelerdeki mesajlarla yeminler arasında bağlantı kurmak. Çoğu
    zaman yeminlere, müteşâbih âyet denilerek üzerinde düşünülmeye gerek
    duyulmamaktadır. Oysa Fecr sûresinde: “Fecre andolsun. On geceye. Çift’e
    ve tek’e. Akıp gittiği zaman geceye. Bunlarda akıl sahibi olan için bir yemin
    var, değil mi?” 66 buyrulmaktadır. Özellikle yeminler üzerinde düşünmemizi
    isteyen Yüce Allah, sûrede verilmek istenen mesajla yeminler arasındaki
    uyumu ve ilişkiyi görmemizi istemektedir. Klasik tefsirlerde yapılan
    açıklamaların çoğu, hem sûrenin ruhundan uzak, hem de sûrenin tarihsel
    yönünden kopuktur. Bu bağlantıları tefsir çalışmalarımızda yansıtmaya çalışacağız.
    65 17/İsrâ, 11; 75/Kıyâme, 20
    66 89/Fecr, 1-5
    • 41 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Yine Duhâ sûresinde güneşin hallerinden bir hale (evreye) yemin edilmekte67
    ve bu evre ile mesaj arasında ilgi kurulmaktadır. Kur’an’daki yeminlerin
    çoğunda bu ilişkiyi görmemiz mümkündür.
    Pratik Öneriler
    1. Nüzul sırasına göre bireysel okuma faâliyeti,
    2. Hem meal çalışmasında hem de tefsir çalışmasında mukayeseli okuma,.
    3. Nüzul sırasına göre toplu okuma faâliyeti (ders halinde),
    4. Kavram çalışması (Kur’an Kavramları),
    5. Konu tesbitli Kur’an okuma faâliyeti (Konuları Kur’an’a sorup cevap
    arama)
    6. Kur’an’daki tarihî bakış açısını kazanmak için Kur’an kıssalarını tahlil
    ve tertip etmek,
    7. Sûre bütünlüğündeki uyumu kazandıracak, kalemi de kullandıracak
    kompozisyonlar hazırlamak, yazı çalışmaları yapmak,
    8. Tecvidli, duygulu, tefekkürlü şekilde, anlamını düşünerek Kur’an
    okumak,
    9. Kur’an ile donanmak için âyet ezberlemek,
    10. Gece Kur’an okuyuşlarına önem ve öncelik vermek, gece vaktinin
    güzelliklerinden yararlanmak.
    Kur’an’ın İnsanı Güzelleştirmesi
    Müslümanlar, hayata ve hayattaki her şeye müslümanca bakabilmelidir.
    Çünkü İslâm, hayatımızın vazgeçilmez bile olsa bir parçası değil; hayatımızın
    kendisidir, yaşantımızın bütünüdür. İnancımızın, düşüncemizin, duygularımızın,
    davranışlarımızın, eğitimimizin, hayat görüşümüzün tümünü
    kuşatan ilkeler bütünüdür İslâm (6/En’âm, 162). Müslüman da bu ilkelere
    severek, isteyerek teslim olan ve bunları hayatına geçiren, daha doğrusu
    hayatının bunlarla hayat olduğu bilinciyle yaşayandır (Bkz. 8/Enfâl, 24).
    Yoksa Allah ve Rasûlünün belirlediği bu ilkelerin dışında bir seçeneği, ter-
    67 93/Duhâ, 1
    • 42 •
    Ahmed Kalkan
    cih ve özgürlüğü yoktur müslümanın (33/Ahzab, 36). Tabii, aynı zamanda
    güzellik ve estetik anlayışımızın da prensipleri O’nun çizdiği hudut dışına
    çıkmayacak, O’nun rızâsı istikametinde güzellikler sergilenecektir.
    Kur’ân-ı Kerim insanların dikkatlerini hep güzele döndürür. Güzelliği
    doyasıya seyretmek ve kavrayabilmek için şöyle buyurur: “O’dur ki, yarattığı
    her şeyi güzel yaptı...” (32/Secde, 7). Bu, insan fıtratının gördüğü, gözünün
    seyrettiği, zihninin kavradığı bir hakikattir, eşyanın şeklinde ortaya
    çıkan saf bir gerçektir. Allah’ın yarattığı her şeyde bir güzellik göze çarpar.
    Her şeyde, eşsiz bir güzelliğin hâkim olduğu eksiksiz bir âhenk vardır. Gören
    bir göz, hisseden bir gönül, düşünebilen bir zihin bu âlemde bütünüyle
    bir uyum ve güzellik bulur.
    En güzel kıvamda, en güzel biçimde yaratılan (95/Tîn, 4) insanla ilgili
    güzellikler, somut bedensel güzelliklerin yanında ve ondan öncelikle soyut
    güzelliklerdir. Tevhidî, ahlâkî, rûhî, zihnî güzelliktir esas önemli olan.
    Tüm insanlar, hangi renkte, hangi yaşta, hangi seviyede olursa olsun yaratılışındaki
    mânevî/fıtrî potansiyel sâyesinde güzellik yarışmasına katılabilir,
    derece alabilir. Çünkü Allah, ölüm ve hayatı, insanlardan kimlerin en
    güzel ameller işleyeceğini sınamak için yaratmıştır (67/Mülk, 2). Hayırda
    yarışmaya katılmamız emredilmiştir (2/Bakara, 148; 5/Mâide, 48). İnsan
    yüzünün ve bedeninin güzelliği, somut bir güzelliktir, genellikle “cemâl”
    kelimesiyle ifâde edilir. Onun mânevî, ahlâkî güzelliği ise soyut bir güzelliktir
    ve çoğu zaman “hüsün” kelimesinde ifâdesini bulur. Soyut güzellik
    gözle görülemez, ancak bir mânevî aynada kendini hissettirir. Meselâ, merhametin
    güzelliği, fakire verilen sadakada somutlaşır ve seyredilir. İlim ve
    aklı kullanma da soyut bir güzelliktir. Bu güzelliğin sergilenmesi de ihsân
    derecesine ulaşan sâlih amele kapı açan tevhidî imandır. Soyut güzelliklerin
    zirvesi, iman ve takvâdır. Hiçbir gözün görmediği, beşer aklının hayal bile
    edemeyeceği Cennetin muhteşem güzelliği, iman ve sâlih ameldeki güzelliğin
    öteki âlemdeki yansıması ve ürünüdür.
    Güzellik, fıtrî bir özelliktir. Güzel Zât’ın güzel olarak yarattığı insanın,
    güzeli gören, güzelden zevk alan rûhu, etrafta güzeli arar, bulur. Güzel, herkes
    için ihtiyaç duyulan bir hoşnutluk, bir haz duyma ve kesin hüküm verme
    işidir. Güzelliği açıklamak, onu yaşamak, onun heyecanını içinde duymaktır.
    Her insanda güzellik duygusu bulunmakla beraber, onun uyanması
    güzel bir esere ihtiyaç gösterir. Duygular, meydana çıkmak ve gelişmek için
    • 43 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    kendilerini uyandıracak araçlara muhtaçtırlar. Güzel eserler içimizde bir
    âhenk duygusu uyandırdıkları için huzur, sükûn ve mutluluk hissi doğururlar.
    Çünkü “güzele bakmak, güzeli düşündürür; güzeli düşünmek de insana
    huzur verir.”
    Güzellik, psikolojik sistemlere dayalı olduğundan herkese göre değişen
    ne olduğu belirsiz, sınırları insandan insana değişen bir değer yargısı mıdır?
    Batı kafasına göre, “evet!” O yüzden mutlak güzelliği tanımayan Batı,
    estetik konusunda yüzlerce sene arkası kesilmeyen felsefî tartışmalar yapagelmiş,
    ama sonuçta bir uzlaşmaya varamamıştır.
    Güzelin ölçüsü müslümana göre bellidir: Cemîl/Güzel olan Allah’ın
    hükmü. Güzel, Allah’ın güzel dediğidir. Bütün fıkıh usûlü ile ilgili kitaplarda
    “husün-kubuh” (güzellik-çirkinlik) konusu işlenir. Bu konudaki görüşler
    şöyle özetlenebilir: “Güzel olan Allah, sadece güzel olan şeylerin yapılmasını
    emreder” veya “güzel olan Allah’ın emrettiği her şey güzeldir.” “Allah
    sadece çirkin şeyleri yasaklar” veya “Allah’ın yasakladığı her şey çirkindir.”
    “Şüphesiz ki Allah güzeldir, güzeli sever.” (Müslim, İman, 1/93; İbn Mâce,
    Duâ, 10) hadis-i şerifi de, bu konuda müslümanlar açısından çıkış noktası
    kabul edilmiştir. Allah’ın emrettiği “ihsân”ın bir anlamı da güzellik sergilemektir.
    İslâm; düşüncenin, hareketin, duyguların, sözün, sesin, davranışın,
    kısacası her çeşit ibâdetin, yani her şeyin en güzelini ister.
    Haramlar güzel olamaz. Duyular, duygular yanılabilir. “Sizin için daha
    hayırlı olduğu halde bir şeyi sevmemeniz mümkündür. Sizin için daha kötü
    olduğu halde bir şeyi sevmeniz de mümkündür. Allah bilir, Hâlbuki siz bilemezsiniz.”
    (2/Bakara, 216). Nefisle, arzu ile, hevâ ile, câhiliyyenin çirkeflikleriyle
    kirlenmiş ve fıtratı bozulmuş, selîm olmayan akılla güzelin tanımı
    ve ölçüsü tesbit edilmeye kalkılırsa, insan (onun hevâsı) putlaştırılmış olur.
    Haram olduğu halde güzel zannedilenler, gerçek güzelden insanı alıkoyan
    yapay/sanal güzellerdir; daha doğrusu hallüsinasyonlardır. “Şeytan onlara
    yaptıkları işleri ziynetlendirip güzel gösterdi ve onları yoldan saptırdı.” (29/
    Ankebût, 38)
    Haram olan bir şey, müslümana göre güzel değildir. Çünkü müslümanın
    ölçüsü, duyuları ve duyguları değildir. O, duygularının, hevâsının kulu
    değil; Allah’ın kuludur. “Hoşlandığı ve hoşlanmadığı” her konuda Rabbine
    • 44 •
    Ahmed Kalkan
    itaat edecektir. İmanı nisbetinde duyu ve duygularını da selîm/sağlam kılacak,
    onları da Rabbine teslim edecek, o zaman nefis de mutmain olacak,
    Rabbinin emirlerinden râzı ve hoşnut olma seviyesine çıkacaktır. Bu, benliğini
    kaybetme değil; aksine, bulmadır. Bu, yok olma değil; Allah’ta var
    olmadır, kâmil insan olmadır.
    Güzelleştiren Allah, güzeldir ve güzellikler O’nun cemâlinin vasfıdır.
    O’nun güzelliği de yaratıklara benzemez. İnsanları etkileyen sanat eserleri,
    mûcizelerin gücü, hârika ve fevkalâde olaylar... bütün bu güzellikleri yaratan
    ve bu güzellikleri idrâk edecek yetenek vererek insanı güzelleştiren
    Allah’tır. Evrendeki her şeyde güzellikler açık veya kapalı bir şekilde görülmektedir.
    Güzel olan Allah’ın yarattığı varlıklar, ya bizzat güzeldir veya
    sonuçları yönüyle güzeldir. Allah’tan daima güzellik zuhur eder.
    Kötü ve çirkin, şeytanın ve insan nefsinin ürünüdür (4/Nisâ, 79). Allah,
    yaratıcıların en güzelidir (23/Mü’minûn, 14; 37/Saffât, 125). Allah, hüküm
    verme bakımından da en güzel olandır. Rızkın en güzeli de Allah’tan gelir.
    O, rızık verme bakımından da en güzeldir (65/Talak, 11; 11/Hûd, 88; 22/
    Hacc, 58; 16/Nahl, 75).
    Var ettiklerine en güzel boyayı vuran da Allah’tır (2/Bakara, 138). Güzelin
    kaynağı ve tüm güzelliklerin sergileyicisi olan Allah, insandan da güzellik
    sergilemesini, yani ihsanı emreder: “...Allah sana ihsân ettiği gibi, sen
    de (insanlara) ihsân et (güzellikler sergile, iyilik yap)...” (28/Kasas, 77)
    Câhiliyye insanı, bakmasını bilemediğinden, Allah’ın nûruyla bakamadığından,
    gözlerinde perde bulunduğundan evrendeki güzellikleri göremez.
    O, kendine göre, yapay/sanal bir güzel peşindedir. Müslüman ise,
    güzelliği yaratanı bildiğinden, güzeli keşfetmeye tâliptir. Eşyanın güzelliğinde
    hakiki güzelliğin tecellîlerini anlar müslüman. O, mutlak güzellik peşindedir.
    Allah’ın cemâl sıfatının tecellîlerini görerek hayran olur. Güzellik
    mutlak olduğu için, yaratılışta, Allah’ın yarattıklarında çirkinlik yoktur.
    Çirkinlik, itibârîdir, görecelidir. Birinin çirkin dediğine bir başkası sevgi
    gözüyle bakıp sevebildiği zaman güzellikler bulabilir. Allah, kötü ve çirkin
    bir şey yaratmamıştır. Bir şeyin çirkinliği ve kötülüğü kullanıldığı yere
    göredir. Meselâ, hayvan gübresi genellikle pis bir şey diye görülür. Fakat
    gübreyle meyveler, sebzeler büyür, gelişir.
    • 45 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Bu açıdan ele alınınca gübrenin bir lütuf ve nimet olduğu ortaya çıkar.
    Ama birisi gübreyi alıp üstüne başına sürmüşse, o zaman, ona pis demek
    yerinde olur. Tarlasına, bahçesine gübre çeken bir çiftçi bu haliyle hiçbir
    zaman pis değildir.
    Ölüm olmasaydı, ölümden sonraki hesaba çekilmekle başlayan hayat
    olmasaydı... O zaman her şey anlamsız ve boş olurdu; güzeller ve güzellikler
    bile. Evet, ölüm olmasaydı o zaman nefse hoş gelen, sınırlarını hevânın
    veya çevrenin çizdiği güzellerin (!) ve güzelliklerin (!) belki bir değeri olurdu.
    O zaman dünya sadece eğlenmek ve zevk almaktan ibâret olabilirdi.
    Ama ölüm var, hem de evet, güzel olan ölüm ve ölüm ötesi güzellikler bizi
    bekliyor. O halde tüm yapay ve sanal güzellikleri, bütün sahte ve fâni güzellikleri
    o yok olmayacak gerçek güzellik uğrunda fedâ etmeye değmez mi?
    Güzellik; zevkle, haz duymakla, hoşlanmakla, beğenmekle ilgilidir.
    Kur’an bu konuda insanın hevâsının/arzusunun doğru bir ölçü olmadığını
    belirtir (2/Bakara, 216).
    Allah için yapılan her şey, atılan her adım, hikmet ve ibretle bakılan,
    dolayısıyla O’nun adıyla okunan her şey ibâdet; her ibâdet de güzel, güzeller
    güzeli.
    Allah mutlak Güzeldir. Allah’ın isim-sıfatlarından biri “el-Muhsin” (güzel
    yapıp eden)dir. Allah muhsin olduğu için her yarattığını güzel yaratmıştır.
    En güzel şekilde yaratılan insanın ürettiği tüm güzelliklerin gerçek
    sahibi ve yapıp edicisi Allah olup bu üretimde, insanın beynini, gönlünü,
    elini, dilini kullanmaktadır.
    Güzel Kur’an’la Güzelleşmek
    Kur’ân-ı Kerim, sözlerin en güzelini barındıran bir Kitap’tır. Allah’ın
    kelâmı, tüm güzellikleri içerir (39/Zümer, 23). Bu yüzden insana, indirilen
    sözün en güzeline uyması emredilir. İnsana inen sözlerin en güzeli Allah’ın
    sözü (39/Zümer, 55) olduğundan insan, ancak Kur’an’a uyarak güzelliğe
    uymuş ve güzelleşmiş olur. Çünkü güzelleşmek isteyen insanların bir niteliği,
    sözü dinleyip onun en güzeline uymaktır (39/Zümer, 18). En güzel
    din, güzellikler sergileyerek Allah’a teslim olanların dinidir (4/Nisâ, 125).
    Allah, aynı zamanda hüküm verme bakımından da en güzel olandır (5/
    • 46 •
    Ahmed Kalkan
    Mâide, 50). Allah, fiil, söz ve hükmüyle en güzelin kaynağı olduğundan,
    en güzel isimler (esmâu’l-husnâ) da O’nundur (7/A’râf, 180; 20/Tâhâ, 8; 59/
    Haşr, 24).
    Kur’an, insanın inancı başta olmak üzere tüm bireysel, âilevî, sosyal, siyasal
    ve ekonomik hayatını, gizli-açık bütün amellerini/davranışlarını, ahlâkını,
    içini, dışını, çevresini, kısaca her şeyini güzelleştirir. Yeter ki Kur’an’a
    tâbi olsun insan. Esfel-i sâfilîne düşmekten, hayvanlaşmaktan, hayvanlardan
    daha aşağı olmaktan kurtarır Kur’an. İnsanı meleklerle yarışacak hale
    yükseltir, olgunlaştırır, kâmil hale getirir.
    Kur’an İhsânı, Yani Güzelliği ve Güzelleşmeyi Emreder: “Muhakkak
    ki Allah, adâleti, ihsânı, akrabâya vermeyi emreder. Çirkin işleri, münkeri,
    fenâlık ve azgınlığı da yasaklar. O, düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.”
    (16/Nahl, 90). Kur’an’ın emrettiği “ihsân”, bütün güzellikleri ve rağbet edilen
    şeyleri ifade eder. İhsan; iyilik etme, güzel davranma, ikram etme, lütuf,
    bağış, güzellik, uygunluk, güzel olan şeyi en güzel şekilde yapmak demektir.
    İhsan, başkasına nimet sunmak, iş ve fiillerinde güzel davranmak veya
    gerekenden fazla verip gereğinden azını almaktır. İhsân, yaptığı işi en iyi
    biçimde ve noksansız yapmaya denir. İhsan, temel olarak iki anlama gelir.
    1- Bir şeyi güzel yapmak, 2- İyilikte bulunmak. Kur’an’da Allah Teâlâ,
    ana-baba başta olmak üzere, bazı kimselere ihsânı özellikle emreder.
    Kur’an’ın ideal insanı “muhsin” diye anılmaktadır. Kur’an’da 39 kez
    tekrarlanan “muhsin”, güzel düşünüp güzel eylemler yapan kişi demektir.
    Muhsin kelimesi, Kur’an’da istisnâ dışında hep çoğul şekliyle kullanılmıştır.
    Bu da gösterir ki, güzellik üretimi ihlâsla sâlih amel işleyen cemaat içinde
    bulunmadan, toplumsal bir idrâk ve uğraş olmadan, yeterince gelişemez.
    Kur’an’ın kılavuzluğu, rahmeti ve öğüdü, muhsinler (güzel düşünüp güzel
    şeyler üretenler) içindir; Kur’an onlara hayır ve bereket getirir (31/Lokman,
    3). Güzelle ilgisi kopuk, güzelliği hayatından silmiş kişiler ve toplumlar
    Kur’an’ın hidâyetini anlayamazlar ki ondan hayır ve bereket görsünler.
    Güzele düşmanlık sergileyenler ise Kur’an’ın rahmetinden nasipsizlikle kalmazlar,
    onun lânetine de uğrarlar. Leyl sûresi 6-9. âyetler, bu lânetlenmenin
    kanıtı olarak hayatın zorlaştırılmasını, kaosa itilmeyi göstermektedir.
    Kur’an’ın insanı güzelleştirmek için yaptığı tavsiyelerden bazılarını görelim:
    • 47 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “...İhsân edin (her türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst yapın);
    Allah muhsinleri (güzel iş yapanları) sever.” (2/Bakara, 195)
    “Muhakkak ki Allah, adâleti, ihsânı (güzel iş yapmayı, iyiliği), akrabaya
    vermeyi (yardım etmeyi) emreder…” (16/Nahl, 90)
    “Eğer ihsân ederseniz (güzel davranışlarda bulunursanız), kendinize ihsân
    etmiş olur; kötülük ederseniz yine kendinize etmiş olursunuz...” (17/İsrâ,
    7)
    “İman edip sâlih amel işleyenler (bilmelidirler ki) Biz, güzel işler yapanların
    (ahsene amelâ) ecrini zâyi etmeyiz. İşte onlara, içinden ırmaklar akan
    Adn cennetleri vardır...” (18/Kehf, 30-31)
    “...Allah sana ihsân ettiği gibi, sen de (insanlara) ihsân (güzellikler) sergile...”
    (28/Kasas, 77)
    Kur’an’ın, kendisinde en mükemmel ve en güzel örnekler olduğunu
    bildirdiği (33/Ahzâb, 21) ve büyük/güzel ahlâk sahibi olduğunu ifâde ettiği
    (68/Kalem, 4) güzeller güzeli Rasûlullah’ın da ümmetini güzelleştirmek
    için tavsiyelerinden birkaç tanesine işaret edelim:
    “Şüphesiz Allah her şeyde ihsânı/iyilik ve güzelliği yazmıştır (farz kılmıştır).
    O halde siz öldürdüğünüz vakit bile, öldürmeyi güzel yapın. (Etini yemek
    için hayvanları) Kestiğiniz zaman da kesmeyi güzelce gerçekleştirin. Her
    biriniz bıçağını bilesin. Ve kestiği hayvana eziyet vermesin.” (Müslim, Sayd
    ve’z-Zebh 57; Ebû Dâvud, Edâhî 12)
    “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” (Ahmed bin Hanbel,
    2/381; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk 8)
    “Mü’minlerin iman bakımından en kâmil olanları, ahlâkı en güzel olanlarıdır.”
    (Buhârî, Edeb 39; Ebû Dâvud, Sünnet 14)
    “Kovandaki suyu, isteyenin kabına boşaltmak ve mü’min kardeşine güler
    yüzle konuşmak gibi de olsa, iyi, güzel ve doğru olan hiç bir sözü, işi ve davranışı
    küçümseme (yapabilirsen hiç durma, yap).” (Ebû Dâvud, Libas)
    • 48 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an, Her Şeyden Önce İnsanın İnancını Güzelleştirmek İster:
    Kur’an’a göre şirk, insanı çirkinleştiren en önemli etkendir. “Ey iman edenler,
    müşrikler ancak bir pisliktirler...” (9/Tevbe, 28). Şirk, bünyeye sonradan
    giren bir mikroptur, bir ârızadır, bir anormalliktir. Şirk, öncelikle kalbin
    hastalığıdır, müşrikler de ölümcül hastadırlar (2/Bakara, 10), onların duyu
    organları da ârızalı ve görev yapamaz durumdadır (2/Bakara, 18, 7/A’râf,
    179). Onlar, akıllarını da kullanmayan hayvandan aşağı insan müsveddeleri
    (7/A’râf, 179), birer pisliktirler (9/Tevbe, 28). Bir küçük kibrit çöpü koca
    ormanı yakıp mahvettiği gibi, şirk de amelleri mahveder. Bir kanser mikrobunu
    veya yanan kibrit çöpünü önemsiz, tehlikesiz görüp bunların zararlarına
    duyarsız kalmak, hiç akılla bağdaşır mı? Şirk, kaos ve düzensizliktir.
    Şirkin olduğu yerde, kargaşa, fesat, kavga, anarşi, düzensizlik ve huzursuzluk
    vardır. “Eğer yerde ve gökte, Allah’tan başka ilâhlar/tanrılar bulunsaydı,
    yer ve gök (bunların nizamı), kesinlikle bozulup gitmişti.” (21/Enbiyâ, 22).
    Kâinatta nizam ve âhenk olduğuna göre, tevhidî özellik vardır.
    Yeryüzünün halifesi olarak yaratılan insanın tevhidden yüz çevirmesi,
    çevresiyle uyumsuzluğa sebep olduğu gibi, halifelik misyonu açısından da
    bir ihânettir. Hayatlarını din ve dünya diye ayıran, Sezar ve Tanrı diye iki
    ilâh kabul eden, devletine dini karıştırmak istemeyen, laiklik gibi çok tanrılı
    anlayışa sahip olan, Kur’an tâbiriyle dinlerini parçalayan müşriklerin kendileri
    de parça parça, grup gruptur ve her grup, kendi yanındakiyle övünür
    durur (30/Rûm, 31-32). Şirkin bu çirkin tablosu yanında; Tevhid ile vahdet
    kelimeleri aynı kökten gelir. Biri, “birlemek”, diğeri “birlik” ve “birleşmek”
    demektir. Tevhide inanan her ırktan, her yapıdan insan “ümmet” bilincine
    sahip olacak, birbirlerini ancak kardeş (49/Hucurât, 10) kabul edecektir.
    Aynı Allah’a gerçekten iman edenler, yekvücut olacaklar, aynı nizamın parçasını
    oluşturacaklar, güç ve imkânlarını birleştireceklerdir.
    Şirk; Allah’a zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde ortak veya denk tanımaktır.
    Şirk koşan kişiye müşrik denir. İki veya daha çok ilâh tanımak, Allah’tan
    başka herhangi bir varlığı ma’bud (ibâdet edilen) olarak bilmek, Allah’ın
    yaratıcı, kadim, bâkî... gibi sıfatlarını başka varlıklara vermek şirktir. Kısaca
    şirk, Allah’ın ilâhlık vasıflarını Allah’tan başkasına vermektir. Şirk; tevhidin
    temeli olan “lâ ilâhe illâllah” gerçeğinin dışına çıkmak, Allah’tan başka
    ilâh(lar) olduğunu inanç, söz veya eylemle iddia etmek, Allah’ın dışında
    gerçek anlamda güç ve kudret sahibi birini kabul edip başkasına ibâdet ve
    duâ etmektir.
    • 49 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Bireysel, sosyal ve siyasal hayattaki tüm problemlerin ve çirkinliğin
    kaynağında tevhidî ilkelere bağlı hayat sürmemek vardır. Asr-ı saâdeti yaşamanın,
    saâdeti bu asra taşımanın, her yönden güzelleşmenin yolu akîdenin
    sağlamlığından geçer. Kur’an’ın istediği gibi iman edilmedikçe, kişilerin
    ve toplumların düzelmesi mümkün olmayacak, ahlâkî öğütler delik kaba su
    doldurma gayreti gibi sonuçsuz kalacaktır. Kula kul olmanın zilletinden ve
    kulların koyduğu Kur’an’a ters kurallara uymaktan doğan çirkinliklerden
    kurtulmak ve kaliteli insan olmak için hükümlerin en güzellerini içeren
    Kitab’a gönülden teslimiyet ve bağlılıktan başka yol yoktur.
    Tevhidî esaslar, Kur’an’ın en fazla önem verdiği hususlardır. Din, bu
    esasları bireylere ve topluma yerleştirmeyi esas almış; Mekkî sûreler hemen
    tümüyle bu ilkeleri yerleştirirken, Medenî sûreler de sık sık buna vurgu yapmış,
    emir ve yasaklarla bunları pekiştirmiştir. Hz. Peygamber, on üç sene
    Mekke döneminde bu imanî esasları yerleştirmek için tebliğini sürdürmüş,
    sonra da imanları kemâle erdirme gayretine devam etmiştir. Kur’an, insanın
    sadece Allah’a kulluk yapmak için yaratıldığını vurgular. Her türlü puta
    tapıcılığı, şirkin tüm çeşitlerini, tâğutun bütün görüntülerini, sahte ilâhların
    egemenliklerini reddetmeden yalnız Allah’a kulluk sergilenemeyecektir.
    Dünyaya imtihan için gelen insan, Tevhid dini üzerinde yaşadığı zaman,
    hem sınavı kazanır hem de dünya hayatını fıtratına uygun olarak yaşayarak
    güzelliğini korumuş, iç güzelliğini dışa yansıtmış, yani güzelleşmiş
    olur. Tevhid’in ilkeleri, insana gerçek doğruluğu, güzelliği, huzuru, saâdeti
    ve kurtuluşu getirir. İnsana ait hakları ona vermekte, insanlar ve toplumlar
    arasındaki adâleti sağlamakta, azgın kimselerin hevâ ve heveslerinin getirdiği
    fitne ve zulümden insanları korumaktadır.
    Kur’an’ın ifadesine göre şirk en büyük zulümdür (31/Lokman, 13). Zulüm,
    hem nûrun zıddı olarak karanlık; yani kötülük, mutsuzluk, kaos, huzursuzluktur;
    hem de hakkı asıl sahibine değil de bir başkasına vermek,
    Allah’ın hâkimiyet hakkını, hiç hakkı olmayan başkalarında görme yanlışlığıdır.
    Şirk inancı, insana huzuru değil; sıkıntıyı, emniyeti değil; korkuyu
    ve güvensizliği, saâdeti değil; şekaveti, adâleti değil; zulmü, iyi ahlâkı değil;
    azgınlığı ve fesâdı kazandırır. Kur’an, şirk koşanların sürekli huzursuzluk
    içinde olduklarını çarpıcı bir şekilde anlatmaktadır: “Kim Allah’a şirk koşarsa
    sanki o gökten yere düşmektedir de kuşlar onu didik didik etmektedir veya
    rüzgâr onu ıssız bir yere sürükleyip atmış gibidir.” (22/Hacc, 31)
    • 50 •
    Ahmed Kalkan
    Yerde ve gökte iki veya fazla ilâh (tanrı) olsaydı hepsinin düzeni bozulurdu
    (21/Enbiyâ, 22). Öyleyse şirk dininin ilâh anlayışı temelinden sakattır.
    Şirk inancı, sahibini desteksiz ve yönsüz bırakır. Şirk koşanlar, Allah
    ile bağlarını kopardıkları için haktan uzak kalırlar, yanlış hüküm verirler,
    adâletten uzaklaşırlar, zulme bulaşırlar. Hatta bu şirk onlara çocuklarını öldürmeyi
    bile güzel gösterebilir (6/En’âm, 137). Ancak, şirk inancı insanı
    tatmin etmez. Müşrik kimse, bir arayış ve özlem içerisindedir. Müşrikler,
    ibâdet ve duâ ettikleri ilâhlarının kendi ihtiyaçlarını karşılayacağını sanırlar.
    Hâlbuki ilâhlar onlara hiç bir karşılık veremezler. İlâhlara yalvaranların
    hali susuzluğunu gidermek için iki elini suya uzattığı halde asla suya
    ulaşamayan kimse gibidir (13/Ra’d, 14). Şüphesiz aklını iyi kullananlar
    şirkin yanlışlığını görürler (7/A’râf, 191). Allah’a ait özellikleri (nitelikleri)
    yaratılmış olanlara vermek, yanlışların en büyüğüdür. Şirk koşanlar büyük
    sapıklık ve karmaşa içerisine düşerler (4/Nisâ, 48). Onlar, dibi görünmez
    bir karanlığa yuvarlanırlar (4/Nisâ, 116). Allah (c.c.) böylesine yanlışlığa ve
    sapıklığa düşenlerin yüreklerine sürekli bir korku salmıştır. Onlar devamlı
    bir tedirginlik ve korku içerisindedirler (2/Âl-i İmrân, 151). Onlar, âhiret
    hayatına yakînen inanmadıkları için, hep dünyada kalmak isterler, ölmekten
    korkarlar (2/Bakara, 96).
    Günümüzdeki çirkinliklerin temelinde Kur’an’ın yok etmek için mücâdele
    ettiği en büyük problem olan şirk inanç ve davranışları yatmaktadır.
    Çağdaş insanların çoğu, aynen eski Arap câhiliyyesinde olduğu gibi, Allah’ı,
    göklerin hâkimi kabul ediyor, yağmuru yağdıran, insanları ve varlıkları
    yaratan olarak kabul ediyor; ama yeryüzüne O’nu karıştırmak istemiyor,
    yerin egemenliğini başka tanrılara veriyorlar. “Allah, yeryüzünde (o da beşerî
    kanunlara, ilke ve yönetmeliklere uygun olmak şartıyla) sadece -o da
    sınırlı şekilde- câmilere karışabilir, oraya hâkim olabilir. Üniversite dâhil
    okullara, mahkemelere, meclislere, çarşı ve pazarlara, cadde ve sokaklara,
    kıyafet ve kanunlara, sosyal hayatı düzenleyen anlayışlara karışamaz.” Bu
    anlayış ve uygulamalar, şirk değil de nedir? Çok kaypak bir içeriği olduğu
    halde, üzerinde ittifak edilen en belirgin anlamıyla “dinin devlete, devletin
    dine karışmaması” demek olan “laiklik” gereği ve dayatması olarak sadece
    vicdana hâkim olmasına karışıl(a)mayan Allah’ı dünya işlerine karıştırmak
    istemiyorlar, bu alanlarda egemen başka güçler (tanrılar) kabul ediyorlarsa,
    buna herhalde tevhid ve İslâm adı verilemez. Bu anlamda laikliğin çağdaş
    değil, temeli çok eskilere dayanan bir şirk olduğunu söyleyebiliriz. Ve eski
    Arap câhiliyesinin de Allah’ı (hak dini) dünya ve devlet işlerine karıştırmak
    • 51 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    istemediklerini, Peygamberimiz’le bunun için mücâdele ettiklerini biliyoruz.
    Demek ki şirk cephesinde yeni hiçbir şey yok; sadece eski câhiliyenin
    modern görünüm ve söylemleri var; tek millet olan müşrikler, ilkel atalarını
    taklit etmekten başka bir şey yapıyor değiller.
    İnsanlar, demokrasi ve özgürlük putlarının da etkisiyle, hevâlarını hiçbir
    sınır tanımadan tatmin etmek istiyor, şeytanî fesad ve ahlâksızlıklara,
    içki, kumar ve zina evlerine dinin müdâhale edip yasak koymasını istemiyorsa,
    konu şirk kavramıyla ilgilidir. Tüm sosyal, siyasal, kamusal ve hukukî
    alanlara Allah’ın dışında başka tanrıların egemenliği egemen güçler
    tarafından isteniyor, dayatılıyor ve halk tarafından buna rızâ gösteriliyorsa,
    bunların tümü, şirkin dışında bir şeyle izah edilemez. Ve bu durum insanlığı
    yaratıkların en şerlisi durumuna düşürmekte, hayvanların tabanlarını
    seyreden bir alçaklık ve seviyesizlik göstermektedir.
    Kur’an’ın birçok âyetinde açıkça görüleceği gibi, Allah, ibâdetin sadece
    kendisine yapılmasını emrediyor. İster içimizde ve ister dışımızda olsun
    bizi kendisine râm eyleyen, mutlak anlamda itaatkâr kılan, bizim bedenimizi
    ve ruhumuzu kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi
    kendi istediği yöne sevkeden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi kendisine
    kul yapmış demek olur. Oysa Rabbimiz, ulûhiyet, rubûbiyet ve ubûdiyeti
    bizim yalnızca kendisine tahsis etmemizi ve bu noktada bütün sahte ilâh ve
    rableri reddetmemizi istiyor.
    Kur’an’da “şirk” kelimesi ve türevleri 168 yerde geçer. Şirk lafzı geçmese
    bile, âyetlerin çok büyük bir bölümü, tevhidi hâkim kılmak için şirkle mücâdeleyi
    konu edinir. Kur’ân-ı Kerim’de Allah lafzı 2697 yerde, ilâh kelimesi
    147 yerde, lâ ilâhe illâllah ifâdesi 2 yerde, lâ ilâhe illâ hû cümlesi 30 yerde,
    iman kelimesi 873 yerde, küfür kelimesi 525 yerde zikredilir. Saydığımız bu
    kavramlar şirk kelimesiyle birlikte toplam olarak 4442 etmektedir. Sadece
    bu lafızlarla tevhidin yerleştirilmesi ve şirkin izâlesi Kur’an âyetlerinin üçte
    ikisini teşkil ettiği görülür. Bir adı da Tevhid sûresi olan İhlâs sûresinin
    Kur’an’ın üçte biri sayılması da bu sûrede baştan sona tevhidin en özlü ve
    özet biçimde sunulduğunun hatırlatılmasıyla ilgilidir. Yani, “İhlâs sûresinin
    içerdiği tevhid, Kur’an konularının üçte biridir” anlamı taşır. Hadis rivâyetindeki
    “İhlâs sûresinin Kur’an’ın üçte birine eşit olduğu” ifâdesinden
    de anlaşıldığı gibi, direkt tevhidle ilgili âyetler Kur’an’ın üçte birini teşkil
    etmekte, dolaylı olarak şirkin izâle edilip tevhidin hâkim kılınmasıyla il•
    52 •
    Ahmed Kalkan
    gili âyetler de değerlendirilince, yukarıdaki rakamlardan anlaşıldığı gibi
    Kur’an’ın üçte ikisinden fazlasını oluşturmaktadır. Bütün bunlar göstermektedir
    ki, Kur’an’ın en temel konusu gönüllerde, zihinlerde ve eylemlerde
    birey ve toplum olarak tevhidin hâkim kılınıp şirkin yok edilmesidir.
    Kur’an, insanlara öncelikle doğru bir ölçüyü kazandırmayı hedefler.
    Terazisi bozuk olanın tarttığı her şey de yanlış ölçülmüş olacak, adâlet ve
    doğruluk sağlanamayacaktır. Kur’an’ın hak-bâtıl, doğru-yanlış, iyi-kötü,
    güzel-çirkin... gibi ölçülerini kabul etmeyerek başka ölçü ve kıstasları benimsemek,
    şirktir. Bir kimse, benimsediği bu İslâm dışı ölçüleri koyanları,
    Allah’ın dışında hüküm ve kanun koyucu olarak kabul ederse, onu Allah’a
    şirk koşuyor demektir. Bu ölçü veya hükümleri koyan, kişinin kendisi, yani
    hevâsı, babası, ataları, patronu, çevresi, içinde yaşadığı toplum, çeşitli ideoloji
    ve felsefelerin kurucuları ve uygulayıcıları, devlet veya devlet adamları...
    olabilir. Allah’ın itaat edilip uyulmasına izin vermediği kimselerin
    görüşlerini veya İslâm’ın çizdiği yoldan farklı bir yolu benimseyen, beşerî
    düzen ve yasaları İlâhî nizama tercih eden kimse şirke girmiş demektir.
    Böyle bir kimse, kendisinin müslüman olduğunu iddia etse, hatta İslâm’ın
    birçok emirlerini yerine getirse dahi, bir tek konuda bile Kur’an’a ters bir
    anlayışı, düşünce ve değer yargısını tercih etse şirke düşmüş olur. “Allah ve
    Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkeğe ve kadına, o işi kendi
    isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve Rasûlüne karşı gelirse, apaçık
    bir sapıklığa düşmüş olur.” (33/Ahzâb, 36)
    Kur’an, İbâdet Yönüyle de İnsanı Güzelleştirir. Kur’an, insanın hayat
    programını çizen bir kitap olduğu için, tek ilâh olan Allah’a kulluk ve
    itaat, onun temel mesajıdır. Allah, tek yaratıcı, yegâne hâkim ve yönetici,
    rızık verici... olduğundan yalnız O’na ibâdet edilmeli, başkası O’na ortak
    koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın kulları üzerindeki en büyük hakkıdır. Allah,
    kullarının ibâdetine muhtaç değildir, ama insan ibâdete muhtaçtır ve her
    an mutlaka ibâdet halindedir; ya Allah’a veya Allah’ın dışındakilere. İnsan,
    imanla küfür arasında, sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında bir tercih yapmalıdır.
    Âdemoğlu, hem Allah’a hem de şeytana kul olarak yaşayamaz (Bkz.
    33/Ahzâb, 44). “Tâğuta kulluk/ibâdet etmekten kaçınan ve tam gönülle Allah’a
    yönelenlere müjdeler! Dinleyip de sözün en güzeline tâbi olan kullarımı
    müjdele!” (39/Zümer, 17-18)
    • 53 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’ın emrettiği her ibâdet, insanı güzelleştirir, çirkin inanç ve davranışlardan
    uzaklaştırır. Huşû ile kılınan namaz, insanı fahşâdan, münkerden,
    her çeşit çirkinlik ve kötülükten alıkoyar (29/Ankebût, 45). Oruç,
    insanı güzelleştiren takvâya ulaştırır (2/Bakara, 183). Zekât, sadaka ve her
    türlü infak, insanı bireyselliğin çirkinliklerinden kurtarıp topluma faydalı
    güzel insan haline getirir.
    Kur’an, insanın ibâdetlerini baştan savma yapmasını istemez; huşû ile,
    güzel şekilde yapılmasını ister. İhsân, Allah’ı görüyor gibi ibâdet etmektir.
    Meşhur Cibrîl hadisinde Peygamberimiz ‘ihsân’ı o şekilde tanımlamıştır:
    “Allah’a, O’nu görüyormuşçasına ibâdet etmendir. Her ne kadar sen O’nu görmüyorsan
    bile O seni görüyor.” (Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis
    no: 8). Burada bizzat Allah’ı görmek değil; Allah’ın sıfatlarını, Rabliğini ve
    azametini göz önünde bulundurmak kast edilmektedir. Mü’min, ibâdetini
    ihsân üzere yapar, yani en güzel şekilde, ibâdetin amacına ve hikmetlerine
    uygun bir tarzda yapar/yapmalıdır. Bu da, Allah’ı görüyor gibi bir duygu
    içerisinde olmakla mümkündür. O yüzden ibâdetin en büyüğü olan namaz
    miraç sayılmıştır. O’na yönelmek, O’nun huzuruna çıkmak, O’nunla
    konuşup görüşmek, O’ndan güzellik devşirmektir namaz. Ve tüm hayatımız
    namaza benzemeli, O’na kulluk, namazla bitmeyip namazla başlamalı,
    her namazla daha güzel hale gelmeli. Hâlâ terk edemediğimiz kötülük ve
    çirkinlikler, namazımızı terk ettirmeden ya da sevabını azaltmadan, namazımız
    kötülükleri hayatımızdan terk ettirmeli, o güzellikte ikame edilmeli.
    Kur’an, İçerik ve Üslûp Yönüyle Güzel Konuşmayı Emrederek Sözleri
    Güzelleştirir: “Kullarıma söyle; sözün en güzelini söylesinler...” (17/İsrâ, 53).
    Güzel söz; doğru, faydalı, sevindirici ve muhâtabın seviyesine uygun
    olan sözdür, doğru sözdür: “Ey iman edenler! Allah’tan korkun, haramlardan
    sakının. Doğru söz söyleyin ki Allah işlerinizi düzene koysun ve günahlarınızı
    bağışlasın...” (33/Ahzâb, 70-71) “Acı da olsa doğruyu söyle...” “Yalandan
    da sakının. Çünkü yalan, imana aykırıdır.” (Keşfu’l Hafâ, 1890, 865)
    Güzel söz, faydalı olan sözdür: “Allah’a ve âhiret gününe iman eden
    kimse, ya hayır söylesin veya sussun.” (Et-Tâc, V/183). Kur’an’da gerçek
    mü’minlerin faydasız, mâlâyâni konuşmalardan kaçındıkları belirtilir:
    • 54 •
    Ahmed Kalkan
    “Gerçekten mü’minler kurtuluşa ermiştir. Onlar ki, namazlarında
    huşû içindedirler. Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler...” (23/
    Mü’minûn, 1-3) “Kendisini ilgilendirmeyen mâlâyâniyi (faydasız söz ve işleri)
    bırakması, mü’minin müslümanlığının güzelleşmiş olmasındandır.” (Et-
    Tâc, V/186)
    Güzel söz, sevindirici sözdür: “Kolaylaştırın, zorlaştırmayın. Müjdeleyin
    (sevdirin), nefret ettirmeyin.” (Mişkâtu’l Mesâbih, hadis no: 3722) “(Sevdirici
    ve sevindirici) tatlı söz (muhâtaba verilmiş) bir sadakadır.” (Keşfu’l
    Hafâ, hadis no: 1947).
    Güzel söz, muhâtabın seviyesine uygun olan sözdür: “(Rabbimiz tarafından)
    insanlara aklî seviyelerine uygun olarak konuşmakla emrolunduk.”
    (Keşfu’l Hafâ, hadis no: 592).
    Güzel söz, Allah’a dâvet eden ve sâlih amel işleyen, “ben müslümanım”
    diyenin sözüdür: “(İnsanları) Allah’a çağıran, sâlih (iyi ve güzel) iş
    yapan ve ‘ben müslümanlardanım’ diyenden daha güzel sözlü kim vardır?”
    (41/Fussılet, 33). “Ben müslümanlardanım” diyen ve bu sözünü sâlih amellerle
    isbat eden kimsenin Allah’a dâvet eden sözü, yani Allah’a teslimiyet
    gösteren, İslâm prensiplerini tâvizsiz yaşamaya çalışan, İslâm kimliğinden
    başka kimlik ve âidiyetleri öne çıkarmayan ve şahsiyet sahibi olan, dünyevî
    çıkar gözetmeyen kimselerin Hakka çağrı niteliğindeki sözleridir güzel söz.
    Sözde ihsân, sadaka vermekle eş tutulur: “...Güzel söz sadakadır.” (Müslim,
    Zekât 56; Tirmizî, Birr 36)
    Konuşma yeteneği, insanlar için verilmiş değerlerin en önemlilerinden
    biridir. Bu kabiliyet ile insan, hemcinsleriyle anlaşma imkânına sahip olur.
    Toplum halinde yaşamak mecbûriyetinde olan insan, her gün defalarca bu
    yeteneğini kullanarak etrafında dost veya düşman halkaları meydana getirir.
    Hayatımızı İlâhî ölçülere göre sürdürmemizi emreden Yüce Allah, çevremizde
    dost kazanmamızın sırrını açıklarken kötülüğün en güzel usulle
    uzaklaştırılmasını emreder (41/Fussılet, 34).
    Konuştuğumuz dili doğru, düzgün ve güzel kullanmak, yani muhtevâ
    olarak meşrû, üslûp olarak güzel ve dengeli konuşmak, hem âhiret, hem de
    dünyamız açısından hayli önemlidir. Kur’an, insanlara “en güzel söz” olarak
    takdim edilir (39/Zümer, 23). Onun için, Peygamberimiz’in en büyük mû•
    55 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    cizesi olan Kur’ân-ı Kerim’in en önemli özelliklerinden ve îcaz yönlerinden
    biri, belâğat ve fesâhatta, yani tüm söz sanatlarında ve güzel ifâdelerde en
    üstün bir eser olmasıdır. Bu yönüyle de Kur’an, mu’cizdir; yani insanları bir
    benzerini meydana getirmekten âciz bırakır. Bütün insanlar birleşse bile
    böylesine edebî ve güzel ifâdeli Kitabın benzerini meydana getiremezler.
    Kur’an’ımız bu hakikati, çeşitli yerlerde, tüm insanlığa meydan okuyarak
    ifâde eder (Bkz. 2/Bakara, 23-24; 8/Enfâl, 31; 10/Yûnus, 38, 40; 11/Hûd,
    13...).
    En güzel söz ve edebî kitap olan Kitabımız, insanların da dillerini güzel
    kullanmalarını emreder (17/İsrâ, 53). Benî İsrâilden alınan mîsaktan
    (ahid, söz) biri de insanlara güzel söylemektir (2/Bakara, 83). Dolayısıyla
    tüm müslümanlara da güzel konuşmaları emredilmektedir. Uyulması emredilen
    söz de, sözlerin en güzelidir (39/Zümer, 18). En fasih konuşan ve
    muhâtaplarının her türlü söz ve davranışla yaptıkları eziyetlere sabreden,
    onlara karşı en güzel ifâdelerle dâvet ve tebliğ vazifesini yapan Rasûl-i Ekrem’e
    bile güzel ve tesirli konuşma emredilmektedir: “Onlara va’z et, öğüt
    ver; onların içlerine işleyecek, ruhlarına nüfuz edecek güzellikte tesirli söz
    söyle.” (4/Nisâ, 63)
    Medeniyet, güzelliklerden meydana gelen bir terkiptir. Güzel konuşma
    ve güzel yazma, yani edebiyat başlı başına bir sanattır, güzel sanatlardan
    biridir. Hz. Peygamberimiz, sözü güzel kullanmakta usta olan, önemli
    şâirlerden Hassan bin Sâbit’i güzel sözlerinden, şiirlerinden dolayı övüp
    teşvik etmiştir. Kimi vardır, güzel konuşur, fakat güzel yazamaz; kimi de
    güzel yazar, kalemi kuvvetlidir, fakat güzel konuşamaz. Bu bir kabiliyet işidir.
    Önemli olan, doğuştan potansiyel olarak Allah’ın bir lütfu ve nimeti
    olarak verilen bu beyan yeteneğimizi (55/Rahmân, 4) kontrole ve disipline
    alıp geliştirmektir. Herkesin güzel bir yazar veya meşhur bir hatip olması
    beklenemez, bu zaten mümkün de değildir. Fakat, sözü dinlenen, güzel ve
    düzgün konuşan, anlattığı ve tebliğ ettiği anlaşılan, gerektiğinde merâmını
    yazıyla da doğru ve güzel bir şekilde ifâde edebilen bir seviyeye, çalışıp gayret
    etmek şartıyla hemen her insan gelebilir.
    Güzel konuşmak veya yazmak, dili güzel kullanmak, hiçbir zaman gaye
    olmamalıdır. Dil bir araçtır. Bu vâsıtayı çok iyi kullanabilmek için esas gayeden
    uzaklaşarak hayatı bu uğurda harcamamak da gereklidir. Gâye, dil
    değil, dindir. Bu konuyla ilgili Kur’an’da vurgulanan, güzel olan gayeye,
    • 56 •
    Ahmed Kalkan
    güzel vâsıtalarla gidilme esasıdır. Kur’an, gayemizi belirtirken, vâsıtaları
    da belirtmiş; her türlü aracı değil; nassların belirlediği, ya da bizi özgür
    bırakarak mubah kıldığı araçlarla gayeye doğru yol almamızı istemiştir.
    Dolayısıyla dil aracı, kötü bir gayeye hizmet de edebilir. Cennetin, gölgesi
    altında olduğu kılıcın, aslında cihad vâsıtası olarak, kişiye büyük bir makam
    bahşetmesi yanında; bu aracın kötüye kullanılarak haksız yere kan
    dökmeye âlet edilebilmesi gibi, dil de kötüye âlet edilebilir. Hatta şekil ve
    üslûp yönüyle “güzel” yargısı verilen konuşma ve yazma (edebiyat, daha
    doğrusu “edebiyat yapma”) da şerre âlet olabilir. Sözün ve kalemin kuvvetli
    etkisi sebebiyle, bazı samimiyetsiz insanlar, açıkgöz çıkarcılar, insanları söz
    oltasıyla kolayca avlayabilmektedir. Kur’an kültürüne sahip olmayan kalabalıklar,
    sözün sahte güzelliğine kanarak kolaylıkla sömürülebilmekte, nice
    politikacılar lâf cambazlığı yaparak tâğûtî anlayışları halka kolaylıkla empoze
    edebilmektedir.
    Burada, şöyle bir soru akla gelebilir: Söz, şerre âlet olabilir; ama güzel
    söz şerre âlet olabilir mi? Ya da, değişik ifâdeyle, şerre âlet olan şey, güzel
    olabilir mi? “Güzel”i, güzel şekilde ve bir bütünlük içinde değerlendirirsek,
    elbette olmaz; âlet olursa güzellikten çıkarılmış olur. “Güzel”i, “Güzel Yaratıcı’nın,
    kelâmların en güzeli olan Kitabına uygun olan şey” diye tanımlayınca,
    şer olan veya şerre hizmet edip ona âlet olan bir şey, “güzel” olamaz.
    Halkın edebiyat yapmak, edebiyat parçalamak diye eleştiriyle yaklaştığı
    ve olumsuz tavır aldığı, şekil ve kılıf makyajından ibaret yaldızlı sözler bu
    türdendir. Kur’an, Şuarâ sûresinde bu çeşit nefse hoş gelen, aslında hiç de
    güzel ve gerçekçi olmayan, dışı süslü olduğu için, câhillerin güzel zannettiği
    sözlerden bahseder. Gerçek anlamda mü’min olmayan şâirler, hatipler ve
    bunların sanal, yapay, sahte ve aldatıcı güzelliğe (daha doğrusu, maske ve
    makyaja) sahip olan yaldızlı sözleri tenkit edilerek, müslümanların bu tür
    kişi ve sözlere karşı dikkatli olmaları tavsiye edilir (Bkz. 26/Şuarâ, 224-227).
    Yaldızlı sözlerle, süslü kelimelerle yalanı gerçek gibi, bâtılı hak giysisiyle
    göstermeye çalışan lâf cambazları, politikacı, şâir ve edebiyatçılar, her dönemde
    ve her yerde görülebilmektedir. Sözlerini daha çok secîli kelimelerle
    veya kafiyeli şiirlerle, ya da kulağa ve nefse hoş gelebilecek özelliklerle süslemeye
    âzamî gayret gösteren bu insanların sözleri yapmacıktır, samimiyetsizdir.
    Daha çok, duygulara hitap eden heyecan amaçlı sözlerdir. Sözü
    sihir olarak kullanıp gerçeği dil mahâretiyle farklı gösteren, bâtıl bir inancı
    veya haramları hoş gösteren, değersizi değerliye tercih ettirmeyi amaçlayan
    • 57 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    bu sözleri bir müslümanın iyi tanıması ve bunlara iltifat etmemesi gerekir.
    Müslümanın, güzel rolüne bürünüp büyülü maske takan cadıyı teşhis edebilmesi
    için, öncelikle gerçek güzeli iyi bilmesi, onunla irtibatı gerekecektir.
    Çünkü, bir şeyin sahtesini fark edebilmek için aslını tanımak şarttır. Ancak
    gerçek güzeli tanımayan kimseler, sahte güzele âşık olabilir. Bütün bu
    hususlara dikkat edip sözdeki yapma güzellikten önce, esas güzellik olan
    muhtevâdaki gerçek güzelliği, hakkın ifâdesini, doğruluğu aramalıyız.
    Kur’an başta olmak üzere güzel kitapları okuyarak, dâvet çalışmalarıyla
    tecrübemizi artırarak dilimizi, kalemimizi terbiye edebiliriz. Sözde önemli
    olan doğruluk ve samimiyettir, güzel bir gayeye hizmet etmesidir. Yoksa,
    içi boş, kof sözler, nefse hoş gelse de bunları edebî ve güzel kabul edemeyiz.
    Sözün edebî olması için edepli olması gerekir, çünkü edebiyat kelimesi
    edep kelimesinden türemiştir. Dinsiz edep, edepsiz de edebiyat olmaz. Dili
    ve kalemi İslâmî ve insanî güzelliklerle terbiye etmeyi öğrenmeden, edepli
    olmak mümkün değildir. Söz ve kalemin önemi ve güzelleşip edebiyat seviyesine
    çıkması buradan kaynaklanmaktadır. Yontulmamış odun gibi kaba
    ve sert olan, güzellik ve yumuşaklıktan nasibini alamamış söz, doğru da
    olsa, iyi niyetle söylenmiş de olsa, çok kere kaş yapayım derken göz çıkartabilir,
    fayda yerine zarar verebilir (Bkz. 3/Âl-i İmran, 159).
    Konuşma ve yazma kabiliyetini bize Allah vermiştir (55/Rahmân, 4;
    96/Alak, 4). Lisanların çeşit çeşit olması da yine, Allah’ın kudretini gösteren
    özelliklerdendir (30/Rûm, 22). Her peygamber kendi kavminin, içinden
    çıktığı toplumun konuştuğu dille tebliğ ve dâvetini yapmıştır (14/İbrâhim,
    4). Dinin amaç, dilin araç olmasından dolayı her müslümanın kendi ana
    dilini çok iyi bilmesi ve onu çok güzel bir şekilde kullanması, dinini tanıyabilmesi
    ve kendi toplumuna tanıtabilmesi açısından da çok önemlidir.
    İnsanlar, dilleriyle (kullandıkları kelimelerle) düşünürler, onunla yaşarlar,
    onunla inançlarını öğrenir ve ifâde ederler, birbirleriyle dil sâyesinde anlaşırlar.
    Beraber yaşadığımız insanlarla iyi iletişim kurmak ve sosyal hayatta
    başarılı olmak için de konuştuğumuz dili iyi bilmek ve düzgün kullanmak
    şarttır.
    Sıcak savaşta silâhların önemi neyse, soğuk savaşta kitapların, medyanın,
    kültür ve sanatın yeri odur. Hak-bâtıl savaşı da kıyâmete kadar sürecek.
    Cephe her dönemde ve her yerde isteyene açık. Arada kalmak mümkün
    değil; ya o cephe seçilecek, ya bu cephe. İslâm savaşçısı olmayan herkes,
    • 58 •
    Ahmed Kalkan
    sadece savaş kaçkını bir korkak olmakla kalmayacak, bâtıl savaşçısı konumuna
    girmiş olacaktır: “İman edenler Allah yolunda savaşırlar, kâfirler ise
    tâğut yolunda savaşır. O halde şeytanın dostlarına karşı savaşın. Şüphe yok
    ki, şeytanın düzeni ve tuzağı zayıftır.” (4/Nisâ, 76). Bu ikisinin dışında üçüncü
    bir savaşçı yok. Aradakiler, üçüncü bir yol arayanlar mı? İşte: “Bunlar
    (İslâm savaşçılarıyla kâfir savaşçıların) arasında bocalayıp durmaktalar (o
    münâfıklar). Ne onlara, ne bunlara (dâhildirler). Allah’ın şaşırttığı kimseye
    asla bir çıkar yol bulamazsın.” (4/Nisâ, 143)
    İslâm, insanı rûhundan yakalar; onu iknâ eder, inandırır. İşte bu, sanatla
    cihadın kaynaşmasıdır. Müslümanın cihadı da en güzel şekilde olmak
    zorundadır: “Onlarla en güzel şekilde mücâdele et.” (16/Nahl, 125). O yüzden
    cihad sanattır, sanatın cihad olduğu gibi.
    Hayat cihaddan ibârettir de, müslüman için sanat, edebiyat, şiir cihaddan
    ibâret değil midir? Kurşun, düşmanı yok etmeyi amaçlarken, sanat ve
    edebiyat insanı ele geçirip kendi cephesine katmayı hedefler. Artık insanlar
    fırçalarla, kalemlerle, filmlerle, CD’lerle, kasetlerle savaşıyorlar. Modern
    savaş âletlerinin mermileri, bombaları, bedenleri değil; rûhu, kalbi hedef
    alıyor. Kalpler, kafalar, evler, sokaklar, memleketler ve dünya sanatla ve
    özellikle edebiyatla işgal ediliyor.
    Sanat, özellikle şiir ve edebiyat, dâvânın en sihirli tebliğ ve telkin vâsıtasıdır.
    İnsanlara güzeli sunmak için güzel bir görünüm içinde güzel unsurları
    kullanmak gerekir, ki bu usûllere sanat diyoruz. Sanat rûhundan yoksun
    kaba ve çirkin bir tebliğ (ki buna tebliğ denmez, propaganda denir) çağırmak
    değil, kaçırmaktır. Bu ince telkin edâsından yoksun, yani güzellikten
    yoksun sanatsız tebliğcilik, ham softalık ve kaba yobazlık olur.
    Doğruluk ve güzellik tebliğle, telkinle yayılır. Gerçek sanatın tüm dalları
    tebliğ vâsıtalarıdır. “Gerçek sanat” diyoruz, çünkü meşrû olmayan sanat
    dallarını ve sanatın gayr-ı meşrû kullanılışını tebliğ kabul etmiyoruz. Meşrû
    dâvâ, meşrû vâsıtalarla gelir. Neticeye tesir eden her şey meşrû olamaz.
    Müslümanlarca bu sanat dalları içinde tebliğe en müsâit olanlar, en önemli
    sanat kabul edilir. Hitâbet, edebiyat: Kur’an’ın ve peygamberlerin sanat yönünün
    dışa yansıyan yönüdür. Allah, hakiki ve en büyük sanatkâr... Kur’an,
    insan ve evren adlı O’nun kitapları ise en muhteşem sanat hârikalarıdır.
    Hakkı, hak ettiği güzellikte insanlara ulaştırmak demek olan tebliğ; Pey•
    59 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    gamberlerin sıfatı. İnsanlar arasında en güzel tebliği yapan peygamberler
    de, insanlar içinde en büyük edebiyatçılardır.
    Tebliğ, müslümanca sanat demektir; ille Kur’an âyetlerinin veya hadislerin
    anlamlarını vermek, vaaz ve nasihat demek değildir tebliğ. Hayatla ilgili
    herhangi bir konu İslâmî ölçülere uygun şekilde müslümanca ele alınır;
    sözle, sesle, çizgiyle veya başka bir yolla meşrû ve güzel bir tarzda sunulursa;
    bu, sanat olduğu kadar tebliğ de olur. İkisini birbirinden ayıramazsınız.
    Sanat bir inancın tebliğidir, ama kuru ve soğuk bir sunma, hiçbir zaman,
    yapılana sanat vasfı verdirmez. Sanatkâr yönü herkesçe kabul edilen Mehmed
    Âkif ’in, şekilden ziyâde sunulan mesajın daha önemli olduğunu belirten
    bir sözü vardır: “Sözüm odun gibi olsun, hakikat olsun tek.” Sözümüz
    odun gibi olacaksa, Yunus Emre’nin dergâha taşıdığı odunlar gibi doğru ve
    düzgün olsun, yontulmamış olmasın ki, kalem misâli sanat vesîlesi olsun.
    Yontulmamış odun yanmaya yararken, kalem gibi yontulan odun insanı
    yanmaktan kurtarabilir.
    “Rabbinin yoluna hikmet ve güzel öğütle çağır ve onlarla en güzel şekilde
    mücâdele et.” (16/Nahl, 125). Hikmet ve güzel öğüt sanattır. Sanat da Rabbin
    yoluna dâvet için kullanılmalıdır. Kuru kuru tebliğ değildir istenilen.
    Rûha nüfuz edici, gönle hitap edici, kalbi fethedici özelliklere sahip olacak;
    yani sanatlı olacaktır tebliğ. Tebliğin sanatlı olması gibi, büyük sanat
    eserleri de güzel bir tebliğdir; Gayri müslim sanatçıların meşhur eserleri
    de propaganda. Mozart, Bethoven, Pascal gibi Batılı sanatçılar, sadece hıristiyanlığın
    etkisinde kalmamışlar, aynı zamanda sanatlarıyla dinlerinin
    propagandasını yapmışlardır. Günümüzde hemen her eve, en azından
    TV. görüntüsüyle giren ve arsız misâfir gibi peşimizi bir türlü bırakmayan
    medyanın yaptığı, Batılıların hıristiyanlık, kapitalizm, materyalizm, hümanizm,
    sosyalizm, demokrasi, laiklik gibi dinlerinin sanat kılıfı içinde propagandasından
    ibârettir denilse, hiç abartılmış olmaz. Televizyondaki en
    mâsum çocuk programlarından eğlence programlarına, çizgi filmlerden
    dizilere kadar yapılan şey, bir dünya görüşünün propagandası, karşı dünya
    görüşünün de bombardımana tutuluşudur. Kitle imhâ silâhlarını uzaklarda
    aramaya gerek yok; evlerimizde sanki kıble gibi yöneldiğimiz görüntülerin
    arkasında sırıtıyor. Gazeteler zaten birer ideoloji çığırtkanı. Dergilerse ya
    dâvâ adamlarının ya da dâvâsızlık dâvâsının organları.
    • 60 •
    Ahmed Kalkan
    Kâfirler her türlü sanat araçlarıyla çekinmeden açıkça kendi inançlarının
    en kesin şekilde propagandasını yaparken, bir insan hem “müslümanım”
    diyecek, hem de sanatına inancını aksettirmeyecek. Olmaz böyle şey;
    Ne böyle sanat, ne de böyle müslümanlık!
    Herhangi bir harama veya küfre âlet ve vesîle olan şekliyle sanat kabul
    edilenlerin güzelliği de meşrûluğu da kaybolur. Genel ölçü, Allah’a yaklaştıran
    herhangi bir şey meşrû, Allah’tan uzaklaştıran; tâğutlara, şeytana,
    nefsin hevâsına hizmet eden herhangi bir şey çirkin ve yasak. Müslümana
    göre sanatın mutlaka bir hayra hizmet etmesi ve yalan değil, hakikat olması
    gerekir. Tabii ki dinî ölçüler, selim akıl ve fıtrat kalıpları içinde güzel olması,
    estetik, zevke uygun olması şarttır ki sanat olabilsin. Bütün bu sanatlar
    vecd, tefekkür ve tebliğe hizmetleri ölçüsünde dince makbuldür.
    Bilindiği gibi edebiyat; duygu, düşünce, fikir ve hayallerin, her şeyden
    önce de inancın sözle veya yazı ile doğru, güzel ve etkili bir şekilde ifâde
    edilmesidir. Müslüman açısından, ihmal edilmemesi ve diğer sanatların
    önüne geçirilmesi gereken değerdir edebiyat. Müslümanlar söz sanatlarında,
    hitâbet ve şiirde söz sahibi olmalıdır. Laf adamı olmaktan ve gevezelikten
    kurtulmak, sanatla bu çirkinliklerin farkını ayırabilmek için de gereklidir
    bu. Savunduklarının ve yaşadıklarının güzelliğinin dile yansıması,
    “İnsanlara güzel söyleyin” (2/Bakara, 83) emrine uyulmasıdır bu.
    Kur’an, müslümanlar için birinci ve en büyük sanat kaynağı olmasına
    rağmen, bundan çok az yararlanılmıştır. “Müslümanım” diyen sanatçı,
    Kur’an’a yönelmek zorundadır. Ancak bu şekilde evrensel çapta, güçlü ve
    orijinal eserler üretebilir. Sanatın da, sanatçının da kurtuluşu Kur’an’dadır.
    Her düzen kendi sanat anlayışını ve sanatını beraberinde getirir. Her rejim
    kendi prensiplerine uygun ortamı ve altyapıyı oluşturur. O yüzden müslümanca
    sanat isteyenler her alanda müslümanca bir nizam için, İslâm’ın hâkimiyeti
    için çalışmalıdır. Bu çalışmalar estetik biçimde olduğu müddetçe
    sınırlı da olsa sanat ortaya çıkmış olacaktır. Yani istenen ve beklenen nizamı
    tebliğ için her türlü faâliyetler de sanata dönüşebilir, dönüşmelidir. Her
    yaptığımızı en güzel şekilde yapmak İslâm’ın emri olduğu için, müslümanın
    her yaptığı sanat haline gelebilir. Kur’an’da geçen “ihsân” tüm anlamlarıyla
    gerçekten güzel olanı, güzel sanatı da ifâde edecek boyuttadır: “Güzellikler
    yapın. Şüphesiz ki Allah muhsinleri (güzel hareketlerde bulunanları, güzellik
    sergileyenleri) sever.” (2/Bakara, 195)
    • 61 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an, İnsanlar Tartışmak ve Münâkaşa Etmek Zorunda Kalınca da
    Güzellikten Ayrılmamayı Emreder: “İçlerinden zulmedenler bir yana, ehl-i
    kitapla ancak en güzel şekilde mücâdele edin ve deyin ki: ‘Bize indirilene de,
    size indirilene de iman ettik. Bizim ilâhımız da, sizin ilâhınız da birdir ve biz
    O’na teslim olmuşuzdur.” (29/Ankebût, 46). “Rabbinin yoluna hikmetle ve
    güzel öğütle dâvet et. Onlarla en güzel şekilde mücâdele et.” (16/Nahl, 125)
    Tanışırken, Konuşmaya Başlarken, Selâm Verirken de Güzelliği Emreder
    Kur’an: “Size bir selâm verildiği zaman, siz de ondan daha güzeli ile selâmlayın;
    yahut aynısıyla karşılık verin...” (4/Nisâ, 86)
    Kötülükler ve Çirkinlikler Karşısında da Güzellikten Ayrılmamayı
    İster Kur’an: “(Seyyie ile hasene) iyilikle kötülük bir olmaz. Sen kötülüğü en
    güzel bir tavırla önle. O zaman (görürüsün ki) seninle arasında düşmanlık
    bulunan kimse, sanki yakın bir dost olur.” (41/Fussılet, 34) “...(O akıl sahipleri)
    ki, onlar kötülüğü iyilikle (seyyieyi hasene ile) savan kimselerdir...” (13/
    Ra’d, 22). Peygamberimiz de şöyle buyurur: “Güzel ahlâk; mahrum edene
    vermen, ilgiyi kesene alâka göstermen, sana karşı haksızlık yapanı affetmendir.”
    Hakka Çağırırken de Güzellik Kur’an’ın Prensibidir: “Rabbinin yoluna
    hikmet ve mev’ıza-i hasene ile (güzel öğütle) çağır ve onlarla en güzel
    şekilde mücâdele et...” (16/Nahl, 125) “Ona tatlı dille konuşun, yumuşak söz
    söyleyin; belki o, aklını başına alır veya korkar.” (20/Tâhâ, 44)
    Kur’an, Ana-Babaya Güzel Davranmayı Çok Önemser: Kur’an’da, tek
    olan Allah’a ibâdet edip O’na hiç bir şeyi şirk koşmama emrinden sonra,
    ana-babaya güzel davranıp onlara ihsanda bulunma emrinin geldiği görülmektedir.
    Şöyle ki: “Rabbin sadece kendisine kulluk etmenizi, ana babanıza
    ihsanda bulunmanızı (onlara güzel davranmanızı) kesin bir şekilde emretti..”
    (17/İsrâ, 23). Bu âyetten, ana-babaya iyilik ve ihsanda bulunmanın farz
    olduğu anlaşılmaktadır. Bunu destekleyen başka bir âyet-i kerimede şöyle
    buyuruluyor: “De ki, gelin Rabbinizin size neleri haram kıldığını okuyayım:
    O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana babaya ihsân/iyilik edin...”
    (6/En’âm, 151). Burada Allah, ana-babaya güzel davranmayı terk etmenin
    kötülüğünü beyan için bunu haram kılınanlar arasında zikretti. O halde
    ana-babaya ihsan/iyilik farz; terki haramdır.
    • 62 •
    Ahmed Kalkan
    Ana-babaya ihsân, güzel sözle, davranışla ve ihtiyaçları anında onlara
    gereğince infak etmek sûretiyle olur. Allah, ebeveyni insanın yokluk âleminden
    varlık âlemine çıkmasına bir sebep kıldığı için, onlara ihsân etmek
    gerekir. Allah’ın, ebeveyne ihsânı kendine yönelik tevhid ve ibâdetin
    yanında zikretmesi, ebeveynin çocuklar üzerindeki hakkının büyüklüğüne
    işarettir. “Allah’a ibâdet edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın. Ana-babaya,
    akrabaya, yetimlere, yoksullara... ihsânda bulunun; Allah kendini beğenen
    ve daima böbürlenip duran kimseyi sevmez.” (4/Nisâ, 36). Buradaki
    ebeveyne ihsân, evlâtların onların hizmetlerini yapması, onlara nâzik
    konuşması ve onların meşrû isteklerini gerçekleştirmesi için çalışmasıdır.
    Peygamberimiz (s.a.s.) bu konuda şöyle buyurur: “Burnu yerde sürtülsün;
    burnu yerde sürtülsün; burnu yerde sürtülsün.” “Kimin yâ Rasûlallah?” denildi.
    Hz. Peygamber: “Yaşlandıklarında ana-babasına, onlardan birine, yahut
    her ikisine de yetişen, fakat onlara iyilik etmediği için cennete giremeyen
    kimsenin...” (Müslim, Birr 10)
    Ana-baba, çocuğunu Allah’a isyana teşvik etmedikçe, evlâtların onların
    meşrû her emrine uyması, en azından onları incitmemeye çalışması gerekir.
    Ana-baba için mağfiret talebinde bulunmak, iyiliklerine duâ etmek,
    bizzat Kur’ân’ın emridir. “Ey Rabbimiz! Hesâba çekileceği gün beni, ana-babamı
    ve (bütün) mü’minleri bağışla!” (14/İbrahim, 41). Ebeveyne yapılan
    her iyilik ve ihsân, aslında insanın kendi kendisine yaptığı ihsândır. Âhiretteki
    mükâfatının sınırsızlığı yanında, dünyevî ecri/karşılığı peşindir. Sosyal
    bir olgu olarak ebeveynimize yaptıklarımızın mislini veya fazlasını çocuklarımızdan
    göreceğimiz kaçınılmazdır. Ana-baba, -Allah korusun- müşrik
    de olsalar, onlara ikramda bulunmak dinin emridir. Peygamberimiz, müşrik
    anneye sıla-i rahimde bulunup ona iltifatlarda bulunmayı emretmiştir
    (Müslim, Zekât 50; Ebû Dâvud, Zekât 34).
    Kur’an, Yediklerimizin ve Giydiklerimizin Güzel Olmasını İster:
    Yenilen şeylerin helâl ve temiz (tayyib) olması Kur’an’ın emirlerindendir.
    Yeme ve giyme konularındaki âyetlerde de temizlik ve güzellikle ilgili emir
    ve tavsiyeler bulunur: “Ey insanlar! Yeryüzünde bulunan gıdâların güzel, temiz
    ve helâl olanlarından yiyin...” (2/Bakara, 168) “Ey Âdem oğulları! Her
    mescide gidişinizde ziynetli elbiseler giyin; yiyin, için, fakat israf etmeyin;
    çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (7/A’râf, 31) “Ey Âdem oğulları! Size çir•
    63 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    kin yerlerinizi örtecek giysi, süslenecek elbise indirdik. Takvâ elbisesi ise daha
    hayırlıdır...” (7/A’râf, 26)
    Kur’an, İnsanda Toplam Kalite Sağlar; İnsanı Her Yönden Olgunlaştırıp
    Güzelleştirir: Kur’an’ın oluşturmak istediği insan tipi “muhsin” sıfatıyla
    ifâde edilir. Muhsin, güzellikler sergileyen ve güzel işleri gerektiği gibi en
    güzel şekilde yapan demektir. Allah (c.c.) muhsinleri sever (3/Âl-i İmrân,
    134, 148; 2/Bakara 195; 5/Mâide, 13, 93). Allah muhsinlerle beraberdir (16/
    Nahl, 128; 29/Ankebût, 69). Muhsin, güzellik sergileyen, güzel işleri lâyık
    oldukları bir şekilde yapan, bol bol ihsanda bulunan demektir. Mü’minler,
    inandıkları Rablerinden öğrendikleri ihsan ahlâkıyla, sürekli ihsan ederler,
    muhsin olmaya çalışırlar (16/Nahl, 127; 2/Bakara, 112; 4/Nisâ, 125).
    Tüm davranışlarımızı güzelleştirmek ister Kur’an: “Allah yolunda infak
    edin/harcayın. Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. İhsân edin (her
    türlü hareket ve davranışınızı güzel ve dürüst yapın); Allah muhsinleri (güzel
    iş yapanları) sever.” (2/Bakara, 195). “Allah (yapılacak) bütün işlerin güzel
    bir şekilde yapılmasını farz kılmıştır...” (Müslim, Sayd ve’z-Zebh 57). “…Hasenât
    (güzellikler/iyilikler/sevaplar), seyyiâtı (kötülükleri/günahları) giderir.
    Bu, öğüt almak isteyenlere (güzel bir) hatırlatmadır. Sabırlı ol, çünkü Allah
    ihsân sahibi olanların (güzel iş yapanların) mükâfatını zâyi etmez.” (11/Hûd,
    113-115). Bütün yaptıklarımızı Allah’ın bizi gördüğü ve hesabının sorulacağı
    şuuruyla yapmak; her işimizi güzelleştirir. Davranışlarımızı güzelleştirmek,
    Rabbimızın emri olduğu için ibâdettir.
    Muhsinler (güzellikler sergileyen ihsan sahipleri), bütün işlerini Allah’ın
    râzı olacağı şekilde güzel ve takvâya uygun yaparlar. Onlar; çirkin,
    bayağı, kötü, zararlı ve faydasız amellerden, faâliyetlerden uzaktırlar. Muhsin
    olanlar, insanlar içerisinde güzel davranışların, işleri güzel yapmanın
    sembolüdürler. Kur’an, Allah’ın muhsinlerle beraber olduğunu açıkladığı
    gibi (16/Nahl, 128; 29/Ankebût, 69), onlara müjdeler verildiğini de belirtir
    (6/En’âm, 154; 22/Hacc, 37). Kur’an, onlar için bir rahmettir (31/Lokman,
    3). Muhsin olarak özlerini Hakk’a bağlayanlar gerçekten kopmaz bir ipe
    bağlanmış olurlar (31/Lokman, 22). Allah (c.c.), insanlara ihsânla davrandığı
    gibi, insanın da ihsân sahibi olması en güzel şeydir (28/Kasas, 77).
    İhsân/güzellik; insanda toplam kalite demektir. Kâmil insan denen, kaliteli
    insanı ifâde eden Kur’anî kavramlar çoktur. Mü’min, muttakî, muhsin,
    muhlis, sâlih, sâdık, zâkir, âbid bunlardan hemen aklımıza gelenleridir.
    • 64 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’ın emrettiği güzellik de, iman, ilim, sevgi, ibâdet, huşû, takvâ,
    ihsân, ihlâs, sâlih amel, doğruluk, zikir, tefekkür, selîm kalp, aklı kullanma
    gibi kavramlarla ve her çeşit ahlâkî emirler ve yasaklarla sağlanır. Güzelleşmek
    isteyenler bu kavramların içini Kur’an nasıl doldurmuşsa o şekilde
    öğrenip yaşayışına geçirmelidir. Kur’an’a uyan, en güzele uymuş ve güzelleşmiş
    olur. Zaten Kur’an’ penceresinden baktığımızda, dünya da güzellik
    yarışması için bir salondan ibârettir: “O (öyle yüce Allah) ki, davranış yönüyle
    hanginizin daha güzel olacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratmıştır…”
    (67/Mülk, 2)
    Güzel bakan, güzel görür; güzel iş yapan, daha güzeline kavuşur. Hakiki
    güzellik; Allah ve Rasûlü. Allah’ın emri ve hükmü; Rasûlünün tebliği ve
    örnekliği... Kulluk ve ibâdet...
    Allah mutlak güzel olduğu ve güzelliği sevdiği için de, yarattığı her şeyi
    güzel yaratmıştır. Yapmakla yükümlü kılındığımız güzel amellerin genel
    ölçülerini, sözlerin en güzeli kıldığı Kur’an (39/Zümer, 23) ile bildirmiş,
    güzel ahlâkı azîm/yüce kıldığı elçisi (68/Kalem, 4) Hz. Muhammed (s.a.s.)
    ile örneklendirmiştir. Rasûlullah’ta güzel örnekler (33/Ahzâb, 21) tümüyle
    mevcut bulunduğundan, o, kendi görevini; “Ben, güzel ahlâkı tamamlamak
    için gönderildim.” (Ahmed bin Hanbel, 2/381; Muvattâ, Hüsnü’l-Hulk 8)
    şeklinde özetlemişti. Güzel Rasûl, “her şeyde ihsânın, yani iyilik ve güzelliğin
    farz kılındığını” (Müslim, Sayd ve’z-Zebh 57) bildirerek bizim kulluk görevimizi
    de veciz bir şekilde beyan etmişti.
    Güzelleştirmeye çalışmak, güzelleşmektir; daha doğrusu, fıtratımızdaki
    güzelliği ortaya çıkarmaktır. Amellerimizi güzelleştirmenin ise, bir arada
    bulunması gereken biri şekle; diğeri öze bağlı iki ana şartı vardır: Birincisi,
    yapılacak işin İlâhî yasaları içeren vahye uygun olmasıdır. İkinci şart,
    öze ilişkin şart ise, şeklen dine ve akla uygun işleri Allah’ı görür gibi ve de
    O’nun tarafından görüldüğü şuuru içinde (ihlâs, huşû ve takvâ ile) ibâdetleştirerek
    yapmaktır.
    Güzel davranış sahiplerine Allah ihsânla/güzellikle ve daha fazlasıyla
    karşılık verecektir. “İhsân edenlere/güzel amel işleyenlere, hüsnâ/daha güzel
    mükâfat (cennet), bir de fazlası vardır. Onların yüzlerine ne bir toz (kara
    leke) bulaşır, ne de bir horluk (gelir). İşte onlar cennet ehlidirler. Ve onlar
    orada ebedî kalacaklardır.” (10/Yûnus, 26)
    • 65 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “Kim (Allah huzuruna) bir hasene/güzellikle gelirse, ona getirdiğinin
    on katı vardır.” (6/En’âm, 160). İnsan, ihsân üzere olur, güzel işler yaparsa,
    davranışlarını ihsân üzere gösterirse, bunun karşılığı olarak ihsân görür,
    güzellikle muâmele edilir: “İhsânın karşılığı ihsândan başka bir şey midir?”
    (55/Rahmân, 60)
    İnsanların dünyada işledikleri ameller ne kadar ihsân vasfında güzel
    olursa olsun, Allah’ın ihsânıyla, âhirette vereceği güzelliklerle mukayese
    edilmez. Zaten insanın ihsân üzere yaşayıp güzellikler sergilemesi de Allah’ın
    bir lutfu ve ihsânıdır, O’nun yardımıyladır. Bunları düşünen insan,
    yaptığı güzelliklerden dolayı nefsine pay çıkarıp kibirlenmemeli, ihsânını
    riyâ ve gurur pisliklerinde kirletmemelidir.
    Allah, güzel davranışlarda bulunan muhsinlerle beraberdir, onları sever,
    onları korur, onlara dünya ve âhirette iyilikler verir (2/Bakara, 195; 3/
    Âl-i İmrân, 134, 147; 5/Mâide, 13, 85, 93; 7/A’râf, 57; 9/Tevbe, 120; 29/Ankebût,
    69 vd). Allah’ın rahmeti sürekli muhsinlerle, güzellik sergileyenlerle
    beraber olur (7/A’râf, 56). Muhsinler, kopmaz bir ipe bağlanmış olurlar (31/
    Lokman, 22). Kur’an, muhsinlere rahmet sunar (31/Lokman, 3; 46/Ahkaf,
    12). İhsân sahiplerinin aleyhine bir yol (onları yenik duruma düşürme)
    yoktur (9/Tevbe, 91).
    Güzelliğin ölçüsünü bilmek, gerçek güzeli sevebilmek güzel insana has
    güzelliktir. Çünkü güzel olan şeyler, ancak kendilerinden anlayan ve hoşlanan
    kimselere güzel gelir. Sanal güzellikten, güzel zannedilen hallüsinasyonlardan
    sakınmak gerekir.
    Günümüzde her çeşit sanat, rûhun güzelliklerinin dışa yansıması olmaktan
    çıkarılmış; toplumları maddî yönden sömürme, mânevî yönden de
    uyuşturma görevi almış emperyalizmin cadısı konumuna düş(ürül)müştür.
    Bu çirkin büyücünün kendisini güzel gösteren maskesinin sırıtan makyajını
    göremeyen gâfil gençler, yalancı güzelliğine âşık oldukları bu cadının
    kollarına atılır atılmaz can vermekteler. Şimdi sanat adlı bu cadı, büyüsüyle
    arkasından koşturduğu gençlerin rûhunu almakla yetinmemekte, bu cinâyetten
    önce kendi tanrılığına iman ettirip kendine taptırmakta. Bize düşen
    görev, gücümüzün yettiği oranda, işi ilâhlık taslamaya kadar vardıran bu
    büyücünün maskesini düşürmek ve çevremizdeki kurbanlarını azaltmak
    için çalışmak. Bunun da yolu, maskesini takarak onun rolünü oynadığı
    • 66 •
    Ahmed Kalkan
    “gerçek güzel”i insanlara tanıtmaktan geçiyor. Sahtekârlar ne ile kandıracaklarsa,
    o şeyin gerçeğini hakkıyla tanımayanları kandırabilirler sadece.
    Gerçeğin apaçık ortaya çıkması gerekir ki sahtekâr bâtıl eriyip yok olsun.
    İnsanlara gerçek sanatı, gerçek güzelliği tanıtmak için öncelikle sahtekârlara
    savaş açmamız, onların maskelerini düşürüp çirkinliklerini insanlara
    göstermemiz gerekiyor. Her şey zıddıyla anlam kazanacağı, hakbâtıl
    mücâdelesi her an ve her konumda yaşanacağı için kaçınılmaz bir
    cephedir bu. Günümüz câhiliyesinde imaj ve makyaj her şey kabul ediliyor.
    Kaporta çok önemli, motor olmasa da olur. İçinin boş olması önemli görülmüyor,
    yeter ki ambalaj çekici olsun. Rûhun güzelliği, bedenin güzelliği
    kadar kolaylıkla görülmediği için, câhiliyyenin câhil insanı bu gerçek güzellik
    peşinde değil. Eserdir, sanattır, dildir, sâlih ameldir rûhun güzelliğini
    gösteren. İç hayatımızın hazinesini zenginleştiren şeydir güzel. Ve güzellik,
    Allah’ın armağanıdır. Bu hayata değer verdiren tek şey, sonsuz güzelliğin
    görülmesidir. İnsan, bu geçici dünyada güzelliği görünce gerçek güzelliği
    hatırlar ve ona doğru uçmak için yanar tutuşur.
    “Rabbenâ âtinâ fi’d-dünyâ haseneten ve fi’l-âhireti haseneh ve gınâ
    azâbe’n-nâr (Rabbimiz, bize dünyada da hasene/güzellik ver, âhirette de
    hasene/güzellik ver; bizi ateş azâbından koru).” (2/Bakara, 201). Başta şirk
    olmak üzere her çeşit haramın çirkinliklerinden uzaklaşıp Kur’an’a uyarak
    ibâdet ve kulluğun güzelliklerine hicret edenlere selâm olsun!
    Ashâbın Kur’an Anlayışı
    Ashâb denilince akla gelen iki şey vardır. Biri Rasûlullah, diğeri Kur’ân-ı
    Kerim. Zaten onları diğer insanlardan ayırıp özel kılan bu iki kaynağa sıkı
    sıkıya bağlılıktır. Ashâb Kur’an’la dirilip canlanmışlardı. Kur’an onları hayra
    doğru değiştirip dönüştürmüştü. Onlar Kur’an’la değişince Allah da onların
    sosyal ve siyasal durumlarını değiştirmişti. Onları câhiliye düzeninden
    çıkarmış, dünyanın o zamana kadar şâhit olmadığı ve bir daha olamayacağı
    saâdet asrını onlara nasip etmişti. Kur’an’ın hükümlerinin tatbik edildiği
    ideal bir İslâm devletini, Kur’an devletini onlara ihsan etmişti.
    Onlar Kur’an öğrenciliğini her uğraşılarının önüne alıyorlardı. Her
    durumda Kur’an’a müracaat ediyorlardı. Kur’an okuyorlardı, ama güzel ses
    • 67 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    gösterisi için değil, anlamadan hatim için değil, ölülere okumak için değil,
    kendileri ihyâ olmak için.
    Şekline hürmeti, abdestsiz okunur mu gibi tartışmaları gündemlerine
    bile almıyorlar, okuyup ahkâmı ile hükmetmeye çalışıyorlardı.
    Kur’an, ashâbın başucu kitabıdır, hayat kitabıdır, müracaat kitabıdır.
    Hakemdir, ölçüdür, furkandır.
    Onu sadece okuyarak değil; esas olarak hayatlarına geçirip uyguladıkları,
    Onu yaşadıkları için ibâdet kabul ederlerdi. Onlar çok hızlı hatim yapmak
    ve hâfızlıkta yarışma yapmıyorlar, Kur’an’ı hayatlarına geçirme yarışı
    yapıyorlardı.
    Ashâb, sadece hâfızlığı değil, hamele-i Kur’an olmayı hedefliyorlardı.
    Kur’an’ın üzerlerine yüklediği görevleri yerine getirme gayreti ön plandaydı.
    Kur’an onlar için ana yasa idi. Ona ters hiçbir hüküm ve kanunu kabul
    etmezlerdi.
    Kur’an’ı kendilerinden sonraki nesillere, dolayısıyla bize ulaştırmak için
    ne çilelere katlanmışlar, ne kadar eziyet çekmişlerdi. Kutsal emanetlere ve
    özellikle Kur’an’a en küçük bir ihanette bulunmamışlardı.
    Ölü kitabı değildi onlar için, muska kitabı değildi Kur’an.
    Hatmetmek için hatmetmiyorlar, dostlar alışverişte görsün kabilinden,
    yasak savma cinsinden hatim etmeye çalışmıyorlardı. Kur’an’ı anlamak ve
    yaşamaktı onların derdi.
    Kur’an’a tâbi olmak, ona itaat etmek için okuyorlardı. Biliyorlardı ki,
    Kur’an hüdâdır, hidâyettir, yol göstericidir.
    Onlar Kur’an’ı okuyup anlamayı en büyük zikir, en önemli ibâdet kabul
    ederlerdi. Çünkü Hz. Peygamber onları öyle yetiştirmişti. Meselâ içlerinden
    birine buyurmuştu ki: “Ya Ebâ Zer! Allah’ın kitabından tek bir âyet öğrenerek
    sabahlaman senin için yüz rekât namaz kılmaktan daha hayırlıdır.” Onları
    kimse Allah adına kandırıp Kur’an’ı anlayamayacaklarını söylemiyordu.
    • 68 •
    Ahmed Kalkan
    Başkalarının, insanların, üstad ve şeyhlerin kitaplarına yönlendirip Kur’an’ı
    onlara yasak kılmıyordu. Eğer başka kitabı Kur’an’a tercih eden bir tavrı
    görselerdi, şeytandan kaçar gibi kaçarlardı onlar.
    Ashâb: “Bize Kur’an’dan önce iman veriliyordu” demişlerdir. Şirksiz ve
    şeksiz iman olmadan okunan Kur’an, insanın hidâyetini değil, hüsrânını
    arttırabilirdi çünkü.
    Onlar mezarda yatanları affettirsin diye değil, ses sanatkârları gibi güzel
    ses gösterilsin diye değil, mevlitlere çeşni katsın diye değil; kendilerine gösterdiği
    yoldan gidip Allah’a yaklaştırsın diye Kur’an okuyorlardı.
    “Onun ahlâkı Kur’an’dı” denilen Peygamberimiz’in yetiştirdiği ashâb
    da canlı Kur’an olmaya çalışan insanlardı. Onlar biliyorlardı ki, insanların
    en hayırlısı Kur’an öğrenen ve başkalarına öğreten kimsedir. Onların
    evleri Kur’an okulu idi. Ailecek Kur’an’ı anlamaya ve yaşamaya çalışırlardı.
    Peygamber’e sorular sorarlar, Kur’an’ı daha iyi anlamaya gayret ederlerdi.
    İlk mü’minler şirk kabul edilecek davranışlardan şiddetle kaçınıyor ve
    Kur’an’la bildirilen helâl ve haramlara teslim oluyorlar, Kur’an’a ters inançları,
    gelenekleri ve uygulamaları hemen bırakıyorlardı.
    Onlar Kitapsız değildi. Onları Kitabullah yönlendiriyordu. Eğitimleri
    Kitapsız değildi, mahkemeleri, meclisleri, devletleri Kitapsız değildi. Medya
    organlarının, nutukların, herhangi bir beşerin yazdığı kitabın Allah’ın
    Kitabının yerini tutamayacağını bilirlerdi ve ona göre tercihlerini yaparlardı;
    eğer onların döneminde de bu tür iletişim araçları olsaydı. Çünkü
    onlar hiçbir şeyin Kur’an’dan daha önemli olmadığını biliyorlardı. İçinde
    hiç yanlışın olmadığı, her emrine mutlak itaat edilmesi gereken ve sözlerin
    en güzeli olan kelâmın, Allah’ın kitabı Kur’an olduğuna inandıklarını tüm
    davranışlarıyla ispat ediyorlardı.
    Ashâbı dirilten, canlandıran Kur’an bizi de ihyâ eder. Yeter ki Kur’an’a
    yaklaşımımız ashâbınki gibi olsun.
    Peyderpey indirilen Kur’an’ın yeni nâzil olan âyetler grubunu onlar bir
    taraftan yazıyor, bir taraftan da ezberliyorlardı. Yüce Allah, Kur’an’ı korumayı
    Kendisi üstlenmişse de Onun beşerî imkân ve vâsıtalar yoluyla da
    korunmasını dilemiştir. Bunun yanında, Kur’an’da emredilen İslâm pren•
    69 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    siplerinin pratik hayata doğru bir şekilde ve bütüncül olarak aktarılması
    için ashâb her gayreti gösteriyordu. Böylece, daha sonra gelecek nesillere
    örnek bir hayat modelinin sunulması ve Kur’an’ın sağlıklı bir şekilde anlaşılması
    için çok büyük katkıda bulunuyorlardı.
    Kur’an’ın peyderpey indirilmesiyle asr-ı saadet Müslümanları yaşayarak
    ve içlerine sindire sindire İslâm’ı öğrendiler. Sonraki Müslüman nesiller
    için model toplum oldular.
    Gerek Peygamber (s.a.s.), gerek İslâm’a ilk girenler, müşriklerin eziyet
    ve işkenceleriyle karşılaşmışlardır. Vahyin tekrar tekrar gelmesi hem onları
    teselli edip azimlerine güç katmış ve hem de nasıl davranacakları konusunda
    onlara rehberlik etmiştir.
    Peyderpey inen vahiy Müslümanların olumlu ve fedâkârca davranışlarını
    övüyor ve böylece onları daha mükemmele doğru teşvik ediyordu.
    Olumsuz davranışlarından dolayı da onları uyarıyordu.
    Asr-ı saâdet Müslümanlarının çok diri bir İslâm anlayış ve hayatına sahip
    olmalarının sebeplerinden biri budur. Böylece vahiyle aralarında çok
    canlı bir iletişim sağlanmıştı. Sosyal bir problem ortaya çıktığında ardından
    vahiy gelip o problemi çözüme bağlıyordu.
    Sosyal problemler ânında çözümlendiği gibi, itikadî problemler de çözüme
    bağlanıyordu.
    Kur’an’ın peyderpey indirilmiş olması, toplumların eğitimi konusunda
    tedrice riâyet edilmesi gerektiği noktasında bir rehberlik ve uyarıdır. Bir
    toplumun eski alışkanlık ve geleneklerini bir anda değiştirmesi beklenemez.
    Değişim için zamana ve tedrice ihtiyaç vardır.
    Kuran’ın bu şekilde indirilmesi, korunmasını da kolaylaştırmıştır. Araplar
    ümmî bir toplum idiler. Okuma-yazma bilenleri parmaklarla sayılacak
    kadar azdı. Okuma-yazma oranı ancak İslâm geldikten ve eğitimini yaptıktan
    sonra çoğalabilmiştir. Kur’an’dan âyetler indiğinde bir taraftan vahiy
    kâtipleri tarafından yazılırken birçok kişi tarafından da ezberleniyordu.
    • 70 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’ın Korunması: Yüce Allah tevrat’tan sözederken “Allah’ın kitabını
    korumaları kendilerinden istendiği için…” (5/Mâide, 44) buyurmaktadır.
    Âyetten de anlaşıldığı gibi Tevrat’ın korunması insanlara bırakılmıştır.
    Oysa Kur’an’ın korunmasını bizzat Yüce Allah üstlenmiştir. Bu konuda
    şöyle buyurmaktadır: “Zikri kesinlikle Biz indirdik ve elbette onu yine Biz
    koruyacağız.” (15/Hıcr, 9)
    Peyderpey inen Kur’an âyetleri vahiy kâtipleri tarafından yazılıyordu.
    Yazılan bu âyetler Peygamber (s.a.s.) tarafından şifâhî yolla da insanlara
    tebliğ ediliyor ve namazlarda okunuyordu. Böylece inen her âyet grubu,
    Peygamber’in yanı sıra birçok sahâbî tarafından da ezberleniyordu.
    Sahâbenin Kur’an okumaları, sadece namazlarla sınırlı değildi. Mescidlerde
    ve değişik ev toplantılarında topluca okudukları gibi, fertler de kendi
    kendilerine okuyorlardı. Peygamber zaman zaman sahâbîleriyle birlikte
    oturup kıraati güzel olan sahâbîlerden birine, kendilerine Kur’an tilâvet etmesini
    teklif ederdi.
    Sahâbîlerin ibâdet olarak en başta gelen meşgalelerinden biri, Kur’an’ı
    üzerinde düşünerek ve hayatlarına geçirmek için okumak idi. Kur’an’ın
    okunması ve başkalarına öğretilmesi Peygamber tarafından teşvik ediliyordu.
    O, bir hadisinde şöyle buyurmaktadır: “Sizin en hayırlınız, Kur’an’ı öğrenip
    öğretendir.” (Buhârî, Fezâilu’l Kur’an 21; Ebû Dâvud, Salât 14; Tirmizî,
    Fezâilu’l Kur’an 15; İbn Mâce, Mukaddime 16).
    Peygamberimiz, merkezden uzak bir topluluk İslâm’ı kabul ettiklerinde
    hemen onlara bir eğitici gönderirdi. Bu eğiticinin görevi, o Müslümanlara
    Kur’an’ı okutmak ve onlara dini öğretmekti. Birinci Akabe biatında biat
    eden on iki Medine’li ile birlikte Mus’ab’ı eğitici olarak göndermişti. Bu
    olay, eğitici gönderme işinin Mekke döneminde başladığını gösterir.
    Hz. Peygamber bir yere bir idareci gönderdiğinde Kur’an’a daha çok
    vâkıf olanı tercih ederdi. Dünyevî makamlar bile Kur’an’ın daha iyi bilinmesine
    bağlı kılınmışsa, böyle bir toplumda Kur’an okumanın yaygınlık
    kazanması doğaldır.
    Kur’an’ı ezberleyen, Kur’an’la en çok meşgul olan kimse Peygamberimiz’in
    yanında dirâyet, idare ve emir verme konusunda öne çıkıyor, zekâ
    • 71 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    ve kabiliyet açısından gözde oluyordu. Bir askerî birliğe komutan lâzımdı.
    Bakın, Peygamberimiz kimi komutan olarak tâyin ediyordu? Ebû Hüreyre
    anlatıyor: Rasûlullah bir askerî birliği bir sefere göndermek istemişti.
    Bunlar belli sayıda kişiler idi. Onları Kur’an okumaya dâvet etti. İçlerinden
    her birinin okumasını istedi. Derken yaşça en küçük olanlarından birine
    sıra geldi. “Ey falan, senin ezberinde ne var?” diye sordu. O da: “Ezberimde
    şu şu sûreler ve Bakara sûresi var” diye cevap verdi. Rasûlullah: “Senin
    ezberinde Bakara Sûresi var, öyle mi?” buyurdu. Adam: “Evet, var” dedi.
    Rasûlullah, “O halde git, sen onların komutanısın” buyurdu. Onların ileri
    gelenlerinden bir adam bunun üzerine şöyle dedi: “Vallahi, Bakara Sûresini
    öğrenmeme engel olan şey, onun hakkını verememe korkusu idi.” Sonra
    Rasûlullah (s.a.s.) buyurdular ki: “Kur’an’ı öğrenin ve onu okuyun. Kur’an’ı
    öğrenen, okuyan ve onunla amel eden kişi misk kokusu ile doldurulmuş
    dağarcığa benzer, onun kokusu her yere yayılır. Kur’an’ı öğrendikten sonra,
    Kur’an, içinde olduğu halde uyuyan kimse, içinde misk varken ağzı bağlanmış
    dağarcığa benzer.” (Tirmizî, Fezâilu’l Kur’an 2)
    Ashâb zamanında câmiler, namaz kılınıp dağılınılan yerler değildi.
    Mescidlerin birçok fonksiyonu vardı. Mescidler Kur’an öğreniminin yapıldığı
    merkezler idi. Nitekim Peygamber de bunu teşvik ediyordu (Müslim,
    Zikr ve Duâ). Mescidler dışında da Kur’an eğitiminin yapıldığı merkezler
    vardı.
    Kur’an’ı ezberleme ve zabtı ile uğraşma, Ashâb-ı Suffe’nin görevlerinin
    başında geliyordu. Bunlar, kimsesi, evi-barınağı bulunmayan kimselerdi.
    Geçimlerini sağlamak için başkalarının yanında ücretle çalışır, iş bulamadıklarında
    odun toplar ve topladıkları odunları satarak geçinirlerdi. Geri
    kalan zamanlarını ise, Kur’an okumak, onu başkalarına okutmak ve ibâdet
    etmekle geçirirlerdi.
    Kur’an’ı Anlama Çabaları
    Asr-ı saâdet Müslümanları, Kur’an’ı sadece okuyup ezberlemeye özen
    göstermiyorlar, aynı zamanda onu anlama, üzerinde düşünme ve onunla
    amel etmeye de büyük özen gösteriyorlardı.
    • 72 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’ı anlamaya çalışmak ve üzerinde düşünmek Yüce Allah tarafından
    istenen bir husustur: “Onlar Kur’an’ı düşünmüyorlar mı? Yoksa kalpleri
    kilitli mi?” (47/Muhammed, 24). “Sana bu mübârek Kitabı, âyetlerini düşünsünler
    ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” (38/Sâd, 29)
    Peygamberimiz Kur’an’ı okurken onunla âdeta karşılıklı iletişime geçiyordu.
    Rahmet âyeti okuduğunda durup Allah’tan rahmet diliyor, azap içeren
    bir âyet okuduğunda da Yüce Allah’a, kendisini o azaptan korusun diye
    duâ ediyordu (bkz. Müslim, Salâtu’l Müsâfirîn 38; Nesâî, Kıyâmu’l-Leyl 25;
    İbn Mâce, İkametu’s Salât 179). Âlimler, Hz. Peygamber’in bu tarz okuyuşunu
    ve bu konudaki tavsiyelerini göz önünde bulundurarak, Kur’an’ı
    okurken bu şekilde davranmanın sünnet olduğunu söylemişlerdir (Suyûtî,
    Âdâbu Tilâveti’l Kur’an ve Te’lîfihi, Beyrut 1987, s. 104). Kur’an’ı anlamadan
    ve üzerinde düşünmeden onu bu şekilde okumanın mümkün olamayacağı
    açıktır.
    Kur’an’ı anlamaya ve âyetleri üzerinde düşünmeye o kadar önem verilmiştir
    ki, bazı âlimler Kur’an’ı tarif ederken: “Üzerinde düşünülüp ibret
    almak için indirilmiş Arapça sözlerdir” demişlerdir (Vehbe ez-Zuhaylî,
    Usûlu’l Fıkhı’l-İslâmî, Dımaşk, 1986, I/421).
    Tâbiînin ileri gelenlerinden Ebu Abdurrahman es-Sülemî (öl. 74/693)
    şöyle demektedir: Osman bin Affan, Abdullah bin Mes’ud ve Kur’an-ı Kerim’i
    bize öğreten diğerleri, Peygamber’den on âyet öğrendiklerinde o
    âyetlerdeki ilim ve ameli bellemeden, onları hayatlarına geçirmeden,
    başka âyetlere geçmediklerini anlatırlardı. Diyorlardı ki: “Kur’an’ı, ilim
    ve ameli birlikte öğrendik.” (Taberî, Câmiu’l-Beyan, I/35-36; İbn Teymiyye,
    Mecmûu’l-Fetâvâ, İkinci baskı, 1399 13/365; Suyûtî, el-Itkan fî Ulûmi’l
    Kur’an, Mısır 1978, II/226).
    Hz. Ömer’in oğlu Abdullah’ın sekiz yılda Bakara sûresini ezberlediği
    nakledilmektedir (Suyûtî, a.g.e., II/226). (Bu ülkede bir senede hatta daha
    kısa sürede hâfız olmakla veya hâfız yetiştirmekle övünülür. Ebû Hanife gibilerin
    4 yaşında veya daha küçükken hâfız olduğu ballandıra ballandıra ve
    inanılarak anlatılır. Tabii, o hâfızların Kur’an’ı anlamadan ve dayakla öğrendiklerinden
    sevmeden hâfızlık yaptıkları için şimdi çoğunun eline Kur’an
    bile alamadığını, İslâmî çalışmalara istisnâ dışında katılanlarının olmadığını
    hiç hesaba katmazlar.)
    • 73 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Ashâbın Kur’an’a karşı tavırları, onların günümüzde olduğu gibi okuyup
    geçmediklerini, üzerinde düşüne düşüne ve içlerine sindire sindire okuduklarını
    göstermektedir. Hatta sahâbenin, muhâkemeleri henüz gelişmemiş
    ve Kur’an’da anlatılanları anlayamayacak yaştaki çocuklarına Kur’an’ı
    okutmadıkları ifade edilmektedir (Kettânî, et-Terâtibu’l İdariye, II/296).
    İşte ashâbın bu hususlarını göz önünde bulunduran bazı âlimler,
    Kur’an’ı anlayıp üzerinde düşünmeden onu okumayı hoş karşılamamışlardır
    (Zerkeşî, Bedruddin, el Burhan fî Ulûmi’l Kur’an, Beyrut, tarihsiz,
    I/455). Hasanu’l Basrî’nin, (öl. 119/728) anlamını bilmeyen çocuk ve kölelerin
    Kur’an’ı okumalarından şikâyet ettiği ve bu şikâyetini dile getirirken
    şu âyeti okuduğu rivâyet edilmektedir (Acurrî, Ebu Bekir Muhammed bin
    Huseyin, Ahlâku Hameleti’l Kur’an, Beyrut, 1987, s. 50): “Sana bu mübârek
    Kitab’ı âyetlerini düşünsünler ve aklı olanlar öğüt alsınlar diye indirdik.” (38/
    Sâd, 29).
    Yine tâbiînden Said bin Cübeyr (öl. 95/713): “Kur’an’ı okuyup sonra
    da onu tefsir etmeyen kişi, kör -veya bedevî- gibidir” demiştir (Taberî, Câmiu’l-
    Beyan, I/36).
    Hz. Ömer hakkında nakledilen şu rivâyet dikkat çekicidir: Hz. Ömer’in
    hilâfeti döneminde Basra valisi Ebu Mûsâ el-Eş’arî, Hz. Ömer’e bir mektup
    göndererek Basra’da o yıl Kur’an’ı ezberleme işiyle uğraşanların çokluğundan
    söz eder ve beytu’l-malden bunlara yardım gönderilmesini ister. Vali
    ertesi sene aynı istekte bulunur ve Kur’an hıfzıyla uğraşanların kat kat arttığını
    haber verir. Hz. Ömer’in ona verdiği cevap şöyledir: “Onları kendi
    halleriyle baş başa bırak. Korkarım ki insanlar, kendilerini Kur’an’ı ezberleme
    işine kaptırır ve onu anlama işini ihmal ederler.” (Kettani, a.g.e.,
    II/279)
    Kur’an âyetleri üzerinde düşünmeden kısa bir müddet içerisinde
    Kur’an’ın hetmedilmesini selef hoş karşılamamıştır. Buhârî ve Müslim’in
    de naklettikleri Peygamber ile Abdullah bin Amr arsanda geçen şu konuşma
    buna ışık tutmaktadır:
    “Peygamber (s.a.s.) bana, ‘Kur’an’ı bir ayda hatmet’ dedi. ‘Kendimde bundan
    daha fazlasına güç buluyorum’ dedim. ‘O halde on günde hatmet’ dedi.
    ‘Kendimde bundan da daha fazlasına güç buluyorum’ karşılığını verdim.
    • 74 •
    Ahmed Kalkan
    Bunun üzerine şöyle dedi: ‘Yedi günde hatmet, daha az bir müddette hatmetme.”
    (Buhârî, Savm 54, 55, 56, 57; Fezâilu’l Kur’an 34; Müslim, Savm 35;
    Ebû Dâvud, Salât 8; Tirmizî, Kırâat 13; Nesâî, Sıyâm 76; İbn Mâce, İkametu’s-
    Salât 187; Ahmed bin Hanbel, Müsned II/162)
    Rivâyet edildiğine göre biri Abdullah bin Abbas’a (öl. 68/687) gelerek,
    okuyuşunun çok süratli olduğunu ve Kur’ân-ı Kerim’i üç günde hatmettiğini
    söylemiştir. Bunun üzerine Abdullah b. Abbas kendisine şöyle demiştir:
    “Bakara sûresini bir gecede okuyup onun üzerinde düşünmek ve onu tertîl
    ile okumak, dediğin şekilde okumaktan daha güzeldir (Acurrî, a.g.e., s. 82).
    Bu arada ashâbın Kur’an’a mutlak bir bağlılıkla bağlı olduklarını, gelen
    emirlere ânında itaat ettiklerini de belirtmek gerekir. Bu konuda pek çok
    misal zikretmek mümkündür. Bunlardan biri şöyledir:
    Enes bin Mâlik şöyle diyor: Peygamber (s.a.s.), daha önce Kudüs’e doğru
    namaz kılıyordu. Bilâhare “(Ey Muhammed,) Biz senin yüzünün göğe
    doğru çevrilip durduğunu (gökten haber beklediğini) görüyoruz. Elbette seni,
    hoşlandığın bir kıbleye döndüreceğiz. (Bundan böyle) yüzünü Mescid-i Haram’a
    çevir.” (2/Bakara, 144) âyeti indi. Bu âyet indikten sonra biri, Seleme
    oğullarının yurdundan geçiyordu. Onlar mescide sabah namazına durmuşlardı
    ve o anda rükûda idiler. Namazın bir rekâtını kılmışlardı. O geçen kişi,
    kıblenin değiştiğine dair onlara seslendi. Rukûda oldukları halde hemen
    Kâbe’ye doğru yöneldiler (Müslim, Mesâcid 15).
    İçkinin kesin olarak yasaklanması ve diğer emir ve nehiylerle ilgili âyetler
    indiğinde de aynı hassâsiyeti göstermişlerdir.
    Safiyye binti Şeybe şöyle anlatır: “Biz Âişe ile birlikte idik. Kureyş kadınlarından
    ve onların üstünlüklerinden söz ettik. Hz. Âişe dedi ki: ‘Şüphesiz
    Kureyş kadınlarının birtakım üstünlükleri vardır. Ancak ben, Allah’a
    yemin olsun ki, Allah’ın kitabını daha çok tasdik eden ve bu kitaba daha
    kuvvetle inanan Ensar kadınlarından daha faziletlisini görmedim. Nitekim
    Nûr sûresinde “Kadınlar başörtülerini yakalarının üstüne taksınlar...” âyeti
    inince, onların erkekleri bu âyetleri okuyarak eve döndüler. Bu erkekler
    eşlerine, kızlarına, kız kardeş ve hısımlarına bunları okudular. Bu kadınlardan
    her biri Allah’ın kitabını tasdik ve ona iman ederek, etek kumaşlarından
    başörtüsü hazırladılar. Ertesi sabah, Hz. Peygamber’in arkasında
    • 75 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    başörtüleriyle sabah namazına durdular. Sanki onların başları üstünde kargalar
    vardı.” (Buhârî, Tefsîru Sûre, (Nûr Sûresi Tefsiri), 6/136; Ebû Dâvud,
    Libas 32, h. no: 4101)
    Ashâb zamanında Kur’an âyetleri üzerinde düşünmek ve onları anlamaya
    çalışmak hususunda herhangi bir kültür düzeyi aranmıyordu.
    Kur’an okuyan herkes, onu anlamak ve onunla amel etmek için çalışıyordu.
    Ancak herkesin böyle bir çaba içerisinde olması, hepsinin onu aynı
    düzeyde anladıkları anlamına gelmez. Anlamını bilmedikleri kelime veya
    terkipleri Peygamber hayatta iken ona, onun vefatından sonra ise birbirlerine
    soruyorlardı.
    Sahâbenin Kur’an’ı anlama düzeyleri birbirlerinden farklıydı. Ancak
    anlama düzeyi düşük olan da Kur’an’ı anlamaya çalışıyordu ve kimse ona,
    “niçin Kur’an’ı anlamak için uğraşıyorsun? Bu işten vazgeç, seviyen buna
    müsait değildir” demiyordu.
    Dikkat çeken diğer bir husus ise, yanlış anlayanların hatalarını kabullenmeye
    hazır olmalarıdır. Bu, onların dine olan bağlılık ve samimiyetlerinin,
    ayrıca birbirlerine olan güvenlerinin göstergesidir.
    Ashâb, Kur’an’ı anlamak için önce yine Kur’an’a müracaat ediyorlar.
    Sonra Peygamber’in sünnetine bakıyorlardı. Bu iki ana kaynakta bulamadıkları
    konu için ictihad ediyorlar (re’yleriyle hüküm veriyorlar)dı.
    Her kitap anlaşılmak için okunur. Dünya ve âhiret saâdetinin kaynağı
    olan Kur’ân-ı Kerim’in anlaşılmaması düşünülemez.
    Asr-ı saâdet Müslümanlarının önyargısız olmaları, samimi ve kuvvetli
    bir imana sahip bulunmaları, Kur’an’ı daha doğru anlamalarını kolaylaştırıyordu.
    Asr-ı saâdet Müslümanları, Kur’an’ı hiçbir değişikliğe uğramadan sonraki
    nesillere aktarmakla yetinmemiş, her öğrendiklerini Peygamber’in gözetiminde
    hayatlarına uygulayarak sonraki nesillere İslâm’ın nasıl yaşanacağı
    konusunda model toplum olmuşlardı. Onlar, Kur’an’ı öğrenmeyi, onu
    anlamayı ve hayatlarına aktarmayı birlikte yürütmüşlerdi.
    • 76 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’ân-ı Kerim, âyetleri üzerinde düşünmeyi, onu tedebbür ile okumayı
    emretmektedir. Sonu “düşünmüyor musunuz?”, “akletmiyor musunuz?”
    gibi ifadelerle biten birçok âyet vardır. Akıl, insana verilen en büyük nimetlerdendir.
    Bu nimetin şükrü ise, aklı kullanmak, yani düşünmektir (M. Sait
    Şimşek, Bütün Yönleriyle Asr-ı Saâdet’te İslâm, s. 217-236).
    İbâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve sadâkat) üzerinde dururken, üstad
    Mevdûdî, belki bazılarımızın biraz abartılı ve karikatürize edilmiş bulabileceği
    bir örnekleme ile ibâdet-itaat ilişkisini ve bu dengenin kayboluşunu
    şöyle açıklar:
    “Önce ibadet’in bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma ondan sonra
    cevap verin: Efendisinin kendisinden yapmasını istediği işleri yapmayıp
    daima elleri bağlı, efendisinin önünde duran ve onun ismini anan bir köle
    hakkında ne düşünürsünüz? Efendisi ona, ‘git şu şu işleri yap’ diyor; köle
    bulunduğu yerden kımıldamıyor, eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar
    ayağa kalkıp elleri bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, ‘git falan yanlışlıkları
    düzelt’ diye tâlimat veriyor; ama adam yine yerinden kıpırdamıyor, efendisinin
    önünde eğilmeye devam ediyor. Efendisi ‘hırsızın elini bu kötü işten
    kes’ diye emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini keseceği yerde efendisinin
    söylediklerini tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor ve ‘hırsızın
    elini bu işten kes’ emrini yüzlerce kez tekrarlıyor. Şimdi bu kölenin efendisine
    gerçekten hürmet ettiğini söyleyebilir miyiz? Sizin kölelerinizden
    bir tanesi böyle davransaydı ne yapardınız Allah bilir! Allah’ın kullarından
    böyle davrananların kendilerini Allah’a ibâdete adamış olarak kabul etmelerine
    şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama kadar Allah bilir, kaç kere
    Kur’an’daki İlâhî emirleri okurlar, ama bunları yerine getirmek için kıllarını
    bile kıpırdatmazlar. Diğer taraftan ha bire nâfile namaz kılar, ellerine binlik
    bir tesbih alır ve Allah’ın adını anarlar. Çok acıklı bir makamla Kur’an
    okurlar! Onları bu halde gördüğünüz zaman; ‘ne kadar müttakî, ne kadar
    dindar adamlar’ dersiniz. Bu yanlış anlamanın temelinde ibadetin gerçek
    anlamını bilmemek yatar. (Ebu’l Hasan Ali Nedvî, İslâm’ın Siyasi Yorumu,
    s. 77 (Mevdûdi’nin Fundamentals Of İslam adlı eserinden naklen)
    Allah’a inandığını söylediği halde O’na itaat etmeyenlerin durumu, şu
    askerin durumu gibidir: Komutan kendisine hayatî önemi olan bir planı
    verdikten sonra planın yerine getirilmesi için gerekli emirleri de vermiştir. O
    planın doğru olduğunu bilen, buna kalbiyle de inanan ve diliyle komutanın
    • 77 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    emirlerine uyacağını taahhüd eden bu adamın verilen emir ve tâlimatların
    hiçbirini tutmamasının iki sebebi olur: Ya inanmamıştır, ya da inandığı halde
    zaafları yüzünden emri aksatmıştır. İki halde de cezaya çarptırılır; Birinci
    durumda inanmayanların cezasına, ikinci durumda da âsilerin cezasına.
    Allah ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun koyduğu
    kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm’dan uzaklaşmasına
    sebep olur. Her tarafından küfrün her çeşidiyle her şekilde kuşatılan günümüzün
    müslümanı, müslüman kalmak ve müslüman ölmek için ashâb gibi
    canlı Kur’an olmaya çalışmalıdır.’ Bu devirde “müslüman” ismini benimsemek,
    ciddî ve büyük bir iddiadır. Bu iddianın isbatı, tüm iç ve dış zorluklara
    rağmen, Kur’an’ın tâbî tuttuğu itaat ve isyan sınavlarını başarmaktır. Cennetin
    bedeli Kur’an’a itaat; cehennemin sebebi Kur’an’a isyandır.
    Ashâbın temel özelliği, kendilerini Kitab’ın ve Peygamber’in yönlendirmesidir.
    Onlar KİTAPLI nesildir. Bugün fert ve toplumları Kitap yönlendirmiyor.
    Vatandaşa “Kitapsız!” denildiğinde hemen herkes bu sözü büyük
    bir hakaret kabul eder ama, yaşayışıyla bu sözü hak edip etmediğini düşünmez.
    Kitapsız toplumdur cahiliyye toplumu. Devlet, Kitapsız devlettir.
    Öldükten sonra sorulacak sorulardan birinin “Kitabın ne?” sorusu olacağı
    hadis-i şeriflerde bildirilmiştir. “O gün onların ağızlarını mühürleriz; yaptıklarını
    bize elleri anlatır, ayakları da şahitlik eder.” (36/Yâsin, 65). “Kitabın
    ne?” sorusuna o gün ellerimiz “falan gazete”, “filânın nutku”, “falan anayasası”,
    ya da “şu kanal”, “bu televizyon”... diyebilir. Yani, Kitabımız diye iddia
    ettiğimiz Allah’ın Kitabı yerine, bize yön veren, bizim O Kitap’tan, yani
    Kur’an’dan fazla okuyup baktığımız, etkilendiğimiz, uyduğumuz ne ise vücudumuz
    yalan da söyleyemeden onları itiraf edecektir. “Kitabım Kur’an”
    sözü bir tekerleme ve bir iddiadan mı ibârettir, yoksa tümüyle yaşayışımıza
    yön veren gerçeği mi yansıtmaktadır? İnanmak, inandığını yaşamaktır.
    Ateşin yakıcı olduğuna inanan, kolay kolay elini ateşe uzatmaz. Kur’an’ın
    haber verdiği cehenneme gerçekten iman eden kimse de Kur’an’daki hükümlere
    itaat etmeyerek cehenneme doğru hızla koşmaz.
    Kur’an, Peygamberimiz’in en büyük mûcizesidir. Diğer mûcizeler, belirli
    bir zamanda ve belirli bir yerde yaşayan sınırlı sayıdaki insanın şahid
    olduğu olağanüstülükler olduğu halde; Kur’an, her coğrafyada, Peygamberden
    sonra her tarih diliminde yaşayanlar için apaçık görülen bir mûcizedir.
    Edebiyat yönüyle mûcizedir, benzerinin yazılamayacağı için mûcizedir,
    • 78 •
    Ahmed Kalkan
    problemlere çözüm getirip ölümcül hastalıklara şifa olduğu için mûcizedir,
    evrensel hakikatleri ihtiva etmesi yönüyle mûcizedir. Değiştirilmesi gerekmeyen,
    eskimeyen ve en âdil kanunları içermesi yönüyle mûcizedir.
    Tarih, coğrafya, cinsiyet, maddi farklılıklara rağmen tüm insanları her
    yönüyle kuşatması, her topluma ve her bireye çıkış yolları göstermesi yönüyle
    mûcizedir. Okunmasıyla, kolay öğrenilmesiyle, okunuşunda ruhları
    arındıran, dinlendiren âhengi, musikisi ile, ruhları huzura kavuşturan,
    gönülleri titreten nağmeleriyle mûcizedir. En çok okunan kitap olması, en
    çok ve en kolay ezberlenen kitap olması yönüyle mûcizedir. Anlamlarının
    derinliğiyle mûcizedir. En doğru, en güzel kelâm olması, bıktırmaması,
    okundukça güzelliğinin artması yönüyle mûcizedir. Bitmeyen hazineleriyle,
    gaybdan verdiği haberlerle mûcizedir...
    Bütün mûcizelerinin yanında Kur’an, tarihin akışını değiştirmiş, en
    köklü değişiklikleri gerçekleştirmiş, en sağlam nizamı oluşturmuş, pratikte
    muhteşem meyvelerinin görüldüğü, her isteyene nimetlerini sunan
    bir ağaçtır. Kendisine yönelenlere sırlarını açan, hazinelerini saçan gökten
    inen muazzam bir sofradır. Göklere doğru tırmanmak, yükselmek
    isteyenlere Allah’ın uzattığı kopmaz bir iptir. Tarihin şâhid olduğu en büyük
    devrim, Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılâptır. Câhiliye bataklığından
    Kur’an sâyesinde çıkıp dünyaya insanlık öğreten ashâb bunun canlı örneğidir.
    Kur’an, kişileri kısa zamanda, tepeden tırnağa değiştirdiği gibi;
    toplumları da nûruyla ihyâ etmiş, diriltmiş, değiştirmiş, dönüştürmüştür.
    Ashâbı ashâb yapan Kur’an’dır. Saâdeti asra taşımak ve asr-ı saâdeti yaşamak
    için biz de Kur’an’a ashâb gibi sarılırsak sahâbeleşmiş oluruz. Onlara
    Allah’ın ihsânı olan dünyada devlete âhirette sonsuz nimete biz de kavuşuruz.
    Fert planında sözgelimi, Ebû Cehil’in samimi arkadaşı, eli silâhlı katil
    adayı Ömer, Peygamber’i öldürmeye giderken kendisi dirilmiş, dinlediği
    Kur’an onu bir anda değiştirivermiştir. Gaddar, zâlim Ömer, Kur’an sâyesinde
    insanları ihyâ eden, karıncayı ezmemek için yere dikkatli basan merhamet
    ve adâlet timsali Hz. Ömer oluvermiştir. Fert planında tek tek yaşanan
    bunun gibi sayısız örnekler yanında, Kur’an, toplumu da, düzeni de
    kökten değiştirmiştir. Kabile halinde yaşayıp, sık sık birbirlerine saldıran,
    o güne kadar tarihte ciddi varlık gösteremeyen, devlet ve medeniyet nedir
    bilmeyen baldırı çıplak insanlar, Kur’an’ın gerçekleştirdiği inkılâp sayesinde
    • 79 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    çok kısa bir zaman içinde üç kıtada at koşturan, en büyük devlet ve medeniyet
    oluşturmuşlardır.
    Gerçek Anlamda Çağ Kapatıp Çağ
    Açan Sadece Kur’an’dır.
    Ashâbın Kur’an’a yaklaşımı konusunda söylenmesi gereken bir husus
    da, ashâbın kayıtsız şartsız Kur’an’a teslim olması sâyesinde Kur’an’ın
    onların dünyasını da tümüyle güzelleştirmesidir. Kur’an çağ kapatıp çağ
    açmıştır. Hemen her konuda olduğu gibi, cahiliyyenin çağ anlayışı da cahilcedir.
    İnsanlığın hattındaki en büyük fay kırılmasını da hakkı görmek
    istemediği için görmezden gelir, farklı çağ anlayışını zanna ve uydurmalara
    dayanarak değerlendirir. İslâm’ın çağ anlayışı, tevhid mücâdelesini
    yansıtan olaylarda, vahyin verdiği doğru haberler ışığındadır. İlk insan,
    aynı zamanda ilk peygamberdir. Ülü’l-azm denilen büyük peygamberler
    de çağ kapatıp çağ açmış devrimci liderlerdir. Nuh tufanı, o tarihte ve sonraki
    etkileriyle yeni bir çağı belirler. İbrahim (a.s.) putperest çağa destansı
    meydan okumaları ve mücâdeleleriyle tevhid çağını yeniden oluşturan inkılabın
    köşe taşıdır. Musa (a.s.) ve İsa (a.s.) da öyle. Ve en büyük inkılab,
    Kur’an’ın yaptığı inkılab; en büyük inkılabçı da Hz. Muhammed (s.a.s.)’dir.
    Kur’an’la cahiliyye çağı kapanmış; mutluluk çağı başlamıştır. Kur’an’la birlikte
    Kur’an’ın oluşturduğu yeni çağın adı asr-ı saadet; inkılabçı insanın adı
    da müslüman’dır artık. Diğer devrimler, adına inkılab denilemeyecek basit,
    sınırlı, sahte, avutucu değişimlerdir. Daha doğrusu zindanları değiştirmenin
    adına devrim denilmeye başlanmıştır. Karanlıklar, zulümler, zindanlar
    arasındaki değişikliğin adına devrim; küçük değişikliklerin veya tahmine
    ya da uydurmaya dayanan zaman dilimlerinin adı çağ olamaz.
    İnsanlık, bugün bilmem kaçıncı câhiliyye çağının karanlıklarında yaşıyor.
    Kur’an’da “câhiliyye” kelimesi dört yerde geçer. Bu dört âyet, câhiliyyenin
    dört özelliğini belirtir. Cahiliyye, İslâm’a zıt, putçu bir inanç sistemidir.
    (bkz. 3/Âl-i İmran, 154) Câhiliyye bir hayat felsefesi, taassup içeren bir yaşam
    biçimidir (bkz. 48/Fetih, 26). Câhiliyye ahlâksızlık, hayâsızlıktır (bkz.
    33/Ahzâb, 33). Ve câhiliyye bir devlet anlayışı, bir yönetim biçimidir: “Yoksa
    onlar, câhiliyye hükmünü, idaresini mi istiyorlar? İyi anlayan bir topluma
    göre, hükmü Allah’tan daha güzel kim var?” (5/Mâide, 50). Câhiliyyenin temel
    vasıflarından kölelik hâlâ hükmünü sürdürmektedir.
    • 80 •
    Ahmed Kalkan
    İnsanlar bugünkü modern câhiliyyede şeytanın, nefislerinin, hevâ ve
    heveslerinin kölesi durumunda yaşarlarken; bir yandan da kullara kulluk-
    kölelik yapmaktalar. Yabancı emperyalistler ve yerli sömürücüler
    modern köleliği devam ettiriyorlar. Eski câhiliyye devrinde bazı insanlar
    kızlarını diri diri toprağa gömüyorlar, kızlarının dünya hayatlarını yok
    ediyorlardı. Günümüzdeki modern câhiliyyede kız-erkek bütün çocuklar,
    öldürülmelerin en kötüsüne mahkûm ediliyor. Çocukların fıtratları bozulduğu
    ve mü’mince yaşatılmadığı için âhiretleri, ebedî hayatları mahvediliyor
    (Tabii, kürtaj, intihar, uyuşturucu gibi şeyleri saymaya gerek görmüyorum).
    Kısaca, Kur’an gelip Arap câhiliyyesini değiştirmeden o toplumda
    neler varsa, onlar modern biçimde bugün de, buralarda da arz-ı endam
    etmektedir.
    Peki, Kur’an, aynı Kur’an olduğuna göre, bugünkü câhiliyyeyi niye
    değiştiremiyor? Bugünkü insanlar Kur’an okudukları halde, niçin karanlıklardan
    sıyrılıp değişik bir kimliğe bürünemiyor? Yani Kur’an, niye
    artık inkılâb yapamıyor?! Kur’an değişmemiştir ama, Kur’an okuyanlar
    başkalaşmıştır. Kur’an anlayışı, Kur’an’a bakış, Kur’an’a yaklaşım değişmiştir.
    Kur’an, aynı Kur’an’dır ama, Kur’an’a yönelmesi gereken insan,
    Kur’an’a sahâbe-i kiram gibi yönelmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmaktadır.
    Bu güne kadar onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı,
    nimetlendirip dirilttiği gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya
    devam etmektedir. Ama biz, kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden
    yararlanmayı bilmiyorsak suç elbette çeşmenin değil; bizimdir. Karanlıklarda
    yaşayan insan, çeşmenin yolunu unutmuş olabilir ama, çeşmenin
    suyundan az da olsa tatmış olanların yapmaları gereken büyük görevleri
    olmalıdır. Hele o çeşmenin yanı başındaki yangınları farkeden itfaiyeci
    (dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa, karanlıktan yararlanarak yangını
    çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını körükleyenler kadar, o da suçlu değil
    midir? Kendilerini ve toplumlarını değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma
    hazırdır; referansları, örnekleri ortadadır. Değişim ve dönüşüm projelerini,
    kendisine yöneleceklere sunmaya, yol göstermeye, yollarını aydınlatmaya
    hazır beklemektedir.
    Bir ilâcın şifâya vesile olması için, o ilacın kullanılması gerekir. Sadece
    reçetenin veya prospektüsün okunmasıyla şifa beklenemez. “Kur’an
    şifâdır.” (10/Yûnus, 57; 17/İsrâ, 82; 41/Fussılet, 44). Hem ferdî hastalık,
    problem, stres ve buhranlarımıza; hem de sosyal kargaşamıza. Aynı za•
    81 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    manda devlet yönetiminin ölümcül hastalıklarına şifâdır. Bunun böyle
    olduğu sayısız deney ve tecrübelerle kanıtlanmış tarihî ve güncel bir vâkıadır.
    Aynı ilaç, bayatlamadan bozulmadan duruyor. Raflarda, kabından
    açılmadan tutuluyor. Uygulayacak hastaları bekliyor.
    Kur’an, gerçekten âlemlerin Rabbı nâmına bir İlâhî hitaptır. Bütün
    kâinatın Sahibi, bütün mahlûkatın Hâlikı nâmına bir ezelî konuşmadır.
    Hakîm, Kerîm ve Rahîm bir Rabbin kelam-ı Ezelîsi olarak sonsuz hikmet,
    kerem ve rahmet yüklüdür. Furkan’dır ve mu’cizü’l-beyandır. Dolayısıyla
    onu okumak, okumaların en güzelidir. Onu dinlemek, dinlemelerin en
    güzelidir. Onunla düşünmek, tefekkürün en güzelidir. Ona göre yaşanan
    bir hayât, hayâtların en güzelidir. Tüm bunlarla birlikte, unutulmaması
    gereken husus, eşsiz bir hidâyet rehberi olan Kur’an’ın doğru bir niyetle
    okunmasıdır.
    Mü’min, Kur’an insanıdır. O’nu okumak, anlamak ve yaşamakla emrolunmuştur.
    İnandığı ve hayat nizamı edindiği Kur’an’a karşı mü’minin
    ilk vazifesi, O’nu sık sık okumaktır. Kur’an’ın ilk emri “oku” iken O’nu
    okuyamamanın mâzereti olamaz. Her mü’min, asgari olarak günde beş
    defa namaz aracılığı ile Kur’an’la doğrudan doğruya bir bağlantı kuracaktır.
    İslâm’ın iman, ahlak, iktisat, hukuk vs. düsturlarını teşkil eden Kur’an
    âyetlerini, Rabbinin huzurunda, Rabbinden indirildiği şekliyle okuyarak ve
    dinleyerek Allah’a ibâdet edecektir.
    Kur’an’ı okumak, mü’min için ne derece lüzumlu ise, öğrendiklerini
    korumak ve unutmamak da o nisbette zarûrîdir. Kur’an’ı okumaktan asıl
    gaye, onu anlamaktır. İslâm, ana kanunlarını teşkil eden Kur’an’ın anlaşılmasını
    belirli bir zümrenin tekeline bırakmamıştır. Kur’an, her bir
    kişi için gönderilmiştir ve Kur’an mesajı ana hatlarıyla herkes tarafından
    anlaşılacak kadar açıktır.
    “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
    O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” (54/Kamer, 17)
    Kur’an’ı biraz olsun anlayarak okumuş olmak için, Kur’an’ın orijinal harfleriyle
    yazılmış metnini ihtivâ eden meal ve tefsirlerden sıra ile günlük dersler
    takip etmeliyiz. Bir sayfa metin, akabinde de okunan sayfanın meal ve
    tefsirini okumalıyız. Ayrıca, çeşitli konulardaki Kur’an âyetlerini açıklayan
    ilmî eserleri de ciddi bir gayretle takip etmeliyiz. Kur’an’ı okumanın, onu
    anlamak için olacağı gerçeğini kavrayamayan bir çok mü’min, Kur’an’ı yıl•
    82 •
    Ahmed Kalkan
    larca okudukları, defalarca hatmettikleri halde, meal ve tefsirlere rağbet etmedikleri
    için, Kur’an’ın mânâ zenginliklerinden feyz alamamışlar, ellerindeki
    Kitab’ı hayatlarına geçirememişlerdir. Biz, bu duruma düşmemeliyiz.
    Kur’an’ımızı okumak, anlamak için olacağı gibi; anlamak da şüphesiz
    tatbik etmek için olacaktır. Mü’minin Kur’an’a imanı, zaten onu yaşamak
    içindir. “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır. Artık Kur’an’a
    uyun, (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan) sakının ki merhamet
    olunasınız.” (6/En’âm, 155) Mü’min, Kur’an’ı, musikisinden yararlanmak ve
    kültürünü artırmak için okumayacaktır. Onu yaşamak için öğrenecek, okuyacak
    ve dinleyecektir. “Allah, şu Kur’an’la amel eden toplumları yükseltir.
    Onun izinden gitmeyenleri de alçaltır.” (Riyâzü’s-Sâlihin ve Terc. II, 341).
    Tatbik olunmayan bilgilerden bir menfaat edinilemeyeceği gibi; inanılan,
    okunan, anlaşılan, fakat yaşanmayan Kur’an’dan da özlenen faydalar
    sağlanamayacaktır. “Benim zikrimden (Kur’an’ımdan) yüzçeviren kişi(ler)
    için (buhranlarla dolu) dar bir hayat ve geçim sıkıntısı vardır.” (20/Tâhâ,
    124).
    Bir ilke, bir kanun fert ve cemiyet hayatında ilgi ve saygı görüyor, tatbik
    olunuyorsa onun varlığının anlamı ve değeri vardır. Yok, sadece varlığına
    ve gerekliliğine inanılmakla yetiniliyor da fertlerin irâdelerine ve toplum
    hayatının akışına yön vermiyorsa onun mevcûdiyetinin fiilî bir önemi
    yoktur. İnanılan ve kabul edilen bu ana kaideyi iman ve amel hayatımıza
    uygulayarak şu soruları kendimize yöneltebiliriz:
    Yüce Allah’ın varlığına, birliğine, yaratıcılığına, bilgisi ve gücü sınırsız,
    ortağı olmayan bir Rab olduğuna inanmamızın hayatımızdaki rolü nedir?
    Onun bildirdikleri, emirleri ve yasaklarını ihtivâ ettiğine inandığımız
    Kur’an-ı Kerim’in kişisel ve sosyal hayâtımızdaki etkinliği nedir? Kur’an-ı
    Kerim vicdanların hâkim düzeni ve pratik hayatın tatbik edilir nizamı olmadan
    mâziyi, hali, istikbali bilen Allah’ı fiil ve hayâtımızda biricik ma’bud;
    ortaksız ilâh tanımamız mümkün müdür? Elbette ki değildir. Zira Allah’ın
    haram kıldıklarını helâl kılan, helâl kıldıklarını da haram kılan kişileri ve
    sosyal kurumları meşrû tanımak, onları ma’bud edinmektir. İlâhî yasaları
    yürürlükten düşürmek ve bu yasalarla çelişen prensipleri yüceltmek ise Allah’a
    şirk koşmaktır.
    • 83 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Devrimiz müslümanları, ilâhlar edinip Allah’a ortak koşmayı, sadece
    putlara tapmak gibi eksik ve kısır bir anlayış içinde kabul eder olmuşlardır.
    Bu kabulden ötürüdür ki, Allah’ın ferdî, ailevî ve ictimaî hayâtı tanzim edecek
    emir ve yasaklarını içeren Kur’an-ı Kerim, düzenleyicisi olması gereken
    günlük hayâttan çekilmiştir. Dirileri canlılığa ve ebedîlik aşkına erdirmesi
    gerekirken mezarlık kitabı olmuştur. “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın
    en korkutucu olanı, Allah’a şirk koşmalarıdır. Dikkat edin, ben size onlar
    aya, güneşe ve puta tapacaklar demiyorum. Fakat Allah’tan başkasının emirlerine
    ve arzularına göre iş yapacaklar. (Bu da onlar için Allah’a bir nevi şirk
    koşmak olacak.)” (İbn Mâce, Hadis no: 4205)
    Allah’ın yanı sıra ilâhlar tanımak, bağışlanmayacak ve cehennem azabına
    uğratacak pek büyük bir suç olduğu içindir ki, ilk mü’minler ilâhlar
    edinme anlamına gelebilecek davranışlardan şiddetle kaçınıyorlardı. Bu
    sebepledir ki Kur’an’la bildirilen helâllar ve haramlarla çelişen inançları,
    gelenekleri ve uygulamaları hemen bırakıyorlardı. Kur’an-ı Kerim’in
    yasalarına uymayı Allah’ı ma’bud tanımanın gereği görüyorlardı. Bu şuurlarından
    ötürüdür ki Rabbimizin Kur’an’da “Namaz kılınız” emri gelince
    bütün mü’minler namaz kılmaya başlamıştı. “Zekât veriniz” emri gelince,
    şartlarını taşıyan mü’minler, vermeyi bir iman zevki ve vicdan neşesi haline
    getirmişlerdi. “Savaşınız” buyruğu ise bütün mü’minleri iman saflarında
    savaşmaya hazırlamıştı.
    Allah’ı biricik ma’bud; ortaksız ilâh kabul etmeyi, O’nun kitabı Kur’an’ın
    düsturlarına göre yaşamak mânâsına anlayan ilk mü’minlerin hayatından
    bir örnek verelim:
    Asrımızın câhiliyyesi gibi karanlık bir câhiliyye hayatı yaşayan miladi
    6.-7. asır Araplarında alkollü içkiler her dudağın sevgilisi, her merasimin
    protokol gereğiydi. Böyle bir cemiyetin insanı olan Ebû Büreyde şöyle nakleder:
    “Bir gün oturmuş içki içmeye başlamıştık. Ben bir ara kalktım, Peygamber’in
    huzuruna çıktım, selâm verdim ve orada içkinin haram edildiğini
    bildiren âyetin indirildiğini öğrendim. Derhal arkadaşlarımın yanına döndüm
    ve alkollü içkileri içme yasağını bildiren âyetleri “... artık bu iptilâdan
    vazgeçersiniz değil mi?” (5/Mâide 90) cümlesine kadar okudum. Arkadaşlarım
    hemen kadehlerindeki içkileri döktüler, küpleri devirdiler ve ‘Vazgeçtik
    yâ Rabbi! Vazgeçtik yâ Rabbi!’ dediler.” (İbn Kesir, 5/Mâide 90 âyetinin
    tefsiri).
    • 84 •
    Ahmed Kalkan
    Peygamber devrinin her mü’mini, Kur’an’ın ferdî ve ailevî hayatı tanzim
    eden her emrini, sosyal, iktisadî ve hukukî münâsebetleri düzenleyen
    her düsturunu aynı iman ve şuurla derhal tatbik ediyor ve Kur’an’ı yaşanan
    bir nizam haline getiriyordu. Onlar biliyorlardı ki, Kur’an’ın yüce
    emir ve yasaklarını tatbik etmemek; şanlı Peygamber’in önderliğinde yaşamamak,
    imanı anlamsız kılmak, hayâtı gayesiz bir mâceraya sürüklemek,
    âhiret saâdetini putperestliğe fedâ etmektir. Biz de bugün kişilerin
    putlaştırıldığı, düzenlerin ilâhlaştırıldığı modern câhiliyyede yaşıyoruz.
    Dünya ve âhirette hor ve hakir olmaktan kurtulmak için ashâbın Kur’an’a
    yaklaştığı gibi yaşamalıyız. Sadece Allah’a kul olabilmek, özgürlüğe kavuşup
    yükselmek için Kur’an’ı harfiyyen ve aynı heyecanla hayatımıza
    geçirmeliyiz. “(Siz) O’nun Kitabı Kur’an’a uyun. O’nun emirleri ve yasaklarına
    aykırı gitmekten de sakının ki merhamet olunasınız (da dünya ve
    âhirette mutluluğa eresiniz.)” (20/Tâhâ, 98; 6/En’âm, 155). (3)
    Ne mutlu Kur’an gölgesinde hayatını sürdüren canlı Kur’an’lara! Allah’ın
    emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik” deyip hemen
    eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve kişilere karşı
    da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri olan cihad
    erlerine selâm olsun.
    Kur’an’da Kur’an
    Kur’an, kendisini bir kılavuz, rehber olarak tanıtıyor. Kur’an, insanlara
    hayâtları boyunca takip etmeleri gereken esasları, yasaları gösteren ve onları
    teşvik eden bir kitaptır. Kur’an, akleden insanlar için bir öğüt ve hatırlatmadır.
    Kur’an’ı, kendi dilinden tanımaya çalışalım:
    “Elif Lâm Râ; Bunlar, gerçeği açıklayan Kitab’ın âyetleridir. Biz, onu anlayasınız
    diye Arapça bir Kur’an olarak indirdik. Biz, bu Kur’an’ı sana vahyederek
    en güzel kıssaları anlatıyoruz. Oysa, daha önce sen bunlardan habersizdin.”
    (12/Yûsuf, 1-2)
    “Bu, Allah’ın izniyle, insanları karanlıklardan aydınlığa, güçlü ve hamde
    lâyık olan, göklerde ve yerde olanların sahibi Allah’ın yoluna çıkarman için
    sana indirdiğimiz kitaptır.” (14/İbrahim, 1-2)
    • 85 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “Kur’an, âlemler için bir öğüt ve hatırlatmadan başka bir şey değildir.”
    (68/Kalem, 52)
    “Bu Kitap, hiç şüphesiz muttakiler için rehberdir.” (2/Bakara, 2)
    “Bu Kur’an, onunla uyarılsınlar, tek bir ilah bulunduğunu bilsinler ve akıl
    sahipleri öğüt alsınlar diye insanlara tebliğ edilmiştir.” (14/İbrahim, 52)
    “De ki, Kur’an’ı Ruhul Kudüs (Cebrail) Rabbinin katından mü’minlerin
    imanlarını pekiştirmek, müslümanlara doğruluk rehberi ve müjde olmak
    üzere hak olarak indirmiştir.” (16/Nahl, 102)
    “Bu Kur’an, insanlara bir açıklama, muttakilere yol gösterme ve bir öğüttür.”
    (3/Âl-i İmran, 138)
    “Doğrusu size Allah’tan bir ışık ve apaçık bir Kitap gelmiştir. Allah, rızâsını
    gözetenleri onunla selâmet yollarına eriştirir ve onları, izni ile karanlıklardan
    aydınlığa çıkarır, onları doğru yola iletir.” (5/Mâide, 16)
    “O halde Allah’ın indirdiği Kitap ile aralarında hükmet. Allah’ın sana
    indirdiği Kur’an’ın bir kısmından seni vazgeçirmelerinden sakın. Onların heveslerine
    uyma. Eğer yüzçevirirlerse bil ki, Allah, bir kısım günahları yüzünden
    onları cezalandırmak istiyor. İnsanların çoğu gerçekten fâsıktırlar.” (5/
    Mâide, 49)
    “İşte bu Kur’an, indirdiğimiz mübarek bir Kitabdır. Artık Kur’an’a uyun,
    (onun emir ve yasaklarına aykırı davranıştan) sakının ki merhamet olunasınız.”
    (6/En’âm, 155)
    “Biz sana onu böyle Arapça bir Kur’an olarak indirdik ve onda tehditleri
    türlü biçimlerde açıkladık. Belki sakınırlar veya onlara bir öğüt olur.” (20/
    Tâhâ, 113)
    “Andolsun, bu Kur’an’da insanlara her çeşit misali türlü şekillerde açıkladık.
    Ama insanların çoğu inkâr ederek yüzçevirirler.” (17/İsrâ, 89)
    “Âlemlere uyarıcı olsun diye kuluna hak ile bâtılın arasını ayıran ölçüyü
    indiren ne yücedir!” (25/Furkan, 1)
    • 86 •
    Ahmed Kalkan
    “De ki, bu, mü’minlere doğruluk rehberi ve şifâdır.” (41/Fussılet, 44)
    “Kur’an’ı insanlara ağır ağır okuman için bölüm bölüm indirdik.” (17/
    İsrâ, 106)
    “Rabbınızdan size indirilen Kitaba uyun; ondan başka veliler edinerek
    onlara uymayın. Pek az öğüt dinliyorsunuz.” (7/A’râf, 3)
    “O gün zâlim kişi ellerini ısırıp ‘keşke Peygamber’le beraber bir yol tutsaydım,
    vay başıma gelene, keşke falancayı dost edinmeseydim, and olsun
    ki beni, bana gelen Kur’an’dan o saptırdı. Şeytan insanı yalnız ve yardımcısız
    bırakıyor.’ der. Peygamber: ‘Ey Rabbım, doğrusu kavmim/toplumum bu
    Kur’an’ı terk etmişti.’ der.” (25/Furkan, 27-30)
    “Benim Kitabımdan yüzçeviren bilsin ki, onun dar bir geçimi olur ve kıyamet
    günü de onu kör olarak haşrederiz. O zaman, ‘Rabbim, beni niye kör
    olarak haşrettin? Oysa ben gören bir kimseydim’ der. Allah: ‘İşte böyle, âyetlerimiz
    sana gelmişti de sen onları unutmuştun (önemsememiştin, arkana
    atmıştın) bugün de öylece unutulursun’ der.” (20/Tâhâ, 124-126)
    “Gerçekten, indirdiğimiz belgeleri ve doğru yolu Kitapta insanlara açıkladıktan
    sonra, onu gizleyen kimselere hem Allah lânet eder, hem de bütün
    lânet edenler lânet ederler. Ancak tevbe edip hallerini düzeltenler hariç. Onların
    tevbesini kabul ederim.” (2/Bakara, 159-160)
    “Gerçekten, Allah’ın indirdiği Kitaptan bir şeyi gizlemede bulunup da onu
    az bir değere değişenler var ya, onların karınlarına tıkındıkları ancak ateştir.
    Allah, kıyamet günü onlarla konuşmaz ve onları günahlarından arındırmaz.
    Onlara elem verici bir azap vardır.” (2/Bakara, 174)
    “Kur’an’ı işlerine geldiği gibi bölenlere de azabı indirmişizdir. Onlar
    Kur’an’ı bölüp ayıranlardır. Rabbine and olsun ki mutlaka yaptıklarının hesabını
    hepsine soracağız. Sana emrolunanı açıkça söyle ve müşriklerden yüzçevir!”
    (15/Hicr, 90-94)
    “Yoksa siz Kitab’ın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı ediyorsunuz?
    Sizden öyle davrananların cezası dünya hayâtında ancak rüsvaylık; kıyamet
    • 87 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    gününde ise en şiddetli azaba itilmektir. Allah sizin yapmakta olduklarınızdan
    asla gafil değildir.” (2/Bakara, 85)
    “Onlar Kur’an’ı düşünmezler mi, yoksa kalpleri mi kilitli?” (47/Muhammed,
    24)
    “Andolsun ki biz, Kur’an’ı anlaşılması; üzerinde düşünülmesi için kolaylaştırmışızdır.
    O halde bir düşünen (ibret alan) var mı?” (54/Kamer, 17)
    “Kim benim zikrimden (Kur’an’dan) yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı
    bir hayâtı olacak ve biz onu, kıyamet günü kör olarak haşredeceğiz. O: ‘Rabbim!
    Beni niçin kör olarak haşrettin? Oysa ben, hakikaten görür idim!’ der.
    (Allah) buyurur ki: İşte böyle. Çünkü sana âyetlerimiz geldi; ama sen onları
    unuttun. Bugün de aynı şekilde sen unutuluyorsun. Doğru yoldan sapanı ve
    Rabbinin âyetlerine inanmayanı işte böyle cezalandırırız. Ahiret azabı, elbette
    daha şiddetli ve daha süreklidir.” (20/Tâhâ, 124-127)
    “Elif, Lâm, Râ. Bu Kur’an, öyle bir Kitaptır ki, insanları Rablerinin izniyle
    zulumâttan nura, her şeye gâlip ve hamde lâyık olan Allah’ın yoluna çıkarmak
    için onu sana indirdik.” (14/İbrahim, 1) “O (Kur’an) sizi zulumâttan
    nura çıkarmak için apaçık âyetler olarak kuluna (Peygamber’e) indirilmiştir.”
    (39/Zümer, 39) “O bir peygamber gönderdi; Allah’ın açıklayıcı âyetlerini sizlere
    okuyor ki iman edip sâlih amel işleyerek zulumâttan nura çıkasınız.” (65/
    Talâk, 11)
    Kur’an’ı Anlamak İçin Nasıl Okumalıyız?
    Peygamberimizin “Kur’an’ı mehcur bıraktı; yani bir kenara koyup terk
    etti, ilgisiz kalarak emir ve yasaklarını uygulamayı terk etti” (25/Furkan,
    30) diye bizden şikâyetçi olmasını istemiyorsak; okumayı bilmeyenlerin hemen
    öğrenmesi, Kur’an’ı mealiyle birlikte çokça okuması, imkânı olanların
    Arapça öğrenerek aslî dilinden anlaması ve anlamlarını yaşamaya gayret
    etmesi gerekmektedir. Yani, Kur’an’ı meal ve tefsiriyle okumaya çalışmak,
    Allah’ın emir ve yasaklarını ilk elden, Kendisinden öğrenmek Kur’an’a karşı
    görevlerimizdendir.
    • 88 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’ân-ı Kerim’in Allah’ın Kitabı olduğuna iman eden insanlar, Kur’an
    âyetlerini şimdi nâzil oluyormuş gibi imanî bir heyecanla okumalı, dinlemeli
    ve üzerinde tefekkür etmelidir. Bireysel, sosyal, siyasal, ekonomik tüm
    problemlerin Kur’an’ı terk etmenin, onu tatbik etmemenin ürünü olduğunu,
    çözümün de Kur’an’ın tüm hükümleriyle hayata geçirilmesiyle mümkün
    olacağını unutmamalıyız.
    Böyle olduğu halde, evlerimiz Kur’an kursuna, Kur’an okuluna dönüşmemekte,
    vaktimizi Kur’an ilimleri doldurmamaktadır. Halkın en dindarları,
    formalite icabı ve âdet olarak mukabele ile yetinmekte, düşünmeden,
    anlamadan, hayatına geçirme endişesi duymadan sadece lafzını hızlı bir
    şekilde okumakta ve Kur’an’a karşı görevin en fazla hatim etmekten ibâret
    olduğunu zannetmektedir.
    Bizi dünyada da âhirette de kurtaracak ve hidâyet/rehberlik için indirilmiş
    bulunan Kur’an’ı duvarlara, kitaplığa terk edenlere, onu süslü kabının
    içinde mahpus tutup tutuklu hayatı yaşatanlara bu İlâhî kitabın hidâyet etmesi,
    yol göstermesi beklenmez.
    Her durumda Kur’an’a müracaat etmemiz, Kur’an öğrenciliğini her
    türlü uğraşılarımızın önüne almamız gerekiyor. Kur’an okuyalım, bol bol
    okuyalım; ama güzel ses gösterisi için değil, anlamadan hatim için değil,
    ölülere okumak için değil, kendimiz için, ihyâ olmak için. Kur’an’sız hayat,
    Peygamber’siz hayat, hayat bile değildir; ölüdür Kitapsız, öndersiz insan:
    “Ey iman edenler! Hayat verip sizi diriltecek şeylere sizi çağırdığı zaman, Allah
    ve Rasûlüne uyun, onların emrine icâbet edin.” (8/Enfâl, 24)
    Kur’an’ı sadece okuduğumuz için değil; esas olarak hayatımıza geçirip
    uyguladığımız, Onu yaşadığımız için ibâdet kabul etmeliyiz. Hızlı hatim
    yapmakla, Kur’an okuma yarışmaları, hâfızlık yarışmalarıyla Allah’ın rızâsına
    ulaşılmaz. Kur’an’ı yaşama, Kur’an’ı hayata ve çevreye en güzel ve en
    çok tatbik etme yarışı yapmalıyız.
    Arapça metnini yüzünden düzgün okuyabilmek, hatta sadece hâfız olmak
    çok önemli değildir, “hamele-i Kur’an” olmayı hedeflemeliyiz; O’nu
    yüklenmeli, O’nu taşımalı, O’nu yaşamalı, O’nu yaşatmalıyız. O’nun üzerimize
    yüklediği görevleri yerine getirme gayretimiz, her işimizin her faaliyetimizin,
    her istirahatımızın önüne geçmeli.
    • 89 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’la yatıp Kur’an’la kalkmalı, Kur’an insanı olmalıyız. Ahlâkımız
    Kur’an olmalı, ayaklı Kur’an, canlı Kur’an olmayı hedeflemeliyiz.
    Kur’an aynasında kendimize çeki düzen vermek zorundayız. Ruhumuzun,
    iç dünyamızın röntgenini çekseler, iftiharla başkalarına gösterebilecek
    şekilde yaşamalıyız. Kur’an’ın diriltici mesajlarıyla ayaklanmalı, yattığımız
    yerden kalkmalı ve kıyâmetimize kadar kıyamda olmalı, kıyamda/ayakta
    ölmeye çalışmalıyız.
    Selâm olsun canlı Kur’an adayı (her yaştan) genç muvahhidlere! Kur’an
    talebesi olmayı hayat boyu sürdürecek, Kur’an’ı öğrenip öğretmeyi, yaşayıp
    yaşatmayı hiçbir hazineye değişmeyecek Kur’an dostlarına!
    * * *
    • 90 •
    Ahmed Kalkan
     بسم الله الرحمن الرحي
    Alâk Sûresi ve Mesajı
    Alâk Sûresi, Mushaf tertîbiyle Kur’ân-ı Kerîm’in doksan altıncı sûresidir.
    On dokuz âyetten, doksan iki kelime ve iki yüz seksen harften ibarettir.
    Fâsılaları, kaf, mim, ye, te ve be’dir. Bu sûrenin ilk beş âyeti; Kur’ân-ı
    Kerîm’in ilk nâzil olan âyetleridir. Adını ikinci âyetinde geçen alâk kelimesinden
    alan sûre, “İkra” kelimesiyle başladığı için ona İkra sûresi de denilir.
    Kalem kelimesi geçtiği ve kalemle öğretmenin öneminden bahsettiği için
    bazı selef âlimlerince Kalem Sûresi diye de adlandırılmıştır.
    Alâk Sûresi’nde emredilen ve açıklanan hususları şöyle özetleyebiliriz:
    İlk yapılması gereken şey okumaktır. Okumak, Rabbin ismiyle ve izniyle;
    O, nelerin ve nasıl okunmasından râzı olacaksa, onları okumak.
    Her (hayırlı) işe Allah’ın adıyla başlamak gerekir. Okumaya da O’nun,
    ismiyle besmele çekerek başlanmalıdır. O’nun ismiyle okunması, O’nun izniyle
    ve O’nun rızâsı için okumayı da içerir.
    Bu ilk nâzil olan âyette Rab kavramına da dikkat çekilmekte, tek rızık
    verenin, eğitenin, mutlak yönetme hakkı olanın Allah olduğu açıklanmaktadır.
    Rabbin tek yaratıcı olduğu ifade edilmekte, yaratamayan âciz varlıkların
    rab olamayacakları işaret edilmektedir.
    Yine, bu ilk âyetlerde, insana ve onun aslının ne olduğuna dikkat çekilmektedir.
    O yaratıcının, bir “alâk”ı, bir hücreyi nasıl muhteşem bir insan
    haline getirip böyle bir yaratılışı gerçekleştirdiğinin tefekkür edilmesi istenmektedir.
    Dolayısıyla okuma kapsamı içine, insanın kendisi ve çevresi
    de girmekte, bu okumanın Allah’la bağlantılı olarak yapılması gerektiği
    vurgulanmaktadır.
    İnsan vahyi, vahyin ışığında kendini ve kâinatı okuyarak Rabbinin ne
    büyük ikram sahibi olduğunu, kendine ne kadar cömertçe davrandığını
    • 91 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    görmeli, okuduğu şeyler onu Allah’a yaklaştırmalı ve şükrettirmelidir. Ki,
    O Rabbinin insana kalemle yazmayı, kalemin yazdığını okumayı, bilmediği
    şeyleri, bilmesi gerekenleri öğrettiği hatırlatılmaktadır. Vahyi okumanın,
    okuduğunu anlamanın ve vahyin doğrultusunda okunması gerekenlerin,
    yani kişiyi Allah’a yaklaştıracak ilmin farz olduğu vurgulanmaktadır. Bu
    kısa beş âyette iki defa tekrar edilen “oku” kavramından, kalemden, Allah’ın
    öğretmesi ve insanın öğrenmesinden bahsedilmesi, üzerinde çok durulup
    düşünülmesi gereken bir husustur. İkinci bölümde de bu vahyî ilimden ve
    o ilmin zarûrî sonucu olan başta namaz olmak üzere Allah’a yaklaştıracak
    davranışlardan uzak kalmanın sebep ve sonuçları üzerinde vurgu yapılması
    da olayın ehemmiyetini vurgular. Vahyi okumayınca, okuyup kulluk yapmayınca,
    insanın nasıl tuğyan edeceği örnekle anlatılır. Vahyi okumayan
    kişinin azgınlaşacağı, Rabbini hakkıyla tanıyamayacağı, O’na yönelemeyeceği
    ve kendini Allah’a muhtaç hissetmeyecek çirkin tavırlara gideceği
    kesin bir dille ifade edilir.
    Sûre, insanı hem başlangıç, hem sonuç bakımından bütün olarak ele almaktadır.
    İnsan olarak yaratılmak bilmeyi ve tanımayı, tanımak ise yaratana
    secde etmeyi gerektirir. Sûre bütünüyle, “Ben cinleri ve insanları yalnızca
    Bana kulluk etsinler diye yarattım” 68 âyetinin açıklaması gibidir. Bu sûre,
    vahiy düzenini ve vahiy medeniyetini insanoğluna ilk tanıtan âyetler içermesi
    açısından, eğitip terbiye eden ve yöneten Rabbi tanıtıp ilmin ilkelerini
    vererek Kur’an’ın insanı nasıl terbiye edip olgunlaştırdığını da göstermektedir.
    Okumanın ve ilmin ilk temeli Allah’ı tanımak, O’nu hatırlamak, O’nun
    ismi ve izniyle ilim ve amele yapışmaktır. İslâm’ın ilk temelinin Allah’ı hakkıyla
    tanımak olduğu gibi, ilmin de esası budur. Vahiyden kopuk, O’ndan
    bağımsız bilgiye ilim demez Kur’an. Kur’anî mesajın “Oku” emriyle başlaması,
    vahyin ve İslâm’ın okumaya ve ilme verdiği önemi en güzel şekilde
    yansıtmaktadır. Neyin okunması gerektiği belirtilmeyip nasıl okunması
    gerektiğinin açıklanması, okunacak (gözlem yapılacak, tefekkür edilecek,
    dâvet edilecek) tüm şeylerin O’nun ismiyle, O’nun izniyle, O’na yaklaştıracak
    şeyler olması icap ettiğini vurgular. Ayrıca, bu âyetlerden Allah adıyla
    başlanmayan ve O’nun adıyla okunup öğrenilmeyen bilimin, daha doğrusu
    esas okunması gerekenlerin gerektiği gibi okunmamasının ve dünya nimetlerinin
    insanı hak yoldan ve Allah’a tam anlamıyla bir kul olmaktan alıkoymasının
    büyük bir ihtimal olduğu ortaya çıkmaktadır. O yüzden ilmin
    68 51/Zâriyât, 56
    • 92 •
    Ahmed Kalkan
    insanı sâlih amel demek olan ibâdete götürmesi gerektiği sonucu çıkmakta,
    ilmin ancak Allah’a ibâdet ile tamamlanacağı ve ilim ile ibâdetin birbirlerinden
    ayrılmaz unsurlar olduğu da sûrenin ilk ve son âyetleri arasındaki
    insicâmdan yola çıkılarak anlaşılmaktadır.
    Alâk sûresinin Mekkî sûrelerden olduğu kesindir; ancak onun Kur’an’ın
    ilk nâzil olan sûresi olduğu konusunda ihtilâf vardır. Bazı müfessirler ilk nâzil
    olan sûrenin Müddessir, bazıları da Fâtiha olduğunu ileri sürmüşlerdir.
    Daha çok tercih edilen görüşe göre, Alâk sûresinin ilk beş âyeti Kur’an’ın ilk
    nâzil olan âyetleridir. Müddessir sûresinin ilk âyetleri ile daha başka bazı
    âyetlerden sonra tam sûre olarak ilk nâzil olan sûre ise Fâtiha’dır.
    Alâk sûresinin ilk beş âyetinin nüzulü hakkında Buhâri ile Müslim’in
    Hz. Âişeden gelen rivâyetlerine göre, Hz. Peygamber inzivâya çekilmeyi
    âdet edindiği Mekke ile Mina arasında bulunan Hira mağarasında iken,
    Ramazan ayının 27. Pazartesi gecesi tan yerinin ağarmaya başlamasından
    az önce ufukta nurdan bir şekil görmüş ve o zamana kadar hiç karşılaşmadığı
    bu nûrânî varlığın kendisine seslendiğini duymuştur. Rasûl-i Ekrem
    olayı şöyle anlatır: “O varlık, bana Cebrâil olduğunu, Allah’ın beni peygamber
    seçtiğini ve bunu bildirmek için kendisini görevlendirdiğini söyledi.
    Bana istincâ’yı ve abdest almayı öğretti. Bana okumamı emretti. Kendisine
    okuma bilmediğimi söyledim. Beni kolları arasına alıp kuvvetle sıktı; sonra
    “Oku!” dedi. Ben yine, “Okuma bilmem” dedim. Beni tekrar kolları arasına
    aldı, kuvvetle sıktı ve “Oku!” diye tekrar etti. Ben, yine “Okuma bilmem”
    dedim. Üçüncü defa kolları arasına alıp daha kuvvetlice sıktıktan sonra bıraktı
    ve şöyle dedi: “Oku, yaratan rabbinin adıyla; insanı alâktan yaratan
    O’dur. Oku, rabbin sonsuz kerem sahibidir. Kalemle yazmayı Öğreten O’dur.
    İnsana bilmediğini öğreten O’dur.”69
    Konuyla ilgili âyetler ve tarihî bilgiler birlikte değerlendirilirse, Kur’an
    vahyinin ilk kez, Ramazan ayında bulunan ve mübârek bir gece olan Kadir
    Gecesi’nde inmeye başladığı anlaşılır.70
    Önceleri kendi halinde bir insan olan ve tek Allah’a inanan Hz. Muhammed
    (s.a.s.), artık kendi halkına ve tüm insanlığa gönderilen bir peygamberdir.
    O, önündeki gerçekleri ve güçlükleri görerek hareket etti.
    69 Buhârî, Bed'ü'1-vahy 3; Müslim, İman 252; 96/Alâk, 1-5
    70 Bk. 2/Bakara, 185; 44/Duhân, 3; 97/Kadr 1
    • 93 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Mesajını başkalarına iletmeden önce, inancının tüm sonuçlarını kendisi
    kabullendi, her türlü bedelini ödemeye hazır oldu. Yüksek bir cesaretle
    hayatını bu tevhid inancına adadı. İlk zamanlar, sadece eşi Hadice ve birkaç
    yakın arkadaşı onun inancını paylaştılar. Peygamber (s.a.s.) Kur’an’ın
    doğruluk ve değer ölçülerini insanlara duyurarak işe başladı. Onları tevhide
    çağırdı, şirkin kesin bir yasak ve (tevbe edilmedikçe) bağışlanmaz bir
    günah olduğunu belirtti. İmanın amacını insanın özüne yerleştirip imanı,
    amelin/eylemin, İslâm’ı da (hayatın ayrılmaz bir parçası da değil,) hayatın
    kendisi71 olarak tanıttı. Kur’an’ı, sünnet formunda yorumlayıp uyguladı.
    O güne kadar değişmez gözüyle bakılan toplumsal kavram ve kurumları,
    Kur’an kıstasına vurup yeniden gözden geçirdi. Şirk düzenini altüst eden
    bir yeniliği, bir inkılâbı gerçekleştirdi. Sonunda, hem her bakımdan model
    olma özelliğine sahip bir iman ve ahlâk toplumu hem de bütün organ ve
    kurumlarıyla bir devlet modeli oluşturdu. Böylece İslâm, dâvetten devlete
    ulaştı. 72
    Sûrenin ilk bölümü (1-5 âyetleri) bu olay sırasında, geri kalan kısmı da
    daha sonra nâzil olmuştur. Sûrenin geri kalan on dört âyetinin, ilk beş âyetten
    çok sonra ve Ebû Cehil hakkında nâzil olduğu rivâyet edilir. Bu ikinci
    kısımdaki âyetlerde ibâdet ve tebliğin alenen yapılmasının emredildiğini
    görmekteyiz. Aynı zamanda vahiyden uzak olan, vahyî okuma yapmayanların
    istiğnâya kapılıp tuğyâna (ve kendilerinde güç görüyorlarsa tâğutluğa)
    yönelecekleri vurgulanmaktadır. Yine, vahyin okunması neticesinde
    yapılacak ibâdetlere karşı müstekbir azgınların ve tâğutların nasıl tavır
    aldıkları (ve alacakları) bildirilmiştir. O zâlim ve tâğutların namaz başta
    olmak üzere, insanı Rabbine yaklaştıracak güzelliklerden alıkoymak için
    her yolu deneyecekleri ifade edildikten sonra, son dönüşün Allah’a olduğu,
    esas hesap soracak olanın Allah olduğu vurgusu yapılmakta, Müslümanların
    her çeşit ibâdetine karşı tavır alanların cezasını Allah’ın mutlaka
    vereceği belirtilmektedir. Daha ilk âyetlerde safların netleşmeye başladığı
    görülmektedir. Allah’ın istediği şekilde okuyup gereğini yapanlara, insanları
    diliyle ve hâliyle Allah’a dâvet edenlere (okuyanlara) karşı mücâdele eden
    bâtıl taraftarlarının varlığının kaçınılmaz olduğu anlaşılmaktadır. Aslında
    bu mücâdelenin Allah’a, O’nun vahyine karşı, O’na yapılan ibâdetlere karşı
    mücâdele olduğunun bilinmesi ve bile bile bu tâğutî mücadeleyi yapanların
    71 Bk. 8/Enfâl, 24
    72 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları, I, s. 13
    • 94 •
    Ahmed Kalkan
    cezasının Allah’a ait olduğu belirtilmektedir. O zâlimlere, tâğî ve tâğutlara
    kesinlikle itaat etmemek emredilmekte, secde ile Allah’a yakınlaşma istenmektedir.
    Tâğut ve zâlimlere itaatsizlik ile secde arasında kopmaz bir bağ
    olduğu vurgulanmaktadır. Allah’a yaklaşmak ile zâlimlerden uzaklaşmak
    arasında yine ciddi bir bağ olduğu, bunların birbirinden kopmaz bütün olduğu
    anlaşılmaktadır.
    - 1. âyet -
     ب سِْ اللهِ الرَّ حْنِ الرَّحي  لله من الشيطان الرجي  اعوذ ب
    سِْ رَبِّكَ اَّلذِي خَلَقَ  اقْرَأْ بِ
    اقْرَأ : oku سِْبِ : ismiyle رَبِّكَ : Rabbinin اَّلذِي خَلَقَ : yaratan
    “Oku, yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile).” (96/Alâk, 1)
    Bu âyette açıklanıp üzerinde durulması gereken 4 önemli kelime var:
    Okumak, besmele, Rab, yaratmak. Şimdi, sırasıyla bunları açıklayalım:
    1- Okumak (İkra’ / Oku)
    Bu âyetler Hz. Peygamber’e inen ilk vahiy olup Peygamber’e ve onun
    şahsında tüm müslümanlara okumayı emretmiş, onları kalemle yazmaya
    ve ilimde gelişip yetkinleşmeye teşvik etmiştir. İlk vahyin “oku” emriyle
    başlaması ve bu emrin iki defa tekrar edilmesi, okumanın ve İlmin dinde
    ve insan hayatında ne kadar önemli olduğunu göstermektedir. Kur’an’ın,
    canlılar arasında insanın farklı ve üstün yerini onun öğrenme özelliği ile
    tanımlaması son derece anlamlıdır.73 Âyette Hz. Peygamber’e emredilen
    okumanın konusu belirtilmemiştir; çünkü başta kendisine indirilen vahiy
    ve kozmik evrendeki âyetler olmak üzere, okunması yani üzerinde inceleme
    yapıp zihin yorarak hakkında bilgi edinilmesi, ders ve ibret alınması
    gereken her şeyi tanıması, hakikatini anlayıp kavraması istenmektedir.
    73 Ayrıca bk. 2/Bakara, 31
    • 95 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kuşku yok ki yaratanı tanımak, bilimin de dinin de temelini teşkil eder.
    Bu sebeple «Yaratan rabbinin adıyla oku» buyurularak Hz. Peygamber’in
    okuma faaliyetine veya herhangi bir işe, başka varlıkların adıyla değil, yaratan
    rabbin adıyla başlaması ve O’ndan yardım istemesi emredilmiştir. Okumanın
    (veya herhangi bir faâliyetin) Allah’ın adıyla, Allah için yapılması
    emredilmiştir. Âyette «Yaratan rabbinin adıyla oku» buyurularak özellikle
    yaratma sıfatına vurgu yapılmıştır. Çünkü hem insandaki okuma yeteneği
    ve imkânını hem de onun okuduğu, incelediği, anlamaya ve kavramaya
    çalıştığı objeleri, nesneleri yaratan Allah’tır. İnsan, bilgi edinme sürecinde
    Allah’ın verdiği imkân ve yetenekleri kullanmakta, O’nun yarattığı şartlarda
    ve onun yarattığı varlıklar üzerinde bilimsel inceleme ve araştırmalar
    yapmaktadır. Durum böyle iken, yani O’nun yarattığı yeteneklerle O’nun
    yarattığı varlık âlemini incelerken, bütün bu lütufları görmezlikten gelerek
    Allah’a şükretmemek, O’nu tanımamak, üstelik bunu bilim adına yapmak
    büyük bir nankörlüktür.74
    “Oku”: Kur’an’ın adıyla aynı kökten olan “oku” emrinin tümleci zikredilmemiştir.
    Esasen “ikra’”, etimolojik olarak icmâ’ mânâsına gelir. Zımnî
    anlamı şudur: “Kalbine yazılan vahyin ışığında hakikatin parçaları arasında
    bağ kur! Parçanın bütüne aidiyetinin illet ve hikmeti üzerinde düşün! Varlığı
    Allah merkezli bir okumaya tâbi tut! Sözü özü “oku” emri, okumanın
    tüm anlamlarını içerir. Bu âyet, Allah’tan bağımsız bir bilgi ve bilim anlayışını
    kökten reddeder.
    “B’ismi Rabbike”: İlk muhâtap için “vahyi Allah adına ilet”, tüm
    muhâtaplar için “iletileni Allah adına al ve oku” anlamına. Varlığı Allah
    adına (O’nun rızâsı için) okuma çabası, onu Allah’a referansla anlama çabasıdır.
    Fakat okuma her şeyden önce zihinde olanı dile dökme işidir. Zira
    el-kırâe: “Kalpte yazılı veya kayıtlı olanı bilinen bir lisanda dillendirmek”
    (nutkun bi-kelâmin muayyenin mektûbin ev mahzûfin alâ zahr-i kalb) anlamına
    gelir. 75
    “(Ey Muhammed) Yaratan Rabbinin adıyla oku.” Yani; okumaya başla.
    Bu emir, Hz. Peygamber’i okuma bilmezken okur yapmış, ilk görevinin Allah’ı
    tanıtmak ve O’nun ismiyle okumaya başlamak olduğunu bildirmiştir.
    74 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu, V/598
    75 İbn Aşûr; Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal -Tefsir, Düşün Y., c. 2, s. 1278
    • 96 •
    Ahmed Kalkan
    Okumak için mutlaka yazı şart değildir. İşte önce hiç kitap okumamış, yazı
    yazmamış olan ümmî Peygamber’e, bu emir ile bir mûcize olarak okunacak
    bir kitap verilmeye başlanmış, yazmadan okuyacak, okutacak bir okuma
    kudreti ihsan buyurmuştur ve buna besmele ile başlanması da emredilmiştir.
    İlk vahyin “oku” emriyle başlaması ve bu emrin beş kısa âyet içinde iki
    defa tekrar edilmesi, okumanın insan hayatında ne kadar önemli olduğunu
    göstermektedir. Kur’an’da hiçbir gereksiz tekrarın olmadığını, her tekrar
    kabul edilen kelimenin ya ayrı bir mânâya veya önemli bir nüans ve açılıma
    yönelik olduğunu değerlendirdiğimizde; birinci emrin Yaratanı, ikinci emrin
    ise kalem karînesiyle yaratılanları tanımaya (okumaya) işaret olduğu da
    anlaşılır. Kur’an, insanın öteki canlılar arasındaki yerini belirlerken ona Allah’ın
    tüm isimleri öğrettiğini76 ve bu öğrenme özelliği ile diğer yaratıklardan
    ayrıldığını ifade eder. “Oku” emrinin tekrarından, okuma yeteneğinin
    tekrar ile oluşacağına bir tenbih olduğu ve tekrar tekrar okunması istendiği
    gibi, başkalarına tebliğ ve yazdırmak için okumak üzere ikinci bir emir de
    olabilir. Ayrıca, insan ancak tekrarlayarak okumayı öğrenebilir. Peygamberimiz
    de bu emrin kendisine tekrarlanması ile ancak okuyabildi.
    Vahiy bilgisinden uzak olan ve biraz da zenginliğine güvenip şımaran
    kimsenin kolayca emir ve kuralları çiğnediği, bu sûrenin daha sonraki âyetlerinde
    bildirilir. İnsanın gerçek kurtuluşu ise Allah’a yakınlaşma çabasına
    bağlıdır. Bu da onun çevresine zarar veren kötü ve çirkin huylardan arınıp
    Allah’ın emirlerine itaat etmesiyle ve bu itaatin en belirgin ifadesi olan secde
    ile mümkündür. Sûrenin son âyeti buna işaret etmek üzere secde emrini
    ihtivâ etmektedir; nitekim bu son âyette tilâvet secdesi vardır.
    Kur’an’ın ilk iki sûreye okumanın ve yazmanın önemini vurgulayarak
    başladığını biliyoruz.77 Zaten okumak anlamına gelen “Kur’an” kelimesinin
    bu kitaba ad olması bir tesadüf değildir. Henüz vahyin ve mücâdelenin ilk
    yıllarında, geceleyin kalkıp Kur’an okuma ve bunun metodu konusunda
    özlü bilgiler veren Müzzemmil sûresinin ilk âyetlerinin uygulamasıyla ilgili
    olarak aynı sûrenin son âyeti, Rasûlullah (s.a.s.) ile birlikte bir topluluğun
    geceleyin Kur’an okuduğunu bizlere haber vermektedir.78 Bir âyet-i
    kerimede hem okumak için hem de insanlara okutmak için Kur’an’ın parça
    76 2/Bakara, 31
    77 96/Alak, 1-6; 68/Kalem, 1-2
    78 73/Müzzemmil, 1-8, 20
    • 97 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    parça indirildiği ifade edilir.79 Bu âyette “insanlara okuman için” ifadesinden,
    Rasûlün (ve onun izinden giden dâvâ adamı mü’minlerin) başkalarına
    Kur’an öğretmesinin istendiği açıkça anlaşılmaktadır. “Biz, o Kur’an’ı, insanlara
    dura dura, sindire sindire okuman için (bölümlere) ayırdık ve parça
    parça indirdik.”80 Hz. Ömer (r.a.): Kur’an’ı beşer âyet, beşer âyet öğrenin.
    Zira Cebrâil onu çoğunlukla beşer âyet, beşer âyet indirdi” demiştir.81
    Kur’an’da, okumayı emreden çok sayıda âyet vardır.82 Bu âyetlerin uygulanıp
    hayata geçirilmesi ile ilgili olarak belirtmemiz gereken bir hususa
    dikkat çekmek istiyoruz. Mekke’deki mücâdelenin, Rasûlün önderliğinde
    bir avuç arkadaşı tarafından gizlice yürütüldüğünü dikkate alırsak, bu âyetlerin
    gereği olarak resmî birtakım eğitim kurumları görme beklentisine
    girmemiş oluruz. Zira Mekke mücadelesinin tarzı gereği, eğitim kurumları
    da sivil, gizli (ve tâğutlardan, onların yönetiminden bağımsız) bir özellik
    arzetmektedir. “Erkam’ın evi” örneğinde olduğu gibi, bu iş için, daha çok,
    dikkat çekmeyen emniyetli yerler seçilmiştir. Yine dönemin hassâsiyeti
    gereği Rasul (s.a.s.), Mekke’de okuma-yazmaya ağırlık verme yerine, daha
    çok sohbet şeklindeki bir eğitime önem vermiştir. Zira başka çalışmalara
    zaman yoktu. Müslümanlar çok kısa zamanda Kur’an’ı ve mücâdeleyi öğrenmek
    zorundaydı. Dahası Rasul, göstermelik şekilciliğe değil, bilakis
    eğitimin muhtevâsına önem veriyordu. Dolayısıyla bu zor şartlar altında
    insanların eğitilmesi, bireysel ve sosyal bir değişimin gerçekleşmesi çok
    daha önemliydi. Nasıl ve ne şekilde bir eğitim uygulanacağı ise, şartların
    elverdiği ölçüde müslümanların inisiyatifine bırakılmıştı. Neticede bu gibi
    durumlarda sözlü eğitim, yazılı eğitime oranla zaman kazandırma ve takibatlarda
    risk önleme açısından daha müsaitti ve bu sebeple tercih edilmişti.
    Yazılı eğitime ve kurumlaşmaya ise Medine döneminde geçilmiştir. 83
    79 17/İsrâ, 106
    80 17/İsrâ, 106
    81 Âlûsî, Rûhu’l Meânî
    82 Ka-ra-e Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Kur’an Kelimesiyle Beraber Toplam 88 Yerde:)
    7/A’râf, 204; 10/Yûnus, 94; 16/Nahl, 98; 17/İsrâ, 14, 45, 71, 93, 106; 26/Şuarâ, 199; 69/Haakka, 19; 73/
    Müzzemmil, 20, 20; 75/Kıyâmet, 18; 84/İnşikak, 21; 87/A’lâ, 6; 96/Alak, 1, 3.
    Kur’an Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 70 Yerde:) 2/Bakara, 185; 4/Nisâ, 82; 5/Mâide, 101;
    6/en’âm, 19; 7/A’râf, 204; 9/Tevbe, 111; 10/Yûnus, 15, 37, 61; 12/Yûsuf, 2, 3; 13/Ra’d, 31; 15/Hıcr, 1, 87, 91;
    16/Nahl, 98; 17/isrâ, 9, 41, 45, 46, 60, 78, 78, 82, 88, 89, 106; 18/Kehf, 54; 20/Tâhâ, 2, 113, 114; 25/Furkan,
    30, 32; 27/Neml, 1, 7, 76, 92; 28/Kasas, 85; 30/Rûm, 58; 34/Sebe’, 31; 36/Yâsin, 2, 69; 38/Sâd, 1; 39/Zümer,
    27, 28; 41/Fussılet, 3, 26, 44; 42/Şûrâ, 7; 43/Zuhruf, 3, 31; 46/Ahkaf, 29; 47/Muhammed, 24; 50Kaf, 1, 45;
    54/Kamer, 17, 22, 32, 40; 55/Rahmân, 2; 56/Vâkıa, 77; 59/Haşr, 21; 72/Cinn, 1; 73/Müzzemmil, 4, 20; 75/
    Kıyâmet, 17, 18; 76/İnsân, 23, 84/İnşikak, 21; 85/Bürûc, 21.
    83 Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 176-177
    • 98 •
    Ahmed Kalkan
    Rasûlullah’ın Yüce Allah ile bağlantı kurduğu ilk anda inen bu bölümle
    tevhidî düşünce sisteminin temeli atılmış oldu. Her iş, her davranış, her
    adım, her çalışma Allah’ın adı ile, O’nun adına yapılır. Allah’ın adı ile başlar,
    Allah’ın adı ile yürür, Allah’a yönelir ve sonuçta O’na varır. Allah’tır yaratan.
    O’dur öğreten. Doğuş ve başlangıç O’ndandır. Öğretme O’ndan, bilgi O’ndandır.
    İnsan öğrenebildiğini öğrenir, öğretebildiğini öğretir. Ama bütün
    bunların kaynağı yaratan ve öğreten Yüce Allah’tır. “O insana bilmediğini
    öğretti.”
    Neyi, Nasıl Okuyacağız?
    İlk âyetle beraber tevhidle muhâtap olmaktayız. Rabbimiz, başkası değil;
    bizi ve her şeyi Yaratan’dır. Türeyişi reddedip yaratılışı kabul etmek de
    yetmez. Yaratıcıyı Rab olarak kabul etmeliyiz. Rab olan, yaratan, öğreten,
    ikram eden zât, tek ilâh Allah’tır. “Allah, sizi annelerinizin karnından hiçbir
    şey bilmezken çıkardı ve umulur ki şükredersiniz diye size işitme, görme ve
    gönüller verdi.” 84 Öğrenilmesi gereken şeyleri ve bunları nasıl öğrenmek gerektiğini,
    üzerinde düşünürsek anlarız ki vahy, ilk âyette belirlemiş. “Oku”
    diyen vahy, câhiliyye okullarını işaret etmiyor. Çünkü Rabbimizin ilk emri
    “oku” değildir. “Yaratan Rabbinin adıyla oku”dur. Sadece ne yapmamız
    gerektiğini değil, aynı zamanda bu fiili nasıl yapacağımızı da bildirmiştir.
    Rab, aynı zamanda eğiten, yöneten, yönlendiren demek. O Rabbimiz, biz
    de onun kuluyuz. Kulluk, emre kayıtsız şartsız itaat edip teslimiyet göstermek
    demektir.
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Rabbinin adıyla oku! Yani
    onun yüce adıyla, “Allah” yüce ismi ile başlayarak oku. Okumaya başla. O
    ilk iki “oku” emri henüz Kur’ân değil, okuma denilen işe başlamak için heceletme
    cinsinden hazırlayıcı bir emir teklifi idi. Kur’ân, üçüncü defaki sıkıştırmadan
    sonra olan iş bu “Rabb’inin adıyla oku!” emri ile başlamıştı. Şu
    halde bu emir, ilk inmesinde hem yaratıcı bir mâhiyette Hz. Peygamber’i
    okumazken okur yapmış, hem öğretici bir şekilde nazmı ile okunanı belirtmeye
    başlamış, hem mânâsı ile ilk vazifenin böyle yaratan, terbiye eden
    Allah’ı tanıtmak ve onun ismiyle okumaya başlamak olduğunu yükümlü
    tutmak şeklinde anlatmıştır. Bu başlangıçta şöyle demek olur: Gerçi sen bu
    84 16/Nahl, 78
    • 99 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    zamana kadar okumadın. “Sen Kur’ân’dan önce bir kitap okumuyordun.”85
    Kitabın niteliğini, imanın esasının neden oluştuğunu bilmezdin... “Sen önceleri
    kitap nedir iman nedir bilmezdin.”86 Fakat işte yaratmak denilen işin
    sahibi olup kâinatı yaratan ve seni yaratıp yetiştiren, sana ve her işine sahip
    olan Rabb’in seni kudretiyle şu anda bir okur yaptı, okunacak bir Kur’ân,
    bir kitap indirmeye başladı. Böyle öğretildiği gibi o Rabbi’nin ismiyle başlayarak
    oku!
    “Kur’ân okumak istediğin zaman, Allah’ın rahmetinden kovulmuş şeytanın
    şerinden Allah’a sığın.”87 âyetinde de geçtiği üzere Kur’ân okumanın
    hakikati, sözü rastgele söylemekten daha güzel bir şekilde düzgün olarak
    bağlayarak birbiri ardınca ağızdan sesle çıkarmaktır ki, gerek ezberden ve
    gerek yüzünden, gerek gizli ve gerek açık mutlak olarak okumak demektir.
    Kitabın kitap olması için, gerçekten yazılmış olması şart olmadığı gibi, okumak
    için de mutlaka yazı şart değildir.
    Gözle mütâlaaya (okumaya), zihinden hatırlamaya okumak demek de
    mecazdır. Hakikaten kırâetin kemali ezbere okumaktır. Hz. Peygamber’in
    hadisinde söylendiği üzere yüzünden okumanın sevab ve fazileti, kavrama
    ve ezberlemeye vesile olmasından dolayıdır. Rasûlullah’ın kırâati, yazıya ihtiyacı
    olmaksızın Allah tarafından kendine böyle inmiş olan Kur’ân’ı ezberinden
    en mükemmel şekilde okumaktır ki, kendi kendine veya namazda
    veya diğerlerine tebliğ için okumayı, okutmayı ve yazdırmayı kapsar. İşte
    eskiden hiç kitap okumamış, yazı yazmamış olan Ümmî Peygamber’e bu
    emir ile bir mu’cize olarak okunacak bir kitab verilmeye başlanmış ve kendisine
    yazmadan okuyacak okutacak, emir yoluyla yazdırtacak bir kırâet
    kudreti ihsan buyurmuştur.
    Buna besmele ile başlanması da emrolunmuştur. Ve bunun hikmeti,
    ulûhiyet gereği olduğu da özellikle “senin Rabbin” izafeti ile anlatılmıştır.
    “Hiç bir kitap okumadan ve kalem ile yazıyı bellemeden böyle bir kırâet/
    okuma mûcizesi nasıl mümkün olur?” gibi bir şüpheye meydan bırakılmaması
    için kalem işine kadar gelinmek üzere aşağıdaki gibi yaratıcılık vasfı
    (niteliği) ve yaratılışın başlangıcı ile ulûhiyet hükmü hatırlatılarak ve açık-
    85 29/Ankebût, 48
    86 42/Şûrâ, 52
    87 16/Nahl, 98
    • 100 •
    Ahmed Kalkan
    lanarak buyuruluyor ki: O Rabb’in ki yarattı, yani olmayan şeyi yaratmak
    kendisinin vasfı olan yahut seni ve her şeyi yaratan Rabb’inin ismiyle oku.88
    Rabbimiz “Yaratan Rabbinin adıyla oku” diyor, bu husus göz ardı edilirse,
    Allah’ın emrine tümüyle ters sonuçlara varılır. Öğrenilmesi gereken ilim
    konusunda da ölçü, her şeyi en doğru şekilde bilen Rabbimizdir. “Rabbim,
    ilimce her şeyi kuşatmıştır.” 89; “İlim, ancak Allah katındadır.” 90
    Kur’an-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, İlâhî vahiyden kaynaklanan,
    yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim, Allah’tan olduğuna
    göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır. Burada
    ilim, Allah’a, tam mânâsıyla tek gerçek olan hakka, hakikate dayandığı
    için mutlak ve objektif bir geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla
    ilim, kesin bilgi demektir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan
    İlâhî nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen insana, profesör bile
    olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu
    toplum düzenine de câhiliyye denir. Ebû Cehil’e, câhillerin atası anlamındaki
    bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri, özellikle Allah’ı
    hiç tanıyıp bilmemesi değil; yanlış bilmesidir.
    Câhiliyye toplumlarında, vahyi kabul etmeyen câhilî eğitim sistemleri,
    vahyi ilim kaynaklarının, bilgi vasıtalarının içine katmazlar. Bundan
    dolayı bilim, câhiliyye düzenlerinde bir put haline dönüşmüştür. Her şeyi
    tümüyle bilen Allah’ı bilime karıştırmak istemeyenler, hiç uzlaşmaması gereken
    bilimle câhilliği (câhiliyyeyi) bir arada barındırma şerefini(!) kazanabilmişlerdir.
    Sözde bilim adamları, ilk insanın yaratılışından onun bilgi sahibi olmasına;
    kalemle yazmasından fıtratıyla ilgili özelliklerine kadar birçok
    konuyu, vahyi reddetmenin sonucu olarak ispatlanmamış faraziyelere,
    mesnedsiz teorilere dayandırmakta, bunları da bilim diye kitlelere yutturmaktadırlar.
    Mü’minler için Allah Teâlâ’nın kitabında ve Rasûlü Ekrem’in
    sünnetinde kat’i olarak yer alan her haber (vahy) ilim hükmündedir. Hatta
    akıl ve duyu organları bu vahyî haberlerin mahiyetini kavramasalar da
    88 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 9/322-323.
    89 6/En’âm, 80
    90 46/Ahkaf, 28
    • 101 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    vahy, kesin bilgi kaynağımızdır. Vahye ters düşen her türlü bilimsel teoriler
    de ilim tanımı dışında kalır.
    Okumadan, ilim sahibi olmadan ideal anlamda müslüman olmak
    mümkün değildir. Cehâlete alternatif olarak gelen bir dinin mensupları
    câhil olamazlar. Olurlarsa perişan olurlar ve onlar adına faturayı din öder.
    Bunun hesabı ve vebâli ise çok ağırdır.
    Kendisinden önceki dönemin adını “câhiliyye dönemi” olarak açıklayan
    İslâm inancı, câhilliği temelinden reddetmiş, kendi çizgisinde yürüyen
    insanları bilgilendirmiş, bununla yetinmeyip insanlara öncelikle ilim tahsilini
    emretmiştir.
    İlim rehberdir; hedeflere onunla varılır. İlim ışıktır; karanlıklar onunla
    aydınlanır. İlim şifadır; bütün hastalıklar onunla tedavi edilir. Yeterli ilimden
    yoksun olan inançlar, hurâfelere boğulur. Sağlıklı ilimle beslenmeyen
    tutum ve tavırlar bir sarsıntıda yıkılıp giderler. Atasözlerindendir: “Câhilin
    sofusu, şeytanın maskarasıdır.” “Yarım doktor candan, yarım hoca dinden
    eder.”
    İlim vahyin kendisidir. Vahyin önüne geçen, ya da vahiyle sağlaması
    yapılamayıp ona ters düşen bilgi ilim değildir. İlim, bütün peygamberlerin
    ortak mirasıdır. İlim, söz ve amelin sıhhati için şarttır. Söz ve amel, ancak
    ilimle itibar kazanırlar. İlim, amelden önce gelir. İlim, amelin rehberi ve
    mürşidi konumundadır. İlmin amelden önce gelmesinin nedeni, akîdede
    hak ve bâtılı, ibâdetlerde sünnet ile bid’ati, ahlâkta güzel ile çirkini, sözlerde
    doğru ve yanlışı, ilişkilerde sahih ile müfsidi, ölçülerde makbul ile makbul
    olmayanı birbirinden ayırt ediyor oluşudur. İlim, inançtan bile önce gelir.
    Neye, nasıl inanacağını bilmeden sağlam bir akîdenin oluşması mümkün
    değildir. Şeriatın gaye ve hedeflerini anlama, dinî hakikatleri kavrama sorunu,
    ancak ilim merkezli bir gayret ile elde edilebilir. İlim, her türlü İslâmî
    çalışmada şarttır.91
    Mesleği, ilgi alanı ve sorumluluğu ne olursa olsun, her müslümanın
    kendi konumunun gerektirdiği vahyî ilimle donanması gereklidir. Her
    Müslüman bildiğinin âlimi, bilmediğinin de talebesi olmak zorundadır.
    Bildiği doğruları sadece kültür zenginliği olarak üzerinde taşımaz; bildiği
    91 12/Yusuf, 44, 45
    • 102 •
    Ahmed Kalkan
    doğrularla amel ederek ilmi hayatına geçirir ve başkalarına da dâvet, tebliğ,
    nasihat ve emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker yapar. Allah insana ilim
    vermek için elçiler gönderir ve bu elçileri bizzat kendisi temizleyerek dilediği
    kadar ilmi onların kalbine kor. Peygamberler de kendilerine inanan
    insanların kalplerini tezkiye eder (temizler) ve tezkiye edilmiş kalplere ilim
    yerleştirir ki, bu isimler bilgisidir ve eşyanın bilgisinin anahtarıdır. “Size
    kendi içinizden size âyetlerimizi okuyan, sizi tezkiye eden, size Kitab’ı ve hikmeti
    öğreten ve size bilmediklerinizi öğreten bir elçi (rasul) gönderdik.” 92
    İlim, kalbin tezkiye edilmesi (temizlenmesi) ile mümkün olur. Bu anlamdaki
    ilim bir nurdur, Allah’ın nuru takvâdan uzak isyankâr ve kalbi
    paslı insanlara verilmez. Kalbin tezkiyesi, özellikle amelle, Allah’ın çizdiği
    sınırlara yaklaşmamakla mümkün olur. Bu bakımdan, ilim takvâsız olmaz
    ve âlimin ilmini yaşamaması düşünülemez; yaşamazsa âlim değildir, belki
    sadece bilgi kırıntılarına ve bazı mâlûmata sahiptir o kadar. Amelsiz
    tezkiye de olamayacağından ilim de edinilemez. O halde, Kur’anın buyurdu
    gibi “Allah’tan kulları içinde ancak âlimler korkar.”93 Mâlûmat sahipleri
    ise, hiçbir zaman âlim değil; amelsiz de olduklarından belki “kitap yüklü
    eşekler”dir. 94
    Hedefimiz tertemiz geldiğimiz bu dünyadan en az günahla gitmeye çalışmak.
    Bunun için de okumak, ama bizi yaratan, yaşatan ve yöneten Rabbimizin
    Kitabını okumak gerekir. Yalnız bilgi için okumayacağız. Neyi nasıl
    yapalım diye okuyacağız ve yapacağız. Karnı aç insan, on tane yemek kitabı
    okusa karnı doymaz. Okuduğunu yapar da yerse karnı doyar. Gül demekle
    güzel koku alınmaz. Balı bilmekle güzel tat alınmaz.
    İslâm; fıtrata, insanın yaratılışına en uygun bir din olduğu için bütün
    müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Her müslümanın kulluk görevlerini (ki
    bütün dünyevî işlerini kapsar) yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile
    bâtılı ayırt edecek kadar bilgi sahibi olması farzdır. “İlim tahsil etmek, her
    müslüman erkek ve kadına farzdır.”95 Kişinin müslüman bir kul olarak şirkten
    sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilme sahip olması farz
    92 2/Bakara, 151
    93 35/Fâtır, 28
    94 Kur'an'da Temel Kavramlar, 419-420
    95 İbn Mâce, Mukkaddime 17
    • 103 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    olduğu gibi; içinde bulunduğu durumlar ve yapması gereken her çeşit ibâdetle
    ilgili bilgileri öğrenmesi de yine faz-ı ayn’dır.
    Rasûl-i Ekrem’e (s.a.s.) Kur’an’dan, ilk olarak “ikra’” âyeti inmiştir. Oysa
    daha henüz Rasûl’ün elinde okuyacağı bir şey yoktu. Öyleyse, Rasûl’e daha
    ilk başta okuması emredilen neydi? Bu konuda, birkaç seçeneği belirtmeyi
    uygun görüyoruz:
    1. Bilginler Kur’an’ın bir gecede indirildiğini, inzâlini belirten âyetler
    konusunda ayrılıklara düşmüşlerdir. Bu noktada, genellikle kabul edilen
    görüş, Kur’an’dan ilk âyetin Kadir gecesi indiği, daha doğrusu, Kur’an’ın Kadir
    gecesi inmeye başladığı şeklindedir. Bu, yanlış bir görüş değildir. Çünkü
    Kur’an’a dikkatle bakanlar, gerek Kitap, gerekse Kuran kelimesinin, bütün
    olarak Kitap ve Kur’an için kullanıldığı gibi, Kur’an’ın bir bölümü için de
    kullanıldığını görürler. Şu halde, Kur’an’ın bir tek kelimesi bile Kur’an’ın
    bütünü yerine geçmektedir. Kur’an âyetleri, kelimeleri, hattâ harfleri birbirleriyle
    iç içe bir örgü halindedir. Bu bakımdan, bir âyetin, hattâ bir kelimenin
    tam olarak anlaşılabilmesi için Kur’an’ın bütünüyle anlaşılması gerekir.
    Kur’an’ın en doğru tefsiri, önce Kur’an’la yapılan tefsirdir. Bir âyeti Kur’an’ın
    genel bağlamından kopararak doğru anlamak mümkün değildir. Bu noktada,
    Hz. Ali’nin de şöyle bir sözü vardır: “Kur’an Hamd (Fâtiha) sûresinde
    toplanmıştır, Hamd sûresi besmelede toplanmıştır, besmele başında b
    harfinde toplanmıştır, b altındaki noktada toplanmıştır.” Şu halde, “ikra’ =
    Kur’an” diyebiliriz.
    2. Peygamber’den okuması istenen kâinat da olabilir. Gerçekten, kâinat
    da Allah’ın âyetlerinden oluşmakta, Kur’an da Allah’ın âyetlerinden oluşmaktadır.
    Kur’an, kâinatın durulmuş ve sözle ya da yazıyla ifade edilmiş
    biçimidir; insan da “küçük kâinattır”, şu halde insanı da okumak gerekmektedir.
    Temelde, bu açıklamayla, yukarıdaki açıklama birbirini tamamlamaktadır.
    3. Bu “ikra’” emrinden şu çok önemli gerçeği ortaya çıkarıyoruz: İlk
    çağlarda insanlar, kutsal metinlerini yazıya dökmenin, onlara karşı bir
    saygısızlık olacağına inanırlardı. Bu yüzden, eski kutsal metinler ağızdan
    ağıza aktarılırdı. İnsanlar yazmaya başladıktan sonra, ezberleme ve sözlü
    aktarım güçleri zayıfladı. Eskiden beri, geleneğin, eğitim ve öğretimin en
    etkili aktarım aracı esasen sözlü aktarımdır. Sözlü geleneğin çok büyük bir
    • 104 •
    Ahmed Kalkan
    toplam oluşturan dizeleri, yüzlerce yıldan beri kuşaktan kuşağa aktarılmış
    ve korunmuştur.96 Bu gerçeği İslâm da vurgulamış ve bir yandan Peygamber’in
    ümmîliği üzerinde dururken, bir yandan da ona “yaz” değil, “oku”
    emrini vermiştir. Okumak, illâ kitap okumak demek değildir; okumak
    öncelikle ezberden okumayı ifade eder. Bu yüzden, Hz. Peygamber’e bir
    kitaptan okuması emredilmiyordu; ruhundan, kalbinden okuması emrediliyordu;
    çünkü ortada okunacak yazılı bir kitap yoktu. İslâm’da hadisler
    de ağızdan ağza aktarılmış ve ancak 150-160 yıl sonra kâğıda geçirilmiştir.
    Gerçi İslâm yazmayı yasaklamaz, teşvik de eder. Fakat aslolan yazmak değil,
    okumaktır. Bu bakımdan, İslâm’da Kur’an’ın belki yazılmasından çok,
    ezberlenmesi üzerinde durulmuştur. Ama ne zaman ki yazı okumanın önüne
    geçmiş, modern medeniyet hep yazı üzerinde durmuş, o zaman sözlü
    aktarım ve kalpten okuma önemini yitirmiş, bilginlerin pek çoğu “âlim”
    değil, Kur’an’ın diliyle, “kitap yüklü eşekler” haline gelmişlerdir.97
    Kur’an’ın, okunmasını istediği “kitab”la ilgili ifâdelerinden şunların
    kast edildiği anlaşılır:
    a. Genel anlamda vahy, 98
    b. Son Peygamber’e gelmiş bulunan vahiyler toplamı, 99
    c. Bütün kâinat,100
    d. İnsan,101
    e. Levh-ı Mahfuz’daki Evrensel kayıt kitabı (evrensel kompütür), 102
    96 Martin Lings, Antik İnançlar Modern Hurafeler, Yeryüzü Y. İst. 1980
    97 Ali Ünal, Kur’an’da Temel Kavramlar, Beyan Y., 72- 73
    98 43/Zuhruf, 4; 13/Ra'd, 39
    99 2/Bakara, 2; 13/Ra’d, 1; 38/Sâd, 29; 41/Fussılet, 3; 43/Zuhruf, 2; 44/Duhan, 2
    100 51/Zâriyât, 20; 41/Fussılet, 53; 2/Bakara, 164; 10/Yûnus, 5; 6/En’âm, 95-99; 13/Ra’d, 3; 30/Rûm, 22; 12/
    Yûsuf, 105; 3/Âl-i İmrân, 190-191
    101 51/Zâriyât, 21; 41/Fussılet, 53; 30/Rûm, 20-25
    102 18/Kehf, 47-49; 45/Câsiye, 29
    • 105 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Yaratma Konusundaki Âyet-i Kerimeler:
    a. Yaratan Yalnız Allah’tır: En’am, 102; Ra’d, 16; Hıcr, 28; Mü’minun,
    17; Fâtır, 3; Sâd, 71; Zümer, 62; Mü’min, 62; Haşr, 24.
    b. Yaratılan Varlıklar, Belli Bir Zamana Kadar Varlıklarını
    Sürdürürler: Rum, 8; Ahkaf, 3.
    c. Yaratılan Her Şey, Çift Yaratılmıştır: Zariyat, 49.
    d. Yaratılıştan İbret Almak: Bakara, 26; Al-i İmran, 191; En’am, 95,
    104; A’raf, 185; Yunus, 3, 101; Yusuf, 105; Ra’d, 3; Nahl, 48, 66, 79;
    Kehf, 8; Taha, 128; Enbiya, 30; Şuara, 7; Neml, 14; Rum, 8; Saffat, 73;
    Zümer, 42; Kaf, 8; Mülk, 2-3; Ğaşiye, 17, 20.
    e. Yaratılıştaki Hikmet: Yunus, 5; İbrahim, 19; Hıcr, 85; Nahl, 3;
    Ankebut, 44; Rum, 8, 19-25; Sâd, 27; Zümer, 5; Duhan, 39; Casiye,
    22; Ahkaf, 3; Zariyat, 49; Necm, 31; Teğabün, 3.
    f. Yerin Yaratılışında İbretler Vardır: Bakara, 164; Al-i İmran, 190;
    Yunus, 6; Enbiya, 16; Ankebut, 44; Rum, 22, 25; Sâd, 27; Zümer, 5;
    Şura, 29; Duhan, 38-39; Casiye, 3; Kaf, 7-8.
    g. Göklerin Yaratılışında İbretler Vardır: Bakara, 164; Al-i İmran,
    190-191; Yunus, 6; İbrahim, 19; Enbiya, 16; Ankebut, 44; Rum, 22,
    25; Sâd, 27; Zümer, 5; Şura, 29; Duhan, 38-39; Casiye, 3;Kaf,6,8
    h. Meyve ve Bitkilerin Yaratılışında İbretler Vardır: En’am, 99; Nahl,
    11; Şuara, 7-9;
    Her ferdin fiillerinin kaydedildiği bireysel disket. 103
    Kur’an’a göre insanın önüne, okunmak üzere konan üç temel kitap vardır:
    Kâinat kitabı, vahy kitabı (Kur’an) ve insanın bizzat kendisi. Kur’an,
    diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini kolaylaştıran bir
    nurdur (ışık). Evren ve insan adlı kitapların gerektiği şekilde okunabilmesi
    için, bizzat Allah, vahy kitabı aracılığıyla insana yardımcı olmak için devreye
    girmektedir. Kur’an, bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını “âyet”
    olarak anmaktadır. Kur’an, bir âyetler topluluğu olduğu gibi, kâinat ve in-
    103 17/İsrâ, 13-14
    • 106 •
    Ahmed Kalkan
    san da âyetler topluluğudur.104 Ne vahy kitabı, insan ve eşyaya ait ilimler
    olmaksızın çözülebilir; ne de eşya ve insan, vahy kitabı olmadan lâyıkıyla
    anlaşılabilir.
    Okumak, “hâfızada bulunan kelimeleri veya bir yerde yazılı olan harfleri
    düzenli biçimde sese çevirmek ve dile getirmek/telaffuz etmektir”105
    Ayrıca, “dış kaynaktan alınan sözleri ve düşünceleri, yüksek sesle olsun
    veya olmasın anlamak niyetiyle bilinçli olarak zihne nakşetme”ye de kıraat
    denir.106 Türkçede de okumak aynı anlamda kullanılır; kıraat etmek, tilâvet
    etmek. Okumak, aynı zamanda, yazılı bir metnin muhtevâsını kavramak ve
    öğrenmek, anmak gibi anlamlara da gelir. 107
    Bu âyetteki “oku” kelimesi, aynı zamanda “duyur” anlamına gelir.
    Arapça’da olduğu gibi Türkçe’de de okumak kelimesi, aynı zamanda “dâvet
    etmek, çağırmak; düğüne, derneğe dâvet etmek” anlamına gelir. “Bizi
    düğüne okudular, gitmemiz lâzım” cümlesinde olduğu gibi. (bildiklerimi
    yüzüne okudum).108 Yine “okumak” fiiliyle yapılan deyimlerde de konumuzla
    ilgili mânidar çıkarımlar vardır: Rahmet okumak, meydan okumak
    gibi. Meydan okumak: Kendisine karşı çıkacaklara açıkça dâvette bulunmak,
    kendi gücüne fazlasıyla güvendiğini göstermek anlamında kullanılır.
    Okumuş: Bilgili, tahsilli, öğrenim görmüş demektir. Arapça’da “okumak”
    geçişli ve aktif karakterli bir fiil, Hz. Peygamber’de yazılı bir metne değil,
    kendisine gelen vahye muhâtap olduğundan bu âyetteki ikra’ emri,
    duyur anlamına da gelir. Bu durumda âyet: “Sana gelen vahiyleri, yaratan
    Rabbinin adıyla insanlara oku/duyur!” şeklinde tercüme edilebilir.
    Hatta bu kelimenin, “tekrarla ve özümse” gibi mânâlar taşıdığı da göz
    önünde tutulursa, âyetteki ikra’ emrinin İlâhî gerçeği ve mesajı bilinçli
    şekilde tekrarla ve özümse anlamına geldiği bile söylenebilir. Zira burada
    Hz. Muhammed’den (s.a.s.) ilk istenen, kutsal bir metni okumasından
    ziyade, önünde duran İlâhî gerçeğin görünmez kitabını okumasıdır. Şu
    halde onun temel görevi zihninde doğan sûret ve fikirleri ortaya koymak
    değil, sadece İlâhî gerçeğin kitabını okumak, özümsemek; onun anlamını
    104 51/Zâriyât, 20-21; 41/Fussılet, 53
    105 Bk. Râgıb el-İsfehanî, el-Müfredat, s. 668
    106 Bk. Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 1287; Kıratla eşanlamlı olan iki terim daha vardır. Bunlardan ilki
    tertîl (bk. 73/Müzzemmil, 4; 25/Furkan, 32), ikincisi de tilâvetdir (bk. 2/Bakara, 121 vb.).
    107 D. Mehmet Doğan, Büyük Türkçe Sözlük, İz Y., s. 858
    108 Adı geçen eser ve aynı yer.
    • 107 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    ilâve ve çıkarma yapmadan insanlığa duyurmaktır. Bunun için İslâm’ın
    en temel rüknü, vahiy gerçeğine ve Hz. Muhammed’in peygamberliğine
    inanmaktır.
    En kuvvetli ve tercih edilen görüşe göre, Kur’an kelimesi de aynı kökten
    türemiştir.109 Fakat Kur’an kelimesi daha sonra, “Allah’ın, Hz. Muhammed’e
    indirdiği vahiylerin yazılıp derlenmesinden oluşan kutsal kitab”a
    isim olmuştur.110 Kur’an okumak ise, “ezberden veya yüzüne bakarak Kur’an
    lafızlarıyla konuşmak; âyetleri ve onlardaki mânâyı anlayarak zihne nakşetmektir.”
    Görüldüğü gibi okumak hem kelime veya harfleri sese çevirmek,
    hem de lafzın ve mânânın şuuruna varmaktır. Bunu gerçekleştiren kişiye
    de, kaarî-okuyan denir.111
    Demek ki Kur’an’ı okuma, bir bakıma onu anlamaya denk bir söz
    olmaktadır. Asıl önemli olan da, Kur’an’ın içindekini anlayıp ona göre
    bir hayat tarzı çizmektir.112 Kur’an, Peygamber’e (s.a.s.), tutarlı bir bütün
    oluşturacak şekilde ve belli bir düzen içinde indirilmiştir. O, kendi
    bütünlüğü içinde ve düşünerek okunması halinde, doğru anlaşılabilir.
    Öyleyse Kur’an, insanın aklına ve kalbine iyice yaklaştırılmalı, düşünüp
    anlamayı hedef alan bir yöntemle okunmalıdır.113 Şu halde ilk gelen
    âyetlerde istenen okuma, Allah’ın yaratışındaki sırları öğrenmek üzere
    vahyolunan bilgileri dikkatle izleme, tekrar ederek ezberleme ve özümseme
    anlamındadır. Zira okumak, sadece kalemle yazılmış şeyleri telaffuz
    etmekten ibâret değil, aynı zamanda varlık ve oluştaki gerçekleri görüp
    onlar üzerinde düşünmek; bunlardaki gizli bilgileri kavrayıp ortaya çıkarmaktır.
    Bu yüzden bilgi, Allah’ın insana verdiği ve vermeye devam
    ettiği en üstün değerlerden biridir. 114
    Okuma: Yazılı bir metnin harflerini tanıyarak ne yazıldığını anlamak,
    kıraat etmek, tilâvet etmek; yazılı bir metnin muhtevâsını kavramak ve öğrenmek
    demektir. Okumanın hayatımızdaki yerini ve önemini bilmeyen
    yoktur. Ama günümüzde ekonomik problemler, kapitalist düzenin çalışma
    109 Bk. 75/Kıyâme, 17-18; İsmail Cerrahoğlu, Tefsir Usûlü, s. 31-33
    110 Bk. M. İsmail İbrahim, Mu’cemu’l Elfâzı ve’l A’lâmi’l Kur’âniyye, s. 419
    111 Bk. M. İsmail İbrahim, a.g.e., s. 419
    112 Kur’an tilâvetiyle ilgili daha geniş bilgi için bk. Gazzâli, İhyâu Ulûmi’d-Din, I, 771-834
    113 Bk. 38/Sâd, 29. âyet
    114 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları, I, s. 13-14
    • 108 •
    Ahmed Kalkan
    şartları, televizyon, bilgisayar gibi teknolojik ve eğlenceye dayalı araçlar,
    boş vakitlerin okuyarak değerlendirilmesine engel olmaktadır. Okumayı
    bilmek yetmemekte, okumaktan zevk almamız da gerekmektedir. Gerekli
    gördüğümüz yerleri not alarak, tartıp tartışarak, düşünüp üreterek tekrarlayıp
    yankılaştırarak, benimseyip sindirerek, genişletip tazeleyerek, gözleyip
    örnekleştirerek, hayatta nasıl bir yer aldığını ve nasıl uygulanacağını
    değerlendirerek okumalıyız. Açlık yemekle giderildiği gibi, bilgisizlik de
    okumakla giderilir. Okumak bir gâye değil, bir araçtır. Niçin okuduğumuzu,
    okuduktan sonra bizde nasıl değişiklik olması gerektiğini değerlendirmemiz
    gerekir. Bir kitabı okuduktan sonra, eskisinden daha akıllı, daha
    şuurlu hareket edebilmeliyiz.
    Okuma eylemi, çok kapsamlı ve oldukça karmaşık bir eylemdir. İstenilen
    sonucu elde edebilmek için göz ve beyin arasında dikkatli bir işbirliği
    gerekir. Yani sayfada yazılı olan harflerin anlattığı fikirlerin tamamen
    kavranması şarttır. Okuma amaçlarımız da farklılık gösterir. Değişik okuma
    tekniklerine ve hızlı okumaya âşina olmak çok önemlidir. İlgili yazının
    uzunluğu, zorluğu ve konusuna göre doğru tekniğin seçilmesi gerekmektedir.
    Okumada kullanılan başlıca üç teknik; taramak, gözden geçirmek ve
    detaylı okumadır. İyi okumak, anlayarak okumak demektir. Okurken bütün
    akıl, bilgi birikimi ve hayal gücü harekete geçirilmelidir. Gözlerin kelimeler
    üzerinde dolaşması yetmez. Durulması ve düşünülmesi gereken yerler vardır.
    Altı çizilmesi, notlar alınması gereken yerler bulunabilir. Bütün benliği
    vererek açık bir zihinle okumanın gereği, fikir veren ciddi kitaplarda daha
    fazla ortaya çıkar.
    Kitap, size istediğiniz zaman ders vermeye hazır bir öğretmendir. Büyük
    insanlarla oturup sohbet etmenin, onlarla konuşmanın yolu “okumak”tır.
    Bir kitabı dikkatle okumak, onun yazarıyla saatlerce sohbet etmek demektir.
    Kitaplar, insanlar, ülkeler ve asırlar arasında bilgi alışverişini sağlayan
    araçlardır. Değerli kitaplar, insana düşünmeyi de öğretir. Okumak, anlama
    yeteneğini geliştirir, duyguları güzelleştirir, sezgi gücünü arttırır, olayları ve
    insanları anlamakta, problemleri çözmede yol gösterir. Mesleğinde, bulunduğu
    konumda yükselmek, başarılı olmak isteyenlerin yapması gereken en
    önemli işlerden biri okumak olmalıdır.
    Sadece kitap değildir okunması gereken. İnsan, tüm eşyayı, tüm
    varlığı, tüm olayları, hayatı ve öteki hayatı, duyguları, her şeyi okumalı,
    • 109 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    okuyabilmelidir. Eşyanın dilinden anlayacak şekilde, yabancı ve yerli dile
    sahip olmalıdır. “Oku!” emrinin yöneldiği şey, tek bir şey değildir. Ama
    okunacakların içinde kitap, kitapların içinde de “O Kitab” baş sırayı alır.
    Okumayı tavsiye ederken, Peygamberimiz’in “faydasız bilgiden Allah’a
    sığındığını”115 unutmayalım. Mideyi nasıl faydasız gıdalarla ve aburcuburla
    doldurmak zararlı ise, zihnin gıdası olan kitaplar için de aynı durum sözkonusudur.
    Beynin ve gönlün hastalanması, midenin hastalığından elbette
    çok daha kötüdür. Hazmedilmeyen gıdalar nasıl hastalıklara sebep oluyorsa,
    özümsenip hazmedilmeyen kitaplar ve bu tür okuma da kafanın ve
    gönlün hastalanmasına sebep olabilir. Bilgi, sindirildiği zaman hayata dönüşür.
    Bir kısmı düşünceyi, bir kısmı duyguyu, bir kısmı da eylemi besler.
    Beslemeyen bilgi, kendisinden Allah’a sığınılması gereken faydasız bilgidir.
    Gıda zehirlenmesi gibi bilgi zehirlenmesi de olabilir. Bilgiyi ölçme ve değerlendirmenin,
    bilgiyi elde etmek kadar, belki daha fazla önemi olduğunu
    unutmamalıyız. Elimize geçen her kitabı okumak, bazen ciddi zararlara sebep
    olabilir. Her kitabı değil, bizim için faydalı olacağına inandığımız güzel
    kitapları seçerek okumalıyız. Faydalıdan ziyade, en faydalı olanları seçmek
    ya da güvenilen bir büyüğün tavsiye ettiği kitaplardan, program dâhilinde
    okumak en güzelidir.
    Okumak, sadece boş zaman işi değildir. Okumayı boş zaman işi kabul
    edenler, onu çekirdek çitlemek, pul koleksiyonu yapmak türünden çok
    basit görmüş ve teferruat saymış olurlar. Okuma dürtüsü, bilgi ve hikmet
    sevgisinden kaynaklanmalıdır. O zaman okumak, bir zahmet değil; bir lezzet
    halini alacaktır. Bu zevki tadan biri, okumayınca rahatsız olur, sanki
    bir tarafının eksildiğini hisseder. Kitaplar sadece bilgiyi öğretmezler, aynı
    zamanda hayatı da öğretirler.
    Elektronik ve dijital yazıların, çağdaş insanı olanca kuşatmasına rağmen,
    kitabın önemi devam edecektir. Kitaplar, bilginin en sâdık taşıyıcıları
    olmayı sürdürecektir. Kitaba alternatif olarak çıkartılan bilgi taşıma araçlarının
    hayli baştan çıkarıcı câzibesi bile kitabı tahtından etmeyi başaramamıştır.
    Her alanda ve her şeyde olduğu gibi, doğruyu, iyiyi, güzeli kitap
    konusunda aramak, okurların başta gelen görevidir.
    115 "Allah'ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan duâdan, doymayan nefisten ve fayda
    vermeyen ilimden Sana sığınırım." (Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711)
    • 110 •
    Ahmed Kalkan
    Ciddi kitapları ve özellikle Kur’an’ı bütün dimağımızı, bütünü ruhumuzu
    ve şuurumuzu vererek okumalıyız. Okuduklarımız üzerinde düşünmeli
    ve hayatımıza daha iyi yön verebilmeliyiz.
    Unutmayalım, bütün kitaplar bir Kitab’ı daha iyi anlamak için olmalı,
    ya da bütün kitapları bir tarafa koyarak Allah’ın Kitabı Kur’an’ı, hayata tatbik
    edip hâkim kılmak için, canlı Kur’an olmak gâyesiyle okumalıyız.
    Günümüz İnsanı ve Okuma
    Nüfusu 7 milyon civarında olan Azerbaycan’da kitaplar ortalama
    100.000 tirajla basılırken; 75 milyonluk Türkiye’de 1.000 veya 2.000 olarak
    basılır. Gelişmiş ülkelerde kişi başına kitaba harcanan para, yılda ortalama
    100 ABD doları iken, Türkiye’de 10 doların altındadır. Amerika’da 72 bin,
    Almanya’da 65 bin, İngiltere’de 48 bin, Fransa’da 39 bin, Brezilya’da 13 bin,
    Türkiye’de ise sadece 6 bin 31 çeşit kitap basılıyor. Japonya’da yılda toplam
    olarak 4 milyar 200 milyon adet kitap basılıyor. Türkiye’de ise yalnızca 23
    milyon. Japonya’da kişi başına düşen kitap sayısı yılda 25, Fransa’da 7, Türkiye’de
    ise yılda 12 bin 89 kişiye 1 kitap düşüyor. Türkiye’de her 100 kişiden
    sadece 4 kişi kitap okuyor. Birleşmiş Milletler İnsanî Gelişim Raporu’nda,
    kitap okuma oranında Malezya, Libya ve Ermenistan gibi ülkelerin bulunduğu
    173 ülke arasında Türkiye, 86. sırada. Türkiye’de yüksek öğrenim görenlerin
    oranı 1965’e göre 14 kat arttı. Ama yüksek öğrenim mezunlarının
    kitap okuma oranı 1965’in de altında kaldı.
    Türkiye’de dergi okuma oranı: % 4, kitap okuma oranı: % 4,5, gazete
    okuma oranı: % 22, radyo dinleme oranı: % 25, televizyon izleme oranı:
    % 94. Türkiye’de yaşayan insanlar, her akşam ortalama 4 saat televizyon
    karşısında. Bu saatlerin toplamı ayda 15 gününe (bir iş günü sekiz saat hesabıyla)
    tekabül eder. Sanki hayatı yaşamıyor, sadece seyrediyor insanımız.
    Üstelik seyrettiği hayatla yaşadığı hayat arasında hiçbir bağlantı yok. Televizyonda
    izlenen aileler, müslümana yabancı, İslâm kültürüne ve inancına
    tümüyle uzak. Tv. Programları, tümüyle zamanı kemiriyorlar.
    Okunan kitaplar içinde Kur’ân-ı Kerim’in oranını merak edip araştıran
    bile çıkmamış. Elbette müslümana yakışacak oranda olduğu söylenemez.
    Bu kadar az kitap okunan ülkede, kitap okuyanların ne tür kitap ve dergi
    okudukları da, çok satanlar listelerinden ve hangi kitapların kaç baskı yap•
    111 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    tığından belli oluyor. Hayatında onlarca kitap okuyanlar, hâlâ Kur’an meali
    ve tefsiri okuyacak zaman bulamıyorlar. Okul kitabından, Ahmed’in, Mehmed’in,
    hatta John’un, Mary’nin kitabını okumaya fırsat bulanlar, Allah’ın
    kitabını okuma ihtiyacı hissetmedilerse, bu insanlara ne denir? “Kitapsız”
    diye bir kelime var, dilimizde, hakaret olarak kullanılan. Allah’ın kitabını
    hayatın merkezine koymayan, hayat kitabı edinmeyen, onu okumayan, hayatına
    geçirmeyen, onsuz yaşayan insanlar için kullanılır bu ifade. Şimdi
    tam günümüz insanını tanıtıyor bu kelime. Bu tür insanlar, kabirde ya da
    âhirette: “Kitabın ne?” sorusuna, büyük ihtimalle “filan gazete, filan tv. kanalı,
    falanın romanı, filanın nutku” gibi cevaplar verecekler istemeseler de.
    2- Besmele (b’ism-i Rabbike)
    Besmele: Tâğutun adıyla, onayıyla değil; Allah’ın ismiyle ve izniyle
    bir işe başlandığını ve yapılan tüm işlerde her şeyden önce Allah’ın rızâsının
    amaç edildiğini gösteren bir simgedir.
    Bu âyeti oluşturan temel sözcüklerden ikincisi, isimdir.116 Tek başına
    anlaşılır bir mânâ taşıyan, canlı ve cansız soyut ve somut varlıklara ad olan
    kelimeye isim denir.117 Kur’an okumaya Rabbin adıyla, yani Allah’ın ismiyle
    başlanmalıdır. Çünkü hem Kur’an’ı vahyeden, hem de insana onu anlama
    yeteneği bahşeden Allah’tır.118
    Besmele: “Bismillâhirrahmânirrahîm” sözünün kısaltılmış şekline denir.
    Hayırlı ve helâl bir işe başlarken, Allah’ın adını anmak ve bu adla işe
    başlamak için besmele çekilir. Bismillâhirrahmânirrahîm: “Rahmân ve
    Rahîm Allah’ın adıyla (başlarım)” anlamına gelir. Besmeleyi “esirgeyen,
    bağışlayan Tanrı’nın adıyla” gibi yanlış; yanlış olduğu kadar gaflet ve cehâlet
    kokan tercümeyi kabul etmek mümkün değildir. “Allah” lafzı, özel isim
    olduğu ve Yaratıcımızın tüm güzel isimlerini içinde barındıran bir anlam
    taşıdığı için başka bir dile tercüme edilemez. Ayrıca “esirgeyen” tâbiri çok
    yanlış bir tercümedir. Türkçede “esirgemek”, daha çok olumsuz bir sıfat anlamında
    kullanılır. Saklamak, korumak gibi anlamlarından daha çok; kıyamamak
    ve cimrilik yapmak mânâlarında kullanılır ki Allah’ın Rahmân
    116 İsim kelimesi, sözlükte “yükselmek, yücelmek, bir şeyin zihinde doğmasını sağlayan işaret ve alâmet” gibi
    anlamlar taşıyan s-m-v kökünden türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l Arab, XIV, 397-403).
    117 Bk. M. İsmail İbrâhim, Mu’cemu’l Elfâzı ve’l A’lâmi’l Kur’âniyye, s. 253
    118 Bk. 56/Vâkıa, 77-80; 55/Rahmân, 1-4 vb.
    • 112 •
    Ahmed Kalkan
    sıfatının kesinlikle karşılığı değildir. Kur’ân-ı Kerim’in ilk nâzil olan âyet-i
    kerimesi, “Yaratan Rabbinin adıyla (besmele çekerek) oku!”119 mealindeki
    âyettir. Bu “Rabbinin ismiyle oku” emri, sadece Önderimiz, Peygamberimiz
    için değil; bütün mü’minleredir. Mü’minler, meşrû (şer’î, mubah) herhangi
    bir işe başlarken besmeleyi unutmazlar. Çünkü bilirler ki, “besmeleyle başlanmayan
    herhangi bir işte bereketsizlik ortaya çıkar.” 120 Kur’an okurken,
    hayvan keserken, abdest alırken, namaz kılarken, avcılık yaparken... besmeleyi
    ihmal etmezler.
    Kur’ân-ı Kerim’de “Fir’avn” kıssası haber verilirken, sihirbazların “bi-izzet-
    i Fir’avn” (Fir’avn’ın izzeti için) diyerek asalarını yere bıraktıkları beyan
    edilir.121 Fir’avn, Mısır’ı tanrı kabul ettikleri “Ra” adına yönetirdi. Tabii bu,
    bugünkü çağdaş ideolojilerden farklı bir tutum değildi. Sosyalist ülkelerin
    yöneticileri, başta Karl Marx olmak üzere, Lenin ve diğer teorisyenler adına
    sistemi sürdürürler(di). Kapitalizmde de durum bundan farklı değildir. Genel
    olarak her ülkede iktidar durumunda olan ideoloji, aynı metodla ayakta
    tutulur. Her işe başlarken, o ideolojinin kurucusunun adını anmak zarûrettir.
    Dolayısıyla Fir’avn’a bağlı olan sihirbazların kıssasında bu hususun
    beyan edilmesi, sürekliliğinin bir belgesidir. 122
    İslâm’dan önce Araplar, işlerine “bismi’l- Lât ve’l-Uzzâ” diye putlarının
    adıyla başlarlardı. Hanifler ise, Tevhid dininin kalıntısı olarak, “bismikellahümme”
    derlerdi. Haniflerin bu âdeti İslâmiyet’in ilk yıllarında da devam
    etmiştir. Neml sûresindeki besmele âyeti123 nâzil olduktan sonra besmele
    son şeklini almıştır. Hz. Peygamber, hayatının sonuna kadar hep bu ibareyi
    kullanmış, besmelenin yazıldığı ilk satıra başka hiçbir şeyin yazılmamasını
    da emretmiştir. “Besmele ile başlanmayan her iş bereketsiz ve güdüktür.”124
    buyuran tek Önderimiz Rasûlulah’ın, günlük hayatındaki birçok iş münasebetiyle
    besmele çektiği ve besmeleyi tavsiye ettiği bilinmektedir.
    Bir müslüman besmele çekmekle, “nefsim veya başka bir varlık adına,
    tâğut adına değil; Allah adıyla, O’nun rızâsı için ve O’nun izniyle başlıyorum.”
    demek ister. O’nun Rahmân ve Rahîm isimlerinin tecellî etme-
    119 96/Alak, 1
    120 İbn Mâce, Hadis no: 1894
    121 26/Şuarâ, 44
    122 Yusuf Kerimoğlu, Kelimeler, Kavramlar, İnkılâb Y., 1/41
    123 27/Neml, 30
    124 İbn Mâce, hadis no: 1894
    • 113 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    sini beklediğini, böylece hem dünya hem de âhiret saâdeti dilediğini ifade
    etmiş olur. Giriştiği işe güç yetirebilmesi için gerekli olan kudretin yüce Allah
    tarafından ihsan edilmesini temenni ettiğini belirtmiş olur. Kendisinin
    devamlı olarak O’nun yardımına muhtaç olduğunu bildirmiş, böylece ezelî
    kudretin yardımını celbetmiş olur. Besmele çeken mü’min, “O’nun müsaadesiyle
    bu işi yapıyorum. Çünkü bu başladığım işin tamamlanmasında
    gerekli olan kuvvet O’nun tarafından bana verilmiştir. O bana bu kuvveti
    vermezse, ben bu işi tamamlayamam” demek ister. 125
    Kur’an ve Besmele
    Bismillâh ifadesi, Kur’an’da 3 yerde geçer.126 Bilindiği gibi, bismillâh “Allah’ın
    ismiyle demektir. Bu anlamdaki ifâdeler Kur’an’da toplam 18 yerde
    kullanılır.127 Besmele’yi oluşturan kelimeler Kur’an’da en çok tekrar edilen
    kelimelerdir. “Bismillâhirrahmânirrahîm” cümlesini meydana getiren kelimelerden
    “ism” (isim) kelimesi, türevleriyle birlikte 71 yerde geçer; aynı
    kökten gelen semâ ve çoğulu semâvât kelimelerini de ilâve edersek, isim
    kelimesinden türeyen kelimeler toplam olarak 381’e çıkar.
    Besmeleyi meydana getiren ikinci kelime olan “Allah” lafzı ise, Kur’an’da
    tam 2697 yerde kullanılır; ayrıca “ey Allah’ım” anlamına gelen “Allahümme”
    kelimesi de 5 yerde geçer. Üçüncü kelime olan “Rahmân” kelimesi,
    Kur’ân-ı Kerim’de 57, “Rahîm” kelimesi ise 115 yerde tekrar edilir. Rahmân
    ve Rahîm kelimelerinin kendisinden türediği “rahmet” ve türevleri ise
    Kur’an’da toplam 339 yerde geçer.
    Helâl ve hayırlı bir işe başlarken Allah’ın adını anmak, her müslümanın
    üzerinde titizlikle durması gereken görevlerindendir. Kur’ân-ı Kerim’de
    buna işaret eden pek çok emir vardır.128
    125 Şâmil İslam Ansiklopedisi, Şamil Y., c. 1, s. 226, 227
    126 Bismillâh İfâdesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 3 Yerde:) 1/Fâtiha, 1; 11/Hûd, 41; 27/Neml, 30.
    127 İsmullah veya İsmu Rabbike Terkiplerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 18 Yerde:) 5/Mâide, 4; 6/
    En’âm, 118, 119, 121, 138; 22/Hacc, 28; 34, 36, 40; 55/Rahmân, 78; 56/Vâkıa, 74, 96; 69/Haakka, 52; 73/
    Müzzemmil, 8; 76/İnsân, 25; 87/A’lâ, 1, 15; 96/Alak, 1.
    128 2/Bakara, 200; 4/Nisâ, 103; 73/Müzzemmil, 8 gibi
    • 114 •
    Ahmed Kalkan
    İlk inen âyette besmele çekmek emredildiği gibi, mushaf olarak tertip
    edilen Kur’ân-ı Kerim’in ilk âyeti de besmeledir. Besmele, Kur’ân-ı Kerim’in
    114 sûresinden 113’ünün giriş cümlesi olarak yer almaktadır. 27/
    Neml sûresin 30. âyetinin de bir bölümüdür. Dolayısıyla Kur’an’da 114 yerde
    “bismillâhirrahmânirrahîm” vardır.
    “O (mektup) Süleyman’dandır, ve o “bismillâhirrahmânirrahîm”le (Rahmân
    ve Rahîm olan Allah’ın adıyla) (başlamakta)dır.” 129
    “(Nuh) dedi ki: ‘Gemiye binin! Onun yüzüp gitmesi de, durması da bismillâh
    ile/Allah’ın adıyladır. Şüphesiz ki Rabbim çok bağışlayan, pek merhamet
    edendir.” 130
    “Atalarınızı andığınız gibi, hatta daha çok, daha kuvvetli bir şekilde Allah’ı
    zikredin/anın.” 131
    “Namazı kıldıktan sonra da, ayakta, otururken ve yanlarınız üzerinde
    yatarken (daima) Allah’ı zikredin/anın.” 132
    “Rabbinin adını an. Bütün varlığınla, ihlâsla O’na yönel.”133
    “Sabah akşam Rabbinin adını an.” 134
    Besmeleye vücut veren 4 kelime (isim, Allah, Rahmân, Rahîm) ‘den 3’ü
    Allah’ın isimleri olup, bunların 2’si bağış, merhamet, cömertlik, affetmek
    gibi anlamlar taşımaktadır. Kur’an’ın ilk cümlesine bunları koyarak, temel
    konusu ulûhiyet ve insan - Allah ilişkisi olan Kur’an’da hâkim olan ögenin
    rahmet ve merhamet olduğuna Rabbimiz dikkat çekmektedir. Rahmân ve
    Rahîm’in kökü olan rahmet kelimesi Kur’an’ın açık beyanlarına göre Allah’ın
    hâkim niteliğidir. 21/Enbiyâ sûresi 107. âyette Son Peygamber’i de
    Kur’an “âlemlerin rahmeti” olarak nitelendirmektedir. O halde, şunu rahatlıkla
    söyleyebiliriz: Kur’an’ın tanıttığı Allah, yarattığı mahlûkata, her şeyden
    129 27/Neml, 30
    130 11/Hûd, 41
    131 2/Bakara, 200
    132 4/Nisâ, 103
    133 73/Müzzemmil, 8)
    134 76/İnsan, 25
    • 115 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    önce rahmet sıfatıyla tecellî etmektedir.135 İslâm’ı korku dini, Allah’ı sadece
    korkulacak bir zât olarak göstermeye çalışan besmelesizlere en büyük darbe,
    besmeledeki rahmet ve merhamet ifadeleridir.
    Besmelenin Anlam Derinlikleri
    İslâm ahlâkı, incitme, öldürme ifade edecek davranışlarda ve bu davranışlara
    müsaade eden sözlerde besmeleyle başlamayı yasaklamıştır. Savaşmaya
    müsaade eden ve putperestlere ültimatom içeren Tevbe sûresi,
    besmelesiz başlayan tek sûredir. Eti yenen hayvanların kesimi ve avlanması
    sırasında besmeledeki Rahmân ve Rahîm sıfatlarının anılması uygun görülmemiştir.
    Hayvan keserken “bismillâh” veya “bismillâhi Allahu Ekber”
    denilir.
    Kur’ân-ı Kerim’in konusunun; Allah ile evren, özellikle de insanlık âlemi
    arasındaki münasebeti bildirmekten ibâret olduğunu söylemek mümkündür.
    Besmelenin başındaki “ba” edatı (“b” harfi) bu münasebeti ortaya
    koymakta ve kulun, Yaratanından yardım isteyerek hep O’na bağlı kalışını
    ifade etmektedir. Hz. Ali’ye atfedilen meşhur bir söz vardır: “Kur’an’ın tümü
    Fâtiha sûresinde eksiksiz özetlenmiştir. Fâtiha’nın özeti de besmeledir. Besmele
    de “b” harfinde özetlenmiştir. Dolayısıyla besmele’nin b’si Kur’an’ın
    özetidir.” İlk plânda abartılı gibi gelen bu ifade doğrudur. Arapçada harf-i
    cer olan “b” ilsak içindir. Türkçe tam karşılığını, “..... ile .....” şeklinde gösterebiliriz.
    Kendi başına bir anlamı olmayan bu harf, en az iki kişi arasındaki
    bir ilişkiyi belirten bağlaçtır. “Ahmed ile Mehmed” örneğinde olduğu gibi.
    Aralarında bir münasebet, bir bağ olmadan bu bağlaç kullanılmaz. Besmele’de
    deki “B” aralarında alâka olan iki tarafı belirtir. Bu tarafların biri, besmeleyle
    işe başlayan kul; diğeri Allah’tır. “B” Allah ile kul arasındaki ilişki
    ve bağı anlatır. Kur’an’ın ana konusu ve temel vurgusu, insanla Rabbi arasındaki
    kulluk-ilâhlık münasebetidir. Rubûbiyet ve ubûdiyet alâkasıdır. “B”
    harfi de bu ilişki ve bağı içerdiği için Fâtiha ve Kur’an’ın özeti olmuş olur.
    Arapça cümle yapısı itibariyle besmeleden önce “ba”nın ilgili bulunduğu
    mahzuf bir fiil vardır. Bu, besmele ile başlanacak herhangi bir fiildir:
    “Bismillâh diye başlıyorum”, “Allah’ın ismiyle kalkıyorum, okuyorum, hayvan
    kesiyorum...” gibi. Böylece Allah ile kul arasında sevgiye dayalı olan
    135 Kur'an'ın Temel Kavramları, s. 66
    • 116 •
    Ahmed Kalkan
    derûnî münasebeti ifade eden besmele, İslâm’ın bir sembolü ve her iyiliğin
    anahtarıdır. Kişi ile Allah arasındaki bu ilişki, sadece Allah’tan yardım istenip
    O’ndan medet umulacağını136 idrâk etmektir. Kendisi âciz olan, korunmaya
    muhtaç kimselerin başkalarını koruması mümkün olmadığını
    bilip her şeye kaadir Allah’ın kapısını çalmaktır besmele. Besmele, bütün
    iyiliklerin, tüm güzelliklerin O’ndan olduğunu kabul edip O’nun müsaade
    ettiği şeylerin O’nun adıyla yapılması sâyesinde daha da güzelleşeceğini
    anlamaktır.
    Besmele, Allah’la Yapılan Bir Sözleşme Gibidir
    Evet, Besmele, Allah’la yapılmış bir sözleşme gibidir. Allah, Rahmân
    ve Rahîm sıfatlarıyla bize merhametle muâmele edeceğini vaadediyor; biz
    de, imtihan için bize verilen irâdeyi istismar etmeyeceğimizi ve O’nun ilkelerine
    bağlı kalacağımızı besmeleyle kabullenmiş oluyoruz. Besmele,
    Allah’ın tesbit ettiği kulluk programını kabul etmektir. Besmele çeken kul,
    şöyle demiş olur: “Yâ Rabbi, şu an, kulluk maddelerinden birini işleyeceğim.
    Senin ismini anıyor ve iznini istiyorum.”
    O yüzden haramlara besmele çekilmez. Besmeleden maksat, yapılan
    işte bereketin artmasını taleptir. Haram veya mekruh bir fiilin çoğalması
    ve bereketi istenemez. Haram meclislerde, meyhane ve kumarhane görevi
    yapan kahvehanelerde otururken, faizli işlemlerde bulunurken, yalan ve
    kandırma içeren ticari ilişkilerde, haram sayılan programlar izlerken besmele
    çekilmez. Haram olduğu tartışmalı olan hususlarda ve harama yakın
    mekruhlarda da besmelenin çekilmesi, vebali büyütür.
    En doğrusu, Allah’ın isminin anılamayacağı bu tür davranış ve eylemleri
    terk etmektir. Unutulmamalıdır ki, haram olan eylemlerde besmele
    çekilmez. Kâmil bir müslüman da, besmele çekemeyeceği bir işi yapmamaya
    özen gösterir. O yüzden, besmele insanı eğitir, terbiye eder, kötülüklerden
    uzak tutar. Çünkü besmele çeken bir kimse, ağzından çıkan ifade
    ile yaptığı eylem arasında bir paralellik kurmak zorunda olduğunu, eliyle
    dilinin birbirini yalanlamaması gerektiğini düşünür. Besmele, kötülük ve
    haramları işlemeye hakkımız olmadığını bize hatırlatır. Besmele, “Allah’ın
    adı ile” demektir; “Allah’ın adına” değil. Bu ikisi arasında önemli fark bu-
    136 1/Fâtiha, 5
    • 117 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    lunmaktadır. Müslüman her yaptığı şeye, her söylediği söze Allah’ın adı ile
    başlar. Allah’tan izin alarak; Ama Allah adına değil. İnsan beşer ve âciz olduğu
    için hatalar yapabilir. Allah adına demek; yapılana bir anlamda ilâhî
    özellik, günahsızlık, hatasızlık iddiası atfetmektir. O’nun adına iş iddiası,
    Allah’ın temsilcisi olma anlayışını, bu da ruhban sınıfını oluşturur. Tarihte
    Allah adına nice zulümler işlenmiştir. Teokrasi de budur. Kulun yaptığı iş,
    müslümanca olmalıdır ama beşerî özellik taşıdığından iddiasız olmalıdır.
    Besmeledeki “isim” kelimesi; ad, ad vermek anlamına geldiği gibi, -bi
    harf-i cerri ile de- yüceltmek, yükseltmek anlamına gelmektedir. Nitekim
    gökyüzü anlamında “semâ” kelimesi aynı kökten gelmektedir. O yüzden,
    “bismillâh”ın anlamı, “Allah’ı yücelterek” şeklinde de anlaşılabilir. 137
    Besmele, Her Peygamber ve Ümmetinin
    Kullandığı Bir Şifredir
    Besmele, sadece Muhammed (s.a.s.) ümmetine has bir anahtar değil;
    önceki ümmetlerin de kullandığı bir şifredir. Besmele’nin Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’den önceki peygamberler döneminde de kullanıldığını Kur’ân-ı Kerim’den
    anlıyoruz: Hz. Süleyman’ın, Saba kraliçesi Belkıs’a yazdığı İslâm’a
    dâvet mektubu bu cümleyle başlamaktadır. “O (mektup) Süleyman’dandır
    ve o bismillâhirrahmânirrahîm -Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla-
    (başlamakta)dır.”138 Hz. Nuh da tufandaki gemi yolculuğuna bu ifadeyle
    başlıyor. Gemiyi bu cümleyle hareket ettiriyordu: “(Nuh) dedi ki: ‘Gemiye
    binin! Bismillâhi mecrâhâ ve mürsâhâ -Onun yüzüp gitmesi de, durması da
    Allah’ın adıyladır.-”139 Bu vesileyle ifade edelim ki, ister sürücü ve ister yolcu
    olarak bindiğimiz tüm araçlara binerken besmele çekmek, Kur’an’ın işaret
    yollu tavsiyesidir.
    İnsanlık tarihi boyunca İslâm peygamberlerinin tümü tarafından bir
    şifre, bir anahtar olarak kullanılmıştır besmele. O yüzden, değişmez evrensel
    değerlerin öbür ismi olan İslâm’ın, değişmez değerlerinden biri de
    besmelenin verdiği bakış açısıdır. Bu bakış açısı, bize şu gerçekleri gösterir:
    Allah, insanın her işine karışır. İnsan, eğer Allah’ın yardımını istiyorsa, her
    137 İhsan Eliaçık, İslâm ve Sosyal Değişim, Bengisu Y., s. 24
    138 27/Neml, 30
    139 11/Hûd, 41
    • 118 •
    Ahmed Kalkan
    hayırlı işine Allah ile başlamak durumundadır. İnsan yaptığı her bir şeyde
    Allah’a olan borcunu hatırlamak ve O’na teşekkür etmek durumundadır.
    İşte bunlar, insanlığın değişmez değerlerinin değişmez göstergesidir.
    Her değerli iş gibi, Kur’an okumaya başlarken de Eûzü Besmele çekmek
    gerekir. “Kur’an okuduğun zaman kovulmuş şeytandan Allah’a sığın (Eûzü
    çek).”140 diye emreden Allah, okumaya besmeleyle başlamamızı da emretmektedir:
    “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” 141
    Kur’an’a başlarken, besmeleden önce istiâze gelir. Çünkü istiâze’yi aşmadan
    besmeleye geçilmez. Eûuzü ile Allah’ı yardıma çağırdıktan, O’nun
    yardımı ile şeytanları etkisiz hale getirdikten sonra, şirki ve şirke götüren
    şeytanî isyanları kendimizden uzaklaştırarak Allah’ı lâyıkı ile anabileceğimizi
    düşünüyoruz.
    Gönlümüzde ve düşüncemizdeki, dilimizde ve davranışlarımızdaki
    şeytanî pisliklerden temizlenerek tertemiz bir şekilde Allah’la beraber oluyoruz.
    Eûzü süpürgesiyle temizlediğimiz gönül ve dil sarayımıza Allah’ın
    ismini yazıyoruz. Tıpkı kelime-i tevhidde önce “lâ ilâhe” (hiçbir ilâh yok)
    deyip Allah dışındaki ilâh taslaklarını kaldırıp atarak gerçekleştirdiğimiz
    tevhidî temizlikten sonra, “illâllah” (ancak Allah var) dediğimiz gibi.
    Kur’an’a besmele ile başlarken, kullarına rahmet, acıma, lütuf ve bağışlaması
    sonsuz olan Allah’ı hatırlıyoruz. Kur’an’ın nüzûlünün bu sonsuz
    rahmetin bir yansıması olduğunu düşünüyor ve bu büyük nimeti anarak
    O’na hamdimizi, şükrümüzü vurguluyoruz. O’nun Rahmân sıfatıyla dünyada
    mü’min-kâfir herkese merhametine şahid oluyor, dünya hayatında bu
    nimetlerin kadrini bilerek verene teşekkür edip kulluğa/ibâdete, Kur’an’a
    yöneliyoruz. Rahîm sıfatının ise, âhirette adâleti gereği sadece mü’minlere
    merhamet edip, kâfirlere azab etmesi olduğunun bilincine vararak âhireti,
    cennet ve cehennemi hatırlayıp ümit ve korku arasında Kur’an okumaya,
    tefekküre başlıyoruz.
    Sadece Kur’an okurken değil; insan ve evren kitaplarını okurken, hayat
    mektebinde öğrencilik ve öğretmenlik yaparken de besmele şuuruna
    uygun davranmalıyız. Tüm eylemlerimizin dünyada O’na yaraşır, âhirette
    140 16/Nahl, 98
    141 96/Alak, 1
    • 119 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    de O’nun rızâsını kazandırır özelliklerde olmasına gayret etmeliyiz. Kur’an,
    besmeleyle başlıyor, biz de Allah’ın Kitabını Allah’ın ismiyle okuyoruz.
    Eğitimle ilgili eserler başta olmak üzere nice kitaplar, gazeteler, dergiler,
    besmele ile mi başlıyor? Öğrenciler için hazırlanan bazı din kültürüyle
    ilgili kitaplar, bir müslümanı “bu, benim dinim değil!” diye isyan ettirecek
    modern hurâfe ve tuğyanla dolu olabiliyor. Peki, İslâm’a ters içeriği kalarak
    yayınların besmele ile başlamasını tercih edebilir miyiz?
    Laiklik, resmî din kabul edilmediği için ve bazı İslâmî âdetlere ses çıkarılmadığından
    Arap ülkelerinin çoğunda televizyonlarda sunucular besmele
    ve hamdele ile başlıyor programlarına. Besmele ile başlanan programda
    ise Allah’ın yasakladığı neler yok ki?! Düşünün bir kere, İslâm düşmanlığını
    her fırsatta en rezil şekilde gösteren bir tv. kanalı, programlarını sunarken
    besmele ile başlıyor. İslâm’a her gün hakaretler yağdıran, ahlâksız bir gazetenin
    ilk satırında besmele yazıyor. Bu Allah ile, din ile alay olmaz mı? Haram
    katmerleşmez mi bu tavırlarla? Peki, “onlar besmele ile başlamasınlar
    da biz onlara bakarken besmele çekelim” diyebilir misiniz?
    “Yaratan Rabbinin ismiyle oku.”142 âyeti bizden sadece şekil ve lafızla
    değil; muhtevâ ile ilgili tavır beklemektedir öncelikle. Okuduklarımızın Allah’ın
    ismiyle okunması; Allah’ın izniyle, O’nun rızâsı için, O’nun yolunda,
    O’nu unutturmayan, O’na yaklaştıran yapıda olmasını gerektirir. Okumak
    gibi, artısı büyük olan bir eylemde besmele bilinci bunu gerektiriyorsa, diğer
    eylemlerimizde bu özelliklerin aranma zorunluluğu daha fazla olmaz
    mı?
    Besmele, Allah’tan İzin ve Onay İstemektir
    Bismillâh, “Evvel Allah (önce Allah)” deyip, O’na danışmak, yapacağımız
    herhangi bir işte Allah’ın onayını istemektir. Allah’ın adını her
    şeyin önüne geçirip yüceltmektir. Müşriklerin putlar adına yaşamaları ve
    onlar adına iş yapmalarına karşılık, biz Allah adına yaşayacağımıza, O’nun
    adıyla iş yapacağımıza söz vermiş oluyoruz. Bu yüzden dilimiz “Allah’ın
    adıyla” derken, diğer organlarımız da aynı şeyi söyleyebilmelidir.
    142 96/Alak, 1
    • 120 •
    Ahmed Kalkan
    Bu ise, her şeyimizle O’nun ölçülerine uygun olarak yaşamakla mümkündür.
    Aksi takdirde dilimiz “Allah’ın adıyla” derken; elimiz, ayağımız şeytan
    veya Allah’ın dışında başkaları adına iş yaparsa bu, tevhidle bağdaşmaz.
    “Bismillâh” diyor ve sonra ekliyoruz “Rahmân, Rahîm” sıfatlarını. Aslında
    “Allah” ismi, Cenâb-ı Hakkın tüm isim ve sıfatlarıyla birlikte Rahmân
    ve Rahîm sıfatlarını da içermektedir. Ama bunlar özellikle hem besmelede,
    hem Fâtiha sûresinin ilk âyetlerinde özel yer alır. Kur’an, Allah’ın
    rahmetle ilgili sıfatlarını öncelikle ve ısrarla vurgular. O’nun başka isim ve
    sıfatları değil de, özellikle Rahmân ve Rahîm sıfatları! Çünkü varlığımızı
    O’nun Rahmân ve Rahîm oluşuna borçluyuz. O’nun üzerimizdeki merhametiyle
    varız ve varlığımızı bu sâyede sürdürüyoruz. O’nun merhameti olmadan,
    nefes alıp vermemiz bile imkânsız. Bedenimiz, aklımız, ruhumuz
    hep O’nun rahmetinin birer eseri. Peygamberimiz’in ve vahyin bize gelişi
    de O’nun rahmetiyledir. İşte bunları hatırlamak için “Rahmân” diyoruz,
    “Rahîm” diyoruz.
    Rahmet, her çeşit âfetlerden kurtulup her türlü hayra ermektir. Rahmân,
    mü’min-kâfir ayırt etmeden tüm herkese hayat hakkı tanıyan, yaşaması
    için gereken şartları hazırlayıp nimetleri veren demektir. Rahîm
    ise, hak edenlere ve lâyık olanlara nimetini bol bol, sürekli olarak veren
    demektir. Bu yüzden Rahmân sıfatı, O’nun dünyadaki tecellîsi; Rahîm ise
    âhiretteki tecellîsidir. Rahmân ve Rahîm derken, hem dünyayı, hem âhireti
    hatırlıyoruz. Dünyanın âhiretten ayrı değil; âhiretin tarlası, hazırlık safhası
    olduğunun bilincinde dünyada da O’nunla, O’nun ölçüleriyle olmaya gayret
    ediyoruz. 143
    Besmele, Laik Mantığı Protestodur
    Bir mü’min, her eyleminin başına besmeleyi yerleştirmekle laik
    mantığa en büyük protestoyu yapmış olur. Besmele, insanın Allah’la iş
    yapması, Allah’ı işine karıştırmasıdır. Dolayısıyla besmele; ateizmi, materyalizmi,
    laisizmi reddir. Bu mânâda besmele, İslâmî dünya görüşünün
    anahtarı mesabesindedir. Laik dünya görüşü “besmelesiz” olmaktır. Laik
    olmakla olmamak arasındaki fark, besmeleli olmakla olmamak arasındaki
    143 Ali Akpınar, Namaz Duaları ve Sûreleri, Suffe Y., s. 23-24
    • 121 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    fark kadardır. Besmeleli yapılan iş, meşrûiyetini Allah’tan alır ve meşrû işlere
    besmele çekilir. Besmelesiz işlerse şeytana lâyıktır.
    Besmelesizlik demek olan laisizm, aynı zamanda şeytanî bir dünya görüşüdür.
    Bunun için Allah Rasûlü her eylemine “Rahmân, Rahîm Olan Allah’ın
    adıyla” başlayarak bu sapkınlığı mahkûm etmiştir. 144
    Besmele, müslümanın alâmet-i fârikalarından (ayırıcı özelliklerinden)
    birisidir. Mü’min, her vesileyle ve sık sık besmele çeker. Günümüzde “müslümanım”
    diyen insanların çoğu, yemek vb. bir iki şeyin dışında besmele
    çekme gereği duymuyor, her hayırlı şeye başlarken besmele çekmek, tarihe
    karışıyor. Yine, günümüzdeki insanların ağızlarından çıkan besmele,
    formalite icabı, âdet ve alışkanlık gereği söylenmiş gibi, ruhsuz ve cansız
    kelimelerden ibâret kalıyor. Mekanik bir telaffuzdan ibâret, şuursuzca dudaklardan
    dökülüveriyor. Adını andığı Allah’a isyanla meşgul bir işyerinin
    açılışında besmele okunarak kurdela kesilmesi, örneklerden sadece biri.
    Günlük hayatımızın her zaman diliminde Allah’ın ilkelerine ve hükümlerine
    bağlı olduğunu göstermek için her çeşit hayırlı işlere besmele ile başlar.
    Besmele ile Allah’a ilticâ eder, şeytânî düşünce ve eylemlerden O’na sığınarak,
    O’nun yüceliğini itiraf eder ve O’ndan yardım ister. Allah’ın rahmân sıfatını
    düşünerek, her çeşit nimetin Allah tarafından kendisinin istifadesine
    sunulduğunu düşünür, O’na şükürde bulunur. Rahîm sıfatını düşünerek de
    ümitsizliğe giden yolu tıkar, dünyada başına gelen musîbet ve zorlukların
    geçici olduğunu, esas ve sonsuz rahmetin âhirette tecelli edeceğini değerlendirir.
    Allah’ın adıyla başlamak bir işe… Allah’ın yolunda, Allah’ın belirlediği
    ölçüler içerisinde o işi sürdürebilmek… Müslüman olarak biz her işimize
    “besmele” ile başlarız. “Besmele” yaptığımız tüm işleri Yüce Rabbimizin
    “rehberliği” ve “onayı” doğrultusunda yapma bilincidir. “Besmele” her işimizin
    Yüce yaratıcımız tarafından görüldüğü, bilindiği ve kaydedildiğinin
    farkında olma bilincidir. “Besmele” yaptığımız her işten hesaba çekileceğimizi
    düşündüğümüz ve ona göre hareket ettiğimizi görme bilincidir. “Besmele”
    Hesap günü Yüce Rabbimize alnı ak ve günahla kararmamış bir yüzle
    varıp, huzura erme bilincidir. “Besmele” Allah adına var olma, Allah adıyla
    anlam bulma ve Allah yolunda yaşama bilincidir.
    144 Mustafa İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Y., s. 180
    • 122 •
    Ahmed Kalkan
    “Oku yaratan Rabbinin adıyla…” diye başlayan ilk vahyin sıcaklığını iliğimizde
    hissederek… O eşsiz cömert olan Yüce Rabbimizin nimetlerinin
    büyüklüğünün farkında olarak…
    Besmele Çekmenin Hükmü
    Besmelenin yerine göre farz, vâcip, sünnet, mendup, haram ve mekruh
    gibi hükümleri vardır. “Üzerlerine Allah’ın adı anılmayan hayvanların
    etinden yemeyin. Çünkü bunu yapmak Allah’ın yolundan çıkmaktır.”
    145 mealindeki âyet, hayvan keserken besmelenin farz olduğunu gösterir.
    “Yetiştirdiğiniz avcı hayvanların size tutuverdiklerinden de yiyin ve üzerine
    Allah’ın adını anın.” 146 âyeti de av üzerine hayvanı gönderirken veya av için
    silâh kullanırken, yani avcılık yaparken besmele çekmenin farz olduğunu
    belirtmektedir. Hayvan keserken besmelenin kasten terkedilmesi halinde,
    o hayvanın etinden yemek haramdır. Namaz dışında Kur’an okumaya başlarken
    sûrenin başında istiâze ve besmele âlimlerin çoğuna göre sünnettir.
    Namazda ise, Hanefî mezhebine göre her rekâtta Fâtiha’dan önce besmele
    sünnet; Şâfiî mezhebine göre farzdır.
    Önemli sünnetlerden ve yaygın muâşeret kurallarından biri de yemek
    yemeye başlarken besmele çekmektir. Konu ile ilgili hadis-i şerifte belirtildiği
    üzere147 başlanırken unutulduğu takdirde hatırlandığı zaman, “Başında
    da sonunda da Allah’ın adıyla” anlamında “Bismillâh fî evvelihî ve âhirihî”
    demek gerekir. Herhangi bir işe başlarken besmele çekmenin hükmü işin
    mâhiyetine göre değişir. Meselâ içki içmek, gasbedilen veya çalınan bir şeyi
    yemek gibi yasak fiillere besmele ile başlamak, onları meşrû saymak anlamına
    geleceği veya dinle alay hükmüne gireceği için haram kabul edilmiştir.
    Abdest almak, duâ okumak gibi ibâdetlerle, yenilmesi helâl olan gıdaları
    yemek, helâl şeyleri içmek gibi fiillere besmele ile başlamak sünnettir.
    Besmele, Allah’ı hatırlattığı, zikr olduğu, kul-ilâh ilişkisi ve kurallarını
    düşündürdüğü için, her meşrû eylemimize besmeleyle başlamak, sürüden
    ayrılıp seviye kazanmak ve işimize bereket katıp ibâdet sevâbı almaktır.
    Necâset mahallerinde besmele çekmek ise mekruh sayılmıştır. Cünüp ve
    145 6/En'âm, 121
    146 5/Mâide, 4
    147 Ebû Dâvud, Et'ıme 15; Tirmizî, Et'ıme 47
    • 123 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    âdetli olanların duâ ve senâ maksadıyla besmele çekmesinde bir sakınca
    yoktur. 148
    Besmele Şuurunun Mü’mine Kazandırdıkları
    Besmele şuuru, bize şu anlayış ve davranışları kazandırır (kazandırmalıdır):
    Müslümanın her işi Allah’ın adıyla ve O’nun emir ve müsaadeleri doğrultusunda
    olmalı.
    Müslümanın her işinde ‘evvel Allah’ olmalı. Yani mü’min, başlayacağı
    işi yapıp yapmama konusunda önce Allah’a danışmalı.
    Harama besmele çekilmeyeceği için, besmele çekemeyeceğimiz hiçbir
    işe girişmemeliyiz.
    “Besmelesiz iş ebterdir, yok olmaya mahkûmdur” 149 hadisinden anlıyoruz
    ki besmelesizler ve onların düzenleri devrilip yıkılmaya mahkûmdur.
    Kesilirken besmele çekilmeyen her hayvan murdardır, pistir. Besmeleyle
    ve besmele doğrultusunda olmayan her düşünce, fikir, iş ve düzen de
    murdar ve leş hükmündedir.
    Besmele Allah’tan yardım dilemedir. Allah ise, ancak Kendi yolunda
    olanlara yardım eder. 150
    Müslüman, her türlü davranışa İslâmî ölçüler ışığında başlamalı, eylem,
    hizmet ve faâliyet yaparken İlâhî rahmet ve merhamet üzere bulunmalıdır.
    Besmele bu bilinci yansıtmalıdır.
    Müslüman, bütün düşünce ve davranışlarında merhametle hareket etmek
    zorunda olduğunu besmeledeki rahmetle ilgili iki sıfatla idrâk etmelidir.
    148 İslam Ansiklopedisi, Diyanet Vakfı Y. c. 5, s. 531
    149 İbn Mâce, hadis no: 1894
    150 Ali Akpınar, a.g.e. s. 28
    • 124 •
    Ahmed Kalkan
    Müslüman, besmeleyi hayatının tamamına yansıtmalıdır. Şuursuz bir
    şekilde söylenen besmelenin, istenen faydayı sağlamayacağını bilmelidir.
    Besmele, müslümanın elini attığı her işte, adımını attığı her yolda Allah
    ile beraber olduğunun, O’nun yardımıyla iş yaptığının şuurunda olmasını
    sağlar/sağlamalıdır.
    Besmelenin her işte sürekli tekrar edilmesi, Allah’ı zikir olduğu gibi,
    müslümanın Allah’la rahmet üzerine iş yapacağına, O’nun izin verdiği şekilde
    davranacağına dair sözleşme yenilemesidir.
    Besmele, her işte Allah’tan yardım istemenin gerekliliğini, başarı ve zaferin
    Allah’a ait olduğunu unutmamak demektir. 151
    Besmeleyle, yapılan işi kendi adımıza, fakat Allah’ın ismi ve izniyle, Allah’tan
    yardım dileyerek yaptığımızı belirtiyoruz.
    Allah’ı yücelterek başladığımızda o iş, Allah için oluyor. O’nun dini için
    yapılan bir gayret şeklini alıyor.
    Şeytanın iğvâsına karşı direnme bilinci yenileniyor. Her işe besmeleyle
    başlamak hayatı anlamlandırıyor.
    Allah’ın sözünü toplum hayatının dışına iten kökten laik anlayış reddedilmiş,
    tüm müşrikler ve putperestlere muhâlefet etmiş oluyor. 152
    Mü’minler istiâze ve besmelenin şuuruna erdikleri gün, yeryüzünde
    hiçbir tâğutî iktidar gücünü muhafaza edemez. Çünkü eûzü-besmeleyi duyan
    şeytan ve tâğut çılgına döner, mahvolur. 153
    151 Abdullah Büyük, Müslümana Mesajlar, Suffe Y., s. 19
    152 İhsan Eliaçık, a.g.e. s. 22
    153 Yusuf Kerimoğlu, a.g.e. 1/42
    • 125 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    3- Rab (Allah’ın Rab ismi)
    Bu âyeti oluşturan temel kelimelerden üçüncüsü, Rabbdir.154 Rabb,
    Kur’an’da Allah lafzından sonra O’nun en çok geçen ismidir. Bu kavram,
    başka bir dilde tek kelimeyle kolayca ifade edilmeyecek kadar geniş kapsamlı
    ve zengin anlamlıdır. Bu mânâ nüanslarının hepsini birden tek kelimeyle
    dile getirmek mümkün olmadığı için rab kelimesi, hangi bağlamda
    kullanıldığına bakılarak mânâlandırılmalıdır. Ama onun öncelikli ve ağırlıklı
    mânâsının; “terbiye etmek, büyütüp yetiştirmek” olduğu söylenebilir.155
    Rab kelimesi, şekil olarak masdardır. Ancak bu sözcük, asıl anlamın
    dışında/müstear olarak fâil mânâsını ifade etmektedir.156 Çünkü Arapça’da
    bir şeyi büyütme/iz’am etme maksadıyla çoğu kez ism-i fâil yerine masdar
    kullanılır. İşte, Allah’ın rabliğinin kemâlini ifadeye koymak için mürebbî
    yerine rab kelimesi kullanılmıştır. Bu yüzden Kur’an’da Rab ismi, “bütün
    varlıklar âlemini yaratan, onları terbiye ederek geliştiren, maddî ve mânevî
    olgunluğa eriştiren, her türlü otoritenin nahâî kaynağı olan Allah” anlamına
    gelmektedir.157
    Rab kelimesi er-Rabb şeklinde yalnız Allah için kullanılır. Ama bu kelime,
    belirtilen er-Rabb şeklinde Kur’an’da hiç geçmez. Ancak, hadis dilinde,
    er-Rabb şeklinin, Allah anlamında kullanıldığı görülür.158 Rab ismi, Allah’tan
    başka varlıklar için, bir şeye eklenmeden/izâfe edilmeden tek başına
    kullanılmaz. Ayrıca bu ismin, Allah’tan başkası için kullanılması, hadis
    diliyle yasaklanmıştır.159 Rab kelimesi, Kur’an’da birkaç istisnâ dışında160
    her zaman muzaaf olarak sadece Allah’ı niteler. Genelde isim veya zamire
    eklenmiş olark gelen bu kelime, sadece iki âyette yalın halde ve nitelenmiş/
    mevsuf olarak görülür.161 Rab kelimesinin çoğul şekli olan erbâb, Allah’tan
    başka tanrılaştırılan varlıkları (sahte tanrıları) belirtmek için kullanılır.162
    154 Rabb kelimesi, sözlükte “terbiye etmek, besleyip büyütmek, yönetmek, efendi, sahip ve mâlik olmak” gibi
    anlamlar taşıyan r-b-b kökünün türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l Arab, I, 399-409).
    155 Bk. Hüseyin Atay, Kur’an’a Göre İman Esasları, s. 23 vd.
    156 Bk. Râgıb el-İsfehani, el-Müfredât, s. 336
    157 Bk. 1/Fâtiha, 2; 6/En’âm, 164; 7/A’râf, 54; 19/Meryem, 65 vb.
    158 Bk. Sehârenfûri, Bezlü’l Mecbûd, XIX, 214
    159 Bk. Sehârenfûri, a.g.e., XIX, 214-215
    160 Bk. 12/Yusuf 41, 42, 50; 79/Nâziât, 24
    161 Bk. 36/Yâsin, 58; 34/Sebe’, 15
    162 Bk. 12/Yusuf, 39; 3/Âl-i İmrân, 64, 80; 9/Tevbe, 31
    • 126 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an vahyinin başlangıcından beri Rab kelimesinin, insanlara ait olan
    zamirlere163 ve Allah’tan başka kimsenin sahip olamayacağı yirmiyi aşkın
    muazzam varlıklara izâfe edildiği/eklendiği görülür.164 Kur’an vahyinin bu
    kelimeye yüklediği aktif mânâ sonucu, Rab sözcüğü, Mekke döneminin
    sonlarına doğru sadece Allah’a ait bir isim haline gelmiştir. Bu aşamadan
    sonra kelimenin muzaaf olduğ şeyler gittikçe azalmış, hatta Medine devrinin
    son dönemlerinde inen vahiylerde Rab kelimesinin sadece Rabbu’l-âlemîn
    ve Rabbu’l arşi’l azîm şekli kullanılmıştır.165
    Kur’an vahyinin, başlangıçta ulûhiyeti en çok Rab kavramıyla anlatmasının
    temel nedeni, tevhid inancından uzaklaşmış insanların nazarında
    Allah isminin, rablik fiillerinden neredeyse tamamen tecrid edilmiş/soyutlanmış
    olmasıdır. Onlar, Allah’ı faâliyetleri sona ermiş ve insanlardan uzak
    duran bir ilâh olarak görüyorlardı. İşte Kur’an insandaki Allah inancının
    uzak bir anıya dönüşmesini önlemek için ulûhiyeti en çok rab kavramıyla
    anlatmıştır. Kur’an’ın, rab kelimesine yüklediği dolgun ve aktif mânâ sonucu
    bu sözcük, Allah’ın en has ismi haline gelmiş; böylece bütün insanlığa,
    Allah’tan başka hiçbir varlığın rablik hakkı olmadığı mesajı verilmiştir.166
    Allah “Göklerin, yerin ve bunların arasında var olan her şeyin Rabbidir. Öyleyse
    yalnızca O’na kulluk et, O’na kullukta devamlı ve sebatlı ol. Hiç, ismi
    O’nunla birlikte anılmaya değer bir başkasını tanıyor musun?” 167
    Alak sûresinin birinci âyetini oluşturan temel sözcüklerden dördüncüsü
    de, haleka fiilidir.168 Bu fiil, “ana maddesi ve modeli olmadan bir şey var
    etme”yi169 yahut “var olan bir şeyden bir başka şey icad etme”yi belirtmek
    için kullanılır.170 Kur’an’a göre yaratma fiilinin fâili, yani Yaratıcı, açık veya
    163 Bk. 96/Alak, 1, 3, 8; 55/Rahmân, 13-19; 42/Şûrâ, 15; 2/Bakara, 37, 258; 14/İbrâhim, 25; 29/Ankebût, 8;
    7/A’râf, 22 vb.
    164 Bk. 1/Fâtiha, 2; 6/En’âm, 164; 7/A’râf, 122; 9/Tevbe, 129; 19/Meryem, 65; 26/Şuarâ, 26, 28; 27/Neml, 91;
    37/Sâffât, 5, 180; 53/Necm, 49; 55/Rahmân, 17; 106/Kureyş, 3; 113/Felak 1; 114/Nâs, 1 vb.
    165 Bk. 5/Mâide, 28; 9/Tevbe, 129 vb.
    166 Bk. 1/Fâtiha, 2; 6/En’ân’âm, 164 vb.
    167 19/Meryem, 65; Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları I
    168 Haleka fiili, sözlükte yaratmak, var etmek, takdir etmek, düzgün biçimde oranlamak ve ölçmek gibi
    anlamlar taşıyan h l k kökünün türemiş şeklidir (Bk. Lisânu’l Arab, c. 10, s. 85-92)
    169 Bk. 96/Alak, 1; 6/En’âm, 1 vb.
    170 Bk. 96/Alak, 2; 55/Rahmân, 14-15 vb.
    • 127 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    takdirî olarak her zaman Allah’tır.171 Yaratılanlar ise; gökler, yer, yeryüzündekiler,
    cinler, insanlar, bütün canlılar, kısacası “her şey”dir.172
    Kur’ânî bir terim olarak Rab; varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek
    geliştiren, onları maddî ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine
    mâlik ve her şeye sahip olan Allah anlamına gelmektedir. Allah’ın
    umumi isimlerindendir. Kur’an’da Allah lafzından sonra en çok kullanılan
    isimdir; 968 defa geçer. Nüzul sıralamasında ilk âyette kullanılan isim/sıfat,
    Rab ismi olduğu gibi, Kur’an’ı açtığımızda bizi ilk karşılayan Fâtiha’nın
    başlangıcında da yine O’nun onlarca ismi arasından seçilerek başa alınan
    Rab ismidir.
    Kur’an’da Rab ismi, sonsuz kudreti ile her şeyi idaresi altına alan,
    yöneten, terbiye eden ve bunları yapabilecek kudrete mâlik olan Allah
    anlamına gelmektedir. Ayrıca, Rab ismi, her şeyi idare eden, koruyup gözeten,
    hâkimiyeti altında bulunduran ve gerçek Rab olan Allah’a, O’nun
    rubûbiyet bağına, mutlak tevhid ve tam bir kulluk şuuru ile bağlanmayı
    da ifade etmektedir. Allah’tan başkasının hükmünü hüküm edinmemek,
    O’nun dinini her şeyden üstün tutmak, bütün mahlûkatı O’nun mutlak
    hâkimiyetine teslim olmuş bilmek, Allah’ı gerçek Rab olarak tanımak demektir.
    Allah, kendi katında tek geçerli din olan İslâm’ı, insanları, kullara ve
    diğer varlıklara ibâdet etmekten kurtarıp, Allah’a kulluk etmeleri için göndermiştir.
    İslâm, insanları kulların zulmünden, Allah’ın adaletine götürür.
    Tevhid gerçeğinin birinci şartı, Rubûbiyette tevhiddir. Yani gerçek Rab ve
    Hâkim olanın tek bir Allah olduğuna inanmaktır. İkinci şartı da, kullukta
    tevhiddir; bu da Allah’tan başkasına kulluk etmemektir. İnsan, Rabbine
    ibâdet etmekle yükümlüdür. Müslüman, yalnızca Allah’a ibâdet eden kimsedir.
    Sadece Allah’a ibâdet ise, Allah’tan başkasını rab edinmemek, O’na
    hiçbir varlığı ortak koşmamak demektir.
    İslâm, insanları, birbirlerine kul olmaktan kurtaran hürriyet dinidir.
    Sadece İslâm dinidir ki, insanları bir olan Rabbe ibâdet etmeye çağırmış
    ve onları çeşitli bâtıl inançların yanlış sonuçlarından koruyarak, böylece
    onları Allah’ın dışındaki varlıklara kul olmaktan kurtarmıştır.
    171 Bk. 96/Alak, 1, 2; 87/A’lâ, 2; 71/Nûh, 15; 45/Câsiye, 22 vb.
    172 Bk. 6/En’âm, 102; 13/Ra’d, 16; 30/Zümer, 62 vb.
    • 128 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’da Rab Kavramı
    “Rab” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de tam 968 yerde geçer. Rab kelimesinin
    çoğulu olan “erbâb” 4 yerde ve bu kelimeden türemiş olan “Rabbânîyyûn” 3,
    “ribbiyyûn” ise bir yerde kullanılır. Toplam olarak “rab” kelimesi ve türevleri
    Kur’an’da 976 yerde tekrar edilir.
    Kur’ân-ı Kerim, besmeleden sonra “Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir”
    cümlesiyle başlamaktadır. Bu giriş oldukça ilginçtir. Vahy kitabı olan
    Kur’an söze Allah’a ait en önemli özelliği vurgulayarak, insanlara bu önemli
    gerçeği hatırlatarak başlıyor: Allah’ın Rabliği. Her türlü övgü, her türlü saygı
    ve itaat ifadesi, her türlü şükran duygusu ve bağlılık; bütün âlemlerin,
    âlem diye nitelediğimiz bütün varlıkların asıl sahibi, mâliki, yöneteni, bakıp
    gözeteni, koruyup ihtiyaçlarını gidereni, onlara dilediği gibi yön veren
    yüce güç sahibi Allah’a aittir. Kur’an, O’nun sözüdür ve O yaratıp şekil verdiği
    insanları müjdeliyor, korkutuyor, doğru yola dâvet ediyor. Çünkü O,
    âlemlerin Rabbi Allah’tır.
    Rab ismi, Kur’an’da Allah lafzından sonra en çok kullanılan isimdir. İlginçtir
    ki, ilk nâzil olan 30 sûrede “Rab” ismi 80 kez geçtiği halde, “Allah”
    ismi sadece 20 kez geçer. Buna göre Rab lafzı, Allah lafzının dört katı olmuş
    oluyor. Elbet bu gerçek, tesadüfle açıklanamaz.
    Kur’an, ilk mü’minlerin gönlünde sahih bir Allah inancını oluşturmayı
    hedeflemişti. Çünkü sorun insanları Allah’ın varlığına inandırma sorunu
    değildi. Câhiliye insanı Allah’ın varlığına zaten inanıyordu. Ama bu insanlar
    sahih Allah inancını kaybettikleri, Allah’ın olanı başkalarıyla paylaştırdıkları
    için sapıtmışlardı. Bu nedenle Allah, ilk indirdiği âyetlerinde
    insanların zihinlerinde kendi rabliğini silinmez bir biçimde yazmayı murad
    ediyordu. Bundan dolayıdır ki, yaratıcının en büyük ismi olan “Allah”ın
    dört katı olarak “Rab” ismi kullanılmıştı. Rabliği kabul edilmemiş bir Allah’a
    müşrikler zaten öteden beri inanıyorlardı.
    İşte Kur’an, Allah’ın rab oluşunu ilk mü’minlerin kalbine ve kafasına
    silinmez harflerle yazdıktan sonradır ki, taşın gediğine konduğunun delili
    olarak, tam sekiz ayrı yerde şu hitapta bulunuyordu: “Zâlikümüllahü Rabbüküm”
    173 “İşte bu Allah’tır sizin Rabbiniz” Yani, ancak Allah olan, Rabbiniz
    173 40/Mü'min, 62, 64
    • 129 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    olabilir, deniliyor. “Rabbimiz Allah’tır deyip sonra da dosdoğru olanlar” 174
    ebedî saâdetle müjdeleniyordu.
    Kur’an’da rabliğin belirgin özellikleri açık olarak bildirilmiştir. Bunların
    başında, insanlardan mutlak itaat ve kulluk istemek, insanlık hayatını ve
    varlıklar âlemini düzenleyen ilâhî nizamlar koymak, mutlak değer ölçüleri
    belirtmek gibi özellikler gelir. Bunlardan birini kendine tahsis eden insan,
    rablik iddiasında bulunmuş olur. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de, ibâdet edilecek
    tek rab olduğunu açık bir şekilde bildirmiş ve kendisine bu konuda şirk/
    ortak koşulmamasını istemiştir. Buna rağmen, insanların yine de Allah’tan
    başka varlıkları rab edindikleri görülmektedir. Bir kısım insanlar çıkıyor,
    Rabbe ait olan özellikleri kendilerine mal etmeye kalkışıyorlar. Sonra da insanları
    gerçek Rabbin emir ve yasakları dışında kendi koydukları kurallara,
    ilkelere, değer ölçülerine ve kendi düşüncelerine kayıtsız şartsız uymaya çağırıyorlar.
    Oysa bu durum, rablik iddia etmenin ta kendisidir. Bazı insanlar
    her ne kadar onlar için secdeye varmasalar da Allah’ın koyduğu hükümleri
    bırakıp, onların gayr-ı meşrû emirlerini benimseyerek dinlemek suretiyle
    onlara kul olma derekesine düşerler. Onların bu durumu Allah’tan başkalarını
    rab edinmeleri demektir. Kur’an’daki rable ilgili âyetler bu konuyu
    açıkça ortaya koymaktadır. 175
    Kur’ân-ı Kerim, sık sık, insanların ve bütün evrenin Rabbinin Allah
    olduğunu vurgulamaktadır. O, kendi irâdesiyle evreni ve içindekileri yaratıp
    şekil vermiş, biçimlendirmiştir. Yarattığı her şeyin tek sahibi ve maliki
    O’dur. O aynı zamanda yarattığı evreni ve içindekileri yönetmektedir, her
    şeye tasarruf etmektedir. Bu tasarruf etmenin içerisinde elbette yaratılmışların
    ihtiyacı olan şeyleri onlara karşılıksız vermek de vardır.
    Nefsine Bile Söz Geçiremeyen Rab Taslakları
    Âlemlerin tek Rabbi Allah’tır. Yarattıklarını besleyen, rızıklandıran,
    koruyan, gözeten... O’dur. Suyun derinliklerinde, ormanın ıssızlığında,
    toprağın altında, dağın tepesinde yaşayan, hasta, sakat veya sağlam, gözü
    olan-olmayan nice varlıklara rızık veren O’dur. İnsanın hizmetine sunulan
    sayısız nimetler bize Rabbimizi tanıtıyor. Bütün âlemler, tüm varlıklar;
    174 41/Fussılet, 30
    175 Y. Çiçek, F. Yıldız, Hamd Rab, Bir Y., s. 47-49
    • 130 •
    Ahmed Kalkan
    Rabbini tanıyor, O’na itaat ve kulluk ediyor.176 Bizim de fıtratımızda Rabbi
    tanıyıp kabul etmek ve O’na ibâdet etmek var. Kur’an bize Rabbimizi tanıtıyor.
    İnanmayan insanlar, eğer güçsüz (müstaz’af) iseler, çevrelerindeki rab
    taslaklarından birini rab olarak kabul ederler. Bu kula kulluk ve rab kabulü,
    çok farklı şekillerde ortaya çıkar. İnançsız ve güçsüz kişi, bazen özgür
    irâdesiyle, bazen reklâm ve aldatmacalarla kandırılarak, bazen tâğutların
    zorlamalarıyla piyasadaki rablerden birine veya birkaçına boyun eğer. Piyasada
    tedâvülde bulunan çeşit çeşit rab(!) vardır. Müzik ilâhından tutun,
    fuhuş tanrısına, futbolcudan tutun, artiste, yöneticilere kadar. Demokrasi
    var: Herkes istediği tâğutu, beğendiği putu seçmekte serbesttir. Allah’a gerçekten
    inanıp teslim olmayanlar, eğer kendilerinde güç ve otorite vehmediyorlarsa,
    başka bir Rabbe boyun eğmezler; kendileri rablik taslarlar.
    Rablik taslayan güçlüler (müstekbirler) üç kısma ayrılır: Siyasî, dinî ve
    iktisadî güçlüler. Siyasî güçlerin rablik taslamalarına örnek; Fir’avn, Nemrut
    ve onların izinden giden çağdaş yöneticilerdir. “(Fir’avn,) ‘Ben sizin en
    yüce rabbinizim’ dedi.”177 “Allah kendisine mülk (hükümdarlık ve zenginlik)
    verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim ile tartışmaya gireni (Nemrut’u)
    görmedin mi? İşte o zaman İbrahim: ‘Rabbim hayat veren ve öldürendir’
    demişti. O da: ‘Ben de hayat verir ve öldürürüm’ demişti. İbrahim: ‘Allah
    güneşi doğudan getirmektedir. Haydi sen de onu batıdan getir’ dedi. Bunun
    üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah zâlim kimseleri hidâyete erdirmez.” 178
    Dinî yönden ellerinde güç bulundurup rablik taslayanların örnekleri
    de Kur’an’dan öğrendiğimiz şekilde haham, papaz gibi din adamları, kutsallık
    atfedilen ölü veya diriler, yatırlar, efendiler. İktisadî rab taslakları da
    Karun’lar, emperyalistler, sömürücü azgınlar, azan, ezen ve üzenler ve de
    düzenler. Rablik iddiasında bulunanlar ve onları piyasaya sürenler aslında
    samimi değillerdir. Onlar sadece basit çıkarlarının peşinde olan, menfaat
    çarklarını döndürmek için böyle bir sahtekârlık düzeni kurup devam ettirmeye
    çalışanlardır. Ebû Leheb’in Peygamberimiz’e (s.a.s.) gelip “Müslüman
    olursam bana ne var, benim elime ne geçecek?” diye sorması üzerine Efendimiz
    cevap verir: “Başka müslümanlara ne varsa, sana da o var.” İnsanları
    176 41/Fussılet, 11
    177 79/Nâziât, 24
    178 2/Bakara, 258
    • 131 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    sömüren düzenlerini ve çıkarlarını müslüman olunca devam ettiremeyeceğini
    anlayan Ebû Leheb’in karşılığı şöyledir: “Bir köleyle beni eşit gören din
    olmaz olsun!” Kendisini güçlü gösteren insan, sanki bilmez mi, başkalarına
    ve her şeyden önce Allah’a muhtaç âciz biri olduğunu. “Lâ havle ve lâ kuvvete
    illâ billâhi’l-aliyyi’l-azîm: Güç ve kuvvet kimseye ait değildir; ancak
    yüce ve büyük olan Allah, güç ve kuvvet sahibidir.”
    Rab Olmayan Bir Tanrı Edinme İsteği
    Kur’an’da “ilâh” ifadesi putlar için de kullanılırken; “Rab” ismi putları ve
    tâğutları ifade için kesinlikle kullanılmaz. Kur’an, rablik vasfını sırf Allah’a
    hasretmiş, başkası için bu sıfatı kullanmamıştır. “Rab” olmayan bir tanrı
    edinme isteği, insanoğlunun en eski sapkınlıklarından ve de açıkgözlülüklerinden
    biridir. Çünkü rab olan bir tanrı, insanın varlığını kuşatan bir tanrıdır.
    Yapısı itibarıyla zulme ve cehle aşırı meyyal olduğunu vahiyden öğrendiğimiz
    insan, kendi varlığını kuşatan bir tanrı yerine; varlığını kuşattığı
    ve kontrol altında tuttuğu sahte bir tanrı edinmeyi şeytanî menfaatlerine ve
    nefsânî zaaflarına daha uygun bulmaktadır.
    Bu nedenledir ki hep işine karışmayan, nefsi, malı, vicdanı, duygusu,
    düşüncesi ve eylemi üzerinde söz ve karar, güç ve kuvvet sahibi olmayan
    bir uyduruk ilâh aramış; bulamamışsa kendi elleriyle icat ve imal etmiştir.
    Güneş, ay, deniz, nehir, inek, kurt, taş, tunç, ateş insanoğlunun bulduğu bu
    türden “rab olmayan” ilâhlarıdır.Gök tanrısı(!) gibi, hükmü göklere geçen,
    yağmur yağdıran, tabiata hükmeden; ama sokağa, okula, devlete, kanunlara,
    yaşayışa... karışmayan bir tanrı anlayışı var kimi çevrelerde. Rab olmayan
    tanrı; göklerde hâkim ve vicdanlarda mahkûm bir tanrı. Rabliği kabul
    edilmeyen, câmilere hapsedilmiş bir tanrı; câmilerin ve vicdanların dışına
    çıkamayan bir tanrı!
    Tabii bu da kurtarmamış, insan en sonunda Rab olan bir Allah’a inanmak
    zorunda kalınca, bu kez de laiklik sapkınlığına başvurarak varlığını ve
    birliğini tasdik ettiği İlâhın rabliğini inkâra kalkışmıştır. İşte böylece şirk,
    laiklik adı altında tedavüle sürülerek çağdaş insanın Rabbiyle olan ilişkisi
    bir kez de böylesine çağdaş bir yöntemle koparılmaya çalışılmıştır. Nasıl
    Allah’ın vahdâniyetini inkâra kalkışan antik müşrikler Hz. İbrahim’in hanif
    dinini tahrif ve tahrib etmişlerse, Allah’ın rabliğini inkâra kalkışan çağdaş
    müşrikler olan laikler de Hz. Muhammed (s.a.s.)’in hanif dinini tahrif ve
    tahribe yeltenmişlerdir.
    • 132 •
    Ahmed Kalkan
    Sevilenlerin Putlaştırılması; Allah’tan
    Başkasını Rab Edinme
    Allah’ın rab oluşu konusunda insanoğlunun düştüğü tek şirk, rubûbiyeti
    inkâr şirki değildir. Bu konuda düşülen bir başka şirk türü de, Allah’ın bu
    sıfatını Allah’tan başkasına vermek, O’ndan başkasını rabler edinmek biçiminde
    ortaya çıkmaktadır. “Hahamlarını ve râhiplerini Allah dışında rabler
    edindiler; Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa kendilerine tek ilâh olan Allah’a ibâdet
    etmeleri emredilmişti. O’ndan başka tanrı yoktur. O, onların şirk koştukları
    şeyden uzaktır.”179 Burada sorun “rab” edinilenin kimliği değildir. Bu,
    İsrâil oğullarının yaptığı gibi din adamları, zâhid ve âbid kullar, velîler ve
    hatta Hz. İsa gibi bir peygamber de olabilir. Sorun eylemin kendisidir ve
    o da Allah’tan başkasını rab edinmektir. İşte bunu Kur’an Allah’tan başkasına
    kulluk yapmak olarak niteliyor ve bu tavra da doğrudan şirk diyor.
    Yahûdileşme temayüllerinden biri olan Hz. Mûsâ ve Hz. İsa ümmetinin
    bu şirk türü aynen Hz. Muhammed ümmetine de geçmiş, bu ümmet de
    ulularını, din büyüklerini, velîlerini, evliya kabul edilen bazı diri ve ölüleri
    Allah’tan başka rabler edinme sevdasına düşmüşlerdir.
    Elbette bu rab ediniş, onların önünde secde etmek, onlara doğrudan
    ibâdet etmek biçiminde gerçekleşmiyordu. Yukarıdaki âyet nâzil olduğunda
    eski bir Hıristiyan din adamı olan Adiy b. Hâtem’i boynunda altın bir
    haçla gören Allah Rasûlü, onu bir put olarak nitelemiş ve atmasını öğütlemiş,
    ardından yukarıda meâlini verdiğimiz âyeti okuyarak şöyle tefsir etmişti:
    “Kuşkusuz onlar din adamlarına ve ulularına tapmıyorlardı. Lâkin
    onlar, şu sınıfların helâl kıldığını helâl kabul ediyorlar, yasakladıklarını da
    haram kabul ediyorlardı.”180 Başka bir âyet-i kerimede de Allah’tan başkalarını
    rab edinmek, isterse bu başkaları melekler ve nebîler olsun, müslüman
    olduktan sonra küfre dönmek olarak adlandırılır: “Hiçbir insana yakışmaz
    ki Allah ona Kitap, hüküm ve peygamberlik versin de ardından insanlara
    dönüp ‘Allah’ı bırakıp bana kullar olun’ desin. Fakat ‘öğrendiğiniz ve okuduğunuz
    Kitap gereğince Rabbe hâlis kullar olun’ der. Ve size ‘melekleri ve
    peygamberleri rabler edinin’ diye de emretmez. Siz müslüman olduktan sonra
    size inkârı emreder mi?” 181
    179 9/Tevbe, 31
    180 Tirmizî', Tefsir 10
    181 3/Âl-i İmrân, 79-80
    • 133 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Diriler yanında ölüleri bile nasıl rableştirmiş insanoğlu?! Kendine bile
    faydası olmayan bir ölüyü, bir yatırı nasıl rableştirerek putlaştırıyor? Yatırlara
    kurban kesmek, onlara karşı duâ etmek, ölülerden çocuk, nasip veya
    yardım istemek, çelenk koyar gibi, deftere yazı yazar gibi, dilekçe sunar gibi
    bez bağlamak, mum yakmak, Fir’avun’lar için yapılan piramitlere özenerek
    anıtmezarlar, kümbetler, kubbeler yapmak, tavaf eder gibi kabrin etrafında
    dönmek, kabre karşı kıyâma durmak, namaz kılmak, onun yüzü suyu hürmetine
    deyip Allah’la arasına aracı koymak, putperestlerin putlarını şefaatçi
    kabul etmelerine benzer bağımsız şefaat anlayışına sahip olmak ve buna
    benzer tavırlar ölüleri rab kabul etmenin örnekleridir. Yaşayan bazı insanlara
    kerâmet veya kutsallık atfetme adına Allah’a ait bazı vasıflar vermek de
    rableştirmeye ayrı örneklerdir.
    İnsanların önderlerini, din ulularını, büyüklerini, hatta peygamberlerini
    rabler edinmeleri sevginin ve bağlılığın cinayet derecesine vardığı bir
    aşırılık örneği. Allah bundan müslümanları şiddetle nehyediyor. Bir yahûdileşme
    temâyülü olan üstadını, ustasını, efendisini, şeyhini, hocasını Allah
    dışında rab edinme ifrâdının zıddı da, itaat halkasını boynundan atıp
    hevâsını ve nefsini ilâh edinme tefrîdidir. Elbette her ikisi de aşırılıktır. Bu
    ifrât ve tefrît aşırılıklarını iyi anlamak için rab edinmeyi nehyeden hemen
    tüm âyetlerde gelen “min dûnillâh” (Allah’ın berisinde -O’nunla birlikte veya
    O’nun dışında-) lafzını iyi anlamak gerek.182 Değilse, bu yaklaşım nefsi, hevâ
    ve hevesi rab edinmek183 demek olan mürebbîsizlik, ustasızlık, büyüksüzlük
    ve kılavuzsuzluğa delil olamaz.
    Kur’an’da nehyedilen rablik, Allah’a mahsus olan bir sıfatı O’nun dışında
    başkalarına vermek demeye gelen rabliktir. Terbiyesinde Allah’ı dışarıda
    bırakan bir terbiyecinin terbiyesini kabul, Allah dışında bir Rabbi
    kabulle eş tutulmuştur. Ancak mutlak mürebbî olan Allah’ın ilkeleriyle terbiyecilik
    yapmak, isterse bu terbiye mânevî değil de; besleyip büyütmekten
    ibâret maddî bir terbiye olsun, bu sınıfa girmez. Ortada Allah’la iddialaşmak
    yoksa orada terbiye eden de, terbiye edilen de suçlanamaz. 184
    182 3/Âl-i İmrân, 64; 9/Tevbe, 31
    183 45/Câsiye, 23
    184 12/Yûsuf, 23
    • 134 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’tan başkasını rabler edinme ifrâdının tefrîdi olan terbiyesizlik ve
    terbiyecisizlik, seviyesizlik ve hercailik de bir akîde sorunu olarak çıkıyor
    önümüze. Bu durumda kişi ipsizdir belki, ama zannettiği gibi hür değildir.
    Büyük bir kesimin birinci türden hastalığına karşı gösterilen tepki, bu ikinci
    tür hastalığı doğurmaktadır. 185
    Rab konusunda, televizyonlarla evlere rahatlıkla giren misyonerlik, mitoloji
    ve süpermenliği, he-man (hîmen)liği de sorgulamak gerekiyor. Filmleri,
    dizileri, çocuk filmlerini, çizgi filmleri değerlendirdiğimizde çoğunda
    “gökler hâkimi, kâinatın sahibi, filân tanrısı-tanrıçası...” gibi rab vasıflarının
    bir insana unvan olarak verildiğini ve uydurma tanrılıkları, rablikleri;
    tepkisiz, benimseyerek seyretmenin inançlardaki tahrib ve tahrifini düşünüverin.
    Kur’an, Allah’ın rab oluşundan söz ederken, O’nun göklerin, yerin ve
    ikisi arasındakilerin, doğunun batının, doğuların ve batıların; en fazla olarak
    da âlemlerin Rabbi olduğunu ısrarla vurgular. Allah, evreni yaratmakla
    kalmamış, âlemleri yetiştirip, kemâle erdirmiş, hükmünü icrâ etmiştir. Bazı
    filozoflar, “Allah, evreni yarattı ve bıraktı” gibi yanlış, yanlış olduğu kadar
    gözlem ve tecrübelere de zıt bir anlayışa düşmüşlerdir. Bu yanlış anlayış,
    sonunda, filozofların koyacakları kurallarla da yeryüzünde ilâhî ve ideal
    bir devlet ve hükümet kurulabilir düşüncesine varmıştır. Laikliğin temeli
    de bu sakat anlayıştır. Kur’an “Allah, âlemlerin Rabbidir”, “Sizi ve yaptıklarınızı
    yaratan Allah’tır.” âyetleriyle Allah’ın evreni kendi haline bırakmadığını
    açıklıyor.
    Allah, âlemlerin Rabbidir. Makro anlamda, şehâdet âlemi, gayb âleminin,
    yerlerin, göklerin, galaksilerin, güneşlerin, sular, okyanuslar âleminin,
    gezegenler ve yıldızlar âleminin... Rabbi Allah’tır. Mikro anlamda, bitkiler
    âleminin, insanlar, melekler, cinler âleminin, böcekler âleminin, kuşlar âleminin,
    milyonlarca tür ve cinsteki hayvanlar âleminin, mikroplar âleminin,
    görülen ve görülmeyen âlemlerin... Rabbi Allah’tır. Rivâyete göre, toplam
    sayısı on sekiz bin, ya da sayısını bilmediğimiz binlerce âlemi, bütün âlemleri
    yarattığı gibi; yetiştiren, hükmünü geçiren, tümünü yöneten Allah’tır.
    Allah açısından evrendeki her hareket Allah’a aittir.
    185 M. İslâmoğlu, İman Risalesi, Denge Y., s. 176 vd.
    • 135 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Her varlığın varlığı O’ndandır. Varlıklar, cisimleriyle değil; kendilerini
    cisim şeklinde gösteren içlerindeki varlık özüyle vardırlar; bu öz de bütünüyle
    Allah’tandır. Yani, hiçbir varlık, kendi halinde bir hareket yeteneğine
    sahip olmadığı gibi, böyle bir yetkiyle donatılmış da değildir. Mutlak güç
    ve kuvvet kaynağı sadece Allah’tır. İzafî olarak varlıkların fıtratlarında varmış
    gibi görünen ve adına bugün “tabiat kanunları” veya “içgüdü” denilen
    birtakım sebepler, gerçekte Allah’ın sürekli olarak evreni yeniden yaratması
    ve yenilemesinden başka bir şey değildir. Allah açısından sebep-müsebbip
    şeklinde bir ikilem asla söz konusu olamaz. Sebep de müsebbip de Allah’tır.
    Soruna izafi olarak varlıklar açısından yaklaşıldığında karşımıza bir sebep-
    sonuç ilişkisi çıkmaktadır. Ne var ki, bu ilişki, bazıları tarafından mutlaklaştırılıp
    âdeta Allah’ın ilâh ve rab olarak yerini almaktadır ki, bugün batının
    ve bazı müslümanların bilmeden vardıkları büyük yanılgı burasıdır;
    yani sebepleri putlaştırmak. Sözgelimi deprem olayında, sarsıntının maddî
    sebeplerini putlaştırarak depremin oluşumunu Allah adını hiç anmadan
    yorumlamak, sebepler ve tabiat kanunlarını rab kabul etmektir.
    Allah’ı sadece ilk yaratıcı veya ilk hareket ettirici olarak görmek, O’nu
    evrenden çekip çıkarmak, sonuçta O’nun rabliğini inkâr etmek demektir.
    Oysa Kur’an’ın ısrarla vurguladığı gibi, Allah, evreni ve içindeki bütün varlıkları
    “kudret elinde” tutmakta olup, dilediği biçimde yönetmektedir. Doğuda
    da, batıda da, yerde de gökte de idare yalnızca Allah’a aitttir. Her şey
    O’nun irâdesi, hükmü ve bilgisi altındadır. Hiçbir varlık, kendiliğinden bir
    hareket, yaşama ve davranma gücüne sahip değildir. Besleyen, büyüten,
    yediren, rızıklandıran, üreten, öldüren, dirilten hep O’dur. O âlemlerin
    Rabbidir.
    İnsana, yeryüzünde hiçbir varlığa verilmeyen üç önemli özellik verilmiştir:
    İrâde, konuşma ve bilgi. Allah’ın ilmi, irâdesi ve kelâmı mutlakken ve
    insan dâhil her şeyi kuşatmışken; insanın ilim, irâde ve kelâmı izafîdir, Allah’ınkilere
    tabi olmak zorundadır. Çünkü o yeryüzünde halife olarak vardır.
    Allah’ın irâdesi çerçevesinde dileyecek, O’nun ilminden bilgisini alacak
    ve O’nun kelâmı çerçevesinde davranacaktır. Ama eğer insan Allah’ın ilâh
    olduğunu kabul etmezse, bu kez kendi dileme ve bilgisini mutlaklaştırır ve
    sonunda dilediği biçimde eylemde bulunur. Yeryüzünde dilediği biçimde
    tasarruf etmeye kalkar, irâdesini kendi arzuları doğrultusunda kullanır. İşte
    bu da, Allah’ın rabliğini kabul etmemek, O’na bu noktada ortak koşmak
    demek olur.
    • 136 •
    Ahmed Kalkan
    Demek ki, Rab olarak Allah evrende mutlak tasarruf sahibidir. Yaratıklar
    arasında yalnızca insan teşrîî alanda bu rabliğe karşı çıkabilir. Yeryüzündeki
    tasarrufunu Allah’ın değil; kendi irâdesi doğrultusunda yapmaya kalkışabilir.
    Dünyadaki hayatı, istediği biçimde yönlendirmeye kalkar. Bunun
    için, Allah’ın kurallarına rağmen kendinden kurallar koyar. Böylece insan,
    kendi arzularını ilâhlaştırmış olur. Arzularının doğrultusunda yeryüzüne
    şekil vermeğe kalkınca da yeryüzünde rableşmiş olur. Bunun sonucunda,
    böylesi insanlara isteyerek itaat edenler de, Allah’ı değil; bu insanları rab
    kabul etmiş olurlar.
    Kur’an, Allah’ın mutlak rab olduğunu belirtirken, bazı insanların bilginlerini,
    râhiplerini, hahamlarını, büyük kabul ettikleri birtakım kimseleri,
    yöneticilerini rab edindiklerini, yani onların kendi hevâlarından uydurdukları
    ve hayatı düzenleyici kurallara bağlı kaldıklarını da vurgular.
    Sözgelimi, Hz. Mûsâ, Allah’ın mutlak anlamda rab olduğunu ilân ederken,
    Fir’avn, kavmine karşı, “en büyük rabbiniz benim”186 diye seslenir. Yine
    Kur’an, insanları, birbirlerini rabler edinmeyi bırakıp, yalnızca Allah’ı rab
    edinmeye çağırır. 187
    Kur’an’da rab ve melik sıfatları, insanla ilgili kullanıldığında ilâh kavramından
    önce gelmektedir. “De ki, sığınırım insanların Rabbine, insanların
    melikine, insanların ilâhına.” 188 Bunun nedeni oldukça basittir. İnsanların
    birinci derecede Allah’ın yolundan ayrılmalarının nedeni rablik ve melikliği
    kendilerine özgü kılma, yani Allah’ı yeryüzünden kaldırma sevdalarıdır.
    Eğer, Allah rab ve melik olarak insanların hayatına müdâhale etmeyecek
    olursa, bu durumda rablik ve meliklik; güçlü, kurnaz ve zengin insanların
    eline geçecek, bunlar da diğer insanlar üzerinde kolaylıkla rab ve melik
    olabileceklerdir. İnsan, arzularına, tutkularına kurban olmakta, arzularını
    dilediği gibi tatmin etmek ve dolayısıyla yeryüzüne ve yeryüzündeki gelir
    kaynaklarına dilediği ölçüde sahip olmak istemekte, bu da kendiliğinden
    daha başka insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmayı gerektirmektedir. İşte
    rablik iddia eden egemen güçlerin zorbalık ve zulümleri, bu anlayıştan kaynaklanmaktadır.
    İnsanlar, Allah’tan başka kimseyi rab kabul etmezlerse,
    zulüm en büyük desteğini de yitirmiş olacaktır. 189
    186 79/Nâziât, 24
    187 9/Tevbe, 31; 3/Âl-i İmrân, 64
    188 114/Nâs, 1-3
    189 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 148 vd.
    • 137 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Günümüz İnsanının Çeşitli Rableri
    Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri rable,
    yaşantılarında, hükümlerine teslim oldukları rabler aynı değildir. Teorik
    olarak inandıklarını ifade ettikleri Allah’ın rabliğini, vicdanlarına hapseden
    günümüz insanlarının pek çoğu, pratik hayatlarında Allah’tan başka
    rablerin emirlerine ve hükümlerine teslim olmaktadırlar. Üzülerek belirtelim
    ki, insanların pek çoğunun mâruz kaldığı en büyük tehlike, Allah’ı
    günlük yaşantılarında rab kabul edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü’min
    ve müslüman olduklarını söylerlerken, diğer yandan da Allah’ın emir ve
    yasaklarını bir tarafa atarak çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri önderlerinin
    emirlerine uyarlar. Onların koyduğu gayr-ı meşrû hükümlere gönüllü
    olarak itaat ederler; böylece Allah’tan başkalarını rab edinmiş olurlar.
    “Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; her şeyle, özellikle egemen tüm
    güçlerle ve onların rab anlayışlarıyla uzlaşan, tepkisiz, laik müslümanlık(!)
    Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah’a inanan ve tâğutların
    ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade eden, hakla bâtılın karıştığı bir din!
    Kur’an’ın eski kavimleri ve peygamberleri anlattığı âyetlerinden anlaşılmaktadır
    ki, en eski asırlardan, kendi nüzûlü zamanına kadar, sapıklık ve
    inanç bozukluğu ile tanıttığı tüm toplumların, doğrudan Allah’ın varlığını
    inkâr etmediklerini görüyoruz. Ancak onların hepsinin müşterek sapıklıkları;
    Allah’ın mutlak rabliğini kabul etmeyişleri, Allah’ın yaratıcı olduğuna
    inansalar da O’nun tek rabliğine pek çok varlıkları ortak etmeleridir. Rabliğin
    bir kısım özelliklerini Allah’tan başkalarında görmeleri, ahlâkî, sosyal
    ve kişisel hayatları için gerekli olan emir ve kuralları, Allah’tan başkalarından
    almalarıdır. Bunun için, insanların pek çoğu, ya doğrudan doğruya
    Allah’tan başka rabler olduğuna inanıyorlar veya Allah’ın rabliğine teorik
    olarak inansalar da pratik hayatlarında Allah’tan başkalarının rabliğine teslim
    oluyorlar. İşte rab konusunda, peygamberlerin her asırda yıkmak istedikleri
    asıl sapıklık budur. Hükmü sadece göklere geçen; dünyaya, insanlara,
    yönetime, sosyal ve siyasal hayata... karışmayan bir Allah inancı. Yani
    göklerin Rabbi. Hâlbuki Allah; göklerin, yerin, bütün âlemlerin Rabbidir.
    Önceden hıristiyan olan Adiyy b. Hâtem, boynunda altından bir haç
    olduğu halde Rasûlüllah’ın huzuruna geldi. Peygamberimiz ona: “Yâ Adiyy,
    boynundan şu putu çıkar.” buyurdu. Bu sırada Rasûlüllah “Yahûdiler ve hı•
    138 •
    Ahmed Kalkan
    ristiyanlar, haham ve râhiplerini Allah’tan başka rabler edindiler.”190 meâlindeki
    âyeti okuyordu. Adiyy: “Ey Allah’ın Rasûlü, hıristiyanlar, râhiplere
    ibâdet etmediler ki (onları rab edinmiş olsunlar)” dedi. Peygamberimiz:
    “Evet ama onlar (hıristiyan râhipleri ve yahûdi hahamları) Allah’ın helâl kıldığını
    haram; haram kıldığını da helâl saydılar. Onlar da bunlara uydular.
    İşte onların bu tutumları, onlara ibâdet etmeleri ve onları rab edinmeleridir.”
    191 buyurdu.
    Bu hadis-i şerif açık olarak gösterir ki, herhangi birini rab edinmiş olmak
    için, ona rab adı vermek şart değildir. Allah’tan başkalarının emrine,
    Allah’ın dinine uyup uymadığı hiç hesaba katılmaksızın isteyerek itaat
    etmek, hükümle ilgili konularda Allah’tan başkalarının sözünü dinleyip
    kabullenmek, Allah’tan başkasına itaat ederek O’nun dininin emir ve hükümlerine
    başkasını tercih ederek muhalefet etmek, Allah’tan başkalarını
    rab edinmek ve onlara tapmak demektir. Putlara, şeytanlara ve tâğutlara
    tapmak nasıl şirk ise; Allah’ın emrine, Hakk’ın hükmüne uymayan kişilerin
    ortaya attıkları görüşleri benimsemek ve onları Allah’a tercih edip onlara
    uymak da öylece bir şirktir.
    Bu durum, onlara kulluk mertebesinden fazla değer vermek, Allah’ın
    ilâhî hükümlerine uymayan görüş ve fikirlerini benimsemek olduğu için,
    hem bir çeşit şirk, hem de Allah’ı bırakıp onları rab edinmektir. Onlara her
    ne kadar dil ile rab denilmese de durum, onları rab tanımanın ta kendisidir.
    Onların sözlerine itaat edip, Allah’ın emirlerini terk etmenin puta
    ve tâğuta tapmakla aynı olmasının sebebi ise açıktır. Çünkü gerçek âlim,
    Hakk’ın kulu ve ilâhî hükümlerin mahkûmu olan kişidir. Hakkı bâtıl, bâtılı
    da hak yapmaya çalışıp, insanlara helâli haram, haramı da helâl tanıtarak
    Allah’ın hükümlerini değiştirmeye çalışanlar, ilmî haysiyetten uzak birer
    tâğutturlar. Bunlara uymak da onları rab kabul etmektir. Çünkü bu duruma
    düşenler, Allah’ın hükmüne değil de onların isteklerine uyarak onlara
    Allah’a tapar gibi tapmış olanlardır.
    Günümüzde de insanların hayatına hâkim pek çok rab kabul edilenler
    var. Her insan, hangi Rabbin kulu olduğunu kendisi tayin edebilir. Ancak,
    bunu yaparken, kimin mülkünde yaşadığını, hangi Rabbe kulluk etmesi
    190 9/Tevbe, 31
    191 Tirmizî, Tefsir 10
    • 139 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    gerektiğini iyice düşünmelidir. Şu iyi bilinmelidir ki, inanılan ve hayatın
    her safhasında emrine uyulan tek rab Allah olmadıkça O’na kullukta bulunulmuş
    olunamaz. “Rabbimiz Allah’tır” deyip sonra da dosdoğru yaşayanlara
    korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.”192 Peygamberimiz’in: “Allah’a
    inandım, de, sonra da dosdoğru ol!” (1) mübarek sözü, Kur’an’daki rab kavramının
    ve O’na kulluğun en veciz ifadesidir.
    Kabirde sorulacak insanlara: “Rabbin kim?” Dünyada rab anlayışı
    ve bu konudaki davranış ve eylemlerine göre cevap çıkacak o insandan.
    “Rabbim filandır” diyecek insan. Dil, irâdemizin emrinden çıkacak orada.
    Dünyada kimi rab kabul etti veya eylemleriyle bu görüntüyü verdiyse, onu
    söyleyecek dil. Orada “Rabbim Allah’tır” diyebilmek için, burada “Rabbim
    Allah’tır” deyip bu sözünü yaşantı olarak ispatlamak gerekiyor. Evet, kurtuluşun
    tek reçetesi: “Rabbim Allah” deyip dosdoğru olmak...
    Rab Konusunda Sahih İtikad
    Allah, âlemlerin Rabbidir. Her varlığın geçek sahibi Allah’tır. Varlıkların
    tümünü yaratan, eğiten, geliştiren, besleyen yegâne Rab Allah’tır. Allah’tan
    başka ma’bud kabul edilecek hiçbir varlık olamaz. Sevilerek kendisine
    ibâdet ve itaat edilecek tek rab ve ma’bud ancak Allah’tır. Rubûbiyet
    ve ülûhiyet sadece O’nun hakkıdır. İnsanlığın ilerlemesi ve medenîleşmesi,
    Rabbini tanımasıyla mümkündür. Allah’ı tek ve gerçek rab olarak tanımak;
    O’nun emir ve hükümlerine göre yürümek, Allah’a güvenerek başkalarının
    arzusunu O’nun emrinden üstün görmemek, O’nun hükümlerine
    uymayan her düşüncenin ve her işin bâtıl olduğuna inanmak demektir.
    Allah’ın yegâne rab olduğuna inanmak; her işi yönetip tanzim edenin, yine
    her şeye sonsuz kudretiyle gâlip olanın ancak Allah olduğunu kabul etmek
    demektir.
    İnsana yakışan, bütün evrenin ve kendisinin yaratıcısı, sahibi, rızık vericisi,
    yetiştiricisi olan Allah’ı tek rab kabul edip O’na ibâdet ve itaat etmektir.
    192 46/Ahkaf, 13
    • 140 •
    Ahmed Kalkan
    4- Yaratma
    Halk Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
    “Halk” kelimesi, aslında doğruca takdir etmek demektir. Bir asla ve
    benzere dayanmaksızın bir şeyi ibdâ etmek mânâsında kullanılır. Arap dilinde
    halk, önce geçmiş bir örneğe dayanmadan bir şeyi icad etmek, yoktan
    var etmek, yaratmak anlamında kullanılmıştır. Halk, bir şeyden bir şey icad
    etmek, yapmak mânâsına da gelir.
    Bu âyette, halk kelimesi, nesne/mef ’ûl almadan gelmiştir. Yaratılan şeyler
    sınırlandırılmadığı için, “her şeyi yaratan” anlamına geldiğini söyleyebiliriz.
    Yaratma konusu, bundan sonra gelen 2. âyette tekrarlandığı ve bir örnekle
    açıklandığı için genişçe izahını oraya bırakmak daha uygun olacaktır.
    Özetle; tabiat ilimlerini okurken de şeriat ilimlerini okurken de tabiatı
    yaratan ve şeriatı indiren Allah’ın adını unutmayacağız. Rabbimiz ilk inen
    beş âyette iki defa “oku” emrini veriyor, bir defa da kalemden bahsediyor.
    Asıl olan amel = eylemdir. Amel ilimle olur. O ilim kalemle kaydedilir. Ama
    yazacağını tekrar tekrar oku. En doğrusunu yaz. Ağızdan çıkan söz, kalemden
    çıkan öz, silâhtan çıkan kurşun gibidir.
    - 2. Âyet -
    قٍ خَلَقَ اْلِانْسَانَ مِنْ عَلَ
    خَلَقَ : yarattı ا لِانْسَانَ : insanı مِنْ عَلَقٍ : aşılanmış bir hücreden
    “O insanı alâktan (aşılanmış yapışkan bir hücreden, embriyodan, ilişip
    yapışan bir sudan, sevgi ve ilgiden) yarattı.” (96/Alâk, 2)
    Alâk sûresinin bu ikinci âyeti, insanın ana rahmindeki gelişme evrelerinden
    birine işaret etmektedir. İnsan, bedensel yapısı, ruhsal özellikleri,
    akıl, irâde, düşünme ve konuşma gibi yetenekleri bulunan; ahlâkî yönden
    • 141 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    de üstün nitelikli olan en gelişmiş canlıdır.193 İnsan kelimesi, lafzen tekil
    olmakla beraber, anlam bakımından çokluk/çoğul ismi olarak da kullanılır.
    194 “İnsan” ifadesi eşit olarak erkek ve kadını kapsamakta; böylece Kur’an
    dâveti insanın her iki cinsini de kuşatmış bulunmaktadır.
    Bu âyette yer alan alâk sözcüğünün asıl anlamı, yapışkanlıktır.195 İnsanın
    yapışkan bir nesneden yaratıldığını belirten bu kavram, hem onun ana
    rahminde embriyonik bir gelişme göstermesine, hem de sevgi ve ilgi gibi
    mânevî değerlerle donatılmış olduğuna işaret eder.
    Bu âyette açıklanması gereken üç kelime var: Yaratma (Halâka), insan,
    alâk. Şimdi bu kelimeleri açıklamaya çalışalım:
    1- Yaratma (Halâka/Yarattı)
    Halk Kelimesi; Anlam ve Mâhiyeti
    “Halk” kelimesi, aslında doğruca takdir etmek demektir. Bir asla ve
    benzere dayanmaksızın bir şeyi ibdâ etmek mânâsında kullanılır. Arap dilinde
    halk, önce geçmiş bir örneğe dayanmadan bir şeyi icad etmek, yoktan
    var etmek, yaratmak anlamında kullanılmıştır. Halk, bir şeyden bir şey
    icad etmek, yapmak mânâsına da gelir. En’âm sûresinde196 göklerin ve yerin
    yaratılması (ibdâ/yoktan var edilmesi) anlamında kullanılırken; “İnsanı
    nutfeden yarattı.”197 âyeti de, bir şeyi, başka bir şeyden icad etmek, yapmak
    anlamında kullanılmıştır. Şu halde, yaratmak mânâsına gelen “halk” kelimesinin
    şu üç mânâsı meydana çıkmış oluyor: “Bir şeyi güzelce ölçüp biçip
    takdir etmek”; “yoktan var etmek (ibdâ); “var olan bir şeyden başka bir şey
    ortaya koymak, icad etmek.” Halk kelimesini, Türkçede “yaratmak” kelimesi
    karşılamaktadır.
    193 İnsan kelimesi, sözlükte cana yakın ve sempatik olmak gibi anlamlar taşıyan e n s veya halk anlamına
    gelen n v s kökünün türemiş şeklidir. Bu ismin çoğul şekli ise en-nâs’tır (Bk. Lisânu’l Arab, c. 6, s. 10-16,
    245; el-Müfredât, s. 94).
    194 Bk. Zemahşerî, Keşşâf, c. 4, s. 270; Muhammed Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, c. 1, s. 222
    195 Alâk kelimesi, sözlükte yapışmak, asılmak, suda bulunan ve kan emen kurtçuk (sülük), kan pıhtısı, sevgi
    ve ilgi gibi anlamlar taşıyan a l k kökünden türemiş çoğul bir isimdir. Bu kelimenin tekili, alâka’dır (Bk.
    Lisânu’l Arab, c. 10, s. 261-270).
    196 6/En'âm, 101
    197 16/Nahl, 4
    • 142 •
    Ahmed Kalkan
    “Halk” kelimesi, özellikle evrenin ve insanın yaratılışıyla ilgili olarak
    Kur’an’da önemli bir yer tutar. Halâka kökü Kur’an’da 261 yerde kullanılmıştır.
    198 Bu kelimenin dışında, evrenin yaratılışıyla ilgili olarak, yaratma anlamının
    nüansları şeklinde başka kelimeler de Kur’an’da zikredilir. Bunlar:
    Bedee, fetara, berae, felaka, zerae, enşee, ceale, savvera, sevvâ, ehyâ, sanea,
    feale, ahrece, eâde, enbete, a’tâ, vehebe, elkaa, vedaa, enzele kelimeleridir.
    Birçoğumuz “Allah yaratmıştır, Allah yarattı” der, geçeriz. Bu sözler,
    derinden hissedilerek, üzerinde düşünülerek, mânâları idrâk edilerek söylenmesi
    gereken sözlerdir. Yaratma işi, öyle kolayca söylenip geçilecek bir
    kavram değildir. Akıllı bir varlık olan insan, pek çok önemli konuda olduğu
    gibi, yaratma kavramını idrâk hususunda da gâfil davranmaktadır. Hâlbuki
    İlâhî hitâba mazhar olan insan, Allah’ın münzel âyetlerini okuyacak, kevnî
    âyetlerini tefekkür edecek kabiliyettedir. Allah’ın âyetlerinin yanından
    umursamaz bir tavırla geçip gitmek, şuurlu insanın davranışı olamaz.
    Hâlık ile mahlûku ayırıcı en kalın çizgi, yaratma kavramıdır. Yaratan,
    yarattıklarının sahibi, mâliki, mün’imi, onların rızık vereni ve besleyenidir.
    Onlar üzerinde tam tasarruf sahibidir. Bu kavram iyi kavranılmadığı
    zaman birçok karışıklıklara meydan verilmekte, Hâlik’ın hukuku ile mahlûkun
    hukuku birbirine karıştırılmaktadır. “Onlar Allah’ı hakkıyla takdir
    edemediler” 199 âyetinin itâbına maruz kalınmaktadır.
    198 Yaratma Anlamındaki “Halk” Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 261 Yerde): 2/
    Bakara, 21, 29, 102, 164, 200, 228; 3/Âl-i İmrân, 47, 49, 59, 77, 190, 191191; 4/Nisâ, 1, 1, 28, 119; 5/Mâide,
    17, 18, 110; 6/En’âm, 1, 2, 73, 94, 100, 101, 102; 7/A’râf, 11, 12, 54, 54, 69, 181, 185, 189, 191, 191; 9/Tevbe,
    36, 69, 69, 69; 10/Yûnus, 3, 4, 5, 6, 34, 34; 11/Hûd, 7, 119; 13/Ra’d, 5, 16, 16, 16, 16; 14/İbrâhim, 19, 19, 32;
    15/Hıcr, 26, 27, 28, 33, 85, 86; 16/Nahl, 3, 4, 5, 8, 17, 17, 20, 20, 48, 70, 81; 17/İsrâ, 49, 51, 61, 70, 98, 99, 99;
    18/Kehf, 37, 48, 51, 51; 19/Meryem, 9, 67; 20/Tâhâ, 4, 50, 55; 21/Enbiyâ, 16, 33, 37, 104; 22/Hacc, 5, 5, 5,
    73; 23/Mü’minûn, 12, 14, 14, 14, 14, 14, 17, 17, 91, 115; 24/Nûr, 45, 45; 25/Furkan, 2, 3, 3, 49, 54, 59; 26/
    Şuarâ, 78, 137, 166, 184; 27/Neml, 60, 74; 28/Kasas, 68; 29/Ankebût, 17, 19, 20, 44, 61; 30/Rûm, 8, 20, 21,
    21, 22, 27, 30, 40, 54, 54; 31/Lokman, 10, 11, 11, 25, 28; 32/Secde, 4, 7, 7, 10; 34/Sebe’, 7; 35/Fâtır, 1, 3, 11,
    16, 40; 36/Yâsin, 36, 42, 68, 71, 77, 78, 79, 81, 81, 81; 37/Sâffât, 11, 11, 11, 96, 125, 150; 38/Sâd, 7, 27, 71,
    75, 76; 39/Zümer, 4, 5, 6, 6, 6, 6, 38, 62; 40/Mü’min, 57, 57, 62, 67; 41/Fussılet, 9, 15, 21, 37; 42/Şûrâ, 29,
    49; 43/Zuhruf, 9, 9, 12, 16, 19, 87; 44/Duhân, 38, 39; 45/Câsiye, 4, 22; 46/Ahkaf, 3, 4, 33, 33; 49/Hucurât,
    13; 50/Kaf, 15, 15, 16, 38; 51/Zâriyât, 49, 56; 52/Tûr, 35, 35, 36; 53/Necm, 45; 54/Kamer, 49; 55/Rahmân,
    3, 14, 15; 56/Vâkıa, 57, 59, 59; 57/Hadîd, 4; 59/Haşr, 24; 64/Teğâbün, 2, 3; 65/Talâk, 12; 67/Mülk, 2, 3, 3,
    14; 68/Kalem, 4; 70/Meâric, 19, 39; 71/Nûh, 14, 15; 74/Müddessir, 11; 75/Kıyâme, 38; 76/İnsan, 2, 28; 77/
    Mürselât, 20; 78/Nebe’, 8; 79/Nâziât, 27; 80/Abese, 18, 19; 82/İnfitar, 7; 86/Târık, 5, 6; 87/A’lâ, 2; 88/Ğâşiye,
    17; 89/Fecr, 8; 90/Beled, 4; 92/Leyl, 3; 95/Tîn, 4; 96/Alâk, 1, 2; 113/Felak, 2.
    199 39/Zümer, 67
    • 143 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    El-Hâlik/Yaratıcı, Yalnız Allah’tır
    Kur’ân-ı Kerim’de halk, yaratma anlamıyla, çokça kullanılmaktadır.
    “Yarattı, yarattım, yarattın, yarattık, yaratır” gibi ifadelerde Allah hakkında
    vârid olmuştur. “Yaratamazlar, yaratılırlar, yaratıldı, yaratıldılar” tarzındakiler
    de yaratıklar için kullanılır. Yani onlarda Allah’ın bu vasfının bulunmadığı
    ifade buyrularak, yaratıcının yalnız Allah olduğu belirtilir.
    Doğrudan doğruya “yaratma” anlamı ifade eden “halâka” kökü, Kur’ân-ı
    Kerim’de 259 yerde kullanılmıştır. 2 âyette kullanılan h-l-k (hulk) kelimesi
    “huy ve ahlâk” anlamındadır. Hem fiil, hem isim şekilleriyle çokça geçer.
    Yaratma anlamına gelen “halk” kökü, Kur’an’da hep Allah’a izafe edilmiştir.
    Tek istinası, Hz. İsa’dan nakledilen âyetlerdir200 ki, buralarda Hz. İsa’ya
    hakiki hâliklık nisbet edilmemekte, hakiki yaratıcının Allah Teâlâ olduğu,
    âyetin muhtevasından açıkça anlaşılmaktadır.
    Yaratma, Kur’an’da çok geniş bir alana yayılmıştır.201 Görebildiğimiz ve
    göremediğimiz her şey, yaratmanın konusudur. Allah, onların yaratıcısıdır.
    Gökler, yerler, bunlarda ve bu ikisi arasında bulunanlar, hep Allah’ın yaratmasıyla
    vücut bulmuş yaratıklardır.
    200 3/Âl-i İmran, 49; 5/Mâide, 110
    201 Yaratma Konusundaki Âyet-i Kerimeler:
    a. Âdem ile Havva'nın Yaratılışında İbretler Vardır: Rum, 20-21.
    b. İnsanın Yaratılışında İbretler Vardır: Casiye, 4; Zariyat, 21; Târık, 5-7.
    c. Yaratılan Her Şeyde İbretler Vardır: Yunus, 6; Ra'd, 3-4; Nahl, 13; Rum, 19-25.
    d. Yaratılan Her Şeyde Bir Düzen Vardır: Furkan, 2; Rahman, 7; Mülk, 3-4.
    e. Kâinat ve Âlemin Yaratılışı: En'am, 101; A'raf, 54; Yunus, 3; Hud, 7; Hıcr, 85; Nahl, 3; Enbiya, 30; Furkan, 59;
    Secde, 4; Fussılet, 11; Kaf, 38; Hadid, 4; Talâk, 12.
    f. Kâinat ve Âlemin Yaratılışının Hikmeti, Hakkın Ayakta Tutulması İçindir: Yunus, 5; İbrahim, 19; Hıcr, 85;
    Nahl, 3; Ankebut, 44; Rum, 8; Zümer, 5; Duhan, 39; Casiye, 22; Ahkaf, 3; Teğabün, 3.
    g. Yaratan Madde Değil; Allah'tır: En'am, 95; Mü'minun, 17; Tur, 35; Vakıa, 57-59, 63-74.
    h. Allah, Yaratıcıdır: Bakara, 28-29, 117; Al-i İmran, 47; Maide, 17; En'am, 73, 95, 101-102; A'raf, 54; Yunus,
    31; Ra'd, 16; Hıcr, 86; Nahl, 40; İsra, 99; Meryem, 35; Mü'minun, 17; Nur, 45; Kasas, 68; Ankebut, 61, 63;
    Rum, 27, 40, 54; Lokman, 28; Secde, 7; Fâtır, 1; Yasin, 81-82; Zümer, 62; Mü'min, 62, 68; Şura, 49; Kamer,
    49-50; Vakıa, 57-59; 63-65, 68-73; Haşr, 24; Teğabün, 2.
    i. Allah'ın "Kün: Ol" Emri: En'am, 102; Nahl, 40; Meryem, 35; Yasin, 82; Mü'min, 68.
    j. Dirilten Allah'tır: Bakara, 28, 72-73, 258-260; Al-i İmran, 27, 156; En'am, 95; A'raf, 158; Tevbe, 116; Yunus,
    31; 56; Hıcr, 23; Hacc, 5-6, 66; Mü'minun, 80; Rum, 19, 27, 40; Lokman, 28; Yasin, 12, 78-79; Mü'min,
    57, 68; Şura, 9; Duhan, 8; Casiye, 26; Ahkaf, 33; Kaf, 15, 43; Necm, 44, 47; Vakıa, 60-61; Hadid, 2; Nuh,
    18; Kıyame, 3-4; Naziat, 27.
    k. İlk Defa Yaratan Kudret, Tekrar Diriltecektir: İsra, 49-52; Meryem, 66-77; Hacc, 5; Mü'minun, 84-85;
    Ankebut, 19-20; Rum, 27; Casiye, 26; Kaf, 15; Vakıa, 57, 62; Kıyame, 37-40; İnsan, 28; Naziat, 27; Büruc,
    13; Târık, 5-8.
    • 144 •
    Ahmed Kalkan
    Huluk (ahlak) kelimesi de, halk mânâsına gelir. Huy anlamında kullandığımız
    huluk kelimesi, Kur’an’da iki âyette202 geçmektedir. Halk, gözle
    görülen hey’et, şekil ve sûretlere tahsis edilmiş; huluk ise, basiretle idrâk
    edilen kuvvet ve seciyyelere tahsis edilmiştir.
    El-Hâlik, el-Hallâk, Kur’an’da zikredilen esmâü’l-hüsnâ/Allah’ın isimlerindendir.
    El-Hâlik’ın anlamı şudur: Allah, mutlak mânâda yaratıcıdır. Yaratıcılığı,
    görülen-görülmeyen, bilinen-bilinmeyen, varlık nâmına ne varsa,
    hepsini kapsar. El-Hallâk, Hâlik ism-i fâilinin mübâlağalı şeklidir. Mübâlağa,
    tekerrür ifade eden fa’âl veznindedir. Yani, devamlı olarak, mükemmel
    şekilde yaratan mânâsını ifade eder. Durmadan yaratan, demektir.
    Allah, Genel Olarak Her şeyin Yaratıcısıdır
    “Allah, her şeyin yaratıcısıdır” hükmünü Kur’an’dan alıyoruz. Allah,
    bize kendi yüce Zâtını böyle tanıtıyor. “Allahu hâliku külli şey” ve aynı anlama
    gelen ifadeler birçok âyette tekrarlanır.203 “De ki: ‘Her şeyin yaratıcısı
    Allah’tır. O, tektir, hâkim olandır (her şeye üstün gelendir).”204
    Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu bildiren âyetler, çok geniş bir anlam
    ifade ediyor. Allah, “bütün eşyanın hâlikı, her şeyin yaratıcısı, bunları
    sebepleriyle birlikte yaratandır.” O, aynı zamanda, evvelce her şeyi yarattığı
    gibi, bundan böyle ve gelecekte de her şeyin yaratıcısıdır. İlahlık, mâbudluk
    da; ibdâ edenin (yoktan var edenin) hakkıdır. Ubûdiyete ve ibâdete Allah’tan
    başka lâyık hiçbir şey yoktur; ancak her şeyi yaratan ve her şeyi bilen
    Allah vardır. O halde, biz insanların ibâdeti, göklerde ve yerde bulunanların
    ibâdeti, O’na tahsis edilmelidir. Çünkü O, her şeyin yaratıcısıdır. Yaratılanın
    görevi de Yaratan’ını ibâdette tek kılmaktır. Yaratıcı kim ise, ibâdet
    edilmek de O’nun hakkıdır. “Rabbiniz Allah işte budur. O’ndan başka tanrı
    yoktur. (O) her şeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.”205 “Ey
    insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk ediniz. Umulur
    ki, böylece korunmuş (Allah’ın azabından kendinizi korumuş) olursunuz.”206
    202 26/Şuarâ 137 ve 68/Kalem, 4.
    203 Bk. 6/En'âm, 102; 13/Ra'd, 16; 35/Fâtır, 3; 39/Zümer, 62; 40/Mü'min, 62
    204 13/Ra'd, 16
    205 6/En'âm, 102
    206 2/Bakara, 21
    • 145 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Allah, dilediğini yaratır. Yaratmak murad ettiği zaman, ona sadece “ol”
    der, o şey hemen oluverir. Allah, sebeplerini ve maddesini bulundurarak
    yarattığı gibi, bunlar olmadan da bir defada yaratmaya kaadirdir. “Dedi ki:
    ‘Rabbim, bana bir beşer dokunmamışken benim nasıl çocuğum olur?’ ‘Allah
    böylece dilediğini yapar’ dedi. ‘Bir şey(in olmasını) istedimi, ona ‘ol’ der, o da
    oluverir.”207 Bu âyette olduğu gibi, dilediğini hikmetine göre yaratacağına
    dair muzâri sigasıyla birçok âyet gelmiştir. “Rabbin dilediğini yaratır ve seçer.
    Seçim onlara ait değildir. Allah, onların şirk koştukları şeylerden uzaktır.”
    208 Allah, dilediğini dilediği gibi yaratır. Allah, gökleri bir asıl/benzer
    olmaksızın yarattığı gibi, bir asıldan da yaratır. Gökler ve yer arasında olanları
    böyle yaratmıştır. Cinsinden olmayan bir asıldan da yaratabilir; Âdem’i
    topraktan yarattığı gibi. Yahut tek başına dişiden İsa gibi veya Âdem ve
    Havvâ’dan, erkek ve dişiden diğer insanları yaratması gibi.
    Allah, bilmediğimiz nice şeyleri de yaratmaktadır. “Binmeniz ve süs için
    atları, katırları ve merkepleri (yarattı) ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyleri
    yarattı.”209 Mutlak yaratıcı Allah olduğu için, mutlak yaratma da O’na
    mahsustur. “Rabbiniz o Allah’tır ki, gökleri ve yeri altı günde yarattı. Sonra
    (emri), arş üzerine hükümran oldu. (O,) geceyi, durmadan onu kovalayan
    gündüze bürüyüp örter; güneşi, ayı ve yıldızları buyruğuna boyun eğmiş vaziyette
    (yaratan O’dur). İyi bilin ki, yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin
    Rabbi Allah, ne uludur!”210 Karşı durulmayan bütün emr O’nundur; O’ndan
    başka ne yaratacak, ne de emredecek vardır.
    Hz. Mûsâ’ya Firavun’un sorduğu soruyu ve Hz. Mûsâ’nın cevabını nakleden
    şu âyet-i kerimeler, Cenâb-ı Hakk’ı en bâriz vasfıyla tanıtır: “(Fir’avn)
    ‘Rabbiniz kim ey Mûsâ?’ dedi. (Mûsâ:) ‘Rabbimiz, her şeye yaratılışını (varlığını
    ve biçimini) verip sonra onu doğru yola iletendir (yaratılış gayesine
    uygun yola yöneltendir)’ dedi.”211 Görülüyor ki, her şeye hilkatini veren Allah’tır.
    Bu her şey kavramından hiçbir şey müstesna ve hâriç değildir. Her
    şeye Allah, yaratılışına uygun sûreti vermiş, yaratılış, rızık ve tenâsül hususunda
    birbirine benzemez durumlar ihsan etmiştir. Allah, her şeye yetenek
    dili ile istediği sûret, şekil, menfaat vb. hepsini verdi. Kendisine uygun, fay-
    207 3/Âl-i İmran, 47
    208 28/Kasas, 68
    209 16/Nahl, 8
    210 7/A'râf, 54
    211 20/Tâhâ, 50
    • 146 •
    Ahmed Kalkan
    dalanmasına, özelliklerine elverişli durum var etti. Meselâ, göze görmeye
    uygun şekli verdi. Diğer organlara da aynı şekilde görevlerine uygun şekli
    vücuda getirdi. Kulların fiillerini de Allah yaratmıştır. Kul, kâsibdir; Allah
    hâliktır. “Oysa sizi de, yaptığınızı da Allah yaratmıştır.”212
    Allah, görülmeyen varlıkları, soyut nesneleri, ölümü, dirimi, melekleri,
    cinleri ve daha bilmediğimiz nice şeyleri yaratmıştır, yaratmaktadır. Gökleri,
    yerleri ve bu ikisi arasında bulunan canlı cansız her şeyi ve bunların en
    ince cihazlarını yaratan Allah’tır. Şu halde Allah, mutlak yaratıcıdır, el-Hâliktır.
    Her şey onun yaratığıdır. O halde yaratıklara düşen ihtiyarî veya ıztırarî
    olarak (isteyerek veya zaruret icabı, mecburen) yaratıcısını tanıma ve
    O’nu yüceltmektir.
    Ölümün ve Hayatın Yaratılması
    Allah, gördüğümüz yer, gökler ve onların içindekileri yarattığı gibi görünmeyen
    nice varlıkları da yaratmıştır. Bizim bilmediğimiz yaratıklar yanında,
    görmediğimiz halde vahyin bildirdiği meleklerin ve cinlerin niçin,
    nasıl ve hangi şeyden yaratıldığını nasslardan öğreniyoruz. Bu varlıkların
    yanında, mücerred/soyut kavramlar sayılabilecek hayatın ve ölümün yaratılması
    da Kur’an’da önemle vurgulanır.
    Allah, ölümü ve hayatı yaratmıştır. “O, hanginizin daha güzel iş yapacağınızı
    denemek için ölümü ve hayatı yarattı. O, üstündür, bağışlayandır.”213
    Demek ki ölüm ve dirim, insanların imtihan edilmeleri için bir vesile olmak
    üzere yaratılmıştır. Hayatın yaratılması herkes tarafından kolayca anlaşılabildiği
    halde, ölümün nasıl bir yaratma olarak tavsif edilebileceği açıklanmaya
    ihtiyaç duyan bir husustur.
    Halk, takdir ve icad eylemek mânâlarına geldiğine göre, bu fiili burada
    takdir mânâsına alanlar olmuştur. Ancak, müfessir ve âlimlerin çoğunluğu,
    ölümün sırf yokluktan ibaret Âdemî bir iş olmayıp, hayat gibi bir varlığı
    haiz, vücûdî bir iş, varlığı bulunan bir hadise olduğuna kaail olmuşlardır.
    Yani ölüm ile hayatın tekabülünün, yoklukla varlık gibi değil, hareket ve
    sükûn, birleşme ve ayrılma, kalkmakla yatmak, açıklıkla gizlilik, gelişle gidiş,
    acı ile tatlı gibi bir tezat karşılığı kabilinden olması gerekeceğini söy-
    212 37/Saffat, 96
    213 67/Mülk, 2
    • 147 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    lemişlerdir. Ölen, hayattan, varlıktan büsbütün alâkası kesilerek yok olup
    gitmiyor, ömrünün neticesine göre iyi veya kötü, ya da karışık bir şekilde
    diğer bir doğuma sevk edilerek acı veya tatlı diğer bir hayatta yüksek veya
    âdi bir mevki almak üzere ilk önce yaratan varlığa doğru başka bir âleme
    dönüyor.214
    Şu halde hayatın dünyaya gelmesi nasıl bir yaratma ve takdirle ise, dünyadan
    gitmesi de bir yaratma ve takdir ile, bir hikmet ve tedbir iledir. En basit
    hayat, bitkilerin hayatı olduğu halde, onların ölümü bile hayattan daha
    muntazam bir sanat eseri olduğunu gösteriyor. Zira meyvelerin, çekirdeklerin
    ve tohumların ölümü, çürüme, bozulma ve dağılma şeklinde görüldüğü
    halde, gâyet muntazam bir kimyevî muameleyle ve ölçülü bir unsurlar
    birleşimi ile hikmetli bir zerreler şekillenmesinden ibaret bir yoğurmadır.
    Çekirdeğin görünmeyen, intizamlı ve hikmetli ölümü, başağın hayatıyla
    kendini gösteriyor. Demek ki çekirdeğin ölümü, başağın hayatının başlangıcıdır.
    Hatta hayatının ta kendisidir. Bundan dolayı, şu ölüm de hayat
    kadar yaratılmıştır, intizamlıdır ve aynı zamanda bir nimettir. Ölüm, aslında
    dünya görevinden bir terhistir, bir tatildir. Bir yer değiştirme, bir varlık
    değişimi, sonsuz hayatın başlangıcıdır.
    Şu halde ölüm, sonsuz bir yokluğa gömülme, kaybolup gitme olayı değildir.
    Kur’an’daki ikili anlatım sisteminin bir tezahür şeklidir. Benzer-benzemez,
    ruh-beden, dünya-âhiret, hayır-şer, cennet-cehennem gibi hayat
    ve ölüm de birbirinin tekabülü/karşılığıdır; bir yaratma konusudur ve bir
    nimettir.
    İlk İnsanın Yaratılışı
    Cenâb-ı Allah, yeri, yerdeki bütün canlı ve cansız varlıkları yarattıktan
    sonra, yaratmanın altıncı günü/devri, ilk insan ve ilk peygamber, beşerin
    atası Hz. Âdem’i topraktan yaratmıştır. İnsanın yaşaması için gerekli her
    şeyi yaratıp, yaşamaya uygun ortamı hazırladıktan sonra insanı yaratmıştır.
    Allah, yaratmanın uzun altı devrinde her şeye en mükemmel şeklini
    vermiş, hatta insan için toprakta taşkömürü, petrol ve doğal gaz vs. gibi
    enerji depo etmiştir. Bunlar, milyonlarca uzun yıl süren yaratma çağlarında
    hazırlanmış ve müstekar şeklini almıştır. Bu kurulu nizama idareci, hâkim
    214 Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, c. VII, s. 5156
    • 148 •
    Ahmed Kalkan
    ve halife olmak üzere Yüce Allah insanı yaratmıştır. Elbette bütün bunlar,
    bir gayeye yönelmiş icraatlardır. İnsan, bu yaratıkların en sonuncusu ve en
    mütekâmili-dir. Bu kurulu kâinat, insanın hizmetine verilmiştir.
    Allah, insanı topraktan yaratmıştır. Bu gerçek, pek çok âyet-i kerimede
    ifade buyrulur. “O’nun âyetlerinden (sonsuz gücünün işaretlerinden) biri,
    sizi topraktan yaratmasıdır. Sonra siz (yeryüzüne) yayılan insan(lar) oluverdiniz.”
    215
    Modern ilim, insan vücudunun, yeryüzünün içerdiği elementleri kendisinde
    topladığını ispat etmiştir. Toprağın taşıdığı elementler şunlardır:
    Karbon, oksijen, hidrojen, kükürt, azot, kalsiyum, potasyum, sodyum, klor,
    magnezyum, demir, manganez, bakır, iyot, florin, kobalt, çinko, silisyum
    ve alüminyumdur. Toprağı meydana getiren bu elementlerin, insanda da
    değişik oranlarda yer aldığını görüyoruz. Bu oran, topraktan toprağa değiştiği
    gibi, insandan insana da değişmektedir. Fakat yine de bunlardan birer
    parça hepsinde bulunmaktadır.216
    İnsanın yaratılışındaki cevher, maddî ve mânevî sûretinde ve sîretinde,
    yani bedenî terkibinde ve mânevî huy ve kabiliyetlerinde etkisini gösterir.
    Nitekim toprağın cevherinde ağırlık, sükûnet, yumuşaklık, sebat ve teennî
    vardır. Bu özellikler, insanların manevî sûretlerinde tecelli etmiştir.
    Yüce Allah, ilk insan ve ilk peygamber, beşeriyetin atası Âdem’i (a.s.)
    yarattıktan sonra, onun eşini de Âdem’in yaratıldığı aynı nefisten yarattı.
    “Ey insanlar, sizi bir tek nefisten yaratan ve yine ondan eşini yaratıp ikisinden
    birçok erkek ve kadınlar üreten Rabbiniz’den korkun.”217; “O’dur ki, sizi bir tek
    nefisten yarattı; gönlü ısınsın diye ondan eşini var etti.”218 İnsanlığın anası
    Havva’nın yaratılış şekli Kur’an’da belirtilmez. Rivâyetlerde Havva vâlidemizin,
    Âdem (a.s.)’ın en kısa sol eğe kemiğinden yaratıldığına dair haber
    verilmekte ise de, bu rivâyetler sahih değildir. Sahih olduğu kabul edilse
    bile; mecazî anlamda olduğu değerlendirilir.
    215 30/Rûm, 20; (İnsanın topraktan yaratılması ile ilgili diğer âyetler olarak, Bk. 3/Al-i İmran, 59; 18/Kehf, 37;
    22/Hacc, 5; 35/Fâtır, 11; 40/Mü'min, 67)
    216 Seyyid Kutub, Fi Zılali'l- Kur'an; Allah ve Modern İlim, 11
    217 4/Nisa, 1
    218 7/A'râf, 189
    • 149 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Allah, insanları dört tarzda yaratmıştır:
    1- Hiç yokken topraktan erkek yaratmış, Hz. Âdem gibi,
    2- Yine anasız babasız şeklinde dişi yaratmış, Havva annemiz gibi,
    3- Sadece dişiden erkek yaratmış, Hz. İsa’nın babasız yaratılması gibi,
    4- Diğer insanları da bir ana ve bir babadan, Âdem ile Havva’dan yaratmıştır.
    Bu şekil ve sûretlerle Cenâb-ı Allah dilediğini dilediği şekilde
    yaratacağını göstermiştir. Hz. İsa’nın yaratılışı hakkında yüce Allah şöyle
    buyuruyor: “Allah yanında İsa’nın durumu Âdem’in durumu gibidir. Onu
    topraktan yarattı, sonra ‘Ol’ dedi, o hemen oluverdi.”219
    İlk insan Âdem (a.s.) ve eşi Havva anamız yaratıldıktan sonra bu ikisinden
    tüm insanlık erkekli dişili yaratılagelmiştir. Zürriyeti tenasül yolu ile
    devam etmektedir. Artık insanlar bir erkek ve bir kadının soyundan yaratılmaktadırlar.
    Âdem (a.s.)’ın zürriyetinin bir erkek ve bir kadından yaratılışı
    da yine hârika safhalar arzetmektedir.
    “Ey insanlar, eğer öldükten sonra dirilmekten kuşkuda iseniz, (bilin ki)
    biz sizi (önce) topraktan, sonra nutfeden (spermadan), sonra alâkadan (embriyodan),
    sonra yaratılışı belli belirsiz bir çiğnem et parçasından yarattık ki,
    size (kudretimizi) açıkça gösterelim. Dilediğimizi belirtilmiş bir süreye kadar
    rahimlerde tutuyoruz, sonra sizi bir bebek olarak çıkarıyoruz. Sonra güç (ve
    kabileyet)lerinize ermeniz için sizi büyütüyoruz. İçinizden kimi (henüz çocukken)
    öldürülüyor, kimi de ömrünün en kötü çağına (ihtiyarlığa) itiliyor
    ki, bilirken bir şey bilmez hale gelsin (Çocukluğundaki gibi vücutça ve akılca
    güçsüz bir duruma düşsün). Yeri de kurumuş, ölmüş görürsün. Fakat Biz
    onun üzerine suyu indirdiğimiz zaman, titreşir, kabarır ve her güzel çiftten
    bitirir.” 220
    219 3/Al-i İmran, 59
    220 22/Hacc, 5
    • 150 •
    Ahmed Kalkan
    “Andolsun Biz insanı çamurdan (meydana gelen) bir süzmeden yarattık.
    Sonra onu bir nutfe (sperma) olarak sağlam bir karar yerine koyduk. Sonra
    nutfeyi alâka (embriyo)ya çevirdik, alâkayı (embriyo) bir çiğnemlik ete çevirdik,
    bir çiğnemlik eti kemiklere çevirdik, kemiklere et giydirdik; sonra onu
    bambaşka bir yaratık yaptık. Yaratanların en güzeli Allah, ne yücedir!” 221
    “Sizi bir tek candan yarattı, sonra ondan eşini meydana getirdi ve sizin
    için davarlardan sekiz eş indirdi. Sizi annelerinizin karınlarında üç karanlık
    içinde, yaratmadan yaratmaya (nutfeden alâkaya, alâkadan et giydirilmiş kemiklere)
    geçirerek yaratmaktadır. İşte Rabbiniz Allah budur. Mülk O’nundur.
    O’ndan başka ilâh yoktur. Nasıl (O’na kulluktan şirke) çevriliyorsunuz?”222
    “O’dur ki, her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan
    başladı. Sonra onu düzeltti, ona kendi ruhundan üfledi. Ve sizin için
    kulak(lar), gözler ve gönüller yarattı. Ne kadar da az şükrediyorsunuz?”223
    Bu âyet-i kerimeler, modern embriyoloji bilgisiyle tasdik edilmektedir.
    Döllenme esnasında erkek, 200-300 milyon küçük hayvancık çıkarır. Sperma
    denilen her meni hayvancığının büyük bir başı ve uzunca bir kuyruğu
    vardır. Kur’an’da nutfe adı verilen bu sperma, kuyruğunun titreşimi ile hareket
    eder. Kadının ovariumuna ulaşınca yumurtacığı yalnız bir hayvancık
    aşılar. Aşılanmış yumurtacık, ikiye, dörde, sekize, on altıya... bölünmeye
    başlar. Böylece Kur’an’ın belirttiği gibi nutfe, kan pıhtısına benzer bir şekil
    alır, bu uzun biçimi alan cenin, kırk gün kadar böyle alâka halinde kalır.
    Bölünme sonunda çoğalan bu nokta, yuvarlaklaşır. Ne olduğu belli belirsiz
    bir çiğnem et parçası gibi bir görüntü kazanır. Alâka, çiğnenmiş et şekline
    konmuş olur. Uzunluğu 2,5 cm.den fazla olmayan mudğanın hacmi, böylece
    elli katına, ağırlığı da sekiz bin katına çıkar. Bundan sonra mudğa, birçok
    hücrelere bölünür. Bu hücrelerin binlercesi kendi aralarında birleşir. Bunlardan
    her grup, ceninin belirli bir parçasını yapar. Mü’minun sûresinin 13.
    âyetinde belirtildiği gibi, insanın ana rahminde yaratılışı nutfe ile başlar.
    Nutfe alâkaya, alâka mudğaya döner. Mudğanın içinde teşekkül eden kemikleri,
    adale dokusu sarar. Yüce kudret, böylece insanı yaratır.224
    221 23/Mü'minun, 12-14
    222 39/Zümer, 6
    223 32/Secde, 7-9
    224 S. Ateş, Kur'an-ı Kerim ve Yüce Meali, s. 331
    • 151 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Rahmin üç zulumâtını (karanlıklarını) “sulb, rahim, batın” şeklinde
    açıkladıkları gibi, batın zulmeti, meşîme zulmeti, rahim zulmeti diyenler
    de vardır.225 Rahim, dıştan içe doğru üç doku ile yapılmıştır. Parametrium,
    miometrium, endometrium dokuları. Bu dokular ışık, ısı ve su geçmez zarlarla
    sarılmıştır. Kur’an, ışık geçirmez bu perdelere zulmet diyor, insanın
    üç zulmet içinde yaratıldığını söylüyor. Ne yüce söz, ne ebedî mûcize!226
    Cenâb-ı Hak, insanda erkeğin beli ile kadının göğüs kemikleri arasından
    çıkan227 insan suyunu yaratmıştır.228 Erkeğinkine Kur’an’da meni, nutfe ve
    mâ-i dâfık (atılgan su),229 mâ-i mekîn (hakir, âdi su) isimleri verilir. Onu
    karar-ı mekîn (sağlam bir karar yeri) denilen rahimde yerleştirmiştir. Yukarıdaki
    âyetlerde belirtilen insan neslinin, yaratılma safhalarından geçirilerek
    insan şeklinde hilkati tamamlanmıştır.
    Rahimde cenine ruh üfürülüşünü, 22/Hacc sûresi 5. âyette geçen “bir
    başka yaratılış” olarak tefsir edenler vardır. Yaratılış safhalarını şöylece izah
    ederler: Her biriniz önce nutfe olur, sonra alâka (embriyo), sonra bir çiğnem
    et olur. Sonra yine yaratır da et, kemik, sinir ve damar olur ve ona ruh
    üfürülür de başka bir yaratık haline gelir.230 Rahimdeki yaratılış safhalarını
    açıklayan bir de şu hadis-i şerif dikkat çekicidir: “Abdullah ibn Mes’ud (r.a.)
    şöyle dedi: ‘Bize daima doğru söyleyen ve kendisine de doğru bildirilen Rasulullah
    (s.a.s.) şöyle anlattı: “Sizden birinizin yaratılışı, annesinin karnında
    kırk günde toplanır. (Erkekle kadının suyu birleşir, sonra bu kadar zamanda
    alâka olur, daha sonra bu kadar günde) bir çiğnem et halini alır, sonra melek
    gönderilir de ona ruhu üfürür ve ona dört kelime ile, yani rızkını, ecelini,
    amelini, saîd mi şakî mi olduğunu yazmakla emredilir.”231
    Şu halde, insan neslinin ana rahminde yaratılışı da, çamurdan ilk insanın
    yaratılması gibi safha safha cereyan etmektedir. Hatta bu ikisinde de
    benzer yanlar vardır. Orada “çamur sülâlesi” bu ikinci durumda nutfe halini
    almıştır ki, Araplar “selîle” diye hem çocuğa, hem nutfeye diyorlar. Sülâle
    ve selîle kelimelerindeki lafız benzerliği de dikkat çekicidir. Suyun hepsinden
    çocuk olmaz. Her iki durumda da hilkat belirlenip tamamlandıktan
    225 Elmalılı, Hak Dini Kur'an Dili, VI, 4117
    226 S. Ateş, a.g.e., s. 458
    227 86/Târık, 7
    228 59/Haşr, 59
    229 86/Târık, 6
    230 İbn Kesir, IV, s. 46
    231 Sahih-i Müslim Tercüme ve Şerhi, M. Sofuoğlu, VIII, 114
    • 152 •
    Ahmed Kalkan
    sonra yeni bir yaratılış veren ruh üfürülüyor. Cenine ana rahminde hadisin
    beyanına göre 120 günlük iken ruh üfürülüyor. Allah, ilk insanı çamurdan
    şekillendirdiği gibi, onun nesline de, ana rahminde şekil belli belirsiz
    bir çiğnem et parçasıyken dilediği şekli vererek, onu dilediği gibi düzeltip
    denkleştirdikten sonra en son şeklini veriyor. Allah dilediği gibi güzellik,
    çirkinlik, erkeklik, dişilik bakımından onu tesviye eder, en yakın cedlerinden
    tâ Âdem’e (a.s.) kadar çeşitli sûretlerden birinin sûretine benzetir. “O
    (Rab) ki, seni yarattı, sana düzen verdi, ölçülü bir biçim verdi. Dilediği sûrette
    seni terkib etti.”232
    Yüce Allah, insan olmak bakımından tüm organlarıyla insanları birbirine
    benzer yaratmış, aile husûsiyetleriyle, verâset yönüyle de ikinci derecede
    bir benzeyiş halinde yarattığı halde, asla iki ferdi birbirinin aynısı yapmamıştır.
    Bütün bu derece derece benzerlikler içinde tıpatıp benzemezlik
    var. Birbirine en çok benzeyen ikizlerin bile yine çok farklı, benzemez tarafları
    görülür. Yüce kudret, üstün irade ve ihtiyarını yalnız insanlarda değil;
    tüm yaratıklarda böylesine dakik olarak göstermiştir. Bu durumun bir de,
    duygular, kabiliyetler gibi manevî sûretlerde de aynı şekilde tecellisini düşünürsek,
    Allah’ın yüceliği ve büyük sanatkârlığı karşısında hayretlerimiz
    ve saygımız zirveye çıkar. “Allah size kendi nefislerinizden eşler yarattı ve
    eşlerinizden de size oğullar ve torunlar yarattı ve sizi güzel (ve helâl) rızıklarla
    besledi. Böyle iken bâtıla mı inanıyorlar ve Allah’ın nimetini inkâr mı
    ediyorlar?” 233
    Görüldüğü gibi insanın nesli de tavırdan tavra geliştirile geliştirile, her
    safhada yeni unsurlar ilave edilip yeni mahiyetler verilerek yaratılmıştır.
    Nihâyet ruh üfürülecek kıvama getirilip yeni bir yaratılışla insan olmuş,
    görüp işitir, düşünür, hitâba lâyık, şuurlu bir varlık haline gelmiştir. “(O)
    Allah’tır ki sizi zaaftan yarattı (pek zayıf bir kökten, spermadan yarattı. Başlangıcınız
    çok zayıf bir madde idi. Kökünüz pek cılızdı). Sonra zayıflığın ardından
    (size) bir kuvvet verdi (güçlü kuvvetli delikanlılar oldunuz). Sonra
    kuvvetin ardından da zayıflık ve ihtiyarlık verdi. (Allah) dilediğini yaratır. O,
    bilendir, gücü yetendir.” 234
    232 82/İnfitar, 7-8
    233 16/Nahl, 72
    234 30/Rûm, 54
    • 153 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Allah, İnsanı En Güzel Şekilde Yaratmıştır
    Allah, her varlığı, ifâ edeceği vazifeye uygun şekilde yaratmıştır. İnsanı
    yeryüzünde halife, hâkim ve Cenâb-ı Allah’ın kanunlarının yeryüzünde tatbikçisi,
    O’na kulluk vazifesinin ihtiyarî olarak imtihanını verecek bir varlık
    olarak yarattığı için, görevleriyle mütenasip kabiliyetler ve organlar vermiştir.
    “O’dur ki her şeyin yaratılışını güzel yaptı ve insanı yaratmaya çamurdan
    başladı.”235 Allah, “ahsenü’l-hâlikîn: Yaratanların, takdir edenlerin, yapanların
    en güzelidir.236 “Allah odur ki arzı size durulacak yer, göğü de bina yaptı;
    sizi şekillendirdi, şekillerinizi de güzel yaptı. Ve sizi güzel rızıklarla besledi.
    İşte Rabbiniz Allah budur. Bütün âlemleri yaratan Allah ne yücedir!”237; “Biz
    insanı en güzel biçimde yarattık.”238; “Göklerde ve yerlerde olanları, gizlediğiniz
    ve açığa vurduğunuz şeyleri bilir. Allah göğüslerin özünü bilendir.”239
    Gerek fizikî ve cismanî bakımdan, gerek ahlâk ve mâneviyat itibariyle
    ruhanî bakımdan, insan en güzel bir biçimde yaratılmıştır. Organlar, görecekleri
    vazifelere uygun şekilde hikmetinin iktizasınca yaratılmıştır. Bu
    güzellik, belinin doğru ve dik oluşundan, endamının güzelliğinden Allah’ın
    isim ve sıfatlarına tecelligâh olmasına kadar, her husustadır. İnsanın görevi,
    yeryüzünde ifa edeceği İlâhî emaneti yüklenmek ve gereğini yerine getirmek
    olduğu için, insan Allah’a nisbeti yönüyle büyük bir kemal ifade eder.
    İnce düşünen, insanın inceliklerinde ve sırlarında nazarlarını dolaştıran
    herkes görür ki, insan, gayb ve şehâdet âleminin birleştiği yerdir, kâinatın
    özüdür.
    “Andolsun Biz Âdemoğullarına (güzel biçim, mizaç ve aklî kabiliyetler
    vermek sûretiyle) çok ikram ettik, onları karada ve denizde (hayvanlar ve
    taşıtlar üzerinde) taşıdık. Onları güzel rızıklarla besledik ve onları yarattıklarımızın
    birçoğundan üstün kıldık.”240
    235 32/Secde, 7
    236 Bk. 23/Mü'minûn, 14; 37/Sâffat, 125
    237 40/Mü'min, 64
    238 95/Tîn, 4
    239 64/Teğâbün, 4
    240 17/İsrâ, 70
    • 154 •
    Ahmed Kalkan
    İnsan, Allah’ın emrine uyarsa yücelerin yücesine çıkar; nefsanî ve şeytanî
    duygularına kapılır giderse hayvanlardan daha aşağıya, aşağıların aşağısına
    düşer. İnsan, cismanî ve ruhanî pek çok kabiliyetleriyle ebediyete
    namzet bir varlıktır. İnsana ait bütün bu özellik ve güzellikler, Allah’tandır,
    Allah’ın yaratıcılığındaki ihtişamlı sanatının göstergesidir.
    Her Şey İnsan İçin, İnsan da Allah’a
    Kulluk İçin Yaratılmıştır
    “O ki, yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yarattı; sonra göğe yöneldi,
    onları yedi gök olarak düzenledi. O her şeyi bilir.”241 Allah, yalnız yerde
    bulunanları insan için yaratmakla kalmamış, gökleri ve gök cisimlerini de
    insana hizmet için görevlendirmiştir. “Görmediniz mi Allah, göklerde ve
    yerde bulunan her şeyi size boyun eğdirdi ve size zâhir ve bâtın (dış ve iç, görülen
    görülmeyen, bildiğiniz ve bilmediğiniz) nimetlerini bol bol verdi. Yine
    de insanlardan kimi var ki, ne bilgisi, ne yol göstereni ve ne de aydınlatıcı bir
    kitabı olmadan Allah hakkında tartışır (durur).”242; “Göklerde ve yerde ne
    varsa hepsini kendinden (bir lütuf olarak) size boyun eğdirdi. Elbette bunda
    düşünen bir toplum için ibretler vardır.”243
    Bu kâinatın kendisi için yaratıldığı insan da, Allah’a kul olmak için yaratılmıştır.
    “Ben cinleri ve insanları, ancak Bana kulluk/ibâdet etsinler diye
    yarattım.”244; “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk
    edin ki, (Allah’ın azâbından) korunasınız.”245
    Yaratma, Bir Kere Olup Bitmiş Değil; Devamlıdır
    Yaratıcılık, Yüce Allah’ın sıfatıdır. O’nun yaratıcılık sıfatı, elbette tecelli
    edecektir. Yüce Allah, sadece hâlık, yaratıcı değil; aynı zamanda hallâktır.
    Yani devamlı ve tekerrür halinde yaratır. Mübalağalı bir şekilde yaratır. Yaratma,
    Allah’ın işidir. Yaratıcılık O’ndan ayrılmaz bir vasıftır. Allah, el-hallâktır,
    mutlak mânâda yaratıcıdır; yaratıcı deyince akla O gelir. Yaratıcılık,
    O’nun zâtına mahsustur. O, yoktan var ettiği gibi, yarattığı şeylerden başka
    241 2/Bakara, 29
    242 31/Lokman, 20
    243 45/Câsiye, 13
    244 51/Zâriyat, 56
    245 2/Bakara, 21
    • 155 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    başka şeyler de yaratır. Yaratması, bir defa olup bitmiş değildir. Dilediği
    zaman, dilediğini dilediği şekilde yaratır, yaratmaktadır. Bunlar, Hâlık ve
    Hallâk isminin delâletinden anlaşılmaktadır. “Görmediler mi Allah nasıl
    yaratmayı başlatıyor, sonra onu iade ediyor (dönüp yeniden yaratıyor). Bu,
    Allah’a göre kolaydır.”246 Bu âyette, öldükten sonra tekrar dirilmeye işaret
    edildiği gibi, yaratmanın her an tazelenmekte olduğuna, ölen canlıların yerine
    aralıksız olarak yenilerinin yaratıldığına işaret edilmektedir.
    İrâdesi, hiçbir kayda bağlı olmayan Allah, dilediği zaman, hikmeti gereğince
    yaratır. “Biz, bir şeyi(n olmasını) istediğimiz zaman, söyleyeceğimiz
    söz, sadece ona ‘ol’ dememizdir; derhal oluverir.”247 Bu ve benzeri âyetlerle248
    “yekûnu” fiilinin zamanının muzâri oluşu, açıkça bize bu fiillerin şimdiki
    zamana ve gelecek zamana delâlet ettiklerini gösteriyor. Yani her an, Allah’ın
    “ol” dediği var oluyor, her dilediğini hayata getiriyor. “Göklerde ve yerde
    bulunanlar, (her şeyi) O’ndan isterler. O, her gün (her an) yeni bir iştedir,
    kimilerini yaratırken, kimilerini öldürür, her an hayatı tazeler, bir hali giderir,
    başka haller getirir.”249 Allah, evreni yaratmış ve yeni yeni yaratma ve yürütmelerle,
    her gün bir iştedir. Çünkü “yaratma ve emir O’na mahsustur.”250
    Hatta Allah, yarattıklarını sadece varlıkta tutmuyor, kâinatı genişletiyor
    da. “Göğü kendi ellerimizle (kudretimizle) yaptık ve Biz (onu) genişletmekteyiz.”
    251 Galâksiler, birbirinden gittikçe uzaklaşmakta, arz ise uçlarından eksilmektedir.
    252 “O, yaratmada dilediğini arttırır.”253 Bu keyfiyet, artık bugün
    bilimin de tespit ettiği bir gerçektir. Evren, yeni yaratmalarla genişlemekte,
    yeryüzü eksilmektedir.
    Canlılar âlemini bir an düşünürsek, her gün milyarlarca canlı doğup
    vücuda gelirken, bir nicesi de hayatı terk ediyor. Bunlar, her gün gözlerimizle
    gördüğümüz, Yüce Allah’ın her gün, ölümü ve hayatı yaratışından
    başka bir şey değildir. “Sizi analarınızın karınlarında, üç karanlık içinde
    bir yaratılıştan sonra öbür yaratılışlara (geçirerek) yaratıp duruyor.”254;
    246 29/Ankebut, 19
    247 16/Nahl, 40
    248 2/Bakara, 117; 3/Al-i İmran, 47, 59; 6/En'âm, 73; 36/Yâsin, 82; 40/Mü'min, 68
    249 55/Rahman, 29
    250 7/A'râf, 54
    251 51/Zâriyat, 47
    252 Bk. 13/Ra'd, 41; 21/Enbiya, 44
    253 35/Fâtır, 1
    254 39/Zümer, 6
    • 156 •
    Ahmed Kalkan
    “Ve daha sizin bilmediğiniz nice şeyleri yaratıyor.” 255 Yaratma, bir zaman
    olup bitmiş bir vak’a değil; Allah’ın iradesiyle devamlı tekerrür etmekte
    olan bir hâdisedir. Çünkü Allah, evreni bir kereye mahsus yapıp gitmiş bir
    usta değildir. Her an yaratmayı yenileyen, yarattıklarına hâkim olan, onlarda
    tam tasarruf eden, duâlara icâbet eden, mazlumun âhına yetişen, her
    an fa’âl, hay, kayyum, terbiye edip yetiştiren, olgunlaştıran, gözeten rab, her
    an bir işte olan, her türlü kemâlin kaynağı olan yüce Zâttır. “Allah dilediğini
    yaratır, O bilendir, gücü yetendir.”256
    Kulluk, Yaratan’a Yapılır
    Yaratan kim ise, ülûhiyet onun hakkıdır; kulluk da ona yapılır. Yaratıcı
    Allah olduğuna göre, ibâdete lâyık olan da O’dur. “Ben, niçin beni yaratana
    kulluk etmeyeyim? Oysa siz hep O’na döndürüleceksiniz.”257; “Ey insanlar, sizi
    ve sizden öncekileri yaratan ve ondan eşini yaratıp, ikisinden birçok erkekler
    ve kadınlar üreten Rabbinizden korkun.”258 Ondan başka ibâdete lâyık
    mâbud da yoktur. “Semud (kavmin)e de kardeşleri Salih’i (gönderdik). Dedi
    ki: ‘Ey kavmim, Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur. (O), her
    şeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.”259 Bu âyetlerde hep
    “Allah’a ibâdet edin” emrinden sonra, Yüce Allah’ın yaratıcı oluşu ifade ediliyor.
    Bunlar çok açık olarak gösteriyor ki, ibâdet, yaratana yapılır. Kulluk
    edilmeye lâyık olan, yaratan Zâttır. Bu vasfa sahip olan Allah’tan başa hiçbir
    varlık olmadığına göre, O’ndan başka ilâh, O’ndan başka tapılmaya lâyık bir
    varlık yoktur.
    Allah’tan Başka Yaratıcı Yoktur
    Yaratıcılık sadece Allah’a mahsus bir vasıftır. Yaratıcı olmayan ise, ilâh
    olamaz. O halde tek Yaratıcı vardır, o da Allah’tır. Mahlûklar, ancak mevcut
    şeylerde bazı değişiklikler yaparlar. Kendileri tarafından bilinmeyen bazı
    yeni şeyleri keşfedebilirler. Bu hareketler yaratma değildir. Yaratılanlara,
    yine Allah’ın verdiği kabiliyetlerle, kâinatta zaten mevcut olan bir şeyden,
    255 16/Nahl, 8
    256 30/Rûm, 54
    257 36/Yâsin, 22
    258 4/Nisâ, 1
    259 6/En'âm, 102
    • 157 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    örtüyü açmaktır. Hâlbuki o şey, Allah tarafından, keşfedildiği gibi yaratılmıştır.
    Mahlûklara, bilhassa insanlara Türkçede yaratma kavramının izafe
    edilmesi, müslümanların sadece Allah’a tahsis ettikleri bir kelimedeki kudsiyeti
    ortadan kaldırmak, dinî bir tabiri yerinden kaydırmak sûretiyle,
    Allah ile yaratma kavramının ilgisine şüphe düşürmek ve sanki başka yaratıcılar
    da varmış intibasını uyandırmak ve yerleşmiş bir dinî kavramı dejenere
    etmek/yozlaştırmak niyetine dayanmaktadır. Kelimeler ve kavramlar,
    mânâların kalıpları olduğuna göre, bu kelimenin müslümanların hâfızasında
    delâlet ettiği anlam bir itikad konusu olduğu için, bu itikadı sarsmak
    gayesi güdülmektedir. Ne yapılırsa yapılsın, tek ve gerçek yaratıcı Allah’tır.
    Yaratma nisbet edilen yaratıklar, asla bir şey yaratmamaktadırlar.
    Yaratmak, yoktan var etmek demektir. Malzeme, zaman, yardımcı, âlet
    vb. hiçbir şeyin katkısı olmadan bir şey ortaya koyabiliyorsa insan, gerçek
    anlamda yaratıcı olabilir. Oysa sadece Allah’tır örneğe, maddeye, müddete,
    yardımcıya, âlet ve edevâta muhtaç olmadan, sadece “ol” demesiyle bir şeyi
    yoktan var eden, yani yaratan. Bunca âciz ve yaratılmış olmalarına rağmen
    küstahça kendilerine yaratıcı vasfı verenler, sahte ilâhlar, hakir ve basit görülen
    bir sineği bile yaratamazlar.260 İnsanoğlunun yaptığı ise, onca uğraş
    ve yardımdan, yorgunluktan sonra sadece sentez ve basit taklitten ibarettir.
    İnsana gerçek anlamda yaratıcı denemez; belki sembolik ve mecâzî anlamda
    söylenebilir. İnsana gerçek anlamda yaratıcılık atfetmek, onu ilâh yerine
    koymaktır.261
    Bâtıl tanrılar, bir şey yaratamazlar. Allah’ı tanıtıcı en bâriz vasıf, Kur’an’a
    göre yaratıcılıktır. Yaratıcı olmayan şeyler, tanrı olamayacağı için Kur’an,
    şirkin kapısını ta baştan kapatmaktadır.
    “De ki, Sizin, koştuğunuz ortaklarınızdan ilk defa yaratacak, sonra yarattığını
    çevirip yeniden yaratacak olan var mı? De ki: Allah ilk defa yaratır,
    sonra onu çevirip yeniden yaratır. Öyleyse nasıl (doğru yoldan) çevriliyorsunuz?”
    262
    260 Bk. 22/Hacc, 73
    261 Ahmed Kalkan, Sanat Bilinci, Denge Y., s. 12
    262 10/Yûnus, 34
    • 158 •
    Ahmed Kalkan
    “De ki, siz Allah’tan başka yalvardığınız şu ilâhlarınızı gördünüz mü?
    Bana gösterin (bakayım), onlar yerden hangi şeyi yarattılar? Yoksa onların
    göklerin yaratılmasında (Allah’a) ortaklıkları mı var?263; “Hiçbir şey yaratmayan,
    kendileri yaratılan şeyleri (Allah’a) ortak mı koşuyorsunuz?”264; “Ey insanlar,
    size bir temsil verildi, onu dinleyin: O, Allah’tan başka yalvardıklarınız
    (var ya), onların hepsi bir araya toplansalar, bir sinek dahi yaratamazlar.
    İsteyen de âciz, istenen de (yani puta tapan da âciz, put da).”265 Allah’ın ülûhiyet
    hakkını birtakım canlı cansız şeylere vermek, Allah’a karşı büyük bir
    zulümdür. “Yaratan, yaratmayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz?”266
    İlk Yaratılış, İkinci Yaratılışa (Yeniden Dirilişe) Delildir
    Yaratmayı ilk defa başlatıp meydana çıkaran ve bu varlık nizamını kuran
    Allah, ikinci yaratmayı da elbette yapmaya kaadirdir. “O gün, göğü, kitapları
    dürer gibi (toplarız). İlk yaratmaya nasıl başladıysak, onu yine öyle
    çevirir (yok eder)iz. Üzerimize söz; biz bunu mutlaka yapacağız.”267; “İlk yaratma
    ile âciz mi kaldık ki (yeniden yaratmayalım)? Doğrusu onlar, yeni bir
    yaratmadan kuşku içindedirler.”268 İlk yaratma, ikinci yaratmaya da delildir.
    İlk yaratmayı kabul edenin ikinci yaratmayı inkâr etmesi veya ikinci yaratmadan
    şüphe içinde olması bir çelişkidir. Çünkü hiç yoktan yaratmak, var
    olanı yok edip tekrar hayata döndürmekten daha zordur. Zoru kabul edip
    de, kolayın olmayacağını, olamayacağını ileri sürmek akıllıca bir iddia değildir.
    İlk yaratmayı, yani dünya hayatını inkâr etmekse, kişinin kendisini
    inkâr etmesi mânâsına gelir. Şu halde her iki yaratmaya da iman etmek
    zaruridir. “Yaratmaya başlayan O’dur. Sonra onu çevirip yeniden yapar. Bu,
    O’na daha kolaydır.”269
    Allah, yaratmadan asla yorulmaz. Yaratma, O’ndan ayrılmaz bir vasıftır.
    “Gökleri ve yeri yaratan, bunları yaratmakla yorulmayan Allah’ın, ölüleri
    diriltmeye kaadir olduğunu görmüyorlar mı? Evet, O, her şeye kaadirdir.”270
    Çünkü tabii olarak bakıldığı zaman, ilk yaratılış tabiatın hilafına iken, ikin-
    263 35/Fâtır, 40
    264 7/A'râf, 191
    265 22/Hacc, 73
    266 16/Nahl, 17
    267 21/Enbiyâ, 104
    268 50/Kaf, 15
    269 30/Rûm, 27
    270 46/Ahkaf, 33
    • 159 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    cisi, yani diriltme, tabii olmuş olur. Kendisini bilen herkes bir zaman yok
    iken var olduğunu bilir.
    Yaratma kavramını bütün açıklığı ile anlamak, ilk yaratmayı ve sonunu
    (diriltmeyi) idrâk etmekle olur. Yani ilk yaratılışı, ilk modeli, ilk maddenin
    başlangıcını düşünmek, yaratmanın bütün mahiyetini anlatacağı gibi, var
    olan bir şeyin yok olduğunu görmek de, tabiat safsatasını yaratılışın âyetleriyle
    anlamaya yeter. Cansız şeyler şöyle dursun, sebepler, âmiller, hatta
    akıl sahipleri arasında bile, yaratmayı ta başından yapıp sonra yok edecek
    hiçbir fert ve grup yoktur.
    Makineyi yapan sanatkâr, makinenin içinde aranmaz. Sebepler, yaratıcı
    olamaz. Sade dumandan toprak, topraktan taş, taştan bina yapar gibi, ölüden
    ölü, cansızdan cansız yapmakla kalmaz, hiçbir hayat hücresi yokken,
    sudan hayat yapmak, çamurdan, topraktan ilk bitkiyi, ilk insanı, ilk hayvanı
    ihdas edivermek gibi, yaratmanın ilk madde ve sûretine, ilk miktar ve faaliyetine
    varıncaya kadar bütün başlangıçlarını yaratmaktan başlar. Yaratma,
    Yaratıcının zât ve sıfatından başka hiçbir ön şart ve sebebe bağlı değildir.
    İşte böylesine ilk defa yaratan, yarattığını iade eder, sonuna vardırır. Ölüleri
    diriltir. Allah böyle önceye de, sonraya da hâkimdir.271
    2- İnsan
    İnsan Kelimesinin Anlam ve Mâhiyeti
    “İnsan” ve aynı anlamdaki ins ve ünâs sözcükleri Kur’ân-ı Kerim’de 88
    ayette geçer. “Nâs” insan kelimesinin çoğuludur, insanlar, halk demektir.
    Kitabımız’da 240 yerde zikredilir. İnsan kelimesinin sözlük anlamına gelince;
    İnsan kelimesinin, kendinden türediği kök olarak iki sözcükten bahsedilir;
    bunlardan biri üns kelimesidir. Üns, ünsiyet, yakınlık demektir. Bu
    “yakınlık, yaklaşma duygusu” bir yandan hemcinsleriyle bir arada yaşama
    durumunda olan insanın başka insanlara karşı yakınlığını, bir yandan da
    Allah’a bütün varlıkların üstünde olan yakınlığını ifade eder. İnsan kelimesinin,
    bir de nesy = unutmak fiilinden geldiği söylenir.
    271 Elmalılı, IV, s. 2713; Veli Ulutürk, Kur'an-ı Kerim'de Yaratma
    • 160 •
    Ahmed Kalkan
    Bu durumda insan, unutkan demektir. Kur’an’da insandan (Âdem) söz
    edilirken, “Andolsun, önceden Âdem’e ahid verdik de unuttu ve onu azim
    sahibi bulmadık.” (20/Tâhâ, 115) buyrulur.
    İnsan kimdir? Nasıl bir varlıktır? Yeryüzüne nereden gelmiştir? İnsan
    nereye doğru gidiyor? İnsanın bu dünyada görev ve sorumlulukları var mıdır,
    varsa nelerdir? gibi sorular insan aklını meşgul eden sorulardır. Felsefî
    akımlar, izmler, dünya görüşleri bu sorulara cevap vermek zorunda kalmışlar,
    her biri filin tümünü değil; bir tarafını görebilmişlerdir. Şüphesiz insan,
    kendisinin nasıl bir varlık olduğunun cevabını verdiğinde aynı zamanda
    inancını da seçmiş olmaktadır.
    Her şeyde dengeyi esas alan İslâm dini insanı tarif ederken de dengeyi
    esas almıştır. İslam inancına göre insan; beden ve ruhtan oluşan, düşünen,
    şuurlu, iman ve ilim sahibi bir varlıktır. İnsan, Allah’ın yeryüzüne lutfettiği,
    üstün yapıcı yeteneklere sahip, fakat organik ve biyolojik yapı bakımından
    zayıf olan bir varlıktır.
    İnsanın İki Yönüİnsanla ilgili olarak, beşer ve Âdem kelimeleri Kur’an’da
    sık sık kullanılan iki kavramdır. Kur’ân-ı Kerim’de, İblis’in Âdem’e secde
    etmeyi reddetmesi üzerine, Allah’ın ona şöyle dediği anlatılır: “İki elimle
    yarattığım şeye seni secde etmekten alıkoyan nedir?”272 Bu âyet-i kerimede
    Allah’ın “iki elimle yarattım” demesi, insanın yapısındaki iki temel ögeyi
    açıklamaktadır. Kur’an’da yalnızca insanla ilgili olarak böyle bir ifade kullanılır
    ki, bu ifade, insanın Âdemiyet ve beşeriyet yanlarını ortaya koyar.
    Âdemiyet yapısı, insanın ruh yapısı, mânevî tarafı, melekî tarafıdır. Beşeriyet
    yapısı ise, insanın dış yapısını, toprak yönünü, hayvanî tarafını, fizikî
    özelliklerini ifade eder.
    Müşrikler, insanı sadece bir beşer olarak kabul etmeye ve yalnız zâhirî
    nitelikleriyle ele almaya meyillidirler. Günümüzde de Batı kültür ve uygarlığı,
    insanı hayvanlardan bir hayvan ve yeme, içme, uyuma ve nefsî arzulara
    ihtiyaçtan ibaret bir varlık olarak değerlendirir. Hâlbuki insan, yalnız beşerî
    yönüyle değil; rûhî, mânevî yönüyle de insandır. İnsanın hayvanlardan farkı
    ve üstünlüğü, gerçek anlamda Âdemiyyet yönüyledir. Âdemiyyet, insanın
    tefekkür ve irâde sahibi olma özelliğini belirtir. Bu Âdemiyyet vasfına
    272 38/Sâd, 75
    • 161 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    sahip olan insanın önünde melekler secdeye kapanmıştır: “Bir zaman Rabbin
    meleklere, ‘muhakkak Ben kupkuru çamurdan, düzen verilmiş bir balçıktan
    bir beşer yaratacağım; onu tesviye edip içine ruhumdan üflediğimde
    hemen ona secdeye kapanın.’ demişti.”273; “Sonra onu tesviye etti, ona Kendi
    ruhundan üfledi ve sizin için sem’a, besar ve fuadlar kıldı (görme, işitme ve
    akletme gücü verdi).”274
    Bu konudaki âyetlere dikkat edildiğinde açıkça görülür ki, meleklerin
    secde ettiği beşer değil; Âdem’dir. Âdem, bu noktada bütün insanlığın
    temsilcisidir ve yalnızca birey olarak Hz. Âdem değildir. Burada Âdem,
    insandaki Âdemiyet yanının temsilcisidir. Âdem kelimesi, “iç, iç yüzey, iç
    katman” anlamında “edim” kelimesinden gelir. Allah’ın emriyle meleklerin,
    Âdem’in önünde secde etmelerinin nedeni, Âdem’e isimlerin öğretilmesi
    olduğu anlaşılabilir.275
    İsimler, ruhun ögeleri, bilginin Nuranî güçleridir. İşte, insanın Âdemiyet
    yanı, onun ışıl ışıl bir ruha, dolayısıyla gözleri iyi gören ve kulağı
    iyi duyan apaydınlık bir kalbe sahip olup, şeytanın aldatmalarından uzak
    durması yanıdır. Bu hal, insanın kâmil halidir; yani Âdem insan-ı kâmildir.
    İnsanın bu hali yitirişinden sonra yeryüzündeki hayatı ve mücadelesi bu
    halini yeniden kazanmaya yöneliktir.
    Âdemî yön, Türkçe’de Âdem olmak anlamında “adam olmak” deyimiyle
    ifade olunur. İnsan, beşerî özellikleriyle bir yere gelebilir, ama adam olmak
    daha başka vasıflar ister. “Oğlum, ben sana vali olamazsın demedim
    ki, adam olamazsın dedim. Sen de adam olamadığını isbat ettin.” diye kıssada
    geçen oğlu adam olamayan adamın ifâdesinde belirtildiği gibi; Adam
    olmak, Âdem gibi olmak, Âdemî yönü ağır basmak demektir.
    Fakat insan hem Âdemî, hem de beşerî yönden oluşan bir varlıktır. İşte,
    onun Allah’ın iki eliyle yaratılmış olması, bu gerçeğin ifadesidir. Bu durum,
    konunun başında anlamlarını verdiğimiz insan kelimesinin içeriklerinde
    de görülür.
    273 15/Hicr, 28-29
    274 32/Secde, 9
    275 Bak. 2/Bakara, 30
    • 162 •
    Ahmed Kalkan
    Eski Yunan’dan (belki daha eski zamandan) beri câhiliyye bakış açısının
    çarpıklığından dolayı insanın sadece maddî/beşerî yönü öne çıkarılmıştır.
    Heykel, atletik vücutlar, jimnastiğe aşırı önem verilmesi vb. bu anlayışın
    ürünüdür. Günümüzde kısmî farklılıklar olsa da, insana bakış yine câhiliyyenin
    çarpık gözlüğünden değerlendirilir: Şişmanlık, en büyük derttir;
    özellikle kadınlar için. Bir taraftan çeşitli gıda ürünleri reklâmlanıp teşvik
    edilirken, diğer yönden zayıflık çok modadır. Teknolojik kolaylıklar insanı
    hareketsiz bıraktığından çağın handikapıdır kilo almak. Zayıflama için
    spor âletleri ve diğer araçlar büyük bir sektör oluşturmuştur. Zayıflatma
    sektörü yanında güzellik salonları, makyaj malzemeleri, sâhil turizmi, deniz
    ve güneşte yanıp bronzlaşmanın önemi ve vücut ölçüleri... Deri güzelliğidir
    beklenen; dükkânın vitrinidir istenen, isterse dükkânın içi tümüyle
    boş olsun. Kaporta önemlidir bu anlayışa göre, motorsa önemsizdir; bozuk
    olsa da olur, hiç olmasa da. Beşerî yön Âdemî yönü ezmiştir tümüyle. “Ye
    kürküm ye!” mantığıdır topluma hâkim olan. Artık Anadolu köylerine de
    girmeye başlamıştır kuaförler, güzellik salonları. Başörtüsü, bu güzel(!) görüntüyü
    bozduğu için kötüdür, suçtur. Batılılık ve modernlik dış demektir,
    görüntü demektir, gardırop demektir, ta II. Mahmut’tan beri. Devrimlerin
    en önemlileri de kılık kıyafete, şapkaya, yazıya, takvime, metre ve grama
    yönelik olanlardır ki tüm bunlar da görünümdür, dışı cilâlamaktır, hasta
    adama sağlıklı kadın makyajı yapmaktır. Özellikle kadın cinselliği öne çıkacaktır,
    mânevî yönünü görmezden gelip insanı beşerî/hayvanî özellikleriyle
    tanımlamada...
    Câhiliyye, insanı maddesiyle değerlendirirken, rasüllerin/tebliğcilerin
    kendileri gibi beşer olmasını kabullenemez ve melek peygamber, beşer olmayan
    elçi ister. Arap müşriklerinin bu tavrı günümüz câhiliyyesinde de
    yerini korumuştur. Hoca ve hacıların beşerî özelliklerden, dünyevî faâliyetlerden
    el etek çekmesi, râhip hayatı yaşaması istenir; melek hocadır istenen,
    inzivâya çekilen hacıdır beklenen. Kendilerine birazcık benzeyip ufak
    tefek hata işleyen hoca, onların gözünde şeytandır artık. Çünkü onun beşer
    olmaya hakkı yoktur, melek gibi yaşamalıdır. Melek gibi yaşamıyorsa o zaman
    şeytandır, bu anlayışa göre...
    İşte, topraktan yaratılan insanın beşeriyet yanı, Kur’an’ın ifadesiyle
    “unutkanlığının, nankörlüğünün, aceleciliğinin, haklı-haksız tartışmayı
    pek sevmesinin, bilgisizliğinin, zâlimliğinin ve zayıflığının sembolüdür. Bu
    olumsuz nitelikleri bastıracak olan da, insanın âdemiyet yanıdır, mânevî
    • 163 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    duyularıdır, kalbidir. İnsan, sadece beşer olarak kalmamalı, beşeriyetini
    Âdemiyetinin emrine vererek, ilk yetkin halini kazanmaya çalışmalıdır.
    Kur’an’da yetkin hale ahsen-i takvim (en güzel kıvam, en güzel yaratılış)
    denirken; insanın bu yetkinlikten bütünüyle uzaklaşmış ve hayvanlaşmış,
    beşeriyete yuvarlanmış haline de “esfel-i safilin” (alçakların alçağı) denir.276
    İşte, insanlar da, kendilerini yalnızca beşer olarak görmeden, beşeriyet
    ve âdemiyetten oluşan bir varlık olduklarını unutmadan, şeytanın adımları
    ardınca gitmezler ve her sürçtüklerinde tevbe ederlerse, meleklerin önlerinde
    secde ettiği Âdem halini alır, unutkan insandan; kâmil mü’min insan
    olma durumuna ulaşabilirler.277
    İnsanın beden ve ruhtan oluştuğunu belirttik. Bedenin aslı topraktır.
    Kur’an’ın açıkladığı bu gerçeği, modern ilimler tasdik ve teyid edip doğrulamaktadır.
    Kimyasal analizler, tahliller toprakta bulunan madenlerin,
    elementlerin insanda da bulunduğunu göstermektedir.
    İnsanın ruhu ise, görünmeyen, manevî yönünü oluşturur. İnsanın ruhu
    olduğu aşikârdır. Bu gerçek, ölüm halinde özellikle kendini ortaya koyar.
    Diri ile ölü arasındaki fark, diride ruhun bulunması, ölü bedende ise bulunmamasıdır.
    Uyku da küçük bir ölüm gibidir. Uyku halinde ruhun insanı
    bir an için terk edişi de, ruhun varlığıyla ilgili bize kesin bilgi verir.278
    Ruhçuluk (spiritüalizm) de yanlıştır. İnsanı yine diğer yarımıyla tanımlamadır.
    İnsanı sadece maddî yönüyle beşer olarak tanımlamak ifrat ise,
    bu da tefrittir. Bedeni reddetmek, Hint ve doğu mistisizminde önemli olabilir.
    Nirvanaya ulaşmak için Hint fakiri ateşte yürür, çivili yatakta yatar,
    çarmıha gerilir, aç-susuz yaşar, inzivâya çekilir. Tasavvuf da etkilenmemiş
    değildir bu anlayıştan ve nefsi (maddeyi, arzuyu temsil eden duyguyu) öldürmek
    ve tek yönlü insan olmaktır bu değerlendirmede egemen olan. Bedenî
    zevkleri, nefsi çirkin görüp dünyayı leş sayan, sosyal hayatı zâlim ve
    kâfirlere bırakan, bir lokma bir hırka anlayışı... Dövene elsiz, sövene dilsiz
    olma gereği duyma, tahrif edilmiş hıristiyanlıktaki bir yüzüne tokat vurulursa
    diğer yüzünü çevirme tavsiyesi... Zâlim yöneticilerin de dolaylı teşviği
    var mıdır bilinmez bu anlayışta, ama en azından şikâyetçi olmadığı, hatta
    276 Bak.95/Tîn, 4-5
    277 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, Kırkambar Y., s. 243-244
    278 Bak. 39/Zümer, 42
    • 164 •
    Ahmed Kalkan
    ezilmeyi kabul eden insanları yönetmenin rahatlığını duydukları yadsınamaz.
    Hâlbuki İslâm’ın ölçüsü bellidir. “Nefsinin de senin üzerinde hakkı
    var.” Devamlı oruç tutmak isteyen, evlenmeyip hadım olmayı arzulayanları
    kınayan ve bunu reddeden bir dindir, orta yol, vasat ümmet, aşırılıklardan
    uzak fıtrat dini.
    İnsan, bedeniyle hareket eder ve algılar. Ruhuyla idrâk eder, düşünür,
    bilir, sever, nefret eder, sevinç ve üzüntü duyar. İnsanın bütün iç dünyası,
    manevî, görünmeyen âleminin faaliyetleri ruhun faaliyetleridir. Ruh, Allah’ın
    sırlarından, gizliliklerindendir. İnsanın onun esrarına vâkıf olması
    mümkün değildir. Ruh Allah’ın katındandır. Onun hakkında insana verilen
    bilgi pek azdır.279
    Din ve akıl, ruhun varlığını açıkça ortaya koydukları halde; her gerçeği
    inkâr edenler olduğu gibi, ruh gerçeğini inkâr edenler de olmuş ve olacaktır.
    Bu inkârın temelinde, görünmeyen, mâhiyeti bilinmeyen varlığı kabul
    etmeme düşüncesi yatmaktadır. Bilimi putlaştıran determinizm, lâboratuarcı
    bilimselcilik, materyalizm ve komünizmin ruhu ve mâneviyatı inkâr
    etmedeki büyük çabalarını câhiliyye ve şirk tarihi unutmayacaktır.
    İnsan kompleksini oluşturan beden ve ruh unsurlarının kendilerine has
    birtakım ihtiyaçları vardır. İnsan bunları elde etmek için gayret sarfeder.
    Maddî unsur (beden), yeme, içme, uyuma, nefes alıp verme gibi maddî
    ihtiyaçlarını gideremediği zaman rahatsız olduğu gibi; mânevî unsur olan
    ruh da ihtiyaçlarını gideremeyince muzdarip olmaktadır. Ruhun ihtiyaçları,
    Rabbini zikredip ibâdet etmek, kendisinden geldiği İlâhî mercîye doğru
    yol almak ve O’na yakınlaşmak için gerekli çabayı göstermek gibi ruhî gıdalardır.
    Her iki unsurun ihtiyaçları ve beslendikleri gıdalar birbirlerinden
    tamamen ayrıdır. Ruhi gıdalar olan zikir ve ibâdetler yalnız başına bedeni
    besleyip ayakta tutamadığı gibi, bedenin ihtiyaçları olan maddî gıdalar ve
    zevkler de hiç bir zaman ruhu sağlıklı bir ortamda tutamaz, onu mutlu ve
    huzurlu edemez. “İyi bilin ki kalpler, ancak Allah’ı zikretmekle yatışır, huzur
    ve rahat bulur.”280 Huzur, mutluluk, mutmainlik/tatmin duygusu maddî bir
    şey değil; mânevîdir; gıdası da mânevî olacaktır.
    279 Bak. 17/İsrâ, 85
    280 13/Ra’d, 28
    • 165 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Allah insana, hem fücûru (günah ve kötülüğe meyli), hem takvâyı (günahlardan
    korunmayı) ilham ettiği için insan, bir taraftan melek tabiatına,
    bir taraftan da hayvan tabiatına sahiptir. Ama, İslâm fıtratı ile yaratıldığından,
    akıl, vicdan ve güzele meyil gibi nimetlerle donatıldığından ve Allah’ın
    Kitap, peygamber, hidâyet gibi lütuflarından dolayı hayra meyli önceliklidir.
    İnsan, kendi fıtratının özelliklerini muhafaza ederek, Rabbini zikredip
    ibâdet ederse, meleklerden olan üstünlüğünü korumuş olur. Ama melek tabiatını
    kaybedip yalnız maddî ihtiyaçlarını tatmin etmeyi düşünürse, hayvanlar
    seviyesinde bir mahlûk olur: “Kâfir olanlar zevklenirler, hayvanların
    yediği gibi yerler. Sonunda onların barınağı ateştir.”281 Yani, beşerî/hayvanî
    ihtiyaçların alabildiğine tatmini yanında; ruhî gıda ve çözümlerin tümüyle
    ihmali. İnsanı insan yapan esas unsurun teoride ve daha önemlisi pratikte
    reddedilmesinin sonucunun da hayvanlaşmak olacağı doğaldır.
    İnsan ve onun duyguları zaman ve mekânla sınırlıdır. Zaman ve mekân
    dışı şeyleri olduğu gibi algılayabilmekten uzaktır. Hatta insan çoğu kez zamanın
    ve mekânın içindeki birçok şeyden bile haberdar olamamaktadır.
    Dahası, kendi benliğinin sırlarını dahi henüz tam çözebilmiş değildir.
    İnsan bağımlıdır. Anasına, çevresine, toprağa, dünyaya ve âhirete olan
    bağlarıyla birlikte doğar. Doğmasındaki dahli ne kadarsa, ölmesindeki
    dahli de o kadardır. Ne doğuşuna kendisi karar verebilir, ne ölümüne ve ne
    de doğumdan ölüme kadarki gelişim ve değişim sürecine... Bütün bunlar,
    kendisi dışındaki bir karar merkezinde belirlenip icra edilir. Onun, hayatın
    değişmez yasaları dediğimiz bu “İlâhî kanunlara” uymaktan başka yapacağı
    pek bir şey yoktur. Kaderin bilinmeyen câzibesi, esrârengiz ve sırlı gelecek,
    meçhuller, heyecanlar hayatın tadıdır. Sıkıcı değil; makine ve bilgisayar değil;
    hârika bir canlıdır insan...
    İnsan muhtaçtır. Yardıma, bakıma, besine, suya, insana, anaya, babaya,
    toprağa, göğe, sevgiye, terbiyeye, bilgiye, görgüye, çevreye ve daha birçok
    şeye... O, bu ihtiyaçlarından bazılarına daha doğar doğmaz, bazılarına da
    doğal gelişimini tamamladıkça gereksinim duyar. Çünkü insan, değişerek
    gelişebilen bir varlıktır. Âcizlik; sosyalliği, yani birbirine ihtiyaç duyma ve
    yardımlaşmayı, zayıflık da; kulluğu, yani Allah’a kesin muhtaçlığı ve O’na
    ibâdeti meydana çıkaracaktır.
    281 47/Muhammed, 12
    • 166 •
    Ahmed Kalkan
    Bu ihtiyaçlar, bir yönüyle zayıflığın, diğer yönüyle huzur ve faziletin
    göstergesidir. İnsanın diğer canlılarla ortak yönleri vardır. Görünebilen
    tüm canlılar: Beslenirler, hücrelerden oluşmuşlardır, hareketlidirler, büyürler,
    çoğalırlar, solunum ve boşaltım yaparlar. Aynı yaratıcının aynı kanunlarına
    muhataptırlar. Yaratıcı ve Rableri aynı, hepsi O’nun kullarıdır.
    Bütün bu özellikler canlıların “hayvan”lık boyutudur. Zaten insanı “insan”
    yapan özellikler de bunlardan hiçbiri değildir. O, insan olmayı hayvanlarla
    paylaştığı bu özelliklerinden dolayı hak etmemiştir.
    Yeryüzünde halifelik için, diğer canlıların kendisine hizmet etmelerini
    gerektiren farklılık olmalıdır. Zahmet olmalı ki rahmet olsun.
    İnsan, “insan” olma özelliğini, “iman” etme özelliği dolayısıyla kazanmıştır.
    Çünkü insan, akıl ve gönül sahibidir. Hayvanların akılları ve gönülleri
    olmadığından iman etmekle yükümlü değildir hayvanlar. (Ama, Allah’a
    isyan da etmezler; kendi yapılarınca kulluk yaparlar, Allah’a ibâdet ve itaatten
    de çıkmazlar.) İşte, yukarıda sayılan maddelerden insana özgü olan ve
    insanı hayvandan ayıran en büyüğü imandır. İmandır, çünkü insan, gücü
    sınırlı, bağımlı ve muhtaç bir varlıktır. Kendinden daha güçlü olan, kendisi
    gibi bağımlı ve muhtaç olmayan birinin yardımı olmadan yaşayamaz.
    Güçsüzlüğünü, bağımlılığını ve muhtaç oluşunu her fark edişte bağlanacak,
    inanacak, güvenecek, sığınacak, tutunacak ve barınacak birini arar.
    İnsanı hayvandan ayıran diğer önemli özellik ise ilimdir. İman ve ilim
    sayesinde insan, kendi hür irâdesiyle Allah’a kulluk yaparak en güzel biçimdeki
    yaratılışına uygun bir hayat yaşayabilir. İman, ilim ve ibâdetten uzak
    insan ise varlıkların en âdisi olur.282
    282 Bak. 17/İsrâ, 70; 51/Zâriyât, 56; 95/Tin, 4-5; 47/Muhammed, 12; 7/A’râf, 179
    • 167 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’ân-ı Kerim’de İnsan
    Kur’ân-ı Kerim’de 65 yerde zikredilen insan283 kelimesi yanında; nâs
    (insanlar)284 kelimesi 240 yerde, ins kelimesi 18 ve ünâs kelimesi de 5 âyette285
    geçer. İnsanlar anlamında olan “ins” kelimesi ise 18 yerde286 zikredilir.
    Yine insan anlamında abd ve ıbâd kelimeleri 130; beşer 37 yerde, benî
    Âdem ifadesi de 7 âyette geçer. Kur’ân-ı Kerim, insanlara gönderilen bir
    kitaptır. Kur’an’ın ekseninde insan vardır. Her âyet insanla ilgilidir. İnsanı
    en iyi tanıyan onun yaratıcısı olduğundan, kullanım kılavuzu şeklinde,
    insanın nasıl yaşaması gerektiği o kitapta öğretilir. İnsanın nasıl bir varlık
    olduğu, yaratıcı tarafından tanımlanır.
    Kur’an’da insanın doğrudan bir tanımı yapılmamış, farklı yerlerde, değişik
    özelliklerine temas edilmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de insan gerçeği şöyle
    açıklanır:
    283 İnsan Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 65 Yerde): 4/Nisâ, 28; 10/Yûnus, 12; 11/Hûd, 9;
    12/Yûsuf, 5; 14/İbrâhim, 34; 15/Hıcr, 26; 16/Nahl, 4; 17/İsrâ, 11, 11, 13, 53, 67, 83, 100; 18/Kehf, 54;
    19/Meryem, 66, 67; 21/Enbiyâ, 37; 22/Hacc, 66; 23/Mü’minûn, 12; 25/Furkan, 29; 29/Ankebût, 8; 31/
    Lokman, 14; 32/Secde, 7; 33/Ahzâb, 72; 36/Yâsin, 77; 39/Zümer, 8, 49; 41/Fussılet, 49, 51; 42/Şûrâ, 48, 48;
    43/Zuhruf, 15; 46/Ahkaf, 10; 50/Kaf, 16; 53/Necm, 24, 29; 55/Rahmân, 3, 14; 59/Haşr, 16; 70/Meâric, 19;
    75/Kıyâme, 3, 5, 10, 13, 14, 36; 76/İnsan, 1, 2; 79/Nâziât, 35; 80/Abese, 17, 24; 82/İnfitâr, 6; 84/İnşikak, 6;
    86/Târık, 5; 89/Fecr, 15, 23; 90/Beled, 4; 95/Tîn, 4; 96/Alâk, 2, 5, 6; 99/Zelzele, 3; 100/Âdiyât, 6; 103/Asr, 2.
    284 İnsanlar Anlamındaki Nâs Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 240 Yerde): 2/Bakara, 8, 13, 21,
    24, 44, 83, 94, 96, 102, 124, 125, 142, 143, 143, 150, 159, 161, 164, 165, 168, 185, 187, 188, 189, 199, 200,
    204, 207, 213, 213, 219, 221, 224, 243, 243, 251, 259, 264, 273; 3/Âl-i İmrân, 4, 9, 14, 21, 41, 46, 68, 79, 87,
    96, 97, 110, 112, 134, 138, 140, 173, 173, 187; 4/Nisâ, 1, 37, 38, 53, 54, 58, 77, 79, 105, 108, 114, 133, 142,
    161, 165, 170, 174; 5/Mâide, 32, 32, 44, 49, 67, 82, 97, 110, 116; 6/En’âm, 91, 122, 144; 7/A’râf, 85, 116,
    144, 158, 187; 8/Enfâl, 26, 47, 48; 9/Tevbe, 3, 34; 10/Yûnus, 2, 2, 11, 19, 21, 23, 24, 44, 44, 57, 60, 92, 99,
    104, 108; 11/Hûd, 17, 85, 103, 118, 119; 12/Yûsuf, 21, 38, 38, 40, 46, 49, 68, 103; 13/Ra’d, 1, 6, 17, 31; 14/
    İbrâhim, 1, 25, 36, 37, 44, 52; 16/Nahl, 38, 44, 61, 69; 17/İsrâ, 60, 60, 89, 89, 94, 106; 18/Kehf, 54, 55; 19/
    Meryem, 10, 21; 20/Tâhâ, 59; 21/Enbiyâ, 1, 61; 22/Hacc, 1, 2, 3, 5, 8, 11, 18, 25, 27, 40, 49, 65, 73, 75, 78;
    24/Nûr, 35; 25/Furkan, 37, 50; 26/Şuarâ, 39, 183; 27/Neml, 16, 82; 28/Kasas, 23, 43; 29/Ankebût, 2, 10, 10,
    43, 67; 30/Rûm, 6, 8, 30, 30, 33, 36, 39, 41, 58; 31/Lokman, 6, 18, 20, 33; 32/Secde, 13; 33/Ahzâb, 37, 63;
    34/Sebe’, 28, 28, 36; 35/Fâtır, 2, 3, 5, 15, 28, 45; 38/Sâd, 26; 39/Zümer, 27, 41; 40/Mü’min, 57, 57, 59, 61, 61;
    42/Şûrâ, 42; 43/Zuhruf, 33; 44/Duhân, 11; 45/Câsiye, 20, 26; 46/Ahkaf, 6; 47/Muhammed, 3; 48/Fetih, 20;
    49/Hucurât, 13; 54/Kamer, 20; 57/Hadîd, 24, 25, 25; 59/Haşr, 21; 62/Cum’a, 6; 66/Tahrîm, 6; 83/Mutaffifîn,
    2, 6; 99/Zelzele, 6; 101/Karia, 4; 110/Nasr, 2; 114/Nâs, 1, 2, 3, 5, 6.
    285 Bir Grup İnsan, İnsanlardan Oluşan Topluluk Anlamındaki Ünâs Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam 5 Yerde): 2/Bakara, 60; 7/A’râf, 82, 160, 17/İsrâ, 71; 27/Neml, 56.
    286 İnsanlar Anlamında İns Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 18 Yerde): 6/En’âm, 112, 128,
    128, 130; 7/A’râf, 38, 179; 17/İsrâ, 88; 27/Neml, 17; 41/Fussılet, 25, 29; 46/Ahkaf, 18; 51/Zâriyât, 56; 55/
    Rahmân, 33, 39, 56, 74; 72/Cinn, 5, 6.
    • 168 •
    Ahmed Kalkan
    a-) İnsanın olumlu özellikleri
    1- İnsan, yeryüzünde halifedir.287
    2- İnsan, çok büyük bir ilmî kapasiteye sahiptir. Çünkü Allah, ona kendi
    ilminden öğretti. Melek olsun, diğer varlıklar olsun ona öğretilen ilimde,
    yani eşyanın mâhiyetini bilmekte ona erişemezler.288
    3- İnsan, Allah’ı tanıma kabiliyetini fıtratında taşır. Bunun için küfür ve
    inkâr, insanın fıtrî tabiatından bir sapmadır.289
    4- İnsanın özünde, hayvanda ve bitkide bulunmayan büyük bir güç vardır.
    İnsan, hem maddedir, hem de mânâ; hem cisimdir, hem de ruh.290
    5- İnsan, halife olduğu gibi, Allah’ın emanetini de taşır. O ölçüde sorumludur.
    O, yeryüzünü kendi çaba ve girişimiyle imar edeceğine dair söz
    vermiştir.291
    6- İnsan, ahlâkî vicdana sahiptir. İyiliği ve kötülüğü seçme kabiliyetine
    sahip iradeli bir canlıdır. Saadeti ve şekaveti seçmede serbest bırakılmıştır.
    292
    7- İnsan, özünde şeref yüceliğini taşır. Allah, onu diğer varlıklara nazaran
    daha üstün yaratmıştır. Fakat kendi üstünlük ve şerefini sezmezse,
    aşağılığa ve esarete düşer.293
    8- İnsan, kendisini yaratan Allah’ı hatırlama kabiliyetine de sahiptir.
    Allah’ın yüce varlığını kavrar, O’na varmak için tüm diğer arzulardan vazgeçebilir.
    294
    9- Yeryüzündeki bütün nimetler insan için yaratılmıştır. Diğer yaratıklar
    onun hizmetine verilmiştir.295
    287 Bak. 2/Bakara, 30; 6/En’âm, 165
    288 Bak. 2/Bakara, 31-33
    289 Bak. 7/A’râf, 172; 30/Rûm, 43
    290 Bak. 32/Secde, 9
    291 Bak. 33/Ahzâb, 72
    292 Bak. 91/Şems, 8-10; 76/İnsan, 3
    293 Bak. 17/İsrâ, 7, 70; 95/Tin, 4 - 5
    294 Bak. 84/İnşikak, 6; 13/Ra’d, 28
    295 Bak. 2/Bakara, 29; 45/Câsiye, 13
    • 169 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    10- İnsan, Allah’a karşı sorumlu tutulmuştur. Yalnız Allah’a ibâdet eder,
    O’na kulluk edip emrine itaat eder.296
    11- İnsana yaratılış gayesi öğretilmiştir. Allah’ı unutursa, kendisini de
    unutmuş olacaktır. Allah’ı unutan insan, yeryüzünde şaşırmış bir varlık haline
    gelir.297
    12- İnsan, yalnız maddî meseleler için çabalayıp sadece maddî yönünü
    tatmin etmez. O, Allah’ın rızâsını hedeflerin en yücesi olarak seçer. Yalnız
    O’nun rızâsını kazanmak için çabalar.298
    b-) İnsanın olumsuz özellikleri
    1- İnsan, kendisini tanımazsa zâlim ve cahil kalır.299
    2- Bazen Allah’ın nimetlerini görmezlikten gelerek nankörlük yapar.300
    3- İnsan, bazen kendini yeterli zanneder ve Allah’a ihtiyaç duymadığı
    anlayışıyla tuğyan eder (azar, taşkınlık yapar).301
    4- İnsan, işlerinde çoğu zaman acelecidir.302
    5- İnsan, zorluklarla karşı karşıya gelince Allah’ı hatırlar. Zorluklar geçip
    gidince sanki hiç bir olay olmamış gibi Allah’ı unutur.303
    6- Allah’ın keremini unutarak cimrileşir.304
    7- İnsan, hırs ve ihtiraslarla donatılmış bir varlıktır.305
    8- İnsan, eğer kötülük görürse inler, sızlanır, bağırır ve yardım ister.
    Eğer kendisine nimet verilirse cimrileşir.306
    296 Bak. 51/Zâriyât, 56
    297 Bak. 59/Haşr,19
    298 Bak. 89/Fecr, 28; 9/Tevbe, 72
    299 Bak. 33/Ahzâb, 72
    300 Bak. 22/Hac, 66
    301 Bak. 96/Alâk, 6-7
    302 Bak. 17/İsrâ, 11
    303 Bak. 10/Yûnus, 12
    304 Bak. 17/İsrâ, 100
    305 Bak. 70/Meâric, 19
    306 Bak. 70/Meâric, 20 - 21
    • 170 •
    Ahmed Kalkan
    9- İnsan zayıf yaratılmıştır; âcizdir.307
    İnsanın Menşei (Oluşumu) Meselesi
    Hayatın ve insanın başlangıcı meselesi, bilginleri, filozofları ve her tipten
    nice insanı düşündüren ciddî bir meseledir. Kimileri insanı tabiatın yarattığına,
    kimileri hayvandan evrimleşerek türediğine inanmaktadır. Tüm
    vahiy kaynaklı dinlerin -ki asılları İslâm’dır- ve özel olarak İslâm dininin
    insanın kökeni hususundaki görüşü bellidir.
    İslam inancına göre; Allah insanı topraktan yaratmış, ona kendi ruhundan
    üfleyerek can vermiştir. Buna göre insan da dâhil tüm varlıklar Allah
    tarafından yaratılmıştır.
    İlk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem (a.s.) Allah tarafından yaratılmıştır.
    Bu yaratılış bir anda değil, aşama aşama gerçekleşmiştir. Şimdi bu
    aşamaları Kur’an ifadeleri ile açıklayalım:
    Birinci aşama, toprak (türab); “Allah sizi topraktan yarattı...”308
    İkinci aşama, çamur (tıyn) ; “O Allah ki sizi çamurdan yarattı...”309
    Üçüncü aşama, çamurun özü (min sülaletin min tıyn); “Andolsun ki, biz
    insanı çamurun özünden yarattık...”310
    Dördüncü aşama, yapışkan çamur (tıyn-in lâzib); “Şüphesiz biz onları
    yapışkan çamurdan yarattık...”311
    Beşinci aşama, şekillenmiş kara balçık (hame-in mesnun); “ Andolsun
    ki, biz insanı kuru çamurdan, şekillenmiş kara balçıktan yarattık.”312 Altıncı
    aşama, kuru çamur (salsâl); “İnsanı ateşte pişmiş gibi kuru çamurdan yarattık.”
    313
    307 Bak. 4/Nisâ, 28
    308 35/Fâtır, 11
    309 6/En’âm, 2
    310 23/Mü’minûn, 12
    311 37/Sâfât, 11
    312 15/Hicr, 26
    313 55/Rahmân, 14
    • 171 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Yedinci aşama, insan şekline koyma ve ruh verme; “Onu (Âdem’i) düzenleyip
    insan şekline koyduğum zaman ona ruhumdan üfledim.”314
    Kur’an’da İnsanın Yaratılması ve Halifeliği
    “Hani Rabbin meleklere ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’ demişti.
    Onlar da: ‘Orada bozgunculuk yapacak, kanlar akıtacak birini mi var edeceksin?
    Oysa biz Seni överek yüceltiyor ve Seni devamlı takdis ediyoruz’ dediler;
    Allah: ‘Ben şüphesiz sizin bilmediklerinizi bilirim’ dedi.
    Ve Âdem’e bütün isimleri öğretti, sonra eşyayı meleklere gösterdi. ‘Eğer
    sözünüzde samimi iseniz bunların isimlerini bana söyleyin’ dedi.
    Cevap verdiler: ‘Sen münezzehsin, Senin öğrettiğinden başka bizim bir
    bilgimiz yoktur. Şüphesiz Sen hem bilensin, hem hakîmsin’.
    Allah: ‘Ey Âdem, onlara isimlerini söyle’ dedi, Âdem isimlerini söyleyince,
    Allah: ‘Ben gökler ve yerde görünmeyeni biliyorum, sizin açıkladığınızı ve
    gizlemekte olduğunuzu da bilirim, diye size söylememiş miydim?’ dedi.
    Meleklere: ‘Âdem’e secde edin’ demiştik, İblis müstesna hepsi secde ettiler,
    o ise kaçındı, büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.”315
    “Andolsun ki, sizi yarattık, sonra şekil verdik, sonra meleklere, ‘Âdem’e
    secde edin’ dedik; İblis’ten başka hepsi secde etti, o secde edenlerden olmadı.”
    316
    “Andolsun ki, insanı kuru balçıktan, işlenebilen kara topraktan yarattık.
    Cinleri de, daha önce dumansız ateşten yarattık. Rabbin meleklere: ‘Ben, balçıktan,
    işlenebilen kara topraktan bir insan yaratacağım. Onu yapıp ruhumdan
    üflediğimde ona secdeye kapanın’ demişti.”317
    Bu ve benzeri âyetlerden yola çıkarak Hz. Âdem’in şahsında insan olmanın
    meziyetlerinin şunlar olduğunu söyleyebiliriz:
    314 15/Hicr, 29
    315 2/Bakara, 30-34
    316 7/A’râf, 11
    317 15/Hıcr, 26-29
    • 172 •
    Ahmed Kalkan
    a- Allah, insanı yeryüzünün halifesi (temsilcisi) yapmıştır.
    b- Ona ruhundan üflemiştir.
    c- Tüm eşyanın isimlerini ona öğretmiştir.
    d- Melekler ona secde etmiştir.
    İnsanın Yaratılışı
    Allah’a inanmadıkları için, insanın Allah tarafından yaratıldığını da
    kabul etmeyen maddeciler, insanın tabiattan geldiğini, yani insanı tabiatın
    yarattığını iddia ederler. Kör ve şuursuz bir tabiatın nasıl yaratıcı olabileceğini
    izah edemeseler de, hiç değilse kendilerini kandırmak için bir yaratıcı
    bulma ihtiyacıyla, tabiata yaratmada yardımcı olarak tesadüfü de ortaya
    atarlar. Tabiat ve tesadüfün yaratıcı olamayacağını anlamak için aslında
    çok zeki olmaya bile gerek yoktur. Zaten aklı başında hiç kimse, bu iddialara
    meyletmez. Maddecilerin “nereden geldik?” sorusuna cevap olarak,
    maymundan geldikleri şeklindeki bir başka iddiaları ise, değil insanların;
    kargaların (hatta maymunların) bile güleceği bir uydurmadır. Domates tohumundan
    biberin, patlıcandan karpuzun, nohuttan mercimeğin olmadığı
    gibi, köpekten de koyun sürüsü, maymundan da insan nesli türeyemez.
    İnsanın maymundan türediğini savunanlar, insanın kendisini tanımasına
    engel olarak ona hükmetmeyi hedeflemişlerdir. İnsan maymundan türediyse,
    maymunu kim yarattı? Maymun başka varlıklardan türediyse onları
    kim yarattı? Onları yaratan Allah, insanı yaratamaz mı? İnsan maymundan
    türediyse bugün maymun olarak yaşayan hayvanlar niye insan olamadılar?
    Bu maddecilere göre, şans tarihte sadece bir tek maymuna gülmüş ve o,
    maymunluktan kurtularak, onun nesli insan olarak devam etmiştir. Diğer
    maymunların suçu neydi de bir türlü evrimleşerek maymunluktan kurtulup
    insan olamadılar? Aslında bu iddiayı savunup hayvanlaşanlar, kendi
    seviyelerini yükseltip hayvanlara eş olmaya çalışıyorlar. Allah (c.c.), insanda
    bulunan melek ve Âdemiyet tabiatının özelliklerini kaybettiklerinden
    böyleleri için şöyle buyurmaktadır: “Onlar hayvan gibidir, hatta hayvandan
    daha aşağıdırlar.”318 Bu âyetin ifadesi, inanmasalar bile tecelli ediyor
    ve inançsızlar itiraf ediyorlar; “biz Âdem oğlu adam değil; maymun çocu-
    318 7/A’râf, 179
    • 173 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    ğuyuz, “hayvan oğlu hayvanız” demek istiyorlar. Maymun gibi maskaralık
    yapıyorlar. Bırakın bunlar, peygamber çocuğu olmaya lâyık olmadıkları
    için Âdemoğlu olduklarını kabul etmesin, hayvan çocuğu olsunlar. Bizim
    aslımız da nesebimiz de bellidir; atamız Âdem, ata yurdumuz ve ana vatanımız
    da cennettir.
    “Muhakkak ki biz insanı en güzel şekilde yarattık.”319 İman ve akıl gibi
    özelliklerle hayvandan çok farklı olan insanın, temel manevî özelliklerini
    görmezden gelerek insanı (daha doğrusu kendilerini) hayvan diye tanımlayanlar
    vardır. Bunlar, insana insandan bir ata yakıştıramadıkları gibi, insanı
    konuşan hayvan, düşünen hayvan gibi hayvan olarak da ifade etmek
    isterler. Bu yaklaşım, insanı sömürmek, istedikleri gibi gütmek için onu
    hayvanlaştırmak, sürüleştirmek ihtiyacından kaynaklanmıştır.
    Mü’minler, “nereden geldin?” sorusuna cevap olarak, İlâhî vahyin haber
    verdiği şekilde, Allah’tan geldiklerini, yani evreni ve içindeki her şeyi olduğu
    gibi, kendilerini de Allah’ın yarattığını belirtirler. Bütün müslümanlar,
    Hz. Âdem’in Allah tarafından topraktan yaratıldığına; diğer bütün insanların
    da Hz. Âdem ve onun hanımı Hz. Havva’dan çoğaldıklarına inanmak
    mecburiyetindedirler. “Ey insanlar! Sizleri bir tek kişiden (Âdem’den) yaratan,
    ondan da eşini (Havva’yı) vücuda getirerek, ikisinden birçok erkekler ve
    kadınlar üreten Rabbinizden korkun.”320
    İnsanın Yaratılış Gayesi: Maddecilere göre insan, dünyaya gelir, her
    canlı gibi yer, içer, nefsî arzularını yerine getirir ve sonra toprağa karışır
    gider. Yani, insan yaşamak için yaşar. Basit dünyevî hedeflerin ötesinde bir
    yaratılış amacı yoktur. O, ot gibi yaşayıp gideceğini, sonra ot gibi kuruyup
    yok olacağını zanneder.
    İslâm’a göre, insanın yaratılış gayesini Allah (c.c.) belirlemektedir: “Ben
    cinleri ve insanları sadece Bana ibâdet etsinler diye yarattım.”321; “Sizi boşuna
    yarattığımızı ve gerçekten Bize döndürülmeyeceğinizi mi sandınız?”322
    319 95/Tîn, 4
    320 4/Nisâ, 1
    321 51/Zâriyât, 56
    322 23/Mü’minûn, 115
    • 174 •
    Ahmed Kalkan
    İnsan, yalnız yiyip içmek, gezip tozmak için yaratılsaydı insanın herhangi
    bir hayvandan farkı olmazdı. İnsan boş yere yaratılmamış ve başıboş
    bırakılmamıştır. O, bir görevi yerine getirmek için yeryüzüne gönderilmiştir.
    Kendisi gibi herhangi bir yaratığa kul, köle olmak için değil; yaratanını
    tanımak ve O’na ibâdet etmek, dünyada Allah’ın hükmünü hâkim kılmak,
    buna karşı çıkan engelleyici güçleri (fitneyi) bertaraf etmek suretiyle halifelik
    görevini yürütmek için yaratılmıştır. İnsan, nefsi için değil; Allah’a
    ibâdet etmek için, şu fâni dünya için değil; ebedî hayat için yaratılmıştır.
    Allah’a ibâdet için yaratılan insan, bu kulluğunun karşılığını hem dünyada
    hem âhirette alacaktır. Allah’ın emirlerine itaat, dünya ve âhiret mutluluğuna
    sebeptir.
    İnsanın yaratılış sebeplerinden biri, en geniş anlamıyla yeryüzü yönetiminden
    sorumlu olmaktır. Halife olmanın anlamı budur. O halde insan,
    kendi toplumuna huzur ve adâleti hâkim kılma görevinin yanı sıra, yeryüzünde
    yaşayan diğer canlıların hayatlarını devam ettirmelerinden, yeryüzündeki
    bitki örtüsünden, çevreden ve benzeri şeylerden de sorumludur.
    Aslında bu görevi de, Allah’a ibâdet görevinin çerçevesi içinde görülmelidir.
    Çünkü namaz, oruç, zekât gibi şekli belirlenmiş ibâdetler ve helâl-haram
    gibi konularda Allah’a karşı görevini yerine getiren insanın, dünya hayatıyla
    ilgili çabaları da ibâdet kapsamı içerisine girmektedir. Belirlenmiş
    ibâdetlerini yerine getirmeyen, ahlâkî kurallara riâyet etmeyen kimsenin,
    dünyayı imar görevini yerine getirmesi ise, kendisine mânevî alanda herhangi
    bir değer kazandırmaz. Böylesi insanların hayvanlardan farkı yoktur.
    Çünkü hayvanlar da fesat çıkarmayıp yeryüzünün îmârına hizmet ederler.
    Allah’ın emirlerini yerine getiren kimsenin, dünya hayatıyla ilgili çabalarının
    da ibâdet olarak görülmesi, din-dünya ayrımını ve dine ait olan
    ile dünyaya ait olan gibi bir bölünmeyi de ortadan kaldırmaktadır. Laiklik
    demek olan böyle bir ayrım, insan şahsiyetini de parçalar; kişiliğinde birtakım
    bozukluklara sebep olur. Dünya hayatı, âhiret hayatının bir mukaddimesidir
    ve onunla sıkı sıkıya bağlıdır. Böyle bir bakış açısı, dünya hayatını
    olması gereken konuma oturtmuş olur. Bu takdirde dünya hayatı, aşağılık
    ve çirkef bir hayat değil; âhiret mutluluğunun kazanıldığı bir yerdir; kaçınılmaz
    bir aşamadır.
    İbâdetler, Allah’ın onlara ihtiyaç duymasından dolayı değildir. Allah sameddir,
    hiçbir şeye muhtaç değildir. Fert ve toplum olarak, insanın kendi•
    175 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    sinin ibâdetlere ihtiyaç duymasından; birey ve toplum olarak hayatının düzene
    girmesi içindir. Mesela, belirlenmiş ibâdetlerin başında gelen namaz,
    insanın kötülüklerden alıkonmasını sağlar; en azından bu hedefe yardımcı
    olur. Oruç, yine nefsin terbiye edilmesi ve insan iradesinin güçlendirilmesi;
    zekât, toplumda ekonomik yapının düzenlenmesi ve insandaki mal tutkusunun
    frenlenmesi için bir araçtır. Kuşkusuz bu ibâdetlerin daha başka
    dünyevî faydaları da vardır. Esas faydaları da âhiret mutluluğuna sebep olmalarıdır.
    Ama unutulmamalıdır ki, nice yararları olan tüm ibâdetleri biz,
    bu faydalarından dolayı değil; Allah’ın emretmesinden dolayı, O’nun rızası
    için yerine getiririz.
    İnsanın Konumu ve Görevi
    İnsan çok değerli bir varlıktır. Aklı ve iradesiyle diğer varlıklardan ayrılır.
    Her şey onun hizmetine verilmiştir.
    Kâinattaki her şey onun destekleyicisi ve yardımcısıdır.
    Tabiat, hayvan, bitki, eşya, hayat, toplum ve diğer insanlarla uyum içindedir.
    Özünde, ruhunda, vicdanında, zihninde kısaca yaratılışında güvenlik,
    barış, iyilik, güzellik, merhamet, sevgi ve insaf vardır. İnsanın zaafları, ihtiyaçları,
    eksiklikleri vardır.
    Başıboş yaratılmamıştır. Yeryüzünde önemli görevleri vardır.
    İnsanın asıl görevi kulluk ve yeryüzünde halife olmaktır.
    İnsan Ölünce Ne Olacak?
    İnsan, Allah’tan gelmiştir ve Allah’a gitmektedir. Eceli geldiğinde her
    canlı gibi her insan da ölüm denilen geçitten geçerek gayb âlemine gider. Şu
    bir gerçektir ki, ölmek, yok olmak değildir. Ölüm, insanı oluşturan asıl öge
    olan ruhun, elbisesi durumunda olan geçici beden unsurundan bir müddet
    ayrılıp onu terk etmesidir. İnsanın fizikî yapısıyla ilgili faaliyetleri dursa bile,
    ruh bakımından bağlı bulunduğu hususlarla hiçbir zaman ilgisi kesilmez.
    • 176 •
    Ahmed Kalkan
    Yani, maddî faaliyetler son bulur, ruhî değerlere bağlı hareketler ise aynen
    devam eder. Ruh âleminin özelliklerini anlamamız için Cenâb-ı Hak, uyku
    denilen olayla her gün maddî ve duygusal varlığımızdan ayrılıp rüya ile
    ruhanî âlemin özelliklerini seyretmemizi sağlamaktadır.
    Müslüman açısından ölüm, korkulacak bir olay değil; esas yurdumuz,
    baba mekânımız olan cennet yurduna, sonsuz âleme göç etmek demektir.
    Zorluk ve yoklukların sona ermesi, sevdiğimiz her şeye kavuşma demektir.
    Akîde Yönünden İnsanlar
    Akîde ve İslâm yönünden insanlar gruplandırılırken, temel olarak iki
    grup insan karşımıza çıkar: a) Mü’minler (müslümanlar), b) Kâfirler topluluğu.
    Akide ve temel eylem açısından insanları kısaca tanımlamaya çalışalım:
    Mü’min: İnanmış anlamına gelen mü’min, Rasûlullah (s.a.s.)’in Allah’tan
    getirdiği dini (İslam’ı) kalple tasdik, dille ikrar eden ve erkânını (gereklerini)
    yaşamaya çalışan insanlara denir.
    Müslüman: Teslim olmuş anlamına gelen müslüman, Rasûlullah’ın
    (s.a.s.) Allah’tan getirdiği dine (İslam’a) kalple, lisanla ve âzâlarla teslim olmuş
    kimsedir. Kalbî yönü (imanı) diğer insanlarca bilinmediğinden dolayı,
    lisan ve vücut organlarıyla teslim olan kimse de müslümandır.
    Fâsık: İtaatten çıkan veya herhangi bir anlamda itaatsizlikte bulunan
    kimse demektir. Fâsık, Kur’an’da daha çok kâfir ve münâfık anlamında kullanılmıştır.
    323 Bazen müslümanlar da fısk işleyebilirler, yani fâsık, günahkâr
    müslümana da denir.324 O halde fısk; küfür, nifak, şirk ve günah anlamlarına
    gelip geniş anlamlıdır. Bununla birlikte ıstılahta daha çok açıktan günah
    işlemekten çekinmeyen günahkâr müslümana denilmesi âdet haline
    gelmiştir.
    Kâfirler topluluğuna gelince; kâfirler de temelde üç gruba ayrılırlarsa
    da, bunlar da netice itibarıyla pek farklı bir durum arzetmezler.
    323 9/Tevbe, 8; 5/Mâide, 81; 3/Âl-i İmran, 110 gibi
    324 Bak. 2/Bakara, 282
    • 177 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kâfir: Yalanlayan ve inkâr eden anlamına gelen kâfir, İslam Dininin tümünü
    veya bir cüzünü inkâr edip yalanlayan kimsedir.
    Müşrik: Ortak koşan anlamına gelen müşrik, Allah’ın zatına, isimlerine
    ve sıfatlarına başka bir şeyi şirk koşan, yani ortak eden kimsedir. Başka bir
    ifadeyle Allah’ı kabullenmekle beraber, O’na ait hakları, başkasının kendisinde
    görmesi veya bu hakları başkasına vermesi şirk; bunu yapan kimse
    de müşriktir.
    Münâfık: Gizli bir özellik olarak nifaka sahip olan kimseye denir. Kalbiyle
    İslam’a inanmadığı halde, müslümanların yanında müslüman görünmek
    isteyen kimseye münâfık denir. Yani münâfıklar, mü’minlerin yanında
    mü’min, müşriklerin yanında müşrik görünen iki yüzlü riyakâr insanlardır.
    İnsanın Değer ve Üstünlüğü: “Biz insanı ahsen-i takvîm üzere/en güzel
    şekilde yarattık. Sonra onu aşağıların en aşağısı kıldık.”325 Âyette geçen “takvîm”
    kelimesi, müfessirlerce değişik şekillerde yorumlanmış, kimi sûret ve
    duyu organlarının güzelliği, kimi boyunun doğruluğu ve ayakları üzerinde
    dik durması demiş, kimi de “ahsen-i takvîm” sözünü akıl, idrâk ve temyiz
    (ayırma yeteneği) ile zînetlenmiş olmak şeklinde algılamıştır. Gençliğe, güç
    ve kuvvete yoranlar da olmuştur. Elmalılı, bu görüşleri sıraladıktan sonra
    takvîm kelimesini daha genel bir anlamda değerlendirmiş, insan için güzel
    olan her şeyi bu mânâya dâhil etmiştir. Bununla beraber, şekil ve sûretten
    çok, ahsen-i takvîmi insanın duygusunda, özellikle güzellik denen mânâyı
    anlamasında ve o duygudan güzellerin güzeli “ahsenu’l-hâlikıyn”i ve O’nun
    hüsn-i mutlakla en güzel olan kemal sıfatlarını tanıyıp O’nun ahlâkıyla
    ahlâklanmakta aramıştır. Ona göre insan doğarken bu kemâle sahip olarak
    değil; bu kıvama, bu kemâle ve bu güzelliğe yeteneği olmak anlamında
    ahsen-i takvîmde yaratılmıştır. Aksi halde insanda hiçbir olumsuz özelliği
    bulunmazdı. Hâlbuki öyle olmadığı, insanın birtakım kötülüklerle iç içe
    bulunduğu görülmektedir. Elmalılı, bu süflîliklerden kurtularak kemale ermenin
    yolunu, ruh güzelliğine ve temizliğine ulaşmakta görüyor.326
    325 95/Tîn, 4-5
    326 Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur'an Dili, Eser Neşriyat, c. 8, s. 5938
    • 178 •
    Ahmed Kalkan
    Muhammed Kutub, İslam düşünce sisteminin insanı sadece bedeni ile
    ele alarak ruhu bir kenara bırakmadığını, her zaman ruhu bedenle birlikte
    düşündüğünü kaydetmektedir.327 İnsanda üstün ve aşağı iki prensibin devamlı
    çatışma halinde bulunduğu, onun ulvîliği kadar aczinin de buradan
    kaynaklandığı söylenebilir. Bir kısım insan, ruhun yücelmesiyle ulviyet kazandığı
    halde, bir kısmı da bedenin süflî arzu ve heveslerine yenik düşerek
    alçalmaktadır.
    Kur’an’ın beyânına göre, “İnsan hiç şüphesiz hüsran içindedir. Ancak
    iman edip sâlih amel işleyenler, birbirine hakkı/gerçeği tavsiye edenler ve sabırlı
    olmayı öğütleyenler bunun dışındadır.”328 Kur’an ve onun tefsirlerinden
    anlıyoruz ki, insanın yaratılışı Allah’a imanı gerektirmekle beraber küfre de
    müsaittir. Tabiatında meleğe yakın taraflar bulunduğu gibi; şeytana yakın
    taraflar da vardır.
    İnsanın Değeri
    İnsanı yaratan Allah, onu kendisinden sonra en değerli varlık olarak
    yaratmıştır. Kur’an’dan öğrendiğimize göre onun değeri, daha yaratılmadan
    önce belli olmuştur. Kur’an’da meleklere hitâben ifade edilen İlâhî beyan
    bunun açık delilidir: “Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim’
    demişti...”329 Sonunda, yaratılmış olan bu halifenin adı insandı. Hayat
    sahnesinde imar ve ıslah görevini ifa ederek işleri düzenleyecek, Allah’ın
    kanunları ile nizâm-ı âlemi tanzim edecekti. Çünkü bu göreve lâyık biçimde,
    ahsen-i takvîm üzere, yani en güzel biçimde yaratılmıştı.
    İnsanın her bakımdan en güzel biçimde yaratılmış olduğunu Tîn sûresindeki
    âyetle gördük. Onun değeri ile ilgili başka bir âyet de şudur: “And
    olsun ki, Biz insanoğullarını şerefli kıldık. Karada ve denizde taşıtlara yükledik.
    Temiz şeylerle onları rızıklandırdık. Yarattıklarımızın pek çoğundan
    üstün kıldık.”330 İnsan, bundan daha değerli bir iltifata da nâil olmuş, meleklerden,
    kendisine secde etmeleri istenmiştir. Bunlardan daha büyük bir şeref
    düşünülebilir mi? “Meleklere, ‘Âdem’e secde edin’ demiştik. İblis müstesna
    327 Muhammed Kutub, İslâm Düşüncesinde Sanat, Fikir Y., s. 32
    328 103/Asr, 2-3
    329 2/Bakara, 30
    330 17/İsrâ, 70
    • 179 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    hepsi secde ettiler. O kaçındı; büyüklük tasladı ve inkâr edenlerden oldu.”331
    Bu konu, önemine binâen ve bilmediğimiz başka hikmetlerden dolayı
    Kur’an’da tekrar tekrar anlatılır.
    Büyük âlemdeki her şeyin mutlaka insanın bedeni olan küçük âlemde
    bir benzeri vardır. İşte bundan dolayı Yüce Allah şöyle buyurmaktadır:
    “Andolsun ki Biz insanı ahsen-i takvimde (en güzel bir sûrette) yarattık.”332;
    “Kendi nefislerinizde de (nice âyetler) vardır. Görmez misiniz?” 333
    Meselâ, insanın duyu organları, ışık veren yıldızlardan daha şereflidir.
    İnsanın görmesi ve işitmesi idrâk edilen şeyleri bunlar vasıtasıyla idrâk etmesi
    açısından güneşi ve ayı andırır. İnsanın organları çürüdükten sonra
    yer cinsinden toprak olurlar. Yine insanda su cinsinden, ter ve bedende
    diğer ıslak âzâlar vardır. Hava türünden insanda ruh ve nefes vardır. Ateş
    türünden ise insanda hararet vardır. Damarları ise yeryüzündeki nehirleri
    andırır, ciğeri nehirleri besleyen pınarlar konumundadır. Çünkü damarlar
    ciğerden alacaklarını alırlar. İnsanın mesanesi denizi andırır. Çünkü bedende
    bulunan değişik bölgeler nehirlerin denize aktığı gibi, akıtacaklarını
    buraya akıtırlar. İnsanın kemikleri yeryüzünün kazıkları durumunda olan
    dağlar gibidir. Âzâları da ağaçları andırır. Her bir ağacın yaprakları ya da
    meyveleri olduğu gibi, her bir organın da bir fiili ya da etkisi vardır. İnsanın
    bedeni üzerindeki saç ve kıllar, yeryüzü üzerindeki bitki ve ot durumundadır.
    Diğer taraftan insan, dili ile bütün canlıların seslerini taklit edebilir.
    Âzâlarıyla da bütün canlıların yaptığının benzerini yapar. Buna göre bu küçük
    âlem, büyük âlemle birlikte aynı yaratıcının yarattığı ve sonradan var
    ettiği varlıktır. O’ndan başka hiç bir ilâh yoktur.
    İnsanın yaratılışındaki fevkalâdelik, ona verilen değeri göstermektedir.
    İnsan, ister biyolojik, ister fizyolojik, ister psikolojik açıdan hangi yönüyle
    incelenirse incelensin onun yaratılışındaki olağanüstülük hemen dikkatimizi
    çeker. Bunu konuyla ilgili bilim kitaplarında, ansiklopedilerde her
    zaman görmek mümkündür. Meselâ, bir insanın DNA molekülünün (deooksiribo
    nükleik asitin), 100000 ansiklopedi sayfasına eşit uzunlukta biyolojik
    bilgilere sahip evrensel bir hârika olduğunu düşünebilir miyiz?334
    331 2/Bakara, 34; 17/İsrâ, 61; 38/Sâd, 71
    332 95/Tîn, 4
    333 51/Zâriyât, 21
    334 Fethullah Han, Kur'an ve Kâinat Âyetleri, İnkılab Y., s. 157
    • 180 •
    Ahmed Kalkan
    Bu sebepten dolayı olsa gerek ki, âlemin “büyük insan”, insanın da “küçük
    âlem” olduğu ifade edilmiştir. Bilim çağından uzay çağına geçilmiş olmasına
    rağmen, insanın keşfedilmeyen tarafının keşfedilene oranla çok daha
    büyük olduğunu söyleyebiliriz. İnsan, kendini keşfedememenin aczini yer
    yer itiraf etmek mecburiyetinde kalıyor ve kalacaktır. İnsan o kadar büyük,
    o kadar esrar dolu yaratılmıştır.
    Ona verilen akıl, güzeli çirkinden temyiz/ayırma gücü, insana verilen
    nimeti ve değeri göstermesi bakımından yeter de artar bile. Hz. Ali’ye izafe
    edilen şu beyitler, insanın değerini anlatmaktadır:
    “İlacın sendedir de farkında olmazsın.
    Derdin de sendendir fakat görmezsin.
    Sanırsın ki sen sade, küçük bir cirimsin;
    Hâlbuki sende dürülmüş en büyük âlem.”
    Allah, insanı yeryüzünde halife ilan etmiştir. İnsan, Allah’ın kanunlarıyla
    evrenin nizamını tesis edecektir. Bu, geçici bir görev olmayıp, kıyamete
    kadar sürecektir. Bir nesil, kendisine verilen görevi kendisinden sonraki
    nesillere intikal ettirecek, halifelik görevi, bir bayrak yarışı gibi sürüp
    gidecektir. İnsana böyle şerefli bir görevi veren Allah, tabiidir ki, görevini
    tam olarak yerine getirmesi için onu büyük imkânlarla donatacaktır. Öyle
    de olmuştur. “Allah’ın göklerde olanları da, yerde olanları da emriniz altına
    verdiğini, nimetlerini açık ve gizli olarak size bolca ihsan ettiğini görmez misiniz?
    İnsanlardan, Allah hakkında hiçbir bilgisi olmadan, doğruluk rehberi
    ve aydınlatıcı bir kitap bulunmadan tartışanlar var.”335; “Geceyi, gündüzü,
    güneşi, ayı sizin emrinize âmâde kılmıştır. Yıldızlar da O’nun buyruğuna boyun
    eğmiştir. Bunlarda akleden kimseler için dersler vardır.”336; “Gökleri ve
    yeri yaratan, yukarıdan indirdiği su ile size rızık olarak ürünler yetiştiren,
    emri gereğince denizde yüzmek üzere gemileri, nehirleri, belli yörüngelerde
    yürüyen ay ve güneşi, gece ile gündüzü sizin buyruğunuza veren Allah’tır.”337
    İnsana verilen şeyler, saymakla bitmez. “Kendisinden isteyebileceğiniz her
    335 31/Lokman, 20
    336 16/Nahl, 12
    337 14/İbrahim, 32-33
    • 181 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    şeyi size vermiştir. Allah’ın nimetini sayacak olsanız bitiremezsiniz. Doğrusu
    insan pek zâlim ve çok nankördür.”338
    Haklar, Görevleri; Nimetler de Sorumlulukları Doğurur
    Evrenin tek yaratıcısı olan Allah, insanı sayılamayacak meziyet, nimet
    ve imkânlarla yaratmış, bu nimetleri ruh ile tamamlamıştır. Bu özellikler,
    onu diğer yaratıklardan üstün kılar ve tabii bu sayısız nimetler dolayısıyla
    insan, Allah karşısında sorumludur. İnsanın bu bilinci yakalaması, kaderinin
    dönüm noktası olacaktır. Kur’an, bu sorumluluğa işaret ederken şunları
    söylüyor: “Allah O’dur ki, sizi, yeryüzünün halifeleri yaptı. Ve derecelerle kiminizi
    kiminizin üstüne çıkardı. Bu, size verdiği şeyler de sizi imtihan etmek
    içindir. Muhakkak ki Rabbin, cezalandırması çabuk olandır. Ve gerçekten çok
    bağışlayıcıdır, çok merhametlidir.”339
    Kur’an, insana kendisini tanıtıyor. Ona Allah’a kulluk amacıyla yaratıldığını,
    mutluluğunun bu amaca ulaşmakla mümkün olabileceğini, amacına
    tek başına elindeki imkânlarla yetişmesinin mümkün olmadığını, Allah’a
    sığınmadan, O’nun yardımını almadan mutlu olamayacağını, mutlaka
    O’nun buyruklarına uyması gerektiğini anlatıyor. Ve yine anlatıyor ki, Allah
    onun nihâî amacına ulaşması ve böylece ebedî mutluluğa erişmesi için
    bazı kimseleri peygamber/elçi olarak görevlendirmiştir. Onlar özel olarak
    yetiştirilmiş kimselerdir. Kendilerini Allah adına eğitip terbiye edeceklerdir.
    Bunlara da uyulması gerekir; çünkü onlar, insanlığa öğretmen olarak
    gönderilmişlerdir. “Ey insanlar, siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise zengin ve
    her hamde lâyıktır.”340
    Herkesin Rabbini ve kendini tanıması, kul ve halife olmaya çalışması
    kolay değildir. Bunun şartları vardır. Bu şartların en önemlisi, insanın aczini,
    yetersizliğini içtenlikle kabul etmesidir. Bunu bir benzetmeyle anlatmak
    daha kolay olacaktır. Sağlıklı yaşamayı amaç edinen bir insan düşünelim.
    Bu insan ne zaman ve niçin doktora gider? Ya rahatsızlık hissettiği veya
    kendisinde bir rahatsızlığın olup olmadığını anlamak istediği zaman gider.
    338 14/İbrahim, 34
    339 6/En'âm, 165
    340 35/Fâtır, 15
    • 182 •
    Ahmed Kalkan
    Kendi rahatsızlığının farkına varmayan, varsa bile bu rahatsızlığı kendisinin
    daha iyi tedavi edebileceğine inanan insan niçin doktora gitsin?
    Gitmez. O halde yapılacak iş:
    1- İnsanların sağlıklı yaşamayı amaç edinmelerini,
    2- Bunun için bir doktora muhtaç olduklarının bilincine varmalarını
    sağlamak. Bu bilince ulaşmış olan kimse doktora ihtiyacını kabul etmekle
    birlikte, “hangi doktor?” diye de sorabilir. Aklı başında hiç kimse, kendisini
    tedavi edemeyecek doktora gitmez. O halde;
    3- Bir kimsenin tedavi olacağı doktorun bilgi gücüne de inanması gerekir.
    4- İnsanın kendisini tedavi edecek olan doktorun reçetesinin kendisine
    şifa sağlayacağına inanmasıdır. Her ne kadar doktora inansa bile, eline verilen
    reçetenin faydasız bir kâğıt parçası olduğuna karar veren bir kimse, o
    reçetede öngörülen ilaçları kullanmaz.
    “İlim, ilim bilmektir; İlim, kendin bilmektir.
    Sen kendini bilmezsin; Ya nice okumaktır.”
    Rabbini bilen, ancak kendini bilebilir; kendini bilen de Rabbini. İnsanın
    kendi gerçeğini tam olarak tanıması, İslâm eğitiminin esasını teşkil
    eder. Kur’an’ı incelediğimiz zaman görürüz ki, kendi gerçeğini tanıma konusunda
    insanlar, genel olarak üç kısma ayrılmaktadır:
    1. Kendilerini olduklarından yukarıda görenler. Kur’an’da bunlar, tâğut,
    müstekbir, mağrur insanlar olarak tanıtılır.
    2. Kendilerini olduklarından daha aşağı görenler. Kur’an’a göre bunlar da
    müstaz’af, zelil insanlardır.
    3. Kendi gerçeklerini olduğu gibi görenler. Bunların da Kur’an’da birçok
    isimleri vardır, ama genel ve yaygın isimleri mü’min ve müslimdir.341
    Beşerî bilim, insanın dünyaya nasıl geldiğini anlatsa bile niçin geldiğini
    bildiremez. Bu dünyaya her gelenin öleceğini bildirir, fakat nereye gidece-
    341 Yaşar Fersahoğlu, Kur'an'da Zihin Eğitimi, Marifet Y., s. 254-257
    • 183 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    ğini kestiremez. Bilim, olayın şeklinden bahseder, felsefe ise, sebebini açıklamaya
    çalışır. Ancak felsefenin de sınırı akıldır. Aklın bulamayacağı konular,
    felsefenin de dışında kalır. O zaman söz “din”in olur/olmalıdır. Yüce
    Yaratıcımız, insan aklının idrâkten âciz kaldığı hakikatleri, Peygamberleri
    vasıtasıyla öğretmiştir. Beşerî bilimin dışında kalan, onun sınırına girmeyen,
    felsefeyi âciz bırakan konular, sadece dinin alanı içine girer. Ve ancak
    bu sahada çözülebilir. Alex Carrel: “Ölümün esrârı karşısında insanın duyduğu
    endişeye imanın verdiği cevap, bilimin verdiği cevapla kıyaslanmayacak
    kadar tatminkârdır” diyor.
    Nereden gelip nereye gittiğimizi, bizi nasıl bir geleceğin beklediğini ve
    ölümün anlamını ancak vahiy aydınlatabilir. Vahyi kabul etmeyen insan,
    tatminsizlik ve huzursuzluğu bu konudada da derinden yaşayacak, bu soruların
    ve ölümün her insan için ayrı mânâsı veya anlamsızlığı olacaktır.
    Çünkü ölüm, hayata göre, hayatın mânâsı da onu yaşayan kişilere göre
    değişmekte ve sahip olduğu inanç, insanı şekillendirmektedir. Ama ortak
    olan bir şey vardır. O da, bu sorulara sadece bilim veya kuru bir akılla cevap
    verilemeyeceği gerçeğidir.
    İnsanın yeri ve konumu gerçekten çok yüksektir. Çünkü şu koca dünya,
    ona bir ev, hayvanlar ona bir hizmetçi, güneş onun ısınması için bir soba, ay
    ise aydınlanması için ona bir lâmba olarak yaratılmıştır. Bu yüzden insanın
    görevi de büyüktür. Vazifesi, kendini yaratanı tanıyıp O’nun emir ve izni
    dahilinde hareket etmesi şeklinde tarif edilebilir. Yine de imtihan dünyasında
    yaşadığımızı ve dileyenin istediği yolu seçmekte serbest olduğunu da
    unutmamalıyız. Ancak, cansız ve şuursuz cisimlerin bir zerresi bile kaybolmaz
    iken ve dağılan yıldızların atomlarından yeniden bir başka yıldız
    yaratılırken, insanın ölümden sonra bir avuç toprak olacağını düşünmek,
    insafsızlık olsa gerek. O halde insan toprağa girip ebediyyen yatamaz ve
    saklanamaz. Sahip olduğu nimetlerden hesaba çekilecek, mükâfat ve ceza
    için âhiret konakları olan Cennet ve Cehenneme gönderilecektir.
    • 184 •
    Ahmed Kalkan
    3- Alâk
    Alâk kelimesinin asıl anlamı, yapışkanlıktır.342 İnsanın yapışkan bir nesneden
    yaratıldığını belirten bu kavram, hem onun ana rahminde embriyonik
    bir gelişme göstermesine, hem de sevgi ve ilgi gibi mânevî değerlerle
    donatılmış olduğuna işaret eder.
    Bugün, embrioya tekabül ettiği düşünülen alâka kelimesine, öteden beri
    kan pıhtısı anlamı verilmiştir. Ancak yapılan araştırmalar sonucu, insanın
    ana karnında böyle bir evre geçirmediği ilmen ortaya konulunca, bu anlam
    belirlemesinin isâbetsiz olduğu görülmüştür. Şu halde, bir yönüyle açık/
    muhkem, bir yönüyle de kapalı/müphem olan bu tür kelimeler, herhangi
    bir dile aktarılırken, ya aslî şekilleriyle aynen kullanılmalı, ya da muhâtapların
    doğru ve kolay anlayabilecekleri kelime karşılıkları verilmelidir.
    İnsanın yaratılışı ile ilgili âyetlerin, daha çok kıyâmet ve yeniden diriliş
    konularıyla bağlantılı oldukları görülür.343 Bundan maksat, Yüce Allah’ın
    sınırsız kudretini ve O’nun hayatı sürekli inşâ ettiğini insanlara anlatmaktır.
    Hiçbir insan, varlık alanına ve bulunduğu şekle bir anda, kendiliğinden
    gelmiş değildir. Diğer varlıklar gibi insanı da yaratan Allah’tır. İnsan
    doğuma dek ana rahminde birtakım aşamalardan geçer; doğduktan sonra
    da ölüme doğru bir değişim ve dönüşüm sürecine girer. Bütün bu yaratılış
    evrelerinin hepsi, Allah tarafından öngörülür ve gerçekleştirilir. Zaten her
    insan, doğduğu andan itibaren ölüm yaşına girmiş demektir. İşte Kur’an, bu
    gerçekleri dile getirerek insanlara âhiretin ve yeniden dirilişin hem makul
    hem de mümkün olduğunu anlatmaya çalışır. İnsanın Allah’a bilgili, şuurlu
    ve istekli biçimde inanıp teslim olması ise; öncelikle onun kendi yaratılmışlığını
    idrâk etmesine bağlıdır. Zira insan, boş yere yaratılmamış ve başıboş
    bırakılmamıştır.344
    Genellikle “kan pıhtısı” diye açıklanan alâkın, döllenmiş hücrenin ana
    rahminde tutunan, yani embriyon safhasından önceki halini (nidation) ifade
    ettiğini söylemek mümkündür.
    342 Alâk kelimesi, sözlükte yapışmak, asılmak, suda bulunan ve kan emen kurtçuk (sülük), kan pıhtısı, sevgi
    ve ilgi gibi anlamlar taşıyan a l k kökünden türemiş çoğul bir isimdir. Bu kelimenin tekili, alâka’dır (Bk.
    Lisânu’l Arab, c. 10, s. 261-270).
    343 Bk. 80/Abese, 18-22; 75/Kıyâme, 36-40; 86/Târık, 5-8; 23/Mü’minûn, 12-16; 22/Hacc, 5 vb.
    344 Bk. 75/Kıyâme, 36; Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları, I, s. 18-19
    • 185 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Alâk: Çok anlamlı çoğul bir isimdir, tekili alâkadır. Yapışmak, asılmak,
    sevgi, ilgi, sakanın iki koğasından her birini bir ucunda taşıdığı ağaç,
    bunun uçlarına asılan ip, pıhtılaşmış kan ve bizce en ilgi çekici olarak da
    suda bulunan, sülük dediğimiz kan emen kurtçuktur.345 Tefsir ve meallerin
    çoğunda ‘alâk’ı, sadece kan pıhtısı anlamıyla düşünmüş ve Allah’ın insanı
    kan pıhtısından yaratmış olduğunu söylemişlerdir. Oysa kan pıhtısı anlamı,
    kelimenin asıl anlamı değildir, ondan başka çok anlamı vardır. Alâk
    kelimesiyle:
    1) Meni sıvısı içinde yüzen spermlere,
    2) Meninin yapışkanlığına,
    3) Spermle döllenen yumurtanın bölünüp üreyerek, bir hafta içinde
    fallop borusundan inip rahmin cidarına asılması durumuna (morulla aşamasına),
    4) Morulla aşamasından sonra ceninin aldığı biçime işaret edilmiş olabilir.
    Âyetteki ‘alâk ile kan pıhtısı anlamı kasdedilmiş ise, aşılanan yumurtanın,
    bölünmesiyle meydana gelen hücrelerin verdiği kırmızı görünüme
    işaret edilmiş olur. Kelimede asıl anlam olarak yapışkanlık bulunduğu için
    insanın yapışkandan yaratılması, aşılanan yumurtanın, rahmin cidarına
    yapışıp üremesine işarettir. Kelimedeki ilgi, sevgi anlamı da göz önünde
    bulundurulursa insanın, Allah’ın sevgi ve şefkatiyle yaratıldığı, insanın hamuruna
    sevgi ve şefkat konulduğu anlaşılır. Ayrıntı için Kıyamet Sûresinin
    son kısmına bakılabilir.
    İşte insanı bir kurtçuktan yahut kan pıhtısı görünümü veren embriyo’dan
    yahut sevgi ve şefkatten yaratıp aşamadan aşamaya geçirerek geliştiren,
    mükemmel şekle koyan, işitici, görücü, düşünücü yapan, sonra dünyaya
    getirip onu öğrenime yönelten, ona bilmediği şeyleri öğrenmeyi ve
    kalemle yazı yazmayı ilham eden Allah’a karşı insanın kulluk etmesi gerekirken
    nankörlük etmesi asla yakışık almaz. İşte bunları izleyen âyetlerde,
    varlığını Allah’a borçlu olan insanın, O’na karşı böbürlenmesi, kendisini
    zengin, kendine yeterli görüp kibirlenmesi kınanmaktadır.
    345 Lisânu'l-'Arab, 2/862,865.
    • 186 •
    Ahmed Kalkan
    İlk âyette yaratan Rabbinin adıyla okumanın emredilmesi, sonra o Rabbin,
    insanı alâk’tan yaratan Rab olarak nitelendirilmesi, Kur’ân’ın ilme ve
    bilgiye verdiği değeri gösterir. Adetâ insan, bu âyetlerle Allah’ın yarattığı
    şeyleri incelemeye yöneltilmekte, bu incelemeye önce kendi yaratılışından
    başlamaya, öğrendiklerini yazı ile de tesbit ederek ilmini geliştirmeye ve
    bilmediği şeyleri öğrenmeye teşvik edilmektedir ki bütün kâinat varlıklarını
    incelemek, maddî ve mânevî ilimleri (Allah için, O’nun adıyla) öğrenmek
    bu âyetin yönlendirme kapsamına girer.
    Âyette insan geneldir. Bütün insanların alâktan yaratıldığı ifâde edilmiştir.
    Gerçi hayvanlar da alâktan yaratılır ama hitap insana olduğu için
    insan yaratılışının başlangıcına işaret edilmiştir. Tâ ki insan önce kendi yaratılışını
    düşünsün de kendisini öyle görünmez, tek birer hücreden ibaret
    sperm ile yumurtanın bileşkesi zigot durumundan şu mükemmel insan
    şekline getiren yüce Yaratıcıya şükür ve ibâdet etsin. 346
    “Alâk”, Arapların dilinde bir şeyin bir yere yapışmasıdır. Âlimlerimiz
    de kadınla erkek menisinin birbirleriyle döllendikten sonra ana rahmine
    yapışmasından dolayı buna “alâk” demişlerdir.
    Bu âyetin işareti bize şunu da bildirmektedir. Yeryüzündeki yaratılan
    bütün insanlar, aynı şekilde yaratılmış olduğundan, hepsi birbirine eşittir
    ve bu anlamda birbirinden üstünlüğü yoktur. Her insan bir meniden yaratılmıştır.
    Allah (c.c) gözlerimizle göremeyeceğimiz kadar küçücük bir suya
    bizim şeklimizi, şemalimizi yazmıştır, resmetmiştir.
    Zengini, fakiri, müstaz’afı, müstekbiri, beyazı, siyahı, soyluyu soysuzu...
    kısaca herkesi Allah yaratmıştır. Öyleyse kimse başkasına hava atmasın,
    ancak takvada yarışsınlar.347
    “O insanı sevgi ve alâkadan yarattı.” Alâk ve alâka, maddî olarak “embriyo
    ve hücre”, mânevî olarak “sevgi ve ilgi-alâka” anlamına gelir. Doğru
    tercih ikincisidir. Zira hem bu pasaj insanın embriyolojik kökenini değil,
    mânevî boyutunu ele almaktadır, hem de âyetin başındaki “el-insân”dan
    dolayı buradaki “alâk”ın, sadece insan soyuna ait bir şey olması gerekir.
    Oysa embriyolojik mânâda “alâk” (embriyo, hücre), diğer memeli canlıları
    da kapsayan ortak bir özelliktir. İbn Fâris, el-alâka’yı; el-hubbu’l-lâzım li’l-
    346 Süleyman Ateş, Kur’an Ansiklopedisi, Kuba Yay., c. 2, s. 154-155
    347 Mahmut Toptaş, Kur’an-ı Kerim Şifa Tefsiri, Cantaş Yayınları: 8/318.
    • 187 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    kalb (kalp için gerekli olan sevgi) diye tanımlar.348 İnsanın anne karnındaki
    embriyolojik gelişim sürecini ele alan Hac 5, Mü’minûn 14, Mü’min
    67, Kıyâme 37’den farklı olarak bu bağlamda, embriyolojik olmaktan çok,
    ontolojik olmak durumundadır. Bunu destekleyen bir husus da, geçtiği tüm
    diğer yerlerde (5 kez) dişil formda “alâka” olarak gelirken sadece burada
    “alâk” formunda gelir. İlginç bir tevâfuktur ki, Allah isminin mücerredi
    olan e-le-he’nin tüm formlarının ortak anlamı “sevgi”dir. Bu, gerçekten
    dikkat çekicidir.349
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Alâk: Alâka’nın çoğulu
    olarak sayılmıştır. Beydâvî diyor ki: “İnsan” kelimesi, çoğul mânâsında olduğu
    için çoğul yapılmıştır.350 “Kamus” ve şerhlerinden anlaşıldığına göre
    aslında lügatta alâk maddesi, yapışıp ilişmek mânâsına vaz’ edilmiştir. Ve
    mutlak şekilde ilişken ve yapışkan nesneye de denir. Bundan her türlü kana
    ve kırmızı kana ve özellikle uyuşuk kana alâk denilmiş. Kandan bir kısım
    olması itibariyle veya doğrudan doğruya ilişiklik mânâsı ile rahimdeki tutuğa
    da alâka denilmiştir. Yapışkanlığından dolayı sülük ve kuyu makarasına
    ve ipine ve makarasının iliştirilip ipi geçirilen takıntısına ve işlek yola
    da alâk denilir. Bütün bunlar maddî mânâdır. Bunlardan başka alâk, ruhanî
    ve mânevî olarak “alâka” gibi aşk ve sevgi mânâsına geldiği de lügatta açıklanmıştır.
    Tefsir bilginleri, yaratılışın maddî yönünü göz önünde bulundurarak
    meninin (sperma) aşılamasından sonra meydana gelen kan pıhtısının çoğulu
    olmasıyla yetinmişler ve bunu en alçaktan en yükseğe yükselmeyi
    göstermek için açıkça anlaşılan mânâ olarak görmüşlerdir. Fakat manevî
    yönü de kapsamak üzere mutlak bir alâka, bir ilişki mânâsına müfred olarak
    düşünülmesine hem alâkanın yaratılmasına da başlangıç olan ve Rabbânî
    bir izafetten ibaret bulunan ruhî ilişiğe kadar insanın bütün yaratılışın
    başlangıçlarını kapsayan, hem de okunanın ruhî bir sevgi ve alâka ile takip
    edilmesi hususuna da açık faydalı bir uyarım olacağından dolayı daha ince,
    daha derin, daha beliğ olur. Bu şekilde meâle şöyle demeli: “O, insanı bir
    ilişikten yarattı. Bununla beraber iki takdirde de kısaca mânâsı şudur: “Bir
    alâkadan yahut sırf bir ilişkiden bir insan yaratan ve mutlak sûrette yaratmak
    kendinin şânı olan Rabb’in hiç okumamış olan kimseyi de böyle bir
    emir ile elbette okutur. Onun için oku! “351
    348 Mekayis
    349 Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal –Tefsir, Düşün Yay., c. 2, s. 1279
    350 Beydavi Tefsiri: 2/611.
    351 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 9/324.
    • 188 •
    Ahmed Kalkan
    - 3-5. Âyetler -
    عَلََّ اْلِانْسَانَ مَا لْ يعْلَْ
    لْقَلَ  بِ كْرَمُ اَّلذِي عَلَّ
    أَاقْرَأْ وَرَبُّكَ ا ل
    اقْرَأْ : oku وَرَبُّكَ : senin Rabbin كْرَمُ
    أَا ل : en büyük cömerttir, ikram edendir
    اَّلذِي : öyle ki عَلََّ : (öğretti) dir öğreten لْقَلَ بِ : kalemle (yazmayı) : عَلَّ
    (öğretti) dirbelleten الاَنسَانَ : insana يعْلَْ لْ مَا : bilmediklerini
    “Oku! O, ekrem (sonsuz kerem sahibi) olan, cömertliğinin sonu olmayan
    Rabbin, kalemle yazmayı da öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak O
    öğretti.” (96/Alâk, 3-5)
    Sûrenin birinci âyetinde geçen “Oku” emri, burada üçüncü âyette de
    tekrar edilmiştir. Bu tekrar te’kid veya yeni bir emir olarak yorumlanabilir.
    Te’kid için düşünülürse; “tekrar tekrar oku” anlamına gelebilir. İkinci yoruma
    göre de “başkalarına tebliğ veya öğretmek için oku” anlamına gelebilir.
    Yine üçüncü âyette geçen “ekrem”, Allah’ın sıfatlarından biri olup çok ikram
    eden, en çok ikram eden, kerîm olanlarla mukayese edilemeyecek en üst
    derecede kerîm demektir.“O, kalemle (yazmayı) öğretendir.” Yani peygamberine
    kalemsiz öğrettiği gibi, başkalarına kalemle öğreten de O’dur. Buradan
    ayrıca peygamberler dışındakilerin, kalemle yani vâsıta/araç ile öğrenebileceklerine,
    okuyup çalışmadan ilim sahibi olamayacaklarına önemli
    bir işaret ve hatırlatma vardır. Tüm ashâb ilmi ve vahyi, vâsıtalı olarak öğrenmişler
    ve onlara ilim vehbî olarak verilmemiştir.
    el-Ekrem: Herhangi bir karşılık almadan ve beklemeden sınırsızca veren”
    demektir. Zımnen: İnsan Allah’a borçlu olarak doğar, bu yüzden din
    “borçluluk bilinci”dir. Bu âyete kadar Rab, ellezî halâka, ellezî alleme gibi
    eylem sıfatlarından sonra, Ekrem ile kemal sıfatlarına geçti. Öncesiyle birlikte:
    Yoktan var eden de O, var ettikten sonra aşama aşama kemâle ulaştıran
    da… 352
    Kalem bir semboldür. Hem bilginin kayıt altına alınmasını, hem de
    öğrenme araçlarını simgeler. Daha ilk inen vahiyle “sözlü kültürden yazı-
    352 Mustafa İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal Tefsir, Düşün Y., s. 1279
    • 189 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    lı kültüre geç” işaretini alan Nebî, mesajı aldığını vahyi yazdırarak ortaya
    koyacaktır. Kalem yazıyı temsil eder. Yazı ise bilgiyi kayda alıp bu kayda
    kalemi, kâğıdı, eli, zamanı, mekânı, okuyan ve okuyacak her insanı şâhit
    tutmaktır. Söz uçucu yazı kalıcıdır. Onun için demişlerdir ki; ilim avlamak,
    yazı ise avı bağlamaktır. El-ılmu saydun zabtuhâ kaydun.
    “İnsana bilmediklerini de ancak O öğretti.” Hem fıtratına fıtrî bilgiyi
    nakşetti, hem vahiy (zikr) ile nakşedileni hatırlattı, hem de bilmediklerini
    öğretti. Allah Rasûlü “Arayış” (Hırâ’) mağarasından bu vahiylerle endişeli
    bir halde dönünce Hz. Hatice onu şöyle teselli eder: Vallahi Allah seni
    kesinlikle mahcup etmez! Çünkü sen sözüne sâdık bir adamsın, akrabalık
    bağlarını gözetirsin, kimsesizleri korursun, konuğa ikram edersin, haklının
    hakkını almasına yardım edersin.”353
    “İnsana bilmediklerini de ancak O öğretti.” Yani, ilmin kaynağı vahiydir.
    Melekler dâhil, öğrenme yetisine sahip bütün varlıkların ilmi Allah’ın öğrettiği
    şeylerle sınırlıdır. “Seni tenzih ederiz, Senin bize öğrettiğinden başka
    bizim hiçbir ilmimiz yoktur. Her şeyi hakkıyla bilen ve yaptığında hikmet
    sahibi şüphesiz ki Sensin.” 354
    Alâk sûresi, “Oku!” diye başladıktan sonra, üçüncü âyette bir “oku”
    emri daha geliyordu: “Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir.”
    Rabbin en büyük ikram sahibidir. Dikkat ederseniz Rabbimiz önce bir
    oku dedi, sonra şimdi bir daha oku dedi. Bu ikincisi te’kiddir. Yani oku, bir
    daha oku, tekrar tekrar oku, sürekli oku demektir.
    Ya da birinci oku emri kendin oku, kendine oku, kendin için oku demektir.
    Bu ikincisi de başkalarına oku demektir. Kendine okuduğunu, kendine
    duyurduğunu bir de başkalarına oku, başkalarına duyur demektir.
    Veya birinci “İkra” metluv âyetleri okuma, ikincisi de meşhud âyetleri
    okuma emridir. Biliyoruz ki birisi metluv, yani okunan, kulağa hitap eden
    işitsel âyetler, yani şu elimizdeki kitabın âyetleri, ötekisi de meşhûd, müşahede
    edilen âyetlerdir. İşte birinci emir şu kitabın âyetlerini okuma emridir,
    353 Ahmed bin Hanbel, VI/223; Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal Tefsir, Düşün Y., s.
    1279
    354 2/Bakara, 32
    • 190 •
    Ahmed Kalkan
    ikincisi de öteki âyetleri okuma emridir. Birinci oku emri, “Yaratan”ı; ikinci
    oku emri de “yaratılmışları” tanımaya işaret eder. Bu âyetler, insanın önce
    okuyup öğrenmesi, sonra da okutup öğretmesi gerektiği mesajını verir.
    “Oku! Rabbin ikram sahibidir.”
    Oku, Rabbin Kerimdir, Rabbin kerem sahibidir. Rabbin ikram sahibidir.
    Çok büyük ikramlarda bulundu Rabbin sana karşı. Tüm ikramlar
    O’ndandır. İşte en büyük ikramlarından birisi: “O kalemle yazmayı öğretti.
    İnsana bilmediği şeyleri öğretti.”
    Kalemle yazmayı öğretti Rabbimiz. Bu, Rabbimizin kullarına lütfettiği
    beyân gücünün yanında, kalemle yazma lütfuydu. Rahmân sûresinde de
    Rabbimiz insana beyân gücünü verdiğini şöyle anlatıyordu: “Rahmân olan
    Allah Kur’an’ı öğretti, insanı yarattı ve ona beyanı öğretti.” 355
    Beyân, mânâ nakli demektir. Yani insanın karşısındakine duyurmak
    istediklerinin naklidir. İnsanın karşısındakine beyan imkânı verilmiştir ki
    bu yeryüzünde Allah’ın varlığına en büyük delildir. Bundan daha büyük bir
    mûcize olamaz. Zaman ve mekân birlikteliği içinde bizim karşımızdakine
    mânâ nakletme imkânımız vardır. İşte bakın Kerîm olan Rabbimiz keremi
    gereği bir ihsan olarak kalemle yazmayı öğrettiğini anlatır: “O kalemle yazmayı
    öğretmiştir.”
    Kalemle bu mânânın intikalinin zaman ve mekân ötesine ulaştırılmasını
    öğretti Allah. Yeryüzünde bunu becerebilen ikinci bir varlık yoktur. Ne
    büyük bir lütuf, ne büyük bir şeref değil mi? Ama o nisbette de sorumluluğu
    büyük bir şeref.
    Tüm kitaplar bize kalem vasıtasıyla ulaşmıştır. Bilgilenme âmili kalemdir.
    Öyleyse bu Rabbimizin bize en büyük nîmetlerinden birisidir. Çünkü
    biz insanlar için en büyük nîmet vahiy nîmetidir, kitap nîmetidir. Eğer kalem
    vasıtasıyla, kitap vasıtasıyla bizlere vahiy ulaşmasaydı, dünyadaki hiçbir
    nîmetten istifâde etme imkânımız olmayacaktı.
    Kalemle yazmayı ve insana bilmediklerini öğreten Allah’tır. Bilgi Allah’tandır,
    bilginin kaynağı Allah’tır. Allah bize bilgisini açmasaydı, bizi
    355 55/Rahmân, 12
    • 191 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    muhâtap kabul edip kendi bilgisini bize aktarmasaydı, bizler şu anda bildiklerimizi
    nereden öğrenebilecektik?
    Şu dünyadan Allah bilgisini, Peygamber vasıtasıyla bize ulaşmış vahiy
    bilgisini söküp çıkarsanız ne kalır geriye, hiç düşündük mü? Eğer yeryüzünden
    vahiy bilgisini söküp alsalar geriye iki şey kalır: Kan dökücülük ve
    fesat. Meleklerin de ifâdesiyle insan bu iki özellikten Allah bilgisi sayesinde
    kurtulmuş ve insan olabilmiştir.356
    İnsanı insan yapan, insanı yeryüzünde halîfe yapan işte bu Allah bilgisidir.
    Hattâ şu anda dünyada bilinen tüm sanatların, bilgilerin tamamı
    Peygamber bilgisine dayanmaktadır. Tüm sanatlar Peygamber eliyle talim
    buyurulmuştur. İnsanoğlu mezar kazmasını bile bilmiyordu da mezar kazıp
    ölüleri defnetme sanatını Allah öğretmiştir.357
    “Oku! Rabbin en büyük kerem sahibidir.”
    Bu âyette Allah’ın sonsuz bağış ve ihsânı dile getirilir. Âyette yer alan
    ve çok zengin anlamlı olan el-Ekrem ismi358 insan için kullanıldığı zaman,
    “asîl, hür, cömert, güzel ahlâklı, yufka yürekli ve şerefli”; Allah hakkında
    kullanıldığında ise, “ihsânını tezâhür ettiren, bir karşılık beklemeksizin yarattıklarına
    bağışta bulunan, iyiliği ve cömertliği sonsuz olan” anlamlarına
    gelir.359 Bunun için Rabbi niteleyen el-Ekrem ismi, burada “insanlara sayılamayacak
    kadar çok nimetler ihsân eden, onların inkâr ve nankörlüklerine
    rağmen cezalandırmada acele etmeyen, tevbeleri kabul eden, iyilik ve
    cömertlikte benzeri olmayan, ihsânı ve bağışı tükenmeyen Allah” anlamına
    gelmektedir.360 O halde insan varoluşunu, ödeyeceği bedele değil, Allah’ın
    sonsuz cömertliğine borçludur. Çünkü insanı insan yapan bütün kabiliyetler,
    ona Allah tarafından bahşedilmiştir. Eğer insan bu kabiliyetleri yaratılış
    amacına uygun biçimde kullanırsa, her an yeni şeyler öğrenip taze bilgilere
    ulaşabilir. Bilgilenme, insan için çok önemli ve anlamlıdır. Zira bilmediğini
    öğrenen, bilgiyi uygulayan insandır. Ama onu bütün bunları yapabilecek
    356 Bk. 2/Bakara, 30
    357 Bk. 5/Mâide, 31; Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 20, s. 32-34
    358 El-Ekrem ismi, sözlükte cömert olmak, iyilik etmek, bağışlamak ve karşılık beklemeden yardım etmek
    gibi anlamlar taşıyan “k-r-m” kökünden türemiş bir ism-i tafdîl/üstünlük ismidir. Bk. Lisânu’l-Arab,
    12/510-516
    359 Bk. Râğıb el-İsfehanî, a.g.e., s. 707
    360 Bk. Zemahşerî, Keşşaf, 4/270
    • 192 •
    Ahmed Kalkan
    istek ve yetenekte yaratıp donatan Allah olduğundan O, sonsuz cömertliğin
    sahibidir. Allah, sonsuz ihsânının bir tecellisi olarak insanı ilim yapabilecek
    kabiliyette yaratmıştır. İnsan, bu yeteneğiyle okuyacak, okudukça bilmediklerini
    öğrenecek, öğrendikçe ve bilgisi arttıkça da, gönüllü olarak Allah’a
    teslim olma aşamasına ulaşacaktır. Çünkü Allah’ın irâdesi, İslâm’ın insan
    hayatında aslî şekliyle ve uygulanır biçimde yer almasıdır.361 Bu da, Kur’an
    mesajını okuyup anlamak ve onu hayata taşımakla mümkündür.
    Oku! Rabbin En Büyük Kerem Sahibidir
    Allah tarafından yaratılmıştır insan; Rabbi onu yaratmış, ona şekil vermiş,
    onu ölçülü ve dengeli kılmıştır ve sonra istediği herhangi bir sûrette
    onu terkip etmiştir362 ona sayısız ikramda bulunmuş ve ona kalemi kullanmasını
    ve bu yolla bilmediklerini öğretmiştir; onun her türlü ihtiyacını
    karşılamış, onu yedirmiş, içirmiş ve giydirmiştir; koyduğu varlık kanunları
    itibariyle onu hayat içerisinde terbiye etmiş ve kemâle erdirmiştir. Allah’ın
    arzında yaşamaktadır insan; Onun verdiği rızıkla beslenmekte ve hayatını
    idame ettirmektedir. Asla sahipsiz ve başıboş değildir insan; dolayısıyla bu
    okuyuş tüm varlıklar üzerine egemen olan Allah’ın adıyla gerçekleştirilmelidir.
    İnsan, Efendisinin çağrısına icâbet ederek öncelikle yaratıcısının
    kelimeleri ile yoğrulmalı ve buna bağlı olarak Rabbinin kendisine bildirdiğini
    O’nun adına yeryüzünde duyurmalıdır. Bu görevi ihmal edip vahiyden
    uzak hareket eden insanın misali efendisinin ekmeğini yediği evde onu
    umursamayan kölenin ya da bir başka ifadeyle babasının ekmeğini yediği
    evde onu takmayan kişinin durumu gibi, hatta bunlardan daha çirkindir.
    Dolayısıyla ilk beş âyet, insanı vahyin zihinsel ve toplumsal inşâsına
    yönlendirmekte ve bununla bağlantılı olarak İlâhî eğitim-öğretim aracı
    olan kalemin kullanımına işaret etmektedir.
    Oku! Rabb’in yüce ve kerem sahibidir. Hiçbir kerem sahibi O’na denk
    olamaz ve denklikte O’na yaklaşamaz. Senin Rabb’in kalemle yazıp çizmeyi
    öğretendir. Ey Muhammed! Senin Rabb’in bir vasıtayla (yazıyla, kalemle)
    okumayı ve yazmayı öğrettiği gibi vasıtasız olarak da sana öğretecektir.
    O’nun her şeye gücü yeter. İlmin muhâfaza edilmesi için yazılarak kayda
    geçilmesi din ve dünya işleri için çok önemlidir. Allah insanlara çeşitli ilim-
    361 Bk. 2/Bakara, 21, 208 vb.
    362 82/İnfitâr, 6-8
    • 193 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    leri ve bilgileri öğreterek onları cehâletin karanlığından ilmin aydınlığına
    çıkarmıştır.
    Ekrem Ne Demektir? Rabbimizin En Büyük
    Kerem Sahibi Olması Ne Anlama Gelir?
    ‘Kerem’, iyilik, bağış, üstünlük, şerefli olmak, cömert olmak demektir.
    Müslümanlarda bulunması gereken en güzel huylardan biridir. ‘Kerem, ikram,
    kerim, kerâmet, kiram, ekrem, mükerrem’ gibi kavramlar aynı kökten
    türemişlerdir ve aralarında anlam bağı vardır.
    ‘İkram’, birisine veya misafire bir şey vermek, iyilik etmek demektir.
    Allah (c.c.) celâl (yücelik) ve en geniş ‘ikram’ sahibidir (zü’l-celâl-i ve’l-ikrâm).
    363 ‘Kerîm’, değerli ve şerefli olmak, iyilik sever olmak, çok cömert
    anlamlarına gelir. Kur’an, mü’minlere verilecek mükâfatlara ‘kerîm bir rızık’
    364, ‘kerîm bir ecir’365, ‘kerîm bir makam’366 demektedir.
    ‘Ekrem’, en cömert, en şerefli ve yüce, en değerli anlamına gelir. El-Ekrem:
    Herhangi bir karşılık almadan ve beklemeden sınırsızca veren” demektir.
    Kur’an bu sıfatı bir âyette Allah (c.c.) hakkında kullanmaktadır.367
    Ekrem, bu âyette belirtildiği gibi Allah’ın sıfatıdır. Kur’an’a göre insanların
    da “ekrem”i olur. İnsanlar Allah’ın kulları olmaları yönünden eşittirler. Bu
    açıdan birbirlerine karşı bir üstünlükleri yoktur. İnsanların ‘en ekremi’, en
    üstünü ve en şereflisi Allah’a karşı sorumluluk bilincini en iyi duyandır,
    yani en takvâ sahibi olandır.368 Peygamberimiz (s.a.s.): ‘İnsanların en ekremi
    (en üstünü) kimdir?’ sorusuna aynı cevabı vermiştir. 369
    Ekrem kelimesinin türediği kök olan “kerem”, söz ve davranışla, maddî
    yardım veya ikramla insanlara iyi davranmayı ifade eden çok geniş kapsamlı
    bir ahlâk kuralıdır. Güzel huylardan sayılan, bağışlamak, iyi davranış,
    ihsan etmek, cömertlik yapmak, güleryüzlü olmak gibi davranışlar ‘kerem’
    sahibi olmak diye anlatılmıştır.
    363 55/Rahmân, 27, 78
    364 8/Enfâl, 4, 74; 22/Hacc, 50; 24/Nûr, 26; 34/Sebe’, 4 vd.
    365 36/Yâsin, 11; 57/Hadîd, 11, 18; 33/Ahzâb, 44
    366 26/Şuarâ, 58; 44 Dûhan, 26
    367 96/Alâk, 3
    368 49/Hucurât, 13
    369 Buhâî, Enbiyâ Sûresi Tefsiri, 4/179
    • 194 •
    Ahmed Kalkan
    Kerem, daha çok cömert olmak, şerefli ve asâlet sahibi olmak, saygın
    kimse anlamlarında kullanılmıştır. Kerem sahibi anlamında kerim insan,
    cömert, iyi huylu, insanlar arasında şeref ve itibarı olan insan demektir. Bu
    anlamda Muhammed (s.a.s.) ‘kerîm-şerefli, değerli ve yüce’ bir elçidir. 370
    Kerîm, aynı zamanda Allah’ın güzel isimlerinden birisidir. O, çok ikram
    sahibidir, cömerttir, insanlara bağışı ve affı bol olan demektir. 371 Peygamberimiz
    ‘mekârimü’l-ahlâk’ı, yani ahlâkın en güzelini en keremlisini tamamlamak
    için gönderilmiştir. O’nun hayatının her ânında bu güzel ahlâkın
    örneklerini görmekteyiz. Nitekim Mekke fethedildiği gün, Mekkelilere
    “size ne yapacağımı sanıyorsunuz?” diye sorduğu zaman, onlar ‘sen kerim
    bir kardeşsin, kerem sahibi bir dostsun, (senin bize intikam duygusuyla
    davranmayacağını biliyoruz)’ diyerek buna tanıklık etmişlerdi.
    Kur’ân-ı Kerim, Hz. İbrahim’in kerem sıfatını övmektedir. Çünkü o,
    çok ikram eden, şerefli bir insandı.372 Müslümanlar ‘mukremûn’durlar, yani
    kendilerine çok cömert davranılan, bol bol ikram edilen, Cennetlerde ağırlanan,
    değer verilen şerefli kimselerdir.373 Kur’an, ‘kerîm’ bir kitaptır, çünkü
    O’nun şerefi yücedir, kıymetlidir, mü’minlere bağışı çoktur. 374
    Kerem sahibi olmak, müslümanların en önemli özelliklerindendir.
    Onların peşinden gittikleri Hz. Muhammed (s.a.s.), insanların en keremlisi
    idi. O Râsûl-i ekrem, yani en keremli bir peygamber idi. Cömertlik, şeref ve
    üstün olmak, bağışlamak ve iyilik etmek müslümanların peygamberlerinden
    öğrendikleri üstün ahlâk ilkelerindendir. 375
    Kendisini yaratan ‘en büyük kerem sahibi’ Allah’a karşı insana düşen
    görev şükretmek ve azgınlaşmamaktır.376 Allah insana sayısız nimetler vermiş
    ve karşılık olarak da yalnızca Kendisine kulluk etmesini, büyüklenmemesini
    istemiştir.
    Allah’ın güzel isimlerinden biri de “el-Kerîm”dir. Kerîm: Keremi ve bağışı
    bol olan, cömert; bir karşılık gözetmeden inâyetiyle ihsan eden demek-
    370 69/Haakka, 40; 81/Tekvîr, 19
    371 27/Neml, 40; 44/Dûhan, 49; 82/İnfitâr, 6
    372 51/Zâriyât, 24-27
    373 37/Sâffât, 42; 70/Meâric, 35; 36/Yâsin, 37
    374 56/Vâkıa, 77
    375 Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Y., s. 353-354
    376 96/Alak, 6
    • 195 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    tir. “Allah dilediğine kat kat fazlasını verir.”377; “Yalnız sabredenlere, mükâfatları
    hesapsız ödenecektir.”378; “...Kim şükrederse, artık o kendisi için şükretmiştir,
    kim nankörlük ederse, gerçekten benim Rabbim Ganîdir (hiçbir şeye
    ve kimseye ihtiyacı olmayandır), Kerim olandır.” 379
    Allah, sonsuz ihsan ve ikrâmını hepimize devamlı sunmaktadır. Hem
    de günün ve ömrün tamamında... Allah’ın (c.c.) ‘El-Kerim’ ismini taşıması
    aynı zamanda sınırsız zenginliğini ve sonsuz cömertliğini de gösterir. Ve
    Allah Teâlâ kullarının bu isimle sıfatlanmalarını isteyerek rızasının kazanılması
    için cömertçe infak etmemizi tavsiye eder.
    Esmâ-i hüsnânın şerhiyle meşgul olan âlimler kerîm isminin, övgüye
    lâyık bütün nitelikleri kapsadığına dikkat çekerler ve bunların başında Allah’ın
    lütufkârlığı ile affediciliğinin geldiğini belirtirler. Gazâlî’nin kerîm
    ismiyle ilgili olarak kaydettiği mânâlar bu konuda söylenenlerin en kapsamlısıdır:
    “Kerîm muktedirken affeden, vaadini yerine getiren, lutfunu
    umulanın ötesinde gerçekleştiren, kime ne kadar lutufta bulunduğunun
    hesabını yapmayan, kendisinden başkasına başvurulmasına rızâ göstermeyen,
    vefasızlığa sitemle mukabelede bulunup dostluğu bozacak bir karşılık
    vermeyen, kendisine sığınanı yüzüstü bırakmayan, aracı ve şefaatçilere
    muhtaç kılmayandır.” 380
    Kur’ân-ı Kerimde, “ekrem” kelimesi 2 yerde zikredilir.381 “Ekrem” kelimesiyle
    aynı kökü paylaşan “kerîm” 27 yerde, “ikram” 2 yerde382; “kirâm”
    kelimesi 3 yerde383; “Mükremûn/mükremîn” kelimeleri 5 defa384 zikredilmiştir.
    Ekrem olmaya çalışmak, yani ikram edip kerem sahibi olmak konusunda
    Kur’ân-ı Kerimde birçok emir ve tavsiye vardır: “İnfak fi sebîlillâh” yani
    Allah yolunda harcama bu emirlerin başında gelir. “Yetimi, yoksulu doyurmak”
    385, “akrabaya vermek”386, “Ana-babaya, akrabaya, öksüzlere, yok-
    377 2/Bakara, 261
    378 40/Mü’min, 40
    379 27/Neml, 40
    380 Gazâlî, el-Maksadü'l-esnâ, s. 127
    381 96/Alak, 3; 49/Hucurât, 13
    382 55/Rahmân, 27, 78
    383 80/Abese, 16; 25/Furkan, 72; 82/İnfitâr, 11
    384 21/Enbiyâ, 26; 37/Sâffât, 42, 70/Meâric, 35; 36/Yâsin, 27; 51/Zâriyât, 24
    385 76/İnsan, 8
    386 16/Nahl, 90
    • 196 •
    Ahmed Kalkan
    sullara, yakın komşuya, uzak komşuya, yanında bulunan arkadaşa, yolcuya,
    ellerinizin altında bulunanlara iyilik edin”387 gibi emirler, İslâm’ın kerem
    (cömertlik, yardım) anlayışını yansıtan emirlerdir. İslâm ahlâkında mü’minin
    kendisi için istediğini diğer mü’min kardeşi için de istemesi, kendisi
    için arzu etmediğini başka mü’min kardeşi için de arzu etmemesi önemli
    bir prensiptir.
    Cömertliğin üstünlüğü ve cimriliğin kötülüğü hakkında birçok hadis-i
    şerif vardır: “Rasûlullah (s.a.s.) insanların en güzeli, en cömerdi ve en cesuru
    idi.” “Kendisinden bir şey istendiği zaman kesinlikle hayır demezdi.” O,
    şöyle buyurmuştur: “Cömert Allah’a yakın, Cennete yakın, insanlara yakın,
    Cehennemden uzaktır. Cimri, Allah’tan uzak, Cennetten uzak, insanlardan
    uzak, cehenneme yakındır. Cömert câhil, cimri âbidden Allah’a daha sevgilidir.”
    388
    Fakirleri doyurmak, yoksullara yardım etmek mü’minlerin önemli
    özelliklerindendir. Münâfıklar ve inkârcılar fakire yardım elini uzatmadıkları
    gibi onu hor görürler: “Dini yalanlayan (adam)’ı gördün mü? İşte o öksüzü
    iter, kakar. Yoksulu doyurmaya ön ayak olmaz.” 389
    Kur’an’ın ilme ve bilgi edinmeye verdiği önemi belirtmek için, bundan
    sonraki iki âyette, okuyup öğrenmenin gereğine ve ilmin değerine vurgu
    yapılır. “O, kalemle yazmayı da öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak
    O öğretti.” Bu âyetler, insanı biyolojik bir varlık olarak yaratan Allah’ın, ona
    bilgi edinme irâdesi ve yeteneği de bahşettiğini belirtir. Âyetlerde yer alan
    “alleme” fiili390 öğretti anlamına gelir. İlim kelimesinin aslı da, aynı kökten
    türeyen alem veya alâmettir.391
    İlim, bir şeyi veya gerçeği tam olarak bilmektir.392 Bunun için, kanıtı/
    delili olan bilgiye ilim denir. Kur’an’da ilim kelimesi, “vahiy yoluyla verilen
    bilgi” anlamında kullanılır.393 İnsanın öğrenme, araştırma ve gözlem yoluy-
    387 4/Nisâ, 36
    388 Tirmizî, Birr 40
    389 107/Mâun, 1-3; Halit Ünal, Şamil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 345-347
    390 Alemle fiili, sözlükte bilmek, anlamak ve işaretlemek gibi anlamlar taşıyan “a-l-m” kökünün türemiş
    şeklidir. Bk. Lisânu’l-Arab, 12/416-422
    391 Bk. İbn Manzur, Lisânu’l-Arab, 12/416 vd. Râğıb el-İsfehanî, a.g.e., s. 580
    392 Bk. Râğıb el-İsfehanî, a.g.e., s. 580
    393 Bk. 2/Bakara, 120, 145; 11/Hûd, 14; 46/Ahkaf, 23; 18/Kehf, 65; 21/Enbiyâ, 79 vb.
    • 197 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    la elde ettiği gerçeğe de bilgi denir. Bilgi, süje/özne ve obje/nesne arasındaki
    ilişkiden ibarettir.394
    Deney ve gözlem yoluyla elde edilen bilgiler, akıl tarafından ilme çevrilir.
    Bu işlevinden dolayı akıl, “ilim ustası” olarak nitelendirilir.395 İnsanın,
    Kur’an’ın verdiği selim aklın ve sağduyunun onayladığı ilme uyması gerekir.
    Bu âyetlerde yer alan diğer bir önemli kelime de, “kalem”dir.396 Kalem,
    “kendisiyle yazı yazılan, yazmak ve çizmek için kullanılan bir araçtır.397 Kalem
    kelimesi burada, “yazı yoluyla kaydedilen bütün ilimlerin ve yazı sanatının
    bir sembolü” olarak kullanılmıştır.398 Çünkü kafadaki düşünceler, yazı
    ile tespit edilip kitaba geçirilir; insan bilgisi, yazı ile bir birikim karakteri
    kazanır, ilim ve mârifet de kalem ve yazı ile gelişir. Öyleyse insan okuyup
    ilim sahibi olmalı, öğrendiklerini de münâsip bir yere yazmalıdır. Aksi takdirde
    nice kıymetli ilimler zamanla unutulup gider. Bu gerçek, “hatırda kalmaz,
    satırda kalır” sözüyle dile getirilmiştir. Bunun için Yüce Allah insana,
    hem bilmediklerini hem de kalemi kullanmayı öğretmiştir.
    Yazmak, her şeyi silip süpüren zamanın elinden bir şeyler kurtarma
    gayretidir; bizden sonraki nesillerle konuşma yoludur, uzaklara ve ötelere
    hitaptır, bildiklerimizi ve birikimimizi başkalarıyla paylaşmaktır.
    Âyetlerde, insanın, Allah’ın yarattığı şeyleri incelemesi, öğrendiklerini
    de yazı ile tespit edip ilmini geliştirmesi gerektiği mesajı verilir. Hayatı ve
    içinde yaşadığı âlemi, Allah’la irtibatlandırabilen insan, bütün âlemin, Allah’ın
    yazdığı bir kitap gibi karşısında durduğunu görecek; kendisinin de bu
    kitabın dikkatli bir okuyucusu olması gerektiğini idrâk edecektir.
    Öğretmek, insanın bilmediği konularda bilgi sahibi olmasını sağlamak;
    ona ilim ve beceri kazandırmaktır. Allah’ın insana öğretmesi, onu duyular,
    akıl ve sezgi gibi yollarla ilim değerine ulaştırması; beşerî tecrübe ile oluşturulamayan
    ruhsal gerçekleri ve ahlâkî ilkeleri de, vahyî bildirim ile insana
    394 Bk. Hüseyin Atay, Kur’an’da Bilgi Teorisi, s. 13
    395 Bk. 1. Kur’an Sempozyumu, H. Atay, Kur’an’a Göre İnanç İlkeleri, s. 402
    396 Kalem kelimesi, sözlükte kesmek, yontmak, budamak, kırpmak ve yazı gibi anlamlar taşıyan “k-l-m”
    kökünün türemiş şeklidir (Bk. El-Müfredat, s. 683).
    397 Bk. Râğıb el-İsfehanî, a.g.e., s. 683
    398 Bk. Zemahşerî, Keşşaf, 4/270-271; Kurtubî, el-Câmiu li-Ahkâmi’l Kur’an, 20/120; Muhammed Esed,
    Kur’an Mesajı, s. 1287
    • 198 •
    Ahmed Kalkan
    iletmesi demektir. Şu halde, düşünme melekesine ve mantıkî tanımlama
    yetisine sahip olan insana, varlık ve oluşun bilgisini temsil eden ayırt edici
    ifadeler, Allah tarafından öğretilmiştir.399
    Burada insan kelimesi ile, Âdem (a.s.) ve onun temsil ettiği bütün insan
    soyu kastedilmiştir. Çünkü Kur’an’ın beyanına göre Allah, Âdem’e (a.s.) bütün
    isimleri400 işitme, görme ve düşünme yetisi bahşettiği tüm insanlara da,
    bilmedikleri şeyleri öğreterek onları ilim değerine ulaştırmıştır.401
    Görüldüğü gibi insanın, Allah’ı yok sayması, O’nun ilminin, kudretinin
    ve rahmetinin dışında kalması mümkün değildir. İnsan her zaman ve her
    işinde Allah’a muhtaçtır.402 Allah’a inanç yoksa, insanın, ilmin, ahlâkın ve
    hayatın da mânâsı yoktur.
    Her şey Allah’la vardır ve O’nunla anlamlıdır. Allah’ı inkâr edip insanı
    madde içinde eritmek, materyalist felsefelerin işidir. Her türlü yanlış anlayışlardan
    ve aşırılıklardan kurtulmanın öncelikli şartı, Kur’an’ın sunduğu
    Allah anlayışına ve inancına ulaşmaktır. Allah insanı yaratır, insan da O’na
    boyun eğmekle “Müslüman” olur.
    Allah, insanın öğretmeni olmakla ona ne kadar çok değer verdiğini
    ortaya koymuştur. Öyleyse insan, ilim, tefekkür ve araştırmadan geri durmamalı;
    okuyup yazmalı, öğretici ve üretici olmalıdır. İnsanın ilim sahibi
    bir mü’min olması, onun ilim yoluyla sürekli yüksek mesajlara muhâtap
    olmasına ve onlara sâdık kalmasına bağlıdır. Çünkü insan, doğru ilme ve
    inanca sahip olmadan iç huzura ve mânevî yetkinliğe ulaşamaz. İşte böyle
    bir bilgilenmenin ve aydınlanmanın biricik kaynağı Kur’an’dır. Fert ve toplum
    hayatında görülen olumsuzlukların temel sebebi ise; insanın hayatı,
    ölümü ve inancı yanlış yorumlaması, iman ve ilimden doğan sorumluluğu
    unutmasıdır. Bunun için sonraki âyetlerde, ilimden, imandan ve derin düşünceden
    uzaklaşmış kaba bir anlayışın, tuğyânı nasıl barındırdığına dikkat
    çekilir ve açıklık getirilir.403
    399 Bk. Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 12
    400 Bk. 2/Bakara, 31
    401 Bk. 2/Bakara, 239, 282; 4/Nisâ, 113; 16/Nahl, 78; 96/Alâk, 5 vb.
    402 Bk. 35/Fâtır, 15
    403 Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları, s. 19-21
    • 199 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Bilgi Kaynakları ve Vahy
    İslâm inancına göre insan, gerçeğin bilgisini üç yoldan elde eder. Yani,
    bilginin kaynağı üçtür. İnsan üç yolla ilim elde eder. Bunlar:
    1- Doğru haber: a) vahiy, b) mütevatir haber,
    2- Selim hisler dediğimiz sağlıklı beş duyu,
    3- Akıl.
    Aslında bilginin yegâne kaynağı Allah’tır. Vahyi indiren Allah olduğu
    gibi, duyu organlarımızı ve aklımızı yaratan ve bunları ilme yetenekli kılan
    da Allah’tır. Bunu idrâk eden kimse, bildikleriyle övünmez.404
    Bilgi kaynağımız olan bu üç vasıtanın üçü de Allah’tandır. Vahiy zaten
    Allah’tandır. Aklı ve duyu organlarını da bize veren Allah’tır. Akıl da, duyu
    organları da vahiysiz, sünnetullah dediğimiz yeryüzünde kanunlar olmaksızın
    bir işe yaramamakta, doğru çalışmamakta ve sahibine dünya ve âhiret
    mutluluğu sağlamamaktadır.
    Rabbimizin yeryüzünde koyduğu sünnetullah dediğimiz bir kısım yasalar
    vardır. Bize Allah tarafından verilmiş olan duyu organlarımızın hareket
    noktaları, bu mevcut yasalardır. Rabbimiz bir anda kendi koyduğu
    bu yasaları değiştiriverse duyuların verileri hiçbir şey elde edemez. Meselâ
    ateşe verilen yakma fonksiyonu alınıverse, İbrahim’i onunla yakmak isteyen
    Nemrut’un duyuları bir anda dumûra uğrayıverir. Veya Allah bir anda
    güneşten ateş yağdırıverse şu anki duyularımızın verileri altüst olur. Suya
    koyduğu kaldırma yasasını bir anda değiştiriverse Rabbimiz, Firavunlar
    boğulur gider. Meselâ Allah, yazın kavurucu sıcağında bir anda olağan yasasını
    bozarak gökten kar boşandırıverse veya içtiğimiz su bir anda ateş
    oluverse duyularımızın önceki bilgileri boşa çıkacaktır. Yani unutmayalım
    ki duyularımızı yaratan da, o duyularımızın hareket noktaları olan bu yasaları
    koyan da Allah’tır. Onlarla elde ettiğimiz bilgiler de Allah’tandır.
    Bunların dışında ne kaldı? O halde tüm bilgiler Allah’tandır. İnsana bilmediklerini
    öğreten Allah’tır ve en sonunda tıpkı melekler gibi bizler de
    şunu demek zorundayız: “Yâ Rabbi! Seni tesbih ve tenzih ederiz! Sen mü-
    404 Bk. 2/Bakara, 32; 5/Mâide, 109
    • 200 •
    Ahmed Kalkan
    kemmelsin! Eksiğin yoktur Senin! Bizim bilgimiz yok, ancak senin öğrettiğin
    kadar vardır. Muhakkak ki her şeyi bilen hakîm olan (hüküm ve hikmet sahibi)
    ancak Sensin!” 405
    Alâk sûresinde ısrarla “oku” emrine muhâtap olan Hz. Peygamber (ve
    mü’minler), neyi okuyacaktı? Bu sorunun cevabını, bu âyetlerden sonra
    inen Müzzemmil ve Müddessir sûreleri verecekti: “Ey örtünüp bürünen
    Muhammed! Gecenin yarısında, istersen biraz sonra, istersen biraz önce bir
    müddet için kalk ve tertîl ile (ağır ağır, tane tane) Kur’an oku.”406; “Ey örtüye
    bürünen Muhammed! Kalk ve uyar.”407
    Müddessir’de de “gündüz kıyam et” deniyordu. Müzzemmil sûresinde
    de “gece kıyamı” emrediliyor. Gecede ve gündüzde dinin ikamesinin ilk
    emriydi bu. Bir Müslüman hem gecede kıyamda olacak, hem de gündüzde.
    Namazda okuma çok önemlidir, öğrendiğimiz sûreleri namazda okumalıyız.
    Çünkü namazın kıyamının hedefi, kıraati gerçekleştirmektir.
    Çünkü namaz Allah’tan mesaj alma ve alınan bu mesajla hayatı düzenleme
    makamıdır. Öyleyse namazlarımızda düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak
    Kur’an okumalıyız. Çünkü Allah öyle diyordu: “Kalk ve tertîl ile (ağır
    ağır, tane tane) Kur’an oku.”408 Yavaş yavaş, tertil ile, mânâya nüfuz ederek,
    düşüne düşüne Kur’an oku. Tedebbürle, tefekkürle oku. Ne denildiğini, ne
    istendiğini anlayarak oku. Anlamak üzere, yapmak ve yaşamak üzere oku.
    Allah’ın dediklerini hayata hâkim kılmak üzere oku. Ben hayatımı düzenlemek
    için buna muhtacım, bunsuz yaşayamam, bunsuz hayatıma çeki düzen
    veremem, ben sadece buna muhtacım, bundan başkalarına ihtiyacım yok
    diyerek oku. Yani çaresizlikten kıvranarak, çareyi bunda bilerek oku. Başka
    çarem yok, ben bunsuz yol bulamam diyerek oku. Demek ki emredilen,
    gece kıyamı ve Kur’an’ın tertil üzere okunması. Bilerek, mânâsını anlayarak,
    tertil üzere okunması, yavaş yavaş okunması. Çünkü “bundan sonra,
    sana önemli, taşıması zor bir söz, önemli bir görev yükleyeceğiz”409 diyecek
    Rabbimiz. Amacımız Allah’ın büyüklüğünü ilân ederek O’na kulluğu ger-
    405 2/Bakara 32
    406 73/Müzzemmil 1-4
    407 74/Müddessir 1, 2
    408 73/Müzzemmil 1-4
    409 73/Müzzemmil, 5
    • 201 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    çekleştirmek, Allah’ın otoritesini ve hâkimiyetini gerçekleştirmektir. Yani
    gece okuduklarımızı gündüz ilân etmek zorundayız. 410
    “Rabbin, kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak O
    öğretti.” 411
    İnsanın aslının bir alâktan oluşup Rabbin yaratma ve terbiyesi sayesinde
    geçirdiği aşamalar ile doğuşu ve vardığı son durum arasında son derece
    büyük bir gelişim var. İlâhî ikramdır bu. Allah’ın her şeye gücü yeter, ikramı
    çoktur. Bu ikramlardan biri de Rabbin insanı “kalem”le yazmayı öğretmesidir.
    Çünkü kalem eskiden olduğu gibi bugün de, insan hayatına en geniş ve
    en derin etkiyi yapmış ve yapan öğretim aracıdır. Kur’an’ın indiği zamanlar
    bu gerçek şu anda bizim gördüğümüz ve insan hayatında bildiğimiz biçimi
    ile bu açıklıkta değildi. Ama Yüce Allah kalemin değerini biliyor ve insanlığa
    gelen en son kutsal mesajın inmeye başladığı ilk anda ve Kur’an’ın ilk
    sûresinde kalemin önemine dikkatleri çekiyordu. Hâlbuki bu kutsal mesajı
    getiren peygamber kalemle yazabilen birisi değildi.
    Şâyet Hz. Muhammed bu Kur’an’ı kafasından uydurmuş olsaydı, şâyet
    bu Kur’an vahiy ürünü olmamış olsaydı ve eğer onun getirdiği çağrı kutsal
    mesaj olmamış olsaydı, kalemin önemini vurgulayan bu gerçek daha
    ilk anda kesinlikle ortaya çıkamazdı. Sonra sûre, bilginin alınacağı kaynağı
    gösteriyor. Bilginin tek kaynağının Yüce Allah olduğunu, insanın bildiği ve
    bileceği her şeyi, şu varlık âleminin gizemlerine, şu hayatın ve insanın kendi
    nefsinin bilinmezliklerine dair çözebildiği neler varsa bunların tümünün
    kaynağının Yüce Allah olduğunu belirtiyor. İnsanın tüm bildiklerini, oradan,
    bir başkası daha olmayan bu tek kaynaktan, aldığını ifade ediyor.
    Rasûlullah’ın yüceler yücesi ile bağlantı kurduğu ilk anda inen bu biricik
    bölümle evet bu bölümle iman düşünce sisteminin geniş olan temeli
    atılmış oldu. Her iş, her davranış, her adım, her çalışma Allah’ın adı ile,
    O’nun adına yapılır. Allah’ın adı ile başlar, Allah’ın adı ile yürür, Allah’a yönelir
    ve sonuçta O’na varır. Allah’tır yaratan. O’dur öğreten. Doğuş ve başlangıç
    O’ndandır. Öğretme O’ndan, bilgi O’ndandır. İnsan öğrenebildiğini
    öğrenir. Öğretebildiğini öğretir. Ama bütün bunların kaynağı, yaratan ve
    öğreten yüce Allah’tır. “O insana bilmediğini öğretti.”
    410 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 20, s. 35-40
    411 96/Alâk, 4-5
    • 202 •
    Ahmed Kalkan
    İnsan aslında ilimsizdir. “Allah, sizi analarınızın karnından hiç bir şey
    bilmez halde çıkarmıştır.”412 Ancak Allah’ın ihsanı sayesinde onda ilim meydana
    gelmiştir. Allah’ın lütfuyla insana her merhalede ilim verilmiştir. Ve
    ilim kapıları da birbiri ardına açılmıştır. Aynı durum Âyet el-Kursi’de de
    gözükmektedir. “O’nun ilminden ancak kendisinin dilediği kadarından başka
    bir şey kazanamazlar.”413 İnsanın ilmi kendi kendine gelişme kaydetmez;
    kendisinde ilim yokken; Allah’ın, istediği zaman ilim vermesiyle oluşur.
    İlim (Öğrenme ve Öğretme)
    “Rabbin, kalemle yazmayı öğretendir. İnsana bilmediklerini de ancak O
    öğretti.” 414
    İlim için birçok tanımlar yapılır. Genel olarak insan zihnine (ve gönlüne)
    konu olan her şey demektir. Sözlük anlamıyla ilim, mutlak olarak
    bilmek, bir şeyin şuurda hâsıl olması, sağlam olarak bilmek, kesin olarak
    bilmek, deneyerek bilmek, bir şeyin gerçeğini bilmek mânâlarına gelmektedir.
    415 İslâm âlimlerinin çoğuna göre ilim: “Bir şeyin hakikatini idrâk etmek”
    ve “mâlum olanın, olduğu hal üzere bilinmesidir.” Bu anlayışa göre, yanlış
    mâlûmata ilim (bilgi) denilemez.
    Yine ilim hakkında şu tanımlar da yapılmıştır: İlim, insanın vahy, akıl
    ve duyu organları aracılığıyla elde ettiği kesin bilgilere denir. İlim, âhiret
    yolunu dosdoğru gösteren (kılavuzluk yapan) bilgiler topluluğudur. Şerif
    Cürcânî’ye göre ilim: Gerçeğe ve vâkıaya uygun düşen inanç, bilgi ve kanaattir.
    Bir şeyi olduğu gibi idrâk etmektir. İlim, bilinenden gizlilik ve kapalılığın
    kalkmasıdır.416 Râgıb, Müfredât’ında şu tanımı yapar: İlim, amelîdinî
    yükümlülüklere vukuftur ki, ancak bunların yerine getirilmesi ile tam
    olur.417 İlmin zıddı, cehalettir (câhillik, bilgisizlik ve yanlış bilgi). Kur’an-ı
    Kerim’de ilim kelimesi 105 defa zikredilir. Bu kökten gelen diğer kelimelerle
    birlikte bu sayı, 854’ü bulur. Dolayısıyla “ılm” Kur’an’da en çok kullanılan
    birkaç maddeden biridir. Ayrıca “akıl, fikir, zikir” gibi kelimeler Kur’an’da
    çokça geçer.
    412 16/Nahl, 78
    413 2/Bakara, 255
    414 96/Alâk, 4-5
    415 İbn Manzur, Lisânu'l-Arap, cilt:10, İlm maddesi
    416 Kitabü't-Tarifat, Seyyid Şerif Cürcani, Bahar Y. s. 156
    417 Râgıb, el-Müfredât, s. 193
    • 203 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “Rabbim, ilimce her şeyi kuşatmıştır.” 418
    “İlim, ancak Allah katındadır.” 419
    Kur’an-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, İlâhî vahiyden kaynaklanan,
    yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim, Allah’tan olduğuna
    göre, İslâm’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla müslümandır. Burada
    ilim, Allah’a, tam mânâsıyla tek gerçek olan hakka, hakikate dayandığı
    için mutlak ve objektif bir geçerliliğe sahiptir. Vahiyle özdeşleşen anlamıyla
    ilim, kesin bilgi demektir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan
    İlâhî nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen insana, profesör bile
    olsa câhil; bu câhillerin en meşhurlarına Ebû Cehil; böyle kişilerin oluşturduğu
    toplum düzenine de câhiliyye denir. Ebû Cehil’e, câhillerin atası anlamındaki
    bu ismin verilmesine sebep, bilinmesi gerekenleri, özellikle Allah’ı
    hiç tanıyıp bilmemesi değil; yanlış bilmesidir.
    İlimler, genel bir tasnife göre ikiye ayrılır:
    a- Naklî ilimler; Kur’an ve sünnete dayanan ilimler, yani Peygamberimiz’in
    vahy kanalıyla Allah’tan getirip bize ulaştırdığı ilimler.
    b- Aklî ilimler; Müsbet (deneyle kanıtlanabilen) ilimler başta olmak
    üzere naklî ilimler içine girmeyen bütün ilimler. Günümüz ve İlim Kavramının,
    Oku Emrinin Tahrifi
    Müslümanın çok şeyinin gasb edildiği gibi kavramları da tâğûtî güçler
    tarafından çalınıp Kur’anî anlamından içi boşaltıldıktan sonra câhiliyyenin
    istediği şekilde tahrif edilip değişik ve çarpık muhteva ile Kur’an’dan
    uzaklaştırılan insanlara sunulmaktadır. Bu konuda örnekler sayılamayacak
    kadar çok. Din kavramından şehidlik kavramına, adalet ve zulüm
    anlayışından İslâm, Kur’an ve sünnet anlayışına kadar yüzlerce kavramın
    başına gelen budur. Kâfirler müslümanları daha çok kendi silâhları ile vurmaktadır;
    Müslümanların sahip çıkmadıkları, kullanmasını bilmedikleri,
    yanlış kullandıkları silâhlarıyla. İlim de bundan yeterli payını almış garip,
    mahzun ve sahiplerinden şikâyetçi kavramlarımızdan. İlim ve bilgi, birçok
    resmî gün ve haftalarda mevsimlik programlarda ele alınıyor. Hem de dinî
    418 6/En’âm, 80
    419 46/Ahkaf, 28
    • 204 •
    Ahmed Kalkan
    bir edâ ile; fakat dine uymayan bir görüş ya da ideal için tema ve malzeme
    olarak kullanılıyor. İşin tuhaflığına bakın ki, temeli dine dayalı bir kavram
    ile, dinî olmaması için gayret edilen, üstelik dine bağlanması uygulanan yasalar
    ile suç olan bir meselenin desteklenmesine, halka empoze edilmesine
    çalışılıyor.
    Bilim denilen şey, şu haliyle müslümanların felâhına ve yeryüzünde
    etkinlik kazanmasına sebep olmamakta, bilim şu vaziyetiyle insanlığı sinsice
    tehdit etmekte, hidâyetin yolunu tıkamaktadır. İlim ki, aslında Yüce
    Allah’ın yeryüzüne ilettiği haberden, yani vahyden ve Peygamber’in öğretilerinden
    ibarettir; şimdilerde Peygamber’in getirdiği İslâm’ı başka türlü
    göstermek için kullanılmaktadır. İlim ki, Allah’ın mahlûkatı olan kâinatın
    incelenmesinden ve Allah’a giden yola sarılmaktan ibarettir; şimdilerde evrenlerin
    Rabbinden uzaklaştırmak için en etkin ve geçerli bir güç olarak
    yürütülmektedir.
    İlim, bir ilerleyiştir; insan beyninin ve ruhunun yol alışıdır. Ama bu
    ilerleyişin uçuruma (dünya ve âhiret âfetlerine) doğru değil; cennete doğru
    giden dosdoğru yola (sırât-ı müstakime) doğru olması ilmin olmazsa olmazıdır.
    Müslüman için önemli olan ilerleyişin İslâm’a doğru ve O’nun için
    olmasıdır. Temel çaba, ilmi bir yük olmaktan, hatta vebal olmaktan çıkarıp
    Kur’an’ın gösterdiği şekilde İslâm’a uygun hayat haline getirmektir.
    Bilimin ve teknolojinin şu asırlardaki gidişi, bütünüyle evrene hükmetmeyi,
    tüm canlılara zararı hedef almış gibidir. Akıl, bilim ve teknoloji, ne
    kadar evreni insana hizmetkâr yapma ve dünyayı daha iyi yaşanır bir cennet
    haline getirme masallarıyla insanlara sunulsa da, hayatı bir zindan haline
    getirdiğinin ve ebedî hayatı mahvettiğinin farkında bile değildir. Modern
    insan, hevâsının yolundaki aklı ile icad edip semirttiği bu bilim sultasının,
    teknolojik aygıtların, makinelerin tutsağıdır. Bundan kurtuluşun
    yolu, önce ilim kavramının Kur’an’la sağlaması yapılarak tashih edilmesi,
    bilgi birikimleri, dinin anladığı şekilde “faydalı ilim” ise başa tac edilmesi,
    değilse kendisinden Allah’a sığınılması gereken bir tehlike olarak kabulü ile
    gerçekleşebilecektir.
    Vahiyden ve Allah’la bağlarından koparılmış bilimin ve bilim sayesinde
    oluşan aygıtların, makinelerin ve maddeci hayatın tutsaklığıdır modern
    insanın temel problemi; asrın insanının hüsrânı, çıkmaz ve açmazları, bu•
    205 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    nalım ve streslerinin temel sebebidir bilimi “câhil”ce, “câhiliyye” gözüyle
    değerlendirmek ve gerçek ilimden kaçmak. Bu esaretten kurtulmak, hevânın
    gerçek akla dönüşmesi, bilimin, evrenin sırlarını “halife” sorumluluğu
    ile öğrenme ve Allah’a kulluk yönünde, yani en faydalı şekilde kullanılması
    sayesinde olacaktır. Modern câhiliyyenin vahye, yani Allah’tan gelen gerçek
    ilme ihtiyacı, Ebû Cehillerin câhiliyyesinden daha az değildir.
    İnsan ömrünün sınırlı, günlerinin ve alıp verdiği nefeslerinin de ilm-i
    İlâhîde mâlum ve muayyen olduğu hesaba katılınca, öncelikle ne öğrenmemiz,
    hangi ilmi tahsil etmemiz gerektiğini tespit etmek gerekir. Olur-olmaz
    kimseler tarafından “ilmin faziletleri”nin anlatıldığı, bazen bâtıl otorite sahipleri
    ve bozuk niyetli merciler güdümünde ilim kavramının bâtıl maksatlar
    için istismar edildiği vakıası da hesaba katılınca bu ilim gerçeğinin
    ne olup ne olmadığını belirlemek bir zaruret olacaktır. Peygamberimiz,
    “faydasız ilimden Allah’a sığınırım” 420 diye duâ edecek kadar faydasız ilmin
    zararı konusunda hassasiyet göstermişken, mahiyetine ve kullanılış gayesine
    bakılmadan ve şer’î ölçüyü hiç hesaba katmadan sürekli ilmin övücülüğünü
    yapmak, ilim adına işlenen büyük bir cinâyettir.
    Meselâ, “İlim istemek, ilim tahsil etmek, kadın erkek her müslümana
    farzdır.” hadis-i şerifini ve “İslâm’ın ilk emri oku emridir” düsturunu dillerine
    sakız edenleri bu hale örnek gösterebiliriz. Evet, ilim tahsili herkese
    farzdır, ama hangi ilim, hangi şartlarla ve ne maksatla?.. İşte bunu bir türlü
    belirtmiyorlar kavram istismarcıları. Okumak tavsiyesini de bir zamanlar
    moda olan okuma seferberliği girişimlerine halkı teşvik sadedinde delil getirenler,
    samimiyetsizliğin ve çifte standartın en âdi örneğini sergiliyorlar.
    Bu hal, aynen bir ağacın kökünü inkâr edip dallarını kabullenmeye benzer.
    İslâmiyet’i bütünüyle ve cemiyet plânında inkâr ettikten sonra onun bazı
    ilke ve kavramlarını kendi gayelerinin gerçekleştirilmesi yönünde kullananların
    tutumu hangi mantık ve samimiyetle bağdaştırılabilir?
    Niyet bakımından böyle olduğu gibi, içerik yönünden de İslâmî gaye
    esas alınmadan mutlak olarak kayıtsız şartsız insanlara öğütlenen, bir dereceye
    kadar da öğretilen bu malumatlar, konusu ve sonu görünüşe göre ne
    derece parlak ve verimli gibi olursa olsun, mutlak surette bir fuzûliyattan
    ibarettir. İşin daha kötüsü, hakiki ilmin önüne bir perde ve engel getirmek,
    420 Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711; İbn Mâce Terc. ve Şerhi 1/416; et-Tâc, Kitâbü'l Ezkâr, c. 5, s. 124
    • 206 •
    Ahmed Kalkan
    insanı asıl yaratılış gayesinden uzaklaştırmaktır. Zamanın ilim anlayışı,
    Din’in esprisi içinde bir ilim değil; resmî sistemler/câhiliyye doğrultusunda
    bir bilim anlayışıdır. 421
    “Bilim” ile “İlim” Aynı Şey mi?
    Öncelikle günümüz kabulü ve kullanışı ile “ilim”le ilgili bilmemiz gereken
    şudur: “Bilim”, “ilim” karşılığı değildir. İslâm’ın belirlediği “ilim”
    ile, modern câhiliyyenin belirlediği “bilim” başka başka şeylerdir. Bu
    iki kavram, hem konuları, hem içerikleri, hem de yöntemleri ve alanları
    bakımından doğru ile yanlış kadar birbirinden farklıdırlar. Gerçi bilim,
    bazı bakımlardan ilim kavramının içinde sayılabilir; fakat ilim, bilimin dar
    kalıpları içine sığdırılamaz. Çünkü bilim, kesinlikle ilmin ulaştığı yerlere
    ulaşamamakta, onun alanını kapsamamaktadır.
    Bilimin metodu ve alanı bellidir; alanı madde, metodu da akıl ve deneydir,
    gözlem ve incelemedir. Hâlbuki genel anlamda ilmin yolu öncelikle
    “vahiy”dir. Akılla birlikte nakildir. Alanı madde kadar, hatta daha öncelikli
    “mânâ” ve gayb âlemidir. Aslında ilim de bilim de “gerçeği öğrenme” aracıdır.
    Fakat İslâm’a inanmış, Allah’a teslim olmuş ve vahiy sistemini esas almış
    bir ilim adamının “gerçek” (hakikat) dediği şeyle, bilim adamının “gerçek”
    (bilimsel gerçek) dediği şeylerin önemli bir kısmının sınırları birbirinden
    farklıdır. Her şeyden önce, bilimin metodunda, hiçbir öneri, hakikat ve
    inanç sistemi, deneyler ve bilimsel olaylar tarafından desteklenmedikçe
    doğru ve gerçek kabul edilmez. İlim için bu kural, özellikle vahiy ve gayb
    âlemi, iman gibi temel konularda olaylar ya da deneyler tarafından desteklenmesi
    şart olmadığı gibi, bu aynı zamanda imkânsızdır da.
    Bundan başka bilimde bir de nesnellik özelliği vardır. Yani bilim adamı
    kişisel eğilim ve önyargılarının etkisi altında kalmadan bulduğu sonucu
    olduğu gibi yansıtmalıdır. Bulgular inançlara ters düşse bile yansızlıktan
    ve doğruluktan uzaklaşmamalıdır. Aynı kural, ilim için de geçerli ve hatta
    gerekli bir kuraldır, ama inançlara ters düşmesi halinde müslüman ilim
    adamının tutumu farklı olacaktır; eğer burada bilimin bulgularının ters
    düştüğü inanç İslâm ise, işte o zaman ilim adamı inancından yana olacaktır.
    Çünkü onun gözünde vahyin, İslâm inançlarının doğruluğu mutlaktır,
    421 Ekrem Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, Timaş Y., s. 52-53
    • 207 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    daha kesindir. Bilimin ortaya koyduğu bulgular, değişmez ve mutlak değildir.
    Tenkit edilmek, zaman içinde iptal edilip değiştirilebilmek gibi bir
    ârıza ve noksanlığı da beraberinde taşımaktadır. (Bundan üç-beş asır önce,
    özellikle Ortaçağda bilimin doğruları ile şimdiki doğruları arasında uzlaştırılması
    mümkün olmayan nice örnekler herkesçe bilinir.) Hâlbuki müslümanın
    anlayışında, ilmin temel kaynağı vahiy olduğu için ilim, değişmezlik
    ve mutlaklık gibi bir sağlamlığa ve sürekliliğe sahiptir.
    Bilimin konularının büyük bir kısmı, günlük yaşamın doğurduğu sorunlar
    ve ihtiyaçlardır. Yani dünyada daha kolay yaşamak, maddî refahı
    sağlamak, yine maddî sorunları gidermek bilimin belli başlı gayesidir. Hâlbuki
    ilmin gayesi, insana hem bu dünyanın hem de ölümden sonraki sonsuz
    hayatın saadetini sağlayacak hayat tarzını belirlemektir. 422
    Ayrıca bu iki kavramın, konuşma ya da yazı dilinde kullanılışları ânında
    akla getirdiği ilk fikir ve çağrıştırdığı anlamlar da farklıdır. İslâm’a inanmış
    bir toplumda “âlim” kelimesi kullanıldığı zaman akla ilk gelen, müslüman
    bilginlerdir, özellikle din âlimleridir. Ama meselâ Newton, Einstein,
    Descartes gibi şahsiyetler ise ancak “bilim” söz konusu edildiği zaman akla
    gelmekte ve onlara âlim denmeyip “bilgin” veya “bilim adamı” denmektedir.
    Demek ki bilim, fizikçilerin, kimyacıların, sosyologların, antropolog ve
    benzerlerinin (yani beşerin) -yine Allah’ın verdiği yetenek ve imkân sınırları
    içinde- bulup ortaya koyduğu şeylerdir.
    İlim ise, bu saydıklarımızın meşgul oldukları alanları ve elde ettikleri
    sonuçları genelde reddetmeksizin, hatta onları kendi kuralları içinde
    özümseyip yorumlamakla birlikte, aynı zamanda bütün bunlara bir anlam
    kazandırıp faydalı ve meşrû bir yorum getiren vahiy öğretisinin ortaya koyduğu
    sistemin incelenmesi ve kavranmasıdır. Mesela bilim, savaş araçları
    ve silâhlar, kimyasal bombalar üretir, bunların en etkili biçimde işlemesi
    için araştırmalar yapıp yöntemler geliştirir. Bu silâhların hedefleri belirlenirken
    ölçü, yalnızca menfaat ve üstün gelme duygusudur; ahlâkî bir ölçüsü
    ve duyarlığı yoktur. Hâlbuki dine bağlı ilmin kuralı, bunları insanlığın
    maddî manevî kurtuluşu yolunda kullanmak şeklindedir.423
    422 M. Sıddıkî, Bilimin İslâmî Temelleri, 20-21; Bilgiden Tevhide Yükseliş, 9-11
    423 E. Sağıroğlu, Bilgiden Tevhide Yükseliş, s. 11
    • 208 •
    Ahmed Kalkan
    İlim kavramının hakiki anlamı, bilgi birikiminden ziyade “anlayış ve
    idrâk” olmalıdır. Çünkü esas ilim, zihinde ve hâfızada çok mâlumat taşımaktan
    öte, bilgi üretme ve meselelere çözüm bulma yollarını bilmektir.
    İlim, zihinsel çabadır; ancak gönülle irtibatı olan zihnin çilesi, bilgi kırıntılarını
    düzenli ve faydalı bilgi, yani ilim seviyesine çıkarabilir.
    İlim, iman etmeyi ve müslümanca yaşamayı gerektirdiği halde, bugünkü
    bilim, câhiliyyenin iskeletine kan pompalıyor. Bilim adına insanların
    âhiretleri mahv edildiği gibi, dünyaları da perişan ediliyor. Eşkıya,
    terörist, satanist, ateist, ataist... bilim kurumlarından yetişiyor; bilimsel
    maskeler takılarak dine, mutlak hakikate hücum ediliyor. Bilim, artık
    salt ideoloji olma boyutundan çıkıp bir put haline gelmiş durumdadır.
    Bilim, hayatta tek mürşit ve kılavuz kabul edilir, tek ölçüt olarak alınırken,
    “din” nazar-ı itibara alınmamış, hatta topyekün reddedilmiş oluyor.
    Zira bunların âmentüsüne göre tek doğru, bilimin bize getirdikleridir.
    Dinin getirdiği, Allah’ın gönderdiği, peygamberlerin yolu onları hiç mi
    hiç ilgilendirmez; çünkü bunlar laboratuarlarda deneylerle doğrulukları
    kanıtlanan bilimsel gerçekler değildir. Böyle bilimsel bir yaklaşımda âhiret
    hayatının, cennetin, meleklerin, Allah’a kulluğun yeri yoktur.
    Bu âmentüye göre ilk insanı Allah yaratmamış, insan tabiat tarafından
    tesadüf ve evrim sonucu başkalaşım ve değişimle maymundan türemiştir.
    Ya da tüm müslüman çocuklara öğretildiği şekilde ilk insan, Allah’tan
    direkt ilim alan, vahye muhatap olan yeryüzünün halifesi ve efendisi bir
    peygamber değil; etleri çiğ çiğ yiyen, yarı insan yarı hayvan, vahşi bir mağara
    adamıdır. Okullarda bu câhilî bilgiler temel alındığı için, dünyanın
    yaratılması değil, kendi kendine güneşten kopuşu anlatılır; Din Kültürü ve
    Ahlâk dersinde kuşa benzetilmiş bir dine kültür olarak lütfen yer verilmesi
    dışında, hiçbir ders kitabında ve hiçbir ders müfredâtında vahye, Allah’a,
    dine ve mutlak doğrulara, yani “ilm”e yer verilip verilmediği, veriliyorsa ne
    kadar ve nasıl verildiği sorgulanmalı değil midir?
    Hayır, sorgulanamaz! Kim sorgulayacak? Vahiyden habersiz veya gerçek
    ilmin sorumluluğunun bilincinde olmayan, yine câhiliyye kurumlarından
    câhilî bilgilerle yetişen, hayata bu bilim putunun kriterleriyle bakan
    kimseler mi sorgulayacak bilim putunu, câhilî eğitimi, câhiliyyeyi?
    • 209 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Ama unutmamalı; Allah, Mûsâ’yı Firavun’un kurumlarında yetiştirmiştir;
    yalnız, yine unutulmamalı ki Mûsâ, vahiyle yetişmiş, vahiyle beslenip
    yönlenmiş, Firavun’un öğrettiği bilimin sağlamasını vahiyle test etmiştir.
    O günün bilimi sihirbaz yetiştirmede ne kadar mâhirse, günümüzün câhilî
    kurumları da o kadar göz boyayıcıdır. Akı kara gösterici, İslâm’ı irtica, depremin
    temel sebebinin Allah’ın ikazı ve takdiri değil de fay hattı olduğunu
    yutturacak laf cambazlığı ve sihirbaz taktikleri olduğu değerlendirilebilir.
    Ebû Cehillerin, Firavunların bilime yaklaşmaları ile günümüzdeki bilime
    yaklaşım arasında; gâvur dediğimiz Johnların, Mary’lerin, Adam Smithlerin
    ve müslümanım diyen bilimsel takılanların ilme bakış açısı konusunda
    benzemeyen yönlerini gösterin gösterebilirseniz!..
    Okunacak, Öğrenilecek İlim, İslâmiyet’tir
    Gerçek anlamdaki ilim, tamamen bir Kur’an terimidir. Bu terim ilk defa
    Allah’ın kelâmında ve Rasûlü’nün lisanında kullanılmıştır. Bu kelimenin
    başka hiçbir dilde aslî manada karşılığı yoktur. Bu bakımdan Yüce Allah’ın,
    Peygamberi ile gönderdiği hakikatler olmasaydı, bu âlemde “ilim” diye bir
    kavram da olmazdı. Ve ilim haysiyetine sahip bir de bulunmazdı. Belki olsa
    olsa beşerî ve câhilî planda mâlumatlar ve bilgi yığınları bulunabilirdi ki,
    bunlar da derde deva bir şey sayılmazdı.
    İlim kelimesi, türevleriyle beraber Kur’ân-ı Kerim’de 854 yerde geçmektedir;
    hem de bunun zıddı olan “cehil” ve eş anlamlıları hâriç tutulmak üzere.
    Âlemlerin Rabbi’nin insanlığa bildirisi olmasaydı, bu âlemde “bilinecek”
    ve bilinmeye değer bir şey bulunmayacağı gibi, ilim kavramı da olmayacaktı.
    Çünkü vahyin bildirdiğinin dışında hakikat namına insanın bilme
    iktidarında olduğu bilinmeye değer bir nesne ve hakikat mevcut değildir.
    İnsanlık için anlamı olan, insanlığa felâh sağlayıcı, gerçeğin haberini veren,
    kurtuluş yollarını gösteren, insanlığa insanca bir hayatın disiplinini bahşeden
    bir ilme sahip olmayacaktı insanlık. Tıpkı şimdi küfür toplumlarının
    sergilediği hal gibi ki, bilgileri çok; fakat kurtarıcı ilimleri yoktur.
    Allah’ın ve Rasûlü’nün insana tavsiye ettiği ilim, en sağlıklı bir şekilde
    konusu ve gayesi ile tespit edilebilir. Konusu itibariyle müslümana mahsu
    ilmi tanımak için Saadet asrına bakmamız en uygundur. Bu gözle incelendiğinde
    hemen kolayca anlaşılır ki, Kur’an’ın ve Peygamber buyruklarının
    insanlara tebliğ edildiği ilk dönemde, ortada vahiy metinlerinden ve Allah
    • 210 •
    Ahmed Kalkan
    Rasûlü’nün söylediği ve yaptıklarında başka ilme konu olacak hiçbir malzeme
    mevcut değildi. Bütün mesele ve yegâne maksat, Allah kelâmı ile beraber
    “hadis” dediğimiz Peygamber tavsiyeleri ve buyruklarının, insanların
    kalbine ve zihnine nakşedilmesinnden ibaretti.
    Sahâbe-i Kiramın bir kısmı Kur’an âyetlerini yazarak, çoğu da bunları
    ve Rasûlullah’ın söylediklerini ezberleyerek, bir yandan da aralarında müzakere
    ederek “ilm”i koruyor, yayıyor ve geliştiriyorlardı. Daha da önemlisi,
    bu öğrendiklerini “yaşıyor”, eski bâtıllarını atıp yeni hayat tarzının gereklerine
    göre vaziyet alıyorlardı. Her öğrenilen yeni şey, mutlaka hayatlarında
    ve tavırlarında bir değişikliğe sebep oluyordu. İlim buydu, öğrenilen ve öğretilen
    Allah’ın kelâmı, Rasûlü’nün beyanı ve tavsiyeleri idi. Çünkü istenen
    ve emredilen de bundan başkası değildi. İlk emir “oku!” emri, vahy kitabı
    Kur’an dışında başka bir kitaba mı işaret ediyordu? Rasûlullah ve sahâbe
    “oku!” emrinden neyin okunmasını anlıyordu?
    Rasûlullah’ın dönemindeki durumdan da kolaylıkla anlaşılıyor ki, ilme
    konu olan, birinci planda Allah’ın Kitabı ile Rasûlü’nün sünneti idi. Kadın-
    erkek her müslümana farz olan ilmin de öncelikle bundan başkası olduğu
    söylenemez. Bu bakımdan, özellikle müslümanlar için ilim söz konusu
    olduğu ve İslâmî bir ilke olarak ilmin kıymetinden bahsedildiği zaman,
    ilim lafzının kapsamı olarak: Allah’ın kelâmını, Rasûlü’nün sözlerini ve tavırlarını
    bilmeliyiz. Bu iki esasın özünü ve ruhunu, manasını ve mesajını
    aksettiren her nevi kitap ve yazılı ürünler de bu cümledendir. Herhangi bir
    yazılı eser, ancak bu ölçüye göre ve sadece bu şartla müslümanın ilmine
    esas konu olabilir. Unutmamalı ki, bütün kitaplar, tek bir Kitab’ı daha iyi
    anlamak ve yaşamak için okunur, okunmalıdır.
    Bir müslümana göre, ilmin İslâm’dan ibaret olduğu herhalde anlaşılmıştır.
    Yüce Allah, insanlığa bir din gönderdi. Allah’ın peygamberi de o
    dinin öğretimi ile görevli idi. Peygamber’in risâlet görevi, ancak “getirdiği
    şeyler”i insanlara anlatması ve öğretmesiyle tamamlanıyordu. Allah’ın gönderdiğini
    insanlara tebliğ ve telkin etmekle din tamam olacaktı. Allah, insanlara
    içlerinden bir Elçi göndermişti ve bu Elçi onlara “Kitabı ve hikmeti
    öğretiyor”du. 424 Görülüyor ki O’nun öğrettiği Kitap’tır ve dalâletten ancak
    bu Kitap’la kurtulabilir insan. Onlar da önce açık bir dalâlet içinde idiler
    424 3/Âl-i İmran, 164; 62/Cum'a, 2
    • 211 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    ve bu Kitap’la kurtuldular. Bu demektir ki, çağlar boyunca gelmiş geçmiş
    ve kıyamete kadar da gelip geçecek olan her toplum, yalnız bu öğreti ile
    kurtulacaktır sapıklıktan. İnsanlık, bu vahyi kalbine yerleştirmekle gerçek
    kurtuluş yolunu bulacak, sonu felâha çıkan dosdoğru yola girmiş olacaktır.
    İlmin, özü ve aslı itibariyle İslâm’dan ibaret olduğunu, Peygamberimiz’e
    “Onlar sana uymazlar; eğer sen de sana ilim geldikten sonra onlara uyarsan
    zâlimlerden olursun.”425 şeklinde hitap edilmesinden de anlıyoruz. Buradaki
    “sana ilim geldikten sonra” ifadesinden, ilmin İslâm manasına olduğu açıkça
    görülüyor. Çünkü Peygamberimiz’e gelen ilim İslâm’dı. Bu ölçüyle, İslâm’ı
    konu ve yine onu gaye edinmeyen bilgilerin bir müslümana göre ilim olmayacağı
    prensibini benimsiyoruz. Bu ölçüye uymayan diğer mâlumatlar,
    bilgi yığınlarından, kafa hamallığından ibarettir. Kişiye Allah’ı ve kendi sorumluluklarını
    hatırlatmayan, onu Allah’tan uzaklaştıran bilgi yığınlarına
    ilim denilebilir mi? Ve İslâm bunların faziletli olduklarını söyler mi? Kur’an
    ve Sünnet temel kaynaktır müslüman için, müslümanın ilmi için. Bu temel
    kaynakları anladıktan ve onların ruhuna nüfuz ettikten sonra, artık ikinci
    derecede önemli kitaplarla ilim yolunda ilerlenebilir. Bu sağlam ölçü ile öğrenilen
    bütün bilgiler ve karşılaşılan fikirler doğru istikamete yönlendirilir.
    Sağlam ölçüye, mutlaka sahip olmalıyız; buna sahip olunmadan okunan
    şeyler zararlı olacaktır. Midesi bozuk olan bir insana yediği şeyler zararlı olduğu
    ve bozukluğu artırdığı gibi, sağlam bir inanç ve İslâmî hassâsiyete sahip
    olmayan kimsenin okuduğu şeyler de onun fesadını artırır. İslâm, temel
    kaynaklarıyla okunup anlaşıldıktan sonra insana hiçbir şey zarar veremez.
    Çünkü Hak bulunmuştur, ölçü ve terazi mevcuttur, sağlama yapabileceğimiz
    mikyas belirlenmiştir; bâtıllar kolayca seçilip reddedilebilir.
    Yüce Allah’ın Kitab’ında, “ilm” kökünden gelen lafızların bulunduğu
    âyetlere dikkatle bakıldığı zaman görülür ki, Allah’ın kullarından öncelikle
    istediği, kendi birliğinin ve sıfatlarının bilinmesi, Rab’liğinin kabul edilip
    O’na teslim olunmasıdır.
    Bu cümleden olarak insanın, imanını olgun ve kuvvetli hale getirmesi
    de ilk istenen şeylerdendir. Yani, mutlak ve niteliksiz olarak soyut “bilgi”,
    ne olursa olsun bilinip öğrenme, hiçbir zaman övülmemiş, mutlak surette
    belli nitelikleri olan muayyen, yani hayırlı ve faydalı bir ilim tavsiye edil-
    425 2/Bakara, 145
    • 212 •
    Ahmed Kalkan
    miştir. Allah katında değerli olan ilim, insanın yakîn derecesinde bir imana
    sahip olmasını sağlayacak ilimdir. 426 Zaten İmam Gazâli’nin de belirttiği
    gibi asr-ı saâdette de “ilim” sözü, Yüce Allah’ı, Kitabını ve kulların fiillerinin
    hükümlerini kapsayan ilme verilen bir isimdi. Fakat zamanla insanlar özellikle
    ilim kelimesini istismar ederek diledikleri mânâya kullanmaya başladılar.
    427 Bunun doğal bir sonucu olarak da, ilimdeki öz ve gaye çoğu zaman
    kaybedilmiş; ilim, bir gerçeğe ulaşmak için kullanılan “araç” olmaktan çıkarak
    başlı başına bir “amaç” ve bir “meslek” haline gelmiştir.
    Bir sosyal realitedir ki, bilimin kucağında yetişmiş küfür çok daha etkinleşip
    azmanlaşıyor. Bilgi ile donanmış küfür, tahribatını çok boyutlu ve
    yaygın olarak yürütme avantajına da sahip bulunuyor. O yüzden İslâm, “câhil”
    unvânını hiç bilmeyen bilgisize değil; yanlış bilene, İslâm’la ilgili “ilm”e
    sahip olmayan ve vahyi kabul etmeyene veriyor. Bunun için mutlak bilgisizlik
    ve hatta ilkellik, bilgili şerre nazaran daha az zararlıdır denilebilir.
    İlim ve İslâm
    Kur’an’a göre yaratılış amacı, Allah’a kulluktur. Allah’a kulluk, bir tavrı
    ve bir tutumu ifade eder. Tutumlar, durup dururken oluşmaz. Bir bilgi birikimine,
    bir gözleme, bir araştırmaya ve bunların sonunda duygusal bir eğilime,
    en sonunda da irâdî bir eyleme dayanırlar. Bir tutumun oluşmasında
    sosyal psikoloji açısından üç temel ögeye ihtiyaç vardır: 1- Bilişsel (zihinsel)
    öge, 2- Duygusal öge, 3- Davranışsal öge. Kur’an eğitiminin boyutları
    da bu üç temel ögeden oluşmaktadır: Bilgi boyutu, duygu boyutu ve amel
    (icrâ) boyutu. Buna zihnî, kalbî ve amelî boyut da diyebiliriz. Bu üç öge,
    ne kadar güçlü ve dengeli ise inanç veya kulluk o kadar güçlü; ne kadar
    zayıf ve dengesiz ise o kadar zayıftır. Hepsini ayrı ayrı, ama birbirleriyle
    dengeli biçimde beslemek, güçlendirmek gerekir. Kur’an’ın en üstün insan
    tanımı, bilgili428, cihad ehli429, muttakî/takvâ sahibi430 kişidir. Bilgisiz,
    duygusuz ve amelsiz bir kul, İslâm’da ne kadar hoş karşılanmazsa; bilgili,
    duygulu ve güzel davranışlara sahip bir kul da o kadar hüsn-i kabul görür.
    Bilgisiz bir ibâdet ne kadar anlamsızsa, duygusuz bir ibâdet de kupkuru-
    426 E. Sağıroğlu, a. g. e. s. 50 ve devamı
    427 İmam Gazali, İhya, 1/54
    428 39/Zümer, 9
    429 4/Nisâ, 95
    430 49/Hucurât, 13
    • 213 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    dur. Yaşanmayan bir dini düşünmek bile mümkün değildir. Bütün inanç
    sistemlerinde şu veya bu oranda bu üçlü anlayışa rastlamak mümkündür.
    İlim olmadan ideal anlamda müslüman olmak mümkün değildir. Cehâlete
    alternatif olarak gelen bir dinin mensupları câhil olamazlar. Olurlarsa
    perişan olurlar ve onlar adına faturayı din öder. Bunun hesabı ve vebâli
    ise çok ağırdır.
    Kendisinden önceki dönemin adını “câhiliyye dönemi” olarak açıklayan
    İslâm inancı, câhilliği temelinden reddetmiş, kendi çizgisinde yürüyen
    insanları bilgilendirmiş, bununla yetinmeyip insanlara öncelikle
    ilim tahsilini emretmiştir.
    İlim rehberdir; hedeflere onunla varılır. İlim ışıktır; karanlıklar
    onunla aydınlanır. İlim şifadır; bütün hastalıklar onunla tedavi edilir.
    Yeterli ilimden yoksun olan inançlar, hurâfelere boğulur. Sağlıklı ilimle
    beslenmeyen tutum ve tavırlar bir sarsıntıda yıkılıp giderler. Atasözlerindendir:
    “Câhilin sofusu, şeytanın maskarasıdır.” “Yarım doktor candan,
    yarım hoca dinden eder.”431
    İlmin, sıradan bir algılama olayı olarak kalmaması, kişiye maledilmesi,
    hazmedilip özümsenmesi gerekir. Aynen maddî gıdaların hazm edildiği
    gibi, zihnî gıdaların da varsa posalarının atılması, fıtrata ve bünyeye uygun
    hale getirilmesi gerekmektedir. Hazmedilen bir tavuk eti, artık tavuk eti
    olmaktan çıkıp bünyeye yararlı hale gelmektedir. Arı, her çiçekten bal özü
    alır ama o hazmedilmiş, artık çiçek olmaktan çıkmış, kendine has bir bal
    olmuştur.
    Kur’an da zihinde dondurulmuş ölü bilgiler istemiyor. Muhammed
    Kutub bu konuda şunları söyler: Zihinde kalan, aksiyon haline gelmeyen,
    donuk, ölü fikirlerin İslâm nazarında hiç kıymeti yoktur. İslâm’ın
    ve Kur’an’ın istediği ilim, kalpten kalbe geçen, vicdanları harekete geçiren,
    pratiğe dönük faydalı bilgidir.432 Bilgi kırıntılarının ilim olabilmesi
    için, her şeyden önce vahiyle irtibatının kurulması, bütün içinde uygun
    yere monte edilmesi, güncelleştirilmesi, özümsenmesi, benimsenip hayata
    geçmesi gerekmektedir. Kur’an’da müşriklerin “yağmuru kim yağdırıyor,
    431 Y. Fersahoğlu, a.g.e., s. 174 ve 225
    432 Muhammed Kutub, İslâm'da Ferd ve Cemiyet, s. 305
    • 214 •
    Ahmed Kalkan
    gökleri ve yeri yaratan kimdir, sorularına “Allah” diye cevap verdikleri ifade
    edilir. Demek ki gökleri ve yeri Allah’ın yarattığını biliyorlardı. Fakat bu
    bilginin onlar için pratikte hiçbir faydası yoktu; Yaratıcıyı kabul etmenin
    özümsenen, benimsenip uygulanan, yani bu bilginin ilim ve iman olması
    için gereken işlem yoktu. Bu nedenle Kur’an, o bilgiye değer vermiyor ve
    sahiplerini “câhiller”, “bilmeyenler” olarak tanıtıyor.
    Elbette Ebû Cehil, zır câhil değildi, toplumda sözü geçerli olan, devleti
    ve orduyu yönetecek bilgilere sahipti. Ama İslâm, onun bildiği doğru kırıntıları
    ile mutlak doğru arasında bağlantı kuramadığı için ve esas bilinmesi
    gerekeni bilemediğinden, bildiklerinin ilim olmadığı hükmünü vurarak,
    ona “câhillerin atası” “atacâhil = câhil baba” ismini verdi. Kur’an, dünya hayatının
    sadece zahirî bilgilerine sahip olanlar için şöyle buyuruyor: “Onlar,
    dünya hayatının görünen kısmını bilirler. Onlar, âhiretten habersizdirler.” 433
    Her insanın yeryüzündeki görevi, rolü ve fonksiyonu farklı olduğundan
    yetenek ve kapasitesi de farklıdır. Bu bakımdan, herkes aynı şekilde
    tezkiye olamaz ve aynı şekilde ilim öğrenemez. Allah bu noktada insanları
    derece derece kılmıştır ve herkes kapasitesi ölçüsünde ilimden yararlanır.
    “Dilediğimizi derecelerle yükseltiriz; her ilim sahibinin üstünde bir âlim
    vardır.”434 Şu halde, Allah’ın elçileri aracılığıyla gönderdiği ilme kimse aynı
    derecede vâris değildir ve bu ilme, kalplerinde herhangi bir leke ve kaplarında
    tortu (rics) olmayanlar tam vâris olabilirler.
    İlim, kalbin tezkiye edilmesi (temizlenmesi) ile mümkün olur. Bu anlamdaki
    ilim bir nurdur, Allah’ın nuru takvâdan uzak isyankâr ve kalbi
    paslı insanlara verilmez. Kalbin tezkiyesi, özellikle amelle, Allah’ın çizdiği
    sınırlara yaklaşmamakla mümkün olur. Bu bakımdan, ilim takvâsız olmaz
    ve âlimin ilmini yaşamaması düşünülemez; yaşamazsa âlim değildir, belki
    sadece bilgi kırıntılarına ve bazı mâlûmata sahiptir o kadar. Amelsiz
    tezkiye de olamayacağından ilim de edinilemez. O halde, Kur’anın buyurdu
    gibi “Allah’tan kulları içinde ancak âlimler korkar.” 435 Mâlûmat sahipleri
    ise, hiçbir zaman âlim değil; amelsiz de olduklarından belki “kitap yüklü
    eşekler”dir.436
    433 30/Rûm, 7
    434 12/Yusuf, 76
    435 35/Fâtır, 28
    436 Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, 419-420
    • 215 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    İslâm, okumaya ve ilim elde etmeye büyük önem vermiştir. Hz. Peygamber
    (s.a.s.)’e inen ilk vahiyde okumaktan, kalemden, eğitim ve öğretimden
    bahsedilir: “Oku, yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile). O insanı
    alâktan (aşılanmış yapışkan bir hücreden, embriyodan, ilişip yapışan bir
    sudan, sevgi ve ilgiden) yarattı. Oku! O, ekrem (sonsuz kerem sahibi) olan,
    cömertliğinin sonu olmayan Rabbin, kalemle yazmayı da öğretendir. İnsana
    bilmediklerini de ancak O öğretti.” 437
    Bakara suresi 30. âyette belirtildiği gibi, ilk insan, yaratılıp meleklere
    arz edilince Allah tarafından kendisine isimler öğretilmiştir. Allah’ın, kendisine
    eşyanın tüm isimlerini öğretmesi sayesinde insan, meleklerden
    üstün olabilmiş ve bu ilim sıfatından dolayı halife vasfını kazanmıştır.
    Hilâfet sıfatının tahakkuku için de, mutlaka kullanması gereken araçların
    başında ilim gelir.
    İslâm; fıtrata, insanın yaratılışına en uygun bir din olduğu için bütün
    müslümanlara ilmi farz kılmıştır. Her müslümanın kulluk görevlerini (ki
    bütün dünyevî işlerini kapsar) yerine getirecek, helâl ile haramı, hak ile
    bâtılı ayırt edecek kadar bilgi sahibi olması farzdır. “İlim tahsil etmek, her
    müslüman erkek ve kadına farzdır.”438 Kişinin müslüman bir kul olarak
    şirkten sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilme sahip olması
    farz olduğu gibi; içinde bulunduğu durumlar ve yapması gereken her çeşit
    ibadetle ilgili bilgileri öğrenmesi de yine faz-ı ayn’dır. Tıp, mühendislik,
    teknik ve teknoloji gibi sosyal hayat için gerekli olan her türlü ilimleri
    öğrenmek farz-ı kifâyedir. Bu tür ilimler, toplumun bazı fertleri tarafından
    öğrenilirse bu farîza yerine getirilmiş olur. Fakat kimse öğrenmezse toplumun
    bütün fertleri Allah katında sorumlu olurlar. Övünmek ve başkalarına
    karşı üstünlük taslamak için ilim öğrenmek ise, mekruhtur.
    İslâm kadar ilme önem veren başka bir din ve sistem yoktur. Her kötülüğün,
    hatta küfür ve şirkin baş sebebi, bilgisizlik ve cehalettir.
    Küfrün ne demek olduğunu ve hangi kötülüklere yol açtığını bilen
    bir kimse kâfir olmaz. Şirkin ne olduğunu bilen, başka bir şeyi Allah’a ortak
    koşmaz, Allah’tan başkasına kulluk yapmaz. Bunun içindir ki Kur’an,
    437 96/Alâk, 1-5
    438 İbn Mâce, Mukkaddime 17
    • 216 •
    Ahmed Kalkan
    ilimsizlikten şiddetle sakındırır: “Sakın ha câhillerden olma!”439; “Kulları
    içerisinde Allah’tan hakkıyla ancak âlimler korkar.”440 Kur’an’da ilim övülmüş,
    bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağı açıkça belirtilmiştir: “Hiç bilenlerle
    bilmeyenler bir olur mu?”441 İslâm; ilmin, âlimin ve ilimle uğraşanların
    değerini yükseltmiştir. “Allah, içinizden iman edenlerle, kendilerine ilim
    verilenlerin değerini yükseltir.” 442
    Yazma
    Yazı: İsteklerimizi anlatmak için kullandığımız sözlerin, birtakım şekiller
    halinde gösterilmesidir. İnsanların birbirleriyle iletişim kurmak için
    kullandıkları, dil denen sistemin belli işaretlerle belirleyen ikinci bir sisteme
    yazı diyoruz. Yazı, sözün resimleşmiş (şekillenmiş, simgelenmiş) biçimidir.
    Yazı, alfabe denen ve seslerin yerini tutan işaretlerden oluşur. Yazı,
    zihnimizde oluşan sözlerin kâğıt üzerine dökülmüş şeklidir.
    Yazının insanlık tarihindeki önemi hayli büyüktür. Peygamberlerin bir
    kısmına Kitap verilmiş, bir kısmı da önceki Peygamber’e gönderilen kitapla
    hükmetmiştir. Kitaplarda yazı vardır. Ve genel kabule göre ilk peygamber
    Hz. Âdem’e de küçük kitap (suhuf) verilmiştir.
    Yazma: Harfleri, heceleri veya fikir anlatan işaretleri yan yana getirip
    istenilen şeyi anlatan şekiller ortaya koymaktır. Söz uçar, yazı kalır. Bir atasözünde:
    “Âlim unutmuş, kalem unutmamış” denir. Yazıyı boşluğa dağılan
    sözlerden üstün kılan unsurlardan biri, insanı geleceğe taşımasıdır. Yeryüzündeki
    bütün kitapların ve defterlerin yakılması halinde birçok şeye yeniden
    başlamak gerekecektir. Dolayısıyla yazı, geçmişten büyük hazineler
    devralmamızı ve gelecek nesillere bırakmamızı sağlar. Güzel yazmak için;
    iyi düşünmekle beraber, anlatım açık, cümleler kısa, kelimeler yerli yerinde,
    cümleler dilbilgisi kurallarına uygun, istenen konunun düşünceleri kafada
    iyice yoğrulmuş, gereksiz kelime tekrarlarından arınmış olmalıdır.
    439 6/En'âm, 35
    440 35/Fâtır, 28
    441 39/Zümer, 9
    442 58/Mücâdele, 15; Şâmil İslâm Ansiklopedisi, c. 3, s. 134-135
    • 217 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Peygamberimiz Zamanında Yazı ve Yazılı Eğitim: Mekke’de yazılı bir
    eğitime ağırlık verilmemiş; daha çok okuma, teşvik edilmişti. Medine artık
    müslümanların özgür vatanı idi, yetki ellerine geçmiş ve devlet olmuşlardı.
    Nasıl ibâdetlerini evde yerine getirme zorunluluğundan kurtulup mescid
    edinmiş ve orada cemaat olarak açıktan ibâdet etme hürriyeti elde etmişlerse,
    eğitimi ve öğretimi de mescidde açıktan icra edecek hale gelmiş ve
    kurumlaşmışlardı. Daha Medine’nin ilk iki yılında, gelmiş olan Bakara sûresinde,
    alış verişte yazışma ve kâtiplerden bahsediliyor, iş akitlerinin yazılması
    emrediliyor.443 Tıpkı gayr-i müslimlerle yapılan sözleşmede olduğu
    gibi, yazılı hukuka bile adım adım geçiliyordu. Hepimizin çok iyi bildiği
    gibi Bedir esirlerinin okuma yazma öğretmeleri karşılığında serbest bırakılması
    bu gelişmelerin bir parçasıdır. Hatta esirlere verilen bu görev, Rasûlün
    (s.a.s.) daha önceden başlatmış olduğu atılımın sadece bir uzantısıdır.
    Vatandaşların (müslümanlann) eğitimi o kadar önemli ki müslüman olarak
    gelen Mekkeli kadınların imtihan edilmesi emrediliyordu. Toplumsal düşünce
    ve inancın korunması açısından bu samimiyet denemesi çok ileri bir
    adımdır.444 Sahabenin dolayısıyla müslümanlann eğitimi konusunda Allah
    Rasülünün bu kadar titiz olmasının en büyük teşvik edicisi Kur’an’ın ilmi ve
    öğrenmeyi emreden âyetleriydi şüphesiz. 445
    Üzerine yemin edilme vasfına sahip harflerin sarsılmaz saflarından
    çağların zihni ve zifiri karanlıklarına aydınlık saçan mesajın hâkimiyetine
    boyun eğip dirilmenin ve arınmanın nimetiyle müjdelenen yüreği kuşatan
    Rabbin şefkati ne güzeldir.
    O ki insana kalemle yazmayı öğretendir. Kalem dilin belgesidir. Suya
    düşülen bir not değil, beyaz kâğıda çekilen onur sürmesidir kalem. Yazıya
    aracı olan her şey kalemdir. Kalem şahittir mesaja ve doğruluğuna. İçimizden
    sökün eden ateşin ve kıyamın bugüne ve çağın ötesine yayılma aracıdır
    kalem. Sırları ifşa eden, yüzleri aydınlatan, safları yakınlaştıran, sözleri tanıklaştıran,
    ilim kapısının kilidini çözen anahtardır kalem. Düşündüklerin
    hükmettiklerindir, yazdıkların sana hükmedecek olanlardır. Kalemin gücü
    ucundan dökülendedir. Kaleme yazacaklarını bildiren Rabbin; sana kalemini
    ve dilini hak için kullandığından ötürü başına gelecekleri de bilir. O
    kalplerdeki ve zihinlerdekini açık düşürebilecek yegâne güçtür. 446
    443 2/Bakara, 282-283; 24/Nûr, 33
    444 60/Mümtehine, 10
    445 Tuncer Namlı, Ahlâkî Kavramlarda Anlam Arayışı 1, Fecr Y., 177
    446 Mehmet Çağdış, Kalem Suresi ve Direnişçinin Güncesi -1
    • 218 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’ân-ı Kerim’de İlim, Kalem ve Yazma
    Kur’ân-ı Kerim’de “ilim (ılm)” kelimesi ve türevleri toplam 854 yerde
    zikredilir. İlm’in zıddı cehâlet (c-h-l) kelimesi ve türevleri toplam 24 yerde
    kullanılır. Kalem ve çoğulu Aklâm kelimesi toplam 4 yerde geçer. Yazmak
    anlamında K(e)-t-b kelimesi ve türevleri ise toplam 322 yerde zikredilir.
    Kur’an’ın, 854 yerde ilimden bahsetmesi, bilmeye, öğrenmeye verdiği
    önemi gösterir. Ayrıca Allah, Kur’an’ın bilgiye dayalı bir kitap ve yol göstermek
    için bir rahmet olduğunu ifade ediyor.447 Bilmeksizin zan ile konuşmayı
    yasaklıyor.448 Bilenlerle bilmeyenlerin bir olmayacağından,449 Allah’tan
    en çok âlimlerin korkacağından,450 iman edenlerle, kendilerine ilim
    verilenlerin derecelerinin yükseleceğinden451 bahsediyor. “Rabbim ilmimi
    artır, de” 452 âyetiyle de mü’minin ruhuna şiddetli bir ilim ateşi yakıyor. Ancak
    ilmi, amaçsız bir şekilde kendi başına bir değer olarak alıp kutsamıyor.
    Onun salt bir bilgi yığını olarak biriktirilmesini yeterli bulmuyor, bir gâyeye
    hizmet etmesini ve topluma aktarılmasını da istiyor. İşte tebliğ ve inzarın
    böyle bir fonksiyonu vardır.
    “Oku (ve öğren)! Rabbin ekremdir/en cömerttir.
    O, kalemle (yazmayı) öğretendir.
    İnsana bilmediklerini öğretendir.” 453
    “Nun. Kaleme ve satır satır yazdıklarına andolsun.” 454
    “Bilmiyorsanız zikir ehline (bilenlere) sorunuz.” 455
    “Hatırla ki; Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım’
    dedi. Onlar, ‘Biz hamdinle Sana tesbih ve Seni takdis edip dururken, yeryüzünde
    fesat çıkaracak, orada kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler.
    447 7/A’râf, 52
    448 3/Âl-i İmran, 66; 4/Nisâ, 157
    449 39/Zümer, 9
    450 35/Fâtır, 28
    451 58/Mücâdele, 11
    452 20/Tâhâ, 114
    453 96/Alâk, 3-5
    454 68/Kalem, 1
    455 16/Nahl, 43
    • 219 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Allah da onlara ‘Sizin bilemeyeceğinizi Ben bilirim’ dedi.”456 “Allah Âdem’e
    bütün isimleri, (eşyanın adlarını ve ne işe yaradıklarını) öğretti. Sonra onları
    önce meleklere arz edip, ‘Eğer siz sözünüzde sâdık iseniz; şunların isimlerini
    Bana bildirin’ dedi.”457 “Melekler, ‘Yâ Rab! Seni noksan sıfatlardan tenzih
    eder, kemâl sıfatlar ile tavsif ederiz ki, Senin bize öğrettiklerinden başka bizim
    bilgimiz yoktur. Şüphesiz alîm (her şeyi bilen) ve hakîm olan (her yaptığında
    hikmetler olan) ancak Sensin’ dediler.” 458
    “Allah, sizi analarınızın karnından hiç bir şey bilmez halde çıkarmıştır.” 459
    “Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten
    çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu
    o çok zâlim, çok câhildir.” 460
    “Ey iman edenler! Eğer fâsıkın biri size bir haber getirirse onun doğruluğunu
    araştırın. Yoksa bir topluluğa câhilce sataşırsınız da sonra yaptığınıza
    pişman olursunuz.”461
    “Utanmalarından dolayı, câhil, onların zengin olduklarını sanır. Sen onları
    simalarından tanırsın.” 462
    “Allah’ın kabul edeceği tevbe, ancak cehâletle işlenip de sonra tez elden
    tevbe edenlerin tevbesidir.” 463
    “Sizden kim, cehâletle bir kötülük yapar, sonra ardından tevbe edip de
    kendini ıslah ederse...” 464
    “Sonra şüphesiz Rabbin câhillik sebebiyle kötülük yapan, sonra da bunıın
    ardından tevbe edip (durumunu) düzeltenleri (bağışlayacaktır).” 465
    456 2/Bakara, 30
    457 2/Bakara, 31
    458 2/Bakara, 32
    459 16/Nahl, 78
    460 33/Ahzâb, 72
    461 49/Hucurât, 6
    462 2/Bakara, 273
    463 4/Nisâ, 17
    464 6/En’âm, 54
    465 16/Nahl, 119
    • 220 •
    Ahmed Kalkan
    “Bir zamanlar Mûsâ kavmine ‘Allah, bir sığır kesmenizi emreder dedi.
    ‘Bizimle alay mı ediyorsun?’ dediler. ‘Câhillerden olmaktan Allah’a sığınırım’
    dedi” 466
    “Allah dileseydi, elbette onları hidâyet üzre toplayıp birleştirirdi; o halde
    sakın câhillerden olma?” 467
    “Rabbim, ilimce herşeyi kuşatmıştır.” 468
    “O halde hakkında bilgin olmayan bir şeyi benden isteme. Ben sana câhillerden
    olmamanı tavsiye ederim.” 469
    “Eğer sen onların hilelerini benden çevirmezsen, onlara meyleder ve câhillerden
    olurum dedi.” 470
    “...Allah’ın dilemesi müstesna yine de inanacak değillerdi. Fakat çokları
    cehâlet segiliyor.” 471
    “Ey Mûsâ! Onlara ait tanrılar gibi bizim için de bir tanrı yap!’ dediler.
    Musa, ‘Gerçekten siz câhil bir toplumsunuz’ dedi.” 472
    “...Ben, iman edenleri kovacak değilim; çünkü onlar Rabblerine kavuşacaklardır.
    Fakat ben sizi câhillik yapan bir topluluk olarak görüyorum.” 473
    “De ki: ‘Rabbim ilmimi arttır.” 474
    “...Yeryüzünde tevâzu ile yürürler ve câhil kimseler kendilerine laf attığında
    ‘Selâm!’ derler.” 475
    “De ki: hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu?” 476
    “İlim, ancak Allah katındadır.” 477
    466 2/Bakara, 67
    467 6/Enâm, 35
    468 6/En’âm, 80
    469 11/Hûd, 46
    470 12/Yûsuf, 33
    471 6/En’âm, 111
    472 7/A’râf, 138
    473 11/Hûd, 29
    474 20/Tâhâ, 124
    475 25/Furkan, 63
    476 39/Zümer, 9
    477 46/Ahkaf, 23; 67/Mülk, 26
    • 221 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an’ın Eğitime Yönelik İlkeleri
    Okumaya, yazmaya ve ilim öğrenmeye yönelik olarak Kur’an’ın söylemi
    konusunda daha önce bilgi vermiştik. Bunlara tekrar girmeden eğitime
    yönelik teklif ettiği ilkeleri de kısaca ortaya koymak gerekir. Çünkü İlâhi kitap,
    insanın eğitimini belirsizliğe terk etmemiştir. Ancak bu ilke ve kurallar,
    daha çok genel bir nitelik arzetmekte, teknik düzenleme işlemlerini insan
    düşüncesine bırakmaktadır. Şimdi bu ilkelere kısaca göz atalım:
    Her şeyden önce bilmeyi, anlamayı ve düşünmeyi öngören İlâhi vahiy;
    bilmeden konuşmayı,478 yapmadıklarını söylemeyi479 yasaklıyor; insanın
    bildiklerini uygulamasını istiyor ve uygulamayan kimseleri kınıyor.480 Dolayısıyla
    eğitimcinin tutarlı olmasını istiyor. Öğretmedikçe sorumlu tutmuyor.
    481 İnsanın sorumluluğu ile bilgilendirilmesini doğru orantılı olarak görüyor.
    Kolaylaştırmayı emrediyor, zorlaştırmayı çirkin buluyor;482 yumuşak
    muâmeleyi emrediyor,483 muhâtabın seviyesine göre ve anlayacağı bir dille
    öğretilmesi gerektiğini öneriyor.484 Affedici olmayı, ceza ve sert muameleye
    tercih ediyor. 485 Faraziyeler üretmekten sakındırıyor,486 hedefi olmayan salt
    bir eğitim kutsamasını kabul etmiyor. Hem uzun vadeli hem de kısa vadeli
    hedefleri gözönünde bulunduruyor, fakat uzun vadeli olanları ön plana çıkarıyor.
    487 Bu nedenle inançlı ve Allah’ı merkeze alan bir eğitim ve öğretim
    öneriyor,488 seküler ve dinsiz bir eğitimi reddediyor.489 İnançlı bir eğitimde,
    ferdin ve âlemin, kısaca tabiatın parçalanmasını kabul etmiyor, bütünleştirici
    ve tevhidî bir dünya görüşü kazandırmayı hedefliyor.490 Bu tevhidî
    bilinçle Allah’tan başka kimseden korkmayan, kendine güven kazanmış,
    şahsiyetli bir fert ve ümmet yetiştirmeyi amaçlıyor. 491
    478 3/Âl-i İmran, 66
    479 61/Saff, 2
    480 62/Cum'a, 5
    481 17/İsrâ, 15
    482 22/Hacc, 78
    483 3/Âl-i İmran, 159; 20/Tâhâ, 44
    484 2/Bakara, 233, 286; 41/Fussilet, 44
    485 57/Hadîd, 199
    486 5/Mâide, 101, 102
    487 25/Furkan, 77; 15/Hicr, 56; 74/Müddessir, 45; 75/Kıyâmet, 20, 21
    488 96/Alak, 1
    489 38/Sâd, 26
    490 17/İsrâ, 44; 13/Ra'd, 16
    491 5/Mâide, 3, 44; 2/Bakara, 150
    • 222 •
    Ahmed Kalkan
    Yöntem olarak telkin, soru-cevap,492 tartışma,493 tekrar, kıssa, meseller
    ve örneklemeye sıkça başvuruyor. Dahası eğitimcinin örneklik etmesi ve
    kendisinden örnek alınması gerektiğini söylüyor.494 Tümden gelim ve tüme
    varım metodlarının her ikisini de kullanıyor. 495
    Hadis-i Şeriflerde Okuma, Yazma ve İlim
    “İlim tahsil etmek maksadıyla bir yola giden kimseye Allah Teâlâ, cennet
    yollarından birini açar. Melekler, ilim tahsil edene karşı memnuniyetleri ve
    tevâzûları sebebiyle kanatlarını yere sererler. Göklerde ve yerde olan her şey,
    hatta su içindeki balıklar, âlim için Allah’tan rahmet diler. Âlimin, bilmeden
    ibâdet eden kimseye üstünlüğü, ondördündeki dolunayın görünen diğer yıldızlara
    üstünlüğü gibidir. Âlimler, peygamberlerin vârisleridir. Peygamberler
    ne altın ne de gümüş bırakmışlardır; onlar miras olarak sadece ilim bırakmışlardır.
    Kim ilmi almışsa büyük ve değerli bir şey almış demektir.” 496
    “Kim ilim tahsil etmek için (evinden veya yerleşim yerinden) çıkarsa, geri
    dönünceye kadar o kişi Allah yolundadır.” 497
    “İlim aramak, her müslüman üzerine farzdır. Ehil olmayan insanlara
    ilim öğretmeye kalkan kimse, domuzların boynuna cevher, inci ve altın gerdanlık
    takan adama benzer.” 498
    “Ey Ebû Zer, sabahleyin evinden çıkıp Kur’an’dan bir âyet öğrenmen senin
    için yüz rekât nafile namaz kılmandan daha hayırlıdır. Yine sabahleyin
    evinden çıkıp mükellefin ameliyle ilgili olan veya olmayan ilimden bir bâbı
    öğrenmen (senin için) bin rekât nafile namazdan daha hayırlıdır.” 499
    “Kıyamet gününde âlimlerin mürekkebi, şehidlerin kanı ile tartılır.” 500
    492 26/Şuarâ, 70-75
    493 56/Vâkıa, 58-72; 16/Nahl, 125
    494 33/Ahzâb, 21; 60/Mümtehine, 4, 6
    495 10/Yûnus, 31; 2/Bakara, 255
    496 Ebû Dâvud, İlm 1; Tirmizî, İlm 19, hadis no: 2822; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 223
    497 Tirmizî, İlm 2
    498 İbn Mâce, Mukaddime17, hadis no: 224
    499 İbn Mâce, Mukaddime, 16, hadis no: 219
    500 Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, c. 2, s. 400
    • 223 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “Hikmet, mü’minin yitiğidir. Onu nerede bulursa o mü’minin kendisi ona
    daha lâyıktır.” 501
    “Ne âlimlere karşı iftihar edip övünmek için, ne câhillerle münakaşa etmek
    ve ne de meclislerin seçkin köşelerinde yer almak için ilim talep edin. Bu
    yasağa rağmen kim böyle yaparsa ateşe (müstahaktır), ateşe (müstahaktır).”
    502
    “Allah kim hakkında hayır dilerse, onu dinde fakîh (derin anlayış sahibi)
    kılar.” 503
    “Şeytana, bir fakîhi (dinde anlayış sahibi bir bilgini) aldatmak, bir âbid(i
    aldatmak) tan daha zordur.” 504
    “Rasûlullah (s.a.s.)’a biri âbid (ibâdetle çokca meşgul) ve diğeri âlim
    (ilimle çokca meşgul) olan iki adamdan bahsedildi ve bunun üzerine
    Rasûl-i Ekrem: “Bir âlimin bir âbide karşı üstünlüğü, benim en aşağı mertebede
    olanınıza üstünlüğüm gibidir.” buyurdu. Sonra şunları söyledi: “Allah,
    melekleri, göklerin ve yerin halkı, hatta yuvalarındaki karıncalar ve balıklar,
    insanlara hayır (faydalı şey) öğreten kişiye dua ederler.” 505
    “İnsan öldüğü vakit bütün amelleri ondan kesilir. Yalnız üç şeyden dolayı
    kesilmez; sadaka-i câriyeden, faydalanılan ilimden ve kendisine dua eden
    sâlih evlâttan kesilmez.” 506
    “Allah’ım, huşûu olmayan (korkmayan) kalpten, kabul olmayan duadan,
    doymayan nefisten ve fayda vermeyen ilimden sana sığınırım.” 507
    “İlmin kaldırılması, câhilliğin kökleşmesi, şarabın içilmesi, zinanın çoğalması
    kıyamet alâmetlerindendir.” 508
    501 Tirmizî, Kitabu'l-İlm, 19, hadis no: 2827
    502 İbn Mâce, Mukaddime 23; hadis no: 254
    503 Buhâri, İlm 14, hadis no: 13; Müslim, İmâre 53, hadis no: 175; İbn Mâce, Mukaddime 17, hadis no: 220-
    221
    504 Tirmizi, İlm 19, hds no: 2821; İbn Mâce, Mukaddime 17, hds no: 222
    505 Tirmizî, Kitabu'l-İlim 19, hadis no: 2825
    506 Müslim, Vesâyâ 3, hadis no: 14 (1631); S. Tirmizî, Ahkâm, 36, Hadis no: 1393
    507 Tirmizî, Kitabu'd-Deavât 68, hadis no: 3711
    508 Buhâri, İlm 22, hadis no: 22; Müslim, İlm 5, hadis no: 8 -2671-
    • 224 •
    Ahmed Kalkan
    “Şüphesiz Allah, ilmi kullardan silmek sûretiyle değil, âlimlerin ruhlarını
    kabzetmek sûretiyle giderecektir. Nihâyet hiçbir âlim bırakmayınca insanlar,
    câhil kişileri başlarına geçireceklerdir. Bunlara meseleler sorulacak; onlar da
    bilgileri olmadığı halde fetva verecekler. Onlar bu sûretle hem kendileri sapıklığa
    düşerler, hem de halkı sapıtırlar.” 509 “Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği
    hidâyet ve ilim, bol yağmura benzer. Bu yağmur bazen öyle verimli bir toprağa
    düşer ki, onun bir kısmı toprağı suya doyurur ve çayırda bol ot yetişir.
    Bir kısım toprak kurak olur, suyu üstünde tutar, gölcük olur da Allah onunla
    insanları yine faydalandırır; ondan hem kendileri içerler, hem de hayvanlarını
    sularlar, ekin ekerler. Bu yağmur bir de diğer bir çeşit toprağa isabet eder
    ki, kıraç ve kaygandır; ne suyu üstünde tutar, ne de ot bitirir. İşte Allah’ın
    dinini anlayıp da Allah’ın benim vasıtamla gönderdiği hidâyet ve ilimden faydalanan
    ve bunu bilip de başkasına bildiren kimse ile; bunu duyduğu vakit
    kibrinden başını bile kaldırmayan ve Allah’ın benimle gönderilen hidâyetini
    kabul etmeyen kimse böyledir.” 510
    Hz. Ebûbekir (r.a.) Peygamberimiz’i anlatırken şöyle ifade eder: “Rasûlullah
    (s.a.s.) (Vedâ Haccında) şöyle buyurdu: “...Kanlarınız, mallarınız, ırzlarınız
    birbirinize haramdır. Burada hazır bulunanlarınız, burada bulunmayanlara
    (yeni nesillere) bunu tebliğ etsin. Olabilir ki, hazır olan kimse, bunu
    daha iyi anlayan bir kimseye tebliğ etmiş olur.” 511
    - 6-8. Âyet -
    انَّ الَ رَبِّكَ الرُّجْعَ — كََّ انَّ اْلِانْسَانَ ليَطْ غ�َ اَنْ رَاَهُ اسْتَغْ نَ
    كََّ : hayır, hayır انَّ : şüphesiz اْلِانْسَانَ : insan ليَطْ غ�َ : tuğyân eder, azgınlık
    yapar رَاَهُ اَنْ : nkendini gördüğünde — اسْتَغْ نَ : yeterli انَّ : şüphesiz : رَبِّكَ الَ
    yalnızca Rabbinedir الرُّجْعَ : dönüş
    “Hayır, (eğer okunması gerekeni gerektiği gibi okumazsa) gerçekten insan
    ölçüsüz derecede tuğyân/azgınlık eder, haddini aşar. Kendi kendine yettiğini
    509 Buhâri, İlm 35, hadis no: 41; Müslim, İlm 5, hadis no: 13 -2673-
    510 Buhâri, İlm 21, hadis no: 21; Müslim, Kitabu'l-Fedâil 5, hadis no: 15 -2282-
    511 S. Buhâri, İlm 10, hadis no: 9
    • 225 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    sandığında, kendini müstağnî gördüğünde. Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.”
    (96/Alâk, 6-8)
    Kâfir ve nankör olan insan, verdiği mal, servet, izzet, şeref gibi nimetlerden
    dolayı Allah’a şükredeceği yerde azgınlık yapar, isyan eder, taşkınlıkta
    haddi aşar ve Rabbine karşı kibirlenir, gururlanır, O’na muhtaç olmadığını
    düşünür.
    “Kendini zengin görünce, kendini artık ihtiyacı yokmuş, maksada ermiş,
    ihtiyaçsızlık mertebesine gelmiş görerek o görüş ve inançta bulunmak
    sebebiyle insan azar/azgınlaşır. Onun için hiçbir zaman kendini zengin
    görme ve Rabbinin ismiyle oku, tekrar tekrar oku, Allah’ın emirlerini yerine
    getir.”512 Kendini artık kimseye ihtiyacı yokmuş, maksada ermiş, zenginlik
    mertebesine gelmiş görmek, o görüş ve inançta bulunmak sebebiyle
    azar. Hâlbuki Allah ona; malı, serveti, izzeti, şerefi ve diğer dünyevî şeyleri
    lutfetmiştir. Şükretmek yerine haddi aşar ve âsi olur. Onun için hiçbir
    zaman kendini zengin görme de Rabbinin ismiyle oku, tekrar tekrar oku,
    emirlerini yerine getir. Allah’ın büyüklüğünü anlamak ve ilân etmek adına
    oku. Kendini büyük görme, hayatın tüm kademelerinde Allah’ı büyükle,
    tekbîr et. Allah’ın büyüklüğünü her yerde ilân edilip göster. Peygamber de
    kendisine gelen ilk sûredeki bu okuma hedefinin Allah’ı büyüklemek ve
    toplumda büyük görülenlerin egemenliklerini ve sömürülerini kırmak olduğunu
    ortaya koyunca kavga başlamış oluyordu.
    “Gerçek şu ki insan, kendini kendine yeterli görerek ille de azgınlaşmaktadır!”
    Yani, İnsana lütfeden Allah’a karşı, Allah’ın okunmasını istediği şeyleri
    O’nun istediği gibi okumayıp câhillik yaparak kendini yeterli görür ve azgınlaşır.
    Müfessirlerin çoğunluğu 6. âyette eleştirilen “insan” ile, özellikle
    İslâm’ın en azılı düşmanlarından olan Ebû Cehil’in kastedildiğini belirtirler.
    Rivâyete göre Ebû Cehil, “Lât ve Uzzâ’ya yemin olsun, Muhammed’i
    namaz kılarken görürsem mutlaka ensesine binip yüzünü toprağa sürteceğim!”
    513 diyerek onun namaz kılmasını engellemeye karar vermişti. Hz.
    Peygamber’i namaz klalarken gördüğünde yeminini yerine getirmek isteyince
    hemen geri döndüğü ve garip bir şekilde elleriyle kendini korumaya
    512 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay., 9/327
    513 Buhârî, Tefsir 96/4; Müslim, Münâfıkun 38; Tirmizî, Tefsir 96/1
    • 226 •
    Ahmed Kalkan
    çalıştığı görülmüş; kendisine niçin böyle yaptığı sorulunca, “Benimle onun
    arasında ateşten bir hendek, korkunç bir varlık ve bazı kanatlı şeyler meydana
    geldi” demiştir. Hz. Peygamber, “Eğer bana yaklaşsaydı melekler onu
    kapıp parça parça edeceklerdi!” buyurmuş, bu olay üzerine 6-19. âyetler inmiştir.
    514
    «Gerçek şu ki» diye çevirdiğimiz «kellâ» kelimesi olumsuzluk edatı
    olup kendisinden sonra anlatılanların aslında olmaması gerektiğini ifade
    eder. Bu bağlamda, zenginliğine güvenerek şımaran ve kendini yeterli görerek
    nankörlük eden, azgınlaşıp hakka sırt çeviren İnsanın böyle yapmaması
    gerektiğini vurgular. Zira gerçekte insan zayıf ve muhtaç bir varlıktır;
    sağlık, huzur, sükûn ve emniyet içerisinde hayatını devam ettirebilmesi için
    öncelikle Allah’a ve kendisinin de üyesi bulunduğu toplumun diğer fertlerine
    ihtiyacı vardır. İnsanların ellerinde bulunan bütün imkânların gerçek
    sahibi ise kendileri değil, onu yaratan ve istediği anda ellerinden alma
    gücüne sahip olan Allah Teâlâ’dır. Buna rağmen insanın sahip olduklarına
    aldanıp şımararak Allah’a itaatten uzaklaşması, kendini kendine yeterli ve
    başkalarından üstün görmesi, kaderinin kendi elinde olduğunu iddia etmesi
    vb. küstahça tutumları bilgi, iman ve basiret eksikliğinden kaynaklandığı
    için Yüce Allah tarafından kınanmıştır.
    “Oysa (kuldaki) her şey yalnız Rabbine aittir (O’na dönecektir).”
    Alak sûresini Kur’an’in ilk inen sûresi olarak kabul edenlere göre bu
    âyet de Kur’an’da âhiret hayatına dikkat çekmek üzere inmiş ilk âyet olup
    bir uyarı olarak dünya hayatının geçiciliğini, sonunda herkesin hesap için
    mutlaka Allah’ın huzuruna getirileceğini, bu nedenle azgınlık ve taşkınlıklardan
    sakınılması ve âhiret hayatı için hazırlık yapılması gerektiğini hatırlatmaktadır.
    Daha sonra inen birçok âyette âhiret hayatının varlığı kesin ve
    net bir şekilde açıklanarak iman esaslarından biri olduğu ortaya konmuş,
    dünyada yapılan iyi veya kötü işlerin orada hesabının sorulup karşılığının
    verileceği, iyilerin ödüllendirileceği, kötülerin ise cezalandırılacağı haber
    verilmiştir. 515 8. âyet, önceki iki âyetle bağlantılı olup, elindekini kendine
    ait sanan, Allah’ın gerçek sahip ve mâlik olduğu bilincinden yoksun bulunan,
    bu yüzden böbürlenen, azıp sapan insana karşı bir uyarıdır. 516
    514 bk. Müslim, "Münâfikîn", 38; İbn Kesîr, VIIT, 461
    515 bk. Bakara 2/177; Nisa 4/136
    516 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kafi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    • 227 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kellâ: Dilciler farklı mânâlara geldiğini söylemişlerdir. Basralılara göre
    “Yoo, hayır, asla!” veya paragraf başı; Kisâî’ye göre: “Gerçekten de, hakikat
    şu ki”, Sa’leb’e göre “Değil mi ki”, Ferrâ’ya göre “Evet, kesinlikle” mânâsına
    gelir. Edat, bağlamına göre bu işlev ve anlamlardan bir veya birkaçını kazanır.
    Bir ara cümle gibi öncesini de sonrasını da görür.
    İnsanın kendi kendisine yettiğini zannetmesi tuğyânın sebebidir. Zira
    insan, ancak kendini kaybettiğinde bu zanna kapılır. Bu üç âyet, bütün ahlâkî
    davranışın kaynağına dikkat çekmektedir. Zımnen: Ahlâkın referansı
    kalplerin özünü gören ve bilen Allah değilse, ahlâk hasbî olmaktan çıkar,
    hesabî olur. Zira bu takdirde ahlâkî davranışın anlamını onu yapan kişinin
    kalbindeki niyette bulan “garantisi” ortadan kalkar.517
    Kur’an, haksız ve ahlâksız davranışların merkezî tipi olarak azgın ve
    övüngen kimseyi gösterir. Azgın insanın yapısındaki temel öğeler, “Allah’ı
    hesaba katmadan hareket etmek, haktan sapmak, haddi aşmak ve başkalarına
    tepeden bakmak”tır. Gerçekten de fütursuzca azan insan, dinî, ahlâkî
    ve hukukî kuralları çiğneyerek yoluna devam eden, kendi gücüne güveni
    sonsuz olan, kendisini hiçbir gücün durduramayacağını sanan kimsedir.
    Onun bu davranışının ardında, Yaratıcı’yı hiçe sayma veya O’nu hiç tanımama/
    inkâr tavrı vardır.
    İşte bu tavır, azgın insanın sosyal (ve siyasal) hayatta haddi aşmasına
    neden olmaktadır. Demek ki insanın, Allah’a karşı sorumluluk bilincinden
    yoksun olmasının temel nedeni, onun kendini aşırı biçimde önemsemesi
    ve haddini bilmez bir tavır içine girmesidir. Böyle bir tavır içine giren kişi,
    artık hiçbir kimseye ihtiyacı yokmuş kanısına varır, haddi aşar, Hakk’a karşı
    gelir, halka da zarar verir. İşte bunun için âyetlerde azgınlık tavrı, anlık duygusal
    bir patlamadan ziyade, inkârcı insanın kalıcı bir vasfı olarak gösterilmiştir.
    Hâlbuki insanın dengeli olması, küçülmemesi ve büyüklenmemesi
    gerekir.
    Öyleyse insan, Allah’ın nimetlerinden meşrû şekilde yararlanıp ahlâken
    tutarlı bir hayat sürdürmeli; mânevî körlüğün verdiği küstahlıktan
    kurtulmalıdır.
    Gümüş, Kur’an Yolu:V/598-599.
    517 Mustafa İslâmoğlu, Hayat Kitabı Kur’an Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Y., s. 1279
    • 228 •
    Ahmed Kalkan
    Bu da ancak, Kur’an’ı iyi anlayıp doğru yaşamakla mümkündür.
    Kur’an’ın doğruluk ve değer ölçülerine göre yaşamak ise, hayat boyu sürmesi
    gereken değişmez bir ibâdettir.
    Sekizinci âyet, her varlığın Allah’a geri döneceğini, her sorumlu canın
    hesap vermek için mutlaka O’nun huzuruna getirileceğini haber veriyor.
    Âyetteki rüc’â kelimesi518 dönüş anlamına gelmektedir.519 Zira âyet, azgın
    insana yönelik kapalı bir uyarı niteliği taşımakta ve tüm insanları azgınlığın
    kötü sonucundan sakındırmayı amaçlamaktadır. Çünkü dönüş eninde
    sonunda Allah’adır; O’na hesap vermekten kurtuluş yoktur. İnsan hangi
    konumda olursa olsun, kendini, kendine yeter görüp gurura kapılmamalı,
    azgınlıktan ve onun doğuracağı kötü sonuçlardan sakınmalıdır.
    Allah, varlıkları boş yere yaratmamıştır. Yaratılışta bir düzen, yaratmada
    da bir amaç vardır. İnsanın hayatı, dünyadaki kısa ömürden ibaret değildir.
    Herkesin, dünyada yaptığı işlerinin karşılığını göreceği bir âhiret hayatı
    vardır. Âhiret hayatı, bu dünyadan daha değerli ve devamlıdır.520 İman ve
    itaat yolunu seçen insan, âhirette bu çabalarının Allah tarafından minnetle
    karşılandığını görür; O’na isyan eden kimse de azgınlığının ve inkârının
    cezasını çeker. Çünkü kim zerre miktarı iyilik yapmışsa onun karşılığını
    görecek; kim de zerre kadar kötülük etmişse onun cezasını çekecektir.”521
    Allah Teâlâ, bu sûrenin başında, herhangi bir insanın kendisine muttalî
    olamayacağı ve hakikatlerine vâkıf olamayacağı bir biçimde tevhidine,
    kudret ve hikmetine dair apaçık delillerden bahsedince, bunun peşinden,
    bu delillerden gaflet etmedeki asıl sebebin, dünya sevgisi, mal, makam, servet
    ve kudret tutkusu olduğunu belirtmiştir.
    İstiğnâ: Zengin olmak ve bir şeyle yetinip başkasına muhtaç olmamak
    anlamındaki “ğınâ” kelimesinden türeyen istiğnâ sözlükte; zenginlik istemek,
    zengin olmak ve kendini kendine yeterli görmek demektir. Bu kelime
    Kur’an’da 4 âyette geçer.522 Bu âyetlerden biri Allah ile, diğerleri insanlarla
    ilgilidir. Allah’ın istiğnâsı: İnsanların iman ve ibâdetlerine ihtiyacının ol-
    518 Rüc’â kelimesi, sözlükte vazgeçmek ve dönmek gibi anlamlar taşıyan “r-c-a” kökünün türemiş şeklidir. Bk.
    Lisânu’l-Arab, 8, 114-120
    519 Bk. Zemahşerî, Keşşaf, 4, 271
    520 Bk. 87/A’lâ, 17
    521 Bk. 99/Zelzele, 7-8; Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 22-23
    522 64/Teğâbün, 6; 80/Abese, 5; 92/Leyl, 8; 96/Alâk, 7
    • 229 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    mamasıdır.523 İnsanın istiğnâsı ise, kendini yeterli görmesi, büyüklenmesi,
    Allah’ın kulu ve yaratığı olduğunu unutması, bu yüzden iman ve ibâdetle
    Allah ve Peygamber’e itaate tenezzül etmemesidir. İnsanın azmasının sebebi
    de kendini müstağnî görmesidir.524 “Men isteğnâ” (kendini zengin ve yeterli
    görüp Allah’a tenezzül etmeyen) ifadesi,525 iki âyette kâfir insanı zemmeden
    bir nitelik olarak zikredilmiştir. Zıddı, hak dini tasdik eden, muttakî
    ve Peygamber’in dâvetine koşan ve Allah’tan korkan mü’min insandır.526
    Vahyin rehberliğine karşı kendini ihtiyaçsız gören insanlar aslında Allah’ın
    el- Mütekebbir ismini gereği gibi idrâk edemeyip kendilerinde kibir
    vehmeden insanlardır. Kendilerinde büyüklük ve ihtiyaçsızlık olduğunu
    zanneden bu insanlar âhireti kaybetmeye mahkûmdurlar. Dünyada kendilerine
    vahyi kılavuz görmedikleri için başka kılavuzlara tâbi olurlar ve
    kendilerine yazık ederler.
    “Kendini müstağnî/yeterli gördüğünden.”
    Yani malı, serveti, izzeti, şerefi ve diğer dünyevî şeyleri ona lutfedilmiştir.
    Şükretmek yerine haddi aşar ve âsi olur. Zengin olan kâfir, mal ve servet
    sahibi olduğu için, zeki olan kâfir aklına güvendiği, hevâsını ilâhlaştırdığı
    için Allah’a muhtaç olmadığını, kendi kendine yeterli olduğunu düşünür.
    Hâlbuki bu kimse büyük bir aldanıştadır. Altıncı ve yedinci âyetlerde, insan
    tabiatının genel yapısı özlü biçimde açıklanır. Nankör insanın, kendini
    zengin ve güçlü görünce azacağı, haddi aşıp başkalarına haksızlık edeceği
    uyarısı yapılır. Burada geçen “yatğâ” fiilinin527 asıl anlamı, “suyun veya selin
    normal seviyesinin çok üzerinde yükselip bendinden taşması”dır.528 Mecâzî
    anlamı ise, “azgınlık, haddini bilmezlik, kibir ve küstahlık”tır. Çünkü bu
    sözcük, mal ve mevki sahibi bir insan için kullanıldığında “o kişinin kendi
    523 “(Eskiden helâk olan kâfirler için) O azâbın sebebi şu ki, onlara peygamberleri apaçık deliller getirmişlerdi,
    fakat onlar ‘Bir insan mı bizi doğru yola götürecekmiş?’ dediler, inkâr ettiler ve yüzçevirdiler. Allah da
    hiçbir şeye muhtaç olmadığını gösterdi (Ve’stağnâllah). Allah zengindir, hamde lâyıktır.” (64/Teğâbün, 6)
    524 “Kendini müstağnî saydığında, kendi kendine yettiğini sandığında.” (96/Alâk, 7)
    525 80/Abese, 5; 92/Leyl, 8. “Kendini müstağnî sayana gelince, işte sen temizlensin diye ona yöneliyorsun.”
    (80/Abese, 5-6). “Kim cimrilik edip vermez, kendini zengin sayıp hakka boyun eğmez, en güzeli de
    yalanlarsa, Biz de onu en zora yöneltiriz.” (92/Leyl, 8-10)
    526 80/Abese, 8-9; 92/Leyl, 5-6
    527 “Yatğâ” kelimesi, sözlükte sınırı aşmak, azmak ve ileri gitmek gibi anlamlar taşıyan “t-ğ-y” kökünün
    türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l-Arab, 15/7-9)
    528 Bk. 69/Haakka, 11 vb.; M. İsmail İbrahim, Mu’cemu’l Elfâzı ve’l-A’lâmi’l-Kur’âniyye, s. 313; Râğıb elİsfehânî,
    el-Müfredât, s. 520
    • 230 •
    Ahmed Kalkan
    gücünü ve konumunu aşırı biçimde önemsemesini, Hakk’ı kabul etmeyecek
    derecede kendini kibre kaptırmasını ve başkalarına haksızlık yapmasını”
    ifade eder.529 İstiğnâ kelimesi ise, “zengin veya servet sahibi olmak, bir
    şeye muhtaç olmamak” anlamlarına gelir.
    İstiğnâ, “insanın servetinden ve gücünden dolayı gurura kapılması,
    kendini her bakımdan yeterli görüp sorumsuzca davranmasıdır.”530 Bu kelime
    de, “servet sahibi olan insanın, kendine aşırı güvenini” belirtmek için
    kullanılır. Çünkü istiğnâ, “insanın kendini mutlak mânâda bağımsız görüp
    servet veya şöhretin verdiği şımarıklıkla sorumsuzca davranmasını” ifade
    eder. Yaratılmış bir varlık olan insanın, kendini böyle görmesi, haddini bilmezlikten
    ve kibirlilikten başka bir şey değildir. Zaten istiğnâ da, haddini
    bilmezliğin adıdır. Oysa mutlak mânâda kendi kendine yeterli olan, hiçbir
    şeye muhtaç olmayan, sadece Allah’tır.531
    Benim aklım var, benim bilgim var, benim keyfim var, benim ne Allah’ın
    Kitabına ne de Peygamberin uygulamalarına ihtiyacım yoktur, diyen
    Ebû Cehil ve kıyamete kadar onun yolunun yolcusu kâfirler âcizliklerini,
    basitliklerini unuturlar da Allah’ın dinine ve elçisine karşı müstağnî ve
    müstekbir davranırlar. Hep aynı kategoridedir bunlar. Kendi kendilerine
    yeteceklerini zannederler. Kendi bilgilerini, kendi anlayışlarını, kendi yasalarını
    Allah’ınkinden üstün görürler. 532
    İnsanı yaratan ona ihsanda bulunan ve öğreten Allah olduğu gibi,
    ona veren ve onu zengin eden de Yüce Allah’tır. Fakat insanoğlu, müttakî
    mü’minlerin hâricinde, genellikle, kendisine verilip de zengin olunca şükretmez,
    kendisini zengin eden kaynağı tanımaz, oysa kendisini yaratan ve
    öğreten arkasından da rızkını veren bu kaynaktır. İnsan ise bunlara karşılık
    Allah’ı tanıması ve şükretmesi gerekirken azgınlaşmış, günaha dalmış,
    şımarmış ve böbürlenmiştir. Doğuşunu unutan ve zenginliğine aldanıp
    şımaran insan tipi çizildikten sonra ardından bunu üstü kapalı bir tehdit
    izliyor. “Şüphesiz dönüş yalnızca Rabbinedir.” 533
    “Şüphesiz dönüş yalnızca Rabbinedir.”
    529 Bk. 79/Nâziât, 17; 20/Tâhâ, 24, 43, 45 vb.
    530 Bk. M. İsmail İbrahim, a.g.e., s. 379
    531 Bk. 35/Fâtır, 15; Fahrettin Yıldız, Tefsir Dersi Notları 1, s. 22-23
    532 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, Alâk Suresi Tefsiri.
    533 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an.
    • 231 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Yani, dünyadayken servet ve mal gücüne dayanarak isyan ederse, sonunda
    Rabbine döndüğünde bu tutumunun sonucunu anlayacaktır.
    Ruc’a: “büşrâ” ölçüsünde dönme mânâsına masdardır. Yani dönüş
    O’nadır. O’na hesap vermekten kurtuluş yoktur. Onun için insan, hangi seviyede
    olursa olsun kendini zengin görmemeli, azgınlıktan sakınmalıdır.
    Bu hitap, kendini zengin gören ve azgınlık edenleri uyarmaktadır. Onun
    için âyetin inme sebebi olan kendini zengin gören azgının, Ebû Cehil ve
    benzerlerinin azgınlığı sonraki âyetlerle örnek verilerek anlatılacaktır.534
    Aynı zamanda sûrede iman düşünce sisteminin temellerinden bir başkası
    daha, “Dönüşün Allah’a olacağı” prensibi açıklanmaktadır. Her şeyde,
    her işte, her niyette, her davranışta dönüş Allah’adır. O’ndan başka dönecek
    ikinci bir nokta yoktur. İyi kişi de O’na dönecektir, şımarık da; itaatkâr da
    isyankâr da; haklı da haksız da; hayırlı da kötü de; zengin de fakir de...
    Kendini hiçbir şeye muhtaç görmeyip azıtan bu kişi de O’na dönecektir...
    Dikkat edin her iş Allah’a dönüp varır. Doğuş/varoluş O’ndandır. Dönüş
    O’nadır.
    Böylece iki bölümde iman düşünce sisteminin uç noktaları bir araya
    gelmiş oluyor. Bir yandan yaratma ve doğuş, Allah’ın insana ihsanda bulunması
    ve onu öğretmesi noktası. Buna karşın dönüş ve varışın hiçbir ortağı
    olmayan bir olan Allah’a olması.535
    Ey insan! Kuşkusuz dönüş ve varış Rabbinin huzurudur. Allah seni
    dünyadayken yaptıklarından dolayı mutlaka hesaba çekecektir. Buna göre
    hazırlıklı ol, malına, servetine güvenme. O gün onların sana hiç bir faydası
    olmayacaktır. Bu gidiş Rabbinedir. Her gidiş Allah’a doğrudur. Adım
    atarken, yürürken, dururken, yerken, içerken, konuşurken, evlenirken, boşanırken,
    otururken, kalkarken, bilin ki hep Rabbinize doğru hareket etmektesiniz.
    Yaşadığınız her bir saniye, alıp verdiğiniz her bir nefes sizi Rabbinize
    doğru götürüyor, Rabbinizin huzuruna gidiyorsunuz. Her şey sizi
    O’na yaklaştırıyor. Hep mezara doğru yaklaşıyorsunuz. Bir gün gelecek bu
    dünya da bu hayat da bitecek O’nun huzurunda toplanacak ve yaşadığınız
    bu hayatın hesabını O’na vereceksiniz. O’nun huzurunda yapıp ettiklerinizden
    hesaba çekileceksiniz. 536
    534 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yay., 9/327
    535 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
    536 Ali Küçük, Alâk Sûresi Tefsiri
    • 232 •
    Ahmed Kalkan
    İkinci Kısmın Nüzul Zamanı
    Bu sûrenin ikinci kısmı, Rasûlullah’ın namaz kılmaya başladığı ve Ebû
    Cehil’in de onu korkutmak, tehdit yoluyla engel olmak istediği zaman nâzil
    olmuştur. Öyle anlaşılıyor ki, nübüvvetten sonra Rasûlullah İslâmî tebliğe
    başlamadan önce Harem-i Şerif ’te Allah’ın öğrettiği tarzda namaz kılmaya
    başlamıştı. Mekkeli müşrikler bundan Rasûlullah’ın yeni bir din takip
    etmeye başladığını anlamışlardı. Mekke’deki diğer insanlar Rasûlullah’ın
    yeni tarzdaki ibâdetini hayretle seyrederken, Ebû Cehil, bu şekilde ibâdet
    etmemesi için, câhiliye taassubunun zorlamasıyla Rasûlullah’ı korkutmaya
    çalıştı. Bu olay hakkında birçok hadis vardır.
    Ebû Hureyre’den şöyle rivayet edilmiştir. “Ebû Cehil Kureyşlilere şöyle
    sormuştu; ‘Muhammed siz varken de ellerini yere koyup secde ediyor
    mu?’ Onlar ‘evet’ dediler. Ebû Cehil, ‘Lât ve Uzza’ya yemin ederim, eğer
    onu bu şekilde ibâdet ederken görürsem ensesine ayağımı basarak yüzünü
    yere sürteceğim.” dedi. Bir gün, Rasûlullah namaz kılmaktaydı. Ebû Cehil,
    ensesine basmak için ona doğru yöneldi. Ama birdenbire herkes onun
    geri çekildiğini gördü. Ebû Cehil’e soruldu: “Ne oluyor?” Ebû Cehil: “Benimle
    onun arasında ateşten bir hendek vardı. Bazı kanatlar da gördüm.”
    Rasûlullah şöyle buyurdu: “Eğer yanıma gelip bana yaklaşsaydı melekler onu
    uzuv uzuv parçalayacaktı. “Eğer bana yaklaşsaydı melekler onu uzuv uzuv
    parçalayacaklardı.”” 537 Râvî der ki: Bunun üzerine Allah Teâlâ “Ona boyun
    eğme, secde et ve yaklaş”a kadar olmak üzere “Sakın, çünkü insan muhakkak
    azar...” âyetlerini538 indirdi.539
    Bu olay üzerine sûrenin “kellâ inne’l-insâne le yetğa” ile başlayan kısmı
    nâzil olmuştur. Rasûlullah İslâm’ı ilk kez namaz ile açığa vurmuştu. Kâfirlerle
    karşı karşıya gelmesinin başlangıcını bu oluşturmuştu.540
    537 Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/248; Müslim, Nesâî, İbn Cerir, İbn Ebi Hatim, İbnu'l Münzir, İbn Merduye,
    Ebû Nuaym, İsfehanî, Beyhakî
    538 96/Alâk, 6-19
    539 Müslim, Sıfâtu'l-Münâfıkîn, 38 Benzer bir rivayet için ayrıca bak: Buhârî, Tefsîru'l-Kur'ân, Alak. 96/4;
    Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/248
    540 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yay., 7/171-173
    • 233 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Tenâsüb
    Yukarıdaki âyet-i kerimelerde Cenab-ı Allah ilim ve kudretinin bazı
    görüntüleri ile insana bahşetmiş olduğu nimetlerinin kemalini anlattıktan
    sonra bütün bunların gereği olarak, hiçbir kimsenin ona küfretmemesi icap
    ederdi, ama insan küfredip azdı. Cenab-ı Allah da bunun sebebini açıkladı:
    İnsanın küfür ve azgınlığının sebebi dünyayı sevmesi, dünyaya aldanması,
    dünyalığa tutkun olmasıdır. Bu sebeple O Allah’ın büyük âyetlerine bakamaz
    oldu.
    Bu sûrenin baş kısmı Kur’an-ı Kerim’in ilk inen bölümüdür. Sûrenin
    diğer kısmı ise, Peygamber (s.a.s.)’in dâveti Kureyş arasında yayıldıktan
    ve ona yönelik eziyetler başladıktan sonra inmiştir.541 İlk beş âyet ile daha
    sonraki âyetler arasında sıkı bir ilişki vardır. İlk âyetlerde Peygamberimiz’e,
    insanı alâktan yaratıp ona yazı yazma kabiliyeti veren, bu sûretle ona bilmediği
    şeyleri öğreten Allah’ın adına sığınarak, O’nun yardımını dileyerek
    okuması emredildikten sonra insanın, kendisini yaratan ve kendisine bu
    kadar iyilikler yapan Allah’a karşı nankörlük etmesi kınanmaktadır. “Kellâ/
    Hayır, olmaz” veya “gerçekten” anlamındaki bu kelime, önceki sözün devamıdır.
    İlk söz böyle başlamaz. Mutlaka bundan önce bir sözün geçmiş
    olması gerekir. Çünkü “kellâ” önce anlatılan bir davranışı, bir sözü reddetmek
    için kullanılır. Burada da insanın, kendisine iyilik yapan Allah’a karşı
    kulluğa yaraşır biçimde davranmaması, kendisini zengin, kendine yeterli
    görüp böbürlenmesi reddedilmektedir.
    Bu sûrenin başı, ilmi medhe, sonu da malı ve mülkü kınamaya delalet
    etmektedir. Dine ve ilme rağbet ettirici, dünyadan, maldan mülkten uzaklaştırıcı
    olması bakımından bu yeter.542
    Allah diyor ki, hayır hayır bu gidişat farklı. Bu gidişat bozuktur. İnsan
    tuğyan ediyor. Nankör insan azgınlık yapıyor. Bu âciz, bu bir damla sudan,
    alâkdan meydana gelmiş insan aczini unutuyor, basitliğini unutuyor,
    kendisini kimin var ettiğini, varlığını kime borçlu olduğunu ve elindekileri
    kendisine kimin verdiğini unutuyor da müstağnî davranıyor. Kendi kendine
    yeteceğini zannediyor. “Ben bana yeterim. Benim aklım var, bilgim var,
    keyfim var, benim Allah’ın Kitabına da Peygamberin uygulamalarına da
    541 Vehbe Zuhayli, Tefsiru’l-Münir, Risale Yay., 15/562
    542 Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yay., 23/263
    • 234 •
    Ahmed Kalkan
    ihtiyacım yok!” diyen Ebu Cehil ve Kıyâmete kadar onun yolunun yolcusu
    kâfirler, acizliklerini, basitliklerini unuturlar da Allah’a karşı, Allah’ın dinine
    ve Allah’ın elçisine karşı müstağnî davranırlar, müstekbir davranırlar.
    Hep aynı kategoridedir bunlar. Kendi kendilerine yeteceklerini zannederler.
    Kendi bilgilerini, kendi anlayışlarını, kendi yasalarını Allah’ınkinden
    üstün görürler. Kendilerini müstağnî görüp putlaştıran, Allah’ın Kitabına
    ve Resûlü’nün Sünnetine müracaat etmeden bir hayat yaşayan insanların
    tümü tâğîdir, azgındır.543
    “Tuğyân”ın en kısa tarifi şudur: “Haddi aşmak, Cenâb-ı Hakk’a karşı
    baş kaldırıp büyüklük taslamak.”544 Geçici olanı ebedî olana tercih etmek
    tuğyân sayılır. Kendi aklını, kendi hevâsını/keyfini Allah’tan üstün gören,
    bunu tercihiyle ortaya koyan kişi, tuğyânkârdır. Allah’ı kendi yönetimine,
    hukukuna, eğitimine, ekonomisine, sosyal hayatına, kıyafetine, yaşayışına
    karıştırmak istemeyen kişi, tuğyân edip azgınlaşmıştır. Böyle bir kimse,
    tuğyânını başka kimselere de dayatacak bir etkinlikte ise, bu kimseye “tâğut”
    denir.
    Bilindiği gibi, insan yalnız dünya hayatı için yaratılmamıştır. Öyle olsaydı
    dünyanın ölümsüz olması gerekirdi. Sonra dünya hayatı, insanın yaşama
    zevkini almasından, hilkatin hikmetini idrâk etmesinden, Yüce Yaratan’ı
    bilip sıfatlarıyla tanımasından yana bir tekâmül dönemidir. Bu dönemi, diğer
    bir anlatımla intikal süresini hikmeti doğrultusunda değerlendirmek
    insanoğlu için son derece lüzumludur. Ezelî program gereği onun içine
    yerleştirilen nefsanî duygu hayatına canlılık vermekte ve bir süre meşru
    sınırlar içinde dünya hayatını devam ettirmesinden yana itici bir kuvvet
    olmaktadır. Bu kuvvet başıboş bırakıldığı, yani ilâhî hayat statüsüne göre
    yönlendirilmediği takdirde kişiyi tuğyana iter ve her vesileyle onu dünya
    hayatının gerçek hikmet ve gayesinden uzaklaştırır.
    O bakımdan Cenâb-ı Hak insana; aklına, zekâsına, irâde ve idrâkine
    ışık tutacak ve onu tuğyandan koruyacak anlam ve muhtevâda kitap indirmiş
    ve hidâyet yolunu gösteren peygamber göndermiştir.
    Allah Teâlâ insanın sevinç, azgınlık, şımarıklık ve isyan içerisinde bulunduğunu
    ve kendisinin zenginleşip çok mal sahibi olunca bu niteliklere
    543 Ali Küçük, Besâriru’l Kur’an, Alâk Suresi
    544 Lübâbu’t-Te’vil, 4/394
    • 235 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    büründüğünü haber veriyor, sonra da onu tehdit ederek öğütle vaadini bildirip:
    “Dönüş şüphesiz ki ancak Rabbinedir.” buyuruyor. Âkıbet, dönüp varılacak
    yer Allah’ın huzurudur. Allah, insanlara verdiği nimetlerden dolayı
    hesaba çekecektir.
    İbn Ebi Hatim, Abdullah b. Mes’ud’dan rivâyet ederek, İbn Mesûd’un
    şöyle dediğini nakletti: İki aç gözlü asla doymaz: Bilgi sahibi ve dünyalık
    sahibi. Ama bunun ikisi eşit değildir. Çünkü ilim sahibi sürekli Rahmân’ın
    rızâsını fazlalaştırırken, dünyalık sahibi isyana dalıp gider. Sonra Abdullah:
    “İnsan azgınlık eder; kendini müstağni gördüğü için. Dönüş, şüphesiz
    ancak Rabbinedir.”545 âyetini okudu. İlim sahipleri için de şu âyeti hatırlattı:
    “Kulları içinde Allah’tan ancak âlimler korkar.”546 Bu rivâyet merfû’ olarak
    Rasûlullah’a da ulaştırılmıştır ve nakledilen bu rivâyette Rasûlullah (s.a.s.)
    buyurur ki: “İki harîs/aç gözlü hiç doymaz: İlim arayan ve dünya arayan.” 547
    Şüphesiz ilme tâlip olup onu Allah için insanlığa hizmet gayesiyle tahsîl
    eden ve o yüzden ilme bir türlü doymayan kimse çok şerefli ve aydınlık
    bir yoldadır. Zira ilim insanı yalnız cehaletten kurtarmakla kalmaz, onu
    Allah’ına daha çok yaklaştırır ve hakikati öğrenmesine yardımcı olarak kalbinde
    tahkikî imânın oluşmasını sağlar; gurur, kibir, azgınlık ve benzeri
    nefsânî ölçüsüzlüklere düşmekten korur.
    Ancak ilmi sırf nefsini tatmin etme, toplum arasında üstünlük sağlama
    ve yalnız dünyalık elde etmeye basamak yapma aracı haline getirirse,
    böylesine yanlış bir tutum ve anlayış kişinin tuğyan ve nankörlüğünü daha
    kurnazca ve daha ustaca artırmasından başka bir şeye yaramaz.
    Dünya nîmetlerinin peşine takılıp onu, doymak bilmeyen nefsinden
    yana değerlendiren kimse hiçbir zaman tuğyan ve nankörlükten kurtulamaz,
    ancak Cenâb-ı Hakk’ın hidâyet bahşettiği kimseler müstesnâ. Dünyaya
    ve dünyalığa, -Allah sözü daha yüce olsun diye- yönelip haram-helâl
    hudutlarına riâyet ederek ve bol bol infak ederek ekonomik güç oluşturanlar
    ise, dünyayı hikmetine uygun değerlendirdiklerinden ötürü hem azıp
    sapıtmazlar, hem de Hakk’a karşı nankörlük etmezler.
    545 96/Alâk, 6-8
    546 35/Fâtır, 28
    547 Dârimî, Mukaddime 32;.İbn Kesir
    • 236 •
    Ahmed Kalkan
    Gerek ilme, gerekse dünyaya tâlip olup bunları Hakk’a kulluk doğrultusunda
    değerlendiren kimse, şüphesiz eninde-sonunda dönüşün Allah’a
    olacağını da bilir ve inanır. Artık kişi kendini bu çizgiye getirince, İlâhî hidâyet
    ışığı ona yönelir de kalbini ve dimağını aydınlatır. İşte gerçek aydınlar
    da bunlardır.548
    Tuğyân; İnsanın Azgınlaşması
    Tuğyân, taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak demektir. Fiziksel güçlerin
    normal sınırları aşacak şekilde faal hale gelmeleri de tuğyânla ifade edilmiştir.
    “Su tuğyân ettiğinde (kabarıp taştığında) sizi akıp giden (gemi)de taşıdık.”
    549 Bu şekilde taşan ve her yeri kaplayan şeye tâğıye denilmektedir.
    Kavram olarak tuğyân, isyan ve günahta, sınır tanımayacak ölçüde ileri gitmektir.
    İnsanın haddi ve ölçüyü aşması demektir. İnsanın haddi; Allah’ın,
    onun için koyduğu sınırıdır ki, kişinin onu aşması câiz değildir. İnsanın değeri,
    Allah’a kul olması itibariyledir; onun için Rabbine itaati ve sürekli kulluk
    sınırı içinde bulunması gerekir. Ne zaman, Allah’ın insan için koymuş
    olduğu aşılmaması gereken hududu aşar, ölçüyü kaçırırsa tuğyâna düşmüş,
    Allah’a isyan etmiş olur. Tuğyân kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da 39
    yerde geçer.550 Bu türevlerden 8’i, tâğût şeklindedir.551 Tâğût, tuğyânı yaşayan
    ve yaşatan kişi veya güç anlamındadır. Tuğyân kelimesi de Kur’an’da
    toplam 9 yerde kullanılır.552
    Tuğyân, istikametten bir sapmadır.553 Tuğyâna sapmanın musallat edeceği
    denge bozukluğu (hastalık) insanı aldatır, kuruntu ve hayale esir eder.
    İnsan bu duruma gelince nefsinin oyuncağı olur ve karanlığı ışık zannet-
    548 Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Yay., 13/6900
    549 69/Haakka, 11
    550 Tuğyân ve Tâğut Kelimelerinin Kökü Olan T-ğ-y Kelimesi ve Türevlerinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler
    (Toplam -Hepsi- 39 Yerde): 2/Bakara, 15, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/Mâide, 60, 64, 68; 6/En’âm, 110;
    7/A’râf, 186; 10/Yûnus, 11; 11/Hûd, 112; 16/Nahl, 36; 17/İsrâ, 60; 18/Kehf, 80; 20/Tâhâ, 24, 43, 45, 81; 23/
    Mü’minûn, 75; 37/Sâffât, 30; 38/Sâd, 55; 39/Zümer, 17; 50/Kaf, 27; 51/Zâriyât, 53; 52/Tûr, 32; 53/Necm,
    17, 52; 55/Rahmân, 8; 68/Kalem, 31; 69/Haakka, 5, 11; 78/Nebe’, 22; 79/Nâziât, 17, 37; 89/Fecr, 11; 91/
    Şems, 11; 96/Alak, 6.
    551 Tâğut Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 8 Yerde): 2/Bakara, 256, 257; 4/Nisâ, 51, 60, 76; 5/
    Mâide, 60; 16/Nahl, 36; 39/Zümer, 17.
    552 Tuğyân Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 9 Yerde): 2/Bakara, 15; 5/Mâide, 64, 68; 6/En’âm,
    110; 7/A’râf, 186; 10/Yûnus, 11; 17/İsrâ, 60; 18/Kehf, 80; 23/Mü’minûn, 75.
    553 11/Hûd, 112
    • 237 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    meye başlar. Kur’an, bu özelliği belirtirken, inkârcıları “tuğyânları içinde
    oynayıp oyalanan gafiller” olarak tanıtır.554
    Aşırı tüketim ve yemekte sınırı aşmak da bir tuğyândır. İsrail oğullarına
    verilen dünyevî nimetler belirtildikten sonra, aşırı gıda tüketiminin
    yasaklandığı anlatılır: “Size verdiğimiz rızıkların temizlerinden yiyin. Bunda
    tuğyân etmeyin, aşırı (ölçüsüz) gitmeyin ki gazabıma çarpılmayasınız. Gazabımı
    hak eden, şüphesiz mahvolur.”555
    Dengeyi bozmak, tartı ve ölçüde adaletsizlik de tuğyândır. “ Sakın mîzanda
    tuğyân etmeyin, dengeyi bozmayın. Ölçüyü adâletle tutun ve eksik
    tartmayın.”556 Buradaki ölçü ve tartıya riâyet, doğruluk ve haklılık ölçüsünden
    şaşmamak biçiminde de anlaşılmıştır.
    Kur’an; Firavun’un, Nuh kavminin, Semud kavminin ve daha başka
    üzerlerine Allah’ın gazabının hak olduğu kavimlerin durumlarını tuğyân
    kelimesiyle açıklar. Bunlar, kendilerini yeryüzünün en büyük ve istediklerini
    istedikleri biçimde yapabilecek gücü olarak görüp tam bir istiğnanın
    içine girmişler, tuğyânın içine dalmışlardır. Semud kavmi bağlarda, bahçelerde,
    çeşme başlarında ve hurmalıklar arasında zevk ve safa içinde yaşayıp
    müsriflerin emrine itaat etmekle ve Salih (a.s.)’ın uyarmalarına kulak
    tıkayarak Allah’ın âyetlerine yüz çevirip O’na şirk koştukları yetmiyormuş
    gibi bir de kendilerinin istedikleri bir mûcize olan deveyi boğazlamakla557
    tuğyânkâr olmuşlardı. Âd kavmi, ebedi hayat umuduyla köşkler dikip boş
    şeylerle uğraşırken, yakaladıklarını zorbaca yakalar ve yeryüzünde fesat
    çıkarırken Hûd (a.s.)’ın çağrısına uymayarak Allah’a şirk koşmaya devam
    etmekle tuğyân içine batmışlardı.558
    En zâlim ve en tuğyânkâr olarak nitelendirilen Hz. Nuh’un kavmi559
    kendilerini üstün görüşlü ve mü’minleri de ayak takımı olarak değerlendirmeleri,
    Hz. Nuh’u taşlamakla tehdit etmeleri ve bir an önce kaçınmaya
    çağırdığı azabı getirmesini istemeleri, çağrısına kulaklarını tıkayıp kibirli
    kibirli ayak diremeleri, büyük büyük tuzaklar kurup taptıkları sahte tan-
    554 Bak. 6/En'âm, 110; 7/A'râf, 186
    555 20/Tâhâ, 80-82
    556 55/Rahmân, 8-9
    557 26/Şuarâ, 146, 157
    558 26/Şuarâ, 128-130
    559 53/Necm, 52
    • 238 •
    Ahmed Kalkan
    rıları bırakmamalarıyla560 şehirlerde tuğyânda bulunmuş ve fesâdı arttırmış
    oluyorlardı.561 Aynı şekilde Firavun da İsrailoğullarına akla gelmedik zulümler
    yapıyor, erkeklerini boğazlatıp kadınlarını kirletiyor, Hz. Mûsâ’nın
    çağrısına sağır kesilip Allah’a şirk koşuyor ve kendisini insanların en büyük
    Rabbi ilan ediyordu.
    Kur’an, Nuh tufanı sırasında suların köpürüp azmasını tuğyân kökünden
    bir fiille (tağâ = tuğyân etti) ifade etmektedir. İlginçtir ki, suların
    tuğyânı ile boğulan Nuh devrinin zâlimlerini Kur’an, “zulme sapan, tuğyân
    edip azan” bir kavim olarak anmaktadır. “Ceza, amel cinsindendir” prensibi
    bu olayda net olarak kendini göstermekte ve insanın tuğyânını tabiatın
    tuğyânı ile cezalandıran sünnetullaha bu âyetler dikkatimizi çekmektedir.
    Yine benzer bir durum Semud kavmi için de söz konusu edilmiştir. Haakka
    sûresi 5. âyette, Semud kavmi azgınlarının “tâğıye” ile helâk edildikleri
    belirtilmektedir. Bu “tâğıye” de tuğyân kökünden türeyen bir isim olup,
    tuğyân eden insanları cezalandırmak için Allah tarafından devreye sokulan
    tuğyân edici bir tabiat kuvvetini ifade etmektedir. Bu âyette cümle o şekilde
    düzenlenmiştir ki, tâğıye, hem Semud kavmini helâk eden kuvveti, hem de
    bu kavmin helâkine sebep olan tavrı aynı anda ifade etmektedir: “Semud
    kavmine gelince, onlar tâğıye (tuğyân eden, azan) bir topluluk oldukları için
    tâğıye ile (yani azıp kuduran bir tabiat kuvvetiyle) mahvedildiler.”562
    Esas ceza âhirette olduğu halde, özellikle eski kavimlerden haddi aşıp
    isyan eden, azarak kendinden başka güç tanımayan insana, Allah’ın emrine
    boyun eğen tabiî hadiseler (tufan, fırtına, zelzele vb.) yoluyla haddi bildirilir.
    Akıl sahibi ve şerefli olarak yaratıldığı halde baş kaldırıp isyan eden, her
    istediğini yapabileceğini zanneden azgın insan, akıl sahibi olmadığı halde
    her emre boyun eğen “Allah’ın askerleri”563 olan tabiat güçleri, yani doğal
    âfetler tarafından mağlup ve perişan edilir.
    560 11/Hûd, 27, 32; 26/Şuarâ, 11, 116, 71/Nuh, 7, 22-23
    561 89/Fecr, 11-12
    562 69/Haakka, 5
    563 48/Fetih, 7
    • 239 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    İstiğnâ-Tuğyân İlişkisi
    Tuğyân, takvâya meyilli olan, aynı zamanda fücura da meyledebilecek
    şekilde yaratılan insanın tabiatında vardır: “İnsan gerçekten azar.”564 Âyetin
    hemen devamında, insanın tuğyânının temel sebebi gösterilir: İstiğnâ; yani
    insanın kendini kendine yeterli görmesi, kendisini hiç kimseye muhtaç olmayan
    bir konumda zannetmesi ve okumaması, vahiyden/ilimden uzak
    olması.565 İnsanı istiğnâya, dolayısıyla tuğyâna sürükleyen en büyük etken,
    ya malının çokluğu veya nüfuzlu otoritesidir. Birincisi malın tuğyânıdır;
    ikincisi ise otoritenin. Siyasî otoritenin tuğyânı tâğut kavramıyla ifade edilir.
    Tuğyânın her iki türü de değişmez sünnetullah gereği, helâk edicidir.
    “Hayır, gerçekten insan tuğyân eder, azgınlaşır, istğnâ ettiğinde.”566 İnsan,
    belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından müstağnî zannettiği,
    kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek vehmettiği zaman,
    artık Allah’ı da unutur; gerçek kudret, ilim ve dilediğini yapabilme
    güç ve iradesine sahip olanın yalnızca Allah olduğunu aklından çıkarır. Bu
    durum, insan için tuğyâna açılan bir kapıdır; artık dilediğini yapar, hak
    hukuk ve hiçbir sınır tanımaz. Allah’a ortak koşmaya, nefsini O’nun yerine
    geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeğe girişir. İşte, bu hal tuğyân
    halidir. Bu tür insanlar da Kur’an diliyle tâğîdir.
    Kendi hevâsını, havasını putlaştırıp arzuları ve keyifleri istikâmetinde
    bir hayat yaşayarak Allah’ın kitabına ve Resûlü’nün Sünnetine karşı müstağnî
    davranan, ihtiyaçsız ve eyvallahsız davranan kişi de tâğuttur. Parasına,
    malına, makamına, çevresine, kredisine güvenerek kendi kendine yeteceğine
    zanneden; “Kitab’a da, Sünnete de, dine de ihtiyacım yok!” diyerek
    kendisini putlaştıran insan da tâğîdir, azgındır.
    Kur’an, bozgunculuk yapmayı, kendi izinleri olmadan halkın, yoksulların
    din değiştirmelerine ve dinlerini yaşamalarına rıza göstermemeyi, kendi
    üstünlüklerini tartışmasız kabul etmeyi, sadece kendi kuvvetlerine güvenmeyi,
    bu nedenlerden dolayı şımarıp böbürlenmeyi, yeryüzünde çalım
    satıp gösteriş yaparak yürümeyi, kısacası velî edindikleri şeytanın taraftarı
    (hizbi) olmayı, tuğyâna kalkışanların vasıflarından sayar.567
    564 96/Alak, 6
    565 bk. 96/Alak, 7 ve 1-5
    566 96/Alak, 67
    567 Bak. 17/İsrâ, 16; 20/Tâhâ, 71; 23/Mü'minûn, 47; 41/Fussılet, 15; 40/Mü'min, 75; 8/Enfâl, 47; 58/Mücadele, 19
    • 240 •
    Ahmed Kalkan
    Âyetlerden anlaşıldığına göre tuğyân, hak hukuk ve sınır tanımamak,
    inatçı ve zorba bir tavır içerisinde olmak, böbürlenmek, kibir göstermek
    ve zulmetmek, insanlığı ezmek, mallarını gasbetmek, insanlara acımamak
    ve dolayısıyla Allah’ı bir ve gerçek Rab olarak tanımayarak O’na ortak koşmak,
    kısacası nefsinin, hevâ ve hevesinin peşinde gitmek ve bâtıl ile hüküm
    vermektir.
    Yalancılık, isyan ve şerefsizlik etmek tuğyân olarak belirtilir.568 Tuğyân,
    istikametten bir sapma olarak değerlendirilir. “Sen, beraberindeki tevbe
    edenlerle birlikte, emrolunduğun gibi dosdoğru ol. Tuğyân etmeyin, aşırı gitmeyin.
    Doğrusu Allah, yaptıklarınızı bilir.”569
    İnsan, belli nimetlere kavuştuğu ve kendisini başkalarından müstağnî
    zannettiği, kendisinde istediğini yapabilecek bir güç, bilgi ve yetenek vehmettiği
    zaman, artık Allah’ı da unutur; gerçek kudret, ilim ve dilediğini yapabilme
    güç ve iradesine sahip olanın yalnızca Allah olduğunu aklından
    çıkarır. Bu durum, insan için tuğyâna açılan bir kapıdır; artık dilediğini
    yapar, hak hukuk ve hiçbir sınır tanımaz. Allah’a ortak koşmaya, nefsini
    O’nun yerine geçirip hevâ ve heveslerinin peşinden gitmeğe girişir. İşte, bu
    hal tuğyân halidir. Bu tür insanlar da Kur’an diliyle tâğîdir.
    Kur’an, bozgunculuk yapmayı, kendi izinleri olmadan halkın, yoksulların
    din değiştirmelerine ve dinlerini yaşamalarına rıza göstermemeyi, kendi
    üstünlüklerini tartışmasız kabul etmeyi, sadece kendi kuvvetlerine güvenmeyi,
    bu nedenlerden dolayı şımarıp böbürlenmeyi, yeryüzünde çalım
    satıp gösteriş yaparak yürümeyi, kısacası velî edindikleri şeytanın taraftarı
    (hizbi) olmayı, tuğyâna kalkışanların vasıflarından sayar.570
    İnsanı Tuğyâna Sevkeden Şeyler
    Allah, insanların azıp sapmamaları için her şeyi ölçü ile yaratmış, rızkı
    da belli bir ölçü ile insanlara vermiştir: “Eğer Allah rızkı kullarının hepsine
    bol bol verseydi yeryüzünde azgınlık ederlerdi. Ama O, (rızkı) dilediği ölçüde
    indirir.” 571 “İnsanın açık bir düşmanı olan şeytan”572 ve “kötülüğü çok emre-
    568 79/Nâziât, 17, 21-24
    569 11/Hûd, 112
    570 Bak. 17/İsrâ, 16; 20/Tâhâ, 71; 23/Mü'minûn, 47; 41/Fussılet, 15; 40/Mü'min, 75; 8/Enfâl, 47; 58/Mücadele, 19
    571 42/Şûrâ, 27
    572 12/Yûsuf, 5
    • 241 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    den nefis”573 insanı azgınlığa ve sapıklığa teşvik eder. Bunun için Kur’an, nefis
    ve şeytana karşı insanı sık sık uyarır ve onların vesvese ve saptırmalarına
    karşı uyanık bulunmayı emreder. Allah’ın bu uyarısı, insanlara olan lütuf
    ve merhametinin bir eseridir. Allah insanı başıboş bırakmamıştır. 574 Başıboş
    bıraksaydı, insanın aleyhine olurdu; Âdemoğlu azıp sapardı. Bununla
    beraber, insanların çoğu bilgisizlikleri ve akılsızlıklar yüzünden iman etmemişlerdir.
    Tuğyân, insan egosunun, kendini ilâhlaştırması, her şeyin, herkesin üstünde
    görmesi halinde ortaya çıktığında doruk noktadır. Kur’an’a göre, bu
    doruk noktanın tipik temsilcisi Firavun’dur.575 Firavun, bütün gücün kendi
    elinde olduğunu vehmediyor, insanları küçük görüyor, onları öldürüyor ve
    en kötü işkenceye maruz bırakıyordu.576 Firavun mantığına göre bütün insanlar
    onun kulu kölesi; Mısır ve başta Nil olmak üzere tüm nehirler onun
    mülkü idi: “Firavun, milletine şöyle seslendi: Ey milletim! Mısır hükümdarlığı
    ve memleketimde akan bu ırmaklar benim değil mi? Görmüyor musunuz?577
    Firavunlar medeniyeti bir tuğyân medeniyeti idi; batışları bu yüzden olmuştur:
    “Görmedin mi Rabbin ne yaptı? O sütunlar, saraylar sahibi Firavunlara.
    Onlar ki, ülkeler boyunca tuğyân sergilediler (azgınlık ettiler) ve oraları
    fesada boğdular. Sonunda Rabbin onların üzerine azap kamçısı yağdırdı.” 578
    Sünnetullah gereklerinden birini Kur’an belirtir: Bütün uygarlık ve
    saltanatların çöküşü tuğyân (azgınlık) yüzündendir. Bu, daha çok, maddî
    değerlere aldanarak azmaktır. Her çöküşün altında bu yatar. Tuğyâna
    sapanların cezaları, bir tabiat tuğyânı olan ateşle verilecektir. Cehennem,
    tabiat kuvvetleri tuğyânının çok güçlü bir belirişidir. Tuğyâncı zalimlerin
    cezalandırılmasında en uygun yol, cehennemle ceza yoludur.579 Cehennem,
    bir gözetleme yeridir, tuğyâna sapmışlar için bir dönüş/varış yeridir.580
    Böyle olduğu içindir ki, cehennem ehli, birbirlerini suçlarken sürekli: “seni
    tuğyâna ben itmedim” şeklinde konuşacaklar; “tuğyâna sapmış bir topluluk
    idiniz, haydi görün sonunuzu!” hitabını duyacaklardır. 581
    573 12/Yûsuf, 53
    574 75/Kıyâme(t), 36
    575 Bk. 20/Tâhâ, 24, 43; 79/Nâziât, 17
    576 2/Bakara, 49; 144/İbrahim, 6
    577 43/Zuhruf, 51
    578 89/Fecr, 11-13
    579 Bk. 79/Nâziât, 39
    580 78/Nebe', 21-22
    581 50/Kaaf, 27; 37/Saffât, 23, 31; 38/Sâd, 55-56
    • 242 •
    Ahmed Kalkan
    Siyasî Otoritenin Tuğyânı
    Siyasî otoritenin tuğyânı, insanın kendisine verilen emretme ve yasaklama
    yetkisi ve gerektiğinde başkalarına zorla yaptırımı sebebiyle ölçü ve
    haddini aşması, Allah’ın koyduğu hükümlerle belirtilen hudûdullahın dışına
    çıkmasıdır. Bu tuğyân türü, genelde yönetici ve emir sahiplerinde olur.
    Çünkü onların güç ve yetkileri ve bu konulardaki azgınlık ve taşkınlıkları
    insanların genelini ilgilendirir. Siyasî otoritenin tuğyânı, bazen insanı rubûbiyet
    iddiasına kadar götürür. Bu, ya Firavun’un yaptığı gibi lisan-ı kaliyle
    (konuşma diliyle) veya nice tâğutun yaptığı gibi lisan-ı haliyle rablik
    iddia etmekle olur. “(Adamlarını) topladı ve (onlara) bağırdı: ‘Ben sizin en
    yüce rabbinizim’ dedi.” 582
    Siyasî otoritenin tuğyânına baş örnek Firavun’un tuğyânıdır. Onun
    haddini aşması ve ölçüyü kaçırmasının bir görüntüsü, rubûbiyet dâvâsı güdecek
    kadar gerçek Rabb’e; haklarını küçümseyecek, zulmedecek ve köleleştirecek
    kadar da insanlara karşı büyüklenmesidir. Nitekim Allah, birçok
    âyetinde ibret ve öğüt almak için, Firavun’un tuğyânını ve bu azgınlığı yüzünden
    başına gelenleri tekrar tekrar anlatmıştır. Bu da insanların çoğunun
    otorite tuğyânıyla imtihana tâbi tutulduğunu gösterir. “Musa’nın haberi
    sana geldi mi? Hani Rabbi ona Kutsal Vadi’de Tuvâ’da seslenmişti: ‘Firavun’a
    git, çünkü o tuğyân etti (azdı).”583 Buradaki tuğyânı, hem Yaratıcı’ya karşı,
    hem yaratılanlara karşı haddi aşmak olarak anlayabiliriz. Yani Firavun, küfürle
    Yaratıcı’ya karşı baş kaldırdı; halkı köleleştirmek ve onlara zulmetmek
    suretiyle de yaratılanlara büyüklük tasladı.
    Firavun, rubûbiyet (rablik) iddia ederek tuğyânın zirvesine ulaştı. O,
    bu bâtıl iddiasıyla, yöneticiliğini yaptığı vatandaşların kendisine, kendi kanunlarına
    uymalarını; Allah da olsa, kendi ilkelerine ters düşenlere itaat
    etmelerini yasaklıyor, bu mutlak itaat edilmeye kendini yetkili görüyordu.
    Fahreddin Râzî’nin yorumuna göre Firavun, rablik iddiasıyla şunları diyordu:
    “Ben, sizin terbiye eden, büyütüp geliştiren, ihsan eden rabbinizim. Size
    âlemde emredecek ve yasak koyacak da ancak benim!”
    582 79/Nâziât, 23-24
    583 79/Nâziât, 15-17
    • 243 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    İnsanlara Zulüm de Siyasî Otoritenin Tuğyânıdır
    “Görmedin mi Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Yüksek sütunlarla dolu
    İrem’e? Ki şehirlerarasında onun eşi yaratılmamıştı. Vâdide kayaları oyan
    Semûd’a? Ve kazıklar sahibi Firavun’a? Bunlar ülkelerde azmışlardı. Oralarda
    çok kötülük etmişlerdi. Bu yüzden Rabbin onların üzerine azap kırbacını
    çarptı. Elbette Rabbin her an gözetlemededir.”584 Bunlar ülkelerinde azmışlardı;
    yani isyan edip günah işlediler. İnsanlara eziyetle ve yeryüzünü fesâda
    uğratmakla haddi aştılar. Kazıklar sahibi Firavun denilmesi: Firavun, yere
    dört kazık çaktırır, işkence edeceği kimseleri ellerinden ve ayaklarından
    bu kazıklara bağlatır, o şekilde işkence ederdi. Bunun için veya kazık gibi
    askerleri çok olduğundan böyle nitelenmiştir. Âyetlerde ifade edilen azdıkları
    ve çok kötülük ettikleri de gösteriyor ki, bu azgın ve zâlim yöneticiler,
    Allah’a isyan edip baş kaldırdıkları gibi; zulüm ve düşmanlıkta da haddi ve
    ölçüyü aşmışlar, halklarına işkence ve eziyeti çoğaltmışlardı.
    Tuğyâna Karşı Müslümanların ve
    Özellikle Âlimlerin Tavrı
    Tuğyânın temelinde “kibir” ve “benlik” yatar. Tâğutlardan biri olan
    Şeytanın azgınlığının sebebi de kibir ve benlik idi. Tuğyân, küfür, şirk ve
    zulüm olarak insanlara yansır. “Doğrusu şirk, büyük bir zulümdür.”585 Çünkü
    şirk, bile bile hakkı inkâr etmek, nimeti görmemek ve onu verene isyan
    etmektir. Bu, iman noktasından bir tuğyândır. İman açısından tuğyân içinde
    bulunan kimsenin, uygulama bakımından da zâlim olması doğaldır. Firavun’un
    tuğyânı buna örnektir. Uygulama açısından tuğyân ise, zulüm ve
    haksızlıktır. Özellikle yetki sahibi bir kimsenin, kendisini haklı gösterecek
    bazı gerekçelerle(!) adaletten ayrılması ve emri altındakilere zulmetmesidir.
    Zaten, Allah’ın indirdiğiyle hükmetmeyen yöneticinin zâlim olmaması
    beklenemez.586 Böyle kişilerin, hakkı korkusuzca söyleyen müslümanlar,
    özellikle de âlimler tarafından uyarılması gerekir. Tâğutlaşan yöneticiye
    (sultanun câirun) karşı hakkı söylemek, mazlumları savunmak ve zulme
    engel olmaya çalışmak, en önemli ibâdetlerdendir. “Cihadın en üstünü, zâlim
    yöneticiye karşı hak sözü söylemektir.” 587
    584 89/Fecr, 6-14
    585 31/Lokman, 13
    586 5/Mâide, 45
    587 İbn Mâce, Fiten 20
    • 244 •
    Ahmed Kalkan
    İslâm tarihi, zâlim sultanlara ve kötü yöneticilere karşı gelen güçlü bilginlerle
    doludur. Çoğu kez bu muhalefet, dil ve kalemden mızrak ve kılıca
    dönüştü. Tıpkı Abdurrahman b. el-İş’as ve beraberindeki fakîh ve muhaddislerin,
    Haccac’ın tuğyânına ve Emevî devletinin sapmasına baş kaldırmaları
    gibi. Medine’nin ünlü fakihi Said bin Müseyyeb, Hulefa-i Raşidin’in
    yolundan gitmeyen, mal-mevki ve nüfuz peşinde koşan Emevî emîr ve valilerinin,
    kendi itibarından yararlanmak için yaptıkları mal ve mevki tekliflerini
    reddediyor ve onların kötü emellerine âlet olmuyordu. Velid bin
    Abdülmelik’e biatı reddeden Said bin Müseyyeb’e 60 değnek ceza vuruldu.
    Tâbiin dönemi âlimlerinden Said bin Cübeyr, Haccac’ın zulmünü önce
    vaaz ve nasihatle önlemeye çalıştı, bu fayda vermeyince ona karşı ayaklandı
    ve şehid edildi. (Yusuf el-Kardavi, bu destansı mücadeleyi tiyatro eseri şeklinde
    Âlim ve Tâğut adıyla kitaplaştırmıştır.)
    Halife Mansur’un zulmüne boyun eğmeyerek onun isteklerine âlet olmamak
    için teklif edilen kadılık görevini reddeden Ebu Hanife de işkenceyle
    şehid edilmiştir. Diğer bir mezheb imamı Malik bin Enes de Halife
    Mansur’dan haksızlık ve zulüm gördü. Hz. Ali (r.a.) taraftarlarının isyanına
    fetva vermesi üzerine ona da işkenceler yapıldı. Her dönem, tâğutî düzenler
    tarafından zulüm ve işkence gören, hatta idam edilen âlimler çok sayıda
    âlim vardır. Bu konuda son dönemdeki âlimleri göz önüne getirirsek, hemen
    meşhur bütün âlimlerin isimlerini saymak gerekecektir: Said Nursi,
    Şeyh Said, İskilipli Âtıf Hoca, Süleyman Efendi, Ali Haydar Efendi, Hasan
    el-Bennâ, Seyyid Kutub, Abdülkadir Udeh, Mevdudi, Ali Şeriati, İmam Humeyni,
    Muhammed Bâkır es-Sadr...
    Örneklerden de anlaşıldığı gibi tuğyân (zulüm), ister mü’min geçinsin,
    ister kâfir, maddî gücü ve siyasî iktidarı elinde bulunduran yöneticilerin
    yakalandıkları bulaşıcı bir hastalıktır. Yöneticiler, bu hastalıktan ancak hiç
    taviz vermeden Allah’ın kitabıyla hükmederek adalete sarılmak suretiyle ve
    yanlarına müttakî âlim yardımcılar (müşavirler) alarak kurtulabilirler. Bunun
    gerçekleşmesi için de, öncelikle sistemin tâğutî olmayıp İslâmî olması
    gerekir. Adaletin gerçekleşmesi buna bağlıdır. Çünkü Allah’ın hükmü adalet;
    onun zıddı ise zulümdür. “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte
    onlar zâlimlerin ta kendileridir.” 588
    588 5/Mâide, 45
    • 245 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Tâğutları destekleyen, onları ölçü alan, onlara sevgi besleyen her insan,
    Allah’a ibâdet ve kulluktan vazgeçip tâğutun kulluğunu kabullenen şeytan
    askeridir. Allah’ın emirleri ve yasaklarıyla çatışan nefsi, fertleri, önderleri,
    rejimleri ve ilkeleri reddetmedikçe, hâkimiyetin yalnız Allah’a ve O’nun nizamı
    İslâm nizamına ait olduğunu tasdik etmedikçe, tevhid kulpuna yapışılamaz.
    589 Müslüman olmak için şart olan tâğutun şiddetle reddedilmesi,
    sadece sözle yeterli değildir. Ruhun derinliklerinde kasırgalaşan ve amelî
    hayatta neticeler doğuran fiilî bir red gerekir. Bunun için de tâğutla savaşmak
    lazımdır. Bu savaşın gerekleri:
    a- Allah’ın emir ve yasaklarına tâbi oluncaya kadar tâğut olan nefisle
    savaşmak,
    b- Kişisel ve toplumsal hayatımızı Allah’a döndürmemize engel olan ve
    tâğut olan cahiliyye düzenleri ve tâğutî fikir babaları ile savaşmak.
    İslâm’da emrolunan cihad, işte bu tâğutlara karşı verilmesi gerekli olan
    mücadeledir. Tâğutla çatışmak, hakkı getirmek ve bâtılı gidermek için olacağından,
    her kesimden ve her iş yapanlardan bütün mü’minler, tâğutla
    mücadele edeceklerdir. Bu, farz bir görevdir. Rabbimiz, mü’minleri tâğuta
    karşı kendi nizamının savaşçıları olarak takdim ediyor.590
    Tâğuta ve ondan yana olanlara karşı mücadele vermeyenler mü’min kalamazlar.
    Bunun içindir ki, Peygamberimiz: “Her kim (tâğuta karşı) cihad
    etmeden ve onunla mücadele (ederek Hakkı hâkim kılma) arzusunu ruhunda
    duymadan ölürse nifaktan bir şube üzerinde ölür.”591 buyurmuşlardır.
    Tâğutu kalben reddetseler dahi, fiilen onunla vuruşmayanlar, amelî
    hayatın icabı onunla anlaşma ve dostluk kurma yoluna gitmeye mecbur
    kalırlar. Bu da Allah ve tâğut dostluğunu bir araya getirmek olan nifakın
    ilk tezahürü olur. Hâlbuki Allah, tâğuta ancak kâfirlerin dostluk gösterebileceğini
    açık bir şekilde belirtmiştir.592 Müslümanlar, bugün Allah ve tâğut
    hâkimiyetini, dostluğunu bir arada yaşatmağa çalışmak gibi sonu zulmet
    ve ateş olan çıkmaz bir yolun üzerindedirler. Namazı, orucu... kabul edip,
    hatta yerine getiren niceleri, İslâm’ın asrımızın yaşayan bir toplumsal ve
    589 Bk. 2/Bakara, 256
    590 4/Nisâ, 76
    591 Sahih-i Müslim; Riyâzü's- Sâlihin, II, no: 1346
    592 Bk. 2/Bakara, 257
    • 246 •
    Ahmed Kalkan
    siyasal düzeni olmasını lüzumlu bulmayanlar, Allah ve tâğut hâkimiyetini
    bir arada tanımış oluyorlar. İslâm insanının yetiştirilmesini isteyen niceleri,
    materyalist eğitim sistemine mücadele etmeksizin rızâ göstermekle tâğut
    dostluğuna sine açıyorlar.
    Ferdî mülkiyeti, Allah’ın mülk vb. hâkimiyetini kabul eden niceleri, faiz
    düzenini zaruri görmekle, tâğut egemenliğine baş eğiyorlar. Ahlâk ve fazilet
    ölçülerinin yaşanmasını isteyen niceleri, kişisel çıkarları uğruna çeşitli
    çirkinlik ve kötülükleri yapmakla tâğut dostluğunu açığa vuruyorlar. Bütün
    bu durumlar, kendisinden râzı olundukça veya tâğuta karşı bir iman ve
    amel harbi açılmadıkça bir küfürdür.593
    Yaşadığımız toplum düzeni, fikir putlarıyla, cahiliyye örfü ve sistemleri
    ile ve sapıttırdığı öz nefsimizle, bizleri kuşatmış, tâğutu hâkim ve dost
    tanımak sapıklığı ile karşı karşıya getirmiştir. Öyle ki, fert, aile, cemiyet,
    sanat, ticaret, memuriyet, eğitim ve politika hayatının her bölümü bir kavşak
    noktası olmuştur. Bu kavşakta bir tek yol İslâm nizamına; diğer yollar
    tâğuta gidiyor: Abdullah bin Mes’ud anlatıyor: Hz. Peygamber bize bir hat
    çizdi ve sonra, “bu Allah’ın yoludur” dedi. Bu hattın sağına ve soluna da birçok
    hatlar (çizgiler) çizdi ve “bunlar, birtakım yollardır ki her biri üzerinde
    kendisine çağıran bir tâğut vardır.” buyurdu ve şu âyeti okudu: “Şüphesiz ki
    bu (İslâm) benim dosdoğru yolumdur. Ona uyun. (Tâğuta ait) yollara tâbi
    olmayın ki, sizi O’nun yolundan saptırıp parçalamasınlar. İşte Allah (tâğutun
    kötülüklerinden) sakınasınız diye size bunları emretti.” 594
    Yolların ayrılış noktasındayız: İnsan, ya tâğuta tâbi olup geçici zevkler
    peşinde koşacak; o zaman sonuç, dünyada zillet ve kullara kulluk; tâğuta
    kalben teslim olmak (iman etmek) suretiyle hevâ ve heveslerine göre yaşamanın
    sonucu âhirette de varış, cehennem olacaktır. Veya tâğutları reddedip
    Allah’a dostluk; hayatını İslâm’ın hükümlerine göre tanzim edip izzetli,
    onurlu bir hayat ve cennet: “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere
    müjde vardır. (Ey Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı
    müjdele. İşte Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl
    sahipleri de onlardır.”595 Bu iki inanç ve yaşama biçiminin dışında üçüncü
    bir durumdan söz etmek mümkün değildir!
    593 Bk. 4/Nisâ, 60
    594 6/En'âm, 153; Ali Rıza Demircan, İslâm Nizamı, Eymen Yay, c. 2, s. 41
    595 39/Zümer, 17-18
    • 247 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “İman edenler Allah yolunda savaşır; küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar.
    O halde, şeytanın dostlarıyla savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.”596
    - 9-14. Âyetler -
    عَبْدًا اذَا صَلَّ اَرَاَْيتَ انْ كَنَ عَلَ اْلُدَى ¨ اَرَاَْيتَ اَّلذِى ينْ َ
    ى© نََّ اللهَ يَ َ
     بِ لتَّقْوَى اَرَاَْيتَ انْ كَذَّبَ وََتوَلَّ اََلْ يعْلَ  مَرَ بِ اَوْ اَ
    اَرَاَْيتَ : gördün mü ¨ اَّلذِى ينْ َ : engelleyeni عَبْدًا : bir kulu صَلَّ اذَا : namaz
    kıldığı zaman اَرَاَْيتَ : gördün mü كَنَ انْ : eğer o ise اْلُدَى عَلَ : doğru yol
    üzerinde اَوْ : yahut اَمَرَ : emrettiyse لتَّقْوَى بِ : takvâyı اَرَاَْيتَ : gördün mü انْ
    كَذَّبَ : yalanladıysa وََتوَلَّ : ve yüzçevirdiyse يعْلَْ اََلْ : bilmiyor mu نََّ
     : اللهَ بِ
    Allah’ın ى©يَ َ : gördüğünü
    “Gördün mü o yasaklayanı
    Bir kulu namazdan?
    Gördün mü, ya o (kul, Peygamber) doğru yol üzerinde ise
    Ya da takvâyı emrediyorsa?
    Gördün mü, ya şu diğeri (Ebû Cehil) yalanlıyor ve yüz çeviriyorsa?
    O, Allah’ın gerçekten her şeyi görmekte olduğunu bilmiyor mu?” (96/
    Alâk, 9-14)
    Müfessirlerin çoğunluğuna göre bu âyetler Hz. Peygamber’e hitap ederek
    onun ve müminlerin Kâbe Önünde namaz kılmalarını engellemeye kalkışan
    Ebû Cehil’e karşı bir eleştiri ve uyarıdır. Ancak bunları genel anlamda
    tüm insanlık için bir uyarı olarak değerlendirmek daha uygun olur. Zira
    âyetlerin içeriği dikkate alındığında burada, belli tarihsel kişi ve olayların
    ötesine uzanılarak her dönemde görülen ve dinin sosyal hayatı iyilik, hak
    ve adâlet ilkeleri yönünde şekillendirme işlevini engellemek isteyen bütün
    596 4/Nisâ, 76
    • 248 •
    Ahmed Kalkan
    zorbaların eleştirildiği ve insanlığın onlara karşı uyarıldığı anlaşılmaktadır.
    11-12. âyetler ise, hem kendisi doğru yolda olan hem de başkalarına Allah’a
    saygılı olmayı ve sorumluluk şuuru içerisinde bulunmayı emreden bir kimsenin
    ibâdetten veya dinin emirlerini yerine getirmekten engellenmesinin
    kesinlikle yanlış ve haksız olduğunu ifade eder. 597
    9-14. Âyetlerde, Rabbine yakaran ve kulluk azmini diri tutmaya çalışan
    bir mü’mini, tehdit yoluyla bu ibâdetten men etmeye kalkışan azgın insanın
    kaba ve küstah davranışları kınanır. Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde
    hareket eden kişinin hayatı doğru yaşadığı; ona engel olmaya kalkışan kimsenin
    ise, hakkı yalanlayan ve ondan yüzçeviren zâlim biri olduğu belirtilir.
    Her insanın, Allah’ın gözetimi altında bulunduğu bildirilir.
    Kaynaklarda, Alâk sûresinin 6-19. âyetlerinin, Ebû Cehil’in veya diğer
    müşrik liderlerin, Peygamber’in (s.a.s.) namazına engel olmak istemesi
    üzerine indiği rivâyet edilir.598 Bu rivâyete göre, “namaz kılan kul”dan maksat,
    Peygamber (s.a.s.); onun namazına engel olmaya kalkışan şahıs da Ebû
    Cehil’dir.
    Fakat bu âyetlerin muhtevâsı ve mesajı, herhangi bir tarihsel olay ve
    zamanla sınırlı değildir. Tam aksine, her asırda görülen, İslâm’ın toplumsal
    hayatta söz sahibi olmasına ve sosyal hayatı şekillendirme fonksiyonuna
    karşı koyma teşebbülerinin bütünü için geçerlidir.599
    Eğer bu âyetler, rivâyetlerde anlatıldığı gibi Ebû Cehil’in veya diğer
    müşrik liderlerinin, Hz. Peygamber’in namazına engel olmak istemeleri
    nedeniyle nâzil olmuşsa, bunların ilk vahyedilen beş âyetten epey sonra inmiş
    olmaları gerekir. Nitekim âyetlerin ve sûrelere ilişkin âyet gruplarının
    iniş yıllarını gösteren kaynaklarda, bu âyetlerin, ilk olarak vahyedilen beş
    âyetten üç yıl sonra indikleri belirtilir.600 Bu tespit, tarihî gerçeklere uygun
    düşmektedir. Çünkü ilk vahiy geldiği zaman, Peygamber’le (s.a.s.) Mekke
    müşrikleri arasında ileri boyutta bir sürtüşme yaşanmamıştır. Hz. Peygam-
    597 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu, TDV Y., V/599
    598 Bk. Taberî, Câmiu’l Beyan, 30/163 vd.; İbn Kesir, Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, 7/327-328; Kurtubî, el-Câmiu li
    Ahkâmi’l Kur’an, 20/123
    599 Bk. Muhammed Esed, Kur’an Mesajı, s. 1288
    600 Bk. Mehdi Bazergân, Kur’an’ın Nüzûl Süreci, s. 129, 157
    • 249 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    ber’in kavmiyle ihtilâfı ve mücâdelesi, onları, şirki bırakıp tevhide açıkça
    dâvet etmesiyle başlamıştır. Bu da, ilk vahiyden bir hayli sonra olmuştur.
    Bu bölümü oluşturan âyetlerde, üç “eraeyte” ibâresi yer almaktadır. Eraeyte
    kelimesi,601 başına soru edatı gelmiş mâzî bir fiildir. Lafzan, “gördün
    mü?” anlamına gelen bu ibâre, “baksana, düşünsene, görüş ve fikrini söylesene,
    bak görüyor musun?” gibi anlamlara da gelebilen bir soru ifadesidir.
    Burada asıl maksat, soru sormak ve haber almak değil, azgın insanın kaba
    ve acımasız tavrına dikkat çekerek uyarıda bulunmaktır.
    “Engelleyeni gördün mü?” (96/Alâk, 9)
    Bu yüzden dokuzuncu âyet, İslâmî hayatın bütünlüğüne ve İslâm’ı din
    edinme özgürlüğüne yönelik baskı teşebbüslerine değinmekte; dine ve düşünceye
    düşman olunan yerlerde, gerçek özgürlüğün bulunmayacağı mesajını
    vermektedir.602 Ayrıca, Kur’an mesajını içerdiği bütün mânâlarıyla
    pratiğe dökmeye ve hayatı İslâmî ölçülere göre şekillendirmeye inatla karşı
    çıkan güç odaklarının, her devirde İslâm’ın aktif yapısına karşı çetin bir
    muhâlefeti nasıl örgütleyebileceklerine dikkat çekmektedir. Zira şirk zihniyeti,
    Allah’ı açıkça inkâr etmez; ama O’nun dinine hayatta yer vermek
    istemez.603
    Ey Muhammed! İnsanları Allah yolundan meneden, engelleyen, işkence
    ve eziyet eden o azgın Ebû Cehil’in yaptıklarını gördün mü, duydun mu?
    Ne kadar aklı kıt bir adamdır o! Ne çirkin bir iş yapıyor!
    Bu âyetler, Ebû Cehil ve onun gibi kıyâmete kadar namaz kılanı engellemeye
    soyunan, dini yalanlayıp ondan yüzçeviren tâğutları anlatır.604
    Azgınlığın çirkinliğinin ve onu yadırgamanın ifadesi yazı dili ile anlatılması
    imkânsız olan ifade biçiminde gâyet açıkça ortaya çıkmaktadır.
    Bu anlam ancak canlı konuşma üslûbu ile ifade edilebilir. Çünkü bu üslûp,
    anlamı hızlı ve akılda kalacak bir biçimde kısa kısa dokunuşlarla dile geti-
    601 Eraeyte fiili, sözlükte “görmek, bilmek, inanmak ve sunmak” gibi anlamlara gelen “r-e-y” kökünün
    türemiş şeklidir (Bk. Lisânu’l Arab, 14/291-301).
    602 Bu âyetteki yenhâ fiili, sözlükte “yasaklamak ve engellemek” gibi anlamlara gelen “n-h-y” kökünün
    türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l Arab, 15/343-347).
    603 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s. 24-25
    604 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 20, s. 48
    • 250 •
    Ahmed Kalkan
    rilmiştir. Bu çirkin işi gördün mü sen? Bu çirkin işi yapılırken gördün mü?
    İğrençliğe iğrençlik katılırken gördün mü sen? Çirkinliğe çirkinlik eklenirken
    gördün mü?605
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Eraeyte/gördün mü?” ifadesi,
    “Görüşün, fikrin, bilgin ne ise bana haber ver!” demek mânâsına kullanılan
    bir sorudur ki, çoğunlukla maksat gerçekten soru ve haber alma
    olmayıp sorulan duruma dikkati çekmekle bir kınama veya azarlama veya
    şaşırtma olur. Onun için yerine göre “gördün mü?”, “ne dersin?”, “söyle bakalım?”,
    “baksana ha!” diye tercüme edilebilir. Burada üç Eraeyte vardır.
    Tefsir bilginleri bunların tefsirinde birçok görüşler açıklamışlardır:
    1) Hepsinin de aynı muhâtaba, yani özel hitap ile Peygamber’e ve genel
    hitap ile tüm insanlara yönelik olduğu değerlendirildiği gibi, iki tarafın
    arasında bir muhâkeme (yargılama) veya bir hitâbet üslûbu ile topluma,
    gayr-i muayyen şahıslara hitap etmesi de olabilir ve daha mânâlıdır. Bunda
    bir azgını suçüstü halinde sakındırarak; “gördün mü? Bak şuna, kendini
    müstağnî/hiçbir şeye muhtaç olmayan saydığı için nasıl azgınlık ediyor?”
    diye kötüleyerek Peygamber’e ve dolayısıyla insanlığa bir gösterme ve teşhir
    etme vardır. Yani ey Muhammed! Yahut ey insan baksana! O engelleyen
    azgına, bir kulu namaz kıldığında. Namaz kılan bir kulu özellikle namaz
    kıldığı sırada engellemek ne büyük cür’et, ne büyük azgınlıktır! İşte bu, o
    engellemeyi kendini zengin gördüğünden dolayı yapıyor.
    Kırâetten (okumadan) bahs edilirken namaza geçilmesi onda kırâetin
    bir rükün olması ve namazın bütün ibâdetlere esas ve dinin direği bulunmasından
    dolayıdır. Ve bu gösteriyor ki bu âyetlerin inmesi namazın farz
    kılınmasından sonradır. İbn Atiyye’nin açıklamasına göre; burada namaz
    kılan bir âbid (ibâdet eden)den maksat Rasûlullah, engel olan da Ebû Cehil
    olduğunda tefsir bilginleri ihtilafa düşmemişlerdir. Ahmed, Müslim, Nesaî
    ve daha başka hadisçilerin Ebû Hureyre’den rivâyetlerinde: “Ebû Cehil,
    Rasûlullah’ı namaz kılarken görürse muhakkak boynunu çiğneyip yüzünü
    sürteceğine dair Lât ve Uzzâ’ya yemin etmiş, sonra da Rasûlullah namaz
    kılarken dediğini yapmak için varmış, fakat birdenbire arkasına dönmüş
    elleriyle korunarak çekilmiş, “ne oldu sana?” denildiğinde, onunla benim
    aramda ateşten bir hendek, bir korku ve birtakım kanatlar var, demiştir.606
    605 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an, Hikmet Y., c. 16, s. 289
    606 Buhârî, Tefsir 96/4; Müslim, Münâfikun 38; Tirmizî, Tefsir 96/1; Ahmed bin Hanbel, Müsned 1/368; 2/370
    • 251 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Rasûlullah da “Bana yaklaşsaydı melekler onu parça parça ederlerdi.”607 buyurmuş.
    Allah Teâlâ da 6. âyetten sûrenin sonuna kadar indirmiştir. Tirmizî’nin
    rivâyetinde de peygamber (s.a.s.) namaz kılarken Ebû Cehil, “Ben
    seni bundan alıkoymadım mı?”608 diyerek üzerine yürümüştür.
    Ümeyye b. Halef Selman’ı namazdan alıkordu diye Hasan’dan rivâyet
    edilen haber sahih olamaz. Çünkü Selman’ın müslüman olması, hicretten
    sonra Medine’de olduğunda ihtilaf yoktur. Eğer Selman’dan başka Bilal ve
    diğerleri gibi biri hakkında olmuş ise âyetin hükmü genel olduğu için onu
    ve benzerlerini de kapsayacağında şüphe yoktur.
    “Namaz kıldığı zaman bir kulu.” (96/Alâk, 10)
    Onuncu âyette, etkin bir özne olarak hayata katılmak ve İslâm’ı ikame
    etmek isteyen insanın, inançlı ve bilinçli tavrı ortaya konulur. İman değerine
    eren ve İslâm’ı din edinen bir insan için, hayatta her şeyden daha önemli
    olan, inancın gereğini, yani ubûdiyet görevini yerine getirmektir. Çünkü
    özgür bir hayata doğmanın tabiî sonucu ve insan olarak yaratılmanın asıl
    amacı, Allah’a ibâdettir.609 Allah’a ibâdet de en genel anlamda, İslâm’a göre
    yaşamaktır.610
    Bu âyette geçen abd kelimesi,611 insanı niteler ve onun Allah’la ilişkisini
    ifade eder. Bu yüzden abd ve abîd gibi kelimeleri, köle olarak mânâlandırmak
    doğru değildir. Çünkü böyle bir mânâlandırma, ibâdet ilişkisiyle kölelik
    ilişkisininin birbirine karışmasına neden olmakta; İslâm hakkındaki
    yanlış görüşlere de zemin hazırlamaktadır. Kölelikte, efendi ile köle arasında,
    ahlâkî, özgür ve gönüllü bir ilişki söz konusu değildir.
    Oysa ibâdet, insandan Allah’a doğru yönelen aklî, ahlâkî, özgür ve gönüllü
    bir ilişkidir. Bunun için ibâdet, “insanın, Allah’a duyduğu derin saygı,
    sevgi ve bağlılığını” dile getiren temel kavramlardan biridir.
    607 Müslim, Münâfikun 38
    608 Tirmizî, Tefsir 96/2
    609 Bk. 51/Zâriyât, 56; 2/Bakara, 21 vb.
    610 Bk. 28/Kasas, 85; 15/Hıcr, 99 vb.
    611 Abd kelimesi, sözlükte “boyun eğmek, itaat etmek, tevâzu göstermek ve kulluk etmek” gibi anlamlar
    taşıyan “a-b-d” kökünün türemiş şeklidir. İbâdet de aynı kökten gelir (bk. Lisânu’l Arab, 3/270-278).
    • 252 •
    Ahmed Kalkan
    Sallâ kelimesi612 ise, duâ, rahmet ve bereket gibi anlamlara gelir. Bu fiilin
    masdarı, salâttır.613 Salât kelimesinin Türkçedeki karşılığı da “namaz”dır.
    Namaz, İslâm’daki düzenli ibâdetlerden (ibâdât-ı mersûmeden) biridir. Namaz,
    hem insana iyi bir kişilik kazandırır, hem de sosyal hayatı İslâm’a göre
    şekillendirme fonksiyonu görür. Bu işlevinden dolayı namaz, dinin direği
    sayılmış, İslâm’ın da şiarı ve izhârı olmuştur.
    Peygamberliğin ilk yıllarında inen bu âyetlerde namazdan söz edilmesi,
    namazın o günkü Arap toplumunca bilinen ibâdetlerden biri olduğunu;
    hatta bir kısım inançlı insanların, bu geleneksel ibâdeti uyguladıklarını
    gösterir. Buna ilâveten, yine peygamberliğin ilk yıllarında inen ve bu konuyla
    ilgili olan diğer âyetlerde, namazın ne olduğu üzerinde durulmadığı;
    ancak namaz kılanların övüldüğü,614 namaz kılmayıp bu konuda ihmalkâr
    davrananların da kınandıkları görülür.615
    Bu tespitler, namazın öteden beri var olan ve o bölgede bilinen bir ibâdet
    olduğunu kanıtlar. Ayrıca Kur’an, Mekke halkının namaz uygulamasının
    olduğunu; ancak onların çoğunun bu ibâdeti, bir çeşit eğlence ve oyuna
    çevirdiklerini bildirir.616
    Şu halde namaz, öteden beri var olan,617 vahye muhâtap olmuş önceki
    toplumlardan Araplara geçen618 ve o bölgede bilinen bir ibâdetti. Ancak
    müşrik Araplar, bu ibâdetin rûhunu kaybetmişler ve ona şirk karıştırmışlardı.
    Bu yüzden namazın özü yitirilmiş, sadece şekli kalmıştı. Çünkü onlar,
    namazda Allah’la beraber çeşitli tanrıların adını anıyorlar, böylece Allah’a
    ibâdetten ziyade o putlara tapmış oluyorlardı.619 İşte Kur’an vahyinin
    Peygamber’e (s.a.s.) gönderilmesiyle birlikte, hak dinin direği olan namaz
    ibâdetine yeniden ağırlık verilmeye başlanmış, onun doğru ve son şekli
    612 Sallâ fiilinin “s-l-v” veya “s-l-e” kökünden türemiş olabileceği belirtilir (bk. Lisânu’l Arab, 14/464-469;
    el-Müfredât, s. 491).
    613 Bk. İbn Manzûr, Lisânu’l Arab, 14/464
    614 Bk. 27/Neml, 1-4; 70/Meâric, 19-25 vb.
    615 Bk. 107/Mâûn, 4-5; 75/Kıyâme, 31-32 vb.
    616 Bk. 8/Enfâl, 35
    617 Bk. 19/Meryem, 31, 35 vb.
    618 Bk. 87/A’lâ, 14-19
    619 Bk. 39/Zümer, 3
    • 253 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Peygamber’e öğretilmiş,620 Müslümanlar da bu ibâdeti devamlı ve düzenli
    olarak yerine getirmişlerdir.621
    Hiç kuşkusuz, peygamberlik dönemi boyunca namaz ibâdetinde bazı
    gelişme ve değişmeler olmuştur. Hadis kitaplarında yer alan bilgilere göre,
    beş vakit namaz, önceleri ikişer rekât olarak farz kılınmış; hicretten sonra
    ise, sabah ve akşam namazı hâriç diğerleri ikamet halinde dörde çıkarılmış,
    yolculuk durumunda da eski hali üzere iki rekât olarak bırakılmıştır.
    Nitekim bir rivâyette belirtildiğine göre namaz farz kılındığı vakit, Cebrâil,
    Peygamber’e (s.a.s.) gelip abdestin ve namazın şekillerini öğretmiş, ona beş
    vakit namazı kıldırmıştır.622 Ancak, bu rivâyette, namazın ne zaman farz
    olduğu belirtilmemiştir. Beş vakit namazın Miraç Gecesi farz kılındığını
    bildiren hadisler varsa da623 miracın kesin tarihi sâbit değildir. Daha da
    önemlisi, namazla ilgili âyetlerden büyük bir bölümünün, İsrâ ve Miraç
    Olayı’ndan önce inmiş olmasıdır.624
    Bütün bu deliller ve tarihî bilgiler birlikte değerlendirildiğinde, namazın
    çok öncelerden ve peygamberliğin başından beri uygulanan bir ibâdet
    olduğu sonucuna varılır. İslâmî gelenekte, beş vakit namazın İsrâ ve Miraç
    Gecesinde farz kılındığı,625 İsrâ ve Mirac’ın da hicretten yaklaşık altı ay
    kadar önce ve Recep ayının yirmi yedinci gecesinde vukû bulduğu kabul
    edilir.626
    Kur’an, namazın bütün mü’minler üzerine bir vecîbe olduğunu açıkça
    bildirir.627 Ancak namaz vakitlerine ve bu ibâdetle ilgili temel bilgilere işaret
    etmekle yetinir. Namazla ilgili ayrıntıları insanlara Peygamber (s.a.s.) öğretmiştir.
    Bu yüzden, namazın ayrıntıları konusunda gerçek başvuru kaynağını
    Hz. Peygamber’in uygulamaları oluşturmaktadır.
    620 Bk. Ahmed ez-Zebidî, Tecrîd-i Sarih Tercümesi, 2/278-279
    621 Hz. Muhammed’in, peygamber olmadan önceki günlerde uzlete çekilip ibâdet etmesine “günahtan
    kaçınma” anlamına gelen tehannus veya “putperestlikten uzaklaşıp tek Allah’a bağlanma mânâsına gelen
    tahannuf denir (bk. Sahih-i Buhârî, s. 24-25). Bunun için tehannus, namazın İslâm’dan önceki şekli kabul
    edilebilir (bk. Kur’an’da Allah ve İnsan, s. 140).
    622 Bk. Ebû Dâvud, Tahâre 51, Salât 2; Riyâzu’s Sâlihîn, II/280-281
    623 Bk. Ahmed ez-Zebidî, Riyâzu’s Sâlihîn, II/261-280
    624 Bk. 96/Alâk, 10; 87/A’lâ, 14-15; 35/Fâtır, 18, 29; 27/Nemnl, 2, 3; 50/Kaf, 39-40; 20/Tâhâ, 130 vb.
    625 Bk. Büyük İslâm Tarihi, I/246
    626 Bk. Büyük İslâm Tarihi, I/235
    627 Bk. 4/Nisâ, 103
    • 254 •
    Ahmed Kalkan
    Bu âyetler, insanları, namaz gibi herhangi bir dinî vecîbeyi yerine getirmekten
    alıkoymaya çalışan kimsenin, “azgın insan” statüsüne gireceği mesajını
    vermektedir. Bu mesajı çok iyi algılayan Hz. Ali, namazgâhta bayram
    namazından önce namaz kılan bazı kişileri görünce: “Ben Allah elçisi’nin
    böyle yaptığını hiç görmedim” der. Yanındakiler: “Öyleyse niçin onları
    bundan men etmiyorsun?” derler. Hz. Ali: “Baksana namaz kılan bir kulu
    engellemeye kalkışana!”628 anlamındaki âyetlerin tehdidi altına girmekten
    korktuğum için men etmiyorum”629 cevabını verir.
    Hemen belirtelim ki bu rivâyette, namazın kendisine engel olmak değil;
    namazla ilgili yanlış bir uygulamaya karşı çıkmak gerektiğinden söz edilir.
    Eğer bu rivâyet doğru ise, bundan çıkarılacak sonuç şudur: İslâm’la ilgili
    yanlış bir uygulamayı düzeltmeye çalışırken dinin aslına karşı çıkıyormuş
    gibi bir intibâ/izlenim uyandırmamak, bu gibi konularda daha duyarlı ve
    temkinli davranmak gerekir.630
    Ebû Cehil, Allah’ın kulu ve rasulü olan Muhammed’i (s.a.s.) Kâbe’de namazdan
    ve ibâdetten alıkoymak istiyor, ona işkence ve eziyet ediyor. (Ebû
    Cehil Allah’ın koruması sonucu Rasûlullah’a eziyet edemedi. Ateşten bir
    hendek, korkunç bir varlık ve kanatlar görerek korkup kaçtı.)
    “Kul”dan kasıt, öncelikle Rasûlullah’tır. Kur’ân-ı Kerim’in pek çok yerinde
    Rasûlullah’tan bu şekilde söz edilmiştir. Meselâ İsrâ sûresinde, “Eksikliklerden
    uzaktır. O ki geceleyin kulunu Mescid-i Haram’dan, çevresini
    bereketli kıldığımız Mescid-i Aksa’ya yürüttü.”631 buyurulmuştur. Kehf sûresinde
    şu şekilde ifade edilmiştir: “O Allah’a hamdolsun ki, kuluna Kitab’ı
    indirdi.”632 Cin sûresinde ise şöyledir: “Allah’ın kulu kalkıp O’na yalvarınca
    üzerine üşüştüler.”633 Bundan anlaşılıyor ki, bu ifade özel bir üsluptur. Ve
    Allah (c.c.), Kitabında Rasûlullah için kullanmıştır. Ayrıca bu âyetten şu da
    anlaşılıyor; Allah (c.c.) Rasûlullah’a risalet verdikten sonra namaz kılmasını
    öğretti. Namaz kılmanın şekli hakkında Kur’an’ın hiç bir yerinde açıklama
    628 96/Alâk, 9-10
    629 Bk. Fahreddin Râzî, et-Tefsîru’l Kebir, 32/21
    630 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s. 25-27
    631 17/İsrâ, 1
    632 18/Kehf, 1
    633 72/Cin, 19
    • 255 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    yoktur. Dolayısıyla bu da Rasûlullah’a, Kur’an’da yazılı olan vahyin dışında
    bazı tâlimatlar verildiğinin de işaretidir.634
    Salât
    Her ne hikmetse Kur’an’ın en çok vurgu yaptığı ve bir müslümanın tüm
    hayatını kuşatan temel bir ibâdet olan “salât” Türkçemize “namaz” olarak
    Farsça çevirisiyle geçmiş. Oysa ibâdet deyince akla “salât” gelir. Salât Türkçede
    sadece ölünün arkasından verilen “salâ” ve cenaze namazının kılındığı
    “musallâ” taşı ile sınırlı bir kullanıma sahip kalmış.
    Hac, Zekât, kelime-i şahâdet kelimeleri orijinallerini korumuşlar ama
    salât ve savm yerini Farsça karşılığı “namaz” ve “oruc”a terk etmiş.
    “Salât” kavram olarak “namazdan çok daha kapsamlıdır. Bunun için ha
    “namaz” olmuş ha “salât” ne fark eder diyemiyoruz. “Namazı” daha sembolik
    ve sınırlı bir ritüel olarak görüyoruz. “Salât” ise hem duayı, hem desteği
    hem de ibâdeti içine alan bir kelimedir. Rahmet, bereket anlamları da vardır.
    “Salavatullahi aleyhim” dediğiniz de “Allah’ın rahmet ve bereketi üzerlerine
    olsun” demiş oluruz. “Salât” çift yönlüdür. Sadece insan rabbine salât
    etmez. Rabbi de ona salât eder.
    “Allahumme salli alâ Muhammed” duâlarını okurken “Allahım Muhammed’e
    salât et (ona rahmet et, onu bağışla ve onu destekle) demiş oluyoruz.
    Parantez içinde yazdığımız (s.a.s.) de “Sallallâhu Aleyhi ve Sellem”in
    kısaltmasıdır. Anlamı da Allah ona rahmet etsin ve bereketler ihsan etsin
    demektir. Kur’ân-ı Kerimde salât kelimesi tüm türevleriyle birlikte 99 kez
    geçmektedir.635 Yüce Rabbimizin en çok vurgu yaptığı ibâdet salâttır. Salât
    dinin direğidir. Salât, kulun Rabbiyle iletişim hattıdır. Salât kuldan Rabbine
    634 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yay., 7/175
    635 Namaz Anlamındaki Salât (Sallâ) Kelimesi ve Türevlerini Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 99 Yerde;
    es-Salât 67 Yerde): 2/Bakara, 3, 43, 45, 83, 110, 125, 153, 157, 177, 238, 238, 277; 3/Âl-i İmrân, 39; 4/Nisâ,
    43, 77, 101, 102, 102, 102, 103, 103, 142, 162; 5/Mâide, 6, 12, 55, 58, 91, 106; 6/En’âm, 72, 92, 162; 7/A’râf,
    170; 8/enfâl, 3, 35; 9/Tevbe, 5, 11, 18, 54, 71, 84, 99, 103, 103; 10/Yûnus, 87; 11/Hûd, 87, 114; 13/Ra’d, 22;
    14/İbrâhim, 31, 37, 40; 17/isrâ, 78, 110; 19/Meryem, 31, 55, 59; 20/Tâhâ, 14, 132; 21/Enbiyâ, 73; 22/Hacc,
    35, 40, 41, 78; 23/Mü’minûn, 2, 9; 24/Nûr, 37, 41, 56, 58, 58; 27/Neml, 3; 29/Ankebût, 45, 45; 30/Rûm, 31;
    31/Lokman, 4, 17; 33/Ahzâb, 33, 43, 56, 56; 35/Fâtır, 18, 29; 42/Şûrâ, 38; 58/Mücâdele, 13; 62/Cum’a, 9,
    10; 70/Meâric, 22, 23, 34; 73/Müzzemmil, 20; 74/Müddessir, 43; 75/Kıyâme, 31; 87/A’lâ, 15; 96/Alak, 10;
    98/Beyyine, 5; 107/Mâun, 4, 5; 108/Kevser, 2. (Yukarıdaki âyetlerdeki salât kelimesi, birkaç yerde namaz
    dışında anlamda kullanılır. Duâ anlamında: 9/Tevbe, 99, 103, 103. Rahmet anlamında: 2/Bakara, 157;
    Allah’ın rahmeti, meleklerin duâsı anlamında: 33/Ahzâb, 43, 56; Rasûlullah’a salevat getirmek, duâ etmek:
    33/Ahzâb, 56; Havra veya namaz: 22/Hacc, 40)
    • 256 •
    Ahmed Kalkan
    dua ve niyaz; Rabbinden kuluna, rahmet, bereket ve inâyettir. Peygamberimiz
    döneminde “ben Müslüman oldum.” diyen herkes bu iddiasını öncelikle
    kelime-i tevhid ve salâtla izhar ederdi. Onun döneminde münâfıklar da
    dâhil olmak üzere namaz kılmayan tek bir Müslüman bile yoktu.
    Âyet-i kerime salâtın belirleyici özelliğini şu ifadelerle ortaya koyuyor:
    “Salâtı ikame edin ve müşriklerden olmayın.”636; “Sizi cehenneme sevk eden
    nedir? Musallînden/namaz kılanlardan değildik.” 637
    Neden salât bu derece önemli ve müslümanı gayr-i müslimden ayırt
    edici bir özelliğe sahip?
    İlk inen sûrede, Alâk Sûresinde baştan sona salât vurgusu yapılır. “Oku,
    Yaratan Rabbinin adıyla!” diye başlayan sûre Allah’ın insana eşsiz bağışlarından,
    ama insanın Allah’a isyanından bahseder. Sonra insanı iki gruba
    ayırır. Birisi salât eden ve takvayı emreden kuldur. Diğeri bunun karşısına
    dikilen ve “Gördün mü engelleyeni kulu namaz kılarken…” uyarısına muhatap
    olan, Allah’ın kendisini görmekte olduğunu düşünmeyen, kendi güç ve
    kuvvetine güvenip isyan eden, kısaca Allah ile irtibatını koparmış bir kişidir.
    Allah bu şımarık ve nankör kula “zebânîleri” adres gösterir. Elçisine ise:
    “O azgın ve nanköre itaat etme, secde et ve yaklaş!”638 der. İşte salât, Allah’a
    secde etmenin ve yaklaşmanın sembolüdür.
    Günümüze geldiğimiz zaman, salât kelimesi Müslümanların lügatinde
    yok, namaz ise ne anlama geldiği bilinmeden okunan dua ve âyetlerle kılınan
    sembolik ve şekilsel tekrarlara sıkıştırılmış bir ibâdet. %99’u Müslüman
    kabul edilen bir ülkenin %30’unun bile beş vakit kılmadığı bir ibâdet.
    Oysa salât, daha dar anlamıyla namaz insanlığın başlangıcından beri
    tüm peygamberlerin hatırlattığı ve insanları davet ettiği İlâhî iletişim hattı
    idi. “İşte onlar, Âdem’in ve Nuh ile birlikte taşıdıklarımızın soyundan gelen,
    Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberlerden ve İbrahim’in, İsrail’in ve
    doğru yolu gösterip, seçtiğimiz kimselerin soyundandır. Onlara Rahmân’ın
    âyetleri okunduğu zaman ağlayarak secdeye kapanırlardı. Sonra onların ar-
    636 30/Rûm, 31
    637 74/Müddessir, 42-43
    638 96/Alâk, 19
    • 257 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    dından namazı bırakan ve arzularına uyan bir nesil geldi. Bunlar da hüsrâna
    uğrayacaklardır.” 639
    Gördüğümüz gibi Yüce Rabbimiz namazı bırakan bir nesli hüsrâna uğrayacaklar
    olarak uyarıyor.
    Bu toplum içinde öyle birileri çıkabiliyor ki halkın gözünün içine baka
    baka: “Okulda öğrencilere namaz kıldırıyorlar, ya da kılınmasına göz yumuyorlar!”;
    “Yok mu buna bir dur diyecek, hadlerini bildirecek, namaz yerine
    onlara bale öğretecek birileri…” diye bas bas bağırıyorlar.
    Kur’an’ın ifadesiyle “Salât” insanları ahlâksızlıklardan ve kötülüklerden
    alıkor. “Sana vahyolunan kitabı oku! Namazı kıl. Çünkü namaz, ahlâksızlıktan
    ve kötülükten alıkor. Elbette Allah’ın zikri/kitabı en büyüktür. Allah,
    yaptıklarınızı bilir.” 640
    Öğrencilerin ahlâklı ve temiz olmasını içlerine sindiremeyen hâinler,
    Allah’ın her emrine karşı gelmeyi ve savaş açmayı kendilerine ilke edinmişlerdir.
    Yoksa örnek gösterilmesi gereken davranışları bir günah gibi ne diye
    zumlayıp dursunlar?!641
    Bilelim ki namazı engelleyen herkes ve her şey tâğuttur. Takvâyı engelleyen,
    Allah kullarının müttakî bir hayat yaşamalarına mâni olan, Allah
    kullarının Allah’ın istediği gibi bir hayat yaşamalarını engelleyen, Allah’ın
    yasalarını uygulamak isteyen, Allah’ın istediği gibi giyinmek, Allah’ın istediği
    gibi okumak isteyen Allah kullarına yasaklar koyan herkes tâğuttur.
    Bakıyoruz bugün Allah kullarının namazlarını neler engelliyor? Kimler
    engelliyor? Müslümanların namazını çek, senet derdi engelliyor, dükkân,
    tezgâh engelliyor, çok kazanma derdi engelliyor, müşteri engelliyor, diploma,
    doktora derdi engelliyor, meslek engelliyor, oyun engelliyor, televizyon
    engelliyor, müdür engelliyor, âmir engelliyor, patron engelliyor, baba engelliyor,
    ana engelliyor, arkadaş engelliyor, engelliyor, engelliyor… Bilelim
    ki bunların hepsi tâğuuttur. Kimileri Ebû Cehil gibi bizzat kendi elleriyle
    engeller, kimileri iş programını, ders programını namaz vaktine denk getirerek
    engeller. Kimileri kendilerine kulluğu Allah’a kulluğa denk tutarak
    639 19/Meryem, 58-59
    640 29/Ankebût, 45
    641 Şaban Piriş, Gördün mü Engelleyeni Öğrencileri Namaz Kılmaktan? Haber Vaktim, 2008-01-28
    • 258 •
    Ahmed Kalkan
    “vazife kutsaldır, görev ânında namazı terk etseniz de fark etmez, bu iş de
    ibâdettir” diyerek kendilerine hizmet adına engeller. Namazdan söz etmeyen,
    namaz eğitimi vermeyen ders proğramı da, çocuklarını namaz konusunda
    bilgilendirmeyen ebeveyn de bilelim ki tâğuttur bu âyeti kerimeye
    göre. 642
    “Salât” kelimesi, Arapçada genellikle “duâ” mânâsına kullanılır. Ayrıca
    “sallâ” fiili, “salveynini hareket ettirdi” manasına gelir ki; -rükû ve sücudda
    yaptığımız gibi- beli bükmek sûretiyle salveyn denilen oylukların başındaki
    iki tümsek kemiği hareket ettirmek demek olur. Salât kelimesinin “salâ”
    kökünden türediği, bunun da “patlama”, “parlama” ve “tutuşma” anlamına
    geldiği şeklinde bir başka görüş daha vardır. Salât kelimesi Kur’an’da doksan
    dokuz yerde geçer.
    Terim anlamda “salât”; İslâm dininin temel rükünlerinden biri olan,
    Allah tarafından emredilip Rasûlullah tarafından ayrıntılı olarak ve fiilen
    gösterilen namaz ibâdetinin adı olarak kullanılır.
    Namaz; fiilî bir duâ ve niyaz, eyleme dönüşmüş bir tevhid, Allah’ın huzurunda
    huşû ve hudû dolu bir boyun eğiş ve Allah’ın düşmanlarına karşı
    nefret dolu bir kıyam ve başkaldırıdır. Allah’ı tekbir ederken tâğut’u tekfir
    etmek, Rabbimiz’in “â’lâ” (yüce) ve “azim” (büyük) ismini eğilerek ve yere
    kapanarak tekrar etmek sûretiyle O’na bağlılığımızı ifâde ederken, kendisinden
    korkulmasını ve emrine râm olunmasını isteyen sahte ilâhlara karşı
    savaş ilân etmek için konulmuş İlâhî bir farîzadır. Allah’tan başka ilâh olmadığını,
    büyüklük sıfatının yalnızca O’na ait olduğunu, hamd, şükür ve
    övgünün sadece O’na yapılacağını, ibâdet edilmeye ve yardım dilenmeye
    lâyık yegâne ilâhın âlemlerin meliki ve mâliki Allah olduğunu ilân eden bir
    savaş bildirisidir namaz. Mihrab’da -harb meydanında- okunan bir bildiri
    ve bir patlamadır namaz. Tüm tâğîlere (Allah’a isyan edip haddi aşanlara),
    cebbar (zorba) ve müstekbir (böbürlenen)lere, şeytana ve azgınlaşan nefsimizin
    hevâsına, kalplere vesvese veren Hannâs’a karşı amansız bir patlama
    ve nefret ilânı. Bir ahd ü misak. Allah’tan başkasına kulluk etmeyeceğimize,
    itaatte bulunmayacağımıza, O’ndan başka hiç kimseden yardım dilemeyeceğimize,
    Allah’ın hakkını gasbeden, O’na kafa tutan fâcir (isyancı) ve zorbaları
    alaşağı edip terk edeceğimize dair Allah’la yapılan İlâhî bir sözleşme.
    642 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 20, s. 50-51
    • 259 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Namaz, Allah adına yapılan bir kıyâm, hudû dolu bir rükû, tezellül dolu
    bir secde... Allah için kıyâm! Küfrün ve şirkin her türlüsüne, tapınmanın ve
    bağlılıkların her çeşidine, nefsin ve şeytanın tüm istek ve arzularına karşı
    Allah adına kıyâm! Karşılarında saygıyla el-pençe divan durulmasını isteyen
    yeryüzünün hâkim ve müstekbirlerine karşı kıyâm! Sonra... Kahhâr ve
    Cebbâr olan Rabbül-âlemin’in huzurunda huşû ve tevazû hisleriyle dolu bir
    baş eğiş; rükû’... O’nun büyüklüğü, azameti ve yüceliği karşısında haşyetle
    yere kapanıp hamd ile tesbih ve tenzih etmek; secde...
    Kalbî bir yöneliş ve şuurlu bir hatırlama; tezekkür... Günahlarından ve
    isyanlarından dolayı kesin bir pişmanlık duyuş; tevbe ve istiğfar... Yalvarmak,
    yakarmak, samimiyetle ve iç çekerek duâ etmek...
    Namaz, bunlardan biri değil; hepsi... Tekbir, ta’zim, zikir, tesbih, tahmid,
    istiğfar, tevbe, tazarru, teevvüh, inâbe, ihbât, kunut, huşû, tevazû, temekkün,
    tenâdüm ve duâ... Bütün bunlar, namazın bir parçası, özelliği veya
    ögesi.
    İslâm, insanın yalnızca Allah’a kulluk etmek için yaratıldığını beyan
    eder ve onu Allah’ın varlığını ve birliğini tanımaya çağırır. Kur’an’ın tevhid’den
    sonra ikinci çağrısı namazdır. Çünkü namaz; dinin direği ve olmazsa
    olmaz kuralıdır. Namaz; imanla küfür arasında bir perdedir ve amellerin
    en faziletlisidir. Namaz; cennetin anahtarı; mü’minin mi’racı ve alâmet-i
    fârikasıdır.
    Bu yüzdendir ki; “namazı ikame edin” emri, Kur’an-ı Kerim’de en sık
    tekrarlanan emirlerdendir. Kur’an, sadece bu ifâde ile değil; “Allah’ı tekbir
    edin”, “O’nu hamd ile tesbih edin”, “O’na duâ edin”, “O’nun için kıyâm edin”,
    “rükû edin”, “secde edin” gibi ifâdelerle de sürekli namazı emreder ve hatırlatır.
    Zira namazda; duâ, zikir, hamd, tesbih, tekbir, tevbe, istiğfar gibi
    kalbî ve lisanî ibâdetler bulunduğu gibi; kıyâm, rükû, sücûd ve kuûd gibi
    fiilî ibâdetler de yer alır.
    Namaz; iftitah tekbirinden selâm’a kadar bir dizi bedenî, fikrî, lisanî ve
    kalbî ibâdet seramonisi olup tüm ibâdetlerden ögeler taşıyan bir sentezdir:
    Namaz öncesinde yapılan hazırlıklar, namaz eylemi ile doğrudan alâkalı
    olup, namazın hakkıyla edâ edilebilmesine ortam hazırlar. Eğer bu hazırlıklar
    eksik ve şuursuz olursa, namazın da eksik ve huşûdan yoksun olma
    • 260 •
    Ahmed Kalkan
    tehlikesi vardır. Şu halde, namaza hazırlanan bir mü’min; abdest, örtünme,
    kıble’ye yöneliş, tebettül ve niyet konularında oldukça titiz olmalıdır. Böylece
    kılacağı namaz; tekbiriyle, başlangıç duâlarıyla, şeytandan Allah’a sığınıp
    okumaya ve düşünmeye başlayacağı Kur’an âyetleriyle, tesbihiyle, tenzihiyle,
    rükû ve secdeleriyle tam bir tevhid eylemi olacaktır. O, yalnızca Allah’ı
    büyük tanıyacak, sadece O’na kulluk edip, sadece O’ndan yardım dileyecek,
    yalnız ve yalnız O’nun karşısında el-pençe divan durup O’nun karşısında
    eğilecek ve yere kapanacaktır. Bütün bunlar; iman ettiği tevhid akîdesinin
    teoriden pratiğe aktarılmasından ibârettir.
    Şuurla ve huşû ile kılınan böyle bir namazın, mü’min üzerinde elbette
    çok önemli etkileri olacaktır. İşte bu namaz; mü’mini ruhen yüceltecek,
    onu maddî ve manevî kir ve paslardan arındıracak, fahşâ ve münkerden
    alıkoyacak, nefsin ve şeytanın esaretinden kurtaracak, kibir, gurur ve bencillikten
    uzaklaştıracaktır. Namaz; mü’minin kalbini pekiştirir, ona kuvvet
    ve metanet kazandırır. Namaz; ömür boyu tekrarlanan bir sabır eğitimidir.
    Namaz; mü’mini gerçek özgürlüğüne kavuşturan bir rûhî inkılâptır.
    Namaz sadece kişiyi değil; toplumu da baştan ayağa değiştiren, tevhide
    doğru geliştiren bir ibâdettir. O ferdî bir inkılâp olduğu kadar sosyal bir
    inkılâptır da. Günde beş kez cemaat namazlarıyla bir araya gelen dünyevî
    ve maddî endişelerden uzaklaşarak aynı manevî atmosferi teneffüs eden
    mü’minler topluluğu; sürekli birbiriyle yardımlaşarak, birbirinden güç ve
    kuvvet alarak, birbirine hakkı ve sabrı tavsiye ederek, hep iyiye doğru ilerleyerek
    tevhidî çizgide bütünleşir. Camiler, mü’minlerin eğitim ve öğretimini,
    birlik ve dayanışmasını, istişare ve organizasyonunu sağlayan mekânlardır.
    İslâmî hayâtın mihveridir.
    Ezanlar bir inkılâp çağrısı olarak algılandığı zaman, namazlar bir tevhid
    eylemi olarak hakkıyla ikame edildiği zaman, cami ve cemaatler gerçek
    fonksiyonunu icra ettiği zaman; işte o zaman İslâm ümmeti yeniden dirilecek,
    mü’minler felâh bulacaktır.643
    Namazlar dirilmedikçe, ölü canlara ruh üflenmeyecektir. Canlanmak
    için, diriliş, uyanış ve ayağa kalkmak için namazı ikame etmek/ayakta tutmak
    şarttır.
    643 Geniş bilgi için bk. Abdullah Yıldız, Namaz Bir Tevhid Eylemi, Pınar Y.
    • 261 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “Gördün mü? Ya o, doğru yol üzerindeyse,” (96/Alâk, 11)
    On birinci âyet, Allah’ın gösterdiği yolu izleyen insanın, doğru bir yaşayış
    içinde olduğunu bildirir. Bu gerçek, âyette kullanılan hüdâ kelimesi
    ile dile getirilir. Hüdâ kelimesi,644 “Allah’ın merhamete dayalı hidâyeti ve
    insana âyetler gönderip onu doğru yola sevk etmesi” anlamına gelir. Çünkü
    Allah, merhamete dayalı rehberliğini ifade etmek için hüdâ sözcüğünü
    seçmiş,645 insanın kendi istek ve seçeneğiyle doğru yolu bulup hidâyete ermesini
    de, aynı kökten gelen ihtidâ kelimesi ile dile getirmiştir.646
    Allah, insana âyetleriyle doğru yolu gösterir. O’nun âyetlerini tasdik
    edip iman eden ve gösterdiği yolu izleyen insan hidâyete erer. Allah’ın âyetlerini
    yalanlayıp doğru istikamete yönelmeyen kimse de, Kur’an’la gösterilen
    yoldan yoldan sapmış olur. Bunun için hüdâ kavramı, insan açısından
    hayatî bir önem taşır.
    Bu âyet, iman etmiş bir insanın, İslâm’ı ciddiye alıp onun ilke ve değerlerinden
    tâviz vermeden yaşaması gerektiği mesajını verir. Ayrıca zor
    şartlara rağmen, İslâm’ı yaşama ve yaşatma amacıyla sarf edilen çabaların,
    Allah tarafından minnetle karşılanıp ödüllendirileceği müjdesini de içerir.
    647 İslâm’ı ciddiye almak ve bireysel olarak yaşamak önemlidir; ama yeterli
    değildir. Ayrıca onu hayata taşıyıp insanlar arası ilişkileri düzenleyen
    dinamik ve sosyal bir nizam haline getirmek de gerekir. Çünkü Peygamber
    (s.a.s.) sadece duyurucu değil, aynı zamanda buyurucudur.648
    “Hiç o hidâyet üzere midir diye geldi mi aklına?: Zımnen: Bir kez olsun
    önyargısız bakmak aklına gelmedi mi?
    Ey Ebû Cehil! Allah için namaz kılan ve yalnızca O’na ibâdet eden Muhammed’in
    doğru yolda olmadığına inandığın için ona işkence etmek istiyorsun.
    Peki ya o kul, doğru yolu bulmuş ise o zaman senin halin ne olur?
    Muhammed’in getirdiklerini iyi düşün! Nefsine uyma!
    644 Hüdâ kelimesi, sözlükte irşâd etmek ve yol göstermek gibi anlamlara gelen “h-d-y” kökünün türemiş
    şeklidir (bk. Lisânu’l Arab, 15/353-360).
    645 Bk. 92/Leyl, 12; 53/Necm, 23; 39/Zümer, 23; 20/Tâhâ, 123 vb.
    646 Bk. 10/Yûnus, 108; 17/İsrâ, 15; 20/Tâhâ, 135 vb.
    647 Bk. 76/İnsan, 22
    648 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s. 27
    • 262 •
    Ahmed Kalkan
    Taberî diyor ki: “Söyle bakalım şâyet, namaz kılması engellenen Muhammed,
    Rabbine namaz kılarken doğru yol üzere ise veya kendisini namazdan
    engelleyene, Allah’tan korkmasını ve azabından çekinmesini emrediyor
    ise, Muhammed’in namaz kılmasına engel olmaya çalışan Ebû Cehil
    de Muhammed’e gönderilen gerçeği yalanlıyor ve ona sırt çevirip onu
    tasdik etmiyorsa durum ne olacaktır?”649 Söyle bakalım, o kul ya doğru yolda
    giden, Allah’ın hidâyetine tabi olan, hayatını Allah’tan gelen vahiyle düzenleyen
    veya Allah’a karşı gelmekten sakınmayı buyuran bir kimse ise.650
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Baksana. Yani bak, gör,
    düşün bil de haber ver, bakalım ne dersin? “Ya o kul doğru yolda olur, yahut
    kötülüklerden sakınmayı emrederse”. Bu şart cümlesi olduğu için cevabı
    hazfedilmiştir. Emera, kâne fiillerindeki gizli zamirler “abd=(kul)a da, yasaklayana
    da ait olabilir. Ve ona göre hitabı da onun karşılığına yönelik olur.
    Kula ait olduğu takdirde hitap, yasaklayana çevrilmekle telvin edilmiş olur
    ki bu daha nüktelidir. Mânâ şu olur: “Düşünsene! Ey namaz kılan bir kulu
    alıkoyan azgın insan! Eğer o kul hidâyet, doğruluk, hak üzere gitse yahut
    onunla beraber daha yükselerek diğerlerine de takvâ ile Allah’tan korkup
    fenalıktan sakınmakla emretse ne olur? Fena mı olur? Sen onu Allah’ın iyi,
    kötü her şeyi gördüğünü bilmez de senin yasağını dinler mi sanıyorsun?”
    Zamir yasaklayana ait olduğu takdirde ise hitap, yine önceki üsluba uygun
    olarak kula yönelik olup mânâ şu olur: “Ey o okumakla emredilip de namaz
    kılan kul! Ey Muhammed! O namazdan alıkoyan bu azgın insanı gördün
    ha, şimdi şunu bir düşün: Eğer öyle azgınlık etmeyip de hak ve hidâyet üzere
    gitse yahut namazdan alıkoyacağına Allah korkusu ile korunmayı emretse
    ne iyi olurdu. O hâlâ Allah’ın görüyor olduğunu bilmedi değil mi?”651
    “Yahut takvâyı emrettiyse?” (96/Alâk, 12)
    Eğer o kul insanları Allah’ın emir ve yasaklarını yerine getirmeye çağıran
    biri ise o zaman halin ne olur bir düşünsene!?
    Bir düşün bakalım ne dersin şu namaz kılan ve onun namaz kılmasını
    engellemek için karşısına dikilen kimse, doğru yolu izleseler ya da takvâyı
    emretseler, fena mı olur. Sonra o kul kendisi doğru yolu izleyip takvâyı em-
    649 İbn Cerir et-Taberi, Tefsir, Hisar Y., 9/173
    650 Ali Küçük, Alâk Sûresi Tefsiri.
    651 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Yayınları: 9/330-331
    • 263 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    rederek insanlara kötülüğü yasak etse fena mı olur? Bir de yaptığı çirkin işe
    daha da çirkinini eklerse ne dersin?652
    İşte bu yüzden on ikinci âyette, İslâm’ı, hayatın sosyal ve dinamik nizamı
    haline getirmenin, en kısa formülü verilir. Bu formülün merkezî elemanlarını
    emera ve takvâ kelimeleri oluşturur. Âyetteki emera sözcüğü,653
    daha çok “her alanda etkili ve yetkili olan kişi veya otorite”yi ifade eder. Bunun
    için ulu’l emr terkibi, öncelikle “iktidar ve yönetim/kamu işlerini yönetenler”
    anlamına gelir. O zaman bu âyet, İslâmî etkinliğin, bireysel alanla
    sınırlı kalmayıp ayrıca sosyal alanı da kapsadığına işaret eder.
    İslâm, Mekke döneminde devlet olarak değil; din olarak vardı. Peygamber
    (s.a.s.) de bu dönemde, dinin hükümlerini tebliğ eden bir elçiydi; henüz
    bağımsız bir toplumun devlet yöneticisi konumuna gelmemişti. Ama Hz.
    Muhammed’in (s.a.s.) peygamberliği, sadece ahlâkî ve uhrevî bir içerikle
    sınırlı değildi; onun misyonu bir o kadar da dünyevî, hukukî, askerî ve siyasiydi.
    Nitekim, İslâm’ın doğuş sürecinin, daha sonra egemen bir devlet
    haline geliş süreci olarak tamamlanmış olması, değinilen tespiti doğrulamaktadır.
    Kur’an’ın nüzul sırasına göre ilk kez bu âyette yer alan takvâ kelimesi654
    her ne kadar sözlükte “korkmak, sakınmak, bir tehlikeden veya zarardan bir
    şey aracılığı ile korunmak” gibi anlamlara gelse de,655 Kur’an’da bu kelime,
    “sıradan bir korku”yu belirtmek için değil; “Allah’a karşı sorumluluk bilinci
    içinde olmayı ve O’na derin bir saygı duyma”yı ifade etmek için kullanılır.
    Kur’an vahyinin ilk yıllarında inen âyetlerde, takvâ kelimesinin daha çok
    müşriklere karşı Allah’ın âhiretteki azâbından korkmaları ve çekinmeleri
    bağlamında kullanıldığı,656 fakat daha sonra inen âyetlerde bu kelimenin
    652 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
    653 Emera fiili, sözlükte “buyurma, yaratma, çoğalma, bir şeyin yapılmasını isteme, iş ve durum” gibi
    anlamlar taşıyan “e-m-r” kökünün türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l Arab, 4/26-34). “E-m-r” kökünün
    kullanıldığı âyetler incelendiğinde bu sözcüğün, ayrıca şu anlamlara geldiği de görülür: danışma ve fikir
    belirtme (bk. 3/Âl-i İmrân, 154; 7/A’râf, 110); Tedbir/işi sıkı tutma (bk. 9/Tevbe, 50); Sorumluluk (bk. 65/
    Talâk, 9); Otorite (bk. 4/Nisâ, 59, 83);Bölünme, çekişme ve tartışma (bk. 23/Mü’minûn, 53; 20/Tâhâ, 62;
    azap (bk. 11/Hûd, 43, 44, 82); Hüküm (bk. 65/Talâk, 5); Ölüm (bk. 57/Hadîd, 14); Kıyâmet (bk. 16/Nahl,
    1); Takdîr ve kazâ (bk. 10/Yûnus, 3; 13/Ra’d, 2).
    654 Takvâ kelimesi, sözlükte “korkmak, sakınmak, koruyup himaye etmek” gibi anlamlar taşıyan “v-k-y” (bk.
    Lisânu’l Arab,, 15/401-402) veya “güç ve kuvvet” anlamlarına gelen “k-v-y” (bk. İnsanlık ve Sevgi Dini, s.
    14) kökünün türemiş şeklidir.
    655 Bk. Râğıb el-İsfehanî, Müfredât, s. 881
    656 Bk. 96/Alâk12; 91/Şems, 8; 92/Leyl, 5; 53/Necm, 32 vb.
    • 264 •
    Ahmed Kalkan
    anlam sahasının giderek genişlediği ve sonunda takvâ kavramına, “Allah’a
    saygı duymak, sahih inanç ve sâlih amelle O’nun azâbından korunmak” anlamının
    yüklendiği görülür.657
    Çünkü, Kur’an’da ibâdetlerin rûhu, yapılan işlerin asıl cevheri ve bütün
    İslâmî hükümlerin tek gâyesi olarak geçen kavram, takvâdır.658 Bunun için
    Kur’an’da takvâ, herhangi bir tehlikeden değil, Allah’ın azâbından ve insanı
    bu azâba sürükleyecek “günahlardan sakınma” anlamına gelir. Öyleyse
    takvâ, helâlden sakınmak değil, haramdan ve haram olma şüphesi taşıyan
    şeylerden uzak durmaktır. Allah’ın mubah saydığı ve insanlara helâl kıldığı
    şeyleri ter etmenin bir erdem olmadığı, bu tür davranışların takvâ sayılamayacağı,
    Kur’an ve Sünnette açıkça belirtilmiştir.659
    Kur’an’da takvâ ile ilgili âyetler incelendiğinde, onun: “Ebedî azaptan
    korunmak için Allah’a şeksiz olarak inanmak ve şirkten sakınmak”;660 “büyük
    günahları işlemekten, küçük günahlarda da ısrar etmekten sakınıp
    farzları yerine getirmek”;661 “kalbi Hak’tan alıkoyacak her şeyden uzaklaşmak,
    tam bir samimiyetle Allah’a bağlanmak”662 gibi üç mertebesinin olduğu
    görülür. Takvâ, başarı ve kurtuluş vesilesi,663 Allah katında makbul
    insan olma mazhariyeti664 ve İslâm’da üstünlük ölçüsüdür.665 O, dinin canı,
    dindarlığın rûhu, Kur’an’ın rehberliğinin gâyesi, bütün ahlâkî tâlimlerin de
    özüdür. Zira takvâ, câhiliye gibi saygısızlığı, küstahlığı ve barbarlığı değil,
    aksine ağır başlılığı ve uygarlığı ifade eden bir güzellik ve kibarlık erdemidir.
    666 İslâm’ı, Allah’ın istediği, Elçisinin gösterdiği ölçüler içinde yaşamaktır.
    Eğer takvâdan maksat bu olmasaydı, takvâ bir kemâl ve kurtuluş yolu
    sayılmazdı. İnsanın, sürekli Allah’a karşı sorumluluk bilinci içinde hareket
    etmesi, sahih takvâ göstergesidir. Allah, hiçbir muttakî eylemi geçersiz kılmayacak,
    tam aksine büyük bir minnet ve ödülle karşılayacak; gelecek de,
    Allah’a karşı sorumluluk bilinci taşıyan kimselerin olacaktır.667
    657 Bk. 7/A’râf, 26; 2/Bakara, 197, 237; 48/Feth, 26; 9/Tevbe, 108-109 vb.
    658 Bk. 5/Mâide, 93; 16/Nahl, 90
    659 Bk. 5/Mâide, 87; Zebidî, S. Buhârî Tecrîd-i Sarîh Tercümesi, 11/253
    660 Bk. 48/Feth, 26
    661 Bk. 5/Mâide, 93; 7/A’râf, 16
    662 Bk. 3/Âl-i İmrân, 102
    663 Bk. 7/A’râf, 128; 11/Hûd, 49 vb.
    664 Bk. 5/Mâide, 27; 16/Nahl, 128
    665 Bk. 49/Hucurât, 13
    666 Bk. 2/Bakara, 189, 206; 48/Feth, 26
    667 Bk. 7/A’râf, 128; 11/Hûd, 49; 20/Tâhâ, 132 vb.; Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s.
    • 265 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “Yahut da, çağırmakta mıdır diye sorumluluğa?” Yahut da, çağırmakta:
    Buradaki emr’in “buyruk ve tâlimat” anlamına gelmediği açıktır; zira sahibi
    âmir makamında değildir. Emr, tıpkı el-emr bi’l-ma’rûf’taki gibi bir öneri ve
    dâvet ifade eder. Yahut da, çağırmakta mıdır diye sorumluluğa?: Yani, ibâdeti
    engelleyen, hidâyeti engellemiş ve sorumsuzluğa çağırmış olur.
    Takvâ: Kök mânâsı, “biri diğerine zarar veren iki şey arasına engel koyarak
    zarar göreni zarar verenden korumak” demektir. “İtteka bi-terasihî/
    kalkanıyla kendini korudu, sakındı” denilir. Bir sahâbî savaşın en şiddetli
    ânında Allah Rasûlü’nün ardına sığınarak korunduklarını “ittekaynâ
    bi-Rasûlillâh” cümlesiyle dile getirir. Hz. Peygamber takvâyı şöyle açıklar:
    “Birbirinize haset etmeyin! Kendiniz almak istemediğiniz halde diğerini zarara
    sokmak için bir malı methedip fiyatını arttırma yarışına kalkışmayın!
    Birbirinize buğzetmeyin! Birbirinize yüzçevirip arka dönmeyin! Sizden bazılarınız
    diğer bazılarınız üzerine alış-verişe girişmesin! Ey Allah’ın kulları,
    kardeş olun! Müslüman müslümanın kardeşidir. Müslüman müslümana
    zulmetmez. Yardıma muhtaç olduğu zaman da onu yalnız ve yardımsız bırakmaz.
    Onu hor ve hakir görmez. Takvâ işte budur/buradadır.” Rasûlullah:
    “Takvâ işte buradadır” sözünü üç defa tekrarladı ve her seferinde eliyle göğsünü
    gösterdi.668 Bu hadis ekonomik, sosyal, ahlâkî, itikadî ve siyasal her
    alanda tavsiyeler içermektedir. Nebî, bunların tümünü takvâ başlığı altında
    ele alabilmektedir. Bu da bizi “insanı sorumlu hareket etmeye götüren sorumluluk
    bilinci” tarifine ulaştırır.669
    “Gördün mü, ya şu diğeri (Ebû Cehil) yalanlıyor ve yüz çeviriyorsa?”
    (96/Alâk, 13)
    On üçüncü âyet, inkâra tutkun, kibir ve inatla dolu bir mizacın, İslâm’a
    karşı takındığı kaba ve ham tavrı dile getirir. İnkârcı ve inatçı insanın bu
    tipik tavrı, âyette yer alan iki temel kavramla açıklanır. Bunlardan ilki kezzebe
    kelimesidir.670
    28-29
    668 Müslim, Birr 32
    669 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Y., s. 1263
    670 Kezzebe fiili, sözlükte “yalanlamak” anlamına gelen “k-z-b” kökünün türemiş şeklidir (bk. Lisânu’l Arab,
    I/704-711).
    • 266 •
    Ahmed Kalkan
    Bu sözcük, yalanladı, gerçek olan bir sözün veya haberin, gerçek olmadığını
    söyledi gibi anlamlara gelir.671
    Yalan, “asılsız, gerçeğe uymayan ve başkalarını kandırmak için söylenen
    sözdür.” Hak önünde hisle davranmak, halkı kandırmak ve haksızlığı
    hak diye göstermektir. İkincisi ise, “Haktan, hakikatten yüz çevirdi ve uzaklaştı”
    anlamına gelen tevellâ kelimesidir.672
    İnkârın nüvesi ve en tipi tezâhürü, tekzipte yani hakkı yalanlamada görülür.
    Çünkü tekzip, Allah’ın âyetlerini ve nimetlerini, Peygamber’in (s.a.s.)
    getirdiği haberleri yalanlamak; vahye yalanla müdâhale etmek, bütün ahlâkî
    ve hukukî kuralları yok saymaktır. Tekzibin altında yatan asıl illet ise
    kibirdir. Kibirli insan, iyi ile kötüyü ayırt edemez, Allah’ın lutfettiği nimetleri
    ve takvâ sahibi bir mü’minin îfâ ettiği iyi hizmetleri göremez; yaptığı
    kötü işler için de Allah’tan bağış dileyemez. O, kör bir saplantı içinde kalıp
    sayısız felâketlere sebebiyet verir.
    Bu âyette, İslâm inancına ve insana karşı girişilen özel saldırganlığa;
    inkâr ve şirk zihniyetinin, İslâm’a önyargılı yaklaştığına işaret edilir. Ayrıca
    hâkim güçlerin her asırda İslâm’a karşı duydukları kinin, çağların beşiğinde
    sürüp gideceğine de dikkat çekilir. İnsanın dünyadaki tavrının, Hakk’a ve
    halka husûmet değil, ahlâkî dürüstlük ve doğruluk içinde hayatını idâme
    ettirmek olması gerektiği mesajı verilir.673
    “O, Allah’ın gerçekten her şeyi görmekte olduğunu bilmiyor mu?” (96/
    Alâk, 14)
    On dördüncü âyet, insanın her an Allah’ın gözetimi altında olduğunu
    bildirir. Kur’an’da Allah’ın herkesi görüp her şeyi gözetimi altında bulundurduğunu
    belirtmek için kullanılan kavramlardan biri de bu âyette yer
    alan yerâ fiilidir. Bu sözcük; “görür ve bilir” anlamına gelir;674 Kur’an’da da
    çeşitli sîgalarda Allah’a nisbet edilir.675 Allah; kör, sağır ve âciz değildir. O,
    671 Bk. M. İsmail İbrahim, Mu’cemu’l Elfâzı ve’l A’lâmi’l Kur’âniyye, s. 449
    672 Tevellâ fiili, sözlükte “yüz çevirmek ve geri dönmek” gibi anlamlar taşıyan “v-l-y” kökünün türemiş
    şeklidir (Bk. El-Kamusu’l Muhît, s. 1209).
    673 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s. 29
    674 Kur’an’da yer alan ve Allah’ın her şeyi gördüğünü belirten diğer kelimeler: Basîr (bk. 25/Furkan, 29),
    nezara (bk. 7/A’râf, 129), ayn ve a’yundür (bk. 20/Tâhâ, 33; 52/Tûr, 48).
    675 Bk. 96/Alâk, 14; 20/Tâhâ, 46; 26/Şuarâ, 118 vb.
    • 267 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    insanları görür, sözlerini işitir, ne maksatla ve nasıl iş yaptıklarını da bilir.
    Çünkü değişmezlik ve erişilmezlik vasfının tek sahibi Allah’tır.
    Kur’an, kendi vahyediliş düzeni içinde ele alınıp incelendiği zaman,
    onun insan ve hayat gerçeğini dikkate aldığı görülür. O, inkârcı insanın
    hiç kimsenin kendisini görmediği varsayımı içinde hareket ettiğini bildirerek676
    gerçekçi bir tespitte bulunur. İnkârcı insan, kimseye karşı sorumlu
    olmadığını sanır, sahip olduğu sınırlı bilgi, geçici servet ve yalancı şöhret
    gibi sebeplerle üstünlük vehmine kapılır. Boş gururundan dolayı da kendi
    vehmine ters düşen bütün hakikatleri inkâr eder.677 İşte bundan dolayı,
    Kur’an’ın nüzul sırası itibarıyla Allah isminin ilk olarak geçtiği bu âyette,
    insana öncelikle O’nun gözetimi altında olduğu gerçeği bildirilir. Bu âyette
    yer alan Allah ismi, vahiy dilinin en yüksek mânâlı kelimesidir.
    Genel kabule göre Allah ismi, herhangi bir kökten türemiş değildir. Allah’ın
    yüce zâtına ait özel ismidir. Bunun için O’ndan başka hiçbir varlığa
    Allah ismi verilmez. “…Hiç, ismi O’nunla birlikte anılmaya değer bir başkasını
    tanıyor musun?”678 anlamındaki âyet, Allah adını taşıyan başka bir
    varlık olmadığını; “Hiçbir şey O’na benzemez.”679 meâlindeki âyet de, O’nun
    benzeri hiçbir varlığın bulunmadığını bildirir. Allah benzersizdir; hiçbir
    şey O’na benzemez ve O’nunla mukayese edilemez.680
    Allah isminin, dil yönünden kendine özgü başka özellikleri de vardır.
    Bunlardan en önemlisi, Allah isminin ikil/tensiye ve çoğul/cemî şeklinin
    olmayışıdır. Yüce Yaratıcı’nın tek olduğunu ifade ettiği için bu ismin, hep
    tekil/müfret şekli kullanılmıştır.
    Allah, vahiy dilinin en yüksek mânâlı tek ismidir. O, varlık ve oluşun
    tamamına hâkimdir. Kur’an O’nu, aşkınlık, yakınlık ve yetkinlik ifade eden
    kavramlarla tanıtır.681 Bunun için Allah, Kur’an’ın anlattığı ve tanıttığı gibidir.
    676 Bk. 90/Beled, 7
    677 Bk. 96/Alâk, 6-7; 40/Mü’min, 82-83
    678 19/Meryem, 65
    679 42/Şûrâ, 11
    680 Bk. 112/İhlâs, 4
    681 Bk. 43/Zuhruf, 84-85; 50/Kaf, 16; 2/Bakara, 186 vb.
    • 268 •
    Ahmed Kalkan
    Kur’an’ın temel amacı, insana, her şeyin merkezinde Allah düşüncesinin
    yer aldığı bir dünya görüşü kazandırıp onu tevhid inancına ve muktedir
    ulûhiyet anlayışına ulaştırmaktır. Bunu için Kur’an, daha işin başında insana,
    Allah’ın her şeyi gördüğü gerçeğini hatırlatmıştır. Çünkü İslâm inancının,
    yaşanan bir realite olarak insan hayatına girmesi, insanın öncelikle bu
    gerçeği kavramasına ve onun gereğini yerine getirmesine bağlıdır. Peygamber’in
    (s.a.s.), Kur’an’ın lafzına ve rûhuna sâdık kalarak ihsân, Allah’ı görüyormuş
    gibi O’na ibâdet etmendir; her ne kadar sen O’nu görmüyorsan da
    O, seni görür.”682 anlamında tanımlanması, değinilen tespitin doğruluğunu
    ortaya koymaktadır. Bilgiler, akla ve vahye uygun davranışlarla gündelik
    hayata aktarabilirse, insana faydalı olur. Bu da bilgi değerinin, doğru inanç
    ve iyi işlerle bütünleşmesi sonucu gerçekleşebilir. Zaten, hakikat bilgisine
    dayalı yüksek seviyede bir fikir geleneği de ancak böyle oluşur.
    Sonuç olarak bu âyet, görme vasfından mahrum olmanın, muktedir
    ulûhiyet anlayışına gölge düşüreceğine işaret eder; Kur’an’ı, tefekkürün;
    İslâm’ı da hayatın dışında tutanların, kurtuluşa ve kemâle eremeyecekleri
    mesajını verir.683
    “Ama (ey muhâtap!) Baksana şu engel olmaya kalkışana,
    İbâdete kalkan bir kula!
    (Ve sen, ey ibâdete engel olan!) Hiç o hidâyet üzere midir diye geldi mi
    aklına?
    Yahut da, çağırmakta mıdır diye sorumluluğa?
    Düşündün mü hiç: Eğer o hakikati yalanlasa ve sırt dönmüş olsa Allah’a,
    Kendisini bilmez mi ki, Allah görür mutlaka.” (96/Alâk, 9-14)
    “Namaza/ibâdete kalkan bir kula!” Bir insanı meşgul ederek ibâdetten
    alıkoymak da bu kapsama girer. Burada namaza engel olmaktan amaç, dinin
    sosyal hayata görünür kılınmasına engel olmaktır. Bununla amaçlanan
    sosyal hayatı Allah’tan koparmaktır. Allah’tan kopmuş bir sosyal hayat an-
    682 Bk. Ahmed ez-Zibidî, Riyâzu’s Sâlihîn, I/58
    683 Fahrettin Yıldız, Tefsir Notları 1, basılmamış çalışma, s. 30-31
    • 269 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    lam ve ahlâktan da kopmuş olacaktır. Hangi çağda yaşanırsa yaşansın, bunun
    adı “Ebû Cehillik”tir.684
    “Gördün mü? Ya yalanlayıp yüz çevirdiyse” (96/Alâk, 13)
    Muhammed’i (s.a.s.) ve getirdiği Kur’an ve sünneti yalanlayan, imandan
    yüz çeviren kimselerin yaptıklarını gördünüz mü? Duydunuz mu?
    İşte burada da daha önceki bölümün sonundaki gibi üstü kapalı tehdit
    gelmektedir:685
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Gördün mü?” Bunda da
    iki yorum ihtimali vardır ve peygambere hitap olduğuna göre şöyle demek
    olur: “Baksana yahut gördün ya ey Muhammed! Sen doğru olduğun, hakkı
    söylediğin halde eğer o namazdan alıkoyan azgın yalanlıyor, inanmıyor ve
    (öyle yalanlamakla, imansızlıkla) haktan yüz çeviriyor, tersine gidiyorsa iyi
    mi olur? (Namazı) yasaklayan azgına hitap olduğuna göre de şöyle demek
    olur: “Baksana, ey o kulu namazdan alıkoyan azgın! Eğer o kul senin yasaklamanı
    dinleyip hakkı yalanlarsa, namaz kılmayıp tersine hareket ederse iyi
    mi olur?”686
    “Allah’ın gördüğünü bilmiyor mu?” (96/Alâk, 14)
    Ebû Cehil ve onun gibi olanlar bilmiyorlar mı ki Allah onların yaptıklarından
    haberdardır, onları mutlaka hesaba çekecektir.
    Taberî diyor ki: “Muhammed’i namaz kılarak Rabbine ibâdet etmekten
    engelleyen Ebû Cehil, Allah’ın kendisini gördüğünü bilmiyor mu? Onun
    kıskıvrak yakalamasından ve cezalandırmasından korkmaz mı?”687
    Öyle anlaşılıyor ki, burada her insaflı insan muhâtap kabul edilmiştir.
    Onlara şöyle sorulmaktadır: Allah’a ibâdet eden kullara engel olan o kişinin
    hareketini gördünüz mü? İnsanları Allah’tan korkutan, onların kötü işlerine
    engel olmaya çalışan kulun doğru yolda olmadığını ne biliyorsun? Bu
    kişi Hak’kı yalanlayarak ona karşı koymakta ve onu yalanlamaktadır. Bu ne
    biçim bir harekettir? Bu kul (Rasûlullah) iyi işler yapmaktadır. Diğeri ise
    684 M. İslamoğlu, Hayat Kitabı Kur’an, Gerekçeli Meal-Tefsir, Düşün Y., s. 1279
    685 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
    686 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., 9/331
    687 İbn Cerir et-Taberi-Tefsir, Hisar Yayınları: 9/173
    • 270 •
    Ahmed Kalkan
    Hakkı yalanlayarak yüz çevirmektedir. Burada zâlimin zulmünü ve mazlumun
    mazlûmiyetini Allah’ın gördüğü belirtilerek şu sonuca varılmıştır:
    Zâlim cezalandırılacak ve zulme uğrayana da yardım edilecektir.688
    Allah onu yalanlamasını ve doğru yoldan yüz çevirmesini görmektedir.
    Doğru yolu izleyen, takvâyı emreden mü’min kulun namaz kılmasını
    engellerken onu görmektedir. Görüyor ve bu görmenin elbette bir neticesi
    vardır. Bu,sert ve şiddetli bir ifade ile tam zamanında yapılmış bir tehdiddir.
    689
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Allah’ın her şeyi mutlaka
    gördüğünü bilmez mi? Sonra kendisine varılacak olan Allah mutlaka doğruyu
    da, eğriyi de, iyiyi de, kötüyü de hepsini görür ve herkesin ameline
    göre cezasını verir. Bu “e lem ya’lem” ifadesinin zamiri de “E raeyte” hitabının
    karşılığına ait olarak bir bakıma “Abd”e bir bakıma da yasaklayana
    işaret eder. Hitap, yasaklayana olduğu durumda zamir, “Abd”e işaret ederek
    istifham-ı inkârî (olumsuz soru) olarak: “O kul Allah’ın her şeyi gördüğünü
    bilir. Senin yasaklamanı dinlemez ey azgın!” demek olur. Hitap, peygambere
    olduğu durumda da zamir, yasaklayana işaret edip istifham-ı takdirî
    (cevabı ikrar ettirmek için soru sorma) olarak: “O azgın hâlâ bilmedi mi?
    Hâlâ bilmediyse bilsin ki Allah her iki takdirde de hepsini görüp duruyor
    ey Muhammed!” demek olur. Ve ikisinde de o azgına tehdidi ifade eder.
    “Keşşaf ’ın dediği gibi iki şartın ikisinde de cevabı yapmak câiz olsa bile
    sözün başlangıç cümlesi olması daha uygundur.690
    Baksana! Şu namaz kıldığı zaman, (Allah’ın) kulunu engelleyene…
    Ne dersin? Ya o (namaz kılan) kul, gerçekten dosdoğru yolda ise veya
    takvâyı, Allah’a karşı hata etmekten sakınmayı emrediyorsa?
    Ne dersin? Ya da bu (adam), hakkı yalanlıyor ve ona sırtını dönüyorsa?
    O (adam, yaptıklarını) Allah’ın gördüğünü hiç bilmiyor mu? (96/Alâk,
    9-14)
    688 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Yayınları: 7/176
    689 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
    690 Zemahşeri, Keşşaf: 4/271; Elmalılı M. Hamdi Yazır, a.g.e., 9/331
    • 271 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Hal böyleyken şimdi: “Sen, namaz kılan kulu bundan men edeni gördün
    mü?”
    Sen şu namaz kılan bir kulu bundan engellemeye çalışanı, namaza engel
    koyanı, namazdan nehy edeni gördün mü? Bir baksana şu Allah kulunun
    namazına engel olmaya çalışıp, onunla namaz arasına barikatlar koymaya
    sa’y edene. Bu âyetler de Ebû Cehil ve onun gibi kıyâmete kadar namaz
    kılanı engellemeye soyunan, dini yalanlayıp ondan yüz çeviren tâğutları
    anlatır.
    “Söyle bakalım, ya o kul doğru yolda giden veya Allah’a karşı gelmekten
    sakınmayı buyuran bir kimse ise.”
    Söyle bakalım, o kul ya doğru yolda giden, Allah’ın hidâyetine tâbi olan,
    hayatını Allah’tan gelen vahiyle düzenleyen veya Allah’a karşı gelmekten
    sakınmayı buyuran bir kimse ise. Yani o kul Allah’ın koruması altına giren,
    Allah’la yol bulan, hayatını Allah’a sorarak yaşayan birisiyse. Takvâyı yaşayan,
    takvâyı emreden birisiyse. Böyle hayatını Allah adına yaşayan, Allah’ın
    istediği şekilde yaşayan bir kulu namazdan engellemeye çalışanı gördün
    mü?
    “Gördün mü bu adam yalanlayıp yüz çeviren bir kimse ise.”
    Allah’ı, Allah’ın dinini, Allah’ın hayat programını, Allah’tan gelen
    âyetleri yalanlayan, yalan sayan, yok farz eden ve de O’ndan yüz çeviren,
    O’nunla ilgilenmeyen, O’ndan habersiz bir hayat yaşayan kişiyi görmedin
    mi? Kendisini, kendi bilgisini, kendi hevâ ve heveslerini putlaştırıp o istikamette
    kendisine bir hayat programı çizerek burnunun doğrultusuna gideni.
    “Onu namaz kılmaktan men eden, bunu yaparken Allah’ın her şeyi
    görmekte olduğunu bilmez mi?”
    Allah kulunu namazdan engelleyen bu ahmak bilmiyor mu ki, Allah
    her şeyi görmekte ve bilmektedir. Ey peygamberim ve ey peygamber yolunun
    yolcuları, şu namaz kılanı nehy edene, şu namazla bedensel bir kulluk
    icrâ eden kişiye engeller koymaya çalışarak onu namazdan, Allah’a kulluktan
    alıkoymaya çalışan şu alçağa bir baksana! Bir baksanıza! Görmüyor
    musunuz bu namaz düşmanını? Tanımıyor musunuz onu? Anlayamadınız
    mı onları? Ne dersin bu konuda? Ne düşünüyorsunuz bu hususta? Ya o hi•
    272 •
    Ahmed Kalkan
    dâyette ise! Ya o kişi gerçekten imanının gereği olarak kılıyorsa bu namazı!
    Ne biliyorsunuz, ya gerçekten Allah için yaşıyorsa bu adam hayatını? Be
    alçak Ebû Cehil! Be alçak Ebû Cehil yolunun yolcuları! Be alçak tâğut ve
    benzerleri! Sizler bunu engelliyorsunuz ama hiç düşünmüyor musunuz? O
    takvâyı emretmiyor mu? O takvâyı yaşamıyor mu? O, imanından dolayı
    namaz kılmıyor mu? O, imanının gereği olarak örtünmüyor mu? Nasıl ve
    ne hakla engelliyorsunuz onu?
    Namaz kılan, Müslümanca bir hayat yaşamaya çalışan, Allah’a kulluğunun
    gereğini yerine getirmek üzere başını örten, takvâ gereği bir kılık-kıyafete
    bürünen Müslümanı, “yok efendim bu takvâ gereği örtünmüyor, Müslümanlık
    gereği örtünmüyor. Siyasal bir düşünceyle örtünüyor, siyasal bir
    simge olarak örtünüyor” diye mahkûm etmeye ne hakkınız var? Nereden
    biliyorsunuz onun takvâ gereği, Allah’a kulluk gereği olarak bunları yapmadığını?
    Haydi, öyle kolaysa siz de örtünsenize! İnanmayan birisinin bunları
    yapması mümkün mü? Bunu bilmiyor musunuz?
    Burada namazı engelleyenler anlatılıyor. Namazı engelleyenlerin Ebû
    Cehil olduğu, tâğut olduğu anlatılıyor. Bilelim ki namazı engelleyen herkes
    ve her şey tâğuttur. Takvâyı engelleyen, Allah kullarının Allah’ın istediği
    gibi bir hayat yaşamalarını engelleyen, Allah kullarını, Allah’ın, Kitabında
    istediği bir hayatı yaşamaktan engelleyen, Allah’ın yasalarını uygulamak
    isteyen, Allah’ın istediği gibi giyinmek, Allah’ın istediği gibi okumak isteyen
    kimselere yasaklar koyan herkes tâğuttur.
    Peki, kim engeller namazı? Ne engeller namazı? Bakıyoruz bugün Allah
    kullarının namazlarını neler engelliyor? Kimler engelliyor?
    Müslümanların namazını çek, senet, borç derdi engelliyor. Dükkân,
    tezgâh engelliyor. Çok kazanma derdi, müşteri engelliyor, diploma, doktora
    derdi, meslek, oyun, televizyon, müdür, âmir, patron, baba, ana, arkadaş
    engelliyor. Bilelim ki bunların hepsi tâğuttur. Namazı engelleyen herkes ve
    her şey tâğuttur. Kimileri Ebû Cehil gibi bizzat kendi elleriyle engeller;
    kimileri iş programını, ders programını namaz vaktine denk getirerek
    engeller. Kimileri kendilerine kulluğu Allah’a kulluğa denk tutarak, “vazife
    (askerlik, eğitim vb.) kutsaldır, göreviniz için iş ânında namazı terk
    etseniz de fark etmez” diyerek kendilerine hizmet adına engeller.
    • 273 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Herhangi bir programın namaz vaktine denk getirilerek namazın engellenmesi
    de tâğutluktur. Namaz vaktine denk getirilen ve Müslümanların
    namazlarını engelleyen her program tâğuttur. Eğitim, namaz vaktine denk
    getirilir. Aslında namazlar, hayatın yapı taşlarıdır. Hayatı Allah namazla
    doldurup belirlemiş. Namazla belirlenen hayat içinde uykuya yemeğe,
    okuyup yazmaya, gerekli tüm şeylere zaman ayırmamıza izin veriyor. Ama
    bütün bunlar namaza göre ayarlanacak. Yani önce namaz, sonra namazdan
    arta kalan zamanda da bunlar yapılacak. Çünkü yaratılış amacımız namaz
    ve benzeri ibâdetlerdir, Allah’a kulluktur.691
    Biz bu dünyaya seçim ve geçim için değil; imtihan için geldik. Kulluk
    yapmak için yaratıldık. Hayatımız hep namazdaki gibi Allah’ın koyduğu
    kurallara göre değerlenmeli. Her ânımızı namazdaki gibi kulluk bilinciyle
    geçirmeliyiz. Namazdan, ibâdet arta kalan zamanlarımızı meşrû dünyevî işlere
    ayırmalıyız. O işleri yaparken de namazdaki bilinci oralara taşımalıyız.
    Namaz aralarını namazdan aldığımız mesajla doldurmalıyız. Namazı kılıp
    namazdan kurtulmak değil; namazla kurtulmak şiarımız olmalı. Tahsildara
    vergi verir gibi değil; Allah’la diyaloga geçer gibi kılmalıyız namazlarımızı.
    Başka neler engeller namazı? Tefrikalar, dedikodular engeller. Gıybetler,
    oyunlar, eğlenceler engeller. Meselâ öyle bir eğitim sistemi uygulanıyor
    ki, baştan sona namaza karşı, vahyi reddeden bir anlayış(sızlık).. Bu eğitim
    sisteminden geçen çocuklar tevhidin, namazın adını bile duymuyorlar. Onlara
    namaz eğitimi vermek, onlara namazı anlatmak şöyle dursun, namazın
    kokusunu bile hissettirmezler. Namaz kılanlar alaya alınır, engellenir,
    ama sonra da “Namazı biz serbest bıraktık, onu engelleyen mi var?” derler.
    Hem namaz eğitimi vermez, imansız, kitapsız, namazsız insan yetiştirirler,
    hem de arkasından “isterseniz kılın, sizi bundan engelleyen mi var?” derler.
    “Namaz kılan var da biz onlara kim karışıyor?” derler. Peki, nasıl kılsın bu
    çocuk namazı? Niye kılsın? Hem insanları putperest yapmaya çalışacaksınız,
    müşrik vatandaş yetiştireceksiniz, dini doğru tanıtmayacak, namazı
    benimsetmeyeceksiniz, imana ve namaza giden tüm yolları tıkayacaksınız,
    hem de kişinin namaz kılmasını bekleyeceksiniz; olacak şey midir bu?
    691 Bk. 51/Zâriyât, 56
    • 274 •
    Ahmed Kalkan
    Meselâ sen evde çocuklarının namazına engel oluyor ve sabah namazına
    kaldırmıyorsan veya onlara namazı öğretmeyerek, namaz eğitimi vermeyerek
    engelliyorsan, namazın önündeki engelleri kaldırmıyorsan, bu
    durumda çocuk namazsız olur elbette. İşte namazın önündeki engelleri
    kaldırmayan, çocuklarını namaz konusunda bilgilendirip yönlendirmeyen
    ebeveyn de bilsin ki, bu âyet-i kerimeye göre tâğuttur. Allah diyor ki: “Ama
    bundan vazgeçmezse, andolsun ki, onu perçeminden, yalancı ve günahkâr
    perçeminden cehenneme sürükleriz. O zaman, kafadarlarını çağırsın, Biz de
    zebânîleri çağıracağız. Ey doğru yolda olan! Sakın ona uyma; sen secde et,
    Rabbine yaklaş.” 692
    Böyle yapanlar, böyle yaşayanlar, bu şekilde namaza engel olanlar, namaz
    kılanları, Allah’a kul olmaya çalışanları engellemeye çalışanlar eğer
    buna bir son vermezlerse, eğer bu tavırlarından vazgeçip Allah’la savaşmayı
    bırakmazlarsa, mü’minlerin namazlarını engellemeye devam ederlerse, bu
    Ebû Cehiller, bu çağdaş tâğutlar Müslümanları takvâyı ve namazı uygulamaktan
    alıkoymayı sürdürecek olurlarsa, andolsun ki Biz onu ve onun
    gibileri alınlarından tutup sürükleyeceğiz. O yalancı, o günahkâr perçemlerinden
    tutup yerden yere vuracak ve rezil rüsvay edeceğiz onları. Onlar
    o zaman tüm güçlerini, tüm dostlarını, tüm avenelerini, tüm bakanlarını,
    dekanlarını, tüm askerlerini çağırsalar da Biz yapacağımızı yaparız. Onlar
    yandaşlarını çağırsınlar, biz de Zebânîlerimizi çağırırız.
    Aslında namaz; Allah Teâlâ’yı övme, tesbih etme, O’na yakarma, O’nun
    hakkı olan ibâdeti edâ etme, O’ndan rahmet ve hidâyet istemedir. İslâm’ın
    emrettiği namaz en mükemmel unsurlardan oluşmuştur. Zira namaz müslümana,
    vücut ve elbise temizliği ile Allah’ın huzuruna çıkmak için hazırlanılmasını
    zorunlu tutar. Sonra (müşlüman) “Allahu Ekber” sözüyle sırf
    Allah için her şeyden sıyrılarak namaza giriş yapar. Öyle ki bu söz başkalarından
    özgür/bağımsız olmak, yücelik, kudret ve kuvvetin sadece Allah’a
    ait olduğunu ifade etmek anlamına gelmektedir. İnsan; kıyam, rükû, secde,
    oturuş gibi namazın rükûnlarından herhangi birini yaparken bu cümleyi
    tekrar eder. Her rekâtın başında, hamd’in âlemlerin Rabbi Allah’a ait olduğunu
    beiirten, sadece kendisine boyun eğip ibâdet etme, rahmet, hidâyet ve
    yardımı yalnız O’ndan istemeyi öğreten Fâtiha sûresini okur. Her rekâtta,
    Allah’ın büyük ve yüce ismini tesbih ederek rükû ve secde eder.
    692 96/Alâk, 15-19
    • 275 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Kur’an namaza çok büyük önem vermiş, onu iman ve takvânın ayrılmaz
    unsurlarından kabul etmiştir. “Namazlarında huşû sahibi olup Allah’a
    saygılı olan mü’minler felâha, umdukları hayra, kurtuluşa erişmiştir.”693
    Kur’an, namazı; hastalık, cihad ve savaş durumunda bile olunsa; her şart
    ve durumda, belli vakitlerde edâ edilmesi zorunlu bir görev ve farz olarak
    nitelemiştir.
    Birçok âyette; ahlâkî, rûhî ve sosyal açıdan namazın ulaştırdığı büyük
    sonuçlara dikkat çekilmiştir. Şu âyetlerde olduğu gibi:
    “Ey iman edenler, sabır ve namazla (Allah’tan) yardım isteyin, muhakkak
    ki Allah, sabredenlerle beraberdir.” 694
    “O Kitab’da sana vahyedileni oku ve namazı da kıl. Çünkü namaz, kötü
    ve iğrenç şeylerden men eder. Elbette Allah’ı anmak (zikir, namaz ve Kur’an),
    en büyüktür (en önemli ibâdettir). Allah ne yaptığınızı bilir.” 695
    Allah, Peygamber’e (s.a.s.), başına gelen sıkıntılara karşı, namaz vesilesiyle
    mücadele etmesini emretmiştir. Şu an konumuzu teşkil eden Alâk
    sûresindeki son âyet de bu türdendir. Zira âyet, Peygamber’in (ve tüm
    mü’minlerin) “engelleyici azgına” boyun eğmemesini, Allah’a secde edip
    O’na yaklaşmasını emretmiştir ki, bu emredilen şeylerde güven ve gönül
    huzuru bulunabilir ancak.
    Kuşku yok ki iman, zikir ve huşû ile kılınan namaz; namaz dosdoğru
    kılanın ancak Allah’ı ve O’nun azametini düşünmesini sağlar. Sonuçta
    O’nun nefsi her lürlü korku ve endişeden kurtulur, gönül huzuru ve mânevî
    kuvvet hisseder. Böylece namazı ikame edenin gözünde dünyanın bütün
    büyük işleri değersizleşir. Allah’tan başka büyük, güçlü, kendisine zarar
    veya fayda verecek bir kimseyi görmez. Sonra; içi ve dışı, sözü ve pratiği
    çeliştiğinde nifak ve yalana bulaşmaktan hayâ eder. An be an Allah’ın huzurunda
    durmak için hazırlandığında; Kur’an’ın belirttiği gibi çirkin işlerden
    (fahşâ) ve kötülüklerden (münker) uzak durur,696 hırs ve cimrilik huylarından
    temizlenir,697 gerçek anlamda saygıdeğer, erdemli niteliklerle süslenir.
    693 23/Mü'm'inun, 1-2
    694 2/Bakara, 153
    695 29/Ankebût, 45
    696 29/Ankebût, 45
    697 70/Meâric 19, 34
    • 276 •
    Ahmed Kalkan
    Buna göre şöyle denilmesi uygun düşmektedir: Sahibini çirkin ve yasak
    işlerden alıkoymayan; O’nu erdemli ahlâkla süsleyip sâlih amel işlemeye
    yöneltmeyen namaz sahih/sağlıklı olamaz. Bu durumu, Peygamber’den
    (s.a.s.) rivâyet edilen birçok hadis ifade etmektedir: “Kimin namazı, kendisini
    çirkin ve yasak işlerden alıkoymuyorsa onun namazı yoktur.”
    “Kimin namazı, kendisini çirkin ve yasak işlerden alıkoymuyorsa namaz,
    onun ancak Allah’tan uzaklığını arttırır.”
    “Namaza itaat etmeyenin namazı yoktur. Namaza itaat etmek ise; namazın
    kişiyi çirkin ve yasak işlerden alıkoymasıdır.” 698
    “O, Allah’ın gerçekten her şeyi görmekte olduğunu bilmiyor mu?” (96/
    Alâk, 14)
    Allah’ın Görmesi
    Bu âyetteki ifadenin ilk kez geçmesi dolayısıyla diyoruz ki; Kur’an görme
    ve işitme eylemlerinin Allah’a nispet edildiği birçok âyeti içermekledir.
    Bu eylemlerin nasıllığı konusunda ve buna benzer hususlarda en doğru
    görüş, ilk İslâmî dönemin (ashâbın ve sonraki iki neslin) görüşüdür. Bu
    görüş; (Allah’a nispet edilen eylemlerin) niteliği/keyfiyeti hakkında derine
    dalmayıp, bu konu etrafında tartışma ve cedele girmemek; yaratmış olduğu
    varlıklara benzemekten Yüce Allah’ı tenzih etmek ve Şûra 11. âyette yer
    alan “Hiç bir şey O’nun gibi değildir” âyetine dikkat çimektir. Kastedilenin
    böyle olması itibarıyla Aziz ve Celil Allah, (kendisini) sonsuz ilim, herşeyi
    kuşatma, her şeye güç yetirme, evren ve evrenin içerisindeki varlıklara tam
    hükümranlık, orada tam tasarruf etme ve benzeri bütün kemal sıfatlarıyla
    vasıflanmıştır. Şûra sûresinde belirtileri ayetleri düşünen/inceleyen bir
    kimse bu açıklamanın kuvvetli bir biçimde desteklendiğini görecektir:
    “…O’na benzer hiç bir şey yoktur. O İşitendir, görendir. Göklerin ve yerin
    anahtarları O’nundıır. Dilediğine rızkı açar ve kısar, O her şeyi bilendir.” 699
    698 İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-Hadis, Ekin Y., 1/24-28
    699 42/Şûrâ, 11-12; İzzet Derveze, et-Tefsiru’l-hadis, Ekin Y., 1/28-29
    • 277 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    - 15-19. Âyetler -
    ِنيَةَ  دَِيه سَنَدْعُ الزَّ بَ  صِيَةٍ كَذَِبةٍ خَاطِئَةٍ فَلْيَدْعُ نَ  لنَّاصِيَةِ نَ  عَا بِ لْ ينْتَهِ لنَسْفَ ¹ كََّ لئِ نْ
    بْ» كََّ لاَ تطِعْهُ وَا جْ سُدْ وَاقْتَ ِ
    كََّ : hayır, hayır ¹ ينْتَهِ لْ لئِ نْ : eğer o, son vermeyecek olursa لنَسْفَعَا : elbette,
    tutup sürükleyeceğiz لنَّاصِيَةِ بِ : alnından صِيَةٍ  كَذَِبةٍ نَ : alnından yalancı خَاطِئَةٍ
    : ve günahkâr فَلْيَدْعُ : o halde çağırsın دَِيه نَ : derneğini سَنَدْعُ : Biz de
    çağırıveririz ِنيَةَ  الزَّ بَ : zebânîleri كََّ : hayır, hayır لاَ تطِعْهُ : ona itaat etme
    وَا جْ سُدْ : secde et بِْ» وَاق تَْ ve yaklaş
    “Hayır, hayır! Eğer vazgeçmezse, derhal onu alnından (perçeminden) yakalarız
    (cehenneme sürükleriz).
    O yalancı ve günahkâr alından.
    O, hemen gidip meclisini (kendi taraftarlarını) çağırsın.
    Biz de zebânîleri çağıracağız.
    Hayır, hayır; ona uyup itaat etme! (Allah’a) Secde et ve (yalnızca O’na)
    yaklaş!” (96/Alâk, 15-19)
    “Perçeminden yakalayacağız” sözü mecâzî bir ifade olup “Onu tutup
    cehenneme atacağız, yüzünü kara çıkaracağız, yüzünü damgalayacağız, alçaltacağız”
    gibi değişik şekillerde açıklanmıştır.700 Kendini kendine yeterli
    gördüğü için azgınlık eden ve Allah’ın kullarının ibâdet etmelerine, dinin
    emirlerini yerine getirmelerine engel olan kişinin, imtihan gereği bir süre
    veya dünya hayatı boyunca serbest bırakılsa da sonunda bir gün gelip yakasına
    yapışılacağı, hak ettiği cezayı göreceği bildirilmektedir.
    Âyette bu cezanın dünyada mı yoksa âhirette mi verileceğine dair bir
    açıklama yapılmadığına göre her ikisini de kapsadığı düşünülebilir. Nitekim
    Ebû Cehil ve benzerleri müslümanlar karşısındaki yenilgileri ve tüke-
    700 Bk. Fahreddin Râzî, 32/23
    • 278 •
    Ahmed Kalkan
    nişleriyle bu dünyada cezalarını görmüşlerdir; ayrıca âhirette de cezalandırılacakları
    birçok âyette haber verilmektedir. 701 “Onu alnından (perçeminden)
    yakalarız.” Bu âyette geçen “nesfean” kelimesinin kökü olan sefaa’nın
    şiddetli bir şekilde çekmek ve vurmak anlamına geldiği de söylenmiştir ki,
    mutlaka onun yüzüne, alnına vuracağız (tokatlayacağız), demektir. Yani yakalanacağı
    vakit aynı zamanda ona vurulacak, sonra da cehenneme doğru
    çekilip sürüklenecektir.702 “Lenesfe’an” kelimesinin mânâsı andolsun, Biz
    onun perçemini yakalarız, onu zelil ederiz demektir. Bazıları “Biz Kıyâmet
    Günü’nde onu yakasından tutar, başını ayaklarıyla beraber bağlar, onu kütük
    haline getirip cehenneme atarız demektir” demiştir. Nitekim bir âyette:
    “Mücrimler simalarından tanınır da alnının saçlarından ve ayaklarından
    yakalanırlar”703 denilmiştir.
    Alın, azgın ve kibirli bir insanın yukarı diktiği en yüksek ve şerefli organıdır.
    Başın yukardan en ön tarafına nâsıye denir ki yakalayıp yere çarpmaya
    elverişli olan organ bu organdır, bu kısımdır. Belki o anda, akrabalarından
    ve arkadaşlarından kendisine kuvvet ve güç katan kimseleri imdadına
    çağırmak bu kişinin aklından geçebilir. “O zaman gitsin de taraftarlarını çağırsın.
    Biz ise evet biz Zebânîleri çağıracağız.” Katı ve şiddetli zebânîleri çağıracağız.
    O halde savaşın sonucu bellidir. O alnındaki perçeminden tutulup
    yere çarpılan günahkârlar, yalancılar kendi askerlerini, meclisini, siyasi ve
    ekonomik güçlerinin hepsini yardımına çağırsa bile fayda vermez. “Meclis,
    kongre, parlamento, kurultay, taraftar” diye çevirebileceğimiz “nâdî” kelimesi
    “bir konuda istişare etmek üzere toplanmak” anlamına gelen “nedve”
    kökünden türemiş olup mecliste, kurultayda bir araya gelen heyeti ifade
    eder. Câhiliye döneminde Mekke’de bu tür toplantıların yapıldığı yere “Dâru’n-
    nedve” denilirdi. “Zebânîler” diye çevirdiğimiz “zebânîye” kelimesi ise
    “itmek, savmak” anlamına gelen “zeben” kelimesinden türemiş çoğul bir
    isim olup azap meleklerini ifade eder. Dinî terim olarak, iri yapılı, katı, sert
    melekler anlamında kullanılmaktadır. Gerçi “melek” denilince, zarif, yumuşak,
    merhametli, güvenli ve nuranî olan varlık akla gelir. Ancak unutmamak
    gerekir ki, melekler aldıkları emirleri, yüklendikleri programları
    aynen uygularlar ve hiçbir sûretle Cenâb-ı Hakk’a isyan etmezler. O bakımdan
    Cehennem’de görevlendirilen meleklere yükletilen program ve verilen
    701 Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez, Prof. Dr. Sabrettin
    Gümüş, Kur’an Yolu, V/599
    702 İmam Kurtubi, el-Câmiu li-Ahkâmi’l-Kur’an, Buruc Y., 19/224-225.
    703 55/Rahmân, 41
    • 279 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    görevler daha değişik bir anlam arzetmekte ve onlara başka görünümler
    vermektedir.704 “Ey iman edenler! Kendinizi ve ehlinizi/ailenizi, yakıtı insanlar
    ve taşlar olan ateşten koruyun. Onun başında, acımasız, güçlü, Allah’ın
    kendilerine emrettiğine karşı gelmeyen ve emredildiklerini yapan melekler
    vardır.” 705
    Rivâyete göre Rasûlullah (s.a.s.) İbrahim’in (a.s.) makamında namaz
    kılarken Ebû Cehil “Ben sana namaz kılma demedim mi!” diyerek onu tehdit
    edip engellemek istemiş, Hz. Peygamber de ona sert bir şekilde karşılık
    vermiş ve onu kovmuştu. Belki de Rasûlullah’ın Ebû Cehil’in boğazından
    tutup “Vay başına geleceklere” dediği olay budur. Ebû Cehil ise, “Sen beni
    ne ile tehdit ediyorsun? Vallahi ben bu vadide adamları en çok olan kimseyim”
    demiş, bunun üzerine bu âyetler inmiştir.706 Allah Teâlâ, “O hemen
    meclisini, taraftarlarını çağırsın, Biz de zebânîleri çağıracağız” buyurarak
    Hz. Peygamber’e meydan okuyan Ebû Cehil’in aczini ortaya koymuştur.
    Nitekim Ebû Cehil bu âyetleri dinlediği halde kötü niyetini gerçekleştirme
    yönünde herhangi bir teşebbüste bulunmaya cesaret edememiştir. 19. âyette
    tekrarlanan “Hayır!” anlamındaki “kellâ” edatı da, o azgın insanın, Hz.
    Peygamber’e kötülük etmek üzere taraftarlarını çağırmaya asla cesaret edemeyeceğini
    gösterir. Burada Rasûlullah’a, böyle azgın, Allah ve peygamber
    tanımaz kimseye boyun eğmemesi, namaz kılmaya ve secde ermeye devam
    ederek Allah’a yakınlaşma gayretlerini sürdürmesi emredilmiştir. Şüphe
    yok ki Allah’a yaklaşmak, O’nun emirlerine itaat etmekle ve bu itaatin en
    anlamlı ifadesi olan secde ile mümkündür. Nitekim Hz. Peygamber, “Kulun
    rabbine en yakın olduğu an secdede bulunduğu andır” buyurmuştur. 707
    Kaynaklarda, Alâk sûresinin 6-19. âyetlerinin, Ebû Cehil’in veya diğer
    müşrik liderlerin, Peygamber’in (s.a.s.) namazına engel olmak istemesi
    üzerine indiği rivâyet edilse de708 bu âyetlerin muhtevâsı ve mesajı, herhangi
    bir tarihsel olay ve zamanla sınırlı değildir. Tam aksine, her asırda görülen,
    İslâm’ın toplumsal hayatta söz sahibi olmasına ve sosyal hayatı şekillendirme
    fonksiyonuna karşı koyma teşebbülerinin bütünü için geçerlidir.
    704 Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Y., 13/6908
    705 66/Tahrîm, 6
    706 Bk. Kurtubî, 19/127
    707 Müslim, Salât 215; Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez,
    Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, TDV Yay., V/560
    708 Bk. Taberî, Câmiu’l Beyan, 30/163 vd.; İbn Kesir, Tefsîru’l Kur’âni’l Azîm, 7/327-328; Kurtubî, el-Câmiu li
    Ahkâmi’l Kur’an, 20/123
    • 280 •
    Ahmed Kalkan
    “Kellâ/hayır.” Engelleyene yönelik kınamadır. “Eğer” yaptığı veya üzerinde
    bulunduğu küfürden “vazgeçmezse, andolsun ki onu perçeminden tutup”
    ateşe “sürükleyeceğiz.” Bununla yapılmak istenen kahr ve azap çeşitleri
    ile horlamadır. “O yalancı, günahkâr perçeminden!” Bu ifadeyle perçemin
    sahibi kastedilmiştir.
    “Biz de” ateşe sürüklemeleri için “zebânîleri çağıracağız.” Zebânîler güçlü,
    şiddetli, sert meleklerdir. İbn Abbas: “Meclisini çağıracak olsa zebânîler
    alenen onları yakalayacaktı.” Ey Muhammed! Namazı terketme konusunda
    “ona boyun eğme.” Sen tâatinde sâbit ol. “Secde et.” Secdene devam et, Allah
    için namaz kıl. “Yaklaş.” Tâat ile Rabbine yaklaş.
    “Hayır, hayır! Eğer vazgeçmezse, derhal onu alnından (perçeminden)
    yakalarız (cehenneme sürükleriz).” (96/Alâk, 15)
    Hayır, hayır; Muhammed (s.a.s.) namaz kılarsa onun ensesine ayağını
    basacağı tehdidini savuran bu bedbaht adam, kesinlikle bunu yapamayacaktır.
    Buna gücü asla yetmeyecektir. Bu yüzden Rasûlullah’ı tehdit etmekten
    vazgeçsin! Aksi takdirde onu perçeminden, alnından tutar, şiddet ve
    sertlikle cehenneme fırlatırız.
    Taberî diyor ki: “Hayır, Ebû Cehil, iddia ettiği gibi Muhammed’i (s.a.s.)
    yakalayıp boynuna basamayacak ve buna gücü yetmeyecektir. Yemin olsun
    ki, eğer Ebû Cehil, Muhammed’e karşı yaptığı bu davranışlardan vazgeçmezse
    Biz, mutlaka onu perçeminden yakalayacağız, zelîl edeceğiz. Yüzünü
    karartacağız ve cehenneme sürükleyeceğiz. Böylece Biz, yalancı bir insanın
    perçeminden ve günahkâr bir insanın alnından yakalamış ve ona haksızlık
    etmemiş olacağız.”709 Diğer kavle göre perçemden yakalanması, o adamın
    Bedir’deki sonucuna işarettir. Bu âyet, o suçlu kişi, tekrar Allah’ın kulunu
    namazdan menettiği takdirde müslümanların, Bedir günü onu perçeminden
    tutup ölüme sürükleyeceklerini ifâde etmektedir.710 Ebû Cehil, Rasûlullah’a
    (s.a.s.) düşmanlıktan hiç geri durmadı. Bu öyle bir seviyeye ulaştı
    ki, Allah onu yalancı alnından tutup Bedir çölüne çekti. O da Kureyş’i yardımına
    çağırdı. Allah (c.c.) da, Müslümanlara yardım etti. Onları Bedir’e
    çağırdı. Böylece Ebû Cehil ve emsalinden şedid intikamını aldı. Ebû Cehil
    709 İbn Cerir et-Taberî, Tefsir, Hisar Y., 9/174
    710 Hak Dini Kur'ân Dili, 8/5958
    • 281 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    yaman bir şekilde can verdi. Bu haber, Kur’an’ın mûcize olduğunu, Rasûlullah’ın
    hak bir peygamber olduğunu göstermeye yetmez mi?
    İşte böyle yakalarız. Tehdid şiddetli ve ses tonu ile anlamını canlandıran
    bir sözcükle yapılmaktadır. Âyet metninde geçen “saf ’” (le-nesfean)
    sözcüğü şiddetle yakalamak demektir.711
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Hayır” o azgının durumunu
    reddetmek ve ondan sakındırmak mânâsınadır. Yani gerçek, onun
    zannettiği gibi değil, sakın Lein, lâm yemin için hazırlık yapma içindir.
    Yani ulûhiyet şânına yemin olsun, celâlim hakkı için eğer “O azgın vazgeçmezse”,
    o kendini zengin görmekle tuğyândan/azgınlıktan, o yasaklamadan
    vazgeçip akıllanmazsa “sürükleriz”; tenvin, pekiştirmek için olan hafifletilmiş
    nundan (değiştirilerek) elde edilmiştir, demektir. Çünkü fiile tenvin
    bitişmez.
    Sef ’: Şiddetle tutup çekmektir. Yani muhakkak yakalayıp sürükleyeceğiz
    elbet o nâsıyeyi (perçemi) yahut perçemi ile. Nâsiye: Bilindiği gibi alındaki
    saç, perçem demektir. Onun bittiği alına, yani alnın üstünde başın ön
    tarafına da denilir. Burada maksat, baştan ve dolayısıyla şahıstan kinayedir.
    Onun için şu bedel ile açıklanıyor: Yalancı, cânî bir nâsıyeyi. Bu bedelin
    nekire (belirsiz) olarak getirilmesi, perçemi genelleştirerek benzerlerini de
    âyetin kapsamına almak içindir. “Kâzibetin hâtıetin: Yalancı, günahkâr” ile
    vasfedilmesi de hem belirsiz bir kelimenin marife (belirli) kelimeye bedel
    olmasını düzeltmek, hem sürüklenmenin sebebini açıklamak, hem de sürüklenecek
    perçemden maksat, bizzat şahsın kendisi olduğunu açıklamaktır.
    Bununla beraber kinaye, gerçeğin de kasdedilmesine engel olmaz.“712
    “O yalancı ve günahkâr alından.” (96/Alâk, 16)
    Bu perçemin, alnın sahibi yalancı ve günahkâr olup suçu çoktur. Bile
    bile günah işleyen, azgın, sapık, fâsık, fâcir, zâlim, müşrik, kâfir bir kimsedir.
    Gerçekten bu yakalayıp yere çarpma ânıdır. Belki o anda, akrabalarından
    ve arkadaşlarından kendisine kuvvet ve güç katan kimseleri imdadına
    çağırmak bu kişinin aklından geçebilir.713
    711 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
    712 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., 9/331
    713 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an
    • 282 •
    Ahmed Kalkan
    “O, hemen gidip meclisini (kendi taraftarlarını) çağırsın.” (96/Alâk,
    17)
    O azgın adam, kendisini kurtarmaları için derneğinde, klübünde, meclisinde
    bulunanları, taraftarlarını, yardımcılarını, avenesini çağırsın bakalım!
    Girişte açıkladığımız gibi, Ebû Cehil’in tehdidine karşı Rasûlullah onu
    terslediğinde şöyle demişti: “Ey Muhammed! Sen kime güvenerek beni
    korkutuyorsun? Tanrıya yemin ederim ki, burada en fazla yardımcısı olan
    benim.” Bunun üzerine şöyle buyurulmuştur: “O himaye edicilerini çağırsın.”
    714
    “O vakit o, taraftarlarını çağırsın.”
    Nâdi: Halkın danışma v.s. gibi bir şey için konuşmak üzere bir yere
    toplanmaları mânâsına nedve’den gelir. Nitekim İslâm’dan önce Mekke’de
    Kureyşin toplandığı parlamento binasına “Darü’n-nedve” denilirdi. Nadi
    orada ve o gibi yerlerde toplanan heyettir ki eğlence meclisi, meclis, mahfel,
    kongre, parlamento terimleri gibidir. Yeni Türkçe’de bu gibi büyük toplantılara
    eski bir terim ile kurultay denilmesi yaygın olduğu için “kurultayını
    çağırsın” diye tercüme edilmesi zamanımız şivesine daha uygun gelir. Tirmizî’de
    rivâyet olunduğu üzere Ebû Cehil, kurultayca çoğunluğun kendisinin
    olduğunu söylediğinden dolayı da bu âyetle ona işaret edilmiştir.715
    Buradaki Mûcize
    “Felyed’u nâdiyeh (Adamlarını, taraftarlarını çağırsın)” ifadesinin başındaki
    fâ ve bu meydan okuma, âyetin ifade ettiği hususun bir mûcize olduğunu
    gösterir. Çünkü bu, o kâfiri, meclisini ve kavmini dâvet hususunda
    tahrik etmektedir. O kâfir her ne zaman bunu yapmaya yeltense, mutlaka
    Allah’ın, zebânîleri dâvet işi de gerçekleşecekti. Binâenaleyh o buna cesaret
    edemeyince, bu, Kur’an’ın mûcizesinin zuhur ettiğine delâlet eder.716
    “Biz de zebânîleri çağıracağız.” (96/Alâk, 18)
    714 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Y., 7/176
    715 Tirmizi, Tefsir 96/2; Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., 9/331-332
    716 Fahruddin Er-Râzi, a.g.e., 23/274
    • 283 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Biz de cehennemde görevli, acımasız, güçlü bekçileri, zebânî denilen
    melekleri çağıracağız! O zaman onun hali ne olacak?
    Rasûlullah (s.a.s.) buyuruyor ki: “Şâyet Ebû Cehil ayağı ile boynuma
    basmaya girişecek olsaydı zebânîler onu açıkça yakalayacaklardı.”717 Buradaki
    “zebânîye” kelimesi Katâde’nin açıklamasına göre Arap dilinde “polis”
    için de kullanılır. “zeban”ın asıl manası, “iten kimse”dir. Padişahların yanında
    görevli olan zebanlar, padişah bir kimseye darıldığında onu iterek dışarı
    çıkarırlardı; bu nedenle anlamı şudur: O kendini himaye edenleri çağırsın,
    Biz de kendi polislerimizi, (yani azap eden meleklerimizi) Onun yardımcıları
    ile hesaplaşsın diye çağırırız.”718
    Ebû Cehiller, çağdaş tâğutlar takvâyı ve namazı ikame etmekten müslümanları
    alıkoyma işini sürdürecek olurlarsa andolsun ki Biz onu ve onun
    gibileri alınlarından tutup sürükleyeceğiz. O yalancı, o günahkâr perçemlerinden
    tutup yerden yere vuracak ve rezil rüsvay edeceğiz onları. Onlar
    o zaman tüm güçlerini, tüm dostlarını, tüm avanelerini, tüm bakanlarını,
    dekanlarını, tüm askerlerini çağırsalar da Biz yapacağımızı yaparız. Onlar
    yandaşlarını çağırsınlar biz de Zebânîlerimizi çağırırız. 719
    Biz ise katı ve şiddetli zebânîleri çağıracağız. O halde savaşın sonucu
    bellidir. Bu korkunç ve yukarda canlandırılan âkıbetin ışığı altında sûre itaatkâr
    mü’mini imanında ve itaatinde ısrarlı olmaya ve onlardan ayrılmayıp
    dayanmaya çağırarak son buluyor.720
    “Hayır, hayır; ona uyup itaat etme! (Allah’a) Secde et ve (yalnızca
    O’na) yaklaş!” (96/Alâk, 19)
    Hayır, hayır; durum namaz kılarak Rabbine ibâdet eden Muhammed’i
    ibâdetten engelleyen Ebû Cehil’in iddia ettiği gibi değildir. O halde ey Muhammed!
    Sakın o azılı kâfirin ‘Namazı terket!’ sözüne ve genel olarak Allah’ın
    emirlerine aykırı hükümlere itaat etme! Seni hiçbir örneğe ihtiyaç
    duymaksızın yoktan var eden ve öldükten sonra da hesaba çekmek için
    tekrar diriltmeye kadir olan Rabb’ine ibâdet et, O’na hiçbir şeyi şirk koşma!
    717 Buhârî, Tefsir 96/4
    718 Mevdudi-Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Y., 7/176
    719 Ali Küçük, Besâiru’l Kur’an, c. 20, s. 52
    720 Seyyid Kutub, Fizilâli’l-Kur’an.
    • 284 •
    Ahmed Kalkan
    Yalnızca Allah rızâsı için namaz kıl, secde et, Allah’ın izni ve ismiyle oku ve
    O’nun rızâsını elde etmeye vesile olacak amellerle O’na yaklaşmaya çalış!
    Zira Biz senin yanında olduğumuz müddetçe Ebû Cehil sana hiçbir zarar
    veremeyecektir.
    “Secde”den kasıt, namazdır. Yani “Ey Nebi! Korkma, namaz kılmaya devam
    et ve bu vâsıtayla Rabb’ine yaklaş.721
    Sakın, İslâm çağrısını ve namazı engelleyen şu azgına boyun eğme.
    Rabbine secde et; O’na itaatlerle ve ibâdetlerle yaklaş. Bu azgın ve engelleyen
    kişiyi bırak. Onu zebânîlere bırak. Bazı sahih rivâyetlerde ilk bölümü
    dışında bu sûrenin Ebû Cehil hakkında indiği belirtilir. Ama sûrenin ifade
    ettiği anlamın genel olduğu da bir gerçektir. Sûre itaat eden, ibâdet eden
    ve Allah’a çağıran her mü’mini ve azgın, namazı kılmayı engelleyen, itaat
    edeni tehdid eden, kuvvet ve zor kullanarak böbürlenen her zâlimi kapsar.
    Yüce Allah’ın son emri de şudur: “Hayır, hayır; ona uyup itaat etme! (Allah’a)
    Secde et ve (yalnızca O’na) yaklaş!”722
    İşte sûrenin bölümleri böylece birbiri ile âhenk içinde oluyor ve her
    bölümün bıraktığı etkiler birbirini tamamlıyor.723
    Vahyi okumayıp kulluktan yüz çevirenler, Allah’a isyan edip azgınlaşan
    tâğîler ve tâğutlar, Ebû Cehil’in izinden giderek namaza engel olanlar,
    Allah’a ibâdet edip kul olmaya çalışanları engellemeye kalkışanlar, eğer bu
    tavırlarından vazgeçip Allah’la savaşa bir son vermezlerse, mü’minlerin namazlarını
    engellemeye devam ederlerse, Müslümanları takvâdan, ibâdetlerden
    ve namaz kılmaktan alıkoyma işini sürdürecek olurlarsa andolsun
    ki Biz onu ve onun gibileri alınlarından tutup sürükleyeceğiz. O yalancı, o
    günahkâr perçemlerinden tutup yerden yere vuracak ve rezil rüsvay edeceğiz
    onları. Onlar o zaman tüm güçlerini, tüm dostlarını, tüm avanelerini,
    tüm bakanlarını, dekanlarını, tüm askerlerini çağırsalar da Biz yapacağımızı
    yaparız. Onlar yandaşlarını çağırsınlar, Biz de Zebânîlerimizi çağırırız.
    Ey peygamberim ve ey Peygamber yolunun yolcuları! Sakın ha sen
    böylelerine itaat etme! Ey mü’minler sakın ha bu isyankâr tâğî ve tâğutlara
    uymayın! Bunlara itaat etmeyin! Bunları dinlemeyin! Bunların emirlerine
    721 Mevdudi, Tefhimu’l-Kur’an, İnsan Y., 7/176
    722 96/Alâk, 19
    723 Seyyid Kutub, Fizilâli’l Kur’an
    • 285 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    itaat etmeyin, yasalarını uygulamayın! Zaten namazı engelleyene asla itaat
    edilmez. Namazı engelleyene itaat, bu âyet gereği haramdır.724
    Elmalılı Muhammed Hamdi Yazır diyor ki: “Sakın. Sakındırma üzerine
    sakındırmadır. Ona itaat etme! Öyle kendini zengin gören, yalancı, cinâyetkâr,
    namazdan alıkoyan azgını dinleme! Rabbine itaat ederek okumakta
    ve okutmakta sebat eyle ve secde et. Rabbinin emrine boyun eğmekle oku
    ve secdeye devam et ve yaklaş. Secde ile namaz ile ve yakınlığa sebep olan
    diğer ibâdet ve kulluk ile kulluk ederek Rabbine yaklaş. Çünkü sahih hadiste
    belirtildiği üzere “Akrabu mâ yekûnu’l-abdu ilâ Rabbihî ve huve sâcidun =
    Kulun Rabbine en yakın olabileceği durum secde halidir.”725 Bir kudsi hadiste
    de “Kul Bana nâfile ibâdetlerle devamlı yaklaşır…”726 buyurulmuştur. Burada
    secdenin yukarıdaki namaz karinesi (ipucu) ile namaz mânâsına olması
    da ihtimal dâhilinde ise de gerçek mânâsı üzere özellikle kendi mânâsında
    olması daha açıktır. Çünkü “yaklaş”, namaz ve insanı Allah’a yaklaştıran
    diğer ibâdet çeşitlerini kapsar. Secdenin ayrıca özelleştirilmesi hadisi gereğince
    önemini açıkça ifade eder. Çünkü secde bütün yakınlığın esası olan
    boyun eğme ve teslimiyetin en mükemmel şeklidir. Toprağa secde kulluğun
    ve zilletin nihâyetidir. Allah için de izzetin sonsuzluğu vardır. Kendi
    benliğinden, kibirden uzaklaştıkça cennetine yakın olursun. Buhârî ve
    Müslim’de sâbit olduğu üzere Peygamber (s.a.s.) de bu sûreyi okuduğunda
    tilâvet secdesi yapmıştır.727 Biz de okuyalım; Allah’ın izni ve ismiyle, neyi ve
    nasıl okumak gerekiyorsa. Allahu ekber deyip secdeye kapanalım ve Allah’a
    yavaş yavaş yaklaşmay çalışalım. Nihâyet en son dönüş O’nadır.”728
    “Yaklaş” İfadesi Hakkında
    Böylece, Cenâb-ı Hak sanki o kâfirin öfkesinin artsın diye, Hz. Peygamber’e
    (s.a.s.) Kendi rızâsı için secde etmesini emretmiştir. Bu mânâya
    göre bu ifade, “... onunla, kâfirleri öfkelendirmek için...”729 âyeti gibi olmuş
    olur. Öfkenin artmasını gerektiren sebep şudur: Kâfirler, Hz. Peygamber’in
    (s.a.s.) namaz kılmasına mâni olmak istiyorlardı. Böylece, Hz. Muhammed’i
    (s.a.s.) secde ederken görmeleri durumunda ise, kin ve öfkeleri doruk
    noktaya çıkıyordu.730
    724 Ali Küçük, Besairu’l Kur’an, c. 20, s. 52-53
    725 Müslim, Salât 215; Nesâî, Tatbik 78; Mevâkît 35; Tirmizî, Deavat 118; Ahmed bin Hanbel, Müsned 2/421
    726 Buhari, Rikak 38; Ahmed bin Hanbel, Müsned, 6/256
    727 İbn Mâce, İkamet 70, 71
    728 Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Azim Y., 9/333
    729 48/Fetih, 29
    730 Fahruddin Er-Râzi, a.g.e., 23/275
    • 286 •
    Ahmed Kalkan
    Bâtılı Savunan Zâlime Uyulmaz
    “Sakın ona uyma. Secde et ve yaklaş!”
    Kişi küfürle şartlanıp bâtıl ile beyni yıkanınca, Hakk’ı red ve inkâr onda
    ön yargı haline gelir. Hakk’a kulluk edenlere saldırmak onun işi ve sanatı
    olur. Her vesileyle hakiki dindarlara çatma, onları küçümseme öylesinin
    zevkini okşayan bir eğlence sayılır. Ama her şeye rağmen “hak”, hak olduğu
    için dimdik ayakta durmaya devam eder; bazan incelse bile asla kırılmaz.
    Bâtıl her defasında hakkın sağlam duvarına çarpıp yere serilir. İşte bu tabii
    sonuç zâlim münkirleri büsbütün çileden çıkarır ve başka çare bulamayınca
    da daha çok saldırıda bulunma ihtiyacını duyarlar.
    Böylece hak ile bâtıl mücadelesi sürüp gider; sonunda zafer gerçek mücâhid
    mü’minlerden yana tecelli eder. O bakımdan günün makûs şartlarına
    bakıp zaaf göstermek veya ümitsizliğe kapılmak Hakk’ın yardımından
    uzaklaşmaktan başka bir semere vermez. Hidâyete ermenin, iman nimetine
    kavuşmanın büyük bir lutuf olduğunu idrâk ederek, bâtılı savunan zorbalara
    karşı dayanma gücünü ortaya koymak ve Allah’a karşı kulluk görevini
    yerine getirme gayretini taşımak zaferin parlak müjdesidir. Rasûlullah
    (s.a.s.) Efendimiz’e bu yolda emir verilirken, bu emir aynı zamanda Onun
    ümmetinin her ferdine yönelik bulunuyor. Bunun için Cenâb-ı Hak sûrenin
    sonunda Hz. Peygambere (s.a.s.) ve Onun sâlih ümmetine üç emirle
    seslenmektedir:
    1- Sakın inkârcı nanköre uymayın,
    2- Namaz kılmaya devam edin,
    3- Her vesileyle Hakk’a yakınlık sağlamaya çalışın.
    Bu üç emir birbirini tamamlamakta, biri diğeriyle gaye ve hikmetini
    bulmaktadır. Öyle ki, inkârcı nanköre, bâtılı savunan zorba sapığa uyan
    kimsenin artık namaz ve ibâdeti, onu Hakk’a yaklaştırmaz. Öylesinin hiçbir
    iyiliği kabule lâyık görülmez. Zira iman doğrultusunda namaz kılmayan,
    tâğî ve tâğutlara itaat eden kimse Hakk’a yakın olamaz.731
    731 Celal Yıldırım, İlmin Işığında Asrın Kur’an Tefsiri, Anadolu Y., 13/6910
    • 287 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Nüzul Sebebi: Ebû Cehil ve İbn Mes’ûd
    Buradaki “sef ’” (sürükleme) ile, bu kâfirin âhirette cehenneme sürükleneceği
    kastedileceği gibi, dünyadaki sürüklenişi de kastedilmiş olabilir.
    Rivâyet olunduğuna göre, Rahmân Sûresi nâzil olunca, Hz. Peygamber
    (s.a.s.), ashabına, “Sizden kim bu sûreyi, Kureyş’in ileri gelenlerine okuyacak?”
    dedi. Kureyş’in işkencesinden korktukları için ashab, buna cesaret
    edemeyip, ağırdan aldılar. Bunun üzerine Abdullah b. Mes’ûd (r.a.) kalkıp;
    “Ey Allah’ın Rasûlü, ben (okurum)” dedi. Ama Hz. Peygamber (s.a.s.)
    onu oturttu. Aynı şeyi tekrar sordu, yine İbn Mes’ûd (r.a.) kalktı. Bu iş, sonunda
    Hz. Peygamber (s.a.s.), yine İbn Mes’ûd’a müsaade edinceye kadar
    tekrarlandı. Hâlbuki Hz. Peygamber (s.a.s.) güçsüz ve cüssesiz olduğu için,
    bu işi ondan başkasının yapmasını istiyordu. Böylece İbn Mes’ûd (r.a.), Kureyş’in
    ileri gelenlerinin yanına vardı. Onları Kâ’be’nin etrafında toplanmış
    olarak buldu ve bu sûreyi okumaya başladı. Bunun üzerine Ebû Cehil kalktı,
    onu dövdü ve kulağını yarıp kanattı. İbn Mes’ûd (r.a.) gözleri yaşlı bir
    vaziyette, Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanına döndü. Hz. Peygamber (s.a.s.)
    onu bu vaziyette görünce, kalbi rikkate geldi ve başını kederli bir biçimde
    önüne eğdi. O sırada Cebrâil (a.s.) gülerek ve müjdeli bir şekilde çıka geldi.
    Bunun üzerine Hz. Peygamber (s.a.s.), “Ey Cibril, İbn Mes’ûd ağlarken sen
    gülüyorsun” deyince, Cebrâil (a.s.): “İleride bunun sebebini anlayacaksın”
    dedi. Müslümanlar Bedir günü gâlip gelince, İbn Mes’ûd (r.a.), mücâhidler
    arasında kendisinin de bir payı olsun diye, bir şeyler araştırıyor, ölüler arasında
    dolaşıyordu. Birden Ebû Cehil’i, baygın ve hırlar bir vaziyette önünde
    buldu. İbn Mes’ûd (r.a.) yine de, Ebû Cehil’in gücünün, kuvvetinin yerinde
    olabileceğinden, dolayısıyla kendisine zarar vereceğinden enşidelendi de,
    uzaktan mızrağını Ebû Cehil’in burnu üzerine koyup, dürttü. Belki de Hak
    Teâlâ’nın, “Onun hortumu (burnu) üzerine damga basacağız” 732 âyetiyle
    kasdettiği damga bu idi.
    Ebû Cehil’in güçsüz olduğunu ve kalkamayacağını anlayınca, usta bir
    biçimde üzerine çullandı, göğsünün üstüne oturdu. Ebû Cehil, gözlerini
    açıp onu görünce, “Ey küçük çoban, yemin olsun ki sen sarp/yüce bir yere
    çıktın” dedi. İbn Mes’ûd da (r.a.), “İslâm üste çıkar, üsttedir; onun üstü-
    732 68/Kalem, 16
    • 288 •
    Ahmed Kalkan
    ne çıkılmaz”733 dedi. Ebû Cehil: “Arkadaşına (Muhammed’e) şunu ulaştır:
    Hayatımda, ondan daha çok buğzettiğim/öfkelendiğim hiç kimse yoktur.
    Şu öldüğüm anda da yine en çok öfkelendiğim odur” dedi. Rivâyet olunduğuna
    göre Hz. Peygamber (s.a.s.) onun böyle dediğini duyunca: “Benim
    Firavun’um Mûsâ’nın Firavun’undan daha zorba. Çünkü onun Firavun’u
    (ölürken/boğulurken) “iman ettim” dediği halde, benimki, isyânını artırdı”
    buyurmuştur. Ebû Cehil daha sonra İbn Mes’ûd’a (r.a.), “Başımı kendi
    kılıcımla kes. Çünkü bu daha keskin ve bilenmiştir” dedi. İbn Mes’ûd
    (r.a.) onun başını kesince, taşıyamadı. O, Kur’ân okuyunca İbn Mes’ûd’un
    (r.a.) kulağını yarmıştı. Böylece kulak kulağa bir kısaslaşma olacaktı. Hak
    Teâlâ’nın, “Perçeminden tutup sürükleriz” buyurarak haber verdiği tehdidin
    gerçekleşmesi için... Böylece onun başı, ön tarafından sürüklenmiştir. Çünkü
    İbn Mes’ûd (r.a.), onun başını taşıyamayınca, kulaklarını deldi, oralardan
    ip taktı ve onu sürükleyerek Hz. Peygmber’e (s.a.s.) götürdü. İşte tam
    bu sırada Cebrâil (a.s.), Hz. Peygamber’in (s.a.s.) yanında gülüyor ve “Ey
    Muhammed, kulağa karşılık kulak... Fakat burada, kulağın yanısıra bir de
    baş var” diyordu. Bütün bunlar, Hak Teâlâ’nın “perçeminden tutup sürükleriz”
    ifadesinin mânâsıdır.734
    Nerdesin Ey Güzel İsyan? “Hayır, hayır; ona uyup itaat etme!” (96/
    Alâk, 19)
    İnsanımız, çok yönlü savaşın kurbanı olarak bilinçsizleştiriliyor, güzel
    duygulardan arındırılıyor, tepkisiz ve dâvâsız hale getiriliyor. Kendisiyle
    ilgili oynanan oyunu anlamasın diye başka oyunlarla avutulup uyutuluyor.
    Top kafalı, müzik tutkunu, tv. tiryakisi, şans oyunları denen çeşitli kumarların
    esiri, paramparça “para”lanmak için koşturan bir makine haline
    getiriliyor. Hüsrandır, kaostur, zulümdür bu; esas kriz budur. İnsanımızın
    kimliksizleştirilmesi, inançsızlaştırılması ve buna seyirci kalınarak zulme
    dolaylı da olsa destek verilmesinden daha büyük kriz olamaz. Müslüman
    olduğunu iddiâ eden insan, yaratılış gâyesini unutmuş; kime, niçin ve nasıl
    itaat veya isyan etmesi gerektiğini düşünemeyecek hale gelmişse tabii, her
    şey ters yüz olacak, bireysel günahlar fesâda, fesât fitneye, fitne toplumun
    dünya huzurunu ve âhiret saâdetini kemirmeye başlayacaktır.
    733 Kenzû'l-Ummal, 1/246
    734 Fahruddin Er-Râzi, a.g.e., 23/271-272
    • 289 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor; itaat ve olumlu anlamda
    isyanı olmayan, Allah’a isyan edenlere ve âsîlerin düzenine uygun bir
    din dayatılıyor. Her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle, onların ilâh ve
    rab anlayışlarıyla uzlaşan, Allah’ın hor gördüklerini hoş görmek için bin
    dereden su getiren, tepkisiz, laik müslümanlık (!) hâkim kılınmak isteniyor.
    Allah’a inanan, ama tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah’a inanan ve
    isyankârların ilke ve hükümlerini kabul ettiğini ifade eden, altısı içinden
    altısı dışından bir din, her çeşit bâtılı reddeden tevhid dininin yerine geçirilmek
    isteniyor.
    Günümüzde şirkin her çeşidinin yaygın olduğunu görüyoruz. Müslüman
    mahallede pazarlanan bin bir çeşit şirk içinde, çok yaygın olmasından
    ötürü, belki en önemli örneklerinden biri itaat ve isyan konusuyla ilgili
    şirktir. Müslümanların sırât-ı müstakim’i şaşırıp yanlış işaretlerle mecburi
    istikamet diye gösterilen cehennem yolu üzerinde “dur!” diye ellerini makas
    gibi açanlar çıkmadıkça ve yoldaki işaretleri doğrusuyla değiştirme
    çabasına yeterli sayıda insan girmedikçe, uçurumlara yuvarlananlara ağıt
    yakacaklar bile kalmayacaktır.
    İtaat ve isyan bir bütündür. Yani, Allah’a itaat eden, O’na isyandan da
    kaçar. Hem itaat hem isyan birlikte barınamaz; beraber bulunurlarsa isyan
    öne çıkmış olur. Bazı insanlar, övülürken, “kumarı yok, içkisi yok, kötü alışkanlıkları
    yok” diye bazı isyan türü davranışlarının olmadığı, o yüzden iyi
    insan olduğu vurgulanır. Bu “yok”ların yanında, nelerin “var” olup olmadığı
    önemsenmez. Ancak, Allah’a itaat olarak tüm emirlere uyup uymadığı
    değerlendirilince, onun isyankâr olup olmadığı açığa çıkacaktır. Yani, itaatsizlik
    de bir isyandır. Allah’a tam itaat etmeyen biri, isyan içinde demektir,
    isterse bazı isyan türünden kötü alışkanlıkları olmasın.
    Yine, Allah’a itaatle birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği, itaat etmemizi
    istemediği ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz. Biri varsa,
    öteki yok demektir. Tâğutu reddetmeden Allah’a imanın geçerli olmadığı735
    gibi, tâğuta isyan olmadan, tâğuta kayıtsız şartsız itaatle birlikte Allah’a itaat
    de gerçekleşmez. Kayıtsız şartsız itaat edilecek mercî olarak kişi neyi tercih
    ediyorsa, ilâh olarak onu kabulleniyor demektir.
    735 2/Bakara, 256; 16/Nahl, 36
    • 290 •
    Ahmed Kalkan
    İtaat, imanın test edilmesidir. Allah’ı tek ilâh kabul eden kimse, O’na
    kulluğunu, O’na kayıtsız şartsız itaat etme zorunluluğu duyarak gösterecektir.
    İtaat olmadan cennet yoktur.736 Allah ve Peygamber, mü’minleri kurtaracak,
    onlara hayat verecek şeylere çağırmaktadır. Bu dâvete icabet etmektir
    itaat. “Ey iman edenler, size hayat verecek şeylere sizi çağırdığı zaman,
    Allah’a ve Rasûlü’ne icâbet edin.” 737
    Allah’a itaati terk eden isyankâr ve kendine zulüm/yazık edenlere dünyevî
    cezalardan biri, kendileri gibilerin onları yönetmesidir. “Zâlimlerin bir
    kısmını, bir kısmının başına geçiririz.”738 İnsanlar bozuldukları, Allah’a âsi
    oldukları zaman, onların kötüleri başlarına getirilir: “Nasılsanız, öyle yönetilirsiniz.”
    739
    Hz. Ömer’in, “ben Allah’a ve Rasûlü’ne itaatten ayrılırsam, ne yaparsınız?”
    diye sorduğunda, cemaatten herhangi bir genç, ayağa kalkıp “Allah’a
    ve Rasûlüne azıcık muhâfet etsen, itaatten kıl kadar ayrılsan, seni kılıçlarımızla
    düzeltiriz!” diye cevaplaması, Hz. Ömer’in de bu cevaba şükretmesi,
    örnek alınma gereği duyulmadan, sadece tarihî bir vaka olarak değerlendirilemez.
    İnsanların insanlara haksız hükmü, tahakkümü doğurur. İnsanların
    Allah’a itaati ise adâlet, huzur ve saâdeti neticelendirir. Şu bunalım çağını
    saâdet asrıyla barıştırıp bağdaştırmak, saâdeti bu asra taşımak, asr-ı saâdeti
    güncelleştirmek için bundan başka çözüm yoktur. Bilindiği gibi, Hz. Ebu
    Bekir, halife seçildikten sonra yaptığı konuşmada şunları söyledi: “... Allah’a
    ve Rasülüne itaat ettiğim sürece bana itaat edin. Allah’a âsi olursam, bana
    itaatiniz gerekmez!”
    Olumlu anlamda isyan, gerekli şekilde ve gereken yerlere gösterildiğinde
    cihad farîzasını içerir. Küçüğüyle büyüğüyle, silâhlısı ve silâhsızıyla, dış
    düşmanlara, iç düşmanlara, şeytana veya nefse karşı olanıyla, kâfire veya
    münâfığa, yani her çeşidiyle cihad, bir isyandır. Dinin müsâade etmediği
    durumlardaki isyan ise, fesattır, fitnedir, anarşi ve terördür. İsyanın gerektiği
    yerleri tespit, İslâm’a göre farklı; câhiliyyeye göre farklı olduğundan, nice
    cihad eylemi, câhiliyye bakış açısına göre isyan, ayaklanma, terör ve funda-
    736 4/Nisâ, 14
    737 8/Enfâl, 24
    738 6/En’âm, 129
    739 Aclûnî, Keşfu’l Hafâ, 2/126-127
    • 291 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    mentalizm yaftası yiyebilmektedir. Müslümana göre de, namaz kılmayan
    veya tesettüre uymayan, ya da içki içen birisi Allah’a isyankâr, yani fesatçı,
    anarşist bir kimse kabul edilir.
    “İsyan”ın sözlük anlamı, bir şeyi asa (değnek/sopa) ile engellemek demektir.
    Bu kelime zamanla, her türlü karşı çıkma, itaatsizlik etme, karşı
    koyma anlamlarını kazanmıştır. Hz. Mûsâ’nın değneğinin adı da “asâ” idi.
    Yani “isyan” kelimesinin kökü olan kelime. Hz. Mûsâ’nın asası hem bilinen
    değnek idi, hem de o günün tâğutu Firavun’a karşı O’nun haklı isyânını
    sembolize ediyordu. Allah’a ve O’nun peygamberine itaat etmeyip isyanla
    damgalanan Firavun’a740 isyan, Mûsâ’nın (a.s.) mûcizesi olmaktadır. Hz.
    Mûsâ’nın asâ mûcizesi, aynı zamanda, zâlim ve âsilere karşı kıyâmı, onlara
    sopa göstermeyi, isyanı da içermektedir.
    Bilindiği gibi, Mûsâ (a.s.) Firavun’un tanrılığına ve saltanatına isyan etmişti.
    Çünkü Firavun, yoldan çıkmış ve tanrılık iddiasına kalkışmıştı. Bir
    zulüm düzeni kurmuş ve o düzen ile insanlara haksız yere hükmediyordu.
    Hz. Mûsâ ise Allah’tan aldığı emirle ona karşı gelmiş, ona itaat etmemişti.
    İşte Hz. Mûsâ’nın elindeki asâ, zâlim yönetici Fir’avn’a isyanın sembolüydü.
    Şeytan, Allah’ın “Âdem’e secde edin”741 emrine karşı gelerek ilk isyan
    eden oldu. Yani Allah’a karşı geldi, itaat etmedi. O yüzden olumsuz anlamda
    isyanın pîri/duayeni şeytandır. Hz. Mûsâ’nın isyanı ise müspet ve güzel
    bir isyandı. Demek ki isyan kavramı hem olumlu bir mânâya, hem de
    olumsuz bir anlama gelebilir. İsyan kavramının özünde hem yapma ve hem
    de yıkma anlayışı vardır. Günahkârlar ve isyankârlar yıkmak için, Allah’a
    ve O’nun ilkelerine karşı çıkarlar ve yıkıcı olurlar. Peygamberler ve onların
    izinden giden mü’minler, kötülüklere ve Allah’a itaatsizlik eden zâlimlere
    itaat etmezler, onlara ve onların zulüm dizenlerine karşı çıkarlar ve müfsitlerin
    yıktıklarını yapmaya çalışırlar; onların isyanları ıslah içindir, yapıcı
    isyandır. İnsanların yapmaya devam ettikleri yanlış âdetlere, mevcut yönetimlerin
    uyguladıkları yanlış ilkelere karşı çıkmamak, isyan etmemek,
    korkaklıktır, zillettir, teslimiyetçiliktir. Ortada olan kötülükleri ve yanlışları
    kabul edip ses çıkarmamak, ilerlemeyi, olgunlaştırmayı durdurur. Peygamberlerin
    en temel özelliklerinden birini ve birincisini tevhid mesajını tebliğ
    ve onu hâkim kılma mücadelesi oluşturmaktadır.
    740 bk.10/Yûnus, 91; 79/Nâziât, 21
    741 2/Bakara, 34
    • 292 •
    Ahmed Kalkan
    Kelime-i tevhid, “lâ” ile, yani isyanla başlar. Tüm sahte ilâhlara, tâğuta
    isyan söz konusudur tevhid mesajında. Yani, Allah’a isyan edenlere
    isyan. Bütün peygamberler bu anlamda kutsal isyan ateşini tutuşturan
    isyan önderleridir. Firavun da Hz. Mûsa da isyan eden âsi idiler. Hz. Mûsa,
    esas isyan edene karşı şanlı bir isyan içindeydi, inkılâpçı bir ruh ve mûcizevî
    özellik taşıyordu; Firavun’un isyanı ise sonu helâkle biten, zararı
    hem kendine hem çevresine bulaştıran olumsuz bir isyandı.
    Hz. Mûsâ ve asasından, Firavun’a isyandan söz açılmışken, kocası Firavun’a
    değil de Allah’a itaat eden Âsiye Hanım’ı hatırlamamak eksiklik olur.
    Âsiye, “isyan eden kadın” demektir. O, Allah’a itaat etmeyen birisine kocası
    da olsa, devlet başkanı da olsa isyan ediyor, âsiye oluyor. “Allah, iman
    edenlere de Firavun’un karısını misal gösterdi. O, ‘Rabbim! Bana katında,
    cennette bir ev yap; beni Firavun’dan ve onun işinde çalışmaktan koru ve beni
    zâlimler topluluğundan kurtar!’ demişti.” 742
    Âsiye annemiz, Firavun’a isyan edip Allah’a ve peygamberi Mûsâ’ya iman
    ederek itaat ettiği için, bunun bedelini ödemiştir. Ellerinden ve ayaklarından
    kazıklara bağlanmış, güneş altında bırakılarak ona işkence edilmiştir.
    İman edip Allah’ı itaat edilecek tek mercî kabul ettiği için işkencelere mâruz
    kalan Âsiye, Kur’an’da mü’minlere iman ve kararlılık örneği olarak zikredilmiştir.
    Hadislerde de Âsiye’den övgüyle söz edilmiş ve Hz. Meryem’le
    birlikte o da en yüksek kemâle ermiş bir kadın olarak gösterilmiştir.743 İsyan
    edilmesi gerekenlere, sırf bedel ödemenin dünyevî zorluklarından dolayı
    itaatte kusur etmeyenin, Âsiye gibi zâlim ve tâğutlara isyan edemeyenin ne
    kadar erkek olduğu, ne kadar inançlı olduğu takdir edilebilir.
    Kur’an’ın bildirdiğine göre itaat, Allah’tan gelecek rahmet ve merhametin
    vesilesi olduğu gibi,744 cennetin 745 ve inkârcılara karşı kazanılacak zaferin
    de anahtarıdır. Allah’a ve Rasûlü’ne isyan da, dünyevî zarar ve ziyanların
    sebebi olduğu gibi, esas olarak da sonu pişmanlıkla 746 ve cehennemle747
    sonuçlanan âdiliktir.748 Allah’a ve Rasûlüne itaatten yüz çevirmek, mü’min-
    742 66/Tahrim, 11
    743 Bk. Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70
    744 3/Âl-i İmrân, 132
    745 4/Nisâ, 13
    746 25/Furkan, 27-29; 33/Ahzâb, 66
    747 4/Nisâ, 14, 115
    748 11/Hûd, 59
    • 293 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    lik iddasına ters düşer.749 Kalabalığa, çoğunluğa itaat de Allah’ın yolundan
    sapmayı sonuçlandıran bir tehlikedir.750
    İtaat Edilmesi Gereken Kimseler: Kur’an’da itaat edilmesi gerekenler;
    Allah, peygamberler ve müslüman ülü’l emr olarak belirlenir.751
    İtaat Edilmesi Yasak Olan Kimseler: Kur’an’da itaat edilmesi yasak olan
    kimseler sayılarak mü’minlerin kimlere isyan etmeleri, en azından sivil itaatsizlik
    yapmaları gerektiği belirtilir. Bunlar: Kâfirler,752 ehl-i kitap,753
    münâfıklar,754 kendisini Allah yolundan uzaklaştıran ve saptıran liderler
    ve büyükler,755 şeytan ve şeytanın dostları,756 günahkârlar ve nankörler,
    757 yalancılar,758 ahlâksızlar,759 gâfiller, zikirden (ibâdetlerden, Allah’ı
    hatırlayıp anmaktan ve Kur’an’dan) gaflette olanlar,760 namaza engel olanlar,
    761 aşırılar, israfçı ve fesatçılar,762 şirke zorlayan ana-baba,763 halk, insanların
    çoğu(nluğu) ve zan,764 insanların ve bilmeyenlerin hevâları/kötü
    arzu ve istekleri,765 Allah’a ve Rasûlüne isyânı (haram olan bir şeyi) emreden
    kim olursa olsun, o kimselerdir: “Allah’a isyan konusunda yaratılmışlara
    itaat edilmez.” 766 “Ma’siyet (Allah’a isyan, haram ve günah) konusunda
    kullara itaat edilmez. İtaat, ancak mârufadır (meşrû ve iyi olanadır).”767
    İman, itaat ve teslimiyet ile birlikte varlığını korur. İnsanımıza abdesti
    bozan şeyler kadar olsun imanı bozan şeyler anlatılamadığı, anlatılmasını
    izin verilmediği için, tersine her çeşit günah ve isyan için, bunlar imanı
    bozmaz, diye, bunlar olmadan da müslümanlık olur diyerek “Allah’ın af-
    749 24/Nûr, 47
    750 6/En’âm, 116
    751 4/Nisâ, 59
    752 25/Furkan, 52; 3/Âl-i İmrân, 149
    753 3/Âl-i İmrân, 100
    754 33/Ahzâb, 1
    755 33/Ahzâb, 64-68
    756 6/En’âm, 121
    757 76/İnsan, 24
    758 68/Kalem, 8-9
    759 68/Kalem, 10-14
    760 18/Kehf, 28
    761 96/Alak, 19
    762 26/Şuarâ, 151-152
    763 29/Ankebut, 8; 31/Lokman, 14-15
    764 6/En’âm, 116; 49/Hucurât, 7; 6/En’âm, 116, 148; 10/Yûnus, 35-36, 66
    765 5/Mâide, 49-50; 45/Câsiye, 18
    766 Müslim, İmâre 38
    767 Buhârî, Cihad 107, Ahkâm, 4; Müslim, İmâre 39; İbn Mâce, Cihad 40
    • 294 •
    Ahmed Kalkan
    fına güvendirerek kandıran kimselerin”768 aldattığı insanımızın mü’mine
    benzeyen ne kadar vasfı kaldı değerlendirilmez. Olayın iman boyutu, kabul
    ve itaat sözü olan “illâ Allah”tan önce gelmesi gereken red ve isyan sözü “lâ
    ilâhe” ile ilgili tevhid penceresinden bakışla bir ufuk turu yaparak çağdaş
    yaşam değerlendirilmelidir. Kayıtsız şartsız itaat edilen Allah ise, kişi, yüce
    mertebe olan “Allah’ın kulu” olmayı tercih etmiş; O’na isyan edenlere itaatı
    tercih edince de, “emir kulu”, “kapı kulu” olmayı, yani iki dünyada rezillik
    ve zilleti seçmiş olur.
    Tevhidî çevre içinde, toplumun ve yönetimin Allah’a itaati şiar edindiği
    yerde mü’mine yakışan “işittik ve itaat ettik” demek olduğu gibi; şirkin
    ve Hakka isyanın hâkim olduğu yönetim ve çevre şartlarında mü’mine
    yakışan “ne işittik, ne de itaat ettik”, yani “dinlemiyoruz, itaat etmiyoruz!”
    demek, kutsal isyanı öne çıkarmaktır. İslâm’ın hâkim olduğu yerdeki müslümanın
    temel tavrı ile İslâm’ın mahkûm olduğu konumdaki tavrı elbette
    aynı değildir. Bunu Âsiye ismi ile örneklendirebiliriz: Peygambermiz, câhiliyye
    döneminde müşrik babaları tarafından çocuklarına verilmiş olan,
    mânâsı şirki çağrıştıran isimleri; anlamı kötü ve ahlâksızlığı hatırlatan adları
    değiştirirdi.769 Bu kabilden olmak üzere “isyankâr, isyan eden kadın”
    anlamına geldiği için “Âsiye” ismini değiştirmiştir. Yeni müslüman olmuş
    bir kadının ismi Âsiye idi. Rasûlullah (s.a.s.) onun adını Cemile olarak değiştirdi
    ve ona: “Sen Cemile’sin” dedi.770 Ama aynı Rasûl, Kur’an’da ismi belirtilmeyen
    “Firavun’un hanımı”nın “Âsiye” olduğunu bildirmiş ve ondan
    övgüyle söz etmiştir.771 Bundan şöyle bir çıkarım yapmak herhalde yanlış
    olmaz: İslâm’ın hâkim olduğu, yönetimin ve çevrenin Allah’a itaat edenlerden
    teşekkül ettiği ortamda Âsiye/isyankâr olmak büyük bir yanlıştır. Ama
    Firavunların hâkim olduğu ve Allah’a itaat etmeyenlerin egemen olduğu
    ortamlarda Âsiye/isyankâr olmak; dünyevî açıdan riskli olsa da en temel,
    kurtuluş için en emin tavır, Rasûluullah’ın övgüsüne mazhar olan en doğru
    yoldur.
    Müslüman; ıslah adına, tebliğ adına dininden ve dâvâsından her çeşit
    tâvizi verebilen, Allah’ın hor gördüklerini hoş gören, “gelene ağam, gidene
    paşam” diyen, tepkisiz, buğzsuz, nefretsiz, dolayısıyla kişiliksiz insan değil-
    768 31/Lokman, 33; 35/Fâtır, 5; 57/Hadîd, 14
    769 Bk. Buhâri, Edeb 108; Ebû Dâvud, Edeb 62; İbn Mâce, Edeb 32
    770 Ahmed bin Hanbel, Müsned II/18; Dârimî, Sünen, İsti’zân 62
    771 Buhâri, Enbiyâ 32, 46; Müslim, Fezâilu's-sahâbe 70
    • 295 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    dir. Düşünmeyen, hakkı yaşamayan bir çevrede, mü’min boyun eğen, sesini
    çıkarmayan, tepki göstermeyen, silik bir şahsiyet olamaz. “Münkerler”
    etrafını kuşattığından, en azından kendini kurtarmak, bulaşıcı mikroplara
    karşı mücadele ederek koruyucu hekimlik tedbirlerini almak, yani “nehy-i
    anilmünker” yapmak mecbûriyetindedir. Tevhid eri olabilmek için; Allah’ın
    dışında politik, medyatik, sosyal, sanatsal, sportif, maddî, fikrî, nefsî... alanlardaki
    tüm ilâhları reddetmek, putların ve putçuluğun her tezâhürüne,
    endâdın her görüntüsüne, fanatikliğin her çeşidine tavır almak olmazsa
    olmaz bir zarûrettir. Muvahhid olmak, mü’mince yaşamak ve müslümanca
    ölmek için tâğutlara, zorbalara, ilâhlık taslayan şahıs, ilke ve kurallara, kısacası
    Allah’a itaat etmeyenlere “lâ” isyan bayrağını çekmek şarttır. Bu tavır
    takınılmadan, izzet ve onurunu korumak da, mü’min kalıp mü’min ölmek
    de mümkün değildir.772 Trafik ışığı olarak kırmızı lâmba konusunda itaatsizliğin
    cezası değerlendirilir de, Allah’ın koyduğu helâl-haram hududuna
    itaatsizlik, her iki dünyada cezasız mı kalır dersiniz?
    İsyan, kıyam, ayaklanma, savaş ayrı şeylerdir; itaatsizlik ayrı. Küfre isyan
    edemeyen müslüman, en azından itaatsizlik yapmalıdır. Zâlim otoritelere
    karşı sivil tepki ve sivil itaatsizliğin en güzel destanlarını peygamberler
    yazmıştır. Nemrutlara itaat etmeyip putlarını kıran İbrahim, Firavunlara
    başkaldıran Mûsâ, câhiliyye şirkine karşı en şanlı direniş, en anlamlı tepki
    ve en güzel savaş sayfalarını yazan Hz. Muhammed (salevâtullahi ve selâmuhû
    aleyhim ecmaîn)...
    Yeşilciler, çevreciler, hayvan severler, sendikalar, spor fanatikleri...
    kadar bile tepkilerini dillendiremeyen dâvâ adamları(!); sayıları kırkı bulur
    bulmaz sivil itaatsizlik ve tepkilerini sokağa taşıran, sloganlar atarak,
    tevhidi gülle gibi meydanlara savurarak kutsal isyana giden yolu açanları
    sadece tarihte yaşanıp bir daha tekrarlanamayacak masal gibi değerlendirirler.
    Onların çoğu, zenginliğin ihtiraslı rüyalarının mahmurluğu içinde
    dünyevîleşme çarkında veya hor gördüğü müslümanları bırakıp müşriklere
    hoşgörüler dağıtmakta, bazıları da tâğutları, kâfirleri darıltmamaya
    özen göstermekte, hatta kimse inanmasa da büyük putları sahiplendiğini
    ilân etmede veya etliye sütlüye karışmadan gününü gün edip, suya sabuna
    karışmadan temizlik(!) peşinde... Allah’a iman edip tâğuta kulluk yapmak,
    küfre dolaylı da olsa hizmet etmek, Allah’a itaat etmeyene muhâlefet bile
    772 2/Bakara, 256
    • 296 •
    Ahmed Kalkan
    yapamadan ot gibi yaşayıp gitmek, her konumdaki ve her zihniyetteki âmire
    itaat edip emir kulu olmak, bütün bunlar Allah’a hakkıyla kul olmak isteyen
    bir müslümandan, cehennem kadar uzak olması gereken hususlardır.
    İbâdetin üç unsuru (kulluk, itaat ve sadâkat) üzerinde dururken, üstad
    Mevdûdî, belki bazılarımızın biraz abartılı ve karikatürize edilmiş bulabileceği
    bir örnekleme ile ibâdet-itaat ilişkisini ve bu dengenin kayboluşunu
    şöyle açıklar:
    “Önce ibâdet’in bu anlamını kafanızda tutun, sorularıma ondan sonra
    cevap verin: Efendisinin kendisinden yapmasını istediği işleri yapmayıp
    daima elleri bağlı, efendisinin önünde duran ve onun ismini anan bir köle
    hakkında ne düşünürsünüz? Efendisi ona, ‘git şu şu işleri yap’ diyor; köle
    bulunduğu yerden kımıldamıyor, eğilip efendisini on kez selâmlıyor, tekrar
    ayağa kalkıp elleri bağlı öylece duruyor. Efendisi ona, ‘git falan yanlışlıkları
    düzelt’ diye tâlimat veriyor; ama adam yine yerinden kıpırdamıyor, efendisinin
    önünde eğilmeye devam ediyor. Efendisi ‘hırsızın elini bu kötü işten
    kes’ diye emrediyor. Bunu duyan köle, hırsızın elini keseceği yerde efendisinin
    söylediklerini tekrarlamaktan başka bir şey yapmıyor ve ‘hırsızın
    elini bu işten kes’ emrini yüzlerce kez tekrarlıyor. Şimdi bu kölenin efendisine
    gerçekten hürmet ettiğini söyleyebilir miyiz? Sizin kölelerinizden
    bir tanesi böyle davransaydı ne yapardınız Allah bilir! Allah’ın kullarından
    böyle davrananların kendilerini Allah’a ibâdete adamış olarak kabul etmelerine
    şaşmıyorum! Böyleleri sabahtan akşama kadar Allah bilir, kaç kere
    Kur’an’daki İlâhî emirleri okurlar, ama bunları yerine getirmek için kıllarını
    bile kıpırdatmazlar. Diğer taraftan ha bire nâfile namaz kılar, ellerine binlik
    bir tesbih alır ve Allah’ın adını anarlar. Çok acıklı bir makamla Kur’an
    okurlar! Onları bu halde gördüğünüz zaman; ‘ne kadar müttakî, ne kadar
    dindar adamlar’ dersiniz. Bu yanlış anlamanın temelinde ibâdetin gerçek
    anlamını bilmemek yatar.773
    Allah ve O’nun peygamberine isyan, O’nu tanımamak, O’nun koyduğu
    kanunları hiçe saymak demektir. Bu da insanın İslâm’dan uzaklaşmasına
    sebep olur. Her tarafından küfrün her çeşidiyle her şekilde kuşatılan günümüzün
    müslümanı, müslüman kalmak ve müslüman ölmek için ateşten
    gömlek giymeye hazır olmalıdır. “Müslüman” ismini benimsemek, ciddî ve
    773 Ebu’l Hasan Ali Nedvî, İslâm’ın Siyasi Yorumu, s. 77 (Mevdûdi’nin Fundamentals Of İslam adlı eserinden
    naklen)
    • 297 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    büyük bir iddiadır. Bu iddianın isbatı, tüm iç ve dış zorluklara rağmen, itaat
    ve isyan sınavlarını başarmaktır. Cennetin bedeli itaat; cehennemin sebebi
    isyandır. Allah’ın emirlerini öğrenir öğrenmez “dinledik ve itaat ettik”
    deyip hemen eyleme geçen; Allah’ın itaati yasakladığı ilke, görüş, kural ve
    kişilere karşı da “ne dinliyoruz, ne de itaat ediyoruz!” deyip sözünün eri
    olan cihad erlerine selâm olsun. İsyanınız kâfirlere, zâlimlere ve hevânıza;
    itaatiniz Rabbinize olsun!
    Secde ve Secde ile Allah’a Yaklaşma
    “(Allah’a) Secde et ve (yalnızca O’na) yaklaş!” (96/Alâk, 19)
    ‘Secde’ sözlükte, eğilme ve boyun büküş demektir. Bu anlamda secde,
    Allah’ın önünde eğilme ve O’na karşı kulluk yapmak demektir ki insanları,
    hayvanları ve cansızları kuşatır. ‘Secde’, bir anlamda üstün bir varlığın
    önünde, onu büyüklemek ve kendini o varlığın karşısında küçük görmek
    üzere, saygıdan eğilmek, yere kapanmaktır. Özel anlamıyla secde; en önemli
    ibâdet olan namazı tamamlayan, alnı, elleri, dizleri ve ayakları yere koymak
    şeklindeki hareket ve namazdan bir rükündür (olmazsa olmaz şartıdır).
    Allah’ın huzurunda yere kapanış demek olan secde, Allah’a memnuniyetini
    ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yapılan bir ibâdettir. Secde
    kelimesi, türevleriyle birlikte Kur’an’da 92 yerde geçer. Secde yapana ‘sâcid’,
    çok secde yapana ise ‘süccâd’ denir. Üzerinde secde yapılıp namaz kılanan
    kumaş veya küçük halıya ‘seccâde’, secde yapılıp (topluca) namaz kılınan
    binaya “mescid”, secde organlarına da mesced adı verilir. Secde yapma olayına
    da ‘sücûd’ denilir. Sücûd aynı zamanda çok secde yapan anlamına da
    gelmektedir.774
    İbâdet Anlamıyla Secde
    Secde, son derece tevazu (hürmet) ile alçalıp baş eğmektir ki, ‘kibr’in
    karşıtıdır. İslâmî manada, alnı yere koymak şeklindeki Allah’ı ta’zimin (büyüklemenin)
    ve Allah’a itaat etmenin en yüksek göstergesidir. Her çeşit
    secdede ibâdet, boyun büküş, tezellül (kendini aşağı görme) ifadesi vardır.
    Bunun için İslâm’a göre Allah’tan başkasına secde edilemez; bu küfürdür.
    Kendisine secde edilmeye lâyık Allah’tan başka hiçbir şey yoktur. Yücel-
    774 2/Bakara, 125; 22/Hacc; 26
    • 298 •
    Ahmed Kalkan
    tilmeye, tâzimde bulunulmaya lâyık yegâne makam Allah’tır. Allah’tan
    başkasına secde edenler o secde ettikleri şeyi ilâhlaştırmış ve Allah’a şirk
    koşmuş olurlar.
    Kul, ister Allah’ın huzurunda isterse bir başkasının huzurunda yere kapansın;
    onun bu durumu bir itaat ve önünde yere kapandığı şeye mutlak
    bir bağlılıktır. Secde eden kimin karşısında secdeye kapanıyorsa, o makama
    karşı sınırsız bir saygı duyuyor, onu en büyük tanıyor, ona en büyük sevgiyi
    besliyor demektir. Bu saygı ve tâzim, ister korkudan kaynaklansın, istersse
    derin bir hayranlık duygusundan, durum değişmez. Çünkü insanın kendini
    en aşağı, en küçük, en güçsüz gördüğü durum, secde halidir. Öyle ki kişi,
    secdede kendini bir hiç olarak görür (kendini zelil sayar), ama karşısında
    secdeye kapandığı makamı ise en büyük tanır. Bir makamı veya şahsı yüceltmenin,
    secdeden daha ileri ve daha aşırı bir biçimi düşünülemez. Bu
    bakımdan tarihte ve günümüzde yaşayan bütün müstekbir zorbalar, insanların
    kendi huzurlarında ve makamlarının huzurunda secde etmelerini,
    o makamlar karşısında boyun bükmelerini istemişlerdir. İnsanların
    kendi huzurlarında eğilmelerinden vahşî bir zevk almışlardır. Firavunlar
    ve çağdaş takipçileri, insanların saygıyla karşılarında eğilmelerini isteyerek
    mâbud haline gelmişlerdir. Yeryüzünde azıp haddi aşan, kendilerini tanrı
    makamında gören bütün tâğutlar aynı karakteri taşırlar. Kendileri Yüce Yaratıcı’nın
    huzurunda secde etmekten yan çizerler; ama aynı zorbalar insanları
    kendi huzurlarında eğilmeye zorlarlar. Peşinden gittikleri liderleri iblis
    de Allah’ın emrine karşı gelerek secde etmekten kaçınmıştı.
    Kur’an’da Secde“Secde et ve (Rabb’ine) yaklaş!” 775
    “Ey iman edenler, rükû edin ve secde edin!” 776
    “...Rükû eden, secde eden mü’minleri müjdele!” 777
    “Gecenin bir bölümünde O’na secde et!” 778
    775 96/Alak, 19
    776 22/Hacc, 77
    777 9/Tevbe, 112
    778 76/İnsan, 26
    • 299 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    “Onlar ki, gecelerini Rabb’lerine secde ederek ve kıyam ederek geçirirler.”
    779 “Görmedin mi ki, göklerde ve yerde olanlar, güneş, ay, yıldızlar, dağlar,
    ağaçlar, hayvanlar ve insanların birçoğu Allah’a secde ediyor.” 780
    “Göklerde ve yerde bulunanlar ister istemez Allah’a secde ederler. Gökler
    de sabah ve akşam (uzayıp kısalarak) Allah’a secde etmektedir.” 781
    “Allah’ın yarattığı herhangi bir şeyi görmediler mi? Onun gölgeleri, küçülerek
    ve Allah’a secde ederek sağa sola döner. Göklerde bulunanlar, yerdeki
    canlılar ve bütün melekler, büyüklük taslamadan Allah’a secde ederler.” 782
    “Onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar ve kendilerine Kur’an okunduğu
    zaman secde etmiyorlar.” 783
    “Secde hali, kulun Rabbine en yakın olduğu andır. İşte orada çok duâ
    ediniz.” 784
    “Kulun, Rabbine en yakın olduğu an secdede bulunduğu andır.” 785
    Secde, aynı zamanda, Allah’ın emirlerine uymak, O’nun evrene koyduğu
    kanunlara itaat etmek, Allah’ın rabliğine teslim olmak demektir.
    Kâinattaki bütün varlıklar isteyerek veya istemeyerek Allah’a secde ederler:
    “Göklerde ve yerde olanların hepsi, Güneş, Ay, yıldızlar, dağlar, ağaçlar,
    hayvanlar ve insanların çoğunun Allah’a secde ettiklerini görüyor musun?”786;
    “Göklerde ve yerde her ne varsa -isteyerek de olsa, istemeyerek de olsa- Allah’a
    secde ederler. Sabah akşam onların gölgeleri de (O’na secde ederler).” 787
    779 25/Furkan, 64
    780 22/Hacc, 18
    781 13/Ra'd, 15
    782 16/Nahl, 48-49
    783 84/İnşikak, 21
    784 Ebû Dâvud, c. 2, s. 33; Riyâzü's-Sâlihîn, c. 3, s. 82
    785 Müslim, Salât 215. Prof. Dr. Hayrettin Karaman, Prof. Dr. Mustafa Çağrıcı, Prof. Dr. İbrahim Kâfi Dönmez,
    Prof. Dr. Sadrettin Gümüş, Kur’an Yolu, TDV Yay., V/560
    786 22/Hacc, 18
    787 13/Ra’d, 15
    • 300 •
    Ahmed Kalkan
    Tilâvet Secdesi
    Tilâvet; okuma, özellikle Kur’an okuma anlamına gelir. Kur’an’daki bir
    secde âyetini okuyan veya dinleyen müslümanın yapması gereken secdeye
    denilir. Kur’an-ı Kerim’de 14 yerde secde âyeti bulunmaktadır. Mushaflarda,
    secde âyeti bulunan sayfaların kenarına bunu belirten özel bir işaret
    konulmuştur. Kur’an’daki bu secde âyetleri şunlardır: 7/A’râf, 206; 13/Ra’d,
    15; 16/Nahl, (49-) 50; 17/İsrâ, (107-)109; 19/Meryem, 58; 22/Hacc, 18; 25/
    Furkan, 60; 27/Neml, 25; 32/Secde, 15; 38/Sâd, 24; 41/Fussılet, (37-)38; 53/
    Necm, 62; 84/İnşikak, 21; 96/Alak 19) Hanefilere göre tilâvet secdesi vâcib;
    Şâfiî, Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise sünnettir. “Âdemoğlu secde âyetini okuyup
    secde edince, şeytan ağlar ve ‘vay benim halime! Âdemoğlu secde etmekle
    emrolundu ve hemen secde etti; cennet onundur. Ben ise secde etmekle emrolundum,
    ama secde etmekten kaçındım, bundan dolayı cehennem benimdir’
    diyerek oradan kaçar.” 788
    Secde âyetlerinin bir kısmında genel olarak müşriklerin yüce yaratıcının
    karşısında boyun bükmekten ve secdeetmekten kaçındıkları anlatılmakta,
    bir kısmında ise mü’min muhataplar doğrudan secde etmekle emrolunmaktadır.
    Secde âyetlerinin bu içeriği göz önünde bulundurulursa, bu
    âyetleri okuyan veya işiten kimsenin secde yapması, hem emre itaat etmek
    hem de secde etmekten kaçınanlara tepki göstermek ve muhalefet etmek
    anlamına gelmektedir. Bu bakımdan tilâvet secdesiyle yükümlü olabilmek
    için her şeyden önce, dinlenen âyetin secde âyeti olduğunun bilinmesi gerekir.
    Secdenin Önemi
    Secde, namazın en önemli hareketidir. Secde; ibâdetin, kulluk tavrının
    özü ve esasıdır. Kur’an-ı Kerim, çeşitli âyetlerde secde edenleri övmektedir.
    789 Peygamber’e uyan ve O’nun Allah katından dini benimseyip
    yaşayan sahabelerin ve mü’minlerin yüzlerinde secde izleri vardır. Onların
    mü’min oldukları neredeyse alınlarındaki secde izinden belli olur. “Onları
    rükûa varırken, secde ederken görürsün. Allah’tan lütuf ve rızâ isterler. Yüzlerinde
    secdelerin izinden nişanları vardır.” 790
    788 Müslim, İman 35
    789 9/Tevbe, 112; 7/A’râf, 120; 26/Şuarâ, 219
    790 48/Fetih, 29
    • 301 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Allah’a her yerde secde edilebilmekle birlikte, secde/ibâdet için özel yapılar
    da söz konusudur. Bu konuyla ilgili âyette, secdenin/ibâdetin sadece
    Allah’a yapılması vurgulanmaktadır: “Mescidler (yahut mescedler; secdeler
    veya secde âzâları) yalnızca Allah’ ındır. Öyleyse Allah ile beraber başka bir
    şeye (ve kimseye) kulluk etmeyin!”791 ‘Mescid’, secde edilen yer demektir. Bu
    anlamda bütün yeryüzü bir mesciddir. Çünkü yeryüzünün her tarafında
    Allah’a secde edilmektedir. Ancak mescid denilince, genellikle cemaat halinde
    topluca namaz kılınan yerler, şimdiki câmiler, namazgâhlar akla gelir.
    Bu âyette792 geçen ‘mescid’in çoğulu mesâcid kelimesini ‘mesâced’ şeklinde
    okuyanlar da bulunmaktadır. ‘Mesâced’, ‘mesced’in çoğuludur ve anlamı
    secde yerleri demektir. Dolaysıyla âyeti şöyle de anlamak mümkündür:
    Secdeler ve secde yerleri, yani alın, burun, eller, dizler ve ayaklar Allah’a
    aittir. Onları yaratan O’dur. Öyleyse O’nun yarattığı uzuvları (organları)
    O’ndan başkasına secde ettirmeyin, yalnızca O’na secde edin.
    İbn Abbas’tan rivâyet edildiğine göre Peygamberimiz (s.a.s.) buyurdu
    ki: “Yedi kemik üzerine secde etmekle emrolundum. Bunlar, alın, -eli ile
    burnuna işaret etti-, iki el, iki diz ve iki ayak (ucudur).”793 Allah’ın yarattığı
    organlar O’na şükretmek ve O’na itaat etmek O’na secde etmek yolunda
    kullanılmalıdır. Secde, kulun şükrünün en yüksek makamıdır. Kul secde ile
    itaatın, saygının, ilâhî sevginin, huşû’nun en yücesine çıkar. Kulun Rabbine
    en yakın olduğu hal, secde halidir. Kişi, secdesi ile Rabbinin katında derece
    kazanır. Secde edenler, Allah’ı hakkıyla ta’zim ederler.
    Yüce Allah’ın yarattığı bu vücut organları, yine Allah’ın yarattığı âciz
    yaratıkları tâzim etmek için kullanılamaz. Bu, Yaratıcı’ya karşı nankörlük
    ve küfür demek olur. Allah’tan başkasının huzurunda saygıyla divan durulamayacağı
    gibi, kula kulluk etmek için rükû ve secdeyi hatırlatan, çağdaş
    tapınmalar, reveranslarda da bulunulamaz. Bu tür davranışlar, eşref-i
    mahlûkat için bir züldür, alçalmadır. Şurasının altını çizmek gerekiyor ki
    âlemlerin Rabbi Allah’a samimiyetle secde edenler, Allah’ın dışında hiç bir
    varlığın, makamın, çıkarın, gücün önünde boyun eğmezler. Başlarını dik
    tutarlar, haysiyet ve şereflerine sahip olurlar. İnsanlık onurlarını âciz, güçsüz
    ve zorba karakterli varlıkların önünde beş paralık etmezler.
    791 72/Cinn, 18
    792 72/Cinn, 18
    793 Müslim, Salât 231, Hadis no: 491, 1/355; Ebû Dâvud, Salât, Hadis no: 891, 1/235; S. Buhâri, Tecrid-i Sarih
    Terc., 3/847-848
    • 302 •
    Ahmed Kalkan
    Allah’a gerçek anlamda ve gereği gibi secde eden kul, kula kul olmaktan
    kurtulur. Mü’min, en şerefli organı olan yüzünü, insanların üzerinde gezinip
    tepindikleri toprağa sürerek, kendisini işte o topraktan yaratan Yaratıcı’nın
    karşısında ne kadar basit ve âciz olduğunu hatırlar. Mü’min, yalnız
    yaratıcısı Allah’ın huzurunda kendisini zelil hisseder.
    Allah’ın karşısında secde etmeyenler, ancak ‘kibirli’, ‘burnu havada’ olan
    kimselerdir. Onlar Allah’a secde etmeyi gururlarına yediremezler, ama her
    türlü çıkarın, dünyalık makamların ve zorba yönetimlerin önünde eğilirler,
    aşağı bir seviyeye düşerler. Küçücük bir menfaat için ya da az bir çıkar veya
    maaş uğruna üstlerine süklüm-püklüm olurlar. Allah’ın kendisine secde
    emrinden kaçınanlar, kula kulluk için emre âmâdedirler. Bunlar, halk deyimiyle
    “emir kulu”dur; âmirleri kim olursa olsun, hazırola geçmeye, boyun
    eğmeye, kulluk göstermeye (secdeye) hazırdırlar.
    Rabbimiz, kendisine secde etmeye yanaşmayanları çeşitli şekillerde
    rezil ve rüsvay eder, burunlarını sürter, onlara hiç bir izzet ve şeref vermez.
    İnsanların huzurlarında secdeye kapanmalarını veya secde eder gibi
    eğilmelerini isteyen sultanların veya onlar gibi davranananların bu haline
    Allah (c.c.) gazap eder.
    Allah’ın önünde eğilmeyen insan, gönlündeki putları deviremez, küfrün
    belini kıramaz. Secdeden kaçınan insanın yoldaşı, secdeden kaçınanların
    ilki olan şeytandır.
    Secdede asıl olan, kalbin bütün ilgilerden arınarak Allah’a yönelmesi,
    samimi bir teveccüh ile O’na bağlılığını ve itaatini arzetmesidir. Secdesi çok
    olanlar, yani sâcidîn ve ‘süccâd’ olanlar, yeryüzünü tertemiz mescid haline
    getirenler, Rablerinin katında yüceldikçe yücelirler. Allah, kendisi için
    tevâzu gösterenleri, başını secdeye koyanları aziz kılar, yükseltir. Sadece
    Allah’ın huzurunda eğilip O’na secde edenler, bir anlamda ‘mirac’a çıkarlar.
    Zaten namaz mü’minin miracı değil midir?
    ‘Rükû’su ve ‘secde’si uzun tutulan namazlar daha faziletlidir. Bu iki makamda
    yapılan zikirler, edilen duâlar ve kunutlar kabul edilmeye daha yakındır.
    Bundan dolayı mü’minler secdede çok duâ ederler ve Allah’ı çokça
    tesbih ederler. 794
    794 Hüseyin K. Ece, İslâm'ın Temel Kavramları, s 582 vd.
    • 303 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Secdenin Düşündürdükleri ve Bazı Hikmetleri
    Tüm manevî/kalbî hastalıkların kaynağı kibirdir/büyüklenmedir. Büyüklenenlerin
    ilki şeytandır. Allah’ın emrine isyan edip secde etmeyerek
    ilk günahı şeytan, büyüklenme günahıyla işlemiştir. Allah’ın secde/ibâdet
    emrine uymayarak şeytanın yolundan gidenler de onun işini meslek edinerek
    büyüklenirler. Bu nedenledir ki, her namazda Allah’ın “en büyük”
    olduğunu tekrarlar ve secde ile gösteririz. Demek ki, gün ve gece boyunca
    büyüklenme ve eğilimleri ve tavırları ile yüzyüzeyiz. Namaz kılan bir
    müslüman da yüzlerce defa Allah’ın en büyüklüğünü kalbiyle tasdik, diliyle
    ikrar ve secdesiyle isbat etmiş olur. Namaz kılan bir müslüman, “Allahu
    ekber” dediği, Allah’ın huzurunda bel büküp (rükû) yere burnunu sürttüğü
    (secde) halde, hâlâ gurur, kibir/büyüklenme eğilimleri varsa, ne söylediğini
    ve ne yaptığını bilmiyor demektir.
    Yeryüzündeki fesâdın kökünde “tekbir” ve “secde” şuurundan uzaklık,
    yani büyüklenme vardır. Mü’min, benlik ve kibir hastalıklarını Allahu ekber
    kılıcıyla keser, secde zaferine kavuşur. Günde 40 rekât namaz kılan bir
    mü’min, 80 defa secde yapma şerefine kavuşur. Alnını her gün 80 defa yerlere
    eğerek nefsini ve benliğini kırar; Allah’ın dışında büyük kabul edilmeye,
    önünde eğilmeye lâyık kimse olmadığının bilincini ispatlar. Bu secdelerle
    mü’min, “ene rabbukümu’l-a’lâ”795 diyen Firavunlara meydan okuyup
    “Sübhâne Rabbiye’l-a’lâ” der. Günün her ânında ve davranışında “lâ”yı yaşamış,
    şimdi de secdede “illâ”nın en yakınına ulaşmış, hakkal yakîn olarak
    sadece Allah’ı ilâh olarak tanımanın hazzına ermiştir. Kibirliliğin göstergesi
    olan “burnu havada olma”yı secde ile “burnunu yere sürterek” kırmış olur.
    O yüzden secde, kişiyi şeytanlaştıran kibir ve gurura karşı en güzel, en etkin
    tedavi yöntemidir.796
    Allah’ın büyüklüğü karşısında bir hiç olduğumuzu vurgulamak için
    secde halinde küçülür, küçülür, küçülebildiğimiz en küçük hali alır ve O
    tek büyüğün, en büyüğün huzurunda yerlere kapanırız. O’nu büyükleyerek
    ve yücelterek, O’na yakın olabilmek için O’nun kuluna en yakın olduğu an
    olan secdelere tekrar tekrar varıyoruz. O’nun yüceliği karşısında küçülüp
    kıvrılıyor, tıpkı kapı halkası gibi yusyuvarlak olarak O’nun rahmet kapısını
    “Senin şânın ne yücedir Rabbim” diyerek çalıyoruz. “Buyur kulum, di-
    795 79/Nâziât, 24
    796 İhsan Eliaçık, İslâm ve Sosyal Değişim, Bengisu Y. s. 26
    • 304 •
    Ahmed Kalkan
    lediğini iste kulum” diyerek huzuruna, kulluğuna kulunu kabul etmek ise
    ancak Ekber olana, O’nun merhametine yaraşır.797 O, sadece kendi huzurunda
    küçülenleri, başkalarının yanında, eşyanın, maddenin, tüm fânilerin
    ve âcizlerin yanında aziz kılacak, küçültmeyecek olandır. O, kendini büyük
    görüp secde etmeyen şeytanları sâğırînden kılan/alçaltan ve Kendine secde
    edenleri yeryüzünde halife ve efendi kılandır.
    Ağaçlar secde etmektedirler.798 Ağaçlar ve bitkiler, namazdaki secde
    gibi devamlı olarak secdede duruyorlar. Çünkü ağaçların ağızlarına benzeyen
    kökleri devamlı şekilde yerden su ve besin alırlar. Cisimlerin gölgeleri
    Allah’a özel bir teslimiyet ve ibâdet tarzı olarak her gün nasıl uzayıp kısalıyorsa799
    ibâdet eden insan da namazda kıyam, rükû, secde ve ka’de yaparken
    uzanıp kısalır. Müslümanların cemaat halindeki ibâdetlerde yaptıkları gibi,
    sürü halinde uçan kuşlar da Allah’a ibâdet ederler: “Göklerde ve yerde bulunanlarla
    dizi dizi kanat çırpıp uçan kuşların Allah’ı tesbih ettiklerini görmez
    misin? Herbiri kendi salâtını (duâsını) ve tesbihini (öğrenmiş) bilmiştir. Allah,
    onların yapmakta olduklarını hakkıyla bilir.” 800
    Bilindiği gibi, Firavun, Hz. Musa’ya inanmayan ve ilâhlık taslayan zâlim
    bir yöneticidir. İsrailoğullarını kendine kul-köle yapıp onları ezip sömüren
    ve açıkça “ben sizin en büyük rabbinizim”801 deyip halkını kendine secde
    ettirip taptıran Firavun, iman edenleri imha için ordusuyla takip ettiği Hz.
    Mûsâ ve kavmi için mûcize olarak açılan Kızıldeniz’de ölüm ânında Allah’a
    iman etti ve secdeye kapandı. Bu iman, yeis/ümidsizlik halinde yapıldığı
    için kabul edilmedi. “Biz İsrail oğullarını denizden geçirdik. Ama Fir’avn ve
    askerleri zulmetmek ve saldırmak üzere arkalarından onlara yetişti. Nihâyet
    (denizde) boğulma haline gelince, ‘Gerçekten İsrail oğullarının inandığı ilâhtan
    başka ilâh olmadığına ben de iman ettim. Ben de müslümanlardanım!’
    dedi. ‘Şimdi mi (iman ettin)? Hâlbuki daha önce isyan etmiş ve bozgunculardan
    olmuştun. (Ey Fir’avn!) Senden sonra geleceklere ibret olman için, bugün
    senin bedenini (cansız olarak) kurtarıp (sâhilde) bir tepeye atacağız.’ İşte, insanlardan
    birçoğu hakikaten âyetlerimizden gâfildirler.” 802
    797 Ali Akpınar, Namaz Duaları ve Sureleri, Suffe Y. s. 67
    798 bk. 22/Hacc, 18
    799 16/Nahl, 48; 13/Ra'd, 15
    800 24/Nur, 41
    801 79/Nâziât, 24
    802 10/Yûnus, 90-92
    • 305 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Londra Brıtısh Museum’da Fir’avn’a ait olduğu büyük bir ihtimalle bilinen
    bir ceset sergilenmektedir. Mısır’da firavunların cesetleri mumyalanmak
    suretiyle muhâfaza edilmekte idi. Âyetten denizde boğulan Firavun’un
    cesedinin mumyalanmadan, bir mûcize eseri korunmuş olduğu anlaşılmaktadır.
    Nitekim 1980’li yıllarda Cebelein mevkiinde, Kızıldeniz sahilindeki
    kumların altından mumyalanmadığı halde hiç bozulmamış bir ceset
    bulunmuştur. British Museum’da muhâfaza edilen bu cesedin en az 3000
    yıllık olduğu tespit edilmiştir. Resimlerinden de belli olduğu ve bizzat benim
    müzede gördüğüm şekilde bu ceset secde eder vaziyettedir. Secde halindeki
    bu durum, âyette ölürken iman etmesiyle anlatılıyor. Hayatı, halkına
    zulümle ve Allah’a isyanla geçen, Allah’a secde etmediği yetmiyormuş gibi,
    “ben sizin en yüce rabbinizim” diyerek803 vatandaşlarını kendisine secde
    ettirmekten hayâ etmeyen Firavun’a Allah, öyle bir diz çöktürüp secde ettiriyor
    ki, binlerce senedir secdeden kalkmayan başı, sürtülen burnu, diğer
    Firavunlara ve insan şeytanlarına ibret olsun! Ölüm ânındaki bu imanın
    ve secdenin ahirette onu kurtarmayacağı âyetteki ifadeden anlaşılmaktadır.
    Ancak, mumyalanmadığı ve benzeri işlemlerden geçmediği halde, Allah’ın
    hikmeti gereği ve insanlara ibret olması için üç bin yıldan fazla zamandan
    beri çürümeyen, bozulmayan ve tüm organları, hatta saçları bile yerinde
    olan cesedin Allahu a’lem, canlı gibi kalması secde halinde ölmesinin bir
    sonucu olabilir. Yani, secde ancak ölüm ânında yapıldığı için âhirette kurtarmasa
    bile, Firavun gibi birinin canlı gibi sapasağlam kalmasına sebep
    olmuş olabilir. Secde sayesinde ve secde ederken öldüğü için bedeni çürümemiş
    olabilir. Tabii ki en doğrusunu Allah bilir.
    Ölüm ânında ve kabul edilmeyen bir secdenin Firavun gibi birisine
    canlı görünümü vermesi yanında, kabul olan ve Firavunlaşmayan kimsenin
    secdesi, kim bilir insanı nasıl canlı tutacaktır? Allah’a secde eden mü’min,
    çok şerefli bir hayata secdesi sayesinde hak kazanacak, Allah’ın nice yardımına
    muhatap olacaktır. Dünyada canlandırdığı gibi, secdenin, ölümden
    sonra da sayılamayacak faydaları olacaktır.
    “Karanlıklar, ışıklar, gölgeler sussun ki Allah’ım
    Bütün dünyayı inletsin benim secdem, benim âhım!” 804
    803 79/Nâziât, 24
    804 Mehmed Âkif Ersoy, Safahat
    • 306 •
    Ahmed Kalkan
    Secdenin Sağlık Açısından Faydaları
    İbâdetler, sadece Allah için yapılır. Yapılmasının yegâne sebebi, Allah’a
    itaat, O’na şükür ve O’nun rızasını kazanmaktır. O yüzden dünyevî
    bir amaçtan dolayı yapılan bir ibâdet, “ibâdet” olmaktan çıkarak “kabahat”
    olur. Ama her ibâdetin dünyevî faydaları, hikmetleri, extra olarak dünyada
    kula kazandırdıkları vardır. Zekâtın sosyal faydaları, orucun beden ve
    sıhhat için yararları gibi her ibâdetin bilebildiğimiz veya bilemediğimiz
    nice faydaları da vardır. Namaz ve secdenin sağlığımız açısından faydaları
    da küçümsenmeyecek kadar çoktur. Ama tekrar hatırlatalım ki, secdeyi ve
    namazı dünyevî faydalarından dolayı değil; sadece Allah rızası için yerine
    getirirsek ibâdet etmiş oluruz.
    Bu anlayış içinde, tesbit edilebilediği kadarıyla secdenin insan vücuduna
    bazı faydalarını saymaya çalışalım: İlk olarak, namazı sırf bir beden eğitimi
    hareketi gibi gören yanlış ve eksik anlayışa cevap olarak bir doktorun
    beyanlarına göz atalım:
    “Namazın herhangi bir jimnastik ve beden eğitimi hareketinden farklı
    ve üstün beş farkı vardır.
    1- Beş vakit namazda 40 rekât ve 80 secde var. Her gün kaç jimnastikçi
    bu kadar hareket yapar?
    2- Sportif hareket yapanlar, hızlı hareketler yaptıklarından kalplerini
    ve bedenlerini yorarlar, kalıpları ve kalpleri yorgun düşer. Namaz ise yavaş
    yavaş kılınır; kalp yorulmaz.
    3- Namaz, günün beş ayrı vaktinde kılınır. Günün muhtelif saatlerinde
    namaz kılındığından insanı gün boyu devamlı dinç tutar, aktif ve aksiyoner
    yapar. Kaç jimnastikçi günde beş defa ayrı ayrı zamanlarda kültürfizik ve
    beden eğitimi hareketi yapar? Ve namaz, yolculukta bile terkedilmez; düzenli
    olarak her gün bu hareketler mutlaka yapılır, vücudun zindeliği sağlanır.
    Spor yapanlar, en çok günün belirli zamanında vücutlarını düzenli
    hareket ettirirler. Günün diğer zamanlarına sporu yayamadıkları için vücutlarında
    kalori toplanmasının, yağlanmanın önüne tam geçemezler.
    4- Namaz, ömrümüzün sonuna kadar farzdır. Ömrünün sonuna kadar
    kaç jimnastikçi düzenli olarak hareketlerini sürdürür?
    • 307 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    5- Namaz için abdest almak şarttır. Bazı durumlarda boy abdesti de
    gerekir veya en azından Cuma namazı için şiddetle tavsiye edilir. Hâlbuki
    jimnastik için böyle bir mecburiyet yoktur.
    İnsan hayatında kanın yeri büyüktür; vücudun her tarafına dağılması
    hayatî önem arzeder. Kalp, kanı vücudun en ücrâ yerlerine kadar ulaştırmak
    üzere pompalar. Kalbin bu işi yapabilmesi için daimî olarak dinç
    olması gerekir. Bir de bu kan gönderme işinde kalbe yardımcı olunabilmesi
    için, şahsın birtakım hareketler yapması, bedenin dinç kalması için,
    o hücrelerin kan ile iyice sulanması veya kanlanması gerekmektedir. Nasıl,
    bir bahçıvanın sebzelerin iyice yetişmesi için bahçeyi her zaman sulaması
    gerekirse, dokulardaki kan dolaşımı, yani hücrelerin iyice kanla sulanması,
    daha doğrusu hücrelerin iyi kanlanması gerekmektedir.
    Bunu bir misalle daha iyi açıklayabiliriz: Namaz kılıp secde etmeyen,
    bütün gün bir sopa gibi gezinen ya da masa başında koltuğunda oturan
    bir insanın kalbinden başına doğru pompalanan kan ile namaz kılan ve
    günde başını 80 defa yere koyan bir kimsenin başına gelecek kan miktarı
    muhakkak ki aynı değildir. Günde, secdelerle başı 80 defa kanla pompalanan
    bir kimsenin saçlı derisi de 80 defa kanla yıkanıyor demektir. Beynin
    üzerindeki beyin zarları, yani meninksler de namaz kılan şahıslarda, kılmayanlara
    nazaran günde seksen defa daha fazla kanlanıyor demektir. Bu
    zarların üzerindeki dönüş deveranına ait sinuslardaki kan da namaz kılıp
    secde edenlerde 80 defa daha fazla olarak deverana iştirak ediyor demektir.
    Hâfıza ve şahsiyet ile ilgili frontal lop, yani beynin ön lobu, namaz kılıp
    secde edenlerde namaz kılmayanlara nazaran 80 defa daha fazla kanlanıyor
    demektir. O yüzden hâfıza ve şahsiyet bozukluklarına namaz sâyesinde
    secde edenlerde çok daha az miktarda rastlanır. Bu insanlar, bunamaya
    pek uğramazlar. Bir insanın beyni günde secdeler sayesinde 80 defa kanla
    yıkanırsa, o insan ne erken ve ne de geç bunamaya yakalanır. Bunun için
    secdeli/namazlı ihtiyarlarda hemen hiç bunama görülmemektedir. Çok yaşamadığı
    halde yataklara düşüp küçük ve büyük abdestlerini tutamayanlar
    ve çoğunlukla bunama özellikleri gösterenler, namaz kılmayan kimselerdir.
    İnsan ayakta iken beyne giden ve beyin için iyi bir besleyici olan glikoz
    miktarının % 25, rükû halinde % 40, secde halinde ise % 75 oranında olduğu
    bilinmektedir.
    • 308 •
    Ahmed Kalkan
    Diğer taraftan, insanın iradeli hareketlerini, yürüyüşünü temin eden
    merkezler, parietel lopdadır. Günde 80 defa secdeye gidildiği için, bu parietal
    loblar, 80 defa kanla iyice yıkanıyor demektir. Görme, işitme, duyma,
    koklama ve tatma merkezleri ociipital, yani arka lobda olduğu için namaz
    kılanlarda kılmayanlara nazaran günde 80 defa fazla kanla besleniyor
    demektir. Muvâzeneyi/dengeyi temin eden beyinciğin ve kafa çiftlerinin
    çıktığı beyin kökünün günde 80 defa kanlanması ve daha doğrusu beslenmesinin
    ne kadar kıymetli bir şey olduğunu anlamak için doktor olmak
    gerekmez. Buna şöyle bir misal de verebiliriz: Eczane raflarında senelerce
    duran bir ilacın tesir tarzı ile, aynı ilacı 80 defa çalkaladığımız zaman o ilacın
    yaptığı etki şekli aynı değildir. Hareket eden ve çalkalanan ilaç, mutlaka
    daha iyi karışır, homojen olur ve mutlaka daha iyi tesir eder.
    Yine, secdeler sayesinde mü’minin gözleri, 80 defa yere eğildiklerinden
    daha kuvvetli kan deveranına sahip olur. Göz içi tansiyonunda artma olmaz
    ve ön kameradaki sıvının devamlı değişmesi temin edilmiş olur. Glokom ve
    buna benzer vahim göz hastalıklarına namaz kılıp secde edenlerde daha az
    görülmesi bu yüzdendir. Kulakların yine iyi kanlanması, frontal, etmoidal,
    sfenoidal ve maxiller sinüslerin ifrazatlarını daha kolay boşaltmaları hep
    bu günde 80 defa secde eden insanlarda daha iyi olmakta ve sinüzitlerin
    meydana gelmesine büyük ölçüde engel olmaktadır.”805
    Rükû ve secdeler, bütün organları canlandıran kan dolaşımı için en iyi
    bir usûldür. Onun için namaz, sindirimi takviye edici ve iştah açıcıdır. Rükû,
    sırt ve mide kaslarını takviye eder, aynı zamanda midenin cidarı üzerinde
    meydana gelen yağları giderir. Secde ise, baldır ve uyluk kaslarını, bağırsak
    faaliyetleri ile mide cidarını takviye ettiği gibi, kanın, vücudun her tarafına
    ulaşmasını da temin eder. Yine secde, kasların za’fiyeti ile bezlerin hareketli
    olmasından meydana gelen mide ülseri gibi hastalıklardan korur. Namazda
    kol, bacak ve kafa hareket eder, bu hareketler ise, bütün kaslara, eklemlere
    ve kemiklere ulaşır. Namaz, vücudun üst tarafındaki kanı indirme etkisi
    gösterir. Bu sebepten, yüksek tansiyondan şikâyetçi hastalar, namazı tam
    olarak kılarlarsa açıkça faydasını göroürler. Secde ve namaz, sinir sistemine
    rahatlatıcı bir tesir yapar, kalp atışlarını takviye eder, dolaşım aksaklıklarını
    giderir, buhranı söndürür ve stresten uzaklaştırır. Morali ve siniri bozulanlar
    ve bu yüzden uykusuzluk çekenler için secdeye kapanıp namaz kılmak,
    805 Dr. Timuçin Altuğ'un makalesi, naklen: Psikolojik ve Sıhhî Açıdan İbadet, Abdullah Aymaz, Çağlayan
    A.Ş. Y., s. 1-5
    • 309 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    yerinde bir tedavidir.806 Ruha ve sinirlere rahatlık, huzur, sükûnet ve güven
    vermekte en önemli ilaç budur. “Biliniz ki kalpler ancak Allah’ı zikretmekle
    sükûnet bulur, mutmain olur.” 807
    Secde edip Allah’ın en büyük olduğunu kendine ve her şeye ilân eden
    kimsenin gözünde ve kalbinde başka bir büyük olamaz. Bazıları parayı,
    otomobili, kadını, dünyevî makamı/koltuğu, apartmanları, kendini, çocuklarını...
    büyük görür, giderek bunları veya bunlardan birini tutku halinde
    fanatik şekilde sever. Mü’minin gözünde ve gönlünde ise büyütülmeye, büyüklüğünü
    kabul etmeye değer tek varlık vardır; Allah. “İnsanlardan bazısı,
    Allah’tan başkasını Allah’a endâd (eşler ve benzerler) edinir de onları, Allah’ı
    sever gibi severler. İman edenler ise en çok Allah’ı severler (onların Allah’ı
    sevmesi her şeyden, her sevgiden daha fazladır).” 808
    Secde, meleklerin severek yaptıkları bir ibâdet; secdeden kaçınmak,
    şeytanların lânetlenmesine sebep bir isyandır. Yükselip meleklerle beraber
    olmak isteyenler secde merdivenine tırmanmalı; secdeden kaçanlar, bunun
    “hubût”, yani iniş, düşüş ve alçalma olduğunu bilmelidir. Secde, Rabb’e yaklaşmak;
    secdeden kaçınmak ise, sonunda lânet olan çıkmaz yola girmektir.
    Secdeden kaçanlar şeytanlaşıp en aşağılara alçalıp yuvarlanırken; mü’min,
    secde füzesiyle fezâları aşıp yükselir.
    Ne mutlu sadece Allah’ın önünde eğilip secde eden ve bu davranışıyla
    insan ve cin şeytanlarını kahredenlere... Yazıklar olsun tâğutlar önünde basit
    çıkar için yaltaklanıp iki büklüm olanlara!
    Selâm olsun secdelerini artıranlara; gündüz işlerini, gece uykularını Allah
    için bölüp secde izlerini alınlarına nurla nakşedenlere! Secde üssünden
    kalkan füzeyle göklerin en yükseğine, “mirac”a doğru kanatlananlara selâm
    olsun!..
    806 A.g.e., s. 84-85
    807 13/Ra'd, 28
    808 2/Bakara, 165
    • 310 •
    Ahmed Kalkan
    İlk Vahyin Geldiği “Zaman”
    Aylardan Ramazan; Kur’an ayı, on bir ayın sultanı… Gecelerden Kadir
    Gecesi; bin aydan, yani seksen üç yıldan hayırlı gece. Ramazan ayının
    değerli oluşu, insanlığı kurtaracak mesajın bu ayda indirilmesinden kaynaklanmakta.
    Kur’an’ın indirildiği gece bin aydan hayırlı olduğuna göre,809
    Kur’an’ı okumaya, anlamaya ve yaşamaya ayrılan bir gün de, bin aydan
    daha hayırlı olacaktır. Kur’an’a uygun şekilde ihyâ edilen her gün ve gece
    Kadir Gecesi… Kur’an’ı ve hükümlerini önemsemeyen, ya da başka şeyleri
    Kur’an’a tercih eden, Kur’an’a ters ilke ve yaşama biçimlerini reddetmeyen
    kimseler için, yani Kur’an’sız, Kitapsız yaşayanlar için Ramazan da
    yok, bayram da... Kur’an kendisine inmemiş gibi Kitapsız şekilde yaşayan
    insanlar, Kur’an’dan yararlanamadığı gibi, Ramazan’dan da nasip alamazlar,
    Kadir Gecesinden de.
    Kur’an’ı, indiriliş gayesine uygun olarak okuyup hükümlerini ferdî olarak
    itikadî, ibâdî, ahlâkî ve ekonomik bütün yönleriyle yaşarsak, sosyal ve
    siyasal hayata hâkim kılıp tatbik ettirme çabasında bulunursak, yani vahyi
    gönlümüze ve yaşayışımıza indirirsek, biz de bin insandan hayırlı olacağız;
    böyle yaşadığımız gün ve geceler de bin aydan üstün. Yoksa, rahmet çeşmesinin
    büyüklüğü, ondan yararlanmasını bilmeyen, susuzluğunu gidermek
    için su kabını veya ağzını çeşmenin altına yerleştir(e)meyen kimseler için
    hiçbir şey ifade etmiyor. Çeşme, bin dört yüz yıldır akmakta. Bu güne kadar
    onun hayat veren lezzetli suyunu içenleri suladığı, nimetlendirip dirilttiği
    gibi, hâlâ canlandıran rahmet suyunu sunmaya devam etmekte. Ama biz,
    kabımızı o çeşmenin altına tutmuyor, çeşmeden yararlanmayı bilmiyorsak
    suç elbette çeşmenin değil; bizim. Karanlıklarda yaşayan insan çeşmenin
    yolunu unutmuş olabilir, ama çeşmenin suyundan az da olsa tatmış
    olanların yapmaları gereken büyük görevleri var… Hele o çeşmenin yanı
    başındaki yangınları fark eden itfaiyeci (dâvet ve tebliğci) görevini yapmıyorsa,
    karanlıktan yararlanarak yangını çıkaran ve değişik araçlarıyla yangını
    körükleyenler kadar, o da suçlu değil mi? Kendilerini ve toplumlarını
    değiştirmek isteyenlere Kur’an yardıma hazır; referansları, örnekleri ortada.
    Değişim ve dönüşüm projelerini, kendisine yöneleceklere sunmaya, yol
    göstermeye, yollarını aydınlatmaya hazır beklemekte…
    809 97/Kadr, 3
    • 311 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    İlk Vahyin Geldiği “Mekân”
    Hirâ aslında, Mekke’nin üç mil kuzeydoğusunda bir dağın adı. İlk vahyin
    geldiği mekân oluşu sebebiyle bu dağa “Cebelü’n-nûr (Nur Dağı)” adı
    uygun görülmüş. O dağda, iki kişinin içine zor sığacağı, kafa eğilmeden
    sığılmayacak küçücük bir mağara; Hira mağarası. Hira: Arayış demek. Arayışa
    çıkan bir düşünen insana ev sahipliği yapıyor. Mekke şehrine hâkim,
    oraya kuşbakışı bakılacak bir yer, Hira mağarası; Vahiy öncesi ve vahiy
    sonrası kısa bir müddet Peygamber’e sığınak… Hirâ Dağı; dağda su olmadığından
    çıplak, yanık kayalar halinde; üzerinde hemen hemen hiç nebat
    ve ağaç yok. Ama hiçbir dağın kendisinde uzun süre müsafir edemediği
    aziz misafiri ağırlayan bir dağ ve saraylardan kıymetli küçücük kulübe gibi
    mağara. Mağara; İbrâhim’in (a.s.) yuvası, Ashâb-ı Kehf ’in sığınağı... Hira,
    vahye şâhit, Sevr, mukaddes hicretin durağı ve korunağı. Kehf, ashâb-ı kehfe
    adını veren mağara...
    Muhammedu’l-Emîn’in 35’inden sonra, bu dağı ve bu dağda yalnızlığı
    sevmeye başlaması… Günlerce ibâdet için kaldığı mekân. Tefekkür, daha
    doğrusu tahannüs şeklinde günlerce ibâdete çekilmesi.810
    İlk Vahyin Kendisine İndiği “Zât”
    Çevresindeki insanların değerlendirmesine göre herhangi bir ayrıcalıklı
    durumu olmayan sıradan biri. Büyüdükçe ahlâkıyla öne çıkıyor, “el-
    Emîn” isim-sıfatını hak ediyor. Putlara tapmıyor, çirkin fiillere hiç yaklaşmıyor.
    Ticaretle uğraşıyor, kırk yaşına doğru sık sık câhiliyye toplumundan
    uzaklaşıp câhiliyye toplumunu terk eden, bu putperest ve azgın toplumun
    nasıl kurtulacağını düşünen arayış için Arayışa/Hira’ya uğrayan bir güzel
    insan… Yaş 35 ve sonrası: Emîn/güvenilir Muhammed artık sık sık Mekke’nin
    şirk, ahlâksızlık, haksızlık ve zulümle dolu havasından sıyrılıyor; sık
    sık Hira Dağı’ndaki bu mağaraya gidip uzlete çekiliyor. Hira Mağarası’nda
    kendisini Allah’a vererek O’nun varlığını, birliğini, kudret ve azametini;
    insanların aczini ve Allah’a olan ihtiyaçlarını, ama buna karşılık onların
    isyanını, ahlâksızlık ve sapıklıklarını tefekkür ederek Cenâb-ı Hakk’a ubû-
    810 Âişe annemiz, bu olayı anlatırken "tahanus" kelimesini kullanmıştır. İmam Zührî bunu "taabbüd"
    olarak açıklamıştır. Bu, Rasûlullah'ın edâ ettiği bir çeşit ibâdetti. Çünkü Allah (c.c.) ona henüz nasıl
    ibâdet edeceğini öğretmemişti. Rasûlullah (s.a.s.) evden yiyecek ve içeceğini alarak mağarada birkaç
    gün geçirirdi. Sonra yine eve döner ve eşi Hatice'ye yiyecek ve içecek hazırlatarak ibâdet için mağaraya
    dönerdi. Böyle bir günde Rasûlullah bu mağarada iken birden bire vahye muhâtap oldu.
    • 312 •
    Ahmed Kalkan
    diyette bulunuyor. Yaş 40, olgunluk yaşı: Allah’a kullukta bulunup tefekkürle
    meşgul olduğu anlardan birinde kendisine inen ilk vahiy. Muhammedu’l-
    Emîn olarak mağaraya giren zât, artık Rasûlullah olarak mağaradan
    çıkıyor.
    Vahyin ne olduğunu bilmeden kendisine gelmesinin şaşkınlığı ve belirsizliğinin
    giderilmesi için eşi Hadice, Rasûlullah’ı yanına alarak amcasının
    oğlu Varaka bin Nevfel’e gittiler. Varaka, cahiliye döneminde Hristiyan olmuştu.
    İbranice ve Arapça olarak İncil yazıyor, okuyordu. Çok yaşlı olduğundan
    gözleri görmüyordu. Hatice ona şöyle dedi: “Ağabeyciğim! Yeğenini
    biraz dinler misin?” Varaka Rasûlullah’a sordu ve Rasûlullah olanları
    anlattı. Varaka: “Bu aynı Namustur (Vahiy getiren melek; Cebrâil). Allah,
    onu Mûsâ’ya da göndermişti. Keşke senin nübüvvet zamanında genç olabilseydim.
    Keşke kavminin, seni yurdundan çıkaracağı zamana kadar yaşayabilseydim.”
    Rasûlullah sordu: “Onlar beni buradan kovacaklar mı?” Varaka:
    “Evet, senin getirdiğini getiren bir şahsa insanların düşman olmadığı bir
    zaman yoktur. Eğer senin döneminde yaşarsam bütün gücümle sana yardım
    ederim.” dedi. Ancak çok geçmeden öldü.811
    Bu rivâyetten açıkça anlaşılıyor ki vahiy gelmeden hemen önce bile
    Rasûlullah’ın düşüncesinde Peygamber olacağına, nübüvveti beklediğine
    dair bir şey yoktu. Nebîliğe tâlip olmak ve onu beklemek bir yana, peygamberliğin,
    vahyin ne olduğunu bile bilmiyordu. “İşte böylece sana da emrimizle
    Kur’an’ı vahyettik. Sen, kitap nedir, iman nedir bilmezdin. Fakat Biz
    onu kullarımızdan dilediğimizi kendisiyle doğru yola eriştirdiğimiz bir nur
    kıldık.”812 Vahyin nüzulü ve melekle karşılaşması bir kişinin hiç beklemediği
    halde büyük bir olayla karşılaşması ve onun etkisi altında kalması gibi bir
    şeydi. Bu nedenle, İslâm’a dâveti başlattığında Mekkeliler Rasûlullah’a her
    türlü itirazı yönelttikleri halde, hiç kimse “Biz böyle şeyi Muhammed’den
    (s.a.s.) bekliyorduk, çünkü o bunun planlarını yapıyordu” diyememiştir.
    Nüzul ve Mü’minlerin Ortak Kaderi
    Nüzul, Arapların misafirlerine hazırladıkları sofraya verdikleri addır.
    Dolayısıyla Yüce Yaratıcı, Kitabı indirerek (inzâl ederek) kendi katından
    insana her türlü istifade edebileceği İâhî bir sofra bahsetmiştir; gök sofrası.
    811 Buhârî, Tefsir 96/1
    812 42/Şûrâ, 52
    • 313 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    O halde insana düşen bu sofradan gereğince beslenerek hayatını idame ettirmesidir.
    Bu ise ancak insanın ne ile muhatap olduğunu anlaması ve ona
    uygun davranmasıyla mümkündür.
    Varaka Hz. Peygamber’e (s.a.s.) Allah’ın elçisi olduğunu ve kavminin
    onu yurdundan sürüp çıkaracağı günlere erişebildiği takdirde ona destek
    olup bu uğurda savaşacağını söylediğinde Hz. Peygamber (s.a.s.) bunu bir
    türlü anlayamamıştı. Neden kavmi onu yurdundan sürüp çıkaracaktı? Ancak
    ne var ki, şimdi dahi Hz. Muhammed (s.a.s.)’in örnekliğini kendi hayatına
    taşımaya çalışan gönül dostları daha işin başlangıcında yakınlarının
    tepkileriyle karşılaştıklarında kaçınılmaz olarak ortak bir kaderi paylaşıyorlar.
    Zira bu sünnetullah dediğimiz Allah’ın değişmez yolu ve yasasıdır
    ki, Allah’ın İlâhî mesajlarını tebliğ ile görevli olan bütün peygamberler
    yalanlanmış, kendilerine düşmanca davranılmış ve çoğunlukla hepsi yurtlarından
    çıkmak zorunda kalmışlardır. Zira Allah’ın emir ve yasaklarını
    içeren İlâhî mesajlar yozlaşan toplumsal ve idarî yapının (sistem) ıslahını
    ya da ilgasını da beraberinde zorunlu kıldığı için câhiliyye toplumlarına
    egemen olan hâkim sınıf ve toplumun bu sınıfa tabi olan kesimi tarafından
    devamlı surette düşmanlıkla karşılanmıştır.813 Dolayısıyla vahiy gerçek anlamıyla
    hangi insanın hayatına girerse girsin; kaçınılmaz olarak, öncekilerin
    başına gelenler tekrar tekrar tecrübe edilecektir.814
    Alâk Sûresi Işığında
    Hayatın Allah İçin Olması
    Hayatın Allah için olması demek, tüm yaşayışımızı Allah’ı râzı edecek
    şekilde tanzim etmek demektir. Adama bilinci demektir; dâvâ adamına
    özgü yaşamak, dâvetçi/tebliğci olmak, lillâh (Allah için) ve fillâh (Allah yolunda)
    yaşamak demektir. Her durumda, her oturumda, her konumda, her
    işte, her zamanda ve her yerde Allah’ı akıldan çıkarmamak, her yaptığı işle
    Allah arasında bağ ve bağlantı kurmaktır.
    813 Subhi es Salih, Mebâhis fîi Ulûmi’l Kur’an; Semih Ebu Muğulî, Fil-l Kur’ân min Külli Lisan
    814 “(Ey iman edenler!) Yoksa siz, sizden öncekilerin başlarına gelenlerin benzeri sizin de başınıza
    gelmeksizin Cennete kolayca girivereceğinizi mi zannettiniz? Zira onlar, kendilerine dokunan yoksulluk
    ve sıkıntılarla öyle sarsılmışlardı ki, sonunda peygamberler ve beraberindeki mü’minler: ‘Allah’ın yardımı
    ne zaman gelecek?’ diyorlardı. Şunu iyi bilin ki; şüphesiz Allah’ın yardımı çok yakındır.” (2/Bakara, 214)
    • 314 •
    Ahmed Kalkan
    İnsanların yaratılış gayelerinin Allah’a kulluk, yani Allah için yaşamaları
    olduğunu belirten Kur’an (51/Zâriyât, 56), baştan sona hayatın nasıl
    Allah için olabileceği sorusunun cevabını vermektedir. Örnek olarak nüzul
    yönüyle ilk âyetleri verebiliriz. İlk inen sûre olan Alâk sûresinde hayatın
    nasıl inşâ edilip Allah’a tahsis edilebileceğiyle ilgili önemli veriler görebiliriz.
    Şöyle ki;
    1- Yüce Yaratıcı’yı gereği gibi idrâk etmek ve her şeyin tek gerçek sahibi
    olarak hayatın merkezine oturtmak (kulluk bilinci), Allah’ın insanı zaaftan
    kuvvete çevirmesindeki hikmetin beyanı ve diğer mahlûkattan ayırt edilmesi
    için ona “oku” diye emrettiğini unutmamak gerekir. Öncelikle okumalıyız.
    Her işe ve özellikle okumaya besmele çekerek başlamalıyız (Alâk
    Sûresi, 1. âyet).
    2- Okuyacağız; Neyi?: İnsan, kâinat ve vahy adlı kitapları; birbirleriyle
    tefsir ederek. Nasıl?: Bi’smi Rabbike: Rabbinin ismi ve izniyle. Tâğutlardan
    değil, O’ndan izin alarak, O’nun ismini anarak, O’nun yardımını isteyerek,
    O’nun istediklerine uymak için. Besmele ile: Aynı zamanda: “İsim” kelimesi;
    ad, ad vermek anlamına geldiği gibi, -bi harf-i cerri ile de- (b’ismi)
    yüceltmek, yükseltmek anlamına gelmektedir. Nitekim gökyüzü anlamında
    “semâ” kelimesi aynı kökten gelmektedir. O yüzden, “bismillâh”ın veya
    “bismi Rabbike”nin anlamı, “Allah’ı (Rabbini) yücelterek” şeklinde de anlaşılabilir
    (1. âyet).
    3- Okumak; O’nun ismi ile, O’nun izin verdiklerini, O’nun rızâsını kazanmak
    için. Öncelikle Kur’an’ı hayatın kitabı olarak algılayarak, anlamak
    ve yaşamak maksadıyla okumak ve toplumu mânevî-ahlâkî ilkeler doğrultusunda
    Kur’an’a çağırmak; aynı zamanda bu konuda gereken organizasyonların
    yapılması (vahyin zihnî ve sosyal inşâsı) dâvâ adamı mü’minlerin
    görevidir (1. âyet).
    4- Okumanın ve ilmin ilk temeli Allah’ı tanımaktır. Bu, İslâm’ın ilk temeli
    olduğu gibi, ilmin de esasıdır. İlmin esas kaynağı vahiydir. Kur’anî mesajın
    «Oku» emriyle başlaması, vahyin ve İslâm’ın okumaya ve ilme verdiği
    önemi en güzel bir şekilde yansıtmaktadır. Ayrıca bilimin ve dünya nimetlerinin
    insanı hak yoldan ve Allah’a tam anlamıyla bir kul olmaktan alıkoyması
    muhtemel olduğu için, bunun ancak Allah’a ibâdet ile tamamlanacağı
    • 315 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    ve ilim ile ibâdetin birbirlerinden ayrılmaz unsurlar olduğu da sûrenin ilk
    ve son âyetleri arasındaki insicâmdan anlaşılmaktadır (1. âyet).
    5- “Oku” emri önemli bir emir. Her hayrı içeren kapsamlı bir ifade.
    İmandan da ibâdetlerden de önce okumamız gerekiyor. Çünkü ilim, imandan
    da ibâdetlerden de önce gelir. Kişi, bilmeden neye nasıl inanacak ve
    ibâdetini nasıl yerine getirecektir? Kâfirlerden ayrışmamız daha ilk âyetin
    ilk kelimesinden sonra ortaya çıkıyor: “Oku, Yaratan Rabbinin adıyla (besmele
    ile).” Kâfirler, müşrikler de okurlar. Ama farkımız biz Allah’ı hatırlayarak
    O’nun ismiyle ve O’nun izniyle okuruz. Allah’a yaklaşmak için okuruz.
    Onlarsa öyle bir ihtiyaç hissetmezler. Sadece kendileri besmelesiz değildir;
    eğittiklerini de besmelesiz yapmaya çalışmakta, besmeleyi meclislerinde,
    mahkemelerinde, okullarında yasaklamaktadırlar. Onların besmelesi tâğutun
    adıyladır. İlk âyette kâfirler ve müşriklerle, müslümanlar arasında
    besmele simgesiyle bir ayrışma istendiği sezilmekte, sûrenin devamında bu
    berâet/ayrışma pekiştirilmekte, son âyette zirveye çıkarılarak onlara itaat
    yasaklanmakta ve isyan emredilmektedir (1. âyet).
    6- Yalnız başına “Oku” hitabı değilse bile; “Yaratan Rabbinin adıyla
    oku!” emri, mü’minlerle kâfirler arasında bir ayrışma sağlıyor. Mü’min-kâfir
    ayrılıyor, saflar netleşiyor. Demek diğer insanlar da okuyor; ama Kur’an’ı
    değil, Allah’ın; vahiy başta olmak üzere okunmasını istediğini istediği gibi
    okumayı değil; şeytan vahiylerini, parayı, faydasız bilgileri, televizyon kanallarını,
    eğlenceyi okuyorlar, insanların canına okuyorlar; gecenin son
    üçte birinde değil, ilk üçte birinde okuyorlar. İşte mü’minlerle kâfirler arasındaki
    okuma açısından da fark… Önemli olan okumak değil; Allah’ın
    râzı olacağı şeyleri, O’nun râzı olacağı gibi okumaktır (1. âyet).
    7- İlk inen âyette Allah’ın “Rab” isminin vurgulanması, O’nun yarattığı
    kullarını eğitip yetiştirdiği, ihtiyaçları olan her ne ise onları ihsan ettiğini
    değerlendirmemiz gerekmektedir. Nice sıfatlarından “yaratma” sıfatının
    zikredilmesi de; ancak yaratmaya kadir olanın Rab olabileceğini ve kendi
    yaratılmamızdan başlayarak tefekkür etmemizi işaretle vurguluyor (1.
    âyet).
    8- “Alâk’tan, aşılanmış, asılı, yapışkan bir hücreden yaratılmak”: İslâmî
    hareketin de ilk aşamada dışarıdan kimsenin fark edemediği güvenli bir
    yere yapışması, oraya sağlamca tutunması ve belirli bir büyümeye ulaşınca•
    316 •
    Ahmed Kalkan
    ya kadar o gizliliği sürdürmesine işaret kabul edebiliriz. Hücre faaliyetine
    benzer cemaat çalışması, dâru’l-erkam gayreti… Üç karanlıkla örtülü, dıştan
    gelecek olumsuz etkilere karşı korunaklı bir yer. Kendisi gibi olanlarla
    neticeye ulaşmak için, hayırda yarış içinde olması, Aynen 300 milyon
    spermin yumurtayı döllemek için şampiyonluk yarışı gibi. Toprak altındaki
    tohum gibi… Bir buğday başağını düşünelim: Evimize ekmek olarak gelip
    bize enerji vermesi için hangi aşamalardan geçmiştir? Bir tohumun toprağa
    düşmesi, yere gömülmesi, çiğnenmesi, karanlık yer altı zindanlarında
    uzunca çile çekmesi... Yarılıp/yaralanıp ikiye bölünmesi, ölmesi lâzımdır;
    ölme yok olma değil; daha güzel bir hayata dirilme olduğundan değişmesi,
    başak olması gerekir. Sonra küçücük buğday başağı, yumuşacık taze bir ot
    şeklinde olmasına rağmen sert toprağı deler, zindan hayatı biter ve yeryüzüne
    çıkar. O yumuşak cüssesi ile soğuğa, yakıcı sıcağa, şiddetli rüzgârlara
    ve daha nice zorluklara göğüs gerer. Eğilse de direnir, kırılmaz. Yazın kavurucu
    sıcağında olgunlaşır, artık bir buğday gitmiş, yerine 70’den 700’e kadar
    çoğalan buğday başağı olmuştur. Bu aşamalardan geçen buğday dânesi, bir
    ölür, yüz dirilir.815 Şehidler de başak gibidir, bir ölür, bin dirilir. Canlı şehid
    kabul edebileceğimiz tevhid ve şehâdet erleri de ölümden korkmadığını
    gösteren çabalarla Allah yolunda ölmeyi göze alarak aynı berekete sebep
    olurlar (2. âyet).
    9- Alâk kelimesinin bir anlamı da alâka, ilgi, sevgi. İslâmî faâliyetlerde
    gayret ve çabanın, sevginin yeri çok önemlidir. İslâmî çalışmanın da anası
    sevgidir. Sevgi ananın enerjisinden, sütünden beslenir. Sevgiyle, dayanışmayla
    büyür. O sevginin, alâkanın, ilginin çocuğudur (2. âyet).
    10- İnsanın ana rahminde asalak misali çok küçük canlı olarak spermadan,
    yapışkan hücreden yaratıldığına dikkat çekiliyor. Oku emrinden sonra
    gelen insanın alaktan yaratıldığını belirten bu ifadeler, okumaya insanın
    yaratılışını araştırarak başlanması ve insan adlı kitabın da mutlaka okunması
    gerektiğine işaret ediyor (2. âyet).
    11- İnsanın bir damla hakir sudan, alâktan yaratıldığına vurgu yapılarak
    gurura kapılmaması istenmektedir. İnsanın aslı, hakir bir su ve onun
    embriyona dönmüş şeklidir. Okumayıp vahye teslim olmayan, kendini
    müstağnî görerek tuğyân edip azgınlaşan insanların kibirlenip gurura ka-
    815 48/Fetih, 29
    • 317 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    pılması ne kadar tuhaftır? İnsan, yaratılışındaki hakir suyu ve bunca acziyetini
    görüp bildiği halde, nasıl olur da kendini yüceltir ve Rabbine karşı
    müstağnî tavırlar takınarak kulluktan kaçınır? (2. âyet)
    12- Allah’ın insanı alâktan yaratması, “alâk” kelimesinin diğer anlamı
    olan sevgi ve ilgiden yaratılması demektir. Allah’ın kendisini çok sevdiğini
    ve rahmet sıfatlarının, lütuf ve ikramının üzerinde bolca görüldüğü bir vâkıadır.
    Bizi çok seven Allah’ı bizim de sevmemiz ve bizi O’na yaklaştıracak
    ibâdet ve itaate dört elle sarılmalıyız (2. âyet).
    13- Sonsuz kerem sahibi Yüce Yaratıcı’nın bizlere bahşettiği nimetlerin
    devamlı hatırlanması, insanların aynı yerden geldiğini, bir damla hakir
    sudan yaratıldığını unutmayarak yaratılış ve insan olma yönünden diğer
    insanlarla eşitlik inancına sahip olmak, ırkçılığın her türlüsüne tavır almak
    gerekir (3. âyet).
    14- Okuma iki çeşittir. Birisi metlüv âyetlerin okunması, yani okunan,
    kulağa hitap eden işitsel âyetler, Kur’an’ın âyetleri; ikincisi meşhûd âyetlerin
    okunması. Meşhûd, yani müşâhede edilen, görülen, göze hitap eden görsel
    dediğimiz ay gibi, güneş gibi, yıldızlar, bitkiler, ağaçlar, semâ, arz gibi âyetler
    olmak üzere Rabbimizin iki tür âyeti vardır. İnsan da âyetler mecmuâsı
    olduğu ve enfüsünde bulunan âyetlere (41/Fussılet, 53) vurgu yapıldığı
    için, ayrı ele alırsak; birbiriyle tefsir edilerek Allah’ın ismi ve izniyle okunması
    istenen üç kitabın olduğu; bunların hem gözlem yaparak ve hem de
    yazılı bir metinden veya yazı olmasa da okunması, tefekkür edilip hayırlı
    neticeler çıkartılması istenmektedir. Bu sûrenin birinci ve üçüncü âyetlerinde
    “oku” emrinin tekrarı, bu ayrı âyetlerin ayrı ayrı okunması anlamına
    da gelebilir. Demek ki, başta Kur’an olmak üzere okunması gereken kitapları
    hayatımız boyunca ve günün her zaman diliminde okumamız isteniyor.
    Kur’an’ı da her zaman, ama özellikle gece,816 ağır ağır, tane tane,817 anlayarak,
    818 düşünerek,819 dersler çıkararak,820 yaşama gâyesiyle821 ve öğrendiklerimizi
    paylaşma822 arzusuyla okumamız emrediliyor (3. âyet).
    816 73/Müzzemmil, 2-6, 20
    817 73/Müzzemmil, 4
    818 Bk. 12/Yûsuf, 2
    819 Bk. 38/Sâd, 29
    820 Bk.54/Kamer, 17, 22, 32, 40
    821 Bk.7/A’râf, 3
    822 Bk. 51/Zâriyât, 55
    • 318 •
    Ahmed Kalkan
    15- Allah, sonsuz kerem sahibidir, cömertliğinin sonu yoktur. İlmi insanın
    hizmetine vermekte son derece cömertliğini sergiledi. İnsanoğluna
    fıtrat olarak, yaratışında öğrenme ve hakkı bulma kabiliyeti verdi. Ama
    bunlar bilgisayarlara yerleştirilen hazır bilgi çipleri gibi algılanmamalı; bilgi
    levhaları ya da paket programların zihne yerleştirilmesi şeklinde değil; ilim
    elde edecek, vahyi anlayacak kapasite ve yeteneği verdi. Ayrıca, “kalem”-
    le vurgulandığı şekilde ilim araçlarını ihsan etti. Ve insana, o araçlardan
    yararlanacak özellikler verdi. Yine bir lütuf olarak görme, işitme, akletme
    (beyin) ve duyumsama (kalp) yolu ile bilgiye ulaşma nimeti vermiştir. Yarattığı
    insanın nefsine takvâ ve fücur olarak iki farklı özelliği, yani kötülük
    ve iyilik yapma kabiliyetini de ilham edip veren823 Allah, sonsuz rahmetiyle
    insanın takvâ yolunu bulması için “vahiy” göndermiştir. Vahyin hidâyeti,
    rehberliği olmadan hakka, ilme, doğru bilgiye ulaşılamayacaktır (3-5.âyet).
    16- İlâhî eğitim ve öğretim aracı olan kalemin ve meşrû her türlü ilim
    aracının gereği gibi kullanılması; buna bağlı olarak âlim ve aydın kadrolar
    yetiştirilmesi, kalem gibi araçlarla ilmin üretilmesi ve başkalarına ulaştırılması,
    ihmal edilemeyecek görevlerimizdendir (4-5. âyet).
    17- Allah Tealâ’nın, vahiy ilimlerini bilmede, sosyal bilimlerin insanlar
    arasında yayılmasında, müsbet ilimler aracılığıyla insan ve kâinat adlı
    kitapların vahyin tefsiri ve Allah’ın yarattıklarının tefekkürünün aracı olan
    okuma ve yazma öğrenilmesini de (işaret yoluyla) emretmektedir. Çünkü
    okuma-yazma; bilimlerin, kültürlerin, edebiyat ve sanatların ilerlemesinde,
    uygarlık ve medeniyetlerin gelişmesinde, dinin doğru öğrenilip öğretilmesinde
    esas teşkil etmektedir (4-5. âyet).
    18- Allah Tealâ’nın cehâlet karanlığından ilim aydınlığına çıkarmak
    için, insana bilmediğini öğretmesi, O’nun keremi ve fazlındandır. Onu ilimle
    şerefli ve onurlu yapmıştır. İnsanlığın babası Âdem de meleklere onunla
    üstün gelmiş ilim sahibi olmasıyla yeryüzünün halifesi vasfını kazanmıştır.
    İlmin kaydedilmesi, daha sonraki nesillere intikali yazı ve kalem ile olduğundan,
    yazının fayda ve faziletleri çoktur. Öyle ki Allah, yazı ve talimi
    insana ihsan ederken Zâtını nihâyetsiz kerem sahibi olmakla methetmiştir.
    “Rabbin nihâyetsiz kerem sahibidir. Ki O, kalemi (yazı yazmayı) öğretendir.”
    Yani Allah, insana kalem vâsıtasıyla bilmediklerini, ilimleri öğretti. Ya da,
    823 91/Şems, 8
    • 319 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    kalemle ona yazıyı öğretti. Rasûlullah’ın (s.a.s.) ümmî olup da sonradan
    Allah tarafından öğretilmesi, ümmî (okuma-yazma bilmeyen) Araplar arasında
    mûcizesinin isbâtı için daha elverişli ve hücceti için de daha güçlü
    olmuştur (4-5. âyet).
    19- Allah katında değer, mal ve mevki ile değil, takvâ iledir. Allah,
    ibâdetlerini yerine getiren ve emirlerine uyan sâlih insanlara değer verir.
    Müslümanların, kendilerini müstağnî görüp tuğyân ederek azgınlaşmaması;
    yeryüzünde sahiplik iddiası ile değil, emanetçi sorumluluğu ile hareket
    etmesi icap etmektedir. Özellikle okumayan ve kendini beğenmiş insanların
    Allah’ın kendisine ikrâm edip verdiği nimetleri inkâr etmesi; servet
    ve taraftar çokluğu ile veya Meclisten kendisine destek gelecek umuduyla
    azgınlaşarak nimetlere nankörlük yapması; böylece azgınlaşması sözkonusudur.
    Çünkü Allah, insandaki basit bir mizacı haber vermiştir: Kendisini
    müstağnî ve çok zengin görürse şımarık, kibirli ve azgın birisi olur. Okumak
    ve ilim sahibi olmak farzdır. Okumayınca insan azar. Kendisini Allah’a
    muhtaç hissetmeyip İlâhî hayat sistemi dışında kalan kişi azgınlaşır ve O’na
    âsi olur (6-7. âyet).
    20- Sûrenin ilk âyetleri ilmin övgüsüne, ikinci bölüm âyetleri de malın
    yergisine delâlet ediyor. Dine teşvik ve kişiyi Allah’tan uzaklaştıran dünyadan,
    maldan uzak durmak için bu yeterlidir (6-7. âyet).
    21- Bu nedenle de Allah, dönüş ve varılacak yerin kendisine olduğunu,
    her insanın malını nereden toplayıp nereye harcadığından hesaba çekileceğini
    haber vererek vahyi okumayıp azgınlaşan kimseleri tehdit edip azgınlığını
    dizginlemesi ve sorumsuzluğunu durdurması için öğüt vermiştir.
    O’ndan geldiğimiz gibi, son dönüş yine Allah’a olacaktır. O yüzden Allah’a
    dönüp O’na hesap verileceğinin bilinci içerisinde davranmak gerekmektedir
    (8. âyet).
    22- Hakkı savunup yaşayan kimselerin karşısında mutlaka bâtıl adına
    mücadele eden kimseler olacaktır. Gerçek anlamda ibâdet yapana engel
    olmak isteyenler çıkacaktır. Bu insanoğlunun tarihinden kıyâmete kadar
    ortaya çıkan ve çıkacak olan İlâhî bir kuraldır; Hak-bâtıl mücâdelesi. Kulları
    namazdan ve onun gibi İlâhî emirleri uygulamaktan alıkoymaya çalışan
    tâğîler ve tâğutlar çıkacaktır. Bu kimseleri ve onların düzenlerini görmek
    zorundayız (9-10).
    • 320 •
    Ahmed Kalkan
    23- Allah’ın istediği şekilde okuyup gereğini yapanlara, insanları diliyle
    ve hâliyle Allah’a dâvet edenlere (okuyanlara) karşı mücâdele eden bâtıl
    taraftarlarının varlığının kaçınılmaz olduğu anlaşılmaktadır. Aslında bu
    mücâdelenin Allah’a, O’nun vahyine karşı, O’na yapılan ibâdetlere karşı
    mücâdele olduğunun bilinmesi ve bile bile bu tâğutî mücadeleyi yapanların
    cezasının Allah’a ait olduğu belirtilmektedir. O zâlimlere, tâğî ve tâğutlara
    kesinlikle itaat etmemek emredilmekte, secde ile Allah’a yakınlaşma istenmektedir.
    Tâğut ve zâlimlere itaatsizlik ile secde arasında kopmaz bir bağ
    olduğu vurgulanmaktadır. Allah’a yaklaşmak ile zâlimlerden uzaklaşmak
    arasında yine ciddi bir bağ olduğu, bunların birbirinden kopmaz bütün olduğu
    anlaşılmaktadır (9-10, 19).
    24- Dine, ibâdete engel olup yasaklama getirenlerin; din hürriyetine,
    müslümanca yaşayışa, dinin kurallarını uygulamaya mâni olanların maddeci
    şaşkınlar ve azgın tâğî veya tâğutlar olduğu belirtilerek o gibilerin cehennemde
    cezasını çekeceği vurgulanıyor (11-12. âyet).
    25- Namaz kılan, Allah’a ibâdet eden kul, bunu hidâyet çizgisi içinde,
    dosdoğru yol olduğu bilinciyle yapar. Ve sadece kendisi güzel şekilde yaşamakla
    yetinmez; çevresine takvâyı emreder. Takvâ; her şeyden önce şirkten
    sakınmadır ve Allah’a isyandan kaçınmadır (11-12. âyet).
    26- Rasûlullah’tan “kul” vasfı ile bahsediliyor. Peygamberimiz’in peygamberliğinden
    bile öncelikli ve önemli konumu Allah’a “kul” olma bilinci
    ve gerektiği gibi kulluk yapmasıdır. Şehâdet kelimesinde de biz öncelikle
    onun Allah’ın kulu olduğuna şehâdet etmekteyiz. Kul, ancak kendi cinsinden
    kulu örnek alabilir. Biz de “o kul”u örnek alıp okursak kurtuluşa yönelmiş
    oluruz (11-12. âyet).
    27- Kıldığımız namazların, yaptığımız ibâdetlerin hayata müdâhale etmesi,
    bizi ve toplumu fahşâ ve münkerden alıkoyacak şuurda olması gerekiyor.
    Fesatçı kâfirler, namaz kılan mü’minlerin toplumsal ve siyasal hayata
    müdâhale etmesi durumunda bizim namazımıza ve müslümanca yaşayışımıza
    müdâhale edecekler. Buna hazır olmalı ve bu şuurla ibâdetlerimizi
    onların tepkilerine rağmen hayat boyunca sürdürmeliyiz (11-12. âyet).
    28- Namaza, ibâdetlere düşman olan kimseler Hakkı (Kur’an’ı, İslâm’ı)
    yalanlıyor ve ona sırtını dönüyor demektir. Onun doğruyu (hidâyeti) araş•
    321 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    tırma ve bulduğunda ona uyup teslim olma gibi bir düşüncesi yoktur. O,
    azgınlığın sonucu bu davranışlarda bulunmaktadır (13. âyet).
    29- Allah’ın kendisini devamlı gördüğünü, O’na hesap vereceğini düşünse
    bunu yapabilir mi insan? İnsan, ihsân bilincinde olur ve devamlı
    Rabbinin kendini gördüğünü bilirse O’na itaat edene engele olabilir, kendisi
    bu kadar isyan içinde bulunabilir mi? (14. âyet)
    30- Gerçek anlamda ibâdet eden kimsenin düşmanlarına karşı Allah
    devreye girmekte, maddî yönden zayıf/güçsüz ve sayı olarak az olanlara
    Allah yardım edecektir. İnsan, davranışlarının sonucunu unutmamalı;
    yaptığının yanına kâr kalacağını sanmamalıdır. Bu dünyanın bir de sonu,
    âhiret hayatı vardır. Orada İslâm’a ve Müslümanlara tavır alanlar şiddetle
    cezalandırılacaktır (15-16. âyet).
    31- İnsanın gücü Allah’ın gücüyle karşılaştırılabilir mi hiç? Allah dilemeden
    kâfirler tümüyle meclislerini, taraftarlarını toplasalar; yasalarıyla,
    ilkeleriyle, düzenleriyle ortaya çıksalar Allah’a karşı ve Allah’ın yardım edeceği
    şahsa karşı ne yapabilirler ki! Dünya bir araya gelse, Allah dilemedikçe
    bir kimseye en küçük bir fayda veya zarar veremezler. Allah’ın dışında gerçek
    anlamda güç ve kuvvet yoktur. Kim Allah’a sahip o neden mahrum, kim
    Allah’tan mahrum o neye sahip? (17-18. âyet)
    32- Tâğîlere ve tâğutlara itaat edilmez. Allah’a itaat eden kul, Allah’a
    isyan edene itaat edemez. Allah’a isyan edene isyan edilir. Onlardan korkulmamalı,
    onlara tâviz verilmemelidir (19. âyet).
    33- Zâlimlere, isyankârlara, tâğutlara değil, Allah’a yakın olmak, O’na
    yaklaşmak önemlidir. Allah’a da ancak ibâdetle, namaz ve secde ile yaklaşılır.
    Öyleyse isyankârlardan uzaklaşmak ve Allah’a yaklaşmak gerekmektedir.
    Yalnızca Yüce Yaratıcı’nın önünde tevâzu ile eğilerek O’nun emir ve
    yasakları karşısında boyun bükmek (secde) ve ibâdetlerle O’na yaklaşmak
    emredilmiştir. Her türlü baskı ve sıkıntıdan, ümitsizlik ve stresten kurtulmak
    için secdeye kapanmalıdır (19. âyet).
    • 322 •
    Ahmed Kalkan
    Nüzûl Ortamı ve Biz
    Alâk sûresi, yani ilk vahiy, Peygamberimiz’in câhiliyye toplumundan
    uzaklaşması sonucunda indi. Biz de gönlümüze ve zihnimize vahyin inmesini
    istiyorsak, biz de içinde bulunduğumuz câhiliyyeden inanç, yaşayış
    tarzı ve dünya görüşü yönüyle ayrılmalıyız. Mânevî hicret içinde olmalıyız.
    Câhiliyyeden, câhilce zihniyetten arınmadan vahye muhâtap olmanın, onu
    kuşanmanın mümkün olmadığını bilmeliyiz.
    Meleğin “oku” emrine karşı mâzerete yer olmadığı onun kanatlarıyla sıkılarak
    gösteriliyor. Okumamaya mâzeret bulan sıkılacaktır, sıkıştırılacaktır;
    tekrar tekrar iç sıkıntısına muhâtap olacaktır; ta okumayı kabulleninceye
    kadar. Okumanın ve İlâhî emre uymanın önemine dikkat çekilmekte, bu
    konuda mâzeretin kabul edilmeyeceği, okuma bilmememizin bile mâzeret
    olmayacağına işaret edilmektedir bu sûrenin iniş sürecinde.
    Bu kısa sûrede özet şekilde İslâm’ın inanç sistemi (tevhid) vardır, âhiret
    vurgusu vardır, ibâdet vardır, farzlar ve haramlar, yani fıkıh vardır, cihad
    vardır, takvâ vardır, ahlâk vardır. Daha ilk sûrede İslâm dini özetlenmiştir.
    Bu kısa sûre, “nereden geldik824, nereye gidiyoruz825 ve ne durumda olmalı,
    ne yapmalıyız?”826 gibi en önemli insanlık soru ve sorunlarına cevap
    vermektedir. Hayatın merkezine Rab olan Allah’ı, tevhidi yerleştirmektedir.
    Rabbin ismi ve izniyle O’nun istediklerini O’nun istediği gibi ve O’nun
    rızâsı için okumamız icap ettiğini öğretmekten bu sûre, kime itaat edip
    kime isyan etmemiz gerektiğini, namaz düşmanlarına boyun eğmememiz
    gerektiğini bize bildirmekte, okumayan ve kendini müstağnî gören kimsenin
    nasıl azgınlaşıp tuğyan edeceğini ve imkânı varsa tâğutlaşacağını haber
    vermektedir.
    Alâk sûresi, içeriği itibarıyla insanın kendisini vahiy doğrultusunda yeniden
    yapılandırması ve dolayısıyla hayatın yeniden inşâ edilmesi açısından
    da temel teşkil etmektedir.
    824 Yaratan Rabbimiz’in bizi alâktan yarattığı, O’ndan geldiğimiz: Bk. 96/Alâk, 2
    825 Dönüşün ancak Rabbimize olduğu: Bk. 96/Alâk, 8
    826 Okumak, namazı ikame etmek, hidâyet üzere ve takvâ sahibi olup onu başkalarına da emretmek,
    müşriklere itaat etmeyip Allah’a secde edip namaza devam etmek: Bk. 96/Alâk, 1, 10, 11, 12, 19
    • 323 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Bu sûrede Rab sıfatıyla bizi terbiye ediyor Cenâb-ı Hak. Eğitiyor, okumamızı,
    Yaratanımızı tanıyıp O’na ibâdet etmemizi emrediyor. Bizi bu şekilde
    yetiştiriyor.
    “Oku” Emri Aktif Bir Hareket Çağrısıdır!
    Alâk sûresinden anlıyoruz ki, vahyin ilk mesajından itibaren insanlar,
    sorumluluğa ve mücâdeleye dâvet edilmektedir. “Yaratan Rabbin adıyla
    okumak”, O’nun rızâsını ve memnuniyetini gözeten bir hayat tarzını ve
    mücâdeleyi biçimlendirmeyi gerekli kılar. Bu, her zaman ve mekânda, her
    işte Allah’ın (c.c.) ismini yüceltecek şekilde yaşamaktır. Ancak, unutulmamalıdır
    ki, Allah’ın adı sadece sözle değil; esas olarak şirke, zulme, ifsâda,
    tuğyâna ve istikbâra karşı verilecek tevhid mücâdelesi ile yüceltilir. Bu
    sebeple, Yaratan Rabbin adıyla okuma; aynı zamanda ilâhlık iddiasındaki
    her beşere, her çeşit beşerî sisteme ve onun akîdesini oluşturan beşerî ideolojilere
    meydan okuma sorumluluğunu da beraberinde getirir. O yüzden
    “Oku” emri aktif bir hareket çağrısıdır.
    “İnsan; inancına, kimliğine ve hayatının her alanına referans noktası
    olarak vahyi almakla sorumludur. Dolayısıyla ‘Yaratan Rabbin adıyla okumak’
    demek; kişinin kendisini bir alâktan yaratan Rabbine karşı sorumluluk
    bilincini kuşanması, O’na itaat etmesi, her zaman ve mekânda egemenliğin
    yalnızca O’na ait olduğuna iman etmesi, bu imanını sadece dili ile değil her
    davranışı ile seslendirmesi, vahyin mesajını Rabbinin adını yüceltmek için
    hayata taşıması demektir. Şâyet insanların vahyin mesajıyla buluşmasını ve
    yalnızca Allah’a kulluk etmesini engelleyen faktörler varsa onları aradan
    çıkarmak, ortadan kaldırmak demektir. Hakikatin üstünü örtmeye kalkışanlara
    karşı çıkmak, onlara meydan okumak ve onlarla kesintisiz bir mücâdeleye
    girişmektir. Bu da, elbette tevhid mücâdelesidir. Görüldüğü gibi
    Yüce Yaratıcı, daha ilk âyetlerinden itibaren hem kulları arasından seçtiği
    elçisine hem de tüm insanlara hayata doğrudan müdâhale eden bir okuma
    biçiminin sorumluluğunu yüklemektedir. Bu durumda, Allah’ın kayıtsız
    şartsız egemenliğine şirk koşan tüm düzenlere ve o düzenlerde kendi egemenliğini
    ilân eden tüm sahte ilâhlara karşı açıktan yapılmayan her okuma
    biçimi eksik kalacaktır.”
    • 324 •
    Ahmed Kalkan
    Alâk Sûresi’nde Dikkat Çeken Hususlar
    Tekrarlar
    Sûrede tekrar edilen kelimeler: “İkra’/oku”827; “haleka/yarattı”828; “Rabbuke/
    Rabbin”829, “alleme/öğretti”830; “el-insân/insan” 831; “kellâ/hayır, hayır!”
    832; “e raeyte/gördün mü?”833; “lem ya’lem/bilmiyor”834; “nâsıyeh”835
    Kur’an’da gereksiz bir tekrar olmadığı dikkate alınınca, bu ifadelerin tekrarlanmasında
    olaya dikkat çekmek ve farklı yönlerini gündeme getirmek gibi
    gerekçelerden dolayı tekrar gibi gözüken hususlara dikkatimizi yoğunlaştırmamız
    gerekmektedir.
    Tilâvet Secdesi
    Alâk sûresinin son (19.) âyeti secde âyetidir, bu âyeti okuyan veya dinleyen
    kişilerin tilâvet secdesi yapmasır gerekir. Tilâvet; okuma, özellikle
    Kur’an okuma anlamına gelir. Kur’an’daki bir secde âyetini okuyan veya
    dinleyen müslümanın yapması gereken secdeye tilâvet secdesi denilir. Fıkıh
    kitaplarında tilâvet secdesi, hadis kitaplarında sücûdu’l-Kur’an başlığıyla
    incelenen tilâvet secdesi, ilk defa Mekke’de yapılmaya başlanmıştır.
    Buhârî’nin bu konuda şöyle bir rivâyeti vardır: İbn Mes’ud şöyle demiştir:
    “Kendisinde secde bulunan ilk sûre “ven-Necmi” sûresidir. Nebiyy-i
    Ekrem (s.a.s.) (Mekke’de iken ve’n-Necmi sûresini okuyup bu sûrenin sonunda)
    secdeye vardı. Beraber olanlar da (Mü’min ve müşrik} hepsi secdeye
    vardılar. Bir (ihtiyar) herif varmadı ki, o da bir avuç (çakıl veya) toprak
    alıp alnına götürdü ve “bu kadarı bana yeter” dedi. İşte o kimseyi -ki, bu kişi
    Ümeyye bin Halef ’dir- sonra Bedir ‘de kâfir olarak öldürülmüş gördüm.”836
    Bu hadisten de anlaşılacağı gibi tilâvet secdesinin sübûtiyyeti, Mekke’ye kadar
    dayanmaktadır.
    827 96/Alak, 1 ve 3
    828 96/Alak, 1 ve 2
    829 96/Alak, 1, 3 ve 8
    830 96/Alak, 4 ve 5
    831 96/Alak, 5 ve 6
    832 96/Alâk, 6, 15 ve 19
    833 96/Alâk, 9 ve 11
    834 96/alâk, 5 ve 14
    835 96/Alak, 15 ve 16
    836 Buharî. Tefsiru'l Kur'an, 4/ 1-2
    • 325 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Tilâvet secdesinin bizzat Hz. Peygamber (s.a.s.) ve ashabı tarafından
    yapıldığını açık şekilde anlatan birçok hadis vardır. Bunların içinde İbn
    Ömer’in rivâyetini buraya alıyoruz: Abdullah İbn Ömer’den (r.a.): “Nebiyy-
    i Ekrem (s.a.s.), içinde secde âyeti bulunan sûreyi bize okuyup ‘secde
    edin’ buyururdu. Biz de ona uyarak secde ederdik. O kadar (kalabalık ve
    sıkışık bir halde secde ederdik) ki bazılarımız alnını koyacak yer bulamazdı.”
    837
    Secde âyetlerinden birinde “Onlara ne oluyor ki iman etmiyorlar. Kendilerine
    Kur’an okunduğunda secde etmiyorlar?!”838 buyrularak secde-iman
    ilişkisi Allah Teâlâ tarafından tescil edilmiştir.
    Kurân-ı Kerim’de Tilâvet Secdesi
    Yapılması Gereken Yerler
    Mushaf ’larda secde emri bulunan âyetlere sayfa kenarında bir sembol
    ile işaret edilmiştir. Bazı Mushaflarda secde kelimesinin üstüne veya
    altına çizgi çizilerek gösterilmiştir. Kur’an’da 14 yerde secdeye işaret edilmiştir.
    Kur’an’daki bu secde âyetleri şunlardır: 7/A’râf, 206; 13/Ra’d, 15; 16/
    Nahl, (49-) 50; 17/İsrâ, (107-)109; 19/Meryem, 58; 22/Hacc, 18; 25/Furkan,
    60; 27/Neml, 25; 32/Secde, 15; 38/Sâd, 24; 41/Fussılet, (37-)38; 53/Necm,
    62; 84/İnşikak, 21; 96/Alak 19). Hanefilere göre tilâvet secdesi vâcib; Şâfiî,
    Mâlikî ve Hanbelîlere göre ise sünnettir. “Âdemoğlu secde âyetini okuyup
    secde edince, şeytan ağlar ve ‘vay benim halime! Âdemoğlu secde etmekle
    emrolundu ve hemen secde etti; cennet onundur. Ben ise secde etmekle
    emrolundum, ama secde etmekten kaçındım, bundan dolayı cehennem benimdir’
    diyerek oradan kaçar.”839
    Secde âyetlerinin bir kısmında genel olarak müşriklerin Yüce Yaratıcı’nın
    karşısında boyun bükmekten ve secde etmekten kaçındıkları anlatılmakta,
    bir kısmında ise mü’min muhâtaplar doğrudan secde etmekle emrolunmaktadır.
    Secde âyetlerinin bu içeriği göz önünde bulundurulursa, bu
    âyetleri okuyan veya işiten kimsenin secde yapması, hem emre itaat etmek
    hem de secde etmekten kaçınanlara tepki göstermek ve muhâlefet etmek
    anlamına gelmektedir. Bu bakımdan tilâvet secdesiyle yükümlü olabilmek
    837 Buharî, Sücüdu'l-Kur'an, Bab 12; Tecrid-i Sarih, III/362
    838 84/İnşikak, 21
    839 Müslim, İman 35
    • 326 •
    Ahmed Kalkan
    için her şeyden önce, dinlenen âyetin secde âyeti olduğunun bilinmesi gerekir.
    Alâk sûresinin son kelimesi “Vakterib”dir. “Karube” kökünden emir
    olan bu kelime, “yaklaş” manasını taşımaktadır. Emir, bünyesinde, zorluk
    ve talebi barındıran “ifteale” bâbından alınmıştır. Mânâ, “Allah’a yaklaşmak
    için çalış!” şeklindedir.840 Secde emrinin hemen arkasından “yaklaş” ifadesinin
    gelmesi gâyet yerindedir. Kişi secde ettikçe, ibâdet ettikçe Allah’ına
    yaklaşacaktır. “Kişinin Rabbine en yakın olduğu an secdedir. Bundan dolayı
    duâyı çoğaltın.” 841
    İslâmî Hareket ve Dâvet Açısından Sûre
    Tedricîlik/Aşama Yöntemi
    Kur’an 23 yıllık bir İslâmî hareket süresince hem bu hareketin programını
    oluşturmuş, hem de hareketin itici gücünü, tahlilini, eğitimini ve
    gelişimini ortaya koymuştur. Nüzul sırasına göre inen âyet ve/veya sûreler,
    İslâmî hareketin merhalelerini ve yönelimini tanımladığı gibi, hareketteki
    önemli sapma ya da yozlaşma noktalarını da adım adım tespit etmiştir.
    Bu durum, elbette salt Hz. Peygamber’in hayatıyla sınırlı değildir. Kur’an’da
    anlatılan tüm elçi ya da sâlih önderlerin hayatında benzer ve farklı yanlar
    dile getirilerek bir tedric (aşamalılık) çerçevesinde ortak bir tarihsel ve
    toplumsal örgü ortaya konmuştur. Kur’an’da, zorluklar ve zorlu kimseler
    karşısında sabır,842 yumuşak söz söyleme,843 güzel öğüt ve güzel tartışma,844
    sataşmalara aldırış etmeme,845 savunma ve dayanışma,846 hicret,847 kuvvet
    hazırlama,848 savaş izni,849 saldıranlara karşılık verme,850 fitne kalmayıncaya
    kadar savaş851 gibi hükümler Yüce Rasûl’ün uygulamalarıyla somutlaşan İslâmî
    mücadele sürecinin tedrîcî merhalelerini yansıtmaktadır.
    840 İbn Aşur, 30/453
    841 Ebû Dâvud, e's-Salât, Hadis no: 875
    842 73/Müzzemmil, 10
    843 20/Tâhâ, 44
    844 16/Nahl, 125
    845 7/A’râf, 199
    846 42/Şûrâ, 39
    847 16/Nahl, 41
    848 8/Enfâl, 60
    849 22/Hacc, 39
    850 2/Bakara, 190
    851 8/Enfal, 39
    • 327 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Bir bütün olarak Kur’an önümüzdedir ve âyetlerin nüzul seyri adım
    adım büyüyen ve gelişen bir hareketi kuşbakışı olarak görme imkânını bize
    sunmaktadır. Ancak, bir bütün halinde önümüzde duran Kur’an’ın, hayata
    birdenbire ve bütün hükümleriyle egemen olması için, aşama aşama, adım
    adım büyüyen ve gelişen bir zeminde pratize edilmesi gerekir. Toplumsal
    bir dönüşümün bağlı olduğu yasalar vardır. Bu yasalar diğer fıtrî yasalarla
    benzerlik gösterir. Örneğin evrendeki her varlığın adım adım, aşama aşama
    bir gelişim projesi vardır. Evrenin yaratılışı bile altı günde (devir ya da
    aşama) gerçekleşmiştir.852 Evrende neye bakarsak bakalım, bu İlâhî kanunu
    görürüz. Her bitkinin bir tohumdan ya da çekirdekten olgunlaşıp son aşamasına
    kadar merhaleli bir gelişim seyri vardır. Hareketin de çekirdekten
    başlayıp tüm toplum ya da toplumlara yayılan ya da onları kuşatan bir seyre
    sahip olduğu muhakkaktır. Ancak tamamlanmış dinin853 tüm bilgisine
    sahip olmamız bu dinin egemen oluşunun merhaleliğine uymaya asla engel
    değildir. Âyetlere bir hareket süreci içinde ve tedrîcî bir tarzda bakmak
    hareket fıkhı açısından çok önemlidir. İslâmî hareket Hz. Peygamber ile
    sonuçlanıp bitmiş ve bir daha ortaya çıkmayacak tarihî bir çaba değildir. Bu
    hareket, aynı doğrultuda devamlı yükselen bir tarih sürecine de sahip değildir.
    İslâmî hareketin tarihî süreci, sürekli değişimlerin, iniş ve çıkışların,
    yükselme ve düşüşlerin gözlendiği dalgasal, değişimci ve tedrîcîdir. Böyle
    bir hareketin aşamaları; hedefine, dengeli ve birbirini izleyen adımlara duyduğu
    ihtiyaca göre belirlenmelidir. Burada tedrîcîlik, konuma uygun bir
    hareket fıkhının geliştirilmesini de öngörmektedir.
    Vahyin şahitliğini üstlenme noktasında yeterlilik düzeyine ulaşılmadan,
    erkenden ve aceleci adımlarla kitlelere ulaşma çabası yanlıştır. Daha henüz
    kendisini oluşturamadan kitleleri oluşturmaya çalışmak, ölü doğumlara yol açmaktadır.
    Bunun en yaygın pratiği olarak yaşamaktayız ki, şahitliği üstlenecek
    öncü bir kadro aşaması kâmilen tamamlanmadan, dernek, vakıf, radyo, TV.
    yoluyla kitlelere açılma şeklinde ortaya çıkılmaktadır. Erken kurumsallaşma
    çabası, doğal olarak kitleleri hedeflediğinden, kitlenin rengini alma riski ile
    karşı karşıyadır. Bu durum, hemen her zaman yaşana gelen bir olgudur. Zira
    erken oluşturulan kurumsal yapılar, resmî otoriteyi de kitleler gibi dikkate
    almak durumunda kalmaktadır. Haliyle kadroyu önceleme yerine, kurumu
    önceleme ya da kurumu koruma refleksi içinde taviz üzerine tavizler
    852 57/Hadîd, 4
    853 5/Mâide, 3
    • 328 •
    Ahmed Kalkan
    verilmekte, sonuçta vahyin ilkeli şahitliğini yapma görevini temsil eden bir
    kadro yerine, manipüle edilmiş, saptırılmış ya da uysallaştırılmış insanlar
    kümesi ortaya çıkmaktadır. Böylesi kümelenmiş yapılar da programsız,
    altyapısız hayır-hasenat çalışmalarından öteye gidemeyen, pasifize edilmiş
    gruplar halinde kalmaya maalesef mahkûm olmaktadır. Zamanla kitlelerin
    rengini alan bu yapılar da maalesef kimlik yozlaşması içinde irâdî ve ahlâkî
    zaafları beraberinde getiren, âtıl, yılgın ve tembel birer insan kümeleri haline
    dönüşmektedir.
    Kur’ân-ı Kerim’i nüzul sırasına göre okumanın gerekliliğini, alternatif
    bir okuma biçimi olmaktan öte İlâhî bir öngörü olarak kabul etmemiz icap
    etmektedir. Müzzemmil sûresinin ilk âyetleri bu hakikati vurgulamaktadır.
    Okuma biçimi, hayata aktarma yönteminden ayrılamayacağı için bu
    yöntem, pratiklerimiz içinde çok önemlidir. Kur’an’daki bu tedrîcîlik, yaratılmış
    bütün varlıklar âlemi için de geçerlidir. Yeryüzünde de gökyüzünde
    de bunu görmek mümkündür. Kur’an, kâinat ve insan arasında hemen her
    yönden bir uyum vardır. Bu üçlünün her birinde de tedrîcîlik gözlenmektedir.
    Ana rahminden başlayarak yaşlılığa kadar süren insan hayatı, tedrîcen
    oluşup gelişmektedir. Aynı tedrîcîlik bir bitkinin yetişmesinde de görülmektedir.
    Gün, ay ve mevsimlerin oluşum süreci, kâinattaki tedrîcîlik için
    ilk akla gelen örneklerdir. Tedrîcîlik bize bir bütünlük içerisinde parçalara,
    bölüm ve fasıllara nasıl bakacağımızı gösterecektir. Bir bütünlük içerisinde
    insan hayatının evrelerini dikkate alıp tedrîcîliği gözlemleyebiliriz. Altı aylık
    bir bebeğin alacağı gıda ile altı yaşındaki bir çocuğun yiyeceği gıda farklı
    olacağından tedrîcîlik, hayatın hemen her safhasında söz konusudur.
    Tedrîcen indirilen Kur’an, toplumun yapısını ve şartlarını dikkate alarak
    nâzil olmuştur. Güzîde ashâbı bir bitki gibi yetiştiren854 Kur’an, bu tedrîc
    yöntemiyle hayata müdâhale etmiştir. Bitkinin çürümüş ve kokuşmuş
    olması, onun gelişim seyrindeki yöntem ve sürecin eksikliği ya da yanlışlığıyla
    değil; çevre şartlarının olumsuzluğuyla ilişkilidir.
    İnsan dışındaki bütün varlıklar/yaratıklar âlemi bu tedrîcîliği “Allah’ın
    emri” gereği mutlak şekilde ve kayıtsız şartsız yerine getirmektedir. İnsanoğlu
    ise, irâde sahibi olduğu ve bu özelliğiyle sürekli imtihan edildiğinden
    854 48/Fetih, 29
    • 329 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    kendisi ve çevresi için bu tedrîcîği uygulaması, irâdesini doğru kullanmasıyla
    ilgilidir.
    Bir sünnetullahın tecellisi olarak vuku bulan tedrîcîlik, dünya üzerinde
    insanın irâdesiyle paralellik arz etmektedir. Tedrîcîliği dikkate almayan
    bir bahçıvan irâdesini yanlış kullanarak filiz aşamasındaki bir fideye kovalarca
    su boşaltırsa, ne kadar iyi niyetli olursa olsun o fide çürüyecektir.
    Bu, fidenin ihtiyaç duyduğu şeylerde ve büyümesinde tedrîcîliğini dikkate
    almamanın sonucudur. İnsan olarak bizim de başımıza gelen birçok çürümüşlük,
    bozulmuşluk, bizim İlâhî yasaları dikkate almamamızdan kaynaklanmaktadır.
    A’lâ sûresinin ilk âyetleri bu tedrîci açıklamakta ve örneklendirmektedir.
    Özetle, öncü kadronun oluşum aşaması esnasında kitleselleşme pratiklerinin
    yanlış ve saptırıcı olduğunu vurgulamak istiyoruz. Öncü kadro,
    sarsılmaz, dayanıklı bir şekilde oluştuktan sonra kitleselleşme pratiklerine
    yönelmekte elbette bir sakınca yoktur. Zira kadro tamamlanmıştır, ilkelidir,
    artık onu ne egemen sistem ne de kitleler değiştirebilir. Ancak, bugüne
    kadar gördüğümüz nice çalışmalarda, aceleci bazı kimseler, yürüyüşün bu
    doğal yapısına müdahale ederek veya ettirilerek, oluşmamışı oluşmuş gibi
    kabul ederek, kitleleri kazanma sevdası peşine düşmektedir.
    Bağımsızlık ve Gizlilik
    Bağımsız bir kimlik, İslâmî bir yürüyüşe aradığı “öz gücünü” verecektir.
    Bağımsız kimlik, daha doğrusu sadece Allah’a bağımlılık; yürüyüşün kendi
    iç mânevî donanımlarıyla ayakta kalması, kendi varlığını gayr-i meşrû
    hiçbir güce dayandırmaması anlamına gelmektedir. Ancak kendi özgücüne
    dayanan yürüyüşler, uzun soluklu ve kalıcı olmayı başarabilirler. Zira gücünü
    İslâm’dan, Kur’an’dan ve bağımsız karakterinden almayan her çıkış, ya
    yalnızlığa mahkûm olacak ya da kendi dışındaki câhiliyenin rengini alacaktır.
    Bağımsızlık, İslâmî yürüyüşe “evrensel İslâmî çaba”nın bir parçası
    olduğunu unutturmamalıdır. Onun kendi bağımsızlığı, ümmetin bağımsızlığı
    içindir. Bağımsız olmak, ümmet içindeki başka İslâmî kıpırdanışlara
    “sağır”, “kör” ya da “dilsiz” olma hakkını vermemelidir. Bu anlamda ümmet
    içindeki tüm kardeşleriyle yakınlık gibi ilişkilere ağırlık verilmelidir. Bunun
    için de kardeşlik temelinde diyalog yolunu seçer. Kör ve sağır olma müşriklere
    mahsus özelliklerdir. Bu diyalogu imkânlar oranında giderek geliştirir.
    • 330 •
    Ahmed Kalkan
    Bunu ahlâkî bir sorumluluk olarak görür. Bağımsızlık, egemen sistemin
    sınırları içindeki var olma çabasının yol açtığı önemli bir ilkedir. Hiçbir
    egemen sistem, kendi kontrolü dışında bir var oluş çabasına göz yummaz.
    İslâmî anlamdaki varlık çabasına, kendi ilkelerini zedelemediği sürece izin
    verir, onu denetlemek ve denetim altında tutmak ister. Dolayısıyla resmî
    otoritenin izni dâhilindeki çabalar, ta baştan İslâmî kimliğin öngördüğü
    izzetli ve dik duruşa aykırıdır. Kur’an’da anlatılan hiçbir elçi bu anlamda
    kendi toplumlarında yürürlükteki sistemden ve onun putperest karakterinden
    medet ummamış, ondan destek beklememiştir. Bu, tevhidî varoluşun
    temel karakterine de tamamen aykırıdır. Zira karşı olduğu tâğutî sistemin
    dayanaklarına sarılarak var olma çabası, o ilgili tâğutun kendinde göreceği
    haklılığa ve onurlu ve üstün görünme tavrına gerekçe olur; bu durum ise
    mü’minler açısından zül bir durumdur. Zillet yoluyla izzete kavuşulamayacağı
    kesin bir kaidedir. Tevhidî duruşun özünde, kaynağı vahiy olmayan
    tüm yapılanmalardan berî olma olgusu yatar. Tanımayıp reddetmesi gerektiği855
    güçlerden yardım dilenmek, daha baştan mücadeleyi kaybetmek ve
    zillet yolunu seçmektir. Burada Hz. Yusuf ile ilgili tartışmalara işaret etmek
    yerinde olur. Bağımsızlık bütün peygamberlerin karakteri olduğu gibi Hz.
    Yusuf ’un da karakteridir. Hz. Yusuf tam bağımsız bir iktidar yetkisi devralmıştır.
    856 Hz. Yusuf ’un iktidarı devralışı, şartlı ya da tavizleşme temelinde
    olmamıştır. Ne kralın ilke ve inkılâplarına uyacağına dair söz vermiş, ne de
    kralın kanunlarıyla hükmetmiştir.
    Yüce Peygamber’in hareketinin temel karakteristik vasfı da bağımsızlıktır.
    Yüce Peygamber, oligarşik Mekke yönetiminin bir parçası olmayı hiç
    düşünmemiş; adı Dâru’l Erkam olan bağımsız bir kurum kurmuştur. Yüce
    Peygamber’e sunulan dünyevî câzip tekliflerin geri çevrilmesi de, O’nun bağımsız
    olma vasfının bir ürünü olarak algılanmalıdır. Mücadele ettiği Mekke
    câhiliyesi veya onun kurumlarıyla güç edinme ya da mevki kazanma
    istek ve arzusu, Yüce Peygamber’in örnek yolunda asla görülmez. İşte en
    önemli Peygamberî Sünnet de budur. Kendi varlığını başkalarının güdümünde
    arayanlar, hiçbir şekilde başarılı olamazlar.
    Dernekler, vakıflar, sendikalar gibi resmî kuruluşlar, İslâmî hareketin
    merkezîliğini oluşturamaz. Bu tip kuruluşların kısmen de olsa etkin ya da
    yararlı olduğu kabul edilse bile, davetçi kadronun bağımsız imajına cid-
    855 2/Bakara 256
    856 12/Yusuf, 54, 57
    • 331 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    di anlamda zarar vermektedir. Tevhidî sözün etkin gücü, bağımsız olmayı
    gerektirdiğinden, bu tip legal kuruluşlara sırtını dayamak ta baştan izzetli
    duruş kimliğiyle bağdaşmamaktadır. Zira böylesi kurumlar, resmî otoritenin
    verdiği izin ve yetkilerle işlerlik kazanmaktadır. Resmî otorite ile bir
    tür hukukî ilişki de kurulmakta, karşılıklı sözleşme zemininde ilgili egemen
    otoritenin sınırlarına aykırı hareket edilmeyeceğine dair zımnen de
    olsa söz verilmektedir. Resmî otorite, tam yetkiyle, bu tip kuruluşları kendi
    varoluş ilkelerine uygun olup olmadığı noktasında sürekli denetlemektedir.
    Bu tip legal görünümlerin bir diğer handikapı da, ümmet oluşturma
    bilincini ihyâ etmekten ziyade, gruplaşma güdüsünü harekete geçirmekte,
    bütünleyici ve kuşatıcı olmaktan öte; parçacılığa daha fazla güç katmaya
    prim vermektedir.
    Alâk sûresi, yani ilk vahiy, Peygamberimiz’in câhiliyye toplumundan
    uzaklaşması sonucunda indi. Biz de gönlümüze ve zihnimize vahyin inmesini
    istiyorsak, biz de içinde bulunduğumuz câhiliyyeden inanç, yaşayış
    tarzı ve dünya görüşü yönüyle ayrılmalıyız. Mânevî hicret içinde olmalıyız.
    Câhiliyyeden, câhilce zihniyetten arınmadan vahye muhâtap olmanın, onu
    kuşanmanın mümkün olmadığını bilmeliyiz.
    Meleğin “oku” emrine karşı mâzerete yer olmadığı onun kanatlarıyla sıkılarak
    gösteriliyor. Okumamaya mâzeret bulan sıkılacaktır, sıkıştırılacaktır;
    tekrar tekrar iç sıkıntısına muhâtap olacaktır; ta okumayı kabulleninceye
    kadar. Okumanın ve İlâhî emre uymanın önemine dikkat çekilmekte, bu
    konuda mâzeretin kabul edilmeyeceği, okuma bilmememizin bile mâzeret
    olmayacağına işaret edilmektedir bu sûrenin iniş sürecinde.
    Bu kısa sûrede özet şekilde İslâm’ın inanç sistemi (tevhid) vardır, âhiret
    vurgusu vardır, ibâdet vardır, farzlar ve haramlar, yani fıkıh vardır, cihad
    vardır, takvâ vardır, ahlâk vardır. Daha ilk sûrede İslâm dini özetlenmiştir.
    Bu kısa sûre, “nereden geldik857, nereye gidiyoruz858 ve ne durumda olmalı,
    ne yapmalıyız?”859 gibi en önemli insanlık soru ve sorunlarına cevap
    vermektedir. Hayatın merkezine Rab olan Allah’ı, tevhidi yerleştirmektedir.
    Rabbin ismi ve izniyle O’nun istediklerini O’nun istediği gibi ve O’nun
    857 Yaratan Rabbimiz’in bizi alâktan yarattığı, O’ndan geldiğimiz: Bk. 96/Alâk, 2
    858 Dönüşün ancak Rabbimize olduğu: Bk. 96/Alâk, 8
    859 Okumak, namazı ikame etmek, hidâyet üzere ve takvâ sahibi olup onu başkalarına da emretmek,
    müşriklere itaat etmeyip Allah’a secde edip namaza devam etmek: Bk. 96/Alâk, 1, 10, 11, 12, 19
    • 332 •
    Ahmed Kalkan
    rızâsı için okumamız icap ettiğini öğretmekten bu sûre, kime itaat edip
    kime isyan etmemiz gerektiğini, namaz düşmanlarına boyun eğmememiz
    gerektiğini bize bildirmekte, okumayan ve kendini müstağnî gören kimsenin
    nasıl azgınlaşıp tuğyan edeceğini ve imkânı varsa tâğutlaşacağını haber
    vermektedir.
    Alâk sûresi, içeriği itibarıyla insanın kendisini vahiy doğrultusunda yeniden
    yapılandırması ve dolayısıyla hayatın yeniden inşâ edilmesi açısından
    da temel teşkil etmektedir. Bu sûrede Rab sıfatıyla bizi terbiye ediyor
    Cenâb-ı Hak. Eğitiyor, okumamızı, Yaratanımızı tanıyıp O’na ibâdet etmemizi
    emrediyor. Bizi bu şekilde yetiştiriyor.
    Vahiy, Hayata Müdâhaledir!
    Evet, vahy, hayata her yönden İlâhî bir müdâhaledir. Allah’ın her yaptığımıza
    karışma hakkının ilânıdır. “Müslümanların imanları vahiyden
    besleniyorsa, o halde amelleri de doğrudan hayata müdâhale etmelidir.
    Bireyselleşen, sosyal ve siyasal hayata karışmayan, beşerî sistemlerin egemenliğini
    rahatsız etmeyen, istikbar ve istiğnâ sahiplerinin huzurunu kaçırmayan
    okuma biçimleri; ilk mesajlardan itibaren yüklenen sorumluluğu
    terk etmektir. Oysaki mü’min kişi, dini egemen kılmaya çalışma husûsunda
    peygamberlerin vârisidir. Bu hususta onun yol göstericisi de Kur’an’dır.
    O halde Kur’an’ı insanlara ve hayata okumanın anlamı; azgınlık, bozgunculuk
    ve fesatçılık yapanlarla, takvâ ve ıslah bilinciyle mücâdele etmektir.
    Bunun anlamı, vahiyle insanlar arasına giren, kendi egemenliklerini zorbalıkla
    dayatan, beşerî düzen ve ideolojilerini din gibi sunan güçlerin devrilmesidir…
    Çünkü hangi imkâna, zenginliğe ve güce sahip olursa olsun,
    meşrûiyetinin referansı vahiy olmayan her iktidar Müslümanlar için gayr-i
    meşrûdur. Azgın ve zâlim olan, ifsâd eden ve hakikatin üstünü örten her
    türlü iktidar biçimine karşı çıkmak ise meşrû bir tavırdır. Âhiret günü ise,
    bu iktidar mücadelesinin asıl kazananları ve kaybedenleri arasındaki nihâî
    hesabın görüleceği gündür.
    “Yaratan Rab” tamlamasında “Rab” ifadesinin tekilliğiyle tevhid inancına
    gönderme yapılmıştır. İnsana “alâk”tan yaratıldığının hatırlatılmasıyla
    da bir bakıma şu mesajların verildiğini değerlendirmek mümkündür: “İnsanlar
    yaratılmışlardır ve bunu gerçekleştiren Yüce Allah’tır. Dolayısıyla
    yaratma gücüne sahip tek bir yüce otoritenin varlığının kabulü, kanun ve
    • 333 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    hüküm koyma yetkisinin, yani egemenliğin de O’na ait olduğunu kabul etmeyi
    gerekli kılar. Çünkü yaratmaya güç yetiren emretmeye de güç yetirir
    demektir. “…İyi bilin ki, yaratma ve emir (yönetme) O’nundur. Âlemlerin
    Rabbi Allah, ne uludur!”860 Yaratan kim ise, ülûhiyet onun hakkıdır; kulluk
    da ona yapılır. Yaratıcı Allah olduğuna göre, ibâdete lâyık olan da O’dur.
    “Ben, niçin beni yaratana kulluk etmeyeyim? Oysa siz hep O’na döndürüleceksiniz.”
    861 “Rabbiniz Allah işte budur. O’ndan başka tanrı yoktur. (O) her
    şeyin yaratıcısıdır. O’na kulluk edin, O her şeye vekildir.”862 Bu gerçeği kabul
    etmemek, O’nun otoritesini tanımamak müstağnîliktir, istikbardır, küfür
    ve zulümdür…
    İnsanın alâktan yaratılması, aynı zamanda herkesin varoluş kökenine
    de yapılan bir göndermedir. İnsanlar varoluş kökenlerini öğrendiklerinde
    yüce egemenliği; yaratma ve emretme yetkisine sahip tek merciye verip,
    O’na tam anlamıyla teslim oldukları zaman İslâm akîdesi üzerinde olurlar.
    Tevhidin özü de bu noktada ortaya çıkar.
    “Oku! Rabb’in çok cömerttir. Kalemi öğretti. İnsana bilmediğini öğretti”
    âyetleriyle ilmin kaynağına değinilmiştir.
    Vahyin Güncel Çağrışımları
    Yaşadığımız ülkenin egemenleri, efsaneleştirdikleri tarih anlayışlarıyla
    bugünkü varlığımızı kendilerine borçlu olduğumuzu söyleyip dururlar. Bu
    bir bakıma ‘Sizi biz var ettik’ demektir. Yani Allah’ın yaratıcılığına ortaklık
    koşmak, rablik iddiasında bulunmaktır. Bu iddiayı kabul etmemiz, kendi
    otoritelerine sorgusuz sualsiz boyun eğmemiz ve beşerî düzenlerine kul olmamız
    istenmektedir. Resmî ideolojileri olan Kemalizm’e teslim olmamız
    beklenmektedir. Bunu gerçekleştirmedikleri noktada ise, egemenler ‘öğreten’
    vasfını kendi tekellerine alarak, okullarda çocuklarımızı düzenlerine
    uygun biçimde eğitmeye çalışmaktadırlar. Çünkü onların kabul ettikleri
    tek okuma biçimi ‘Kemalizm’in adına, Atatürk adına okuma’dır. Üstelik
    Rabbimiz insanlara tercih hakkı tanırken, çağdaş egemen yapı, insanların
    bu hakkını da gasp etmektedir. Kur’an eğitiminin yasaklanması bu yüzdendir.
    Başörtüsünün yasaklanması, vahyin hayatla buluşmasının engellenme-
    860 7/A'râf, 54
    861 36/Yâsin, 22
    862 6/En'âm, 102
    • 334 •
    Ahmed Kalkan
    si de yine bu yüzdendir. O halde bizim ‘Yaratan Rabbimiz adına okumamız’,
    mevcut sistemin egemenlerini huzursuz etmek zorundadır... Düzenlerinin,
    beşerî ideolojilerinin ve iktidar iddialarının hepsinin sahte olduğu deşifre
    edilmelidir… Bu durumda, tarafımızı Allah’tan yana seçerek tevhidî bir
    mücadeleyi sürdürmek, en güncel sorumluluğumuz olmalıdır.863
    1: “Oku, yaratan Rabbinin adıyla (Besmele ile).”
    “Oku” emri önemli bir emir. Her hayrı içeren kapsamlı bir ifade. İmandan
    da ibâdetlerden de önce okumamız gerekiyor. Çünkü ilim, imandan da
    ibâdetlerden de önce gelir. Kişi, bilmeden neye nasıl inanacak ve ibâdetini
    nasıl yerine getirecektir?
    Kâfirlerden ayrışmamız daha ilk âyetin ilk kelimesinden sonra ortaya
    çıkıyor: “Oku, Yaratan Rabbinin adıyla (besmele ile).” Kâfirler, müşrikler de
    okurlar. Ama farkımız biz Allah’ı hatırlayarak O’nun ismiyle ve O’nun izniyle
    okuruz. Allah’a yaklaşmak için okuruz. Onlarsa öyle bir ihtiyaç hissetmezler.
    Sadece kendileri besmelesiz değildir; eğittiklerini de besmelesiz
    yapmaya çalışmakta, besmeleyi meclislerinde, mahkemelerinde, okullarında
    yasaklamaktadırlar. Onların besmelesi tâğutun adıyladır. Firavun’un
    ilâhlığını kabul etmiş sihirbazların sözleri gibi; “bi-izzet-i Firavun = Firavun’un
    ismine, onun şerefine”864 dedikleri gibi, “filanın şerefine”, “filan adına”,
    “devlet nâmına”, “düzenin verdiği yetkiyle” gibi ifadelerle ve ilâh gibi
    sevdikleri tâğutun ismini sık sık anarak başlarlar önlerindeki metni okumaya
    ve halkın canına okumaya. İlk âyette kâfirlerle, müşrikler arasında
    besmele ile bir ayrışma istendiği sezilmekte, sûrenin devamında bu berâet/
    ayrışma pekiştirilmekte, son âyette zirveye çıkarılarak onlara itaat yasaklanmakta
    ve isyan emredilmektedir.
    Allah’ın istediği şekilde okuyup gereğini yapanlara, insanları diliyle ve
    hâliyle Allah’a dâvet edenlere (okuyanlara) karşı mücâdele eden bâtıl taraftarlarının
    varlığının kaçınılmaz olduğu anlaşılmaktadır. Aslında bu mücâdelenin
    Allah’a, O’nun vahyine karşı, O’na yapılan ibâdetlere karşı mücâdele
    olduğunun bilinmesi ve bile bile bu tâğutî mücadeleyi yapanların
    cezasının Allah’a ait olduğu belirtilmektedir. O zâlimlere, tâğî ve tâğutlara
    kesinlikle itaat etmemek emredilmekte, secde ile Allah’a yakınlaşma isten-
    863 Beytullah E. Önce
    864 26/Şuarâ, 44
    • 335 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    mektedir. Tâğut ve zâlimlere itaatsizlik ile secde arasında kopmaz bir bağ
    olduğu vurgulanmaktadır. Allah’a yaklaşmak ile zâlimlerden uzaklaşmak
    arasında yine ciddi bir bağ olduğu, bunların birbirinden kopmaz bütün olduğu
    anlaşılmaktadır.
    Okuma iki çeşittir. Birisi metlüv âyetlerin okunması, yani okunan, kulağa
    hitap eden işitsel âyetler, Kur’an’ın âyetleri; ikincisi meşhûd âyetlerin
    okunması. Meşhûd, yani müşâhede edilen, görülen, göze hitap eden görsel
    dediğimiz ay gibi, güneş gibi, yıldızlar, bitkiler, ağaçlar, semâ, arz gibi
    âyetler olmak üzere Rabbimizin iki tür âyeti vardır. İnsan da âyetler mecmuâsı
    olduğu ve enfüsünde865 bulunan âyetlere vurgu yapıldığı için, ayrı
    ele alırsak; birbiriyle tefsir edilerek Allah’ın ismi ve izniyle okunması istenen
    üç kitabın olduğu; bunların hem gözlem yaparak ve hem de yazılı bir
    metinden veya yazı olmasa da okunması, tefekkür edilip hayırlı neticeler
    çıkartılması istenmektedir. Bu sûrenin birinci ve üçüncü âyetlerinde “oku”
    emrinin tekrarı, bu ayrı âyetlerin ayrı ayrı okunması anlamına da gelebilir.
    Demek ki, başta Kur’an olmak üzere okunması gereken kitapları hayatımız
    boyunca ve günün her zaman diliminde okumamız isteniyor. Kur’an’ı da
    her zaman, ama özellikle gece,866 ağır ağır, tane tane,867 anlayarak,868 düşünerek,
    869 dersler çıkararak,870 yaşama gâyesiyle871 ve öğrendiklerimizi paylaşma872
    arzusuyla okumamız emrediliyor.
    Yalnız başına “Oku” hitabı değilse bile; “Yaratan Rabbinin adıyla oku!”
    emri, mü’minlerle kâfirler arasında bir ayrışma sağlıyor. Mü’min-kâfir ayrılıyor,
    saflar netleşiyor. Demek diğer insanlar da okuyor; ama Kur’an’ı değil,
    Allah’ın; vahiy başta olmak üzere okunmasını istediğini istediği gibi oku-
    865 “İnsanlara ufuklarda ve kendi neufislerinde âyetlerimizi göstereceğiz ki, onun (Kur’an’ın) hak/gerçek
    olduğu, onlara iyice belli olsun. Rabbinin her şeye şâhit olması yetmez mi?” (41/Fussılet, 53). Âyetteki
    “ufuklar” kelimesinden insanı çevreleyen dış âlemi, “kendi nefisleri” ifadesinden de insanın kendi
    biyolojik ve rûhî yapısını anlamak mümkündür. Buna göre âyetin mânâsı, “Biz insana gerek kendi maddî
    ve rûhî yapısında bulunan ve Bizim varlığımızı ve gücümüzün mükemmelliğini ispatlayan âyetleri/
    delilleri göstereceğiz.” Bu Kur’an âyetinde, “ufuklar” ifadesi ile kâinatın okunması gereken bir âyetler
    topluluğu, yani kitap olduğu belirtilirken; yine insanların “kendi nefisleri” ifadesinden de insanın da
    okunması gereken âyetler topluluğu, yani İlâhî bir kitap olduğu belirtilmektedir.
    866 73/Müzzemmil, 2-6, 20
    867 73/Müzzemmil, 4
    868 Bk. 12/Yûsuf, 2
    869 Bk. 38/Sâd, 29
    870 Bk.54/Kamer, 17, 22, 32, 40
    871 Bk.7/A’râf, 3
    872 Bk. 51/Zâriyât, 55
    • 336 •
    Ahmed Kalkan
    mayı değil; şeytan vahiylerini, parayı, faydasız bilgileri, televizyon kanallarını,
    eğlenceyi okuyorlar, insanların canına okuyorlar; gecenin son üçte birinde
    değil, ilk üçte birinde okuyorlar. İşte mü’minlerle kâfirler arasındaki
    okuma açısından da fark… Önemli olan okumak değil; Allah’ın râzı olacağı
    şeyleri, O’nun râzı olacağı gibi okumaktır.
    Evet, Kur’an daha ilk âyetleriyle safları netleştiriyor. Çünkü Kur’an’ın bir
    özelliği “fasl” (kesin şekilde ayırıcı) olmasıdır. “Şüphesiz o (Kur’an), (doğru
    ile yanlış olanı) kesin hatlarıyla ayırıcı bir sözdür.” 873 Kur’an, “furkan”dır.
    Hakla bâtılı ayırt edendir. “Âlemlere uyarıcı olması için kuluna Hakk’ı, Bâtıldan
    ayırma ölçüsünü indiren Allah’ın şânı ne yücedir!” 874
    * * *
    873 86/Târık, 13
    874 25/Furkan, 1
    • 337 •
    İlk Sûreler ve İslamî Hareket
    Al â k Sûre s i Te f s i r i
    Alâk Sûresi İle İlgili Sınav Soruları
    (Cevaplanması gereken toplam 50 soru bulunmaktadır. Her soru, 100
    üzerinden 2 puandır. 3 Yanlış, 1 doğruyu götürür.)
    1) Peygamber Efendimiz’e, ilk vahyedilen âyetler hangi sûrede yer almaktadır
    ve bu ilk inzâl olunan âyetler bu sûrenin kaçıncı âyetleridir?
    a- Fâtiha, 1-7 b- Müddessir, 1-5 c- Alâk, 1-5 d- Alâk, 1-15
    2) Kur’an’a göre, insanın önüne okunmak üzere konan 3 temel kitap vardır.
    Bu üç kitabın belirli pasaj ve parçalarını Kur’an, “âyet” olarak belirtmektedir.
    Kur’an; diğer iki kitabın gereğince okunup değerlendirilmesini
    kolaylaştıran bir nurdur. Nedir bu 3 kitap?
    a- Kur’an, Hukuk, Nutuk
    c- Zebur, Tevrat, İncil
    b- Kur’an, Kâinat, Anayasa
    d- Kur’an, İnsan, Evren
    3) Tedrîcîlik ne demektir?
    a- Acele olarak, birden bire, geciktirmeden
    b- Ezelden ebede, bütün zaman dilimlerini kapsayan süreç
    c- Derece derece, azar azar, yavaş yavaş, basamak basamak ilerleme
    d- Bu günün işini yarına bırakmayıp ertelemeden, şimdi, hemen
    4) Kur’an’a göre ilim, hakkı/gerçeği idrâk etmektir ve vahiyle özdeşleşmiştir.
    Buna göre, ilmin sınıflandırılması konusunda aşağıdaki seçeneklerde
    belirtilen tasniflerin hangisi en doğrudur?
    a- Naklî ilimler - aklî ilimler
    b- Dünyevî ilimler - uhrevî ilimler
    c- Dinî ilimler - din dışı ilimler
    d- Müsbet ilimler - menfî ilimler
    5) “İlim” konusunda aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- İnsanın şirkten sakınıp tevhid şuuruyla yaşaması için gerekli ilimler
    edinmesi, hak ile bâtılı, helâl ile haramı ayırt edecek kadar bilgi
    öğrenmesi, içinde bulunduğu durumları ve yapması gereken her çeşit
    ibâdetle ilgili bilgiler edinmesi farzdır.
    b- Tâif tebliğinden sonra Rasulullah oradaki müşrikler konusunda
    şöyle demişti: “Onlar bilmiyorlar.” O yüzden her kötülüğün, küfür ve
    şirkin baş sebebi, cehâlet/bilgisizliktir.
    c- İlim, kadın-erkek her insana farz olduğundan çocuklarımızı bulunduğumuz
    yerdeki okullara göndermeli ve en üst seviyede öğretim
    veren üniversitelere kadar her ne pahasına olursa olsun okutmalıyız.
    d- İlim, iman etmeyi, müslümanca yaşamayı gerektirir. İlim, amel etmek
    için öğrenilir. İlmi gizlemek câiz değildir.
    6) Bilindiği gibi, okuma yazma emri, mü’minleri ilme teşvik eder.
    Yine bilmekteyiz ki, günümüzde eğitim kurumlarında öğretilen bilimle
    Kur’an’ın övdüğü ilim aynı değildir. Bilim kırıntılarının “ilim” haline gelmesi
    için yapılması gerekenler konusunda aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
    a- Bilgilerin doğruluğunun vahiyle sağlamasının yapılması
    b- Bilgilerin bilimsel esaslara uygun olup müspet ilim tanımına girmesi
    c- Bilgilerin anlaşılıp hazmedilmesi ve özümsenmesi
    d- Bilgilerin pratikte faydalı hale gelmesi ve uygulanması
    7) “Ezelde bütün yaratılmışlar hakkında hayır ve rahmet irâde buyuran,
    sevdiğini sevmediğini, mü’mini kâfiri ayırt etmeyerek bütün varlıklara
    sayısız nimetler ihsan buyuran” Allah’ın bu özelliklerine ne isim verilir?
    a- Rahmân b- Rab c- Rahîm d- Mâlik
    8) Besmelenin dinî hükmü nedir? Yani, bir işe başlarken besmele çekmek,
    dinin hangi hükmüne girer?
    a- Farz b- Vâcip c- Sünnet d- Yapılan işe göre değişir
    9) İnsan yaratılışının bir merhalesini ifâde eden, döllenmiş yumurta
    (hücre, embriyo) anlamına gelen kelime, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Nutfe b- Meni c- Alâk d- Mudğa
    10) Besmele ile ilgili olarak aşağıdaki ifâdelerden hangisi yanlıştır?
    a- İlk inen âyet, besmele ile okumayı emretmektedir.
    b- Besmele Kur’an âyetidir. Neml sûresindeki âyette besmele geçmektedir.
    c- Kur’an’da bir sûre (Tevbe sûresi) besmeleyle başlamaz. Diğer sûreler
    besmele ile başlar.
    d- Hayvan keserken “bismillâhirrahmanirrahim” denilmesi gerekir.
    11) Besmele’nin tam doğru anlamı nedir?
    a- Esirgeyen, bağışlayan Allah’ın adıyla.
    b- Rahmân, Rahîm Allah’ın adıyla.
    c- Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla başlıyorum.
    d- Çokça merhamet eden Tanrı’nın adıyla okuyorum.
    12) Kur’an’da “Allah” lafzından sonra en çok geçen Allah’ın ismi hangisidir?
    a- Rab b- Rahmân c- İlâh d- Rahîm
    13) Besmele, eski ümmetlerin de bildikleri ve kullandıkları bir ifâdedir.
    Kur’ân-ı Kerim bu konuda Hz. Muhammed (s.a.s.)’den önce iki peygamberin
    besmelesini örnek veriyor. Bu peygamberler kimlerdir?
    a- Hz. Nuh ve Hz. Süleyman
    b- Hz. Âdem ve Hz. Süleyman
    c- Hz. Âdem ve Hz. İbrâhim
    d- Hz. Nuh ve Hz. Mûsâ
    14) İslâm’dan önce müşrik Araplar, işlerine başlarken besmele yerine
    ne söylerlerdi?
    a- Bismikellahümme
    c- bismi’l Lât ve’l Uzzâ
    b- Bismillâh
    d- bismi’l Hubel ve’l Menat
    15) Yaratma ile ilgili olarak aşağıdaki ifadelerden hangisi yanlıştır?
    a- Kulların fiillerini de Allah yaratmıştır. Kul, bir eylemi yaratmaz;
    yapar.
    b- Gerek fizikî ve cismanî bakımdan, gerek davranış ve maneviyat/
    ruhî (fıtrat) bakımından Allah, insanı en güzel bir biçimde yaratmıştır.
    c- Allah, semâya ve arza “ol” demiş; onlar da hemen oluvermiş, yani
    yaratılma hemen tamamlanmıştır.
    d- Allah, görülen varlıkları olduğu gibi, görülmeyenleri, soyut nesneleri,
    ölümü, hayatı ve bilmediğimiz nice şeyleri de yaratmıştır.
    16) Halk (yaratma) kavramıyla ilgili olarak aşağıdaki yargılardan hangisi
    tümüyle doğrudur?
    a- Halk (yaratma), bir şeyi varken yok etmek ve yoktan var etmek,
    cansız bir şeye can vermek, canlıdaki ruhu almak demektir.
    b- Türkçede yaratmak anlamına gelen halk kelimesi, Allah’ın dışında
    hiç kimsenin icadı ve sanatı için mecaz anlamında bile olsa kullanılamaz;
    kullanılırsa Allah’ın yaratıcılığı inkâr edildiği için insan küfre
    girer.
    c- Halk, bir şeyden başka bir şey icad etmek, yapmak anlamına da
    gelir. Bu anlamda ve mecaz olarak insan için kullanılabilir; ama yaratıcılıktaki
    kutsallığı ve kudreti basite almaya yol açtığı için kullanılmaması
    tavsiye edilir.
    d- Müşrikler, yeri-göğü yaratan, canlı-cansız her şeyi yoktan var eden
    Allah’a inanmadıkları için, insanın yaptığı basit şeylere “filan kimse
    şunu yarattı” gibi sözler sarfetmekten çekinmezler.
    17) Kur’an’da müşrikler tarafından Allah’tan başka rab kabul edilen
    veya böyle küstahça bir iddiada bulunan kimselerden bahsedilmektedir.
    Seçeneklerden hangisi bu anlamda Kur’an’da geçmez?
    a- Ebû Cehil b- Fir’avn c- Râhipler d- Hz. İsa
    18) “Besmele ile başlanmayan her iş ...........” Bu hadis-i şerifteki boş
    bırakılan yere ne gelmelidir?
    a- Yarım ve eksiktir.
    c- Günah ve yanlıştır.
    b- Şeytan işidir.
    d- Bereketsiz ve güdüktür.
    19) “Varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek geliştiren, onları maddî
    ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine mâlik ve her
    şeye sahip olan” anlamına gelen Allah’ın ismi, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Allah b- Rahman c- Rab d- Din gününün sahibi
    20) Yaratma ile ilgili aşağıdaki yargılardan hangisi tümüyle doğrudur?
    a- Yaratma, âlemlerin; semâ, arz ve içindekilerin yaratılmasıyla tamamlanmış,
    bitmiştir.
    b- Şerleri, kötülükleri, zarar veren şeyleri Allah yaratmaz; onlar şeytanın
    yarattığı eserlerdir.
    c- Allah, insanı topraktan, melekleri ve cinleri nurdan yaratmıştır.
    d- Yaratma, Allah’ın işidir. Yaratıcılık O’ndan ayrılmaz bir vasıftır. O
    devamlı ve tekerrür halinde yaratır.
    21) Alâk kelimesinin anlamı olarak aşağıdakilerden hangisi yanlıştır?
    a- Alâka, ilgi, sevgi
    b- Yapışkan
    c- İnsanın yaratıldığı toprak
    d- Meni içindeki sperm, döllenmiş
    22) “İnsan”la ilgili olarak aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- Müşrikler, beşer olmayan melek veya meleğe benzer bir peygamber
    istiyorlardı. Günümüzdeki bazı insanlar da dâvetçi/hocaları, hatta
    hacca gidenleri beşer olarak görmek istememekte; onların dünya işleriyle,
    ticaretle ilgilenmesine olumsuz bakmaktadır.
    b- Yüzlerce seneden bugüne batılılar, içlerindeki inançsız insanların
    uydurdukları dinler olan materyalizm, kapitalizm, komünizm, scientizm
    ve determinizmin etkisiyle insanı ruhtan ibaret varlık kabul edip,
    onun maddî yönünü inkâr etmişlerdir.
    c- İnsanın âciz ve zayıf olarak yaratılması da insan için aslında bir nimettir.
    İnsan böylece insanlarla ve Rabbıyla ünsiyet içinde yaşamanın
    tadını almaktadır. Âcizlik, kişiyi sosyalleşmeye ve birbirlerine yardımcı
    olmaya itmekte; zayıflık da, Allah’a kulluğa/ibadete, dolayısıyla
    O’nunla ünsiyete sebebiyet vermektedir.
    d- İnsanın maddî gereksinimlerini öne çıkarıp, ruhî/manevî ihtiyaçlarını
    ihmal etmesi, hayvanlaşması, hatta dört ayaklılardan daha aşağıya
    düşmesi demektir. Bunun yanında manevî/ruhî gıdaları aşırı şekilde
    alıp diğer yönü ihmal etmesi de nefsine zulümdür.
    23) “İnsan”la ilgili olarak aşağıdaki lügat ve ıstılah tanımlarından hangisi
    kısmen de olsa yanlıştır?
    a- “İnsan” sözcüğü, üns kelimesinden türemiştir. Üns, yakınlık ve ünsiyet
    demektir. İnsan, bir yandan diğer insanlarla bir arada yaşama
    durumundadır, o yüzden bu yakınlığı; bir yandan da daima Allah’a
    ihtiyacı vardır, bütün varlıkların üstünde Allah’a yakınlığı ifade için
    insan denmiştir.
    b- “İnsan” kelimesinin, nesy = unutmak fiilinden geldiği söylenir. Bu
    durumda insan unutkan demektir. Kur’an’da insandan (Adem) söz
    edilirken “Adem’e ahit verdik de unuttu.” buyurulur.
    c- İnsan, beden ve ruhtan oluşan, düşünen, şuurlu, iman ve ilim sahibi
    ibadet eden bir varlıktır. Halife olarak yaratılan, üstün, yapıcı yeteneklere
    sahip, organik ve biyolojik yapı bakımından bazı ihtiyaçları/
    zayıflıkları ve bazı ahlakî zaafları olan bir yaratıktır.
    d- İnsan, İslam dışı kültürlerde tek yönüyle değerlendirilse de, aslında
    iki yönlü bir varlıktır: Ademiyet ve beşeriyet. Ademiyet, insanın adam
    olması demektir, yani insanın dış yapısını, toprak yönünü, fizikî özelliklerini
    ifade eder. Beşeriyet tarafı ise, insanın halifeliği, ruh yapısı,
    manevî tarafı, melekî yönüdür.
    24) Seçeneklerden hangisi, Allah’tan başkasını rab kabul etme şirki
    anlamına gelmez?
    a- Yatırlara kurban kesmek, onlara duâ etmek.
    b- Din adamlarının helâl kıldığını helâl kabul etmek.
    c- Namaz, oruç gibi ibâdetleri terk etmek.
    d- Önderleri, din büyüklerini sevmede ve onlara bağlanmada aşırı git
    mek.
    25) Mâlum olanın olduğu hal üzere bilinmesine, bir şeyin hakikatini/
    gerçeğini idrâk etmeye ne denir?
    a- vahy b- ilim c- hilâfet d- istiz’âf
    26) Allah, insana takvâyı da fücuru da ilham etmiştir. Ama Allah’ın
    merhamet yönünün ağır basmasından dolayı, insanın hayra meyletmesi
    için, onu hidâyete kılavuzluk edecek unsurlarla takviye etmiştir. Aşağıdakilerden
    hangisi bu unsurlardan biri değildir?
    a- Fıtrat (İslâm’a yatkınlık)
    c- İstiğnâ (kendini yeterli gör
    mek)
    b- Peygamber ve kitap (vahy)
    d- Akıl ve vicdan (doğruya ve
    güzele meyil)
    27) “Vahiyle özdeşleşen anlamıyla ......... , kesin bilgi demektir. Onun
    için ilmi, yani hakka hakikate dayanan ilâhî nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi
    kabullenmeyen insana profesör bile olsa ......... , bunların en meşhurlarına
    .......... , böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de .......... denir.”
    İlimle ilgili yukarıdaki ifadede boş bırakılan yerlere seçeneklerden
    sırasıyla hangisi gelmelidir?
    a- bilgi - bilgisiz - zır câhil - bilgisiz toplum
    b- din - kâfir - Firavun - tâğut
    c- ilim - câhil - Ebu Cehil - câhiliyye
    d- İslâm - câhil - İblis – şirk
    28) Alâk sûresi 6-7. âyetlerde şöyle bahsediliyor: “Hayır, gerçekten insan
    ölçüsüz derecede tuğyân/azgınlık eder, haddini aşar. Kendi kendine
    yettiğini sandığında, kendini müstağnî gördüğünde.” Bu âyette azgınlığın
    sebeplerinden biri olarak kendini Allah karşısında zengin saymak gösteriliyor.
    İnsanların zenginlik sandığı mal-mülk konusuyla ilgili aşağıdaki
    yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- Kur’an’a göre mal ve mülkün sahibi Allah’tır; insan sadece emânetçidir.
    b- Mal, bir fitne/imtihan olduğundan, malını müdâfaa için öldürülen
    kimse, büyük günah üzere ölmüş sayılır.
    c- Allah, malı-mülkü dilediğine verir, dilediğinden de alır.
    d- Ölmüş (murdar) hayvan eti, bozuk gıdalar, zehirli maddeler gibi
    insanların yararlanamayacağı şeyler mal sayılmaz.
    29) İnsanın azgınlığına yol açan en temel husus, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Namaz kılmaması
    b- Boş şeylerle uğraşması
    c- Çok malının olması
    d- Kendini muhtaç olmayacak kadar yetkin ve yeterli görmesi
    30) Kur’ân-ı Kerim’de; yalancı, günahkâr perçeminden yakalanıp ateşe
    sürükleneceği söylenen kişi, hangi davranışı sebebiyle bu cezaya çarptırılacaktır?
    a- Namaz kılan kişiye yasak koyması
    b- Yoksullara yardım etmemesi
    c- Tartıda hile yapması
    d- Yeminini yerine getirmemesi
    31) Namaz secdesi dışında başka secdeler de vardır. Seçeneklerden
    hangisi, dinimizdeki secde çeşitlerinden biri değildir?
    a- Sabır secdesi
    b- Şükür secdesi
    c- Sehiv secdesi
    d- Tilâvet secdesi
    32) “O, insanları ve toplumları karanlıklardan aydınlığa çıkarmak için
    gönderilmiştir. Bir adı da Nur’dur. Onun hâkim olmadığı yerler zulumâtla
    (karanlıklar ve zulümlerle) kaplıdır.” Bu özellikler, aşağıdakilerden hangisine
    aittir?
    a- Peygamberler b- Hz. Muhammed (s.a.s.)
    c- Hidâyet d- Kur’an
    33) İsyan ve itaatle ilgili aşağıdaki hükümlerden hangisi yanlıştır?
    a- İsyan, kıyam, ayaklanma, savaş ayrı şeylerdir; itaatsizlik ayrı. Küfre
    isyan edemeyen müslümanlar, en azından itaatsizlik yapmalıdır.
    b- Allah’a itaatle birlikte Allah’ın itaat için izin vermediği, itaat etmeyi
    yasakladığı ilke ve şahıslara itaat, birbiriyle bağdaşmaz; biri varsa öteki
    yok demektir.
    c- Allah’a ve Rasûlü’ne sadece itaat yeterli olmaz; bu itaatin kalben hiç
    sıkıntı ve şüphe duyulmadan gönüllü olarak yapılması da şarttır. Aksini
    Kur’an imansızlık olarak değerlendirir.
    d- Ülü’l-emr konumunda olan büyüklere, cemaat yöneticilerine, liderlere
    ve devlet yetkililerine mutlak itaat gereklidir.
    34) Kur’ân-ı Kerim, Allah’a ve Rasûlü’ne mutlak itaati emrettiği gibi;
    Allah ve Rasûlüne mâsiyet emretmeyen mü’minlerden olan ülü’l emre
    (yetkili kişiye) de itaati emretmektedir. Yine, Kitabımız bazı kimselere de
    itaat edilmesini yasaklamaktadır. Seçeneklerin hangisi, kendilerine itaatin
    yasaklandığı bu sınıflardan değildir?
    a- Bazı günahlar işleyen ana babalara, büyüklerin kendilerinden küçük
    olanlara, âlimlerin kendilerinden ilim yönüyle daha düşük olanlara
    b- Kâfirlere, ehl-i kitaba, münâfıklara, kendisini Allah yolundan saptırmak
    isteyen liderlere ve büyüklere
    c- Şeytana, şeytanın dostlarına, günahkârlara ve nankörlere, yalancılara,
    ahlâksızlara, namaza engel olanlara
    d- Şirke zorlayan ana babaya, halkın çoğunluğuna, insanların ve bilmeyenlerin
    hevâlarına/ kötü arzu ve isteklerine
    35) Hem süs, hem de her türlü etkiden koruyucu olarak dış ve içe giyilen
    parçaları da bulunan bir örtü ve elbise olarak Kur’an’da “Ve .........
    elbisesi, işte o hayırdır.” (A’râf sûresi, 26. âyet) şeklinde tanımlanan, “fücur”
    un zıddı olan, yukarıdaki âyette boş bırakılan yere gelmesi gereken
    kavram nedir?
    a- Hamd b- Takvâ c- Hidâyet d- Tâğî
    36) “Takvânın bir anlamı da haşyet, yani ta’zim ve saygıdan ileri gelen
    korkmaktır. Bu korku, kulun Rabbiyle arasındaki sevgiyi yıpratma korkusudur.
    O yakacak diye değil; O sevmeyecek diye korkmaktır takva.” Bu ifadelerden
    yola çıkarak Allah sevgisi ve Allah korkusu hakkında aşağıdaki
    yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- O’nu hem sevmeli, hem de O’ndan korkmalıyız.
    b- Ümit ve korku arası yaşamalıyız.
    c- Allah, korkulmaya değil; sadece sevilmeye lâyıktır.
    d- O’nu sevme yönümüz ağır basmalı, O’ndan korkarken bile sevgiyi
    öne çıkartmalıyız.
    37) Lügat anlamlarından bazıları duâ, patlama, parlama, tutuşma olan
    fiilî bir dua ve niyaz, eyleme dönüşmüş bir tevhid, Allah’ın huzurunda boyun
    eğiş ve Allah düşmanlarına karşı nefret dolu bir kıyam ve başkaldırı
    özelliğini taşıyan ve tevhidden sonra ilk emir olan Kur’anî kavram nedir?
    a- Cihad b- İbadet c- Salât d- İstiâne
    38) Sözlükte, “eğilme ve boyun büküş” demektir. Özel anlamda namazın
    bir rüknü olan, genel anlamda ise melekleri, insanları, hayvanları
    ve cansızları da kuşatan, “üstün bir varlığın önünde saygıyla eğilme”ye
    Kur’an terimi olarak ne denir?
    a- Tesbih b- Namaz c- İbâdet d- Secde
    39) Namaz konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- Namaz, insanı fahşâ ve münkerden (kötü ve iğrenç şeylerden) vazgeçirir.
    b- Namaz, insanın işinin rast gitmesini, dünya işlerinde kişinin rahatlamasını
    ve başarısını sağlar.
    c- Namaz, gönülleri ferahlatan, ruhları aydınlatan bir şifa kaynağıdır.
    d- Namaz; dua, tevbe, zikir, şükür, tesbih gibi ögeleriyle mü’mini mânen
    eğiten ve olgunlaştıran bir ibadettir.
    40) Dünyadaki en büyük devrim, onun eseridir. O, gerçek anlamda,
    bir çağı kapatıp yepyeni bir çağ açmıştır. Cahiliyye, onunla kovulmuş,
    mutluluk çağı onunla başlamıştır. Tarihin şahit olduğu en muhteşem topluluk,
    onun sayesinde oluşmuştur. Tüm mucizeler içinde de baş sırayı o
    alır. Bu özelliklere sahip olan şey, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Din b- Kur’an c- Hz. Muhammed (s.a.s.) d- Allah’ın halifesi
    41) Secde konusunda aşağıdaki yargılardan hangisi yanlıştır?
    a- Firavun, hayatı boyunca asla Allah’a inanmamış ve hiç secde etmemiş;
    ‘ben sizin en üstün ilâhınızım’ diyerek başka insanları kendine
    secde ettirmiştir.
    b- Şeytan, secde emrini yerine getirmemiştir. Şeytanlaşan insanlara da
    secde çok zor geldiğinden yerine getirmezler.
    c- Meleklerin Âdem’e secdesi, insana yapılan secde değildir. Âdem,
    kıble ve mihrab durumundaydı. Ya da bu konuda “secde”, lügat anlamıyla
    kullanılan sembolik ve mecazî bir secdedir; yeryüzü halifesine
    boyun eğip itaat etme, onu saygıyla selâmlama anlamındadır.
    d- Mânevî hastalıkların başı kibirdir. Şeytan secde etmeyerek ilk günahı,
    büyüklendiğinden dolayı işledi. Secde ederek mü’minler Allah’a
    karşı büyüklenmeyip âciz olduklarını belirtirler ve Allah’ı en büyük
    kabul ettiklerini O’na secde ederek isbat ederler.
    42) Göklerde ve yerde olanların hepsinin, güneş, ay, yıldızlar, dağlar
    ve ağaçların Allah’a secde ettikleri Hacc sûresi 18. âyette belirtiliyor. Bu
    secdeye ne ad verilir?
    a- Teshirî secde: İster-istemez yapılan zorunlu secde; Allah’a itaatlerini
    belirttikleri davranış.
    b- Teklifî secde: Allah’ın onları mükellef kılmasından dolayı yaptıkları
    secde; çünkü onlar da kulluk yapmak için yaratılmışlardır.
    c- Tekfirî secde: Allah’ın secde emrine uymayan İblis’i tekfir edip lânetlemek
    için Allah’a yapılan secde.
    d- Temsilî secde: İnsanların Allah’a yaptıkları secdenin bir benzeri, aynısı
    ve misli olan secde.
    43) Tuğyânın (ve küfrün) temel sebeplerinden biri olan “istiğnâ” ne
    demektir?
    a- Büyüklük taslayarak insanlara zulmetmek, haksızlıkla hükmetmek;
    Büyüklüklenip kibirlenerek yeryüzünde fesat ve fitne çıkarmak, müstekbirlik
    b- Kendini her yönden zengin kabul edip, kimseye muhtaç olmadığı
    anlayışına sahip olarak kibir ve gurur içinde bulunmak
    c- Ayartma, azdırma, baştan çıkarma, fesat, ara bozma, karışıklık ve
    dinsizlik
    d- Fesat çıkarmak, bozmak, faydalanılan bir şeyin bozulması, insanların
    inanç ve yaşayışını doğrudan saptırmak
    44) Kelime anlamı korumak, korunmak, sakınmaktır. Kavram olarak,
    kuvvetli bir himâyeye girerek korunmak, haramları terk edip şüpheli şeyleri
    bırakmak suretiyle nefsi günahlardan korumak anlamında kullanılır.
    Tanımı yapılan bu kavram, aşağıdakilerden hangisidir?
    a- Takvâ b- İnfak c- Hidâyet d- Gayb
    45) Lügat anlamı, taşkınlık, azgınlık, sınırı aşmak olan “isyan ve günahta
    sınır tanımayacak ölçüde ileri gitme”ye ne denilir?
    a- inzar b- fesad c- tuğyan d- ifsad
    46) Alâk sûresi, 8. âyette “Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.” buyrularak
    âhiret bilinci verilmektedir. Âhiretle ilgili olarak aşağıdaki yargılardan
    hangisi yanlıştır?
    a- Âhiret inancı, hemen bütün din ve düşünce sistemlerinde de mevcuttur.
    b- Reenkarnasyon, Hindu dininden geçen, ruhların, insan ölünce başka
    bedenlere geçeceğine inanılan, temelde de âhireti ve yeniden dirilişi
    inkâr anlayışıdır.
    c- Dünya ayrı, âhiret ayrıdır. Din ve âhiret işleriyle dünya işlerini birbirine
    karıştırmamak gerekir.
    d- Kur’an’da âhirete sadece inanmak yeterli görülmemekte, ona kesin
    bilgi, şuur ve şehâdet, yani yakînî iman istenmektedir.
    Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla.
    “Yaratan ………. adıyla (………. ile) oku! O, insanı bir alâktan ……….
    . Oku (ve öğren)! Rabbin ekremdir/en ………. . O, ………. (yazmayı) öğretendir.
    ……… bilmediklerini ……… .”
    47) Alâk Sûresinin ilk beş âyetinin meali olan yukarıdaki ifadelerde
    boş bırakılan yerlere, seçeneklerden sırasıyla hangi kelimeler gelmelidir?
    a- Rabbinin; Allah; varetti; zengindir; size; meleklere; öğretir
    b- Rabbinin; besmele; yarattı; cömerttir; kalemle; insana; öğretendir
    c- Allah’ın; Kur’an; oluşturdu; affedicidir; okumayla; herkese; gösterir
    d- Rabbimizin; istiâze; yarattı; bağışlayandır; yazı; yarattıklarına; vahyeder
    “Hayır, (eğer okunması gerekeni gerektiği gibi okumazsa) gerçekten
    ………. ölçüsüz derecede ………. /azgınlık eder, ………. aşar. Kendi kendine
    yettiğini ………., kendini ………. gördüğünde. Şüphesiz ………. ancak
    Rabbinedir. Gördün mü o ………. Bir kulu ……….?”
    48) Alâk sûresinin 6-10 âyetinin meali olan yukarıdaki ifâdelerde boş
    bırakılan yerlere sırasıyla, seçeneklerden hangisi gelmelidir?
    a- İnsanlar; isyankârdır; haddini; düşünür; müstağnî; iman; nehyedeni;
    ibâdetten
    b- İnsan; tâğutluk; sınırı; savunur; istiğnâ; sınav; zâlimi; kovanı
    c- Zenginler; tuğyân; ölçüyü; düşündüğünde; yönetici; gidiş; yasaklayanı;
    hayırdan
    d- İnsan; tuğyân; haddini; sandığında; müstağnî; dönüş; yasaklayanı;
    namazdan
    “Gördün mü, ya o (kul, Peygamber) doğru ………. üzerinde ise Ya da
    ………. emrediyorsa? ………. mü, ya şu ………. (Ebû Cehil) ………. ve
    yüz çeviriyorsa? O, ………. gerçekten her şeyi ………. olduğunu ……….
    mu?”
    49) Alâk sûresinin 11-14 âyetinin meali olan yukarıdaki ifâdelerde boş
    bırakılan yerlere sırasıyla, seçeneklerden hangisi gelmelidir?
    a- Yol; takvâyı; gördün; diğeri; yalanlıyor; Allah’ın; görmekte; bilmiyor
    b- Din; ma’rûfu; gördün; kâfiri; inanmıyor; Peygamber’in; sevmiş;
    görmüyor
    c- Çizgi; hayrı; öldü; tâğutu; yalanlıyor; Rabbinin; bilmiş; görmüyor
    d- Yol; İslâm’ı; gördün; düşmanı; sevmiyor; kendisinin; yanlış; görmüyor
    “Hayır, hayır! Eğer ………., derhal onu ………. (perçeminden) yakalarız
    (cehenneme sürükleriz). O ………. ve günahkâr alından. O, hemen
    gidip ………. (kendi taraftarlarını) ………. . Biz de ………. çağıracağız.
    Hayır, hayır; ona uyup ………. etme! (Allah’a) ………. et ve (yalnızca O’na)
    yaklaş!”
    50) Alâk sûresinin 15-19 âyetinin meali olan yukarıdaki ifâdelerde boş
    bırakılan yerlere sırasıyla, seçeneklerden hangisi gelmelidir?
    a- Vazgeçmezse; saçlarından; kâfir; zebânîlerini; getirsin; askerlerimizi;
    küfr; secde
    b- Ölünce; yakasından; isyankâr; kâfirleri; kışkırtsın; Müslümanları;
    isyan; ibâdet
    c- Vazgeçmezse; alnından; yalancı; meclisini; çağırsın; zebânîleri; itaat;
    secde
    d- İnanmazsa; burnundan; inançsız; kavmini; çağırsın; ordumuzu;
    inkâr; kulluk
    Alâk Sûresi İle İlgili Sınavın Cevap Anahtarı
    1 C 11 B 21 C 31 A 41 A
    2 D 12 A 22 B 32 D 42 A
    3 C 13 A 23 D 33 D 43 B
    4 A 14 C 24 C 34 A 44 A
    5 C 15 C 25 B 35 B 45 C
    6 B 16 C 26 C 36 C 46 C
    7 A 17 A 27 C 37 C 47 B
    8 D 18 D 28 B 38 D 48 D
    9 C 19 C 29 D 39 B 49 A
    10 D 20 D 30 A 40 B 50 C
    Son Söz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, inşâAllah Kur’an’a daha
    fazla yaklaşmışsınızdır. Bu okuduğunuz kitapta varsa güzellikler Kur’an’ın güzellikleridir.
    Hatalar ise, tümüyle yazarın hatalarıdır. “O halde boş kaldığında
    yine kalk yorul! / Ve ancak Rabbinden ümid et, hep O’na doğrul!” (İnşirah
    7-8). Kur’an’la yakınlaşmayı fırsat bilerek hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp
    baştan sona kadar mealiyle (ve gerektiği zaman tefsiriyle) okumaya başlamalısınız.
    Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak,
    yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet
    doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz
    kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak
    için…





     
    Salı, 12 Ocak 2021 19:05

    Tevhid, Rab ve İlah

    بسم الله الرحمن الرحيم

    الحمد لله ، صلاة وسلام على رسول الله

     


    DAVUD EMRE YAYINEVİ
    Kitabın Adı:
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR -4-
    TEVHİD, RAB VE İLAH
    Yazarı:
    Ahmed KALKAN
    Tashih:
    Ahmed Kalkan
    Mizanpaj:
    Ehl-i Dizayn
    Kapak Tasarım:
    Ehl-i Dizayn
    İstanbul 2011
    Baskı:

    Dâvud Emre Yayınevi
    Telefon: (0 216) 632 29 58
    www.davudemreyayinevi.com
    TEVHİD, RAB VE İLAH
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKADİ KAVRAMLAR
    -4-
    Ahmed KALKAN
    İnsanlara karşı ticarî amaç güdülmeyen bu eserin hiçbir hakkı mahfuz değildir. Kâr gayesi güdülmemek şartıyla dileyen dilediği şekilde, tümünü veya bir kısmını çoğaltabilir, korsan baskı yapabilir, dağıtabilir, iktibas edebilir, kitabın ve yazarın ismini vererek veya vermeyerek kopye edebilir, mesaj amaçlı kullanabilir. Yazarın hiçbir telif hakkı sözkonusu değildir, şimdi ve sonra bir hak talep etmeyecektir. İlim, insanlığın ortak malıdır. Ve ilim Allah için kullanılınca insana fayda sağlar.
    İTHAF
    Canlı KUR’AN olmaya çalışıp toplumu KUR’AN’la canlandırmaya gayret eden ve tâğutlara karşı KUR’AN’la mücadeleyi bayraklaştıran her yaştan muvahhid gençlere…
    Doğru okuyup doğru anlayan, dosdoğru yaşayıp insanları doğrultmaya çalışan
    KUR’AN dostlarına…
    Ümmetin ihyâsının vahdet içinde yeniden KUR’AN’a dönüşle mümkün olduğunu kavrayıp nebevî usûlle KUR’AN ve tevhid eksenli dersler ve cemaat çalışması yapan tâvizsiz dâvetçilere, her yaştan genç dâvâ erlerine…
    Önsöz
    Bismillâh, El-hamdu lillâh, ve’s-salâtu ve’s-selâmu alâ rasûlillâh.
    Bir insanın mü’min olması çok zor değildir. Anlamını bilip kabul edecek şekilde şehâdet veya tevhid kelimelerini dillendirdiğimiz zaman “mü’min” olur ve onu o şekilde görüp kabul etmek gerekir. İslâm’ın hâkim değil, mahkûm olduğu günümüz Türkiyesi gibi ülkelerde zor olan; müslüman kalmak, müslümanca bir hayat sürmek ve müslümanca ölmektir.
    Allah Teâlâ, insana irâde vermiş, onu hür bırakmıştır. Bu hürriyeti yanlış yerde kullanarak Rabbine isyan etmesi, kendi istediği gibi yaşayıp hayatına kimseyi müdâhale ettirmemesi, kendini tanrı ilan edecek şeytanî bir yola girmektir. Bu durum, bir insanın Rabbiyle yaptığı antlaşmasını tek taraflı olarak bozması, eski câhiliyye hayatına dönme isteğidir.
    Rabbimiz, insanları yaratıp başıboş bırakmamıştır. Ona bir taraftan sayısız nimetler bahşederken, diğer yandan onu değişik sınavlardan geçirir. O, âlemlerin Rabbidir. Evrensel bir açılım sözkonusu bu âyette. Herkesin ve her şeyin Rabbidir O. İnsan hücrelerine hükmettiği gibi, âlemlere hükmeden Allah’a “sen bizim okullarımıza, mahkemelerimize, devletimize, kılık-kıyafetimize, evimizin konumuna… karışamazsın” demek ne büyük bir cür’ettir. Bütün âlemdeki varlıkların kendisine teslim olup itaat ettikleri, Kur’an tabiriyle tesbih ve secde ettikleri Rablerine karşı insan da bu güzel orkestraya katılmalıdır. Namaz kılarken başka bir ilâha, sokağa çıkıp iş hayatına yönelince başka bir ilâha kul olmak veya emir kulu olmayı kabullenmek, insan onuruyla da bağdaşmayan şeytanî bir tavırdır.
    Siyasî alanda kralların, Firavunların; din alanında râhiplerin, hahamların, türbelerdeki şahısların rab kabul edildiği çağımız modern câhiliyyesinde, Allah’a sınır biçmeye, “Sen şuralara karışırsın, şu alanlara karışamazsın!” denilebilmektedir. Bu durum, insanın kendi hevâsını tanrı kabul etmesi, İslâmî emirler konusunda kendini müstağnî görmesi ve giderek rablik iddia edecek çizgiye gelmesi demektir.
    Problemlerin tümü, Allah’ın tek ilâhımız, tek Rabbimiz, tek mutlak otoritemiz, sözü sokağa, eve, özel hayatımıza, okulumuza, devlete ve her şeye geçmesi gereken gönülden kendisine teslim olmamız icap eden bir zat olduğunu unutmamızdan kaynaklanıyor.
    Çözüm de, Allah’ı tek Rab ve tek İlâh olarak kabul edip, bunun gereklerini yerine getirmek…
    Ahmed Kalkan
    Bu e-Posta adresi istenmeyen posta engelleyicileri tarafından korunuyor. Görüntülemek için JavaScript etkinleştirilmelidir.
    Temmuz 2011, Ümraniye

    - 9 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -4-
    TEVHİD (TEK İLÂH)
    •
    İlâh; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Tevhid; Hayatın Anlamı
    •
    Tevhidin Yansımaları
    •
    Evrendeki Tevhid
    •
    Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti
    •
    Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele
    •
    Tevhidi Bozan Durumlar
    •
    Kur’ân-ı Kerim’de Tek İlâh/Tevhid Kavramı
    •
    Kur’an’da Tevhidle İlgili Önemli Vurgular
    •
    Tevhidin Göstergesi; Kapsadığı Mânâ ve Sonuçları
    •
    Kelime-i Tevhid
    •
    Tevhid Penceresinden Günümüz ve İnsanımız
    •
    Amelde Tevhid
    •
    Muvahhid
    “İlâhınız bir tek ilâhtır. O’ndan başka ilâh yoktur. O, rahmândır, rahîmdir.” 1
    İlâh; Anlam ve Mâhiyeti
    İslâm kültürünün önemli kavramlarından biri de “ilâh”tır. Tevhid inancını ve onun karşıtlarını yeterince bilmek için bu kavramı iyi tanımak gerekir. Tevhid Kelimesinin içinde yer alan bu kavram, iman ile şirk (ortak koşma) arasındaki farkı ortaya koyar.
    Sözlük anlamı; kulluk edilen, mâ’bûd haline getirilen, kendisine yönelinen, alışılan, düşkün olunan demektir. Kendisinden türediği ‘elihe’ fiili; yönelmek, düşkün olmak, kulluk yapmak, örtmek-gizlemek, alışmak gibi anlamlara gelmektedir.
    Kavram olarak ilâh; kendisine ibâdet edilen, ma’bûd sayılan şey, her şeyden çok sevilen, ta’zim edilen kutsal varlık anlamında kullanılmaktadır. Tapınılan, kendisine ibâdet edilen, üstün sayılan
    1] 2/Bakara, 163
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 10 -
    bütün ma’budların ortak adı ‘ilâh’tır. Türkçede bunu ‘tanrı’ kelimesi
    ile karşılarız.
    İslâmî istılahta ilâh; tapınılan, kendisine ibâdet edilen demektir.
    İlâh; ibâdet edilmeye yani kudret ve kuvveti önünde huşû ile
    boyun eğilip kulluk ve itaat edilmeye lâyık, herşeyin O’na muhtaç
    olduğu bir varlık demektir. İlâh kelimesi gizlilik ve esrârengizlik
    mânâlarına da gelir ki, böylece ilâh görülmez ve ulaşılmaz bir varlıktır.
    İnsanoğlu, fıtratı gereği, her zaman bir ilâha inanma, sığınma
    ve ondan yardım istemeye muhtaçtır. O bazı şeylerden korkar,
    bazı şeylere gücü yetmez ve başkalarından yardım ister, bazı şeylere
    sığınır, bazı şeyleri kendinden üstün görür. Bütün ümitlerin
    bittiği bir yerde, görmediği, tanımadığı, hayal etmediği bir gizli
    ‘ilâh’tan yardım ister. Çevresinde gördüğü hemen bütün olayların
    kendi gücünün dışında olduğunun farkındadır. Bu olayları bir gücün
    yaptığına inanır. Bunlara benzer daha birçok sebepten dolayı
    insan sığınacak bir melce (bir kucak) arar.
    Peygamberlerin tebliğ ettiği Allah inancından uzak insanlar,
    yaratılışlarında ve pratik hayatlarındaki ‘bir ilâha bağlanma’ ihtiyacını
    başka şekillerde, bâtıl yollarla giderirler. Tarihte ve günümüzde
    dinsiz insan olmadığı gibi, ‘ilâhsız’ insan da yoktur. Kimileri,
    hiç bir tanrıya inanmadığını söylese bile; onların içerisinde,
    sığındığı, bağlandığı, yardım istediği, her şeyden çok sevdiği, her
    şeyden çok büyük saydığı bir ‘şey’ mutlaka vardır.
    İşte o ‘şey’ onun için bir tanrıdır. Kur’ân-ı Kerim çok ilginç bir
    örnek veriyor: Birtakım insanlar kendi görüşlerini, kendi isteklerini,
    kendi emirlerini en üstün ve doğru görürler. Bir dinin emrine
    uymayı bırakın, toplumda geçerli olan hiç bir kural onları bağlamaz.
    Bu tip insanlar, bir çeşit ‘kendi keyiflerine’ uyarlar. Kendi
    arzularından (hevâlarından) başka kutsal, kendi isteklerinden
    ve görüşlerinden üstün güç ve doğru kabul etmezler. İşte bu tür
    insanlar için Kur’ân-ı Kerim; “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve
    arzularını) ilâh/tanrı edinen kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi
    olacaksın?”2 demektedir.
    İlâh zannedilen şey, insan üzerinde var sayılan ‘güç’tür. Bu kimine
    göre ateş, kimine göre Güneş, bazılarına göre gökler, bazılarına
    göre yıldızlar, bazı kimselere göre madde, bazısına göre ataların
    rûhu, kimilerine göre tabiat (doğa), bazılarına göre devlet
    erki, bazısına göre de iyilik ve kötülük tanrılarıdır.
    2] 25/ Furkan, 43
    TEVHİD
    - 11 -
    Hatta bazı insanlar ve toplumlar, başlarındaki yöneticileri,
    kralları ilâh veya yarı tanrı saymışlardır. Nitekim Firavun, elinin altındakilere
    “Ben sizin en büyük Rabbinizım/ilâhınızım” diyordu.3
    Japon kralları tanrı sayılan Güneşin oğlu, Çin kralları tanrının oğlu,
    bir çeşit Budist dini olan Lamaların büyüğü Dalay Lama yarıtanrı
    sayılıyor(du).
    Birçok ülkede diktatörler, tanrı gibi algılanmış, karşı konulmaz
    üstün güce sahip, her dedikleri yapılması gereken, kızdığı zaman
    gazabıyla herkesi cezalandırabilen tanrılar gibi düşünülmüştür.
    Hatta birçok yerde bu diktatörler adına dikilen heykellere insanlar
    secde edercesine saygı göstermektedirler.
    Tarihte, Tevhid Dininden uzaklaşmış bütün toplumlarda farklı
    ilâh düşünceleri gelişmiştir. Kimileri inandıkları ilâhları adına putlar
    ve mâbetler yapıp, o putlara tapınmışlardır. Bu putların taştan,
    tunçtan veya ahşaptan yapılmasının fazla bir önemi yoktur.
    İnsanlar, ilâhları adına kendi elleriyle heykeller yapıp, sonra da
    buna, ilâhımız veya bizi ilâhımıza götürecek aracımız diyorlar ve
    o heykellere ilâh diye tapınıyorlardı. “Beşerin böyle dalâleti var /
    Putunu kendi yapar kendi tapar.”
    Kur’ân-ı Kerim’e göre, yer, gök ve ikisinde olan her şey bir
    olan Allah’ındır. Yoktan var eden yalnızca O’dur. Bütün nimetler
    O’nun elindedir. Sonsuz güç ve kuvvet yalnızca O’nundur. Bütün
    işler yani kader O’nun elindedir. Yerde ve gökte olan her şey isteyerek
    veya istemeyerek O’na boyun eğerler. Her şey O’nu tesbih
    eder (O’na ibâdet eder, O’nu zikreder). Yerde ve gökte yalnızca
    O’nun hükmü geçer. O’nun bir benzeri ve eşi yoktur. Hiç bir şey
    O’nun dengi olamaz. O’nun Rabliğinin, ilâhlığının, hükmünün ve
    yaratıcılığının ortağı ve yardımcısı yoktur. O hiç bir şeye muhtaç
    değildir.
    Mutlak anlamda yardım edici O’dur, mutlak anlamda ceza verici
    yine O’dur. Bu anlamda O, mutlak ve tek ‘ilâh’tır; O’ndan başka
    ilâh yoktur. İnsanların ilâh diye düşündükleri şeylerin ötesinde
    bir ilâhtır O. İslâm, bu sıfatları taşıyan Rabbe, “Allah” der. Bu isim,
    ilâh kavramından farklıdır. Benzeri, eşi, ortağı, çoğulu, olmayan
    bir Allah kavramı. Bu, kâinatın sahibi, mutlak yaratıcı ve azamet
    sahibi ‘ilâh’ın özel adıdır.
    İnsanlar birçok ilâhlar düşünmüşlerdir, düşünebilirler de;
    ama ‘Allah’ bir tanedir ve O’nun hakkında başka türlü düşünmek
    de mümkün değildir. Allah, hem ilâhlık (ulûhiyet), hem
    3] 79/Nâziât, 24
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 12 -
    Rablik (rubûbiyet), hem hâkimlik (hâkimiyet), hem de meliklik
    (mülûkiyet) sıfatlarına, işlevine sahiptir.
    “İlâh”ın Kur’an’daki İki Mânâsı: Kur’an’da ‘ilâh’ kavramı, daha
    çok şu iki anlamda kullanılmıştır: Birincisi, hak olsun bâtıl olsun,
    bütün insanların kendisine ibâdet ettikleri ma’bud; İkincisi, gerçek
    ibâdete lâyık olan, âlemlerin Rabbi olan Allah.
    İlâh Düşüncesi: Tevhid, insanlığın ilk dini; ilk insan da bir tevhid
    peygamberi idi. Hz. Âdem’den çok sonraları insanlar ilk defa
    Tevhid inancının dışına çıktılar ve yaptıkları heykelleri ilâh haline
    getirip onlara tapındılar. Daha sonradan gelen birçok kavmin arasında
    ve günümüzde dünyanın çeşitli yerlerinde bu bâtıl inanış
    devam etmektedir.
    Kişinin inandığı ilâh, onun ihtiyaçlarını gören, duâlarına karşılık
    veren, sıkıştığı zaman imdadına koşan ve her bakımdan üstün
    (müteâl) olmalıdır. Bu ilâh insanın sahip olmadığı birçok özelliği
    taşımalıdır. Aynı zamanda ulaşılamayacak yüce bir makam olmalıdır
    ulûhiyet/ilâhlık. Kimileri bu ilâhlarını hayal etmişler, kimileri de
    onları somut bir şekilde, put halinde cisimleştirmişlerdir. Birçoğu
    da insana ait birtakım özellikleri onlara vermişler, tanrılarını insan
    gibi veya bazı insanları tanrı gibi düşünmüşlerdir.
    Eski Yunan ilâhları/tanrıları, insanlar gibi kavga ediyorlar, birbirlerinin
    hanımlarına göz koyuyorlardı. Eski İran dini Mazdeizm’in
    iki tanrısı vardı ve sürekli kavga ederlerdi. Birisinin kötülükleri, diğerinin
    iyilikleri yarattığına inanılırdı. Eski Azteklerin ilâhı zâlim
    bir savaşçıydı. Bazıları birtakım hayvanları, kimi insanlar zamanı,
    bazıları da ruhları kutsal sayıp, onlara bir ilâh gibi saygı göstermişlerdir.
    Geçmişte bu tür acâyip ve sapık ilâh inançları çoktu. İslâm bu
    tür bütün ilâh düşüncelerini kaldırmış ve insanlar hakkında hak
    olan Allah inancını getirmiştir. Çünkü bu inanç, insanların kendi
    kafalarından ve eksik görüşlerinden değil, bizzat insanların Rabbi
    Allah’tan gelmiştir. Böylece, Tevhid dinine inanan insanlar ‘ilâh’
    konusundaki düşüncelerini ve inançlarını düzeltebilmişlerdir. Ancak
    buna rağmen tarihte olduğu gibi günümüzde de aklını kullanmayan,
    Kur’an’a kulak vermeyen insanlar, hâlâ yanlış ilâh inancını
    sürdürmektedirler.
    Allah’a ait bir sıfatı veya sıfatları bir başka varlığa veren, onu
    ilâh gibi düşünmüş olur. Dinimizde bunun adı “şirk”tir. Allah’ın
    yaratma, öldürme, diriltme, affetme, azâb etme, yoktan var etme,
    kutsal olma, nimet verme, hüküm koyma gibi sıfatları, başka
    TEVHİD
    - 13 -
    şeylerde, başka varlıklarda var sayılırsa, onlar “ilâh” haline getiriliyor
    demektir. Bu bağlamda bir kimse; bir kişinin, bir kurumun
    veya bir başka şeyin, ‘tıpkı tanrı gibi” diye düşünmesi, onu ilâh
    saymasıdır. İlâh diye düşünülen şey; üstündür, (müteâldir), en çok
    sevilendir, ondan daha büyük bir şey yoktur.
    Günümüzde bu tür ilâh fikrini çokça görmek mümkündür.
    Üzülerek söylemek gerekirse, bilimin bu kadar ilerlemesine rağmen
    insanlar hâlâ, geçmişteki câhiller gibi sapık ilâh inancını terketmemişlerdir.
    Bugün nice insan, atalarının ruhunu, devlet yöneticilerini,
    kahramanları, devlet örgütlerini, uluslararası kuruluşları
    tıpkı ilâh gibi görmektedir. “Bu sahte tanrların gücü çok büyüktür
    ve bunlara asla karşı gelinemez” diye inanılmaktadır.
    Gazetelerin sayfalarında görülen ‘futbol ilâhı’, ‘müziğin ilâhı’,
    ‘sanat tanrısı’, ‘seks tanrıçası’, ‘ey falanca şarkıcı sana kul olayım’,
    ‘ey sevgili sana tapıyorum’ gibi ifadeler işte bu yanlış ilâh fikrinin
    görüntüleridir. Yine bazı şarkılarda geçen, sevgiliyi putlaştıran
    sözler de bunun gibidir. Bazıları bir sporcuyu, bazıları da bir müzik
    veya film yıldızını kendisi için en üstün örnek sayar, onun peşinden
    gider, onu taparcasına sever, ondan başka üstün ve kutsal bir
    şey düşünmez. İşte bu yanlış fikir onu sapık ilâh fikrine sürükler.
    Rejimlerin, devlet adamlarının, diktatörlerin, tek partilerin,
    kahramanlaştırılan bazı ölülerin koydukları ilkeler ve kanunlar,
    yaptıkları işler ve uygulamaları hakkında, “karşı gelinemez, değiştirilemez,
    itaat edilmesi zorunlu ilkelerdir” düşüncesi, onları
    ilâh saymanın çağdaş görüntüleridir. İnsanlar bu gibi otorite sahiplerinde
    olağanüstü bir güç var sanmaktalar, dolayısıyla onlarda
    ilâhlık sıfatları görmekteler.
    Bazılarının, “birtakım kişilerin veya grupların fikirleri, ilkeleri,
    kanunları en üstündür, onların üzerinde güç ve otorite yoktur”
    şeklindeki inançları, onların dinleridir. Aynı konuda âlemlerin
    Rabbi Allah’ın insanlar için indirdiği hükümlere aldırmamak, onları
    reddetmek, ya da onların yerine kişilerin ve kurumların hükmünü
    kabul etmek; onları ilâh haline getirmenin göstergesidir.
    Câhiliye döneminde cömertliğiyle meşhur Hâtem Tâî’nin oğlu
    Adiyy bir gün boynunda altından bir haç asılı olduğu halde Peygamberimizi
    ziyarete geldi. Kendisine Adiyy b. Hatem’in geldiği
    haber verildi. Rasûlullah (s.a.s.) o sırada 9/Tevbe sûresi 31. âyeti
    okuyordu. Adiy b. Hâtem, orada söylenenleri duyunca şöyle dedi:
    “Ben yahûdileri ve hıristiyanları tanırım, onlar hahamlarına ve papazlarına
    ibâdet etmiyorlar ki...” Bunun üzerine Ekrem Rasûl şöyle
    buyurdu: “Evet, onlar (onların önünde secde ederek) ibâdet etmiyorlar,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 14 -
    fakat onlar halka bir şeyi helâl veya haram kılıyorlar, halk da din adamlarının
    bu hükümlerini kabul edip uyuyorlar. İşte onları ilâhlaştırıp rab haline
    getirmenin mânâsı budur.” Sonra Peygamberimiz onu İslâm’a dâvet
    etti, o da müslüman oldu. 4
    “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman, mü’min bir erkek veya
    kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah ve
    Rasûlüne karşı gelirse, apaçık bir dalâlete/sapıklığa düşmüş olur.”5 Diyelim
    ki, herhangi bir konuda Allah’ın koyduğu bir ölçü veya bir hüküm
    var. Buna karşın aynı konuda bir kişinin, siyasî bir otoritenin,
    devletin veya başka bir gücün tam aykırı bir görüşü veya ölçüsü
    bulunmaktadır. Bir insan Allah’ın hükmüne rağmen onları benimser,
    inanır veya peşinden giderse; işte o kabul ettiği hükmü veya
    ölçüyü koyan kaynağı ilâh haline getirmiş demektir.
    Örneğin, Allah (c.c.), Kur’an’da içki içmeyi yasaklıyor, fâiz alıp
    vermeyi haram sayıyor, kadınlara örtünmeyi emrediyor, ama birtakım
    yöneticiler veya yetki sahipleri, içki içmeyi normal görüyor,
    “fâizsiz ekonomi olmaz” diyor, ya da birileri kadınların örtünmesini
    çağdaş kıyafet değil diye yasaklıyor. Bazıları, “Allah’ın ölçülerinin
    bir hükmü yoktur, bu zamanda uygulamak zordur, ama
    yöneticilerin koyduğu hüküm daha doğrudur, zamana daha uygundur,
    biz onlara inanırız”, derse, işte bu inanç başkalarını ilâh
    haline getirmedir.
    Kim herhangi bir şeyi Allah sevgisinden fazla severse, bir şeye
    Allah’tan fazla saygı gösterir veya ondan bu denli korkarsa veya
    Allah’ın dışında herhangi bir şeye veya insana tapınırsa, ya da
    Allah’ın hükmüne aykırı olarak başkalarının ilkelerini daha üstün
    sayarsa, işte o insan, bütün bunları ilâh haline getiriyor demektir.
    Farklı ilâhlara inananlar bu inançlarını zaman zaman ortaya
    koyuyorlar. ‘Falanca devletin, falanca uluslararası kuruluşun veya
    falanca adamın ilkeleri her şeyin üstündedir’ diyen kimse, Allah’ı
    değil onları ilâh tanıyor demektir.
    İslâm’ın ezelî, ebedî, değişmeyen ve evrensel ilkesi şudur: “Lâ
    ilâhe illâllah Muhammedü’r Rasûlüllah (Allah’tan başka tanrı yoktur.
    Hz. Muhammed Allah’ın elçisidir).” 6
    “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapınma. O’ndan başka hiç bir
    ilâh yoktur.”7; “İnsanlar içinde Allah’tan başkasını O’na denk sayanlar var.
    4] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an, 10, hadis no: 3292
    5] 33/Ahzâb, 36
    6] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, 295-299
    7] 28/Kasas, 88
    TEVHİD
    - 15 -
    Ki onları Allah’ı sever gibi severler. İman edenlerin Allah’a olan sevgileri
    daha büyüktür. Allah’a eş koşarak kendi kendilerine zulmedenler, azabı
    görecekleri zaman bütün kudretin ve gücün gerçekten Allah’ta olduğunu
    gözleri ile görür gibi bir bilselerdi.” 8
    İlâhlık ve otorite birbirini gerektirir. İlâh denildiğinde, aklımıza,
    hayatımız için kanun koyan, nizam ve hukuk belirleyen ve
    kayıtsız şartsız hâkimiyet sahibi Allah (c.c.) gelmelidir. İnsanın fıtratında
    kendinden üstün bir varlığa yalvarma ve tapınma ihtiyacı
    yatar. Her insan bir şeye tapar. İnsanlar fıtrattan gelen ilâh edinme
    ihtiyacını sadece Allah’a yöneltmezse, başka ilâhlara tapmış
    olurlar ki, bu da insanı küfre sokar. Kur’ân-ı Kerim’de öncelikle
    ve her şeyden önemli ve yoğun olarak Allah’ın ilâhlığı üzerinde
    durulur. Tek ilâh Allah’tır, yani kendinden başka kulluk edilecek,
    tapınılacak, yönelinecek başka bir ilâh yoktur. Cahiliye döneminde,
    gerek Mekke müşrikleri gerek yahudi ve hristiyanlar Allah’a
    inanıyorlardı; fakat Allah’ın ilâhlık vasıflarını başkalarına da vererek,
    Allah’a karşı en büyük yalan olan şirke düşmüşlerdi.
    İlâh tektir ve O da Allah’tır. Allah; her şeyi yaratan, insanları
    bir gün bir araya toplayacak olan, öldüren ve dirilten, kendisine
    güvenilen, yalvarılan, sığınılan, kendisi için zaman ve mekan sınırı
    olmayan ve varlıkların eksikliklerinden bütünüyle uzak olandır.
    O halde bütün bunlara gücü yeten “ilâh” tır ve O da bir tanedir.
    Birden fazla ilâh olması mümkün değildir. Allah bu konuda
    şöyle buyuruyor: “Allah hiç evlât edinmemiştir. O’na ortak hiç bir ilâh
    da yoktur. (Öyle olsaydı) bu takdirde her ilâh kendi yarattığıyla gider ve
    elbette kimi kimine üstün çıkıp büyüklenirdi. Allah Onların (müşriklerin)
    bütün isnatlarından münezzehtir.”9 Yani, her ilâh başka bir şey dilerdi.
    Her ilâh diğerinden farklı bir şey yapmak, bağımsız olduğunu
    ve egemenliğini göstermek isterdi. Bunun sonucunda da bütün
    kâinat yerle bir olurdu. Hâlbuki kâinatta muazzam bir düzen vardır.
    Öyleyse kâinata hükmeden ilâh tekdir ki, O da Allah’tır. Bütün
    evren, içindeki varlıklarla birlikte, gücü her şeye yeten, bilgisi her
    şeye ulaşan bir İlâh’ın kontrolündedir. Müslümanlar, bu İlâh’a yönelirler,
    O’na duâ ederler. Korkuları bu İlâh’tandır, güvenleri de
    bu İlâh’adır. Bu İlâh’a her şeyiyle bağlıdırlar, O’nu her şeyden çok
    severler. Elbette bu İlâh, âlemlerin Rabbi olan Allah’tır. Lâ ilâhe
    illâllah kelimesinde belirtildiği gibi Allah’tan başka ilâh yoktur.
    İlâhlık vasıflarının en önemlisi, Allah’ın hayatımız için kanun
    koyan, nizam ve hukuk belirleyen olmasıdır. Eğer kanun
    8] 2/Bakara, 165
    9] 23/Mü’minûn, 95
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 16 -
    koyma, insanlar için hukuk belirleme Allah’tan başkalarına verilirse,
    bu onlara ilâhlık vasıflarını da vermek olur ki, bu da şirktir.
    Bu mânâda kanun koyucu olarak ilâhlık taslayan tâğutlar tarih
    boyunca çıkmıştır ve çıkacaktır. Günümüzde ve tarihte en çok görülen
    şirk çeşidi bunlara kulluk şeklinde olandır. “Sana indirilene ve
    senden önce indirilenlere inandıklarını ileri sürenleri görmedin mi? Zira
    tâğûta küfredip inanmamaları kendilerine emrolunduğu halde tâğûtun
    önünde muhâkemeleşmek, onların hükümlerini uygulamak istiyorlar.
    Hâlbuki şeytan onları büsbütün saptırmak istiyor.”10; “Kim tâğûtu reddedip
    Allah’a iman ederse, muhakkak ki, kopması mümkün olmayan sapasağlam
    kulpa yapışmış olur.” 11
    Kur’ân-ı Kerim bize bütün peygamberlerin tevhid akîdesiyle
    gönderildiğini bildirir: “(Ey Muhammed!) Senden önce gönderdiğimiz
    her peygambere; Benden başka ilâh yoktur, Bana ibâdet/kulluk edin’
    diye vahyetmişizdir.”12; “Andolsun ki Biz, ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve
    tâğuttan sakının’ diye (emretmeleri için) her ümmete/topluma, bir peygamber
    gönderdik.” 13
    Tevhid; Anlam ve Mâhiyeti
    Türkçede ‘birlemek’ şeklinde ifade edilen ‘tevhid’, Arapça
    ‘vahd’ kökünden türemiş bir mastardır. ‘Tevhid’ sözlükte, bir şeyin
    ‘bir’ olduğuna hükmetmek, onu ’bir’ olarak bilmek, bir şeyi
    diğerlerinden ayırarak onu tek kılmak, birlemek gibi anlamlara
    gelmektedir. Kavram olarak ‘tevhid’, mutlak anlamda Allah’ın bir
    olduğunu bilmeyi, O’ndan başka ilâh bulunmadığına, ortağı ve
    benzeri olmaktan uzak bulunduğuna inanmayı ifade eder.
    ‘Tevhid’ en geniş anlamıyla ‘bir’ Allah inancının, insanların düşündüğü
    bütün ilâh düşüncelerinden uzak bir dünya görüşünün,
    tek Yaratıcı, tek Rab tanımanın açıkça ortaya konulmasıdır. ‘Tevhid’
    aynı zamanda âlemlerin Rabbi Allah (c.c.) tarafından insanlara
    gönderilen İlâhî dinin adıdır. İnsanlar ya Tevhid Dinine, ya da
    şirk dinlerine inanırlar. Üçüncü bir yol yoktur insanın hayatında.
    Şirk, nasıl insanların kendi hevâ ve heveslerinden uydurdukları
    bütün dinleri tanımlıyorsa; ‘Tevhid’ de Allah’ın vahy yoluyla tüm
    peygamberlere gönderdiği dini tanımlar.
    ‘Tevhid’ hem inanç açısından Allah’ı zâtında, sıfatlarında ve
    fiillerinde ‘bir’lemek, hem de ibâdeti yalnızca Allah’a mahsus
    10] 4/Nisâ, 60
    11] 2/Bakara, 256
    12] 21/Enbiyâ, 25
    13] 16/Nahl, 36
    TEVHİD
    - 17 -
    kılmaktır. Allah’ın birliğini ifade eden ‘tevhid’ kavramı Kur’an’da
    geçmemektedir. Allah’ın birliği Kur’an’da, ‘Vâhid’, ‘Ehad’ gibi sıfatlarla
    ve başka tarzla açıklanmaktadır.
    Allah’ın birliğinden, sıfatlarından ve diğer iman konularından
    bahseden ilme Akaid denilir. Tevhid ilmi, Akaid ilminin diğer adıdır.
    Çünkü Tevhid ilmi, ağırlıklı olarak Allah’tan ve O’nun insanlara
    gönderdiği inanç esaslarından bahseder.
    Edebiyatta ‘tevhid’; Allah’ın birliğinden ve yüceliğinden bahseden,
    bunlardan söz eden, konusu bu gibi şeyler olan şiir çeşitlerine
    denir.
    Tevhid’in Amacı: ‘Tevhid’den maksat, Allah’ı birlemek, O’nu
    bir olarak kabul etmektir. Buradaki ‘bir’den amaç sayı yönünden
    bir olması değil, O’nun hiç bir şekilde ortağının, benzerinin
    ve eşinin olmaması, ezelî ve ebedî sıfatları yönünden hiç bir
    şeye benzememesi, Kur’an’ın ifadesiyle ‘hiç bir şekilde denginin
    bulunmaması’dır. Benzer cinsler arasında herhangi bir şeye ‘bir’
    denilir, ama onun cinsinden ve benzerinden başka şeyler de olabilir.
    Allah’ın bir ve tek oluşu ise benzersiz, eşsiz ve denksiz bir
    birliktir.
    ‘Tevhid’, Allah’tan başka ilâh olmadığına inanan mü’minlerin,
    bütün ilgi ve dikkatlerini Allah’a yöneltmeleri, Allah’a teslim olmaları,
    mutlak kudret sahibi olarak O’nu görmeleri, O’nun gösterdiği
    yolda yürümeleri, O’nun istediği gibi O’na kulluk yapmalarıdır.
    Tevhid ehline, yani şehâdet getirip mü’min olanlara muvahhid/
    Allah’ı tevhid eden denilir. Muvahhidler, Tevhid gerçeğine bu bilinçle
    yönelirler ve bu bilince göre hayatlarını sürdürürler. Tevhid
    ehli, yalnızca ‘Allah vardır’ demekle kalmaz. Bunu demekle beraber,
    O’ndan başka ilâh, O’ndan başka yaratıcı, O’ndan başka rızık
    verici, O’ndan başka hüküm koyucu, O’ndan başka rab olmadığına
    da inanırlar. İşte bu, Tevhid Dininin özüdür.
    Tevhid’in Kapsamı: Bilindiği gibi Tevhid veya ‘İslâm Dini’, Tevhid
    Kelimesi veya Şehâdet Kelimesi ile özetlenmiştir. Bu yüzden
    kim bu cümlelerden birini inanarak söylerse mü’min olur. Şehâdet
    ve tevhid cümleleri, İslâm’ın bütün iman ve ibâdet ilkelerini içerisine
    almaktadır. Mu’min, bu iki cümleden birini söylediği zaman,
    bütün benliği ile Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’in getirdiği dinin hak din olduğuna tanıklık (şâhitlik)
    eder. Her iki cümle de ayrı ayrı İslâm’ın ve buna inanmayı ifade
    etmenin özetidir. Unutmamak gerekir ki, İslâm yalnızca bu cümleleri
    ‘dil’ ile tekrar etmek değildir. Bunlar İslâm’a giriş ve İslâm’a
    girdikten sonra İslâm’a ait ne varsa hepsini peşinen kabul etme
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 18 -
    duyurusudur. Mü’min, bunları söyleyerek seçtiği dini ve bunun
    her türlü ilkesini, prensibini kabul ettiğini ortaya koymuş olur.
    Mü’min, niçin Tevhid Kelimesini söylediğinin farkındadır. Bu
    sözün yalnızca iki gerçeği haber veren bir şey olmadığını bilir. Bu
    sözü söylerken neyi kabul ettiğini, neyi reddettiğini anlar. Bütün
    kalbiyle inanır, bunu diliyle ilan eder ve inandığı şeyin gereğini
    yapar. Tevhid veya Şehâdet Kelimesi iki hüküm cümlesidir. Birinci
    bölümde önce “lâ ilâhe/ilâh yoktur”, sonra da “illâllah/ancak Allah
    vardır”, yaygın söyleyişle “Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur”
    denilir. Dikkat edilirse inanmanın ilk şartı, bütün ilâhları/tanrıları,
    ilâh/tanrı düşüncelerini, ilâha/tanrıya benzetilen her şeyi kafadan
    ve gönülden silmek, sonra da tek Allah inancını kabul etmektir.
    Önce ‘nefy, yani reddetme’, sonra da ‘tasdik, yani kabul etme’ söz
    konusudur. İslâm açısından son derece önemli bir durumdur bu.
    Çünkü İslâm’ın üzerinde durduğu en önemli mesele, Tevhid inancıdır.
    İnsanlar öncelikli olarak bu inancı benimsemekten sorumludurlar.
    ‘Tevhid’ yaratılışın ve var olmanın en önemli olayıdır.
    Kur’an’ın üzerinde en çok durduğu konu da budur. Hz.
    Muhammed’in (s.a.s.) mesajı, Kur’an’ın öncelikli konusu, insanların
    şirk dinlerini terk ederek, Tevhid dinini benimsemeleridir. Bu
    hem fıtrata (yaratılışa) uygun bir seçimdir, hem evrendeki teslimiyete
    katılmadır, hem de dünya ve âhiret kurtuluşudur. İslâm’ın
    bütün yükümlülükleri, bütün prensipleri, emir ve yasakları; gönüllerine
    Tevhid inancı girmiş ‘muvahhidler’ tarafından hakkıyla
    yerine getirilir. İnsanlık ailesinin en öncelikli faaliyeti ve meselesi
    ‘Tevhid’ ile şirk arasındaki seçimdir. Kendi özgür iradesi elinde bulunan
    insan, Tevhid ile şirk arasında kendi isteği ile bir seçim yapacaktır.
    Yaptığı seçimin, yani seçtiği hayat tarzının sonucuna da
    kendisi katlanacaktır.
    Tevhid veya Şehâdet kelimesinin ikinci kısmı, Hz. Muhammed’in
    Allah’ın rasûlü (elçisi) olduğunu kabul ve ilân etmektir. Bunun anlamı
    da yalnızca ‘O, Allah tarafından gönderilmiş bir elçidir’ demek
    değildir elbette. O’nu Allah’ın son rasûlü tanıdıktan sonra,
    O’nunla gönderilenleri, O’nun tebliğ ettiklerini, O’nun dediklerinin
    doğru olduğunu da kabul etmek demektir. Aynı zamanda
    O’nun anlatıp gösterdiği yaşama biçimini seçmek, O’nun tebliğ
    ettiği İlâhî şeriati hayat prensibi haline getirmek anlamına da gelmektedir.
    Rabbimiz (c.c.) hükümlerini ve kullarından istediklerini
    Rasûlleri aracılığıyla insanlara bildirmiştir. Tevhid veya Şehâdet
    Kelimesini söyleyenler, Allah’ın hükümlerini kabul edenler ve onları
    hayatlarına uygulamaya karar verenlerdir.
    TEVHİD
    - 19 -
    Tevhid Kelimesi İslâm’ın giriş kapısıdır desek yanlış olmaz. Ancak
    bu kapıdan içeri girenler, içeride olan her bir ilkeyi, her bir
    iman esasını, her bir kulluk şartını kabul etmiş ve pratik hayatta
    uygulamaya söz vermiş demektir.
    Tevhid’in Kısımları: Yukarıda geçen tanıma göre Tevhid üç kısımda
    anlaşılmaktadır:
    1- Zat’ta tevhid: Allah’ın (c.c.) zâtı yönünden tek olması, bir
    benzerden, ortaktan (şerikten) münezzeh/uzak olması demektir.
    Allah (c.c.) aynı zamanda insanların bildiği cinsten bir cisim,
    bir cevher (görünen bir varlık), bir şeylerin bileşimi de değildir.
    Kur’an farklı şekillerde sürekli olarak Allah’ın bir olduğunu, eşinin
    ve benzerinin olmadığını vurguluyor. Kur’an, aklı başında her
    insanın varlığını kabul etmek zorunda olduğu Allah’ın varlığına
    ait delil getirmekten ziyâde, ‘bir’ olduğuna delil getirir.
    Kur’an, Allah’ın birliğini şu yollardan biriyle anlatır:
    a- ‘Ehad’ ve ‘vâhid’ kelimeleriyle: “De ki O Allah bir’dir.”14; “Gerçek,
    sizin İlâhınız hakikaten bir’dir.”15 (Ehad ve vâhid kelimeleri aynı
    mânâda olup, ‘yalnız ve tek olmak, bir olmak’ demektir. Sayı olarak
    ‘vâhid’ bir demektir. Ancak ikisi arasında kullanılış yönünden
    incelikler vardır. Sayı saymaya ‘vâhid/bir’ ile başlanır, ‘ehad’ ile
    başlanmaz. ‘Evde, bir değil, iki kişi var’ derken ‘vâhid’ kullanılır.
    Kur’an’da, Allah hakkında bir âyette ‘ehad’, yirmi iki âyette ise
    ‘vâhid’ kelimesi kullanılıyor.
    b- Olumsuzluk ifadesiyle: “Allah’tan başka ilâh yoktur.” 16
    c- Yasaklama ifadesiyle: “Allah ile beraber başka bir ilâh edinmeyin.”
    17
    d- Tevhid anlamında, başka ilâh olmadığı vurgulanarak: “Allahu,
    lâ ilâhe illa hû (Allah, O’ndan başka ilâh olmayandır).”18; “Şüphe yok
    ki Ben, Ben Allah’ım… Benden başka ilâh yoktur; şu halde Bana ibâdet
    et…” 19
    e- Birliğin soru şeklinde vurgulanmasıyla: “Size gökten ve yerden
    rızık verecek Allah’tan başka yaratıcı mı var?” 20
    14] 112/İhlâs, 1
    15] 37/Sâffât, 4
    16] 3/Âl-i İmrân, 62
    17] 16/Nahl, 51
    18] 2Bakara, 255
    19] 20/Tâhâ, 14
    20] 35/Fâtır, 3
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 20 -
    f- Hıristiyanların teslisini (üçlü ilâh inancını) reddederek. 21
    g- İnsanın yaratılışı da bir Allah inancını kabul etmeye uygundur.
    Örneğin, insan kurtulma ümidinin kaybolduğu, kimsenin yardımcı
    olamayacağı bir sıkıntı ânında Allah’a yalvarır. 22
    h- İnsanın aklını kullanmasını sağlayarak; eğer bir’den fazla
    ilâh olsaydı yerlerin ve göklerin dengesi bozulurdu ifadesiyle. 23
    ı- Hayretle karışık soru şeklinde: “...Allah ile başka ilâhlar var mı?!” 24
    2- Sıfatta Tevhid: Allah (c.c.) sıfatlarında da tektir, hiçbir varlık
    O’na sıfatlarında ortak (şerik) veya denk değildir. Allah’ın sıfatları
    denildiği zaman, Allah’ı bize bildiren İlâhî özellikler akla
    gelir. Allah’ın sıfatları O’na aittir ve kendisi gibi ezelîdir, başlangıcı
    yoktur. Bazı sıfatlar Allah’a aittir. Bu sıfatlar O’ndan başka
    hiçbir yaratıkta olamaz. Örneğin, ‘Beka/sonu olmamak’ sıfatı gibi.
    Allah’ın sonu yoktur, O ölümsüzdür, varlığı asla sona erici değildir.
    Allah (c.c.) bazı sıfatlarından varlıklara da biraz vermiştir. Meselâ,
    ‘hayat’, yani ‘diri ve canlı olma’ sıfatı gibi. Diğer canlılar da hayat
    sahibidir, ama günün birinde onların hayatı sona erer. Allah’a âit
    olan sıfatlar, tüm mükemmellikleriyle başka bir varlıkta bulunamaz.
    Meselâ hayat sıfatı da, birçok şeye ihtiyaç hisseder, kendi
    başına mutlak ve eksiksiz değildir.
    Hayvanlar ve insanlar ‘görme’ sıfatına sahiptirler, ama onların
    görmeleri sınırlıdır, bazı araçlarla olmaktadır. Allah’ın görmesi ise
    tıpkı diğer sıfatları gibi mutlaktır, bir aracıya muhtaç değildir.
    3- Fiilde Tevhid: Allah’ın yaratmasına, bir şeyi yokluktan varlığa
    çıkarmasına O’nun fiili denir. Yaratma yalnızca Allah’a aittir.
    Çevremizde ve evrende gördüğümüz bütün olaylar ve oluşumlar,
    Allah’ın yarattığı sebeplere bağlı olarak meydana gelmektedir.
    Asıl yaratıcı Allah’tır. Âlemi, âlemin içindeki her şeyi, insanı ve insanla
    ilgili her şeyi yaratan O’dur. O’nun bu yaratmasında bir ortağı,
    bir yardımcısı veya bunlara benzer bir şeyi yoktur. Var eden
    de O’dur, öldüren de O’dur, varlığın devamını yaratan da O’dur.
    Fiilde Tevhid, Allah’ın tek yaratıcı olmasına inanmadır, yaratma
    ve var etme sıfatını başka ilâhlara vermemektir. O’nun
    yaratmada bir yardımcısı olmadığı gibi, âlete, araca, zamana da
    ihtiyacı yoktur. “Bir şeyi dilediği zaman, O’nun emri, ona yalnızca ‘ol’
    21] 4/Nisâ, 171
    22] 17/İsrâ, 67
    23] 21/Enbiyâ, 22
    24] 27/Neml, 60-63
    TEVHİD
    - 21 -
    demesidir; o da hemen olma sürecine girer, oluverir.”25 Tevhid, Allah’ı
    ‘ulûhiyyette (ilâhlıkta)’ ve ‘rubûbiyyette (rablikte)’ tek ve bir bilmenin
    ifadesidir. Allah (c.c.) hem yaratıcı olarak tek ilâhtır, hem
    de evreni ve içindekileri yaratan, düzenleyen, idare eden ve insanlar
    için hükümler koyan bir Rabdir.
    Kimileri ‘Allah vardır ve yücedir’ derler, ama O’na birtakım
    şeyleri eş tutarlar. Bazı şeyleri ilâh gibi düşünüp değerlendirirler
    veya Allah’a ait sıfatları onlara verirler. Onların tıpkı Allah gibi
    saygı duyulacak, emirlerine itaat edilecek, önlerinde boyun eğilecek
    yüce varlıklar olduğunu düşünürler. Ya da ‘Allah büyüktür’
    dedikleri halde hayatlarına ilişkin temel hükümleri bir başka makamdan
    alırlar. Allah’ın koyduğu helâl ve haram hükümlerini kabul
    etmezler, onların yerine ‘tâğutların’ hükümlerini benimserler.
    Bu gibi kimseler Tevhid’e iman etmemiş sayılır. Çünkü Hz. Allah,
    hem eşi ve benzeri olmayan tek ilâhtır, hem de tek Rab’dir. Tek
    Rab olmanın anlamı; yaratan, şekil verip terbiye eden, yöneten,
    tek sahip ve hüküm koyucu demektir. İlâhlığı Allah’a yakıştırıp da
    rabliği başkalarına tanıyanlar Tevhid’i bilmeyenlerdir. Böyle yapanlar
    ‘şirk’ koşup müşrik olanlardır.
    Kur’an’ın ifadesi açık olmasına rağmen, Allah’ın hükümlerine
    zıt olacak şekilde, onları beğenmeyerek, ‘bana göre, bize göre,
    bizim sistemimize göre, çağımıza göre, falanca atamızın ilkesine
    göre, falanca bilim adamına ve efendiye göre’ gibi ölçüler
    Tevhid’e uymaz. Böyle bir inanca sahip olanlar, Allah’ın Rabliğini
    tanımayanlardır. “…Dikkat edin, hükmün tamamı O’nundur…”26 Burada
    söz konusu edilen nokta, Allah’ın ölçülerine rağmen, sırf onların
    yerine geçmesi için hüküm koymak ve Allah’ın dininin yerine
    başka dinler uydurma mantığıdır. Bu, Tevhid’e aykırıdır.
    Tevbe Sûresinin otuz birinci âyetini ve bu âyetle ilgili Peygamberimizin
    Adiyy b. Hatem’e cevabını hatırlayalım: Âyet, bazılarının
    din adamlarını, hahamlarını ve Hz. İsa’yı rab edindiklerini,
    yani onlara kulluk yaptıklarını söylüyor. Adiyy b. Hatem, onların
    bu gibilere kulluk yapmadıklarını söyleyince, Peygamberimiz, işin
    mantığını çarpıcı bir şekilde izah etti: Halk, onların (Allah’a rağmen,
    O’nun hükümlerine ters olarak) helâl ve haram ölçülerini
    kabul ediyorsa, bunun anlamı onları rab haline getirmektir. 27
    Öyleyse, Tevhid’e inanan bütün mü’minler, bu inanmanın gereğine
    uymak zorundadırlar. Allah’ı hem İlâhlıkta tek ve bir, hem
    25] 36/Yâsin, 82
    26] 6/En’âm, 62
    27] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 22 -
    de Rab olmada tek ve bir bilecekler. O’nun emrinin, O’nun hükmünün,
    O’nun büyüklüğünün üzerine hiç bir şey koymayacaklar.
    O’nu zâtında, sıfatlarında ve fiillerinde ‘ehad/tek’ olarak tanıyacaklar.
    Bazılarının yaptığı gibi gökleri Allah’a, yeryüzünü de insanlara
    bırakmak Tevhid değil, şirktir. Yani onlara göre Allah, yer ve
    gökleri yarattı ve yönetmektedir. Tamam, bu doğrudur, ‘O Allah,
    gökleri yönetmeye devam etsin, canlıların rızkını versin, sıkışanların
    da yardımına koşsun, ama yeryüzüne, toplumların ve devletlerin
    yönetimine karışmasın. Toplumlara ve insanlara ait hükümleri
    biz O’ndan daha iyi biliriz’ şeklinde düşünürler ve inanırlar. İşte bu
    mantık ‘şirk’ mantığıdır, tâğutluktur.
    Dikkat edilirse, İslâm gelmeden önce câhiliye insanları ‘Allah
    yoktur’ demiyorlardı. Allah’ın var olduğuna inanıyorlardı, ama
    O’na putları ortak koşuyorlar ve O’nun insanlar hakkında koyduğu
    hükümleri tanımıyorlardı ya da O’nun adına kendileri O’nun
    hükümlerine ters hüküm/kanun koyuyorlardı.
    Allah’tan Başka İlâh/Tanrı Yoktur İfadesinin Anlamı: Tevhid
    kelimesinde bir incelik daha var: Orada ‘Allah vardır’ ifadesi değil,
    ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ ifadesi yer almaktadır. Allah elbette
    vardır. İnsanlar zaten ilâhsız olamazlar ki. Herkesin mutlaka bir
    veya birçok ilâhı vardır. İnsan ilâh inancından asla uzak olamaz.
    Önemli olan bu ilâh inancı değil, yanlış ilâh inançlarını terk edip,
    âlemlerin Rabbi Allah’a inanmaktır. İşte bu Tevhiddir. Tevhid, aynı
    zamanda İslâm’ın dünya görüşüdür. Evet, İslâm Tevhidî bir dünya
    görüşüne sahiptir. Hayat anlayışı, evreni izah edişi, ölüm gerçeğine
    bakışı, hükümler konusundaki tavrı, geçmişe ve geleceğe bakışı
    tamamen bir Allah inancına dayanır.
    İslâm’ın getirdiği bütün çözümler, önerdiği yaşama tarzı, bu
    hayatı devam ettirecek ilkeler ve prensipler, insanlara ve toplumlara,
    bilgiye ve bilginin kaynaklarına bakışı, tarihi değerlendirişi
    hep bir Allah inancından, yani Tevhid’ten kaynaklanmaktadır. En
    ufak, hatta göze görünmeyen varlıktan en büyük varlıklara kadar,
    galaksi ve nebulalara varıncaya kadar her şey, her varlık Allah’ın
    birliğinin isbatıdır, Tevhid’in görüntüsüdür.
    Tevhidin Pratik Görüntüleri: Bu muazzam görüntüyü ve
    Allah’ın vahiy ile öğrettiği Tevhid’i beş maddede daha açık görebiliriz:
    1- Kâinattaki Tevhid: Kâinattaki her varlık bu inancı bize
    haber veriyor. Kur’an’da sık sık bu duruma dikkat çekilmekte,
    Allah’ın sonsuz kudretinin eserine bakmamız tavsiye edilmektedir.
    Kâinattaki her varlık kendine ait bir özelliğe sahiptir ve her biri
    TEVHİD
    - 23 -
    kendi görevini yerine getirmektedir. Bu durum, Tevhid’in göstergesidir
    28.
    2- Siyasette Tevhid: Siyaset, idare etme, yönlendirmedir.
    Âlemlerin Rabbi Allah, (c.c.) âlemleri yaratan ve idare edendir.
    O’nun hükmü hem kâinatta hem de insan hayatında geçerlidir.
    “O gökte de İlâhtır, yerde de İlâhtır.”29 Allah’ı dünya ve toplum işlerine,
    kamusal alana karıştırmak istemeyen mantık, Tevhid’e aykırıdır ve
    tâğutluktur.
    3- Toplumda Tevhid: İslâm ümmeti, Tevhid Dinine inanmakla
    tek bir ümmet, tek bir topluluk olmaktadır. “Ümmetiniz bir tek
    ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim. O halde gereği gibi ibâdet edin.”30
    Öyleyse mü’minler, hayatlarına Tevhid ilkelerini hâkim kılarak
    birliklerini koruyacaklar, Allah’ın ipine sımsıkı sarılarak ayrılıp
    parçalanmayacaklar ve vahdet içinde olacaklar. Mü’minleri, ancak
    Tevhid ilkelerine topluca sarılma birleştirir, bir araya getirir.
    Mü’minler, kendilerine Allah’ın âyetleri geldikten sonra parçalananlar,
    bölük pörçük olanlar gibi olmazlar. 31
    4- Kişide Tevhid: İman edenler, İslâm’ın kendilerinden istediği
    ‘muvahhid’ tipli insan olmak, hayatlarının her ânında Tevhid inancını
    göstermek, kulluğu tek bir Rabb’e yapmak durumundadırlar.
    Muvahhid, bütün benliği ve duygularıyla Tevhid ilkelerine inanır,
    mücâdelesini bu uğurda yapar.
    5- Yürekte ve Dilde Tevhid: Mü’minler, Tevhid Dininin özeti
    olan Tevhid Kelimesini yürekten kabul ederler, inanırlar, dilleriyle
    de inandıklarını ortaya koyarlar. Sonra da bu inançlarını fikirde,
    düşüncede, ahlâkta, ibâdette, sosyal hayatta ve her konuda gösterirler.
    Tevhid’in ilkelerini hayata hâkim kılarlar.
    Mü’minler, ‘lâ ilâhe illâllah’ dedikten sonra, başka ilâhların
    peşine gitmezler, şirk olabilecek fikirleri kabul etmezler, ilâh zannedilenlerin
    ve tâğutların hükümlerine itibar etmezler. Allah’a
    rağmen insanlara hükmetmeye kalkışanlara yüz vermezler.
    İbâdetlerini yalnızca Allah’a yaparlar. İmanlarından asla tâviz vermezler.
    Rabbimiz buyuruyor ki: “Allah’a dayan, vekil olarak Allah yeter…
    Allah bir adamın göğsünde iki kalp yaratmadı…” 32
    İşte bu mânâda kim Kelime-i Tevhid’i (veya Şehâdeti) kabul
    ederse, kim hayatını bu inanç doğrultusunda geçirirse, kimin son
    28] 51/Zâriyât, 20-21; 3/Âl-i İmrân, 190
    29] 43/Zuhruf, 84
    30] 21/Enbiyâ, 92
    31] 3/Âl-i İmrân, 105
    32] 33/Ahzâb, 3-4
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 24 -
    sözü ‘lâ ilâhe illâllah Muhammedu’r rasûlullah’ olursa, onun cennete
    gideceği umulur. 33
    İnsanlık tarihi baştanbaşa bir Tevhid mücâdelesi tarihidir. İnsanlar
    tevhidi terk edip şirk dinlerine girip saptıkça, azdıkça, kısaca
    yoldan çıktıkça Allah’ın peygamberleri onları Tevhid’e dâvet
    ettiler, kurtulmalarını sağlamaya çalıştılar. İnsanlar Rablerine isyan
    etmeye, Allah (c.c.) da onlara elçi ve elçilerle beraber kurtuluş
    dâvetini göndermeye devam etti.
    Bugün de Allah’ın son vahyi olan İslâm ve O’nun kitabı Kur’an
    ve O’nun son peygamberi Muhammed’in (s.a.s.) mesajı bütün
    insanlığı Tevhid’e dâvet ediyor. Çünkü gerçek kurtuluş Tevhid’e
    uygun yaşamaktır. Kur’an’ın deyişiyle; “…Darmadağınık birçok düzme
    ilâhlar (tanrılar) mı hayırlıdır, yoksa hepsine ve her şeye gâlip Kahhâr
    (sonsuz güç sahibi) bir tek olan Allah mı?” 34
    Tevhid; Hayatın Anlamı
    Sözlük anlamı olarak tevhid: Birlemek, tekleştirmek, bir şeyin
    tek olduğu hakkında hüküm vermek, bir bilmek demek olan
    tevhid; terim olarak; Allah’ı zâtında, sıfatlarında, isimlerinde ve
    fiillerinde tek kabul etmek, eşi ve benzeri olmadığına iman edip
    ibâdet ile de O’nu birlemektir. Yani ibâdeti O’ndan başkasına yapmamak
    ve yalnız O’na tahsis etmektir. “De ki; O Allah bir’dir. Allah
    samed’dir (Hiçbir şeye muhtaç değildir; her şey O’na muhtaçtır. O her
    şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır). O baba da değildir oğul da değildir. O’na
    benzeyen, O’na eş ya da denk hiçbir şey de yoktur.” 35
    İslâm dininin en temel esası tevhiddir. Tevhid kelimesi ise, “Lâ
    ilâhe illâllah”tır. Mânâsı: “Allah’tan başka ilâh/tanrı yoktur, yani
    bütün kâinatta Allah’tan başka ibâdet edilmeye, O’nun dışında
    mutlak olarak itaat edilmeye ve boyun eğilmeye lâyık kimse yoktur.”
    Dikkat etmek gerekir ki; kelime-i tevhid önce Allah’tan başka
    diğer ilâhları reddetmekle başlıyor. Müslüman, önce Allah’tan
    başka bütün ilâhları reddetmeli ve sadece ilâh olarak Allah’ı kabul
    etmelidir.
    İslâm dininin ilk indiği zamanlarda -tıpkı bugün olduğu
    gibi- şirk hâkimdi. İnsanlar putlara tapıyorlar, ilâhlık vasıflarını
    insanlara ve bazı varlıklara veriyorlardı. Araplar, melekleri
    Allah’ın kızları olarak kabul ediyorlar, ehl-i kitap olan yahudi ve
    hıristiyanlar da, Allah’a oğullar isnat ediyorlardı. Helâl ve haram
    33] Müslim, İman 40, hadis no: 94; Buhârî, Timizî, nak. K. Sitte II/206-207
    34] 12/Yûsuf, 39; Hüseyin K. Ece, a.g.e. s. 717-724
    35] 112/İhlâs, 1-4
    TEVHİD
    - 25 -
    koyma yetkilerini din adamlarına vererek, onları ilâh ediniyorlardı.
    Peygamberimiz’in bu ortamda en küçük bir tâviz vermeden
    sürdürdüğü tebliğde, en çok vurguladığı konu tevhiddi. Esasen
    insanlık tarihi, Allah’a hakkıyla iman edenlerle, şirk koşanların,
    birden fazla ilâha inananların kavgasından ibârettir.
    Kur’ân-ı Kerim baştan sona kadar tevhid’den söz etmektedir.
    Bütün peygamberler tevhid’i ikame etsinler diye gönderilmişlerdir.
    Kur’an’a baktığımız zaman, bütün peygamberlerin üzerinde
    ısrarla durdukları ve insanların kavramaları için her türlü zorluklara
    katlandıkları hususlar; Allah’ın her hususta, yani hayatın her
    sahasında “tek” olarak kabul edilmesi ve O’na kesinlikle şirk koşulmamasıdır.
    Tevhid, insanın hayatındaki düşünceden başlayarak,
    günlük yaşayışındaki her tavrına kadar, Allah’ın belirlediği sınırlara
    uyması, onların korunması için seferber olması ve Allah’ın ortaya
    koyduğu ölçü ve onun pratikteki şekli olan sünnetin yaşanılmasıdır.
    Tevhidi kabul eden insan Allah’a şöyle söz vermiş olur: “Ben
    ancak Senin emirlerine kayıtsız şartsız uyarım, Sana dayanır ve
    Sana güvenirim. Cezalandıracak ve mükâfatlandıracak ancak Sensin.
    En güzel emir Senin emirlerin ve en mükemmel kanun Senin
    kanunlarındır. Senin emirlerini alaya alan, yalanlayan ve haddi
    aşanlara karşı koyacağım. Senin rızan için yaşayacağım, Senin emrine
    uymayan hiç bir fikri ve kanunu benimsemeyeceğim.”
    Allah’a, O’nun zâtında, sıfatlarında, isimlerinde, fiillerinde ortağı
    ve dengi olmadığına, O’nun doğmadığına ve çocuğu olmadığına
    iman edilmeden tevhid gerçekleşmez. Tevhid, rubûbiyet ve
    ulûhiyet tevhidi olmak üzere ikiye ayrılır.
    Rubûbiyet Tevhidi: Rubûbiyet tevhidini tam olarak anlayabilmek
    için, rubûbiyet kavramının türediği “Rab” kelimesini iyi kavramak
    gereklidir. Rab kelimesi, esas olarak terbiye anlamına gelir.
    Terbiyenin yanında, aynı zamanda ıslah etmek, üzerinde tasarrufta
    bulunmak, taahhüt etmek, kemâle erdirmek, tamamlamak,
    efendisi olmak, sorumluluğunu yüklenmek, toplamak, başkanlık
    etmek, sahip olmak, bakmak, büyütmek, sözünü geçirmek, istediğini
    yapabilmek, yaptırabilmek, rızık vermek gibi mânâları kapsar.
    Allah Teâlâ, âlemlerin gerçek Rabbi olduğu için, rubûbiyet
    (rablık) sadece O’na aittir. Bu konuda Allah’ın tevhidi farzdır.
    Bütün bu sıfatlarıyla rubûbiyet Allah’a aittir. Yukarıda sayılan
    rubûbiyet sıfatlarında Allah’a ortak kabul etmek şirktir. Çünkü
    her yönüyle yaratan, rızık veren, her şeye sahip olan O’dur. İşleri
    idare eden, öldüren ve dirilten, fayda ve zarar vermeye gücü yeten,
    yükselten ve alçaltan O’dur.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 26 -
    Rubûbiyet tevhidi; göklerin ve yerin yaratıcısının sadece Allah
    olduğuna ve bütün kâinat işlerini O’nun düzenlediğine inanmaktır.
    Bu imanın gereği olarak insan, sadece Allah’a kulluk/ibâdet
    etmeli ve O’na hiç bir konuda ortak koşmamalıdır. Rubûbiyet
    tevhidi, fıtraten insanın kalbine yerleştirildiği için çoğu zaman
    müşrikler de dâhil olmak üzere bütün insanlık tarafından kabul
    görmüştür. Tarih boyunca çok az insan rubûbiyyet tevhidinde sapıklığa
    düşmüştür. Mekke müşrikleri taptıkları putların rubûbiyet
    sıfatlarını taşımadıklarını pekâlâ biliyorlardı. Fakat buna rağmen
    sahte ilâhlarına saygı ve tâzim gösteriyorlardı. Bu konu Kur’ân-ı
    Kerim’de şöyle anlatılır: “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu
    altında tutan kimdir?’ diye sorarsan, ‘şüphesiz Allah’tır’ derler.”36; “De
    ki: ‘Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? O kulaklara ve gözlere mâlik
    bulunan kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü kim çıkarıyor? Bütün işleri
    kim idare ediyor? Hemen: ‘Allah’ derler.” 37
    Kur’ân-ı Kerim’deki bu âyet-i kerimelerden anlaşılıyor ki, kişi
    sadece bu tür bir tevhidi kabul etmekle İslâm dinine girmiş olmaz.
    Çünkü yukarıda geçen âyetlerde ifade edildiği üzere Mekke müşrikleri
    de Allah’ın rubûbiyetini ikrar ediyorlar; yani yaratan, yoktan
    var eden, fayda ve zarar vermeye gücü yeten, duâlara icâbet
    eden vb. sıfatlara sahip yüceler yücesi Allah’a inanıyorlardı. Ne
    var ki, putlarına/tanrılarına kendileri için şefaatçi olsunlar diye tapıyor,
    onları Allah’ı seviyormuş gibi seviyorlardı. Doğal olarak bu
    halleriyle müşrik oluyorlardı.
    Kur’an, ulûhiyet tevhidi olmadan, sadece rubûbiyet tevhidi ile
    kişinin kurtuluşa erişemeyeceğini açıkça belirlemiştir. İnsanın muvahhid
    bir müslüman sayılabilmesi ve cehennem azâbından kurtulabilmesi
    için rubûbiyet tevhidi ile beraber ulûhiyet tevhidine
    de iman etmesi lâzımdır. O halde ulûhiyet tevhidi nedir?
    Ulûhiyet Tevhidi: Ulûhiyet tevhidi, Allah’a, Onun belirlediği
    ibâdet şekilleri ile ibâdet etmektir. İbâdette Allah’ı birlemek,
    başkasını O’na ortak kabul etmemektir. Kalbin korkarak ve ümit
    ederek Allah’a bağlanmasıdır. Ulûhiyet tevhidi; ibâdette, boyun
    eğmede, hüküm koymada, kesin itaatte tek ve ortağı olmayan
    Allah’ı birlemektir.
    Rubûbiyet ve ulûhiyet tevhidi beraber olmalıdır. Bunlardan
    biri bulunmazsa kişi muvahhid olamaz ve şirke düşer. Müşrikler,
    rubûbiyet tevhidini kabul ediyorlardı. Ancak bununla birlikte putlara
    tapıyorlar ve yeryüzünde Allah’ı tek hüküm koyucu olarak
    36] 29/Ankebût, 61
    37] 10/Yûnus, 31. Ayrıca bakınız: 43/Zuhruf, 9, 87; 23/Mü’minûn, 86-87; 31/Lokman,
    20
    TEVHİD
    - 27 -
    kabul etmiyorlardı. Aynı şekilde ehli kitap da, Allah’ın yeryüzünü
    yarattığını kabul ediyor, fakat O’na oğul isnat ederek ve helâlharam
    kılma yetkilerini din adamlarına vererek şirke düşmüşlerdir.
    Ulûhiyet tevhidi çok önemlidir. Bütün peygamberlerin tebliğlerinde
    en çok vurguladıkları husus ulûhiyet tevhididir: “Biz her kavme:
    ‘Allah’a ibâdet edin; sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur’ (diye tebliğ etmesi
    için) bir peygamber gönderdik.”38; “(Nuh): ‘Ey kavmim! Allah’a kulluk/
    ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur’ dedi.” 39
    Tevhidin şiarı, Lâ ilâhe illâllah’tır. Bu ifâde, ulûhiyeti Allah’tan
    başka her şeyden kaldırıp atmayı ve ulûhiyeti sadece O’na has kılmayı
    içermektedir. “Böyledir. Allah, hakkın ta kendisidir. O’nu bırakıp
    taptıkları ise bâtıldan başka bir şey değildir. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.”
    40
    Bunun en açık tezahürü, Allah’ın emirleri ile, sevilen kişi veya
    herhangi bir şeyin istekleri çatıştığında, Allah’ın emirlerini tercih
    etmemektir. “İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri
    ilâh olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır.
    Mü’minlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.” 41
    Peygamberlerin görevleriyle ilgili âyetler, tevhid’in temelinin
    Allah’a ibâdet etmek olduğunu açıkça beyan ediyor. Peygamberlerin
    gönderilişlerindeki temel amaç, insanları Allah’a ibâdet etmeye
    çağırmaktır. O halde “ibâdet” kavramının Kur’an’da hangi
    anlamlarda kullanıldığını kısaca görelim:
    İbâdet: “Ben insanları ve cinleri, ancak Bana ibâdet etsinler diye yarattım.”
    42
    Sahâbeden Muaz b. Cebel anlatıyor: Bir gün Rasûlullah bana,
    “Ey Muaz! Allah’ın, kulları üzerindeki hakkı nedir?” diye sordu. Ben;
    “Allah ve Rasûlü daha iyi bilir” dedim. Rasûlullah: “Allah’ın kulları
    üzerindeki hakkı, kulların O’na ibâdet edip, başka hiçbir şeyi şirk/ortak
    koşmamalarıdır.” buyurdu. 43
    İbâdet kelimesinin lügat mânâsı; itaat etmek, boyun eğmek,
    tevâzu göstermek, bağlanmak ve hizmet etmektir.
    İslâmî ıstılahta ibâdet: Yapılması sevap olan, Allah’a yakınlık
    38] 16/Nahl, 36
    39] 7/A’raf, 59; Diğer peygamberlerin aynı mesajı için bk. 7/A’râf, 65, 73, 85; 12/
    Yûsuf, 40; 11/Hûd, 1-2
    40] 22/Hacc, 62
    41] 2/Bakara, 165
    42] 51/Zâriyât, 56
    43] Buhâri, Müslim
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 28 -
    ifâde eden, yalnız O’nun emirlerini yerine getirmiş olmak ve rızâsını
    kazanmak niyetiyle yerine getirilen her türlü harekete ibâdet denir.
    Kısaca ibâdet, Allah’ın râzı olduğu her söz ve fiile verilen isimdir.
    İbâdet, Kur’ân-ı Kerim’de hiç bir zaman sadece namaz kılmak,
    oruç tutmak, haccetmek mânâlarında kullanılmamıştır. İbâdet dinin
    tamamıdır. Din ise hayatın programını çizer, insanların yaşam
    tarzını belirler. Yemek yemek, devlet kurmak, ahlâk, evlilik, hukuk,
    mâlî işler... kısaca, hayatın tamamı dindir, dinin tamamı da
    ibâdettir.
    İbâdet 5 anlama gelmektedir. Bunlar:
    1-) Kul olmak, kulluk etmek,
    2-) Boyun eğmek, itaat etmek,
    3-) İlâh tanımak (otorite tanımak, hükmüne teslim olmak ),
    4-) Herhangi birine ya da bir şeye bağlanmak,
    5-) Yönelmek, meyletmek.
    Herhangi bir davranışın Allah’a ibâdet olabilmesi için dört şart
    vardır:
    a) İman: Şirkten arınmış şekilde iman etmeyen kimsenin yaptığı
    hiçbir şey ibâdet olmaz.
    b) Meşrûiyet: Yapılan amelin Allah’ın müsaade ettiği veya emrettiği
    bir şey olması.
    c) Usûl/Metod: Allah’ın emrettiği ve Rasûlullah’ın yaptığı şekilde
    yapmak.
    d) Niyet/kasd: Allah rızâsı için yapmak; başka bir çıkar veya
    riyâ gibi sebeplerle yapmamak.
    İbâdet kelimesinin ifâde ettiği esas mânâ; kişinin yüksek güç,
    kuvvet ve iktidar sahibi birine karşı itaat etmesi, kendi hürriyet ve
    bağımsızlığından ferâgat etmesi, onun karşısında her türlü mukavemet
    ve isyanı terk etmesi ve tam bir bağlılıkla isteyerek ona
    boyun eğmesidir.
    İbâdet etmek, insanın fıtratındaki/yaratılışındaki gâyenin gereğidir.
    Allah Teâlâ insanları ve cinleri, ancak kendisine ibâdet etsinler
    diye yaratmıştır.44 Bu yüzden ibâdet etmek, insan için kesin
    bir ihtiyaçtır. İnsan ruhu yalnız Allah’a ibâdet ederek, yani sadece
    O’na kul olarak, O’na itaat ederek, hayatını O’nun rızâsına uygun
    44] Bk. 51/Zâriyât, 56
    TEVHİD
    - 29 -
    olarak ve O’nun Rasûlünü örnek alarak huzura kavuşur.45 Aksi halde
    insan maddî yönden ne kadar yüksek seviyede olursa olsun,
    Allah’a ibâdet etmediği müddetçe asla gerçek mutluluğu bulamayacaktır.
    Kur’an-ı Kerim’de birçok âyette, insanlara Allah’a ibâdet etmeleri
    emredilir: “Göklerin ve yerin gaybı Allah’ındır. Her iş O’na döndürülür.
    Öyle ise O’na ibâdet et, O’na güvenip dayan.”46; “Sana ölüm
    gelinceye kadar Rabbine ibâdet et.”47;“Şüphe yok ki Allah, benim de Rabbim,
    sizin de Rabbiniz. Öyle ise O’na kulluk/ibâdet edin. İşte doğru yol
    budur.”48 Bütün peygamberler, insanları Allah’a ibâdete çağırmışlardır.
    Bu husus Kur’an-ı Kerim’de şöyle belirtilir: “Andolsun ki, biz
    her ümmete Allah’a ibâdet edin ve tâğuttan kaçının diye bir peygamber
    gönderdik.” 49
    İbâdet, sevgi ve boyun eğme mânâlarını birden içerir. Yani
    Allah’a ibâdet, Allah’ı son derece sevmekle birlikte nihâî derecede
    O’na boyun eğip saygı duymaktır. İbâdetin gerçekleşmesi için
    kulun, Allah’ı her şeyden çok sevmesi ve O’nu her şeyden büyük
    tanıyıp âzamî derecede saygı duyması gerekir. Müslüman, korku
    ile ümit arasında olmalıdır. Fakat bu korku, bir canavardan veya
    diktatörden duyulan korku gibi değildir. Müslümanın korkusu
    Allah’ın sevgisini kaybetme korkusudur.
    İbâdet, Allah ve Rasûlünün emrettiği şekilde yapılır. Diğer her
    şeyde olduğu gibi ibâdetin nasıl yapılacağı hususunda da müslüman,
    Kur’an ve sünnete mürâcaat eder. İbâdet, insanın kendi nefsi
    ve kalbini temizlemesi, Allah’ın rızâsını kazanması için en güzel
    bir vâsıta ve İlâhî bir vesiledir. İbâdet müslümanın imanını kuvvetlendirir,
    Allah’a yaklaştırır. Tabii ki, ibâdetin bilinçli, Allah’ın
    istediği ve Peygamberimiz’in uyguladığı gibi olması lâzımdır.
    Yoksa ibâdet insana bir fayda sağlamaz. Örneğin; Allah Teâlâ 29/
    Ankebût sûresi 45. âyetinde, “namaz kişiyi bütün kötülüklerden alıkoyar.”
    buyuruyor. Hâlbuki, bugün pek çok müslüman namaz kıldığı
    halde birçok günahı, hatta kebîre/büyük günah işleyebiliyor.
    Elbette ki, bu durum, onların namazlarının Allah katında kabul
    görmediğinin göstergesidir.
    İnsanların dünya ve âhiret saâdetine ulaşabilmesi için
    ibâdetlerini, Allah’ın istediği şekilde yapmaları gerekir. Fâtiha
    45 Bk. 13/Ra’d, 28
    46] 11/Hûd, 123
    47] 15/Hicr, 99
    48] 3/Âl-i İmrân, 51
    49] 16/Nahl, 36
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 30 -
    sûresinde “biz yalnız Sana ibâdet eder ve yalnız Senden yardım dileriz.”50
    âyetinde ibâdet, “yardım dileme”den önce gelmiştir. Bunun
    mânâsı, bir şeyi elde etmeyi istemeden önce, onu bize kazandıracak
    vesilelere başvurmamız demektir. Önce sebepler yapılmalı;
    sonra sonuç Allah’ın izniyle elde edilecektir. Müslümanların yapması
    gereken de budur. Müslümanlar öncelikle Allah’a en güzel
    şekilde ibâdet etmeli, yani hayatını Allah’ın râzı olacağı şekilde,
    Peygamberi örnek alarak yaşamalıdırlar. Ancak, bundan sonra
    kudreti sonsuz olan Allah müslümanlara yardım edecek ve onları
    yüceltecektir. Çünkü Kur’ân-ı Kerim’de buyurulduğu gibi izzet
    Allah’ın, Rasûlünün ve Müslümanlarındır. 51
    İbâdette ihsân/güzellik olmalıdır. İhsân kavramını Peygamberimiz
    şöyle açıklar: “İhsân, Allah’ı görüyor gibi Allah’a ibâdet etmendir.
    Sen O’nu görmesen de muhakkak ki O seni görüyor.” 52
    İbâdet yalnız Allah’a edilmelidir. Ma’bûd (ibâdet edilen) yalnız
    Allah olmalıdır. Elbette ki ibâdeti yalnız namaz, oruç, zekât vs.
    gibi fiillerden ibaret görmemeliyiz. Bu fiiller ibâdetin bir kısmıdır;
    tamamı değildir. Önceden de belirttiğimiz gibi ibâdet, hayatın
    tamamını içine alan bir kavramdır. İbâdetin sadece Allah için
    yapılması gerektiği hususu üzerinde Kur’an-ı Kerim hassasiyetle
    durmaktadır: “O (Allah) yalnız kendisine ibâdet etmenizi emretmiştir.
    İşte dosdoğru din budur.”53; “Ey Âdemoğulları, şeytana ibâdet etmeyin
    diye size emir vermedim mi? Çünkü o, sizin için apaçık bir düşmandır.”54;
    “De ki, bunca delilden sonra, bana Allah’tan başkasına ibâdet etmemi mi
    emrediyorsunuz, Ey cahiller? Bilâkis Allah’a ibâdet eden ve şükredenlerden
    olun.”55; “Artık kim Rabbine kavuşmayı ümit ediyorsa güzel bir amel
    işlesin ve Rabbine ibâdette hiçbir kimseyi ve hiçbir şeyi ortak tutmasın.” 56
    “De ki: Ey kâfirler, ben sizin ibâdet ettiklerinize ibâdet etmem...” 57
    Bu âyetlerde açıkça görüldüğü gibi Allah, ibâdetin sadece
    kendisine yapılmasını emrediyor. İster içimizde ve ister dışımızda
    olsun bizi kendisine râm eyleyen, itaatkâr kılan, bizim bedenimizi
    ve rûhumuzu kendi kudretine göre yönlendiren, bizim enerjimizi
    kendi istediği yöne sevk eden, yani bizi teslim alan her “güç”, bizi
    kendisine kul yapmış demek olur. Oysa Rabbimiz, bizim ulûhiyet,
    50] 1/Fâtiha, 5
    51] 63/Münâfıkun, 8
    52] Buhârî, İman 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 14; Ebû Dâvud,
    Sünnet 16; İbn Mâce, Mukaddime 9; Nesâî, İman 6
    53] 12/Yusuf, 40
    54] 36/Yâsin, 60
    55] 39/Zümer, 64-66
    56] 18/Kehf, 110
    57] 109/Kâfirûn, 1-6
    TEVHİD
    - 31 -
    rubûbiyet ve ubûdiyeti yalnızca kendisine tahsis etmemizi ve bu
    noktada bütün sahte ilâh ve rableri reddetmemizi istiyor.
    Tevhidin Yansımaları
    Kur’an-ı Kerim’in tevhid ile ilgili ayetlerine dikkatle baktığımız
    zaman tevhid akidesinin sadece fikrî, zihinsel ve felsefî bir telakki
    olmayıp; insan ve kâinat konusunda başlı başına çok genel bir
    düşünce ve yaşam biçimi olduğunu açıkça anlarız. Kavramlar arasında,
    insan hayatını “tevhid” kavramı kadar çepeçevre kuşatan,
    çok boyutlu bir başka kavram bulmak mümkün değildir. Bundan
    dolayı tarih boyunca bütün ilâhî davetler, Lâ ilâhe illallah esasını
    açıklayarak işe başlamışlardır.
    Evrendeki Tevhid
    Kur’an’ın insanlara kazandırmaya çalıştığı dünya görüşüne
    göre kâinat ve kâinattaki bütün varlıklar yüce bir kuvvet olan Allah
    tarafından yaratılmıştır. Evrendeki düzen de Allah tarafından
    yaratılmıştır. Kur’an, evrendeki düzenin Allah tarafından takdir
    edilmiş olduğunu açıkça beyan ediyor. Kur’an’daki birçok âyet,
    çeşitli ifade biçimleriyle insanın dikkatini evrenin sağlam düzenine
    çekerek, evrenin yaratıcısının birlenmesi gerektiğini vurguluyor.
    “Biz gökleri, yeri ve ikisi arasındakileri oyun ve eğlence olsun diye
    yaratmadık.”58; “Gerçek şu ki, göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur.
    Hepsi O’na boyun eğmişlerdir.”59; “Göklerde ve yerde bulunan her şey,
    Rahman’a kul olarak gelecektir.” 60 “O (Allah), geceyi sizin için istirahat
    etmenize elverişli, gündüzü de (geçiminizi sağlamanız için) aydınlık yapmıştır.
    Şüphesiz bunda işiten bir toplum için ibretler vardır.” 61
    Bu âyetlerde bütün evrende var olan düzeni, evrenin yaratıcısı,
    idare edicisi ve evirip çevireni olan Allah’ın birliğine apaçık
    bir delil sayıyor. Bizden kâinatta var olan bu mükemmel düzen ve
    bu düzenin sağlamlığı ve bütünlüğü üzerine düşünmemizi ve bu
    yolla tevhid fikrine ulaşmamızı istiyor.
    Tevhid ve Allah’ın Hâkimiyeti
    Tevhid, bütün beşeriyetin, sahte ilâh ve rablere başkaldırarak
    esaret zincirinden kurtulması ve Allah’tan başkasına kul olmaması
    demektir. Bu yüzden, tevhid kavramı aynı zamanda, kullara kul
    58] 21/Enbiyâ, 16
    59] 2/Bakara, 116
    60] 19/Meryem, 93
    61] 10/Yûnus, 67) (Konuyla ilgili olarak yine bk. 6/En’am, 95-99; 36/Yâsin, 33;
    16/Nahl, 10-18, 65, 81; 10/Yûnus, 3-6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 32 -
    olmanın pençesinden kurtularak yalnız Allah’a kul olmaya yönelmek
    ve bunun tabii neticesi olarak da Allah’ın hâkimiyetini kabul
    etmek; Allah’ın egemenliğinin dışında her gücü, sultayı, otoriteyi,
    sistemi, fikri, ideolojiyi, dünya görüşünü, kısacası hangi kılıf, örtü
    ve görüntü altında olursa olsun hâkimiyet/egemenlik iddiasında
    bulunan her şeyi reddetmek anlamlarını da içerir.
    “Rabb’in, yalnız kendisine kulluk etmenizi... emretti.”62; “Hüküm,
    hâkimiyet yalnız Allah’ındır. O, yalnız Kendisine tapmanızı emretmiştir.
    İşte dosdoğru din budur.”63 Bu âyetler şu gerçeği açıkça ortaya koyuyor:
    Allah’a inanmanın, tevhid dinine dâhil olmanın ve muvahhid
    sayılabilmenin şartı, kişinin Allah’ın hâkimiyetini kabul ederek,
    O’nun isteğini, kendi dilediğine veya başkalarının isteklerine
    tercih etmek ve tüm diğer arzuları O’nun yolunda feda etmektir.
    Müslüman olmak, kısaca Allah’ı kural koyucu sıfatlarıyla tek, emir
    verici olarak tek, yasak koyucu olarak tek ve insan hayatına hükmedici
    olarak tek olarak kavramak, inanmak ve bu doğrultudaki
    yaşayıp tavır koymaktır.
    Tevhid ve Tâğutlarla Mücâdele
    “De ki: ‘Ey kitap ehli! Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye
    gelin: Yalnız Allah’a ibâdet edelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım;
    bazımız bazımızı Allah’tan başka rabler edinmesin.’ Eğer yüz çevirirlerse:
    ‘Şâhit olun, biz müslümanlarız’ deyin.”64; “İman edenler Allah yolunda savaşırlar;
    küfredenler de tâğut yolunda savaşırlar. O halde, şeytanın dostlarıyla
    savaşın; çünkü şeytanın hilesi zayıftır.” 65
    Sosyal bir hayat nizâmı olarak tevhid, halkın bilgisizliği ve şuursuzluğu
    üzerine dayalı veya onlara zulmetmek üzere kurulan
    cahilî ve tâğutî sistemleri temelden değiştirecek plan ve projeler
    sunar. Tevhid, sırf fikrî ve nazarî bir akide değil; eyleme yönelik,
    pratik çözüm yolları sunan bir sistemdir. Tevhid akidesi, yalnızca
    tabiat ötesi / metafizik konulara izah getiren ve ahlak ile ilgili konularda
    sözkonusu edilebilecek bir tasavvur değil; şirk temeli üzerine
    oturmuş tâğutî sistemlere karşı muvahhidlere planlı, programlı
    bir hareket mantığı sunan, inkılâpçı bir başkaldırıdır.
    Tevhid akîdesi, pratik, eyleme dönük bir hareket ve câhiliyyeye
    şirk temeline dayana sistemlere bir başkaldırı ve de müstekbir,
    zâlim tâğutlara karşı siyasî, iktisadî, sosyal ve hukukî bir sistem
    62] 17/İsrâ, 23
    63] 12/Yûsuf, 40
    64] 3/Âl-i İmrân, 64
    65] 4/Nisâ, 76
    TEVHİD
    - 33 -
    olmasaydı, tarih boyunca bu akideyi kavimlerine sunan bütün
    peygamberlere karşı savaş açılır mıydı?
    İslâm güneşinin doğduğu sıralarda Mekke’de hayatlarını sürdüren
    “Hanifler”in konumu, bu konuda ışık tutması bakımından
    oldukça önemlidir. Peygamberimiz’e peygamberlik görevi verileceği
    dönemde Mekke’de Hz. İbrâhim’in şeriatı üzerine yaşayış sürdürdüklerini
    iddia eden Hanif dini taraftarları vardı. Bunlar, putlara
    tapmaktan vazgeçerek Hz. İbrâhim’in dinine girmişlerdi. Bunlar,
    Allah’ı birliyor ve kavimlerinin putları adına kestikleri kurbanları
    yemiyorlardı. Panayırlarda tevhidin hakikati ile ilgili nutuklar söylüyorlar,
    putların batıllığına dair deliller getiriyorlar ve onlara tapmamayı
    öğütlüyorlardı.
    Ne var ki, Hanif dininden olduğunu iddia eden bu kimselerin
    savundukları düşünce, sadece zihinde taşınan, salt fikir ve kuramsal
    inanış ve anlayış olmaktan öteye gitmiyordu. O yüzden müşrik
    Mekke toplumunda en ufak fikrî ve pratik bir etkinlikleri yoktu.
    O putperest toplumda ortaya koydukları fikirleri, sadece nazarî
    inanç biçimiydi. Bunun için de bu kimseler, şirk temeline dayalı o
    cahilî toplumda müşrik putperestlerle aynı ortamda, birbirleriyle
    fiilî olarak çatışmadan yaşıyorlar ve bu konumları kendilerini
    fazla rahatsız etmiyordu. Kokuşmuş bu küfrî toplum düzeninin
    geleneği, göreneği, örf ve âdetlerinin pratik olarak içindeydiler.
    Bu yüzden, pratik yaşamdan uzak bulunan ve sadece nazariye olmaktan
    öteye gitmeyen tevhid akidesine bağlı olmaları, onları o
    haysiyetsiz yaşayış tarzından, cahilî ortamdan ve kokuşmuş zulüm
    tasallutu altında zelil bir hayat sürdürmekten uzaklaştırmıyordu.
    İslâmî dâvetin en önemli ve temel maddesi, tevhidin ispatı
    ve şirkin reddi olduğu için, cahilî Mekke atmosferinde, yerleşik
    şirk düzeni içerisinde gündeme gelen tevhid akidesi, özel bir yaşam
    biçimini göstererek, inkılâpçı bir kimlikle işe başladı. İslâm’ın
    siyasî, iktisadî ve sosyal bir sistemin ve hayatın bütün alanlarına
    hükmeden bir nizamın adı olduğu net bir şekilde ilan edildi. Şirkin
    her çeşidinin çürütüldüğü deliller ileri sürüldü ve gayet özlü
    bir şekilde insanlar tevhide dâvet edildi.
    Tevhid fikri anlatılırken, sadece zihinsel olarak Allah’ın var
    oluşu değil; O’nun tek oluşunun anlamı ve bu akideye olan ihtiyaç
    da anlatıldı. İşte Rasûlullah (s.a.s.)’in kavmine sunduğu tevhid anlayışı
    ile Hanifler’in savundukları tevhid fikri arasındaki temel fark
    bu noktada odaklaşıyor: Bir yanda hayatın bütün alanlarına hükmeden,
    hem zihinsel, fikirsel ve hem de pratiğe yansıyan bir akide;
    diğer yanda sadece zihinde yer eden, sadece kalpte yer tutan
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 34 -
    ve pratiğe indirgenemeyen, hayata geçirilemeyen bir inanç...
    Peygamberimiz, risâlet ile görevlendirildikten sonra yaptığı
    ilk iş, inanç ve amele dayanan, teorisi ve pratiği olan gerçek tevhid
    anlayışını yerleştirmek olduğu için Mekke’nin egemen güçleri,
    idareyi ellerinde tutan müstekbirler, kendisine karşı savaş başlattılar.
    Savunduğu bu saf akide, Peygamberimiz’i kâfirlerle karşı karşıya
    getirdi. Kâfirler, kendisine has, özel bir yaşam biçimi sunan bu
    akidenin, kendi cahilî sistemleriyle asla uzlaşmaya girmeyeceğini,
    yeryüzünde tâğutî rejimlerle sürekli ve amansız bir mücadele içerisinde
    olacağını, kısacası küfre karşı devamlı bir savaşım vereceğini
    kesinkes anladılar. Tevhidin, uygulamaya ve tâğutî düzenlere
    karşı başkaldırı ilanı olduğu anlayışı, onların neden, daha önce
    aynı akideyi savunan Hanifler’e karşı en ufak bir tepki göstermezken,
    Hz. Peygamber ve onunla beraber olanlara karşı şiddetli bir
    savaşın içerisine girdiklerini açıkça ortaya koyuyor.
    Tevhidi Bozan Durumlar
    İnsan, müslümanım dediği, kelime-i tevhidi söylediği halde
    cehâlet ve düzenin/ortamın câhilî yapısından dolayı -Allah
    muhâfaza etsin- şirke düşebilir. Günümüzde de sık görülen tevhidi
    bozan durumların önemlileri şunlardır:
    A-) Allah’tan başkasına emretme, yasaklama, helâl ve haram
    kılma, kanun koyma ve hâkimiyet hakkını verme gibi haller tevhidi
    bozar. Allah’ın koyduğu hükümleri, ölçüleri bir tarafa bırakarak
    hâkimiyeti herhangi bir şeye vermek bir mü’minin yapamayacağı
    şeydir. Bu konuda Allah Kur’an-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:
    “Hükm/egemenlik yalnız Allah’a mahsustur. O sadece kendisine kul olmayı
    emretti. Dosdoğru din ancak budur.”66; “Onlar Allah’ı bırakıp bilginlerini,
    râhiplerini, Meryem’in oğlu Mesih’i Rabler edindiler. Hâlbuki onlar da bir
    olan Allah’tan başkasına ibâdet etmekle emrolunmamışlardı. O, bunların
    eş tutageldikleri her şeyden münezzehtir.” 67
    B-) Allah’tan ve Rasûlünden geldiği kesinlikle sabit olan haberlerin
    tümüne birden inanmamak.. Kim Kur’an’ın hükümlerinden
    birini geçersiz sayıyor veya ona inanmıyorsa o kişi Allah’a ortak
    koşmuş olur. “Yoksa siz kitabın bir kısmına inanıp bir kısmını inkâr mı
    ediyorsunuz? Sizden bunu yapanların cezası, dünyada rezillikten başka
    bir şey değildir. Kıyamet günü ise, en şiddetli azaba çarptırılacaktır. Allah
    yaptıklarınızdan gafil değildir.” 68
    66] 12/Yûsuf, 40
    67] 9/Tevbe, 31
    68] 2/Bakara, 85
    TEVHİD
    - 35 -
    C-) Kâfirleri dost tanıyıp, müslümanları sevmemek: “Ey iman
    edenler! Yahudilerle, hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin
    dostlarıdır. İçinizden kim onları dost edinirse, o da onlardandır.”69; “Ey
    iman edenler! Ne sizden önce kitap verilenlerden dininizi oyuncak ve
    eğlence yerine tutanları, ne de diğer kâfirleri dost edinmeyin. Eğer gerçek
    müminlerden iseniz Allah’tan korkunuz.” 70
    D-) Allah’ın isim, sıfat ve fiillerinden herhangi birini inkâr ederek
    veya başkasını bu hususlarda ortak görmek, O’nu gereği gibi
    tanımamak. Bunun sonucu olarak, Allah’a herhangi bir eksiklik
    izafe edilir ki, bu da tevhidi bozar. “En güzel isimler Allah’ındır. O
    halde Allah’a bu isimlerle dua ediniz. O’nun isimlerinde sapıklık edenleri
    terk edin.. Yarın kıyamette onlar yaptıklarının cezasını çekeceklerdir.” 71
    E-) İbâdeti Allah’tan başkasına yapmak: “De ki şüphesiz benim
    namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm yalnız âlemlerin Rabbi olan
    Allah içindir.”72 Allah’tan başkasına secde etmek, Allah’tan başkası
    adına kurban kesmek, Allah’tan başkasına duâ etmek gibi fiiller
    tevhidi bozar.
    F-) Allah’ın indirdiği emirlerle hükmetmemek ve Allah ve
    Rasûlü’nün hükmünü kabul etmemek. Allah’ın hükümlerini bir
    tarafa bırakıp, tâğutların hükümlerini uygulamak ve onlara tabi
    olmak insanı tevhitten uzaklaştırır. “Allah’ın indirdiği ile hükmetmeyenler
    kâfirlerin ta kendileridir.” 73
    G-) Allah’tan başkasına tevekkül etmek. “Mümin iseniz Allah’a
    tevekkül ediniz..” 74
    H-) Allah’tan başkasını, Allah’ı sever gibi severek dost edinmek.
    “Ümmetim adına en çok korktuğum şey Allah’a şirk koşmaktır. Ancak
    benim söylediğim, onların güneşe, aya, putlara tapmaları değildir.
    Benim korktuğum şirk, Allah dışındaki şeylerin hoşnutluğunu gözeterek
    ameller yapmak ve gizli şehvettir.” 75
    Kur’ân-ı Kerim’de Tek İlâh/Tevhid Kavramı
    “Gerçek şu ki, göklerde ve yerde her ne varsa O’nundur. Hepsi O’na
    boyun eğmişlerdir.” 76
    69] 5/Mâide, 51
    70] 5/Mâide, 57
    71] 7/A’râf, 18
    72] 6/En’âm, 162
    73] 5/Mâide, 44
    74] 5/Mâide, 23
    75] İbn Mâce
    76] 2/Bakara, 116
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 36 -
    “İnsanlar arasında Allah’ı bırakıp, O’na koştukları eşleri ilâh
    olarak benimseyenler ve onları Allah’ı severcesine sevenler vardır.
    Müminlerin Allah’ı sevmesi ise hepsinden kuvvetlidir.” 77
    “Ne zaman onlara: ‘Allah’ın indirdiklerine uyun’ denilse, onlar: ‘Hayır,
    biz, atalarımızı üzerinde bulduğumuz şeye (geleneğe) uyarız’ derler. Ya
    atalarının aklı bir şeye ermez ve doğru yolu da bulamamış idiyseler?” 78
    “Kim tâğutu inkâr eder ve Allah’a iman ederse, şüphesiz kopması
    mümkün olmayan sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.”
    79
    “Allahu, lâ ilâhe illâ hû -Allah, O’ndan başka ilâh olmayandır-” 80
    “Gerçek, sizin ilâhınız hakikaten bir’dir.”81
    “Allah’tan başka ilâh yoktur.” 82
    “Kendisi hakkında hiçbir delil indirmediği şeyi Allah’a şirk/ortak koştuklarından
    dolayı küfredenlerin kalplerine korku salacağız. Onların barınma
    yerleri ateştir. Zâlimlerin konaklama yeri ne kötüdür!” 83
    “Allah sizin düşmanlarınızı sizden daha iyi bilir. Velî (gerçek bir dost)
    olarak Allah yeter, bir yardımcı olarak da Allah kâfidir.” 84
    “Hiç şüphesiz, Allah, kendisine şirk koşanları bağışlamaz. Bunun dışında
    kalanlar ise, (onlardan) dilediğini bağışlar. Kim Allah’a şirk koşarsa
    elbette o uzak bir sapıklıkla sapmıştır.” 85
    “Onlar (müşrikler), O’nu bırakıp yalnızca birtakım dişilere tapar, onlardan
    yardım isterler. Onlar o her türlü hayırla ilişkisi kesilmiş şeytandan
    başkasına tapmazlar.” 86
    “Andolsun, ‘Şüphesiz Allah, Meryem oğlu Mesih’tir’ diyenler küfre
    düşmüştür. Oysa Mesih’in dediği (şudur:) ‘Ey İsrâiloğulları, benim de Rabbim,
    sizin de Rabbiniz olan Allah’a ibâdet edin. Çünkü O, kendisine ortak
    koşana şüphesiz cenneti haram kılmıştır, onun barınma yeri ateştir. Zulmedenlere
    yardımcı yoktur. Andolsun, ‘Allah üçün üçüncüsüdür’ diyenler
    küfre düşmüştür. Oysa tek bir ilâhtan başka ilâh yoktur. Eğer söylemekte
    77] 2/Bakara, 165
    78] 2/Bakara, 170; Benzer âyetler için bk. 5/Mâide, 104; 43/Zuhruf, 22-24;
    7/A’râf, 28
    79] 2/Bakara, 256
    80] 2/Bakara, 255
    81] 37/Sâffât, 4
    82] 3/Âl-i İmrân, 62
    83] 3/Âl-i İmrân, 151
    84] 4/Nisâ, 45
    85] 4/Nisâ, 116
    86] 4/Nisâ, 117
    TEVHİD
    - 37 -
    olduklarından vazgeçmezlerse, onlardan inkâr edenlere mutlaka (acı) bir
    azap dokunacaktır.” 87
    “De ki: ‘Gökleri ve yeri yoktan var eden, yedirdiği halde yedirilmeyen
    Allah’tan başkasını mı velî/dost edineceğim?’ De ki: ‘Bana müslüman
    olanların ilki olmam emrolundu.’ Ve ‘sakın Allah’a ortak koşan müşriklerden
    olma!’ (denildi).” 88
    “O ancak tek bir ilâhtır. ‘Doğrusu ben O’na ortak koşmanızdan
    mâsumum’ de.” 89
    “Onların tümünü toplayacağımız gün; sonra şirk koşanlara diyeceğiz
    ki: ‘Nerede (o bir şey) sanıp da ortak koştuklarınız?’ Sonra onların: ‘Rabbimiz
    olan Allah’a and olsun ki, biz müşriklerden değildik’ demelerinden
    başka bir fitneleri olmadı. Bak, kendilerine karşı nasıl yalan söylediler ve
    düzmekte oldukları da kendilerinden kaybolup uzaklaştı.” 90
    “İşte, Rabbiniz Allah budur. O’ndan başka ilâh yoktur. O her şeyi yaratandır.
    O her şeye vekildir. Gözler O’nu görmez, O bütün gözleri görür.
    O latiftir, -her şeyden- haberdardır.” 91
    “De ki, namazım, ibâdetlerim, hayatım ve ölümüm âlemlerin Rabbi
    Allah içindir. O’nun hiçbir şeriki/ortağı yoktur.” 92
    “De ki, Allah her şeyin Rabbi iken, ondan başka bir rab mi arayayım?” 93
    “(Nuh): Ey kavmim! Allah’a ibâdet edin, sizin O’ndan başka ilâhınız
    yoktur, dedi.” 94
    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler
    ve Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet
    etmekten başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O,
    bunların şirk koştukları şeylerden yücedir.” 95
    “Allah’ı bırakıp kendilerine zarar vermeyecek ve yararları dokunmayacak
    şeylere kulluk ederler ve ‘Bunlar Allah katında bizim şefaatçilerimizdir’
    derler. De ki: ‘Siz, Allah’a, göklerde ve yerde bilmediği bir şey mi haber
    veriyorsunuz? O, sizin şirk koştuklarınızdan uzak ve yücedir.” 96
    87] 5/Mâide, 72-73
    88] 6/En’âm, 14
    89] 6/En’âm, 19
    90] 6/En’âm, 22-23
    91] 6/En’âm, 102 - 103
    92] 6/En’âm, 163-164
    93] 6/En’âm, 164
    94] 7/A’râf, 59
    95] 9/Tevbe, 31
    96] 10/Yûnus, 18
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 38 -
    “De ki: ‘Size gökten ve yerden rızık veren kimdir? O kulaklara ve gözlere
    mâlik bulunan kimdir? Ölüden diriyi, diriden de ölüyü kim çıkarıyor?
    Bütün işleri kim idare ediyor? Hemen: ‘Allah’ derler.” 97
    “Onların çoğu Allah’a, şirk koşmadan iman etmezler” 98
    “Çeşitli tanrılar mı daha iyi, yoksa kahredici olan bir tek Allah
    mı? Sizin Allah’tan başka taptıklarınız, Allah’ın kendileri hakkında
    hiçbir delil indirmediği, sizin ve atalarınızın taktığı (birtakım
    anlamsız) isimlerden başkası değildir. Hüküm, yalnızca Allah’ındır.
    O, kendisinden başkasına kulluk etmemenizi emretmiştir. Dosdoğru
    olan din işte budur; ancak insanların çoğu bilmezler.” 99
    “Biz her ümmete/kavme: ‘Allah’a ibâdet edin; sizin O’ndan başka
    ilâhınız yoktur’ (diye tebliğ etmesi için) bir peygamber gönderdik.” 100
    “Allah dedi ki: ‘İki ilâh edinmeyin. O, ancak tek bir ilâhtır. Öyleyse Benden,
    yalnızca Benden korkun.’ Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur, din
    de (itaat ve kulluk da) yalnız O’nundur. Böyleyken, Allah’tan başkasından
    mı korkuyorsunuz?” 101
    “Rabb’in, yalnız kendisine kulluk etmenizi... emretti.” 102
    “Kâfirler Beni bırakıp da kullarımı evliyâ/dostlar edineceklerini mi sandılar?
    Biz cehennemi kâfirlere bir konak olarak hazırladık.” 103
    “Şüphe yok ki Ben, Ben Allah’ım… Benden başka ilâh yoktur;
    şu halde bana ibâdet et…” 104
    “Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka ilâhlar olsaydı yerlerin ve
    gökler(in nizamı, dengesi) bozulurdu. Demek ki arş’ın Rabbi olan Allah,
    onların yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir.” 105
    “O’nu bırakıp ilâhlar mı edindiler? De ki: ‘Kesin delilinizi getirin, işte
    benim ve ümmetimin kitabı ve benden öncekilerin kitapları.’ Hayır, onların
    çoğu gerçeği bilmez de yüz çevirirler.” 106
    “Senden önce gönderdiğimiz her peygambere; ‘Benden başka ilâh
    yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.” 107
    97] 10/Yûnus, 31
    98] 10/Yûnus, 106
    99] 12/Yûsuf, 39-40
    100] 16/Nahl, 36
    101] 16/Nahl, 51-52
    102] 17/İsrâ, 23
    103] 18/Kehf, 102
    104] 20/Tâhâ, 14
    105] 21/Enbiyâ, 22
    106] 21/Enbiyâ, 24
    107] 21/Enbiyâ, 25
    TEVHİD
    - 39 -
    “Ümmetiniz bir tek ümmettir ve Ben de sizin Rabbinizim. O halde
    gereği gibi ibâdet edin.” 108
    “Göklerde ve yerde bulunan her şey, Rahman’a kul olarak gelecektir.” 109
    “...Öyleyse iğrenç bir pislik olan putlardan kaçının, yalan söz söylemekten
    de kaçının. Kendisine şirk/ortak koşmaksızın Allah’ın hanifleri (O’nun
    birliğini kabul eden mü’minler olun). Kim Allah’a ortak koşarsa, sanki o,
    gökten düşüp parçalanmış da kendisini kuşlar kapmış, yahut rüzgâr onu
    uzak bir yere sürükleyip atmış gibidir.” 110
    “Kezâ Hak yalnız Allah’tır. O’nu bırakıp ibâdet ettikleri ise bâtılın ta
    kendisidir. Doğrusu Allah yücedir, büyüktür.” 111
    “Onlar, Allah’ın kadrini hakkıyla takdir edemediler. Şüphesiz Allah, güç
    sahibidir, azizdir.” 112
    “Gördün mü o kendi hevâsını (istek ve arzularını) ilâh/tanrı edinen
    kimseyi. Şimdi onun üzerine sen mi bekçi olacaksın.” 113
    “Allah ile beraber başka bir ilâha yalvarıp yakarma, sonra azaba uğratılanlardan
    olursun.” 114
    “...Allah ile başka ilâhlar mı var?!” 115
    “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinip tapma. O’ndan başka hiç bir ilâh
    yoktur.” 116
    “(İbrahim onlara) dedi ki: ‘Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet
    uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar (tanrılar) edindiniz...” 117
    “Gökleri ve yeri yaratan, güneşi ve ayı buyruğu altında tutan kimdir?
    diye sorarsan, şüphesiz Allah’tır derler.” 118
    “Gönülden katıksız bağlılar olarak, O’na yönelin ve O’ndan korkup
    sakının, namazı dosdoğru kılın ve müşriklerden olmayın.” 119
    108] 21/Enbiyâ, 92
    109] 19/Meryem, 93
    110] 22/Hacc, 30-31
    111] 22/Hacc, 62
    112] 22/Hacc, 74
    113] 25/Furkan, 43
    114] 26/Şuarâ, 213
    115] 27/Neml, 60-63
    116] 28/Kasas, 88
    117] 29/Ankebût, 25
    118] 29/Ankebût, 61
    119] 30/Rûm, 31
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 40 -
    “Size gökten ve yerden rızık verecek Allah’tan başka yaratıcı mı var?” 120
    “Yardım görürler umuduyla, Allah’tan başka ilâhlar edindiler. Hâlbuki
    onların (o sahte tanrıların, taptıkları putların) kendilerine yardım etmeye
    asla güçleri yetmez. Bilâkis onlar, bu mâbutlar için yardıma hazır askerlerdir.”
    121
    “İçlerinden kendilerine bir uyarıcının gelmesine şaştılar. Kâfirler dedi
    ki: ‘Bu, yalan söyleyen bir büyücüdür. Tanrıları bir tek ilâh mı yaptı? Doğrusu
    bu, tuhaf bir şey!’ Onlardan mele’ (ileri gelen bir grup, egemen
    güçler): ‘Yürüyün, ilâhlarınıza bağlılıkta direnin, sizden istenen şüphesiz
    budur. Son dinde de bunu işitmedik. Bu, içi boş bir uydurmadan başka
    bir şey değildir.” 122
    “Allah’ı bırakıp da kendilerine bir takım dostlar edinenler derler ki: Biz
    bunlara ancak bizi Allah’a daha fazla yaklaştırsınlar diye tapıyoruz.” 123
    “De ki: ‘Ey câhiller! Bana Allah’tan başkasına kulluk etmemi mi emrediyorsunuz?’
    Ey Muhammed! And olsun ki sana da, senden önceki peygamberlere
    de vahyolunmuşıur. And olsun, eğer Allah’a ortak koşarsan
    amellerin şüphesiz boşa gider ve hüsrana uğrayanlardan olursun. Hayır,
    yalnız Allah’a kulluk et ve şükredenlerden ol. Onlar, Allah’ı gereği gibi
    takdir edemediler. Hâlbuki kıyâmet günü bütün yeryüzü O’nun tasarrufundadır.
    Gökler O’nun eliyle dürülüp bükülecektir. O, müşriklerin ortak
    koştuklarından münezzeh ve yücedir.” 124
    “Yoksa onların birtakım şirk koştukları ortakları mı var ki, Allah’ın izin
    vermediği şeyleri, dinden kendilerine teşrî ettiler (bir şeriat/dinî kural kıldılar)?
    Eğer o fasıl kelimesi (azabı erteleme sözü) olmasaydı, derhal aralarında
    hüküm verilir (işleri bitirilir)di. Şüphesiz zâlimler için can yakıcı bir
    azap vardır.” 125
    “Senden önce de hangi memlekete uyarıcı göndermişsek mutlaka
    oranın varlıklıları; ‘Atalarımızı bir din üzerinde bulduk. Biz de onların izlerine
    uyarız’ derlerdi.” 126
    “O gökte de ilâhtır, yerde de ilâhtır.” 127
    “De ki; O Allah bir’dir. O Allah samed’dir (Hiçbir şeye muhtaç olmayan,
    her şey Kendisine muhtaç olan; her şeyin kaynağı ve yaratıcısıdır). Hiç
    120] 35/Fâtır, 3
    121] 36/Yâsin, 74-75
    122] 38/Sâd, 4-7
    123] 39/Zümer, 3
    124] 39/Zümer, 64-67
    125] 42/Şûrâ, 21
    126] 43/Zuhruf, 23
    127] 43/Zuhruf, 84
    TEVHİD
    - 41 -
    kimseyi doğurmamıştır. Hiç kimse O’nu doğurmamıştır. O’na benzeyen
    hiçbir şey de yoktur.” 128
    Kur’an’da Tevhidle İlgili Önemli Vurgular
    Kur’ân-ı Kerim’de “İlâh” kelimesi, toplam 147 yerde geçer.
    “Allah” lafzı ise, tam 2697 yerde kullanılır. “Lâ ilâhe illâllah” şeklindeki
    tevhid kelimesi/cümlesi Kur’an’da iki yerde129 geçer. Aynı
    anlama gelen “Lâ ilâhe illâ Hû” şeklinde otuz yerde tekrarlanmaktadır.
    Tevhidi anlatan diğer âyetleri de göz önünde bulundurduğumuzda,
    Kur’an’ın Allah’ın tek bir ilâh olduğuna inanmaya
    ne kadar önem verdiğini ve bütün Kur’ânî esasların tevhid inancı
    esasına dayandığını görürüz. Şöyle ki; yukarıdaki kavramlara 873
    yerde zikredilen iman kelimesini, 525 yerde zikredilen küfür kelimesini
    de eklediğimizde; saydığımız bu kavramlar toplam olarak
    4442 etmektedir. Bu sayı da, Kur’an’daki âyet sayısının üçte
    ikisinden çoğunu teşkil etmektedir. Sadece bu lafızlarla tevhidin
    yerleştirilmesi ve şirkin izâlesi Kur’an âyetlerinin üçte ikisini
    teşkil ettiği görülür. Bir adı da Tevhid sûresi olan İhlâs sûresinin
    Kur’an’ın üçte biri sayılması da bu sûrede baştan sona tevhidin en
    özlü ve özet biçimde sunulduğunun hatırlatılmasıyla ilgilidir. Yani,
    ihlâs sûresinin içerdiği tevhid, Kur’an konularının üçte biridir anlamı
    taşır. Hadis rivâyetindeki ihlâs sûresinin Kur’an’ın üçte birine
    eşit olduğu ifâdesinden de anlaşıldığı gibi, direkt tevhidle ilgili
    âyetler Kur’an’ın üçte birini teşkil etmekte; dolaylı olarak şirkin
    izâle edilip tevhidin hâkim kılınmasıyla ilgili âyetler ise yukarıdaki
    rakamlardan anlaşıldığı gibi Kur’an’ın üçte ikisinden fazlasını
    oluşturmaktadır. Bütün bunlar göstermektedir ki, Kur’an’ın en temel
    konusu gönüllerde, zihinlerde ve eylemlerde birey ve toplum
    olarak tevhidin hâkim kılınıp şirkin yok edilmesidir.
    Tevhid, yaratılıştan öncedir. Cenâb-ı Allah yaratılış esnâsında
    (ruhlar âleminde) yegâne Rab olduğunu bütün insanlığa onaylatmıştır:
    “Hani Rabbin Âdemoğullarının sırtlarından zürriyetlerini almış
    ve onları kendi nefislerine karşı şâhit tutmuştu. ‘Ben sizin Rabbiniz değil
    miyim?’ (demişti de) ‘Evet (Rabbimizsin) şâhit olduk’ demişlerdi. (Bu)
    Kıyâmet günü ‘biz bundan habersizdir’ dememeniz içindir. Ya da bizden
    önce atalarımız şirk koşmuştu da biz ise onlardan sonra gelen bir kuşağız.
    İşleri bâtıl olanların yaptıkları yüzünden bizleri helâm mı edersin?’
    dememeniz için...”130 Âyette görüldüğü üzere Tevhid fikrinin temelleri
    insanlığın yaratılışı esnâsında atılmıştır. Yüce Allah biricik
    128] 112/İhlâs, 1-4
    129] 37/Sâffât, 35; 47/Muhammed, 19
    130] 7/A’râf, 173
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 42 -
    Rab olduğunu bütün insanlara tasdik ettirmiş ve Kıyâmet günü
    yapılabilecek tüm itirazların geçersiz olduğunu daha ilk günden
    kendilerine bildirmiştir.
    Cenâb-ı Allah, kullarından aldığı bu söz üzerine onları bilme,
    düşünme ve akletme yetenekleriyle donatmış ve ayrıca onlara iyiyi,
    güzeli ve doğruyu gösteren peygamberler göndermiştir: “Biz
    her ümmete; ‘Allah’a kulluk/ibâdet edin ve tâğutlardan sakının’ diye
    tebliğat yapması için bir peygamber gönderdik.131 Görülüyor ki tevhid
    inancı, akîdenin esasıdır. Şeriatın tümü onun için indirilmiş, bütün
    peygamberler, hep o inanca çağırmışlardır. Bu temel akîdeye dayalı
    olan İslâm dininin ana hedefi, insanları şirkten, tâğutlardan
    ve küfürden kurtararak Allah’ın birliğine inandırmak, kalplerde
    bu rûhu yeşertmek, Allah’ın bir tekliği fikrini yerleştirmektir.
    “Lâ ilâhe illâllah” kelimesi, İslâm dininin temel rüknü olduğuna
    göre Tevhid olmadan İslâm dininden de bahsetmek mümkün
    olmaz. Bu yüzden İslâm’da şer’î ilimlerin temeli ve aslı kabul edilen
    Tevhidin ilk olarak açıklanması, tebliğ edilmesi ve beyan olunması
    gerekmektedir: “Senden önce gönderdiğimiz her peygambere;
    ‘Benden başka ilâh yoktur, Bana kulluk edin’ diye vahyetmişizdir.”132 Aslında
    Kur’ân-ı Kerim, tevhidin, yani “Lâ ilâhe illâllah”ın mânâsını
    açıklamak üzere gönderilmiştir. Bu itibarla o en önemli vurgu
    olarak şirki ve benzerlerini kesin bir dille reddediyor.
    Tevhid akîdesinin, küçük bir şüpheye yer bırakmadan, saf ve
    katıksız bir şekilde yerleşmediği bir kalpte hakiki imandan bahsetmek
    mümkün değildir. Gerçek bir iman için de Allah’a imandan
    önce tâğutları tanımamak, onları reddetmek gerekir: “Kim tâğutu
    inkâr eder ve Allah’a iman ederse, şüphesiz kopması mümkün olmayan
    sağlam bir kulpa yapışmış olur. Allah işitendir, bilendir.”133 Elmalılı Hamdi
    Yazır, Hak Dini Kur’an Dili adlı tefsirinde bu âyetle ilgili şunları
    söylemektedir: “Muvahhid mü’min olmak için, Allah’a imandan
    evvel küfre tevbe etmek şarttır ve bu tevbenin şartı da tâğutları
    asla tanımamaya azmeylemektir. Bu sûretle ‘Kim tâğutu inkâr
    edip de Allah’a iman ederse’ âyeti ‘Lâ ilâhe illâllah’ kelime-i tevhidinin
    bir tefsiri demektir.”134 Kur’an’a göre Allah’a iman etmekle,
    tâğutu reddetmek aynı kapıya çıkar. Yani tâğut reddedilmedikçe
    Allah’a iman tamamlanmış olmaz. Bu ikisi hiçbir zaman bir arada
    bulunamaz. Allah’a inanmak ve iman etmek; aynı zamanda
    131] 16/Nahl, 36
    132] 21/Enbiyâ, 25
    133] 2/Bakara, 256
    134] Elmalılı, Hak Dini Kur’an Dili, Eser Y. 2/871
    TEVHİD
    - 43 -
    tâğuta tâbi olmamak demektir. 135
    Mü’min olmanın, Allah’ı kabul etmenin anlamı, tevhid
    akîdesinin net olarak, saf, arı ve duru olarak insan kalbine yerleşmesi
    ve buna bağlı olarak insan hayatında, yani pratikte tezâhür
    etmesidir. Buna Allah’ın insan hayatına hükmetmesi de diyebiliriz.
    İnsanın Allah’tan gayrı bütün sahte ilâhları reddetmesi, sadece
    Allah’ın kopmak bilmeyen sağlam kulpuna yapışarak, diğer bütün
    iplerin kesilmesi... İşte Tevhidin rûhu budur.
    Tevhid, mü’minin hayat metodudur. Diğer İslâmî bütün rükünler
    bu genel prensibe bağlıdır. Bu itibarla tevhid kavramı, yani “Lâ
    ilâhe illâllah” prensibi İslâm’da bütün anlayış ve yaşayış biçimlerinin
    kaynağını teşkil eder. Diğer bütün rükünler, prensipler ve
    fikirler bu yüce kavramın etrafında örülür. İnsan, tevhid akîdesi
    konusunda net bir düşünceyi kazanıp bir karara varmadıkça, bu
    konuda sâbit bir görüşe ulaşmadıkça, diğer İslâmî hiçbir konuda
    sağlıklı bir sonuca ulaşamaz. Her zaman olduğu gibi, teknolojinin,
    materyalist ve kapitalist felsefelerin, beşerî ideolojilerin göz boyadığı
    ve kafa bulandırdığı günümüzde, bizi bu kargaşa ve zillet
    bataklığından kurtaracak yegâne prensip tevhid akîdesidir. Tıpkı
    İslâm’ın ilk dönemlerinde olduğu gibi...
    O halde bize düşen, tevhid akîdesini aslından öğrenmek ve
    yeniden ona dönmektir. Ancak bu şekilde câhiliyyenin bataklığından
    kurtulabilir ve yeniden dünya toplumları arasındaki izzetimizi
    kazanabiliriz. Kur’an Allah Teâlâ’nın varlığını isbat etmeyi
    değil; O’nun sıfatlarını konu edinmiştir. Bu âyetlerde özellikle
    Tevhid, yani Allah’ın bir tekliği üzerinde durularak Allah’ın şerîki
    ve benzeri olmadığı ifâde edilmiştir. Kur’an’a göre Tevhidin asıl
    mânâsı; Allah’ın birliğine, dengi ve ortağı olmadığına insanların
    iman etmesidir.
    Kur’an Metodu: Kur’ân-ı Kerim, “Allah’ın varlığı” konusunda
    tâkip edilmesi gereken metodun, görünen tabiat olaylarından,
    maddî birtakım fenomenlerden yahut aklî ve mantıkî görünen
    bazı izahlardan hareketle O’nun varlığını ispat etmeye
    çalışmak değil; aksine, tutulacak yolun Allah’ın varlığına -hiçbir
    delile ihtiyaç duymadan- iman etmek olduğunu açıkça beyan
    eder. İman ile direkt bağlantılı görülen bu konu ile ilgili olarak
    Kur’an’ın serdettiği deliller “iknâî” oluşları ile dikkat çekerler.136
    Kur’ân-ı Kerim’de Allah Teâlâ’dan bahsedilen âyetlerin çoğu,
    O’nun sıfatlarını konu edinmiştir. Bu âyetlerde özellikle “Tevhid”
    135] Mevdûdi, İslâm’da Hükümet, s. 245
    136] Bekir Topaloğlu, İsbât-ı Vâcib, s. 26
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 44 -
    üzerinde önemle durulmuş, Allah’ın şerîki ve benzeri olmadığı
    sürekli vurgulanmıştır. Bu yüzden olsa gerekir ki, Kur’ân-ı Kerim
    şirk olayı üzerinde çokça durmuş, Allah’ın varlığını ispat yoluna
    gitmek yerine O’nun birliği konusunu sürekli işlemiştir. Tevhidi,
    odak kavram haline getirmiştir.
    Kur’an’ın “Allah” konusunu, özellikle de akîde mevzûunu
    işleyen âyetleri dikkatle incelendiğinde bu gerçeğin çok açık bir
    şekilde ortaya çıktığı görülür. Kur’an âyetleri, hiçbir zaman direkt
    olarak Allah’ın varlığını ispat etmeyi hedef edinmemişlerdir.
    Çünkü Kur’an Allah’ın varlığına inanmayı açık ve kesin bir zorunluluk
    olarak kabul eder. Bu hususta insan fıtratı için kabul veya
    red söz konusu değildir. Bu gerçek, Kur’an’da temel bir prensip
    olarak kabul edilir. Kur’an, selîm fıtrata hitap ettiği için Allah’ın
    varlığını herkesin bedîhî ve fıtrî olarak kabul ettiği bir gerçek olarak
    ele aldığından isbâtına çalışmaz.
    Gerçekten de insanlık tarihi incelenince, hangi devir ve zamanda,
    hangi ırk ve toplumda olursa olsun, en ilkelinden en
    medenîsine kadar genel kabul halinde Allah’ı tanıdıkları görülür.
    Onun için Kur’an daha çok beşeriyetin en çok yanıldığı ve saptığı
    “şirk” olayı üzerinde durarak Allah’ın birliği ve diğer sıfatlarını
    tanıtmaya yönelir. Aynı şekilde müslümanların da “Allah” konusunda
    aynı yöntemi izlemelerini salık verir. Kur’ân-ı Kerim, direkt
    olarak isbat sadedinde hiçbir aklî delil kullanmamıştır. Kur’an’da
    Allah’ın isbâtı ile ilgili olduğu iddia edilen âyet-i kerimeler, doğrudan
    doğruya Allah’ın varlığını isbat değil; ancak dolaylı olarak
    bu konuya temas etmektedir. Yani, söz konusu âyetlerden doğrudan
    doğruya değil; bilâkis dolaylı olarak, kısacası Allah’ın varlığını
    ispat fikri bu konu ile ilgili bir netice değil; aksine metinlerin
    zorlanmasıyla o ortaya çıkan bir çıkarsamadır, denilebilir. Buradan
    şöyle bir sonuç çıkarmamız mümkündür: Kur’an, apaçık, bedîhî ve
    fıtrî olan Allah fikri üzerinde aklî ve felsefî bazı yorumlar yaparak
    yahut maddî birtakım fenomenlerden hareketle yeniden izah ve
    isbat yoluna gitmeyi, emin olunan bir konu üzerinde tekrar tekrar
    çalışmak olarak görmektedir ki, bu anlamsız yahut lüks gibi
    kelimelerle ifade edilebilecek bir işle uğraşmak anlamına gelir. Bu
    uğraşı da en azından zaman israfı sayılır.
    Allah İnancının Fıtrî Oluşu: Allah Teâlâ insanı, kendi varlığını
    algılayıp kavrayabilecek bir fıtrat üzere yaratmıştır. Zira “fıtrat”,
    “insanın Allah Teâlâ’nın varlığını idrâk edebilecek yetilerle donatılmış
    olarak yaratılması veya Tevhid dinini kabul etmeye müsâit
    yaratılış” olarak tarif edilmiştir. Kur’an, selîm bir fıtratla yaratılan
    insanın normal olarak kendi güç ve kuvvetinin üstünde, kudret
    TEVHİD
    - 45 -
    sahibi yüce bir yaratıcıyı kabul edeceğini belirtir: “Sen yüzünü
    ‘hanîf’ olarak dine, yani Allah insanları hangi ‘fıtrat’ üzere yaratmış ise
    o fıtrata çevirir. Allah’ın yaratışında değişme yoktur. İşte dosdoğru din
    budur; fakat insanların çoğu bilmezler.”137 Yine, Allah Teâlâ, elest bezminde
    Âdemoğullarının zürriyetini, Allah’ın kendilerinin Rabbi ve
    mâliki olduğuna, O’ndan başka hiçbir ilâh bulunmadığına şâhit
    olarak sülâlelerinden kendilerini çıkardığını haber veriyor.138 Nitekim
    Allah Teâlâ onları bu fıtrat üzere yaratmıştır.
    Evet, fıtratın bizzat kendisi Allah’ın varlığını bilir ve şânı
    yüce Allah, elest bezmi veya kaalû belâ denilen A’râf sûresi 172.
    âyetinde belirtildiği gibi Âdemoğullarından söz aldığı andan itibaren
    fıtrat, ibâdetle Allah’a yönelir. Bu konuyu Allah Rasûlü şu
    şekilde belirtir: “Her doğan, fıtrat üzere doğar. -Başka bir rivâyette ise
    ‘bu din üzere doğar’- (Fakat sonradan) ana-babası onu yahûdileştirir, hıristiyanlaştırır
    veya mecûsileştirir...”139 Bu hadis-i şeriften anlaşılacağı
    üzere Allah’ın varlığına inanmak, insanda doğal bir duygu ve şuurdur.
    Bu duygu ve şuur; gaflet, inat, kibir gibi bazı ârızî hallerle
    körelebilir. Fakat hiçbir zaman yok olmaz. Doğuştan Allah’ın varlığı
    fikrine ve itikadına sahip olan insan, bu fikir ve inancı, çalışarak
    kazanmış ve öğrenmiş değildir. Aksine, bu düşünce Allah
    tarafından yaratılmıştır. Yani Allah insanı, Kendisine inanma ve
    Kendisini bilme özelliğiyle yaratmıştır. Merhamet, şefkat hisleri,
    düşünme ve idrâk kabiliyetleri nasıl insanın mâhiyetini teşkil eden
    vasıflarsa, bu özelliklere sahip olmayan insan nasıl düşünülemezse,
    Allah’ı bilme ve O’na inanma vasfı da öyledir. İnsanın özelliğini
    teşkil eden vasıflardan biri de inançtır. Her insan, bu inancı kendi
    rûhunda, vicdânında duyar. Bu sebeple en medenî toplumlardan
    en ilkel kavimlere kadar herkeste bu itikada rastlanır. Bütün insanlar,
    hak veya bâtıl mutlaka ilâhî bir kudretin varlığına fıtraten
    inanagelmişlerdir.
    Allah’ın varlığını her insan içinde hisseder. İlhad ve inkârın
    en aşırı noktasına varmış bulunan bir kimsenin bile, büyük bir
    felâketle karşılaştığı zaman taşa, toprağa veya ağaca sığındığı
    görülmemiştir. Her insan, böyle bir durumda, fıtratının sevki ile
    hemen Allah’a sığınır, bildiği isim ve sıfatlarla O’na yalvarır. Bu
    her çeşit gözlemle sâbittir. Nasıl ki büyük bir tehlike ile karşılaşan
    bir insan, kaçacak ve kurtulacak bir yer arar ve nasıl ki küçük
    çocuk, annesinin memesine zarûretten ve yaratılıştan koşarsa,
    137] 30/Rûm, 30
    138] 7/A’râf, 172
    139] Buhârî, Cenâiz 33, 79; Müslim, Kader 23-25, İman 264; Ahmed bin Hanbel,
    II/315, 233, III/435, IV/9
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 46 -
    aynen öylece önemli anlarında insan da yaratanını arar, O’na
    sığınır. Kur’an, bolluk ve refah zamanlarında içlerinde fıtrî olarak
    mevcut olan Allah duygusunu gizleyen ve fakat başlarına bir
    felâket gelince Allah’a yönelen insanlardan şöyle söz eder: “O
    kâfirleri kara bulutlar gibi dalga sardığı zaman, dini Allah’a has kılarak
    O’na yalvarır, duâ ederler. Allah onları karaya çıkarıp kurtardığında içlerinden
    bir kısmı doğru yolda kalır (diğerleri ise eski küfürlerine devam
    ederler).”140; “(Mûcizelerin Allah tarafından olduğunu) Kalpleriyle yakînen
    bildikleri halde nefislerine zulmederek ve kibirlenerek bütün mûcizeleri
    (açıktan) inkâr ettiler.”141 Bu âyet-i kerimelerde açıkça ifade edildiği
    gibi, felâketlerle yüz yüze gelindiği ve sıkıntılarla karşılaşıldığı zamanlarda
    çoğu kez fıtrat nefse ve akla galebe çalar, üstün gelir ve
    insan kibri, gururu ve inadı bırakıp Allah’a yönelir, O’ndan istimdad
    ederek yardım ister. 142
    Tevhidin Göstergesi; Kapsadığı
    Mânâ ve Sonuçları
    1- Tevhid Bir Hayat Nizamıdır
    a- Allah’tan başka ilâh olmadığını kabul etmek Tevhidin ilk
    şartıdır. Burada kulluğun sadece Allah’a yapılacağı belirtilmektedir.
    Kelime-i Tevhidin (tevhid cümlesinin) ikinci bölümü ise, kulluğun
    nasıl yapılacağını, nasıl pratize edilip hayata yansıtılacağını
    açıklar.
    b- Bu hayat nizamını kabul eden muvahhid mü’min, her iki
    bölümü de samimi olarak yaşayış ve tüm davranışlarıyla isbat eder.
    c- Tevhid kelimesi, müslümanların hayatının bütün ayrıntılarıyla
    birlikte üzerine oturtulduğu temel prensip ve nizamı oluşturur.
    İslâm toplumunun bunun dışında oluşması ve yaşaması mümkün
    değildir.
    d- Tevhid nizamının ve tevhidî hayat görüşünün dışında başka
    prensipler üzerine oturtulan hayata İslâmî hayat denemez.
    e- Tevhidî nizamın, başka herhangi bir dünya görüşü ve ideolojik
    düzenle sentezi, karıştırılması halinde bunun Tevhid dini
    İslâm’la alâkası kalmaz.
    f- Tevhidin ikinci bölümüyle bey’at edilip bağlılık sözü verilen
    Rasûlullah’ın sünnetinde (uygulama ve tebliğinde) İslâm
    140] 31/Lokman, 31
    141] 27/Neml, 14
    142] Mehmet Kubat, Kur’an’da Tevhid, s. 23-27
    TEVHİD
    - 47 -
    toplumunun karakteri, yapısı, İslâm cemaat ve devletinin şekillenişi
    ve bu aşamalara geçişin metodu belirlenmektedir.
    g- Lâ ilâhe illâllah’ın gereklerine ters hareket edenler, (sadece)
    Allah’a kulluk etmiş olamazlar.
    h- Hukukî prensiplerini Allah’tan başkasından alan ve
    Rasûlullah’ın bize tebliğ ettiği yolun dışında bir hükmü kabul
    eden kimse sadece Allah’ı ilâh kabul ediyor sayılamaz.
    ı- Tevhidî inanış ve yaşayış, namaz ve oruç gibi ibâdetlerin (ve
    her çeşit davranışın ibâdet bilinciyle ) sadece Allah’a yapılmasını
    gerektirdiği gibi, sosyal düzen, hareket, ahlâk ve hukukun da
    Allah’ın hükmüne uygun olmasını gerektirir. 143
    2- Tevhid, Bir İnkılâp Projesidir
    Tevhidi kabul eden insanın beyninde, kalbinde ve kalıbında,
    bedeninde ve rûhunda bir inkılâp gerçekleşir. Bu devrim sonucunda
    müslümanda duygu, düşünce ve eylemler kesin ve köklü bir
    imanla kendisini gösterir. Her anlamda ve her alanda köklü değişim
    ve dönüşüm geçiren muvahhid şunları kabul etmiş ve Allah’a
    şunlar için söz vermiş olur:
    a- Allah’ım, beni yarattın ve yaşatıyorsun. Ben ancak Senin
    hükümlerine/emirlerine uyarım; Sana güvenir, dayanır, Sana bel
    bağlarım.
    b- Gerçek anlamda cezalandıracak ve mükâfatlandıracak ancak
    Sensin. Senin dışında mutlak olarak korkulacak ve mutlak sevilecek,
    her konuda yardım edebilecek kimse yoktur.
    c- Emirlerini ve yasaklarını bildiren, insanlığa yasa, ahlâk nizamı,
    insanlar arası ilişkiler, inanç ve ibâdet usûllerini öğreten Kitabına
    inanıyor ve onu yaşamaya söz veriyorum. En güzel emri, Senin
    emrin; en mükemmel hüküm Senin nizamların ve kanunlarındır.
    d- Beni Sen rızıklandırıyor, bana nimetleri Sen bahşediyorsun.
    Senin rızan için yaşayacağım, Senin emrine uymayan hiçbir fikri,
    düşünce ve hükmü benimsemeyeceğim. Tüm tâğutları ve tâğûtî
    düzenleri reddediyorum.
    e- Sana yönelmeyenlere, Seni tanımayanlara, Senin emirlerinin
    tümünü veya bazısını reddedenlere, Senin dinini tahrif etmek
    isteyenlere, Senin emirlerini ucuz dünya çıkarı karşısında satanlara,
    hakka bâtılı karıştıranlara, Sana isyan eden, Senin dinini
    143] Bk. 6/En’âm, 162; 33/Ahzâb, 36; 59/Haşr, 7; 4/Nisâ, 59, 65; 5/Mâide, 44, 45,
    47
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 48 -
    yalanlayan veya alaya alanlara, tuğyan edip hakkı aşanlara gücümün
    yettiğince karşı koyacağım.
    f- Hiçbir zararın veya yararın Senin takdirin olmadan gelmeyeceğine,
    bütün dünya birleşse Sen istemeyince en küçük bir fayda
    veya zarar veremeyeceklerine inanıyorum ve bu inancıma uygun
    davranacağıma söz veriyorum.
    g- Bütün rûhum, varlığım ve tüm gücümle sadece Sana kul
    olacak ve kulluk yapacağım. Hayatımın her ânını bu inanç ve bilinçle
    yaşayacağım.
    h- Hz. Muhammed’in (s.a.s.) Senin rasûlün/elçin olduğuna,
    dünya ve âhiret saâdetinin ancak onun örnekliğinde gerçekleşeceğine,
    tek önderin Peygamber olduğuna inanıyorum.
    ı- Benim efendim, imamım, örneğim ancak Rasûlullah’tır.
    Onun izinden gideceğim. Onun sünnetini/yolunu tâkip edeceğim,
    ona ters düşenleri sevmeyeceğim, ondan başkasına kesin bir şekilde
    bağlanmayacağım, ondan ilham almayanları tanımayacağım,
    onun düşmanlarıyla mücâdele edeceğim.
    3- Tevhid, Kâinat Nizamıdır
    Tevhid kelimesi, buna inanan insanla, Allah’a teslimiyetten hiç
    ayrılmayan, Allah’ı her an tesbih eden kâinat ve işleyişleri arasında
    bir uyum, bir kardeşlik ilişkisi şeklinde bir düzen kurar:
    a- Lâ ilâhe illâllah, sadece insan varlığıyla ilgili değil; tüm varlıklarla
    ilgili, tüm varlıklar için bir hayat düzeni belirlemekte ve bu
    düzeni hatırlatmaktadır.
    b- Kâinattaki bütün varlıkların kanununu Allah belirlemiştir.
    Dolayısıyla onlar üzerinde Allah’tan başka hâkim ve tasarruf sahibi
    yoktur. Tabiat kanunları denilen şey, Allah’ın tabiattaki yasaları,
    sünnetidir (sünnetullah).
    c- Yeryüzünde Allah’ın hükmünü/nizamını hâkim kılmak veya
    bunun için gayret sarfetmek (cihad), sadece âhiret ödülü için değildir.
    Âhiret, dünya hayatının devamı ve tamamlayıcısıdır. Tevhid,
    insanı dünyada huzura eriştirdiği gibi, âhirette de mutluluğu
    kemâle ve sonsuzluğa eriştirir.
    d- Allah yerde de gökte de (tek) ilâhtır. Her şeyin düzeni ve
    irâdesi O’nun elindedir.
    4- Tevhid, Özel Bir Medeniyet ve Kültür Oluşturur
    a- Medeniyet, gerçek anlamıyla, İslâm’dan, Tevhidin
    TEVHİD
    - 49 -
    oluşturduğu hayat ve toplumsal ilişkiden farklı bir şey değildir.
    İslâm’ın kendisi, mükemmel bir medeniyettir.
    b- Mükemmel bir medeniyetin insanî ve toplumsal özellikleri,
    insanların kula kulluktan kurtulup sadece Allah’ın hükümlerine
    rızâ göstermeleri ve O’nun kanunlarını uygulamaları sonucunda
    gerçekleşir.
    c- Kelime-i Tevhid, Kur’an ve sünnetle hudutları çizilen bir kültür
    ve medeniyet ön görmektedir. Tevhidî inanış; hikmetin (faydalı
    ilim ve uygulamanın) müslümanların yitik malı olduğunu, onu
    nerede bulurlarsa almaları gerektiğini öğretmektedir.
    d- Doğruluğu kanıtlanmış ve insanlığın faydasına kullanılan
    müsbet bilimle İslâm’ın çatışması söz konusu değildir. Aslında
    müsbet bilim, Allah’ın insanda ve evrende yarattığı kanunların
    (sünnetullahın) tanınması ve disiplininden başka bir şey değildir.
    e- Tevhidî anlayış, insanın sınır tanımadan gelişen bilim ve teknolojinin
    kölesi durumuna getirilmesine karşı çıkıp; teknolojinin
    ve ilmin insanın hayrına/faydasına hizmet ederek insanın emrine/
    istifadesine verilmesini öngörmektedir.
    f- Tevhidî zihniyet, insanlara “uygarlık” diye “modernizm”i,
    teknolojik köleliği ve tüketim toplumu olup eşyanın ve sömürücülerin
    emrine ve hizmetine girmeyi kesin bir şekilde reddedip
    insanların âdil bir şekilde gerçek medeniyetten nasiplenmelerini
    sağlar. Yeryüzünde ancak tevhid inanç ve düzeninin hâkim olmasıyla
    bu adâlet gerçekleşir; insan ancak tevhidî medeniyet anlayışı
    sâyesinde tüm köleliklerden kurtularak yeryüzünün efendisi/halifesi
    olma onuruna kavuşabilir.
    g- Tevhidî inanış; Allah’ın emir ve yasaklarının Rasûlullah’ın
    örnekliğiyle uygulandığı bir toplumu İslâm toplumu kabul eder.
    Toplumdaki bireyler, birtakım dinî anlayış ve davranış içinde olsalar
    da, eğer o toplumda bireyse, sosyal ve siyasal düzenlemeler
    Allah’ın hükümlerine dayanmıyorsa, o topluma câhiliyye toplumu
    denilir.
    5- Tevhide İnanmak, Gerçek üstünlüğü Doğurur
    “Üzülmeyin, gevşemeyin; eğen gerçekten iman ediyorsanız üstün
    olan sizlersiniz.”144 Bu üstünlük, insanların (sadece) savaşlarda üstün
    gelmelerini değil; esas olarak bir mü’minin düşüncesini ve eşyaları
    değerlendirmesini, izzet ve onurunu kapsar:
    144] 3/Âl-i İmrân, 139
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 50 -
    a- Tevhidî inanışla, mü’min her şeye ve her duruma, her değere
    ve her şahsa karşı takınacağı mü’min muvahhide has onur ve
    şerefi temsil eder; bu üstünlüğün bilinci içinde gurura kapılmadan
    Allah’a karşı kulluk, yeryüzündeki varlıklara karşı hilâfet görevini
    yerine getirir. İnsanlara karşı tevhidî iman ve değer ölçüleriyle,
    böyle bir imana dayanmayan diğer tüm insan ve değer ölçülerinden
    üstün olduğunun şuur ve sorumluluğuna ulaşır.
    b- Tevhid düşüncesinden sapmış beşerî tüm kuvvet ve korkuların
    üstüne çıkar. İnanan insan, Allah’ın hükümlerine ters düşen
    tüm değer, gelenek, âdet ve düzenlerin üstündedir. Aşağılık duygusu
    nedir, bilmeyen öz güven sahibi kişilikli bir karakter sahibidir.
    Şeref, fazilet ve yücelik sahibi olmanın yolunu ve tarzını bilir, bu
    yoldan ayrılmaz ve bunun şükrünü edâ eder.
    c- Tevhid eri, Allah’ın askeri olduğunun bilinci içinde, yeryüzündeki
    zâlim ve tâğûtî kuvvetlerin karşısında yer alır. Haksızlık
    karşısında susanın dilsiz şeytan olduğuna inanır. İyiliği emretme
    ve kötülüğe dur deme görevini en güzel şekilde icrâ ederek egemen
    zâlimlere karşı çıkmanın sonucundaki her çeşit zorluklara
    katlanmanın “sabır” demek olduğunu ve cennetin bedelinin bu
    cihad olduğunu unutmaz.
    d- Muvahhid insan; bâtıl örf, âdet ve geleneklerin yanlış uygulamaları
    altında ezilmediği gibi; bazı insanlarca yüceltilse veya
    korkulsa bile, tevhid inancına dayanmayan her çeşit dünyevî güçlerin
    Allah’ın gücü ile karşılaştırıldığında “yok” hükmünde olduğunu
    ve basit birer aldatmaca veya yanılsama olduğunu fark ederek
    tevhide bağlanmanın en üstün ve tek gerçek güce dayanmak
    demek olduğunu bilerek bu güçle irtibatı oranında güçlü olduğunu
    bilir.
    e- Bu izzetin şuuruna ermiş bir muvahhid, her çeşit zâlimlere,
    yaygın bâtıl değerlere, egemen beşerî ideolojilere, tüm bâtıl dinlere,
    düzenlere, dayatma ve âdetlere karşı tevhidin ve tevhid erlerinin
    üstün olduğunu anlar, Allah’ın “hayvandan da aşağı” dediği
    “pislikler” olan müşriklere ve onların özelliklerine tenezzül edip
    özenmez.
    f- Muvahhid mü’minin, tarihi tevhid tarihidir. Örnekleri de
    peygamberler ve onların yetiştirdikleridir. İlk müslümanlar, tevhide
    ters düşen tüm düşünce ve eylemler karşısında hiç tâviz vermeden
    dimdik durmuşlar, her yönüyle gerçekten üstün olduklarını
    kanıtlamışlardır. Bu muvahhidler, hiçbir kınayıcının kınamasından
    etkilenip korkuya kapılmamış, tevhid şuurunun verdiği üstünlüğü
    bireysel ve toplumsal hayatlarında sergilemişlerdir.
    TEVHİD
    - 51 -
    g- Mü’minin üstün olması, başkalarına tepeden bakması, gururlanması
    anlamına gelmez. Onun izzeti/şerefi/halîfeliği/efendiliği,
    başkalarının da hidâyete ermesini isteyerek, onları örnek
    almadan, tam tersine onlara örnek olması, onlara acıyarak gerektiğinde
    malını ve canını Allah için başkalarının hidâyeti ve tevhidin
    hâkimiyeti uğrunda harcaması demektir. 145
    6- Tevhid, Bir Kurtuluş Reçetesidir
    Tevhid reçetesini tam anlamıyla, yerli yerinde kullanan kişi,
    dünyada olduğu gibi, âhirette de kurtuluşa erecektir. İman ve
    amel bütünlüğünü içeren bu kelime, insanın neleri reddedip kabul
    edeceğini, nelerden sakınıp neleri yapması gerektiğini, yani
    tam bir gönül huzuru ve teslimiyetle (sadece) Allah’a kulluk yapacağını
    tavsiye eden bir reçetedir.
    Âyet ve hadislerde açıkça belirtildiği gibi, tevhid itikadı, sahibini
    eninde sonunda mutlaka kurtuluşa erdirecektir. Lâ ilâhe
    illâllah’ın mânâsını bilerek, bunu kalbiyle tasdik edip diliyle ikrar
    ederek hayatını her yönüyle bu inancın gerektirdiği şekilde düzenleyen
    bir kimse, beşer olarak bazı günahlar işlese bile mutlaka
    cennete girecektir. Bu anlayış ve yaşayış, zâten dünyanın da cennete
    dönüşmesini sağlayacaktır.
    Kelime-i Tevhid
    Peygamberimiz (s.a.s.) İslâm’ın beş esas temel üzerine binâ
    edildiğini, bunun birincisinin ‘şehâdet’ getirmek, yani kelime-i
    tevhid olduğunu söylemiştir.146 Aynı ifâde ‘Cibrîl hadisi’ olarak bilinen
    meşhur hadiste de geçmektedir. 147
    Şehâdet kelimesi veya tevhid kelimesi, İslâm’ın temelidir. Bir
    anlamda da İslâm dairesinin kapısıdır. Onlar gönülden söylenmeden
    İslâm’ı kabul etmek mümkün değildir. Şehâdet veya tevhid
    kelimesi aynı şeyi ifâde ederler. Şehâdet Kelimesinde ‘eşhedü’ ve
    ‘abduhû’ ilâvesi vardır. Fakat özleri aynıdır, ifâde ettikleri gerçek
    farklı değildir. İkisi de birbirlerinin yerine kullanılır.
    Kelime-i Tevhid, Allah’ı birleme, O’nun bir ve tek olduğunu
    söyleme anlamına gelir. İslâm ‘Tevhid’ dinidir. Tek Allah inancına
    dayanır. Evreni ve içindekileri O yaratmıştır. İlâhlığında ve
    145] Bk. 3/Âl-i İmrân, 196-198
    146] Müslim, İman 22, hadis no: 16, 1/45; Buhârî, İman 1; Nesâî, İman 13; Tirmizî,
    İman 3, hadis no: 2609
    147] Buhârî, İman 37, hadis no: 37; Müslim, İman 1, hadis no: 8; Tirmizî, İman 4,
    hadis no: 2610; Ebû Dâvud, Sünne 16, hadis no: 4695; İbn Mâce, Mukaddime
    9, hadis no: 63, 64; Nesâî, İman 6
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 52 -
    Rabliğinde ortağı yoktur. Sonsuz güç ve kudret sahibidir. Dünyanın
    ve içindeki her şeyin idare edicisi de O’dur. Hüküm ve mülk
    (her şey) O’nundur.
    Tevhid kelimesiyle Allah hakkında bu gibi özellikleri kabul etmiş
    oluruz. Kelime-i tevhid, Allah inancının kısa bir ifâdesidir. “Lâ
    ilâhe illâllah Muhammedü’r Rasûlüllah (Allah’tan başka ilâh/tanrı
    yoktur, Hz. Muhammed O’nun elçisidir).” Bu cümle, tıpkı şehâdet
    kelimesi gibi, imanla küfür arasında kesin bir çizgidir. İnsan hayatının
    en önemli tercihidir. En önemli bir seçimdir. Allah’la ve
    mü’minlerle bir antlaşma, kâfirlere karşı bir ültimatomdur. Bütün
    insanlara karşı İslâm’ı din olarak seçmenin ilânıdır, haber vermedir.
    Diğer insanlar arasında kimliğini, adresini, mensup olduğu inancını
    ortaya koymaktır.
    Bu cümleyi diliyle tekrar edip, kalbiyle bunun doğruluğunu
    tasdik eden, dünyadaki konumunu ortaya koymakta, hangi dinin
    ilkelerine uyacağını, hangi ahlâk üzerine, hangi anlayış doğrultusunda
    yaşayacağını belli etmektedir. Tevhid kelimesini kabul
    etmek, kesin bir çizgidir. İnsanlar istedikleri dine inanabilirler. İsteyen
    babalarının bâtıl dinine, isteyen kendi kafasından uydurduğu
    inançlara, isteyen zâlim liderleri tanrılaştırarak onların yoluna
    inanabilir. Fakat bir kimse tevhid kelimesini söylerse, hem onlardan
    tamamen ayrıldığını, onları ve inançlarını reddettiğini, hem
    de İslâmî hayat tarzını seçtiğini ortaya koymuş olur.
    İşte bu ortaya koyuş ve tercih ediş, çok önemli bir olaydır. İnsanlığın
    çoğunluğunun gittiği yolları reddetmek, onların alıştığı
    bütün ahlâk(sızlık)ları bırakmak, onların arasında çok farklı bir
    yaşayış şeklini seçmek; gerçekten önemlidir.
    Peygamberimiz zamanında Mekke’de müslüman olan bir avuç
    insanın halini hatırlarsak bu cümleyi söylemenin önemini daha iyi
    anlarız. O çevrede herkes, babalarının izi üzerinden gidiyordu.
    Babalarının dinlerine ve geleneklerine sımsıkı bağlıydılar. Âdetleri
    konusunda son derece fanatiktiler. Üstelik kendilerinden ayrı dinlere
    inananlara da hoş gözle bakmıyorlardı. Müslüman olanları
    duydukları zaman da ‘bizi ilgilendirmez’ demiyorlar, onları bu
    dinden döndürmek için baskının ve işkencenin her çeşidini uygulamaktan
    geri kalmıyorlardı. Öyle bir ortamda ‘Lâ ilâhe illâllah’
    demek, ateşi avuçlamaktan daha zordu. O ortamda müslüman
    olmak, her türlü tehlikeyi, işkenceyi, yokluğu, yoksulluğu, alay
    edilmeyi, hatta ölmeyi bile göze almaktı.
    Bu sözü söylemede hangi tehlikeler vardı? İlk dönemde müslümanlar
    güçlü ya da zengin değillerdi. Sayıları yeterli değildi,
    TEVHİD
    - 53 -
    kılıçları yoktu, savaşmayı düşünemiyorlardı. Hatta İslâm’ın birçok
    emri henüz gelmemişti. Yani yaşantıları Mekkelilerden pek çok
    yönden farklı değildi. O halde Mekkeli müşrikleri rahatsız eden
    ne idi? Niçin bu kelimeyi söyleyenlere amansız düşman oluyorlardı?
    Niçin bunu söyleyenleri susturmak için zulme başvuruyorlardı?
    Tevhid kelimesini söyleyenler, bütün ilâhları, o tanrılara bağlı
    inançları, o ilâhlar adına kurulmuş düzenleri (sistemleri), o tanrılar
    adına uydurulmuş bütün kanunları ve âdetleri reddediyorlardı.
    İşin en can alıcı noktası burasıydı. Bir cümle söyleniyor, ama
    Mekkelilerin saltanatları sarsılıyordu. Bir cümle onları son derece
    rahatsız ediyordu. Bu cümleyi söyleyen herkesi düşman biliyorlar,
    o sözü unutmasını sağlamak için her çareye başvuruyorlardı.
    Bu cümleyi söyleyenler ne dediklerinin, neyi tercih ettiklerinin
    farkında idiler. Bu sözle neleri reddettiklerini gâyet iyi biliyorlardı.
    Bu sözün neleri kapsadığını, neleri dışarıda bıraktığını anlıyorlardı.
    Yani onlar tercihlerinin bilincinde idiler. Yalnızca onlar mı? Hayır,
    müşrikler de kendi düzenleri açısından bunun kötü bir gelişme
    olduğunun farkında idiler. Çünkü bu cümleyi bilinçli bir şekilde
    söyleyen herkes, onların etki sahasından ayrılıyordu. Onların otoritesine
    karşı çıkıyor, uydurdukları ilâhların hâkimiyetinden kurtuluyordu.
    Hâlbuki ileri gelenler, uydurdukları bu sahte ilâh inancı
    ile, insanlara hükmediyor, onları yönetiyor ve onlara yön veriyorlardı.
    Bu ilâhlar adına oluşturdukları düzen sâyesinde işleri tıkırında
    idi. Çıkarlarını bu bâtıl inanç sâyesinde koruyabiliyorlardı.
    İlâhlarına ve bu ilâhlara âit inançlara çok bağlı idiler. Çünkü
    bu ilâhlar onların işine çok yarıyordu. Zavallı halk, câhil ve çaresiz
    yığınlar da efendilerinin, başkanlarının ve atalarının izinden gidiyorlardı.
    Sömürü düzeninin farkında değillerdi. İlâhlarının (putlarının)
    kendilerine yardım ettiğini sanıyorlar, ibâdet etme ihtiyacını
    ilâhlara tapınmakla karşılıyorlardı. Onların çoğu uydurulan
    düzenin farkında değillerdi. Onlar, yarım akılla doğru sandıkları
    bir dine inanıyor, önlerinde duran ve kendi elleriyle şekil verdikleri
    maddî tanrılara tapıyorlardı.
    Hz. Muhammed (s.a.s.) peygamber olarak görevlendirildi ve
    insanları bu kelimeye ve bunun kapsadığı mânâya dâvet etti. Çoklarına
    ve özellikle ileri gelenlere, yani yönetici ve zengin takımına
    bu dâvet çok ağır geldi. Hemen karşı çıktılar. Bu cümleyi söyleyip
    müslüman olanları düşman bildiler. İnsanların müslüman olmasını
    önlemek için çeşitli çarelere başvurdular.
    Çünkü Kelime-i tevhid, ilâhlık sistemini yerle bir ediyordu.
    Çünkü o, atalar dininin yanlış olduğunu söylüyordu. Çünkü
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 54 -
    o, putlar adına uydurulan sistemin sahte olduğunu belirtiyordu.
    Çünkü o, insanın insanı sömürmesine, insanın insanı ilâh edinmesine,
    her türlü zulme hayır diyordu. İbâdet edilmeye lâyık yalnızca
    âlemlerin Rabbi Allah’tır diye haykırıyordu.
    Bu çağrı elbette, insanlar üzerinde hâkimiyet kuran, insanlar
    üzerinde âdeta rablık taslayan şımarık güç sahiplerini rahatsız
    edecekti. Onlar güçlü olduklarını, hükmün/egemenliğin kendilerinde
    olduğunu sanıyorlardı. Bu güçlerini de halk üzerinde gösteriyorlardı.
    Onlar kendi kafalarından bir şirk dini uydurmuşlardı ve
    bu uydurma din sayesinde işlerini yürütüyorlardı.
    Ama Hz. Muhammed (s.a.s.) çıktı ve insanları bu yanlış yoldan
    dönmeye çağırdı. Bir söz söylüyordu ki, bütün ilâhlar sistemini karşısına
    alıyordu. Bütün putları inkâr ediyordu. İnsanları bir Allah’a
    ibâdet etmeye ve yalnızca O’nun karşısında boyun eğmeye dâvet
    ediyordu. Bu ise onlar için hiç de hoş bir şey değildi.
    Tevhid kelimesi, iki kısımdan meydana gelir. Tevhid kelimesinin
    birinci kısmı, aslında bütün peygamberlerin ortak dâvetiydi.
    Bütün peygamberler insanları ‘Lâ ilâhe illâllah (Allah’tan başka
    ilâh/tanrı yoktur)’ inancına dâvet etmişlerdir. Çünkü bu söz ‘tevhid’
    inancının özüdür. Allah’tan gelen, tarih sürecindeki hak dinin
    temel özelliği; Allah’tan başka ilâh tanımamak, yalnızca bir
    Allah’a ibâdet etmek ve hayatı Allah’ın emirleri doğrultusunda
    yaşamak anlayışıdır. Tevhid kelimesi, işte bu İlâhî gerçeği ortaya
    koymaktadır.
    “Senden önce hiç bir elçi göndermedik ki ona; ‘Benden başka ilâh
    yoktur, şu halde Bana kulluk edin’ diye vahyetmiş olmayalım.”148 Kur’ân-ı
    Kerim, sık sık ‘Allah’tan başka ilâh yoktur’ diye vurgulamaktadır.
    Çünkü insanların çoğu, zaman zaman uydurma ilâhlar bulmakta
    veya Allah’a ait özellikleri yaratıklardan bazılarına vermekte ve
    onlara ibâdet etmeye kalkışmaktadırlar. İnsan, öncelikle bu yanlış
    inancı düzeltmesi lâzım ki, İslâm’a âit diğer inanç esaslarını kabul
    edebilsin.
    Peygamberimiz buyuruyor ki: “…Her kim ‘lâ ilâhe illâllah’ der ve
    Allah’tan başka tapınılan şeyleri reddederse, onun malına ve canına haksız
    yere dokunmak haram olur. Hesabı Allah’a kalmıştır.”149; “Ölen bir
    kimse (ölüm ânında) Allah’ın bir ve benim Allah elçisi olduğuma şehâdet
    (tanıklık) eder ve kalbi de bu işi tasdik ederse, Allah onu mutlaka mağfiret
    148] 21/Enbiyâ, 25
    149] Müslim, İman 35, hadis no: 21
    TEVHİD
    - 55 -
    eder.”150; “Allah’tan başka ilâh olmadığına ve Muhammed’in, O’nun elçisi
    olduğuna şehâdet ederek Allah’a kavuşan kimse cennete girecektir.” 151
    Kelime-i tevhid’in ikinci kısmı, Hz. Muhammed’in (s.a.s.)
    Allah’ın rasûlü (elçisi) olduğunu kabul etmektir. Bu kabul ediş ve
    inanma, Allah’tan başka ilâh olmadığını kabul etmenin tamamlayıcısıdır.
    Kendinden başka ilâh olmayan âlemlerin Rabbi Allah
    (c.c.), kendine âit haberleri, varlığının delillerini ve âyetlerini, kendi
    varlığının gerçeklerini bir elçi aracılığıyla insanlara duyurur. O,
    yarattığı bütün insanların kendi Rabliğini bilmelerini ve yalnızca
    kendisine kulluk etmelerini istemektedir. Bunu da insanlar arasından
    seçtiği elçilerle onlara bildirmektedir.
    Allah’ın insanlara peygamber/elçi göndermesi; onlara yol göstermek
    olduğu gibi, aynı zamanda onların başıboş ve rehbersiz
    bırakılmadıklarının da göstergesidir. Bu elçiler bir taraftan doğru
    yolu gösterirlerken, bir taraftan da örnek olurlar ve Rabbimizin
    nasıl bir kulluk görmek istediğini ortaya koyarlar. Gönderilen elçiyi
    kabul etmek; hem onunla gelen ‘vahy’i kabul etmek, hem de
    o elçiyi örnek almak demektir. Elçiler kuru bir dâvetçi veya postacı
    değillerdir. Onlar, Allah’tan gelen vahy’i hem yaşarlar, hem uygularlar,
    hem de insanlara tebliğ ederler. İşte Hz. Muhammed (s.a.s.)
    de bu elçilerden biridir ve sonuncusudur. Rabbimiz insanlara son
    defa bir elçi olarak O’nu göndermiş, ona vahyettiği Kur’an’la
    insanları hidâyet yoluna dâvet etmiştir. İslâm, Hz. Muhammed
    (s.a.s.)’in tebliğ ettiği, yaşayıp uyguladığı dindir.
    Tevhid kelimesini söyleyen bir kimse öncelikli olarak Allah’ın
    varlığını ve birliğini kabul eder, sonra da inandığı Allah’ın, elçi
    olarak seçtiği Hz. Muhammed’i son peygamber olarak tanır. Buna
    bağlı olarak da son elçinin tebliğ ettiği her şeye, İslâm’a âit bütün
    esaslara inanır. Hz. Muhammed’in (s.a.s.) din olarak öğrettiği,
    anlattığı ve yaşadığı her şeyi kabul eder. Bu esaslara itiraz etmez,
    o esaslara uygun olarak yaşamaya, tevhid kelimesiyle söz vermiş
    olduğunun bilincindedir.
    Tevhid kelimesi, Hz. Muhammed’in peygamberliğini ve O’nun
    tebliğ ettiği şeriat esaslarını da kapsar. ‘Ben Hz. Muhammed’i
    Allah’ın son elçisi olarak kabul ediyorum’ demek, ‘O’nunla gelen
    Din’i ve bu Din’e âit bütün ilkeleri ve esasları kabul ediyorum, tüm
    hayatımı bu ilkelere göre düzenleyip bu esasları yaşamaya çalışacağım’
    demektir.
    150] İbn Mâce, Edeb 54, hadis no: 3796
    151] Kenzü’l Ummâl, naklen Şamil İslâm Ansiklopedisi, 3/340
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 56 -
    Kelime-i tevhid, kendisini kabul edeni cennete götürür. Kendisini
    kabul etmeyen ise cehennemi hak eder. Öyleyse bu, son derece
    önemli ve geniş kapsamlı bir cümledir. İnsandaki ruh ne ise,
    İslâm’da Tevhid kelimesi de odur. İnsan bedeninde ruh görünmez,
    ama onu canlı tutar, ayakta olmasını sağlar. Ruh uçup gidince de
    insan ölü haline (ceset şekline) döner. Kelime-i tevhid İslâm bedenini
    ayakta tutan şeydir. O olmayınca beden (din) ölüdür. Bütün
    inanmayan insanlar bu anlamda ruhsuz ceset gibidirler. Ne zaman
    Tevhid kelimesini kabul ederlerse, cesetlerine hayat gelir, onlara
    ruh üflenmiş gibi dirilirler. Hayatın akışı içerisinde yapılan hatalar
    ve unutkanlıklar yüzünden ölü gibi olan beden, tevhid kelimesi
    ile canlanır.
    Tevhid kelimesini söyleyen kimse, İslâm’ın tümüne inanmış
    olur. Kur’an’ın haber verdiği, Peygamberden bize aktarılan sağlam
    bütün haberlere ve hükümlere inanır. Bu konuda tereddüt ve
    şüphesi olmaz. Bir kimsenin, inanç esaslarını tek tek sayarak ‘ben
    şuna da inanıyorum, ben buna da inanıyorum’ demesi uzun bir
    iş olur. Ancak Tevhid kelimesini söyleyen, hepsini ayrı ayrı sayıp
    kabul etmiş sayılır. Zaten bu cümlenin bu şekilde, bir ilke olarak
    benimsenmesinin ana amacı budur. Bu bir çeşit giriş şartıdır. Kim
    bunu kabul ederse, İslâm’a âit bütün şartları da kabul etmiş olur.
    Artık o kimse, imanın diğer şartlarını da aynen benimser. İslâm’ın
    bütün hükümlerini, Allah’ın bütün tekliflerini aynen alır, inanır ve
    uygulamaya çalışır.
    Bu cümleyi (tevhid kelimesini) kabul etmenin bir başka anlamı
    da, şartlarını, ilkelerini ve esaslarını kabul ettiği İslâm’ı uygulamaya
    da şu şekilde söz vermektir: ‘Allah’tan başka ilâh yoktur.
    Allah’ın gönderdiği her şey doğrudur, inanıyorum. O’nun bana
    verdiği emirlerini ve yasaklarını da kabul ediyorum. Doğru olarak
    kabul ettiğim bu hükümlere uyacağıma söz veriyorum. Onları
    hayatıma uygulayacağım, doğru olduğuna inandığım bu ilkelere
    göre yaşayacağım.’
    Kişinin mü’min ve ‘muvahhid’ (tevhidi kabul eden) sayılması
    için, hayatın, davranışların, düşüncelerin, fiillerin, tercihlerin bu
    inanca uyması gerekir. Bir kimse tevhid kelimesini söyledikten
    sonra, Allah’tan başka ilâh (tanrı) zannedilen şeyleri kabul edemez.
    Tâğutlara (ilâhlaştırılan, ya da put haline getirilen güçlere)
    kulluk yapamaz. Onların hükümlerini, dinlerini benimseyemez.
    İslâm dışı ideolojilerin, İslâm’ın özüne uymayan fikirlerin peşinden
    gidemez. Allah’ın indirdikleriyle hükmetmeyenlerin hükümlerini
    doğru sayamaz. İslâm’dan olduğu belli olan hiç bir emre veya yasağa,
    İslâmî ölçülere itiraz edemez.
    TEVHİD
    - 57 -
    Çünkü tevhid kelimesi, Allah’a teslimiyetin ve O’nun dinine
    itaat etmenin göstergesidir. Bu açıdan İslâm’ın rükünlerinden
    (şartlarından) birini inkâr eden, İslâm’ın tümünü inkâr etmiş ve
    tevhid kelimesini söylememiş gibidir. Böyle yapan, tevhidi söylerken
    attığı imzaya ters davranmış olur.
    Bugün insanlığın görünen ve görünmeyen bir sürü ilâh (tanrı)
    lara ve tâğutlara taptığı bir dünyada, tevhid kelimesinin anlamını
    yüceltmeye gerçekten ihtiyaç vardır. Ve tevhid kelimesi aynı zamanda
    en büyük zikirdir. 152
    Tevhid Penceresinden Günümüz ve İnsanımız
    Bırakın eğitim kurumlarını, câmilerde bile (istisnâlar dışında)
    tevhidden şirkten pek bahsedildiği olmaz. Olursa bile yasak savma
    bâbından ve fincancı katırları ürkütmemeye özen göstermek
    adına hakla bâtıl karıştırılarak veya hakkı ketmederek... Abdesti
    bozan şeylerin üzerinde durduğu kadar insanlar tevhidi bozan
    konulara önem vermez. Hâlbuki insanların kurtuluşunun yolu,
    Kur’an kavramlarının tashihi, boşaltılan içlerinin yeniden Kur’anî
    değerlendirmelerle doldurulmasıdır. Özellikle de lâ ilâhe illâllah
    kavramının, yani tevhid ve şirk gibi temel kavramların düzeltilmesi
    gerçekleşmeden dünyamızın da âhiretimizin de kurtulması
    mümkün değildir.
    Bütün şikâyet edilen olumsuzluklar, bu kavramların düzeltilmesine
    ve sağlam şekilde yaşanmasına bağlıdır. Filistin topraklarında
    siyonist yahûdiler başta olmak üzere, İslâm topraklarını
    işgal eden zâlim kâfirler silâhtan korkmuyor, zaten müslümanın
    elindeki silâhın pek korkutmaya yetecek önemi de yok. Ama onlar,
    eliyle (veya buna gücü yetmiyorsa) diliyle, kalemiyle kendilerini
    taşlayan mü’minin akîdesinden çekiniyor, korkuyor. Tevhid
    eri Allah’ın askerini, ölümden korkmayan canlı şehidi korkutup
    yıldıracak hiçbir silâhın mevcut olmadığı gibi; tevhid bilincine sahip
    insan da imanı oranında kâfirlerin korkulu rüyası olmaktadır.
    Islah çalışmaları, ülkeyi kalkındırma planları en azından iki
    yüz senedir uygulanan batılı tarzdaki yaklaşımlarla iflas etmiştir.
    Şirk düzeninin ıslah edilmesi mümkün de değildir, doğru da olmaz.
    “Zulmedenler, hangi inkılâpla devrilip döndürüleceklerini yakında
    bileceklerdir.”153 Çözüm, câhiliyye düzenini devirip yerine saâdet
    asrının anlayışını yerleştirmektir. Aynen Peygamber’in yaptığı gibi.
    İnsanları sahih akîdeye, tevhidî bilince, Kur’ânî eğitime, inkılâbî
    152] Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 345-350
    153] 26/Şuarâ, 227
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 58 -
    çizgiye yönlendirmedikçe uğraş ve gayretler, delik kabı suyla doldurmaya
    benzeyecektir. Siz ne kadar (sadece fazilet, ahlâk ve
    benzeri özellikleri teşvik ederek) delik kabı doldurursanız, o, kısa
    zaman içinde boşalacaktır.
    Tevhid, İslâm’ın birinci ve en büyük esasıdır. Kur’an’ın en fazla
    önem verdiği konudur. Mekke’de inen âyetlerin hemen hepsi
    tevhide vurgu yapan âyetlerdir. Medine’de inen âyetler de, çoğunlukla
    tevhide atıfta bulunur, onu kökleştirmeye çalışır. Ahkâm
    âyetlerinin ekserisi “Ey iman edenler...” diye tevhide işaretle, o temeli
    güçlendirmek ve üstüne bina dikmek için alt yapıya dikkat
    çeker. Tevhid, bir zaman konuşulup birazcık üstünde durularak
    başka söze geçilecek bir konu değildir. Hemen her konu buna
    dayanmalı, müslümanın hayatından hiçbir zaman geri planlara
    atılmamalı, bu konu hiç bitmemelidir. “Ey iman edenler, İman edin!
    (imanınıza devam edin, yeniden ve kâmil anlamda iman edin, imanınızı
    yenileyin, güçlendirin, imanda sebat edin).” 154
    “Lâ ilâhe illâllah” hükmü, beşerî hayatta süreklidir. Sadece
    kâfirler inanmak için, müşrikler inançlarını düzeltmek için çağrılmaz
    ona. Mü’minler de ona çağrılır ve onlara sık sık hatırlatılır.
    Kalplerinde canlı ve sâbit kalması, hayatlarında etkili olması, gereklerini
    ihmal etmemeleri için “Ey iman edenler, iman edin!” diye
    uyarılır. Kur’an, insanın hayat programını çizen bir kitap olduğu
    için tevhide karşı bu önemi ve titizliği gösterir. Allah, tek yaratıcı,
    yegâne hâkim ve yönetici, rızık verici... olduğundan yalnız O’na
    ibâdet edilmeli, başkası O’na ortak koşulmamalıdır: Bu, Allah’ın
    kulları üzerindeki en büyük hakkıdır. Allah, kullarının ibâdetine
    muhtaç değildir, ama insan ibâdete/kulluğa muhtaçtır ve her an
    mutlaka ibâdet halindedir; ya Allah’a veya Allah’ın dışındakilere.
    İnsan, imanla küfür arasında, sahte ilâhlarla gerçek İlâh arasında
    bir tercih yapmalıdır. Âdemoğlu, hem Allah’a hem de şeytana
    kul olarak yaşayamaz.155 “Tâğuta kulluk/ibâdet etmekten kaçınan ve
    tam gönülle Allah’a yönelenlere müjdeler! Dinleyip de sözün en güzeline
    tâbi olan kullarımı müjdele!”156 Bunun için insan daima “Lâ ilâhe
    illâllah”a muhtaçtır.
    Bütün peygamberler, kavimlerine bu sözü tebliğ ediyor, “yalnız
    Allah’a kulluk edin, O’ndan başka ilâhınız yoktur” diyerek insanları tevhide
    dâvet ediyorlardı. Peygamberimiz (s.a.s.) de kavmini bu esasa
    çağırıyordu. Amcası Ebû Tâlib’e “Onu söyle, onunla Allah’ın yanında
    154] 4/Nisâ, 136
    155] Bk. 33/Ahzâb, 44
    156] 39/Zümer, 17-18
    TEVHİD
    - 59 -
    sana şefaatçi olmam için bir cümle: Lâ ilâhe illâllah...” diyordu. Câhilî tavır,
    eski peygamberlerin kavimlerinden itibaren bu cümleyi kabullenmiyor,
    bu dâveti reddediyordu. Niçin? Sadece bir cümle için mi,
    yoksa o cümlenin anlam ve gerekleri için mi? Çağrıldıkları hayatla,
    yaşadıkları hayat arasında bir uçurum vardı.
    Dâvete karşı çıkışlarının çeşitli şekilleri ve çeşitli sebepleri
    vardı: Vahy olayını, yeniden dirilmeyi, hesap ve cezayı yalanlıyorlardı.
    İlâhın tek bir ilâh olmasını, babalarının yolundan ayrılmayı,
    Kitab’a uymayı, Allah’ın hudûdunu kabul etmiyorlardı. Bir de
    ahlâkî çıkmazları vardı: İçki, kumar, zina, zulüm... Ama bunların
    temeli itikad ve itaat idi; inanç, düşünce, helâl- haram ve ahlâkı
    içeren kapsamıyla Allah’tan bir din kabulünü benimsemedikleri
    gibi böyle bir dinin bağlayıcılığını da kabul etmiyorlardı.
    Kur’an’ın önemle vurguladığı, bütün sorunları içeren iki baş
    sorun vardı: İbâdetin tek olan Allah’a yapılması ve helâl-haramda
    Allah’ın indirdiğine uyulması. Şirk, inançta Allah’tan başka
    ilâhların varlığına inanma, amelde ve ibâdette Allah’tan başkasına
    yönelme ve Allah’tan başkasının Allah’a rağmen hüküm koyması,
    helâl-haram tâyin etmesidir. İşte bunun için müşrik Araplar,
    kelime-i tevhidi kabul etmediler, onu söylemeye yanaşmadılar.
    Halk yığınları, tutucudur; alıştıkları çok sayıdaki ilâhları, atalarının
    yolunu bırakmayı kolay kabullenmezler. Elleriyle tutabildikleri,
    duyu organlarıyla algıladıkları eşyaya bağlıdırlar. Mele’ (ileri
    gelenler, müstekbirler, tâğutlar) ise, onların ilâhlara bağlılığı gerçekçi
    değil; sahtedir, şeklîdir. Mevcut sahte ilâhları savunmaları,
    onların adıyla halk kitlesini sömürmelerinden kaynaklanır.
    Bu zâlimlere göre, gerçek sorun hâkimiyet sorunudur. Onlar
    mı, yoksa şeriatının uygulanması yoluyla Allah mı? Bütün
    câhiliyyelerdeki müstekbirleri tevhid çağrısıyla savaşa iten gerçek
    sorun budur. Hakları olmayan egemenliğin ve otoritenin ellerinden
    çıkıp sömürünün ortadan kalkması onların işine gelmez. Hâlbuki
    otorite, hüküm; tek yaratıcı, rızık verici... Allah’a aittir. “...Dikkat
    edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur. Âlemlerin
    Rabbi Allah ne yücedir!”157; “...Hüküm sadece Allah’a âittir.”158; “Hiç yaratan,
    yaratmayan gibi midir? Hiç düşünmüyor musunuz?”159; “Allah’tan
    başka size gökten ve yerden rızık verecek bir yaratıcı var mı? O’ndan başka
    ilâh yoktur. O halde, nasıl oluyor da (tevhidden) çevriliyorsunuz (imanı
    157] 7/A’râf, 54
    158] 12/Yûsuf, 40
    159] 16/Nahl, 17
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 60 -
    istemeyip küfre dönüyorsunuz)?” 160
    Buna rağmen, toplumun üst tabakası, açık veya gizli diktatörlükle
    yığınlar üzerindeki otoriteleri neticesinde hevâlarına, süflî
    arzu ve heveslerine hizmeti kaybetmek istemezler. Aslan payının
    ellerinden çıkmasına tepkiyi arkasına gizlendikleri, aslında kendilerinin
    de inanmadığı sahte putların gölgesine sığınarak, güya onlar
    adına çıkarlarını sürdürürler. Yönetimi ve rantı elinde bulunduranlar,
    bundan dolayı, koltuklarına alternatiflerden, makamlarına
    aday olanlardan daha çok, tevhid çağrısından çekinirler. Bütün
    güçlerini tevhidle savaşa hazırlarlar. Yığınları kandırır, korkutur,
    tevhidi savunanları karalar, onlara komplo kurar ve halkı onlara
    karşı kışkırtırlar. “Firavun dedi ki: ‘Bırakın, Mûsâ’yı öldüreyim de, o Rabbine
    duâ etsin, yalvarsın (bakalım O Mûsâ’yı kurtaracak mı?) Çünkü ben,
    onun dininizi değiştireceğinden yahut yeryüzünde bir fesat/bozgunculuk
    çıkaracağından korkuyorum.” 161
    Mekke’deki olay da aynıydı. Mele’, Kureyş’ti orada. Düşmanlık
    ve savaş, onlarla Rasûlullah arasında değil; onlarla dâvet, tevhid
    arasındaydı. Kendilerine karışmayacak “el-emîn” Muhammed’den
    (s.a.s.) şikâyetçi değillerdi. Onun için, dâvetten vazgeçmesi halinde
    mal, mülk, dünya varlığı, hatta yöneticilik teklif ve takdim ediliyordu.
    Dâvetle düşmanlık, ister istemez onlarla dâvetin temsilcisi
    arasında bir savaşa dönüşüyordu. Putlar yalnız değildi rablik anlayışında.
    Şirk de tek çeşit değildi: Kabile, tapınılan bir rabdi, baba
    ve dedelerin örfü, kamuoyu tapınılan bir rabdi. Kureyş ve diğer
    büyük kabileler, Araplara dediğini yaptıran ve dilediğini haram
    yapan rablerdi.
    Ve bazıları iman etti; Örnek nesil, sahâbe denilen altın nesil.
    Lâ ilâhe illâllah nasıl yer ediyordu onların hayatında? Ondan ne
    anlıyorlardı? Sadece kalple tasdikten, dille ikrardan mı ibâretti
    onların hayatında? Mü’minlerin nefisleri (her şeyleri) tevhidle değişip
    şirkin pis renklerinden aklanınca onlarda çok büyük değişme/
    inkılâb oldu. Sanki yeniden doğmuşlardı... İnsanlık açısından,
    bir insanın bir şeye inanması, ardından da bütün tavırlarının inandığının
    tersi veya muhâlifi olması normal midir, mümkün müdür?
    Zehirli bir yılanın öldürücü olduğuna inanan ve ölmek de istemeyen
    bir insanın, elini yılanın ağzına hiç tedbir almadan sokması
    düşünülebilir mi? Ateşin yakıcı olduğuna inanan kimsenin elini ve
    tüm vücudunu ateşe atması?! Peki, gerçekten Allah’a iman eden
    tevhid eri bir mü’minin Allah’a itaat etmemesi, O’nu tek mâbud,
    160] 35/Fâtır, 3
    161] 40/Mü’min, 26. Ve yine bk. 10/Yûnus, 75-78; 43/Zuhruf, 54
    TEVHİD
    - 61 -
    tek rızık verici, tek otorite... kabul ettiğini davranışlarında göstermemesi
    nasıl olur?!
    İman iddiası, itaat ile ispat edilmeden insanı kurtaramaz. Bu
    konuda Kur’an’dan açık hükümleri görelim: Adiy bin Hâtem,
    Rasûlullah’ın yanına girdi. Peygamberimiz şu âyeti okuyordu:
    “Onlar, Allah’ı bırakıp bilginlerini ve râhiplerini rabler (ilâhlar) edindiler ve
    Meryem oğlu Mesih’i de... Oysa onlar, tek olan bir ilâh’a ibâdet etmekten
    başka bir şeyle emrolunmadılar. O’ndan başka ilâh yoktur. O, bunların
    şirk koştukları şeylerden yücedir.”162 Adiy: “Ya Rasûlallah, hıristiyanlar
    din adamlarına ibâdet etmiyorlar, onları rab ve ilâh edinmiyorlar
    ki” dedi. Rasûlullah şöyle buyurdu: “Onlara haramı helâl, helâli da haram
    yaptılar, onlar da uymadılar mı din adamlarına?” Adiy: “Evet” dedi.
    Efendimiz buyurdu ki: “İşte bu, onlara ibâdettir.” 163
    “Rabbinizden size indirilen Kitab’a uyun. O’ndan başka dostlar edinerek
    onlara uymayın.” 164
    “Yoksa, Allah’ın dinde izin vermediği bir şeyi onlara meşrû kılacak
    ortakları mı vardır?” 165
    “Ayrılığa düştüğünüz herhangi bir şeyde hüküm vermek, Allah’a
    aittir.” 166
    “...Doğrusu, şeytanlar, sizinle tartışmaları için dostlarına fısıldarlar.
    Eğer onlara itaat ederseniz, şüphesiz siz müşrik olursunuz.” 167
    “Hayır, Rabbin hakkı için onlar aralarında çıkan çekişmeli işlerde seni
    hakem yapıp, sonra da senin verdiğin hükme karşı içlerinde bir burukluk
    duymadan tam anlamıyla teslim olmadıkça iman etmiş olmazlar.” 168
    “(Münâfıklar,) ‘Allah’a ve Rasûlüne inandık ve itaat ettik’ diyorlar. Sonra
    onlardan bir grup, bunun ardından dönüyor. Bunlar mü’min değillerdir.
    Onlar, aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Rasûlüne çağrıldıkları zaman,
    hemen onlardan bir grup yüz çevirir.” 169
    “Kim Allah’ın indirdiği ile hükmetmezse, işte onlar kâfirlerin ta kendileridir.”
    170
    “Yoksa câhiliyye hükmünü mü istiyorlar? İyice bilen bir toplum için
    162] 9/Tevbe, 31
    163] Tirmizî, Tefsîru’l-Kur’an 10, hadis no: 3292
    164] 7/A’râf, 3
    165] 42/Şûrâ, 21
    166] 42/Şûrâ, 10
    167] 6/En’âm, 121
    168] 4/Nisâ, 65
    169] 24/Nûr, 47-48
    170] 5/Mâide, 44
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 62 -
    Allah’tan daha güzel hüküm veren (hüküm koyan) kim olabilir?” 171
    “Allah, hüküm verenlerin en üstünü değil midir?” 172
    “Ey iman edenler, Allah’a itaat edin, Peygamber’e itaat edin ve sizden
    olan ulu’l-emre. Eğer bir hususta anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a
    ve âhirete gerçekten iman ediyorsanız, onu Allah’a ve Rasûlüne götürün
    (onların tâlimâtına göre halledin); bu hem hayırlı, hem de netice bakımından
    daha güzeldir.” 173
    “Allah ve Rasûlü, bir işte hüküm verdiği zaman, artık iman etmiş bir
    erkek ve kadına, o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur.” 174
    “...Dikkat edin, yaratmak da emretmek/hükmetmek de O’na mahsustur.
    Âlemlerin Rabbi Allah ne yücedir!” 175
    “İman edip de imanlarına herhangi bir zulüm (şirk) bulaştırmayanlar
    var ya, işte güven onlarındır ve onlar doğru yolu bulanlardır.” 176
    “...Hüküm sadece Allah’a aittir. O size kendisinden başkasına ibâdet
    etmemenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur. Fakat insanların çoğu
    bilmezler.” 177
    Allah’a ve Rasûlüne itaat, ebedî cennete götürdüğü gibi,
    Allah’a ve Rasûlüne itaatsizlik/isyan da kişiyi ebedî cehenneme
    ulaştırır: “Bunlar Allah’ın (koyduğu) sınırlardır. Kim Allah’a ve Peygamberine
    itaat ederse Allah onu, zemininden ırmaklar akan cennetlere koyacaktır;
    orada devamlı kalıcıdırlar; işte büyük kurtuluş budur. Kim Allah’a
    ve Peygamberine karşı isyan eder ve O’nun sınırlarını aşarsa Allah onu
    devamlı kalacağı bir ateşe sokar ve onun için alçaltıcı bir azap vardır.” 178
    “Sana ganimetleri soruyorlar. De ki: ‘Ganimetler Allah ve Peygamber’e
    aittir. O halde siz (gerçek) mü’minler iseniz Allah’tan korkun, aranızı düzeltin,
    Allah ve Rasûlüne itaat edin.” 179
    “Tâğuta kulluk etmekten kaçınıp Allah’a yönelenlere müjde vardır. (Ey
    Muhammed!) Dinleyip de sözün en güzeline uyan kullarımı müjdele. İşte
    Allah’ın doğru yola ilettiği kimseler onlardır. Gerçek akıl sahipleri de onlardır.”
    180
    171] 5/Mâide, 50
    172] 95/Tîn, 8
    173] 4/Nisâ, 59
    174] 33/Ahzâb, 36
    175] 7/A’râf, 54
    176] 6/En’âm, 82
    177] 12/Yûsuf, 40
    178] 4/Nisâ, 13-14
    179] 8/Enfâl, 1
    180] 39/Zümer, 17-18
    TEVHİD
    - 63 -
    “(Rasûlüm!) De ki: ‘Eğer Allah’ı seviyorsanız bana uyun ki Allah da sizi
    sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah son derece bağışlayıcı ve merhamet
    edicidir. De ki: ‘Allah’a ve Rasûlüne itaat edin. Eğer yüz çevirirlerse
    bilsinler ki Allah kâfirleri sevmez.” 181
    Ve bir hadis-i şerif: “Ümmetimle ilgili olarak korktuklarımın en korkutucusu
    Allah’a şirk/ortak koşmalarıdır. Dikkat edin; ben size ‘onlar aya,
    güneşe ve puta tapacaklar’ demiyorum. Fakat onlar (hâkimiyet hakkını
    bazı fertlerde, zümrelerde meclis ve toplumlarda görecekler), Allah’tan
    başkasının emirlerine ve arzularına göre iş yapacaklardır.” 182
    Hüküm koyma (teşrî), “Lâ ilâhe illâllah”la direkt ve sağlam bir
    şekilde irtibatlıdır. Bu bağ da, hiçbir durumda kopmaz. “Allah’ın
    indirdiğiyle hükmetmeyenler kâfirdir.”183 âyetinde fukahâ, Allah’ın
    indirdiğiyle hükmetmeyen kimse, bunu helâl saymadıkça tekfir
    edilmez, eğer helâl saymıyorsa, dinden çıkarmayan küfür (küfrün
    gerisinde bir küfür, yani büyük günah) demişlerdir. Taraflardan birinden
    rüşvet aldığından, önündeki meselede Allah’ın indirdiği dışında
    bir şeyle hüküm veren hâkim de bu yaptığıyla tekfir edilmez.
    Allah’ın gazabına uğramış bir günahkârdır. İctihad edip önündeki
    konuda yanılan ve Allah’ın indirdiği dışında bir şeyle hüküm vermiş
    olan biri ise günahkâr da değildir. Bilâkis niyeti ihlâslı oldukça
    ictihadına ecir de vardır. Ve sayılan diğer fıkhî hususlar...
    Evet, lâkin bunların hiçbiri, Allah’ın indirdiği dışında bir şeyi
    teşrî ile ilgili değildir. Önündeki bir konuda, helâl saymamak şartıyla,
    fıkıh kitaplarında belirtilen herhangi bir nedenle Allah’ın indirdiği
    dışında bir şeyle hüküm vermek başka, Allah’tan ayrı olarak
    teşrî/hüküm koyma başka bir şeydir. Birinci durumda Allah’ın
    dinini kaynak olarak kabuldeki itiraf (uygulamadaki farklılığa
    rağmen) bozulmuyor. İkinci durumda, kendi yanından Allah’ın
    dinine muhâlif haramlar, helâller koyuyor. Ardından açıkça veya
    lisan-ı haliyle: “Allah’ın dinini değil; benim hükmümü/kurallarımı
    uygulayın, çünkü bu, ona denktir” veya “bu, Allah’ın kanunundan
    daha üstündür, kıymetlidir” diyor. İslâm tarihinde fıkıh
    âlimleri, bunun dinden çıkaran bir şirk ve küfür olduğunda ihtilâf
    etmemiştir. Yine, fıkıh âlimlerinin tarihten bu yana hiç ihtilâf etmeden
    şirk ve küfür olduğunu kabul ettikleri bir mesele de şudur:
    Bilmesine rağmen ve kendi irâdesiyle Allah’ın dini dışında bir
    181] 3/Al-i İmrân, 31-32. Yine bk. 4/Nisâ, 60, 61, 64; 49/Hucurât, 15; 29/Ankebût,
    2-3; 2/Bakara, 214; 24/Nûr, 50-54; 3/Âl-i İmrân, 142; 9/Tevbe, 16; 23/
    Mü’minûn, 115.
    182] İbn Mâce, hadis no: 4205
    183 5/Mâide, 44
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 64 -
    teşrîe (hüküm koymaya) râzı olmak. İkrâh bunun dışındadır.184;
    çünkü ikrahta rızâ yoktur.
    Şirkin ve zulmün hâkimiyeti ve egemen tâğutî güçlerin de
    etkisiyle insanların İslâm’dan kopukluğu arttı. Artık, kendisinin
    müslüman olduğunu da söyleyen nice insan, açıkça şirk olan
    inançlara sahip olmaya, şirk ideolojilerini kabullenmeye, elfâz-ı
    küfrü dilleriyle ulu orta söylemeye başladı. Allah’ın hükmüne uymak,
    İslâm’a teslim olmak, her konuda helâl ve haramlara dikkat
    etmek, Allah’ın sınırlarına riâyet etmek gibi değerler, müslüman
    olduğunu iddia eden nice insanın gündeminden çıktı. Bütün bunlar
    ve sayılması uzun sürecek şirk unsurlarına rağmen, insanlara,
    “lâ ilâhe illâllah” deyince müslüman olacakları, İslâm’ı yaşamasa
    da insanın küfre düşmeyeceği ısrarla söyleniyordu. Müstekbir
    oburların önüne konulmuş çanaktaki yem gibi oldu bu kelimeyi
    sadece diliyle söyleyenler. 185
    Tarihten bu yana, tevhîdî muhtevânın soyulmasının bazı etkenleri,
    sebepleri vardır. Tekliflerden kaçınma, uyarının (emr-i bi’lma’rûf
    ve nehy-i ani’l-münker) yetersizliği, aşırı bolluk (lüks ve rahata
    meyil, yani dünyevîleşme), siyasî istibdat ve mürcie düşüncesi,
    israfa ve dünyevîliğe pasif tepki şeklinde ortaya çıkan, zulümle
    mücâdele ve toplumsal tavır yerine kabuğuna çekilme anlayışının
    oluşturduğu mistisizm... bu etkenlerin başında gelir.
    Amelde Tevhid
    Amelde tevhid, kulluğa dair eylemlerin sadece Allah’a yöneltilmesi
    ve Onun rızâsı için yapılmasıdır. İnançta tevhidin doğal olarak
    amele yansıyacağını, dolayısıyla bir tek Allah’a iman eden ve
    O’na ait özellikleri başka varlıklara tanımayan insanın kulluğunun
    da tevhid üzere olacağı kaçınılmazdır. Meseleye bu çerçeveden
    baktığımızda, aslında inançta tevhid ile amelde tevhidin birbirini
    takip eden iki ayrı unsur olmayıp, ikisi de aynı anda gerçekleşen
    ve birbirini tamamlayan unsurlar olduğunu görürüz. Şu âyette
    inançta tevhid ile amelde tevhidin birbirinden ayrılmaz unsurlar
    olduğu açık bir şekilde vurgulanmıştır: “De ki: ‘Ben, yalnızca sizin
    gibi bir beşerim. (Şu var ki) bana, ilâhınızın, sadece bir İlâh olduğu vahyolunuyor.
    Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine
    ibâdette hiçbir şeyi şirk/ortak koşmasın.” 186
    Tevhidin inanç ve amel boyutunun ayrılmaz iki unsur oluşu
    184] 16/Nahl, 106
    185] Geniş bilgi için bk. Muhammed Kutub, Tevhid, Risale Y.
    186] 18/Kehf, 110
    TEVHİD
    - 65 -
    nedeniyle, Kur’an’da inanca ve kulluğa yönelik tevhid çağrısının
    daha çok birlikte yapıldığını görürüz:
    “İşte Rabbiniz Allah O’dur. O’ndan başka ilâh/tanrı yoktur. O, her şeyin
    yaratıcısıdır. Öyle ise O’na kulluk edin, O her şeye vekîldir.” 187
    “Allah’a kulluk edin ve O’na hiçbir şeyi şirk/ortak koşmayın...” 188
    “Nûh’u rasûl/elçi olarak kavmine gönderdik. Dedi ki: ‘ O benim Rabbimdir.
    O’ndan başka ilâh yoktur. Sadece O’na tevekkül ettim ve dönüş
    sadece O’nadır.” 189
    “Muhakkak ki Ben, yalnızca Ben Allah’ım. Benden başka ilâh yoktur.
    Bana kulluk et; Beni zikir için namaz kıl.” 190
    Kur’an’ın indiriliş amacı da “sadece Allah’a kulluk”un gerçekleşmesidir:
    “Elif lâm râ. (Bu,) Bir kitaptır ki, hikmet sahibi, her şeyden
    haberi olan (Allah) tarafından âyetleri sağlamlaştırılmış, sonra da güzelce
    açıklanmıştır. Tâ ki, Allah’tan başkasına kulluk etmeyesiniz.”191 Amelde
    tevhid, en vecîz şekliyle Kâfirûn sûresinde özetlenmiş ve bu sûreye
    bu özelliğinden dolayı İhlâs sûsesi (2. İhlâs sûresi) de denilmiştir:
    “De ki: ‘Ey kâfirler! Ben sizin tapmakta olduklarınıza ibâdet etmem. Siz de
    benim ibâdet ettiğime ibâdet etmiyorsunuz. Ben sizin taptıklarınıza asla
    tapacak/ibâdet edecek değilim. Siz de benim ibâdet ettiğime ibâdet edecek
    değilsiniz. Sizin dininiz size, benim dinim de bana!” 192 Yine Fâtiha
    sûresinde de kullukta tevhid en vecîz biçimiyle kulun kendi ağzından
    söylettirilir: “Ancak Sana kulluk ederiz ve yalnız Senden yardım
    isteriz.” 193
    Tevhidi ifade eden ve bu alanda özel bir yeri olan “ihlâs” kavramına
    özellikle değinmek istiyoruz. Bu kavramın, şirkten uzaklaşarak
    ibâdetin sadece Allah’a yapılmasını ifade etmesi, inançta
    tevhidi de içine almakla beraber Kur’an’da yer alış şekliyle daha
    çok kulluğun bir şartı olarak amelde tevhidi anlatması bakımından
    önemli bir yeri vardır: “De ki: ‘Rabbim adâleti emretti. Her secde
    ettiğinizde yüzlerinizi O’na çevirin ve dini yalnız Allah’a hâlis kılarak
    (muhlisîn) O’na yalvarın.” 194
    “Şüphesiz ki Kitab’ı sana hak olarak indirdik. O halde sen de dini
    187] 6/En’âm, 102
    188] 4/Nisâ, 76
    189] 13/Ra’d, 30
    190] 20/Tâhâ, 14
    191] 10/Yûnus, 1-2
    192] 109/Kâfirûn, 1-6
    193] 1/Fâtiha, 5
    194] 7/A’râf, 29
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 66 -
    Allah’a hâlis kılarak (muhlisan) kulluk et. Dikkat et, hâlis din yalnız Allah’ındır.
    O’nu bırakıp kendilerine birtakım dostlar edinenler: ‘Onlara, bizi
    sadece Allah’a yaklaştırsınlar diye kulluk/ibâdet ediyoruz’ derler.” 195
    Kur’an, müşriğin denizde boğulma gibi bir ölüm-kalım durumundaki
    psikolojik halini anlatırken de, onun nazarında bütün
    bâtıl tanrıların yok olup geçici bir tevhide ulaşmasını yine “ihlâs”
    kavramıyla ifade etmektedir: “Sizi karada ve denizde yürüten O’dur.
    Gemide olduğunuz zaman(ı düşünün): Gemiler, içinde bulunanları hoş
    bir rüzgârla alıp götürdüğü ve (onlar) bununla sevindikleri sırada, birden
    gemiye, şiddetli bir kasırga gelip de, her yerden dalgalar onları sardığı ve
    artık kendilerinin tamamen kuşatıldıklarını sandıkları zaman, dini yalnız
    Allah’a hâlis kılarak O’na yalvarmaya başlarlar: ‘Andolsun, eğer bizi bundan
    kurtarırsan, şükredenlerden olacağız’ derler.” 196
    Âyetlerde görüldüğü üzere “dini Allah’a hâlis kılarak O’na
    kulluk etme” ifadesi içerisinde yer alan “ihlâs” kavramı, “saflaştırma,
    arılaştırma” anlamını içermektedir. Kullukta dinin saflaştırılması
    ise, dinin her tür şirk unsurundan temizlenerek kulluk eyleminin
    sadece Allah’a yönelik olarak gerçekleştirilmesi anlamına
    gelmektedir. İhlâs kavramı, geçtiği bütün âyetlerde Allah’a açıkça
    şirk koşmanın zıddı anlamında bir tevhidi anlatmaktadır.
    Taberî ve İbn Kesir, ilgili âyetleri açıklarken “ihlâs“ kavramını,
    Allah’ı tek ilâh olarak tanımak ve ilâhlığı iddia olunan bâtıl tanrıları
    reddederek kulluğu sadece Allah’a yöneltmek olarak izah
    etmektedirler. Diğer birçok müfessir ise bu unsura, riyâ gibi durumları
    da eklemişlerdir. Yani kişi, dinini (ibâdetini ve tâatini) bütün
    bâtıl tanrı düşüncelerinden temizleyecek ve kulluğunu sadece
    Allah’a yöneltecektir. İhlâsın taşıdığı bu anlamın yanında, müfessirlerin
    çoğu bu kavramın kapsamına gizli şirk olarak adlandırılan
    riyâ (görsünler diye yapmak), süm’a (duysunlar diye yapmak) gibi,
    kullukta yalnızca Allah’a yönelmenin sâfiyetini bozan kalbî hastalıkların
    bulunmamasını da eklemişlerdir. Kulluğun en güzel biçimi,
    Allah’a yalnızca Rab olduğu için yönelmektir.
    Bütün bu izahlardan anlaşıldığı üzere amelde tevhid, inançta
    tevhidin doğal bir sonucu olarak kulluğun da sadece Allah’a
    yöneltilmesi anlamını içermektedir. Allah’ın tek gerçek İlâh kabul
    edilmesine rağmen, eğer kullukta başka maksatlar güdülüyorsa,
    bu durumda tevhidin temeli sarsılmış olacaktır. 197
    195] 39/Zümer, 2-3 Ve bu konuyla ilgili diğer âyetler için bk. 39/Zümer, 11, 14-15;
    40/Mü’min, 14; 98/Beyyine, 5.
    196] 10/Yûnus, 22; ayrıca bk. 29/Ankebût, 65; 31/Lokman, 32
    197] Zekeriya Pak, Kur’an’da Kulluk, s. 196-202
    TEVHİD
    - 67 -
    Muvahhid
    ‘Vahdet’ ve ‘tevhid’ kökünden gelen ‘muvahhid’ kelimesi, birleyen,
    tevhid inancını kabul eden, Allah’ı bir olarak kabul eden
    kişi demektir. Kelime, bu şekilde Kur’an’da ve hadislerde geçmez.
    Özellikle Kelâm ilminin (Allah’tan, O’nun sıfatlarından ve kaderden
    bahseden ilim) ortaya çıkmasından sonra yaygınlaşmıştır.
    ‘Allah’ı birleme (vahhadallahu)’ şeklinde kullanılan tâbir, Allah’ı
    bir olarak kabul etmenin ifadesidir. “...Her kim Allah’ı tevhid ederse
    (tevhid kelimesini ve içeriğini kabul eder, muvahhid olursa) malını ve canını
    korumuş olur. Hesabı Allah’a kalmıştır.” 198
    Müslümanların en başta gelen görevi, ‘muvahhid’ olmaktır.
    ‘Muvahhid’ olanlar, Allah’ı bir olarak kabul ederler ve O’na hiç
    bir şeyi ortak koşmazlar. Allah’a, O’na ait sıfatlarla ve Kur’an’da
    geçtiği gibi inanırlar. O’na noksan sıfatları yakıştırmazlar. Yalnızca
    O’na ibâdet ederler. O’na olan ibâdetlerinde bir aracıya ihtiyaç
    duymazlar. Yalnızca O’na duâ ederler, kimsenin yapamayacağı
    yardımları O’ndan beklerler. Bir darlığa düştükleri zaman O’ndan
    yardım isterler. O’nun sevâbını umarlar, O’nun cezasından korkarlar.
    Ölünce de O’na hesap vereceklerine inanırlar. O’ndan gelen
    vahye ve vahyin hükümlerine inanır ve bu İlâhî hükümler doğrultusunda
    yaşamaya çalışırlar.
    Muvahhid, İslâm’a tam anlamıyla inanan ve bu inancını yaşama
    çabasında olan insandır. İslâm’ın diğer adı ‘Tevhid Dini’; müslümanın
    diğer adı ise ‘muvahhid’dir. ‘Şirk’in karşıtı nasıl ‘Tevhid’ ise,
    ‘müşrik’in karşıtı da ‘muvahhid’dir. Kur’an’da muvahhid kelimesinin
    yerine ‘hanîf’ kelimesi geçmektedir. Hanîf kelimesi, anlamı ve
    ifade ettiği şey açısından ‘muvahhid’ kavramına benzemektedir.
    Haniflik aslında, bâtıl ve şer tarafından hak ve hayır tarafına yönelmedir.
    Ki muvahhid, bunu yapan insandır. 199
    Kur’an ve onun tebliğcisi Peygamberimiz (s.a.s.), insanları şirkin
    her türlüsünden sakındırmaktadır. Şirk, bir ve tek olan Allah’a
    ortak aramanın boş çabasıdır. İslâm, kendisinin dışındaki dinlere
    ‘şirk dinleri’ diyor ve insanları bütün âlemlerin Rabbi olan Allah’a
    dâvet edip onların ‘muvahhid’ler olmasını istiyor. Muvahhid’ler,
    yaratılıştaki ve evrendeki tevhidi görüp, ‘Vâhid’ olan Allah’ı tevhid
    ederler. Tevhid Dini olan İslâm’a gönül verirler. Muvahhidler,
    iman, tavır ve hayatlarıyla, ideal ve amaçlarıyla şirk dinlerine
    uyanlardan ayrılırlar.
    198] Müslim, İman 31-38, hadis no: 21
    199] 3/Âl-i İmrân, 67; 30/Rûm, 30
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 68 -
    Muvahhidler, aydınlık bir dünyanın, adâlet üzere yürüyecek
    olan bir sistemin, insana yakışacak bir hayatın özlemcisidirler ve
    bunun için çalışırlar. Onlar her türlü bâtıl ve şer olan şeylerden yüz
    çevirirler. Onlar hak için ve hakka göre yaşarlar. Hayırlı olan şeyleri
    tercih ederler. Yaratılışlarındaki temizliği korurlar. Kelime-i tevhidi
    söyleyerek fıtrata yerleştirilmiş olan Allah’ı bilme, anlama ve
    O’na kulluk etme gerçeği ile buluşurlar. Onlar evrenin, ister istemez
    teslim olduğu İslâm dâvetini; hayatlarını anlamlı, huzurlu ve
    bereketli kılmak için kabul etmişlerdir. Onların gönüllerine tevhid
    hayat verir, hayatların tevhid şekillendirir. Onlar bütün ölçülerini
    tevhid inancından alırlar.
    Yaşantısını tevhid üzere geçiren ‘muvahhidler’e müjdeler olsun.
    200
    200] Hüseyin K. Ece, A.g.e. s. 427-428
    TEVHİD
    - 69 -
    Tevhidle İlgili Âyet-i Kerimeler
    A- İlâh Kelimesinin Geçtiği Âyetler (Toplam 147 yerde): 2/Bakara, 133, 133,
    133, 163, 163, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73,
    73, 116; 6/En’âm, 19, 19, 46, 74, 102, 106; 7/A’râf, 59, 65, 73, 85, 127, 138, 138,
    140, 158; 9/Tevbe, 31, 31, 129; 10/Yûnus, 90, 11/Hûd, 14, 50, 53, 54, 61, 84, 101;
    13/Ra’d, 30, 14/İbrâhim, 52; 15/Hicr, 96; 16/Nahl, 2, 22, 22, 51, 51; 17/İsrâ, 22,
    39, 42; 18/Kehf, 14, 15, 110, 110; 19/Meryem, 46, 81; 20/Tâhâ, 8, 14, 88, 88, 97,
    98, 98; 21/Enbiyâ, 21, 22, 24, 25, 29, 36, 43, 59, 62, 68, 87, 99, 108, 108; 22/
    Hacc, 34, 34; 23/Mü’minûn, 23, 32, 91, 91, 116, 117; 25/Furkan, 3, 42, 43, 68;
    26/Şuarâ, 29, 213; 27/Neml, 26, 60, 61, 62, 63, 64; 28/Kasas, 38, 38, 70, 71, 72,
    88, 88; 25/Fâtır, 3; 29/Ankebût, 46, 46; 36/Yâsin, 23, 74; 37/Sâffât, 4, 35, 36, 86,
    91; 38/Sâd, 5, 5, 6, 65; 39/Zümer, 6, 40/Mü’min, 3, 37, 62, 65; 41/Fussılet, 6, 6;
    43/Zuhruf, 45, 58, 84, 84; 44/Duhân, 8; 45/Câsiye, 23; 46/Ahkaf, 22, 28; 47/Muhammed,
    19; 50/Kaf, 26; 51/Zâriyât, 51; 52/Tûr, 43; 59/Haşr 22, 23; 64/Teğâbün,
    13; 71/Nûh, 23; 73/Müzzemmil, 9; 114/Nâs, 3.
    B- Allah’tan Başka İlâh Yoktur: 2/Bakara, 163, 255; 3/Âl-i İmrân, 2, 6, 18, 62; 4/
    Nisâ, 87, 171; 5/Mâide, 73; 6/En’âm, 19, 102, 106; 14/İbrâhim, 52; 16/Nahl, 22,
    51; 20/Tâhâ, 8, 14; 22/Hacc, 34; 23/Mü’minûn, 116; 27/Neml, 26; 28/Kasas, 70,
    88; 37/Sâffât, 4.
    C- Tevhid (Tek İlâh İnancı), İnsanlığın Aslî İtikadı ve Tüm Peygamberlerin Çağlar
    Boyu Tebliğ Edip Canlandırmaya Çalıştığı Husustur: 2/Bakara, 133; 7/A’râf,
    59, 65, 73, 85, 158; 9/Tevbe, 129; 11/Hûd, 50, 61, 84; 16/Nahl, 2; 18/Kehf, 110;
    21/Enbiyâ, 25, 108; 23/Mü’minûn, 23; 41/Fussılet, 6.
    D- Tevhid Dini:
    a- Tevhid Dini İslâm’dır: 6/En’âm, 161; 10/Yûnus, 105; 21/Enbiyâ, 92; 30/Rûm,
    30; 39/Zümer, 3, 11.
    b- Bütün İlâhî Dinler (in Aslı ki, İslâm’dır/Teslimiyettir) Tevhide Dayanır: 6/
    En’âm, 90; 21/Enbiyâ, 92; 23/Mü’minûn, 51-52; 42/Şûrâ, 13; 43/Zuhruf, 45;
    87/A’lâ, 14-15, 18-19.
    c- Tevhidden Başka Her Şey Bâtıldır: 10/Yûnus, 32; 22/Hacc, 31; 41/Fussılet, 6.
    d- İbrâhim (a.s.)’in Tevhidî Kimliği ve Allah’a Teslimiyeti: 2/Bakara, 128, 131-
    32; 16/Nahl, 120; 19/Meryem, 100-107.
    E- Tevhid Kelimesi:
    a- Tevhid Kelimesi Yücedir: 9/Tevbe, 40.
    b- Tevhid Kelimesinin Örneği: 14/İbrâhim, 24-25.
    c- Tevhid Ehli (Muvahhid) ile Müşriğin Örneği: 39/Zümer, 29.
    d- Yüce Olan, Yalnız Allah’ın Sözüdür (Tevhiddir): 9/Tevbe, 40.
    F- Tevhide Dâvet:
    a- Muvahhid (Allah’ı Birleyen)ler Olun: 22/Hacc, 31; 30/Rûm, 30.
    b- Yüzünü Tevhid Dinine Döndür: 10/Yûnus, 105.
    c- Allah’ın Yolunu (Tevhid’i) Tâkip Edin, Başka Yolları Tâkip Etmeyin: 6/En’âm,
    153
    d- Tevhide Dâvet Etmek: 10/Yûnus, 105¸30/Rûm, 30; 42/Şûrâ, 15.
    G- Tevhid Ehlinin Ahlâkı: 39/Zümer, 17-18; 46/Ahkaf, 13-14.
    H- Hevâ ve Hevesi İlâhlaştırmak: 45/Câsiye, 23; 47/Muhammed, 12
    İ- Putlar ve Küfrün Öncüleri
    a- Putlar, Kıyâmet Günü Kendilerine Uyanlardan Uzaklaşacaklardır: 2/Bakara,
    166; 6/En’âm, 22-24, 94; 7/A’râf, 37, 53; 10/Yûnus, 28-30; 11/Hûd, 21; 18/Kehf,
    52; 19/Meryem, 81-82; 28/Kasas, 64, 75; 35/Fâtır, 14; 38/Sâd, 59-61; 41/Fussılet,
    48; 46/Ahkaf, 6.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 70 -
    b- Putlar, Hiç Kimseye Zarar ve Fayda Veremezler: 5/Mâide, 76; 6/En’âm, 40,
    41, 46, 71; 7/A’râf, 192-198; 10/Yûnus, 18, 106; 13/Ra’d, 14, 16; 17/İsrâ, 56-57;
    20/Tâhâ, 88-89; 22/Hacc, 11-13; 25/Furkan, 55; 34/Sebe’, 22; 36/Yâsin, 74-75;
    39/Zümer, 38.
    c- Putlar, Hiçbir Şey Yaramazlar: 7/A’râf, 191-192; 10/Yûnus, 34; 13/Ra’d, 33;
    16/Nahl, 20; 21/Enbiyâ, 21; 25/Furkan, 3; 27/Neml, 60-64; 30/Rûm, 40; 31/Lokman,
    11; 35/Fâtır, 40; 46/Ahkaf, 4.
    d- Putlar Şefaat Edemezler: 10/Yûnus, 3, 18; 30/Rûm, 12-13; 34/Sebe’, 23; 39/
    Zümer, 43-44; 43/Zuhruf, 86; 53/Necm, 24.
    e- Putlar Cehennem Odunudurlar: 21/Enbiyâ, 98-100.
    f- Putlar Bâtıldır: 22/Hacc, 62; 28/Kasas, 74; 53/Necm, 23.
    g- Putların Misali: 22/Hacc, 73.
    h- Putlar Rızık Veremezler: 29/Ankebût, 17.
    i- Putlar Kendilerine Tapanlardan Habersizdirler: 46/Ahkaf, 5.
    j- Lât, Uzza, Menat Putları: 53/Necm, 19-20.
    k- Kendisine Tapılan Putların Rabbi de Allah’tır: 53/Necm, 49.
    l- Putların Kendilerine Bile Faydaları Dokunmaz: 7/A’râf, 197-198; 10/Yûnus,
    35; 21/Enbiyâ, 43; 25/Furkan, 3.
    m- Putlar, Yapılan Duâlara Cevap Veremezler: 13/Ra’d, 14; 27/Neml, 62; 34/
    Sebe’, 22; 35/Fâtır, 14.
    n- Put İle Allah’ın Misali: 13/Ra’d, 16, 33; 16/Nahl, 17, 75-76; 22/Hacc, 62; 27/
    Neml, 59-64; 40/Mü’min, 20.
    n- Putlar, Diri Değil Ölüdürler: 16/Nahl, 21.
    o- Putlar, Hiçbir Şeye Sahip Değildirler: 16/Nahl, 73; 35/Fâtır, 13; 53/Necm, 19-
    20.
    K- Putlara Tapmak
    Putlara Tapmak Haramdır: 5/Mâide, 90; 17/İsrâ, 29, 39.
    Putlara Sövmekten Sakınmak: 6/En’âm, 108.
    Putlara Tapanlar Gerçekte Ona Tâbi Olmuyorlar: 10/Yûnus, 66; 28/Kasas, 62-
    63; 39/Zümer, 3.
    Putlara Tapmaktan Sakınmak: 17/İsrâ, 22; 22/Hacc, 30; 25/Furkan, 68; 42/Şûrâ,
    9.
    L- Putların ve Küfür Öncülerinin Cezaları
    Kıyâmet Günü Putların Durumu: 25/Furkan, 17-19; 28/Kasas, 62-64, 74; 37/
    Saffât, 22-34.
    Putlar, Müşrikler Tarafından İnkâr Edilecektir: 30/Rûm, 13.
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. TDV İslâm Ansiklopedisi, T.D.V. Y. c. 2, s. 471-501; c. 22, s. 64
    2. Şâmil İslâm Ansiklopedisi (Cengiz Yağcı), c. 1, s. 112-123; c. 3, s. 127-129;
    c. 6, 211-213 (A. Özalp)
    3. Kur’an Ansiklopedisi, Süleyman Ateş, KUBA Y. c. 20, s. 403-545
    4. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 145-148, 486-488
    5. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 295-299, 427-428,
    717-724
    6. İnançla İlgili Temel Kavramlar, Mehmet Soysaldı, Çağlayan Y. s. 99-120
    7. Kur’an Okumaları, Metin Karabaşoğlu, Karakalem Y. c. 2, s. 130-145
    8. Nurdan Kelimeler, Alâaddin Başar, Zafer Y. c.1, s. 31-34, 52-57
    TEVHİD
    - 71 -
    9. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123
    10. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Kevser Y. 88-113
    11. Ana Konularıyla Kur’an, Fazlur Rahman, Fecr Y. s. 41-66
    12. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 11-53
    13. Kur’an’ın Ana Konuları, M. Sait Şimşek, Beyan Y. s. 39-63
    14. Kur’anî Terimler ve Kavramlar Sözlüğü, Mustansır Mir, İnkılab Y. s. 194-195
    15. Bu Böyledir, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y. c. 1, s. 59-137
    16. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celâleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 73-111
    17. Tevhid, Hasan el-Bennâ, Nizam Y.
    18. Tevhid, İsmail R. Faruki, İnsan Y.
    19. Tevhid, Abdullah bin Abdurrahman, Tevhid Y.
    20. Tevhid, 1, 2, Muhammed bin Abdülvahhab, Tevhid Y.
    21. Tevhid, Abdülhalık Abdurrahman, Tevhid Y.
    22. Tevhid, Abdurrahman bin Hasan, Tevhid Y.
    23. Tevhid, Mehmed Zahid Kotku, Seha Neşriyat
    24. Tevhid Risalesi, Muhammed Abduh, Fecr Y.
    25. Tevhid Risalesi, Mehmet Sürmeli, Mavi Y.
    26. Tevhide Giriş, Hâce Muhammed Parsâ, Erkam Y.
    27. Tevhidî Görüş, Heyet, Sahra Y.
    28. Tevhidî İnanç, Abdurrahman bin Hasan, Gonca Y.
    29. Tevhidin Işığında İslâm’ın Anlaşılması, Ali Diko, Meki Y.
    30. Tevhid ve Şirk, Salih Gürdal, Beyan Y.
    31. Tevhid ve Mü’minin Seyir Çizgisi, Mustafa Şehri, Bir Y.
    32. Tevhid ve Değişim, Celaleddin Vatandaş, Pınar Y.
    33. Tevhid ve Ledün Risâlesi, İmam Gazâli, Furkan Basım Y.
    34. Tevhid Dâveti, Seyyid Kutup, Ravza Y.
    35. Tevhidin Hakikatı, Yusuf el-Kardavi, Saff/Özgün Y.
    36. Allah’ın Varlığı ve Tevhidin Hakikati, Yusuf el-Kardavi, İhtar Y.
    37. Tevhidi Gerçekliğin Işığında, Atasoy Müftüoğlu, Nehir Y.
    38. Kelime-i Tevhid Dâvâsı, Kul Sadi Yüksel, Yenda Y.
    39. Kelime-i Tevhid Risalesi, M. Ali Karahasanoğlu, Yipar Y.
    40. Kelime-i Tevhid Kal’ası, Gazali, Özel Y.
    41. Kur’an’da Tevhid, Hüseyin Beheşti, Objektif Y.
    42. Kur’an-ı Kerim’de Tevhid Esasları, Muhammed Salih Ali Mustafa, Ölçü Y.
    43. İşte Tevhid, 1,2, Ziyaüddin el-Kudsi, Hak Y.
    44. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Y.
    45. İslâm Akaidinde Tevhid, Hasan el-Benna, Nizam Y.
    46. Gençlerle Tevhid Dersleri, Mehmet Göktaş, İstişare Y.
    47. 20. Y.Y.da Tevhid ve Şirk, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    48. Allah Vardır ve Birdir, H. Rahmi Yananlı, Divan Y.
    49. Hakikatü’t-Tevhid, B. Said Nursi, Sözler Y.
    50. Soruşturma 1, Tevhid Üzerine, Heyet, Sor Y.
    51. İslâm Düşüncesinde Tevhid, Mevlüt Özler, Nun Y.
    52. Dua ve Tevhid, İbn Teymiyye, Pınar Y.
    53. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmed Alptekin, Saff Y.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 72 -
    54. Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber, Mevdudi, Pınar Y.
    55. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
    s. 40-50
    56. Kurtulan Toplum, Muhammed bin Cemil Zeyno, Saff Y.
    57. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y.
    58. Kur’an’da Ülûhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y.
    59. Kur’ân-ı Kerim’de Tevhid ve Fazileti, Osman Öztürk, Yenda Y.
    60. Tevhid, Rasûllerin Ortak Çağrısı, Kul Sâdi Yüksel, Yenda Y.
    61. Kur’an-ı Kerim Allah’ı Nasıl Tanıtıyor, Veli Ulutürk, Nil A.Ş. Y.
    62. Kur’an’da Allah ve İnsan, Toshihiko İzutsu, Kevser Y.
    63. İslâm Düşüncesinde İman Kavramı, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
    64. Kur’an’da Dinî ve Ahlâkî Kavramlar, Toshihiko İzutsu, Pınar Y.
    65. İman ve Tavır, M. Beşir Eryarsoy, Şafak Y.
    66. İslâm İnancında Temel Kavramlar, Taner Cücü, Cumhur Y.
    67. Kur’an’da Kulluk, Zekeriya Pak, Kayıhan Y.
    68. İbâdet mi, Ayin mi? Mustafa Karataş, Özel Y. Dersaadet Y.
    69. Kur’an’da İbâdet Kavramı, İsmail Karagöz, Şule Y.
    70. Biz Müslüman mıyız? Muhammed Kutub, Hilâl Y.
    71. Düzeltilmesi Gereken Kavramlar, Muhammed Kutub, Risale Y. s. 15-123
    72. Allah’a İman ve Altı Esası, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    73. Akide, Şeriat ve Hayat Yolu Lâ İlâhe İllâllah, Muhammed Kutub, Ravza Y.
    74. İman Küfür Sınırı (Tekfir Meselesi), A. Saim Kılavuz, Marifet Y.
    75. Kur’an’a Göre Dört Terim, Mevdudi, Beyan/Özgün Y.
    76. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Y.
    77. İman, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y.
    78. İslâm’da Allah İnancı, Said Havva, Petek Y.
    79. İslâm, Said Havvâ, Hilâl/Petek Y.
    80. Din Gerçeği ve İslâm, Mehmed Alagaş, İnsan Dergisi Y.
    81. İslâm’a İtirazlar ve Kur’an-ı Kerim’den Cevaplar, Süleyman Ateş, Kılıç Y.
    82. Mekke Rasüllerin Yolu, Ali Ünal, Pınar Y.
    83. İlk Mesajlar, M. Ali Baştaşı, Birlaşik Yayıncılık
    84. Şehâdet Bilinci, Hasan Eker, Denge Y.
    85. Kur’an’da Mü’minlerin Özellikleri, Beşir İslâmoğlu, Pınar Y. s. 23-35
    86. İslâmî Kimlik İlkeler ve Hareket, Toplu Çalışma, Ekin Y.
    87. Küfür Cephesinde Yeni Bir Şey Yok, Mahmut Toptaş, Cantaş Y.
    88. İslâm’da İnanç Sistemi, Ferit Aydın, Kahraman Y.
    89. Epistemolojik Açıdan İman, Hanifi Özcan, İFAV Y.
    90. İman, Şartları ve Onu Bozan Şeyler, Seyfüddin el-Muvahhid, Hak Y.
    91. Kelimetü’l-İhlâs (Lâ İlâhe İllâllah), İbn Receb el-Hanbelî, Hak Y.
    92. Yalnız Allah veya Tevhid, M. Süleyman Temimi, Özel Y.
    93. Hz. Peygamber’in Hayatı ve Tevhid Mücadelesi, 1,2,3, Mevdudi, Pınar Y.
    94. Kur’an-ı Kerim’e Göre Peygamberler ve Tevhid Mücadelesi, Mehmed N.
    Solmaz
    95. Kur’an ve Sünnete Uygun İnanç, Muhammed b. Cemal, Tekin Y.
    96. İman, Abdülmecid Zindani, Risale Y.
    TEVHİD
    - 73 -
    97. Lâ, 1-2, Mustafa Çelik, Ölçü/Yenda Y.
    98. İlâhlar Rejiminin Anatomisi, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    99. Câhiliyye Düzeninin Ruh Haritası, Mustafa Çelik, Ölçü Y.
    100. Şirk, Abdullah Hanifi, Hanif Y.
    101. Şirk, Harun Yahya, Vural Y.
    102. Kur’an’da Şirk Kavramı, M. H. Surti, Akabe Y.
    103. İman ve Şirk, Adil Akkoyunlu, Hidayet Y.
    104. Kur’an’da Şirk Kavramı, Hafız İsmail Surti, Akabe Y.
    105. Kur’an ve Hadislere Göreş Şirk ve Müşrik Toplum, Nadim Macit, Ribat
    BasımY.
    106. Kitabu’l-Asnâm (Putlar Kitabı), İbnü’l-Kelbî, Ank. Ü. İlâhiyat F. Y.
    107. Çağdaş İrtidat, Ebul Hasan Ali en-Nedvî, Akabe Y.

    - 75 -
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ
    İTİKÂDİ KAVRAMLAR -4-
    RAB
    “Tek rab, âlemlerin Rabbi Allah’tır.
    Kullara kul olan, ne kadar alçak;
    Rablik taslayan kul, ne kadar küstahtır.”
    •
    Rab; Anlam ve Mâhiyeti
    •
    Kur’an’da Rab Kavramı
    •
    Rab Konusunda Bâzı Âyetler
    •
    Rab Konusunda Hadis-i Şerifler
    •
    Âlemlerin Tek Rabbi Allah
    •
    Eğitim Açısından Rab Kavramı
    •
    Nefsine Bile Söz Geçiremeyen Rab Taslakları
    •
    Rab Olmayan Bir Tanrı Edinme İsteği
    •
    Sevilenlerin Putlaştırılması; Allah’tan Başkasını Rab Edinme
    •
    Günümüz insanının Çeşitli Rableri
    •
    Rab Konusunda Sahih İtikad
    “El-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn” Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a mahsustur (Kâinatın yaratıcısı ve geliştiricisi olan Allah’a hamdolsun).” 201
    Rab; Anlam ve Mâhiyeti
    “Rab” kelimesi, terbiye eden ve yetki sahibi anlamında Arapça bir isimdir. Bu kelime aynı zamanda, ıslah etmek, üzerinde tasarrufta bulunmak, kemâle erdirmek, efendi olmak, sorumluluğunu yüklenmek, başkanlık yapmak, mâlik ve sahip olmak, sözü dinlenmek, itaat edilmek, üstünlüğü ve otoritesi kabul edilmek gibi anlamlara da gelir.
    Kur’ânî bir terim olarak Rab; varlıklar âlemini yaratan, terbiye ederek geliştiren, onları maddî ve mânevî olgunluğa götüren, terbiyenin bütün gereklerine mâlik ve her şeye sahip olan Allah anlamına gelmektedir. Allah’ın umumi isimlerindendir. Kur’an’da
    201] 1/Fâtiha, 2
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 76 -
    Allah lafzından sonra en çok kullanılan isimdir; 968 defa geçer.
    Nüzul sıralamasında ilk âyette kullanılan isim/sıfat, Rab ismi olduğu
    gibi, Kur’an’ı açtığımızda bizi ilk karşılayan Fâtiha’nın başlangıcında
    da yine O’nun onlarca ismi arasından seçilerek başa alınan
    Rab ismidir.
    Rab, sadece terbiye eden (mürebbî) anlamında olmayıp, yardım
    etmek, yol göstermek, tasarruf etmek, korumak, her şeye
    hâkim olmak, emretmek ve yasaklamak, sakındırmak gibi terbiyenin
    bütün gereklerine sahip olabilmeyi de ifade etmektedir.
    Bunun için rab denilince, sadece terbiye ve mâlik olma durumları
    değil; her şeye sahip olan ebedi ve sonsuz kudret sahibi Allah anlaşılmalıdır.
    Bu özelliğinden dolayı rab kelimesi, Allah’tan başka
    varlıklar için, bir şeye izâfe edilmeden tek olarak kullanılamaz.
    Kur’an’da Rab ismi, sonsuz kudreti ile her şeyi idaresi altına
    alan, yöneten, terbiye eden ve bunları yapabilecek kudrete mâlik
    olan Allah anlamına gelmektedir. Ayrıca, Rab ismi, her şeyi idare
    eden, koruyup gözeten, hâkimiyeti altında bulunduran ve gerçek
    rab olan Allah’a, O’nun rubûbiyet bağına, mutlak tevhid ve tam
    bir kulluk şuuru ile bağlanmayı da ifade etmektedir. Allah’tan
    başkasının hükmünü hüküm edinmemek, O’nun dinini her şeyden
    üstün tutmak, bütün mahlûkatı O’nun mutlak hâkimiyetine
    teslim olmuş bilmek, Allah’ı gerçek rab olarak tanımak demektir.
    Allah, kendi katında tek geçerli din olan İslâm’ı, insanları,
    kullara ve diğer varlıklara ibâdet etmekten kurtarıp, Allah’a kulluk
    etmeleri için göndermiştir. İslâm, insanları kulların zulmünden,
    Allah’ın adaletine götürür. Tevhid gerçeğinin birinci şartı,
    Rubûbiyette tevhiddir. Yani gerçek Rab ve Hâkim olanın tek bir
    Allah olduğuna inanmaktır. İkinci şartı da, kullukta tevhiddir; bu
    da Allah’tan başkasına kulluk etmemektir. İnsan, Rabbine ibâdet
    etmekle yükümlüdür. Müslüman, yalnızca Allah’a ibâdet eden
    kimsedir. Sadece Allah’a ibâdet ise, Allah’tan başkasını rab edinmemek,
    O’na hiçbir varlığı ortak koşmamak demektir.
    İslâm, insanları, birbirlerine kul olmaktan kurtaran hürriyet
    dinidir. Sadece İslâm dinidir ki, insanları bir olan Rabbe ibâdet
    etmeye çağırmış ve onları çeşitli bâtıl inançların yanlış sonuçlarından
    koruyarak, böylece onları Allah’ın dışındaki varlıklara kul
    olmaktan kurtarmıştır.
    Kur’an’da Rab Kavramı
    “Rab” kelimesi, Kur’ân-ı Kerim’de tam 968 yerde geçer. Rab
    kelimesinin çoğulu olan “erbâb” 4 yerde ve bu kelimeden türemiş
    RAB
    - 77 -
    olan “Rabbânîyyûn” 3, “ribbiyyûn” ise bir yerde kullanılır. Toplam
    olarak “rab” kelimesi ve türevleri Kur’an’da 976 yerde tekrar edilir.
    Kur’ân-ı Kerim, besmeleden sonra “Hamd, âlemlerin Rabbi
    Allah’a aittir” cümlesiyle başlamaktadır. Bu giriş oldukça ilginçtir.
    Vahy kitabı olan Kur’an söze Allah’a ait en önemli özelliği vurgulayarak,
    insanlara bu önemli gerçeği hatırlatarak başlıyor: Allah’ın
    Rabliği. Her türlü övgü, her türlü saygı ve itaat ifadesi, her türlü
    şükran duygusu ve bağlılık; bütün âlemlerin, âlem diye nitelediğimiz
    bütün varlıkların asıl sahibi, mâliki, yöneteni, bakıp gözeteni,
    koruyup ihtiyaçlarını gidereni, onlara dilediği gibi yön veren yüce
    güç sahibi Allah’a aittir. Kur’an, O’nun sözüdür ve O yaratıp şekil
    verdiği insanları müjdeliyor, korkutuyor, doğru yola dâvet ediyor.
    Çünkü O, âlemlerin Rabbi Allah’tır.
    Rab ismi, Kur’an’da Allah lafzından sonra en çok kullanılan
    isimdir. İlginçtir ki, ilk nâzil olan 30 sûrede “Rab” ismi 80 kez geçtiği
    halde, “Allah” ismi sadece 20 kez geçer. Buna göre Rab lafzı,
    Allah lafzının dört katı olmuş oluyor. Elbet bu gerçek, tesadüfle
    açıklanamaz.
    Kur’an, ilk mü’minlerin gönlünde sahih bir Allah inancını
    oluşturmayı hedeflemişti. Çünkü sorun insanları Allah’ın varlığına
    inandırma sorunu değildi. Câhiliye insanı Allah’ın varlığına
    zaten inanıyordu. Ama bu insanlar sahih Allah inancını kaybettikleri,
    Allah’ın olanı başkalarıyla paylaştırdıkları için sapıtmışlardı.
    Bu nedenle Allah, ilk indirdiği âyetlerinde insanların zihinlerinde
    kendi rabliğini silinmez bir biçimde yazmayı murad ediyordu.
    Bundan dolayıdır ki, yaratıcının en büyük ismi olan “Allah”ın dört
    katı olarak “Rab” ismi kullanılmıştı. Rabliği kabul edilmemiş bir
    Allah’a müşrikler zaten öteden beri inanıyorlardı.
    İşte Kur’an, Allah’ın rab oluşunu ilk mü’minlerin kalbine ve kafasına
    silinmez harflerle yazdıktan sonradır ki, taşın gediğine konduğunun
    delili olarak, tam sekiz ayrı yerde şu hitapta bulunuyordu:
    “Zâlikümüllahü Rabbüküm”202; “İşte bu Allah’tır sizin Rabbiniz” Yani,
    ancak Allah olan, Rabbiniz olabilir, deniliyor. “Rabbimiz Allah’tır
    deyip sonra da dosdoğru olanlar” 203 ebedî saâdetle müjdeleniyordu.
    Kur’an’da rabliğin belirgin özellikleri açık olarak bildirilmiştir.
    Bunların başında, insanlardan mutlak itaat ve kulluk istemek,
    insanlık hayatını ve varlıklar âlemini düzenleyen ilâhî nizamlar
    202] 40/Mü'min, 62, 64
    203] 41/Fussılet, 30
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 78 -
    koymak, mutlak değer ölçüleri belirtmek gibi özellikler gelir. Bunlardan
    birini kendine tahsis eden insan, rablik iddiasında bulunmuş
    olur. Allah, Kur’ân-ı Kerim’de, ibâdet edilecek tek rab
    olduğunu açık bir şekilde bildirmiş ve kendisine bu konuda şirk/
    ortak koşulmamasını istemiştir. Buna rağmen, insanların yine de
    Allah’tan başka varlıkları rab edindikleri görülmektedir. Bir kısım
    insanlar çıkıyor, Rabbe ait olan özellikleri kendilerine mal etmeye
    kalkışıyorlar. Sonra da insanları gerçek Rabbin emir ve yasakları
    dışında kendi koydukları kurallara, ilkelere, değer ölçülerine ve
    kendi düşüncelerine kayıtsız şartsız uymaya çağırıyorlar. Oysa bu
    durum, rablik iddia etmenin ta kendisidir. Bazı insanlar her ne kadar
    onlar için secdeye varmasalar da Allah’ın koyduğu hükümleri
    bırakıp, onların gayr-ı meşrû emirlerini benimseyerek dinlemek
    suretiyle onlara kul olma derekesine düşerler. Onların bu durumu
    Allah’tan başkalarını rab edinmeleri demektir. Kur’an’daki rable
    ilgili âyetler bu konuyu açıkça ortaya koymaktadır. 204
    Kur’ân-ı Kerim, sık sık, insanların ve bütün evrenin Rabbinin
    Allah olduğunu vurgulamaktadır. O, kendi irâdesiyle evreni ve
    içindekileri yaratıp şekil vermiş, biçimlendirmiştir. Yarattığı her şeyin
    tek sahibi ve maliki O’dur. O aynı zamanda yarattığı evreni ve
    içindekileri yönetmektedir, her şeye tasarruf etmektedir. Bu tasarruf
    etmenin içerisinde elbette yaratılmışların ihtiyacı olan şeyleri
    onlara karşılıksız vermek de vardır.
    Kur’an’da Rabbin Mânâları: Kur’an-ı Kerim, Rab kelimesini bir
    kaç mânâda kullanmaktadır:
    a) Özel İsim Olarak: Birçok yerde Rab kavramı, Allah’ın özel
    ismi olarak geçmektedir. 205
    b) Kendisine Yönelinen: Bazı âyetlerde, etrafında toplanılan,
    kendisine dönülen en yüce varlık anlamında kullanılmaktadır. Bu
    anlam ile Allah’ın özel ismi Rab arasında bağlantı vardır. 206
    c) Karşı Gelinemeyen Otorite: Emrine uyulan, kendisinden
    daha üstün kimsenin olmadığı, koyduğu ilkelere uyulan ve karşı
    gelinmeyen otorite anlamında da kullanılır: “Onlar Allah’ı bırakıp
    hahamlarını, papazlarını ve Meryem oğlu İsa’yı (Mesih’i) rab olarak kabul
    ettiler. Hâlbuki bir tek ilâhtan başkasına kulluk etmemekle emrolunmuşlardı.
    O’ndan başka ilâh yoktur. Allah, onların ortak koştukları şeylerden
    münezzehtir (uzaktır).”207 Âyette geçen “erbâb” rab kelimesinin çoğuludur.
    204] Y. Çiçek, F. Yıldız, Hamd Rab, Bir Y., s. 47-49
    205] 26/Şuarâ, 77-80; 73/Müzemmil, 9; 6/En’âm, 164
    206] 34/Sebe’, 26
    207] 9/Tevbe, 31; Ayrıca bkz. 3/Âl-i İmrân, 64
    RAB
    - 79 -
    Birtakım insanlar, Allah’ı bırakıp O’nun dışındaki bazı şeyleri
    rab haline getirirler, onları Rab kabul ederler. Onların emirlerini,
    sözlerini ve koydukları hükümleri mutlak ölçü olarak alırlar.
    Allah’ın kanun ve ölçülerini bırakıp, bu yücelttikleri ölçüleri en
    doğru ilke kabul ederler. Allah, onların rab haline getirdiği şeylerin
    aslında rab olmayıp, güçsüz varlıklar olduğunu vurgulamaktadır.
    d) Efendi-Yönetici Anlamında: Yûsuf sûresi âyet 50’de rab kelimesi
    sahip, efendi veya yönetici anlamında kullanılmaktadır.
    e) Mâlik/Sahip Mânâsında: Bazı âyetlerde rab kelimesi,
    mâlik/sahip anlamındadır. “Yedi göğün Rabbi, yüce Arşın da Rabbi
    kimdir?”208; “Eğer yerde ve gökte birden fazla tanrılar olsaydı, şüphesiz
    her ikisinin de düzeni bozulurdu. Demek ki Arş’ın Rabbi olan Allah, onların
    yakıştırdıkları sıfatlardan münezzehtir/uzaktır.” 209
    d) Allah’ın Sıfatı Olarak Rab: Görüldüğü gibi Rab olmak,
    Allah’ın sıfatlarından biridir. İlâhlığının bir gereğidir. Rab ismi
    geniş anlamlı bir sıfattır. Allah’ın yaratıcılığını, evrene sahip ve
    hâkim oluşunu, insana ait her şeyi yaratıp şekil verdiğini, evrende
    olan her şeye yüce kudretiyle tasarruf ettiğini, insanlar hakkında
    hükümler/yasalar koyduğunu ve bu hükümlere itaat etmenin gerekliliğini,
    mutlak anlamda itaatın ancak Allah’a yapılması gerektiğini,
    ıslah edenin, şekil verenin, her şeyi elinde tutanın yalnızca
    Allah olduğunu ifade eder. 210
    Rab Konusunda Bâzı Âyetler
    “Âlemlerin Rabbi (terbiye edip yetiştiricisi) Allah’a hamd olsun.” 211
    “O Rab ki, yeri sizin için döşek, göğü de bina yaptı. Gökten su indirdi,
    onunla size rızık olarak çeşitli ürünler çıkardı. Öyleyse siz de bile bile
    Allah’a eşler koşmayın.” 212
    “Rabbi ona ‘İslâm ol’ demişti. ‘Âlemlerin Rabbine teslim oldum’ dedi.” 213
    “De ki, Allah her şeyin Rabbi iken ben O’ndan başka rab mı arayayım?
    Herkesin kazandığı yalnız kendisine aittir. Kendi (günah) yükünü taşıyan
    hiç kimse, bir başkasının (günah) yükünü taşımaz. Sonra dönüşünüz Rabbinizedir.
    (O) ayrılığa düştüğünüz gerçeği size haber verecektir.” 214
    208] 23/Mü’minûn, 86
    209] 21/Enbiyâ, 22
    210] Hüseyin K. Ece, İslâm’ın Temel Kavramları, s. 510
    211] 1/Fâtiha, 1
    212] 2/Bakara, 22
    213] 2/Bakara, 131
    214] 6/En'âm, 164
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 80 -
    “De ki: Sizi gökten ve yerden kim rızıklandırıyor? Ya da o kulaklara ve
    gözlere kim sahiptir (onları yaratıp yöneten kimdir)? Ölüden diriyi, diriden
    ölüyü kim çıkarıyor? (Yaratma) işini kim düzenleyip yönetiyor? ‘Allah’ diyecekler.
    O halde O’nun azâbından korunmuyor musunuz? İşte gerçek
    Rabbiniz Allah budur. Haktan sonra sapıklıktan başka ne var? Öyleyse
    nasıl (haktan sapıklığa) çevriliyorsunuz?” 215
    “Size ulaşan her nimet Allah’tandır. Sonra size bir sıkıntı dokunduğu
    zaman da yalnız O’na yalvarırsınız. Sonra, sizden o sıkıntıyı açıp kaldırdığı
    zaman, içinizden bir grup derhal rablerine ortak koşarlar.” 216
    “Onlar benim düşmanımdır. Yalnız âlemlerin Rabbi (benim dostumdur).
    Beni yaratan ve bana yol gösteren O’dur. Hastalandığım zaman
    bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek, sonra diriltecek O’dur. Ceza günü
    hatamı bağışlayacağını umduğum da O’dur. Rabbim, bana hüküm (yüksek
    bilgi, olgun hareket) ver ve beni sâlihler (zümresin)e kat.” 217
    “Ey insanlar, sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabbinize kulluk edin ki,
    Allah’ın azâbından korunasınız.” 218
    “De ki: Ey kitap ehli, Bizim ve sizin aranızda eşit olan bir kelimeye gelin:
    Yalnız Allah’a tapalım (O’nun emrine itaat edelim.) O’na hiçbir şeyi ortak
    koşmayalım; birimiz, diğerini Allah’tan başka rabler edinmesin. Eğer yüz
    çevirirlerse: Şahit olun, biz müslümanlarız deyin.” 219
    “Rabbin yalnız kendisine tapmanızı ve ana babaya iyilik etmenizi emretti.”
    220
    “De ki: Ben de sizin gibi bir insanım. İlâhınızın tek bir ilâh olduğu bana
    vahyolunuyor. Kim Rabbine kavuşmayı arzu ediyorsa, iyi iş yapsın ve Rabbine
    yaptığı ibâdete hiç kimseyi ortak etmesin.” 221
    “Hahamlarını ve râhiplerini Allah’tan ayrı rabler edindiler. Meryem
    oğlu Mesih’i de. Oysa kendilerine yalnız tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri
    emredilmişti. O’ndan başka ilâh yoktur. O, onların ortak koştukları
    şeylerden münezzehtir.” 222
    “İyi bilin ki, yaratma ve emir O’nundur. Âlemlerin Rabbi Allah ne uludur.”
    223
    215] 10/Yûnus, 31-32
    216] 16/Nahl, 53-54
    217] 26/Şuarâ, 77-83
    218] 2/Bakara, 21
    219] 3/Âl-i İmrân, 64
    220] 17/İsrâ, 23
    221] 18/Kehf, 110
    222] 9/Tevbe, 31
    223] 7/A'râf, 54
    RAB
    - 81 -
    “Ey benim zindan arkadaşlarım, (düşünün bir kere) çeşitli rabler mi iyi,
    yoksa her şeyi (hükmü altında tutan) kahredici tek Allah mı?” 224
    “(Allah) geceyi gündüzün içine katar, gündüzü de gecenin içine katar.
    Güneşi ve ayı emri altına almıştır. Her biri belirtilmiş bir süreye kadar
    akıp gidiyor. İşte (bütün bunları yapan) Rabbiniz Allah’tır. Mülk O’nundur.
    O’ndan başka (yalvarıp) çağırdıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile
    sahip değillerdir.” 225
    “O, göklerin, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbidir. Daima üstündür,
    çok bağışlayandır.” 226
    Rab Konusunda Bazı Hadis-i Şerifler
    “Sizden biriniz (kölesine) kulum ve kölem demesin. Köle de efendisine
    “Rabbim” demesin; sadece efendim desin. Hepiniz Allah’ın kulusunuz.
    Gerçek rab, Allah Teâlâ’dır.” 227 Peygamberimiz, Allah’tan
    başkasına kul olmak ve O’na diğer varlıkları ortak koşmak tehlikesini
    gidermek için böyle buyurmuşlardır. Çünkü her şeyin gerçek
    sahibi ve mâliki Allah’tır. Rubûbiyet, Allah’a ait bir sıfattır.
    İnsanlar ise O’nun terbiyesi altındadır. Allah’tan başka varlıkların
    rab diye isimlendirilmeleri, bazılarının da başkalarının kulu
    kabul edilmeleri İslâm’la, tevhidle bağdaşmayan bir alçalmadır.
    Başkasının emrinde olan anlamına gelen “memur” ve görevlilerden
    bazılarının, yaptıkları bir haksızlığa kılıf bulmak için
    yapıştıkları bir deyim vardır: “Ne yapayım, ben emir kuluyum.”
    Yaptıkları işin yanlış olduğunu, onu savunamayacağını bilen zavallının,
    bu birincisinden daha büyük ikinci yanlışıdır, kula kulluğunu
    belirtmek. Kimsenin kimseyi, Allah’a rağmen her istediğini
    emredebileceği emir kulu görmesini İslâm onaylamadığı gibi; hiçbir
    kulun da başka bir kulun kulluğunu kabullenme gibi insanlık
    şerefiyle bağdaşmayacak aşağılığa rızâ göstermesini de kabul etmez.
    İslâm’ın hâkim olmadığı yerde, güçlüler kendilerini rab yerine
    koymaya; zayıflar da bu rab taslaklarının rabliğini kabul etmeye
    meyillidirler. Kur’an’ın rab konusundaki tavrı ve yukarıdaki
    hadis-i şerif, öncelikle bu iddia ve kabullenmeyi yasaklamaktadır.
    Denilebilir ki, “günümüzde kölelik yok; kimse kimseye kulum,
    kölem demez.” Kölelik kalkmadı, şekil değiştirdi. Ceberut devletler,
    vatandaşlarını kul köle gördükleri, çıkardıkları kanunlarla
    insanları ezdikleri gibi; kapitalist zenginler de, işçilerini köle gibi,
    224] 12/Yûsuf, 39
    225] 35/Fâtır, 13
    226] 38/Sâd, 66
    227] Buhârî, Itk 17; Müslim, Elfâz 14
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 82 -
    hizmetçi ve sekreterlerini câriye gibi görmekteler. Değişen pek bir
    şey yok.
    Yine, Rasûlüllah’ın (s.a.s.) şöyle buyurduğu rivâyet edilir:
    “Münâfığa seyyid (efendi) demeyin. Eğer o efendi kabul edilirse, çok
    yüce ve aziz Rabbinizi gazablandırmış olursunuz.” Eğer münâfık birisi,
    efendi, sözü dinlenen kişi olarak kabul edilirse, o zaman ona itaat
    kaçınılmaz olur. Bu durum da Allah’ın gazabını gerektirir. Çünkü
    münâfığı, sözü dinlenen bir kişi olarak kabul etmek, ona itaatı
    kabullenmek demektir ki, bu durum Allah’ın gazabına sebep olur.
    “Efendi” kelimesi yerine, münâfık ve İslâm düşmanlarına, saygıdeğer
    anlamında, günümüzde “sayın”, “beyefendi” gibi unvanlar
    vermek de aynı yasağın sınırına girer diye düşünüyorum. İslâm’ı
    yürürlükten kaldırmaya ve günlük hayattan çıkarmaya çalışanlar
    “efendi” kelimesini artık saygı unvanı olmaktan çıkardılar. Çünkü
    müslümanlar, Peygamberlerine, büyük zatlara, âlimlerine “efendi”
    diyorlardı. Bunları küçük gören zihniyet, romanlarıyla, filmleriyle
    “efendi” unvanını sadece kapıcılara, hizmetçilere lâyık gördüler
    ve topluma benimsettiler. Efendi unvanıyla birlikte nice İslâmî
    isimler de, başörtüsü de hizmetçilere lâyık görüldü. Rablik taslayanlara
    artık efendi denmiyor; “sayın, saygıdeğer, hocam, paşam”
    deniyor. Hadis-i şeriften anlayacağımız yasak, inançsızlara saygı
    unvanlarını verme, onları saygın görme yasağıdır. İslâm’a düşman
    olduğu için krallığı ve otoritesi kabul edilmeyen birine, meselâ
    Fas’ta yaşayan bir müslümanın “Kral Hasan” demesinin yanlışlığı,
    o makamı, onun o makamdaki meşrûluğunu diliyle kabul etmiş
    intibaı oluşturacağındandır.
    Bu duyarlılığı taşıyan bir İslâm ülkesi, resmen ve fiilen “İsrail”
    diye bir ülke tanımadığını, bu ismi kullanmayarak gösteriyor.
    Bu ülkeden bahsederken, Kudüs’ü işgal eden rejim demektedir.
    İslâm-küfür savaşı aynı zamanda bir kavram savaşıdır. Bu, dün
    de böyle idi, bu gün de böyledir. Hudeybiye antlaşmasında, müşrikler,
    besmeledeki “Rahmân” kavramını antlaşma yazısından sildirmeye
    çalışmışlar, “biz Rahmân’ı kabul etmiyoruz” demişlerdi.
    “Rasûlullah” ifadesi için de benzer tavır sergilemişlerdi. Bu gün
    de kâfirler aynı tavrı sürdürüyorlar. “Şeriat, şehâdet, tesettür...”
    gibi kavramları unutturmaya çalıştıkları gibi; “irtica, gericilik, çağdaşlık...”
    gibi kavramları kullanıma sunuyorlar. Günümüz müslümanları,
    Kur’anî kavramları topluma gerçek anlamlarıyla yeniden
    benimsetecek yerde; onların tüm kavramlarını, hem de onların
    içini doldurdukları anlamlarla kullanmakta sakınca görmüyor.
    Atatürkçülük, demokrasi, laiklik, özgürlük gibi kavramları sorgulayarak
    düşünüverin.
    RAB
    - 83 -
    Âlemlerin Tek Rabbi Allah
    “El-hamdü lillâhi Rabbi’l-âlemîn: (Hamd bütünüyle âlemlerin Rabbi
    olan Allah içindir.)”228 Burada yaratıcımız, kendisini tanımak isteyenlere
    “Rab olan Allah” biçiminde tanıtıyor. Allah, tek Rabbimizdir,
    yani O bizi yaratıp da bırakıvermedi. Yarattığı bütün varlıkları terbiye
    ediyor, tekâmüle erdiriyor. Devamlı, yeniden yaratıyor, geliştiriyor.
    Prensip ve kanunlarıyla iyiye, hayra, güzele yönlendiriyor.
    Varlıklarda, özellikle canlılarda gördüğümüz tekâmül ve değişim,
    O’nun rabliğinin göstergesidir. Bu ayette O’nun rabliğinin büyüklüğünü
    gösteren bir açıklama da var: “Âlemlerin Rabbi olan”
    O’nun rabliği, O’nun Allah’lığının en vazgeçilmez vasıflarından
    birisidir.
    Onun için Meryem oğlu İsa (a.s.) da elçi olarak gönderildiği
    insanlara O’nu şöyle tanıtmıştı: “Ey İsrâiloğulları, benim ve sizin Rabbiniz
    olan Allah’a ibâdet edin.”229 “Âlemlerin Rabbi” ifadesi İslâm’ın
    evrenselliğini de vurgulamaktadır. Rabbimiz, herkesin, tüm insanların,
    tüm varlıkların Rabbidir. Tüm yaratıklar aynı Rabbin kullarıyız.
    Bu ifade, varlıklarla ortak dil, ortak eylem sahibi olduğumuzu
    vurgulamış oluyor. Tüm varlıklar O’na kulluk/ibâdet ediyorlar,
    O’nu rab kabul ediyorlar.230 İşte evrenle, tüm yaratıklarla uyum ve
    kardeşliğimiz, aynı Rabbin kanun ve otoritesine (rabliğine) boyun
    eğdiğimiz, O’nu âlemlerin Rabbi olarak benimsememizde açığa
    çıkıyor. İşte tevhid, işte evrensellik!
    “Âlemlerin Rabbi”: Evrende büyük bir nizam, uyum ve yardımlaşma
    göze çarpmaktadır. Karada, denizde, dağda, ormanda
    yaşasın; bazı canlıların, diğer canlılar aleyhine aşırı üremeleri söz
    konusu değil. Bütün canlılar, intizamlı şekilde çoğalıyorlar. Erkekdişi
    oranları da, bütün hayvanların yaşadığı yerlerde oranlı. İnsanların
    erkek ve dişi oranları da, akıl almaz şekilde her ülke ve her
    yerleşim biriminde birbirine oranlı. Büyük bir düzen göze çarpıyor.
    Gökte eksiklik, aksaklık yok; yerde, “tabiat kanunları” denilen, bizim
    “sünnetullah” demeyi tercih ettiğimiz Rabbin kanunları tıkır
    tıkır işliyor. Dünya, içindekilerle birlikte en güzel misafirhane olarak
    yaratılıp insanın hizmetine verilmiş. Problemler, fesat ve fitneler,
    Allah’tan ve O’nun yolundakilerden kaynaklanmıyor. Tam
    tersine Allah’ı tanımayanlar, O’nun düzenini bozmaya çalışıyorlar.
    “İnsanların bizzat kendi işledikleri yüzünden karada ve denizde düzen bozuldu,
    fesat çıktı, ki Allah yaptıklarının bir kısmını onlara tattırsın; belki de
    228] 1/Fâtiha, 1
    229] 5/Mâide, 30
    230] 17/İsrâ, 44
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 84 -
    (tuttukları kötü yoldan) dönerler.” 231
    İğrenç bir ahlâksızlığın AIDS ile cezasının tattırılması gibi, Allah
    fesattan dönmeleri için ihtarlar veriyor. Fesat, düzen bozuculuk,
    kâfir ve münâfıkların özelliklerindendir.232 Mü’minin özelliği
    ise fesadın tam zıddı ıslah’tır. O, sâlih amel yapmaya çalışır; yani
    bozulan düzeni Allah’ın istediği ve insanların huzur duyacağı
    şekle, aslına döndürme eylemleri içindedir. Bu sâlih eylemler,
    mü’minin kendi kurtuluşu için şarttır.233 Toplumun dünyada huzur
    ve nizamı; âhirette de kurtuluşu için, yani yeryüzünün bozulan
    düzenini ıslah için yapacağı gayretlerin adıdır cihad. Dünyada
    devlet, âhirette cennet isteyen bir mü’min cihadı terk edemez.
    Eğitim Açısından Rab Kavramı
    Rab kelimesi, terbiye eden, yetiştiren, eğiten demek olduğundan,
    lügat anlamıyla ana babaya rablik (terbiye edicilik, eğiticilik)
    isnâd edilir.234 Çocuklarını eğitip terbiye eden anlamındaki bu
    rablik, tabii ki sınırlı ve mecazî anlamda rabliktir. Elbette, kelimenin
    tüm anlamlarıyla ve hakiki olarak Allah’tan başka rab yoktur.
    Kâmil anlamda eğitmek ve yetiştirmek de mutlak ve hakiki
    Rab olan Allah’a aittir. O, sadece yarattıklarından bir cins olan
    insanı değil; tüm evrenleri terbiye eden, olgunlaştıran, yönetendir;
    âlemlerin Rabbidir. Terbiye, her varlığın kendi sınırları içinde
    tekâmül etmesi demektir. Devamlı yaratma halinde olan, yaratıp
    da bırakıvermeyen, onları kemâle erdiren de Rab olan Allah’tır.
    Her varlık, bizzat Allah tarafından terbiye edilmektedir. Bu terbiye,
    “eğitim” kelimesini hemen tümüyle karşılar. O yüzden “öğretim
    ve eğitim” kavramlarının karşılığı olarak Türkçe’de yakın
    zamana kadar “ta’lim ve terbiye” kullanılırdı; eski yoğunlukta
    olmamakla birlikte hâlâ kullanıldığı görülmektedir.
    Kur’an’ın tertibinde (Mushaf’da) ilk âyette Allah’ın bu ismi seçilip
    vurgulandığı gibi, nâzil olan ilk âyette de Rab ismi kullanılır:
    “Oku, yaratan Rabbinin adıyla.”235 İlk insanın yaratılması ve halifeliği
    konusunda da yine bu isim kullanılır: “Hatırla ki: Rabbin meleklere,
    ‘Ben, yeryüzünde bir halife yaratacağım’ dedi. Onlar, ‘biz hamdinle sana
    tesbih ve seni takdis edip dururken yeryüzünde fesat çıkaracak, orada
    kan dökecek insanı mı halife kılıyorsun?’ dediler. Allah da onlara: ‘Sizin
    231] 30/Rûm, 41
    232] 2/Bakara, 11-12
    233] 103/Asr, 3
    234] 17/İsrâ, 24
    235] 96/ Alak, 1
    RAB
    - 85 -
    bilemeyeceğinizi ben bilirim’ dedi.” 236
    “Kaalû belâ” veya “elest bezmi” diye ifade edilen mîsak almada,
    Allah’ın yine bu ismi zikredilir: “Kıyamet gününde, ‘biz bundan
    habersizdik’ demeyesiniz diye Rabbin Âdem oğullarından, onların bellerinden
    zürriyetlerini aldı ve onları kendilerine şâhit tuttu ve dedi ki: ‘Ben
    sizin Rabbiniz değil miyim?’ (Onlar da), ‘Evet, (Rabbimiz olduğuna) şâhit
    olduk’ dediler.” 237
    Rab isminin geçtiği yukarıdaki konuların eğitimle çok yakından
    ilgileri vardır. Bunların dışında yine eğitimle direkt ilgili olan
    başka âyetlerde de Rab ismi vurgulanır: “Oku, insana bilmediklerini
    öğreten ve kalemle yazmayı ta’lim eden Rabbin ekremdir (en cömerttir).”
    238; “Gerçek yönetici olan Allah, yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan
    önce Kur’an’ı (okumakta) acele etme ve ‘Rabbim, benim ilmimi
    artır’ de.”239; “Rabbim, bana hikmet ver ve beni sâlihler (iyiler) zümresine
    kat.” 240
    Başkasını eğitmeye, yanlış olma ihtimali olan kendi göreceli
    doğrularımızı, beşerî prensiplerimizi başkalarına öğretip
    uygulatmaya hakkımız var mı? insanları eğitme, terbiye etme
    konusunda yetki kimindir? Bu soruları rab kavramı etrafında düşündüğümüzde,
    şunları ifade edebiliriz: Her şeyi yaratıp onlara
    sahip olan, yarattıklarını terbiye edip eğiten, olgunlaştıran sadece
    Allah’tır. Yardım etmek, yol göstermek, yön vermek, değiştirmek,
    tasarruf etmek, korumak, hâkim ve egemen olmak, sakındırmak,
    yasaklamak ve emretmek gibi eğitimle ilgili tüm alanlarda yetki
    ve gücü tümüyle elinde bulunduran yalnız Allah’tır. Allah’tan başkasının
    kendi adına, beşerî prensiplerle bu özellikleri istediği gibi
    kullanması rablik taslamak ve eğittiğini zannettiklerine az veya
    çok zulmetmektir. Allah’tan başka rab kabul etmemenin pratikteki
    uygulanışı ve başkasının kulluğunu kabul etmemenin zarûrî
    gereklerinden biri de, eğitim prensipleri konusunda Allah’ın koyduğu
    hükümlere ters düşülmemesidir. Başkasının eğitimle ilgili
    ilkelerini Allah’ın hükümlerine tercih etme, o kimse veya görüşü
    rab kabul etme anlamına gelecektir.
    Rab, mutlak mânâda kullanılınca, mutlak eğitenin Allah olduğu
    ortaya çıkar. Allah’tan başka Rabbin olmadığına inanan muvahhid
    mü’minin, “Rabb”in eğiten, yetiştiren anlamından dolayı,
    236] 2/ Bakara, 30
    237] 7/A’râf, 172
    238] 96/Alak, 3-5
    239] 20/Tâhâ, 114
    240] 26/Şuarâ, 83
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 86 -
    Allah’tan başka gerçek anlamda eğitimci -mutlak eğiten- kabul
    etmemesi gerekir. Eğer vahiyle açıklanan Allah’ın eğitim ve terbiye
    prensipleri doğrultusunda eğitim söz konusu ise, tabii ki bu
    eğitim faâliyetinin, başkasını rab kabul etme anlayışına girmeyeceği
    açıktır.
    İnsanı insanla eğitmek zorundayız, ama insanı yine insanın
    fikirleri doğrultusunda eğitmek, hem zor, hem tehlikeli, hem
    de gayr-ı meşrûdur. Vahyin yön vermediği insan aklı, mükemmel
    bir eğitim görüş ve uygulayışı oluşturmakta yetersizdir. Bu,
    birbirlerinin eksik yönlerini görüp düzeltmeye çalışan tarihteki
    yüzlerce eğitim görüşünün her birinin teori ve pratikteki eksik
    ve yanlışlarından da kolayca anlaşılabilecektir. Beşerin vahiyden
    uzak tüm uygulamalarındaki çıkmazların eğitime yansıması olarak,
    günümüzde de hâlâ yazboz tahtasından farksız eğitim teori
    ve uygulamalarını ve çağdaş eğitimin problemlerini objektif gözle
    değerlendirebilen tüm eğitimcilerin yakınmaları, bu tezi doğrulamaktadır.
    Felsefî yaklaşımların üzerinde ittifak ettikleri bir eğitim görüşü
    yoktur. Nice ideolojilerin eğitim görüşlerinin olmadığı veya
    olmasının olmamasından daha kötü olduğu gibi. Bazı eğitim görüşleri
    merkeze çocuğu, bazısı merkeze öğretmeni, bazısı geçmişi,
    bazısı bir ideolojiyi veya beşerî bir ilkeyi, bazısı faydayı... almıştır.
    Tüm bu anlayışların, kurulu düzenden ve materyalist hayat anlayışından
    da bağımsız olmadığı ve tümünde, kişinin kendi hevâ ve
    heveslerini veya bir şahıs veya görüşü rableştirdiği olgusu temel
    problemdir. Günümüzde eğitimin hemen her yerde, vahyin kabul
    ve redleri doğrultusunda ve Rabbimiz’e gerçek kullar yetiştirme
    modeliyle tanzim edilmediğini görmekteyiz. Ders araç ve gereçleri
    vahyin süzgeciyle oluşturulmamakta, öğretilenlerin önemli bir
    yekûnu dinin öğretilmesini istediği faydalı bilgi, yani ilim değeri
    taşımamakta, tevhid ve Rabbin terbiyesi öncelikler içerisinde bulunmamaktadır.
    Yani eğitim konusunda başka rabler devreye girmektedir.
    Bu rab taslakları, tuğyanlarını arttırarak, câhiliyye müşrikleri
    kadar bile Allah’ı işlerine karıştırmak istememekteler. Gerçek
    Eğitici’nin prensiplerinden hemen hiç birinin kendi rablerine ortak
    olmasına bile izin vermemekteler. Okullardaki başörtüsü yasağını,
    tören ve kutlamaları, sözgelimi sakallı bir öğretmene, “selâm”la
    sınıfa girmeye, besmeleyle başlanan derse bile tahammül edememeleri,
    bu çarpık rab anlayışının yansımaları olarak değerlendirilmelidir.
    RAB
    - 87 -
    Tek Rabbim Allah’tır deyip insanların da içinde bulunduğu
    tüm evreni terbiye edenin ve eğitme hakkına sahip olanın Allah
    olduğunu kabul eden müslüman, bu inancının sonucu olarak
    Rabbânî ilke ve prensiplere uymak zorundadır. Kendini ve ehlini
    ateşten korumak zorunda olan241 insanın temel görevi, Allah’ı
    tek rab kabul edip O’na kulluk yapmak, çoluk çocuğunu da Rabbin
    terbiyesi ile yetiştirmektir. Âdemoğlu, yeryüzünün halifesi
    olduğu veya olması gerektiği için, Allah adına yaşamak ve O’nun
    ilke ve prensiplerine tümüyle uymak zorundadır.
    Tevhid, Allah’ı tek rab ve tek ilâh kabul etmek demek olduğuna
    göre, eğitim konusunda da ilâhî prensiplere ters ilke, anlayış
    ve uygulamaların tevhid-i tedrisat kapsamına girse de tevhidî
    tedrisata, meşrû eğitim kapsamına girmediği kabul edilmelidir.
    Unutulmamalıdır ki, hakka; hangi oranda olursa olsun bâtılın karıştırılması,
    o sentezi hak olmaktan çıkarır. Tevhidin en küçük bir
    küfür ve şirkle beraber bulunması mümkün değildir. Hak görüntüsüne
    bürünmeyen, içinde cüz’î doğrular barındırmayan bâtılın
    zararı daha sınırlı ve izâle edilmesi daha kolaydır.
    Allah’ın tek rab olduğu inancına ve bu kabulün gerektirdiği
    eğitim anlayışına sahip olmayan kimsenin, öncelikle kendisinin
    eğitilmesi gerektiğinden, başkalarını eğitme hakkı yoktur. Gerçek
    Rabbini tanımayanın kendini tanıması da mümkün değildir.
    İnsanı doğru tanımayan, yaratılışı, fıtratı keşfedemeyen kimselerin
    eğitim görüşlerinin de eksik ve yanlışlarla dolu olacağı doğaldır.
    Ancak doğru Rab anlayışı; insanı, kendi fıtratı ve kendi
    psikolojik yapısına göre eğitmeyi sağlayabilir. Kişinin haddini ve
    Rabbini bilmemesi, eksik ve yanlış tanımladığı insanı, fıtratına ters
    ve dolayısıyla sağlıksız, başarısız, adâletsiz, huzursuz bir potada
    eğitmek/öğütmek demektir. “Andolsun, insanı Biz yarattık ve nefsinin
    ona ne vermek istediğini de Biz biliriz. Ona şah damarından daha
    yakınız.” 242
    Nefsine Bile Söz Geçiremeyen Rab Taslakları
    Âlemlerin Rabbi Allah’tır. Yarattıklarını besleyen, rızıklandıran,
    koruyan, gözeten... O’dur. Suyun derinliklerinde, ormanın ıssızlığında,
    toprağın altında, dağın tepesinde yaşayan, hasta, sakat
    veya sağlam, gözü olan - olmayan nice varlıklara rızık veren O’dur.
    İnsanın hizmetine sunulan sayısız nimetler bize Rabbimizi tanıtıyor.
    Bütün âlemler, tüm varlıklar; Rabbini tanıyor, O’na itaat ve
    241] 66/Tahrîm, 6
    242] 50/Kaf, 16
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 88 -
    kulluk ediyor.243 Bizim de fıtratımızda Rabbi tanıyıp kabul etmek
    ve O’na ibâdet etmek var. Kur’an bize Rabbimizi tanıtıyor.
    İnanmayan insanlar, eğer güçsüz (müstaz’af) iseler, çevrelerindeki
    rab taslaklarından birini rab olarak kabul ederler. Bu kula
    kulluk ve rab kabulü, çok farklı şekillerde ortaya çıkar. İnançsız
    ve güçsüz kişi, bazen özgür irâdesiyle, bazen reklâm ve aldatmacalarla
    kandırılarak, bazen tâğutların zorlamalarıyla piyasadaki
    rablerden birine veya birkaçına boyun eğer. Piyasada tedâvülde
    bulunan çeşit çeşit rab(!) vardır. Müzik ilâhından tutun, fuhuş tanrısına,
    futbolcudan tutun, artiste, yöneticilere kadar. Demokrasi
    var: Herkes istediği tâğutu, beğendiği putu seçmekte serbesttir.
    Allah’a gerçekten inanıp teslim olmayanlar, eğer kendilerinde
    güç ve otorite vehmediyorlarsa, başka bir Rabbe boyun eğmezler;
    kendileri rablik taslarlar.
    Rablik taslayan güçlüler (müstekbirler) üç kısma ayrılır: Siyasî,
    dinî ve iktisadî güçlüler. Siyasî güçlerin rablik taslamalarına örnek;
    Fir’avn, Nemrut ve onların izinden giden çağdaş yöneticilerdir.
    “(Fir’avn,) Ben sizin en yüce Rabbinizim, dedi.” 244; “Allah kendisine mülk
    (hükümdarlık ve zenginlik) verdiği için şımararak Rabbi hakkında İbrahim
    ile tartışmaya gireni (Nemrut’u) görmedin mi? İşte o zaman İbrahim:
    ‘Rabbim hayat veren ve öldürendir’ demişti. O da: ‘Ben de hayat verir ve
    öldürürüm’ demişti. İbrahim: ‘Allah güneşi doğudan getirmektedir. Haydi
    sen de onu batıdan getir’ dedi. Bunun üzerine kâfir apışıp kaldı. Allah
    zâlim kimseleri hidâyete erdirmez.” 245
    Dinî yönden ellerinde güç bulundurup rablik taslayanların
    örnekleri de Kur’an’dan öğrendiğimiz şekilde haham, papaz gibi
    din adamları, kutsallık atfedilen ölü veya diriler, yatırlar, efendiler.
    İktisadî rab taslakları da Karun’lar, emperyalistler, sömürücü azgınlar,
    azan, ezen ve üzenler ve de düzenler.
    Rablik iddiasında bulunanlar ve onları piyasaya sürenler aslında
    samimi değillerdir. Onlar sadece basit çıkarlarının peşinde
    olan, menfaat çarklarını döndürmek için böyle bir sahtekârlık
    düzeni kurup devam ettirmeye çalışanlardır. Ebû Leheb’in
    Peygamberimiz’e (s.a.s.) gelip “Müslüman olursam bana ne var,
    benim elime ne geçecek?” diye sorması üzerine Efendimiz cevap
    verir: “Başka müslümanlara ne varsa, sana da o var.” insanları sömüren
    düzenlerini ve çıkarlarını müslüman olunca devam ettiremeyeceğini
    anlayan Ebû Leheb’in karşılığı şöyledir: “Bir köleyle
    243] 41/Fussılet, 11
    244] 79/Nâziât, 24
    245] 2/Bakara, 258
    RAB
    - 89 -
    beni eşit gören din olmaz olsun!” Kendisini güçlü gösteren insan,
    sanki bilmez mi, başkalarına ve her şeyden önce Allah’a muhtaç
    âciz biri olduğunu. “Lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi’l-aliyyi’lazîm:
    Güç ve kuvvet kimseye ait değildir; ancak yüce ve büyük
    olan Allah, güç ve kuvvet sahibidir.”
    Rab Olmayan Bir Tanrı Edinme İsteği
    Kur’an’da “ilâh” ifadesi putlar için de kullanılırken; “Rab” ismi
    putları ve tâğutları ifade için kesinlikle kullanılmaz. Kur’an, rablik
    vasfını sırf Allah’a hasretmiş, başkası için bu sıfatı kullanmamıştır.
    “Rab” olmayan bir tanrı edinme isteği, insanoğlunun en eski sapkınlıklarından
    ve de açıkgözlülüklerinden biridir. Çünkü rab olan
    bir tanrı, insanın varlığını kuşatan bir tanrıdır. Yapısı itibarıyla zulme
    ve cehle aşırı meyyal olduğunu vahiyden öğrendiğimiz insan,
    kendi varlığını kuşatan bir tanrı yerine; varlığını kuşattığı ve kontrol
    altında tuttuğu sahte bir tanrı edinmeyi şeytanî menfaatlerine
    ve nefsânî zaaflarına daha uygun bulmaktadır.
    Bu nedenledir ki hep işine karışmayan, nefsi, malı, vicdanı,
    duygusu, düşüncesi ve eylemi üzerinde söz ve karar, güç ve kuvvet
    sahibi olmayan bir uyduruk ilâh aramış; bulamamışsa kendi
    elleriyle icat ve imal etmiştir. Güneş, ay, deniz, nehir, inek, kurt,
    taş, tunç, ateş insanoğlunun bulduğu bu türden “rab olmayan”
    ilâhlarıdır. Gök tanrısı(!) gibi, hükmü göklere geçen, yağmur yağdıran,
    tabiata hükmeden; ama sokağa, okula, devlete, kanunlara,
    yaşayışa... karışmayan bir tanrı anlayışı var kimi çevrelerde. Rab
    olmayan tanrı; göklerde hâkim ve vicdanlarda mahkûm bir tanrı.
    Rabliği kabul edilmeyen, câmilere hapsedilmiş bir tanrı; câmilerin
    ve vicdanların dışına çıkamayan bir tanrı!
    Tabii bu da kurtarmamış, insan en sonunda Rab olan bir
    Allah’a inanmak zorunda kalınca, bu kez de laiklik sapkınlığına
    başvurarak varlığını ve birliğini tasdik ettiği İlâhın rabliğini inkâra
    kalkışmıştır. İşte böylece şirk, laiklik adı altında tedavüle sürülerek
    çağdaş insanın Rabbiyle olan ilişkisi bir kez de böylesine çağdaş
    bir yöntemle koparılmaya çalışılmıştır. Nasıl Allah’ın vahdâniyetini
    inkâra kalkışan antik müşrikler Hz. İbrahim’in hanif dinini tahrif
    ve tahrib etmişlerse, Allah’ın rabliğini inkâra kalkışan çağdaş müşrikler
    olan laikler de Hz. Muhammed’in (s.a.s.) hanif dinini tahrif
    ve tahribe yeltenmişlerdir.
    Sevilenlerin Putlaştırılması; Allah’tan
    Başkasını Rab Edinme
    Allah’ın rab oluşu konusunda insanoğlunun düştüğü tek şirk,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 90 -
    rubûbiyeti inkâr şirki değildir. Bu konuda düşülen bir başka şirk
    türü de, Allah’ın bu sıfatını Allah’tan başkasına vermek, O’ndan
    başkasını rabler edinmek biçiminde ortaya çıkmaktadır. “Hahamlarını
    ve râhiplerini Allah dışında rabler edindiler; Meryem oğlu Mesih’i
    de. Oysa kendilerine tek ilâh olan Allah’a ibâdet etmeleri emredilmişti.
    O’ndan başka tanrı yoktur. O, onların şirk koştukları şeyden uzaktır.”246
    Burada sorun “rab” edinilenin kimliği değildir. Bu, İsrâil oğullarının
    yaptığı gibi din adamları, zâhid ve âbid kullar, velîler ve hatta
    Hz. İsa gibi bir peygamber de olabilir. Sorun eylemin kendisidir
    ve o da Allah’tan başkasını rab edinmektir. İşte bunu Kur’an
    Allah’tan başkasına kulluk yapmak olarak niteliyor ve bu tavra
    da doğrudan şirk diyor. Yahudileşme temayüllerinden biri olan
    Hz. Mûsâ ve Hz. İsa ümmetinin bu şirk türü aynen Hz. Muhammed
    ümmetine de geçmiş, bu ümmet de ulularını, din büyüklerini,
    velîlerini Allah’tan başka rabler edinme sevdasına düşmüşlerdir.
    Elbette bu rab ediniş, onların önünde secde etmek, onlara
    doğrudan ibâdet etmek biçiminde gerçekleşmiyordu. Yukarıdaki
    âyet nâzil olduğunda eski bir Hıristiyan din adamı olan Adiy
    b. Hâtem’i boynunda altın bir haçla gören Allah Rasûlü, onu bir
    put olarak nitelemiş ve atmasını öğütlemiş, ardından yukarıda
    meâlini verdiğimiz âyeti okuyarak şöyle tefsir etmişti: “Kuşkusuz
    onlar din adamlarına ve ulularına tapmıyorlardı. Lâkin onlar, şu sınıfların
    helâl kıldığını helâl kabul ediyorlar, yasakladıklarını da haram kabul
    ediyorlardı.” 247 Başka bir âyet-i kerimede de Allah’tan başkalarını
    rab edinmek, isterse bu başkaları melekler ve nebîler olsun, müslüman
    olduktan sonra küfre dönmek olarak adlandırılır: “Hiçbir
    insana yakışmaz ki Allah ona Kitap, hüküm ve peygamberlik versin de
    ardından insanlara dönüp ‘Allah’ı bırakıp bana kullar olun’ desin. Fakat
    ‘öğrendiğiniz ve okuduğunuz Kitap gereğince Rabbe hâlis kullar olun’ der.
    Ve size ‘melekleri ve peygamberleri rabler edinin’ diye de emretmez. Siz
    müslüman olduktan sonra size inkârı emreder mi?” 248
    Diriler yanında ölüleri bile nasıl rableştirmiş insanoğlu?! Kendine
    bile faydası olmayan bir ölüyü, bir yatırı nasıl rableştirerek
    putlaştırıyor? Yatırlara kurban kesmek, onlara karşı duâ etmek,
    ölülerden çocuk, nasip veya yardım istemek, çelenk koyar gibi,
    deftere yazı yazar gibi, dilekçe sunar gibi bez bağlamak, mum
    yakmak, Fir’avun’lar için yapılan piramitlere özenerek anıtmezarlar,
    kümbetler, kubbeler yapmak, tavaf eder gibi kabrin etrafında
    dönmek, kabre karşı kıyâma durmak, namaz kılmak, onun yüzü
    246] 9/Tevbe, 31
    247] Tirmizî', Tefsir 10
    248] 3/Âl-i İmrân, 79-80
    RAB
    - 91 -
    suyu hürmetine deyip Allah’la arasına aracı koymak, putperestlerin
    putlarını şefaatçi kabul etmelerine benzer bağımsız şefaat
    anlayışına sahip olmak ve buna benzer tavırlar ölüleri rab kabul
    etmenin örnekleridir. Yaşayan bazı insanlara kerâmet veya kutsallık
    atfetme adına Allah’a ait bazı vasıflar vermek de rableştirmeye
    ayrı örneklerdir.
    İnsanların önderlerini, din ulularını, büyüklerini, hatta peygamberlerini
    rabler edinmeleri sevginin ve bağlılığın cinayet
    derecesine vardığı bir aşırılık örneği. Allah bundan müslümanları
    şiddetle nehyediyor. Bir yahudileşme temâyülü olan üstadını,
    ustasını, efendisini, şeyhini, hocasını Allah dışında rab edinme
    ifrâdının zıddı da, itaat halkasını boynundan atıp hevâsını ve nefsini
    ilâh edinme tefrîdidir. Elbette her ikisi de aşırılıktır. Bu ifrât
    ve tefrît aşırılıklarını iyi anlamak için rab edinmeyi nehyeden hemen
    tüm âyetlerde gelen “min dûnillâh” (Allah’ın dışında) lafzını iyi
    anlamak gerek.249 Değilse, bu yaklaşım nefsi, hevâ ve hevesi rab
    edinmek250 demek olan mürebbîsizlik, ustasızlık, büyüksüzlük ve
    kılavuzsuzluğa delil olamaz.
    Kur’an’da nehyedilen rablik, Allah’a mahsus olan bir sıfatı
    O’nun dışında başkalarına vermek demeye gelen rabliktir. Terbiyesinde
    Allah’ı dışarıda bırakan bir terbiyecinin terbiyesini kabul,
    Allah dışında bir Rabbi kabulle eş tutulmuştur. Ancak mutlak
    mürebbî olan Allah’ın ilkeleriyle terbiyecilik yapmak, isterse bu
    terbiye mânevî değil de; besleyip büyütmekten ibaret maddî bir
    terbiye olsun, bu sınıfa girmez. Ortada Allah’la iddialaşmak yoksa
    orada terbiye eden de, terbiye edilen de suçlanamaz. 251
    Allah’tan başkasını rabler edinme ifrâdının tefrîdi olan terbiyesizlik
    ve terbiyecisizlik, seviyesizlik ve hercailik de bir akîde sorunu
    olarak çıkıyor önümüze. Bu durumda kişi ipsizdir belki, ama
    zannettiği gibi hür değildir. Büyük bir kesimin birinci türden hastalığına
    karşı gösterilen tepki, bu ikinci tür hastalığı doğurmaktadır.
    252
    Rab konusunda, televizyonlarla evlere rahatlıkla giren misyonerlik,
    mitoloji ve süpermenliği, he-man (hîmen)liği de sorgulamak
    gerekiyor. Filmleri, dizileri, çocuk filmlerini, çizgi filmleri değerlendirdiğimizde
    çoğunda “gökler hâkimi, kâinatın sahibi, filân
    tanrısı-tanrıçası...” gibi rab vasıflarının bir insana unvan olarak
    249] 3/Âl-i İmrân, 64; 9/Tevbe, 31
    250] 45/Câsiye, 23
    251] 12/Yûsuf, 23
    252] M. İslâmoğlu, İman Risalesi, s. 176 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 92 -
    verildiğini ve uydurma tanrılıkları, rablikleri; tepkisiz, benimseyerek
    seyretmenin inançlardaki tahrib ve tahrifini düşünüverin.
    Kur’an, Allah’ın rab oluşundan söz ederken, O’nun göklerin,
    yerin ve ikisi arasındakilerin, doğunun batının, doğuların ve batıların;
    en fazla olarak da âlemlerin Rabbi olduğunu ısrarla vurgular.
    Allah, evreni yaratmakla kalmamış, âlemleri yetiştirip, kemâle
    erdirmiş, hükmünü icrâ etmiştir. Bazı filozoflar, “Allah, evreni yarattı
    ve bıraktı” gibi yanlış, yanlış olduğu kadar gözlem ve tecrübelere
    de zıt bir anlayışa düşmüşlerdir. Bu yanlış anlayış, sonunda,
    filozofların koyacakları kurallarla da yeryüzünde ilâhî ve ideal bir
    devlet ve hükümet kurulabilir düşüncesine varmıştır. Laikliğin temeli
    de bu sakat anlayıştır. Kur’an “Allah, âlemlerin Rabbidir”, “Sizi ve
    yaptıklarınızı yaratan Allah’tır.” âyetleriyle Allah’ın evreni kendi haline
    bırakmadığını açıklıyor.
    Allah, âlemlerin Rabbidir. Makro anlamda, şehâdet âlemi,
    gayb âleminin, yerlerin, göklerin, galaksilerin, güneşlerin, sular,
    okyanuslar âleminin, gezegenler ve yıldızlar âleminin... Rabbi
    Allah’tır. Mikro anlamda, bitkiler âleminin, insanlar, melekler,
    cinler âleminin, böcekler âleminin, kuşlar âleminin, milyonlarca
    tür ve cinsteki hayvanlar âleminin, mikroplar âleminin, görülen
    ve görülmeyen âlemlerin... Rabbi Allah’tır. Rivâyete göre, toplam
    sayısı on sekiz bin, ya da sayısını bilmediğimiz binlerce âlemi, bütün
    âlemleri yarattığı gibi; yetiştiren, hükmünü geçiren, tümünü
    yöneten Allah’tır. Allah açısından evrendeki her hareket Allah’a
    aittir.
    Her varlığın varlığı O’ndandır. Varlıklar, cisimleriyle değil; kendilerini
    cisim şeklinde gösteren içlerindeki varlık özüyle vardırlar;
    bu öz de bütünüyle Allah’tandır. Yani, hiçbir varlık, kendi halinde
    bir hareket yeteneğine sahip olmadığı gibi, böyle bir yetkiyle
    donatılmış da değildir. Mutlak güç ve kuvvet kaynağı sadece
    Allah’tır. İzafî olarak varlıkların fıtratlarında varmış gibi görünen
    ve adına bugün “tabiat kanunları” veya “içgüdü” denilen birtakım
    sebepler, gerçekte Allah’ın sürekli olarak evreni yeniden
    yaratması ve yenilemesinden başka bir şey değildir. Allah açısından
    sebep-müsebbip şeklinde bir ikilem asla söz konusu olamaz.
    Sebep de müsebbip de Allah’tır. Soruna izafi olarak varlıklar açısından
    yaklaşıldığında karşımıza bir sebep-sonuç ilişkisi çıkmaktadır.
    Ne var ki, bu ilişki, bazıları tarafından mutlaklaştırılıp âdeta
    Allah’ın ilâh ve rab olarak yerini almaktadır ki, bugün batının ve
    bazı müslümanların bilmeden vardıkları büyük yanılgı burasıdır;
    yani sebepleri putlaştırmak. Sözgelimi deprem olayında, sarsıntının
    maddî sebeplerini putlaştırarak depremin oluşumunu Allah
    RAB
    - 93 -
    adını hiç anmadan yorumlamak, sebepler ve tabiat kanunlarını
    rab kabul etmektir.
    Allah’ı sadece ilk yaratıcı veya ilk hareket ettirici olarak görmek,
    O’nu evrenden çekip çıkarmak, sonuçta O’nun rabliğini
    inkâr etmek demektir. Oysa Kur’an’ın ısrarla vurguladığı gibi, Allah,
    evreni ve içindeki bütün varlıkları “kudret elinde” tutmakta
    olup, dilediği biçimde yönetmektedir. Doğuda da, batıda da, yerde
    de gökte de idare yalnızca Allah’a aitttir. Her şey O’nun irâdesi,
    hükmü ve bilgisi altındadır. Hiçbir varlık, kendiliğinden bir hareket,
    yaşama ve davranma gücüne sahip değildir. Besleyen, büyüten,
    yediren, rızıklandıran, üreten, öldüren, dirilten hep O’dur. O
    âlemlerin Rabbidir.
    İnsana, yeryüzünde hiçbir varlığa verilmeyen üç önemli özellik
    verilmiştir: İrâde, konuşma ve bilgi. Allah’ın ilmi, irâdesi ve kelâmı
    mutlakken ve insan dahil her şeyi kuşatmışken; insanın ilim, irâde
    ve kelâmı izafîdir, Allah’ınkilere tabi olmak zorundadır. Çünkü
    o yeryüzünde halife olarak vardır. Allah’ın irâdesi çerçevesinde
    dileyecek, O’nun ilminden bilgisini alacak ve O’nun kelâmı çerçevesinde
    davranacaktır. Ama, eğer insan Allah’ın ilâh olduğunu
    kabul etmezse, bu kez kendi dileme ve bilgisini mutlaklaştırır ve
    sonunda dilediği biçimde eylemde bulunur. Yeryüzünde dilediği
    biçimde tasarruf etmeye kalkar, iradesini kendi arzuları doğrultusunda
    kullanır. İşte bu da, Allah’ın rabliğini kabul etmemek, O’na
    bu noktada ortak koşmak demek olur.
    Demek ki, Rab olarak Allah evrende mutlak tasarruf sahibidir.
    Yaratıklar arasında yalnızca insan teşrîî alanda bu rabliğe karşı
    çıkabilir. Yeryüzündeki tasarrufunu Allah’ın değil; kendi irâdesi
    doğrultusunda yapmaya kalkışabilir. Dünyadaki hayatı, istediği
    biçimde yönlendirmeye kalkar. Bunun için, Allah’ın kurallarına
    rağmen kendinden kurallar koyar. Böylece insan, kendi arzularını
    ilâhlaştırmış olur. Arzularının doğrultusunda yeryüzüne şekil vermeğe
    kalkınca da yeryüzünde rableşmiş olur. Bunun sonucunda,
    böylesi insanlara isteyerek itaat edenler de, Allah’ı değil; bu insanları
    rab kabul etmiş olurlar.
    Kur’an, Allah’ın mutlak rab olduğunu belirtirken, bazı insanların
    bilginlerini, râhiplerini, hahamlarını, büyük kabul ettikleri
    birtakım kimseleri, yöneticilerini rab edindiklerini, yani onların
    kendi hevâlarından uydurdukları ve hayatı düzenleyici kurallara
    bağlı kaldıklarını da vurgular. Sözgelimi, Hz. Mûsâ, Allah’ın mutlak
    anlamda rab olduğunu ilân ederken, Fir’avn, kavmine karşı,
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 94 -
    “en büyük Rabbiniz benim”253 diye seslenir. Yine Kur’an, insanları,
    birbirlerini rabler edinmeyi bırakıp, yalnızca Allah’ı rab edinmeye
    çağırır. 254
    Kur’an’da rab ve melik sıfatları, insanla ilgili kullanıldığında
    ilâh kavramından önce gelmektedir. “De ki, sığınırım insanların Rabbine,
    insanların melikine, insanların ilâhına.”255 Bunun nedeni oldukça
    basittir. İnsanların birinci derecede Allah’ın yolundan ayrılmalarının
    nedeni rablik ve melikliği kendilerine özgü kılma, yani Allah’ı
    yeryüzünden kaldırma sevdalarıdır. Eğer, Allah rab ve melik olarak
    insanların hayatına müdâhale etmeyecek olursa, bu durumda rablik
    ve meliklik; güçlü, kurnaz ve zengin insanların eline geçecek,
    bunlar da diğer insanlar üzerinde kolaylıkla rab ve melik olabileceklerdir.
    İnsan, arzularına, tutkularına kurban olmakta, arzularını
    dilediği gibi tatmin etmek ve dolayısıyla yeryüzüne ve yeryüzündeki
    gelir kaynaklarına dilediği ölçüde sahip olmak istemekte, bu da
    kendiliğinden daha başka insanlar üzerinde tasarruf sahibi olmayı
    gerektirmektedir. İşte rablik iddia eden egemen güçlerin zorbalık
    ve zulümleri, bu anlayıştan kaynaklanmaktadır. İnsanlar, Allah’tan
    başka kimseyi rab kabul etmezlerse, zulüm en büyük desteğini de
    yitirmiş olacaktır. 256
    Rab kelimesi, kapsamının geniş olması ve insanlık hayatındaki
    fonksiyonu yönünden çok önem ifade eden Kur’ânî bir kavramdır.
    Özellikle, insanların çeşitli rablere kul olduğu günümüzde; İslâm’ın
    pratiği açısından taşıdığı önem daha da büyüktür.
    Günümüz insanlığının rab anlayışını, onların inançlarında ve
    pratik hayatlarında çok açık bir şekilde görmek mümkündür. Gerek
    inanç ve gerekse düşünce yönünden, Allah’a tek rab olarak inanılmadıkça,
    amelî hayatta, yani pratikte O’nun dinine uymak da
    mümkün olamaz. Dinin ilk şartı, Allah’a, O’nun emirlerine teslim
    ve tâbi olmaktır. Allah’a rağmen Allah’tan başkalarının koyduğu
    gayr-ı meşrû hükümlerine seve seve uyanların, “Allah’ın rabliğine
    ve ilâhlığına inandık” demeleri kendilerini kurtarmaz. Çünkü
    İslâm; rab olarak sadece Allah’a inandıktan ve O’na karşı kulluk
    vecîbelerini yerine getirdikten sonra, O’nun koyduğu hüküm ve kurallara
    uyulmasını da ister. Bunun için insanlar, Allah’ın kesin olarak
    bildirdiği hükümleri bırakıp, ilâhî emirlere ters olarak başkalarının
    ortaya koyduğu ilke ve hükümlere isteyerek uymaları halinde, her
    ne kadar iddiaları Allah’a iman olsa da, bu imanları geçerli olamaz.
    253] 79/Nâziât, 24
    254] 9/Tevbe, 31; 3/Âl-i İmrân, 64
    255] 114/Nâs, 1-3
    256] Ali Ünal, Kur'an'da Temel Kavramlar, 148 vd.
    RAB
    - 95 -
    Günümüz insanının Çeşitli Rableri
    Günümüzde, insanların, vicdanlarında inanıp kabul ettikleri
    rable, yaşantılarında, hükümlerine teslim oldukları rabler aynı
    değildir. Teorik olarak inandıklarını ifade ettikleri Allah’ın rabliğini,
    vicdanlarına hapseden günümüz insanlarının pek çoğu, pratik
    hayatlarında Allah’tan başka rablerin emirlerine ve hükümlerine
    teslim olmaktadırlar. Üzülerek belirtelim ki, insanların pek çoğunun
    mâruz kaldığı en büyük tehlike, Allah’ı günlük yaşantılarında
    rab kabul edemeyişleridir. Onlar, bir yandan mü’min ve müslüman
    olduklarını söylerlerken, diğer yandan da Allah’ın emir ve
    yasaklarını bir tarafa atarak çeşitli varlıkların ve rehber edindikleri
    önderlerinin emirlerine uyarlar. Onların koyduğu gayr-ı meşrû hükümlere
    gönüllü olarak itaat ederler; böylece Allah’tan başkalarını
    rab edinmiş olurlar. “Lâ”sı olmayan bir inanç yaygınlaştırılıyor;
    her şeyle, özellikle egemen tüm güçlerle ve onların rab anlayışlarıyla
    uzlaşan, tepkisiz, laik müslümanlık (!). Allah’a inanan, ama
    tâğuta itaatten ayrılmayan, Allah’a inanan ve tâğutların ilke ve
    hükümlerini kabul ettiğini ifade eden, hakla bâtılın karıştığı bir
    din!
    Kur’an’ın eski kavimleri ve peygamberleri anlattığı
    âyetlerinden anlaşılmaktadır ki, en eski asırlardan, kendi nüzûlü
    zamanına kadar, sapıklık ve inanç bozukluğu ile tanıttığı tüm toplumların,
    doğrudan Allah’ın varlığını inkâr etmediklerini görüyoruz.
    Ancak onların hepsinin müşterek sapıklıkları; Allah’ın mutlak
    rabliğini kabul etmeyişleri, Allah’ın yaratıcı olduğuna inansalar
    da O’nun tek rabliğine pek çok varlıkları ortak etmeleridir.
    Rabliğin bir kısım özelliklerini Allah’tan başkalarında görmeleri,
    ahlâkî, sosyal ve kişisel hayatları için gerekli olan emir ve kuralları,
    Allah’tan başkalarından almalarıdır. Bunun için, insanların
    pek çoğu, ya doğrudan doğruya Allah’tan başka rabler olduğuna
    inanıyorlar, veya Allah’ın rabliğine teorik olarak inansalar da pratik
    hayatlarında Allah’tan başkalarının rabliğine teslim oluyorlar.
    İşte rab konusunda, peygamberlerin her asırda yıkmak istedikleri
    asıl sapıklık budur. Hükmü sadece göklere geçen; dünyaya, insanlara,
    yönetime, sosyal ve siyasal hayata... karışmayan bir Allah
    inancı. Yani göklerin Rabbi. Hâlbuki Allah; göklerin, yerin, bütün
    âlemlerin Rabbidir.
    Önceden hıristiyan olan Adiyy b. Hâtem, boynunda altından
    bir haç olduğu halde Rasûlüllah’ın huzuruna geldi. Peygamberimiz
    ona: “Ya Adiyy, boynundan şu putu çıkar.” buyurdu. Bu sırada
    Rasûlullah “Yahudiler ve hıristiyanlar, haham ve râhiplerini Allah’tan
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 96 -
    başka rabler edindiler.”257 meâlindeki âyeti okuyordu. Adiyy: “Ey
    Allah’ın Rasûlü, hıristiyanlar, râhiplere ibâdet etmediler ki (onları
    rab edinmiş olsunlar)” dedi. Peygamberimiz: “Evet ama onlar (hıristiyan
    râhipleri ve yahudi hahamları) Allah’ın helâl kıldığını haram; haram
    kıldığını da helâl saydılar. Onlar da bunlara uydular. İşte onların bu tutumları,
    onlara ibâdet etmeleri ve onları rab edinmeleridir.” buyurdu.
    Bu hadis-i şerif açık olarak gösterir ki, herhangi birini rab
    edinmiş olmak için, ona rab adı vermek şart değildir. Allah’tan
    başkalarının emrine, Allah’ın dinine uyup uymadığı hiç hesaba
    katılmaksızın isteyerek itaat etmek, hükümle ilgili konularda
    Allah’tan başkalarının sözünü dinleyip kabullenmek, Allah’tan
    başkasına itaat ederek O’nun dininin emir ve hükümlerine başkasını
    tercih ederek muhalefet etmek, Allah’tan başkalarını rab
    edinmek ve onlara tapmak demektir.
    Putlara, şeytanlara ve tâğutlara tapmak nasıl şirk ise; Allah’ın
    emrine, Hakk’ın hükmüne uymayan kişilerin ortaya attıkları görüşleri
    benimsemek ve onları Allah’a tercih edip onlara uymak da
    öylece bir şirktir. Bu durum, onlara kulluk mertebesinden fazla
    değer vermek, Allah’ın ilâhî hükümlerine uymayan görüş ve fikirlerini
    benimsemek olduğu için, hem bir çeşit şirk, hem de Allah’ı
    bırakıp onları rab edinmektir. Onlara her ne kadar dil ile rab denilmese
    de durum, onları rab tanımanın ta kendisidir.
    Onların sözlerine itaat edip, Allah’ın emirlerini terk etmenin
    puta ve tâğuta tapmakla aynı olmasının sebebi ise açıktır. Çünkü
    gerçek âlim, Hakk’ın kulu ve ilâhî hükümlerin mahkûmu olan kişidir.
    Hakkı bâtıl, batılı da hak yapmaya çalışıp, insanlara helâlı haram,
    haramı da helâl tanıtarak Allah’ın hükümlerini değiştirmeye
    çalışanlar, ilmî haysiyetten uzak birer tâğutturlar. Bunlara uymak
    da onları rab kabul etmektir. Çünkü bu duruma düşenler, Allah’ın
    hükmüne değil de onların isteklerine uyarak onlara Allah’a tapar
    gibi tapmış olanlardır.
    Günümüzde de insanların hayatına hâkim pek çok rab kabul
    edilenler var. Her insan, hangi Rabbin kulu olduğunu kendisi tayin
    edebilir. Ancak, bunu yaparken, kimin mülkünde yaşadığını,
    hangi Rabbe kulluk etmesi gerektiğini iyice düşünmelidir. Şu iyi
    bilinmelidir ki, inanılan ve hayatın her safhasında emrine uyulan
    tek rab Allah olmadıkça O’na kullukta bulunulmuş olunamaz.
    Peygamberimiz’in: “Rabbim Allah de ve bu sözünde dosdoğru ol” anlamındaki
    mübarek sözü, Kur’an’daki rab kavramının ve O’na kulluğun
    en veciz ifadesidir.
    257] 9/Tevbe, 31
    RAB
    - 97 -
    Kabirde sorulacak insanlara: “Rabbin kim?” Dünyada rab anlayışı
    ve bu konudaki davranış ve eylemlerine göre cevap çıkacak
    o insandan. “Rabbim filandır” diyecek insan. Dil, irâdemizin emrinden
    çıkacak orada. Dünyada kimi rab kabul etti veya eylemleriyle
    bu görüntüyü verdiyse, onu söyleyecek dil. Orada “Rabbim
    Allah’tır” diyebilmek için, burada “Rabbim Allah’tır” deyip bu
    sözünü yaşantı olarak ispatlamak gerekiyor. Evet, kurtuluşun tek
    reçetesi: “Rabbim Allah” deyip dosdoğru olmak...
    Rab Konusunda Sahih İtikad
    Âyet ve hadisler, evrende olup bitenlerin gelişi güzel ve tesadüfen
    olmadığını, aksine her şeyin, başlangıçtan itibaren sonuna
    kadar ilâhî bir irâdenin eseri olduğunu açıkça ortaya koyar. Beliren
    bu hakikatten sonra Allah’ın rabliği konusunda varılabilecek
    sonuçları şöyle sıralamak mümkündür:
    Allah, âlemlerin Rabbidir. Her varlığın geçek sahibi Allah’tır.
    Varlıkların tümünü yaratan, eğiten, geliştiren, besleyen yegâne
    Rab Allah’tır. Allah’tan başka ma’bud kabul edilecek hiçbir varlık
    olamaz. Sevilerek kendisine ibâdet ve itaat edilecek tek rab ve
    ma’bud ancak Allah’tır. Rubûbiyet ve ülûhiyet sadece O’nun hakkıdır.
    İnsanlığın ilerlemesi ve medenîleşmesi, Rabbini tanımasıyla
    mümkündür. Allah’ı tek ve gerçek rab olarak tanımak; O’nun
    emir ve hükümlerine göre yürümek, Allah’a güvenerek başkalarının
    arzusunu O’nun emrinden üstün görmemek, O’nun hükümlerine
    uymayan her düşüncenin ve her işin bâtıl olduğuna
    inanmak demektir. Allah’ın yegâne rab olduğuna inanmak; her
    işi yönetip tanzim edenin, yine her şeye sonsuz kudretiyle gâlip
    olanın ancak Allah olduğunu kabul etmek demektir.
    Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak, Allah’tan başka hiçbir
    Rabbe kul olmamak, her işi Allah için yapmak, O’nun emirlerini
    yerine getirip yasaklarından kaçınmak, “Allah’tan başka hiçbir
    ilâh yoktur” ilkesi üzerinde ölünceye kadar sâbit kalmak, Allah’a
    itaatte dosdoğru yaşayıp hilekârlığa sapmamak, Allah’a tek rab
    olarak inanmak ve bunda doğru olmak demektir. “Rabbimiz Allah
    deyip sonra dosdoğru olanların üzerine melekler iner; Korkmayın, üzülmeyin.
    Size söz verilen cennetle sevinin. Biz dünya hayatında da âhiret
    hayatında da sizin dostlarınızız. Orada size canlarınızın çektiği her şey var.
    Orada size istediğiniz her şey var (derler).” 258
    Tüm yaratıkları yönlendiren, ihtiyaçlarını karşılayan, âlemlerin
    Rabbi Allah olduğu gibi; beşere Cenneti gösteren, onu terbiye
    258] 41/Fussılet, 30-31; Y. Çiçek, F. Yıldız, a.g.e. s. 79 vd.
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 98 -
    eden de Allah’tır. Cehennemi gösteren ve ondan sakındırıp korkutan,
    Peygamberimiz’i gösteren ve O’na bağlanmayı teşvik eden
    de Rabbimizdir. Kur’an hakikatlerini gösterip insanın gözünü
    gönlünü açan, Kur’an’da kâinatı dile getiren, evreni anlatıp insanın
    karşısına apaçık gerçekleri ayan beyan seren, tek rab Allah’tır.
    Varlığa gelen, vücuda eren bütün mahlûkatı terbiye eden
    Allah’tır. Ve her varlık, bizzat Cenâb-ı Hak tarafından kendi fıtrat
    hudutları içerisinde terbiye edilmektedir. Terbiye sınırlarının dışına
    çıkmış hiçbir varlık gösterilemez. Bu evrensel terbiyenin tek
    sahibi Rabbu’l-âlemîn olan Allah’tır. İnsanı da terbiye eden O’dur.
    Hidâyet ve dalâlet yolunu göstermek ve gönderdiği peygamberleri,
    dünya ve âhiret hayatının lider ve önderleri kılmakla Cenâb-ı
    Hak insanı terbiye etmektedir. Ve yine, bir nebî ile bir bedevîyi,
    yetenekleri ölçülerine göre terbiye etmektedir.
    Beşer, ancak O’nun terbiyesi ile gerçek olgunluğa ulaşabilir,
    insan-ı kâmil olabilir. Bunun en sağlam yolu ise, Kur’an’ı rehber
    edinmektir. Terbiye, her varlığın kendi sınırları içinde tekâmül etmesi
    demektir. Onları kemâle erdiren ise, Rab olan Allah’tır. 259
    İnsana yakışan, bütün evrenin ve kendisinin yaratıcısı, sahibi,
    rızık vericisi, yetiştiricisi olan Allah’ı tek rab kabul edip O’na
    ibâdet ve itaat etmektir.
    259] Hikmet Işık, Fâtiha Üzerine Mülâhazalar, Nil Y. S. 114-115
    RAB
    - 99 -
    Rab Kavramıyla İlgili Âyet-i Kerimelerden Bazıları
    Rabb Kelimesinin Geçtiği Âyet-i Kerimeler (Toplam 979 Yerde)
    a- Her Şeyin Rabbi (Terbiye Eden, Besleyen, Rızık Veren) Allah’tır: Fatiha, 1
    ; Bakara, 22, 126, 131 ; Al-i İmran, 37 ; En’am, 164 ; Yunus, 31-32 ; Yusuf, 100
    ; İbrahim, 37 ; Nahl, 53-54 ; İsra, 30, 66 ; Taha, 49-50 ; Şuara, 77-83.
    b- Rab, Her şeye Gerçek Anlamda Sahip ve Maliktir: Bakara, 139, 258, 286 ;
    Nisa, 17 ; A’raf, 155 ; Tevbe, 129 ; Hud, 107.
    c- Rab, Kendisine Kulluk Edilecek Yegane Varlıktır: Bakara, 21, 112, 127,
    128 ; Al-i İmran, 64, 79, 80; Maide, 72 ; En’am, 106 ; A’raf, 3 ; Yusuf, 23, 41, 42
    ; Nahl, 86 ; İsra, 23 ; Kehf, 110 ; Meryem, 34 ; Fecr, 15-16.
    d- Rab, insanları Huzurunda Toplayacaktır: Al-i İmran, 9 ; En’am, 30, 51 ;
    Secde, 10, 11, 12 ; Sebe’, 26; Mutaffifin, 6 ; İnfitar, 6 ; İnşikak, 6.
    e- Rab, İlahi Nizamıyla insanları Gerçeğe Ulaştırır: Bakara, 37, 129 ; Al-i
    İmran, 8.
    f- Yalnız Rabbimize İtaat Edilmelidir: En’am, 114, 115 ; A’raf, 33 ; Tevbe, 31.
    g- Rabbimiz, Her Şeyi Yaratan ve Yöneten Allah’tır: Al-i İmran, 191 ; Nisa, 1
    ; En’am, 133 ; A’raf, 54 ; Yunus, 3, 39 ; Yusuf, 101 ; Ra’d, 16 ; Hicr, 86 ; Kehf, 14,
    36-38 ; Enbiya, 56 ; Faatır, 13 ; Saad, 66 ; Mü’min, 64 ; Alak, 1-5 ; Adiyat, 6.
    Konuyla İlgili Bazı Hadis-i Şerif Kaynakları
    Buhârî, Itk 17; Müslim, Elfaz 13, 14, 15; Ebû Dâvud, Edeb 83, 84.
    Kütüb-i Sitte, Tercüme: İbrahim Canan, Akçağ Yay. c. 12 s. 8-11
    Konuyla İlgili Geniş Bilgi Alınabilecek Kaynaklar
    1. Tefsir-i Kebir, Fahreddin Razi, Akçağ Y. c. 1; s. 256-259, 319-325
    2. Hak Dini Kur’an Dili, Muhammed Hamdi Yazır, Eser Y. c.1, s. 62-74
    3. Şifa Tefsiri, Mahmut Toptaş, Cantaş Y. c. 1, s. 64-65
    4. Fi Zılali’l- Kur’an, Seyyid Kutub, Hikmet Y. c. 1, s. 37-40
    5. Hadislerle Kur’an Tefsiri, İbni Kesir, Çağrı Y. C.2, s. 79-90
    6. Hamd- Rab, Yakup Çiçek, F. Yıldız, Bir Y. s. 43-92
    7. Kur’an’da Uluhiyet, Suad Yıldırım, Kayıhan Y. s. 89-97
    8. Kur’an-ı Kerim’de Dört Terim, Mevdudi, İdeal Kitaplar Y. s. 49-113
    9. İslâm ve Dört Terim, Ali Karlıbayır, Dünya Yay. s. 25-39
    10. İslâm Ansiklopedisi, Şamil Y. c. 5 s. 210-211
    11. İslâmi Terimler, Hasan Akay, İşaret Y. s. 381
    12. İslâm’ın Temel Kavramları, Hüseyin K. Ece, Beyan Y. s. 509-512
    13. İman Risalesi, Mustafa İslâmoğlu, Denge Y. S.174-183
    14. Kur’an’da Tevhid, Mehmet Kubat, Şafak Y. s. 54-55, 174-180
    15. Tevhidin Hakikati, Yusuf El-Kardavi, Saff Y. s. 36-38
    16. İlk Mesajlar, M. Ali Baltaşı, Birleşik Yay. s. 16-20
    17. Fâtiha Tefsiri, Âzad, Bir Yay. s. 57-94
    18. Kur’an’da Temel Kavramlar, Ali Ünal, Kırkambar Y. s. 148-151
    19. Sorularla Fâtiha Sûresi, Z. Ali Durmuş, Ali İçipak, YendaY. S. 98-107
    20. Fâtiha Üzerine Mülahazalar, Hikmet Işık, Nil Y. S. 114-119, 132-150
    21. Kur’an’da Tevhid Eğitimi, Abdullah Özbek, Esra Yay. s. 22-26
    22. İman, Seyfüddin El-Muvahhid, Hak Y. s. 11-22
    23. İtikad Üzerine, İhsan Eliaçık, Şafak Y. s. 63-64
    KUR’AN KAVRAMLARI SERİSİ İTİKÂDİ KAVRAMLAR
    - 100 -
    24. Sorularla Tevhid ve Akaid, Mehmet Alptekin, Saff Y. s. 48-49
    25. Esenlik Yurdunun Çağrısı, Celâleddin Vatandaş, Pınar Y. s. 90-93, 137-
    144
    26. Fâtiha Sûresi ve Türkçe Namaz, Beyan Y. s. 39-46
    27. Onun İsimleri, M. Nusret Tura, insan Y. s. 123-124
    28. Esmâü’l-Hüsna, Afifüddin Süleyman Tilmsani, insan Y. s. 8-18
    29. Kur’an ve Sünnete Göre Tevhid ve Akaid, Muhammed Karaca, Ribat Y.
    s. 50-53
    30. Rabbânî Yol ve Sünnetullah, Said Hakim, insan Dergisi Y.
    Sonsöz
    Eğer bu kitabı gerçekten okuyup mesajını anladıysanız, bunu ve buna benzer diğer kitapları bir kenara koymalısınız ve hemen elinize Allah’ın Kitabı’nı alıp meal ve tefsiriyle okumaya başlamalısınız. Daha önce okuduysanız, yine yeniden ve sürekli okumalısınız. Anlayarak, yaşayışınızla ve güncel hayatla bağlantı kurup O’nun gösterdiği istikamet doğrultusunda her şeyi gözden geçirerek Kur’an’a yönelmeniz, bu okuyup bitirdiğiniz kitabın yazılış amacına hizmet etmiş olacaktır.
    Haydi Kur’an’a; Elimize, gönlümüze ve yaşantımıza almak ve bir daha bırakmamak için…